Dokuzuncu Bölüm – “Ji Han’ın bir kız arkadaşı olamaz!”

T- Ara & Davichi – We Used to Love 

Kang Hyuk onu hırsla öpmeye başladığında Ji Ah için zaman durdu sanki…

Genç kız gözleri faltaşı gibi açılmış halde donakalmıştı. Kang Hyuk kendisini öyle sıkı tutuyordu ki, kolları acımaya başlamıştı. Genç adamın alkol kokan sıcak nefesi yüzünü yakıyordu, yumuşak saçları yanaklarına dokunuyordu. Ve dudakları; o yumuşak, ama o tutkulu dudakları… Ji Ah’nın güzel dudaklarını acıtırcasına kendi dudakları arasında eziyordu Kang Hyuk, içindeki tüm acı ve öfkeyle yaralı bir hayvan gibiydi. Gözleri kapalı, yıllardır sevdiği kadına tüm aşkını, tüm tutkusunu ve acısını kanıtlamak ister gibi hırsla öpüyordu onu!

Sonra gözleri hafifçe aralandı ve genç adam birdenbire durakladı.

Ji Ah’nın gözünün kenarından süzülen bir damla gözyaşını görmüştü…

İşte o anda Kang Hyuk kendine geldi: Yüzü Ji Ah’nın yüzünden ayrıldı, onun kollarını tutan elleri gevşedi, ve Kang Hyuk hayret içinde kıza baktı. Hayret ve utanç içinde.

“B-ben…” diye kekeledi. Şaşkındı, hatta kendisi de şoktaydı. Tanrım, az önce ne halt etmişti?!

Ji Ah ise aynı anda gözlerini ona çevirdi ve iki eski arkadaş bir saniye göz göze geldiler: Kang Hyuk, Ji Ah’nın gözlerinde hayret, öfke ve hayalkırıklığını okudu ve kalbini yerinden sökmüşler gibi hissetti. Ama en çok… en çok da kocaman bir hüzün vardı bu gözlerde. “Neden… neden yaptın?!” der gibi bakıyordu bu gözler, “Ben sana güvenmiştim,” der gibi bakıyordu, “Sen benim en iyi dostumdun… Senin yüzünden en iyi dostumu kaybettim!” diye bağırıyorlardı sanki! Ji Ah ona kısacık bir süre yaşlı gözlerle baktı, sonra hiçbir şey demeden arkasını döndü, koşmaya başladı. İki saniye içinde evin bahçeye açılan kapısından içeri girdi, gözden kayboldu. Kang Hyuk’sa olduğu yerde bronz bir heykel gibi kaskatı kalakalmıştı…

Ji Ah hıçkırıklarını zaptetmeye çalışarak içeri girip koşar adımlarla kendi odasına giderken, bahçeye açılan kapının hemen yanındaki duvara yaslanmış olan patronunun yanından geçtiğini hiç bilemedi. Min Woo ise kendini son anda kenara atmayı başarmıştı, soluk almaya bile çekinerek onun uzaklaşmasını bekledi. Ji Ah onu duyamayacak kadar uzaklaşınca da tuttuğu soluğu verdi.

Genç adamın başı dönüyordu: Neye daha çok şaşıracağına şaşırmıştı! Daha Ji Han’ı öpmek üzere oluşunun şokunu atlatamadan iki çalışanı arasında böyle bir sahneye şahit olmak Min Woo’nun sinirlerini iyice bozmuştu. Genç çocuk gülse mi ağlasa mı bilmez bir vaziyetteydi: Kang Wook’un gay olduğu az önce yaptığı şeyle kanıtlanmış durumdaydı! Min Woo “olamaz yaa!” dercesine yüzünü buruşturdu: Bu çocuk kendisine defalarca masaj yapmıştı ulan! Kim bilir kendi muhteşem vücuduna dokunurken bu sapık herifin aklından neler geçmişti?! Olamaz, olamaz yaaa! Min Woo kendini kullanılmış gibi hissediyordu! 😛

Ama hemen sonra, kendisinin de ondan pek farkı olmadığını düşündü ve fena halde sarsıldı: Kang Wook bir hışımla odaya dalmadan önce kendisi de çocuğu öpmek üzereydi! Şoförünü öpmek üzereydi!!! Min Woo inleyerek elini yüzüne vurdu; bu yaptığından feci halde utanıyordu. Daha doğrusu, utanmaktan çok, kendine öfkeleniyordu: Onca güzel, çıtır kız dururken… Bir erkeğe, hem de kendi şoförüne… nasıl olur da… Aaaaghh!

Aslında Min Woo’nun şimdiye dek böyle şeylerle hiç sorunu olmamıştı: Bu piyasada pek çok gay vardı ve Min Woo her zaman açık fikirliliği ile övünürdü: Kendini, eşcinsel haklarını destekleyen ileri görüşlü bir sanatçı olduğuna inandırmıştı. Ayrıca pek çok gay hayranı vardı. Ama… şimdiye kadar bir gay tarafından taciz edilmemişti! Ve elbette kendisi de bir erkeğe ilgi duymamıştı! Bu iki korkunç durum birden aynı anda nasıl başına gelirdi yaa?!

Böylece Kang Hyuk en yakın arkadaşının güvenini kaybetmiş, Min Woo ise aslında eşcinselliğe hiç kafa yormamış olduğunu algılayıp alt üst olmuş vaziyetteyken Ji Ah’nın durumu da onlardan daha iyi sayılmazdı: Genç kız koşarak kendine ayrılan odaya gitmiş, kapıyı kapatıp yığılır gibi kapının hemen dibine çökmüştü. Gözlerinden sicim gibi yaşlar iniyordu. İşin tuhafı, Ji Ah da bu yaşların gerçek sebebini bilemiyordu: Genç kız Kang Hyuk’a karşı büyük bir öfke hissetmeyi umarak bekledi. Ama… ama asıl hissettiği, yakıcı bir hüzün oldu…

Gözlerinin önüne Kang Hyuk’un az önceki perişan hali geliyordu. Onun umutsuzca “Unutmadım de… Lütfen unutmadım de,” diye fısıldayışı… Zavallı bir kukla gibi kollarının yana düşmesi…

“Gerçekten unuttun mu…” demişti. “Oysa… oysa ben bir gün bile unutmadım!… Ben tüm hayatım boyunca o günün hayaliyle yaşadım: Nihayet sana kavuşacağım günün… Ama senin umrunda bile değildi, değil mi…”

Ji Ah acıyla yutkundu. Eğer izin verseydi…

Eğer Kang Hyuk konuşmasına izin verseydi, “Hayır,” diyecekti. “Ben de unutmadım.”

“Bir gün bile unutmadım…

Ama unutmayı çok istedim Kang Hyuk… Bunu deliler gibi istedim!

Ne yazık ki olmadı…

Habuki sözümüzü asıl unutan sendin Kang Hyuk: O sözü vermemizin üzerinden daha birkaç hafta geçmeden her şeyi unuttun sen! Bir kalemde silip attın!

Gerçekten böyle bir söz vermiş olan bir insan, iki hafta, sadece iki hafta sonra başka biriyle çıkmaya başlar mıydı?!”

Mabel Matiz – Filler ve Çimen

Şimdi her şeyi hatırlıyordu Ji Ah: O güzel, o inanılmaz günü iyi hatırlıyordu. Nasıl olduğunu kendisi de anlamadan deli bir cesaretle “Mesela… mesela senle ben evlensek çok mutlu oluruz!” deyivermişti! Kang Hyuk’a, en yakın arkadaşı ve büyük aşkına bu sözleri söyleyecek cesareti bulabilmişti!

Ve ardından o da oyununa katılınca, “otuza kadar kimseye âşık olmazsak birbirimizle evlenelim” deyince o kadar, ama o kadar mutlu olmuştu ki! Ji Ah ömründe bundan daha mutlu olduğu bir ânı hatırlamıyordu. Kang Hyuk bunları söylediğine göre, o da kendisinden hoşlanıyor demekti, öyle değil mi? Yoksa neden böyle bir söz versin ki? Çocuk kalbi uzun zamandır en yakın arkadaşından hoşlanıyor olmanın vicdan azabını ne zamandır içinde taşıyordu, ama birdenbire onun da kendisinden hoşlanıyor olma ihtimali belirince Ji Ah’nın kalbi bu kez umutla çarpmaya başlamıştı.

Ama… bu kadar büyük bir umudun ardından gelen hayalkırıklığı da çok büyük oluyordu: Gencecik bir kızın dünyasını başına yıkacak kadar büyük…

Aslında her şey çok güzel gidiyordu: Gerçekten de o üstü kapalı hoşlanma ilânından sonra iki çocuk birbirlerine daha da yakınlaşmış gibiydiler. Artık okuldaki tüm zamanlarını birlikte geçiriyor, öğle yemeklerini birlikte yiyor, ödevleri kafa kafaya verip birlikte yapıyorlardı. Konuşulmuş bir şey yoktu, ama sanki çıkıyor gibiydiler. Ji Ah artık Kang Hyuk’tan gelecek bir çıkma teklifini bekler olmuştu.

Sonra bir gün, Kang Hyuk okula gelmedi. Ertesi gün geldiğinde ise sabah sınıfa girer girmez Ji Ah’nın yüzüne bile bakmadan geçti, Ji Ah’nın iki çaprazındaki yerine oturdu. Ji Ah ona selam vermek için neşeyle elini salladığını, ama çocuğun görmemiş gibi başını çevirdiğini hatırlıyordu. Kızcağız fena halde bozum olmuştu. Tam o sırada kimya hocası sınıfa girince Ji Ah oturduğu yerde oturmak zorunda kaldı.

Tenefüs zili çalıp hoca dışarı çıkınca Ji Ah da hemen ayaklandı: Kang Hyuk’a bu triplerin sebebini sormak için sabırsızlanıyordu!

Ama daha sırasından bile kalkamadan sınıf arkadaşları Min Young ve Ga In tarafından yolu kesildi. İki kızın da gözleri heyecanla parlıyordu:

“Hey Ji Ah, söylesene, Kang Hyuk’la Min Seo arasında ne var?? Dün onları Han nehrinde el ele görenler olmuş!”

Ji Ah’nın başından aşağı kaynar sular döküldü. “N-nasıl… nasıl yani?” dedi kızlara hayretle, “Emin misiniz? Kang Hyuk mu?” Kızlarsa birbirlerine bakıp “Bunun hiçbir şeyden haberi yok!” “Of Ji Ah yaa, biz de Kang Hyuk’un en yakın arkadaşısın diye sen bilirsin sanmıştık…” diye söylenerek hayalkırıklığıyla yanından uzaklaştılar. Ji Ah olduğu yerde öylece kalakaldı. Zavallı kızın başı dönüyordu: N-nasıl… nasıl olur??

Neden sonra kendini toparladı, bacakları titreyerek yerinden kalktı. Kang Hyuk’a bu dedikoduların doğru olup olmadığını sormalıydı. Kang Hyuk sınıftan çıkmıştı. Ji Ah onu okulun koridorlarında ararken bir yandan da ilk şoku atlatmış, kendi kendini teselli etmeye başlamıştı: Çok saçma, olur muydu öyle şey? Kang Hyuk ve Min Seo ha? İkisinin doğru dürüst muhabbeti bile yoktu, ne çıkması?? Ji Ah kantine inerken her şeyin bir dedikodudan ibaret olduğuna inanmış, hatta gülümsemeye bile başlamıştı.

Sonra… onları gördü.

Kantinde, en köşe masadaydılar. Yan yana oturuyorlardı. Hatta fazla yakın oturuyorlardı! Min Seo çocuğun boynuna sarılmıştı, gülerek bir şeyler anlatıp duruyordu. Kang Hyuk’sa yüzündeki hafif dalgın ifadeye rağmen uysalca duruma boyun eğmişti; kızın elleri kendi saçlarını karıştırırken onu sessizce dinliyor, arada bir söylediklerine kısa cümlelerle cevap veriyordu. Kantindeki herkes de onları izliyor, bu beklenmedik sürprizin heyecanıyla kıkırdaşıp duruyorlardı. Öyle ya, Kang Hyuk okulun en yakışıklı çocuklarından biriydi; Min Seo ise tüm kaprisine ve iticiliğine rağmen zengin ve güzel bir prensesti. Şimdiye dek hiç bir arada görmedikleri bu ikili birdenbire sevgili olmuştu! Bundan büyük haber olur mu?

Ji Ah ise gördüklerinin şokuyla nefes bile alamaz vaziyetteydi. Gene de kendini toparladı; yüzüne bir gülümseme kondurdu. Ve neşeli adımlarla ilerleyip ikilinin yanına geldi.

“Selam millet,” diye cıvıldadı, “Duyduğuma göre çıkmaya başlamışsınız. Tebrikler!”

Min Seo - Kim Min Seo

Min Seo - Kim Min Seo

Kang Hyuk şaşkınca ona bakakalırken Min Seo çocuğun koluna girdi, Ji Ah’nın gözlerinin içine bakıp gülümsedi:

“Evet ya, öyle oldu… Teşekkür ederiz Ji Ah…”

“Ama ben senin bu sevgiline kızmak zorunda kalacağım,” dedi Ji Ah da gülümseyerek. Ve yarı şaka-yarı öfkeli Kang Hyuk’a döndü: “Bu büyük haberi benden nasıl saklarsın, ha?! Neden en yakın arkadaşına daha önce söylemedin bakayım?”

Kang Hyuk “ben… şey…” diye gevelerken Min Seo onun sözünü kesti:

“Kusura bakma Ji Ah’cığım, her şey çok ani gelişti… Sevgilime kızma, olur mu?” Ve uzanıp Kang Hyuk’un yanağına ateşli bir öpücük kondurdu. Kantindeki herkes “ooooo!” diye bağırıp alkış tutmaya başlayınca Ji Ah da kendini gülmeye zorladı. Kang Hyuk ve Min Seo’yla biraz daha konuştuktan sonra: “Neyse, benim gidip matematik ödevini tamamlamam gerekiyor, görüşürüz sonra,” dedi ve kaçar gibi uzaklaştı yanlarından.

Koşar adımlarla kantinden çıktığında artık tahammül sınırının sonlarına gelmişti. Bahçeye çıkıp kimsenin kendisini göremeyeceği bir köşeye geldiğinde ise o ana kadar tuttuğu gözyaşları, bir sel gibi boşandı gözlerinden…

Kang Hyuk… artık başkasının sevgilisiydi…

Bu o kadar beklenmedik ve o kadar büyük bir darbeydi ki, Ji Ah midesine sağlam bir yumruk yemiş gibi hissediyordu. Genç kız adeta fiziksel bir acı çekerek olduğu yerde iki büklüm, öylece kalakaldı…

Neden sonra kendini toparlayıp ayağa kalkmayı başardığında çoktan ikinci dersin ortasına gelmişlerdi… Ji Ah ayaklarını sürüyerek yürüdü, okul bahçesinden çıktı…

Önce nereye bile gideceğini bilmeden sokaklarda avare avare dolaştı. Sonra varoş mahallelerin birinde kirli bir kuaför gördü, hırsını saçlarından çıkarmak ister gibi içeri girip saçlarını kısacık, erkek gibi kestirdi! En sonunda ise kendini bir barda buldu: Ji Ah’nın ilk defa içki içmesi o güne rastlar…  Kafası güzel olunca yapay bir neşe gelmiş yüreğini doldurmuştu. Çılgın bir vurdumduymazlıkla kendini sahneye atmıştı Ji Ah: Sahnedeki rock grubu elemanlarıyla şarkı söylemeye başlamış, bayağı da iyi söylemişti. Öyle ki, üniversiteli gençlerden oluşan grubun gitaristi ona gruplarına katılması için teklifte bile bulunmuştu!

Ertesi günse, önce hiçbir şey olmamış gibi davrandı Ji Ah. Kang Hyuk’la her zamanki gibi kanka modunda takıldı, ona şakalar yapıp güldü. Görünüşte saçlarından başka bir değişiklik yok gibiydi. Ama sonra ikisi birlikte nehir yolundan eve dönerken pat diye:

“Ben liseden sonra okulu bırakmaya karar verdim,” demişti arkadaşına. “Bir rock grubunda şarkı söylemeye başladım. Bundan sonra üniversiteye hazırlanmakla falan vakit kaybetmeyeceğim! Hem yakında albüm yapınca ünlü olacağız, böyle dertlerim kalmayacak!”

Ama Kang Hyuk’un o zaman ona nasıl öfkelendiğini, “Buna izin vermeyeceğim, tamam mı? Notların çok iyi, harika bir üniversitede harika bir bölüm kazanacaksın, bu fırsatı nasıl tepersin, nasıl, haa?” diye onu kolundan tutup sarstığını iyi hatırlıyordu Ji Ah. İşte o anda kızın duyguları karmakarışık olmuştu: Bir yandan genç adamın canını yaktığı, onu üzdüğü için vahşi bir zevk almış ve onun kendisi için bu kadar endişelendiğini görüp fena halde mutlu olmuştu: Kendisi Kang Hyuk için önemliydi, hem de çok önemli! Yoksa neden saçmaladığı için ona bu kadar kızsın ki? Ama diğer yandan “yine de asla beni sevgili olarak görmeyecek,” diye düşünmüştü acıyla, “en yakın olduğumuzu zannettiğim zamanda gidip başkasıyla çıkmaya başladı… Kang Hyuk beni asla bir dosttan öte sevmeyecek…”

Ve o gün Ji Ah kendi kendine yemin etti: Verdikleri o sözü unutacaktı! O aptal konuşmayı hiç yaşanmamış sayacaktı! Zaten böyle bir hayalin gerçek olmasının da imkânı yoktu…

Ve böylece, Kang Hyuk’u tamamen aklından çıkarabilmek için bütün gücüyle uğraştı Ji Ah. Derslerine yoğunlaştı, iyi bir yeri kazandı. Üniversitede başkalarıyla tanıştı, birkaç sevgilisi oldu. Bu arada Kang Hyuk da Min Seo ile üniversitenin son sınıfına kadar bir dargın bir barışık çıkmaya devam etmişti. Ji Ah kıza bayılmasa da artık kabullenmiş, hatta onunla iyi arkadaş olmuştu; arada bir ikisiyle “acaba düğünüzüde hanginizin nikâh şahidi olsam??” diye şakalaşıyordu. Doğrusu iyi atlatmıştı, ilk aşkının verdiği büyük acıyı yenmişti! Daha doğrusu öyle zannediyordu…

…bu geceye dek…

Şimdiyse Kang Hyuk’un yaşlı gözleri aklından çıkmıyordu. Onun o perişan hali…

“Gerçekten unuttun mu…

Oysa ben bir gün bile unutmadım!”

Ve elbette gözlerinde çakan o vahşi ışıkla bağırışı: “Seni seviyorum, duy işte, sana yıllardır âşığım, SENİ DELİLER GİBİ SEVİYORUM!” Ve dudaklarına kapanıp kanatırcasına öpüşü…

Ji Ah istemsizce elini dudaklarına dokundurdu. Sanki… sanki onun dudaklarının dokunuşunu hâlâ hisseder gibi ürperdi bir an.

Sonra acıyla içini çekti. Gözlerinden yaşlar inmeye devam ederken: “Neden,” diye düşündü, “Neden beni bir kez daha paramparça ettin Kang Hyuk?! Neden tam da artık iyileşmişken o büyük yarayı yeniden kanattın?? Neden…”

Ve hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladı…

*************************************************************

“Vay canınaaa, demek bunca zamandır Min Woo’yla çalışıyordun haa? Ji Aaaaah, çok şanslısııııın!”

Ji Ah hafifçe gülümseyip başını önündeki kahveye eğdi. İçinden: “Ah ne demezsin…” diye geçirse de bunu arkadaşına söyleyemezdi. Kızcağıza bütün olanları anlatacak olsa zavallı küçük dilini yutardı! O yüzden sadece Min Woo’nun yanında şoför olarak çalışmaya başladığını söylemiş, Kang Hyuk’un da kahyalık yapmaya başlamasından ve dün gece yaşananlardan hiç bahsetmemişti. Zaten artık bahsetmesine gerek yoktu: Bu sabah uyandığında Kang Hyuk çoktan gitmişti. Min Woo onun sabah erkenden kendisine gelip işten ayrılmak istediğini anlatmıştı Ji Ah’ya. Genç yıldız nedense çok şaşırmış görünmüyordu. Ji Ah ona biraz da çekinerek:

“Neden… istifa ettiğini size söyledi mi?” diye sorunca umursamazca elini sallamıştı:

“Kitapçı dükkanını idare etmesi için istediği gibi birini bulamamış… O dükkanın kendisi için önemli olduğunu, batmasına göz yumamayacağını söyleyip benden özür diledi. Elbette ben de anlayışlı bir patron olduğum için onun ayrılmasına izin verdim.”

Ji Ah çaktırmamaya çalışarak derin bir soluk aldı. Böylesi herkes için daha iyi olmuştu. Dün geceden sonra Kang Hyuk’la yüz yüze gelmeye cesareti yoktu.

Üstelik Min Woo ona da: “Bugünlük sen de izinlisin… Ben gün boyu sette olacağım zaten, sen de çık dolaş,” deyince genç kız iyice rahatladı. Doğrusu böyle bir araya gerçekten ihtiyacı vardı. O da uzun zamandır görüşemediği arkadaşı Young Hee’yi aradı: Genç kızın çocuksu neşesi ona her zaman iyi gelirdi.

Gerçekten de Ji Ah kendini şimdiden iyi hissediyordu: Young Hee onun şoför olarak çalışıyor olmasını hiç yadırgamamış, hatta feci halde imrenmişti. Heyecanla arkadaşını dürtüklüyor:

“Anlatsana, hadiiii, anlatsana, Cha Min Woo gerçekte de TV’de olduğu kadar şeker mi? Evde en çok ne yapmayı seviyor? En sevdiği yemekler neler? Ayyy, bir gün beni de onunla tanıştırırsın di miiiii?” diye neşeyle cıvıldayıp duruyordu. Ji Ah’ysa onun heyecanlı kıkırdamalarından fırsat buldukça gülerek cevap yetiştirmeye çalışıyordu. Young Hee onu ağzının içine düşecek gibi heyecanla dinledi, en sonunda büyük bir gıptayla içini çekti:

“Aaaahhh, ne şanslısın! Kim bilir Min Woo sayesinde daha kimlerle tanışacaksın?? Oysa bana bak, açıldığı günden beri nerdeyse her gün buraya geliyor, So Ji Sub’ı görmeye çalışıyorum ama bir kere bile ona rastlayamadım!”

Ji Ah gülümseyerek cevap vermeye hazırlanıyordu ki, birdenbire cafenin kapısı açıldı, tüm başlar giren kişiye döndü. Ji Ah neşeyle arkadaşının kolunu dürttü: “Ji Sub-şi’nin yerini tutmaz ama bak burda kim var?”

İçeri giren tüm güzelliği ve asaletiyle Hyo Rim’di: Genç kadın kendinden emin bir biçimde yürüyerek cafenin sipariş verme noktasına kadar ilerledi, hemen koşturarak onu saygıyla selamlayan baş garsona gülümsedi: “Merhaba Myung-a. Ji Sub Oppa belki buradadır diye geldim ama sanırım bugün de cafeye uğramadı, öyle mi?”

Baş garson saygıyla eğilip bükülerek: “Çok üzgünüm Hyo Rim-şi, kendisi sabah telefon etti, bugün işleri varmış…” deyince de bir an kısacık iç çekti, ama hemen sonra yine gülümsedi:

“Neyse, ne yapalım… Selamımı söylersiniz… Ben de gelmişken sizin ünlü kahveli pastanızdan şöyle büyük bir porsiyon alayım. Bugün sette ilk günüm, oradaki arkadaşlara götürmek istiyorum da…”

Baş garson: “Hemen efendim!” diyerek tezgah arkasına koştururken Hyo Rim hafifçe gülümsedi. Sağa sola bakmasa da cafedeki tüm başların ona döndüğünü ve insanların kendisini işaret ederek neşeyle konuştuğunu biliyordu. Genç kadın siparişin beklendiği kısma doğru ilerlerken göz göze geldiği müşterilere hafif bir baş selamıyla gülümsüyordu. O sırada, ileriki masada oturan ve kendisine ısrarla bakan iki kızı gördü. Bir an durakladı. Kızlardan biri fena halde tanıdıktı…

O sırada kendisine tanıdık gelen kısa saçlı kız gülümseyerek başıyla selam verince Hyo Rim birden hatırladı: Bu Min Woo’nun şoförüydü yahu! Genç adamla reklam çekiminde karşılaşmışlardı… Hyo Rim “Bu kadar güzel yüzlü olduğu için onu kız zannettim, hay Allah…” diye kendi hatasına güldü. “Yanındaki kız arkadaşı olmalı…” Sonra o da gülümseyerek Min Woo’nun şoförüne selam verdi.

Young Hee ise nerdeyse heyecandan bayılacaktı:

“İnanmıyoruuuuuum! Hyo Rim-şi sana gülümsedi! Sana selam verdi!! Ottukeee??? Ji Ah, sen şimdiden ünlülerle arkadaş olmuşsun, ne güzel yaaa!”

Ji Ah hafifçe sırıttı: Galiba Young Hee’ye Kökler dizisinde ufak bir rol aldığını söylemek için iyi bir zaman değildi. Kız bu kadarcık şeyden bile heyecanlanıyorsa figüran olduğunu duyunca şoka girerdi. O yüzden önündeki kahveyi işaret etti:

“Hadi hadi kahveni soğutma, ona o kadar para verdik! So Ji Sub güzel yüzünü gösterme ihtimali sayesinde paraları götürüyor maşallah!”

Young Hee kıkırdadı: “Doğru söylüyorsun! Neyse, kendisini göremesek de Hyo Rim-şi’yi gördük, o yüzden bugünlük Ji Sub-şi’yi affediyorum!” Ji Ah da gülerek kendi kahve kupasını kaldırdı, Young Hee’ninkine kadeh tokuşturur gibi çarparken: “Di mi yaa? O zaman Ji Sub’ın şerefine!” diye bağırdı.

İki arkadaş neşeyle kahvelerini yudumlarken Hyo Rim de pastasını almış, cafeden ayrılmıştı…

*************************************************************

Min Woo o gün sette fena halde keyifsizdi. Genç adam kendi sahnelerini zorlanarak tamamladı, sonra bir süre ara verip yapımcı şirketin devasa binasındaki dinlenme odalarından birine çekildi. Bir süre uyuduktan sonra kendine geleceğini umuyordu.

Önceki gece nerdeyse hiç uyuyamamıştı: Ji Han’ı öpmek üzere olduğu o an aklından çıkmıyordu. Onu gıdıklarken çocuğu öpmek öyle doğal görünmüştü ki… Ama nasıl böyle düşünebildiğini şimdi aklı almıyordu; Ji Han erkekti ulan, erkek!

Ya o şahit olduğu öpüşme sahnesi?? Min Woo Ji Han’ı zorla öpen Kang Wook’u düşününce öfkeyle yumruklarını sıktı; nedense duruma fena halde bozulmuştu. Nerdeyse Kang Wook’un yakasına yapışıp “kovuldun pislik!” demek isteyecek kadar bozulmuştu bu işe. Neyse ki o sabah Kang Wook kendisi gelip istifasını bildirmişti. O da bütün gece uyumamış gibi görünüyordu, gözlerinin altı halka halkaydı. Min Woo hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi: “Pekala… Sen nasıl istersen…” deyip genç adamın istifasını kabul etmişti, ama aslında içten içe büyük bir rahatlama duymuştu. Yoksa aynı evin içinde üçü birden yaşamaya nasıl devam ederler, bilemiyordu. Durum tek kelimeyle uygunsuz olurdu… Uygunsuz ve çok garip…

Min Woo dinlenme odasında kısacık bir süre kestirdi, ama bu bile ona iyi geldi. Sonra gözlerini açıp gene aynı düşüncelerin beynine üşüştüğünü görünce iç çekip ayaklandı: Daha fazla uyuyamayacaktı, iyisi mi sahnelerini bir an önce tamamlayıp eve gitmeliydi…

Böyle düşünüp üst kattaki stüdyoya çıkmak üzere asansöre doğru ilerledi. Asansör çağırma düğmesine bastı.

Yukarı çıkan asansör olduğu katta durup kapısı açılınca Min Woo şaşkınlıkla durakladı: İçeriden Hyo Rim, elinde bir pasta kutusuyla şaşkınca kendisine bakıyordu.

“Ah… Merhaba Min Woo,” dedi Hyo Rim kendisini toparlayıp yüzüne hafif bir gülümseme kondururken. Min Woo da: “Selam…” diye mırıldandı, ama sesi gönülsüz çıkmıştı. Sonra içeri girdi ve 11. Kat düğmesine basmak üzere panele uzandığında zaten basılmış olduğunu gördü. Hyo Rim onu göz ucuyla süzüyordu, hafifçe gülümsedi:

“Ben de stüdyoya çıkıyorum… Unuttun mu, birazdan birlikte ilk sahnelerimizi çekeceğiz!”

Min Woo sıkıntıyla somurttu: Unutmamıştı, eski sevgilisinden ilk görüşte etkilenmiş rolü yapacağı aptal sahnelerin çekileceği düşüncesi sabahtan beri canını sıkan şeyler arasında (Kang Wook ve Ji Han konularından sonra) üst sıralara oynuyordu.

“Unutur muyum, o sahneleri çekmeyi dört gözle bekliyorum!” dedi alaycı bir tavırla.

Hyo Rim birden kalbinin kırıldığını hissetti: Son olanlardan sonra araları biraz olsun düzelir sanmıştı, ama anlaşılan Min Woo her zamanki uyuzluğundaydı. Genç kız elindeki pastayı çocuğun suratına geçirme hissini zorlukla zaptederken sinirle:

“Eminim öyledir,” diye söze başladı, “Dövüş sahnelerinde ne kadar yeteneksiz olduğunu biliyoruz, sen ancak böyle sakin sahneler çekebilirsin ne de olsa!”

Min Woo’nun gözleri öfkeyle irileşti: Genç adam bir hışımla eski sevgilisine döndü: “Hah! Sen onu bile doğru dürüst yapa- AYYYYYY!”

Fate/Stay Night – Unmei no Yoru

Birdenbire sağlam bir sarsıntıyla lafı yarıda kaldı ve asansör iki kat arasında durdu! Min Woo korkuyla bir çığlık atmış, az önce boğmak istediği kızın boynuna sarılmıştı. Aynı anda elektrikler de gitti. Acil durum lambasından yayılan cılız ışığın altında kalınca Min Woo’nun ödü kopmuştu! Genç yıldız kapıyı yumruklayıp bağırmaya başladı:

“N’oluyo yaa?? Annecim, çıkarın, çıkarın beniii!” Çocuk o kadar çok bağırıp gürültü yapıyordu ki Hyo Rim:

“Bi’ sessiz durur musun?! İzin ver de asansörde kaldığımızı haber vereyim!” diye kendisi de bağırmak zorunda kaldı. Min Woo bunun üzerine çenesini kapamayı akıl edebildi, ama gözleri hâlâ korku doluydu. Hyo Rim asansördeki acil telefonuna uzandı, karşısına çıkan kişiye durumu anlattı. Telefonu kapadıktan sonra Min Woo’ya döndü:

“Önemli bir şey yok, elektrikler gitmiş… Hemen gelmesini bekliyorlarmış ama bina görevlisi bey yine de bizi asansörden çıkarmak için birilerini göndereceğini söyledi.”

Min Woo cevap bile veremeyip korkuyla baktı onun yüzüne. Hyo Rim onun korkaklığına gülmeden edemedi:

“Omoo, şu koskoca Cha Min Woo’ya da bakın siz! Asansörde kaldı diye ödü koptu zavallıcığın!”

Ama aynı anda Min Woo’nun normal olmayan halini fark etti ve kaygıyla durakladı: Çocuğun yüzü loş ışıkta bile fark edilecek derecede renksizleşmiş, gözleri korku ve panikle açılmıştı. Hyo Rim endişeyle onun kolunu tuttu:

“Sen iyi misin? Biraz oturmak ister misin?”

Min Woo ise fısıltı gibi çıkan bir sesle:

“Ben… Benim klostrofobim var… Nefes alamıyorum…” dedi ve öksürmeye başladı. Öyle çok öksürüyordu ki, ayakta duramadı ve yığılırcasına yere oturdu. Hyo Rim’se fena halde korkmuştu, hemen çocuğun başına çöktü, onun gömleğinin üst düğmelerini açıp yüzünü yelpazelemeye başladı. Bir yandan da:

“Min Woo bana bak! Bana bak dedim! Bir şey yok, birazdan burdan çıkacağız, bir şey yok tamam mı?!” diye bağırıyordu. Min Woo korkuyla onun koluna yapıştı. Genç çocuk gerçekten de nefes almakta zorlanıyordu, Hyo Rim onun bir çeşit panik atak geçirdiğini fark etmekte gecikmedi. Min Woo’nun iki kolundan sıkıca tuttu, onu kendi gözlerinin içine bakmaya zorladı:

“BANA BAK! Bir şey yok, tamam mı, BİR ŞEY YOK! Şimdi benimle birlikte nefes alıp vermeye başlayacaksın! Haydi, benle birlikte: Nefes al, nefes ver… Al… ver… Evet, işte böyle!”

Min Woo’nun gözleri hâlâ korkuyla dolu olsa da Hyo Rim’in dediğini yaptı. Bir yandan da geçmişinden gelen o korkunç anılarla baş etmeye çalışıyordu: Babası onu cezalandırmak için sık sık karanlık bir odaya hapsederdi. Küçük çocuk ağlaya ağlaya uyuyup kalırdı… Min Woo gözlerini sıkıca yumup bu anıları uzaklaştırmaya, Hyo Rim’in yaptığı gibi nefes alıp vermeye odaklandı. Nefes al… nefes ver… nefes al… nefes ver…

Az sonra nefes alışverişleri düzene girmişti. Hyo Rim coşkuyla: “Aferin! İşte böyle!” diye bağırdı ve dayanamayıp onu kucakladı. Min Woo da boğulmak üzere olan bir adamın can havliyle kurtarıcısına yapışması gibi sıkıca sarıldı ona. Başını kızın omzuna gömerken kesik kesik solumaya devam ediyordu.

Hyo Rim’se birdenbire tuhaf duygularla dolmuştu. Kollarının arasında tuttuğu bu güçsüz, yardıma muhtaç insan, biraz iyileşince yeniden kendisinden nefret etmeye başlayacaktı… Ne acıklı… Ama genç kız yine de ona karşı kalbinde giderek büyüyen bir merhamet hissetmekten kendini alamıyordu. Büyük bir merhamet… ve sevgi. Hyo Rim, daha iki dakika önce suratına pasta fırlatmak isteyecek kadar öfkelendiği bu adama karşı ne kadar zayıf olduğunu düşününce dudakları hüzünlü bir gülümsemeyle büküldü… Ve genç kız, büyük bir şefkatle, hâlâ kendi göğsünün üzerinde kalbinin hızlı hızlı atışını hissettiği genç adamın sırtını hafifçe patpatlamaya başladı.

Gerçekten de işe yaramıştı: Min Woo sırtını okşayan yumuşak dokunuşlar ve Hyo Rim’in o tanıdık kokusu ile kısa süre içinde sakinleşti, kalp atışları ve nefes alıp verişleri normale döndü. Genç adam bir an bu güzel kızın beyaz boynundan kendi yanağına yayılan sıcaklığı içine çekmek ister gibi gözlerini kapatıp öylece durdu. Sonra birden, yaptığı şeyin uygunsuzluğunu fark edip yavaşça geriye çekildi. Aynı anda Hyo Rim de kendine geldi. Sesine mesafeli bir ton takınmaya çalışarak:

“Daha iyi misin?” diye sordu.

“Hıhı, evet…” diye mırıldandı Min Woo. Ve gözlerini kaçırırken biraz gönülsüzce de olsa ekledi: “Sağol..”

Hyo Rim hafifçe gülümsedi. Sonra aldırmaz bir tavırla az ilerideki pasta kutusunu işaret etti: “İstersen biraz pasta atıştırabiliriz… Şekerli birşeyler yemek moralimizi düzeltip sabretmemize yardımcı olur…”

Min Woo bir an diyetini düşünüp itiraz edecek oldu, ama sonra vurdumduymazlıkla “her neyse…” diye mırıldandı. Şaka maka karnı da bayaa acıkmıştı hani! Onun itiraz etmediğini görünce Hyo Rim neşeyle pasta kutusuna uzandı.

Böylece iki asansör tutsağı 51 Cafe’nin ünlü kekini afiyetle yemeye başladılar. Min Woo ağzı dolu dolu:

“Mmmm, bayaa iyiymiş,” diye mırıldandı, “Nerden aldın?”

“51 Cafeden,” diye cevap verdi Hyo Rim. Sonra birden aklına gelen haberin ilginçliği ile ekledi: “Ah, bu arada pastayı alırken senin şoförünü de aynı cafede kız arkadaşıyla gördüm!”

Min Woo’nun koca bir lokma keki ağzına götürmekte olan eli birdenbire havada asılı kaldı. Genç adam dehşetle kıza baktı:

“NE?!”

Hyo Rim onun sert çıkan sesini duyunca şaşırmıştı: Niye böyle bir tepki vermişti ki? Min Woo’ysa kendini ele verdiğini anladı ve kekeleyerek durumu düzeltmeye çabaladı:

“Ahah, yani, şeyy… Kız arkadaşı olduğunu nerden anladın? Belki de normal arkadaşıydı…”

“Olabilir tabii,” diye omuz silkti Hyo Rim. “Sadece çok samimi görünüyor, kafa kafaya vermiş gülüşüp duruyorlardı. Yani çok yakın oldukları kesin… Ama sadece samimi arkadaş da olabilirler tabii…”

“Normal arkadaşıdır… Ji Han’ın bir kız arkadaşı olamaz!” diye kestirip attı Min Woo. Ama nedense suratı asılmıştı. Hyo Rim ona şüpheyle baktı. Bu ne öfke, bu ne celaldi be?

“Neden olamayacakmış?” dedi şaşkınca. Sonra birden aklına gelen ihtimalle gözleri irileşti: “Yoksa?!… Yoksa şoförün gay mi??”

Bu defa ağzına attığı kek Min Woo’nun boğazında kaldı! Genç aktör bir yandan öksürürken bir yandan da: “Ne alâkası var yaa??!” diye bağırdı, “Zavallı Ji Han’ın güzel bir yüzü var diye neden herkes onu gay zannediyor?? En yakın arkadaşları bile ona asılırken zavallıcık normal bir hayat süremeyecek mi?!”

Hyo Rim iyice şaşkınlaşmıştı, ellerini kaldırdı: “Tamam tamam, bir şey demedim… Niye bu kadar öfkelendin ki? Onu benden başka gay zannedenler de mi oldu?!”

“Aynen öyle!” diye bağırdı Min Woo, hızını alamamıştı. Sonra birden ses tonu düştü. Genç adam suratını astı, gözlerini kaçırıp mırıldandı: “Dün gece kahyamı Ji Han’a ilân-ı aşk ederken yakaladım…”

“NEEEEEYYYY????” Hyo Rim sahneyi gözünün önüne getirdi: Min Woo’nun kahyası, şoförüne…

Gotye – Somebody that i used to know

Genç kız birdenbire kahkahalarla gülmeye başladı. Min Woo ona şaşkın, biraz da bozulmuş bir biçimde bakınca da kahkahalar arasında:

“A-afedersin! Sadece… ” diye açıklama yapmaya çabaladı, “Ben sadece olayın komikliğine takıldım: İki erkek çalışanının aşk sahnesine mi şahit oldun?! Olaya bak! Hem de kahya şoföre diyosun… Ahahahah!”

Genç kız gözleri yaşaracak kadar gülerken karşısında somurtuk bir biçimde oturan Min Woo’nun da hiç istememesine rağmen yüzü gevşedi, genç adam birdenbire kendini Hyo Rim’in kahkahalarına katılırken buldu. Hyo Rim arada bir gözlerini siliyor, bir yandan da:

“Ay ölücem! Allah’tan evinde bahçıvan, uşak falan çalışmıyor, yoksa düşünsene, kahya şoföre, şoför bahçıvana, bahçıvan uşağa, sonra hepsi uşağa…!” deyip yeniden kopuyordu! Min Woo’nun da siniri bozulmuştu, Hyo Rim olayı böyle canlandırınca kendisi de gülmesine engel olamadı. İki genç uzun süre karşılıklı kahkahalar attılar. En sonunda susabildikleri zaman Min Woo’nun gülmekten yanak kasları ağrımıştı:

“Aaahh, ağzım uyuştu,” dedi ve elleriyle yanaklarını mıncıklamaya başladı: “Senin yüzünden ağız kenarı kırışıklıklarım olacak!”

“Ama fena mı oldu, ben şahsen ne zamandır böyle gülmemiştim,” dedi Hyo Rim hâlâ sırıtarak. Min Woo gözlerini kaldırdı ve onunla göz göze geldi: Genç kız gülmekten yorulmuştu, hızlı hızlı soluyordu. Yanakları loş ışıkta bile fark edilecek kadar pembeleşmiş, saçlarının düzgün topuzuysa hafifçe dağılmıştı. Min Woo onun böyle doğallık içinde neşeyle gülerken ne kadar tatlı olduğunu düşünmeden edemedi.

Tam o anda birdenbire asansörün ışıkları yandı, ve kabin hareket etti. Min Woo gene ilk anda “annecim!” diye ufak bir çığlık atmıştı, ama Hyo Rim hemen sevinçle:

“Korkma! Elektrikler geldi, hareket ediyoruz!” diye onun kolunu sıktı.

Gerçekten de asansör sorunsuzca yükseldi ve 11. Katta durdu. Kapı açılır açılmaz Hyo Rim dışarı çıkıp derin bir nefes çekti: “İşte özgürlük!”

Ve gülerek elini uzattı, hâlâ dizleri titreyen Min Woo’nun elini tutup onu kabinden çıkardı.

Min Woo başını kaldırdı ve kendisine gülen gözlerle bakan eski sevgilisine baktı. Genç adam şaşkındı, Hyo Rim’i uzun zamandır böyle gülen gözlerle kendisine bakarken görmediğini düşündü. Oysa… gülmek ne çok yakışıyordu ona! Min Woo kafası karışmış bir biçimde durakladı. Çok tuhaf, ama… gözlerini onun güzel yüzünden alamıyordu.

Ancak aynı anda arkalarında bir ses:

“Hyo Rim-a! Nasılsın benim tatlı kardeşim??”

Diye çınlayıverdi.

Hyo Rim merakla arkasını döndü ve genç kızın gözleri sevinçle açıldı: Hemen Min Woo’nun elini tutan elini bıraktı ve kendisine neşeyle gülümseyen aktörün kucağına koşturdu:

“Ji Sub oppa! Aman Tanrım, seni ne zamandır görmüyorum! Nerden çıktın böyle?!”

So Ji Sub genç kıza sevgiyle sarıldı, sonra gerçekten kardeşiymişçesine onun burnuna hafif bir fiske vurdu:

“Bugün cafeye uğradığın haberini aldım… Sonra dedim ki ne zamandır bizim kızı görmüyorum, hazır buralardayken sete uğrayıp bir halini hatrını sorayım.” Sonra hafifçe sırıttı: “Ama bizim kız yarım saattir ortalarda yok! Nerdeyse gidiyordum…”

“Ah sorma başımıza gelenleri, elektrikler gidince asansörde kaldık!” diye feryat etti Hyo Rim ve gülmeye başladı: “Neyse ki akıl sağlığımızı kaybedecek kadar kapalı kalmadan kurtulduk ordan. Değil mi Min Woo-şi?”

Böyle dedi ve arkalarında durup onları taşlaşmış gözlerle izleyen Min Woo’ya dönüp gülümsedi.

Min Woo’nunsa suratı sirke satıyordu. Genç yıldız somurtarak:

“Ya… Aynen…” diye cevap verdi. Hyo Rim onun bu tavrına şaşkın gözlerle bakarken So Ji Sub tüm sempatikliğiyle güldü:

“Sevgili Cha Min Woo şoku henüz üzerinden atamamış… İsterseniz siz içeri geçip birer bardak yeşil çay için de kendinize gelin… Ben zaten gidiyorum…” dedi ve Hyo Rim’in: “Ama oppaaa… Daha konuşamadık bile…” diye sızlanmalarına aldırmadan: “Üzgünüm tatlım, ama bir fotoğraf çekimim var, ona geç kalıyorum… Başka zaman bol bol konuşur hasret gideririz,” deyip onu iki yanağından öptü.

Min Woo ise bu sahneyi büyük bir hınçla izliyordu. İçinden: “Pis herif…” diye geçirdi, “Ne mal olduğunu bilmesem ben bile bu samimi hallerine inanacağım…”

Ve kendi kendisine fena halde öfkelendi: Az önce Hyo Rim’e olan büyük nefretini unutup onu sevimli bulduğu için kendisine kızarak arkasını döndü, Ji Sub sunbae’ye veda etme nezaketi bile göstermeden çekti gitti…

*************************************************************

“Gerçekten miiii??? So Ji Sub sete mi geldi yaniii???”

Min Woo somurttu: Ne vardı ulan bunda bu kadar büyütecek?? Hoşnutsuzlukla:

“Evet, ne olmuş yani?” diye homurdandı, “İmza mı isteyecektin yoksa?”

“Evet, tabii ki!” diye neşeyle bir çığlık attı Ji Ah. “So Ji Sub benim en sevdiğim aktördür!” Sonra bir an durakladı ve telaşla ekledi: “Sizin ardınızdan tabii… İkinci en sevdiğim demek istedim…”

Min Woo’yu bu açıklama bile tatmin etmemişti, genç yıldız somurtmaya devam ederek:

“Hıh, aktörlüğü de matah bir şey olsa,” diye mırıldandı. Bir an sustu, ama gazını alamamış olmalı ki saydırmaya devam etti: “Hadi genç kızları biraz anlıyorum: Olgun erkekler onlara çekici gelir, So Ji Sub da kırkına yaklaşan yaşlı bir adam olduğuna göre böyle saf kızların aklını başından alması bir anlamda doğal sayılır… Ama Ji Han, senin gibi akıllı bir genç adam So Ji Sub’ı neden sever ki?! İşte bunu aklım almıyor!”

Ji Ah kendi kendine sırıttı: Ah bir bilsen o akıllı genç adam dediğin şoförünün genç ve sağlıklı bir kız olduğunu, diye geçirdi içinden… Ama hemen kendini toparladı, ciddi bir sesle:

“Misa’daki rolünden sonra kendisini çok takdir etmiştim efendim,” diye cevapladı. “Ona olan hayranlığım tamamen bunun üzerine kuruludur, fiziksel özelliklerinin bununla hiçbir ilgisi yok!”

Min Woo dudak büktü. Ama başka bir şey demedi. Şoförünün bu nefret ettiği adama hayranlık duyması gururunu biraz incitse de yapacak bir şey yoktu.

Sonra birden, canının eve gitmek istemediğini fark etti. Kıza döndü:

“Haydi, nehir kıyısına inip içelim! Bugün çok stres yaşadım, biraz olsun kafa dağıtmak istiyorum!”

Ji Ah şaşkınca saatine baktı: “Ama efendim, saat geceyarısına yaklaşıyor… Yarın sabah yine erkenden sette olmanız gerekmiyor mu?”

“Umrumda değil! Hadi, sana ne diyorsam onu yap! Şurda bir yerde durup bira alalım ve nehir kenarında içelim!” diye tutturdu Min Woo. Ji Ah yorgunlukla içini çekti ve “emredersiniz…” diye mırıldandı. Min Woo bir şeyi tutturdu mu ondan vazgeçirme imkânı olmadığını çoktan öğrenmişti…

Az sonra iki kafadar ellerinde birer şişe bira, nehir kenarındaki bankların birine oturmuş karşıda görünen şehrin ışıklarını seyrediyorlardı. Min Woo şoförüne kaçamak bir bakış attı: Ona dünden beri sormak istediği o kadar çok şey vardı ki, genç adam nereden başlayacağını bilemiyordu. Mesela Kang Wook’un Ji Han’ı delirmiş gibi öpmesinin ona neler hissettirdiğini delice merak ediyordu. Ji Han onun gay olduğunu daha önceden biliyor muydu, yoksa yeni mi fark etmişti acaba? Öte yandan, bir de kendisiyle Ji Han arasında geçen o tuhaf sahne vardı ki, düşündükçe Min Woo’nun hâlâ yüzü kızarıyordu. Gerçi bu akşam Ji Han kendisini setten almaya geldiğinden beri oldukça doğal davranıyordu; aralarında hiçbir şey geçmemiş gibiydi. Ama Min Woo yine de kendisinin gay olmadığını şoförüne açıklamak için sabırsızlanıyordu; genç yıldız muhabbete bir giriş yolu bulmak için kıvranmaktaydı.

Ji Ah ise dalgındı. Min Woo’nun kendisini öpmek üzere oluşunun şaşkınlığı Kang Hyuk’un beklenmedik ilân-ı aşkının sürprizinden sonra silinip gitmişti. Genç kız Min Woo’nun davranışındaki tuhaflığı sorgulayacak durumda değildi bile. Onun aklı dünden beri Kang Hyuk’a takılmıştı: Acaba şimdi ne yapıyordu? Kesinlikle çok üzgün ve pişmandı; Ji Ah emindi buna. Ama… ama bir yandan da bunca yıldır içinde taşıdığı yükten kurtulduğu için bir rahatlama hissediyor muydu acaba? Kendisi bu yükten kurtulurken… onu şimdi Ji Ah’nın omuzlarına yüklediği için… Hem neden daha önce bir şey söylememişti? Neden bunca yıl beklemişti?? Eğer kendisine bu kadar âşıksa senelerce süren Min Seo muhabbeti de neydi?!

“Öhöm… Eşcinsellik hakkında ne düşünüyorsun Ji Han?”

Min Woo’nun damdan düşer gibi gelen bu sorusuyla Ji Ah birden daldığı düşüncelerden ayıldı. Şaşkınca patronuna baktı. “Efendim?”

Min Woo’ysa şaşkın ve korkulu bir biçimde dudaklarını ısırdı: “Yuh lan, bodoslama girişin de bu kadarı!” diye küfretti kendine. Şoförünün Kang Wook’la ikisinin olayına şahit olduğundan haberi yoktu, Min Woo hemen durumu düzeltmeye çabaladı:

“Ehem, yani, şeyy… Muhabbet olsun diye sordum, sakın yanlış anlama! Yani dün geceyle… yani şeyy… sen ve benim olayımızla bir ilgisi yok!”

Kahretsin! Kang Wook’tan bahsetmemek için kendi öpücüğünü ortaya atmak da neydi şimdi?! Min Woo durumu iyice batırdığının farkında, artık nerdeyse kontrolünü kaybetmiş bir biçimde can havliyle atıldı:

“Hayır! Ben eşcinsel değilim! Valla değilim!”

Ji Ah ağzı açık bakakaldı ona. Sonra birden, dün gece çocuğun kendisini öpmek istercesine üzerine doğru eğilmesini anımsadı ve jeton düştü: Doğru ya! Bir de o olay vardı, değil mi…

Aynı anda Min Woo’nun histerik bir biçimde: “Valla ben eşcinsel değilim!” diye bağırdıktan sonra sokak fenerinin loş ışığında bile fark edilecek kadar kızarmış olduğunu fark etti ve…

Birdenbire gülmeye başladı. Bir yandan da içinden: “Zavallı Min Woo’cuk… Eşcinsel değilsin tabii, ben de erkek değilim zaten…” diye geçiriyordu. Ama bunu patronuna söyleyemezdi elbette, o yüzden onun içini başka türlü rahatlatmaya çabaladı:

“Elbette biliyorum efendim, neden öyle olduğunuzu düşündüğümü zannettiniz ki? Eğer dün geceki gıdıklama oyunumuzdan bahsediyorsanız, biz yalnızca eğleniyorduk. Ta ki size yeniden uyku bastırıp başınız benim omzuma düşene kadar…”

Min Woo birden feci halde rahatladı: Oh beee, çocuk kendisini öpmek üzere olduğunu anlamamış, sadece yorgunluktan sızıp kaldığını zannetmişti! Min Woo sevinçle:

“Öyle ya! O sırada benim o kadar çok uykum vardı ki, başımı tutacak halim bile yoktu, öylece uyuyakalmak üzereydim…” Bunu deyip derin bir nefes aldı, yeniden gülümsemeye başladı. Ji Ah onu yüzünde acımayla karışık hafif bir gülümsemeyle seyrediyordu: Ah be çocuk, ne kadar safsın, diye geçirdi içinden. Ne düşündüğün öyle belli ki… Ve seni kandırmak öyle kolay ki…

jaejoong – for you it’s separation to me it’s waiting 

Min Woo ise neşeyle sırıtarak birayı fondiplemişti. Tam o sırada gökyüzünde bir yıldız kaydı. Min Woo heyecanla bağırdı:

“Yıldız kaydı! Yıldız kaydı Ji Han! Hadi dilek tutalım!”

“Tamam,” dedi Ji Ah hafifçe gülümseyerek ve gözlerini kapadı. İçinden: “Kang Hyuk’u elimden alma, ne olur Tanrım,” diye geçirdi, “Onun dostluğu olmazsa ben, ben olamam…”

Min Woo’ysa içindeki müthiş rahatlamayla gülümsemeye başlamıştı. Alkolün dumanladığı aklında yanıp sönen ilk dilek: “Ah… Şu anki huzuru hiç kaybetmesem keşke…” oldu: Kışın ortasında olmalarına rağmen kendilerini üşütmeyen bir hava… Gecenin karanlığında karşıdan görünen şehir ışıkları, nehrin yaldızlanan sularının hafif şıpırtıları, ve yanındaki bu çocuk… Min Woo başını çevirip yanındaki güzel yüzlü çocuğa baktı, sevgiyle gülümsedi. Onun varlığı gerçekten kendisine iyi geliyordu.

Ji Ah ise hülyalı gözlerini gökyüzüne dikmişti.

“Kayan yıldızlara bakıp neden dilek tutarız, biliyor musunuz?” dedi birdenbire. Min Woo şaşkınca ona döndü ve başını iki yana salladı: “Hayır. Nedenmiş?” Ji Ah gözlerini Min Woo’ya çevirdi ve tatlılıkla gülümsedi:

“Kayan yıldızlar aslında bir insana âşık olmuş olan meleklerdir,” diye söze başladı. “Oysa meleklerin insanların dünyasına gelmesi aslında yasaktır, onlar bizi sadece uzaktan seyredebilirler… Ama bazen, içlerinden birisi, dünyada izleyip korumakla görevli olduğu insana âşık olur… İşte o zaman o insana sadece uzaktan bakmak ona yetmez olur… Ve yanacağını bile bile dünyaya gelmeye kalkışır…”

Ji Ah bakışlarını Min Woo’dan alıp tekrar gökyüzüne çevirdi. Yüzünde hafif buruk bir anlam vardı. Ama dudaklarında tatlı gülümsemesi hâlâ duruyordu.

“İşte o gördüğümüz ışık topları, aslında insanların dünyasına girmeye çalışan meleklerdir: Yanacaklarını bile bile ateşe koşan melekler… Ancak tam da yanacakları anda Tanrı’ya yakarırlar: “Tanrım! Ben cezama razıyım; ama ne olur benim aşkıma şahit olan insanoğullarını mutlu et!” Ve Tanrı da onların bu fedakârlığını karşılıksız bırakmaz: Onların aşkından yanmasına şahit olan tüm insanların o anki dileklerini kabul eder… İşte böyle…”

Min Woo büyülenmiş gibi baktı ona. Dili tutulmuştu sanki. Bu hikâye nedense içine fena dokunmuştu. Ji Ah’ysa ona dönüp gülümsedi:

“Annemin anlattığı bir masaldı… Biz çok küçükken yaz aylarında evimizin terasına çıkar, yıldızları seyrederek uyurduk… Uykuya dalmadan önce annem ablamla bana masallar anlatırdı. Bu da onlardan biri işte…”

Min Woo’nun hâlâ bir şey demeden onu izlediğini görünce hafif bir utangaçlıkla elini salladı: “Aaah, biliyorum, siz şimdi “atma Ji Han, o dolap kadar evin neresinde teras var??” diyorsunuz değil mi… Ama biz önceden… yani, annemle babamın vefatından önce şimdikinden birkaç sokak yukarıda müstakil, iki katlı bir evde otururduk…” Ji Ah burukça gülümsedi, ve hafif bir sesle sözlerini tamamladı: “Ama babamın vefatından sonra borçlarımızı ödemek için evimizi satmak zorunda kaldık…”

Min Woo birden ne diyeceğini bilemedi. Beceriksizce kıpırdandı, sonra acemi bir biçimde: “Şeyy… Çok üzüldüm, başın sağolsun…” diye mırıldandı. Ji Ah buruk da olsa gülümsemeye devam ediyordu: “Teşekkür ederim… Neyse işte, annemin anlattığı bir masaldan nerelere geldik…” Sonra soran gözlerle patronuna baktı: “Ne dersiniz, artık kalkalım mı? Geç oldu, ayrıca hava giderek soğuyor, biraz daha dışarıda kalırsanız üşüteceksiniz…”

Min Woo gözlerini çocuğun yüzünden ayırıp kendini toparlamaya çabaladı:

“Evet… Doğru diyorsun… Hem yarın sabah erkenden sette olmam gerek…”

Böyle deyip ayağa kalkmak üzere bir hamle yaptı. Ama bir defada fondiplediği bira hiç fark etmeden onu çakırkeyif yapmıştı bile; genç adam birden dengesini kaybetti, olduğu yerde yalpaladı.

“Min Woo-şi!”

Ji Ah şimşek gibi fırlayıp ayakları birbirine dolanan genç adamı düşmeden yakalamıştı. Min Woo’nun yüzüne endişeyle baktı:

“İyi misiniz?! Bir şey olmadı, değil mi?!”

Min Woo ise yüzünü şaşkınca ona çevirdi ve midesine bir yumruk yemiş gibi oldu: Ji Han, kendi kolunu sıkı sıkı tutuyordu. Güzel gözleri endişeyle kendisine çevrilmişti. Min Woo onun saçlarından, boynundan yükselen kokuyu hissetti ve iyice başı döndü: Ji Han’ın kokusu… Hayır, hiçbir parfüme benzemiyordu bu koku. Ama çok, çok güzeldi… Min Woo şoförünün kendisine çok yakın duran yüzüne baktı, ve şaşkınca yutkundu: Ji Han’ın pürüzsüz teni… Burnunun üzerindeki hafif çiller… Bir şey söylemek üzere bekler gibi hafifçe aralanmış, güzel, pembe dudakları…

Genç adam kıza büyülenmiş bir biçimde bakıyor, gözlerini ondan alamıyordu. Sonra kızın cevap beklediğini fark etti ve aklını toplamaya çabaladı:

“Ben… ben iyiyim… Şeyy, başım dönüyor biraz…”

“Gelin, bana yaslanın, arabaya kadar birlikte yürüyelim…” dedi Ji Ah tüm iyi niyetiyle. Ve çocuğun kolunu kendi omzuna aldı, ona elinden geldiğince destek olmaya çabalayarak: “Haydi, araba çok uzak değil zaten, ha gayret…” deyip onunla birlikte yürümeye başladı.

Min Woo’ysa…

Bundan daha birkaç gün önce olsa hemen Ji Han’ın elinden kurtulur, “tamam, ben kendim yürüyebilirim!” diye diklenirdi. Birdenbire duygusallaşmasını alkole ve Ji Han’ın acıklı hikâyesine bağlardı. Ji Han’ın güzelliğini “nerdeyse benim kadar güzel… kız olsa çok hoş olurmuş…” diye hafif bir kıskançlıkla kabullenirdi.

Ama Min Woo fark ediyordu ki, artık bunların hiçbirini yapamıyordu: Şoförünün kendi kolunu omzuna alıp onun belinden tutarak kendisini arabaya kadar yürütmesi çok, çok hoşuna gidiyordu. O kadar ki, bu kısa yol hiç bitmesin istiyordu Min Woo. Kendisininkine yaslanan bu ince ama güçlü beden, artık onun dokununca ateşe değmiş gibi kaçtığı değil, dokunmaktan mutluluk duyduğu bir insana aitti… Bu insan erkek olsa bile!

Min Woo zihni alkolle bulutlanmış olsa da, bir tek şeyi bütün berraklığı ile anlamıştı:

Ji Han’dan çok… ama çok hoşlanıyordu…

-Dokuzuncu Bölümün Sonu-

Reklamlar

Sekizinci Bölüm: “Seni Seviyorum!”

David Arkenstone – The Palantir 

Sarayın geniş avlusunda hızlı adımlarla yürüyorum. Sağımda solumda koşuşturup duran, eğilerek selam veren, ya da ağlaşan saray hizmetkârları ve düşük rütbeli memurlar var. Ama ben öyle telaşlı ve üzüntülüyüm ki, hiçbirini görecek halde değilim:

Sonunda olan oldu! Kan döküldü!!!

Ülkemiz hiç olmadığı kadar büyük bir felaketle karşı karşıya: Veliaht prens So Hyun, odasında bir mürekkep hokkasıyla bıçaklanmış olarak ölü bulundu!

İki gündür tüm ülkede büyük bir yas havası hâkim. İnsanlar perişan durumda. Üstelik katilin bir türlü bulunamamış olması da durumu iyice korkunç bir hale getiriyor.

Tüm bunları düşünerek yürüyorum. Kaşlarım çatılı, yumruklarım sıkılmaktan artık acıyor… Birazdan kral hazretleri ve bakanlar kurulu resmi olarak toplanacak, bu korkunç felaketi konuşup bundan sonra neler yapılması gerektiğine karar verecekler. Toplantının güvenliği ve sorunsuz bir biçimde tamamlanması benim ve adamlarımın sorumluluğunda.

Toplantının yapılacağı geniş kraliyet salonunun büyük giriş kapısında en güvendiğim adamlarımdan Si Wan’ı gördüm. Genç yardımcım şahin gözleri ile girenleri teker teker kontrol ediyor. Bakanlar ve danışmanları dışında bu toplantıda hiçkimse olmayacak. Si Wan beni görür görmez resmi duruşa geçip selam verdi:

“Efendim!”

Ona sert bir baş selamı verdikten sonra: “Hazırlıklar tamamlandı mı? Arka kapıya muhafızlarımız yerleştirildi mi? Peki iç avlu kapısına? Kraliçe hazretlerinin sarayının önüne?”

Si Wan her birine “evet efendim!” diye kısa kısa cevap veriyordu. Onun sorumluluk sahibi hallerini gördükçe biraz olsun rahatladım.

“Aferin Si Wan,” dedim adamıma. “Sen işine devam et. Ben çevreyi kolaçan edeceğim.”

Si Wan’ı giriş kapısında bırakıp etrafı kontrol etmeye çıktım. İçimdeyse, buruk bir sızı… Şimdi uzaklarda olan arkadaşım Prens Bongrim’i düşünüyordum: Acaba ağabeyinin ölüm haberi ona ulaşmış mıdır… Arkadaşımın haberi alınca nasıl yıkılacağını düşündükçe içim sızlıyor: Zavallı Bongrim! Ne kadar uğraştıysa da, bu kara talihe engel olamadı…

O sirada karşıdan Kral hazretlerinin gelişini gördüm. İki koluna iki hizmetkârı girmiş, nasıl da zorlukla yürüyor! Yaşlı kralın bu olanlardan dolayı fena halde çöktüğünü fark etmemek imkânsız…

Majesteleri salona girdiğinde herkes yere kapanıp kendisini saygıyla selamladı. Kral kürsüdeki yerini alıp konuşmaya başlayana kadar da başlarını kaldırmadılar.

“Bildiğiniz gibi ülkemiz büyük bir felakete uğradı,” dedi yaşlı kral ağır ağır. Yüzü bembeyaz, gözlerinin altı iyice çökmüş. Ellerinin titrediği dikkatimden kaçmadı. “Veliaht prensimiz…” Yaşlı adam gözyaşlarının akmasını önlemek ister gibi bir an durakladı, sonra bütün kuvvetini kullanarak sözlerine devam etti: “Veliaht prens Soo Hyun’u, canice işlenmiş bir cinayete kurban verdik… Bütün milletimizin başı sağolsun…”

Bakanlar ve bürokratlar başlarını eğerek taziye sözcükleri mırıldandılar. Yaşlı kral kendini toparlayarak sözlerine devam etti:

“Olaydan haberim olur olmaz ikinci prens Bongrim’e Qing hanedanlığın başkentinden ülkesine dönmesi için haber gönderdim. Habercinin Qing başkentine ulaşmak üzere olduğunu tahmin ediyoruz… Öte yandan…” Bir an duraklayıp en ön sıradaki bakanlardan birine baktı: “Veliaht prensin kim ya da kimlerce katledildiği konusundaki soruşturma, savaş bakanımız Yoo Shin-şi başkanlığında yürütülmeye devam ediyor. Soruşturmadaki son gelişmeleri anlatıp bizi aydınlatması adına sözü kendisine bırakıyorum.”

Yaşlı kral böyle dedikten sonra savaş bakanı ağır ağır yerinde doğruldu, boğazını temizleyip söze başladı:

“Sayın Majesteleri, değerli bakanlar… Ben savaş bakanı Kim Yoo Shin, veliaht prensin odasında suikaste uğraması konusunda-”

“KATİLİN KİM OLDUĞUNU BEN BİLİYORUM!”

Savaş bakanının sözlerini bıçak gibi kesen bu kadın çığlığı üzerine hepimiz donup kaldık. Tüm başlar sesin geldiği yöne çevrildi: Veliaht prensin eşi, prenses Hee Jin, saçı başı dağılmış bir biçimde kapıda duruyordu!

Genç kadın hepimizin şaşkınlığından faydalanarak:

“Saray duvarları onlarca muhafız tarafından korunurken hiçbir katil elini kolunu sallayarak dışarıdan saraya giremezdi!” diye bağırdı. “Üstelik o gece herkes yattıktan sonra veiaht prense çalışma odasına gelmesini siz buyurmuşsunuz!” Genç kadın büyük bir öfke ve delilikle gözlerini dikmiş, yaşlı krala bakıyordu. Nihayet, son darbeyi indirdi:

“KATİL, KRALIMIZ MAJESTELERİNDEN BAŞKASI DEĞİLDİR!!”

Salonda bir uğultu yükseldi. Fısıldaşmalar duyuldu: “NE?!” “Nasıl olur??” “Çıldırmış bu kadın!” Bense kendimi toparlamıştım, Si Wan’a bir işaret yolladım, ben bir köşeden, o diğer köşeden koşturarak bir anlık dalgınlığımızdan faydalanıp içeri giren prensesin koluna yapıştık. Nazik olmaya çalışarak:

“Hee Jin-şi,” dedim yumuşak bir sesle, “Lütfen kendinize gelin… Nerede olduğunuzu unutmuş gibi davranıyorsunuz…”

“KATİL O! O ADAM BİR KATİLDİR! KENDİ OĞLUNU ÖLDÜREN BİR KATİL!!!”

Hee Jin histerik bir biçimde bağırmaya devam ederken yapacak başka bir şey kalmamıştı, genç kadını sıkıca kavrayıp adeta kucaklar gibi çeke çeke toplantının yapıldığı salondan uzaklaştırmaya başladım. Bu arada yaşlı kral da kendini toparlamış, büyük bir hiddetle:

“Kendine gel Prenses Hee Jin-şi!” diye gürlemişti. “Sen majestelerini nasıl böyle bir şeyle itham edersin?! Bu sözlerin cezasız kalmayacak!”

Kollarımda taşıdığım zavallı genç dul hıçkırarak ağlamaya devam ederken dişlerimi sıkmıştım: Tanrım, tanrım, kabustu bu! Kafam fena halde karışıktı, doğru olabilir mi? Kral kendi oğlunu öldürmüş olabilir mi?! Nasıl… nasıl olur?!

Ama prenses, Hee Jin… He Ran’ın kibar, iyi kalpli, akıllı ablası… Yalan mı söylüyordu?!

Tam da aklımdan geçenleri duymuş gibi genç kadın tam o anda yakama yapıştı. İrkilerek ona baktım. Hee Jin’in gözleri korkuyla doluydu:

“Kral Soo Hyun’u kendi elleriyle öldürdü, inanın bana,” diye fısıldadı. “Ne olur siz bari inanın… İnanın bana!”

Ve gözleri kaydı, kendinden geçti.

Kollarımda baygın prenses, kafamda kocaman bir şüphe, sarayın avlusunda öylece kalakaldım…

*****************************************

Kim Soo Hyun – Dream

Min Woo yine sıçrayarak uyandığında her zamankinden daha beter haldeydi: Genç çocuk, az önce dul prenses kendi kollarında bayılmış kadar sarsılmıştı. Titreyen ellerle başucundaki suya uzandı, kana kana içti. Sonra saate baktı: Altı elli… Gene sabahın köründe uyanmıştı! Bundan sonra uyku falan da tutacağı yoktu… Genç adam derin bir nefes alıp kendini sırt üstü yatağa bıraktı.

Hemen sonra ağır ağır doğruldu yerinden. Böyle boş boş yatmak işe yaramayacaktı, içindeki ürküntü ve tatsız duyguyu atmak için başka bir yol bulmalı… Min Woo’nun aklına hemen şoförü düştü: Ji Han’ın tatlı arkadaşlığı ona iyi geliyordu. Şimdi de onunla konuşmak işe yarayabilirdi…

Üzerine eşofmanlarını geçirdi, odasından çıkıp aşağı kata indi. Hizmetli odalarının önüne gelince adımlarını yavaşlattı: Kang Wook’un kendisini duymasını istemiyordu. Şaka-maka, genç adamdan biraz çekiniyordu Min Woo. Ji Han’a karşı hissettiği yakınlığı bu çocuğa karşı hissedemiyordu. Aslında iyi bir çocuktu, işini iyi yapıyordu, ayrıca Ji Han’ın da onu çok sevip güvendiği belli oluyordu, ama… Ama işte…

Min Woo başını hızla iki yana sallayıp bu düşüncelerden kurtulmaya çabaladı, her neyse! Şimdi bunları bir yana bırakıp Ji Han’ı uyandırmalı, ondan kendi moralini düzeltmesini istemeliydi.

Ama tuhaf şey! Ji Han odasında yoktu. Min Woo şaşkınca evin içinde gezinmeye başladı. Nerde olabilirdi bu çocuk?

Sonra bahçeye çıktı ve onu gördü.

Ji Han neşeyle araba yıkıyordu. Bir yandan da sevimli bir ıslık tutturmuştu. O kadar şirin ve yaşam dolu görünüyordu ki, Min Woo durakladı ve bir süre görünmeden onu seyretti. Bu arada hiç farkında olmadan yüzüne hafif bir gülümseme gelip oturmuştu: Bu… bu ne şeker bir çocuktu böyle! Bak işte, en doğal haliyle bile kendisini mutlu etmeyi başarıyordu.

Aynı anda Ji Ah bahçeye açılan kapıda durmuş kendisini izleyen patronunu fark etti ve ıslık çalmayı kesip saygıyla selamladı onu:

“Ah! Min Woo-şi, günaydın! Bu sabah erkencisiniz…”

Min Woo burukça gülümsedi:

“Pek iyi uyuyamadım… Gene kabus gördüm… Üstelik dün gece de çok moralsizdim biliyorsun…” Genç adam bir gece öncesinin anılarını düşündü ve yüzü buruştu: Hyo Rim! Hyo Rim diziye dahil olmuştu, üstelik başrol oyuncusu olarak! Şimdi Min Woo eski sevgilisiyle âşık rolü oynamak zorundaydı, Allah kahretsin! Bunu hatırlamak genç yıldızın o kadar moralini bozdu ki, bir anda dün gece yatmadan başına saplanan ağrı geri geldi; Min Woo inleyerek başını oğuşturdu:

“Offf, çok sinirliyim, çok mutsuzum Ji Han!” diye bağırdı histerik bir biçimde. “N’olur bana bir çıkış yolu göster! Üzerimdeki bu gerginliği atmam lâzım!”

Ji Ah üzüntü ve kaygıyla baktı patronuna. Son zamanlarda onun için içtenlikle endişelenir olmuştu; kendisinin prenses rolünde sırra kadem basmasının Min Woo’yu nasıl yıprattığının farkındaydı. Genç kız sıkıntıyla dudaklarını ısırdı: Üstelik ne yazık ki bu rüyalarla ilgili  çocuğun ağzından bir türlü laf alamamıştı; Min Woo inatla anlatmamakta direniyordu. Zaten bir de Song Hye Kyo’nun diziden ayrıldığı, onun yerine Hyo Rim’in geldiği haberini alınca Min Woo’nun dengesi iyice alt üst olmuştu, dünden beri somurtup duruyordu.

Ji Ah onun bu sıkıntılı hallerinden kurtulmasına yardımcı olmayı içtenlike istiyordu. Dikkatlice düşündü. Birden yüzü ışıldadı:

“Beyzbol oynamaya ne dersiniz? Bir beyzbol sahasına gidelim ve atış yapalım! Öyle kocaman bir sahaya ihtiyacımız yok, mahalle aralarında bile beyzbol vuruşları yapabileceğiniz yerler vardır. Onlardan birine gidip siz hıncınızı çıkarana kadar atış yaparız! Ne dersiniz?”

Min Woo yarı şaşkın, yarı umutlu: “Bilmem, olur mu dersin? Ama ben beyzbol oynamayı bilmem ki… Hayatımda hiç oynamadım…”

“Olsun,” dedi Ji Ah neşeyle. “Ben size öğretirim! Bakın ben stres atmak için hep böyle yaparım, acayip derecede işe yarayan bir yöntemdir. Beyzbol topuna vurdukça karşınızda en büyük düşmanınız var, onun kafasına kafasına vuruyormuşsunuz gibi düşünün! Valla insanı acayip rahatlatıyor…”

Min Woo hayal etti: Elinde bir sopayla zbam zbam Hyo Rim’in kafasına vursa ne güzel olurdu, ah ah… Genç adamın yüzüne hülyalı ve zalim bir sırıtma geldiğini gören Ji Ah hafifçe kıkırdadı: Galiba bu, teklifi kabul edildi demek oluyordu…

Glee – We Are Young

Biraz sonra iki genç kendilerini Ji Ah’nın mahallesindeki beyzbol kortunda bulmuşlardı. Sabahın köründe korttaki ilk ve tek müşteriler ikisiydi. Ji Ah bir beyzbol sopasını kendi aldı, birini de Min Woo’nun eline tutuşturdu ve kendi alanına geçip sopayı sıkıca kavradı:

“Bakın Min Woo-şi, sopayı böyle tutacaksınız: Sağ eliniz altta, sol eliniz onun üstünde duracak. Şöyle sağ ayağınızı da hafifçe geriye atacak, vücudunuz dik bir biçimde ileriye doğru bakacaksınız. Aynen böyle…”

Genç kız pozisyon aldı ve karşıdan gelen topa odaklandı: Ve, BAM! Top harika bir kavisle sahanın en uç kısmına doğru uçarken Ji Ah neşeyle sırıtıyordu:

“Gerçek bir oyunda olsaydık bu atışla home run bile yapabilirdim! Evet, şimdi sıra sizde.”

Min Woo havalı havalı geldi, çizgide durdu. Sopayı Ji Ah’nın gösterdiği gibi kavradı, gözlerini kıstı, ve karşıdan gelen topu görünce tüm gücüyle salladı! Ama topu ıskalayınca zavallıcık kendi etrafında 360 derece dönüp nerdeyse dengesini kaybediyordu!

Ji Ah kıkırdamasını bastırmaya çalışarak:

“Olacak olacak,” dedi. “Bakın, duruşunuz yanlış. Daha dik durmalısınız, vücudunuzu öne doğru eğmeyin.”

Genç kız geldi, Min Woo’yu çizgiye yerleştirdi. Onun ayaklarını yanlış bastığını görünce eğilip adımları olması gereken yere koydu, sonra ayağa kalkıp genç adamı şöyle bir süzdü: “Evet, duruş olmuş gibi… Şimdi sopayı tutma işine geçelim.”

Böyle deyip Min Woo’nun arkasına geçti, ellerini uzatıp sopayı Min Woo’yla birlikte kavradı:

“Bakın ellerinizi tam benim ellerimin olduğu noktalara koymanız gerekiyor… Evet, sağ eli biraz daha aşağı kaydırın.. Çok güzel!”

Min Woo’ysa “hımm… böyle mi?” derken başını hafifçe çevirdi ve…

…Ji Ah’nın güzel yüzüyle burun buruna geldi.

Genç adam birkaç saniye büyülenmiş gibi bu yüze bakakaldı. Ji Han’ın gözleri kendi ellerine odaklanmıştı, kızcağız hâlâ çocuk sopayı doğru tutsun diye uğraşıyordu. Min Woo’nunsa birdenbire kulaklarını ateş bastı. Genç adam gözlerini Ji Han’ın güzel burnunun üzerindeki çillerden, pembe, etli dudaklarından, ve çenesinin boynuyla birleştiği yerdeki beyaz kuytudan ayıramıyordu. Kalp atışları hızlanırken Min Woo şaşkınlık ve heyecanla yutkundu. Bu… bu ne demekti şimdi?

Aynı anda her şeyden habersiz olan Ji Ah’nın eli kendi eline dokununca genç adam tüm vücuduna elektrik verilmiş gibi sarsıldı.

“Min Woo-şi, elinizi biraz daha indirmeniz gerekiyor… Biraz…”

Ji Ah Min Woo’nun kendisini dinlemediğini fark edip kaşlarını çattı: Ne vardı canım, atla deve değil ya, yalnızca elini biraz daha aşağıdan tutması gerekiyordu… Şaşkınca başını kaldırdı ve gözlerini dikmiş kendi yüzüne tuhaf tuhaf bakan Min Woo’yla göz göze geldi.

“Ne-”

Ama Min Woo o daha durumun tuhaflığını algılayamadan ani bir silkinişle kızın elinden kurtuldu! Ve şaşkın bir biçimde gülmeye başladı:

“Ahah… Ahahaha! Ben.. ben gıdıklandım da… O yüzden…”

Ji Ah bir an şaşkınca baktı ona, sonra kendisi de zoraki gülümsedi. Bir yandan da: “Şuna beceremiyorum demiyor da…” diye geçirdi içinden; az önce çocukcağızın neler çektiğinden haberi bile olmadan. Min Woo ise boğazını temizlemiş, az önceki cool havasını yeniden takınmıştı:

“Öhöm… Neyse… Tamam, ben tekrar yerime geçiyorum, bana tüm adımları yeniden göster Ji Han! Ama bu defa dokunmadan, gıdıklanıyorum dedim ya…”

“Tabii efendim, siz nasıl isterseniz,” diye dudak büktü Ji Ah. Ve çocuğa yapması gerekenleri tek tek tarif etti. Min Woo onun gösterdiği gibi durdu, sopayı sıkıca kavradı, ve topa odaklandı. Ve karşıdan gelen topa tüm gücüyle sıkıca vurdu!

“Vuuuu!” Ji Ah elini alnına siper edip havaya doğru uçan topa bakarak bir ıslık çaldı. Gerçek oyunda bu atış muhtemelen geçersiz olurdu, ama şimdi bunu söyleyip Min Woo’nun moralini bozmaya gerek yoktu, o yüzden neşeyle el çırptı:

“Harikasınız Min Woo-şi! İşte budur!”

“Harikayım di mi? Ahahah, her zamanki halim…” diye sırıttı Min Woo. Ji Ah hafifçe dudaklarını ısırıp gülümsemesini bastırmaya çalıştı. Ah Min Woo ah, mütevazılık kesinlikle erdemlerinden biri değil, diye geçirdi içinden.

Min Woo oyunun tadını almıştı, şimdi karşıdan gelen topların çoğuna vurabiliyordu. Arada bir gaza gelip top fırlatan makinaya “haydi yollaaaa, bütün gücünle yollaaa!” diye bağırıyordu. Ji Ah kıkırdayıp başını salladı, sonra kendi yerine geçti. Karşıdan gelen toplara büyük bir beceriyle vurmaya başladı.

Min Woo ise bir süre kendi toplarıyla cebelleşip her birini yamuk yumuk sağa sola fırlattıktan sonra yanındaki şoförüne yan yan bir bakış attı. Onun bu oyunda kendisinden çok daha iyi olması genç yıldızı hırslandırmıştı. Sopayı iyice sıktı, daha iyi konsantre olmaya çabaladı: Biraz daha iyi vurursa… biraz daha dikkat ederse Ji Ah’nın skorunu geçebilirdi…

En sonunda, karşıdan gelen topa mükemmel bir biçimde vurdu!

Top harika bir kavis çizerek tam düşmesi gereken noktaya doğru düşerken Min Woo elindeki sopayı fırlatıp sevinçle şoförünün tarafına koşturdu:

“Yihhhhuuuuu! Ji Han, süper vurdum, Ji Han, gördün mü atışımı, gördün mü ha-AAAOVVVVVVVVVVVV!”

O şaşkın tavuklar gibi Ji Ah’nın burnunun dibine doğru koşarken kızın topa vurduktan sonra geriye doğru savrulan sopası genç yıldızın tam suratında patlamıştı! Min Woo gözlerinde yıldızlar uçuşarak yere düşerken Ji Ah sopasının ucundaki çatırdama sesinin nerden geldiğini ilk anda algılayamamıştı, ama sonra arkasında çuval gibi yere yığılan Min Woo’yu fark edip korku dolu bir çığlık attı:

“Hİİİİİİİİİİİİİİİİ!!!!”

Genç kız hemen yerdeki çocuğun başına koşturdu. Min Woo’nun sol gözkapağının bir balon edasıyla yavaş yavaş şişmeye başladığını kendi gözleriyle görünce Ji Ah’nın nerdeyse aklı çıkıyordu:

“MİN WOO-Şİİİİİİİİİİİİİ! Konuşun benimle, konuşun ne olurrrr!”

Yerde yatan genç adam zorlukla gözlerini açtı. Karşısında kendisine kaygılı gözlerle bakan şoförüyle göz göze geldi:

“Ji Han…” diye mırıldandı.

“Min Woo-şi! İyi misiniz efendim?!”

“…nedir ulan benim ablanla ikinizden çektiğim…” dedi Min Woo ve yeniden bayıldı.

*****************************************

Kang Hyuk karşısında başı sargılı Min Woo ve onun yanında mahcup mahcup yürüyen Ji Ah’yı görünce gözlerine inanamıştı.

“Neler oluyor?” dedi şaşkınca. Saatine baktı, sabahın on’uydu. Bu ikisi bu saatte nerden geliyordu… ve Min Woo başını gözünü yarmayı nasıl başarmıştı?!

“Uzun hikâye,” dedi Ji Ah yorgun bir tavırla, bu sırada Min Woo’nun koluna girdi: “Eşiğe dikkat edin Min Woo-şi… Evet, şimdi ayakkabılarınızı çıkaralım…”

Bir gözü bantlanmış, kafası sargılarla kapanıp adeta mumyaya dönmüş olan Min Woo yavaşça inledi: “Ji Han… Çok uykum var…”

“Ama efendim, doktoru duydunuz, ne dedi: Yirmi dört saat boyunca uyumamanız gerektiğini söylemedi mi?” dedi Ji Ah tatlılıkla. Bir yandan da Kang Hyuk’a umutsuz bir bakış fırlattı: Eski dostu kızın “bugün çekeceğimiz var…” demek istediğini şıp diye anlayıvermişti.

Glee – Summer Nights

Gerçekten de Ji Ah ve Kang Hyuk’un o günü çok zorlu geçti: Hastanede CT çekilmiş, herhangi bir anomaliye rastlanmamıştı, ama doktor her ihtimale karşın Min Woo’nun bir gün boyunca uyumamasını söylemişti, beyin sarsıntısı geçiriyor olabilirdi. Ama zavallı Min Woo zaten bir gece önce uykusunu alamamış, üstüne bir de ağır spor yapıp yorulmuşken bunu başarması imkânsız gibiydi: Çocukcağızın gözkapakları ağır ağır kapanmaya başlıyor, ama hemen o anda Ji Ah tiz bir sesle:

“MİN WOO-Şİİİİ! Bakın şimdi sizle Grand Theft Auto oynayacağız, uyanık kalmanız lâzım!” diyerek gürültülü bir oyun açıp controller’ı çocuğun eline tutuşturuyordu. Min Woo zorlukla oynamaya çalışıyor, ama controller’ı tutan parmakları gevşeyip araba duvara toslayınca Kang Hyuk:

“MİN WOO-Şİİİİ!! Bakın size ne pişirdim, hadi ağzınızı kocaman açın bakayım! Aaaaaa!” diye elindeki kimbaplardan çocuğun ağzına tıkıştırıveriyordu. Min Woo’nunsa itiraz etmeye bile mecali kalmamıştı. Bir ara onun ağzında kocaman bir sandviç parçasıyla gözlerinin kapanıp yana devrildiğini gören Ji Ah bir çığlık attı:

“Kang Hyuk! Uyuyacak bu, çabuk bir şeyler yap, çabukkk!”

“Ne yapayım?!” dedi Kang Hyuk çaresizce. Sağına soluna baktı, sonra birdenbire şimşek gibi yerinden fırladı: Masanın üzerinde duran kocaman bir sürahi suyu kaptığı gibi “savuluuuuuuun!” diye bağırarak Min Woo’nun başından aşağı boca etti!

Bundan iki saniye sonra ortalık ölüm sessizliğine büründü. Min Woo’nun gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Genç yıldız dişleri arasından tısladı:

“Sen… sen az önce kafamdan aşağı bir sürahi dolusu buz gibi su mu döktün?!”

Kang Hyuk korkuyla yutkundu: “GULP!” Ji Ah ise yüzünde dehşet ifadesi ile patronuna bakıyordu: Eyvaaah, şimdi Min Woo on atom bombası gücünde patlayacaktı!

“MİN WOOOOO!”

Neyse ki tam o anda aşağıdan gelen kapının açılma sesi ve Soo Hyun’un bağırışı Kang Hyuk’u mutlak bir ölümden kurtardı: Orta yaşlı menajer fırtına gibi içeri daldı, koşarak genç yıldızının başına çöktü:

“Min Woo! Yavrum, nooldu sana?? Nasıl oldu da bu hale geldin?! Araba mı çarptı, ne oldu, söyle çabuk!”

Min Woo somurtuk, ama sakin bir yüzle: “Önemli bir şey değil… Ufak bir kaza…” derken Ji Ah derin bir nefes verdi: Min Woo’nun doktorunun durumu hemen Soo Hyun’a yetiştireceği belliydi, genç kız kendini Soo Hyun’dan gelecek olan sağlam bir azara, hatta işten kovulmaya bile hazırlamıştı. Ama ilginç bir biçimde Min woo kendisini ele vermemişti. Ji Ah minnet dolu bakışlarla patronuna baktı.

Kang Hyuk’sa o esnada konunun değişmesinden memnun, sevinçle Soo Hyun’a dönmüştü:

“Soo Hyun-şi, iyi ki geldiniz: Min Woo-şi’yi yirmi dört saat boyunca uyutmamamız lâzım! Ve biz elimizdeki tüm yöntemleri tükettik!”

Soo Hyun Min Woo’nun saçından damlayan su taneciklerini fark etti ve alayla gülümsedi: “Evet, öyle görünüyor…” Sonra kendinden emin bir gülüşle Ji Ah ve Kang Hyuk’a “Siz o işi bana bırakın!” dercesine göz kırptı. Tekrar Min Woo’ya döndüğünde yüzüne heyecanlı bir ifade takınmıştı:

“Sen onu bunu bırak da, asıl bombayı dinle: Dünden beri twitter ve diğer siteler sen ve Hyo Rim’in haberleriyle çalkalanıyor! Hyo Rim’in Kökler’e girmesi hayranlarınızı mutlu etmiş gibi görünüyor… Ne dersin, twitter’da sana mention bırakanların tweetlerini okuyalım mı?”

Min Woo homurdandı: “Hyo Rim’in diziye girmesi hangi sivri akıllının fikriyse dünden beri kendisine ve ailesine derin saygılarımı sunup duruyorum! Ayrıca Hyung saçmalığa bakar mısın, neymiş, Hyo Rim’in soyu kraliyet ailesine dayanıyormuş! O yüzden tarihi bir dramada soylu bir kadın rolü oynamak için biçilmiş kaftanmış! Pehhh! Bu ne saçma bir şey lan!”

Sooo Hyun: “Öyle tabii, ama böyle şeyler halkın ilgisini çeker, en temizinden bir reklam fırsatı işte…” diye genç yıldızın suyuna gitmeye çabalarken bir yandan da ipad’i açmış, twitter’a bağlanmıştı. Min Woo’nun büyük bir merakla aletin üzerine eğildiğini görünce neşeyle sırıttı: Görev tamamlanmıştı.

Gerçekten de internet âlemlerine dalan Min Woo uykuyu falan unutmuş, uzun süredir bilgisayarın başından kalkmamıştı. Ji Ah ve Kang Hyuk’sa sabahtan beri devam eden hengamenin içinde nihayet biraz gevşemeye fırsat bulabilmişlerdi. Ji Ah aşağı salondaki kanepelerden ucuz olanına yığılır gibi çökerken (pahalı olana oturmaktan hâlâ çekiniyordu garibim…):

“Bittim, valla billa bittim!” diye mızmızlandı. “Bugün yaşadığım stres bana üç ay yeter!”

Kang Hyuk sırıttı: “Orası kesin: Az daha patronunun beynini dağıtıyordun kızım! Gene ucuz yırttın…”

Ji Ah derin bir nefes koyverdi: “Fiyuvvvv! Valla öyle!… Ama benim bir suçum yok Kang Hyuk-a, çocuk resmen bela mıknatısı gibi! Ne zaman ne bela çekeceği belli olmuyor!” Ve kafasını iki yana sallayıp mırıldandı: “Aslında en başta anlamalıydım, ilk tanışmamız bile çocuğun kıçını köpeklerden kurtarmamla oldu! Böyle başlayan bir şeyden ne hayır beklersin ki??”

Kang Hyuk kıkırdadı ve sevecenlikle kızın saçlarını karıştırdı: “Hahah, işte karşınızda Min Woo-şi’nin koruyucu meleği Ji Han! Sen olmasan beyimiz geçen gece bar çıkışında dayak da yiyecekti…”

Ji Ah birden durakladı. “Ama o olayda asıl suçlu benim,” diye düşündü, “Çocuğun karşısına prenses kılığında çıkmasaydım o gece o kadar içip dağıtmayacaktı…” Ama bunu Kang Hyuk’a söylemedi. Onun yerine hafifçe gülümsemekle yetindi.

Kang Hyuk’sa başka bir şey düşünüyordu. Dalgınca:

“Aslında bence…” diye söze başladı. Sonra bir an tereddütle durakladı. Aklından geçenleri Ji Ah’ya söylemeli miydi?

“Sence, ne?” dedi Ji Ah merakla. Kang Hyuk’sa tereddüt ediyordu. Ama sonunda dayanamadı, onu kızdıracağından korktuğu halde Ji Ah’ya döndü:

“Bence bu iş sana göre değil Ji Ah… Biliyorum böyle deyince bana kızıyorsun, ama bir düşün: Ne kadar para alıyor olursan ol, Min Woo gibi kaprisli bir insanın şımarıklıklarını çekmeye değer mi sence? Sen çocuklarla uğraşmayı sevmezsin Ji Ah, kapris çekmeyi sevmezsin, Min Woo gibi narsist insanları ise hiç sevmezsin! Gene de… gene de bu işte kalmaya devam etmek istiyor musun?”

Myung Wol The Spy OST: More than anyone in the world

Kang Hyuk sözlerini bitirince biraz da korkarak arkadaşının yüzüne baktı. Ji Ah kendisine kızmış mıydı acaba? Ama Ji Ah’nın yüzünde kızgınlık belirtisi yoktu. Genç kız dalgın, biraz da hüzünlü bakıyordu.

“Aslında… bir bakıma haklısın,” dedi ağır ağır. “Tam da söylediğin gibi: Ben kapris çekemem, narsist insanlardan da nefret ederim!”

Sonra, gözleri karşısında biri varmış gibi dalarken hafif bir gülümseme belirdi dudağının kenarında:

“Ama Min Woo kötü biri değil, Kang Hyuk… Onun o şımarık ve kendini beğenmiş halleri aslında kötülüğünden değil: O büyüyememiş bir çocuk sadece… O yüzden ona kızamıyorum…”

Kang Hyuk şaşkınlıkla kızın yüzüne baktı. Ji Ah’ysa karşısında Min Woo’yu görürcesine hafif bir gülümseme ve dalgın gözlerle karşıya bakıyordu.

“Ona kızamıyorum,” diye tekrarladı. “Hatta kızmayı bırak… onu koruyup kollamak geçiyor içimden!… Çünkü Min Woo-şi çocukluğunu yeterince yaşayamamış, çocukken yeterince sevilmemiş, o yüzden içinde eksik kalan sevgiyi şimdi hayranlarında bulmaya çalışan bir ufaklık gibi görünüyor gözüme… Annesinin o çok küçükken öldüğünü bilmiyorsun değil mi? Üstelik zavallı çocuk babasından da ilgi görmemiş: Babasıyla ben de tanıştım, öyle soğuk, somurtuk bir adam ki görsen sen de nefret edersin! Min Woo’ya acımadan edemedim, zavallıcık böyle bir ailede büyüyünce sevgiye aç bir insan olması o kadar doğal ki…”

Ji Ah sözlerini bitirip yüzünde derin bir şefkat ifadesiyle Kang Hyuk’a baktı. Kang Hyuk’sa resmen aptallaşmıştı. Büyük bir şaşkınlıkla:

“Sen… sen resmen bu çocuğu seviyorsun Ji Ah…” diye fısıldadı.

Ve Ji Ah’nın gözlerinin hayret ve öfkeyle irileşmesini, kızın kendisine “Saçmalama! Manyak mısın nesin?!” diye bağırmasını bekledi. Bunu bütün kalbiyle bekledi.

Oysa Ji Ah, dalgın ve sakin bir biçimde:

“Hımm… Başlarda ona çok gıcık olduğum doğru, ama haklısın, son zamanlarda onu sevmeye başladım,” diye cevap vermişti. “Hatta ona hayranlık duyduğum bile söylenebilir.” Sonra şakacı bir tavırla güldü: “Ama yanlış anlama, tabii ki bu hayranlık yalnızca aktörlüğü konusunda! Ama Kang Hyuk, sen onu sette hiç izlemedin: Kamera çalışmaya başladığı anda çocuk öyle bir değişiyor ki, mistik şeylere inanıyor olsam çocuğun içine başka birinin ruhunun girdiğini falan düşüneceğim! Min Woo resmen süper oynuyor, hangi role girdiyse o kişi oluveriyor, mimikleri, konuşması bile değişiyor! Böyle bir aktöre hayran olunmaz mı?”

Kang Hyuk zorlukla yutkundu ve başını salladı. Ji Ah’ysa onun içinde kopan fırtınalardan habersiz, yüzünde tatlı bir gülümsemeyle devam ediyordu:

“Hatta bence onun bu yeteneği bencilliklerini ve şımarıklıklarını da biraz affettiriyor: Nasıldır bilirsin, sanatçılar biraz uçuk kaçık olur, bu onların sanatçı dehasıyla gelen bir şey olsa gerek… O yüzden Min Woo’nun oyunculuğunu gördükten sonra kaprisleri bile bana eskisi kadar batmamaya başladı…”

Kang Hyuk acı bir biçimde gülümsedi:

“İşte şimdi bambaşka biri gibi konuştun: Bir insan isterse dâhi bir sanatçı ya da bilim adamı olsun, bu ona başkalarına eziyet etme ayrıcalığı vermez ki!”

“Evet ama dâhilerin biraz marjinal olmaları normal karşılanmalı bence… Sonuçta onlar bambaşka bir boyutta.” Ji Ah hafifçe içini çekti. Genç kızın gözlerinde hayranlık dolu bir parıltı vardı: “Senin benim gibi sıradan insanlar öldükten sonra unutulup gideceğiz… Ama Min Woo yüzyıllar sonra bile hatırlanıyor olacak! Ne kadar harika bir şey, değil mi? Bence bu bile ona hayran olmak için yeterli bir sebep!”

Kang Hyuk’un ağzını açıp cevap vermesine fırsat kalmadan yukarıdan Soo Hyun’un sesi duyuldu: “Ji Han! Kang Wook! Biriniz Min Woo-şi’ye kahve yapsın!”

Ji Ah hemen yerinden fırladı: “Sen otur, ben bakarım…” ve yukarıya doğru: “Hemen getiriyorum Soo Hyun-şi!” diye bağırıp mutfağa doğru koşturdu.

Kang Hyuk’sa oturduğu yerde öylece kalakalmıştı. Genç adam az önce duyduklarının şokuyla bir süre hareket bile edemedi.

Ji Ah… kendisi henüz bunun farkında olmasa da, Min Woo’nun büyüsüne kapılmış gibi görünüyordu…

*****************************************

Bigbang – Blue

Günün geri kalanı Kang Hyuk için cehennem azabı gibi geçti.

Genç adam duyduklarının şokuyla malikânede daha fazla kalmaya tahammül edememişti. Kimseye bir şey demeden kendini dışarı atmış, soluğu en yakın barda almıştı. Şimdi en sert içkileri birbiri ardına yuvarlarken bir yandan da acı içinde düşünüyordu.

Ji Ah… Ahhh, Ji Ah…

Onu kollarının arasına almasına bu kadarcık az bir süre kala sonsuza dek kaybedemezdi! Bu… bu olamazdı! Olamazdı işte!

Tam on iki sene önce birbirlerine söz verdikleri gün geldi aklına: O acayip, o muhteşem gün…

O harika güne dek Ji Ah’yla yalnızca arkadaştılar. Aslında çok samimi arkadaşlardı; iki senedir aynı sınıfta okuyup aynı mahallede oturmalarının da etkisiyle kısa zamanda yakın arkadaş olmuşlardı. Fakat bir yandan da aralarında adı konulmamış bir çekim de var gibiydi; Ji Ah’nın biyoloji dersinde deney partneri olarak hep kendisini seçmesinden, öğle yemeği için yemekhaneye indiklerinde kendi masasında ona yer ayırmasından anlıyordu Kang Hyuk bunu… Genç adam şimdi bir bar taburesinde otururken yakın zamanda okuduğu bir kitabı anımsayıp gülümsedi: Tam da o Türk şairin söylediği gibiydi, değil mi?

“Bir şey var aramızda
Senin bakışlarından belli
Benim yanan yüzümden
Dalıveriyoruz arada bir
İkimiz de aynı şeyi düşünüyoruz belki
Gülüşerek başlıyoruz söze
Bir şey var aramızda
Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek
Fakat ne kadar saklasak nafile
Bir şey var aramızda
Senin gözlerinde ışıldıyor
Benimse dilimin ucunda”

Ama o gün… İşte o gün…

Son derece sıradan başlayan bir gündü aslında: Okul çıkışı nehir boyunca yürüyerek mahalleye dönüyorlardı. Ji Ah sınıflarındaki bir kızdan bahsediyordu, kız sevgilisinden ayrılmış, buna o kadar üzülmüştü ki intihara teşebbüs etmişti. Ji Ah dudak büküyordu:

“Aklım almıyor Kang Hyuk-a… Manyak mı bu kız, bir insan birisi kendisini sevmedi diye neden intihar etmek ister?! O sevmezse bir başkası sever, nedir yani?”

“Bunu söyleyebildiğine göre sen hiç âşık olmamışsın küçük hanım!” dedi Kang Hyuk bilmiş bilmiş. Ji Ah bir an durakladı, sonra yüzünü buruşturdu:

“Evet, sanırım olmadım… Çünkü aşk buysa bence çok saçma bir şey! Ama dur bakayım…” Gözlerini kısıp arkadaşına baktı: “Yoksa sen So Ra’yı anlıyor musun? Yoksa sen de onun gibi âşık oldun mu, haaa? Doğru söyle!”

Kang Hyuk sırıttı: “Tabii ki hayır! Ama aşk diye anlatılan hep böyle bir şey değil midir? Bir başkasını o kadar seversin, o kadar seversin ki, onun için kendinden bile vazgeçersin!”

Ji Ah kıkırdamaya başladı: “Bence salakça! Kimse bir başkasını o kadar sevemez!”

“Büyük konuşma, başına gelmeden bilemezsin,” dedi Kang Hyuk gene bilmiş bilmiş. Ji Ah’ysa sırıttı:

“Amaaan, bence insanlar bu aşk denen naneyi fazla abartıyorlar! Neymiş, aşk olmadan mutlu olunmaz, evlenilmezmiş! Pöf! Saçma… Yani mesela iki insan birbirini iyi anlayıp aynı zevkleri paylaştığı sürece âşık olmadan da birbirlerini sevebilir ve harika bir evliliğe sahip olabilirler bence!”

Kang Hyuk muzipçe sırıttı: “Ünlü düşünür Ji Ah’dan özlü sözler!”

“Çok ciddi söylüyorum,” dedi Ji Ah ciddiyetle. Sonra bir an durdu, muzipçe arkadaşına baktı: “Mesela… mesela senle ben evlensek çok mutlu oluruz!”

Birdenbire Kang Hyuk’un kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Ama heyecanlandığını çaktırmak istemedi, gülerek işi şakaya vurdu:

“Diyorsun??”

“Tabii,” dedi Ji Ah ciddiyetle, “İkimiz çok iyi anlaşıyoruz, bir aradayken çok eğleniyoruz ve birbirimizi seviyoruz…” Sonra son söylediği lafın nereye varacağını tahmin edip kıpkırmızı olurken aceleyle ekledi: “Eee, şey, arkadaş olarak seviyoruz yani! Evet evet arkadaş olarak!”

Kang Hyuk’un içinden hafif bir hayalkırıklığı geçtiği halde genç çocuk gülmeden edemedi: “Hım… Peki, sen öyle diyorsan…” Yan yan kıza baktı ve aklına bir muziplik geldi. Birdenbire diz çöktü ve kızın ellerine yapıştı! Hamlet oynar gibi abartılı bir ses tonuyla:

“O halde… benimle evlenir misin Ji Ah?”

Ji Ah ilk anda acayip şaşırmıştı! Ama genç oğlanın yüzündeki gülmeye hazır ifadeyi görünce onun da yüzüne muzip bir sırıtış geldi. Aynı teatral ses tonuyla:

“Neden olmasın Kang Hyuk?” diye cevap verdi. “Ama benim için bir sorun yok, çünkü ben aşka inanmıyorum. Peki ya sen? Ya sen biz evlendikten sonra başka birine âşık olursan ne olacak?”

“O zaman şöyle yapalım,” dedi Kang Hyuk. “Birbirimize otuz yaşına gelene kadar süre verelim: Eğer bu sürede ikimizden biri deliler gibi âşık olacağı birini bulursa o zaman anlaşma bozulur. Ama eğer ikimiz de otuza kadar başkasına âşık olmazsak bu sözü hatırlayacak ve birbirimizle evleneceğiz!” Göz kırptı: “Ne dersin?”

Ji Ah gözlerini yere indirdi. Yüzünden hafif bir tebessümün gölgesi geçti. Kang Hyuk’sa yüreği ağzında ata ata bekliyordu. En sonunda Ji Ah:

“Tamam, varım!” diye bağırdı neşeyle. “Ama… ama bir sorun var.”

“Neymiş o?” diye sordu Kang Hyuk kalbi sıkışarak. Ji Ah dişlerini göstererek afacanca sırıttı:

“Doğumgünlerimiz aynı değil ki! Hangimiz otuza gelene kadar bekleyeceğiz??”

Kang Hyuk kafasını kaşıdı: “Doğru diyorsun… O zaman şöyle yapalım: İkimiz de 2012 yılında otuza basacağız, değil mi? O zaman tam 31 aralık 2011’de saat geceyarısını vururken eğer hayatımızda birisi yoksa tam bu noktaya gelir, birbirimize bu sözü hatırlatırız. Tamam mı? Anlaştık mı?”

Ji Ah kıkırdamasını bastırmaya çalışarak başını salladı: “Anlaştık!” Sonra bir an düşündü ve bir ıslık koyverdi: “Fiyuvvvvv, taaa ikibin on iki! O zamana kadar sen yüzlerce kıza âşık olursun be Kang Hyuk!”

“Haha, sen kendine bak,” diye gülüp onun kafasına hafifçe vurdu Kang Hyuk. Ji Ah dil çıkardı:

“Böööö, ben âşık olmam, bak görürsün! Ben kendime âşığım bi kere oğlum!”

“Ahhh, desene o zaman narsist bir prensesle uğraşmak zorunda kalacağım! İyisi mi ben en kısa zamanda kendime âşık olacak başka bir kız bulayım…”

“İyi edersin! Neyse, hadi o zaman, bizim sokağa kadar yarışıyor muyuz?? Hadi, bir-iki-üç!”

“Ne? Hey dur, dur bekle ama! Daha ben koşmaya başlamadım!”

Ve kahkahalar arasında koşturan iki genç çocuk… İkisi de daha on yedisinde…

Kang Hyuk gözlerinin önüne gelen anılardaki iki çocuğa dalgınca gülümsedi. Ne tatlı… ve ne aptal ufaklıklardı onlar! Hiçbir şeyden haberleri yoktu henüz… Kendilerini bekleyen hiçbir acıdan, hiçbir felaketten haberleri yoktu…

Hele de kendisi: Ne kadar aptal, ne kadar aptaldı! Şimdi mümkün olsa o ana döner, genç Kang Hyuk’un kulağına: “Otuz değil, yirmi beş de! Hatta yirmi olsun! Çünkü farkında bile olmasan da sen ona şimdiden âşıksın, başka da kimseyi sevemeyeceksin!” diye fısıldardı.

Oysa o… O bir başkasını sevmek üzere… Hem de sözümüzü tutmanıza bu kadar az zaman kalmışken…

Kang Hyuk boğazından yükselen ağlama isteğini bastırmak istercesine önündeki kadehi başına dikti.

Jaejoong – INSA

Ji Ah yorgunlukla saatine baktı: Gecenin ikisi… Yirmi dört saat nöbetinde son altı saate girilmişti.

Genç kız son iki saattir Min Woo’yu uyutmama işiyle tek başına cebelleşiyordu: Soo Hyun çoktan pes etmiş, bir köşede uyuyakalmıştı. Kang Hyuk’sa ne zamandır ortalarda görünmüyordu. Üstelik telefonu da kapalıydı! Ji Ah öfkeyle dişlerini gıcırdattı: Eh be Kang Hyuk, kendisini yalnız başına bırakmanın tam da sırasıydı yani!

“Ji Han…” diye mırıldandı Min Woo yanıbaşında. Ji Ah hemen ona döndü: “Efendim Min Woo-şi?”

“Bir şey olacağı falan yok, artık rahat bırak da uyuyayım olur mu?” dedi Min Woo yorgun bir sesle. Zavallı çocuğun gerçekten de gözleri kapanıyordu. Ama Ji Ah hemen yerinde dikleşti:

“Olmaz! Azıcık daha sabredin, bakın şimdi en tehlikeli saatler… Şu önümüzdeki birkaç saati de atlatalım, ondan sonra mışıl mışıl uyursunuz…”

“Ama artık dayanamıyorum,” diye sızlandı Min Woo. Ji Ah umutsuzca alt dudağını ısırdı. “Ne yapsak ki… Acaba banyoya mı girseniz?”

“Bugün tam yedi kere banyo yaptım,” diye yüzünü buruşturdu Min Woo, “Beyin kanamasından değil ama deri büzüşmesi yüzünden ölücem…”

“O zaman… O zaman kahve yapayım?”

“Tam sekiz kupa içtim! Beni kafein komasına mı sokmak istiyorsun?!”

“O zaman… o zaman…” Ji Ah telaşla bir şeyler düşünmeye çabalarken Min Woo kanepedeki yastığı başının altına almış, kaykılmaya başlamıştı bile: “Odama gidecek halim bile yok… Hadi iyi geceler…”

“OLMAZ! Min Woo-şi, hayır, sakın uyumayın!” diye bağırdı Ji Ah, ama Min Woo’nun aldırdığı yoktu, çocuk gözlerini kapar kapamaz uyku moduna geçmişti. Ji Ah bir an durakladı, sonra:

“Eeehhh, başka çare yok, bunu sen istedin!” diye mırıldanarak çocuğun üzerine doğru eğildi…

…ve onu gıdıklamaya başladı!

Min Woo’nun gözleri faltaşı gibi açıldı! Bir an: “Sen… sen ne yapıyorsun be?!” diye öfkeyle söylenirken hemen ardından yüz kasları gevşedi, genç yıldız kahkahalarla gülmeye başladı. Bir yandan da: “Ahahah! DUR! Dur Ji Han, valla uykum açıldı, noolur dur artık!” diye bağırıyordu. Ji Ah’ysa: “Olmaaazzz! Uykunuzu iyice açtığımdan emin olmalıyım!” diye onun yalvarmalarına aldırış bile etmeden gıdıklamaya devam ediyordu. Min Woo önce debelenerek Ji Ah’dan kurtulmaya çalıştı, ama baktı ki olmayacak, birdenbire bütün gücünü topladı ve “AAAAAAA! Yeter amaaaa!” diye bağırarak kızı üstünden attı! Ji Ah şaşkınlık içinde kanepeye devrilirken bu defa Min Woo onun üzerine çullanmıştı:

“Yeter be, yeter! Uykum açıldı ama canımı çıkardın! Sen şimdi görürsün!”

Ve bu defa da kendisi kızı gıdıklamaya başladı! Ji Ah bir yandan istemsizce kıkırdamaya başlarken bir yandan da korkuyla göğüslerini korumaya çalışıyordu. Min Woo’ysa onun kollarını sıkıca tutup kızı zaptetmeye çalışırken:

“Sen şimdi görürsün, hain!” diye bağırdı. “Bak ben sana neler yapıyorum!”

Bunu söylediği anda birden Ji Ah’nın korkuyla irileşmiş gözleriyle göz göze geldi ve tuhaf bir şey oldu: Genç adamın damarlarında sıcak bir şeyler akmaya başlarken öylece Ji Ah’ya bakakaldı.

Ji Ah da artık gülmüyordu. Kendisini sıkı sıkı tutmaya devam eden Min Woo’nun vücudunun altında yatarken korku ve şaşkınlık dolu gözlerle Min Woo’nun yüzüne bakıyordu. Min Woo’nun gözleri… Ne kadar da parlaktı… Ve bu gözler şimdi kendi yüzüne odaklanmış, hafifçe kısılmıştı. Dudakları… ne kadar güzeldi… Min Woo onun düşüncelerini duymuş gibi dilini çıkarıp dudağını yaladı, ve alt dudağını şaşkınca ısırdı.

Sonra, kendisi de ne yaptığını bilmezmişçesine şaşkın, biraz da acemi bir ifadeyle onun yüzüne doğru eğildi…

Ji Ah, gözleri kapalı bir biçimde yüzüne yaklaşan yüze bakınca bir an korkuyla yutkundu. Ama sonra, adeta otomatik olarak kendi gözleri de kapandı. Bilekleri hâlâ Min Woo’nun elleri tarafından sıkı sıkı tutulmuş haldeyken, Min Woo’nun saçları kendi yüzüne dokundu…

“BURDA NELER OLUYOR??!!!”

Birdenbire hemen önlerinde patlayan sesle ikisi birden yerlerinde sıçradılar! Ji Ah yerinden fırlarken Min Woo’nun kafasına çarptı, Min Woo: “AAAHHH!” diye kaşını tuttu: Gene mi ulan, gene mi??

Ji Ah’ysa ona çarptığını bile düşünemez haldeydi, korku ve utanç dolu çırpınışlarla ayağa fırlamış, kapıda buz gibi bir ifadeyle duran çocuğun karşısına dikilmişti:

“Kang Hyuk, düşündüğün gibi değil, valla bak! Ben Min Woo-şi’yi uyanık tutmak için onu gıdıklıyordum, sonra birdenbire o beni gıdıklamaya başladı, o kadar! O kadar yani!”

Kang Hyuk’sa taş kesmiş gibi bakıyordu ikisine. Yüzünde düşmanca, hatta nefretle dolu bir ifade vardı. Ji Ah birden durakladı. Sesindeki telaş, şaşkınlığa dönüştü: “Sen… sen içtin mi?”

Ama Kang Hyuk ona cevap vermek yerine birdenbire hınçla döndü ve koşarak odadan çıktı. Ji Ah da bir anlık bir duraklamadan sonra onun peşinden koşturmaya başladı: “Kang Hyuk! Bekle! BEKLE DİYORUM!”

Ji Ah koşturarak odadan çıkarken Min Woo da yavaş yavaş kendine geliyordu. İlk tepkisi, büyük bir hayret oldu: Az önce… az önce Ji Han’ı öpmeye mi çalışmıştı?!

Ve ardından kocaman bir utanç dalgası geldi, başından aşağı kaynar su gibi döküldü: Kendisi az önce bir erkeği öpmeye çalışmıştı!!! Min Woo: “Aaargggghhh!” diye bağırdı, kanepenin yastığını yüzüne bastırıp yerinde tepinmeye başladı. O kadar çok gürültü yapıyordu ki, deminki curcuna içinde uyanmamış olan Soo Hyun bile gözlerini açıp şaşkınca mırıldandı: “N’oluyo yav…”

Seal – Kiss from a rose

O sırada Ji Ah nihayet bahçeye çıktıkları anda Kang Hyuk’u yakalamış, onun kolundan tutup durdurmuştu. Hava soğuktu, gecenin ayazı yüzlerine vuruyordu. Ama Kang Hyuk’un buna aldırdığı bile yoktu. Genç adam sert bir silkinişle kolunu kızdan kurtardı, sonra da onun yüzüne büyük bir hayalkırıklığıyla bakarak:

“Sen… sen ne yapıyorsun Ji Ah?!” diye haykırdı. “Sen kendinde misin?!! Az önce… Tanrım, az önce nerdeyse Min Woo’yla öpüşüyordun!”

Ji Ah utançla başını önüne eğdi. “Ben… ben öyle göründüğünü biliyorum, ama-” diye söze başlayacak oldu. Ama Kang Hyuk ona izin vermedi:

“Bana yalan söyleme! BANA YALAN SÖYLEME! Onunla gerçekten de öpüşmek üzereydin! TANRIM!!!”

Genç adam acıyla hızlı hızlı birkaç adım attı, sonra gerisin geri yürüyüp kızın hemen yanına kadar geldi. Onun kolunu sıkıca kavradı, gözlerinin içine bakarak:

“Onu seviyor musun?? Söyle bana, ona âşık mısın?!” diye bağırdı!

Ji Ah o kadar şaşırmıştı ki, ağzını açtığı halde ses çıkmadı. Genç kızın gözleri hayretle irileşmişti, bu… bu karşısındaki Kang Hyuk muydu gerçekten?? Kendisinin sevgi dolu arkadaşı, neşeli, biricik dostu… böylesine vahşi bir adama nasıl dönüşebilirdi?

“Sen… sen çıldırmışsın!” diyebildi en sonunda. “Bana bak, ne kadar içtin sen?”

“Soruma cevap ver!” diye bağırdı Kang Hyuk bir kez daha. Sonra acıyla haykırdı: “Ji Ah, sadece yirmi üç gün kaldı! Yirmi üç gün! Unuttun mu ha, unuttun mu? Yıllar önce birbirimize verdiğimiz sözü unutmuş olamazsın!”

Genç adamın dudakları titriyordu. Ji Ah’ysa ona korku ve yepyeni bir hayretle baktı: Kang Hyuk… Yoksa…?

“Unutmadım de… Lütfen unutmadım de,” diye fısıldadı Kang Hyuk birden. Sesi o kadar acı dolu çıkmıştı ki, Ji Ah’nın kalbi parçalandı. Ama beyni durmuş gibiydi, ne diyeceğini bilemiyordu.

“Sen… sen tam olarak neden bahsediyorsun?” diye mırıldandı şaşkınca. Acaba… acaba…?

Kang Hyuk’sa birden gözlerinde büyük bir acıyla baktı ona: Unutmuştu! Ji Ah o sözü çoktan unutmuştu! Hatta belki… belki de hiç umursamamıştı, şaka zannetmişti, aldırmamıştı bile! Öyle ya, o günden sonra bir daha lafı bile açılmamıştı aralarında; ikisinin de başka başka sevgilileri olmuştu, ne o günün ne de 31 aralık 2011 gecesinin bir daha asla mevzusu bile geçmemişti.

Öyle ya! Kang Hyuk bunca yıldır o günü beklerken aslında yalnızca kendini kandırıyordu!

Genç adam birden nefes alamadığını hissetti: Bütün… bütün hayatı bir saçmalık üzerine kuruluydu! Ji Ah asla, ama asla onun olmayacaktı…

Kızın kolunu tutan eli gevşedi, yanına düştü. Kang Hyuk olduğu yerde sendeledi. Ji Ah korku dolu bir çığlık atıp ona sarıldı: “Kang Hyuk!”

“Gerçekten unuttun mu…” diye fısıldadı Kang Hyuk. “Oysa… oysa ben bir gün bile unutmadım!”

Ji Ah dehşet içinde ona baktı. Genç adam gözlerini karanlığa dikmiş, acıyla gülümsüyordu:

“Ben tüm hayatım boyunca o günün hayaliyle yaşadım: Nihayet sana kavuşacağım günün… Ama senin umrunda bile değildi, değil mi…”

Birdenbire gözlerinde yine vahşi bir ışık çaktı: Ji Ah’nın omuzlarından sıkıca tuttu, onun gözlerinin içine baktı:

“Seni seviyorum, duy işte, sana yıllardır âşığım, SENİ DELİLER GİBİ SEVİYORUM!” diye bağırdı.

Ve hırsla uzanıp genç kızı büyük bir tutkuyla öpmeye başladı!

Ji Ah’nın gözleri hayretle açılırken tüm vücudu kaskatı kesilmişti! Dudakları Kang Hyuk’un sıcak dudakları arasında ezilirken onun sesi beyninde çınlıyordu: “Seni seviyorum… Seni deliler gibi seviyorum!”

Ve aynı anda en az onun kadar taş kesilen bir başkası daha vardı:

Min Woo, bahçeye açılan kapıda durmuş, büyük bir hayret ve dehşet içinde öpüşen iki gence bakıyordu…

-Sekizinci Bölümün Sonu-

Yedinci Bölüm: “O kızı kâbuslarımda görüyorum!”

You Are My Pet – Rush to Her 

Min Woo büyülenmiş gibi az ilerideki kıza bakakalmıştı. Kalbi, tıpkı rüyalarında olduğu gibi çarpıyordu. Genç adamın gözleri irileşmiş, boğazı kurumuştu. Bu kız… oydu, oydu işte!

Doğrusu rüyalarındaki kızın gerçek hayatta karşısına çıkacağını hiç düşünmemişti. O yalnızca bir hayaldi; düşlerine, ya da bambaşka bir devre ait olan bir hayal… Ama şimdi… Bu kadar benzerlik… mümkün olabilir miydi?

Genç yıldız kendini toparlamaya çabaladı. Yanında hâlâ kaygıyla onu süzen asistan kıza dönüp: “İyiyim, yalnızca bir an başım döndü,” dedi soğuk bir biçimde. Ve ağır, titreyen adımlarla ilerledi, çekimin yapılacağı alana girdi. Burası, sarayın iç duvarları arasında kalan geniş avlulardan biriydi; saraydaki eğlence sahnesi için onlarca figüran toplanmış, çekimin başlamasını bekliyordu. Min Woo, kral ve kraliçe rolündeki emektar oyuncularla uzaktan selamlaştı; her ikisi de tahttaki yerlerini almışlardı.

O sırada yönetmen Han neşeyle başrol oyuncusunun yanına yaklaştı:

“Min Woo-şi, bol aksiyonlu sahneler için hazır mısınız? Bugünkü sahneyi de bitirince ikinci bölüm tamamlanmış olacak! Doğrusu iyi iş çıkardınız!”

Min Woo zoraki gülümseyip başını salladı. Evet, dizinin ilk iki bölümü nerdeyse tamamlanmıştı. Yarın ilk bölüm, ertesi günse ikinci bölüm ulusal kanalda yayınlanacaktı. Şimdi, kral ve kraliçenin yabancı prenses onuruna verdiği yemekte gerçekleşen saldırıyı Min Woo’nun tek başına savuşturacağı sahneyle birlikte heyecan doruktayken ikinci bölüm sona erecekti.

Son hazırlıklar tamamlanıp herkes yerini aldığında Min Woo göz ucuyla prenses kıyafeti içindeki kıza bir bakış atmadan edemedi. Yüreği hâlâ hızlı hızlı çarpıyordu. Bu kadar benzerlik olacak şey değildi! Genç adam kendi kendine:

“Saçmalama Min Woo,” diye telkinde bulunmaya çabaladı, “Bu kıyafetler ve saçlar içinde herkes birbirine benzer… Hem… hem rüyandaki kıza benziyor diye heyecan yapmanın ne lüzumu var?! Bu hiçbir şeyin işareti değil!”

Böyle deyip sakinleşmeye, oyununa konsantre olmaya çabaladı genç adam. Fakat yine de kalbinin hızlı hızlı atmasına engel olamıyordu.

Ji Ah ise prenses kostümü, başına eklenen iki kilo saç ve yüzündeki beş kilo makyajla ondan çok daha beter bir durumdaydı. Üstelik patronunun kendisine tuhaf bakışlar attığını fark edince yüreği ağzına gelmişti: Galiba Min Woo onun kim olduğunu anlamıştı, eyvah!

O sırada yönetmen: “Tamam, hazır mıyız? O halde, üç, iki, bir, kamera, motor!” diye bağırdı ve çekim başladı.

“Motor!” lafını duyar duymaz Min Woo az önceki kaygılarını unuttu, o dünyanın içine giriverdi. Genç yıldızın en büyük yeteneği buydu; isterse kaygılarla yüreği örtülmüş olsun, yine de oyun başlayınca tüm dünya gözünden silinir, genç adam hangi karakteri canlandırıyorsa o kişiye dönüşürdü. Şimdi de öyle olmuştu: Min Woo, uzun bir sürgün hayatından sonra anavatanına yeni dönmüş ve eski nişanlısının evlendiği haberini almış olan Si Yoon karakterinin umutsuz, yorgun yüzünü bir hamlede üzerine geçirivermişti.

Çekim bir saatten fazla sürdü. Önce Si Yoon’un yakın plan sahneleri çekildi, ardından sıra en zorlu kısma, saldırı sahnelerine geldi: Sarayın çatısından atlayan yüzü kapalı dublörlerin sahneleri çekilirken Ji Ah büyülenmiş gibi onları izliyordu. Genç kız bir an için tüm endişelerini unutmuştu; bu dünya… gerçekten büyülü bir dünyaydı.

Min Woo’nun saldırganlarla dövüşme sahnesindeyse Ji Ah biraz kıkırdamadan edemedi: Genç çocuğun yakın dövüşte pek başarılı olduğu söylenemezdi; anlaşılan kendisine yardımcı olsun diye birkaç figür öğrenmişti ama bu kadarcık bir bilgi, dövüş sahnelerini gerçekçi yapmaktan çok uzaktı. O yüzden Min Woo’nun yüzünün görünmediği hızlı dövüş sahnelerinde genç yıldızın yerine bir dublör oynadı.

Nihayet, sıra en son sahneye geldi: Si Yoon, Çinli prensese ok atan bir saldırganı son anda fark edip onun önüne siper olacak, genç prensesin hemen önünde yığılıverecekti. Prenses de dehşetle onun başına çökecek, “yardım edin!” diye bağıracaktı. Ji Ah’nın tek repliği buydu.

Sahne tek seferde sorunsuzca çekildi, Min Woo Ji Ah’nın önünde vurulup yere düştü, Ji Ah dehşet içinde bağırdı: “Yardım edin!” Ve yönetmen bağırdı: “Kestik!”

Ji Ah derin bir nefes aldı. Galiba bu işi sorunsuzca atlatmışlardı. Bir an önce üzerini değişip Min Woo hazırlanmadan onu arabada bekleyebilmek için ayağa kalktı, arkasını dönüp hızlı adımlarla yürümeye başladı.

Birdenbire, birisi güçlü bir biçimde bileğine yapıştı:

“DUR!”

Ji Ah dehşet içinde başını çevirdi: Yanılmamıştı, Min Woo çevik bir hareketle ayağa zıplamış, onu kolundan yakalayıvermişti!

Tüm bunlar olurken Kang Hyuk’sa çekim alanının hemen dışında arabada bekliyordu. Genç adam huzursuzdu, az önce Ji Ah’ya Soo Hyun’dan bir telefon gelmiş, genç kız telefonu kapatıp şaşkınlıkla arkadaşına dönmüştü:

“Soo Hyun-şi beni acilen içeriye çağırıyor! Sadece benim yapabileceğim bir iş mi ne varmış…”

Kang Hyuk şaşkınca: “Ne işiymiş bu?” deyince kız dudak bükmüştü: “Bilmem, onu söylemedi… Neyse, sen arabada bekle Kang Hyuk, eminim uzun sürecek bir şey değildir…”

Ama Ji Ah’nın böyle deyip gitmesinin üzerinden bir buçuk saate yakın bir zaman geçtiği halde kız hâlâ geri dönmemişti. Kang Hyuk giderek huzursuzlanıyordu; en sonunda dayanamadı, arabadan çıkıp sarayın iç avlusuna kadar ilerledi.

Az ötede, çekim yapılan alanı görünce durdu. Yönetmen, kameramanlar ve oyuncuları buradan rahatlıkla görebiliyordu. Genç adamın keskin gözleri Min Woo’yu, ve hemen çekim alanının kenarında durmuş oyuncuları izleyen Soo Hyun’u hemen seçti. Ama… Ji Ah hiçbir yerde görünmüyordu.

Tam o anda, Çinli prenses rolündeki kıza gözü takıldı ve birdenbire Kang Hyuk’un nefesi kesildi: Bu… bu Ji Ah’dan başkası değildi!

Ji Ah prenses kıyafetleri içerisinde o kadar güzel görünüyordu ki, Kang Hyuk birkaç saniye nefes alamadığını hissetti. Genç kız sarı bir hanbok giymiş, saçları peruklar ve postişlerle desteklenmiş, yüzüne ağır bir makyaj yapılmıştı. Şu haliyle gerçek bir prensesten hiçbir farkı yoktu. Hatta belki de, tarihte hiçbir prensesin olmadığı kadar güzeldi Ji Ah…

“Aaa, Kang Hyuk-ah! Sen burda ne arıyorsun??”

Kang Hyuk hemen arkasından gelen bu sesi duyunca merakla arkasını döndü, ve kendisine seslenen kişinin yüzünü görünce gözleri şaşkınlıkla açıldı:

“Sun Ah Noona! Asıl sen burda ne arıyorsun?!”

“Kendisine söz verdiğim gibi Cha Min Woo-şi’nin dizisinin çekimlerine geldim,” dedi Sun Ah büyük bir mutlulukla ve elindeki sepeti işaret etti: “Üstelik ona kedi balığı pişirip getirdim! Bizde kaldığı zaman kahvaltıda bayıla bayıla yemişti!”

Genç kadın mutlulukla sırıtırken çekim alanında prenses rolündeki Ji Ah repliğini söylemiş ve yönetmenin “kestik!” lafıyla çekim sona ermişti. Genç kız hemen ortamı terk etmeyi umarken birdenbire güçlü bir el, bileğine yapışıp onu durdurdu: Min Woo!

Ji Ah dehşet dolu bakışlarla baktı genç adama. Panik içinde kendini kurtarmaya çabaladı. Min Woo ise: “Bir dakika! Sizinle konuşmam lâzım!” diye açıklama yaparken, bir yandan da kızın kolunu sıkı sıkı tutmaya devam ediyordu. Genç yıldız kaşlarını çatmış, heyecan ve merak içinde kızın yüzünü iyice görebilmek için uğraş veriyordu ama Ji Ah içinden “Eyvah! Eyvah! Kim olduğumu anladı!” diye çığlıklar atıp başını çevirmemek üzere kıvranmakta olduğu için prensesin yüzünü hâlâ çok yakından inceleyebilmiş değildi.

Neyse ki tam o anda, çekimi kenardan izlemekte olan Soo Hyun ikisinin halini gördü ve büyük bir krizin eşiğinde olduklarını fark etti. Orta yaşlı adam fazla düşünmedi, tüm gücüyle bağırdı:

“MİN WOOO!”

You’re my pet OST – I feel like it

Bu bağırışla bir an dikkati dağılan Min Woo şaşkınca ona doğru bakıp kızın bileğini tutan elini gevşetince, Ji Ah fırsatı kaçırmadı: Kız ani bir silkinişle çocuğun mengene gibi kendisine yapışmış elinden kurtuldu ve bütün gücüyle koşmaya başladı!

Min Woo da aynı anda kızın kaçtığını fark etti. Bir an bocaladı, sonra kendisi de onun peşinden koşturmaya başladı. Ji Ah önde, Min Woo arkada, sarayın avlu kapısına doğru bir koşu kopardılar. Min Woo bir yandan da:

“Heeeeey, bekleee! Senle konuşmam lazım!” diye bağırıyordu.

O sırada konuşmaya dalmış olan Kang Hyuk ve Sun Ah ise üstlerine doğru koşarak gelen ikiliyi ilk anda fark etmediler. Onları ilk fark eden Kang Hyuk oldu: Genç adamın gözleri şaşkınlıkla irileşti; o koşarak gelenler Ji Ah… ve Min Woo muydu?!

Aynı anda karşısında kendisini dinleyen çocuğun gözlerinin neye takılıp kaldığını merak eden Sun Ah da başını çevirdi ve tarihi kıyafetler içinde koşturan ikiliyi gördü. Heyecanla bağırdı:

“Ooooo, Min Woo-şi bize doğru geliyor! Aman Tanrım, kendisi benim geleceğimi haber almış olmalı!” Ve çocuğa el sallayıp heyecanla bağırmaya başladı: “Min Woo-şiiiiİ! Ne kadar naziksiniz Min Woo-şi, beni kapılarda karşılamanıza hiç gerek yoktu!”

Ji Ah’ysa kapıda duran ikiliyi fark edince bir an için içinden: “Olamaz! Şimdi sıçtık!” diye düşünmüş, tökezler gibi olmuştu. Ama hemen sonra arkasındaki daha büyük tehlikeyi düşündü ve hemen toparlandı: Şimdi vakit kaybetmenin sırası değildi!

Neyse ki kapıdakilerden en azından birinin bu prenses kıyafetleri içerisindeki kıza ayıracak dikkati yoktu: Sun Ah’nın gözleri tamamen genç stara odaklanmıştı. Yanından koşarak geçen, başını fark edilmemek için yana çevirmiş olan Ji Ah’ya bakmadı bile, hemen arkasında, nerdeyse elini uzatsa kızı yakalayacak kadar aradaki mesafeyi kapatmış olan Min Woo’yu ise on kaplan gücüyle kolundan yakalayıverdi!

“Min Woo-şiiiiiiiiiiiiiiii! Sizi nasıl özledim anlatamam! Görüşmeyeli nasılsınız?!”

sun ah tarafından esir edilen min woo 😛

Min Woo kolunu kurtarmaya çabaladı, ama Sun Ah gene kene gibi yapışmıştı: “Min Woo-şiii…” diyor, başka bir şey demiyordu. Min Woo: “Bırakın lütfen… Tamam bir işim var, onu halledip gelicem…” dese de Sun Ah’nın bırakmaya niyeti yoktu: Kadın çocuğun koluna yapışıp sağa sola sallanırken gözlerini kapatmış, kendinden geçmişti: Bir yandan da “Auuu…. Min Woo-şiiii…” diye kedi sesiyle miyavlıyordu.

Bu sırada Ji Ah deli gibi koşmaya devam ediyordu. Genç kız ileride sarayın dış duvarlarının köşesini döndü ve gözden kayboldu. Min Woo hayalkırıklığıyla dişlerini sıktı: Kızı kaybetmişti, kahretsin!

O sırada Soo Hyun arkadan koşturarak yetişmişti. Min Woo’nun kendisini Sun Ah’nın pençelerinden kurtarmaya çalıştığını görünce, hâlâ olup bitene bir anlam vermeye çalışarak alık alık bakan Kang Hyuk’a döndü:

“Ne bakıyorsun?? Min Woo-şi’ye yardım etsene!”

Kang Hyuk bu sözlerle kendine geldi ve Sun Ah’nın kolunu tuttu: “Noona, bak Min Woo-şi’nin kolu acıdı ama! Lütfen artık bırakır mısın?!”

Sun Ah bu sözü duyunca korkuyla çocuğun kolunu bıraktı ve önünde eğilip özür dilemeye başladı: “Min Woo-şi, afedersiniz, benim sizi asla incitmek istemeyeceğimi bilirsiniz! Ben sadece size olan büyük sevgimden dolayı sizi karşımda görünce böyle coşkulu davrandım!”

Min Woo surat astı: Bu canavar hatunun kendisini pinpon topu gibi duvardan duvara çarptığı o meşum gün henüz aklından çıkmamıştı. Yine de nazik olmaya çalışarak:

“Ahah, tabi, bilmez miyim…” diye mırıldandı. “Yalnız şimdi müsaadenizle çok acil bir işim var! Buralara kadar zahmet etmişsiniz, çok teşekkür ederim. Ama sizinle bugün ilgilenemeyeceğim, onun yerine sizi çok sevgili menajerim, en büyük yardımcım ve dostum olan Soo Hyun’a teslim ediyorum!”

Böyle dedi ve yanıbaşında dikilmekte olan menajerini işaret etti. Soo Hyun’un gözleri şaşkınlıkla açıldı, nasıl yani, bu deli kadınla kendisi mi uğraşmak zorundaydı?! Sun Ah’nınsa “menajer” lafını duyar duymaz gözleri parlamıştı: İşte hayalleri gerçek oluyordu, bu adam sayesinde önünde ünlü bir yıldız olmanın yolu açılabilirdi!

“A… Demek siz Min Woo-şi’nin menajerisiniz,” dedi Soo Hyun’a dönüp parlayan gözlerle. Adamı baştan aşağı süzdü: Basbayağı yakışıklı bir adamdı bu yahu!

“Vay be… Daş gibi maşşallah…” diye mırıldandı salyaları akarken. Soo Hyun: “Ha?!” diye doğru işitip işitmediğini anlamaya çalışırken de en sevimli haliyle sırıttı:

“Çok memnun oldum Soo Hyun-şi, ben de Sun Ah. Kim Sun Ah!” Genç kadın en cilveli haliyle göz kırptı: “Ama ünlü olan Kim Sun Ah değil, yani en azından şimdilik… Kim Sun Ah’nın benim ünlü ve benden daha az güzel ikizim olduğu doğru, ama kim bilir, belki bir gün onu benim daha az ünlü ve daha az güzel ikizim olarak anabilirler! Hahhahhah!”

Soo Hyun: “Aaa… Ehem, şeyy, tabii…” diye sırıtmaya çabalarken Min Woo gülmeden edemedi: Vakti olsa Soo Hyun’un bu deli kadınla uğraşmasını izlemek isterdi ama şimdi daha önemli bir işi vardı: Az önceki genç kızı bulmak! Bunu düşünüp kaşlarını çattı ve hızlı adımlarla koşturarak az önceki kızın kaybolduğu yöne doğru ilerlemeye koyuldu. Kang Hyuk’sa bir an “help meee!” diye acıklı gözlerle kendisine işaret çakan Soo Hyun’a yardım edip etmeme konusunda tereddüt etse de, sonra Ji Ah’nın yakalanmamasının şu anda daha önemli olduğunu düşünerek Min Woo’nun peşinden seğirtti. Kang Hyuk yanlarından ayrılırken Sun Ah Soo Hyun’a: “Size daha önce Johnny Depp’e çok benzediğinizi söyleyen olmuş muydu?” diye yavşamaya başlamıştı bile.

Min Woo ise o sırada çoktan köşeye gelmiş, aşağıya doğru uzanan boş sokağa hayalkırıklığı dolu gözlerle bakakalmıştı. Genç kız çoktan kayıplara karışmıştı… Min Woo sağa sola bakındı, ama kızın nereye gittiğine dair hiçbir iz görünmüyordu. O sırada arkasından koşturup yetişen Kang Hyuk’a döndü ve canı sıkkın bir biçimde mırıldandı:

“Haydi geri dönelim…”

Kang Hyuk bir an şaşırdı, ama hemen sonra kendini toparladı: “Buyrun efendim… Araba bu tarafta…” Min Woo’yu arabanın olduğu caddenin tam tersi yönüne doğru yürütmeye başladığında Ji Ah’ya yüzündeki makyaj ve üzerindeki kıyafetlerden kurtulup Ji Han olarak arabanın şoför koltuğuna oturabilmesi için yeterince zaman kazandırabildiğini umuyordu.

******************************************

FT Island – I knew from first sight

“O kızı nasıl elimden kaçırdım?! Nasılllll kaçırdımmmmm!”

Min Woo elindeki soju kadehini sertçe masaya çarpınca Ji Ah da Kang Hyuk da bir an irkildiler. Ji Ah sesini tatlılaştırmaya çabalarken:

“Efendim, çok içtiniz, artık eve dönsek nasıl olur?” dedi genç yıldıza. Ama Min Woo ona öfkeli gözlerle bakıp dili dolanarak itiraz etti:

“HAYIR! DOLDUR ÇABUK!”

Böyle deyip kadehi sertçe kızın önüne itti. Ji Ah içini çekip gözlerini devirdi. Gene de mecburen patronunun kadehini doldurdu.

O gece Min Woo ikisini birden bir bara sürüklemişti. Genç adam rüyalarındaki kızla konuşma fırsatı bulamadığı için o kadar üzgündü ki, ne yarın erkenden gitmesi gereken çekim, ne de başka bir şey umrundaydı! Üstelik yönetmenden prenses rolünün sadece bu bölümlük olduğunu, bu adı-sanı bilinmeyen genç oyuncunun bir daha görünmeyeceğini öğrenmiş, morali daha da bozulmuştu. İşin kötüsü, sette hiç kimse bu kızın hangi ajansa bağlı olarak çalıştığını ya da o gün çekime nasıl geldiğini de bilmiyordu! (Bu konuda bilgisi olan az sayıda insan Soo Hyun tarafından çoktan susturulmuştu elbette…) Kız resmen sır olmuştu!

Kang Hyuk’sa gecenin başından beri yan yan Ji Ah’ya bakıyordu: Aslında Ji Ah’ya kızgındı. Kız hem bu işte tutunabilmek için erkek kılığında çabalayıp duruyor, hem de gidip kız kılığında patronunun gözünün önünde resmi geçit yapıyordu yahu! Ama ona kızmayı bir başka zamana erteledi, şimdi Ji Ah’nın deminden beri kıvranıp da bir türlü soramadığı soruyu sormalı ve Min Woo’nun kesin olarak onu tanımadığına emin olmalıydı. Dikkatlice Min Woo’ya dikti gözlerini:

“Min Woo-şi, siz o prenses rolü oynayan kızı neden arıyordunuz?” dedi merakla. “Acaba… rolle ilgili bir şey miydi?”

Ji Ah nefesini tutup Min Woo’nun vereceği cevabı beklerken genç yıldız bir an durakladı. Sarhoş olmasına rağmen gördüğü rüyaları kimseye anlatmaması gerektiğini akıl edebilecek kadar aklı başındaydı hâlâ. O yüzden gözlerini kaçırdı, somurtarak:

“Ona… ona sormam gereken önemli bir şey vardı…” dedi.

Ji Ah ve Kang Hyuk şaşkınca birbirlerine baktılar. Sonra Ji Ah biraz da çekinerek:

“Ne… sormanız gerekiyordu?” diye sordu. Min Woo bir an tereddüt etti. Ama sonra, öfkeli çıkmasına gayret ettiği bir sesle:

“Eeehhh, amma da soru sordunuz! Ben sizi sarhoş olursam beni eve sağ salim götürebilmeniz için yanımda gezdiriyorum, bana soru sorup durmanız için değil!” diye bağırdı. Ji Ah ve Kang Hyuk umutsuzca yüzlerini buruştururken Min Woo bir kez daha çocuk gibi somurttu: “Bi şişe soju daha söyleyin şimdi! Hadi!”

Yaklaşık yarım saat sonra zilzurna sarhoş olmuş bir Min Woo bir eli Kang Hyuk’un, diğeri Ji Ah’nın omzuna atılmış bir biçimde bardan çıkıyordu. Genç adamın adımları kadar dili de dolanıyordu, ama buna aldırmadan boyuna konuşuyordu:

“Bennn… Ben var ya ben… Süper içerim ben, asla sarhojj olmam!”

Ji Ah tatlılıkla: “Tabii efendim, siz gerçekten çok iyi bir içicisiniz,” diye onun suyuna gitmeye çalışırken Kang Hyuk hafifçe mırıldandı: “Yaa ne demezsin… Eski içicilerden kim kaldı? Bir sen, bir de sünger Bob zaten…” Ji Ah hafifçe kıkırdadı ve boşta kalan kolunu arkadan uzatıp Kang Hyuk’u çimdikledi.

Min Woo’ysa konuşmaya devam ediyordu:

“Tabii yaaa! Ben koskoca Cha Min Woo’yum, bennn! Kore’nin, hatta Asya’nın prensiyim! O kız benden kaçmakla kendi kaybetti! Di mi Ji Han, di mi, sen söyle!”

Ji Ah yine tatlı bir sesle patronunu yatıştırmaya çalışırken o sırada yoldan geçmekte olan iki genç bu gürültücü adama ters ters baktılar. Min Woo sarhoş olmasına rağmen bu bakışları fark etmişti, kendini Kang Hyuk ve Ji Ah’nın kollarından kurtarıp gençlerin karşısına dikildi:

“Nee?! Ne var, ne bakıyonuz??!”

Delikanlılar “ya git işine…” diyerek ona aldırmadan geçmeye çabaladılar, ama Min Woo coşmuştu bir kere. Hemen arkadan koşturup yetişen Ji Ah ve Kang Hyuk’un onu zapt etme ve delikanlılardan özür dileme çabalarına aldırmadan bir kez daha horoz gibi kabardı:

“Ben kimim siz biliyonuz mu?? Bana yan bakanın alnını karışlarım ben!”

Böyle deyip elini sertçe uzattı, gençlerden birini göğsünden itti. Çocuk hafifçe sendeler gibi oldu. Bunun üzerine arkadaşı Min Woo’nun yakasını kavradı:

“Sen ne yaptığını sanıyorsun ajuşi?! Rahat dur, kırmayalım bir tarafını!”

Böyle deyip sarhoş Min Woo’yu sertçe arkaya doğru itti. Min Woo dengesini kaybedip kıçüstü kaldırıma oturuverdi. Ve derhal mızmızlanmaya başladı:

“Ay annecim annecim! Popom çok acıdııııı!”

Kang Hyuk onun başına koştururken Ji Ah birden şimşek gibi yerinden fırlamış, Min Woo’yu düşüren çocuğun yakasına yapışmıştı:

“Sen ne halt ediyorsun ulan?! Çabuk özür dile! ÇABUK ÖZÜR DİLE!”

Genç çocuk gözleri çakmak çakmak bakan bu çocuktan tırsmıştı, ama gene de yiğitliğe leke sürdürmek istemedi: “Ne özür diliycem be?! Kendisi geldi arkadaşıma saldırdı!”

“Evet ya, hadi basın gidin,” dedi diğer çocuk da, ve Ji Ah’nın ellerini arkadaşının yakasından ayırmaya çabaladı. Ama Ji Ah’nın pes etmeye niyeti yoktu:

“Özür dileyin dedim! Min Woo-şi’den hemen şimdi özür dileyeceksiniz!”

Bunun üzerine ilk çocuk: “Eeeh, yetti beee!” diye bağırdı ve Ji Ah’yı omzundan sertçe itti. Genç kız tökezledi, düşecek gibi oldu. Hâlâ Min Woo’nun başında duran Kang Hyuk ayağa fırladı: “Ji Ah!” Ve iki çocuğa girişmek üzere bir hamle yaptı.

Ama yarı yolda durdu: Çünkü Ji Ah ondan önce davranmış, “o zaman bunu siz istediniz!” diye bağırıp iki çocuğun üzerine saldırmıştı bile: “KYAAAAAA!”

Önce bir sağ, sonra bir sol tekme: Bu uçan tekmeler o kadar hızlı gelmişti ki, izleyici durumundaki Kang Hyuk bile neler olduğunu görememişti. Zavallı iki gencin durumu ise daha vahimdi, Ji Ah’nın çığlığını duymaları ile suratlarında bir acı hissetmeleri aynı anda gerçekleşti! İki çocuğun ikisi de farklı yönlere devrilirken Ji Ah karizmatik bir biçimde yere indi, ve bir ona bir diğerine baktı:

“Sanırım bu Cha Min Woo-şi’yle nasıl konuşmanız gerektiğini size öğretmiştir! Şimdi derhal özür dileyin!” diye bağırdı.

Zavallı çocuklar zorlukla yerlerinden kalktılar, ezilip büzülerek Min Woo’ya: “Özür dileriz…” dedikten sonra koşar adımlarla ordan uzaklaştılar. Min Woo ise yarı sarhoş, yarı şaşkın neler olduğunu çözmeye çalışıyordu. Genç yıldız şaşkınca Kang Hyuk’a döndü:

“Kang Wook… Ben doğru gördüm, di mi? Bizim şoför iki hergeleyi de benzetti mi?”

“Doğru gördünüz Min Woo-şi,” dedi Kang Hyuk. Genç adam gözlerini az ileride üstünü başını düzelten, uçan tekmeleri savururken ceplerinden fırlayan bozuk paraları toplayan Ji Ah’dan ayıramıyordu. Min Woo şaşkınlık ve hayranlıkla:

“Vuaaaa! Bak sen şu Ji Han’a! Şoförüm ve asistanımdan sonra korumam da oldu!” diye bağırdı. “Ama bu çocuk böyle tekme atmayı nerden öğrendi?!”

“Ji Han lisede ve üniversitede tekvandoya devam etmişti,” dedi Kang Hyuk dalgınca.

Reamonn – Super Girl

O sırada Ji Ah ikisine birden gülümseyerek yanlarına gelmiş, elini uzatıp Min Woo’yu yerden kaldırmıştı. Sonra eski dostuna döndü, gülümsedi:

“Gidelim mi artık?”

Kang Hyuk dalgınca başını salladı. Sonra, heyecanla bağırıp duran Min Woo (“Vuhaaa! Ji Han, süpermen gibisin, harikasın!”) ve onun yanında mahcup ama halinden memnun bir gülümsemeyle yürüyen Ji Ah’nın arkasından yürümeye başladı. Dalgın gözlerinde hafif bir hüzün ve yüzünde buruk bir tebessümle…

Çünkü biliyordu: Min Woo’nun yeni öğrendiği şeyi, kendisi çok önceden beri biliyordu.

Süpermen değil belki… Ama supergirl…

“My super girl…”

******************************************

Ji Ah’nın harika bir kız olduğunu öteden beri bilirdi Kang Hyuk: Çok güzel, çok zeki, çok başarılı… Derslerde ve sporda okul birincisi… Ji Ah hayatı boyunca çevresine ışık saçan insanlardan biri olmuştu. Tam bir süper kız!

Ama eninde sonunda o da bir insandı işte: Kang Hyuk, bu harika kızın dibe vurduğu zamanları da iyi bilirdi…

Üniversiteyi bitirdikleri yıl ani ve trajik bir kazada annesini kaybetmişti Ji Ah. Birkaç ay sonra ise babasına pankreas kanseri teşhisi konmuştu. Zavallı adamcağız birkaç ay içinde çökerken Ji Ah’nın hayatı da tepetaklak olmuştu: Genç kız üniversiteden mezun olur olmaz girdiği iyi bir şirketteki parlak işinden ayrılmak zorunda kalmış, üstelik psikolojisi fena halde bozulmuştu. Kolay mı, annesini kaybetmiş, babasını da kaybetmek üzereydi…

Kang Hyuk da o sırada bin türlü dertle boğuşuyordu: Genç adam hiçbir zaman Ji Ah kadar parlak bir öğrenci olmamıştı, ikinci sınıf bir üniversiteden vasat notlarla mezun olmuştu, o yüzden uzun zamandır işsizdi. Ailenin borcu artınca anne babası evlerini ve kitapçı dükkanını satıp memleketleri olan Inju şehrine dönmeye karar vermişlerdi. Annesi gözleri parlayarak:

“Orada belediyeye girebilirsin! Dayınla konuştum, o da müdürüne söylemiş, bir gelsin görüşelim demişler… Bu fırsat kaçmaz Kang Hyuk-a, sırtını devlete dayadın mı bir daha sırtın yere gelmez!” diye onu da kendileriyle gelmeye ikna etmeye çabalıyordu. Üstelik bu işte de nerdeyse başarılı olmak üzereydi: Kang Hyuk işsiz gezmekten fena halde bunalmış haldeydi; her şeyi bırakıp gitme isteği damarlarında dolaşmaya başlamıştı. Hem küçük bir şehre taşınmak ona da iyi gelecekti, genç adam Seul’ün koşuşturmasından bıkmış usanmıştı.

Ama…

Ama Ji Ah’yı düşündükçe kafası fena halde karışıyordu: Onu bu haldeyken bırakıp gitmek…

Evet, Ji Ah onun sadece arkadaşıydı. Bunca yıldır sadece arkadaşıydı, başka bir şey yoktu aralarında, hiç olmamıştı. Hatta üniversite son sınıftan beri Ji Ah’nın başka bir erkek arkadaşı vardı. Ama yine de arkadaşının bu zor gününde kendini düşünüyor olmak Kang Hyuk’a ağır geliyordu.

O gün de bu düşünceler arasında çalmıştı Ji Ah’ların kapısını. Her sabah onlara uğrayıp yalandan da olsa moral vermek genç adamın günlük rutininin bir parçası olmuştu. Kapıyı Ji Ah açtı. Genç kızın gözleri yumuk yumuktu, Kang Hyuk’un içi sızladı: Gece boyunca babasının yatağının başında oturmuş, bir yandan da ağlamış olmalı… Ama Ji Ah yüzündeki yorgunluğa inat, sevimlice gülümsedi:

“Ah, hoşgeldin Kang Hyuk-ah! Naber nasılsın? Geçsene içeri.”

“Benden iyilik de, sen gece boyu uyumamış gibi görünüyorsun,” dedi Kang Hyuk ve kızın omuzlarından tuttu: “Hadi bakalım genç bayan, şimdi odana geçiyor ve hiç değilse iki saat boyunca deliksiz uyuyorsun! Ajuşinin başında ben dururum…”

Ji Ah bir an itiraz edecek gibi oldu, ama sonra Kang Hyuk’un kararlılığını görüp uysalca başını eğdi. Odasına geçerken: “Yarım saatte bir başındaki makinanın düğmesine basılıp morfin verilmesi gerekiyor, unutmazsın değil mi?” dedi Kang Hyuk’a. Kang Hyuk şakacıktan kızdı ona: “Sen beni aptal mı zannediyorsun?! Unutmam tabii ki! Hadi bakiyim, sen derhal odana gidiyorsun, marş marş!”

Böylece nöbeti Ji Ah’dan devralan Kang Hyuk hastanın odasına geçip başucundaki koltuğa oturdu. Zavallı bay Kim soluk bir yüzle ve hafif nefeslerle uyuyordu. Kang Hyuk bir süre üzüntülü gözlerle onu seyretti.

Bir süre sonra yaşlı adamın gözleri hafifçe aralandı. Kang Hyuk’u başucunda görünce yüzüne yorgun bir gülümseme düştü:

“Kang Hyuk-a… Sen mi geldin?”

“Evet ajuşi, benim,” dedi Kang Hyuk onun başına eğilirken. “Bir şeye ihtiyacınız var mı? Su ister misiniz? Terlediniz mi, üstünüzü değiştirelim isterseniz?”

Hasta yavaşça başını iki yana salladı: “Hayır… Hiçbir şeye ihtiyacım yok… Sağol…”

Sonra yutkundu ve hafif bir sesle ekledi: “Aslında… seni gördüğüme memnun oldum… Sana söylemek istediğim bir şey vardı.”

Kang Hyuk şaşkınca ona baktı. Bay Kim kendisine ne söylemek istiyor olabilirdi ki? Bay Kim’se onu hüzünlü bir gülümsemeyle süzüyordu.

“Ben… benim fazla vaktim kalmadı,” diye başladı söze. Kang Hyuk hemen itiraz etmek için ağzını açınca elini kaldırıp susturdu onu: “Kibarlık yapmaya çalışma Kang Hyuk-ah… İkimiz de bunun böyle olduğunu biliyoruz…”

Kang Hyuk bir şey diyemedi. Hasta adamın haklı olduğunu bilmek, boğazına bir yumru takılmasına sebep olmuştu…

Bay Kim ise bir an gücünü toplamak ister gibi durdu. Sonra fısıltıyı andıran bir sesle:

“O yüzden Ji Ah’yı sana emanet ediyorum,” dedi. “Ona iyi bak, olur mu?”

Kang Hyuk şaşkınca mırıldandı: “Bay Kim, siz neler diyorsunuz…” Ama yataktaki hasta onu işitmemiş gibiydi, devam ediyordu:

“Herkes yanlış biliyor: Sun Ah’nın zayıf, Ji Ah’nınsa çok güçlü bir insan olduğunu zannediyorlar. Ama öyle değil! Ji Ah’nın dışarıdan çok güçlü göründüğü doğru… Onun şu hayatta üstesinden gelemeyeceği hiçbir şey yok zannedersin! Fakat aslında benim küçük kızım o kadar kırılgan ki… Nazlı bir çiçek gibi… Değerini bilmeyen birisi tarafından kolayca incitilip örselenebilir! Bunun olmasına izin veremem Kang Hyuk!”

Bir an durdu. Gözlerinde yaşlar birikmişti. Kang Hyuk’un da gözleri dolu dolu olmuştu. Genç adam karşısındaki gözleri yaşlı babanın neler hissettiğini çok iyi anlıyordu; onun kızı için endişelenmesini, onu bırakıp gitmekten duyduğu derin üzüntüyü… Kang Hyuk burukça gülümsedi, elini uzatıp hastanın zayıf, kemikli elini tuttu:

“Siz hiç merak etmeyin… Ömrüm boyunca Ji Ah’nın yanında olacağım. Onu tüm kötülüklerden koruyacağım! Size söz veriyorum!”

Bay Kim’in yüzünde yorgun, ama memnun bir gülümseme belirdi.

“Sağol evlat… Senin ne kadar iyi bir çocuk olduğunu iyi bilirim… Şimdi… şimdi artık içim rahat bir biçimde gidebilirim bu dünyadan…”

Böyle dedi ve hafifçe gözlerini kapadı. Uyumuştu.

Kang Hyuk bir süre daha onun başında oturdu ve üzgün bir yüzle sevdiği kızın ölmekte olan babasını izledi. Onun Ji Ah’yı kendisine emanet etmesi onu hem çok üzmüş, hem de çok gururlandırmıştı: Bay Kim’i oldum olası çok severdi, ailenin iyi günlerinde tüm sokakta neşeli kahkahaları çınlayan bu orta yaşlı adamı şimdi bu halde görmek Kang Hyuk’u fena halde üzüyordu. Ama anlaşılan duyguları karşılıklıydı ki, Bay Kim de kızını erkek arkadaşı yerine yeni yetme hallerinden beri tanıdığı bu gence emanet etmeyi tercih ediyordu.

Biraz sonra Sun Ah odaya geldi ve Kang Hyuk hastanın başındaki nöbetini ablaya devretti. Evden ayrılırken düşünceli ve üzgündü. Kendi evlerine dönmeden önce sokaklarda yürüdü, yürüdü…

Eve geldiği zaman annesi içeriden seslendi:

“Kang Hyuk-a! Sen mi geldin?!”

“Evet anne benim!”

“Hah, çok iyi zamanda geldin yavrum!” dedi anne, odaya girdiğinde gözleri parlıyordu: “Bugün kitapçıya iyi bir alıcı çıktı. Değerinin nerdeyse bir buçuk katını veriyorlar, harika, değil mi? Ama ben böyle olacağını biliyordum, dükkanın yeri çok iyi, çok merkezi… Zaten adamlar da orayı bir cafeye dönüştüreceklermiş…”

“Anne!” diye onun sözünü kesti Kang Hyuk birden. Orta yaşlı kadın şaşkınlık içinde ona baktığında ise hızlı hızlı konuştu:

“Dükkanı satmayalım! Üst katını bir odaya dönüştürürsek ben orda yaşayabilirim! Ordan kazandığımla geçinir giderim, siz bu evi satıp borçları kapatabilirsiniz. Ha, ne dersin anne?”

Annesinin ne kadar şaşırdığını, uzun bir süre konuşamadığını şimdi gülümseyerek hatırlıyordu Kang Hyuk. Ama konuşmaya başlar başlamaz önce şaşkın, sonra öfkeli, en sonunda da alttan alan bir tavırla ikna etmeye çalışmıştı oğlunu: Şimdi bu olacak şey miydi, bütün planları yapmış, ailece memlekete dönmeye karar vermişken bu saçma fikir de nerden çıkmıştı, hem Kang Hyuk o batmakta olan dükkandan kazandığıyla nasıl geçinecekti?! Kang Hyuk’sa nuh diyor peygamber demiyordu; “ben orayı adam ederim… gençlere yönelik bir kitapçı haline getirebilirim…” diye fikirler öne sürüyordu. Akşam tartışmaya baba da dahil oldu, ikisi birden aklı beş karış havadaki oğullarını ikna etmeye çabaladılar. Ama Kang Hyuk geri adım atmadı. En sonunda babası:

“Ne halin varsa gör! Ama dükkanı batırınca benden zırnık koparamazsın!” dediğinde genç adam ikisine birden sarılıp öpmemek için kendini zor tutmuştu!

Sevinçle dışarı fırladı: Gitmiyordu! Inju’ya gitmiyordu! Burada kalacaktı, burda, Seul’de! Bu haberi hemen Ji Ah’ya vermesi lâzımdı.

Heyecan ve sevinç içerisinde koştu, koştu. En sonunda Ji Ah’ların evine geldi. Bahçe kapısından rüzgar gibi girdi. Ama evin kapısına gelince birden duvara çarpmış gibi durdu.

İçeriden ağlama ve feryat sesleri geliyordu.

49 days OST – Can’t forget you

Kang Hyuk bir an evin kapısında kalakaldı. Cesaret edip içeri giremiyordu. Neler göreceğini tahmin edebiliyordu. Ve sevgili Ji Ah’yı o halde görünce kalbinin nasıl parçalanacağını da…

Ama onu yalnız bırakamazdı. Onun en zor anında yanında olmak zorundaydı! Dostluk bunu gerektirirdi, öyle değil mi…

Kapıyı titreyen ellerle yavaşça itti…

Korkulu adımlarla hasta adamın odasına kadar ilerledi. İçeride, Sun Ah bağıra bağıra ağlıyordu. Kang Hyuk’u görünce feryatları daha da arttı:

“Kang Hyuk-aa! Babam… babamı kaybettik!”

Kang Hyuk bacakları titreyerek yürüdü, yataktaki adamın başına kadar geldi. Evet, bay Kim’in gözleri kapalıydı, artık nefes almıyordu. Kang Hyuk acıklı gözlerle ona baktı, üzerindeki örtüyü şefkatle çenesine kadar çekti. Sonra delirmiş gibi ağlayan Sun Ah’nın omuzlarını sıktı, üzüntüyle fısıldadı:

“Başınız sağolsun noona…”

Sun Ah onun omzunda ağlarken kızın sırtını pat patladı genç adam. Ama gözleri sürekli sağa sola bakınıyordu: Ji Ah… Ji Ah nerdeydi?

Sun Ah biraz sakinleşip onun omzundan ayrıldığı zaman Kang Hyuk koşar adımlarla evin odalarını dolaşmaya başladı. Ji Ah hiçbir yerde görünmüyordu. Tam umudu kesmiş, Sun Ah’ya kardeşinin nerde olduğunu sormak için geri dönmeye karar vermişti ki, onu gördü.

Kendi odasında, dolabın yanındaki ufak köşeye büzülmüş oturuyordu. Karanlıkta, öylece oturuyordu. Kang Hyuk ışıkları açtı, yavaş adımlarla arkadaşının yanına geldi. O zaman, genç kızın elindeki oyuncak ayıyı fark etti. Babasının ona dördüncü doğum gününde aldığı, o zamandan beri Ji Ah’nın favorisi olan oyuncak ayı… Ji Ah ayıya sarılmış gözlerinden seller gibi yaşlar akıtarak sessiz sessiz ağlıyordu.

Kang Hyuk hiçbir şey diyemedi. Yavaşça onun yanına oturdu ve genç kıza sıkıca sarıldı. Onu göğsüne bastırdı. Ji Ah’nın ince, narin bedeni kolları arasında hıçkırıklarla sarsılırken Kang Hyuk bütün enerjisini, bütün sevgisini ona aktarıp onun içindeki tüm hüznü de kendisi almak ister gibi sıkıca sarıldı arkadaşına.

Anlamıştı… İşte o anda tüm kalbiyle anlamıştı…

Bay Kim’e söz verdiği gibi, Ji Ah’yı, bu dünyadaki en sevdiği varlığı, hayatı boyunca asla, ama asla bırakmayacaktı…

******************************************

“Demek basın toplantısı işe yaradı ve Min Woo’nun popülaritesi yeniden artmaya başladı…” dedi orta yaşlı adam büyük bir hoşnutsuzlukla. Karşısındaki genç adam bir asker edasıyla sertçe başını sallayarak onayladı.

“Evet efendim… Ayrıca dizisinin ilk bölümü güzel bir reyting aldı.”

Orta yaşlı adam öfkeyle somurttu. Sonra bir an düşündü, ve yardımcısına:

“O zaman yeni bir strateji uygulamamızın vakti geldi,” dedi ağır ağır. Ve önündeki cep telefonuna uzandı, bazı numaraları tuşladı. Karşısına çıkan adama: “O Hollywood yapımcısı ile bu akşam bir yemek ayarlayın,” diye talimat verdi, “Bu işi bu akşam halletmemiz gerekiyor!”

Telefonu kapattıktan sonra yeniden yardımcısına döndü: “Sen de git ve iyi bir paparazzi bul. Parası neyse ver, Min Woo’nun 7/24 peşinde olsun. En ufak bir açığını bile yakalarsa derhal bana gelsin!”

Genç adam “emredersiniz!” diyerek odadan çıkarken orta yaşlı adam öfkeli bir gülümsemeyle yumruğunu sıktı: “Seni bitireceğim Min Woo…”

******************************************

Min Woo o olaylı günden sonraki iki gün boyunca üzgün ve suskundu. Genç adam prenses rolünü oynayan kızı bir türlü aklından çıkaramıyordu. Kızı bulmak için elinden her ne geliyorsa yapmıştı: Ajans ajans gezmiş, şehirdeki amatör tiyatro topluluklarına kadar bakılmadık yer bırakmamıştı. En sonunda ise pes etmişti: Onu hiçbir yerde bulamadığına göre genç kız amatör oyuncu bile değil demekti.

Şimdi arabanın arkasında dalgın gözlerle camdan dışarı bakıp düşünürken ona bu gezilerinde eşlik eden Ji Ah patronuna kaçamak bakışlar atıyordu. Genç kız hafif bir vicdan azabı duyuyordu; iki gündür zavallı çocuk ordan oraya koşturmaktan yorgun düşmüştü. Üstelik bir hiç uğruna! Zaman zaman Ji Ah’nın nerdeyse dilinin ucuna kadar geliyordu, her şeyi itiraf etmek, “o kız bendim!” demek. Ama elbette bunu yapmayacaktı, yapamazdı, bu onun sonu olurdu! Genç kız sıkıntıyla dudaklarını ısırdı.

Bir yandan da içinde bir merak duygusu büyüdükçe büyüyordu: Min Woo neden ona kafayı bu kadar takmıştı?! O kızı bulunca soracağı soru neydi?! Min Woo kendisini tanımış olamazdı, tanısaydı şimdi bu arabanın şoför koltuğunda hâlâ oturuyor olamazdı çünkü! O halde, neydi? Neydi?!

En sonunda dayanamadı, çekingen bir sesle:

“Şey… Sanırım bugünden sonra o genç kızı aramaktan vazgeçiyoruz, değil mi efendim?” diye açtı konuyu.

Min Woo dalgın bakışlarını camdan ayırdı, dikiz aynasından kendisine bakan şoförüyle göz göze geldi.

“Ne.. Ha, evet. Öyle olacak galiba…” Ve tekrar, hüzünlü gözlerini camdan dışarı çevirdi. Kısa bir sessizlik oldu. Bu arada Ji Ah karın ağrısıyla kıvranıyordu, acaba o soruyu sormalı mı, yoksa sormamalı mı… Sonunda dayanamadı, ağzındaki baklayı çıkardı:

“Şey, efendim, biliyorum bu konuda konuşmak istemiyorsunuz ama o kızı neden aradığınızı bana da söylerseniz, belki yardımcı olabilirim…”

Min Woo alaycı bir biçimde güldü: “Ji Han, Ji Han! Koskoca Min Woo bile onu bulamadıktan sonra sen nasıl bulmayı düşünüyorsun??” Ama sonra “ne kaybederim ki?” der gibi hafifçe dudak büktü ve ilgisiz bir sesle:

“Nasıl olsa artık bir önemi yok, o yüzden madem sordun söyleyeyim,” dedi. “O kızın bana bir gizemi aydınlatma konusunda yardımcı olabileceğini düşünmüştüm. Onu bu yüzden arıyordum…”

Ji Ah şaşkınlıkla patronuna baktı.

“Nasıl yani? Size hangi gizemli konuda yardımcı olacakmış?”

Min Woo huzursuzca saçlarını karıştırdı. Tereddüt ediyordu. Ama sonra, iki gündür son haddini bulmuş olan içini dökme isteğiyle daha fazla savaşamadı, ağır ağır:

“Bazı… bazı kabuslar gördüğümü biliyorsun,” dedi. “İşte o konuda yardımcı olabileceğini düşündüm…”

Ji Ah’nın şaşkın bakışları onun hâlâ hiçbir şey anlamadığının habercisiydi. Genç kız yine ağzını açıp sormak üzereyken Min Woo ekledi: “Çünkü o kızı kabuslarımda görüyorum!”

Ji Ah birdenbire yumruk yemiş gibi oldu! Genç kız arabayı ani bir frenle durdurmamak için büyük bir çaba sarf etti. Min Woo’nun son sözleri zihninde yankılanıyordu: “O kızı kabuslarımda görüyorum!”

“Ben…” Ji Ah’nın boğazı kurumuştu. Bir an kendine gelmeye çabaladı, sonra kendini toparlayıp sözüne devam etti: “Şey… Afedersiniz efendim, ben bir an çok şaşırdım da…”

Min Woo hafifçe gülümsedi: “Evet, çok saçma, değil mi? Bence de! O kızla konuşursam ve rüyalarımı detaylıca anlatırsam belki bana yardımcı olabileceğini düşünmüştüm. Ama anlaşılan böyle bir şey hiç gerçekleşmeyecek…” Genç adam derin derin içini çekti. Ji Ah’nınsa öğrendiği şeyle birlikte kalbi hızlı hızlı çarpmaya başlamıştı: Genç kız “O kız benim! N’olur anlatın bana Min Woo-şi, nolur şunu doğru dürüst, en başından anlatın!” diye bağırmamak için kendini zor tutuyordu!

Neyse ki tam o anda telefon çaldı ve Ji Ah’nın kendini ele vermesini engelledi. Min Woo telefonu gönülsüz bir “alo”yla açmıştı. Ama karşıdaki her ne söylediyse genç adam birdenbire yerinde dikleşti, heyecan ve öfkeyle: “Ne?! Bu ne saçmalık?!” diye bağırmaya başladı. Ji Ah kaşlarını çattı, tuhaf bir şeyler oluyordu. Gerçekten de Min Woo telefonu öfkeyle kapatıp kendisine döndü:

“Eve gitmiyoruz Ji Han! Stüdyoya gidiyoruz! Hemen! Şimdi!”

Ji Ah şaşkınca başını sallayıp en yakın sapaktan U-dönerken arka koltuktaki Min Woo’nun kaşları endişe ve öfkeyle çatılmıştı…

******************************************

“Bu da ne demek oluyor?? Song Hye Kyo projeden çekildi de ne demek?! Ben bu projeyi onunla oynayacağım için kabul ettim!”

Min Woo öfkeden resmen burnundan soluyordu. Dizinin yapımcısı ve yönetmeni ise genç yıldızı sakinleştirmeye çabalıyorlardı:

“Min Woo-şi, bu durum elbette hepimiz için büyük bir şok oldu… Ama Hye Kyo-şi’ye büyük bütçeli bir Hollywood filminden teklif geldiği için projeyi bırakmak zorunda kaldı. Böyle bir fırsat kolay kolay ele geçmez, siz de biliyorsunuz Min Woo-şi… Bayan oyuncumuza Kore’yi temsil etmesi için yardımcı olmamız-”

“Umrumda bile değil! Bu yaptığı hainliktir, insanları yarı yolda bırakmaktır!!” diye bağırdı Min Woo. “Ona dava açacağım, sürüm sürüm süründüreceğim!”

Yönetmen ve yapımcı çaresiz gözlerle birbirlerine baktılar. Genç aktör kapris yapıyordu yapmasına, ama bir yandan haksız da sayılmazdı. Ama yapımcı, yüzüne hafif bir gülümseme kondurup:

“Neyse, olanla ölene çare yok,” dedi. “Bu kötü haberdi… Ama neyse ki bir de iyi haberimiz var.”

Min Woo alaycı bir biçimde hıhladı: “İyi haber mi?! Bu saçmalıktan sonra nasıl bir iyi haber gelebilir ki?” Yapımcı ise onu duymamış gibi boğazını temizleyip neşeli çıkmasına gayret ettiği bir sesle:

“Hye Kyo-şi’nin yerine öyle bir isimle anlaştık ki, siz de duyunca çok sevineceksiniz: Kendisi bugünlerde yıldızı parlayan, son derece iyi bir aktris!”

“Üstelik sizinle aynı projede yer alması her ikinizin de kariyeri için çok iyi olacak,” diye gülerek göz kırptı yönetmen. Min Woo meraklanmıştı. Yapımcı ise: “Sadece bu kadar da değil: Bu genç bayanın soyu gerçekten de Kral Hyojong’a kadar dayanıyor! Tarihi bir dramada rol vermek için ne kadar da harika bir seçim olacak!” Yönetmen de: “Evet evet, onun soyluluğunu kullanıp promosyon yapabiliriz!” diye heyecanla konuşmaya devam ediyordu. Min Woo’nunsa sabrı taşmıştı, sertçe adamın sözünü kesti:

“Tamam, anladık! Ama kim bu bayan, artık söyler misiniz lütfen?!”

Yapımcı ve yönetmen birbirlerine bakıp gülümsediler. Sonra yönetmen neşeyle bağırdı:

“Hyo Rim-şi! Lütfen artık içeri gelip partnerinize merhaba der misiniz?”

Min Woo’nun gözleri hayretle irileşirken içerideki bir başka odanın kapısı aralandı, Hyo Rim yüzünde hafif bir tebessümle ilerleyip yanlarına geldi. Yönetmen ve yapımcı hemen ayaklandılar, ikisi birden genç kıza saygıyla yer gösterirken Hyo Rim güzel gözlerini Min Woo’nun dehşetle açılmış gözlerine dikti ve tüm güzelliğiyle gülümsedi:

“Merhaba Min Woo…”

-Yedinci Bölümün Sonu-

Altıncı Bölüm: “Hayatının sürprizini yaşamaya hazır ol Ji Ah!”

49 days – falling tears 

Soo Hyun’un eve fırtına gibi dalıp Ji Ah’yla Kang Hyuk’un şaşkın bakışları altında Min Woo’nun yakasına yapışmasının üstünden on dakika geçmişti. Şimdi dört adam (öhöm, üç adam ve adam kılığında bir kadın) ciddi yüzlerle Min Woo’nun ipad’inin başına toplanmış videonun altındaki yorumları okuyorlardı.

“Min Woo’nun bu kadar şımarık olduğunu bilmezdim,” yazmıştı biri, “Doğrusu büyük hayalkırıklığına uğradım…”

“Boya iskelesine bilerek çarptı! Terbiyesiz herif!”

“Bütün ünlüler ikiyüzlü! Biz ayrılsak da dostuz mesajı verirlerken aslında birbirlerinden nefret ediyorlar! Pis yalancılar!”

Min Woo daha fazla okumaya dayanamadı ve birden yerinden kalktı, odanın içinde bir o tarafa bir bu tarafa yürümeye başladı. Genç çocuğun morali acayip derecede bozulmuştu.

“Al işte, babam yapacağını yaptı!” diye haykırdı, “Beni bitirdi!! Hayranlarım artık benden nefret ediyor! Beni bir daha hiç sevmeyecekler! Böhüüüeeee!”

Sonra da elini yüzüne kapatıp çocuk gibi bağırarak ağlamaya başladı! Soo Hyun ve Ji Ah ona üzgün gözlerle baktılar, ama Kang Hyuk resmen şok olmuştu! Genç adamın aklı almıyordu, yirmilerinin sonunda koskoca bir insan nasıl böyle çocuk gibi davranabiliyordu yahu?! Ama en büyük şoku, Ji Ah’nın yerinden kalkıp onun yanına gitmesiyle yaşadı: Genç kız patronunun koluna elini koymuş, tatlı bir sesle:

“Hemen moralinizi bozmayın Min Woo-şi,” demişti, “Bakın eminim ki bu işi düzeltmenin bir yolu vardır… Hem sizi sevenler o kadar çok seviyorlar ki, bu kadarcık bir şey yüzünden sizden soğumazlar, korkmayın…”

Min Woo ellerini yüzünden çekti, çocuksu yüzünde inanmaya hazır bir bakışla:

“Sahi mi diyorsun?” dedi umutla, “Ama Ji Han, ah napıcam ben, ottukeee??”

Ji Ah sabırla ve tatlılıkla:

“Şimdi yapılacak şey belli,” dedi, “Hyo Rim-şi’yi de ikna edip bir basın toplantısı düzenlemeli ve bu videonun şaka amaçlı çekildiğini anlatmalısınız. Bu basın toplantısında birbirinize karşı çok sıcakkanlı olmalısınız. Bu sizin için zor bir şey olmayacaktır, sizin aktörlük yeteneğiniz düşünülürse çocuk oyuncağı…”

Min Woo ona umutla baktı, sonra bakışlarını Soo Hyun’a çevirdi. Soo Hyun da yüzünde şaşkınlık ve takdir karışımı bir ifadeyle bakıyordu Ji Ah’ya, heyecanla:

“Evet, aynen öyle!” dedi, “Ji Han çok doğru söylüyor! Hyo Rim-şi’yle konuşup birlikte bir basın toplantısı düzenlemenizi ben ayarlarım, merak etme Min Woo!”

“Ayrıca Hyo Rim-şi’nin de bu çıkan haberlerden en az sizin kadar etkilendiğini ve yıprandığını düşünürseniz basın toplantısı düzenleme konusunda hiç zorluk çıkarmayacak, aksine o da çok memnun olacaktır,” diye ekledi Ji Ah. Min Woo birden onun ellerini tuttu ve kızla birlikte yerinde zıplamaya başladı:

“Ah, cidden mi?? İnşallah dediğin gibi olur! Ah Ji Han, şu anda o kadar mutlu oldum ki, sana sarılıp öpebilirim!”

“Eheh, sakin olun efendim, hiç gerek yok…” diye sırıtmaya çabaladı Ji Ah ve endişeyle Kang Hyuk’tan yana bir bakış attı. Arkadaşı hâlâ tiksinti ve hayret dolu bakışlarla Min Woo’yu süzüyordu. Soo Hyun’sa rahatlamış bir biçimde ayağa kalkmıştı:

“Aferin Ji Han, çok makul şeyler söyledin… Ben şimdi gidip gerekli organizasyonları yapacak, ve size tekrar haber vereceğim… Bu arada…” Min Woo’ya gülümseyerek baktı: “Böyle akıllı bir şoförün olduğu için çok şanslısın Min Woo…”

“Biliyorum, Ji Han çok değerli bir eleman,” diye sırıttı Min Woo. Sonra Kang Hyuk’a yan yan baktı, az önceki konuşmaya gönderme yapmak istercesine: “Hatta onu şoförlükten asistanlığa terfi ettirmeyi düşünüyorum, sağ kolum gibi çünkü…” dedi.

“Eh, üniversite mezunu bir insan şoför olmak için fazla donanımlı kalıyor cidden…” diye mırıldandı Kang Hyuk. Soo Hyun’sa ilk kez o anda ortamda dördüncü bir şahsın olduğunu fark etmişti sanki, merakla ona döndü:

“Ee… Bu arada biraz geç olacak ama, sen kimsin genç adam?”

Kang Hyuk’tan önce Min Woo atılıp cevapladı soruyu: “Kang Wook Ji Han’ın arkadaşı olur… Kendisi bugün kâhyam olarak işe başladı!”

Kang Hyuk: “Şeyy, adım Kang Wook değil yalnız-” diye müdahale etmeye çalıştı ama lafları Soo Hyun’un: “Pekala! Ji Han’ın arkadaşı olduğu için bir sorun yok, ama bu son olsun Min Woo, bir daha bana haber vermeden yeni eleman alma,” diyen sert sesi arasında kaynadı gitti. Ji Ah arkadaşına sırıtarak baktı: Bu evde insanın kendi ismiyle çalışmasına imkân yoktu, Kang Hyuk da yakında bunu öğrenecekti!

***********************************************

Biraz sonra Soo Hyun evden ayrılmış, Min Woo ise yaşadığı gerilimli dakikaların stresinden kurtulmak için banyoya girmişti. Kang Hyuk’la Ji Ah baş başa kaldıklarında genç adam ciddi bir ifadeyle kıza döndü:

“Şimdi anlat bakalım, bu şoförlük hikâyesi de neyin nesi?!”

“Asıl sen anlat bakalım, kâhya olma işi nerden çıktı??” dedi Ji Ah hiç altta kalmadan.  “Yani cidden Kang Hyuk, bazen çok acayip davranabiliyorsun! Ben bu işe ihtiyacım olduğu için girdim, ama senin işe ihtiyacın mı var?? Gül gibi ne güzel kitapçı dükkanın var, Min Woo’yla çalışmak da ne oluyor?!”

“Ya ne yapsaydım, seni bu deli adamla baş başa mı bıraksaydım?!” dedi Kang Hyuk birden öfkelenerek. Hızlı hızlı yürüyüp kızın dibine kadar geldi, kaşlarını çatıp bağırdı: “Ji Ah, adam manyağın teki! Beş yaşında çocuk gibi davranıyor! Sen değil miydin son işinden çocuk bakıcılığı yapmak istemediği için istifa eden, şimdi böyle birinin şoförü olmak da neyin nesi??”

“Evet ama sözde yönetici asistanı olduğum o son işten aldığımın iki katını kazanıyorum şimdi,” dedi Ji Ah da hemen. Sonra hafifçe dudak büktü: “Eh, evet, Min Woo-şi’nin bazen insanın sinirlerini zıplattığı doğru; ama aslında özünde iyi bir insan, gerçekten…”

Kang Hyuk alayla: “Hah!” diye bağırdı. Sonra bir an durdu, yeniden: “Peki ama şoförlük ne ayak??” dedi ateşli ateşli, “Sen işletme mezunusun, sekreteri olsan gene anlarım da şoför nedir yahu?!”

Ji Ah omuz silkti:

“Araba kullanmayı severim, bilirsin. Şoför olmak bana koymuyor…”

Kang Hyuk alaycı ve öfkeli bir sırıtmayla: “Hadi canım!” diye bağırdı, “Koskoca üniversite mezunu kız şoför olacak, ha?! Atma be Ji Ah, senin de üzüldüğünü biliyorum…”

Artık Ji Ah’nın da sabrı taşmıştı, genç kız öfkeyle:

“Üzülsem de yapacak bir şey yok!” diye bağırdı, “Min Woo-şi’nin yanında iyi kazanıyorum, ayrıca onunla çalışmaktan memnunum, tamam mı? O yüzden lütfen bana sormadan kendi başına planlar yapıp benim işime burnunu sokma!”

Kang Hyuk birden durdu. Kırgın gözlerle arkadaşına baktı. Ji Ah da duraksadı, genç kız hafif bir pişmanlıkla fazla ileri gittiğini düşündü. Ama gururu baskın geldi, alttan almak yerine kollarını çaprazlayıp kaşlarını çatarak gitti, az ilerideki kanepeye oturdu. Soğuk soğuk:

“Beni korumana ihtiyacım yok,” diye tekrarladı. “Burada kahya olarak çalışma saçmalığına girmene gerek yok! Zaten sen Min Woo’nun kaprisleriyle uğraşamazsın… O yüzden lütfen işi hiç başlamadan bırak…”

Kang Hyuk öfkeyle nefes verdi. Tam bir şey demek üzere ağzını açmıştı ki, banyodan Min Woo’nun sesi duyuldu:

“Ji Haaaaan! Gelip omzuma masaj yapar mısın lütfen??”

Kang Hyuk’un gözleri dehşetle açılırken genç adam soru dolu bakışlarını kıza çevirdi: “İşte bu gibi manyaklıklardan söz ediyordum!” der gibi baktı kıza. Ji Ah’ysa utanmıştı, ama hemen atıldı: “Beni erkek zannediyor! Zaten anlamışsındır! Başka bir şey değil, kötü bir niyeti yok, cidden bak!” Ve yukarı doğru: “Hemen geliyorum efendim!” diye bağırıp banyoya çıkmak üzere merdivenlere doğru koşturdu. Ama Kang Hyuk ondan hızlıydı, büyük bir çeviklikle koşup kızı yarı yolda yakaladı, kolunu tuttu ve kendisine doğru çevirdi. Ateş saçan gözlerle:

“Saçmalama!” diye gürledi, “Yabancı bir adama banyoda masaj mı yapacaksın?! Kusura bakma ama buna izin vermiyorum!”

Ji Ah ne cevap vereceğini bilemeden ağzını açmışken yukarıda banyo kapısı aralandı, Min Woo’nun yüzü eşikte belirdi:

“Hadiii, gelsene çocuğum, su soğumadan jakuziye geri dönmek istiyorum!”

“Ji Han yerine masajınızı ben yapmak istiyorum efendim!” diye bağırdı Kang Hyuk aniden. Ve kızı merdivenlerin ortasında bırakıp basamakları atlaya atlaya üst kata çıktı, banyonun kapısında Min Woo’nun karşısına dikildi. Sırıtarak:

“Ji Han şoför değil mi? Oysa masaj yapma işi kahyanıza ait olmalı,” dedi. “Hem ben çok iyi masaj yaparım, Tay masajı, Endonezya masajı, ne isterseniz hepsini bilirim!”

Min Woo bir an şaşırmıştı, ama sonra dudak büktü: “İyi ya… Gel o zaman…”

Ve tekrar banyoya girdi. Kang Hyuk da sırıtarak onun peşinden girerken: “Yaa Ji Ah hanım, elin herifini mıncıklamana izin vereceğimi sanıyorsan çok yanılıyorsun!” diye geçiriyordu içinden.

Ji Ah’ysa olan biteni şaşkın gözlerle izlemiş, sonra omuz silkmişti. Oh, canıma minnet, diye düşündü; Min Woo’ya masaj yapmanın çok da meraklısı değildi. Genç kız aldırmaz bir tavırla merdivenlerden gerisin geri inmeye başladı…

***********************************************

FT Island – I Hope

Ertesi gün Kang Hyuk oppanın kitapçı dükkanına gelen liseli kızlar büyük bir hayalkırıklığına uğradılar: Kitapçının kapısında: “Bilinmeyen bir süre için kapalı kalacaktır” diye bir not vardı. Çünkü küçük kızların kitapçı ağabeyleri o sırada bir canavarla uğraşıyordu!

Kang Hyuk daha yirmi dört saat dolmadan Min Woo’nun kaprislerinden pes etmişti: Yeni patronu –maalesef!- yaptığı masajdan çok memnun kaldığı için ona saatlerce omuz, boyun, sırt, ve ayak masajı yapmak zorunda kalmıştı! Sonra Min Woo’ya yeşil çay demlemenin inceliklerini öğrenmiş (ve bunu öğrenene kadar tam yirmi yedi kez çayı demleyip çocuğun ayağına getirmesi gerekmiş), ardından –son hizmetçi de iki gün önce istifa ettiği için- tek başına bütün malikâneyi baştan sona çamaşır suyuyla silmişti! Üstelik Min Woo işkenceyi artırmak istercesine o sırada başında durup “Aferin Kang Wook, bir çalışan her konuda patronunun eli ayağı olmalıdır,” diye felsefi tespitlerde bulunuyordu!

Şimdi de basın toplantısının olduğu binanın dışında Ji Ah arabanın şoför koltuğunda patronunu beklerken Kang Hyuk yorgunluktan bitmiş vaziyette yanındaki koltuğa yığılmıştı. Min Woo onu buraya da sürüklemişti – basın toplantısından sonra terlemiş ve yorulmuş olursa enerji içeceği servisi yapmak ve terini kurulamak için!

Kang Hyuk “o enerji içeceklerine asıl benim ihtiyacım var,” diye düşündü ve yorgunlukla içini çekti. Yanında oturan Ji Ah muzipçe baktı ona:

“Şimdiden pes ettin bakıyorum??”

Kang Hyuk onun alaycı gözlerini görünce yerinde doğrulmaya çabaladı: “Hayır, hiç de bile, ben asla- Aaahh!”

Ama ağrıyan sırt kasları genç adamı yeniden koltuğa çivilemişti maalesef… Kang Hyuk: “Ah ah ah, kolum kopuyo koluummm!” diye sızlanırken Ji Ah artık kahkahalarını tutamıyordu. 🙂

O sırada içeride basın toplantısı başlamak üzereydi. İşler gerçekten de tam Ji Ah’nın tahmin ettiği gibi gitmiş, Hyo Rim birlikte basın toplantısı düzenlemeye hemen razı olmuştu. Min Woo onu ilk gördüğünde şaşkınca durakladı: Kızın bütün rengi uçmuştu, benzi sapsarıydı. Bu olay onu da en az kendisi kadar üzmüştü anlaşılan.

“Merhaba Min Woo,” diye selamladı genç starı. O kadar halsizdi ki, Min Woo’ya laf sokacak dermanı bile kalmamıştı. Min Woo da şaşkınca “selam,” diye cevap verdi. Genç adam eski sevgilisinden nefret etmesine rağmen içinden hafif bir burukluk geçti, daha önce Hyo Rim’i bu kadar bitkin ve umutsuz gördüğünü hatırlamıyordu.

Kız sanki onun düşüncelerini okumuş gibi hafifçe gülümsedi:

“Beni böyle gördüğüne şaşırdın, değil mi? Sevinmişsindir de sen şimdi… Gerçi senin halin de benden çok farklı değil, gözlerinin altı çökmüş, anlaşılan geceyi uykusuz geçirmişsin…”

Min Woo hafif bir alayla gülümsedi:

“Eh, çok doğal değil mi? İkimiz de büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız, aptal bir olay yüzünden hayranlarımızın sevgisini kaybedebiliriz! O yüzden iyisi mi şimdilik ateşkes yapalım ve önce şu işi halledelim, tamam mı?”

Böyle deyip elini uzattı. Hyo Rim bir an şaşırmıştı, ama hemen toparlandı, kendisi de hafifçe gülümsedi. Ve o da elini uzatıp çocuğun elini sıktı.

Az sonra patlayan flaşlar altında basın toplantısının düzenlendiği odaya girdiler. İçerisi oldukça kalabalıktı, her gazeteden, her televizyon kanalından muhabir gelmiş olmalı diye düşündü Hyo Rim. Korkudan bacakları titriyordu.

Anlaştıkları gibi, söze Min Woo başladı:

“Birkaç gündür internet siteleri Hyo Rim-şi’yle ikimizin reklam çekimi kamera arkası görüntüleri olduğu iddia edilen video çekimi ile çalkalanıyor,” dedi genç adam rahat bir tavırla. “Bu görüntülerden Hyo Rim-şi’yi bilerek yere düşürdüğüm ve onunla alay ettiğim gibi bir anlam çıkarılmış. Bu dedikoduları çıkaran kişileri esefle kınıyorum. Çünkü bildiğiniz gibi biz Hyo Rim-şi’yle çok iyi dostuz.”

Böyle dedi ve gülümseyerek genç kıza döndü. Hyo Rim ona bakınca bir an içi titredi: Genç adam gerçekten de çok sıcak bir biçimde gülümsüyordu. Hyo Rim bakışlarını zorlukla onun üzerinden ayırıp salondaki gazetecilere döndü:

“Evet Min Woo-şi’nin dedikleri doğrudur,” dedi. “Videodaki görüntüler bir viral market stratejisiydi, yani dikkatleri kampanyamıza daha çok çekmek üzere tasarlanmış bir çekimdi yalnızca… Ama maalesef kötü niyetli kişilerce yanlış anlaşılıp saptırılmaya çalışıldı, o yüzden biz de bu açıklamayı yapmaya karar verdik… Min Woo-şi’yle aramızda bir düşmanlık olduğu dedikodusu kesinlikle gerçek değildir!”

Salonda bir uğultu koptu: Gazeteciler hep bir ağızdan sorular soruyorlardı. Birisi: “Viral market kampanyası mı? Bu iddianızı parfüm üreticileri de doğrulayabilir mi acaba?” diye sorunca bu işi Soo Hyun’un çoktan halletmiş olduğunu bilen Min Woo gönül rahatlığıyla: “Elbette!” diye cevap verdi. Bir başka gazeteci ise:

“Bildiğimiz kadarıyla şu anda ikiniz de kimseyle görüşmüyorsunuz… Acaba bu reklam kampanyasında birlikte rol almakla birbirinize karşı olan eski hisleriniz de tekrar su yüzüne çıktı mı?” diye sorunca Min Woo da Hyo Rim de bir an durakladılar. Ama Min Woo hemen kendini toparladı, çapkın ve gizemli bir gülümsemeyle Hyo Rim’e baktı:

“Bunu bilemem… Bunu ancak zaman gösterir…” dedi ve hemen ardından, adeta utangaç bir biçimde gözlerini kaçırıp hafifçe güldü! Genç adamın jest ve mimikleri o kadar gerçekçiydi ki, salon birden coştu! Gazeteciler birbirlerini ezerek soru sormaya çabalarken Hyo Rim de nefesi kesilmiş bir biçimde genç adama bakakalmıştı…

Nihayet basın toplantısı bitip de genç yıldızlar kulise geçince her şeyi içeriden izlemekte olan Soo Hyun onları sevinç içinde karşıladı:

“İkiniz de harikaydınız Min Woo, Hyo Rim-şi! Özellikle dikkati başka yöne çekmek çok ama çok akıllıcaydı! Şimdi herkes reklam filmini unutup sizin yeniden bir araya gelip gelmeyeceğinizi konuşuyor olacak!”

Min Woo’nun da gözlerinin içi gülüyordu. Çocuksu bir biçimde:

“Sahi miiiiii? İyi yaptım, değil mi Hyungg?” diye bağırıp aniden menajerinin boynuna atladı! Onunla birlikte olduğu yerde zıp zıp zıplarken: “Biliyor musun, öyle demek bir anda aklıma geliverdi! Yoksa nerdeyse “Ahaha, saçmalamayın, Hyo Rim’le ben mi?? Yeniden başlamak mı?? Tanrı yazdıysa bozsun!” demek dilimin ucuna kadar gelmişti ama neyse ki kendimi tuttum!” Min Woo sırıttı ve hâlâ yanlarında duran Hyo Rim’e şımarık bir çocuk gibi baktı: “Ahah, alınmadın diil mi Hyo Rim? Senin de aynı şeyleri düşündüğünü biliyorum…”

Hyo Rim ufak bir kahkaha attı: “Saçmalama! Tabii ki alınmadım, senle bir daha sevgili olmaktansa tavuk kılığına girip reality şovlara çıkmayı tercih ederim!” Min Woo da neşeli bir kahkaha attı. Şu anda işleri düzelttiği için o kadar mutluydu ki, Hyo Rim’in iğneli lafları bile canını sıkamazdı!

“Neyse, bu işi de hallettiğimize göre burda daha fazla kalmama gerek kalmadı,” dedi Hyo Rim ve ayakta dikilen iki adama döndü: “Soo Hyun-şi, kendinize ve bu manyağa iyi bakın… İyi günler!”

“Güle güle Hyo Rim-şi,” dedi Soo Hyun kibar bir reveransla. Min Woo’ysa: “Hadi baaay!” deyip hemen menajerinin koluna yapışmıştı: “Çok acıktımmm! Hadi güzel bir yerde bana yemek ısmarla Hyungnim!”

Adele – Someone like you 

Hyo Rim’se kulisten çıkınca bir an olduğu yerde durakladı. Destek almak ister gibi duvara tutundu ve derin bir soluk aldı. Genç kızın gözleri dolmuştu. Aklından Min Woo’nun soru sorulduğu andaki o bakışı çıkmıyordu… Nasıl da güzel bir bakıştı o, tıpkı… tıpkı eski günlerdeki gibi!

Eski günler… Hyo Rim’in gözleri daldı. O kısacık üç ayı düşündü. Ömrünün en güzel üç ayı…

Seul sokaklarını birlikte arşınladıkları uzun günler geldi aklına: Kış aylarında olmalarını fırsat bilir, atkılarla berelerle yüzlerini iyice saklar, sonra fıldır fıldır gezerlerdi şehirde. Bir seferinde lunaparka gitmiş, dönmedolaba binip yukarıdan şehri seyretmişlerdi. Bir seferinde saatlerce nehir kenarında oturup insanları izlemiş, onlarla ilgili saçma sapan hikayeler uydurup gülmüşlerdi. Sonra sık sık Min Woo’nun evinde buluşur, şarap içip DVD seyreder, ya da langırt oynarlardı (Min Woo’nun yenilince nasıl tepindiği aklına gelince genç kız kıkır kıkır gülmeye başladı: O surat ifadesini unutmasına imkan yoktu!) Min Woo o zaman da çocuksuydu, şımarıktı, hatta bencildi, hepsi doğru. Ama tatlı bir yanı da vardı çocuğun; kibardı, zaman zaman çok hoş jestler yapmakta üstüne yoktu. Min Woo’nun ona kendi elleriyle makarna pişirmesi geldi gözünün önüne.

“Tarifi Soo Hyun Hyungnim’den aldım, eğer kötü olursa onu suçlarsın tamam mı?” demişti gülerek. Ve işin kötüsü gerçekten de çok kötü bir makarna yapmıştı! Ama Hyo Rim’e bu birbirine yapışmış, hamurlaşmış makarna dünyanın en lezzetli yemeği gibi gelmişti…

Hyo Rim çenesinden damlayan yaşla kendine geldi. Burnunu çekip kendi kendine hüzünle gülümsedi.

İnkâr etmenin yararı yoktu… Bu aptal, şımarık, çocuksu oğlanı çok ama çok sevmişti! Hatta belki… evet belki…

..belki hâlâ seviyordu onu… Belki de bu büyük nefreti, o yüzdendi. Kendisinin dağlar kadar büyük aşkını tek bir kalemde yıkıp geçtiği için…

“Ama neden… Neden yaptın?…” diye fısıldadı kendi kendine, hayalindeki Min Woo’yla konuşur gibi. Bu muhteşem güzelliği kendi ellerinle neden yıktın… Neden…

Gözyaşları yanağından damlarken, genç kız dünyanın tüm yükü omuzlarına binmiş gibi ağır adımlarla yeniden yürümeye koyuldu…

***********************************************

David Arkenstone – Secret Wedding 

Yüreğim pırpır ederek ormanın kadim ağaçları arasında ilerliyordum. Sevdiğim, yüreğimin güneşi, kalbimin biricik kraliçesi beni bekliyor! Kuru dalların, yaprakların üzerinde uçar gibi koşuyor, koşuyorum. Ve önüme gelen bir dalı çekmemle birlikte nefesim kesiliyor: İşte orada! Az ötede, hanbokunun eteklerinde yapraklar uçuşarak bekliyor!

Ayaklarımın altında çıtırdayan kuru dalların sesini duyan sevdiğim bana doğru döndü ve pırıl pırıl, siyah inciler gibi parlayan gözleriyle göz göze geldim. Yüreğimde bir güvercin kanat çırparak havalandı sanki…

“He Ran-şi…” diye fısıldadım.

Sevdiğim güzel gözlerini yüzümden hiç ayırmadı, yüzüne güneş gibi bir gülümseme doğarken yavaş adımlarla yürüyerek yanıma yaklaştı. Mermere dökülen su sesiyle:

“Hoşgeldiniz Jong Hwa-şi,” dedi bana, “Bugün gelmeyeceksiniz diye düşünüp endişelenmiştim. Sarayda çıkan olaylardan haberim var. Majesteleri kralımızın veliaht prense çok öfkelendiğini işittim…”

Sevdiğimin sözleriyle bir an için yüreğim sıkıştı: Doğruydu. Bugünlerde saray son derece karışıktı. He Ran’ın olanları veliaht prensin eşi olan ablasından işittiğini biliyordum. Kral Injo ile veliaht prens arasında büyük anlaşmazlıklar doğmuştu. Veliaht prens Chungguk’ta görüp öğrendiği üzre askeri ve siyasi yapıyı tamamen değiştirmek istiyordu. Prensin Çin’deyken Avrupalı dostları da olmuş, onlardan çok şey görüp öğrenmiş, hatta yaşam tarzlarını büyük bir içtenlikle benimsemişti. Kral Injo’ya Hristiyanlığı kabul ettiğini açıkladığı gün sarayda kızılca kıyamet kopmuştu! Yaşlı kral “atalarımızın âdetlerini bir çırpıda nasıl yok sayarsın?!” diye öfkeden kudurmuş, veliaht prensi yanından kovmuştu. Saray muhafızlarından biri olarak ben de tüm bu kargaşanın yakın tanıklarındandım.

Zavallı arkadaşım Prens Bongrim’se babası Kral hazretleri ve ağabeyi veliaht prens arasındaki anlaşmazlıkları gidermek için nafile yere uğraşıp didiniyordu. Arkadaşım ağabeyi veliaht prensten çok daha olgundu; Batı dünyasından gelen yenilikleri akla yatkın bulmakla birlikte babasının endişelerini de anlıyordu. Bir gün dertleşirken bana:

“Toplumumuz geleneklerine son derece bağlı, kapalı bir toplum,” diye açıklamıştı, “Bu insanlara bir anda tüm yaşantılarını değiştirmek istediğimizi nasıl açıklayabiliriz? Aynı şey siyasi ve askeri konularda da geçerli: Bunca yıldır yakın dövüşte, kılıç kullanmada usta olan askerlerimize artık Avrupa’nın silahlarını kullanmaları gerektiğini söylesek bile kaçı bunu başarabilir? Ancak yeni yetişen gençleri bu şekilde eğitmemiz mantıklı olacaktır… Oysa veliaht prens bu gerçeği görmüyor, görse de anlamak istemiyor… O kendini Batı teknolojisinin büyüsüne çoktan kaptırmış durumda ve bir an önce tüm değişiklikler yapılsın istiyor!…”

Bongrim’i üzüntülü gözlerle onaylayarak dinliyordum. Arkadaşım pek çok konuda ağabeyinden daha akıllı, daha ileri görüşlüydü. Ayrıca veliaht prens biraz zayıf yapılıydı; Qing kralı Sohyun’un Mançurya ve Uygurlar üzerine yapılan seferlerde orduya katılıp savaşmasını rica etmesi üzerine Bongrim gönüllü olmuş, ağabeyinin yerine savaşa kendisi katılmıştı. Arkadaşım şimdi o günleri hatırlayıp öfkeyle dişlerini gıcırdatıyordu:

“Hong Taiji Veliaht Prens Soohyun’u bile bile ölüme göndermek istedi! Onun hiç savaş tecrübesi olmadığını bile bile orduya kumandanlık etmesini istemesinin bundan başka bir açıklaması olamaz! Ah Jong Hwa, bir bilsen bu aşağılık insanlardan ne kadar nefret ediyorum!”

Ama ne yazık ki Hong Taiji’nin isteği üzerine yeniden bu çok nefret ettiği insanların arasına, Çin başkentine dönmek zorunda kalmıştı… Ağabeyi ve kral babası arasındaki kavgayı büyük bir üzüntüyle ancak uzaktan takip edebilen arkadaşım için üzülmeden edemedim…

Ama şimdi tüm bunları düşünüp hüzünlenmenin sırası değildi. Şimdi, kalbimin biricik incisi, orkide çiçeğim He Ran’ın yanındaydım. Onu dünyanın tüm kötülüklerinden korumak ister gibi gülümsedim:

“Siz o güzel aklınızı böyle şeylere yormayın. Ben eminim ki Kralımız majesteleri ile enişteniz Veliaht prens aralarındaki anlaşmazlıkları halledip ülkemiz ve milletimiz için en iyisi ne ise onu yapacaklardır…”

He Ran hafifçe kaşlarını çatıp bana baktı. Bir an şaşırdım. Onu kıracak bir şey mi demiştim?

“Kadın olduğum için beni hiçbir şeyden anlamaz sanıyorsunuz, öyle mi?” dedi kırgın bir sesle. “Oysa ben de ülkem ve halkım için en az sizin kadar endişeleniyorum. Kadın olmam benim siyasetten anlamamamı mı gerektirir?”

Hüzünlü ceylan gözlerini bana çevirince kalbim sıkıştı sanki. Kekeleyerek:

“Ne münasebet!” diye bağırdım, “Asla böyle bir şey düşünmedim He Ran-şi! Sizin pek çok erkekten daha zeki olduğunuzu biliyorum! Ve o güzel yüreğinizin olan bitene üzülmemesi elbette mümkün değil… Ama ben… ben yalnızca sizi her şeyden, tüm sıkıntı ve dertlerden korumak istiyorum! O yüzden böyle dedim, lütfen yanlış anlamayın!”

He Ran’ın gözlerindeki kırgınlık yerini hafif bir hüzne bıraktı. Sevdiğim, burukça gülümsedi:

“Teşekkür ederim Jong Hwa-şi… Sizin nazik yüreğinize inancım tam…” Sonra, derin derin içini çekti. Bakışlarını yeniden bana çevirdiğinde güzel gözlerindeki derin kederi görüp sarsıldım.

“Yazık ki yüreğinizden geçenin gerçekleşmesi mümkün değil,” dedi. “Ben de olan biten her şeyin farkındayım, ablamın veliaht prens eniştem için ne kadar endişelendiğini gayet iyi biliyorum. Ülkemiz zorlu zamanlardan geçiyor; Kral hazretleri değişime ayak diremeye çalışırken genç ve heyecanlı eniştem bu değişimi bir an önce hayata geçirmek istiyor. Aralarındaki anlaşmazlık böyle devam ederse korkarım kan dökülecek!”

He Ran’ın dudakları titriyordu. Son sözleri kalbime hançer gibi battı: “kan dökülecek!” Sevdiğimin sözleri, tekinsiz bir geleceğin kehaneti gibiydi: Hem ülkemiz, hem de ikimiz için…

Sanki isyan edersem bu kaderi değiştirebilirmişim gibi haykırdım:

“Hayır! Hayır, böyle bir şeye asla izin vermeyeceğim! Siz korkmayın, o  güzel yüreğinizi daha fazla sıkmayın, ne olur!”

Sonra diz çöktüm, elimi kalbimin üzerine koydum ve sevdiğimin gözlerinin içine baktım. Yüreğimdeki bütün inançla, bütün güvenle baktım bu gözlere, ve şöyle dedim:

“Ben, kraliyet töre bakanı Cha Im Woon’un oğlu Cha Jong Hwa, size burada şerefim üzerine yemin ediyorum ki, sizi ve hanedan üyelerini uğursuz bir kaderden korumak için kanımın son damlasına kadar savaşmaya hazırım!”

He Ran gülümsedi. O gülümseyince güneş daha bir ışıldadı, kuşlar daha güzel ötmeye başladılar, renkler daha da parlaklaştı sanki! Yüreğim mutluluk ve coşkuyla doldu. Ah, bir bilse, onun hep gülümsemesi için canımı bile vermeye razıydım!

Heyecandan titreyen elimi uzattım, onun elini tuttum. Gözlerimi gözlerinden ayırmadan onun da yavaşça diz çökmesini sağladım, bir ağacın dibine, yaprakların üzerine oturduk. Ben sırtımı ağaca dayamıştım, He Ran’sa yavaşça başını omzuma yasladı. Onun güzel saçlarının kokusu burnuma gelince kalbim heyecanla atmaya başladı.

Hiç konuşmadan, öylece, saatlerce oturduk. Saatlerce oturduk, ama bana birkaç dakika gibi geldi. Onun yanında o kadar mutluydum ki… Hayatımı paylaşacağım insanı bulmuştum. “Bugün eve döner dönmez validem ve pederimle konuşup evlilik teklifi göndermemiz konusunu açmalıyım,” diye geçirdim içimden. Daha fazla beklemeye tahammülüm yoktu.

Oysa yazık ki kader, bize bambaşka bir yol çiziyordu…

Min Woo yine kan ter içinde uyandı! Birkaç saniye kalbinin gürültüsünü kulaklarında hissederek ve faltaşı gibi açılmış gözlerle tavana bakarak nerde olduğunu algılamaya çalıştıktan sonra nihayet nefes alış-verişleri normale döndü. Genç adam sıkıntıyla içini çekti: Her hafta en az iki gece bu kabuslarla uyandığı halde bu duruma hâlâ alışamamıştı…

Yavaşça yerinden kalktı, hâlâ bacakları titrer biçimde yürümeye başladı. Kapının altından ışık sızıyordu. Genç adam odasının kapısını açıp merdiven aralığından alt kattaki salona bakınca bir an şaşkınca durakladı: Kang Wook ve Ji Han henüz yatmamış, karanlık salonda kısık sesle TV izliyorlardı.

Min Woo kaşlarını çatıp somurttu: Bu ikisi kendisini uyuttuktan sonra oturmaya devam ediyorlardı demek! Genç adam korkusunu unuttu, içi iki elemanına fırça atma isteğiyle doldu.

Ji Ah ve Kang Hyuk’sa çekimlerde çok yorulan Min Woo’nun 9’da yatağa gitmesi üzerine bir süre ne yapacaklarını düşünmüşler (salondaki ufak langırt masasına ikisi de acıklı gözlerle bakmış, ama bu oyunun çok ses çıkarıp Min Woo’yu uyandıracağına karar verince iç çekerek vazgeçmişlerdi…), ve en iyi seçimin film seyretmek olacağına karar vermişlerdi. Ji Ah Min Woo’nun geçenlerde izlemesi için kendisine verdiği, çocuğun kendi filmlerinden birini seyretmeyi önermişti ama Kang Hyuk: “Zaten yedi-yirmi dört adamın yanındayız, kusucam artık!” diye bunu kati bir dille reddetmişti! En sonunda salondaki DVD koleksiyonunun içinden ikisinin de görmediği vampirlerle ilgili bir korku filminde karar kıldılar. Kang Hyuk kıza sırıtarak baktı:

“Bak, korkup da çığlığı basma ama? Yakalanırsak Cha Min Woo ikimizi de kovar!”

“Hahaha, asıl sen kendine hakim ol,” diye sırıttı ve onun omzuna ufak bir yumruk attı Ji Ah, “benim ne kadar cesur bir kız olduğumu bilirsin!”

“Hadi bakalım,” diye dudak büktü Kang Hyuk. Ama içten içe filmin gerçekten çok korkunç olup Ji Ah’nın korkudan kendisine sarılması için dua ediyordu!

Fakat maalesef Ji Ah’nın dediği gibi olmuştu, kız filmi gözünü bile kırpmadan seyrediyordu. Film gerçi çok kötüydü, ama yönetmen hiçbir masraftan kaçınmamış, kan ve vahşet sahnelerini bol tutmuştu. Fakat buna rağmen Ji Ah’nın korktuğu falan yoktu, kız yüzünde en ufak bir ürkme belirtisi olmadan bakıyordu ekrana. Kang Hyuk en gerilimli sahnelerin birinde Ji Ah’yı yan yan süzmeden duramadı; bu kız neden normal bir kız gibi çığlık atıp kendisinin arkasına saklanmıyordu yaaa?! En sonunda dayanamadı, vampirin aniden bir duvarın arkasından fırladığı ve kurbanına saldırdığı sahnede bile Ji Ah’nın kılının kıpırdamadığını görünce:

“Yav sen niye korkmuyorsun?! Sen ne biçim kızsın bee?!” diye patladı.

Ji Ah’ysa gözünü ekrandan ayırıp arkadaşına sırıttı: “Haha, bunlarla mı korkacakmışım, güldürme beni! Ben vampirlerden korkmam bir ke-AYYYYYYYYYYYY!”

Interview with the vampire OST 

Ji Ah’nın lafı yarıda kalırken genç kız korkuyla bir çığlık atıp Kang Hyuk’un kucağına zıpladı! Kang Hyuk durumdan memnun, kocaman sırıttı: “Yaa, hani korkmazdın??” Ama Ji Ah’nın televizyon ekranına değil, tam kendisinin arkasına doğru baktığını anlayınca genç adamın sırtından soğuk terler boşaldı. Ji Ah’nın hâlâ tek kelime edemeden iri iri açılmış gözlerle baktığı şeyi görmek için yavaşça arkasını döndü, ve…

… Min Woo’yu öfkeyle kaşlarını çatmış, onlara bakarken buldu!

Televizyon ekranından sızan loş ışık, Min Woo’nun yüzünde gölgeler yaratıyor, genç adamın yüzüne hayalet, hatta vampir gibi bir ifade veriyordu. Min Woo genizden gelen deruni bir sesle:

“BURDA NE YAPIYORSUNUUUUUUUZZ?!” diye tısladı. “SİZ BENİ UYUTUP FİLM Mİ İZLİYORSUNUZ?!”

Ayaklarını sürüyerek yürüdü, ekranın karşısına geçti. Sonra histerik bir biçimde:

“Hem de korku filmi!” diye bağırdı. “Ben boşuna kabuslarla boğuşmuyormuşum, kesin uykumda bu filmin sesini duyduğum için kabus gördüm! Siz… siz ikiniz var yaa…”

Ji Ah o sırada kendini toparlamıştı, hemen ayağa fırlayıp kendilerini savunmaya girişti:

“Çok özür dileriz efendim, sizi rahatsız etmemek için filmin sesini en kısık seviyede tutmaya çalışmıştık ama yine de hatalıyız, lütfen affedin! Bakın, hemen kapatıyorum!”

Böyle deyip kumandaya uzandı, kapatma düğmesine basmak üzereyken birden Min Woo:

“Dur, bekle bekle!” deyip engel oldu. Ji Ah ve Kang Hyuk şaşkınlıkla durakladılar. Min Woo düşünüyordu. Sonra birden:

“Çivi çiviyi söker, değil mi?” dedi, “Belki de kabuslu geceleri atlatmanın en iyi yolu daha çok korkmaktır! Evet ya!” Elini alnına koydu ve teatral bir biçimde: “Aman Tanrım, bunu nasıl da düşündüm, ben bir dâhi olmalıyım,” diye mırıldandı. Sonra hızlı adımlarla yürüyüp, hâlâ salak salak dikilip ona boş gözlerle bakmakta olan Ji Ah ve Kang Hyuk’un yanına geldi, onların tam ortasına geçti ve ikisinin birden kolundan tutup kendisiyle birlikte kanepeye geri oturttu:

“Çabuk filmi başa sarın bakayım! Hah, evet işte böyle! Filmi en baştan hep birlikte izliyoruz!”

FT Island – Bing bing 

Ji Ah itiraz etmeden kumandanın düğmelerine basıp filmi başa alırken Kang Hyuk’un suratına patronunu dövmek ister gibi bir ifade yerleşmişti. Son beş dakikası kalmış olan bu boktan korku filmini şimdi en baştan seyretmek zorundaydı, üstelik bu Min Woo denen hıyar Ji Ah’ya fazla yakın oturuyordu! Öfkesini elinden geldiğince gizleyip mümkün olan en kibar sesiyle:

“Eee… Efendim, siz öyle rahat mısınız?” dedi, “İsterseniz siz kanepede oturun, Ji Han’la biz yerdeki minderlere geçelim..” Min Woo ise umursamazca elini salladı:

“Gerek yok gerek yok… Hatta böyle daha iyi, siz korkarsanız yanınızda benim olduğumu bilmeniz iyi gelir!”

Kang Hyuk dişlerini gıcırdatırken Ji Ah hafifçe kıkırdadı: Filmden aslında kimin korkacağını tahmin etmek hiç de zor değildi…

Gerçekten de Min Woo korkulu sahnelerin istisnasız hepsinde yerinde bir kez zıpladı! Her seferinde de Ji Ah’nın ya da Kang Hyuk’un kolunu ya da omzunu sıkıyor, bir yandan da: “Sakın korkmayın! Bunlar yalan, hepsi efekt, ben bu filmlerin nasıl çekildiğini biliyorum beee, şu kan zannettiğiniz şey aşı boyası, o yaraları da bilgisayar efektiyle yapıyorlar!” diye gerekli gereksiz bir yığın açıklamada bulunuyordu! Kang Hyuk dişlerinin arasından: “Elbette efendim… Siz daha iyi bilirsiniz tabii…” diye mırıldandığında Ji Ah gene kıkırdamadan edememişti: Bunca yıllık dostunun o ses tonuyla konuşurken aslında: “Sen söylemesen biz anlamayacaktık di mi gerizekâlı??” demek istediğini çok iyi anlamıştı çünkü!

Zavallı Kang Hyuk’un çilesi bununla da bitmiyordu: Min Woo Ji Ah’ya her sarıldığında çocuğu kızdan ayırmak için yeni bir bahane icat etmek zorundaydı! Birkaç sefer: “Min Woo-şi! Acaba siz kanepenin bu tarafına mı geçseniz? Bakın burdaki yastıklara dayanabilirsiniz…” diye ortaya geçme teşebbüsünde bulunmuş, ama Min Woo oralı olmamıştı. Sonra Ji Ah’yı mutfağa göndermeye çabalamış, “Ji Han, baksana, belki Min Woo-şi filmi izlerken patlamış mısır yemek ister!” deyince Min Woo hemen: “Hayır, ben bu saatte hiçbir şey yemiyorum, diyetime uygun değil!” diye itiraz ederek bu yolu da kapatmıştı… Nihayet Min Woo’nun yine tiz bir çığlık atıp: “Annecim!” diyerek Ji Ah’nın boynuna sarıldığı bir sahnede Kang Hyuk artık dayanamadı; öfkeyle ayağa kalktı, Min Woo’nun kollarını kızın boynundan çekti! Min Woo ona yarı şaşkın – yarı kızgın bakınca da en sevimli haliyle gülmeye çabaladı:

“Ahah… Şeyyyy, efendim, Ji Han üç gündür banyo yapmıyor, kokmuştur şimdi o! Siz korkarsanız bana sarılın, hem ben ondan daha kaslıyım, sizi daha iyi korurum!” Böyle deyip kolunu sıktı, pazularını gösterdi. Ji Ah’nın öfkeden gözleri irileşmişti: “Bana kokmuş mu dedi o?!” Min Woo’ysa şaşırsa mı, kızsa mı bilemeden apışıp kalmıştı: Bu… bu çocuk… bu çocuk kendisine asılıyor muydu ne?!

“G-gerek yok,” dedi şaşkınca, bir yandan da Kang Hyuk’u tuhaf tuhaf süzüyordu. Sonra boğazını temizledi, tekrar kanepede dik oturdu. Ama hafifçe Ji Ah’ya doğru kaymadan edemedi: Ne olur ne olmaz, Kang Hyuk’a fazla yaklaşmasa iyi olacaktı…

Kang Hyuk hayalkırıklığı ile içini çektiğinde ise Min Woo yarı gergin, yarı tiksinmiş biçimde ona kısacık bir göz attı: Artık nerdeyse emindi, bu çocuk kendisine âşık olmuştu!

Genç adam derin derin içini çekti: Ah ah… Genç ve yakışıklı bir yıldız için hayat ne kadar da zordu!…

***********************************************

Gyeongbok sarayı o gün heyecanlı bir kalabalığı ağırlıyordu: Tarihi drama “Kökler”in saray sahneleri burada çekilecekti.

“Ne diyorsunuz?! Olamaz! Bu kadar kısa sürede yeni bir oyuncuyu nerden buluruz?!”

Sarayın iç avlusunun bir köşesinde kendisine ayrılmış olan yerde makyajının tamamlanmasını bekleyen Min Woo ve onun başında dikilen Soo Hyun, asistanıyla konuşurken sesi giderek yükselen yönetmen Han’a şaşkınca baktılar. Adam asistanı adeta itip kakarken: “Ajansı arayın, hemen yeni bir oyuncu göndersinler! Hemen! DERHAL!” diye bağırıyordu. Zavallı asistan kızcağız beline kadar eğilip selam verdi, sonra hızla koştururarak uzaklaştı. Yönetmeninse kaşları çatılmış, şişman adam stresten boncuk boncuk terlemişti. Soo Hyun hızlı adımlarla yürüyüp onun yanına geldi:

“Bir problem mi var yönetmen Han?”

Yönetmenin suratı sirke satıyordu. Ama elinden geldiğince kibar olmaya çabalayarak:

“Maalesef öyle, menajer Song,” dedi, “Senaryoda Çin prensesi olarak bir bölümlüğüne konuk oyuncu olacak olan aktris az önce kaza geçirmiş! Hastaneye kaldırmışlar. Ciddi bir şeyi yokmuş ama bacağı kırılmış. Sizin anlayacağınız bugün onun sahnelerini çekmemiz mümkün değil…”

Soo Hyun ciddiyetle kaşlarını çattı: “Fakat… bugün o sahneleri çekip bu bölümü tamamlamanız gerektiğini söylememiş miydiniz? Montaj ve müziklerin eklenmesi ile birlikte yayın gününe ancak yetişir…”

Yönetmen histerik bir biçimde:

“Evet, maalesef öyle!” diye haykırdı, “Bugün çekimi tamamlamamız gerekiyor! Yoksa yayın gününe asla yetiştiremeyeceğiz! Tanrım, ah Tanrım ne yapacağım?!”

Aynı anda yönetmen asistanı kız korka korka iki adamın yanına yaklaştı:

“Şeyyy, efendim… Ajansı aradım, ama…”

“Ama’sı ne?! Çabuk söyle!” diye bağırdı yönetmen. Kızınsa gözleri korku doluydu:

“E-efendim, şey… Tarif ettiğimiz özelliklerde bir bayan oyuncuları varmış ama… ne yazık ki bugün bir reklam filmi çekimindeymiş!”

Yönetmen Han: “NEE?!! Ne yapacağız?! Ah Tanrım ne yapacağız?!” diye bağırırken kız korkuyla karşısında bekliyordu. Bu sırada ikinci yönetmen ve diğer teknik asistanlar da yönetmenin yanına yaklaşmış, adam hepsine birden bağırmaya başlamıştı:

“Bana bakın! Şimdi herkes tüm tanıdıklarına haber versin! Sektördeki bütün cast ajanslarını haberdar edin: Ellerinde yirmi beş-otuz yaşlarında, güzel, alımlı, kibar görünümlü bir bayan oyuncu varsa derhal yollasınlar! Kostümlerin içine sığabilmesi için elli kilodan fazla olmamalı! Boyu da en az bir altmış beş olmalı! Bugün bu oyuncunun bulunması lâzım, anlaşıldı mı?!”

Tüm ekip çil yavrusu gibi dağılırken Soo Hyun kaşlarını çatmış düşünüyordu. Birden, ani bir hareketle yönetmene döndü:

“Yönetmen Han! Bu rol için oyuncunun tecrübeli olup olmaması ne kadar önemli??”

Yönetmen ona şaşkınca baktı: “Pek… pek önemli değil…” dedi, “Ama rolün hakkını verecek kadar güzel ve alımlı bir bayan olması gerekiyor…”

Soo Hyun yeniden gözlerini kıstı. Güzel ve alımlı… Bunlardan pek emin değildi ama makyaj her derde deva olan bir şeydi, değil mi? Menajer kararlı bir biçimde yönetmene döndü:

“Size bu oyuncuyu getireceğim, lütfen siz kostümleri hazırlatın!”

Ve yönetmenin cevabını bile beklemeden hızlı adımlarla yürümeye başladı. Sadece yönetmen değil,  az ileride makyajının tamamlanmasını bekleyen Min Woo da şaşkınlıkla onun arkasından bakakalmışlardı.

Soo Hyun koşar adımlarla iç avludan çıktı, bir yandan da telefonla konuşuyordu: “Evet, bahçe kapısının önüne gel! Hayır, yalnızca sen gel. Çabuk ol!” Sarayın dış duvarlarına doğru yürürken bu işe girişmekle bir hata yapıp yapmadığını düşünüyordu. Belki de kızı büyük bir riske atıyordu, ama… şu kriz anında başka çare yok gibi gözüküyordu.

Sarayın büyük bahçesinden çıkıp dışarıya açılan kapıya doğru ilerlediğinde aradığı kişinin kendisini beklediğini görüp sevinçle gülümsedi. Genç kıza:

“Hayatının sürprizini yaşamaya hazır ol Ji Ah,” dedi. “Bugün Çinli bir prenses oluyorsun!”

Ve Ji Ah’nın şaşkınlıkla açılan ağzını kapatmasına bile fırsat kalmadan kızı kolundan tuttuğu gibi içeri sürükledi.

***********************************************

Chihayafuru ending

Yaklaşık yirmi dakika sonra kızın kostümünü giyip makyajının yapıldığı paravanın önüne gelip seslendi Soo Hyun: “Hazır mısın Ji Ah? Yanına geliyorum!”

Ve kızın cevabını beklemeden paravanı aralayıp içeri daldı. Bir yandan da konuşuyordu: “Rolünün yazılı olduğu senaryo bölümünü sana getirdiler, değil mi? Ne yapacağını-”

Birdenbire lafı yarıda kaldı: Karşısında, prenses kostümü içindeki ağır makyajlı ve saçları postişlerle desteklenmiş genç kız ayağa kalkıp kendisine döndüğünde menajerin gözleri şaşkınlık ve hayranlıkla açıldı.

Aynı anda Min Woo da somurtuk bir suratla kendine ayrılan tahtvâri geniş koltuğa yayılmış, hayranlarından gelen tweet’leri okuyarak neşelenmeye çabalıyordu. Bir figüran eksikliği yüzünden çekimin gecikmesi sinirini bozmuştu; genç kızın kaza geçirmiş olması falan hiç umrunda değildi. Hatta dikkatli olmayıp kaza geçirdiği için prenses rolünü oynayacak olan genç oyuncuya karşı sempatiden çok öfke duyuyordu!

Birden ortalıkta bir hareketlenme oldu, çekim ekibinden genç bir kız gelip:

“Çekime başlıyoruz Min Woo-şi,” dedi. “Buyrun efendim…”

Min Woo gönülsüz bir biçimde kalktı, platoya doğru ilerledi. Bir yandan da umursamazca:

“Prenses rolü için oyuncu buldunuz demek,” dedi. “Kim peki, adı duyulmuş biri mi?”

“Hayır efendim, no name bir oyuncu kendisi,” diye cevapladı asistan. Sonra az ileriyi işaret etti: “Bakın, işte orada!”

Min Woo umursamaz bir tavırla kızın gösterdiği yöne şöyle bir bakış attı. Eski zaman kıyafetleri içerisinde, uzun saçlı genç bir kızın ayakta dikildiğini fark etti.

Tam o anda, prenses rolünü oynayacak olan genç kız, başını ona doğru çevirdi.

Min Woo’nun birden nefesi kesildi! Genç adam olduğu yerde sendelerken düşmemek için yanındaki asistan kıza tutunmak zorunda kaldı. Asistan kız ufak bir çığlık attı: “Min Woo-şi! İyi misiniz efendim??” Ama Min Woo’nun ona cevap verecek hali yoktu. Genç star, şok içinde karşısındaki kıza bakakalmıştı.

Rüyalarında gördüğü kız, prenses kıyafetleri içerisinde karşısında duruyordu!

-Altıncı Bölümün Sonu-

Beşinci Bölüm: “Kariyerin Bitebilir Min Woo!”

Min Woo karşıdan gelip önünde duran orta yaşlı adama bakakalmıştı. Ama hemen kendini toparladı, kaşlarını çattı.

“Burada ne yapıyorsun baba?”

“Bunca zaman sonra beni ilk defa gördüğünde söyleyeceğin ilk laf bu mu?” dedi baba, asık yüzle. Min Woo cevap vermedi. Onun da suratı asılmıştı, az önce Ji Ah’ylayken yüzüne yerleşivermiş olan çocuksu gülümsemenin şimdi izi bile kalmamıştı.

cha kyu won - choi il hwa

“Seninle konuşmamız gerek,” dedi Cha Kyu Won direk konuya girerek. Min Woo gönülsüzce başını salladı. Kapının şifresini girdi, babasına içeri geçmesi için yol verirken olanları şaşkın şaşkın izleyen Ji Ah’ya döndü:

“DVD’lere sonra bakarız, olur mu? Şimdi istersen eve gidebilirsin…”

Ji Ah şaşkınca başını salladı. Min Woo hafifçe gülümser gibi oldu, sonra yüzü yeniden ciddi bir ifade alırken içeri girip kapıyı kapattı.

Cha Kyu Won’sa çoktan içeri girip salondaki koltuklardan birine yerleşmişti bile. Kollarını rahatça koltuğun arkalığına attı, etrafa bakındı:

“Kendine güzel bir ev yapmışsın,” dedi. “Burada tek başına yaşıyorsun, değil mi? Dışarıdaki çocuk şoförün müydü? Çok güzel bir yüzü vardı, demek kendine güzel yüzlü çalışanlar seçiyorsun…”

Min Woo’nunsa muhabbet edecek sabrı yoktu. Sabırsız bir ifadeyle:

“Niye geldin baba?” diye direk konuya girdi. “Beni bir daha görmek istemediğini sanıyordum!”

“İstemiyordum,” dedi baba ağır ağır. “Ama mecbur kaldım. Çünkü istesem de istemesem de tek oğlum sensin… Ve şirketin varisisin!”

Min Woo alayla gülümsedi. Soğuk soğuk:

“Şirketini de paranı da istemediğimi sana söylemiştim,” diye cevap verdi. “Ben kendi paramı zaten kazanıyorum. Ve şirketi yönetmekle ilgilenmiyorum! O yüzden lütfen bir daha bu konuyu açma.”

“APTAL!” diye bağırdı babası birden ve yerinden fırladı. Hızlı adımlarla odayı baştan başa geçip oğlunun karşısına dikildiğinde sinirden elleri titriyordu. Yumruğunu sıkıp Min Woo’nun gözünün önünde salladı:

“Senin bu şımarıklıklarından artık sıkıldım Min Woo! Bunca zamandır sabırla bu saçmalığa bir son vereceğin günü bekliyorum, ama sen hâlâ çocukça işlerle vakit öldürüyorsun! Artık şu aktörlük masalına bir son ver ve Busan’a, aile şirketinde çalışmaya geri dön! Yoksa seni evlatlıktan reddederim!”

Kyu Won’un son sözleri bir an havada asılı kaldı sanki: “Seni evlatlıktan reddederim!”

Ancak Min Woo hiç etkilenmemişti, aksine yüz hatları iyice sertleşmiş bir biçimde:

“Öyle mi?” dedi. “Pekala… O zaman git istediğin gibi yap baba!”

Kyu Won’un sıkılmış yumrukları titremeye başladı. Yaşlı adam dişlerinin arasından fısıldadı:

“Bu söylediklerine çok pişman olacaksın! Günün birinde yaşlanıp eski popülerliğini kaybettiğin zaman ne olacağını hiç düşünmüyorsun değil mi aptal?? Bugün benimle Busan’a geri dönmeyi kabul etmediğin için çok ama çok pişman olacaksın!!!”

“Güle güle baba,” dedi Min Woo ve gitti, kapıyı açtı. Kyu Won ona ölümcül bakışlarından birini atıp çekip gitti.

Min Woo onun gidişinden sonra kendini salondaki kanepelerden birine attı. Ellerini yüzüne kapattı, bir süre öyle kaldı. İçinde acı bir his vardı. Buruk bir his… Büyük bir gönül kırıklığı…

“Anne… Anneciğim!”

Şimdi yeniden o küçük çocuğu hatırlıyordu: Bir hata yaptığında yalnız başına kocaman karanlık bir odaya kapatılan ve saatlerce çıkarılmayan o çocuğu… Küçücük, çaresiz… Babası, kendisinden güçlü ve disiplinli bir genç yetiştirmek için en ufak hatasında bile gözünü kırpmadan onu ceza odasına kapattırırdı; zavallı küçücük Min Woo aç bilaç geçirdiği o uzun gecelerde korku ve özlemle hiç gelmeyecek olan annesinin adını sayıklayarak, ağlayarak uykuya dalardı…

Min Woo acı acı güldü: Babası kendisini hiç sevmemişti… Onun ne istediğini bile sormamıştı… Tek istediği, kendine layık bir evlat yetiştirmekti. Ve bu evlat, bir aktör değildi!

Evet, biliyordu; babası onun aktörlük tutkusunu hiçbir zaman kabullenmemişti… Ama Min Woo da bundan başka bir yaşam biçimi düşünemiyordu. Belki de yıllar boyunca babası da bir gün onu anlar, aktörlükten asla vazgeçemeyeceğini kabul eder diye umut etmişti içten içe… Ama Min Woo şimdi içinde büyük bir hüzün ve kırgınlıkla anlıyordu ki bu umut asla gerçeğe dönüşmeyecekti…

Kyu Won’sa bir hışımla evden çıkmış, az ileride bekleyen arabasına binmişti. Yaşlı adamın gözleri avcı bir şahin gibi bakıyordu, öfkesinden kesik kesik soluyordu. Oğlu olacak o soytarıya haddini bildirmeliydi! Bir an durdu, sonra sert bir hareketle telefonunu çıkardı. Bir numarayı tuşladı ve karşıdakine:

“Alo? Bana bir reklam çekimi skandalından bahsetmiştin, değil mi?” dedi. “Parası mühim değil, o görüntüleri istiyorum!”

Ve dişlerini sıktı: Oğlu, kendisine itaat etmemenin cezasını şöhretini kaybederek ödeyecekti!

 ****************************************************

316 – All about you

Kang Hyuk dükkanda tek başına oturmuş, dalgınca önüne açtığı kitabı okuyordu.

“İnsan her şeyi elinde tutamaz hiçbir zaman

Ne gücünü, ne güçsüzlüğünü, ne de yüreğini

Ve açtım derken kollarını, bir haç olur gölgesi

Ve sarıldım derken mutluluğuna, parçalar o her şeyi

Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an

Mutlu aşk yoktur…”

Genç adam hüzünle gözlerini okuduğu satırlardan kaldırdı. Dalgın dalgın, masasının üzerinde yuvarlak bir cam fanusta mutluluk içinde yüzen iki Japon balığına baktı. Ji Ah’nın bir önceki işinden kovulduğu gün elinde bir poşet içinde getirip dükkanına bıraktığı iki balık…

“Mutlu aşk yoktur diyor şair, sizce de öyle mi Kang, Ji?” diye mırıldandı. Sonra kendi sorusunu kendi cevapladı: “Ama tabii sizin tuzunuz kuru! Birbirinizi bulmuşsunuz, yemeğiniz de veriliyor, hayattan daha ne istersiniz ki? Değil mi? Söylesenize!” Akvaryumun camına tık tık vurdu. Sonra bir an durdu, ve kendi kendine güldü:

“Şu halime bak… Artık balıklarla dertleşiyorum…”

Gülümsemesi yavaş yavaş silinirken, dalgın gözlerle bir süre balıkları izledi. Aklında binlerce şey uçuşuyordu: Ji Ah’nın Cha Min Woo’nun yanında çalışıyor olması kafasına takılmıştı. İtiraf etmek zor olsa da, korkuyordu Kang Hyuk: O yaldızlı dünyanın Ji Ah’yı içine çekmesinden korkuyordu. Tamam, Ji Ah hiçbir zaman kolayca gözü boyanan aptal bir kız olmamıştı, ama yine de… Sonuçta Ji Ah çok güzel bir kızdı, eğer birisi onu keşfeder ve bir filmde falan oynarsa, belki de…

“Aaah, ne saçmalıyorum ben??” deyip kafasını iki yana salladı Kang Hyuk. Sonra hafifçe kafasına vurup güldü: “İyice uçtun sen oğlum! İki dakkada senaryo yazdın! Ji Ah aktris olursa sen de senarist olarak kariyer yapabilirsin!”

Kendi kendine biraz güldü, kendini boşuna endişelendiğine ikna etmeye çabaladı. Ama… olmadı.

İnsan kendine yalan söyleyemiyordu işte…

Kang Hyuk yüreğindeki o şüpheyi, “bana neden doğruyu söylemedi??” sorusunu aklından çıkarıp atamadı bir türlü… Sonra yeniden, dalgın gözlerini önündeki satırlara çevirdi. “Güzel aşkım, tatlı aşkım, kanayan yaram benim…” diyordu Aragon yıllar ötesinden. “İçimde taşırım seni, yaralı bir kuş gibi. Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri; ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri; ve hemen can verdiler iri gözlerin için… Mutlu aşk yoktur…”

Mutlu aşk yoktur…

 ****************************************************

O sırada Ji Ah, Min Woo’nun evinin dışında soğukta dikiliyor, tereddüt içinde içeri girip girmemeyi düşünüyordu. Min Woo’nun babasının bir hışımla çekip gittiğini gördüğünde kendisi de arabaya binmiş, eve gitmek üzereydi. Ama o sahneye şahit olunca ters giden bir şeyler olduğunu anlamıştı. Arabadan indi, merakla evin kapısına kadar geldi. Cam kapıdan içeriyi görebiliyordu. Min Woo büyük salondaki beyaz kanepeye oturmuş, ellerini yüzüne kapamış, öylece duruyordu. Ji Ah tam beş dakikadır böyle dikilip onu izlediği halde bu duruşunu bozmamıştı.

“Böyle soğukta ne yapıyorsun?? İçeri girsene!”

Ji Ah arkasından gelen sesle yerinde zıpladı. Hemen arkasına döndü. Soo Hyun şaşkınca ona bakıyordu.

“N’oldu, bir şey mi var?” dedi merakla. Ji Ah kekeleyerek:

“Şeyy, evet, bir şey oldu,” diye cevap verdi, “Min Woo-şi’nin babası geldi. İçeride kısacık kaldı, sonra öfkeyle çıkıp gitti. Min Woo-şi ise o zamandan beri öylece oturuyor…”

Soo Hyun’un yüzü kasıldı. Hızlı adımlarla geldi, kapının şifresini girdi. Kapı açılıp içeri girince doğrudan Min Woo’nun yanına yöneldi:

“Min Woo! İyi misin oğlum? Kyu Won-şi’yle kavga mı ettiniz?”

Min Woo ellerini yüzünden çekti. Genç adamın çok yorgun bir hali vardı. Hafifçe başını salladı. Soo Hyun endişeyle:

“Ne oldu?” diye sorunca da omuz silkti:

“Her zamanki şeyler işte… Busan’a dönüp aile şirketinin başına geçmemi istiyor… Yalnız bu sefer çok ciddiydi: Gitmezsem evlatlıktan reddetmekle tehdit etti beni!

Soo Hyun bir an bir şey demeden durdu. Sonra usulca:

“Ee, ne yapacaksın?” diye sordu. “Gidecek misin yoksa?”

Min Woo kesik kesik güldü. “Saçmalama Hyung, ben şirket yönetmekten ne anlarım? Üniversiteyi ilk sınıfta bıraktığımı unuttun galiba!”

Sonra derin bir nefes aldı, ayağa kalktı. Bu sırada yüz ifadesi biraz da olsa düzelmişti. Hafifçe gülümseyerek Soo Hyun’a baktı:

“Ben gidip biraz uyusam iyi olacak… Yarın yine çekimler var, biliyorsun…” Yukarı, odasına doğru yürümeye başlarken Soo Hyun arkasından bağırdı: “Babanla benim konuşmamı ister misin? Bu meseleyi daha sonra, yeni dramanın çekimleri bittikten sonra tartışmak istediğini söyleyebilirim istersen!”

“Gerek yok,” dedi Min Woo elini umursamazca sallayarak. “Tartışacak bir şey yok… Benim yaşam biçimimi kabul edemiyorsa, bu onun sorunu…” Ve ağır adımlarla yürüyüp odasına çıktı.

Soo Hyun onun gidişini gözleriyle takip ederken endişeli görünüyordu. Genç çocuk odasına girip gözden kaybolunca Soo Hyun da arkasını döndü, ve hâlâ kapıda dikilmekte olan Ji Ah’yla göz göze geldi.

“Sen gitmedin demek…” diye mırıldandı menajer. Sonra aklına gelen fikrin heyecanıyla ekledi: “Bu akşam evine gitme. Min Woo’yla kal, bir ihtiyacı olur ya da babası geri dönerse bana hemen haber ver, tamam mı?”

Ji Ah şaşkınca başını salladı. Soo Hyun içi rahatlamış bir biçimde ona hafifçe gülümsedi ve gitmek üzere hazırlandı. Kapıdan çıkarken, birden genç kız:

“Soo Hyun-şi!” dedi, “Min Woo-şi’nin babasıyla arasındaki mesele nedir?”

Soo Hyun kaşlarını çatıp ona bakınca da yanlış anlaşılma korkusuyla çabuk çabuk ekledi: “Ö-özür dilerim, her şeye burnunu sokan meraklı magazin muhabirleri gibi göründüğümün farkındayım, ama Min Woo-şi babasını birdenbire karşısında görünce çok tuhaf oldu… Ve yalnızca birkaç dakikacık konuştukları halde nasıl moralinin bozulduğunu siz de gördünüz! Ben… ben yalnızca ona…” Genç kızın sesi hafifledi, utanarak tamamladı sözünü: “ona daha fazla yardımcı olabilmek istiyorum…”

Soo Hyun gözlerini kısıp süzdü Ji Ah’yı. Kız gerçekten de Min Woo için üzülmüş gibi görünüyordu. Soo Hyun birlikte geçirdikleri sürede kızın Min Woo’ya öyle aman aman bir hayranlık beslemediğini, hatta onu sık sık katlanılmaz bulduğunu anlamıştı; o yüzden şimdi onun ilk defa Min Woo için gerçekten endişelendiğini görünce kendisi de yumuşadı. Ji Ah’ya açık yüreklilikle cevap verdi:

“Min Woo’nun babasıyla arası hiçbir zaman iyi olmadı. Min Woo ailesinin tek çocuğu, annesi o çok küçükken ölmüş… Babası ise ona pek sevgi dolu davranmamış. Min Woo’yu kendi soyunu yürütecek, şirketini devralacak bir varis olarak görmüş, hepsi bu.” Soo Hyun acı acı gülümsedi: “Ama Min Woo’muzun sevilmeye ne kadar aç bir çocuk olduğunu sen de anlamışsındır: O boşuna aktörlüğü seçmedi, çünkü ne kadar çok sevilse de ona az gelir, anti-fan’larının bile kendisini sevmesini ister o! Babasının azıcık sevgisiyle yetinebilecek biri değildir yani… İşte meselenin özü bu, agaşi.”

Ji Ah anlıyorum dercesine başını salladı. Genç kızın boğazına bir yumru oturmuştu: Şimdiye dek hep şımarık bir star olarak gördüğü Min Woo’nun bu çocuksu hallerinin altında sevilmemiş çocuk kompleksi olduğunu ilk kez fark ediyordu…

“Neyse işte…” dedi Soo Hyun ve çıkmak üzere kapıya yönelirken: “O zaman Min Woo sana emanet,” dedi kıza. “Bir şey olursa beni hemen ara.”

“Tamam efendim, siz merak etmeyin,” dedi Ji Ah saygılı bir biçimde. Soo Hyun hafifçe gülümseyerek ona bir baş selamı verdi ve gönül rahatlığıyla evden çıktı.

Ji Ah ise bir süre öylece, olduğu yerde durdu, başını kaldırıp Min Woo’nun odasına baktı. Oda karanlıktı. Belki de Min Woo çoktan uykuya dalmıştı. Genç kız bir süre karanlık odaya baktı, sonra yavaşça yürüyüp geçti, kanepelerden birine oturdu.

****************************************************

David Arkenstone – Lady of the Lake

Ormanın derinliklerinde onu beklerken titriyordum. Hava soğuk olduğundan değil. Heyecandan. Onu yeniden görecek olmanın sevincinden.

Panayırdaki o günden beri aklımda yalnızca o vardı. O, ve güzel gözleri… Göz göze geldiğimiz o an’ın anısı aklımdan bir türlü çıkmıyordu.

Günlerce bastığım yeri bilmeden gezmiştim. Aklımı başka hiçbir şeye veremiyordum. Yalnızca, o… Hep, o… Prens Song Yoo’nun ikinci kızı… He Ran…

İsmi “orkide çiçeği” anlamına geliyordu. Onun o zarif ve güzel hallerine ne kadar da yakışan bir isimdi bu! Kalbim “He Ran… He Ran…” diye çarpar olmuştu sanki; dudaklarımda bir dua gibi sürekli o iki heceyi mırıldanıyordum: He Ran…

Nihayet dayanamamış, ona bir mektup yazmıştım. Gecelerce düşünüp defalarca baştan başladığım, bir türlü içimdekileri ifade edemediğim bir mektup… Ona bu mektubu vermesi için yanımdaki hizmetçi kızlardan birini gönderdiğimde saatler boyunca odada bir o tarafa bir bu tarafa yürüyüp durmuştum. En sonunda hizmetçi kız geldiğinde heyecandan ellerine yapışmıştım: “Ne oldu?? Ne dedi??” Kızsa koynundan bir başka mektup çıkarmıştı. Parçalar gibi açmıştım ve kâğıtta yazılı tek bir satırı içer gibi okumuştum: “Yarın güneş batarken Hunchai Ormanında, pınarın yanında.” Bu kadar… Bu kadarcık yazmıştı! Ama içime güneş ışığı gibi doğmuştu bu sözler. Sabahı zor etmiştim.

Ve şimdi, dediği yerde bekliyordum. Kalbim güm güm atarak, onun gelmesini bekliyordum.

Birden ufak ayak sesleri duyuldu. Kulak kesildim. Acaba o mu…

Ve az ileride çalıların arasında mavi bir pelerin göründü. Olduğum yere sindim, beklemeye başladım.

Pelerinli kız yüzünü açıp merakla çevresine bakındığında derin bir nefes aldım: O’ydu, evet o! Kalbimin gümbürtüsünü kulaklarımda duyarken saklandığım yerden çıktım, yavaşça ona yaklaştım. Yumuşak bir sesle:

“He-Ran-şi… Hoşgeldiniz…” dedim.

He Ran heyecanla arkasını döndü. Göz göze geldik. Onun da gözlerinde yakalanma korkusunu ve yüreğindeki büyük heyecanı okudum. Hafifçe gülümsedi.

“Hoşbulduk… Jong Hwa-şi…” diye cevapladı.

Ömrümde duyduğum en tatlı sesti bu. Kana kana içmek ister gibi hafifçe gözlerimi kapadım.

Gözlerimi yeniden açtığımda, bana gülümseyerek bakan o gözleri gördüm. Ve anladım:

Br ömür boyu bu gözleri görmek, bu sesi duymak için her şeyi yapmaya razıydım…

****************************************************

Min Woo ter içinde uyandı! Gözleri faltaşı gibi açık, tavana bakakaldı. Gerçek ve rüya yine birbirine karışmıştı.

Genç adam, bir refleks gibi sağ elini kalbinin üzerine götürdü: Az önce rüyada hissettiği o can yakıcı, o sarsıcı, ama o çok güzel duyguyu hâlâ yüreğinde duyabiliyordu.

Aşk… bu muydu?

Hâlâ gördüğü rüyanın tesiriyle titrerken yataktan yavaşça doğrulup baş ucundaki saate baktı: 2 buçuk… Sadece iki saat uyumuştu.

Yavaşça kalktı, sallanan adımlarla odadan çıktı. Mutfağa inmek üzere merdivenlere geldiğinde şaşkınca durakladı:

Suzy – A Lot of Tears

Aşağıda, salondaki kanepelerin birinde, Ji Ah oturur vaziyette uyukluyordu. Arada bir başı omzuna düşüyor, Ji Ah gözlerini bile açmadan başını yeniden dikleştiriyordu, ama on saniye sonra yine kayıyordu o baş. Min Woo bir süre yarı gülümser yarı acır vaziyette onu seyretti. Şoförünün gitmeyip geceyi burada geçirmesi, hem de bunu kendisinin bir insanın varlığına böyle ihtiyacı olduğu bir gecede yapmış olması yüreğini ısıtmıştı. Min Woo Ji Ah’yı izledikçe az önce içine düşen büyük korkunun yavaş yavaş geçtiğini, kalp atışlarının normale döndüğünü hissediyordu.

Bir süre öylece merdivenlerde dikildi. Sonra ani bir kararla döndü, odasına gidip bir battaniye aldı. Tekrar dönüp çocuğu uyandırmaktan korkar gibi parmak uçlarına basa basa merdivenlerden indi, onun baş ucuna kadar geldi. Battaniyeyi üzerine yavaşça bıraktı. Ama hemen gitmedi, bir an başında durup uyuyan çocuğu seyretti.

Ji Ah’nın ağzı hafifçe aralıktı, kız derin nefeslerle uyuyordu. Min Woo onun ne kadar beyaz ve pürüzsüz bir teni olduğunu hayranlık, hatta kıskançlıkla fark etti: Kendisi her gün BB Cream sürmeden evden çıkmadığı halde bu kadar güzel bir cildi yoktu. “Resmen kız gibi,” diye düşündü Min Woo, “Ji Han, sen kız olsan bayaa güzel olurmuşsun!”

Birden, gözünün önünde çakan bir flaşla rüyasındaki kızı hatırladı: Onun da tıpkı böyle bir teni, hatta böyle dudakları vardı ve…

Ancak Min Woo’nun daha fazla düşünmesine fırsat kalmadan birden Ji Ah’nın gözleri açıldı ve genç kız başında patronunu görür görmez heyecanla toparlandı. Min Woo’ysa bir an refleksle ellerini yüzünün önünde siper etmişti: Ji Han’ın birdenbire uyandırılınca çok vahşi olabildiğini geçmişteki acı tecrübelerinden biliyordu!

“Min Woo-şi, şey, ben… Soo Hyun-şi kalmamı istedi, ben o yüzden şe’ettim…” diye çabuk çabuk açıklamaya girişti Ji Ah. Min Woo hafifçe öksürdü, ellerini indirirken cool görünmeye çalışarak:

“Öhöm, tamam iyi etmişsin,” dedi. “Yalnız niye içeri geçmedin? Hizmetçi odalarından birinde kalabilirdin…”

“Uyanıp da bir şeye ihtiyacınız olursa size hizmet etmek için burada beklemiştim,” dedi Ji Ah esneyerek. “Ama maalesef uyuyakalmışım, kusura bakmayın.”

Min Woo bir an durakladı. Hafifçe yutkundu. Sonra duygulandığını saklamak ister gibi umursamaz bir sesle:

“Madem öyle, bana bir yeşil çay yaparsan içerim,” dedi. “Zaten gördüğüm kabustan sonra kolay kolay uyuyabileceğimi sanmıyorum…”

“Kabus mu?” Ji Ah şaşkın, biraz da kaygılı bir biçimde baktı ona. Sonra birden yerinden fırladı, mutfağa koştururken: “Ben hemen çayınızı yapıp geliyorum, lütfen bekleyin,” diye bağırdı.

Gerçekten de aradan üç dakika bile geçmeden elinde dumanı tüten bir bardak yeşil çayla geri döndü ve bardağı Min Woo’ya uzatırken:

“Eğer isterseniz gördüğünüz rüyayı bana anlatabilirsiniz,” dedi. “Bazen korkunç rüyaları anlatmak insanı rahatlatır…”

“Haha, şoförden sonra psikologum da mı olmaya karar verdin Ji Han?” diye güldü Min Woo. Ji Ah’ysa sırıttı:

“İyi bir çalışan, her konuda patronunun eli ayağı olmalıdır efendim!”

Min Woo şaşkınca ona bakınca da gülmeye başladı: “Unuttunuz mu? Bunlar kendi sözleriniz!”

“Aaa… Doğru ya…” dedi Min Woo şaşkınca. Sonra boğazını temizledi: “Öhömm… Tabii, dediklerimin arkasındayım! Aferin Ji Han, sen iyi bir çalışansın!”

Ji Ah sırıttı, sonra: “O zaman anlatın bana, sizi bu kadar korkutan şey neydi?” diye sordu tatlılıkla. Genç kız gerçekten de patronuna yardımcı olabilmek istiyordu; o akşam olanlar ve Min Woo’nun yalnız geçen çocukluğunu öğrenmiş olmak Ji Ah’yı gerçekten üzmüştü.

Ama Min Woo kendini bu kadar kolaylıkla açabilecek değildi. Gördüğü sayko rüyaları psikologuna anlatması bile aylarını almıştı! Şimdi hayranlığını yeni yeni kazanmaya başladığı şoförüne karşı rezil olmak istemedi, onun kendisini deli zannedeceğinden korktu.

“Boşver, önemli değil,” dedi. “Rüya işte… Akşam biraz moralim bozuldu, o yüzden bilinçaltımdaki huzursuzluklar bana kabus olarak geri döndü sanırım…”

Ji Ah “yaa…” dedi üzüntüyle. Min Woo babasıyla olan tartışmadan zannettiğinden de çok etkilenmişti anlaşılan… Genç kız, “bu çocuğun bu kadar hassas olacağına hayatta inanmazdım…” diye geçirdi içinden. Bir an kararsızca durakladı, sonra usulca:

“Babanız… sizi çok mu üzdü?” diye sordu.

Min Woo belli belirsiz gülümsedi, ve hafifçe omuz silkti:

“Yoo, aslında üzmedi…” diye cevap verdi. “Yani yeni bir şey değil; zaten aramızda hep var olan bir sürtüşmeydi bu… Sanırım… Hımm, sanırım sorun, ikimizin hayattan beklentilerinin birbirinden çok farklı olmasından kaynaklanıyor…” Gülümseyerek şoförüne baktı: “Ben aktörlüğü gerçekten seviyorum Ji Han. Bu işi çok seviyorum ve bırakmaya niyetim yok! Ama babam…” Bir an durakladı, sonra acı bir gülümsemeyle tamamladı sözünü: “Babam beni de, sanatımı da hiç iplemiyor! Ona kalırsa boş işlerle uğraşan soytarının tekiyim! Onun değer verdiği tek şey bol sıfırlı anlaşmalar, ihracat, ithalat, faizler, bonolar! Ama ben de bunlarla uğraşamıyorum, boğuluyorum işte!”

Genç çocuk birden soluk soluğa durdu. Kendini fazla kaptırmış, anlattıkça anlatmıştı. Göz ucuyla yanında oturan Ji Ah’ya baktı. Onu sıkmış mıydı acaba?

Ama Ji Ah sıkılmış gibi görünmüyordu. Hayır, sıkılmış olmaktan çok, gerçekten üzülmüş gibi görünüyordu. Dudakları hafif hüzünlü bir gülümsemeyle büküldü:

“Anlıyorum…” dedi yavaşça.

“Anlıyorum…” Tek bir sözcük.. Ama Min Woo kalbinden vurulmuş gibi oldu. Şaşkınca başını çevirdi ve Ji Ah’yla göz göze geldi. Genç kız ona sevecen, şefkat dolu bakışlarla bakıyordu. Min Woo bir an bu bakışlara takılı kaldı sanki. Gözlerini karşısındaki güzel gözlerden alamazken hayret içinde:

“Ben…” diye söze başladı. Ama dudakları kurumuştu. Sarsak bir biçimde gözlerini kaçırdı, düşüncelerini toparlamak ister gibi elindeki çaydan bir yudum aldı. Sonra kaçamak bir biçimde: “Neyse ya, baba-oğul arasında olan şeyler işte…” dedi, “Sen boşver, takma bunları. Ben de takmıyorum zaten, ahah…”

Bunu deyip birdenbire ayağa kalktı. Ji Ah’yla göz göze gelmemeye çalışarak:

“Neyse, ben gidip yatayım,” dedi. “Sen de geç içeride yat. Yarın erkenden sete gideceğiz, unuttun mu? Hadi iyi geceler!”

Ve kaçar gibi hızlı adımlarla çıktı merdivenlerden. Ji Ah öylece bakakalmıştı. Genç kız kaygıyla dudaklarını ısırdı: Hay Allah, çocuğun fazla mı üzerine gitmişti acaba? Evet evet, öyle olmuş olmalıydı, Min Woo belki de onun her şeye burnunu sokan bir insan olduğunu düşünecekti. Halbuki Ji Ah sadece yardım etmek istemişti. Genç kız hayalkırıklığıyla ağır ağır kanepeden kalktı, içeri odaya geçti…

Fatih Erdemci – Ben Ölmeden Önce

Min Woo ise kendi odasında yatağa yatmış, gözlerini tavana dikmiş, düşünüyordu. Ji Ah’nın şefkatli bakışları, tatlı yüzü aklından çıkmıyordu… “Anlıyorum…” demişti. Ve Min Woo, onun gerçekten anladığını hissetmişti.

Genç adam yutkundu: Göğsüne bir ağırlık oturmuş gibi hissediyordu. Az önceki kısacık dertleşmeyle, kendisini anlayan, onu yürekten seven ve destekleyen bir insanın varlığına ne kadar çok ihtiyacı olduğunu anlayıvermişti.

“Bu kadar mı yalnızım ben…” diye mırıldandı acıyla. “Ben… milyonlarca hayranı olan genç idol Cha Min Woo! Bu kadar mı…”

Sol gözünden bir damla yaş süzüldü…

****************************************************

Hyo Rim aynadaki görüntüsünü uzun uzun süzdü: Yüzünde saatlerdir bozulmamış kusursuz bir makyaj vardı. Genç kız her zamanki gibi nefes kesici görünüyordu.

Ama… ama yanlış bir şeyler vardı bu görüntüde. Olmaması gereken bir şey.

Hyo Rim uzun uzun kendine baktı, yanlışı bulmaya çalıştı. Az önce bir moda çekiminden yeni çıkmıştı. Saatlerce spot ışıklarının altında kalmaktan dolayı terlemiş, yorulmuştu. Ama genç kız sorunun bu olmadığına karar verdi. Başka bir şey vardı, başka bir yanlışlık…

“Mutsuzsun, yanlış olan bu,” dedi beyninde bir ses.

Genç kız nefesini tuttu. Galiba… doğruydu. Hüzünle aynadaki güzel kıza baktı. Bu görüntü, bu şöhret, bu para… Hiçbiri iç huzurunun yerini tutmuyordu gerçekten…

“Ben… nasıl mutlu olacağım peki?” diye fısıldadı kendi görüntüsüne, sanki aynadaki aksi cevap verebilecekmiş gibi. Aynadaki kız da ona hüzünlü gözlerle baktı yalnızca…

Hyo Rim dalgın gözlerini beyaz duvara dikti, düşünmeye başladı. Mutlu olduğu bir zamanı anımsamaya çalışıyordu. Çocukken mutluydu… galiba. Genç kız sıkıntıyla dudaklarını ısırdı, bunu bile kesin olarak hatırlayamıyordu! Aslında çocukluğuna dair en çok hatırladığı şey, birinden çıkıp diğerine koşturduğu binicilik, piyano, yüzme, tenis dersleri, ve annesinin sık sık elinden tutup götürdüğü seçmelerdi. Ve herkesin kendisine hayran hayran bakması.

“Ne kadar güzel bir kız çocuğu!”

“Büyüyünce çok canlar yakacak, kesin!”

Annesi kızıyla övünerek gülümserken Hyo Rim de mutlu olurdu: Annesini mutlu edebildiği için mutlu olurdu.

Ve birbiri ardına gelen reklam filmleri, dizilerdeki ufak tefek çocuk oyuncu rolleri, hatta bir ara bir kız grubunda şarkı söylemesi… Ama asıl ününü on yedi yaşındayken ünlü aktör So Ji Sub’ın bir dizisinde onun kardeşi rolünü oynayarak yapmıştı. Sonra da önü açılmış, ününe ün katmıştı işte… Ve o günden beri hiç durmaksızın çalışıyordu…

Hyo Rim hüzünle gülümsedi: On yedi yaşından beri, yoo hayır, annesi onu ilk audition’ına götürdüğünden beri çalışıyor, çalışıyordu… Tatil nedir bilmeden, çalışmak dışında bir şey bilmeden çalışıyordu. Hobi olarak yaptığı şeyleri de sevdiği için yapıyor değildi; annesi “belki tarihi bir drama çekersin, lazım olur” diye at binmeye, “şarkıcılık kariyerin için gerekebilir, hem de müzikal dizilerde oynama şansın artar” diyerek piyanoya devam etmesini istemişti. Tenise de kilosunu korumak için devam ediyordu. Hyo Rim birden: “Tanrım, ben kendim için, kendi zevkim için hiç mi bir şey yapmadım?!” diye çığlık attı içinden! Ve o anda, acıyla hatırladı.

Yapmıştı… Kendi istediği için… sadece mutlu olmak istediği için bir şey yapmıştı:

Aşık olmuştu…

Genç kız acıyla yutkundu. Ağlamamak için kendini öyle zor tutuyordu ki boğazı acıyordu. Hayatının en güzel… ve en acı günlerini düşündü. Üç sene önceki o kısacık üç ayı…

“Hyo Rim-şi, felaket! Parfüm reklamı görüntüleriniz internete sızmış!”

Birdenbire fırtına gibi kapıyı çarpıp içeri giren asistanının sözleriyle daldığı hayallerden ışık hızıyla ayrıldı Hyo Rim. Gözlerini açıp kıza baktı:

“Ne? Nasıl?”

Asistan kız bir şey söylemek yerine telaş ve endişe ile telefonunu gösterdi: İnternette bir paylaşım sitesine Hyo Rim’in Min Woo’yla olan reklam çekiminde Min Woo tarafından düşürüldüğü, başına boya tenekelerinin geçtiği sahnenin videosu konmuştu!

“OLAMAZ!!” Hyo Rim kızın elinden kapar gibi aldı telefonu! Videoyu baştan oynatırken dudaklarını öyle çok ısırıyordu ki alt dudağı kanamaya başlamıştı. Videoda tüm olan bitenin açıkça anlaşıldığını öfke ve dehşetle fark etti. Kendi sesi “SENİ ÖLDÜRÜCEEEEM! SEN BİTTİN PİSLİK HERİFFF!!!” diye bağırışı olanca açıklığıyla işitiliyordu!

Üstelik videonun altındaki yorumlar her şeyden beterdi: Hyo Rim titreyen ellerle aşağı indiğinde “Hyo Rim çıldırmış! Tam bir manyak!” “Min Woo kızı nasıl da rezil etmiş!” “Bu ikisi arkadaş görünüyorlardı ama birbirlerinden nefret ediyorlar. İkiyüzlü ünlüler!” yazan yorumları gördü ve birden gözlerinin karardığını hissetti. Asistan kız:

“Hyo Rim-şi! İyi misiniz efendim?? Hyo Rim-şi!” diye çığlıklar atarken Hyo Rim sandalyesine çöküp fenalaşmıştı…

****************************************************

FT Island – Boy Meets Girl 

Kang Hyuk dükkanını kapatmış, dalgın adımlarla yürüyordu. Evde yiyecek bir şey yoktu, genç adam büyük şehri bırakıp köye göç etmiş olan ailesini (özellikle anne yemeklerini!) feci halde özleyerek hazır ramen almak üzere marketin yolunu tutmuştu.

Henüz birkaç adım atmıştı ki, tam önünden hızla geçen bir Mustang dikkatini çekti: Bu mahallede böyle lüks arabalara pek rastlanmazdı. Genç adamın meraklı bakışları altında araba az ileride kırmızı ışıkta durdu.

Kang Hyuk birden büyük bir şok içinde nefesini tuttu: Ji Ah!

Arabanın şoför koltuğundaki kişi, Ji Ah’ydı!

Kang Hyuk sadece bir saniye durakladı. Sonra büyük bir hızla gerisin geri dönüp koşmaya başladı! Kendi arabasına atlayıp arabayı çalıştırması on saniye bile almamıştı.

Köşeyi dönünce, az önce Mustang’i gördüğü ışıkların yeşile henüz dönmüş olduğunu gördü ve gazı kökledi: Işık sarıya dönerken yetişip geçti, az ileride ana caddeye çıkmış olan Mustang’in peşine takıldı.

İki araba yarım saate yakın trafikte ard arda yol aldılar. Kang Hyuk her ihtimale karşın öndeki arabayla arasında bir-iki araba olmasına özen gösteriyordu. Genç adam dişlerini sıkmış, kaşlarını çatmıştı: Ji Ah’nın bu lüks arabanın içinde ne işi vardı?! Yoksa gerçekten de… Sun Ah’nın söyledikleri doğru muydu?!

Kang Hyuk’un endişelerini haklı çıkarma pahasına Ji Ah’nın kullandığı spor araba Seul’ün en lüks semtlerinden birinde devasa bir malikanenin girişinde durdu. Genç kız bir kart kullanıp malikanenin bahçe kapısını açtı, araba içeri girip gözden kayboldu. Kang Hyuk’sa sokağın tam karşısına park etti kendi mütevazi arabasını. Ve arabadan inip kararlı adımlarla sokağı boydan boya geçti, Çenesi kasılmış, yumruklarını sıkmış halde, Ji Ah’nın girdiği evin kapısında durakladı.

O sırada Ji Ah arabayı garaja çekmiş, evin kapısının şifresini girip açılan cam kapıdan içeri girmişti. İçeri adımını atar atmaz yukarı odadan Min Woo seslendi:

“Ji Haaaaan! Sen misin? İstediğim yosunu getirdin mi?”

“Evet efendim, getirdim, şimdi cilt maskenize ekliyorum!” diye bağırdı Ji Ah da. Min Woo yine: “Harika! Bu yosun benim cildime çok iyi geliyor, pahalı ama parasının hakkını veriyor!” diye bağırdı yukarıdan. Ji Ah kendi kendine sırıttı: Min Woo’nun kendisine aldırmak istediği lüks mağazadaki yosunun aynısını kendi mahallesinde, hem de yirmide bir fiyatına bulduğunu genç stara söylememekle iyi etmişti; Min Woo safı iki yosunun aynı olduğuna hayatta inanmaz, gider zorla pahalı olanı aldırırdı! Ji Ah esefle başını iki yana salladı: “Tamam yetenekli ve çok para kazanıyor, ama para idare etme işinden hiç anlamıyor…” Ve gururla gerindi: “Neyse ki benim gibi akıllı bir şoförü var! Yoksa… finans asistanı mı demeliyim?!”

Genç kız kendi kendine gülümseyerek patronunun cilt maskesini hazırlamaya devam ederken birden mutfak camında ufak bir tıkırtı duyuldu, Ji Ah ilgisizce o yöne döndü. Ancak döner dönmez, genç kızın gözleri hayretle irileşti:

Kang Hyuk!

Kang Hyuk pencerenin dışında dikiliyor, kaşlarını çatmış ona bakıyordu!

Ji Ah hemen elindekini bıraktı, pencereye koşturdu. Camı kaldırınca gecenin ayazı yüzüne çarptı. Genç kız haykırır gibi bir fısıltıyla:

“Sen burda ne arıyorsun?!” dedi arkadaşına, “Bahçeden içeri nasıl girdin?? Tanrı aşkına Kang Hyuk, bu soğukta donacaksın!”

Kang Hyuk ona kırgın gözlerle baktı. Soğuk bir biçimde:

“Asıl sen burda ne arıyorsun?!” dedi cevap olarak. “Ji Ah, bu ev kimin evi, lütfen bana söyler misin?!”

“Patronumun evi elbette!” dedi Ji Ah hemen. Kang Hyuk birden öfkelendi, hızlı hızlı birkaç adım atıp pencerenin dibine kadar ilerledi:

“Yaa, öyle mi?! Ünlü yıldız Cha Min Woo’nun evi yani! Ve sen gecenin bir yarısı bu evde olma konusunda hiçbir problem görmüyorsun?!”

Ji Ah o kadar şaşırmıştı ki, ağzını açtı ama “Aa…” hecesinden başka bir şey çıkmadı ağzından. Ama hemen sonra kendini toparladı, o da kaşlarını çattı:

“Sen bunu nerden biliyorsun? Yani Min Woo-şi’yle çalıştığımı?” Birden genç kız her şeyi anlayıverdi, yüzü gevşerken: “Ahh tabii ya!” diye bağırdı, “Ablam! Sana Sun Ah yumurtladı, öyle değil mi? Ahh, onu bir elime geçirirsem… O kadar da tembih etmiştim!”

“Bırak ablanı şimdi!” diye bağırdı Kang Hyuk birden. “Ji Ah, sen gecenin bir yarısı genç bir adamın evinde kız başına ne arıyorsun?!”

Ji Ah büyük bir hayretle baktı arkadaşına ve öfkeyle bağırdı: “YA! Beni hiç tanımıyormuş gibi konuşuyorsun! Hem… ne olmuş yani?! Patronumun ihtiyacı oldu, ben de geldim.”

“Bu saatte??” Kang Hyuk gözlerini aça aça hayretle sordu, sonra öfkeyle kesik kesik güldü: “Pardon da, bir dizi oyuncusunun gecenin bir yarısı asistanıyla ne gibi bir işi olabilir? Hem sen… sen yönetici asistanı değil miydin, Cha Min Woo neyin yöneticiliğini yapıyor da sen onun asistanlığını yapıyorsun ha?!”

Ji Ah bu son soruyla gafil avlanmıştı, kekeleyerek: “B-ben…” diyebildi ancak. Aklına uygun bir yalan da gelmiyordu, Allah kahretsin! Genç kız endişeyle dudaklarını ısırırken Kang Hyuk öfke ve merakla gözlerini kısmış, onun cevabını bekliyordu.

O sırada Ji Ah’nın tam arkasından bir ses:

“Ji Han, kimle konuşuyorsun sen?” deyiverdi.

Ji Ah birdenbire yerinde zıplayıp gerisin geri döndü. O Kang Hyuk’la meşgulken Min Woo mutfağa inmiş, Ji Ah’nın dışarıda biriyle konuştuğunu fark etmişti. Merakla kafasını uzatıp camın dışındakini görmeye çabaladı. Ji Ah hemen: “Hiç! Hiç kimseyle konuşmuyorum!” demeye çabaladı, ama Min Woo dışarıdaki çocuğu çoktan görmüştü bile. Ji Ah’yı yana itekleyip cama geldi, merakla çocuğa:

“Sen de kimsin?” diye sordu. “Ji Han’ın arkadaşı mısın?”

Kang Hyuk şaşkınca: “Ji Han mı-” diye mırıldanırken Ji Ah hemen araya girdi, yüksek sesle:

“Ahaha, evet Min Woo-şi, Jung Kang Hyuk benim arkadaşım olur,” dedi. “Benim çalıştığım evi merak etmiş, buraya kadar gelmiş… Ama o da şimdi gidiyordu, değil mi??” Bir yandan da deli gibi kaş göz yapıp Kang Hyuk’a gitmesini işaret ediyordu.

Kang Hyuk’sa kızın paniğini görünce iyice meraklanmıştı. Ellerini cebine soktu, yerinde yaylandı:

“Yoo, hiçbir yere gitmiyorum,” dedi. “Ünlü yıldızımız sevgili Min Woo-şi’yi görmüşken bir imzasını almadan gider miyim hiç?” Ve otuz iki dişiyle birden sırıttı: “Min Woo-şi, ben sizin büyük hayranınızım!”

Ji Ah gözlerini kocaman kocaman açıp boğazını kesme hareketi yaparken Min Woo gevrek gevrek güldü. Çocuğun sözleri çok hoşuna gitmişti. Kasılarak:

“Ehem, sen de haklısın tabii…” diye mırıldandı. “Eh, madem Ji Han’ın arkadaşısın, o zaman senden bir imzamı esirgeyecek değilim…” Ve arkasında, Kang Hyuk’a ölümcül suratlar yapmakta olan kıza döndü: “Ji Han! Yukarı odadan benim imzalı bir resmimi getirir misin lütfen? Çalışma odamda, masanın üzerinde bir deste olacaktı…”

Ji Ah istemeye istemeye: “Peki efendim…” deyip fotoğrafı bulmak için hızla yukarı koşturdu: Min Woo bir şey çakmadan şu Kang Hyuk’u bir an önce gönderebilirse çok iyi olacaktı!

Kang Hyuk’sa camdaki genç adamı şüpheyle süzüyordu: Min Woo gerçekten de beyaz camda göründüğü gibiydi, genç, havalı ve çok yakışıklı. Ama… bu adamın Ji Ah’yla tam olarak ne işi vardı?

“Şeyyy, bu arada yeni bir dizi çekmeye başlamışsınız sanırım,” diye söze başladı, “Şimdiden tebrik ederim. Görmek için sabırsızlanıyorum…”

“Aaah, evet var öyle bir şeyler,” diye umursamaz bir tavırla elini salladı Min Woo. Sonra cool bir biçimde gülümsedi: “İstersen bir gün çekimleri izlemeye gelebilirsin. Ji Han da birkaç sefer izledi, o günden beri bana öyle hayran ki bilemezsin… Çocuğum, git evinde uyu, bu akşam hiçbir yere çıkmayacağım, arabaya ihtiyacım yok desem bile “Min Woo-şi, ben yine de yanınızda kalayım, belki canınız gezmek ister” diye evden ayrılmıyor…” Min Woo havalı bir biçimde yüzüne düşmüş olan saçları geriye attı. “Aah ah, herkes bana hayran olmak zorunda mı canım?!”

Genç yıldız kesik kesik gülerken Kang Hyuk’sa suratında “bu ne lan?” ifadesiyle kalakalmıştı. Bu adam narsist miydi, yoksa dümdüz salak mı?? Ama yine de genç adamın son lafları ilgisini çekmişti, merakla:

“Demek öyle,” dedi, “Ama afedersiniz de, akşam gezmelerinde asistanınıza neden ihtiyacınız olsun ki?”

Min Woo ona şaşkınca baktı: “Kim? Ne asistanı?”

Kang Hyuk da şaşırdı. İşaret parmağıyla yukarıyı işaret ederken “Ji-“ diye söze başlamıştı ki Min Woo kıkırdayarak sözünü kesti: “Ji Han’ın asistanım gibi olduğu doğru, ama o aslında benim şoförlüğümü yapıyor genç adam! Yoksa sen bunu bilmiyor muydun?!”

“E-efendim?! Şoför mü?!” dedi Kang Hyuk hayretle. Min Woo’ysa başını iki yana sallayıp mırıldandı: “Ah küçük aptal! Demek arkadaşlarına daha havalı olsun diye “Min Woo-şi’nin asistanıyım!” diye anlatıyor. Vah yavrucak vah…” Ve kendince iyi niyetli olabilme çabasıyla Kang Hyuk’a döndü: “Yani aslında şoförüm, ama kısa zamanda sağ kolum gibi oldu… Yani sana anlattığı şeyler çok da yalan sayılmaz. Hem zaten biraz da buna mecbur kaldı, çünkü uzun zamandır evimde yatılı bir kahya ya da hizmetçi çalışmıyor. Bugünlerde kimseye güven olmuyor, biliyor musun? O yüzden evde eksik gedik bir şey olunca gündüzlü hizmetçileri değil de Ji Han’ı çağırıyorum, hem araba da altında… O açıdan evet, asistanım gibi oldu…”

Kang Hyuk birden nefesini tuttu. Sonra heyecanla bağırdı:

“Şey, afedersiniz! Az önce ne dediniz?”

Min Woo şaşkınca durakladı. Meraklı gözlerle karşısındaki çocuğa baktı ve ne dediğini anımsamaya çalıştı: “Ben… Ji Han asistanım gibi oldu dedim?”

“Ondan önce!” diye sırıttı Kang Hyuk parlayan gözlerle. “Evinizde yatılı bir hizmetçi ya da kahya yok dediniz, değil mi? Ama ya güvenebileceğiniz, referansı iyi olan birisi sizinle çalışmak isterse?”

Min Woo çocuğa merakla bakıp tam olarak neyi kast ettiğini anlamaya çalışırken Ji Ah Min Woo’nun çalışma odasına varmış, büyük panik içinde çalışma masasının üstündeki imzalı fotoğrafları arıyordu. Nihayet bir tomar halinde bir köşede duran fotoları gördü ve yüzüne bir gülümseme düşerken içlerinden bir tane çekti, koşturarak merdivenlerden gerisin geri inmeye başladı. Mutfağa vardığında soluk soluğa kalmıştı:

“Buyrun efendim…” Ama Min Woo fotoğrafı ilgisizce alıp salona doğru yürümeye başlayınca Ji Ah şaşkınca kalakaldı. Hemen koşturup pencerenin dışına bakındı, Kang Hyuk orada değildi! Genç kız derin bir nefes aldı, arkadaşı kendisini zor durumda bıraktığını fark edip gitmişti demek. Ji Ah Min Woo’nun yanına koşturdu:

“Efendim, Kang Hyuk adına sizden özür dilerim, ben-”

O sırada Min Woo evin dış kapısına doğru ilerlerken genç kızın sözünü kesti:

“Arkadaşını içeri davet ettim. Çünkü konuşmamız gereken detaylar var…”

Ji Ah: “Ha? Ne… ne detayı?” diye mırıldanırken Min Woo kapıyı açmış, tam karşısında duran, içerdekilere sırıtarak bakan Kang Hyuk’u göstererek:

“İşte karşında evimizin yeni kâhyası!” diye bağırmıştı. “Senin referansınla olduğu için onu hemen işe almakta bir sakınca görmedim Ji Han. Ama bir hata yaparsa önce senden bilirim haa!”

Ji Ah birdenbire aptala döndü: “HAAA???!!” diye bağırdı kaba bir biçimde, “NE?! Ne kahyası be??”

Kang Hyuk’sa ona: “Şimdi elime düştün kızım!” der gibi bir bakış atmış, sonra Min Woo’ya dönüp sevimlice sırıtmıştı: “Siz hiç merak etmeyin Min Woo-şi, size layık bir kahya olup elimden gelen en iyi şekilde hizmet edeceğimden emin olabilirsiniz.”

Min Woo gerinerek: “Aferin!” dedi, “Gel şimdi maaşı falan konuşalım. Yalnız baştan uyarayım, ben çok iyi pazarlık ederim, inanmazsan Ji Han’a sorabilirsin!” Ve Kang Hyuk’un omzuna elini koydu, onunla birlikte içeri doğru ilerlerken Ji Ah ne diyeceğini bilemez gibi çaresizce kalakalmıştı.

Aynı anda kapının şifresi bir kez daha öttü ve cam kapı açıldı: Gelen, yüzünde büyük bir bozgun ifadesiyle Soo Hyun’du. Menajer kapı açılır açılmaz fırtına gibi içeri girdi, koşar adımlarla ilerleyip salonun ortasında duran Min Woo’nun boğazına yapıştı:

“Telefonunu neden açmıyorsun ulaaannn???!! Oğlum, kariyerin bitmek üzere, haberin yok!!”

“Hyung, nefes alamıyorum, öhhhöö!” dedi Min Woo, yakasını tutan elleri boğazından ayırmaya çalışarak. Soo Hyun’sa hiç aldırmayıp bağırmaya devam ediyordu: “Hyo Rim-şi’ye reklam çekiminde yaptıklarının videosu internete düşmüş! Şu anda herkes senin ne kadar şımarık, saygısız, hıyar bir adam olduğunu konuşuyor! Kariyerin bitebilir Min Woo!”

Min Woo’nun gözleri ciddiyetle irileşti. “Ne?…” diyebildi yalnızca. Genç yıldız tüm saflığına rağmen bu işin nerden çıktığını anlamıştı:

Babası, gerçekten de dediğini yapmıştı…

– Beşinci Bölümün Sonu-

Dördüncü Bölüm – “Ji Ah, sen eve erkek mi atıyorsun?!”

mint paper project vol.4 cafe: night & day

“E-efendim??”

Ji Ah gözlerini kırpıştırarak karşısındaki çocuğu yanlış duyup duymadığını anlamaya çalışıyordu: “Size gidiyoruz!” Koskoca star Cha Min Woo, kendisi gibi sıradan bir ölümlüye bu lafı demiş olamazdı, öyle değil mi??

“Ne bekliyorsun, hadi sürsene!” dedi Min Woo. “Çok uykum var, bir an önce gidip uyumak istiyorum!”

Ji Ah şaşkınca mırıldandı: “Ta-tamam…” Vitesi değiştirip arabayı ilerletti, bu sırada yanındaki adama kaçamak bir bakış attı.

“Ee… Şeyy… Efendim, size gidiyoruz derken… ne demek istediniz?”

Min Woo kapalı gözlerinden bir tanesini araladı, kıza ters ters baktı: “Size gidiyoruz derken size gidiyoruz demek istedim! Senin evine yani… Bir evin var, öyle değil mi?”

“Şey, evet, bir evim var olmasına var da, yani, size layık olduğundan şüpheliyim!” diye sinirlice güldü Ji Ah. Min Woo yeniden gözünü kapadı, aldırmaz bir tavırla: “Sadece bir gece kalacağım, bir saray yavrusu beklemiyorum zaten,” diye mırıldandı.

Ji Ah’ysa içinden: “Saray yavrusunu bırak, bizimki gecekondu yavrusu bile olamaz…” diye geçirdi. “Hadi bakalım, hayırlısı…”

*************************************************

“HA?! Sen benle dalga mı geçiyorsun?!”

Ji Ah derin bir nefes verdi. Min Woo’yu dairelerin yan yana sıralandığı kocaman bir pansiyona benzeyen apartman kompleksinden içeri sokup kendi dairelerinin önüne getirmiş, genç yıldız: “Bu odaların hepsi size mi ait?” diye sorunca ise şaşkınca: “Hayır, sadece bu kapı bizim daireye açılıyor,” diye cevap vermişti. Min Woo bunun üzerine ona uzaylı görmüş gibi bakmıştı:

“Nasıllll?? Bu… bu ufacık yerin tamamı bir ev mi yani??”

Ji Ah somurtarak: “Ne bekliyordum ki?” diye geçirdi içinden. Min Woo’nun böyle bir tepki vereceği belliydi. Genç kız yine de sabırlı olmaya çabaladı.

“Size daha önce söylemiştim efendim,” dedi, “Bizim evin size layık olmadığını belirtmiştim. İsterseniz şimdi bir otele gidelim ve-” Min Woo elini kaldırıp onun sözünü kesti:

“Gerek yok, gerek yok! Bir gece idare edeceğiz artık, n’apalım…” Sonra acıyan gözlerle kıza baktı: “Bu arada hatırlat da maaşına biraz zam yapayım… Sen de doğru dürüst bir yere taşın, bu fare deliğinde ancak Hobbitler yaşayabilir!”

Ji Ah içinden: “sakin ol Ji Ah… sakin ol…” diye tekrarlayarak dişlerini sıktı. Sonra anahtarlarını çıkarıp evin kapısını açtı. Min Woo içeri girmek için davranınca birden onu durdurdu:

“Yalnız sizi baştan uyarmam gerekiyor Min Woo-şi: Bu evde ablamla birlikte yaşıyoruz. Ve kendisi biraz…” Genç kız Sun Ah’yı nasıl tanımlayacağını bilemediği için bir an durakladı, sonra sözünü şöyle tamamladı: “ee… biraz gariptir…”

“Garip derken umarım beni tanımayacak kadar asosyal ve dünyadan uzak demek istemiyorsundur,” dedi genç çocuk Ji Ah’yı dik dik süzerek. Ji Ah hemen itiraz etti:

“Ah hayır, hayır! Aksine, sizi ve tüm şov dünyası yıldızlarını iyi tanır…”

“Eh, iyi o zaman, hak ettiğim saygıyı göreceğime memnun oldum,” dedi Min Woo ve davet beklemeksizin içeri daldı. Ji Ah da içini çekip onun peşinden girdi.

Neyse ki genç kız şanslı günündeydi, ablası çoktan uyumuş gibi görünüyordu. Ji Ah evin ışıklarının kapalı, içerinin sessiz olduğunu görünce bir an için rahatladı. Min Woo’ya rica dolu bir sesle:

“Size benim odamda güzel bir yer hazırlayacağım, siz lütfen o sırada oturma odasında oturun ve ses çıkarmadan bekleyin, olur mu?” dedi.

“Tamam ama çabuk ol,” dedi Min Woo ve kızın peşinden oturma odası diye tanımlanan odaya girdi. Girer girmez de yüzü buruştu: Bu küçücük dolaba oda mı diyordu bunlar?!

“Ben hemen geliyorum,” dedi Ji Ah ve kendi odasına koşturdu. Genç kız dolaptan temiz çarşaf çıkarırken bir yandan da “nedir benim bu çilem??” diye mırıldanıyordu. Allah vere de ablası uyanmadan şu gece sona erseydi! Genç kız yatağı hazır ettikten sonra sağa sola baktı, kendi uzun saçlı birkaç fotoğrafını, kadın pedlerini, makyaj malzemelerini ve pofuduk ayıcığını dolabın en kuytu köşelerine sakladı.

Min Woo ise o sırada şaşkınlık ve biraz da tiksinti ile oturma odasını inceliyordu. Köşedeki tüplü televizyonu görünce: “Bunlar hâlâ kullanılıyor mu yahu? Ben hepsi çoktan çöpe gitti sanıyordum,” diye mırıldandı kendi kendine. Sonra televizyonun yanındaki ufak büfeye yaklaştı ve merakla içindekileri inceledi: Birkaç takı, ıvır zıvır, bir de fotoğraf çerçeveleri. Min Woo fotoğrafların birinde deniz kenarında anne baba ve iki küçük kız çocuğu gördü –Ji Han’ın kardeşleri olmalı, diye geçirdi içinden-; diğerinde ise lise üniformalı Ji Ah (saçları şimdiki gibi dik dik, ama siyahtı) yanında kendi yaşlarında bir oğlanla (Kang Hyuk’du bu, ama bizim Min Woo henüz onu tanımıyordu…) objektife sırıtıyordu.

“Odayı hazırladım, istediğiniz zaman geçebilirsiniz,” diye Ji Ah kısık bir sesle seslendi arkasından. Min Woo:

“Ha tamam, sağol,” dedi. “Bu arada, önce banyoyu kullanmam lâzım. Banyonuz ne taraftaydı?”

“Burası,” dedi Ji Ah ve onu kendi odasının yanındaki daracık banyoya soktu. Min Woo alaycı bir biçimde “hıh” diye bir ses çıkardı, banyo öyle ufaktı ki, insan aynı anda duş alıp ayna karşısında dişlerini fırçalarken tuvaletini yapabilirdi. Genç yıldız üzüntüyle iç çekip şoförüne baktı:

“Ji Han, Ji Han… Bu şartlar altında yaşıyorsun ve hâlâ yanımda 7/24 yatılı kalmak istemiyorsun… Çocuğum, sen aptal mısın?”

Ji Ah dudaklarını ısırdı. Kim bilir kaçıncı kez “Sinirlenmiycem… Sinirlenmiycem…” diye tekrarladı içinden. Ve konuyu değiştirip yapay bir gülümsemeyle patronuna baktı:

“Sıcak suyumuz her zaman yoktur… Ama narin cildiniz soğuk suyla yıkanmaya dayanamazsa kettle’da ısıtıp getirebilirim…”

“Gereği yok, bir seferlik idare edeceğiz artık,” diye iç geçirdi Min Woo ve banyoya girip kapıyı kapattı. Bu geceyi ileride anılarımda anlatırken hayranlarım ne kadar sabırlı, adeta bir ermiş gibi olduğumu anlayacaklar, diye düşünüyordu. Bu hülyalar arasında donunu indirip klozetin soğuk taşına pat diye oturunca bir an tiz bir sesle bağırdı: “Ay annecim! Çok soğukk!”

Ji Ah ise kapının dışında bir defa daha gözlerini devirdi ve içinden bu gecenin çabuk bitmesi için yüz on yedinci kez dua etti…

*************************************************

Min Woo banyodan çıkıp Ji Ah’nın odasına geçerken hâlâ söyleniyordu: “Hadi her şeyi geçtim, insan soğuk kış günlerinde poposunu üşütmemek için ısıtmalı bir tuvalet almayı nasıl düşünmez?? Bir insan bu şartlar altında nasıl hayatta kalabilir?? Fakirlik de bir yere kadar, cık cık cık…” Ama odanın kapısını açıp karşısındaki manzarayı görünce ağzı çenesine düştü ve az önceki sızlanmalarını bile unuttu:

“Jİ HAAAN?!!!”

Ji Ah “hişşttt, sessiz!” diye fısıldayarak mutfaktan koşturup geldi. Min Woo’nun öfke ve hayalkırıklığından kaşı gözü seğiriyordu:

“Bu… bu mu benim yatağım??” diye histerik bir sesle bağırdı. Bir yandan da titreyen parmağıyla karşısındaki yer yatağını işaret ediyordu.

Ji Ah ne diyeceğini bilemeden baktı ona ve mahcubiyet içinde mırıldandı: “Şey, biz eskiden beri böyle geleneksel biçimde uyuruz, karyola almaya gerek duymadık…”

Min Woo bir kez daha hayret ve dehşet içinde baktı kıza: “Nesiniz siz, on beşinci yüzyıldan zaman yolculuğuyla gelen zaman gezginleri mi?! Manyak mısın oğlum, bu devirde yer yatağı mı kaldı?!”

Ji Ah yine ezilip büzülerek cevap vermeye hazırlanıyordu ki içeri odadan ablasının uykulu sesi yükseldi: “Ji Ah?? Sen mi geldin?”

Ji Ah’nın gözleri dehşetle irileşti: Ablası Min Woo’nun kendi evlerinde kaldığını öğrenirse bu sonu olurdu! Sun Ah Min Woo’yu çiğ çiğ yerdi be! Hadi bir ihtimal çocuğu ablasının elinden kurtardı diyelim, Sun Ah böyle büyük bir olayı ömrü billah anlatır dururdu: Dedikodu yarın bütün mahalleye, ardından tüm şehre yayılır, ve kendisinin hem rezil olması hem de işten atılması ile sonuçlanırdı!

Ji Ah birdenbire ablasının kapısının açılma sesini duydu ve Min Woo’yu tüm gücüyle kendi odasına itti! Zavallı çocuk “hey, n’oluy-” demeye kalmadan kendini içeride, kapıyı da suratına kapanmış buldu.

Ji Ah’nın zamanlaması mükemmeldi, çünkü tam da aynı anda uykulu gözlerle Sun Ah çıktı kendi odasından:

“Geldin mi…” dedi esneyerek. “Çok geç kaldın… Ben de tam uyumak üzereydim…”

“Sen uyu unni, ben de hemen yatıyorum zaten,” dedi Ji Ah sırıtmaya çabalayarak. “Hadi iyi geceleeeer!”

“Açsan dolapta biraz kimchi var,” dedi Sun Ah, banyoya girmeden önce. Ji Ah: “Sağol, aç değilim,” dedi çabuk çabuk, ve bir kez daha eli oda kapısının kolunda, ablasına sırıttı: “İyi geceler!”

Sun Ah uykulu gözlerle banyoya girince Ji Ah derin bir soluk aldı ve yavaşça kapısını aralayıp dar aralıktan içeri süzüldü. İçeri girer girmez de Min Woo’yu don gömlek karşısında buldu!

“Ayyy!” diye ufak bir çığlık attı genç kız ve bir refleksle ellerini yüzüne kapadı. Min Woo somurttu:

“Niye bu kadar şaşırdın? Yirmi milyon wonluk özel tasarım Valentino takımımla uyuyacak değildim heralde! Hadi bana giyecek bir şeyler ver… Ayrıca şu ellerini yüzünden çeker misin, ikimiz de erkeğiz şurada, nedir bu on beşlik kız tripleri?!”

“Ö-özür dilerim!” dedi Ji Ah ve hemen arkasını dönüp gardrobunu eşelemeye başladı. Suratı pancar gibi kıpkırmızı olmuştu. Min Woo’ya uyabilecek en büyük eşofman takımını çıkarttı, genç adama bakmamaya çalışarak ona doğru uzattı.

“Ver, ver bakalım,” dedi Min Woo ve çuval giyiyormuş tripleriyle yüzünü buruşturarak eşofman takımını giydi. Sonra ayakta dikilip üzerindeki kıyafete bakarak bir defa daha inanmazlıkla içini çekti: Eşofmanın paçaları bileğinden on santim yukarıda kalmıştı!

“Neyse, ne yapalım, ileride yazacağın anılarını düşün ve sabret Min Woo…” diye mırıldandı kendi kendine. Ve yerdeki yatağa uzandı. Bir yandan da Ji Ah’nın kafasını ütülemeye devam ediyordu:

“Odan son derece klostrofobik, biliyorsun değil mi? Önce karyolan olmamasına şaşırmıştım, ama sanırım şimdi anlıyorum: Bu daracık yerin neresine bir karyola sığdıracaksın ki? Bu arada bu ev en son ne zaman ilaçlanmıştı? Sakın beni böceklerin cirit attığı bir yere getirdiğini söyleme…”

“Merak etmeyin efendim, altı ayda bir düzenli olarak ilaçlarız,” diye yalan attı Ji Ah. Bir yandan da içinden: “Sanki bana seçme şansı bıraktın da uyuz herif!” diye geçiriyordu. Prens hazretlerini eve zorla getirdik sanki!

“Tam tahmin ettiğim gibi, yer yatağı çok rahatsız…” dedi Min Woo yattığı yerde kıpırdanırken. “İnsan bunda yatıp da belini incitmeden nasıl yaşar, hayret ediyorum… Bana bak Ji Han, bari gitmeden önce birkaç yastık falan çıkar da belimi destekleyeyim. Yoksa yarın sabah müthiş bel ağrıları ile uyanacağıma eminim!”

Ji Ah yine büyük bir sabırla gitti, dolabın üst gözündeki tüm yastık ve battaniyeleri çıkardı, genç adama döndü: “Bunlar olur mu efen…dim?”

Ancak çoktan uyku moduna geçmiş olan Min Woo’yu görünce Ji Ah’nın son hecesi yarım kaldı. Genç kız yarı alaycı, yarı şefkatle gülümsedi: Şımarık Min Woo daha biraz önce yatak çok rahatsız diye başının etini yerken saniyeler içinde o rahatsız yerde uyuyakalmıştı…

Rainbow Ride –어반 자카파

Ji Ah yine de işi sağlama almak için çıkardığı yastıkları Min Woo’nun sağına soluna güzelce dizdi. “Artık kalkınca sırt ağrılarından şikayet edemez, etse bile elimden geleni yaptığımı söylerim,” diye düşündü neşeyle. Sonra derin bir nefes alıp yerinde doğruldu. Ellerini beline dayayarak bir süre öylece kaldı. Bu çocukla uğraşmak insanı felaket yoruyordu.

Ama sonra, derin nefeslerle uyuyan Min Woo’ya bakınca, hafifçe gülümsemeden edemedi: Şu haliyle Min Woo gerçekten çok masum ve tatlı görünüyordu. Uzun saçları alnına dökülmüş, teni bembeyaz ve pürüzsüz, güzel dudakları hafifçe aralanmış, bir melek kadar güzel ve masum… Ji Ah elini çenesinin altına dayadı ve genç adamı izlemeye devam ederken: “Keşke gerçek hayatta da böyle olsa…” diye hüzünle geçirdi içinden. “Bu kadar güzel bir insanın böylesine bencil ve çiğ olması çok acı bir durum! Elimde sihirli bir değneğim olsa onu iyi bir insan yapmak için neler vermezdim…”

O sırada Min Woo hafifçe kıpırdandı ve üzerindeki yorgan açılıp genç adamın kaymış yakasından beyaz boynu ve omzu göründü. Ji Ah birden yüzünü ateş bastığını hissetti: Hayranlarını anlayabiliyordu, çocuk felaket derecede yakışıklıydı ve… şu anda kendi yatağındaydı!

Birden ayağa fırladı! Feci halde utanmıştı:

“Saçmalama Ji Ah, aklına neler geliyor öyle? Aaaa, ayıp ayıp!”

İki eliyle yanaklarına vurup sakinleşmeye çalıştı; sonra odasından çıkıp salonda uyuması gerektiğine karar verdi: Zaten Min Woo da sabah onu kendisiyle aynı odada uyurken görünce yarım saat kafasını ütülerdi!

O yüzden Ji Ah bir battaniye aldı ve yavaşça kapıyı açıp dışarı süzüldü.

Ve odadan çıkar çıkmaz, banyodan çıkmış olan ablasıyla burun buruna geldi!

“N’oldu, uyumuyor musun?” dedi Sun Ah şaşkınca. Ji Ah korkuyla kekeledi:

“Ben? Ben mi?? Uyuyacağım tabii, uyuyorum şimdi, ahaha! Ya sen? Sen yatmıyor musun?” Sun Ah omuz silkti:

“Mehh, uykum kaçtı benim… Oturup biraz TV seyredicem, belki Coffee Prince’in tekrarları vardır… Hadi sana iyi geceler!”

“İyi geceler…” dedi Ji Ah şaşkınca, ve mecburen odasına geri döndü. Az sonra da büyük bir hayalkırıklığı ile içeriden gelen televizyon sesini duydu: Ablası artık sabaha kadar oturma odasında oturacak demek oluyordu bu. Oturma odasında uyuma hayalleri suya düşmüştü.

Ji Ah ayaklarını sürüyerek odanın diğer köşesine gitti. Üzgün gözlerle, deliksiz bir uyku çekmekte olan Min Woo’ya baktı: Yarın sabah ondan sağlam bir fırça yiyeceği kesindi… Zavallı kızcağız çalışma masasının dibine oturdu, masaya sırtını dayayıp battaniyeyi dizlerine çekerek oturur pozisyonda uykunun kollarına teslim oldu…

*************************************************

Min Woo sabah neşe içerisinde uyandı: Çok güzel rüyalar görmüş, keyifli bir uyku uyumuştu. Saçma sapan kabusları bu gecelik Min Woo’ya uğramamıştı.

Gözlerini açtı ve birkaç saniye boş boş tavana baktı: Bu… bu sıvasız tavan…

Sonra birden yerinden sıçradı ve sağına soluna bakındı: Nerede olduğunu anlayana kadar kalbi hızlı hızlı atmaya başlamıştı! Neyse ki odanın bir köşesinde büzülüp uyuyakalmış Ji Ah’yı görünce dün gece olanları hatırladı ve derin bir nefes alıp sakinleşti.

Sonra, oturduğu yerden merakla odanın sağını solunu incelemeye başladı. Dün gece pek fazla görememişti ama görecek pek bir şey de yoktu anlaşılan: Tipik bir fakir odası işte… Duvarda Bigbang’in posterini görünce hafifçe suratı asıldı, bu genç oğlanların posteri varken kendi posteri nasıl olmazdı yaa?! Çalışma masasındaki romanları ve ders kitaplarını görünce şaşkınlıkla durakladı: “Çalışma ekonomileri” “İşletmeye giriş” “Temel Hukuk Bilgisi” Tüm bu kitaplar… üniversite kitaplarıydı, değil mi? Ji Han üniversiteye de mi gitmişti? Min Woo ilk kez şaşkınlıkla az ileride uyuyan şoförüne baktı. Onun lise mezunu olduğunu zannediyordu.

G.NA – Black and White

“Ji Aaaaaaahhhh! Daha uyanmadın mı, gel kahvaltıyı hazırlamama yardım et!”

Birden, içeriden gelen sesle Ji Ah yerinde zıpladı: Genç kızın gözlerinin açılması, Min Woo’yla göz göze gelmesi ve her şeyi bir flashback’le hatırlaması iki saniye bile sürmemişti!

“EYVAH, ABLAM!”

Ji Ah kendi kendine küfrederek ayağa fırladı: Nasıl olmuş da uyuyakalmıştı?? Oysa sabah erkenden uyanıp ablasına görünmeden Min Woo’yu evden çıkarmış olması gerekirdi! Nasıl, nasılll?! Offff!

“Ji Ah, duymuyor musun?” diye seslendi ablası yine. Ve odasına doğru yaklaşan ayak sesleri duyuldu!

“Ahhh, olamaz!” Ji Ah birdenbire delirmiş gibi çırpınmaya başladı: “Ah, napıcaz? Napıcaz??”

Sonra, şaşkın şaşkın ne olduğunu anlamaya çalışan Min Woo’yu kolundan tuttu, dolabına doğru itekledi: “ÇABUK! Çabuk içeri gir, hadi!”

“NE?! Delirdin mi sen?!” dedi Min Woo ama Ji Ah onu duyacak halde değildi, çocuğu hâlâ daracık dolabına sokmaya çalışıyordu. Bir yandan da panikle, giderek yaklaşan ayak seslerini işitiyordu: Ablası her an kapıyı açabilirdi!

“Saçmalama, girmem ben o minicik yere! Nefessiz kalırım, ölürüm be!” diye bağırdı Min Woo ve kendisini itmeye devam eden kızı o da itti.

Birden, ikisi de dengesini kaybetti: Ji Ah yerin altından kaydığını hissetti, düşmemek için refleksle Min Woo’ya tutundu. Min Woo’ysa onu çekiştiren kızın ağırlığını taşıyamadı, “yooo, yooo!” diye bağırırken altta Ji Ah, üstte kendisi, büyük bir gürültüyle yere yuvarlandılar!

Ji Ah ufak bir çığlık atıp bir anlığına gözlerini kapamıştı. Başının arkasında hafif bir acı hissetti, “offf!” diye mırıldanıp gözlerini açtı ve hemen karşısında duran Min Woo’nun dehşet dolu gözleriyle göz göze geldi! Genç kız “hiii!” diye nefesini tuttu. Min Woo ise bu olanlara inanamaz gibi iri iri açılmış gözlerle yüzünün hemen karşısında, nerdeyse öpme mesafesinde duran dudaklara kilitlenip kalmıştı!

“Ji AH! Beni duymuyor musun?!”

Aynı anda odanın kapısı açıldı ve eşikte Sun Ah göründü. Karşısında uyuyan kardeşini görmeyi bekleyen Sun Ah’nın, odadaki manzara karşısında gözleri tencere gibi kocaman açıldı:

Kardeşi yerde iki seksen yatıyordu. Hemen üzerinde, ona sarılmış gibi yatan bir adam duruyordu! İkisinin de gözleri iri iri açılmış ve birbirlerine kilitlenmişti, sanki az önce bir uzay gemisinden ışınlanmış ve burada neler olduğu hakkında hiçbir fikirleri yokmuş gibi gözlerini bile kırpmadan birbirlerine bakıyorlardı!

Tam o sırada Ji Ah’nın gözleri kapıdaki ablasına çevrildi ve genç kız umutsuzca bağırdı:

“Unni! İnan bana, açıklayabilirim!”

Sun Ah ise aynı anda: “Yettim gariiiiii!” diye bağırarak Ji Ah’nın namusunu tehdit eden (!) adamın tepesine çullandı: Onu bir sumo güreşçisi edasıyla kızın üstünden kaldırıp odanın diğer köşesine fırlatırken: “Noliyy lan burdaaaa??? Ji Aaaahhh, sen eve erkek mi atıyorsuuunn??” diye bağırıyordu.

“Unni dur, sakin ol! Dur!!”

“Bu adam kim ulaaaan?? Ben sana benden önce evlenmeyeceksin demedim miii???”

“Unni lütfen dur!” Ji Ah’nın çırpınışları, araya girme çabaları sonuçsuz kalırken Sun Ah çıtkırıldım Min Woo’yu bir o duvara bir bu duvara çarpıyordu! Min Woo ise o sırada “Aaayyy! Annecim annecim!” diye çığlıklar atmakla meşguldü! Ji Ah en sonunda başka çaresi kalmadığını anladı ve bütün gücüyle bağırdı:

“UNNİ! O ADAM CHA MİN WOO!”

Sun Ah birdenbire taş kesilmiş gibi kalakaldı. Min Woo’nun yakasına yapışan elleri gevşedi. “N-nasıl yaa??” dedi şaşkınlıkla. Min Woo ise bu sırada büyük bir yorgunlukla yere yığılmıştı: Zavallının saçları karman çormandı, yüzü gözü Sun Ah’nın tırnakları tarafından çizilmişti. Genç adam: “Ahhh… Dava edicem… Hepinizi dava edicem…” diye inliyordu.

Sun Ah gerçekten de yere oturup kalan çocuğun yüzüne baktı ve “Hiiiii!” diye bir çığlık atıp ellerini ağzına kapadı! Sonra da hırsla kız kardeşinin yakasına yapıştı:

“Neden daha önce söylemedinnnn??? Aaaahhh, inanamıyorum, megastar Cha Min Woo bizim evimize geliyor ve ben onu… ben onu… AAYYYYŞŞŞŞ!!!”

Sun Ah çığlık çığlığa kendi kafasını yumruklamaya başlarken Ji Ah hemen Min Woo’nun başına koşturmuştu. Genç adamın yüzünü elleri arasına aldı, onu kendi yüzüne bakmaya zorladı:

“Efendim?? Min Woo-şi?? İyi misiniz efendim?? Ne olur konuşun benimle!”

Min Woo gözlerini araladı ve karşısındaki kıza baktı. Yüz yıl ötesinden gelir gibi yorgun bir sesle:

“Ji Han…” diye mırıldandı.

“Evet?? İyisiniz değil mi, iyisiniz, iyi! Bakın hiçbir şeyiniz yok!” dedi Ji Ah ve onun sağını solunu kontrol etmeye başladı. Min Woo birden kendine geldi ve sertçe onun ellerine vurdu:

“BU NE REZALETTT??” diye kükredi, “Ji Han, ablan gariptir dediğin zaman böyle saldırgan bir yaratıkla karşılaşacağımı söylememiştin!”

“Böhüüüüü!” Sun Ah yıldırım gibi koşturarak kendini genç oğlanın ayaklarının dibine attı. Onun önünde yerlere yapışırken: “Özür dilerim efendim, ne olur, ne olur bağışlayın beniiii!” diye ağlıyordu. Ji Ah da yalvarmayla karışık üzüntülü bir yüzle genç adama dönmüştü:

“Min Woo-şi… Ne olur bu seferlik affedin… Siz olduğunuzu anlamadı, sizi sıradan bir insan zannetti… Yoksa böyle bir şey yapar mıydı hiç?”

“Yapmazdım! Vallahi billahi yapmazdım! Köpeğiniz olayım Min Woo-şi, böhüüüü!” diye ağlıyordu Sun Ah aynı anda.

Min Woo yüzünü buruşturdu: Aman Tanrım, genç ve yakışıklı bir yıldız için hayat ne kadar da zordu! Min Woo teatral bir biçimde saçını düzeltti ve derin derin içini çekti.

En sonunda, biraz gönülsüz de olsa somurtarak:

“Tamam tamam…” diye mırıldandı. “Ama artık buradan bir an önce çıkıp gitmek istiyorum! Derhal arabayı hazırla Ji Han!”

Ji Ah: “Hemen efendim!” diye ayaklandığı anda Sun Ah da ışıldayan gözlerle çocuğun koluna yapışmıştı: “Aman Tanrım, Min Woo-şi beni affetti! Ne kadar yüce gönüllüsünüz efendim! Çok, çok teşekkür ederim! Ben sizin çok büyük bir hayranınızım!” O sırada uzaklaşmak üzere olan Ji Ah’nın paçasından çekiştirdi: “Ji Ah! Min Woo-şi’ye kahvaltı ikram etmeden şurdan şuraya bırakmam!!! Asla bırakmammmm!”

Min Woo da Ji Ah da kendilerini Sun Ah’nın ellerinden kurtarmaya çabaladılar ama kadın pençeleriyle ikisine birden yapışmıştı, ayrılacağa da benzemiyordu! En sonunda Ji Ah yalvarır bir tavırla patronuna döndü:

“Eee… efendim, bir kahvaltı yapıp öyle çıksak?…”

Min Woo gözlerini devirdi: Bu Hobbit deliğinde bir dakika daha kalmaya tahammülü yoktu aslında, ama… Ama Ji Han’ın masum yüzünde öyle zavallı bir ifade vardı ki, Min Woo tüm bencilliğine rağmen şoförüne acımadan edemedi. Ve gönülsüzce:

“Peki öyle olsun…” diye homurdandı.

Bu lafı duymasıyla birlikte Sun Ah bir kez daha onun ayaklarına kapandı: “Çok teşekkür ederim Min Woo-şi! Size krallara layık bir sofra hazırlayacağım! Aayyyy, inanamıyorum, Cha Min Woo benim evimde kahvaltıya kalıyor! Ayyyyyy!” ve genç kadın şimşek gibi yerinden fırladı.

Min Woo ise onun ardından hayret ve dehşetle bakıyordu. Ji Ah’ya döndü:

“Ablan garip derken ne demek istediğini şimdi anlıyorum…” diye mırıldandı.

Ji Ah zoraki gülümsedi. Genç kız feci halde mahcup olmuştu. Utanarak başını önüne eğdi:

“Onun adına sizden özür dilerim efendim… Sadece, hep TV’de gördüğü büyülü yıldızlardan biri kendi evine geldiği için çok ama çok sevindi! İlk anda sizi tanımış olsa kesinlikle hırpalamaya kalkışmaz, hemen ayaklarınıza kapanırdı, inanın buna…”

“Orasını anladım zaten…” diye dudak büktü Min Woo. Biraz durdu, sonra umarsızca elini salladı: “Neyse ne… Olan oldu… Bari hayranlarımdan birini sevindirmiş olayım…”

Ji Ah şaşkınlıkla başını çevirip genç çocuğa baktı. Ondan böyle bir söz duymayı beklemiyordu.

Everytime We Touch

Min Woo ise aynı anda ona baktı ve Ji Ah’nın güzel gözleriyle göz göze geldi. Genç adam yine bir anda hafızasında çakan bir flaşla az önceki sahneyi hatırladı: Ji Ah yerde yatıyor, kendisi onun üzerinde, başlarının arasında on santim bile yok…

“Aaaaahhhh, saçmalamaaa!” dedi beyninin içinde bir ses. Min Woo dehşetle başını iki yana sallayıp hayalinde beliriveren o görüntüden kurtulmaya çabaladı: Sonuçta Ji Han bir erkekti, bir ERKEKKK!

Ji Ah’ysa o esnada onun güzel yüzündeki tırnak izlerini ve çizikleri fark etmiş, genç kız üzüntü ve mahcubiyetle dudaklarını ısırmıştı: Ablası resmen vahşi bir kedi gibi tırmalamıştı çocuğu! Genç kız hemen ayaklandı, koşturarak gidip banyo dolabından pamuk ve alkollü su getirdi. Tekrar kendi odasına koşturduğunda Min Woo ayağa kalkmış, üstünü başını düzeltiyordu.

“Bir saniye! Yüzünüzü silelim…”

Böyle deyip Min Woo‘yu yeniden yere oturttu, yavaş ve özenli hareketlerle Min Woo’nun yüzündeki kanamış yerleri silmeye başladı.

Min Woo ise kaskatı kesilmişti. Genç adam gözlerini indirip rahatsızca yutkundu. Ji Ah’nın elleri yüzünde gezinirken yine az önceki sahne aklına gelmiş, genç aktör gerilmişti. Aslında “Gerek yok…” demek istiyordu, ama sözcükler dudaklarına gelmiyordu bir türlü. Beyni durmuş gibiydi.

Çekinerek bakışlarını kaldırdı ve Ji Ah’ya kaçamak bir bakış attı: Genç kızın yüzünde üzüntülü ve şefkatli bir ifade vardı. Belli ki az önce olanlardan dolayı kendisini suçluyordu. Min Woo birden büyülenmiş gibi baktı onun yüzüne. Şoförünün kendisine şefkat duyması nedense fena halde içine dokunmuştu.

Ji Ah da aynı esnada genç yıldızın yüzünü silmeyi bitirdi ve elini indirirken çocukla göz göze geldi.

Min Woo yüzünde çok tuhaf bir ifade ile ona bakıyordu: Ciddi, adeta duygulu bir ifade vardı genç adamın yüzünde. Ji Ah şaşkınlıkla bu yüze baktı. Onu hiç böyle görmemişti.

Aynı anda, kendisi de az önceki sahneyi hatırladı: Yerde yatarken, Min Woo’nun saçlarının kendi yüzüne dokunacak kadar yakın olduğu, onun kokusunu ve nefesini yüzünde hissettiği o an…

Birden, Min Woo da Ji Ah da aynı anda utanarak bakışlarını kaçırdılar! Bu arada Ji Ah telaşla: “Ben ablama yardım edeyim” Min Woo’ysa “Ben giyinsem iyi olur…” diye beceriksizce açıklama yapmaya çabalamıştı. Ji Ah patronuna bakmadan koşturarak odadan çıkarken Min Woo da hemen arkasını döndü. İkisi de fena halde kızarmıştı ve birbirlerinin bu hallerini görmesini istemiyorlardı!

Ji Ah odadan çıkıp kapıyı kapatınca bir an kapıya yaslandı ve derin bir soluk aldı: Genç kız az önceki durumdan dolayı şaşkındı, kendini bir tuhaf hissediyordu.  “N’oluyo yaaa…” diye mırıldandı kendi kendine.

Ve az önce olanları, Min Woo’nun yüzünde ilk defa gördüğü o duygulanmış ifadeyi, kendi yaşadığı şaşkınlığı, her şeyi unutmak ister gibi başını sertçe iki yana salladı, Min Woo’nun kendisini erkek zannettiği konusunda onu uyarmak ve başka potlar kırmasını engellemek için mutfakta pilav ve balık pişiren ablasının yanına koşturdu…

*************************************************

“Bulutların üzerine çıkmam için yüzünüzü görmem bile yetiyor… Böyle karşımda durun, ve hiçbir şey söylemeyin. Sadece, tatlı tatlı bakın bana. O güzel gözlerinizle bakın… Beni dünyanın en mutlu adamı yaptığınızı göreceksiniz…”

Min Woo elindeki teksti indirdi ve derin bir nefes verdi. Gözlerini dalgınca karşısındaki duvara dikti ve mırıldanarak tekrarladı: “Beni dünyanın en mutlu adamı yaptığınızı göreceksiniz…”

Genç adamın üzerinde on beşinci yüzyıla ait bir kıyafet vardı. Saçları postişlerle uzatılmış, eski zaman insanlarının usulünce tepeden topuz yapılarak toplanmıştı. Birazdan, tarihi bir drama olan “Kökler” isimli dizinin ilk bölümü çekilecekti.

Birden odasının kapısı açıldı ve Soo Hyun girdi içeri:

“N’aber koçum? Hazır mısın bakalım? Vayy, şu yakışıklıya bakın, tam bir on beşinci yüzyıl adamı olmuşsun!”

Min Woo hafifçe gülümsedi. “İşimi iyi yaptığımı bilirsin Hyung…”

“Bilmez miyim? Gerçekten çok iyi bir aktör olmasan senle hiç işim olmaz zaten,” diye mırıldandı Soo Hyun. Min Woo hafifçe gülümsemekle yetindi.

Soo Hyun’sa etrafına bakınıyordu:

“Ee, odanda rahat mısın? Bir istediğin var mı? Söyle, yönetmen asistanlarına hemen getirtelim!”

Min Woo odaya umursamaz bir bakış attı ve omuz silkti: “Yoo, istediğim bir şey yok… Sen yönetmene çekime hazır olduğumu söyleyebilirsin.”

“Öyle mi?” Soo Hyun oldukça şaşırmıştı. Min Woo’nun kulisten memnun olması görülmüş şey değildi, genç çocuk bir seferinde kuliste ananas suyu yok diye, diğer bir seferse içerideki beyaz orkideler kendisine alerji yapıyor diye çıngar çıkarmıştı! Soo Hyun şaşkınlıkla, bu çocukta tuhaf bir şeyler var diye düşündü. İki gündür Min Woo hiç olmadığı kadar durgun ve düşünceliydi. Soo Hyun: “Galiba geçen geceyi dışarıda geçirmiş olmak ona yaradı,” diye düşünüp kendi kendine sırıttı. Gerçekten de Min Woo dün sabah eve geldiğinden beri çok uyumluydu, genç adamın burnu sürtülmüş gibi görünüyordu. Geceyi nerde geçirdiğinden, ne zorluklar çektiğinden falansa hiç bahsetmemişti. Soo Hyun onun bu hallerine şaşırsa da durumdan memnun olmadığı söylenemezdi.

Şimdi de sakince ve kaprissizce işini yapmayı düşünüyor olması mucize gibi bir olaydı! Soo  Hyun bu mucizeyi bozmaktan korkarak:

“Hadi o zaman ben çıkayım da sen çalış,” dedi, ve usulca kapıyı çekip çıktı.

Min Woo ise elindeki tekste geri döndü. Son kısmı tekrar okudu: “Bulutların üzerine çıkmam için yüzünüzü görmem bile yetiyor…”

Sonra elindeki kâğıdı indirdi. Dalgınca karşısındaki duvara baktı.

İki gündür içinde tuhaf bir sıkıntı vardı. Sanki bir problem var gibiydi, ama genç adam bunun ne olduğunu bir türlü bulamıyordu. Daha da beteri, sanki bir şeyi gözden kaçırıyor gibiydi. Hem de çok önemli bir şeyi… Ama ne yazık ki bunun ne olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu!

Min Woo sıkıntıyla yüzünü buruşturdu ve aklındaki düşünceleri kovmaya çalışarak teksti okumaya geri döndü.

Aynı anda, çekim platosunun bir köşesinde oturup devam eden hazırlıkları dalgın dalgın seyreden Ji Ah’nın da durumu pek farklı sayılmazdı. Ama Min Woo’nun aksine Ji Ah iç sıkıntısının kaynağını biliyordu: Min Woo ile kendi evinde yaşadıkları o tuhaf sahnelerdi buna sebep…

İki gündür o gece ve ertesi sabah olanlar genç kızın beyninde tekrar tekrar dönüyordu: Min Woo’nun mışıl mışıl uyurken yüzünün aldığı masum haller… Yere düştüklerinde kendi başının hemen üzerinde duran Min Woo’nun şaşkın suratı… Ve nihayet, yüzünü temizlerken onun kendisine duygulanmış bir ifade ile bakması…

Genç kızın içindeki sıkıntı, tüm bunlara hiçbir anlam verememesinden kaynaklanıyordu. Çünkü o güne kadar her şey kesin ve belirliydi; Min Woo onun patronu olan, zengin, şımarık, bencil bir veletti! Ama şimdi… Şimdi onun bambaşka, hiç tanımadığı bir yüzünü görünce Ji Ah’nın tüm ezberleri bozulmuştu.

Üstelik daha fazlası da vardı: Ji Ah, o sabah kahvaltıda ablasının yaptıklarını hatırlayınca utançla suratını buruşturdu. Kızın bir Min Woo’nun içine düşmediği kalmıştı! Genç adam onun hazırladığı kahvaltılıkları ayıp olmasın diye ucundan ucundan yerken Sun Ah onu hayran gözlerle (ve salyaları akarak!) süzüp durmuştu. Hatta bir ara kendine engel olamayıp çocuğun kollarını, göğsünü yoklamış, şaşkınlık ve öfkeden kaşı gözü seğiren Ji Ah’ya dönüp (sanki Min Woo onu duymayacakmış gibi) fısıldamıştı:

“Of bee, taş gibi maşşallah!”

“Unniiiiii!” diye bağırmıştı Ji Ah, ama Sun Ah’nın aldırdığı yoktu; hemen sofradaki balıktan bir parça koparıp Min Woo’nun ağzına tıkıştırmaya koyulmuştu! Zavallı Min Woo’ysa yüzünün buruşmasından anlaşıldığı kadarıyla kızın temiz mi pis mi belli olmayan elleriyle kendisini beslemesinden dolayı son derece rahatsızdı. Ji Ah kahvaltı boyunca: “Şimdi patlayacak… şimdi patlayacak…” diye diken üstünde oturmuştu.

Ama ilginç bir biçimde Min Woo’nun sabırlı gününe denk gelmişlerdi anlaşılan: Min Woo hiç sesini çıkarmadan yemeğin sonuna kadar oturdu. Nihayet ablaya bir gün kendisini sette ziyaret edip fotoğraf çekilme sözü verdikten sonra evden ayrıldılar. Ji Ah çıkmadan önce ablasına sıkı sıkı tembih etmişti: “Bak Unni, Min Woo-şi’nin buraya geldiğini asla, ama asla kimseye söylemeyeceksin! Harasso? Bak eğer tek bir kişiye bile söylersen dedikodu yayılır, sonra da Min Woo beni işten atar, sen de bir daha asla onun yüzünü göremezsin!” Sun Ah gönülsüzce de olsa söz vermişti vermesine, ama Ji Ah onun sözünü tutabileceğinden kuşkuluydu doğrusu. Sıkıntıyla içini çekti…

Eve dönüş yolunda da Min Woo oldukça sessizdi. Yalnız bir ara pat diye:

“Ablana neden noona değil de Unni diyorsun?” diye sormuştu. Ji Ah hafifçe kızarsa da, hemen:

“Küçükten beri öyle derim, öyle alıştım,” diye cevap vermişti. Min Woo bunun üzerine başka bir şey sormadı, Ji Ah da ucuz atlattığını düşünüp derin bir soluk aldı. Bunun dışında konuşmadılar.

Yalnız Min Woo’nun evine geldiklerinde, genç çocuk arabadan inerken arkasına bile bakmadan:

“Bu arada, dün gece için teşekkür ederim,” dedi. “Evin bir Hobbit deliğine benzese de beni misafir ettin sonuçta, sağol…” Sonra da, yine kızın yüzüne bakmadan umursamazca elini salladı: “Sen buralarda ol, bir şeye ihtiyacım olursa seni çağıracağım…” Ve dönüp eve doğru yürümeye başladı…

Ji Ah’ysa o kadar şaşırmıştı ki, “bir şey değil…” demeyi akıl edebildiğinde Min Woo çoktan duyamayacak kadar uzaklaşmıştı bile. Ji Ah şaşkınlıkla arabaya yaslanıp kalmıştı: Neler oluyordu?! Min Woo ona teşekkür etmişti, öyle mi?! Aman Tanrım, dünyanın sonu mu geliyordu, yoksa Min Woo’ya kendi evlerinde yediği bir şey mi dokunmuştu acaba?!

Şimdi de Ji Ah düşünüyor düşünüyor, olanlara bir anlam veremiyordu. Min Woo’nun sessiz ve nerdeyse kibar sayılabilecek bu hallerini görmeye alışık değildi. Genç kızın fena halde kafası karışmıştı ve bu yüzden huzursuzdu.

“Evet, hazır mıyız millet?? Hadi herkes yerine!” diye bağıran yönetmenin sesiyle kendine geldi. Ji Ah merakla kafasını uzatınca içerideki 15. Yy konseptiyle hazırlanmış çekim odasına iki başrol oyuncusu Min Woo ile Yoo In Na’nın girmiş olduğunu gördü. Her ikisi de tarihi kıyafetlerin içinde o kadar hoş görünüyorlardı ki, Ji Ah onlara imrenmeden edemedi.

yoo in na

Bu sırada yönetmen aktörlere son direktiflerini veriyor, hangi repliği hangi ifadeyle söylemelerini istediğini belirtiyordu. Ji Ah bir köşeye sinip merakla içeride çekilmek üzere olan sahneyi izlemeye başladı.

Dizide, Min Woo ve In Na nişanlı olan iki genç âşığı canlandırıyordu: İlk bölümlerde Min Woo’nun canlandırdığı karakter nişanlısına deli gibi âşıktı. Fakat genç adam Çin’le yapılan bir savaşta esir düşüyor, bu arada nişanlısı başkasıyla evleniyordu. Genç adam yurduna dönüp kalbi kırık bir biçimde gerçeği öğrendikten sonra nişanlısının kardeşi, onu tanıdığı sıralarda küçük bir çocuk olan esas kızla aralarında bir aşk doğuyordu, ama genç adam yeni kızın eski nişanlısının kardeşi olduğunu çok sonra öğrenecekti…

Fakat şimdi, henüz dizinin başlarındaydılar ve Min Woo’nun karakterinin nişanlısına aşkını ilan ettiği romantik sahneler çekilecekti. Yönetmen: “Üç, iki, bir… Motor!” deyince ortamdaki herkes sustu, oyuncular oyunlarına başladılar.

Taru – Let’s end it here

Min Woo gerçekten kusursuzdu: Genç adam yüzünde büyük bir aşk ifadesi ve heyecanla odaya girmiş, gergef işleyen nişanlısının önüne kadar gelip orada saygılı bir biçimde diz çökmüştü. Başını kaldırıp genç kızı selamladı. Kız elindeki gergeften başını kaldırıp gülümseyerek ona baktı:

“Bu ziyaretinizi neye borçluyum sevgili Si Yoon-şi?”

“Sadece yüzünüzü görmek istedim,” diye cevapladı Min Woo. Yüzünde gerçekten de âşıklara has bir ifade vardı. Kızsa utanarak başını çevirdi:

“Evlenmeden önce böyle gelip gitmeniz pek hoş karşılanmaz, biliyorsunuz… Şimdi lütfen gidin. Validem ve pederim her an gelebilirler. Hem…” Kız bir an durakladı, sonra mahcup bir tavırla ekledi: “Hem sadece benim yüzümü görmek için iki saat boyunca at üstünde yolculuk etmeye değer miydi?”

“Elbette değerdi!” diye haykırdı Min Woo, “Sizin için her şeye değer!”

Ve yaklaştı, kızın ellerini ellerinin arasına aldı. Titreyen bir ses ve buğulu gözlerle fısıldadı: “Biliyorsunuz ki bulutların üzerine çıkmam için yüzünüzü görmem bile yetip de artıyor… Böyle karşımda durun, ve hiçbir şey söylemeyin. Sadece, tatlı tatlı bakın bana. O güzel gözlerinizle bakın… Beni dünyanın en mutlu adamı yaptığınızı göreceksiniz…”

Yönetmen: “Kestik! Harikaydınız arkadaşlar!!” der demez, Min Woo’nun o aşk dolu yüz ifadesi gitti, yerine sıradan, normal bir ifade geldi. Genç adam kendisine havlu uzatan bir asistana umursamazca “sağol” derken onu az ileriden izleyen Ji Ah hayretler içerisinde kalmıştı.

İlk kez anlıyordu ki, Min Woo gerçekten de büyük bir oyuncuydu.

*************************************************

“Aaa, n’aber Kang Hyuk-a? Ne zamandır görünmüyorsun?”

Market rafından hazır ramen almakta olan Kang Hyuk arkasını dönünce Sun Ah’yla göz göze geldi. Genç adam sıcak bir biçimde gülümsedi:

“Aa, meraba noona… Valla n’olsun, iş-güç işte… Sen nasılsın?”

“İyiyim, hem de çok iyi!” diye cıvıldadı Sun Ah. Gerçekten de dünden beri genç kadın bulutların üzerinde gibiydi: Sonunda Tanrı dualarını kabul etmiş ve ünlülerin dünyasına girmesi için önüne bir fırsat çıkarmıştı. Sun Ah, Min Woo’ya söz verdiği gibi (!) onu sette izlemeye gittiği zaman orada bulunan bir yapımcının ya da rejisörün kendisini keşfedeceğine yüzde yüz emindi!

Onun bu neşesi Kang Hyuk’un da gözünden kaçmamıştı. Genç çocuk Ji Ah’nın ablasının çatlaklıklarına alışıktı ama yine de meraklanmadan edemedi:

“Hayırdır, çok neşelisin? Yoksa büyükbabadan kalma yeni bir eser mi keşfettin?”

Sun Ah hızlı hızlı elini salladı: “Çok daha iyisi! Ünlü oluyorum, ünlüüü!”

Kang Hyuk: “Ha? Nasıl yani?” diye sorunca da sağına soluna bakınıp oğlanın kulağına eğildi: “Nasıl olacak, Ji Ah sayesinde! Yeni bulduğu işi sen de biliyorsun, değil mi?”

Kang Hyuk şaşkınlıkla başını sallayınca da: “Hah, işte Ji Ah’nın yeni patronuyla tanıştım!” diye bağırdı. “Cha Min Woo-şi benimle tanışır tanışmaz bende star ışığı olduğunu gördü! Ve setine davet etti! Belki onun yeni dizisinde bir rol alabilirim! Ayyy, çok mutluyum Kang Hyuk-ah!” O sırada saatine baktı ve bir çığlık attı: “Eyvah! Televizyonda Kang Ji Hwan’ın dizisinin tekrarı başlayacak, geç kaldım! Neyse, ben koşuyorum, hadi sonra görüşürüz Kang Hyuk-ah!”

Sun Ah neşeyle el sallayıp kasaya doğru koştururken Kang Hyuk şaşkınlıktan ağzı bir karış açılmış vaziyette kalakalmıştı:

Sun Ah “Cha Min Woo” demişti, değil mi? Cha Min Woo, yani şu ünlü aktör… Ama, Ji Ah’nın yeni patronu bir holding sahibi değil miydi? Ji Ah bir aktörün yanında mı çalışıyordu?! Ama öyleyse bile… Ji Ah bunu kendisinden neden saklamıştı ki? Neden ona, en yakın arkadaşına doğruyu söylememişti?

Kang Hyuk’un içine bir sıkıntı düştü…

*************************************************

Min Woo’nun çekimi bittiğinde saat gece yarısına yaklaşıyordu. Genç adam fena halde yorulmuştu. Üstelik yarın sabah sekizde yeniden sette olması gerekiyordu.

Ji Ah arabanın arka koltuğunda yorgunluktan sızmak üzere olan patronuna kaçamak bir bakış attı. (Bugün Mustang’i değil, 4 kapılı bir arabayı almışlar, eee Min Woo’da para çok! :P) Zavallı çocuk cidden bitmişti. Ji Ah içinde ona karşı büyük bir şefkat hissetti: Bugün ilk defa aktörlerin işinin ne kadar zor olduğunu anlamıştı.

Sadece o kadar da değil: Ji Ah ilk kez bugün, patronuna gerçekten hayran olmuştu. Min Woo’nun rolü bir elbise gibi üstüne giymesi, o romantik halleri, aşk dolu sözler söylerken dudaklarının titremesi… Min Woo o anda o hisleri gerçekten yaşıyor gibiydi! Ji Ah bir defa daha, bu çocuğu fazla hafife aldığını düşündü: Onu yalnızca bencil, şımarık bir velet olarak görerek galiba hata ediyordu. O kadar sığ bir insan bu duyguları hissedemez, daha da önemlisi, karşısındakine hissettiremezdi.

Ji Ah tüm bunları düşünerek bir kez daha dikiz aynasından patronuna hayranlıkla baktı. Aynı anda Min Woo kapalı gözlerini açmadan:

“Önüne bak, önüne…” diye mırıldandı. “Bana bakacağım derken arabayı bir yerlere çarpacaksın!”

Ji Ah o kadar şaşırdı ki, direksiyon hakimiyetini kaybediyordu nerdeyse! Bir an arabayı sağa sola salladı, neyse ki toparlamayı başardı. Min Woo ise sıkıntıyla gözlerini açmıştı:

“Off, bir uyutmadın Ji Han! Sabah yine erkenden sette olmam gerek, biliyorsun!”

“Ö-özür dilerim efendim!” dedi Ji Ah. Ama genç kız kıpkırmızı kesilmiş, içinden çığlıklar atıyordu: Ona baktığımı nasıl bildi, nasılll???

Min Woo’ysa gözlerini hafifçe aralamış, domates gibi kızarmış kızı görünce hafifçe sırıtmıştı: Ji Han’ın çekimler sırasında kendisini izlediğini biliyordu. Arabaya bindiği andan beri şoförünün kendisine bambaşka bir hayranlıkla baktığı gözünden kaçmamıştı. Genç çocuk parmağıyla ona işaret edip: “Haha! Seni de hayranlarım arasına katacağımı biliyordum! Biliyordum iştee!” diye tepinmemek için kendini zor tutuyordu!

Gülümsemesini bastırmaya çalışırken aldırmaz olmaya çabalayan bir sesle:

“Bugün sette eğlendin mi bari?” diye sordu. “Çekimleri izledin, öyle değil mi?”

“Evet, elbette izledim efendim,” dedi Ji Ah. Ve heyecanla ekledi: “Harikaydınız. Gerçekten!”

Min Woo keyiften dört köşe olmuştu. Ama cool’luğunu bozmadı, önemsiz bir şeymiş gibi: “Eh, sağol,” dedi umursamaz bir tavırla. Ji Ah ise kıpır kıpırdı, genç kız coşkuyla devam etti:

“Aşık bir adamı bu kadar iyi canlandıracağınıza hayatta inanmazdım! O kadar başarılıydınız ki, nerdeyse karşınızdaki kıza gerçekten âşıksınız zannedecektim!”

“Hahah, sen daha hiçbir şey görmedin,” diye keyifle sırıttı Min Woo. “Asıl zor kısımlar bundan sonra başlayacak! Canlandırdığım karakterin yaşayacağı acılarla bir intikam meleğine dönüşmesi, ama sonra yeniden âşık olması çok daha eğlenceli olacak! O sahneleri çekmek için sabırsızlanıyorum.”

“Ben de izlemek için sabırsızlanıyorum!” dedi Ji Ah neşeyle. Ve arka koltuktaki patronuna neşeyle gülümsedi. Onun işini bu kadar severek yapması hoşuna gitmişti.

Min Woo’ysa kızın heyecanını görünce epey keyiflenmişti. Yine de çaktırmak istemedi, önemsiz bir şey söyler gibi bir tavır takınarak:

“Tabii önceki dizilerimi ve filmlerimi mutlaka izlemişsindir,” diye söze başladı. “Ama yeni dizimin çekimleri bitip TV’de gösterilene kadar eskileri tekrar izlemek istersen sana DVD’lerini verebilirim.”

Ji Ah hafifçe kızardı. Aslına bakılırsa Min Woo’nun dizilerini TV’de denk geldiği zamanlar öylesine göz atmak dışında izlediği olmamıştı. Ama bunu söyleyip çocuğun keyfini kaçırmak istemedi, onun yerine: “Çok sevinirim efendim! Ne kadar düşüncelisiniz!” dedi hevesli bir ses tonuyla.

Min Woo’nunsa iyice keyfi yerine gelmişti. Artık gülümsemesini saklayamayarak baktı şoförünün yüzüne. İçinden: “Ah zavallı çocuk, nasıl da sevindi! Bana fena halde hayran zavallıcık!” diye geçiriyordu.

O sırada Min Woo’nun malikanesinin önüne gelmişlerdi. Ji Ah aravayı park etti, sonra hemen koşturup çocuğun kapısını açtı. Min Woo inerken ona hafifçe gülümsedi: “Hadi gel içeri, DVD’lere bakalım…”

Ji Ah neşeyle başını salladı. Sonra yavru köpek gibi çocuğun peşine takıldı. Min Woo ise neşeyle konuşuyordu:

“Söyle bakalım, en çok hangi karakterimi seviyorsun? “Benim Tatlı Aşkım”daki çiçek çocuk Eun Woo karakterini mi? Yoksa “Doktorlar”daki Soon Hwan’ı mı? Aaa, bir de “Casus Sevgilim”deki Ki Joon var, bak hayranlarım onu da çok severler…”

“Eee… Öööö…” Ji Ah dudaklarını ısırdı, bunların hiçbirini doğru dürüst bilmediğini çocuğa söyleyemezdi ki… En sonunda politik bir biçimde: “Hepsinin bendeki yeri ayrıdır efendim,” diye cevap verdi.

“Haa, doğru diyorsun! Bende de öyle, her birini ayrı ayrı severim!” dedi Min Woo neşeyle. “İnsan kendi canlandırdığı bir rolü sevmeden edemiyor, kötü bir karakter olsa bile! Bu biraz da yazarların “bütün yarattığım karakterler çocuklarım gibidir, aralarında ayrım yapamam!” demesine benziyor galiba…”

Ji Ah şaşkınca durdu, ve gülerek başını salladı: “Doğru! Harika tespit! Gerçekten çok haklısınız Min Woo-şi!”

“Öhömm, haklıyım tabii!” Min Woo gururla sırıttı ve kapıyı açmak üzere girişteki kutuya uzandı.

Tam o anda, evin yan tarafından tok bir ses:

“Demek geldin! Ben de seni bekliyordum!” diye gürledi.

Min Woo’nun şifre girmek üzere kaldırdığı eli havada dondu kaldı sanki. Genç adamın ağzından tek bir sözcük döküldü:

“Baba…”

Ji Ah da hayretle başını kaldırdı: Karşılarında, ikisine birden yaklaşmakta olan orta yaşlı, asık yüzlü adama bakakaldı…

-Dördüncü Bölümün Sonu-

Not: 9 Mart’ın doğumgünü olması sebebiyle bu bölüm sevgili tatlı çingumuz Mydestiny‘ye ithaf edilmiştir 😉

Üçüncü Bölüm: “Seni Öldürücem Pislik!”

SNSD – Oh La La 

“ÇOTTTT!!!”

Min Woo’nun yüzünde patlayan yumruk aynen böyle bir ses çıkarmıştı! Çocuğun gözleri karardı, beyninde yıldızlar uçuşmaya başladı.

Ji Ah ise ilk anın şokunu üstünden atar atmaz ne yaptığını fark etti ve dehşetle nefesini tuttu: “Hiiiii!” Patronuna, o şımarık adama yumruk atmıştı! İşten kovulduğu kesindi de, bari hayvani bir tazminat ödemek zorunda kalmasaydı…

Min Woo ise birkaç saniye boş boş bakakaldı: Genç adamın ne olduğunu çözmesi vakit almıştı. Aklı ona “yumruk yedin” dese bile sanatçı egosu bunu kabul etmiyordu, nasıl edebilirdi ki? O koskoca Cha Min Woo’ydu, kim ona yumruk atabilirdi, kim?? Ama nihayet acı gerçeği kabullenmek zorunda kalınca genç kıza öfkeden çok hayretle baktı. Ji Ah ise çoktan yere çöküp adamın ayaklarına kapanmıştı:

“Efendim, ne olur affedin! İstemeden oldu, öyle bir anda uyanınca… N’olur, n’olur bağışlayın beni!”

Min Woo’nun jetonu düşünce birden gözleri öfkeyle irileşti. Kız gibi tiz bir sesle:

“Sen… sen benim… benim milyon dolarlık yüzüm… nasıl vurursun?!?” diye kesik kesik haykırdı, ve kendisi de kıza vurmak ister gibi sertçe elini kaldırıp bağırdı:

“Ji HAAAANNN!! KOVUUUUUUL-“

Ama birden sözleri yarıda kaldı: Şoförünü iki günde kovarsa Soo Hyun’un kendisiyle nasıl dalga geçeceği Min Woo’nun gözlerinin önünde canlanmıştı. Hayalindeki Soo Hyun dizlerine vura vura gülüyordu:

“Ahahah! Senin bulduğun şoför de bu kadar olur! Demek sana yumruğu geçirdi ha? HAHAHA!”

Min Woo başını sertçe iki yana sallayıp bu görüntüyü aklından uzaklaştırmaya çalıştı. Sonra öksürerek boğazını temizledi ve genç kıza döndü:

“Öhöm… Biliyorsun ki yaptığın affedilemez bir hata! Bunu bana başka birisi yapmış olsa sürüm sürüm süründürür, burnundan getirirdim! Bunun farkındasın, değil mi?”

Ji Ah başını bile kaldıramadan dudaklarını ısırdı ve başını suçlu suçlu salladı: Kendisini şimdiden demir parmaklıklar ardında görebiliyordu!

Min Woo ise bir kez daha öksürdü, ve otoriter bir ses tonuyla:

“Ama görüyorum ki çok pişmansın…” diye devam etti. “O yüzden sana başka kimseye tanımadığım bir ayrıcalık yapacağım ve bu defalık seni affedeceğim…”

Ji Ah kulaklarına inanamadı. Başını kaldırıp patronunun yüzüne baktığında gözleri umut doluydu:

“Sahi mi? Sahi mi efendim?? Ah, çok, çok teşekkür ederim!”

Böyle deyip çocuğun ellerine yapıştı. Min Woo ise “tamam tamam, sakin ol,” diye kendini onun ellerinden kurtarmaya çabalıyordu. Sonra:

“Ama bu olayı kolay kolay unutmayacağım! Ve bir daha asla, ama asla başka bir hata yapmana izin vermeyeceğim! Anlaşıldı mı?!”

“Elbette! Siz hiç merak etmeyin efendim, bundan sonra hatasız bir çalışan olacağım!” dedi Ji Ah neşeyle, “Nereye gönderirseniz gideceğim, hatta size her gün masaj yapacağım!”

Min Woo çaktırmamaya çalışarak sırıttı: İşte kendisi adamı böyle yola getirirdi! Yine ciddi bir yüz ifadesiyle:

“Neyse,” dedi, “Ama şimdi senin yüzünden uykum kaçtı! Çabuk bana yaseminli yeşil çay yap, sonra da ben uyuyana kadar başımda bekle!” diye emretti.

Ji Ah derhal: “Başüstüne!” deyip sevinçle odadan fırladı. Min Woo ise gördüğü rüyanın tesirini biraz da olsa üzerinden atmıştı. Kendi kendine gülümsedi. Her şeye rağmen onu kovmamakla iyi etmişti, sonuçta evde birinin varlığı iyi bir şeydi.

Ama yanağında şoförünün az önceki yumruğuyla buluşan kısım sızım sızım sızlamaya başlayınca acıyla yüzünü buruşturdu: Çocuk çiroz görünüyor olabilirdi, ama elleri taş gibi ağırdı! Min Woo çoktan gözden kaybolmuş olan şoförünün arkasından:

“Ji Haaan! Çayı bırak, önce bana bir buz torbası getir!” diye bağırdı. Ve olduğu yerde kendi kendine: “annecim annecim, çok acıyoooo…” diye sızlanmaya başladı…

 ***********************************

“Min Woo-şi, yanağınızdaki bu şişlik de nedir böyle??”

Yönetmen Lee’nin hayretle sorduğu bu soru üzerine Min Woo’nun suratı asıldı. Genç adam evden çıkmadan önce elmacık kemiğinin üzerindeki morluğu fondötenle kapatmaya çalışmıştı ama şişlik saklanabilecek gibi değildi ki… Min Woo somurtarak: “Kapıya çarptım…” diye mırıldandı.

“Bana daha çok birinden dayak yemişsin gibi geldi…”

Min Woo öfkeyle arkasını döndü: Hyo Rim yüzünde küstah bir gülümsemeyle ona bakıyordu. Genç adamın cevap vermesine fırsat kalmadan genç kız yönetmene döndü:

“Sanırım bugün için çalışmamızı ertelemek zorundayız yönetmen Lee… Baksanıza, ünlü starımız Cha Min Woo’nun dayaktan şişmiş suratıyla oynaması mümkün değil!”

Arkadaki makyöz, kostüm görevlisi ve ışıkçılar kıkırdamalarını gizlemek ister gibi başlarını öne eğerlerken Min Woo’nun sabrı taşmıştı. Genç adam histerik bir biçimde:

“Ben dayak falan yemedim tamam mı??” diye bağırdı. “Sadece kapıya çarptım! O küçük beynin bunu almıyor mu?!”

“Bu saçma yalana inanacağımızı sanıyorsan asıl küçük beyinli olan sensin!” diye Hyo Rim bir çırpıda cevabı yapıştırdı. Ardından kendisi için ayrılan köşeye doğru yürümeye başlarken dişlerinin arasından fısıldadı: “İdiyot!”

Min Woo iyice deliye dönmüştü: Bu kız kendisini böyle aşağılamaya nasıl cüret edebilirdi, nasıl?! Genç adam hırsından dişlerini sıktı, sonra öfkeyle yanı başında hâlâ kararsızlıkla ne yapacağını düşünen yönetmene döndü:

“Ben dayak yemedim! Bunu aklınıza sokun! Ayrıca azıcık makyajla bu şişliğin kapatılacağına eminim!”

Yönetmen hemen: “Ah, elbette efendim!” dedi ve alelacele makyaj uzmanlarını çağırdı. Kızlar hemen ellerinde fırça ve pudralarla somurtarak sandalyesinde oturan Min Woo’nun başına koşturdular.

Hyo Rim’se o sırada çekimin yapılacağı büyük hangarda kendisine ayrılan köşedeki koltuğa oturmuş, makyajının son rötuşlarını yapan makyözün işini bitirmesini bekliyordu. Az önce Min Woo’ya verdiği ayardan sonra keyfinin yerine gelmiş olması gerekirdi, ama Hyo Rim kendini bok gibi hissediyordu. Genç kız gözlerine dolmaya başlayan yaşları fark ettirmemek için ani bir hareketle makyözüne döndü:

“Bu rimel alerji yaptı sanırım, bana bir peçete getirir misin?” Makyöz “hemen efendim,” diye eğilerek selam verdi, kızın başından uzaklaştı. Hyo Rim’se o uzaklaşınca çaktırmamaya çalışarak Min Woo’ya doğru baktı.

너의 결혼식 윤종신 바비킴

Min Woo o somurtkan suratına rağmen ne kadar da yakışıklı görünüyordu! Hyo Rim onun güzel badem gözlerine, dolgun dudaklarına, pırıl pırıl saçlarına hafif bir özlemle baktı. Min Woo’nun yüzündeki somurtkanlığa inat çocuksu bir hali vardı;  genç kız “nasıl bir insan olduğunu bilmesem onu çok tatlı bulabilirim…” diye geçirdi içinden. Ama ne yazık ki Min Woo’nun karakterini gayet iyi biliyordu…

Onunla çıkmaya başladıkları ilk günler geldi aklına: Min Woo’yla yine bir moda çekimi sırasında tanışmışlar; genç kız bu şakacı ve sevimli çocuktan ilk görüşte etkilenmişti. Onun kendisini yemeğe davet etmesi karşısında ise sevinçten havalara uçmuştu! İlk randevularını dün gibi hatırlıyordu: Seul’ün en lüks ve elit restoranlarından birinde, özel bir locada, gül yaprakları ve rengarenk mumlarla süslenmiş bir masada kendisini beklerken bulmuştu genç adamı.

“Hoşgeldin!” Min Woo onu görünce yerinden kalkıp genç kızın elini zarifçe öpmüş, sonra da gerçek bir centilmen gibi sandalyesini çekip oturması için onu beklemişti. Ardından kendisi de yerine geçmiş ve parmağını şıklatmıştı: Genç adamın bu hareketiyle birlikte içeriye iki kemancının girmesi bir olmuştu.

Hyo Rim o anda hissettiği mutluluğu dün gibi hatırlıyordu: Genç kızın gözleri kamaşmıştı, bir peri masalının içinde gibiydi! Min Woo tüm karizması ile:

“Ne dersin, sipariş verelim mi?” diye ona göz kırpınca mutlulukla gülümseyip başını sallamıştı. Bunun üzerine Min Woo o tatlı gülümsemesi ile parmağını bir kez daha şıklatmış, bir garson derhal içeri girip siparişlerini almıştı. Hyo Rim o gece boyunca kendisini prenses gibi hissetmişti.

Ama… ne yazık ki bu peri masalı hiç de iyi bitmiyordu. Hyo Rim bir kez daha Min Woo’nun kendisinden ayrıldığı o korkunç günü hatırlayıp acıyla kasıldı.

Min Woo ise o esnada hâlâ öfkeden dişlerini gıcırdatıyordu: Hyo Rim, ah o kaltak Hyo Rim! Min Woo eski sevgilisinin her karşılaşmalarında kendisine laf sokmasından bıkmış usanmıştı. Kızın bu kadar nefretini kazanacak ne yapmıştı, anlamıyordu ki? Tamam, belki onu terk etmiş olabilirdi; ama o kız bunu dibine kadar hak etmişti. Hem ayrıca Min Woo şimdiye kadar bir sürü kızı terk etmişti, aralarında ünlü sunucular, sporcular, şarkıcılar da vardı. Ama Hyo Rim dışında hiçbiri kendisinden bu kadar nefret ediyor gibi görünmüyordu!

Min Woo çocuk gibi somurttu, gözlerini kısıp karşısındaki aynadan odanın diğer ucundaki kıza kötü kötü baktı. Hyo Rim’se hâlâ her şeyden habersiz dalgın dalgın oturuyordu.

“Tamam, ışıklar hazırsa hemen çekime başlayabiliriz!” dedi yönetmen o sırada. Tüm çekim ekibi yerlerine doğru koştururken yönetmen gelip Min Woo’ya karakterini son bir kez anlatmaya koyuldu: “Min Woo-şi, sizin canlandırdığınız erkek karakter, her şeyden habersizce badana yapan esas kızın arkasında gelip sarılacak, “ben kimim?” diye soracak, bu sırada esas kız bir an şaşırsa da yüzünü bile dönmeden gülümseyecek, ve boya fırçası ile duvara parfümün adını yazacak… Bu arada esas oğlanın ilk giriş anında esas kızı görmesiyle birlikte büyük bir aşk ve mutlulukla ona gülümsemesi çok önemli, bunu zaten daha önce konuşmuştuk… Evet, şimdi hazırsanız sizi çekime alalım…”

Min Woo bıkkınca başını salladı. Reklam filmi serisini bir an önce bitirip gitmek için can atıyordu. Yönetmense ona kaygıyla baktı: Bu somurtkan çocuk “çok âşık görünme” rolünü kıvırabilecek miydi acaba?

Ama oyuncular ve teknik ekip yerlerini alıp yönetmen “motor!” dediği anda Min Woo’nun az önce somurtan suratı öyle bir değişime uğradı ki, yönetmen dahil herkes çocuğun yeteneğini takdir etmeden edemedi: Min Woo tam bir oyuncuydu. Henüz iki saniye önce bıkkınlık akan yüzüne bir anda büyük aşkını uzaktan gören çok âşık bir adamın yüz ifadesini geçirivermişti!

Min Woo tam da senaryodaki gibi her şeyden habersiz (!) tahtadan bir merdivene yarım tırmanıp boya yapmakta olan Hyo Rim’e arkadan sarılmak üzere ilerledi. Yönetmense bu sırada kenardan: “Evet, şimdi kıza sarılın Min Woo-şi! Evet, harika gidiyorsunuz!” diye heyecanla direktif vermeye devam ediyordu.

Min Woo tam kıza sarılmak üzereyken birdenbire merdivenin ayaklarından birinin pek de sağlam olmadığını fark etti. Birden, aklına hınzırca bir fikir geldi ve yüzüne şeytani bir sırıtma yayıldı: Az sonra bu şeytan kadın o sivri dilinin cezasını çekecekti!

Flower Boy Band OST – Jaywalking 

Ve böylece, Hyo Rim’e sarılırken çaktırmadan merdivenin ayağına yavaşça (ama dengesini bozacak kadar) çarptı!

Hyo Rim’in dengesi bozulurken genç kız hafif bir çığlık attı: “Ayyy!”

Ve önce kendisi yere düştü, ardından da üzerine devrilen merdiven! Çevredeki herkes donmuş gibi kalakalmıştı! Min Woo suçlu kendisi değilmiş gibi: “Hyo Rim-şi! İyi misin??” diye kızın başına koşturdu. Ama bu esnada devrilen merdivenle birlikte dengesi bozulup sallanmaya başlayan boya iskelesine de çaktırmadan eliyle bir kez daha vurdu. O sırada yere oturmuş Hyo Rim’se şaşkınca gözlerini araladı:

“Ha? Ben… Ne…”

Tam o sırada kızın lafı yarıda kaldı: Boya iskelesinin de devrilmek üzere olduğunu görmüştü! Genç kızın gözleri korkuyla irileşirken bir çığlık daha attı:

“Ayyyy!

Min Woo süper bir refleksle kenara çekildiğinde Hyo Rim’in ağzını açmaya bile fırsatı kalmadan bir sarı bir de beyaz boya tenekesi uçarak gelmiş, zavallının kafasından aşağı boca olmuştu bile!

“KİYAAa-gulp!”

Kızcağızın ağzından çıkan çığlık kafasına geçen boya tenekesi tarafından kesilirken yönetmen ve teknik ekip ona doğru apar topar koşturdular ve onu boğulmaktan kurtardılar. Ama şimdi zavallı Hyo Rim, saçlarından boyalar akarak yerde oturuyordu. Genç kız sinirden ve üzüntüden zangır zangır titriyordu. Onun hemen karşısında duran Min Woo ise önce “kıhhh” diye bir ses çıkarmış, sonra da dizlerine vura vura kahkahalar atmaya başlamıştı. Karşısındaki manzara, hayal edebileceğinden bile daha iyiydi!

“Ayygoooo, ölücem gülmekten, ahahahah! Bu renkler seni çok açtı Hyo Rim-şi, çok güzel oldun, ahahah!”

Zavallı Hyo Rim saçlarından akan ve üzerindeki elbiseye bulaşan boyayı görünce öfke ve çaresizlikle dolu bir çığlık attı. Sonra, büyük bir öfkeyle karşısında kahkahalar atan Min Woo’ya döndü. Godzilla gibi gırtlağından çıkan bir sesle:

“SENİ ÖLDÜRÜCEEEEEMMMM!” diye bağırdı. Ve oturduğu yerden Min Woo’ya doğru bir hamle yaptı!

Fakat Min Woo çevik bir hareketle onun pençelerinden sıyrılmayı başardı. Ve çekim odasının çıkışına doğru koşturmaya başladı. Bir yandan da hâlâ kahkahalarla gülüyordu.

Binanın bahçesinin girişinde çekimin bitmesini sabırla bekleyen Ji Ah, içeriden gelen gürültü patırtıyı duyunca gözlerini binaya çevirdi. Tam o anda Min Woo tavşan gibi koşarak çıktı içeriden!

“Çabuk Ji Han, çabuk arabayı çalıştır!”

Ji Ah bir an hayretten bocaladı, ama hemen sonra patronunun dediğini yapmak için koşturdu. Aynı anda Hyo Rim de üzerinden boyalar akarak binanın kapısından dışarı fırladı!

“MİN WOOOOOOOO! KAÇMA, BURAYA GELLL! ACI ÇEKMEDEN ÖLMEK İSTİYORSAN BURAYA GELLL DEDİM!”

Ji Ah’nın ağzı açık kalmıştı: Güzel yıldız Hyo Rim-şi değil miydi bu? Ama kızcağıza neler olmuştu böyle?! Kızın ardından tüm çekim ekibi de binadan koşturarak çıkınca Ji Ah’nın iyice dengesi şaştı; Tanrım, neler oluyordu?!

Aynı anda Min Woo arabaya binmiş, kapıyı hızla çekmişti. Şoförünün sudan çıkmış balık gibi baktığını görünce telaşla:

“Haydi arabayı çalıştır, ne bekliyorsun?!” diye bağırdı. “Çabuk ol, çabukkk!”

Ji Ah bu sözlerle kendine geldi, arabayı çalıştırdı. Son model Mustang büyük bir hıza ileri atılırken Hyo Rim son anda yetişip Min Woo’nun penceresine boyalı elini çarpmakla yetinmek zorunda kalmıştı. Genç kız arabanın arkasından:

“SENİ ÖLDÜRÜCEM! SEN BİTTİN PİSLİK HERİFFF!” diye bağırmaya devam etti. Sonra büyük bir hırsla olduğu yere çöküp ağlamaya başladı.

Min Woo hızla geride kalan kıza bakarken çocuk gibi kahkahalar atıyordu. Yanıbaşında arabayı kullanan Ji Ah ise hâlâ şaşkın vaziyetteydi: İçeride neler dönmüştü böyle?! Hyo Rim-şi’nin o perişan hali de neydi? Yanındaki genç adamın histerik kahkahalarına bakılırsa kızı bu hale getiren Min Woo’dan başkası değildi! Ji Ah Min Woo’nun bu çekimi yapmamak için Soo Hyun’la kavga edip durmasını hatırladı; ama patronunun Hyo Rim-şi’den bu kadar nefret ediyor olduğunu şu ana kadar anlayamamıştı doğrusu…

Min Woo’nunsa keyfi o kadar yerindeydi ki genç çocuk pişmiş kelle gibi sırıtmaya devam ediyordu. Şimdi de bir ıslık tutturmuştu. Yanındaki kıza baktı ve ona takılmadan edemedi:

“Çok şanslısın biliyor musun Ji Han: Çünkü çok iyi kalpli bir patronun var. Sana bugünlük izin veriyorum, beni kulübe bıraktıktan sonra sen de çık dolaş, bu güzel havanın tadını çıkar!”

Ji Ah ona şaşkın bir bakış attı ve başını salladı. Sonra, çocuğun fikrini değiştirmesinden korkar gibi gaza bastı: Günün geri kalanını bu çatlak adamdan uzakta geçirmek kulağa cidden çok hoş geliyordu!

  ***********************************

Only You OST – Flowers Bloom

Yaklaşık bir saat sonra Ji Ah, bir cafede Young Hee ile karşılıklı oturuyordu. Ji Ah keyifle:

“Uzun zamandır senle hafta içi bu saatte görüşemiyorduk, buluşmakla ne iyi ettik,” dedi. “Öğleden sonrayı bir cafede dostunla kahve içip muhabbet ederek geçirmek ne güzel bir duyguymuş, vallahi unutmuşum! Keşke ben de senin gibi anaokulu öğretmeni olsaydım Young Hee-ya…”

“Aaa öyle deme,” dedi Young Hee hayranlıkla, “Sen koskoca iş kadınısın!” Ji Ah içinden “iş kadını mı? Ben mi?? Pfff!” diye acı acı güldü. Ama sonra sabırsızca elini salladı:

“Ama haklısın, ben anaokulu öğretmeni olamazdım. Çocuklarla uğraşmaktan hiç hoşlanmam… Hele son işimde patronun veledine dadılık yapmak zorunda kalmıştım ki, aman Allah, evlerden ırak! –Saçını işaret etti- Bu G-Dragon modeli dik saçlara da onun yüzünden sahip oldum biliyorsun!”

“Ahah, bak o konuda haklısın, çocuklarla uğraşmak zaman zaman çok yorucu olabiliyor,” diye güldü Young Hee. “Mesela benim bebeler bugün sabah bir kavgaya tutuştular ki sorma: Onlara resim yaptırırken biri diğerinin kafasından aşağı sulu boyanın pis suyunu boca etti, üstleri başları battı, inanabiliyor musun?!”

Ji Ah’ın aklına birdenbire sabahki olay geldi, genç kız dalgınca mırıldandı: “Nedense inanabiliyorum…” Çocuklarla uğraşmaktan hoşlanmadığını söylerken kendi patronunun da çocuktan bir farkının olmadığını hatırlaması içinde nahoş duygular uyandırmıştı.

O sırada telefonu çalmaya başladı. Ji Ah arayan numaraya baktı: “Kang Hyuk arıyor… Ne dersin, onu da yanımıza çağırayım mı?”

Young Hee’nin yanakları birden kıpkırmızı oldu. Genç kız gözlerini kaçırdı, kekeleyerek, ama aldırmaz görünmeye çalışan bir tavırla:

“Şey… bilmem ki? İstersen çağır tabii…” diye mırıldandı.

Ji Ah bıyık altından güldü: Young Hee’nin Kang Hyuk’a olan ilgisini çoktan beridir fark ediyordu. Young Hee’cik biraz safçaydı, bu tip şeyleri gizleme konusunda hiç mi hiç kurnaz değildi. Ji Ah, Kang Hyuk’un da kızın kendisinden hoşlandığını çoktan anlamış olması gerektiğini düşünüyordu, ama nedense Kang Hyuk genç kıza son derece normal ve kayıtsızca davranıyordu. Ji Ah bunun sebebinin belki de Young Hee’nin de, Kang Hyuk’un da çok yakın iki arkadaşı olması olduğunu düşündü: Young Hee’yle Kang Hyuk’u tanıştıran kendisiydi; belki Kang Hyuk kankasının en yakın arkadaşına sulanarak üçü arasındaki bu güzel ortamı bozmaktan çekiniyordu.

“Ama öyle düşünürse çok yanlış yapıyor demektir,” diye düşündü Ji Ah. Kendisi en sevdiği iki arkadaşını sevgili olarak görmekten çok mutlu olurdu. Bu düşüncelerle açtı telefonu.

“Alo? N’aber kanka?”

“İyidir civciv, senden n’aber?” dedi Kang Hyuk karşı taraftan. Başka zaman olsa Ji Ah bu yeni lakabı için genç oğlana iyice bir çemkirirdi, ama az önce aklına düşen fikirler arasında genç kızın kafasında yepyeni bir plan pırıl pırıl parlamaya başlamıştı, o yüzden üstünde durmadı:

“N’olsun, biz de Young Hee ile oturuyorduk… 51 Cafe’de. Sen de gelsene?”

“Bilmem ki, kız muhabbeti yapıyorsunuzdur siz şimdi, ben turp sıkmış olmayayım?”

“Saçmalama, olur mu öyle şey?” Ji Ah Young Hee’nin gözlerinin içine baktı: “Hem Young Hee de gelsin diyor…”

Young Hee gene anında kıpkırmızı olurken yarı şaka yarı kızgın Ji Ah’nın kolunu çimdikledi. Ji Ah kahkahasını güçlükle bastırdı: Bu kız cidden Kang Hyuk’a fena tutkundu!

“Tamam o zaman, yarım saat içinde geliyorum…” dedi Kang Hyuk. Sonra bir an durakladı ve ekledi: “İyi de, senin bu saatte işte olman gerekmiyor muydu?”

“Gerekiyordu aslında, ama uzun hikâye,” diye güldü Ji Ah. “Hadi çabuk ol, bekliyoruz. Çalgaaa!”

Telefonu kapattıktan sonra Young Hee’ye döndü: “Geliyor…” Young Hee ise sadece “Hımm, iyi…” demekle yetindi. Ji Ah ona muzip bir bakış attı. Kararını vermişti. Çaktırmadan telefonunu tutan elini masanın altına götürdü, kendi zil tonunu bulup çaldırdı. Ve sanki bir başkası aramış gibi hemen telefonu kulağına götürdü:

“Alo? Ah, buyrun efendim. Ne, şimdi mi? Çok mu acil? Peki, peki geliyorum efendim!”

Ve önemli telefon görüşmesini bitirip (!) hemen ayaklanırken şaşkın arkadaşına döndü:

“Şimdi patron aradı: Acil bir şey çıkmış, hemen yanına gitmemi istiyor!”

“Ne? A-ama…” Young Hee şaşkınca kekeledi. “E ben de kalkayım bari… Sen Kang Hyuk’u arar, buluşmamızın iptal olduğunu söylersin…”

“Aa ne münasebet canım? Siz ikiniz oturun işte…” dedi Ji Ah ve kalkmaya davranan kızın kollarından tutup koltuğa geri oturttu. Sonra da acele acele: “Hadi kaçtım ben, baaay!” deyip koşar adımlarla çıktı kapıdan.

Ama tabii ki fazla uzaklaşmadı: Cafenin karşısında bir duvarın arkasına gizlenerek Kang Hyuk’un gelişini beklemeye başladı. Bir yandan da fıldır fıldır olmuş gözlerle bu buluşmayı nasıl sürpriz bir date haline getirebileceğini düşünüyordu.

Biraz sonra Kang Hyuk koşar adımlarla girdi cafeden içeri. Ji Ah “ne çabuk geldi..” diye düşündü şaşkınca. Bilmediği şey, Kang Hyuk’un onu görmeye nasıl da can attığıydı.

Ama çocukcağız içeri girip masada oturan Young Hee’yi görünce gözlerindeki ışıltı bir anda sönüverdi. Şaşkınca:

“Ji Ah nerde?” diye sordu. Sonra yaptığı kabalığı fark edip gülümsemeye çabaladı: “Ah, yani şey, selam! Nasılsın Young Hee?”

“Ben iyiyim, sen nasılsın?” dedi Young Hee pembeleşerek. “Ji Ah’nın patronu aradı, o da alelacele çıkmak zorunda kaldı… Seni arayıp iptal etmesini söyledim ama siz ikiniz takılırsınız dedi bana…”

Young Hee’nin son kelimeleri hafifleyen sesiyle zor duyulur olmuştu. Kang Hyuk karşısında utangaç utangaç oturan kıza bakıp hafifçe gülümsedi. Üçü bir aradayken Young Hee kendisine gayet normal davranıyordu, ama anlaşılan baş başa olunca gerilmişti kızcağız. Aslında uzun süredir tanışıyorlardı; Ji Ah ve Young Hee aynı üniversitenin spor kulübünde tanışmış, sonra Ji Ah yeni arkadaşıyla eski kankasını da tanıştırmıştı. Ama Kang Hyuk hafızasını zorlasa da kızla sadece ikisinin olduğu bir ortamı hatırlayamadı; Ji Ah da hep yanlarında olurdu.

Şimdi Ji Ah’nın işinin çıkmasına üzülmüş olsa da bu hislerini karşısındaki kıza hissettirmek istemedi. O yüzden neşeli bir sesle:

“Eh, ne yapalım, biz de dediği gibi yaparız,” dedi. “Ben kahve içeceğim, sen de bir şeyler ister misin?”

Young Hee’nin yüzüne hafif bir gülümseme yayılır gibi oldu. Sevimlice başını salladı: “Ben de bir kahve alırım…”

“Süper.” Kang Hyuk garsona işaret etti: “Bakar mısınız, bize iki kahve!”

Bu sırada ikisini dışarıdan izlemekte olan Ji Ah neşeyle ellerini ovuşturdu: Yaşasın! Ufak çaptaki çöpçatanlık planı işe yarıyor gibiydi.

Ama ortamı biraz daha ısıtmak gerekiyordu, değil mi… Ji Ah tam önünden geçip cafeye girmek üzere olan genç bir çifti görünce heyecanla onlara seslendi:

“Afedersiniz! Pardon, bir bakar mısınız?? Evet evet, buraya bakın, burdayım!”

Genç çift şaşkınca duvarın arkasına gizlenen kıza dönünce Ji Ah bir çırpıda onlara olanları anlattı ve yardımlarını istedi. Kızla oğlan istediği şeyi kabul edince onlara hevesle teşekkür etti. Suç ortakları cafeye girerken neşeyle ellerini ovuşturuyordu.

Inssoni – Swan’s Dream

Young Hee ve Kang Hyuk içeride muhabbet ederek otururken birden cafenin bir köşesindeki music box’tan içeriye güzel bir melodi yayıldı. (Music box’un başında az önce Ji Ah’yla konuşan genç çiftin duruyor olduğunu söylememize gerek yok sanırım…) Young Hee ve Kang Hyuk bir an durakladılar ve aynı anda: “Swan’s Dream!” diye bağırdılar. Sonra göz göze gelip güldüler.

“Sever misin?” dedi Kang Hyuk.

“Hem de çok!” dedi Young Hee heyecanla. “En sevdiğim şarkıdır, hayallerimden asla vazgeçmemem gerektiğini hatırlatır bana!”

“Benim de çok sevdiğim şarkıların başında gelir,” dedi Kang Hyuk. Şarkının sözlerini düşündü: “Ama bir gün o duvarı mutlaka aşıp geçeceğim…” Bu şarkıyı dinleyince aklına Ji Ah’nın geliyor olması tesadüf değildi elbette…

Sonra başını kaldırıp karşısında büyük bir hazla şarkıyı dinleyen genç kıza baktı. Young Hee gözlerini kapamıştı, yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Kang Hyuk, kızın çok güzel olduğunu düşündü. Çok tatlı, iyi kalpli bir kızdı ayrıca.

Ama o kadar… Kang Hyuk’un dudakları hafif hüzünlü bir gülüşle bükülürken, genç adam Young Hee’yi asla arkadaştan başka gözle göremeyeceğini iyi biliyordu.

Onları dışarıdan hevesle izleyen Ji Ah ise neşeyle sırıtıyordu: İkisinin de çok sevdiği bu şarkıyı çaldırmakla iyi etmişti. Hatta ortamı biraz daha ısıtabilirdi… Bu amaçla sağına soluna bakındı ve az ileriden geçmekte olan 10-11 yaşlarında bir çocuğun arkasından bağırdı:

“Hey! Ufaklık, bir dakika baksana! Beşbin won kazanmak ister misin?”

İçeride şarkının son sözleri duyulurken Young Hee gözlerini açıp karşısında dalgınca kahvesini karıştıran genç adama bakmıştı: Kang Hyuk’u uzun zamandır çok beğeniyordu. Ama onun kendisine karşı olan duygularından emin değildi. Genç kız hüzünle içini çekti.

Tam o anda masalarının başına Ji Ah’nın az önce ajanı yaptığı ufaklık belirdi. Çocuk masanın tam yanında dikilip sırayla ikisine baktı:

“Ajuşi, Ajumma, bir dakikanızı alabilir miyim? Beni herkes “harika çocuk Seung Won” olarak tanır. Bir bakışta insanların karakterini çözebilirim! İzin verirseniz size bu yeteneğimi göstermek istiyorum.”

Başka zaman olsa Kang Hyuk “başka kapıya evladım” derdi, ama çocuğun temiz yüzü hoşuna gitmişti. Hafifçe gülerek:

“Bak seeen,” dedi. “Peki karşılığında ne istiyorsun?”

“Okul harçlığım için gönlünüzden ne koparsa,” diye sırıttı ufaklık. Kang Hyuk karşısındaki kıza döndü: “Ne dersin Young Hee? Arkadaşı dinleyelim mi?”

“Bana uyar,” dedi Young Hee ve gülerek çocuğa baktı: “Eee arkadaşım, ben nasıl bir insanım sence?”

“Çok iyi kalplisiniz, ama insanlara çok çabuk güveniyorsunuz. Ayrıca çocukları çok seviyorsunuz!” dedi çocuk bir çırpıda. Young Hee şaşkınca Kang Hyuk’a baktı: “Bildi…” diye mırıldandı. Çocuk bu sırada Kang Hyuk’a dönmüştü: “Sizse, ajuşi, okumayı ve yeni şeyler öğrenmeyi çok seviyorsunuz. Sakin bir insansınız ama eğlenceli ve yaramaz bir yanınız da var. Ve çok vefalı bir dostsunuz.”

Kang Hyuk’un da ağzı açık kalmıştı. Young Hee gülerek çocuğu alkışlamaya başladı: “Doğru! Harikasın Seung Won!”

Seung Won kendinden emin bir reveransla önlerinde eğildi. Young Hee çoktan cüzdanından bir binlik çıkarıp çocuğun eline tutuşturmuştu bile. O sırada çocuk bir ona, bir de genç adama baktı. Ve muzipçe:

“Ayrıca ikiniz birbirinize çok yakışıyorsunuz, bence çıkmaya başlamalısınız!” diye ekledi ve hemen ardından koşarak ortamdan toz oldu!

Kang Hyuk ve Young Hee bu son bombanın etkisiyle birbirlerine bakakaldılar. Sonra ikisi de aynı anda gözlerini kaçırdılar! Utançtan pancar gibi kıpkırmızı olmuşlardı. Kang Hyuk aralarında oluşan tuhaf havayı dağıtmak için boğazını temizledi, yapmacık bir kahkaha attı:

“Ahah… Ne ilginç çocuktu ama, öyle değil mi??”

“Evet, öyle!” diye gülmeye çabaladı Young Hee. “Ama çok doğru şeyler söyledi, değil mi?” Bunu der demez pot kırdığını fark edip toparlamak için çabuk çabuk ekledi: “Yani şey, son söylediği hariç tabii… Ehem, yani, benim çocukları sevmem, insanlara güvenmem falan, çok doğruydu! Ve sen cidden çok iyi bir dostsun, Ji Ah bunu sürekli anlatır…”

Birdenbire, Kang Hyuk olan biteni anlayıverdi: “Ji Ah…”

Ve karşısındaki genç kıza çaktırmamaya çalışarak üzüntüyle dişlerini sıktı: Ah be Ji Ah… Bunu neden yaptın ki?

Genç adamın içinde bir şeyler kırılmıştı…

  ***********************************

The Cure – Boys don’t cry

Min Woo bütün günü kulüpte, birbirinden güzel kızlar tarafından eğlendirilerek geçirmişti. Gece bastırmak üzereyken evine bir taksiyle döndüğünde içkiden gözleri kaymıştı, yüzünde de bir sürü öpücük izi vardı. Sallana sallana taksiden indi, evin kapısına kadar geldi. Girişteki elektronik kutuya şifresini girdi. Ama tuhaf şey, evin kapısı açılmıyordu. Min Woo kendine gelmeye çabaladı; çok içkili olduğu için şifreyi yanlış girmiş olmalıydı. Dikkatle, şifresini tekrar girdi. Ama kapı bana mısın demiyordu! Min Woo şaşkınca gözlerini kıstı, neler oluyordu?

“Şifreni ben değiştirdim,” dedi arkasından bir ses.

Min Woo döndüğünde kapıda durup kendisine asık suratla bakan Soo Hyun’u gördü ve sırıtmaya başladı:

“Aaa, selam Hyung… N’aaaber?”

“Bugün Hyo Rim-şi’ye yaptıklarını öğrendim,” dedi Soo Hyun, yüzündeki somurtuk ifade bir gram yumuşamadan. Sesi buz gibiydi. Devam etti: “Çekimi bir kez daha mahvetmekle kalmamış, bir de kızcağızı boyaya bulamışsın! Hyo Rim beni aradığında sinirden titriyordu. Onu seni dava etmekten vazgeçirebilmek için akla karayı seçtim!”

“Ama eminim ki sen halletmişsindir, sen bu işlerde ustasındır Hyungnim,” dedi Min Woo yalaka bir tavırla. Ama Soo Hyun onun bu yaltaklanmalarına kanacak değildi. Yüzünde hâlâ hiçbir yumuşama belirtisi olmadan:

“Senin bu şımarıklıkların artık yetti,” dedi sesini yükselterek. “İki güne kadar yeni dramanın çekimleri başlıyor, ve sen hâlâ kıçıkırık birkaç reklam filmini bile çekmeyi beceremedin! Hyo Rim-şi’yle olan bu projenin üç gün önce bitmiş olması lâzımdı! Hem kendi vaktini boşa harcıyor, hem de başka insanların zamanını çalıyorsun!!”

Min Woo artık sıkılmaya başlamıştı. Girişe doğru birkaç adım atarken:

“Bunları sonra konuşalım, çok içtim, feci halde yorgunum,” dedi. “Şu anda uyumaktan başka bir düşüncem yok…”

Böyle deyip içeri girmek için bir hamle yaptı. Ama Soo Hyun ondan önce davranıp çevik bir hareketle içeri girmiş, yandaki düğmeye basmıştı bile. Evin cam kapısı Min Woo’nun suratına kapandı!

Min Woo şaşkınlık içinde neler olduğunu çözmeye çalışırken camın öteki tarafında Soo Hyun pis pis sırıtıyordu:

“Bu geceyi dışarıda geçir de aklın başına gelsin,” dedi. “Yarın sabah ayık ve aklı başına gelmiş bir vaziyette gelirsen konuşuruz!”

Min Woo ona hayretle baktı: Menajerinin böyle bir şey yapabileceğini aklı almıyordu. Alaycı bir biçimde güldü:

“Büyük yıldız Min Woo’nun geceyi dışarıda mı geçireceğini sanıyorsun?? Hah, aklın başında mı senin?? Bir otele gidemeyecek miyim sanki?!”

“Kredi kartlarının tümüne hold koydurdum,” dedi Soo Hyun sakince. “Ayrıca hadi para meselesini sonradan getireceğini söyleyerek hallettin diyelim: Ama beş, hatta dört yıldızlı otellerin her birini arayarak uyardım, bu gece Min Woo-şi gelirse paparazzilerin de orada olacağını, büyük bir rezalet çıkacağını söyleyip seni kibar bir biçimde reddetmelerini, yoksa isimlerine leke sürüleceğini anlattım! Sanırım gideceğin hiçbir otelde yer bulamayacaksın…”

Min Woo menajerine şaşkınlık ve öfkeyle bakıyordu:

“Ne rezaleti be, benim bir geceliğine bir otelde kalmam nasıl bir rezalete sebep olabilir ki? Yanımda bir fahişe götürecek değilim ya?!”

“Ama otel yöneticileri bunun tersini zannediyor olabilir, değil mi?” dedi Soo Hyun şeytani bir sırıtmayla. Min Woo bir şey demek için ağzını açtı, ama diyecek laf bulamayıp kalakaldı. En sonunda:

“Sen çıldırmışsın!” dedi. “Ama bu planın işe yaramayacak Hyung, hiç kusura bakma! Otele gidemesem bile beni bir geceliğine misafir etmek için yanıp tutuşan binlerce insan biliyorum!”

Soo Hyun bir kahkaha attı: “HAHAHA! Güldürme beni! Senin tek bir arkadaşın bile yok ki Min Woo’cuğum!”

Min Woo hemen itiraz etmeye başladı: “Nasıl yok be, geçen yılki dizimde partnerim olan Eun Bi var mesela.”

“Drama bitince Eun Bi-şi’nin ilk uçakla ABD’ye uçup tam üç ay dönmediğini unuttun galiba: Kız senle bir daha karşılaşmamak için kendi filminin galasına bile katılmadı!”

“Ha… Doğru…” diye itiraf etti Min Woo isteksizce. Sonra yine aklına gelen ismin heyecanıyla atıldı: “Jae Hee? Ya Jae Hee’ye ne diyeceksin?? İki yıl önceki diziyi çekerken onunla kanka olmuştuk!”

“Ama sanırım o kankalık çocukcağızı “sen benim özel havuzuma nasıl girersin beee??” diyerek korumalarına attırdığın zaman bitmiştir!” dedi Soo Hyun sırıtarak. Min Woo’nun yüzü asıldı, hafifçe mırıldandı: “Ee… Olabilir… Ama o da benim kişisel havuzuma pat diye girmeseydi be, ben o havuzun suyuna eklenecek minarelleri Maldivler’den özel getirtmiştim!”

Soo Hyun camın öteki tarafındaki şımarık yıldızını sırıtarak izliyordu. En sonunda:

“Her neyse, sen o çok kabarık dost listendeki isimlerden birini seçedur, ben içeri girip Min Woo’nun Endonezya’dan özel getirttiği yüzlerce dolarlık kopi luwak kahvesinin tadına bakayım,” dedi. Ve gıcık bir biçimde “çavvvv!” diye el sallayarak camın önünden ayrıldı. Min Woo ise cama yapışmış, deli gibi vurmaya başlamıştı:

“Hayır! DUR! Nereye gidiyorsun?! Aç kapıyı, beni böyle bırakamazsın! Hyuuuunggg!”

öfkeli min woo 🙂

Ama Soo Hyun’un geri dönmeye niyeti yoktu. Min Woo en sonunda hiç istemese de durumu kabullenmek zorunda kaldı. İçindeki şaşkınlık ve hayalkırıklığı yerini öfkeye bırakırken:

“Hah! Sen görürsün be! Bir geceliğine kalacak yer mi bulamayacakmışım, hahah, güldürme beni!” diyerek telefonunu çıkardı. Rehberdekileri tek tek incelerken: “Görürsün işte, yüzlerce arkadaşım var benim,” diye kendi kendine söyleniyordu.

Ama Min Woo’nun telefon rehberindeki toplam 85 ismin 59’unun araba yıkama, hizmetçi bulma kurumu, kuru temizleme, restoran, spa ve benzeri yerlerin telefonu; geri kalanlardan 14’ünün Busan’da yaşayan akrabalar, diğer 10 ismin ise bir zamanlar birlikte çalıştığı, ama şimdi Min Woo’nun adını bile duymaya tahammülleri olmayan genç aktör ve aktrisler olduğunu fark etmesi uzun sürmedi… Min Woo, Soo Hyun’un ismini de gıcık bir suratla geçtikten sonra son kalan ismin üzerinde bir süre durakladı.

Nihayet, içini çekip “ara” tuşuna bastı…

  ***********************************

Jung Il Woo – 너란 사람

Ji Ah evine döndüğünde saat ona geliyordu. Genç kız iki arkadaşını cafede bir süre daha izledikten sonra aralarındaki aşının tuttuğunu düşünüp keyifle oradan ayrılmıştı. Canı hemen eve gitmek istemediği için nehir kıyısına indi, biraz nehri ve martıları seyretti. Eve giden otobüse bindiğinde saat dokuzu geçiyordu.

Ji Ah ağır adımlarla evlerinin olduğu yokuşu tırmanırken tam evin köşesinde bir gölge yavaşça ayağa kalktı. Genç kız merak, biraz da tedirginlikle başını kaldırdı. Sokak lambasının ışığında, kendisini bekleyen kişinin yüzünü görünce ağzından şaşkınlıkla iki kelime döküldü:

“Kang Hyuk-ah…”

Kang Hyuk hiçbir şey demeden onun kendisine yaklaşmasını bekledi. Ji Ah çocuğun yanına gelince şaşkınca:

“Burda ne yapıyorsun?” diye sordu. “Şey, yani, siz Young Hee’yle takılırsınız diye düşünmüştüm ben…”

“Takıldık zaten,” dedi Kang Hyuk doğal bir tavırla. “Hatta takılmaktan da ötesini yaptık: Biliyor musun, biz çıkmaya başladık!”

Ji Ah’nın ağzı açık kaldı! Heyecanla bağırdı:

“Aaa, sahi mi??!! Aman Tanrım, ne çabuk!”

Kang Hyuk’sa sinirli sinirli sırıttı. Sonra geldi, kızın tam önünde durdu. Öfkeyle kızın gözlerinin içine baktı:

“Tabii ki hayır, dalga geçiyorum! Tanrı aşkına Ji Ah, senin derdin ne?? Niye böyle aptalca bir işe kalkışıyorsun?! Young Hee ile beni sevgili yapma çabası da nerden çıktı?!”

Ji Ah birden fena halde utandı. Bakışlarını kaçırdı:

“Anladın demek…” diye mırıldandı.

“Anladım tabii!” diye bağırdı Kang Hyuk yeniden. Bir an durdu, somurtarak: “Yanımıza yolladığın o ufak velede benim için “vefalı bir dosttur” dedirttiğin anda anladım…”

Ji Ah hâlâ mahcup olsa da, istemsizce sırıttı: “Evet, o lafı söyletmemeliydim, değil mi? Hay Allah…”

Onun güldüğünü gören Kang Hyuk’un da hiç istemediği halde yüzündeki somurtkan ifade yumuşadı. Ji Ah ile göz göze geldiler. Aynı anda ikisi de ufak birer kahkaha attı.

Sonra kahkahaları yavaşladı ve söndü. Kang Hyuk başını kaldırıp arkadaşına baktı. Bakışları sevecen, ama biraz da hüzünlüydü:

“Ji Ah, lütfen bir daha benim haberim olmadan böyle bir işe kalkışma. Neyse ki Young Hee senin çöpçatanlık yapmaya çalıştığını anlamadı, ama anlamış olsa ve benim böyle bir şeye niyetim olmadığını fark etse kendini ne kadar kötü hissederdi, düşündün mü hiç?”

Ji Ah üzüntüyle yüzünü sarkıttı: “Sahi, Young Hee’den hiç mi hoşlanmıyorsun?”

Ama Kang Hyuk ona “ben ne diyorum, sen ne diyorsun?” gibi bir bakış atınca hemen telaşla atıldı: “Tamam tamam, özür dilerim! Çok afedersin, ikinizin arkasından böyle bir iş çevirmemeliydim, biliyorum! Ama ikinizin harika bir çift olabileceğinizi düşündüm! Ama sen öyle düşünmüyorsan yapacak bir şey yok tabii. Çok özür dilerim, bir daha böyle bir şeye kalkışmayacağım!”

kang hyuk...

Ji Ah çabuk çabuk konuşup özür dilerken Kang Hyuk’un içindeki hüzün giderek büyüyordu. Genç adam karşısındaki kızın yüzüne acıyla bakarken: “Hiçbir fikrin yok, değil mi…” diye geçiriyordu içinden. “Ben senden başkasını istemiyorum… Kalbimde sen varken başka kıza dönüp bakamam Ji Ah… Ama sen beni eski bir arkadaştan başka bir şey olarak görmüyorsun, değil mi?”

Kang Hyuk hüzünle gülümsedi ve başını öne eğdi. Gözleri dolmaya başlamıştı.

Karşısında konuşup duran Ji Ah’nınsa onun hislerinden haberi bile yoktu. Kang Hyuk’un sessizliğini kendisine çok kızmış olmasına bağlıyor, özür üstüne özür diliyordu.

Birdenbire Kang Hyuk’un gözlerinde vahşi bir ışık çaktı: Artık bu yanlış anlama canına tak etmişti! Ji Ah’nın da ona karşı hissettiklerinden haberi olsun istiyordu! Yıllar önce verdikleri o sözü hatırlasın istiyordu! Bunu çok, çok istiyordu!

Aniden başını kaldırdı. Kızın sertçe sözünü kesti:

“Ji Ah!”

Ji Ah susup şaşkınca arkadaşına baktı. Onun gözlerinde daha önce görmediği kararlı ve gergin ifadeyi görünce iyice şaşırdı. Kang Hyuk çok tuhaf görünüyordu. Genç kız şaşkın, biraz da korkuyla kekeledi:

“E-efendim?”

Kang Hyuk’un boğazı kurumuştu. Genç adamın dizleri titriyordu. Ama “ya şimdi, ya hiç!” diye geçirdi aklından. Az önceki deli cesaretini kaybetmemeye çalışarak genç kıza doğru bir adım attı. Ji Ah hâlâ ona şaşkınca bakıp çocuğun ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken:

“Ben…” diye söze başladı. “Ben sana bir şey-“

“Zırrrrr!”

Ji Ah’nın bütün gücüyle çalmaya başlayan telefonu birden çocuğun sesini böldü. Ji Ah’nın telefonuna bakmasıyla birlikte yüzünün buruşması bir oldu: Sevgili patronu bir günlük tatili kendine çok görmüştü demek.

Genç kız arkadaşına döndü, özür dileyen bir sesle: “Afedersin Kang Hyuk-a,” dedi, “Bu telefona bakmam lazım… Sen ne diyeceğini unutma, hemen geliyorum!”

Böyle deyip telefonu açtı, kulağına götürürken arkadaşının yanından birkaç adım uzaklaştı: “Alo? Buyrun efendim?”

“Jİ Han, nerdesin? Çabuk buraya gel!” diye emretti Min Woo telefonun diğer ucundan. Ji Ah gönülsüzce: “Neden, bir şey mi oldu?” diye sorunca Min Woo patladı: “Soru sorma! Hemen eve gel! Sana on dakika veriyorum, çabukkkk!”

“On dakika mı?!” diye feryat etti Ji Ah, “Efendim ben şehrin öbür ucu-”

Ama telefon çoktan yüzüne kapanmıştı bile! Ji Ah inanmaz bir tavırla elindeki telefona baktı. Sonra derin bir nefes koyverdi: “Ahh, cidden inanamıyorum!!!”

Ve üzgün bir yüzle arkadaşının yanına döndü: “Kang Hyuk-a, benim gitmem lazım… İş yerinden çağırıyorlar, çok acilmiş…”

“Nasıl yani, bu saatte mi?” dedi Kang Hyuk şaşkınlık içinde. Ji Ah üzgün bir tavırla başını salladı ve çabuk çabuk:

“Kusura bakma, olur mu? Bugünkü olaydan dolayı senden tekrar özür dilerim! Hadi kendine iyi bak!” deyip yokuş aşağı koşturmaya başladı. İki sokak ötede, Min Woo’nun Mustang’ini park ettiği otoparka gidip arabayı alması ve bir an önce patronunun yanına ulaşması nerden baksan yarım saat alacaktı ki, genç kız Min Woo’nun böylesi bir gecikme karşısında dünyanın sonu gelmiş gibi davranacağına emindi!

Kang Hyuk’sa olduğu yerde kalakalmıştı. Koşarak uzaklaşan genç kızı izlerken, genç adamın ilk anki şaşkınlığı yerini büyük bir hayalkırıklığına bıraktı. Kang Hyuk bir an durdu, sonra kendi kendine hüzünle gülümsedi:

“Bunca yıl bekledim… Sanırım biraz daha bekleyebilirim…” diye mırıldandı kendi kendine.

Sonra da gerisin geri dönüp ağır adımlarla kendi evine doğru yürümeye başladı. Ağır, ve hayalkırıklığı yüklü adımlarla…

  ***********************************

mint paper project vol.4 Cafe: Night and Day

Ji Ah’nın arabayı alıp Min Woo’nun evine gelmesi yarım saatten fazla sürmüştü. Genç kız korka korka malikanenin kapısına yanaşıp etrafa bakındı: Min Woo onu kesin öldürecekti!

Birdenbire, nerden çıktığını anlamadığı Min Woo pat diye gelip şoför tarafındaki cama yapıştı! Ji Ah korkuyla bir çığlık attı: “Ayyyy!”

Min Woo gerçekten de onu öldürecekmiş gibi bakıyordu. Dişlerinin arasından tısladı:

“Tam otuz altı buçuk dakika oldu! Bu ayazda dondum!!! Bunu bana, ünlü yıldız Min Woo’ya yapmaya nasıl cüret edersin ha, nasılll?!!”

Sonra, Ji Ah’nın inip kapıyı açmasına bile fırsat bırakmadan yolcu kapısını kendisi açtı, soğuktan dişleri birbirine vurarak içeri attı kendini. Ji Ah ise şaşkınca:

“Ama neden evde beklemediniz? Bu soğukta dışarıda beklenir mi?” dedi.

Ancak Min Woo gözlerini aça aça ona öyle korkunç bir biçimde baktı ki, kızcağızın lafı boğazında kaldı. Min Woo öfkeyle:

“Sen beni salak mı zannediyorsun?! Eve girebilmiş olsam girerdim tabii! Ama Soo Hyun isimli cehennem zebanisi beni eve almıyor! Neymiş, Hyo Rim’in başından aşağı boya dökmüşüm! Peeehhh!”

Min Woo öfkeyle dişlerini gıcırdattı. Ji Ah ise soru sormaya bile korkar olmuştu. Kısık sesle:

“Ee… O halde… hangi otele gidiyoruz efendim?” dedi patronunu kızdırmamaya gayret ederek.

Min Woo birden ona döndü, gözlerini kızın gözlerinin içine dikti:

“Otele değil canım,” dedi asık suratla, “Size gidiyoruz!”

“HAAA???!!!”

Ji Ah’nın gözleri hayretle açılırken genç kız sağ yanındaki koltuğa yayılan patronuna bakakaldı…

-Üçüncü Bölümün Sonu-