18. Bölüm

“I may not have gone where I intended to go, but I think I have ended up where I needed to be.”

(“Gitmeyi planladığım yere gidememiş olabilirim; ama sanırım olmam gereken yere geldim…”)

Douglas Adams – Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi

Joseph Arthur – Honey and Moon

Moon Jee motosikleti deli gibi sürüyordu: Ayça’nın nikahına yetişip onu durdurmak zorundaydı!

Genç adam bir yandan da olanlara inanamıyordu: Ayça… evleniyor! Bu nasıl olurdu?! Ayça Türkiye’ye dönmemiş miydi? Şimdi bu evlilik haberi de nerden çıkmıştı?? Yoksa her şey, Ayça’nın aşkı, kendisine yazdığı veda mektubunda söyledikleri, hepsi, hepsi yalan mıydı? Böyle bir şey olabilir miydi?!

Moon Jee öfke ve endişeyle dişlerini sıktı: Hayır, yalan değildi. O duygular, o yaşananlar yalan olamazdı! İşin içinde mutlaka ama mutlaka bilmediği bir şeyler vardı!

Genç adam nikah salonuna bu duygular içinde ulaştı. Motosikleti bir kenara çekti, başındaki kaskı fırlatır gibi bıraktı ve deli gibi koşturmaya başladı!

Danışmaya geldiğinde soluk soluğaydı:

“Kang San Young ve Ayça Güneş’in nikahı…” dedi derin nefesler arasında, “Kaçıncı katta acaba?”

“Beşinci kat. Ama önce davetiye- Heeey!”

Moon Jee adamın sözünü bitirmesini bile beklemeden merdivenlere koşturmuştu. Basamakları atlayarak çıkmaya başladı. Nefessiz kalmaktan yüzü kıpkırmızı olmuştu. Ama şimdi duramazdı. Dinlenecek zaman değildi şimdi!

Genç adam beşinci kata ulaşınca deli gibi odadan odaya koşturmaya başladı: Ayça, sevgili Ayça’sı, bu kapıların birinin ardındaydı!

Gerçekten de, açtığı ilk iki boş salondan sonra kapısını duvara yapıştırdığı üçüncü salondaki manzarayı görünce hayretle durakladı:

Yalan değildi. Rüya değildi.

Ayça… gerçekten de, beyaz bir gelinlik içinde, San Young’un yanında duruyordu!

Aynı anda içeridekiler de kapıyı büyük bir gürültüyle duvara çarpan kişiyi görmek üzere şaşkın bakışlarını o yöne çevirdiler. Ayça birden ağzından çıkan ufak bir çığlığa engel olamadı:

“Moon Jee!”

Moon Jee kapıda durmuş, derin derin soluyordu. Kaşları çatılmıştı; yüzünde öfke, şaşkınlık, hayalkırıklığı karışımı bir ifade vardı. Ayça’yla göz göze geldiler. Ayça şok içinde ona bakakalmıştı. Ama hemen sonra utanarak bakışlarını kaçırdı genç kız: Bu durumu Moon Jee’ye nasıl açıklayacağını gerçekten bilemiyordu!

San Young’unsa ağzı açık kalmıştı: Şaşkın şaşkın bir Moon Jee’ye, bir Ayça’ya baktı. Han Seul gelmiş olsa neyse, ama bu çocuk?! Ne alaka?!

Moon Jee ise birkaç saniye hiçbir şey söylemeden öylece durdu. Salondakiler hâlâ merakla onu süzüyor, böyle bodoslama salona girmesi konusunda bir açıklama bekliyorlardı. En sonunda nikah memuru hafifçe öksürdü:

“Öhöm… Sanırım misafirlerimizden birisi geç kalmış… Genç adam, lütfen yerinizi alın ve nikah merasimine devam ed-“

Fakat birden çok tuhaf bir şey oldu: Moon Jee içeridekilerin şaşkın bakışları arasında koşar adımlarla geldi, nikah memurunun sözünü bitirmesine bile fırsat vermeden gelinin eline yapıştı ve onu sürükler gibi çeke çeke götürmeye başladı!

Salondakilerden hayret dolu bir uğultu yükseldi: Adam resmen nikahı basıp gelini kaçırıyordu!

“Beyefendi, ne yapıyorsunuz??” diye davetlilerden birisi müdahale edecek oldu. Moon Jee sert bir biçimde itti onu. Bu sırada yüzündeki öfke dolu ifade hiç değişmemişti. Çenesi kasılı, kaşları çatılı, elinden sıkı sıkı tuttuğu Ayça’yı hızlı adımlarla yürümeye zorluyordu.

San Young ise ilk andaki şaşkınlığı üzerinden attıktan sonra koşarak gelmiş, ikisine yetişmişti. Ayça’yı engellemek için diğer koluna da o yapıştı! Bir yandan da: “Heey! Manyak mısın lan, ne yapıyorsun?!” diye öfkeyle bağırıyordu Moon Jee’ye.

Moon Jee hiçbir şey demedi. Ama aniden durdu, sert bir hareketle arkasını döndü. Gözlerini kısıp kendisinden bir açıklama bekleyen şaşkın San Young’a şöyle bir baktı.

Sonra, Yaradan’a sığınıp bütün gücüyle San Young’un suratının ortasına okkalı bir yumruk geçirdi!

Ortalık birden karıştı! Davetliler çığlık çığlığa bağırışırken San Young hemen kenardaki sandalyelerde oturan birkaç kişinin üzerine devrilmişti! Moon Jee bu karışıklıktan faydalanıp Ayça’yı bir defa daha elinden tuttu, genç kızı hızla koşturmaya başladı.

Ayça’nınsa gelişmelerden dili tutulmuştu: Genç kız gülse mi ağlasa mı bilemiyordu: Mucizeler gerçekten de vardı! Genç kızın ne yapacağını bilemediği bir anda Moon Jee hızır gibi yetişmişti! Ayça şu anda konuşamayacak kadar şaşkın, konuşamayacak kadar mutluydu.

İki genç merdivenlerden uçar gibi indiler. Moon Jee kızı binanın dışına çıkarıp motosikletin arkasına oturttuğu, başına yedek kaskı geçirdiği anda birdenbire nerden çıktığı belli olmayan bir sürü magazin muhabiri çevrelerini sardı. Her biri: “Moon Jee-sshi, genç bayanın adı ne?” “Gerçekten de evleniyor muydu?” “Bir açıklama yapmayacak mısınız??” diye bağırışırken Moon Jee onları hiç duymuyor gibi motosikletin başına geçmiş, gazı köklemişti bile. Motor homurdanarak ileri atılırken muhabirler geride kalmamak için arabalarına koşturdular.

Az sonra motosiklet otobanda ilerlerken Ayça hâlâ şaşkın vaziyetteydi: Bütün bu olanlar resmen rüya gibiydi! Genç kız daha on dakika önce hayatının en büyük korkusunu yaşamaktaydı: San Young kendisini oyuna getirmiş, muhtemelen anne ve babasının karşısında nikahtan dönemeyeceğini düşünüp bu tuzağı hazırlamıştı! Fakat sonra Moon Jee nerden duyduysa duymuş, gelip kendisini kurtarmıştı işte! Ama… Moon Jee’nin tam da şu anda konseri yok muydu?! Nasıl olmuş da gelmişti?! Ayça rüya görüp görmediğini anlamak istercesine gözlerini sıkı sıkı yumdu ve bir daha açtı. Hayır, rüya değildi: Şu anda saatte yüz yirmi kilometre hızla giden bir motosikletin arkasında oturup beline sarıldığı çocuk gerçekten de Moon Jee’ydi!

Böyle nerdeyse bir saate yakın gittiler. Moon Jee bir yerde otobandan çıkıp tali bir yola sapmış, bir süre de bu yönde gitmişlerdi. Bu sırada peşlerinde hiçbir paparazzi kalmamıştı; Moon Jee’nin otomobiller arasında ustaca manevralar yaparak ilerleyen motorunu gazetecilerin otomobilleriyle takip etmelerinin imkanı yoktu. En sonunda tali yol, köy yolu gibi dar, toprak bir yola dönüştüğü zaman yolda kendilerinden başka araç kalmamıştı.

Birden motosiklet yavaşladı ve durdu. Ayça başını yasladığı Moon Jee’nin sırtından kaldırıp çevresine baktı. Issız bir yerde, okyanus kenarındaydılar. Etrafta hiçbir ev görünmüyordu. Güneş batmak üzereydi. Gökyüzü tatlı bir kırmızıya boyanmıştı.

FT Island – One Person

Moon Jee sert bir hareketle motordan inmiş, sahile doğru yürümüştü. Genç kıza hiç bakmamıştı bile. Şimdi tam deniz kenarında duruyordu, dalgalar ayaklarına kadar ulaşıyordu. Arkası dönüktü. Ayça biraz da çekinerek indi, yavaş adımlarla Moon Jee’nin olduğu yere kadar yürüdü. Onun birkaç adım arkasında durdu.

“Moon Jee…” diye mırıldandı.

Moon Jee birden arkasını döndü. Ayça’ya baktığında güzel yüzü acı ve hayalkırıklığı doluydu. Ayça’nın kalbine kırık cam parçaları battı sanki: Moon Jee’yi deliler gibi özlemişti! Şu anda tek isteği, biricik sevgilisinin kollarına atılmaktı! Ama o kendisine böyle hayalkırıklığı ile bakarken… kalbi acıyla yanıyor, genç kız nefes alamıyordu: Onu böyle görmeye dayanamıyordu!

“Bunu neden yaptın?” diye fısıldadı genç adam.

Ayça’nın dudakları titremeye başlamıştı. Büyük bir suçluluk hissiyle:

“San Young beni oyuna getirdi!” diye mırıldandı. “Yoksa onunla evlenmeyi aklımın ucundan bile geçirmedim! Yemin ederim!”

Moon Jee birden öfke dolu bir kahkaha attı: “Aklının ucundan bile geçirmemiş! Ayça, gelinlik giymiş, nikah memurunun karşısında duruyordun! Gelinliği de zorla mı giydirdi Tanrı aşkına?!”

Böyle deyip öfkeyle dalgalara tekme attı! Ayça ise gözyaşlarını zor tutuyordu. Heyecanla:

“Sana yemin ederim ben onunla asla, asla evlenmeyecektim!” diye haykırdı. “Bak, ben gerçekten de Türkiye’ye dönüyordum, biletimi bile almıştım, yemin ederim! Ama bunu haber vermek için annemleri aradığım zaman onların beni evlendirmek için buraya gelmek üzere olduğunu öğrendim!”

Moon Jee şaşkınca durakladı: “Ne?”

Ayça derin bir nefes aldı ve bir çırpıda her şeyi açıkladı: Babasının hastalığından, San Young’a gidip kendisine yardım etmesini rica ettiği zaman onun nişanlılık oyununu şart koşmasından bahsetti.

“Mecbur kaldım…” diye mırıldandı. “Babama bir şey olsaydı hayatım boyunca kendimi suçlardım Moon Jee! Sorun şu ki, aileme hiçbir şey anlatmamıştım; onlar beni hâlâ San Young’la birlikteyim zannediyorlardı… Ve böyle saçma sapan bir şeyin içinde buldum kendimi işte…”

Ayça utanarak başını eğdi. Sonra gözlerinde yaşlarla mırıldandı:

“Çok utanıyorum… Bu saçmalıktan dolayı gerçekten çok utanıyorum. Daha önce cesaretimi toplayıp aileme her şeyi anlatmalıydım… İşlerin bu raddeye gelmesine kesinlikle izin vermemeliydim!” Sonra durakladı, sesi kırıldı. “Ama… olmadı işte… Yapamadım…”

Birkaç damla gözyaşı yanaklarına doğru süzüldü. Genç kız utanarak başını çevirdi. Gözyaşı silahına başvurup Moon Jee’ye kendisini acındırmak istemiyordu.

Ama Moon Jee onun yüzündeki utanç dolu ifadeyi görmüştü. Genç adamın yüreği anında yumuşayıverdi: İşin içinde başka bir iş olduğunu biliyordu zaten. Ayça’nın doğru söylediğinden hiçbir şüphesi yoktu.

Yavaşça birkaç adım attı, Ayça’nın tam önünde durdu. Hafif bir sesle:

“Tamam…” diye mırıldandı. “Hepsine tamam… Fakat…”

Durdu, kaşları çatıldı. Ayça merakla başını kaldırıp onun yüzüne baktı. Moon Jee’nin alnı endişe ve üzüntüyle kırışmıştı:

“Fakat ben gelmesem… oyun bile olsa, o adamla evlenecek miydin Ayça?!”

Ayça birden heyecanla bağırmaya başladı:

“Tabi ki hayır! Olur mu öyle şey?! Evlilik çocuk oyuncağı mı Allahaşkına?! O sırada deliler gibi kafayı çalıştırıp bu işten nasıl kaçacağımı planlıyordum!”

Sonra durdu, muzipçe sırıttı: “Hatta sen salona girmeden önceki son anlarda aklıma fenalaşma taklidi yapmak gelmişti! Eğer içeri birkaç saniye daha geç girseydin kendine doktor süsü verip beni öyle kaçırabilirdin!”

Moon Jee’nin gergin yüz ifadesi birden gevşedi, genç adam gülmeye başladı. Onun güldüğünü gören Ayça da güldü ve şakacı bir tavırla ekledi: “Ama bu pek de pratik olmazdı: O zaman beni elimden tutup çeke çeke götürmek yerine kucağında taşımak zorunda kalırdın ki, bu kadar yükü uzun süre taşıyamayacağını ikimiz de biliyoruz!”

“Doğru söze ne denir, seni taa altı ay önce sırtımda taşıdığım günden beri belim hâlâ düzelmedi!” diye sırıttı Moon Jee ve kafasına şaplağı yedi! Ayça yarı şaka yarı kızgın bağırmaya başlamıştı bile: “Zevzek! İnsan kibarlık edip “hiç de bile aşkım, sen tüy kadar hafifsin” falan der!”

“Ben seni hiç kandırmadım, sana her zaman gerçekleri söyledim hayatım,” diye sırıttı Moon Jee. Sonra genç kıza doğru bir adım daha attı ve birdenbire, hop diye Ayça’yı kucaklayıverdi! Kızı kucağında döndürürken: “Sana hep gerçekleri söyledim,” diye bağırdı, “Şimdi de öyle yapacağım! Ayça Güneş, sana çok kızgınım! Beni öylece bırakıp gidiverdiğin, benim her şeyi düzelteceğime güvenmediğin için çok kızgınım! O dallama herifle her ne sebeple olursa olsun nişanlılık oyununa giriştiğin için çok kızgınım!”

Sonra kızı kucağından indirdi, kollarını onun belinde dolaştırıp sıkıca kenetledi. Ayça’nın gözlerinin içine baktı.

“Ama… seni öyle çok seviyorum ki, bütün kızgınlığım uçup gidiveriyor… Sana sarılmak, yalnızca sıkıca sarılmak istiyorum!”

Ayça’nın gözleri dolmuştu. Genç kız gözyaşları arasında mutlulukla gülümsedi. Ve genç adamı kendisine doğru çekip sıkı, sımsıkı sarıldı. Başını onun boynuna gömdü.

“Özür dilerim…” diye mırıldandı. “Bütün yaptıklarım için, seni üzdüğüm için özür dilerim… Aptalca davrandım… Defalarca pişman oldum, defalarca her şeyi bırakıp sana koşmak istedim! Ama senin üzülmemen için, senin kariyerini engellemekten korktuğum için yapamadım Moon Jee!”

Moon Jee yüzünü onun saçlarına gömmüş, hüzünle karışık bir mutluluk içinde dinliyordu genç kızı. Hafif bir gülümsemeyle mırıldandı:

“Aptal… Kariyer falan umrumda mıydı sanki?”

Ayça birden kendini geriye attı, merak ve kaygıyla onun yüzüne baktı: “İyi ama senin bugün konserin yok muydu? Sen nikah salonuna nasıl geldin?!”

Moon Jee kaygısızca sırıttı: “Konseri beğenmedim, yarısında çıktım!”

Ayça’nın surat ifadesini (o_O) görünce birden gülmeye başladı genç adam: “Ahaha, şaka yaptım şaka! Evet, konseri yarıda bıraktım, ama korkma, hayranlarımdan izin aldım! Hatta bugünkü olaydan sonra Su Hyun’un da ilişkimize laf edemeyeceğine eminim! Sonuçta senle birlikte olabilmem için bana hayranlarım izin verdi, di mi ama?!” Böyle deyip göz kırptı. Ayça sevimlice güldü. Moon Jee’nin anlattıklarından hiçbir şey anlamamıştı, ama genç adamın sesindeki kaygısız tona bakılırsa sorun yok gibi görünüyordu.

O sırada Moon Jee elini uzatıp Ayça’nın alnına düşen perçemi yüzünden çekti. Sonra da şefkatle, kollarındaki genç kıza baktı.

“Seni öyle çok özlemişim ki…” diye mırıldandı.

Ayça’nın gözleri yeniden dolmaya başlarken genç kız mutlulukla gülümsedi: “Ben de… Ben de! Seni o kadar çok özledim ki, kalbim parçalanacak sandım!”

“O zaman bana söz ver,” diye mırıldandı Moon Jee. “Bundan sonra ne olursa olsun, asla yanımdan  ayrılmayacaksın…”

Ayça onun siyah, pırıl pırıl gözlerine baktı ve sevgiyle gülümseyip başını salladı: “Tamam… Söz!”

Moon Jee’nin yüzüne güneş doğdu sanki. Bütün kaygıları, öfkeleri, üzüntüleri içinden atarcasına derin bir nefes verdi. Ve genç kızı kendine doğru çekip ona sıkıca sarıldı.

“Seni çok… çok seviyorum…” diye mırıldandı.

Ayça da mutlulukla gülümsedi. “Ben de… Ben de seni çok… ama çok… ama çok seviyorum…”

Ve biricik aşkını kendine doğru çekip bir daha asla kopmak istemez gibi ona sıkı, sımsıkı sarıldı…

Sixpence none the richer – Kiss me

“Sobaya odun attın mı?” diye mırıldandı yaşlı kadın, elindeki mısır koçanından yaptığı purodan bir nefes çekerken. Yanındaki kocası cevap yerine bir homurdanmayla karşılık verdi. Yaşlı kadınsa: “Ama öyle deme, geceleri artık iyice serin oluyor…” diye başını salladı bilgiç bilgiç.

Birden gözü, az ileride yolun başında görünen, hareket eden bir karaltıya takıldı. Kadın, gözlerini kısıp bunun ne olduğunu seçmeye çalıştı. Sonra şaşkınlıkla durdu: Eğer kataraktlı yaşlı gözleri kendisini yanıltmıyorsa, bu bir motosikletti, ve… üzerinde bir gelinle damat vardı!

“Yobo, benim gördüğümü sen de görüyor musun?!”

“Homur homur!” diye bir ses geldi yanındaki adamdan.

İki yaşlı insanın şaşkın gözleri önünde motosiklet kendilerine yaklaştı, yaklaştı, ve tam önlerinde durdu. Üzerinde gerçekten de bir gelin ve bir damat vardı! Gelinin makyajı akmış, saçı-başı dağılmış, gelinliğinin eteği çamurlanmıştı; damatsa… hımm, damadın kıyafeti bir damada göre biraz tuhaftı aslında: Beyaz, deri bir ceket ve beyaz, dar bir pantolon giymişti; ceketinin yakalarında parlak işlemeler ve boynunda metal aksesuarlar vardı. Yaşlı adam ve kadın, damadın gelinden daha süslü göründüğünü düşünmeden edemediler.

Aynı anda motoru kullanan genç adam kafasındaki kaskı çıkarıp onlara neşeli bir selam verdi:

“İyi akşamlar halmoni (büyükanne), haraboci (büyükbaba)! Bu yakınlarda bir otel, pansiyon falan bulabileceğimiz bir yer biliyor musunuz acaba?”

Yaşlı kadın kendini toparlamıştı; yüzüne neşeli bir gülümseme yayılırken:

“Buralarda otel neyin olmaz evladım,” diye cevap verdi, “En yakın otel için Inje’ye gideceksiniz! Ama orası da yarım saat sürer… Siz boşverin, akşamın bu saatinde yola çıkmayın şimdi. Ben size şuracıkta bir yatak hazırlarım!”

Ayça ve Moon Jee şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Ayça hemen mahcupça itiraz etti:

“Ay yok yok, zahmet etmeyin, biz Inje’ye doğru gideriz, değil mi Moon Jee?”

“Ne zahmeti, siz Tanrı misafirisiniz, biz misafir çok severiz, değil mi Il Woo?” deyip kocasını dürttü yaşlı kadın. Yaşlı adam başını sallayıp homurdanınca yaşlı kadın neşeyle güldü: “Bakın amcanız da kalsınlar diyor… Hem daha az önce gopchang gui pişirmiştim, şöyle sıcak sıcak birer tabak yersiniz, değil mi?”

Moon Jee’nin yemek lafını duyunca gözleri ışıldadı! Genç adam neşeyle: “Valla ben bu teklife hayır diyemeyeceğim!” diye sırıttı ve Ayça’ya döndü: “Ne dersin hayatım?”

Ayça da sevimli bir gülümsemeyle başını salladı: “Sen nasıl istersen…”

“Hah şöyle!” dedi yaşlı kadın ve sevecen bir yakınlıkla Ayça’nın omzuna pat pat vurdu: “Gel kızım bana yardım et, sofrayı hazırlayalım!”

Aynı anda nerdeyse tüm ülke Mostly Harmless’ın konserinde olan olayla çalkalanıyordu: Tüm televizyon kanalları ana haber bültenlerinde bu ilginç olayı konu etmiş, spikerler yüzlerinde büyük bir gülümsemeyle “aşk insana neler yaptırıyor sayın seyirciler…” diye sunmuşlardı haberi. Su Hyun olayı ilk duyduğunda hiddetten nerdeyse kalp krizi geçirecekti; ama o sırada Joon Hwa onun koluna yapışıp  telefonunu açmış, internetteki yorumları göstermişti: Twitter, facebook, hepsinde Mostly Harmless en çok konuşulan konu olmuştu ve gelen yorumların çoğu “ah, bu ne büyük aşk!” diye eriyen hayran kızlara, “Kız kimmiş? Kız kimmiş?” diye araştıran meraklı melahatlara ve “Ohaaa, olayın manyaklığına bak!” diyen macera tutkunlarına aitti. Arada tek tük olumsuz şeyler yazanlar da vardı, ama bunlar genellikle “Tüm bunlar kesin oyundur! Albümü daha çok sattırmak için reklam yapmaya çalışıyorlar!” diyen aşırı paranoyak komplo teorisyenlerinden geliyordu ve grubun hayranları böylelerine cevabı yapıştırıyordu: “Kapayın çenenizi! Onların böyle promosyon malzemelerine ihtiyacı yok ki! Oppalarımızın albümü zaten en çok satanlarda bir numara!”

Bu sırada Moon Jee’nin nerde olduğu da merak konusuydu: Genç adam Ayça’yı motosikletin arkasına attıktan sonra en son Gangneung’a giden otobanda görülmüş; ama sonra izini kaybettirmişti. Onun Wonju sapağından çıktığını iddia edenler de vardı; “hayır, ben o motosikleti Pyeongchang’da  gördüm” diyenler de.

Han Seul ve Hae In konser salonundan çıkmış, artık akşamın inmiş olduğu Seul caddelerinde yürüyorlardı. Han Seul önünden geçtikleri bir beyaz eşya dükkanının önünde durakladı: Vitrindeki tüm televizyonlarda aynı görüntüler vardı: Moon Jee’nin gelinlikli Ayça’yı motosikletin arkasına oturtması ve çevresindeki paparazzilerin hiçbirine cevap vermeden motoru hareket ettirip hızla uzaklaşması… Han Seul’ün yüzüne neşeli bir gülümseme yayılırken yanındaki kıza döndü:

“Artık endişelenmeye gerek yok: Bizimki zamanında yetişip olaya müdahale etmiş gibi görünüyor!”

Hae In de sevimlice güldü ve başını salladı. Ama hemen sonra bir an durgunlaştı genç kız, ve merakla karşısındaki genç adamın yüzüne baktı: “Peki sen… iyi misin?”

Han Seul gerçek bir şaşkınlıkla baktı ona: “Neden iyi olmayacakmışım?” Hae In bakışlarını kaçırdı, utanarak alnını kaşıdı: “Şey… Yani… Moon Jee’yle aranızın neden bozulduğunu düşününce…” Genç kızın sesi giderek hafifledi, son kelimeleri duyulmaz oldu.

Han Seul ise onu yüzünde hafif buruk bir gülümsemeyle süzüyordu:

“Ben gayet iyiyim,” dedi kendinden emin bir sesle. “Olması gereken oldu: İki yarım ay, ancak birbirini tamamlar… Bunu çok daha önceden fark etmem gerekirdi…”

Johnny cash – You’re my Sunshine

Sonra elini cebine attı. Hae In merakla ne yapıyor diye bakarken cebinden bir zincir çıkardı. Zinciri boşlukta sallandırınca ucundaki kolye ucu parlayıverdi. Hae In nefesini tuttu: Bu, kendi güneş kolyesiydi!

Genç kız hayretten nefesi kesilmiş bir biçimde başını kaldırdı, Han Seul’le göz göze geldi. Genç adam, sımsıcak gülümsüyordu:

“Daha önceden fark etmem gerekirdi,” diye tekrarladı, “Ay’ın peşinde boşa vakit harcadım… Oysa tam da yanıbaşımda bir güneş vardı… Dostluğuyla yüreğimi, güzelliğiyle gözlerimi ısıtan bir güneş… Bunu daha önce anlayamadığım için çok aptalım, değil mi?!” Genç adam ufak bir kahkaha attı, şakacı bir sesle ekledi: “Ama bunu zaten biliyorduk: Ailenin zeki çocuğu Moon Jee, aptalı da benim!”

Hae In hafifçe güldü. Ama genç kızın gözleri dolmuştu, öyle heyecanlıydı ki, ne diyeceğini bilemeden bakıyordu karşısındaki genç adama. Han Seul de güldü, sonra utanarak kaşlarının arasını kaşıdı:

“Ben… ben böyle şeyleri konuşmakta biraz beceriksizimdir aslında,” dedi sevimlice. “Ama şimdi senden özür dilemek istiyorum Hae In: Ne istediğini bile bilmeyen bu aptal adamı bağışlayabilecek misin?”

Ve beklenti dolu gözlerini bütün sevimliliği ile genç kızın gözlerine dikti.

Hae In’in dudakları titriyordu. Genç kız kalbinin atışını kulağında hissedebiliyordu. Gözlerindeki yaşlar birbiri ardına dökülürken zavallı Hae In sadece başını sallayabildi: “Evet…”

Bunun üzerine Han Seul’ün yüzündeki gülümseme iyice genişledi, tüm yüzünü kaplayıverdi. Genç adam “o halde bunu sahibine iade etme zamanı geldi!” diye bağırdı ve genç kızın arkasına geçip kolyeyi boynuna taktı, klipsi ensesinde kilitledi. Sonra da onun yüzünü kendisine doğru çevirdi. Sevgiyle baktı bu güzel kızın yüzüne:

“Teşekkür ederim,” diye mırıldandı. “Bu aptal adamı bağışladığın için sana binlerce kez teşekkür ederim!” Ve uzanıp Hae In’in elini tuttu. Bu eli dudaklarına götürüp ufak bir öpücük kondurdu. Bu sırada gözlerini genç kızın gözlerinden hiç ayırmamıştı: “Eğer izin verirsen bu aptal adam bundan böyle senin yanında olmak istiyor. Ve sana söz veriyor, seni bir daha hiç üzmeyecek…”

Hae In gözyaşları arasında gülmeye başladı ve başını salladı: “Onu göreceğiz…”

“Meydan okumanızı kabul ediyorum sayın bayan, size kendimi kanıtlayacağım!” diye bağırdı Han Seul ve genç kıza muzipçe baktı: “Ne dersin, bu anlaşmamızı bir Okinawa lokantasında su kabağı yiyerek kutlayalım mı?”

Hae In bir kahkaha attı: “Böyle devam edersek yakında içimizde kabak ağacı çıkacak!” Ama hemen sonra gülerek başını salladı: “Olsun, senle olduktan sonra ne yersek yiyelim ben razıyım!”

“Heyytt! O zaman birer porsiyon lezzetli mi lezzetli kabak yemeği bizi bekliyooor!” diye neşeyle bağırdı Han Seul ve elinden tuttuğu genç kızı gülerek koşturmaya başladı.

Aynı anda Moon Jee ve Ayça yaşlı çiftin yer sofrasında oturmuş, kocaman birer porsiyon gopchang gui’yi mideye indirmekle meşguldüler! Moon Jee ağzı dolu dolu konuşuyordu:

“Halmoni, bu ne lezzetli bişiymiş! Ellerine sağlık! Bizim hanıma da bunu pişirmeyi öğretsene!”

“Öğretirim tabii, neden olmasın?” diye neşeyle güldü yaşlı kadın. Sonra genç kızı bir defa daha üzüntüyle süzdü: “Yavrum sen o gelinliğin içinde rahat mısın? Bak benim entarilerden vereyim diyorum sana…”

“Hiç gerek yok efendim, çok teşekkür ederim,” dedi Ayça mahcupça. Genç kız bu tuhaf durumdan dolayı geldiklerinden beri ezilip büzülüyordu; yanına tek parça eşyasını bile almamış olan kaçak bir gelindi resmen! Neyse ki bu yaşlı insanlar kendilerini hiç de yadırgamamışlardı.

Yemekten sonra Moon Jee göbeğini ovuşturarak arkaya doğru yığıldı: “Vuhaaa… Amma yedim bee…”

“Afiyet olsun,” dedi yaşlı kadın sevecen bir biçimde. Kocası ise yine homurdandı. Yaşlı kadın gençlere döndü: “Il Woo amcanız da afiyet olsun diyor…” Ayça ve Moon Jee sırıttılar: Yaşlı adamın dilinden elli yıllık hayat arkadaşı gibi anlamaları mümkün değildi tabii…

Moon Jee neşeyle: “Eee haraboci, buralarda hayat nasıl geçiyor?” diye yaşlı adamın cevaplarından hiçbir şey anlamadan dinleyeceği bir muhabbete dalarken Ayça da “afedersiniz, telefonunuzu kullanabilir miyim?” diye sormuş, içeri odadaki ev telefonunun başına geçmişti. Genç kız ezberindeki numarayı tuşladı.

“Alo, abla?”

“AYÇAAAA??!!! Nerdesin sen?! Seni kaçıran o çocuk kimdi bee?!”

“Ablacığım yarın gelince sana her şeyi en baştan anlatacağım, söz,” dedi Ayça çabuk çabuk. “Ama şunu söyleyeyim: O çocuğun adı Moon Jee. Ve kendisi benim sevgilim!”

Telefonun diğer ucunda Aylin derin bir nefes koyverdi: “Fiyuvvvv! Kızım manyak mısın, neden bana daha önce anlatmadın?! Ben de az kalsın San Young’la ikinizi evlendiriyordum!”

“Hahah, merak etme, o iş o kadar kolay olmazdı,” diye sırıttı Ayça. Hemen sonra yüzü yine endişeyle gölgelendi: “O değil de… annemle babam nasıllar? Bu olay onlar için büyük bir şok olmuş olmalı! Sağlıkları yerinde, öyle değil mi?”

“Gayet yerinde, korkma sen,” diye güldü Aylin. “Hatta babam senin San Young’la evlenmediğini görünce çok mutlu oldu, koskoca adam zil takıp oynayacaktı nerdeyse! “O deri kıyafetli oğlanı bulursam alnından öpücem, bizim kızı bu hayta herifin elinden kurtardı!” deyip duruyor!”

Ayça elinde olmadan kıkırdadı: Babası San Young’u oldum olası sevememişti zaten…

“Ama asıl San Young perişan oldu Ayça: Çocuğu resmen nikah masasında bırakıp başkasıyla kaçtın yav! Bari arayıp bir özür dileseydin…”

Ayça derin bir nefes aldı. San Young’a gerçekten de haksızlık etmişti. Ama onun da kendisine tuzak kurduğu düşünülürse, aslında alacak-verecek kalmadığı söylenebilirdi…

“Ablacığım, San Young’a özürlerimi ilet,” dedi sonra. “Hatta ona şöyle söyle: Ayça başkasına âşık olduğu için değil, ama senin prenses şerefine verilen kokteylde başbakana rezil olmana sebep olduğu için özür diliyor! Ama aynı zamanda bütün yaptıkların için de seni affediyor: Artık ödeştik, ikimiz de birbirimize borçlu değiliz. Bunları ona iletir misin lütfen?”

“Dur, dur bir dakika!” dedi ablası telefonun diğer ucundan, “Kafam karıştı: Ne prensesi, ne kokteyli?”

“Sen aynen böyle söyle, o anlar,” dedi Ayça sırıtarak. “Hadi ablacığım, öptüm seni, yarın görüşürüz!”

Böyle deyip telefonu kapattı ve evin sofasına döndü. Aynı esnada ev sahipleri büyükanne de içerideki bir başka odadan çıkmıştı. Yaşlı kadın kapıda durup neşeyle iki gence seslendi:

“Odanızı hazırladım yavrum. İstediğiniz zaman geçebilirsiniz. Siz şimdi yorgunsunuzdur; geçin dinlenin…” Sonra yalancıktan esnemeye başladı: “Biz de Il Woo amcanızla erkenden yatıyoruz zaten. Hem ikimizin uykusu da o kadar ağırdır ki, top atsanız uyanmayız. Siz keyfinize bakın!”

Ayça bu sözlerin altındaki ima ile kıpkırmızı olurken Moon Jee neşeyle sırıttı ve ayağa kalkıp yaşlı kadına sarıldı: “Çok teşekkür ederiz halmoni! Bu misafirperverliğinizi asla unutmayacağız! Biz de sizi Seul’e bekleriz…”

“Aman canım ne yaptım ki, deli çocuk…” diye elini sinek kovar gibi salladı yaşlı kadın, ama bu genç oğlanın sıcakkanlılığı çok hoşuna gitmişti, yüzündeki keyifli gülümsemeyi saklayamıyordu.

Böylece iki genç kendi odalarına geçtiler. Onlar kapıyı kapar kapamaz yaşlı adam gene bir şeyler homurdandı. Yaşlı kadın da alçak sesle:

“Evet evet,” diye onayladı onu, “Bence de kaçmış gelmiş bunlar… Yazık, yavrum, iyi aile çocuklarına da benziyorlar… Kim bilir saadetlerine kimler engel olmaya çalıştı?”

Sonra başını iki yana sallayıp cık cıkladı, ve yerdeki sofrayı toplamaya başladı.

Ayça ve Moon Jee ise odaya girdiklerinde Moon Jee esneyerek: “Çok yoruldum ben yaa…” demiş ve odanın ortasına doğru ilerlemişti. Genç adam birden şaşkınlıkla durdu: Yerde tek bir yatak vardı.

Moon Jee bir an duraksadı, sonra şaşkın gözlerle Ayça’ya baktı. Ayça ise onunla göz göze gelince bir domates kadar kızararak başını çevirdi. Moon Jee hafifçe gülümsedi. Sonra yatağa oturdu, eliyle yanındaki boşluğu patpatladı:

“Gel bakalım sevgili gelinim… Gel de sana şöyle bir sarılayım. Korkma kız, sadece sarılacam, valla bak!”

Ayça utangaçça kıkırdadı ve mırıldandı: “Zevzek şey!” Moon Jee bir kahkaha attı: “İnanmazsın ama, senin bu “zevzek”lerini bile özlemişim!”

Böylece Ayça da yerdeki yatağa, onun yanına oturdu. Fakat yanındaki genç adama bakmaktan hâlâ utanıyordu. Bir yandan da kendi kendine düşünüyordu: Daha önce bu utangaçlığı yenmemiş miydi ya? Niye şimdi yine böyle bir tuhaf olmuştu? Genç kız “insanlar senin sevişeceğini düşündüğü zaman bu işi yapmak cidden çok tuhafmış,” diye geçirdi içinden. Bir de bütün akrabaların, eşin dostun senin birazdan sevişmeni beklediği gerdek gecesi denilen olay vardı ki, Ayça bunun ne kadar saçma olduğunu düşünmeden edemedi!

“Ayça…” diye mırıldandı Moon Jee yanıbaşından.

Richard Marx – can’t help falling in love

Ayça başını kaldırdı ve kendisine sevgiyle bakan Moon Jee ile göz göze geldi. Genç adamın siyah, pırıl pırıl gözlerinde aşk ve özlem dolu bir ifade vardı. Güzel dudakları yine tatlı bir kıvrımla kıvrılmıştı. Ayça, başka kimsenin kendi yüzüne böyle sevgiyle bakmadığını düşündü.

“Seni öyle çok özledim ki… bütün gece yüzünü izleyebilirim…” diye mırıldandı Moon Jee, bakışlarını ondan hiç ayırmadan.

Ayça hafifçe gülümsedi. Üzerindeki utangaçlığı yavaş yavaş atıyordu. Şimdi o da, bu genç adamı ne kadar çok özlediğini bir kez daha fark ediyordu. Elini kaldırıp yavaşça onun yanağına dokundu. Başparmağı ile elmacık kemiklerinin üzerini okşadı. Moon Jee gözlerini ondan hiç ayırmadan elini kaldırdı, onun kendi yüzündeki elini tuttu ve dudaklarına götürdü. Diğer eliyle de kızın öbür elini yakaladı. Şimdi el ele oturup birbirlerinin yüzüne bakıyorlardı.

“Seni çok seviyorum,” diye fısıldadı Moon Jee.

“Ben de seni çok seviyorum,” diye fısıldayarak cevap verdi Ayça da. Kalp atışları hızlanmaya başlamıştı.

Bir süre daha birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. Sonra Moon Jee, yavaşça öne doğru eğildi. Genç adamın gözleri usulca kapanırken dudakları Ayça’nın dudaklarına yaklaştı. Ayça da gözlerini kapattı. Moon Jee’nin yumuşak dudaklarını dudaklarının üstünde hissedince bir an titredi.

Bu duyguyu ne çok özlemişti!…

Moon Jee de öyle. Genç adam, Ayça’nın şeftali tadındaki dudaklarını hafifçe ezerek öperken kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Onu ne çok, ne çok özlemişti! İçinde volkanlar patlamaya başlamıştı, Moon Jee sevgilisini öpmeye doyamıyordu. Bu güzel kokulu güzel kızın dudaklarını, yanaklarını, çenesini bütün sevgisiyle öpmeye başladı. Sonra dudakları onun beyaz boynuna indi, elleri ise kızın saçlarında, ensesinde dolaşıyordu. Ayça da ellerini onun boynunda kilitlemiş, sevgilisinin öpüşlerine eşlik ediyor, bazen de sadece o kendi boynunu öperken gözlerini hazla kapatıyordu. İkisinin de nefesleri hızlanmıştı, birbirlerinin hızlı hızlı soluduğunu ve hızlanan kalp atışlarını duydukça daha da heyecanlanıyorlardı. Moon Jee birden kızı kendine doğru çekti. Hafifçe kulağına fısıldadı:

“Sabaha kadar yüzüne bakarım demiştim ama… onun yerine sabaha kadar seni öpmeyi tercih edeceğim galiba…”

Ayça hafifçe güldü. Sonra o da dudaklarını genç adamın kulağına yaklaştırdı ve baştan çıkarıcı bir sesle:

“Buna bir itirazım yok,” diye fısıldadı. “Hatta… daha fazlasını da yapabilirsin…”

Bunun üzerine Moon Jee bir an geriye çekilip ona baktı. Sonra utangaçça güldü. Ayça da aynı anda yüzünü ateş bastığını hissedip utanarak başını çevirdi. Ama kıkırdamasına engel olamamıştı.

“Tamam o zaman, bunu siz istediniz bayan!” diye sırıttı Moon Jee ve genç kızı belinden yakaladı! Ayça neşe ve utanma karışımı ufak bir çığlık atıp gülmeye başlarken Moon Jee bir yandan genç kızın boynunu öpücüklere boğuyor, bir yandan da: “Merak etme tatlı şey, asla pişman olmayacaksın!” diye gülüyordu. Genç kızı tutkuyla bir defa daha ensesinden öptü, sonra yavaşça gelinliğin fermuarını indirdi…

Jang Geun Suk – Fly me to the moon

Bir süre sonra, yatakta yan yana yatıyorlardı. Üzerlerine çektikleri yorganın altında ikisi de çıplaktı. Ayça’nın yüzü hâlâ pespembeydi, gözlerinde neşe ve utangaçlık karışımı pırıltılar vardı. Moon Jee ise onun hemen yanıbaşında suratında kocaman bir sırıtmayla uzanıyordu. Genç adamın saçlarının dibinde ter damlacıkları vardı, hâlâ derin derin solumaya devam ediyordu, ama gözlerindeki afacan ışıklar her zamankinden de canlı ve parlaktı. Yan gözle yanında uzanan kıza baktı. Ayça başını çevirince onunla göz göze geldi. Genç kız birden kıpkırmızı oldu ve yorganı başına kadar çekti:

“Yaa! Bakma banaaa, utanıyorum!”

“Niye utanıyorsun, ne var bunda?” diye sırıttı Moon Jee, “Birbirini çok seven iki insanın yapacağı en doğal şeyi yaptık: Birbirimizi daha da çok sevdik!”

Ayça yorganı gözlerine kadar çekip “yaaaa…” diye miyavladı, yorgana sarılıp arkasını döndü. Moon Jee ise afacan bir kahkaha atıp onun sırtına sarıldı: “Senin bu utangaçlığını ne yapacağız bilmem ki? Hadi amaaa, bana doğru dön, beni bu güzellikten mahrum etme bakayım!”

Ayça yarı nazlanarak, yarı gülerek ona doğru döndüğünde de: “Hah şöyle!” diye sırıttı. Sonra hafifçe yerinde doğruldu, dirseğini yastığa koydu ve başını eline yaslayıp karşısındaki kıza sevgiyle bakmaya başladı:

“Çok güzelsin, biliyor musun?”

Gerçekten de yastığın üzerine dağılmış dalgalı kumral saçları, hafifçe pembeleşmiş yanakları, masmavi gözleri ve yorgandan görünen beyaz, çıplak omuzlarıyla Ayça çok ama çok güzel görünüyordu. Genç kız biraz daha pembeleşirken yüzündeki gülümsemeyi gizleyemedi.

“Ayrıca vücudun da çok güzel…” diye ekledi Moon Jee ve muzipçe sırıttı: “Sakın kilo verme hayatım, tamam mı? Böyle çok güzel…”

Ayça’nın gözleri irileşirken genç kız öfkeyle yanındaki genç adamın kolunu tutup çekti, onu tekrar yatağa düşürdü: “Yaaa! Çok uyuzsun amaaa!” Ve şakayla karışık onun saçını çekip kafasını yumruklamaya başladı. Moon Jee ise bir yandan kendini onun darbelerinden korumaya çalışıyor, bir yandan da: “Ne var yaa, kötü bir şey mi dedim?” diye gülüyordu. En sonunda dayanamadı, genç kızı kollarının altından yakaladığı gibi gıdıklamaya başladı! Ayça ise bir yandan kahkahalar atıyor, bir yandan da: “Yapma, n’olur yapma! Teyzeyle amca uyanacaklar!” diye ona yalvarıyordu!

En sonunda gülmekten yorgun düşmüş bir halde durup yüz yüze uzandılar. İkisi de nefes nefese kalmıştı, ama yüzlerinde kocaman birer gülümseme vardı.

“Çinliler’in bir lafı vardır,” dedi Ayça sırıtarak. “’Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla!’ derler. Hiç duymuş muydun?”

Moon Jee şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı: “Yoo, ilk defa duyuyorum… Allah Allah, ben bütün Çin atasözlerini bilirim halbuki… Çin atasözü olduğuna emin misin?” Sonra bir an durdu, kıkırdayan kıza şakacıktan bir alınganlıkla baktı: “Hem bi dakka yaa: Ne yani, sen şimdi bana böyle mi diyorsun?!”

Ayça gülmesini bastırmaya çalışarak başını iki yana salladı: “Hayır… Ben sana: “bedenim de, ruhum da yalnızca sana ait…” diyorum,” ve göz kırptı: “Oldu mu?”

Moon Jee’nin yanaklarına kocaman bir gülümseme yayılırken genç adam yataktaki kıza sıkıca sarıldı: “Olmaz olur mu?! Hem de süper oldu bence! Aferin sana!”

Ve onu bir defa daha büyük bir sevgiyle öptü…

Park Shin Hye – Lovely Day

Dışarıda pırıl pırıl bir bahar güneşi… Bu güzel günde, Seul’ün bahçeli evlerle dolu bu güzel mahallesinin sokaklarında yansıyan gün ışığından daha parlak bir şey varsa, o da Ayça’nın maviş gözleriydi heralde…

Genç kadın elleri kolları poşetlerle dolu bir biçimde mahallenin ünlü cafe’sinin kapısından girerken gözleri hemen cam kenarındaki masaya takıldı ve kendi kendine gülümsedi: Aklına, Seul’e daha ilk geldiği hafta bu cafede Moon Jee’yle karşılaşıp birlikte kahvaltı yaptıkları gün gelmişti.

“Sana bu kurabiyeye süt konmadan yapılacak demedim mi Cheol Su? Bunun tarifinde süt yok oğlum, neden dediklerimi hiç dinlemiyorsun??”

Ayça’nın düşünceleri yarı kızgın yarı şefkatli bu sesle bölündü ve genç kadın kendi kendine sırıttı: Anlaşılan sevgili mükemmeliyetçi arkadaşı gene zavallı yardımcısını fırçalıyordu…

“Çocuğa kızma Mischa, eminim sütle de sütsüz de o kurabiyeler enfes olmuştur,” dedi Ayça tezgaha yaklaşırken ve Cheol Su’ya göz kırptı: “Di mi?”

Cheol Su mahçupça sırıtıp sessizce “sağol noona,” diye dudaklarını oynattı; ve patronunun dikkatinin dağılmasından memnun, hemen ortadan toz oldu. Mischa ise öfkesini bir yana bırakıp derin bir nefes vermiş, yakınırcasına Ayça’ya dönmüştü:

“Bu oğlanla ne yapacağım bilmiyorum! Tam dördüncü defadır kurabiyeleri yanlış pişiriyor!” Sonra elini salladı, gülümsedi: “Neyse neyse, sen nasılsın tatlım? Büyük güne hazır mısın bakalım??”

“Gördüğün gibi hazırlanmaya çalışıyorum,” dedi Ayça ve elindeki paketleri işaret etti. “Klinikten izin aldım bugün, alışveriş yaptım, şimdi eve geçeceğim…”

“Pastayı şimdi ister misin?” dedi Mischa ama sonra arkadaşının elindeki paketlere bakıp güldü: “Yok, ben en iyisi sonra eve yollatayım…”

“Evet canım, öyle yapalım, ben de senden bunu rica etmek için uğramıştım zaten…” dedi Ayça, ve muzip bir gülüşle ekledi: “Bir de geç kalmamanı tembih etmek için: Biliyorsun, Beh Zhao da geliyor…”

Mischa birden gülmeye başladı: “Alemsin Ayça! Kızım, senden çöpçatanlık yapmanı isteyen mi oldu??”

“Ben anlamam valla, en geç saat 3’te bizde olacaksın!” diye sırıttı Ayça. Sonra gülerek el salladı: “Hadi ben kaçtım, daha çok işim var. Baaay!”

“Güle güle!” Ayça cafenin kapısına gelmişti ki birden durdu, içeri doğru bağırdı:

“En güzel elbiseni giymeyi ihmal etmeee!”

“Bak yaaa!” diye yarı şaka yarı kızgın tezgahtaki kepçeyi kapıp elinde salladı Mischa. Ayça bir kahkaha attı, sonra son bir kez daha el sallayıp koşturarak dükkandan çıktı.

Yolda yürürken hâlâ neşeyle gülümsüyordu: Mischa aradan geçen dört buçuk yılda en yakın arkadaşlarından biri olup çıkmıştı. Ayça genç kadının Rusya’ya dönmekten vazgeçip hayallerindeki cafe açma işine girmesinden dolayı çok mutluydu. Üstelik tam da o günlerde bu cafenin sahipleri cafeyi devretmeye karar vermiş; Ayça da Mischa’nın burayı satın almasını sağlamıştı. Cafenin açıldığı ilk günlerde Mischa’ya hep beraber yardım ettikleri, birlikte duvarları boyayıp mobilya seçtikleri günleri hatırladıkça yüzüne sevimli bir gülümseme yerleşti: Emekleri boşa gitmemiş; mahallenin en güzel cafe’si “Güneşli Günler Cafe” ismiyle bir kez daha açılıp eskisinden de popüler olmuştu.

Ayça kendi sokağına sapan köşeyi döndü ve uzaktan görünen evine bakıp sevgiyle gülümsedi. Sonra, hiç acele etmeden evine doğru yürüdü.

Bahçe kapısını açıp eve doğru ilerlerken içeriden gelen sesleri duymaya başlamıştı. “Ama Mira, böyle yaparsan olmaz ki! Bak anne gelmeden hazırlanmamız lâzım!”

“Yujumu istiyoyum ben…”

“Ama olmaz ki, küçük kızlar ruj sürmez… Mira, ne diyorum??”

Ayça gülmesine engel olamadı: Mira yine bakıcısını çıldırtıyordu!

Elindeki poşetleri mutfağın girişine bırakıp hemen verandaya ilerlerdi. Evet, yanılmamıştı: Yaramaz ufaklığı önde, bakıcısı arkada, bahçede koşturup duruyorlardı.

“Mira!”

Mira merakla sesin geldiği yöne dönünce verandadan bahçeye inmiş, kollarını ona açmış annesini gördü ve neşeyle bağırdı:

“Anneeee!”

mira - aleyna yılmaz

Küçük kız koşarak geldi, annesinin kollarına atıldı. Ayça zeytin gözlü minik kızını sevgiyle bağrına bastı. Ama sonra ufaklığı kendinden azıcık uzaklaştırıp yarı şaka yarı kızgın:

“Sen Se Ri Unni’yi yine mi üzüyordun bakayım?” dedi küçük kıza. Mira’nın sevimli yüzünde yaramazlık yaparken yakalandığı anlarda beliren suçluluk ifadesi belirdi, minik kız suçlu suçlu:

“Ama ben yuj istiyoyum!” deyince Ayça kaşlarını çattı: “Mira! Bunu daha önce konuşmamış mıydık? Hani büyüyünceye kadar ruj sürmeyecektin??”

Mira suçlu suçlu dudak bükünce Ayça dayanamadı; kaşları hâlâ çatık olduğu halde gülmeye başladı. Mira onun yumuşadığını anlamıştı, şımararak: “Noluyyy! Anne noluyyyy!” diye yalvarmaya başlamıştı bile. Ayça derin derin içini çekti ve Se Ri’ye baktı:

“Meyveli dudak besleyicilerden biraz sürelim bari Se Ri… Yoksa bu kız bizi rahat bırakmayacak…”

Se Ri başını sallayıp Mira’nın elinden tuttu, onu “hadi bakalım, karpuzlu mu istersin çilekli mi?” diyerek içeri götürürken Ayça arkalarından seslendi: “Ama sürdükten sonra dudaklarını yalamayacaksın Mira, anladın mı beni? Meyve istiyorsan ben sana meyve suyu sıkarım şimdi…”

Ayça mutfağa doğru ilerlerken hâlâ küçük kızına gülüyordu: Bu afacanla başa çıkması mümkün değildi! Hatta onunla başa çıkabilen bir tek kişi vardı şu dünyada…

Ayça bunu düşünüp yarı yolda durakladı, sonra mutfağa gitmekten vazgeçip salonda telefonun durduğu köşeye doğru yöneldi. Telefon sehpasının üzerinde duran resme bakıp sevgiyle gülümsedi: Fotoğraf karesinde anne, baba ve minik kız neşeyle gülüyorlardı. Geçen yaz Türkiye’de tatildelerken çekilmiş bir resimdi bu. Mira ikisinin tam ortasında duruyor, ikisinin de saçlarından bir tutamını ellerine dolamış bir şekilde afacan afacan kameraya bakıyordu.

Ayça telefonu eline aldı, hızlı kullanılanlarda ilk numarayı tuşladı. Telefon çalarken gözlerini duvardaki çerçeveler üzerinde gezdirdi: Kore’nin en iyi çıkış yapan grubu ödülü. Kore’nin en iyi rock grubu ödülü, tam iki kere. En iyi albüm ödülü. Mostly Harmless grubunun kapağını süslediği Times Weekly Magazine dergisinin kapağı. Moon Jee’nin tek başına poz verdiği High Cut ve Ceci dergileri kapakları.

Ve en sonunda Mira’yla birlikte üçünün birden poz verdikleri yaşam dergisi kapağı vardı ki, aynı derginin bir sayısı da özel arşivlerindeydi: Dört buçuk sene içinde röportaj vermeme kuralını bir defalığına bozmuş ve ailece Kore halkının karşısına çıkıp onlara mütevazı yaşamlarını anlatmışlardı. Derginin o sayısı yok satmıştı; hatta birkaç baskı daha yapılmıştı: Herkes oppa’larının Türk asıllı güzel karısını ve minik kızlarını fena halde merak ediyordu. Daha sonra da defalarca röportaj talepleri gelmişti ama Moon Jee kesin bir dille hepsini reddetmişti: Aile hayatını ve huzurlu yaşamlarını korumak genç adamın öncelik sırasında bir numaradaydı çünkü.

Ayça gülümseyerek bunları düşünürken telefon açıldı ve karşıdan neşeli bir ses yükseldi: “Alo?”

“Alo? N’aber canım? Eve kaçta geleceksin?”

“Birazdan stüdyodan çıkıyorum hayatım,” dedi Moon Jee’nin neşeli sesi, “Yarım saat, bilemedin bir saate kadar evde olurum.”

“Jae Hwa’dan haber var mı? Partiye gelebilecek miymiş?”

“Ah, maalesef hayır… Şirketin Hong Kong’daki ortaklarıyla önemli bir toplantıya katılması gerekiyormuş… Bana mail atıp özür dilemiş, sana da sevgilerini iletiyor. Seul’e dönünce sen, ben, o ve eşi, bir akşam hep beraber dışarı çıkar, kutlarız diyor…”

“Ah, pekala…” dedi Ayça. Jae Hwa’nın gelemeyecek olmasına biraz üzülmüştü ama kızcağız sonuçta koskoca şirketin genel müdür yardımcısıydı; işlerini ayarlaması kolay şey değildi… Bu sırada Moon Jee: “Eve gelirken almamı istediğin bir şey var mı?” dedi telefonun öbür ucundan.

“Hayır, sen gel yeter,” dedi Ayça ve gülerek ekledi: “Hatta bir an önce gel: Ben bu ufaklıkla başa çıkamıyorum! Yine ruj süreceğim diye tutturdu!”

“Yapma yav? Bak sen kerataya!” diye güldü Moon Jee ve muzip muzip içini çekti: “Ahh ahh… Bu inatçılığı kime çekmiş bilmem ki?”

“Peki bu süslü olma hevesi kime çekti acaba??” diye cevabı yapıştırdı Ayça. Moon Jee gülmeye başladı: “Hahaha, lafı koydu gene, akıllı karım benim! Ben seni laf dalaşında hiç yenemeyecek miyim kız?”

“Hadi hadiii, beni tutma, çok işim var!” diye sırıttı Ayça ve telefonu kapatmaya hazırlandı: “Çabuk ol, konuklar gelmeden gel, e mi? Öptüm canım…”

“Tamamdır bebek, görüşürüz!” dedi Moon Jee neşeyle ve telefonu kapattı.

Ayça mutfağa doğru ilerlerken gülüyordu. Moon Jee artık koskoca bir aile babası olsa da çocuksu halleri hiç değişmemişti…

C.N.Blue – Love Light

Ayça mutfak önlüğünü beline bağladı ve çabuk hareketlerle işe girişti: Önce tuzlu kurabiye yapıp fırına attı; sonra rus salatası hazırladı. Bu sırada mutfaktaki ufak televizyon açıktı; haberler başlamıştı. Ayça kulağına “Danimarka prensesi” lafı çalınınca birden durakladı. Merakla elindeki işi bırakıp ekrana baktı. Muhabir kız: “Beş yıl aradan sonra Prenses Josephine yine ülkemizde,” diye anlatıyordu, “Başbakan kendisine bir jest yapmayı ihmal etmedi: Prenses şerefine verilen davette, prensesin Türk dönerine olan düşkünlüğü bilindiği için Türk aşçılara özel olarak pişirttirilmiş döner de ikram ettirdi…” Bu arada arkadan geçen görüntülerde prensesin önüne bir porsiyon yaprak döner getirildiğini gören Ayça ufak bir kahkaha attı: Anlaşılan o ki zavallı prenses ister sevsin ister sevmesin, Ayça’nın döner düşkünlüğü yüzünden üzerine yapışıp kalmış bu imajla yaşamak zorundaydı!

Ayça hâlâ zavallı prensesi düşünüp sırıtarak tabaklarla bardakları çıkarırken, Se Ri Mira’yı elinden tutmuş bir biçimde mutfak kapısına gelmişti:

“Annesi, bak bakalım küçük prensesimiz nasıl olmuş?”

 

Ayça kapıda kırmızı bir elbise giymiş halde sevimli sevimli salınan küçük kızına bakınca bütün yorgunluğunu unuttu, yüzüne sevgi dolu bir gülümseme yayıldı. Hemen onun yanına geldi, diz çöktü:

“Aman da benim bebeğime bakın! Ne kadar da güzel olmuş böyle!”

“Ben bebek deyilim!” diye bir itiraz yükseldi küçük hanımdan. Se Ri ve Ayça göz göze gelip sırıttılar. Ayça kollarını açıp minik kızına sarılırken: “Tamam, sen bebek değilsin, prensessin! Oldu mu şimdi?” diye gülüyordu.

O sırada kapı çaldı. Mira sevinçle koşturdu: “Ben açıcamm!” Ayça da hemen koşturan kızının peşinden seğirtti. Mira zorlukla kapı koluna asılırken ona yardım etti. Açılan kapıdan Hae In’in neşeli yüzü göründü:

“Merhabaaaa! Bizim güzel prensesimiz nasılmış bakalım??”

“Kınomaaaa!” diye bağırdı Mira ve sevgili teyzesinin kollarına atıldı. Hae In de ona sarılmak için diz çökmüştü, Ayça ise telaşla: “Mira, keun ommaya (yenge) öyle sarılma, zavallıyı boğacaksın! Hem ben sana ne dedim, yavaşça sarıl, yoksa kardeşi incitebilirsin!” diye müdahale etti. Hae In gülerek Ayça’ya baktı:

“Korkma korkma, minik prenses kuş kadar bir şey; hem o oyun arkadaşına zarar verecek bir şey yapmaz, di mi?”

Böyle deyip karnını okşadı. Mira da sus pus olmuş, keun ommasının büyümüş karnına çekingence elini dokundurmuştu. Hae In: “Korkma. Bak, tekme atıyor, dinlesene,” deyince kulağını yaklaştırdı ve dinledi. Sonra heyecanla annesine döndü:

“Anneee! Kaydeş çıkmak istiyoyy!”

Hae In ve Ayça gülmeye başladılar: Eh, küçük kız haklıydı bir yerde; bebek tekme attığına göre artık içeride sıkılmış olmalıydı, değil mi? Ayça: “Bir ay sonra çıkacak zaten, sen merak etme,” derken Hae In de gülerek onun başını okşamıştı: “Kardeş çıkınca bol bol oynarsınız, di mi tatlım?”

Sonra Ayça’ya döndü, sevgiyle gülümsedi:

“N’aber Ayçacığım? Ben de koşuşturman çoktur diye sana yardım etmeye gelmiştim…”

“Canım niye zahmet ettin? Hem de bu haldeyken?” Ayça üzülmüştü. Hae In’se gülerek onun omzunu sıktı: “Aşkolsun ya, ne varmış halimde? Hamileyiz diye boş boş oturup bacaklarımı havaya mı dikeyim?”

“Ama yorulmaman gerek…”

“Merak etme ben yorulmam, oturduğum yerden yaparım işleri,” diye güldü Hae In ve içeri geçerken: “Ee, neler yapılacak söyle bakalım?” diye sordu.

Böylece Hae In mutfaktaki işleri devraldı; Ayça ise Kore mutfağı menülerini arkadaşına devretmekten memnun, bahçedeki süslemelerle ilgilenmeye başladı. Bu arada bakıcısı Mira’ya televizyonu açmış, küçük kız Pororo’nun maceralarını izlemeye dalmıştı.

Biraz sonra kapı çaldı. Ayça’dan önce yine Mira koşup gelmişti. Kapı açılınca eşikte Han Seul’ün güleç yüzü gözüktü.

“Samçoooon! (amca)” diye bağırıp bu kez onun kucağına zıpladı minik kız. Han Seul onu tuttuğu gibi kucağına aldı, havaya atıp tutmaya başladı: “Samchon’unun prensesi! Nasılmış benim minik meleğim?” Han Seul onu öpücüklere boğarken Mira neşeyle kıkırdıyordu. Ayça gülmesine engel olamadı: Ufaklık üç senedir iki evin birden prensesiydi; şimdi yeni bebek gelince kıskanmasaydı bari…

“N’aber Ayça? Nasılsın?” dedi Han Seul Mira hâlâ kucağındayken ve uzanıp onu yanağından öptü. Ayça neşeyle: “İyidir,” diye cevap vermişti, “Hani, Beh Zhao yok mu? Onu da getirecektin hani?”

“Ben burdayım,” diye bir ses geldi kapıdan ve Beh Zhao’nun yakışıklı yüzü göründü. Genç adam elini uzatıp ev sahibesinin elini sıktı: “Merhaba Ayça-shhi… Umarım erken gelmemişizdir…”

“Ay yok yok, buyrun lütfen, her şey hazır,” dedi Ayça ve iki adamın girmesi için kenara çekildi. Sonra şakayla karışık Han Seul’e döndü: “Yalnız senin hanımdan şikayetçiyim: Kendini yorma diyorum ama beni hiç dinlemiyor, kimbapları ben hazırlayacağım diye tutturdu!”

“Hahaha, öyledir o, dur ben ona yardım edeyim,” diye güldü Han Seul ve mutfağa geçti. Gerçekten de Hae In büyük bir özenle kimbap rulolarını kesiyordu. Han Seul birkaç saniye kapıda durdu, sevgiyle karısını seyretti. Sonra sessizce içeri süzüldü ve genç kadına arkadan yaklaşıp kucaklayıverdi.

“Ay!” Hae In boş bulunmuş, çığlığı basmıştı. Sonra Han Seul’ün muzip yüzünü görünce gülmeye başladı. Şakacıktan onun yanağına bir şamar attı:

“Beni böyle korkutmaya utanmıyor musun? Ya korkudan bebeği şimdi, şuracıkta doğursaydım??”

“Ben seni kollarımda taşır, yine de hastaneye yetiştirirdim hayatım!” diye güldü Han Seul ve karısının yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. Sonra da onun büyümüş karnını sevgiyle okşamaya başladı: “Sen ne yaptın bakalım bugün? Anneyi üzmedin, di mi ufaklık? Aferin sanaa…”

Hae In gülmesine engel olamadı. Sonra da başını çevirdi; yakışıklı kocasını sevgiyle öptü.

Bu sırada yine kapı çalmış, Ayça aceleyle koşturmuştu: Umarım misafirler değildir, diyordu içinden; çünkü daha giyinmeye bile fırsat bulamamıştı.

Neyse ki gelen yabancı değil, Mischa’ydı. Genç kadın elindeki pasta kutusunu uzattı:

“Bizim maybaş çırağa güvenemedim; pastayı kendim getireyim dedim!” Başını uzatıp çekingence içeri baktı: “Geç kalmadım, değil mi?”

“Hayır, tam zamanında geldin!” diye sırıttı Ayça ve arkadaşının girmesi için kenara çekildi. Sonra muzipçe Mischa’nın omuzlarından tuttu, “n’oluyoruz?” diye şaşıran arkadaşını yürümesi için itip bahçeye doğru ilerletti. Mischa bahçeye inerken bir an durakladı: Az ötede zakkumların başında ayakta dikilen çok yakışıklı bir adam onlara doğru dönmüştü.

“Mischa, bu beyin ismi Beh Zhao,” dedi Ayça. “Beh Zhao, bu genç bayan da benim en yakın arkadaşlarımdan Mischa’dır.”

Böyle deyip Mischa’yı hafifçe ittirdi. Mischa ne yapacağını bilemez gibi duraklarken Beh Zhao, yüzünde yakışıklı bir gülümsemeyle gelip elini uzatmıştı bile:

“Memnun oldum… Ayça ve Moon Jee sizden çok bahsetmişti…”

Mischa da elini uzatıp “memnun oldum…” diye mırıldanırken Ayça sessizce ortamdan çekildi. Giyinmek üzere odasına geçerken “hadi bakalım Mischa, artık top sende…” diye kendi kendine sırıtıyordu.

Genç kadın üzerini değişip beyaz bir elbise giydi; boynuna inci kolyesini ve kulağına inci küpelerini taktı ve kulaklarının arkasına her zamanki parfümünden birkaç damla sürdü. Göz makyajını henüz bitirmişti ki, kapı bir kez daha çalındı. Ayça aceleyle rujunu da sürüp kapıya koşturdu. Bu gelen kocası olmalıydı.

Gerçekten de kapıda Moon Jee’nin Mira’yı kucaklamış, onunla birlikte fır döndüğünü görünce gülmesine engel olamadı: Mira bu oyuna “uçan daire” adını takmıştı ve küçük kız babası tarafından ayakları yerden kesilmiş halde havada daireler çizerken neşe dolu çığlıklar atıyordu! Ayça gülerek bağırdı: “Yeter, yeter artık, başınız döndü!”

“Yetmeeeeezzz! Uçan daire henüz Mars’a ulaşmadııı!” diye bağırdı Moon Jee ve kızını iki defa daha döndürdü. Sonra ona sarılıp yavaşça yere bıraktı: Mira babasının elini bırakıp Ayça’ya doğru gelmeye çabalarken yalpalıyordu. Ayça telaşla ona doğru atıldı, küçük kızı düşmeden kucakladı. Sonra da şakacıktan kızgın bir halde kocasına baktı:

“Aferin Moon Jee! Bu kızı sen şımartıyorsun…”

“Benim prensesim şımarmaz ki. O çok akıllı, kocaman bir abla,” dedi Moon Jee ve kızının yanağına bir öpücük kondurdu. Mira kollarını babasının boynuna doladı ve “evet ben ablayım bi keye…” dedi ciddi ciddi. Moon Jee “Aferin benim akıllı kızıma!” deyip küçük kızı öpücüklere boğarken Ayça onları gülerek seyrediyordu: Baba-kızın muhabbeti insanı kıskandıracak kadar iyiydi maşallah!

Biraz sonra misafirler birbiri ardına gelmeye başladı: Önce Seung Mi Unni beş yaşındaki kızı Yoo Hee’nin elinden tutmuş halde Başhekim Song’la birlikte geldi. Mira başhekim büyükbabasının da boynuna atlamış, yaşlı adamın kucağından inmek bilmemişti. Ayça küçük kızının insanlarla hemen kaynaşabilmesinden memnundu memnun olmasına; ama onun her konuda olduğu gibi bu konuda da tam anlamıyla babasının kızı olduğunu düşünmeden edemiyordu: Bari birkaç şeyi de kendisinden alsaydı ya canım!

Daha sonra Mostly Harmless üyeleri partiye damladılar: Hepsinin suratında kocaman birer sırıtma vardı. Ayça’ya “N’aber noona?” deyip onu öptüler, Moon Jee ve diğer konuklarla selamlaştılar. Joon Hwa Yu Ra’yla birlikte gelmişti; ama Mira’yı görür görmez kız arkadaşının elini bırakıp neşeyle ufaklığı kucağına aldı, onu omzuna oturttu. Aynı anda Hyung Kan da heyecanlı heyecanlı peşlerindeki paparazzileri atlatma maceralarını anlatıyordu:

“Alışveriş merkezinden çıktığımız anda çevremizi muhabirler sardı. Baktık ki kaçamayacağız, biz de oradaki tuvaletlerden birine daldık! Korumalar paparazzileri gönderene kadar yarım saat o daracık tuvalette bekledik yahu!”

Bu sırada Jin Beom Ayça’ya yaklaşıp: “Noona, hediyeyi dışarıda bıraktık, kapıdan sığmayacaktı… Ön bahçede durmasının bir mahzuru olmaz, di mi?” demişti. Ayça şaşkınca baktı genç adama: “Ee… Tabii  de… Kapıdan sığmadı derken??”

“Kendin görürsün,” diye sırıtıp dışarıyı işaret etti Jin Beom. Ayça merakla dışarı çıktığında gözlerine inanamadı: Dışarıda, nerdeyse gerçek ev büyüklüğünde kocaman bir plastik ev tüm bahçeyi doldurmuştu!

 

“Jin Beom, bu ne??”

“Geçenlerde birlikte lunaparka gittiğimizde Mira bu evlerden görüp çok sevmişti; biz de biraz daha büyüyünce ona bir tane alacağımıza söz vermiştik,” diye gayet doğal bir şeymiş gibi açıkladı Jin Beom. Ayça inanmazlıkla içini çekti: Bu koca şeyi nereye sığdıracaklardı yahu? Ayrıca Mira’nın her istediğini hemencecik yapmaya devam eden bu ajusshiler yüzünden minik kızın şımarmadan büyümesi mucize olacak gibi görünüyordu!

Kang Min Hyuk – Star

O sırada çalınan kapının ardından görünen yüz, Ayça’nın sevinçle çığlık atmasına sebep oldu:

“Sena! Ah canım, hoşgeldin! Gelebildiğine çok sevindim!”

“Mira’nın doğumgününü kaçırır mıyım hiç??” dedi içeri giren yeşil gözlü, güleç yüzlü genç kız. Ayça’ya sevgiyle sarıldı: “Merhaba ablacığım! Görüşmeyeli nasılsın?”

“Valla ben hep bildiğin gibiyim, asıl haberler sende,” dedi Ayça ve muzipçe genç kıza göz kırptı: “Yakışıklı sevgilin ne âlemde bakalım? Okul da bitiyor, yakınlarda nişan-mişan bir şeyler yok mu?”

Sena birden kıpkırmızı oldu, gülerek Ayça’nın koluna şakacıktan vurdu: “Aman abla! Sen de… Daha öyle şeyler için çok erken…”

Ayça muzipçe güldü: Dört sene önce tesadüfen tanıştığı küçük arkadaşı Sena da kendi yolundan ilerliyordu: Şimdilik bunun için erken diye diretse de, onun da ailesine Koreli bir damat getireceği kesin gibiydi!

“Aa, Sena mı gelmiş?” dedi o sırada içeriden çıkan Hae In. Sena gülerek ona da sarıldı: “Merhaba Unni! Özlemişim görüşmeyeli! Ooo, bebeğin gelmesine de az kalmış!”

“Evet ya, minik prensesimiz büyüdüğü için artık oyalanacak bir başka oyuncak bebek yapma sırası Han Seul’le ikimize gelmişti,” diye güldü Hae In. Ayça ise şakacıktan: “Mira büyümüşken birkaç sene kafamızı dinleseydik keşke! Şimdi en baştan bebek ağlamaları ve uykusuz geceler bizleri bekliyor!” diye sırıttı. Hae In’se gülerek onun kolunu sıktı: Mira’yı nasıl birlikte büyütmüşlerse, yeni gelen bebeciğin de üzerine titreyecek olan iki annesi olacağını ve Ayça’nın bu hem zorlu hem de güzel günlerde onu asla yalnız bırakmayacağını biliyordu…

O sırada Sena’nın sesini duyan Mira içeriden rüzgar gibi koşarak gelip genç kızın kollarına atılmıştı bile: “Sena ablaaaa!”

“Ah canım, benim şirin kuzum burda mıymış??” dedi Sena Türkçe olarak ve küçük kızı öpücüklere boğmaya başladı. Mira ise “yaa yapmaaa!” diye çığlıklar atıyor, ama bir yandan da keyifle gülüyordu. Ayça Sena’ya minnetle gülümsedi: Küçük kızı Sena ablasına o kadar hayrandı ki, Korece’den önce Türkçe öğrenmesinde Sena’nın büyük payı vardı!

Aynı anda Moon Jee de kapıya gelmiş, Sena’yı görünce sevimlice:

“Aa, Sena mı geldi? Hoşgeldin ufaklık,” deyip genç kızı yanaklarından öpmüştü. “Eee, Dreamers’la ortak konserimizin ne zaman olacağına karar verdiniz mi bakalım?”

“Ay dur kızcağız içeri yeni girdi,” diye hemen müdahale etti Ayça, “Konser organizasyonu ile ilgili konuşmalar biraz daha bekleyebilir canım!”

Sena ise Mira’yı kucağından indirirken hemen telaşla itiraz etti: “Ah önemli değil Ayça abla, Moon Jee oppa ve Mostly Harmless’ın bizim gibi tecrübesiz bir grubun konserine misafir olması bile büyük bir onur; o yüzden uygun zamanı konuşmak için ben her zaman hazırım.”

“İyi o halde, gel bakalım bizimkilerle konuşup uygun bir tarih bulalım,” dedi Moon Jee ve Sena’nın omzuna elini attı, ikili Mostly Harmless’ın geri kalanının yanına doğru yürümeye başladılar. Mira da hemen ufak adımlarla peşlerinden koşturdu: Sena ablası buradayken minik kızın gözü başka kimseleri görmüyordu!

Biraz sonra Ha Dong Sae; Su Hyun; Woo Wan, karısı Mae Ri ve küçük kızları, yine Han Seul’ün eski arkadaşlarından Jung Wyung’un dul karısı Yoon Ji, ve en son Ayça ve Hae In’in eski hastaları Ma Ju, Ömer ve aileleri de gelince parti konukları tamamlanmış oldu. Hae In Ayça’ya yaklaştı:

“İstersen artık pastayı kesme faslına geçebiliriz tatlım…” Ayça yan gözle Ma Ju ve Sena ablalarının arasında suratında mutlu bir ifadeyle bir o tarafa bir bu tarafa koşturan kızına baktı:

“İyi olur, bizimki şimdi koşturuyor ama birazdan pili biter,” dedi gülerek.

Böylece mutfağa gidip Mischa’nın hazırladığı dev doğumgünü pastasıyla bahçeye döndüler. Onların pastayla bahçeye girişlerini gören Moon Jee hemen masanın başına seğirtti; masadaki kadehlerden birine kaşıkla hafifçe vurdu:

“Sevgili misafirler, biraz beni dinler misiniz?”

Tüm bakışlar ona döndü. Bu sırada Se Ri, Mira’yı kucaklayıp onun yanına getirmişti. Moon Jee küçük kızını kucağına aldı, boşta kalan elini yanıbaşında duran karısının beline koydu ve neşeyle:

“Öncelikle hoşgeldiniz,” diye selamladı herkesi, “Mira’nın üçüncü doğumgününde bizi yalnız bırakmayıp kutlamamıza katıldığınız için hepinize teşekkür ederiz!”

Davetliler onu neşeyle alkışladılar; Hyung Kan bağırdı: “Gelmeseydik burnumuzdan getirirdin Hyung!” Millet gülmeye başlarken Moon Jee şakacıktan kızmış bir şekilde masadaki çatallardan birini aldı ve ona doğru salladı: “Ha şunu bileydin!” Sonra da neşeyle sözünü tamamladı: “Şimdi Mira’nın doğumgünü pastasını keserken size şöyle demek istiyorum: Yumulun millet!”

Herkes bir defa daha gülmeye başlarken Moon Jee karısına dönüp muzipçe göz kırptı. Ayça hafifçe onun kafasına vurdu ve kulağına eğilip sessizce fısıldadı: “Zevzek!”

“Sağol hayatım, ben de seni seviyorum,” diye sırıttı Moon Jee ve onun yanağından öpüverdi. Sonra da kucağındaki Mira’ya döndü: “Hadi bakalım tatlım, üç deyince mumlara kocaman üflüyorsun, tamam mı? Bir, ikiiii, üç!”

Mira onun sözünü ikiletmeden tüm gücüyle mumlara üflediği anda herkes alkışlayıp “iyi ki doğdun Miraaa!” şarkısını söylemeye başlamıştı bile. Böylece pasta kesildi ve yemek yeme faslına geçildi.

Biraz sonra Ayça yüzünde hayattan memnun bir gülümsemeyle bahçedeki her bir konuk grubunu dolaşıp bir istekleri olup olmadığını sorarken, onu uzaktan izleyen Moon Jee sevgiyle gülümsedi: Güzel karısı beyaz kıyafetiyle zarif bir kelebek gibiydi. Ve aradan geçen dört buçuk yıl boyunca bu güzel ve tatlı kadına olan sevgisi bir gram bile azalmamıştı…

Moon Jee ilk günlerde büyük sıkıntılar çekeceklerini düşünmüştü, ama neyse ki yanılıyordu: Her şey tereyağından kıl çeker gibi hallolmuştu: Konserde olanların istemsizce de olsa büyük bir promosyon malzemesine dönüşmesi ve grubun hayranlarının büyük çoğunluğunun oppa’larının büyük aşkını desteklemesi üzerine büyük patron stratejik davranmış ve Moon Jee’nin sözleşmesindeki iki senelik sevgili edinme yasağını fesh etmişti. Moon Jee de derhal soluğu Ayça’nın yanında almış, genç kıza evlenme teklif etmişti! Medyatik malzeme olmamak için Kore’de ufak bir nikahla yetindiler; ama o yaz Türkiye’de yaptıkları düğün muhteşem oldu. Kore kadar Türkiye’deki magazin basını da Kore’nin ünlü müzisyenlerinden biriyle evlenen bir Türk kızının haberini atlamamıştı. Hatta Ayça ve Moon Jee Kore’nin Prens William’ı ve Prenses Kate’i diye anılır olmuşlardı ki, Moon Jee’nin gün geçtikçe artan popülaritesi düşünülürse bu benzetme yalan değildi!

Yaklaşık bir sene sonra mutlulukları Mira’nın doğumuyla taçlanmıştı. Üstelik Mira, hem Ayça hem de Moon Jee için çok önemli bir günde dünyaya açmıştı gözlerini…

Moon Jee bu güzel tesadüfü düşünüp gülümserken bir el omzuna dokundu: Genç adam arkasını dönünce kendisine neşeyle göz kırpan ağabeyini gördü.

“N’aber koçum? Ne var ne yok?”

“İyidir, asıl haberler sende,” dedi Moon Jee ve merakla ekledi: “Ha Dong Sae-sshi’nin emekli olacağını duydum, doğru mu?”

“Evet, öyle görünüyor,” dedi Han Seul az ileride Yoon Ji ile sohbet eden müdürüne bakarak. Moon Jee heyecanla:

“Vayy, o zaman yakın gelecekteki koruma birimi başkanıyla sohbet ediyor olduğumu söyleyebilir miyim??” diye atılınca da neşeyle güldü: “Eh… Sanırım söyleyebilirsin…”

“Bu harika bir haber! Tebrik ederim Hyung!” diye bağırdı Moon Jee ve elindeki bira şişesini ağabeyinin elindeki kadehe vurdu: “Bu terfiyi Gab Soo ve çetesini çökerttiğin günden beri hak ediyordun zaten!”

“Abartma oğlum, o kadar da değil…” diye mırıldandı Han Seul ama memnuniyeti parıldayan gözlerinden okunur haldeydi. Gerçekten de Han Seul son dört senede parlak başarılar kazanmıştı: Gab Soo’nun uyuşturucu çetesinin çökertilmesiyle başlayan büyük çaplı bir operasyona gönüllü olarak dahil olmuş; eski mahallesi başta olmak üzere Seul’ün varoşlarında yuvalanan pek çok uyuşturucu çetesini söküp atmakta polise büyük katkıları dokunmuştu. Hatta başbakan tarafından özel onur ödülüyle ödüllendirilmişti. Şimdi Dong Sae’nin emekli olmasından sonra koruma biriminin müdürü olacak olması herkesin beklediği, hak edilmiş bir terfiydi. Zaten Han Seul’ü tüm başbakanlıkta tanımayan ve sevmeyen yoktu: San Young’un başbakanlıktan ayrılıp özel bir şirketin üst düzey yöneticisi olarak Tayland’a gidişinden sonra başbakanlık memurları arasında bu terfiyi mutlulukla karşılamayacak tek bir kişi bile kalmamış gibi görünüyordu!

İki kardeş iş konusunda neşeli bir muhabbete başlarken Seung Mi, hemen yanından geçmekte olan Ayça’nın kolunu tuttu: Genç kadın deminden beri Mischa ve Sena ile ateşli bir tartışmaya dalmıştı:

“Ayça, baksana yav. Mischa “Mira” isminin Rusça, Sena ise Türkçe olduğunu iddia ediyor! Ama siz Mira’yı Korece “Mi Ra”dan esinlenip koydunuz, öyle değil mi?”

Ayça merakla ondan cevap bekleyen üç arkadaşına birden baktı ve gülerek başını salladı:

“Mischa haklı: Mira, Rusça “barış” anlamına geliyor!”

Seung Mi ve Sena hayretle “nasıl yaaa??” diye itiraz ederken Ayça gülmeye başladı: “Ama sen de haklısın Seung Mi: Korece’de de Mi Ra ismi var, evet aynen öyle!”

Sonra, gözlerinde afacan pırıltılarla bir ellerini Sena’nın omuzlarına koydu, bir Seung Mi’ye bir de Mischa’ya baktı:

“Fakat bizim ufaklığa bu ismi koymaktaki asıl esin kaynağımızı soruyorsanız, Mira’nın Türkçe anlamıdır hanımlar: Çünkü Mira Türkçe’de “geceleri yunuslara rehberlik eden yıldız” anlamına gelir!”

Sena yarı şaka yarı ciddi: “Biliyordum! Biliyordum!” diye bağırmaya başlarken Mischa hayranlık dolu bir: “Oooo!” sesi çıkarmış, Seung Mi ise bir kahkaha atmıştı: “O zaman çok iyi bir isim seçimi olmuş derim: İki ay parçasının çocukları da ancak bir yıldız olabilirdi!”

Ayça, Mischa ve Sena gülmeye başladılar: Seung Mi tam da taşı gediğine koymuştu! Aynı anda konuşmaları dinleyen Mae Ri başını uzattı ve:

“Mira aynı zamanda mitolojik bir tanrıçadır ve kahkahalar atarak yaramazlık yapmasıyla ünlüdür!” diye lafa karıştı. Mischa sırıttı:

“Yaramaz, ha? İşte bu tam da bizim Mira’mızı tanımlıyor!”

“Özür dilerim, konuşmalarınıza ben de kulak misafiri oldum,” dedi Zehra, Ömer’in annesi diğer köşeden. “Mira aynı zamanda Arapça’dır, bunu biliyor muydunuz?”

Diğerleri şaşkınca ona dönüp: “Yoo?” dediklerinde Zehra neşeyle güldü: “İtiraz eden, asi, anlamına gelir!”

Bunun üzerine hepsi birden gülmeye başlarken Ayça abartılı bir biçimde içini çekti: “Bizim kızın aksiliklerinin sebebi şimdi anlaşıldı!”

Ve az ileride Yoo Hee ve Ömer’in peşinde dili dışarıda koşturup duran kızına sevgiyle bakıp gülümsedi: Her dilde başka başka anlamları olan güzel isimli minik kızı… Ayrıca Ayça bilmese de Mira, Karatay Türkçe’sinde “prenses” demekti ki, doğruydu: Bu şeker mi şeker yaratık Ayça ve Moon Jee’nin gerçekten de minik prensesleriydi…

Lee So Eun  – One Summer Night

Akşam olup yıldızlar belirmeye başladığı zaman davetliler yavaş yavaş partiden ayrılmaya başladılar. Mischa partiden ayrılırken Beh Zhao’nun da apar topar ceketini alıp uzaklaşmakta olan genç kadına yetişmesi ve ikisinin birlikte yürümeye başlamaları hınzır Ayça’nın gözünden kaçmamıştı: Genç kadın kendi kendine sırıtmış, bu çöpçatanlık işini başarıyla sonuçlandırdığına emin olmuştu! Sena’nın çıkması ise Mostly Harmless üyelerinin ayrılmasına rastlamıştı; Hyung Kan Sena’yı evine kadar bırakmakta ısrarcı olmuştu. Ayça bir ara Moon Jee’ye, “o kızın erkek arkadaşı var, seninkine söyle de kıza sulanmasın!” demeyi aklının bir köşesine not etti… En son Mira’yı uyutan Se Ri de evden ayrılmış, Hae In, Han Seul, Moon Jee ve Ayça baş başa kalmışlardı. Çekirdek dörtlü bir süre daha verandada oturup tatlı sohbetlerine devam ettiler. Fakat biraz sonra Han Seul, Hae In’in yanaklarının pembe pembe olmuş olduğunu görüp şefkatle gülümsedi ve onun omzuna dokundu:

“Aşkım sen yorulmuş gibi görünüyorsun… İstersen evimize geçelim, ne dersin?”

Hae In önce itiraz edecek gibi oldu; bu tatlı sohbeti bırakıp gitmek istemiyordu. Ama sonra gülümseyerek boyun eğdi: Günler torbaya girmemişti ya… Daha uzun uzun yıllar boyunca dördü bu verandada bir araya gelecek, neşe dolu kahkahalar arasında keyifli sohbetler edeceklerdi…

“Tamam canım, geçelim,” deyip Ayça ve Moon Jee’ye döndü, özür diler gibi gülümsedi: “Ortalığı toplamakta size yardım etmek istiyordum ama çok yorulmuşum… Kusura bakmayın, olur mu?”

“Ne kusuru şekerim, bütün gün koşturdun zaten… Her şey için çok teşekkür ederim!” dedi Ayça ve sevgiyle arkadaşının omzunu sıktı. Bu sırada Han Seul ayağa kalkmış, Hae In’in de kalkmasına yardım etmişti. Moon Jee’nin omzuna vurup: “Hadi eyvallah!” dedikten sonra Ayça’ya döndü: “Yarın sabah uyandığı zaman minik meleğimi benim için öpersin annesi… Hadi iyi akşamlar!”

“İyi akşamlar,” dedi Ayça ona, sonra Hae In’e dönüp: “Yarın klinikte görüşürüz!” diyerek öptü arkadaşını. Moon Jee de: “Yarın akşam isterseniz barbekü yapalım…” diye teklif etmişti, “Dolapta bir sürü et var…”

“Sen etleri mangala atınca bir telefon çakarsın, iki dakika içinde sizde oluruz…” dedi Han Seul. Moon Jee sırıttı: Abisinin evlendikten sonra kendi evini kapatıp Hae In’le Ayça’nın eski evine taşınması bu bakımdan çok isabetli olmuştu: Artık iki aile, birbirlerinin evinden gelen güzel yemek kokularını duyar duymaz çatkapı akşam yemeğine damlayabiliyorlardı! Moon Jee: “Hepimizin Hae In’in evinin önünde karşılaştığı ilk gün dediğim şey doğru çıktı,” diye düşündü, “gerçekten de kocaman, mutlu bir aile olduk…”

Böylece Han Seul ve Hae In’i uğurladılar. Genç çift el ele kendi evlerine doğru yürüyerek uzaklaşırken Ayça ve Moon Jee bir süre daha kapıda durup onları izlediler.

Jason Mraz – Lucky

Moon Jee kapıyı kapatırken gözleri muzipçe parlıyordu:

“Oh bee, bir an hiç gitmeyecekler sandım!” Ayça gülmeye başladı: “Çok ayıp Moon Jee!”

“Nesi ayıpmış, sevgili karıcığımla bu özel günde baş başa kalmak istiyorum, alla alla…” diye dudak büktü Moon Jee. Sonra birdenbire, genç kadını hop diye kucaklayıverdi! Ayça ufak bir çığlık kopardı, sonra gülmeye başladı: “Dur, ne yapıyorsun? Belini inciteceksin!”

“Bir şey olmaaaaz, alışığım ben!” diye bağırdı Moon Jee ve onu verandaya kadar kucağında taşıdı. Sonra, koşturarak mutfağa gitti, aradan bir dakika bile geçmeden elinde birer kadeh şarapla döndü. Kadehlerden birini verandada oturmuş, ayaklarını bahçeye sallandırmış olan Ayça’ya uzattı. Kendi kadehini onunkine vururken muzipçe güldü:

“Biraz da baş başa kutlama yapalım, di mi ama?”

Ayça da gülerek kendi kadehini onunkine dokundurdu ve kadehi dudaklarına götürdü. Sonra gözlerini evlerinin güzelim bahçesine dikti: Az önceki partinin süsleri hâlâ duran, biricik gizli bahçelerine…

Tekrar başını çevirip yanıbaşındaki kocasına baktığında genç adamı hayran gözlerle kendisini izlerken buldu. Moon Jee ona sevgiyle gülümsedi ve elini uzatıp onun yüzüne düşen bir saç buklesini kulağının arkasına attı. Ayça onun elini yüzünde hissedince bir an hafifçe titredi: Bunca yıldan sonra bile bu yakışıklı adamın dokunuşları onu heyecanlandırmaya yetiyordu.

“Tam üç yıl önce beni dünyanın en güzel bebeğinin babası yaptığın için teşekkür ederim…” diye fısıldadı Moon Jee. Genç adamın siyah gözlerinde aşk ve minnet dolu pırıltılar yanıp sönüyordu. Ayça ona yüreğindeki tüm sevgiyle baktı. Kendi elini uzatıp yavaşça karşısındaki genç adamın yüzüne dokundu, onun yanağını hafifçe okşadı:

“Asıl ben teşekkür ederim…” diye mırıldandı. “Tam üç yıl önce, beni dünyanın en güzel bebeğinin annesi yaptığın için…” Sonra hafifçe gülümsedi ve ekledi: “Ve tam beş yıl önce, beni o köprüde bulduğun için…”

Moon Jee neşeyle güldü: Ayça da unutmamıştı. Zaten böyle bir şeyi unutması mümkün değildi ki: Kaderin güzel bir cilvesiyle sevgili kızlarının doğumgünü kendi tanışma yıldönümleri ile aynı güne denk gelmişti! Önceden olsa bu tesadüfe hayret ederdi Moon Jee; ama artık Ayça’yla birlikte yaşadığı hiçbir şeye şaşırmıyordu: Eh, ne de olsa bütün hayatlarının özeti ikisini birleştiren oyunbaz bir kaderden ibaret değil miydi?

“Gökte ay vardı, hilaldi / Seni bana o getirdi

Artık bırakamam seni / Bizi birleştiren kaderdi…”

Kendi yazdığı şarkı sözleri aklına gelince keyifle gülümsedi. Sonra elini cebine attı ve bir kutu çıkardı: Mavi bir mücevher kutusu.

Ayça ona şaşkınlıkla baktı: “Bu da nesi?”

“Güzel karıma bana verdiği bütün güzellikler için ufak bir teşekkür hediyesi,” diye gülümsedi Moon Jee. “Ee, açmayacak mısın?”

Ayça yarı şaşkın, yarı mutlu, elini uzattı ve kutuyu açtı. Açar açmaz da hayretle nefesini tuttu: Pırıl pırıl pırlanta bir kolye loş ışıkta bile göz alacak kadar parlıyordu.

“Sevgilim, ne gerek vardı?” dedi duygulanmış bir şekilde. “Çok, çok teşekkür ederim!”

“Beğendin mi?”

“Beğenmek ne kelime; bu müthiş bir şey!” Ayça’nın heyecandan sesi titriyordu. Moon Jee hediyesinin beğenildiğine memnun, sevinçle uzandı, genç kadının boynuna kolyeyi taktı:

“Güle güle kullan ay parçası…” Ayça onun klipsi taktığını fark edince saçlarını topladığı ellerini bıraktı ve ışıl ışıl gözlerle ona döndü. Moon Jee’yle göz göze gelince sevgiyle gülümsedi. Genç adam da sevgi dolu gözlerle ona bakıyordu.

“Çok yakıştı… Bir “Türk” atasözünün de dediği gibi, “güzele ne yakışmaz” zaten, di mi?”

Ayça kıkırdadı: Moon Jee’ye birinci evlilik yıldönümlerinde hediye ettiği “Türk deyim ve atasözleri sözlüğü” gerçekten de işe yaramışa benziyordu! Sonra kocasını kendine doğru çekip sevgiyle dudaklarından öptü. Moon Jee de onu tutkuyla öptükten sonra gözleri kapalı bir biçimde, yavaşça fısıldadı:

“Ayça…”

Ayça gözlerini açıp merakla ona bakınca, Moon Jee’nin muzipçe gülümsediğini gördü:

“Ne dersin, bu günü üçüncü bir olayın daha yıldönümü yapalım mı?”

Ayça merakla: “Neyin?” diye sorunca da birden genç kadını kucaklayıverdi: “İkinci bebeğimizi yaptığımız günün!”

Ayça ufak bir çığlık kopardı: “Moon Jee! Bir dakika, dur, daha ortalığı bile toplamadık!” Ama Moon Jee çoktan ayağa kalkmış, Ayça hâlâ kucağındayken içeri doğru koşmaya başlamıştı bile: “Boşver, yarın sabah toplarız! İstikamet yatak odası! Hücuuuum!”

Genç çiftin kahkaha dolu sesleri uzaklaşırken, gökyüzünde, karşıdaki evlerin çatısının üzerinde ince bir hilâl belirdi…

-SON-

Notlar:

1. Sena, sevgili Hayal’in “The Melody in Dreams” hikâyesinin kahramanı olup bize misafir geldi. 🙂 Sena’nın 4 yıl sonraki halini konuk etmeme izin verdiği için Hayalciğim’e bir kez daha teşekkür ediyorum.

2. Mira isminin anlamları hakkındaki bilgi ekşi sözlükten alınmıştır; doğruluğunu başka yerde araştırmadım, haberiniz olsun 😉

2. Hikâyemiz biterken bunca zamandır yorumlarını eksik etmeyen (yorum sayısı sırasına göre) hayalmiyim, winpohu, sermin, mydestiny, makinosev ve harmony başta olmak üzere bütün çingularıma teşekkürü bir borç bilirim. Sizin yorumlarınız sayesinde çok eğlendim, çok mutlu oldum, çok teşekkür ederim, ellerinize sağlık sevgili arkadaşlar ^^ Günün birinde başka hikâyelerde görüşmek üzere!  😉

17. Bölüm

“Bir gün, üç sonbahar…”

Çin atasözü (“Birini o kadar çok özlemek ki bir günün 3 yıl gibi gelmesi” anlamında…)

Ayça duyduklarına inanamıyordu. San Young: “Benimle evlenmeni istiyorum,” demişti. Genç kız alaycı bir tavırla güldü:

“Aklından zorun mu var senin? Bu ne biçim bir şartmış böyle??”

Sonra arkasını dönüp yürümeye hazırlandı. Ama San Young’un pes etmeye niyeti yoktu, hemen gelip kızın kolunu tuttu:

“Bekle! Daha bitirmedim! Benle evlen… sadece bir süre evli kalalım, sonra hâlâ istiyorsan boşanırız!”

Ayça durakladı. Şaşkınca dönüp genç adama baktı. San Young’sa çabuk çabuk açıklamaya girişmişti:

“Benim de evde sorunlarım var: Babam Jae Hwa’yla nişanımız bozulduğu için aşırı derecede öfkeli! Üstelik şimdi beni bir başka zengin şirket sahibinin kızıyla evlenmeye zorluyor! Onlara senden bahsettim, senle evlenmek istediğimi söyledim; ama senin varlığına bile inanmadılar: Madem gerçekten bir kız arkadaşın var, iki aydır neden getirip tanıştırmadın diye başımın etini yiyorlar ve kahretsin ki haklılar! O yüzden lütfen sen de bana yardım et Ayça…”

Genç kız karşısındaki adamı sözünü kesmeden dinlemişti. Ama sözleri bitince kaşlarını çattı:

“Saçma sapan konuşma San Young… Evlilikten bahsediyoruz; çocuk oyuncağı mı bu iş?! Kusura bakma ama imkânı yok…”

Böyle deyip gerisin geri döndü, yürümeye başladı. San Young arkasından koşturdu:

“Ayça, bekle! Gitme! Bir daha düşün!”

Ayça onu dinlemeyip yürümeye devam ederken genç adam durdu, son kozunu oynadı:

“Peki neden Han Seul’e gitmeyip bana geldin?? Han Seul’le aranız iyi olsaydı böyle yapmazdın! Ondan ayrıldın, öyle değil mi Ayça?”

Ayça bir an durdu, sonra arkasını dönmeden cevapladı: “Bu seni ilgilendirmez!” Genç kız tekrar yürümeye başlamıştı ki, San Young:

“Ama neden bana geldin ha?? Söyle Ayça!” diye feryat etti. “Bunu babanın sağlığı için yapmadın mı?? Bu yüzden biraz daha fedakarlık yapamaz mısın?? Hem Han Seul’den ayrıldıysan seni bağlayan başka ne var ki?”

Ayça’nın adımları tereddütle yavaşladı. San Young doğru noktayı bulduğunu fark etmişti. Sevinerek genç kızın yanına koşturdu, onun yüzüne baktı. Ayça’ysa bir anlık şaşkınlıktan sonra yeniden kaşlarını çatmıştı:

“Yine de evlilik… Bu çok ciddi bir şey!” diye tekrarladı. “Böyle bir oyuna ne olursa olsun girişemem San Young!”

“Tamam o halde, bak şöyle yapalım,” dedi San Young çabuk çabuk, “Seni bu akşam ailemle tanışmaya götüreyim. Yarın sabah da sizinkilerin karşısına çıkalım, nişanlanmış ve evlenmeye karar vermiş gibi davranalım… Ama evlilik hazırlıkları sırasında kavga edip nişanı atmış gibi yaparız! Buna ne dersin?”

Ayça başını kaldırıp düşünceli bir biçimde karşısındaki genç adamın yüzüne baktı. San Young söylediklerinde çok ciddi görünüyordu. Genç kızın gözlerinin içine hevesle bakıp:

“Ne dersin Ayça?” diye tekrarladı. “Benle evlenmek zorunda değilsin, tamam! Ama hiç değilse bizimkileri oyalamam için biraz yardım et bana… Böylece sizinkilere de olanları alıştıra alıştıra söyleriz… Win-win durumu yani, ikimiz de kazançlı çıkarız! Ne dersin ha?”

Ayça düşünüyordu. San Young’un söyledikleri mantıksız değildi. En sonunda ağır ağır:

“Pekala…” diye mırıldandı. “Ama bu oyunu uzun süre sürdüremem… Annemle babamı yavaş yavaş duruma hazırladıktan sonra gerçekleri anlatacağım…”

San Young’un gözleri ışıldadı! Heyecanla Ayça’nın kolunu sıktı:

“Tamam! Tamam, sen nasıl istersen öyle olsun… O halde… Şimdi bizimkilerle tanışmaya geliyorsun, değil mi?”

Ayça bir an durakladı, sonra yavaşça başını salladı. San Young’un yüzüne kocaman bir gülümseme gelip yerleşirken Ayça bu oyuna razı olmakla büyük bir saçmalık yapıp yapmadığını düşünerek sıkıntıyla yürümeye başladı.

X-Japan: Without you

Moon Jee verandada tek başına oturmuş içki içiyordu. Işıkları yakmamıştı, buğulu gözlerini yukarıdaki ayın loş ışığına dikmiş, birbiri ardına yuvarlıyordu sojuları. Bir yandan da gözlerinden sicim gibi yaşlar iniyordu.

Birden kapı yumruklanmaya başladı. Moon Jee aldırmadı.

Ama kapıdaki kişi ısrarcıydı. Bir yandan zile basıp bir yandan yumruklamaya devam etti. Moon Jee yine aldırmayacaktı ki, kapı zilinin melodisi arasında “Moon Jee-yah! Aç kapıyı Moon Jee!” diye bağıran ince bir ses işitti ve durakladı: Hae In!

Moon Jee bir an kaşlarını çatıp düşündü, sonra genç kızı endişelendirmeye gönlü el vermedi. Sallana sallana ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdü.

Kapı açılır açılmaz karşısında endişe ve meraktan soluk soluğa kalmış Hae In göründü. Genç kız bir an karşısındaki yüze baktı ve Moon Jee’nin boynuna sarıldı.

“Çok şükür! Kendine bir şey yaptığından korkmaya başlamıştım!”

“Saçmalama,” diye alaycı bir biçimde mırıldandı Moon Jee. Sonra arkasını döndü, yine yalpalayarak verandaya doğru yürüdü.

Hae In de onun peşinden geldi. Genç kız salonun ışığını yaktığı zaman verandanın kapısında bir öbek oluşturmuş boş bira ve soju şişelerini kaygıyla fark etti. Evin içi de buz gibi olmuştu. Ama ardına kadar açık veranda kapısının başında üzerinde incecik bir şort ve tişörtle oturan Moon Jee bu duruma hiç de aldırıyor gibi görünmüyordu.

Hae In geldi, onun yanına oturdu. Şefkatle:

“Üşüteceksin,” diye mırıldandı. “Hadi içeri geçelim… Ayrıca içmeyi de bırak; yeterince içmişsin zaten…”

Moon Jee alaycı bir biçimde gülümsedi. Rhett Butler’ın ünlü repliği “Açıkçası canım, hiç umrumda değil…” ile cevap vermek isterdi ama bunu bile yapmak istemiyordu canı. Omuz silkip elindeki birayı kafasına dikmekle yetindi.

Hae In’se “YA!” diye bağırdı öfkeyle ve onun elindeki bira şişesini sert bir hareketle çekip aldı. Sonra verandanın sürgülü kapılarını kapattı. Moon Jee homurdandı, ama kıza engel olmadı. Hatta Hae In içeri geçip kalın bir battaniye alıp geldiği ve onun omzuna örttüğü zaman da hafifçe “teşekkürler…” diye mırıldandı. Hae In’se tam karşısına diz çökmüştü, genç adamın omuzlarını tutup gözlerinin içine baktı:

“Kendini toparlamalısın… Ayça senin iyiliğin için gitti… Bunu biliyorsun, değil mi?”

Moon Jee hafifçe güldü. Neşenin zerresi olmayan, acıklı ve öfkeli bir gülüştü bu. “İyiliğim içinmiş…” Sonra, gözleri doldu. Karşısındaki kıza hüzünle baktı:

“Beni dinlemedi bile… Öylece basıp gidiverdi…”

Sonra birden, içindeki öfke baskın geldi. Sanki suçlu Hae In’miş gibi genç kızın kollarına yapıştı, onu sert bir biçimde sarsarken:

“Neden beni dinlemedi, neden ha??” diye bağırdı! “Ben her şeyi halledecektim! Her şeyi! Neden bana güvenmedi, neden, neden?! Allah kahretsin!”

Genç adam birden ayağa fırladı. Delirmiş gibi elleriyle kafasına bastırmış, olduğu yerde bir ileri bir geri yürüyüp bağırıp çağırmaya başlamıştı: “NEDEN?! NEDEN?!!!”

Hae In bir süre hiç sesini çıkarmadan izledi onu. Ama sonra ağır ağır yerinde doğruldu, delirmiş gibi hareket eden Moon Jee’nin tam önüne geçti, onun omzundan tutup durdurdu, ve…

…genç adamın yüzüne sıkı bir şamar attı!

Moon Jee’nin gözleri hayretle açıldı! Genç adam yanağını tutarken inanmaz gözlerle baktı genç kıza. Ağzından: “Noona…” lafı döküldü.

Hae In’se, çelik gibi bakışlarla süzüyordu onu. Buz gibi bir sesle:

“Kendine gel!” dedi. Bağırmamıştı, ama öyle bir ses tonuyla konuşmuştu ki, Moon Jee etkilenerek durakladı. Hae In’se devam ediyordu:

“Ayça senin ağabeyinle barışman için, müzik kariyerin için, içi kan ağlayarak gitti! Bunun onun için kolay mı olduğunu sanıyorsun ha?? Hiç mi kafan basmıyor senin??”

Moon Jee ne diyeceğini bilemez gibi duraklamıştı. Kekeleyerek: “Ama… benle konuşsaydı…” diyecek oldu. Hae In sertçe sözünü kesti onun:

“Bunun artık bir önemi yok! Gitti işte, ülkesine döndü! Hem sana ne dedi, bu sonsuza kadar sürecek bir veda değil, öyle değil mi?? Bir gün geri gelecek, öyle değil mi ha? O zaman sen de kes sesini ve işine odaklan! Kızın yaptığı fedakarlığı boşa çıkarma!”

Moon Jee ne diyeceğini bilemez gibi bakıyordu karşısındaki kıza. Hae In’se kararlı gözlerini ondan ayırmamıştı. Emreder gibi bir ses tonuyla:

“Şimdi banyoya geçiyor ve yüzünü gözünü güzelce yıkıyorsun! Sonra da doğruca yatağa! Ayrıca bundan böyle bu kadar içmeyeceksin, anlaşıldı mı??”

Moon Jee yine bir an durakladı. Ama sonra, yavaşça başını salladı. Ve arkasını dönüp hafifçe yalpalayarak banyoya doğru yöneldi.

Hae In’inse yüzünde ilk defa hafif bir gülümseme belirdi: Biraz zor olacaktı, ama Moon Jee kendini toparlayacaktı. Toparlamak zorundaydı. Hae In de bu süreçte ona yardım edecek, genç adamın kendini bırakmasına izin vermeyecekti. Ayça bunu kendisinden, en yakın dostundan rica etmişti. Ve Hae In’in dostunun güvenini boşa çıkarmaya niyeti yoktu…

Ertesi gün Ayça havaalanının gelen yolcu karşılama alanında beklerken kendini hiç olmadığı kadar tuhaf hissediyordu. Göz ucuyla hemen yanındaki adama baktı. San Young, yüzünde saklayamadığı bir neşeyle sırıtıyordu. Genç adam dünden beri böyleydi. Hatta kendi ailesiyle yenilen yemekte anne ve babasının Ayça’ya gözle görülür biçimde soğuk davranması bile San Young’un moralini bozamamıştı! Halbuki Ayça, yemek boyunca kendini iğrenç bir böcek gibi hissetmişti. Karşısındaki hırslı anne ve babanın kendisini ailelerine yamanmaya çalışan fırsatçı bir kız olarak gördüklerinden emindi! San Young’un babası onun başbakanlıktaki işinden sıradan bir mahalle kliniğinde çalışmak için ayrıldığını öğrenince iyice yüzünü ekşitmişti.

“Doğrusu yazık etmişsiniz… Başbakanın bu işi size şahsen teklif ettiğini söylüyorsunuz bir de! Bir mahalle kliniğinde doktorluk yapmak için bu fırsat tepilir miydi?”

“Fakat benim mesleğim bu. Doktorluk yaparak tercümanlık yaparken olduğumdan daha faydalı olabilirim. Üstelik bundan daha çok keyif ve doyum alıyorum,” diye cevaplamıştı Ayça. Ama San Young’un anne ve babasının ekşi suratlarına bakılırsa genç kıza hiç de hak veriyor gibi gözükmüyorlardı. Ayça içini çekip konuyu kapattı.

Şimdi de erkenden San Young’la buluşup havaalanına gelmişlerdi işte. Ayça az önce Katar uçağının indiğini okumuştu. Misafirleri birazdan kapıdan çıkarlardı…

Gerçekten de az sonra gelen yolcu kapısından çıkanlar arasında annesi, babası ve ablası Aylin gözüktü. Ayça tüm sıkıntısına rağmen yüreğinde kocaman bir mutluluk hissetti: Onları ne kadar da özlemişti!

“Anne! Baba!”

Genç kız rüzgar gibi koşup bu üç kişinin kollarına atıldı! Onlar da kendisini sevgiyle sarmışlardı.

“Ayça! Nasılsın yavrum??”

“Sen zayıfladın mı?” dedi annesi hemen. Ayça sırıttı: “Eh, azıcık… Ne de olsa Kore mutfağı kebapların yerini tutmuyor… İki kilo verdim…”

“Bana aynı gözüküyorsun,” diye dudak büktü ablası. Ayça sırıttı: Ablası her zaman ondan daha zayıf olduğunu iddia ederdi zaten!

Bu sırada babasının gözü arkada bekleyen genç adama takılmış ve yüzündeki gülümseme hemen kaybolmuştu. Somurtarak elini uzattı:

“San Young’du, değil mi?”

“Evet efendim!” dedi San Young heyecanla ve onun önünde eğildi: “Hoşgeldiniz!”

Sonra yaşlı adamın elini öpmeye davrandı ama babası hemen kaldırdı onu, elini sıkmakla yetindi. Ayça onun San Young’a karşı hâlâ epeyce soğuk olduğunu hemen sezmişti. Birden içinde hafif bir pişmanlık hissi duydu: Acaba San Young’u getirmeseydi, daha mı iyi olacaktı, ne? Fakat Ayça babasının sararmış yüzüne bakınca içi sızladı: Adamcağız gerçekten de on yaş yaşlanmış görünüyordu.

O sırada babası yeniden Ayça’ya dönmüş, gözleri sevgiyle ışıldamıştı:

“Biz oteli ayarladık yavrum… Hep birlikte oraya gidelim mi?”

“Olur tabii babacığım! Bu arada ben de evimden ayrıldım, sizle kalabilirim, öyle değil mi?”

San Young: “Ayça, istersen bizde de kalabilirsin, ne de olsa artık nişanlıyız,” diyecek oldu ama babası ters ters süzdü genç adamı: “Lüzum yok! Artık ailesi burda olduğuna göre Ayça yanımızda kalacak!”

Ayça çaktırmamaya çalışarak gülümsedi: Babası kendisini evlendirmeye gelmişti sözüm ona, ama buna pek de niyeti varmış gibi gözükmüyordu…

Genç kız anne ve babasının ortasına geçti, ikisinin de birer koluna girdi ve neşeyle: “Hadi o zaman, otele gidelim de dinlenin!” diye bağırdı. Ufak grup konuşa gülüşe ilerlemeye başladığı anda genç kızın içi sevgiyle dolmuştu…

Duncan Shiek – Half Life

Han Seul derin bir nefes alıp karşısındaki kapıya baktı. Az önce Moon Jee ve grubunun yaşadığı büyük malikaneye gitmiş, çocuklardan Moon Jee’nin bugün eski evinde olduğunu öğrenmişti. Şimdi bu eski evin kapısında duruyor ve cesaretini toplamaya çalışıyordu: Birazdan Moon Jee’yle uzun bir aradan sonra ilk kez yüz yüze gelecekti…

Genç adam dün gece uzun tereddütlerden sonra en sonunda Hae In’i aramayı başarmıştı. Genç kız uzun çalışlardan sonra açmıştı telefonu. “Alo?” Sesi ifadesizdi.

Han Seul bir an telefonu kapatmayı düşünmüş, sonra neyse ki korkusuna hakim olmayı başarmıştı. Yine de konuşmaya başladığında sesi titriyordu.

“Alo? Hae In sshi? Nasılsın?”

Karşısındaki kız cevap vermeden önce bir saniye kadar durakladı. Sonra, yine ifadesiz, ne sıcak ne de soğuk olan bir sesle: “İyiyim, sağol,” dedi, “Sen nasılsın?”

“Ben…” Han Seul bir an durdu, sonra birden makineli tüfek gibi konuşmaya başladı: “Hae In, bak, çok özür dilerim! Geçen gün cafede olanlardan dolayı senden çok özür dilerim! Öfkeme hakim olamadım, her şeyin acısını senden çıkardım! Oysa sen bu olayda en günahsız olansın… Lütfen, lütfen bağışla beni!”

Genç kız derin bir nefes verdi. Sonra usulca:

“Ben… bu konuya tekrar dönmek istemiyorum…” diye mırıldandı. “Hatta bir süre seninle görüşmesek iyi olur Han Seul-sshi… Çünkü gerçekten çok incindim ve çok yoruldum…”

Han Seul onu üzüntüyle dinliyordu. Genç adamın telefonu tutan parmakları sıkmaktan bembeyaz olmuştu. Hüzünle:

“Anladım…” dedi. “Çok haklısın, hem de çok haklısın! Her şey için binlerce özür dilerim!”

Sonra bir an durdu, kırık bir sesle ekledi: “Ama… senin dostluğunu kaybetmek benim için çok acı verici… Sen de bunu anla, ne olur…”

Hae In bir an durakladı. Genç adamın sesindeki hüzün yine içini acıtmıştı.

“Ben…” diye mırıldandı. Sonra kendini toparladı, biraz daha sıcak bir sesle: “Benim dostluğumu kaybetmiş değilsin,” dedi telefonun ucundaki adama. “Sadece… biraz zaman istiyorum senden… Benim de kendimi toparlayıp yüreğimdeki yaraları iyileştirebilmem lâzım… Lütfen bu konuda bana anlayış göster…”

Han Seul’ün gözleri doldu. Karşısındaki kız kendisini görebilecekmiş gibi başını salladı. Sonra:

“Anladım,” diye mırıldandı. “Peki… Senin istediğin gibi olsun… Sen… sen ne zaman istersen… O halde… senin aramanı bekleyeceğim…”

Genç adam telefonu kapatmaya hazırlanıyordu ki, birden Hae In: “Han Seul!” diye bağırdı.

Han Seul merakla telefonu yeniden kulağına götürdü: “E-efendim?”

Hae In’se tereddüt ediyordu. Bunu ona söylemeli miydi acaba? Sonra, içindeki tüm kırgınlığa rağmen bu yalnız adamı olan bitenden habersiz bırakmaya gönlü el vermedi. Hem zaten Ayça da onların barışmasını isterdi, bu yüzden gitmişti, öyle değil mi…

“Ayça gitti…” diye mırıldandı.

Han Seul’ün gözleri şaşkınlıkla açıldı: “Efendim?”

“Ayça gitti,” diye tekrarladı Hae In. “Ülkesine döndü. Zaten Moon Jee ile ikinizin arasına girdiği için kendini suçlayıp duruyordu. O yüzden… gitti işte…”

Han Seul derin bir nefes verdi. Tek kelimeyle şoke olmuştu.

“Demek öyle…” diye mırıldandı. Sonra bir an durakladı, fısıltı gibi çıkan bir sesle: “Peki ya… Moon Jee nasıl?” diye sordu.

“İlk başta çok üzüldü elbette…” dedi Hae In. “Ama şimdi iyi… Yani, en azından daha iyi… Toparlanıyor…”

Han Seul ne diyeceğini bilemez gibi bir an durdu. Sonra yavaşça:

“Bunu bana söylediğin için teşekkür ederim,” diye mırıldandı.

İkisi de telefonun iki ucunda karşılıklı sustular. Sonra Hae In yumuşak bir sesle:

“Moon Jee’yle barışmak için bu iyi bir fırsat olabilir,” diye mırıldandı. “Bu fırsatı boşa harcama, olur mu?”

Han Seul gözlerinin nemlendiğini hissetti. Genç kızın dostluğu kalbinde bir yere dokunmuştu. Ağlayacak gibi kısık çıkan bir sesle:

“Tamam,” diye fısıldadı. “Öyle yapacağım… Ben…” Durdu, derin bir nefes aldı ve devam etti: “Ben… şimdiye kadar yaptığın her şey için çok teşekkür ederim Hae In. Ve senden çok özür dilerim! Seni kırdığım için çok özür dilerim!”

Hae In’in gözleri birden yaşlarla doldu. Genç kız o anda bütün açıklığıyla anlamıştı: Ne hata işlerse işlesin, bu adamı her zaman affedecekti… Evet, duygularıyla çok savaşmış, hatta nerdeyse onları yendiğini sanmıştı ama Han Seul’ün ufacık birkaç kelimesi bile gününü güneş gibi aydınlatmaya ya da tamamen karanlığa boğmaya yetip de artıyordu işte… Yumuşak bir sesle:

“Tamam…” diye mırıldandı. “Hoşçakal Han Seul…”

Telefonu kapattığında gözlerinden birer damla gözyaşı süzülürken, yüzünde buruk bir gülümseme vardı…

Han Seul gerçekten de onun sözünü ikiletmemişti: Sabah olunca doğruca Moon Jee’nin grup arkadaşlarıyla birlikte yaşadığı malikâneye yollandı. Genç adamın arkadaşlarından Moon Jee’nin eşyalarının kalanını da alıp evi tamamen kapatmak için eski evine gittiğini öğrendi. Hyung Kan:

“Bundan sonra adresimiz burası olacak Hyung,” diye gülmüştü, “Biliyorsun tam beş gün sonra albümümüz piyasaya çıkıyor! Sonra da o program senin, bu imza günü benim, gezmeye başlayacağız! Moon Jee Hyung’u bir daha yalnız yakalayamayacaksın, ona göre!”

Han Seul çarpıkça gülümsemiş, karşısındaki genç adamın omzunu sıkmıştı:

“Biliyorum… Umarım her şey gönlünüzce olur! Hadi eyvallah, kaçtım ben!”

Genç çocuklara veda edip arabasına binerken yüzüne düşünceli bir ifade gelmişti: Moon Jee’nin kariyerinde çok önemli bir dönüm noktasına geldiğini anlıyordu. Acaba kardeşi o yüzden mi Ayça’nın gidişini bu kadar kolayca kabullenmişti? Daha bir hafta önce kendisini ofisinde ziyarete gelen delikanlının “Sen ne yaparsan yap, ben Ayça’dan vazgeçemem!” deyişini unutmamıştı Han Seul…

FMA OST – Bratja

Şimdi de Moon Jee’nin evinin kapısında dururken bunları düşünüyordu. Acaba kardeşini nasıl bir  durumda bulacaktı?

Derin bir nefes aldı ve kapıyı çalmak üzere elini uzattı. Ama tuhaf şey: Kapı zaten aralıktı. Han Seul biraz çekinerek kapıyı itti ve içeri girdi. Yavaş adımlarla yürümeye başladı.

Moon Jee salonda, bahçeye açılan kapının tam karşısında durmuş, bir kolinin içine evdeki ufak tefeği yerleştiriyordu. Birden, salonun girişinde bir hareket hissetti ve bakışlarını kaldırdı. Han Seul’le göz göze gelince şaşkınlıkla durakladı. Gözlerini ziyaretçisinden ayırmadan, yavaşça ayağa kalktı.

Han Seul de olduğu yerde durmuş, gözlerini kardeşine dikmişti. Bir süre, ikisi de hiçbir şey demeden birbirlerine baktılar.

En sonunda Han Seul:

“Merhaba…” diye mırıldandı. Hafif bir sıkıntıyla bakışlarını kaçırdı, yerdeki kolileri işaret etti: “Evi tamamen boşaltıyorsun demek…”

Moon Jee zoraki gülümsedi. Hafifçe başını salladı: “Evet… Haftaya albüm çıkıyor… Su Hyun malikâneye taşınmayı biraz daha geciktirirsem beni gruptan atmakla tehdit etti!”

Han Seul hafifçe güldü: “Bunu yapamayacaklarını hepimiz biliyoruz.” Moon Jee de sırıtıp başını salladı: “Eh, orası öyle aslında…”

Sonra, iki genç de sessizleştiler. Han Seul kardeşine kaçamak bir bakış attı. Genç adamın gözlerinin altındaki mor halkaları fark edince içi acıdı. Moon Jee gerçekten zor zamanlar geçiriyor olmalıydı…

En sonunda yumuşak bir sesle:

“Sen nasılsın bu arada?” diye sordu. “İyisin… değil mi?”

Moon Jee alaycı bir biçimde gülümsedi. Birden başını kaldırdı, gözlerini cesurca abisinin yüzüne dikti:

“Ayça’nın gittiğini öğrenmişsindir,” dedi. “Beni de o yüzden görmeye geldin, değil mi?”

Sonra sıkıntıyla bir nefes verdi, elini uzamış saçlarının arasından geçirdi. Tekrar abisine baktığında yüzünde acı bir gülümseme vardı:

“Gitti, doğru…” diye mırıldandı. “Ama hiçbir şey bitmiş değil, eğer merak ettiğin buysa… Ben sadece, şimdilik onun istediği gibi davranmaya karar verdim: Kariyerime odaklanıp elimden geleni yapmaya. Ama beni yanlış anlama Hyung: Ondan vazgeçmiş değilim. Hiçbir zaman da vazgeçmeyeceğim! Bunu… bunu yapamam…”

Son kelimeleri söylerken sesi kırılmıştı. Genç adam başını hafifçe öne eğdi. Ağabeyine karşı hâlâ büyük bir suçluluk ve vicdan azabı duyuyordu; ama ona yalan söyleyemezdi.

Han Seul burukça gülümsedi. Bunu tahmin ediyordu zaten…

Moon Jee ise onun yüzündeki acıyla karışık kabulleniş ifadesini görmemişti. Abisinin yüzüne bakmaya çekiniyordu. Onun yerine başını verandanın açık kapısından görünen bahçeye çevirdi. Güzeller güzeli bahçesi artık kış uykusuna yatmaya hazırlanıyordu…

“Biliyor musun, seni hiç kıskanmadım ben…” diye mırıldandı. “Sen benim güçlü, yakışıklı, başarılı ağabeyimdin. Ortaokuldayken bütün kız arkadaşlarım sana hastaydı! Sen güneş gibiydin Hyung! Ortama girdiği zaman parlayan adam… Bense, senin gölgende kalmaya mahkum ay…”

Han Seul burukça gülümsedi. Alaycı bir sesle:

“Buna inanmam,” dedi, “Sen benden daha akıllı, daha parlak oldun her zaman… Babam bile seni benden daha çok severdi, hatırlamıyor musun?”

Moon Jee birden heyecanla bağırdı:

“Onların erken ölümüne en çok bu yüzden üzülüyorum biliyor musun: Senin büyüyünce ne kadar mükemmel bir adam olduğunu göremediler diye! Ve ben, bu mükemmel adamın hep gölgesinde kalmaktan hiç şikayetçi değildim! Hem de hiç!”

Moon Jee soluk soluğa durdu. Han Seul şaşırmış, duygulanmıştı. Ne diyeceğini bilemez gibi baktı kardeşine. Moon Jee ise burukça gülümsüyordu:

“Ben ailenin muzip, şımarık çocuğu olmaktan çok memnunum,” dedi. “Senin korumacı tavrın sayesinde senelerdir bu kimlikle, istediğim gibi bir hayat yaşıyorum! Benden büyüyüp adam olmamı istemedin sen… Anne ve babam hayatta olsalardı bana karşı asla göstermeyecekleri bir hoşgörüyle büyüttün beni. Ve ben, sana minnettarım Hyung! Olmak istediğim insan olmama izin verdiğin için sana çok teşekkür ederim!”

Han Seul yutkundu. Fena halde duygulanmıştı. Moon Jee de öyle: Genç çocuğun gözleri yaşarmıştı. Ağabeyine bakıp sevgiyle gülümsedi:

“Ben de seni kırmamak, üzmemek için çok çabaladım,” dedi. “Bana bu kadar iyi davranmanın yanı sıra, benim kanımdın, canımdın sen! Seni üzmektense ölmeyi tercih ederdim! Yemin ederim!”

Son sözleri deli bir heyecanla söylemişti. Sonra birden durdu, başını hafifçe öne eğdi:

“Ama seni üzdüm… Hem de çok üzdüm, değil mi…” diye mırıldandı. “Biliyorum…”

Suçlu suçlu başını öne eğdi. Gözlerinden birer damla yaş süzüldü.

Han Seul de ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Bir yanı, deliler gibi özlediği küçük kardeşini tutup bağrına basmak, onun saçını okşayıp küçükken düştüğü veya canı acıdığı zaman olduğu gibi “tamam… tamam, geçti işte…” diye mırıldanmak istiyordu. Ama diğer yanı… diğer yanı hâlâ acılı, hâlâ yaralıydı…

“Neden…” diye mırıldandı… “Neden bunca insan arasından… o?”

Moon Jee suçluluk ve acıyla gülümser gibi oldu. Hafifçe omuz silkti.

“Bilmiyorum…” diye mırıldandı. “Nasıl oldu inan ki bilmiyorum… Bir gece, Hae In’le ikinizi öpüşürken gördüm… Nehir kenarında…”

Han Seul birden irkildi! Moon Jee’nin bu olayı bildiğinden haberi yoktu. Hemen atılıp “O akşam bir yanlış an-“ diye açıklamaya girişirken Moon Jee onun sözünü kesti:

“Önemi yok! Cidden, bunun hiç önemi yok Hyung! Ben senin Hae In’e karşılık vermediğini en baştan beri anlamıştım zaten!”

Han Seul durakladı. Moon Jee hüzünle gülümsüyordu:

“Evet, senin ona karşı bir şey hissetmediğini biliyordum,” diye tekrarladı. “Ama yazık ki… Hae In sana âşıktı! Ve sana âşık olan bir kızı elde etmemin hiçbir yolu yoktu…”

Sonra derin bir nefes aldı. Hüzünle ağabeyine baktı:

“Ama Ayça değildi… Onun sana âşık olmadığını, en başından beri hissediyordum…”

Han Seul ne diyeceğini bilemez gibi yutkundu. Sonra hafif alaycı bir biçimde:

“Yine de… onu benden almak fazla zalim bir intikam oldu dongseng…” diye mırıldandı.

Moon Jee şimşek gibi başını kaldırdı! Heyecan ve öfkeyle:

“Saçmalama, ben senden intikam falan almak istemedim!!” diye bağırdı. “Ben sana kızmadım bile! Zaten Hae In’e açılmış ve reddedilmiştim… O gece onun seni öptüğünü görmek, Hae In’i tamamen kalbimden silmeme yardımcı oldu sadece. Sonra… Sonra…”

Genç adam bir an durdu, karşısındaki insanı kırmamak için kelimeleri özenle seçmeye çalışır gibi yavaşça ekledi:

“Ayça’nın kalbime nasıl girdiğini sorarsan… İnan ki bilmiyorum… Evet, Hae In’den sonra içimde bir boşluk olduğu doğru… Ayça’nın o boşluğa usul usul sızdığını, hem de bunu hiç fark etmeden ve fark ettirmeden yaptığını söyleyebilirim yalnızca… O da ben de bilemedik… Ben fark ettiğimde ise, artık çok geçti: Seninle yarışamayacağımı, hatta senle yarışmaktansa ölmeyi tercih edeceğimi bildiğim halde kendime engel olamadım: Onu çok seviyordum! Onu hiç kimseyi sevmediğim kadar çok seviyordum! O mavi melek, Hae In’in bıraktığı boşluğa öyle bir sızmıştı ki, kalbimin eskisinden de büyük bir kısmını kaplamıştı; başka duygulara, vicdana ve utanmaya bile yer bırakmamıştı!”

Han Seul kardeşini yüzünde acılı bir ifadeyle dinliyordu. Yüreği yanıyordu genç adamın, içindeki yangını nerdeyse fiziksel acı gibi hissedebiliyordu. Ama bu defa içindeki yangın başka türlüydü: Bu defa yüreğini kaplayan koyu hüzün, kendi kaybettiklerine yanmaktan çok, kardeşinin ne büyük acılar çekmiş olduğunu anladığı için gelip çöreklenmişti yüreğine…

Moon Jee ise onun yüzündeki karmakarışık ifadeyi görünce acı acı gülümsedi ve boynunu büktü:

“İşte benim anlatacaklarım bu kadar abi… Büyütüp bu yaşa getirdiğin nankör kardeşin seni arkandan vurdu! Ne desen haklısın, ne yapsan haklısın! Hatta, hatta lütfen vur bana! Vur ki için biraz da olsa soğusun!”

Birden kendi söyledikleri ile heyecanlandı. Hızlı adımlarla yürüdü, Han Seul’ün önüne kadar geldi. Onun elini sıkıca tutup kaldırdı:

“Hadi vur! Lütfen vur bana!” diye bağırdı! “Lütfen, lütfen vur bana! Böylece sen de ben de daha iyi hissedeceğiz, lütfen vur!”

Han Seul dişlerini sıkıp kolunu onun ellerinden kurtarmaya çabaladı. Bir yandan da: “Git işine bee! Manyak mısın nesin?!” diye bağırıyordu. Ama Moon Jee’nin laftan anlayacağı yoktu; genç adam bozuk plak gibi: “Vur! Hadi vur! Lütfen vur bana!” diye tekrarlayıp duruyordu. En sonunda Han Seul’ün de sabrı taştı:

“Eeeeh! Yeter bee! Bunu sen istedin o zaman!” diye bağırdı ve elini kaldırdı. Moon Jee birden, suratının tam ortasına doğru gelmekte olan bir yumruk gördü ve korkuyla gözlerini kapattı!

Ama… tuhaf şey… Beklenen yumruk bir türlü gelmiyordu.

Birdenbire, bir çift kol, sıkıca kucakladı genç adamı…

Moon Jee şaşkınlıkla gözlerini açtı. Han Seul başını onun omzuna koymuştu. Gözlerinde tomurcuklanan yaşlar arasında:

“Aptalsın oğlum sen…” diye fısıldadı. “Gerizekâlının tekisin… Eşşek herif… Piçkurusu…”

Moon Jee şaşkınlık ve sevinçle gülümsedi. O da kendisine sarılan ağabeyini sıkı sıkı sardı. Yüzünü onun omzuna gömerken:

“Ben de seni seviyorum abicim…” diye mırıldandı.

Han Seul birden gülmeye başladı. Kollarını çözüp kardeşinin yüzüne baktı. Yüzünde sevecen bir gülümseme vardı. Moon Jee birden içinin hafiflediğini hissetti sanki: Ağabeyi… Galiba onu affetmişti…

Moon Jee’nin yüreği Ayça gittiğinden beri ilk kez gerçek bir mutluluk hissiyle doldu…

Endless Love OST- The Myth

Ayça, otelin terasında sıkıntıyla oturuyordu. Gözlerini karşıdaki nehir manzarasına dikmişti.

Anne ve babası bir haftadır buradaydılar. Genç kız olanları onlara bir türlü anlatamamıştı! Buna niyetlendiği her seferinde annesi çeyiz alışverişiyle ilgili bir şeyden bahsediyor, ya da babası homurdanarak evlendikten sonra burada yaşasa bile en az senede iki kez Türkiye’ye, kendilerini ziyarete gelmesini tembihliyordu. Hele dün akşam, bu durum artık tavan yapmıştı: Ayça canına tak etmiş bir biçimde her şeyi açıklamaya kararlı bir halde anne ve babasının yanına gitmişti. Ama henüz “Anne, baba, beni bir dinler misiniz?” bile diyemeden annesi:

“Sana daha fazla nevresim takımı almamız lâzım Ayça,” dedi, “Aslında biliyorsun evde kolilerce çeyizin vardı… Ama buraya getiremedim tabii; hangi birini taşıyayım??” Ayça’yı yan gözle süzdü: “Şöyle adam gibi Türk, müslüman bir damat bulsaydın hepsini senin evine kendi ellerimle taşırdım!”

Ayça ne diyeceğini bilemedi. Utanarak sırıttı. Bir yandan da: “Sana bir iyi bir kötü haberim var anne: İyi haber, bu yabancı damatla aslında evlenmiyorum! Ama kötü haber: bir başka yabancı damat getirmeyi planlıyorum!” diye geçiriyordu içinden.

Babası ise:

“Bunların çok garip adetleri var,” diye yüzünü buruşturmuştu. “Nikâhtan önce kız tarafının erkek tarafına istediği kıyafetleri falan alması da ne oluyor? Benim bildiğim tam tersi olur, onlar bize böyle hediyeler almalıydı!”

Ayça mahcupça başını öne eğdi. “Babacığım… İstemezseniz almayın…” diye mırıldandı. Sonra da içinden: “Zaten bir işe yaramayacak, bu nişan bozulmaya mahkum bir nişan,” diye geçirdi.

Ama babası onun mahcubiyetini yanlış anlamıştı. Yüzüne şefkatli bir ifade gelirken:

“Sen üzülme kızım,” diye onun saçını okşadı. “Ben öylesine konuşuyorum işte… Yoksa üzerimize düşen her neyse yapmaya hazırız. Varsın her şey onların âdetlerine göre olsun…. Önemli olan senin mutluluğun!”

Ayça başını kaldırıp utançla babasının yüzüne baktı: Babası sevgiyle gülümsüyordu. Ayça birden kendini çok yorgun hissetti: Bu zavallı insanlara yalan söyleyip duruyordu! Ve kahretsin ki, gerçekleri anlatmak gün geçtikçe daha da zorlaşıyordu! Dün akşam da öyle olmuş, Ayça hiçbir şey anlatamadan kös kös odasına geri dönmüştü…

Ayça sıkıntıyla yüzünü buruşturdu: Şu kavga etme senaryosunu bir an önce gerçekleştirmeleri lâzımdı. Yoksa bu iş ciddi ciddi evliliğe kadar gidecekti!

Birden bir ses:

“Ne düşünüyorsun?” dedi arkasından.

Ayça yorgunca başını çevirdi. Gelen San Young’du. Genç adam bir sandalye çekti, Ayça’nın hemen yanına oturdu, gözlerini nehir manzarasına dikti.

Ayça ise bezgince omuz silkmişti:

“Kendimi bu vaziyetten nasıl kurtaracağımı düşünüyordum,” diye mırıldandı. Sonra alayla gülümsedi: “Onları karşılamaya senle birlikte gitmek ve nişanlı taklidi yapmak çok kötü bir fikirmiş! Keşke en başta her şeyi açık açık anlatsaydım…”

“Saçmalama Ayça, babanın ilk günkü halini hatırlamıyor musun?” dedi San Young hemen. “Adamcağızın suratı bembeyaz olmuştu. O uzun uçak yolculuğundan sonra senden böyle bir haber alırsa kesin oracıkta yığılıp kalırdı! Bence sen doğru olanı yaptın…”

Ayça bir şey demedi, dudak bükmekle yetindi. Sonra derin derin içini çekti:

“Şimdi babamın sağlığı gayet iyi görünüyor. Onlara anlatma vaktim geldi! Ama işin kötüsü, bu sefer de ben bunu yapacak kuvveti ve cesareti bulamıyorum bir türlü!”

San Young göz ucuyla yanındaki kıza baktı. Ona “anlatma…” demek istiyordu aslında. “Anlatma… Hatta sen de unut… Yeniden birlikte olalım. Evlenelim! Olmaz mı?”

Ama bunun yerine, hüzünle içini çekip gülümsedi. Ayça’yı yeniden kazanması bu kadar kolay olmayacaktı…

Sonra birden:

“Hatırlıyor musun,” dedi, “ben Türkiye’deyken birlikte Kore’ye gelip burada yaşama hayalleri kurardık! Sen Seul’ü çok merak ederdin. Birlikte internetten videolar izler, gezilecek yerlerini birlikte gördüğümüzü hayal ederdik.”

Ayça hafifçe gülümsedi. Sonra yavaşça:

“Evet hatırlıyorum,” dedi. “Seul Tower’ı, 63. Binayı, Yeouido adasını senle birlikte gezmenin hayallerini kurardım… Ama sonra –gözlerini genç adamın yüzüne dikip zalimce gülümsedi- her birini Han Seul’le gezdim.”

San Young’un kalbine bir bıçak saplanmış gibi oldu. Hüzünle gözlerini çevirdi, başını öne eğdi. Sonra fısıltı gibi çıkan bir sesle:

“Şimdi ondan da ayrısın…” diye mırıldandı. “Peki ama neden bana bir şans daha vermiyorsun Ayça?”

Ayça sıkıntıyla parmaklarını saçlarının arasından geçirdi: “Saçmalama San Young, beni iyi tanırsın, ben birini severken bir başkası-“

“Biliyorum, biliyorum!” diye onun sözünü kesti San Young. Sonra birden, sertçe Ayça’nın bileğine yapıştı, onu kendine bakmaya zorladı. Ayça yarı şaşkın, yarı öfkeli ona bakınca bir anlığına durakladı: Genç adamın yüzü acıyla kasılmıştı.

“Ama sen Han Seul’e âşık değilsin!” diye bağırdı San Young. “Olmadığını biliyorum! Seni iyi tanıyorum! Hem biz ayrılalı beş ay bile olmadı! Bu kadarcık bir zaman içinde bana karşı olan duyguların bitmiş olamaz! Tanrı aşkına, buraya gelmeden önce tam bir buçuk sene beni bekledin ve aşkın hiç azalmadı Ayça! Bir buçuk senede bitmeyen bir aşk, beş ayda nasıl biter?!”

San Young öfke patlaması gibi tüm bunları söyledikten sonra soluk soluğa sustu. Ayça ise ona yarı hüzün, yarı acımayla bakıyordu. Genç kız sakince bileğini onun elinden kurtardı, sonra alaycı bir sesle konuştu:

“Doğru… Senin de beni sevdiğine inandığım günlerde beklemek duygularımdan hiçbir şey eksiltmedi… Ama…” Genç kız gözlerini yanındaki adamın gözlerine dikti, alayla gülümsedi: “Ama insan aldatılıp aptal yerine konulunca aşk, koca bir yalana dönüşüyor. –Genç kız ellerindeki hayali bir lambayı üfledi- Püf! Bu kadar! Her şey böylece, kolayca bitiveriyor! O zaman üç dakika ya da beş ay fark etmiyor San Young!”

San Young bakışlarını kaçırıp sustu. Genç adam fena halde ezilmişti, diyecek söz bulamıyordu. Ne desin, kız sapına kadar haklıydı.

O sırada Ayça ayağa kalkmıştı. Genç adama umursamaz bir bakış attı:

“Ben odama gidiyorum… Sen de artık eve dön, bu akşam yemeği bizle yemene gerek yok…”

Böyle deyip ufak bir baş selamı verdi ve arkasını dönüp elleri cebinde, hızlı adımlarla yürümeye başladı.

San Young’sa onu hüzünle seyrediyordu. Genç kızın omuzları hafifçe çökük biçimde, ama kararlı adımlarla yürüyüşünü izlerken, bu kızın eski Ayça’dan ne kadar da farklı olduğunu düşünmeden edemedi: Eski Ayça olsaydı, umursamazca “sen de evine dön” demek yerine ışıl ışıl gözlerle koluna yapışır, “San Young, akşam yemeğini de birlikte yiyelim!” diye neşeyle cıvıldardı. Eski Ayça ona böyle sıkıntılı ve umursamaz bir yüzle değil, sevgi ve neşe dolu gözlerle bakardı. San Young’un birden gözleri doldu: O cıvıl cıvıl kızı kendisi bu hale getirmişti! Onun kendisine karşı olan büyük aşkını tek kalemde silip atmıştı! San Young başını ellerinin arasına aldı; belki de bininci kez Ayça’nın kalbini kırdığı o akşama lanet etti… Oysa bir zamanlar ne çok sevmişti bu tatlı kızı… O da kendisini, hem de peşinden atlayıp gelecek kadar!

Şimdi anılar delice akan bir nehir gibi gözlerinin önünden akıyordu…

“Seul Ankara’dan büyük mü aşkım?” diye neşeyle cıvıldıyordu Ayça. Bir yaz günüydü, ikisi Atatürk Orman Çiftliği’ne gelmiş, çiftliğin güzel piknik alanlarından birinin tadını çıkarıyorlardı. Ayça neşeyle konuşup duruyordu: “Büyüktür heralde, di mi? Ama İstanbul’la yarışamaz heralde! Zaten bütün dünyada İstanbul kadar büyük en fazla üç-dört şehir vardır…”

San Young hafifçe dudak bükmüştü: “Hımm, belki İstanbul kadar büyük değildir, ama Ankara’dan daha güzel ve çok daha az sıkıcı bir şehir olduğu kesin!” Ayça’nın yüzüne hafif bir şaşkınlık ifadesi gelirken genç adam kıkırdamaya başlamıştı. Ayça ise bunun üzerine onun omzunu yumruklamıştı:

“Yaaa, San Young, çok kötüsün! Ankara’ma laf etme bakiyim!”

“Niye ama, sıkıcı değil mi? Sıkıcı işteee!” Ayça’nın yumrukları hızlandı: “YAAA!” San Young’sa kendini korumak için kollarını kaldırırken bir yandan da kahkahalarla gülüyordu: “Seul daha güzel! Senin saldırılarına rağmen aksini söylemeyeceğim! Ankara sıkıcı bir şehir, kabul et!” Ayça en sonunda:

“Öf tamam yaaa…” diye durdu. Nefes nefese kalmıştı. Ama yüzündeki sözde somurtmaya rağmen aslında içten içe eğlendiği belliydi. Gülmemeye çalışarak:

“Tamam, öyle olsun bakalım!” diye dudak büktü. “Ben Ankara’mın dünyanın en güzel şehri olduğuna eminim ama gene de senin memleketine laf söylemeyeyim bari…”

“Hah şöyle!” diye sırıtmıştı San Young. Ve göz kırpmıştı: “Seul’e laf etme, ne de olsa bir gün orada yaşayacağız.”

Ayça’nın birdenbire çocuk gibi heyecanlandığını, yerinde doğrulduğunu anımsıyordu San Young. Genç kızın gözleri ışıl ışıldı:

“Öyle olacak, değil mi? Ah, öyle çok merak ediyorum ki! Senin doğduğun, büyüdüğün yerleri çok merak ediyorum aşkım!”

“Öyle olacak elbette,” demişti San Young güvenle. Sonra muzipçe sırıtmıştı: “Bir itirazınız varsa ya şimdi söyleyin, ya da sonsuza dek susun genç bayan!”

Bunun üzerine Ayça bir an durmuş, sonra gülerek onun boynuna atılmıştı: “Yok! Hiçbir itirazım yok! Senle olduktan sonra dünyanın her yerinde yaşarım!”

San Young’un gözlerinden yaşlar damlamaya başladı: “Seninle dünyanın her yerinde yaşarım!” diyen tatlı mı tatlı, bal damlası gibi bir kız arkadaşı vardı bir zamanlar… Elinden uçup gidiveren…

San Young birden kararlı bir biçimde başını kaldırdı: Hayır! Buna izin vermeyecekti! Ne olursa olsun, o kızı geri alacaktı!

Genç adam birdenbire hızla yerinden kalktı. Kaşları çatılmış, çenesi kararlı bir biçimde kitlenmişti: Gözlerini ufka dikti: Evet, ne pahasına olursa olsun, onu geri alacaktı!

Birden aklına gelen düşünce ile gülümsedi: En azından Aylin onun yanındaydı. Genç adam, Ayça’nın Han Seul’le olan ilişkisini ablasına anlatmadığını fark etmişti. Evet, Aylin ona yardım edebilirdi…

San Young birden kurnazca gülümsemeye başladı: Ayça’yı geri almak için aklına müthiş bir plan gelmişti!

“Onu sana yar etmeyeceğim Han Seul…” diye mırıldandı. Ve kararlı adımlarla yürümeye başladı: Aylin’le konuşması lâzımdı…

FT Island – Missing You

Günler geçiyordu… Mostly Harmless’ın albümü çıkar çıkmaz büyük sükse yapmıştı. Dört çocuk delice bir koşuşturma içine girmişlerdi; o TV programı senin, bu imza günü benim gezip duruyorlardı. Ufak çapta konserler de düzenlenmişti. Ama asıl büyük konserleri beş gün içinde şehrin büyük sanat merkezi “Hall of Arts”da gerçekleşecekti. Gençlere bu konser sırasında profesyonel dansçılar da eşlik edecekti. Fakat bir de kendi dansları vardı ki, Moon Jee ve arkadaşları kontratı ilk imzaladıkları günden beri bir kareografla birlikte bu dansı mükemmelleştirmek için çabalayıp duruyorlardı.

Jae Hwa elindeki dergiyi bırakırken yüzüne memnun bir gülümseme gelip yerleşmişti. Dergide Mostly Harmless’dan “müzik dünyasında yepyeni, taptaze bir soluk” diye bahsediliyordu. Çıkışını yeni yapan bu gruba tam sekiz sayfa ayrılmıştı, üstelik MBLAQ ve Bigbang hakkındaki haberler bile üç-dört sayfayı geçmezken! Röportajı yapan muhabir onları öve öve bitirememişti; her biri üniversite mezunu olan bu genç müzisyenler diğer boyband’lerden çok farklı ve özgün bir grup olarak anlatılıyordu yazıda.

O sırada cafe’nin kapısı açıldı ve içeri Moon Jee girdi. Genç adamın üzerinde dar kesim bir pantolon ve deri bir mont vardı; içindeki V-yaka kazaktan görünen geniş göğsü ve gözündeki güneş gözlükleri ile her zamanki gibi çok yakışıklıydı. İçeri girince gözlüklerini çıkardı, sağa sola bakındı. Jae Hwa hemen el salladı. Moon Jee’nin yüzüne sevimli bir gülümseme yayılırken genç adam hızlı adımlarla onun yanına geldi.

“Selam Jae Hwa-ya! Naber?”

“Benden iyilik, asıl senden n’aber?” dedi Jae Hwa neşeyle. “Albüm çıktığından beri yüzünüzü gören cennetlik!”

Moon Jee sevimlice güldü. Sonra umursamazca elini salladı: “Amaan, her zamanki koşuşturmalar işte…” Jae Hwa muzipçe sırıttı: “Gören de seni kırk yıllık rock star zannedecek! Daha dur, yeni ünlü oldunuz, kendini şöhrete fazla kaptırma!”

Moon Jee: “Haha, öyle öyle!” diye gülerken üç kız az ötedeki masaların birinden kalkıp yanlarına geldi. Kızlardan en girişken olanı: “Afedersiniz, siz Moon Jee Oppa’sınız, değil mi? Sizle bir fotoğraf çektirebilir miyiz?” diye sordu. Moon Jee her zamanki sempatikliğiyle “elbette!” diye yanıtlayıp hayranlarıyla fotoğraf çektirirken Jae Hwa onu gülümseyerek izliyordu. Son birkaç hafta içinde bu tatlı genç adamla samimi bir arkadaşlık kurabildiği için çok mutluydu. Moon Jee’yle yine her zamanki barda karşılaştıkları o hüzünlü geceyi hatırladı: Ayça’nın gittiği günün iki gün sonrasıydı. Moon Jee kadehleri yine ardı ardına deviriyordu. Sarhoşluğun verdiği açık sözlülükle:

“Artık kendimi işime adayacağıma dair Hae In’e söz verdim,” diye anlatmıştı, “Hem Ayça da böyle isterdi… Ama bu gece son bir defa yas tutacağım Jae Hwa-sshi: Beni bırakmak zorunda kalan güzel sevgilim için bu gece içebildiğim kadar içeceğim!”

Sonra, gece boyu bir yandan içmiş, bir yandan da muhabbet etmişlerdi. Jae Hwa duygularını artık kalbine gömmüş, bu tatlı adamın arkadaşı olmayı kabullenmişti. Böyle olunca da muhabbetin tadına doyulmaz oluyordu. O geceden sonra aralarında samimi bir arkadaşlık kurulmuş, iki genç ara ara görüşür olmuşlardı.

“Ee, büyük konsere hazır mısın?” diye sordu Jae Hwa, genç kızlar kendi masalarına döndükten sonra. Moon Jee her zamanki afacan ifadesiyle:

“Ben hazırım da, bizim çocuklar için aynı şeyi söyleyebilir miyim, bilmiyorum,” diye sırıttı. “Joon Hwa ve Hyung Kan arasında aşk olduğuna dair dedikodular çıktı çıkalı zavallı Joon Hwa hayalet gibi geziyor! Su Hyun onu bunun bir promosyon malzemesi olarak gerekli olduğuna, bütün büyük gruplarda böyle dedikodular olduğuna zor ikna etti! Yu Ra’ya bu söylentilerin gerçek olmadığını nasıl anlatacağını kara kara düşünüp duruyor zavallı!”

İki genç gülüştüler. Zavallı Joon Hwa’nın ünlü olmak için ödemesi gereken bedeller bir türlü bitmek bilmiyordu!

“Ya sen nasılsın? Baban yine seni bir başka geleceği parlak adamla evlendirmeye falan çalışmıyordur umarım…”

Jae Hwa sevimlice güldü: “Hayır, neyse ki artık bu saçma sapan düşüncelerden vazgeçti. Hatta bil bakalım neler oldu: Onunla konuştum ve “babacığım, neden şirketleri yönetmek için bir damada ihtiyaç duyuyorsunuz ki?” dedim, “bu işi ben de pekala yapabilirim!” Evet, aynen böyle dedim işte!”

Jae Hwa kendinden emin bir biçimde gülümseyince Moon Jee heyecanla:

“Vayy, süpersin!” dedi hemen, “Ama iş dünyasına ilgin olduğunu doğrusu bilmiyordum!”

“Aslında ben de bunu yeni yeni farkına varıyorum,” diye açıkladı Jae Hwa. “Önceleri şirket işlerini sıkıcı bulurdum. Ama geçenlerde tesadüfen Busan’daki otel inşaatıyla ilgili raporlar elime geçti; dişçi randevumda beklerken onları incelemeye başladım. Raporları okudukça rahatlıkla anlayabildiğimi fark ettim Moon Jee! Meğer biz okulda epeyce bir şeyler öğrenmişiz!”

“Haha, sen kendi adına konuş, ben derslerden tek kelime bile hatırlamıyorum,” diye sırıttı Moon Jee. Jae Hwa gülerek onun omzuna hafifçe vurdu:

“Öyle diyorsun ama eminim o bilgiler senin de bilinçaltına yerleşmiştir! Neyse işte, raporları okurken proje sorumlusunun maliyet-fayda analizi yapmaktan bile aciz bir adam olduğunu fark ettim ve ağzım açık kaldı! Hemen babamı aradım, ona olan biteni anlayabileceği bir dille anlattım. Babam da adamı çağırıp bir güzel fırçalamış!” Jae Hwa neşeyle göz kırptı: “Böylece babamın gözündeki kredim bir anda tavan yaptı: Babam kızının sadece süsülenip püslenip gezen bir taş bebek olmadığını fark etmiş oldu!”

“Senin adına sevindim Jae Hwa,” dedi Moon Jee içtenlikle. Sonra muzipçe güldü: “Eh, ekonomi mezunu olup da işini yapmayan bizim gibi dört adam arasında senin gibilerin varlığı bana Kore’nin geleceği için umut veriyor!”

Jae Hwa gülmeye başladı. Sonra elindeki kadehi Moon Jee’nin önündekine vurdu: “O halde ikimizin de parlak geleceğine içelim! Belki aşkta kazanamadık ama kariyerlerimiz parlak görünüyor!”

Moon Jee burukça gülümsedi ve başını salladı: “Cheers!”

Ross Coperman – They’ll Never Know

Ayça boş bakışlarla odadaki televizyona bakıyordu. Son üç haftadır olduğu gibi canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Bir akıntıya kapılmış da sürüklenir gibiydi.

Artık düşünmeyi de bırakmıştı. Düşünüp düşünüp bir yere varamıyordu çünkü. Anne ve babasına gerçekleri nasıl anlatacağını düşünmekten ve bir çözüm yolu bulamamaktan fena halde sıkılmıştı. San Young’un kavga senaryosunu “şimdi zamanı değil Ayça, bugünlerde şirkette işler kritik, bana biraz daha zaman ver,” diye savsaklamasından da fenalık gelmişti. Ayça birkaç gün daha bu saçma sapan arafta kalma durumunda devam ederlerse sinir krizi geçirip herkesin ortasında “bütün bunlar yalandı! Hepinizi oyuna getirdik!” diye patlamaktan korkuyordu! Ama galiba en sonunda böyle olacaktı…

Mekanik hareketlerle televizyon kumandasına uzandı, can sıkıntısı içinde kanalları gezmeye başladı. Ekrandaki görüntünün ne olduğunu bile anlamadan sinirli bir biçimde değiştirme tuşuna basıyordu.

Birden zınk diye durdu.

Televizyon ekranından Moon Jee’nin gülümseyen yüzü ona bakıyordu.

Ayça kumandayı falan bir tarafa fırlattı, gidip televizyonun dibine kadar girdi, ekrana yapıştı. Nefes bile almaya korkarak izlemeye başladı.

“Bildiğiniz gibi bugün Mostly Harmless’ın Seul’de büyük bir konseri var,” diyordu ekrandaki sunucu. Arts Center’ın önünden canlı bağlantı yapıyorlardı. “Geçtiğimiz haftalarda ilk albümleri hayranlarıyla buluşan Mostly Harmless, müzik piyasasında uzun zamandır kırılamayan bir rekorun sahibi oldu: Albüm, çıktığı ilk hafta tam beş yüz bin kopya sattı!” Bu esnada görüntüye yeniden Moon Jee’nin ve gruptakilerin görüntüleri gelmişti. Ayça nefesini tuttu: Moon Jee’nin konuşup gülüşürken, büyük bir ciddiyetle gitarı çalıp şarkısını söylerken çekilmiş görüntülerini büyülenmiş gibi izlemeye başladı. Bu arada gruptakilerin röportaj kayıtları ekrana gelmeye başlamıştı. İlk konuşan, grubun lideri olarak Moon Jee’ydi. Genç adam yüzünde ciddi bir ifadeyle:

“İlk büyük konserimiz için hepimiz çok hazırlandık,” diye anlatmaya başlamıştı, “Bugünlere gelebilmek için çok büyük emekler verdik… Hayranlarımızı hayalkırıklığına uğratmayacağımızı umuyoruz…”

Röportajı yapan genç muhabir kız muzipçe:

“Fakat sizin gizli bir aşkınız olduğu dedikodusu kulağımıza geldiğinden beri tüm genç kızlar zaten hayalkırıklığına uğradı Moon Jee-sshi,” deyince Moon Jee sevimli bir kahkaha attı:

“Eh, bu konuda yapabileceğim bir şey yok… Kalbim gerçekten de dolu, üzgünüm bayanlar…” Ancak hemen sonra, gözleri bulutlandı. Buruk bir ifadeyle ekledi: “Fakat kalbimin sahibi şimdi çok uzaklarda…”

O sırada Moon Jee’nin hemen yanındaki Jin Beom muzipçe muhabbete atladı: “Kızlar Moon Jee Hyung’u bırakıp biraz da bizle ilgilensin, bakın her birimiz bekarız!”

Diğerleri de gülerek lafa karıştılar, muhabbet başka konulara kaydı. Moon Jee de yüzündeki burukluğu atmış, onlarla gülüp konuşmaya başlamıştı. Ayça ise gözlerini ondan ayıramadan ekrana bakmaya devam ediyordu. Farkında bile olmadan elini televizyon ekranına uzattı: Sanki karşısındaki gerçekten de Moon Jee’ymişçesine parmak uçlarını onun yüzüne dokundurdu. Moon Jee’nin koyu kumral, afacan saçları… O yumuşacık saçları bir defa daha okşamak için neler vermezdi! Beyaz alnı, güzel burnu… Muzipçe kıvrılan dudakları… Ayça her birini ne çok özlediğini fark ederken kalbi asit dökülmüş gibi yanıyordu sanki…

Birden görüntü değişti, kamera yeniden canlı yayında konser salonunun dışındaki muhabire döndü. Ayça kendine gelip elini ekrandan çekti. Gözlerinden damlayan yaşları da o anda fark etti. Çabuk bir hareketle yüzündeki yaşları sildi. Sonra derin derin içini çekti.

Moon Jee’yi çok özlemişti… Onu yirmi günde deliler gibi özlemişti. Onu öyle çok, öyle çok özlemişti ki, tam iki sene boyunca ondan ayrı kalmaya nasıl tahammül edeceği hakkında hiçbir fikri yoktu…

Yavaşça çantasına uzandı. Çantanın ufak iç gözünden özenli hareketlerle beyaz bir peçete çıkardı. Peçetenin kenarlarını özenle açtı. İçinden sapları birbirine bağlanmış üç tane kuru papatya çıktı: Moon Jee’nin ona verdiği yüzük…

Moon Jee’nin ona bu yüzüğü verdiği an’ı hatırlayınca birer damla gözyaşı daha süzüldü gözlerinden… Mezarlıkta, anne ve babasının mezarları başında diz çökmüş olan genç adam, hüzün dolu ama kararlı gözlerle avcunu açmış, ona bu papatyaları uzatmıştı: “Benimle evlenir misin Ayça?”

Ayça bir defa daha o çok hüzünlü, ama çok duygulu dakikaları düşünürken içinden yükselen isyan duygusuna engel olamadı: Neden?? Neden ondan uzak kalmak zorundaydı?! Neden onun yanında olamıyordu?! Çok saçma değil miydi bu olanlar?!

Birden odasının kapısı açıldı, içeriye ablasının neşeli yüzü uzandı:

“Ayça?? Daha hazırlanmadın mı?? Hadi, geç kalacağız!”

Ayça hemen toparlandı. Gözlerinden süzülmüş olan gözyaşlarını elinin tersiyle silerken atıldı: “Tamam! Hazırım ben, çıkabiliriz!”

Böyle deyip çantasına uzandı. Aylin’se saklayamadığı bir heyecanla kardeşine bakıyor, yüzündeki gülümsemeyi kontrol altına almaya çalışıyordu. San Young’la beraber kardeşine inanılmaz bir sürpriz hazırlamışlardı. Geçen akşam San Young yanına gelip:

“Noona… Ayça bu nişan hazırlıkları stresinden iyice yoruldu ve sinirleri yıprandı. Ben onun daha fazla üzülmesini istemiyorum. Çok delice bir planım var, ama bunun için senin yardımın gerekli…” dediği zaman işin altından böyle bir şey çıkacağını tahmin bile edemezdi! Ama şimdi bu planda tuzu olduğu için sevinçten yerinde duramıyordu: Birazdan Ayça’ya hayatının sürprizini yaşatacaktı!

Ayça’yı odadan telaşlı ve neşeli hareketlerle çıkarıp kapıyı çekerken aslında kardeşinin hayatını mahvetmek üzere olduğundan haberi bile yoktu!

One Republic – Someone to Save you

Jae Hwa bir yandan “geç kaldımmmm!” diye kendi kendine söyleniyor, bir yandan da diğer arabalar arasında delice makaslar atıp hızla sürüyordu arabasını. Moon Jee’nin konseri başlamak üzereydi ve kendisi aptal gibi bu trafikte sıkışıp kalmıştı! Genç kız ilerideki trafik ışıklarının kırmızıya döndüğünü görünce öfkeyle dişlerini gıcırdattı: Bu acele içinde bir de kırmızı ışığa yakalanmıştı! Oh, çok güzel valla!

Sert bir frenle arabasını durdurdu, uflayıp puflayarak ışığın yeşile dönmesini beklemeye başladı. Sonra fırsattan istifade arabanın dikiz aynasını kendine doğru çevirdi: madem bekliyordu, bu arada makyajını kontrol etmek fena fikir değildi.

Birden, aynada gördüğü bir manzarayla gözleri hayretle irileşti:

San Young… ve Ayça!

Jae Hwa sert bir hareketle arkasını döndü, az ileride yürüyen kalabalık grupta, en önde ilerleyen kız ve delikanlının yüzünü seçmeye çalıştı. Ama aynı anda trafik lambası yeşile dönmüş, arkadaki arabalar korma çalmaya başlamıştı bile. Jae Hwa: “Patlama be adam!” diye bağırdı; sonra mecburen arabasını ilerletti. Bir yandan da hâlâ dikiz aynasına bakıyor, arkadakilerin yüzünü görmeye çalışıyordu. Aklı karmakarışık olmuştu: Şimdi Türkiye’de olması gereken Ayça’nın, burda, hem de San Young’la birlikte ne işi vardı?! Peki ya yanlarındaki kişiler kimdi? Jae Hwa, içlerinden birinin San Young’un annesi olduğuna yemin edebilirdi! Bir de Ayça’ya benzeyen bir kız daha vardı ve elinde elbise kılıfına konmuş beyaz bir elbise taşıyordu…

Beyaz elbise… Yoksa…?!

Jae Hwa aklına gelen ihtimalle irkildi! Arabayı kenara çekip sert bir frenle durdu.

Sonra alaycı bir gülüşle: “Yok canım?? Daha neler?! Saçmalama kızım!” dedi kendi kendine. Ama içinde büyüyen şüpheyi bir türlü söküp atamıyordu.

Birden kararını verdi. Sol sinyalini verip fırsat bulduğu anda direksiyonu sola kırdı: Az önceki kavşağa geri dönüyordu. Olan biteni öğrenmeden içi rahat etmeyecekti!

Yarım dakika sonra arabasını kenarda bir yere park etmiş, hızla Ayça ve San Young’u gördüğünü zannettiği yere doğru koşturmuştu. Fakat ortalıkta onlara benzeyen kimse yoktu. Jae Hwa sağa sola bakındı; sonra az ilerideki yüksek camlı, modern bir mimarisi olan bir binanın ne olduğunu anlayınca heyecandan soluğu kesildi:

Sergi galerileri, konser salonları, kokteyl ve davetler için büyük salonlar içeren bir merkezdi burası… ve içeride nikah törenleri de yapılıyordu!

Jae Hwa’nın ağzı açık kalmıştı: Korktuğu şey gerçek oluyordu galiba. Ayça ve San Young gerçekten de evleneceklerdi!

Ama… ama nasıl olurdu bu?! Ayça’nın Moon Jee’yi çok sevdiğine emindi. Hatta o kız Moon Jee’yi zavallının kendisini sevdiğinin yarısı kadar bile seviyor olsa, gidip bir başka adamla evlenemezdi! Hem de bu adam San Young’sa?!

Jae Hwa, Ayça ve San Young arasındaki eski ilişkiden çoktandır haberdardı ama Ayça’nın bir daha o adama dönebileceğini rüyasında görse inanamazdı! Neler oluyordu Tanrı aşkına?!

Jae Hwa birkaç saniye yolun ortasında böylece durdu. Sonra birden kararlılıkla başını kaldırdı: Böyle olduğu yerde durarak neler olduğunu öğrenemezdi! Hemen şimdi içeri gidip neler döndüğünü kendi gözleriyle görecekti!

Böylece kararlı adımlarla büyük, geniş camları olan beyaz binaya girdi ve koşturarak danışmaya ilerledi. Danışmadaki görevli gence yaklaştı:

“Afedersiniz, ben bugün burada bir nikah olup olmadığını öğrenmek için gelmiştim.”

“Evet, beşinci katta bir nikah salonumuz var,” diye cevapladı genç adam. “Siz kimin nikahına davetlisiniz?”

“Kang San Young,” dedi Jae Hwa hemen, “Kang San Young ve Ayça isminde bir bayan. Lütfen listeden kontrol eder misiniz?”

O sırada lobiye inen asansörün kapısı açıldı ve içeriden San Young çıktı. Genç adam kendi kendine neşeyle sırıtıyordu: Aylin’in yardımıyla Ayça’yı buraya getirmeyi başarmışlardı. Aylin, kardeşine çok romantik bir sürpriz yapıldığını düşünerek genç adamın planına dahil olmuştu. Ayça’ya Kore geleneklerine göre asıl düğünden önce bir düğün provası yapıldığını söylemişler, genç kız da gelinlik giyip provaya katılmaya razı olmuştu. Oysa ki aslında prova falan yoktu: San Young, bir avuç davetlinin katılacağı ufak çapta bir nikah töreni organize etmişti!

Genç adam bunları içinden geçirip halinden memnun gülümserken, birdenbire danışmadaki genç kızı gördü ve gülümsemesi dudaklarında dondu:

Jae Hwa!

O sırada danışma masasındaki görevli genç listede San Young’un ismini bulmuştu: “Aa evet… Bugün dediğiniz çiftin nikahı var: Kang San Young ve Ayça Güneş. Tam yarım saat sonra.”

Jae Hwa derin bir nefes koyverdi! Buna cidden inanamıyordu. Ayça nasıl olur da böyle bir şey yapardı yaa?!

Birdenbire birisi sertçe kızın kolunu kavradı! Jae Hwa şaşkınlıkla başını çevirdiğinde San Young’un öfkeli gözleriyle göz göze geldi.

“Burda ne işin var?” diye tısladı San Young. “Nerden haber aldın??”

Jae Hwa sert bir hareketle kolunu kurtardı ve öfkeyle bağırdı: “Sen ne halt ettiğini sanıyorsun?! Evlilik de ne demek? O kız başkasını seviyor!”

San Young bir an şaşkınlıkla duraklayınca genç kız ileriye doğru bir hamle yaptı: “Gidip Ayça’yla konuşacağım! Onu senle evlenmekten vazgeçireceğim!”

O sırada San Young da kendini toparlamıştı. Hemen koşturarak Jae Hwa’yı yakaladı, belinden tutup havaya kaldırdı! Jae Hwa’nın ayakları boşluğu döverken genç kız: “Bırak! Bıraksana bee!” diye bağırıyordu! San Young’sa şaşkınlık içinde bu manzarayı izleyen danışma görevlilerine dönmüştü:

“Çabuk bana güvenliği çağırın! Bu kadın benim eski nişanlım, benim nikahımı mahvetmeye geldi!”

Güvenlik görevlileri koşup yetiştiler. San Young genç kızı onların ellerine teslim ederken: “Bu bayanı lütfen içeri sokmayın, nikahımda rezalet çıkaracak!” diye tembih etmeyi ihmal etmedi. Jae Hwa ise hayret ve öfkeyle bağırıyordu: “San Young?! Ayça’yla konuşmama neden izin vermiyorsun Allah’ın cezası?! Neler oluyor, neler oluyor haa?! Bırakın beniii!”

Fakat bu sırada genç kız görevliler tarafından çeke çeke götürülüp binanın dışına çıkarılmıştı bile. Onun çığlıkları giderek uzaklaşırken San Young derin bir soluk aldı: Jae Hwa maydonoz olmadan bu işi bir an önce halletmeliydi!

Binanın dışına çıkarılan Jae Hwa ise öfkeyle durup soluklanmıştı. Gözlerini kısıp bir defa daha kapıda durup onu süzen güvenlik görevlilerine baktı. Sonra öfkeyle arkasını döndü. Hızlı adımlarla yürümeye başladı.

Neler döndüğünü bilmiyordu ama bu işin içinde bir iş olduğundan emindi. Ayrıca madem kendisi yapamayacaktı… o halde bu nikahı durdurabilecek tek bir kişi vardı…

Rocco Deluca & The Burden –  Mystified

Moon Jee’nin konseri çoktan başlamıştı. Genç adam ve arkadaşları büyük tezahüratlar eşliğinde çıkmışlardı sahneye. Beş bin kişilik konser salonu hınca hınç doluydu. Hatta içeri giremeyen hayranlar kapıda birikmiş, sevgili oppalarının sesini hiç değilse kapılar ardından duyabilmek için bekliyorlardı.

Konser başlarken Han Seul bu kalabalık arasından güçlükle sıyrılıp da girmişti içeri. Genç adam en ön sıradaki yerine ilerlerken etrafındaki kalabalığa neşe ve şaşkınlık karışımı bakışlar atmadan edemiyordu: Kardeşinin konserine ilk kez geliyordu (bir önceki esnasında çok işi vardı: kötü adamlar tarafından kaçırılmakla meşguldü!) ve onun bu kadar çok hayranı olması karşısında hayrete düşmüştü: Seul’ün 14-30 yaş arası bütün kadınları bugün buraya toplanmış gibiydi; gerçi genç erkekler de az sayıda değildi; anlaşılan o ki, Mostly Harmless genç nüfus arasında çoktan popüler olmuşlardı bile.

Han Seul bu düşünceler arasında yerine doğru ilerlerken birden kalbi yerinde hopladı: En ön sırada Hae In’i görmüştü.

Hae In bugün çok güzeldi: Genç kız saçını topuz yaptırmış, güzel boynunu açıkta bırakan hoş bir elbise giymiş ve güzel kirpiklerini, dolgun dudaklarını ortaya çıkaran hafif bir makyaj yapmıştı. Han Seul yavaş adımlarla onun oturduğu sıraya doğru ilerlerken gözlerini yandan hafifçe profilini gördüğü bu güzel kızdan ayıramıyordu. Bir yandan da şaşkınlıkla, bu hislerine bir anlam vermeye çalışıyordu: Daha önce yüzlerce defa gördüğü bu kızın güzelliğinden etkilenmek için neden bugünü seçmişti acaba?!

“Onu çok özledin de ondan…” dedi içinden bir ses.

Han Seul birden durdu. Sonra yavaşça başını eğip gülümsedi: Evet, doğruydu. Hae In’i uzun bir aradan sonra ilk defa görüyordu ve genç kızı gerçekten çok özlediğini fark etmişti… Onun sessiz ve derin dostluğu farkına bile varmadan yüreğine usul usul sızmış, Han Seul’ü adeta kendisine bağımlı kılmıştı. Genç adam birden Hae In’in sevimli kahkahalarını duymak, sıcak gülümsemesini görmek için şiddetli bir arzu duydu. Bu arzunun verdiği kararlılıkla hızlandı, en ön sıraya kadar ilerledi.

Hae In yanındaki koltuğa birinin oturduğunu fark edince gayriihtiyari başını çevirip şöylece bir bakış atmıştı. Sonra birden gözleri açıldı: Yanına oturan kişi Han Seul’dü!

“Merhaba,” diye sıcacık gülümsedi Han Seul. “Görüşmeyeli nasılsın?”

Hae In hemen toparlandı, yüzüne hafif mesafeli, ama sevimli bir gülümseme kondurdu: “İyiyim, teşekkür ederim. Ya sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim,” diye gülümsedi Han Seul. Sonra yumuşak bir sesle ekledi: “Bu arada… Moon Jee ile barıştık…”

“Biliyorum, bana söyledi,” diye tatlılıkla gülümsedi Hae In. “Çok sevindim Han Seul…”

“Teşekkür ederim,” dedi Han Seul. “Sen olmasan-“

Birden genç adamın lafı yarıda kaldı: Sahnede ışıklar yanıp sönmeye, konfetiler patlamaya başladı. Mostly Harmless’ın ilk şarkısının intro’su tüm hoparlörlerden yankılanırken bütün salon çığlıklar ve alkışlarla coşmuştu: Mostly Harmless sahneye çıkıyordu!

Hae In de neşeyle alkışlamaya başlamıştı. Han Seul onu bir an özlemle süzdü, sonra o da başını sahneye çevirdi. Ama konser biter bitmez Hae In’le uzun uzun konuşup ondan özür dilemeyi ve aradaki buzları eritmeyi kafasına koymuştu.

“Ay canım, çok güzel olduuuuun!”

Annesi ve ablası başında durup onu hayran hayran süzerken Ayça aynadaki görüntüsüne umursamaz bir bakış attı. Genç kızın üzerinde straplez, yakası dantel işlemeli, çok güzel bir gelinlik vardı; saçı topuz yapılmış, üzerine bir taç kondurulmuştu. Ayça sızlandı:

“Hadi gelinliği anladım da, basit bir prova için makyaj yaptırmama ne gerek vardı yav? Niye ısrar ettiniz anlamadım ki…”

Anne ve Aylin birbirlerine bakıp hafifçe kıkırdadılar. Aylin, olan biteni anne ve babasına da anlatmıştı. Babası biraz homurdanmıştı (böyle sürpriz mi olurmuş? Kız belki hâlâ emin değildir, nişanlılık devresi bunun için var!) ama Aylin onu yatıştırmıştı: Hem kendileri de bir an önce bu işin sonuca ulaştığını görüp gönül rahatlığıyla evlerine dönebilirlerdi, değil mi ama?

O sırada kapı çalındı. Aylin hemen koşturdu. Kapıda San Young duruyordu.

“Noona, nikah memuru on dakika sonra salona gelecekmiş…” dedi genç adam alçak sesle. “Siz Ayça’yı getirirsiniz, değil mi?”

“Tamam canım, sen merak etme,” dedi Aylin ve kapıyı örttü. Ayça merakla ona baktı: “San Young muydu? Ne istiyormuş?”

“Hiç,” diye omuz silkti Aylin, “On dakika sonra prova başlayacakmış… Sen neler söyleyeceğini, ne yapacağını ezberledin mi?”

Ayça omuz silkti: “Evet, zor bir şey değil ki… Hem prova bunun için değil mi zaten?”

Aylin ona dik dik baktı: “Kızım, bu ne heyecansızlık? Gören de sen değil, eltinin yeğeninin kayınbiraderi evleniyor zannedecek! Azıcık gül, neşelen yaa!”

Ayça gözlerini devirdi. “Ne evlenmesi yaa…” diye geçirdi içinden.

Oysa birazdan onu büyük –ve kötü!- bir sürpriz bekliyordu!

Jae Hwa arabasının kapısını hızla kapattı ve fırtına gibi koşmaya başladı: Nerdeyse yirmi dakika geçmişti bile! Bu gidişle zamanında yetişemeyeceklerdi! Kahretsin!

Genç kız konser salonunun kapısına gelince hayret dolu bir ıslık koyverdi: Bu kadar insan arasından geçip de konser salonuna girebilmesi için supermen falan olması lazımdı!

Genç kız kaşlarını çatıp yumruklarını sıktı: “Hadi Jae Hwa, yapabilirsin! Aja Aja Fighting!”

Ve saçının, makyajının bozulacağına falan aldırmadan, insanları itip kapıya doğru ilerlemeye başladı. Bir yandan da “izin verin! Geçmem lâzım! Çok, çok önemli, hayat-memat meselesi!” diye bağırıyordu! En sonunda kapıya ulaşabildiği zaman zavallı kız savaştan çıkmış gibiydi! Elindeki davetiyeyi kapıdaki siyah takım elbiseli, güneş gözlüklü görevliye uzatırken sırıttı. Görevli gözlüğünün üzerinden bu saçı başı dağınık, ruju elbisesinin yakasına bulaşmış, topuklu ayakkabılarından birinin topuğu kırılmış haldeki kızı şaşkınlıkla süzdü, sonra başını sallayarak salonun kapısını açtı: Jae Hwa neşe ve coşkuyla içeri doğru koşturdu.

Bu sırada konser çoktan hızını almıştı bile: Moon Jee ve Mostly Harmless My Precious şarkılarını söylerken salondaki seyirciler de hep bir ağızdan onlara eşlik ediyordu. Jae Hwa sahnede Moon Jee’yi görmesiyle birlikte bir an durakladı: Genç adamın yakışıklılığı göz kamaştırıcıydı. Moon Jee bu defa beyazlar içerisindeydi. Saçları yine asi bir biçimde karıştırılmıştı. Yüzünde kendisine o çok yakışan sevimli gülümsemesi, büyük bir enerjiyle şarkısını söylüyor, zıp zıp zıplıyordu! Jae Hwa, tüm acelesine rağmen bir an gülümsemeden edemedi: Moon Jee sahneye gerçekten de çok yakışıyordu.

Sonra silkindi ve koşturarak sahnenin dibindeki koltuklara kadar geldi. Bir yandan da ellerini kollarını sallayarak dikkat çekmeye çalışıyordu. Ama tüm seyirciler ayaklanmış, bağıra çağıra şarkılara eşlik ederken bunu başarması pek de kolay olmayacaktı!

O sırada şarkı bitti. Moon Jee: “Teşekkürler! Harikasınız!” diye bağırdı ve yeni şarkıya geçmeye hazırlandı. Bir anlığına müzik sustu.

Jae Hwa’nın gözleri ışıldadı: Şimdi tam zamanıydı.

Bütün gücüyle bağırdı:

“MOON JEE-YAAAA! AYÇA EVLENİYOR!”

Salondaki sesler birden kesildi. Moon Jee’nin gözleri hayretle irileşmişti. Genç adam elinin sert bir hareketiyle yeni şarkının ilk notalarını çalmakta olan Hyung Kan’ı susturdu, sonra koşarak sahnenin dibine kadar geldi. Jae Hwa’ya doğru eğildi:

“NE?! Sen ne dedin?!

“Ayça evleniyor dedim!” diye bağırdı Jae Hwa. Artık bağırmasına gerek kalmamıştı, ama genç kız heyecanını bastıramıyordu: “Ahyon-Dong’da, ana caddedeki bir düğün salonunda! San Young bir şekilde onu kandırmış olmalı! Onu durdurmalısın Moon Jee!”

Birden bütün salon karıştı: Seyirciler olanlara inanamıyorlar, kendi aralarında fısıldaşıyorlardı: “Nasıl yani?” “Moon Jee Oppa’nın sevgilisi mi evleniyormuş?” “Bu kız kim peki?!”

Tüm salon gürültüyle dolarken Han Seul ve Hae In de şok olanlar arasındaydılar. Han Seul ani bir hareketle yanındaki genç kıza döndü:

“Bundan senin haberin var mıydı?”

“Ha-hayır!” diye kekeledi Hae In. Genç kız şok olmuştu. “Ben… ben Ayça’nın Türkiye’de olduğunu sanıyordum…”

Han Seul derin bir nefes koyverdi: “Ama anlaşılan dönmemiş… Ve o pislik herifle evleniyor! Hae In, bu nasıl olur?!”

Hae In sadece başını iki yana sallayabildi. Olanlara hiçbir anlam veremiyordu…

Moon Jee de ne yapacağını bilemez gibiydi. Sahnede bir o tarafa, bir bu tarafa doğru yürüdü. Yüzünde büyük bir şok ifadesi vardı.

Sonra birden, sert bir hareketle döndü. Hızlı hızlı yürüdü, sahnenin en önüne kadar geldi. Şimdi yüzü tüm salona dönüktü:

“Siz de duydunuz,” diye söze başladı, “Sevdiğim kadının şu anda evleniyor olduğu haberini aldım! Şimdi hepinizin huzurunda size soruyorum: Bana izin verir misiniz? Gitmeme izin verir misiniz? Gidip onu durdurmak istiyorum! Hatta şu anda hayatta en çok istediğim şey bu! Ama…”

Genç adam bir an durdu. Alnı endişeyle kırışmıştı. Sonra:

“Ama benim öncelikli sorumluluğum hayranlarıma, yani sizlere karşı olan sorumluluğum! Hepiniz buraya harika bir konser için geldiniz ve ben şu anda bunu mahvetmek üzereyim!” dedi titreyen bir sesle. “O yüzden size sormak istiyorum: Moon Jee Oppa’nıza gitmesi için izin verir misiniz?!”

Salondakilerin hepsi şaşkınlık içinde kalakalmışlardı. Herkes aptala dönmüştü, hayatlarında daha önce böyle bir şeyle karşılaşmamışlardı! Şaşkınlıktan elini ağzına kapatanlar, birbirleriyle fısıldaşmaya başlayan genç kızlar, ne diyeceğini bilemeden sahneye bakanlar…  Moon Jee ise heyecan ve endişe içinde gözlerini salondakilerin üzerinde dolaştırıyor, ve bir cevap bekliyordu.

FT Island – Thunder

Birden Han Seul ayağa fırladı. Ellerini ağzının iki yanında birleştirdi ve bağırdı:

“APTAL! NE DURUYORSUN, GİTSENE! AYÇA’YA KOŞSANA! ONU DURDURMAK ZORUNDASIN!!!”

Bütün başlar Han Seul’e döndü. Moon Jee’ninse birden gözleri doldu: Genç adam kendisine sevgiyle bakan ağabeyine hafifçe gülümsedi.

O sırada Hae In de ayağa fırlamıştı. Arkasında oturanlara döndü:

“Hadi, susmayın!” diye bağırdı, “Bana eşlik edin!” Ve Moon Jee’ye dönüp bağırmaya başladı: “MOON JEE! KOŞ! KOŞ GİT! KOŞ GİT, DURDUR ONUUUU!”

Birden bütün salon dalgalandı. En öndeki fanlardan biri, şişman bir kız bağırmaya başlamıştı: “Moon Jee oppaaaa! Git onu durduuuur!”

“Evlenmesine sakın izin vermeee!” diye bağırıyordu bir başka genç kız. Sonra bir an durdu, ekledi: “Ama sen de evlenme, tamam mıııııı???”

“Git! Git! Git!” diye tempo tutuyordu bir başka dörtlü.

Moon Jee’ninse salondan yükselen sesleri duydukça yüzüne muhteşem bir gülümseme gelip yerleşmişti. Genç adam artık heyecanını gizleyemiyordu; yine mikrofona yapıştı:

“Teşekkürler! Milyonlarca kez teşekkürler! Benim mutlu olmamı isteyeceğinizi biliyordum! Sizi çok ama çok seviyorummm!”

Ve hayranlarının coşku dolu çığlıkları arasında Jin Beom’a döndü: “Anahtarlar!” Jin Beom onun ne demek istediğini anlamıştı, sert bir baş hareketiyle onayladı ve Hyung’una bir anahtarlık fırlattı. Moon Jee ona teşekkür anlamında göz kırptı ve fırtına gibi koşarak sahneden indi. Çıkış kapısına doğru deli gibi koşmaya başladı.

Ayça’ya gidiyordu! Ayça’yı almaya gidiyordu!

Jae Hwa ise yapması gerekeni yapmış olmanın iç huzuru ve hafif bir buruklukla onun gidişini izliyordu:: “Güle güle Moon Jee…” diye mırıldandı. “Çok mutlu ol, tamam mı?”

Genç kız gülümserken gözlerinden birer damla yaş süzüldü.

“Hazır mısın tatlım?”

Ayça bıkkınca başını salladı. Bir an önce şu provayı bitirip üzerindeki gelinlikten kurtulmak istiyordu! Ayrıca başında sırıtıp duran ablası da giderek sinirlerini bozmaya başlamıştı. Ona ters ters baktı:

“Hayrola? Bugün keyfin çok yerinde?”

“Sebebini birazdan öğreneceksin,” diye kıkırdadı Aylin ve Ayça’nın bir şey demesine kalmadan onu salonun girişine doğru itiverdi: “Hadii!”

Ayça içini çekip yürümeye başladı. Şu koridoru dönünce provanın yapılacağı salona gireceğini söylemişlerdi ona.

Ayça somurtuk bir suratla yürüdü, koridoru döndü ve…

…Gözlerine inanamadı:

İçeride, insanlar masalara oturmuş, içeri girdiği anda her birinin yüzü kendisine dönmüştü. Ayça şaşkınlıkla başını kaldırınca az ileride San Young’un ayakta durup gülümseyerek ona baktığını gördü. Onun hemen yanı başında ise… nikah memuru vardı!

Ayça’nın gözleri hayretle açıldı. Genç kız soğuk soğuk terlemeye başlamıştı: Bu… ne demek oluyordu?!

İlk tepkisi arkasını dönüp kaçıp gitmek oldu! Ama Aylin onu kolundan tuttu. Muzip bir biçimde kardeşinin kulağına eğildi:

“Hadi amaaa! San Young bu sürpriz için az uğraşmadı! Hem bak annemle babam da heyecan içinde senin gelmeni bekliyorlar…”

Ayça gerçekten de anne ve babasının oturduğu yere dönünce sıkıntıyla durakladı: Annesi, yüzünde duygu dolu bir gülümsemeyle ona bakıyordu. Babası ise gülümsemiyordu. Ama yaşlı adamın yüzü dokunsan ağlayacak derecede duyguluydu.

Ayça’nın aklından şimşek gibi: “Eğer kaçıp gidersem… babam bir kriz daha geçirebilir!” diye bir düşünce geçti. Genç kız buz kesti sanki. Ne yapacağını bilemez gibi bir an durdu.

O sırada ablası onu arkadan itekledi: “Hadii! Hadi yürüsene!”

Ayça hafifçe sendeledi. Sonra yavaş ve kararsız adımlarla San Young’un olduğu yere doğru yürümeye başladı. Bütün başlar ona dönmüş, herkes neşeyle bu güzel gelini izliyordu.

Ayça ise içinden çığlıklar atıyordu: “Ne yapacağım?? Ne yapacağım??”

Genç kız içinden bir mucize olması için dua ederek yürürken, mucizesi son sürat ilerlemekte olan bir motosiklet üzerinde buraya doğru geliyordu…

-Bölüm Sonu-

16. Bölüm

” If the Moon can linger in the morning so bright,

why can’t the Sun do the same at night? “

(Ay gündüzleri de parlayabiliyorken Güneş neden geceleri yapmaz aynı şeyi?)

Yasmin Ahmad

Kalafina – Hikari no senritsu

Han Seul Hae In’i evine bıraktığı zaman genç kız onu içeri davet etmişti: Geçen gün eski bir arkadaşı Fransa’dan ona şarap getirmişti; birlikte içmezler miydi? Han Seul neden olmasın diye düşünüp içeri girdi; Hae In’le muhabbet eşliğinde bir şişe şarabı devirdiler. Sonra Han Seul, Ayça’nın eve gelmesinin yakın olduğunu tahmin edip izin istedi. Hae In’in yanından ayrıldığında, yüzünde keyifli bir gece geçirmiş olmanın neşesi vardı.

Sallana sallana kendi arabasına doğru yürürken birden çok fazla içmiş olduğunu fark etti. Bu halde araba kullanamazdı… Bir an taksi çağırmayı düşündü; ama sonra Moon Jee’nin evinin hemen orada olduğunu anımsadı. Bu akşam kardeşine konuk olsa sorun olmazdı heralde…

Böylece gidip Moon Jee’nin kapısını çaldı. Ama kimse açmadı. Işıklar da yanmıyordu; Moon Jee evde değildi heralde… Han Seul bir an yüzünü buruşturdu: Yoksa bu çocuk bahsettiği gibi o büyük mâlikaneye mi taşınmıştı? Neyse ne, yine de evi boşaltmadıysa sorun değildi; çünkü Han Seul, Moon Jee’nin sürekli olarak evin yedek anahtarını tuttuğu bir yer biliyordu: Evin girişinde duran büyük saksının altı…

Gerçekten de yedek anahtar saksının altında duruyordu. Han Seul keyifle sırıttı ve kapıyı açıp içeri girdi.

Gidip kardeşinin odasındaki yatağa serildiği zaman ne çok içmiş olduğunu bir defa daha fark etti: Bu halde araba kullanmadığı iyi olmuştu… Han Seul verdiği akıllıca karardan dolayı kendini kutlarken gözleri kapanmaya başlamıştı bile. Genç adam kendini uykunun kollarına bıraktı…

Bir-iki saat sonra, içeriden gelen seslerle uyandı. Moon Jee gelmiş olmalıydı. Han Seul dikkat kesildi: Moon Jee’nin yanında biri daha vardı. Bir kız sesiydi bu.

Han Seul kendi kendine gülümsedi: Vay çapkın vay… Sonra hafifçe yerinde doğruldu. Şimdi içeri gidip onları rahatsız etmenin hiç sırası değildi, ama işin kötüsü fecii halde susamıştı. Şaraptan olmalı… Bir an düşündü, sonra yavaşça hareket ederse onlara hiç çaktırmadan mutfağa gidip gelebileceğini hesapladı. Eh, ne de olsa kendisi sessiz hareket etmenin ustasıydı.

Gerçekten de odadan mutfağa doğru yavaşça süzülürken hiç ses çıkarmamayı başardı. Bu arada göz ucuyla şöyle bir bakmış, Moon Jee ve kız arkadaşının verandada ışıkları yakmadan oturduklarını fark etmişti. Bir şey tartışıyor gibiydiler. Evet, ses çıkarmaması iyi olmuştu, böyle mahrem bir anda onları rahatsız etmek istemezdi.

Ses çıkarmamaya gayret ederek kendine bir bardak su doldurdu. Sonra bardağı aldı, parmak uçlarında mutfaktan dışarı süzüldü.

Bu sırada iki genç tartışmayı bırakmış, öpüşmeye başlamışlardı. Han Seul utançla adımlarını hızlandırdı. Kardeşinin özel hayatına bu derece tanık olmak onu utandırmıştı.

“Seni çok… çok seviyorum Ayça…”

“ŞANGIRRRR!”

Han Seul şok içinde elindeki bardağı düşürmüştü. Dehşet içinde dönüp Moon Jee ve kız arkadaşına baktı. Kulakları uğulduyordu:

Ayça…

O anda iki sevgili de irkilerek birbirlerinden ayrılmış, Moon Jee hemen kalkıp ışıkları yakmıştı. Genç adam birden, gördüğü yüz karşısında gözleri korkuyla irileşerek geriledi: Abisi!

Han Seul inanmaz gözlerle bir ona, bir de yerde dehşet dolu bir yüzle ona bakan Ayça’ya baktı. Ayça Han Seul’le göz göze gelir gelmez büyük bir utançla başını çevirdi. Genç kız “keşke yer yarılsa da içine girsem!” diye düşünüyordu; ömründe bundan daha fazla utandığı bir an’ı daha hatırlamıyordu!

Han Seul’ünse sinir ve hayalkırıklığından dolayı bütün vücudu titremeye başlamıştı. Genç adam, gözlerine inanamıyordu: Kendi kardeşi, eski sevgilisiyle… Sonra birden:

“Allah kahretsin…” diye fısıldadı.

Moon Jee karmakarışık olmuş bir yüzle abisine doğru birkaç adım attı:

“Hyung! İzin ver, açıklayayım!”

Han Seul ona tiksintiyle karışık bir bakış attı. Üzerinde tişört bile yoktu, besbelli bu ikisi birazdan… Han Seul iğrenerek yüzünü buruşturdu. Midesi bulanıyordu: Böyle bir rezillik karşısında midesi bulanıyordu!

“Neyi açıklayacaksın, şu haline bak!” diye bağırdı. Moon Jee gerçekten de utanarak durakladı, yerdeki tişörtü alıp alelacele üstüne geçirdi. Bu sırada Han Seul Ayça’ya dönmüştü. Yüzünde büyük bir tiksinti ve nefretle bakıyordu genç kıza:

“Sen ne kadar adi, ne kadar aşağılık bir insanmışsın be! Demek benden sonra kardeşimi de ayarttın! Hiç utanmadın mı, ha?!”

Ayça’nın gözleri dehşetle açılmış, dudakları titriyordu. Ağzını açtı ama hiç ses çıkmadı. Bütün kanı çekilmişti sanki.

Moon Jee ise kendini toparlamıştı, hemen abisine doğru koşturdu, onun koluna yapıştı:

“Hyung, lütfen sakin ol! Bak, biz yanlış bir şey yapmadık, seni aldatmadık! İlişkimiz Ayça’yla sen ayrıldıktan sonra başladı… Lütfen, eğer bir dinlersen-”

“Neyi dinleyeceğim lan, dinleyecek bir şey mi var, her şey apaçık ortada!” diye bağırdı Han Seul. “Bu pislik kadın seni baştan çıkarmış, olan bu! Bu ne ahlaksızlık, Allah kahretsin!”

“Ayça’nın bir suçu yok! İlk önce ben âşık oldum, önce ben duygularımı açtım! O ise beni kendinden uzaklaştırmak için çok çabaladı, yemin ederim ki doğru söylüyorum!”

Moon Jee nefes bile almadan durumu açıklamaya çalışırken Han Seul acıyla gözlerini yumdu, kulaklarını kapattı: Onların yalanlarını dinlemek istemiyordu!

Sonra nefret dolu gözlerle ikisine döndü. Acıyla haykırdı:

“Size güvenmiştim! Siz benim hayatta en çok sevdiğim iki insandınız be! Allah kahretsin, size güvenmiştim, güvenmiştim! Beni sırtımdan vurdunuz! Artık ikinizin de yüzünü bile görmek istemiyorum, defolun gidin hayatımdan!”

Böyle dedi ve deli gibi koşarak evden çıktı, kapıyı tüm hızıyla arkasından çarptı!

Ayça ve Moon Jee bir süre donup kaldılar. İkisi de utançtan buz kesmiş gibiydiler.

Sonra Moon Jee kendini toparladı, başını hafifçe yana çevirip:

“Ben… Ben onun peşinden gidiyorum…” diye mırıldandı. Sonra hızla, kapıya doğru koşturdu.

Caddeye çıktığı zaman ilk önce onu göremedi. Sağa sola bakındı. Sonra az ileride, Hae In’in kapısı önünde abisinin arabasını gördü. Genç adam arabaya binmek üzereydi. Moon Jee soluk soluğa koşmaya başladı:

“Hyuuuunggg! Lütfen konuşalım! Lütfen dinle beni!”

Ama Han Seul ona bir bakış bile atmadan arabaya binmiş, motoru çalıştırmıştı. Moon Jee koşarak geldi, arabanın camına vurmaya başladı: “Hyunng! Lütfen dinle! Lütfen dinle beniii!”

Ama Han Seul ona bakmadı bile. Gazı kökledi. Araba büyük bir gürültüyle ileri atıldı.

Moon Jee bir an dengesini kaybedip yalpalar gibi oldu. Sonra toparlandı, hareket eden arabanın peşinden koşmaya başladı. Bir yandan da tüm gücüyle: “Hyuuuuungg!” diye bağırıyordu.

Ama Han Seul durmadı. Moon Jee giderek arkada kalıp görünmez olurken, Han Seul gaz pedalına sonuna dek basmayı sürdürdü. Genç adamın yüzü acıyla çarpılmıştı, gözlerinden yaşlar akıyordu…

Moon Jee ise uzun bir süre koştuktan sonra çaresizlik ve bitkinlikle olduğu yere çöküverdi… Onun da gözleri yaşlıydı. Ağzından bir kez daha: “Hyung…” lafı döküldü…

Sonra zorlukla ayağa kalktı, sallana sallana eve döndü. İçeri girerken bir an, Ayça’nın kim bilir ne kadar berbat halde olduğunu düşünüp yüreğinin sıkıştığını hissetti.

Gerçekten de genç kız kanepeye oturmuş, dizlerini kendine doğru çekmiş, boş gözlerle karşıya bakıyor; bu arada gözlerinden sicim gibi yaşlar iniyordu. Moon Jee bir an durdu, hüzünle ona baktı. Sonra yavaş adımlarla geldi, onun tam karşısında diz çöktü. Sonra da hem teselli eder, hem teselli umarcasına, ona sıkıca sarıldı…

İki genç, saatlerce böyle kaldılar…

FMA  OST– Bratja

Han Seul ofise geldiğinde zombi gibiydi. Gece gözünü bile kırpmamıştı. Zaten gözünü kapattığı anda o iki hainin öpüşmeleri gözünün önüne geliyor, kulağını Moon Jee’nin “Seni seviyorum Ayça…” diyen aşk dolu sesi dolduruyordu. Han Seul öfkeden, hayalkırıklığından yorgun düşmüştü. Elinde olsa arabaya atlayıp nereye gideceğini bile düşünmeden basıp giderdi ama Allah kahretsin ki bugün ağırlanması gereken bir yabancı grup vardı ve bu mümkün değildi…

Böylece genç adam ofiste, önünde bir fincan kahveyle oturdu ve kendine gelmeye çabaladı. Bir an önce toparlanıp işinin başına dönmesi gerekiyordu.

Birden, kapısı çalındı. Aralanan kapıda Moon Jee’nin suçluluk dolu yüzü göründü.

Han Seul’ün tüm tüyleri diken diken oldu. Elleri titremeye başladı. Nefret dolu bir sesle:

“Sen burda ne arıyorsun?!” diye tısladı. “Dün olanlardan sonra ne yüzle geldin, ha?!” Sonra ayağa fırladı, sert bir hareketle kapıyı işaret etti: “ÇIK DIŞARI!”

Bu sırada Moon Jee çoktan içeri girmiş, kapıyı arkasından kapatmıştı. Genç adamın yüzünde büyük bir hüzün vardı. Ama gözleri kararlılıkla bakıyorlardı.

“Seninle konuşmadan şuradan şuraya gitmiyorum,” dedi. “Sana bazı şeyleri açıklamam lâzım…”

Han Seul inanamaz gibi ona baktı: Bu nasıl… nasıl bir utanmazlıktı??

“Ayça’ya uzun zamandır âşıktım,” dedi Moon Jee. “O senle çıkarken bile âşıktım… Hatta duygularımı ona da açtım… Ama beni kabul etmedi…”

Han Seul birden hırsla yürümeye başladı, Moon Jee’nin yanına kadar geldi. Onun yakasından kavradı:

“Hiçbir şey duymak istemiyorum! DEFOL!”

“Onun hiçbir suçu yok, inan bana!” diye bağırdı Moon Jee. “Önce ben âşık oldum! Onu senden çalmaya çalıştım! Evet, ben aşşağılık herifin tekiyim! O yüzden kızacaksan bana kız!”

Han Seul hırsla yumruğunu kaldırdı! Ona vurmamak için kendini zor tutuyordu!

“Sana şimdiye kadar hiç vurmadım!” diye tısladı, “Ama çıkmazsan seni fena benzeteceğim! Hem de çok fena benzeteceğim!”

“Ona âşık olduğumu söylediğimde bana çok direndi! Senin yanında kalmak için çok çabaladı! Yemin ederim!”

O sırada kendine hâkim olamayacağını anlayan Han Seul elinden bir kaza çıkmasın diye kapıyı açıp kardeşini zorla iteklemeye başlamıştı. Bir yandan da: “Kes sesini! SUS! Duymak istemiyorum!” diye bağırıyordu. Moon Jee ise onun güçlü kollarına karşı koymaya çalışırken:

“Onu seviyorum! Ondan vazgeçemem! Sen ne yaparsan yap, vazgeçemem!” diye bağırdı.

Han Seul birden durdu. Tam kalbine bir kurşun yemiş gibiydi. Acıyla kardeşine baktı: Kendi elleriyle büyüttüğü, kendi canından çok sevdiği kardeşi… Onun gözlerindeki kararlılığı görünce içinden bir ağlama hissi yükseldi: Demek… demek kendisi yerine bir kızı tercih ediyordu…

Moon Jee de durdu. Ağabeyinin içinde kopan fırtınaları tahmin edebiliyordu. İkna edici olmaya çalışan bir sesle:

“Hyung…” diye mırıldandı, “Ne olur bizi anlamaya çalış… Elimizde değildi… İkimiz de âşık olduk… Ama seni hiç aldatmadık; yemin ederim! Biz böyle insanlar değiliz, sen bizi herkesten iyi tanıyorsun! O kız senin iki defa hayatını kurtardı; düşün! Ne kadar özverili, iyi bir insan olduğunu biliyorsun!”

Han Seul acı acı güldü. Moon Jee’ye baktığında gözlerinde derin bir acı ve alay vardı:

“Evet ya, hayatımı kurtardı… Ama keşke kurtarmasaydı! Şu günü göreceğime keşke ölseydim!”

Böyle dedi ve şaşkınlıktan donup kalan Moon Jee’yi sert bir hareketle odadan dışarı itti. Sonra da: “Uzun bir süre seni görmek istemiyorum! Aklını başına toplayıp o kızdan ayrılana kadar defol!” diye bağırıp kapıyı suratına çarparak kapattı!

Moon Jee kapının önünde kalakalmıştı. Birkaç saniye, boş boş karşısındaki kapıya baktı. Sonra titreyen bir sesle:

“Çok özür dilerim!” diye hıçkırdı. “Senden milyonlarca kez özür dilerim! Ama onu bırakmayacağım! Sen ne dersen de, onu bırakamam!”

Böyle dedi ve kapıya yaslanıp bir süre durdu. Gözlerinde yaşlar tomurcuklanmıştı… Sonra, adımlarını sürüyerek yavaşça oradan ayrıldı…

İçeride ise, Han Seul kapının arkasına çökmüş, ellerini yüzüne kapatmış, ömründe yaşamadığı kadar büyük bir acıyla kalakalmıştı…

Ayça’nın da günü korkunç geçiyordu. Genç kız kendini bok çuvalı gibi hissediyor; dünyadaki en alçak, en aşağılık insan olduğunu düşünüyordu. Ömründe bundan daha kötü olduğu hiçbir zaman olmamıştı..

Yine de kendini işe vermeye, dışarıya karşı bir şey belli etmemeye çalıştı. En azından bir süre… Fakat öğleden sonra artık dayanamayacağını hissedince izin alıp eve geldi.

İçeri gireli henüz birkaç dakika olmuştu ki, kapı çaldı. Genç kız kapıyı açtı. Karşısında, yorgun bir yüzle Moon Jee duruyordu.

Genç adam birkaç saniye hüzünle onun yüzüne baktı. Sonra yavaşça:

“Beni dinlemiyor…” diye mırıldandı. “Açıklamama izin bile vermedi…”

Ayça dudaklarını ısırdı. Bunun böyle olacağını biliyordu. Yorgun bir biçimde duvara yaslandı. Gözlerinden yine yaşlar akmaya başlamıştı.

Moon Jee ise onun ne kadar üzüldüğünü görünce yüreğinin parçalandığını hissetti sanki. Hemen atıldı, genç kızı bağrına bastı. Onun yanaklarındaki yaşları eliyle silerken:

“Hişşşt… Ağlama… Bir yolunu bulacağız… Zamanla her şey düzelecek…” diye mırıldanıyordu.

Ayça birden onu kendinden uzaklaştırdı. Yaşlı gözlerle genç adamın yüzüne baktı:

“Hayır Moon Jee… Hiçbir şeyin düzeleceği yok…” dedi ağlamaklı bir sesle. “Han Seul bizi affetmeyecek! Daha doğrusu… seni bir gün affedebilir, ama beni asla affetmeyecek! Boşa hayal kurmanın lüzumu yok…”

“Ayça sen neler diyorsun?!” dedi Moon Jee hayret ve öfkeyle. “İkimizi de günün birinde affedecek! Affetmek zorunda! O benim hayattaki tek ailem, ben de onun! O bensiz yaşayamaz…”

“…Sen de onsuz,” diye genç adamın sözünü tamamladı Ayça. Yüzüne buruk bir tebessüm düşmüştü. Moon Jee’nin gözlerinin içine baktı, acılı bir sesle:

“Belki de… onu artık üzmemeliyiz Moon Jee-yah…” diye mırıldandı.

Moon Jee birden iğne batırılmış gibi irkildi! Öfke ve hayalkırıklığıyla genç kızın kollarına yapıştı:

“Sen ne saçmalıyorsun?! Benden ayrılacağını sakın söyleme, buna izin vermem! Veremem! Seni bırakmam, bırakmayacağım!”

Böyle deyip genç kızı sertçe kendine çekti, bağrına bastı. Bir yandan da: “bırakmam… bırakmayacağım!” diye mırıldanıyordu. Ayça’nın gözlerinden sicim gibi yaşlar iniyordu. Bir an gözlerini sıkıca yumdu; genç adamın o baş döndüren güzel kokusunu içine çekti… Ah küçük, tatlı sevgilisi…

Sonra Moon Jee’nin kollarını tuttu, onu kendinden uzaklaştırdı ve gözlerinin içine baktı. Kararlı bir sesle:

“Eğer Han Seul ve benim aramda bir seçim yapmak zorunda kalırsan, onu seçmek zorundasın,” dedi. “Onun kaçırıldığı zaman hissettiklerini düşünsene!… Polis merkezinde bana söylediklerini hatırlasana… Onsuz olamazsın Moon Jee, abinle küs kalarak yaşayamazsın! Aşk her zaman bulunur; ama kardeş, bir daha bulabileceğin bir şey değildir!”

Moon Jee bir an durakladı. Sonra kaşlarını çattı ve kızın kolundan tutup hırsla çekti:

“Gel benimle!”

Ve Ayça’nın itiraz etmesine bile fırsat bırakmadan onu çeke çeke evden dışarı çıkardı.

Goong OST – Aeng Moo Sae

Yarım saat sonra, bir mezarlıkta, yan yana iki mezarın başında duruyorlardı. Moon Jee yere çöktü, mezarların birindeki toprağı okşadı. Yüzünde hüzünlü bir tebessüm vardı.

“Anne, baba…” diye mırıldandı. “Bakın size kimi getirdim: Bu mavi gözlü güzel genç kız, benim sevdiğim kız… Şaşırdınız, değil mi? Size ilk defa bir kız arkadaşımı getiriyorum… Çünkü…”

Burda durdu, dönüp Ayça’ya baktı. “Çünkü,” diye tekrarladı, “Onunla evlenmeyi planlıyorum…”

Ayça hayretle durakladı. Nefesi kesilmiş bir halde Moon Jee’ye baktı. Moon Jee ise mezarların birinin hemen yanında yetişmiş birkaç papatyayı kopardı; becerikli hareketlerle saplarını birbirlerine bağlarken bir yandan da:

“Bunu önce sizin öğrenmenizi istedim… Çünkü ağabeyim büyük ihtimalle benim bu fikrime karşı çıkacak… Belki hayatta olsaydınız, siz de karşı çıkardınız… Ama şunu bilin anne, baba: Ayça, beni bu dünyada mutlu edecek tek kadın! Ondan başkasıyla hayatımı paylaşmayı düşünemiyorum bile! O yüzden şimdi, sizin de karşınızdayken ona soruyorum: Benimle evlenir misin Ayça?”

Böyle deyip diz çöktü, avcunu açıp Ayça’ya uzattı: Genç adamın avcunda, üç tane papatyanın birbirine bağlanmasıyla yapılmış bir yüzük duruyordu!

Ayça gözyaşları arasında yutkundu. O kadar duygulanmıştı ki, konuşamıyordu bile. Sadece başını salladı: Evet…

Moon Jee’nin de yüzüne hüzünlü bir tebessüm düştü. Ayağa kalktı, elindeki çiçekten yüzüğü genç kızın parmağına geçirdi. Sonra onun elini tuttu, tekrar mezarlara döndü:

“Size söz veriyorum, çok mutlu olacağız! Cennetten bize baktığınız zaman bizi hep gülerken göreceksiniz…”

Sonra, avcundaki zarif eli sevgiyle sıktı. Ayça da gülümsedi. Yüreğinde hem derin bir hüzün, hem de kocaman bir mutluluk yan yanaydı…

Alan Parson – The same old sun

Hae In aceleci adımlarla cafeden içeri girdiğinde Han Seul çoktan gelmiş, onu bekliyordu. Genç kızı görünce kırık bir gülümsemeyle selamladı onu. Hae In’inse onun yüzüne bakınca içi acımıştı: Zavallının gözlerinin altı mosmordu. Zaten Ayça da dünden beri ağlıyordu… Genç kız sıkıntıyla içini çekti: Bu işin ortaya çıkınca her şeyi böylesine korkunç bir karmaşaya dönüştüreceği belliydi!

Han Seul’ün karşısına oturdu ve ona çekingence gülümsedi: “Nasılsın?”

“Nasıl olayım, bok gibi!” dedi Han Seul çatallı bir sesle. “Sanırım sevgili ev arkadaşından olanları öğrenmişsindir! Hae In, inanabiliyor musun, o kız, kardeşimi baştan çıkarmış! Beni onun için terk etmiş!!!”

Hae In karşısındaki genç adamın öfkesini görünce korkuyla yutkundu. Evet, Han Seul bu durumu kolay kolay kabullenemeyecekti, belli olmuştu… Tatlılaştırmaya çalıştığı bir sesle:

“Ne hissettiğini çok iyi anlıyorum Han Seul…” diye mırıldandı. “Ve sana çok hak veriyorum… Ama lütfen, biraz da onların açısından bakmaya çalış: İkisi de seni o kadar çok seviyor ki, eğer birbirlerine gerçekten âşık olmasalardı asla ama asla seni böyle çiğneyip geçmezlerdi… Sadece… ellerinde değildi!”

“Ha, yani sen de “aşkta ve savaşta her şey mübahtır!” diyenlerdensin!” dedi Han Seul öfkeyle. Sonra, sertçe başını salladı: “Hayır, ben bunu kabul edemem! Böyle saçma şey olmaz! O ikisi resmen beni aptal yerine koydu Hae In, sen bana daha ne anlatıyorsun?! O kardeşim olacak pislik herif, abisinin sevgilisine sarktı! Böyle bir şey olabilir mi yaa?! Peki ya o haysiyetsiz kıza ne demeli?! Hem abi, hem de kardeşle çıkmakta hiçbir sakınca görmedi! Ben böyle geniş mezheplilik görmedim be!”

Han Seul içindeki zehri kusar gibi tüm bunları takır takır söylediği zaman nefessiz kalmıştı. Durup derin derin soluklandı. Hae In’se ne diyeceğini bilemez gibi tereddüt ediyordu. Sonra yine çekingence:

“Haklısın, çok haklısın,” diye söze başladı, “Ama onlar gerçekten çok âşıklar Han Seul! Ayça’ya ilk önce senin âşık olman, onunla ilk senin yakınlaşmış olman, Moon Jee’nin de âşık olamayacağı anlamına gelmez ki… Ayrıca ikisi de bu yüzden o kadar çok acı çekti ki! Birbirlerinden uzak durmaya çalıştılar, Ayça senin yanında kalabilmek için çok savaş verdi; hatta Moon Jee’ye karşı hissettikleri yüzünden vicdan azabı çekip gecelerce ağladığını biliyorum. Moon Jee ise kendini müziğe vermişti. Ama… olmadı!… Başaramadılar! Birbirlerinden uzak duramadılar! Bu onları suçlu mu yapar?! Hayır, bence yapmaz… Üstelik Ayça seni aldatmadı; senden ayrıldıktan sonra Moon Jee’yle çıkmaya başladı…”

Hae In birden durdu. Karşısındaki genç adamın gözlerinde vahşi bir ışıkla kendisini süzdüğünü fark etmişti. Han Seul’ün dudakları titriyordu. Birden yılan ıslığı gibi bir sesle:

“Sen de biliyordun!” diye fısıldadı!

Hae In’in kanı dondu sanki. Genç kız korkuyla yutkundu. Sonra suçluluk hissiyle başını öne eğdi. Han Seul birden, önündeki masaya bir yumruk indirdi! Cafedeki herkes şaşkınca dönüp onlara baktı. Han Seul’ünse umrunda bile değildi, genç adam birdenbire bağırmaya başlamıştı:

“Allah kahretsin! Kahretsin be! Ben kimseye güvenemeyecek miyim?! Hae In, sen de mi Hae In?? Sen bana neden anlatmadın?? Neden beni aptal yerine koymalarına izin verdin?! İnanamıyorum, resmen inanamıyorum!”

Hae In’se ne yapacağını bilemez halde kalakalmıştı. Çevredeki insanların bakışını gördükçe olduğu yerde ezilip büzülüyordu. Birkaç kez: “Han Seul… Lütfen… Lütfen sakin ol…” demeye çabalamıştı, ama vahşi bir aygır gibi ipini koparan Han Seul’ü zapt etmenin imkânı yoktu! Birden Hae In de artık dayanamayacağını hissetti. Tiz bir sesle bağırdı:

“YETER! YETER ARTIK!!!”

Han Seul birden durdu. Karşısındaki genç kızın gözleri ateş saçıyor, dudakları titriyordu. Genç adam sınırı aşmış olduğunu fark etti birden: Bu kızcağızın ne suçu vardı ki? Neden bütün hıncını ondan çıkarmaya çalışıyordu sanki?! Suçlulukla kekeledi:

“Ben… ben özür-”

“Hatırlıyor musun son görüşmemizde bana ne demiştin?” dedi Hae In onun sözünü kesip. “Ben artık iyileşmek istiyorum demiştin. Ama bu yaptıkların iyileşmeyi isteyen birinin davranışları değil Han Seul! Sen iyileşmek falan istemiyorsun! Sen Ayça’yı geri istiyorsun; ama o artık başkasını seviyor! Sense bunu kabullenemiyorsun! Çünkü aslında onun mutluluğunu falan istemiyorsun değil mi? Hatta kardeşinin, o çok sevdiğini söylediğin kardeşinin mutluluğunu da istemiyorsun! Sen sadece kendini düşünüyorsun Han Seul! Sen bencil herifin tekisin!”

Hae In’in gözlerinden yaşlar inmeye başlamıştı. Histerik bir halde söylediği bu laflardan sonra bir an durdu, sonra ani bir hareketle ayağa kalkıp koşa koşa cafeden çıktı! Bu sırada, boynundaki kolye kopmuş, yere düşmüştü. Genç kız fark etmedi bile… Koşar adımlarla uzaklaşırken, gözlerine biriken yaşlar yüzünden nerdeyse önünü göremeyecek haldeydi…

Han Seul ise tek kelimeyle donakalmıştı. İçinden dalga dalga bir suçluluk ve utanç hissi yükseliyordu: Hae In’e feci halde haksızlık etmişti… Zavallı kız şimdiye kadar az kahrını çekmemişti onun… Ayrıca Hae In’in Ayça ve Moon Jee’nin sırrını ele vermemesi gayet de makul bir durumdu; kızcağız yaşlı dedikoducu kadınlar gibi gelip her şeyi yetiştirse daha mı iyiydi? Hayır, bu hiç de Hae In’in asil karakterine uymazdı… Belli ki genç kız, arkadaşlarının kendilerinin açıklamasını beklemişti.

O sırada, cafenin garsonlarından biri yanına yaklaştı.

“Afedersiniz beyefendi… Az önceki bayan arkadaşınız koşarken bunu düşürdü…”

Böyle deyip genç adamın avcuna metal bir obje bıraktı. Han Seul, avcundakine bakınca birden nefesi kesildi:

Güneş kolyesi… Daha ilk tanıştıkları zamanlarda Hae In’e hediye ettiği kolye!… Az önce bu kolye, onun boynundaydı demek…

Han Seul güneş kabartmasının gülümseyen yüzüne baktıkça boğazına bir yumru tıkandığını hissetti…

Ayça evdeydi. Genç kız uyumaya çabalamış, ama defalarca kabuslarla uyanmıştı. En sonunda baktı olmayacak, gitti televizyonu açtı; kendisi de karşısına uzanıp boş boş ekrana bakmaya başladı.

Birden kapı çaldı. Ayça yerinde korkuyla zıpladı: Han Seul müydü acaba?

Bir an açmamayı düşündü. Ama kapıdakinin vazgeçeceği yoktu, ısrarla zili çalmayı sürdürüyordu.

Ayça çekingence kapıya yaklaştı, delikten baktı. Hayır, gelen Han Seul değildi. Tanımadığı, orta yaşlı bir adam kapıda duruyordu.

Genç kız kapıyı açınca adam onu başıyla selamladı:

“Ayça-sshi’yle müşerref oluyorum değil mi? Ben Kim Moon Jee’nin ve grubunun menajeri Lee Su Hyun. İçeri girip sizinle biraz konuşmam mümkün mü acaba?”

Ayça şaşkınlıkla yana çekilip adamın geçmesi için izin verirken: “Tabi… Buyrun…” diye mırıldandı. Bir yandan da hayretle, Moon Jee’nin menajerinin kendisinden ne isteyebileceğini düşünüyordu.

Lee Su Hyun’sa salonda bir koltuğa oturur oturmaz konuya girmişti:

“Bakın Agasshi: Sizin Moon Jee’yle bir gönül ilişkiniz olduğunu öğrendim. Fakat bilmediğiniz bir şey var: Ne Moon Jee’nin ne de Mostly Harmless’ın diğer üyelerinin iki yıl boyunca herhangi bir kızla sevgili olması mümkün değil!”

Ayça’nın gözleri hayretle açıldı: “Efendim??”

“Doğru duydunuz,” dedi Su Hyun. “Mostly Harmless grubuyla S&M Entertainment olarak yaptığımız kontratta bu madde açık seçik bulunuyor. Sebebi ise, yeni ünlenen genç müzisyenlerimizin tamamen işlerine odaklanmasını sağlamak. Ayrıca yeniyetme genç kızların kalbi dolu olan genç pop idollerine hayranları olacak kadar büyük bir aşkla bağlanmadıklarını da biliyor olmalısınız. İnternete girip birkaç foruma bakın isterseniz; mesela Yamapi’nin evlenmesi Johnny tarafından yasaklanmış durumda. Ya da mesela Justin Bieber’ın Selena Gomez’le aşk yaşadığı dedikoduları çıktığı zaman tüm dünyadan genç kızlar Selena Gomez’e ölüm tehditleri yolladılar!”

Ayça’nın ağzı açık kalmıştı. Genç kız böyle bir şeyi kırk yıl düşünse akıl edemezdi.

“O yüzden Moon Jee’den ayrılmanızı rica ediyorum!”

Ayça birden irkildi. Dehşet içinde, karşısındaki orta yaşlı adamın yüzüne baktı. Su Hyun son derece ciddiydi.

“Ondan ayrılmazsanız, korkarım kontratı iptal etmek zorunda kalacağız,” dedi. “Albümün çıkmak üzere olduğu şu günlerde doğrusu çok yazık olacak… Ama S&M Entertainment, prensiplerinden taviz vermeyen bir kurumdur. Henüz ünlenmemiş bir yıldız adayının şimdiden kurallara karşı gelip şirketi zora sokması düşünülemez bile… Böyle bir durumda S&M yönetimi şimdiye kadar yaptığı bütün yatırımları çöpe atıp projeyi iptal etmekten çekinmeyecektir…”

Ayça ne diyeceğini bilemez haldeydi. Kekeleyerek:

“A-ama… Bu, insan haklarına aykırı!” diye haykırdı. “Böyle bir şeyi nasıl isteyebilirsiniz?? İnsanların kiminle sevgili olacağına nasıl karışabilirsiniz??”

Su Hyun hafifçe gülümsedi. Genç kızdan böyle bir çıkış bekliyordu. Babacan bir tavırla:

“Eğlence dünyası hakkında hiçbir şey bilmediğiniz öyle belli ki,” diye cevap verdi. “Bakın Ayça-sshi, böyle kontrat maddeleri müzik ve aktörlük piyasasında son derece yaygındır… Ayrıca biz kimseyi hiçbir şey için zorlamadık: Eğer Moon Jee ve diğerleri bu durumu kabul edilemez bulsalardı, kontratı imzalamamakta özgürlerdi. Fakat artık bir kez imzayı attılar. Ve şimdi, eğer anlaşmayı bozarlarsa, her biri tam ikişer milyar won tazminat ödemek zorunda kalacaklar!”

Ayça dehşetle kalakalmıştı: İki milyar won… 1.8 milyon dolar! Ne Moon Jee’nin ne de gruptaki diğerlerinin bu miktarı ödemesi mümkün değildi!

Su Hyun, onun işin ciddiyetini anladığını fark etmişti. Genç kızın gözlerinin içine baktı, ikna edici bir sesle:

“O yüzden eğer Moon Jee’yi gerçekten seviyorsanız, ondan ayrılın Agasshi…” dedi. “En azından, bir süre için… Eğer iki yılın ardından aşkınız hâlâ eskisi kadar büyükse, birbirinize geri dönmemeniz için hiçbir sebep yok… Bunu askerlik gibi de düşünebilirsiniz! Yeter ki Moon Jee’nin şimdi işine konsantre olmasına ve hayallerini gerçekleştirmesine izin verin…”

Ayça susuyordu. Ne diyeceğini bilemez haldeydi. Sonra birden, derin derin içini çekti. Ağlamaklı bir ifadeyle:

“İyi ama… bana neden hiçbir şey söylemedi?” diye mırıldandı.

Su Hyun bunu da düşünmüştü. Hiç beklemeden cevap verdi:

“Moon Jee size uygun bir zamanda söyleyeceğinden bahsediyordu… Ama uygun zamanı bulamamış olmalı… Fakat ona da bu durumun ciddiyetinden defalarca bahsettik elbette: Yani kendisi de durumunun farkındaydı.”

Ayça bitkince başını salladı. Evet, Moon Jee ona söyleyecek fırsat bulamamış olmalıydı. Önceleri kendini birlikte geçirilecek mutlu anlara kaptırmış, bu güzel zamanlarını bozmak istememiş olmalıydı. Sonra da, Han Seul’le yaşanan o korkunç olay gerçekleşmişti işte…

Ayça düşünüyordu… Aslında evet, askerlik gibi düşünebilirdi: Hem zaten, kendisi beklemeye alışıktı…

Ama sonra, Moon Jee’nin güzel yüzü gözlerinin önüne geldi ve genç kız ağlamamak için kendini zor tuttu: Bu tatlı genç adamdan iki sene ayrı kalmaya gönlü nasıl elverecekti?!

Su Hyun’sa ayağa kalkmıştı. Yapımcı, genç kızın durumun ciddiyetini anladığını keyifle fark ediyordu. Evet, bu kız sağduyulu bir insana benziyordu; sevgilisinin hayallerinin yıkılmasına izin verecek kadar bencillik yapmayacaktı. Yine de, son bir defa kızın ellerine yapıştı:

“Siz son derece mantıklı bir insansınız Agasshi,” dedi. “Moon Jee’yle ilişkinize ara vermeniz gerektiğini eminim ki çok iyi anladınız. Size bu konuda güvenebilirim, öyle değil mi?”

Ayça durakladı. Boğazına bir yumru takılmıştı. Ama sonra başını eğdi, hafif bir sesle:

“Dediklerinizi araştıracağım,” dedi. “Eğer söyledikleriniz doğruysa, evet: Bana güvenebilirsiniz… Moon Jee’den tam iki sene boyunca uzak duracağım…”

Su Hyun sevinçle gülümsedi: “Doğru olduğunu göreceksiniz! Çok teşekkür ederim Ayça-sshi, sizinle anlaşacağımızı biliyordum! Sonuçta her şey, sevgili Moon Jee’mizin başarısı için! Hoşçakalın, iyi günler!”

Ve ardında, bu son darbeyle iyice yıkılmış bir Ayça bırakarak, neşeyle evden çıktı…

Winter Sonata – from the beginning

Ayça parkın girişinde durdu. Uzun uzun karşıdaki nehre baktı.

Sonra içini çekip az ilerideki bir banka doğru yürüdü. Bankın üzeri de tıpkı yerler gibi hemen yanıbaşındaki ağaçtan kopmuş sarı yapraklarla dolmuştu. Ayça yapraklar arasında kendine yer açıp oturdu, dalgın gözlerini nehre dikti.

Genç kız düşünüyordu. İçindeki hüzün giderek daha çok koyulaşıp katran gibi yüreğinde tortulaşırken, ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Dünden beri işler giderek daha da kötüleşiyordu: Su Hyun’un ziyaretinden sonra Ayça Moon Jee’nin grubundaki çocukları aramıştı. Onlar da menajerin dediklerini doğrulamışlardı: Evet, Su Hyun yalan söylemiyordu. Jin Beom:

“Lütfen anlayış gösterin Noona,” demişti ona, “Moon Jee Hyung bu konuda Su Hyun’la gerçekten de çok kavga etti. Ama S&M şirketi geri adım atmadı. Şimdi sizden anlayış bekliyoruz. Hyung’u da siz ikna etmelisiniz ve ilişkinize bir süre arar vermelisiniz… Bunu hepimiz için yapın lütfen…”

Ayça sıkıntıyla kaşlarını çattı: Evet, söz konusu olan sadece Moon Jee ve kendisinin hayatı değildi. Diğer üç çocuğun kariyeri de kendilerine bağlıydı.

Üstelik sadece bu da değil: Han Seul mevzuu vardı bir de… Hae In eve geldiğinde gözlerini suçlu suçlu kaçırdığı zaman Ayça işlerin bu cephede de iyi gitmediğini anlamıştı. Acı acı gülerek:

“Affedecek gibi görünmüyor, öyle değil mi?” demişti ev arkadaşına…

Hae In bir an, ne diyeceğini bilmez gibi durmuştu. Sonra, sanki suçlu olan kendisiymiş gibi başını eğip mırıldanmıştı:

“Üzgünüm Ayça… Evet, şu anda çok anlayışsız davranıyor… Moon Jee’ye de sana da çok ama çok kızgın…”

Ayça bunu bekliyordu, ama yine de kalbine sivri bir ok saplanmış gibi hissetmesine engel olamadı. İçinden yine dalga dalga bir acı ve vicdan azabı yükselirken, aceleyle gözlerini kaçırdı. Gözyaşlarını Hae In’in görmesini istemiyordu.

Hae In’se, onun ne kadar üzüldüğünü hemen fark etmişti. Genç kız koşturarak geldi, ev arkadaşına sarıldı. Şefkat dolu bir sesle:

“Her şeyi zamana bırak Ayça…” diye mırıldandı. “Han Seul de kabullenecek… Eminim ki o da bir gün sizi anlayacak!… Lütfen üzme kendini…”

Ayça gözyaşlarını geri göndermeye çabalarken “hı hı…” diye mırıldandı. Sonra çabucak gözlerini sildi, gülümsemeye çalışarak baktı ev arkadaşına. Hae In’se, onun aslında ne kadar acı çektiğinin farkındaydı. Üzüntüyle “Ah Ayçacığım…” diye mırıldandı.

Sonra konuyu kapattılar ve gündelik şeylerden bahsetmeye başladılar. Hae In, Ayça’nın klinikte olmadığı saatlerde gelen komik yaşlı bir teyzenin taklidini yaparken Ayça onu gülümseyerek dinliyordu. Biraz sonra birlikte bir şeyler atıştırdılar. Ayça tüm bu süre boyunca kendine hakim oldu; ağlamamayı, hatta zaman zaman sahte de olsa gülmeyi bile başardı.

Ama ilerleyen saatlerde odasına çekildiği zaman, daha fazla dayanamadı: Gözyaşları ip gibi birbiri ardına yanaklarına yuvarlanırken gün içinde bastırdığı tüm duygular yeniden açığa çıkmıştı… Ayça ses çıkarmamaya çalışarak gece boyu uzun uzun ağladı…

Bugün de işe gitmemişti. Hae In erkenden kliniğe gittikten sonra odasından çıkıp doğruca kendini dışarı atmıştı. Kahvaltı bile etmeden. Canı hiçbir şey yemek istemiyordu ki…

Şimdi, Moon Jee’yle birlikte geldikleri bu parkta otururken, düşünüyordu: Ne yapması gerektiğini düşünüyordu.

Birden başucunda birisi:

“A! Alexia!” diye bağırdı.

Ayça şaşkınlıkla başını kaldırdı: Kızıl saçlı genç bir kadın ona neşeyle gülümsüyordu.

Ayça birkaç saniye ona boş boş baktı, sonra birden kafasında bir ampul yandı:

“Mischa!”

Han Seul’ü Gab Soo’nun elinden kurtarmada ona müthiş iyiliği dokunmuş olan Rus kız! Ayça onu yeniden gördüğüne inanamıyordu, hemen yerinden kalkıp genç kızla kucaklaştı. Mischa da onu gördüğüne çok sevinmiş gibiydi, neşeyle:

“Aman Tanrım, şu tesadüfe bak!” diye bağırdı, “Seni burda görmeyi hiç beklemiyordum! Eee, nasılsın bakalım?” Sonra muzipçe göz kırptı: “O gün kurtardığımız yakışıklı sevgilinle aran nasıl bakalım??”

Ayça bir an durakladı. Bu soruya nasıl cevap vereceğini bilemiyordu: “Ben ondan ayrıldım, şimdi kardeşiyle çıkıyorum…” diyecek olsa, Mischa “oha, bir de masum, cici kız ayaklarına yatıyordun!” demez miydi?? O yüzden utanarak gözlerini kaçırdı:

“Ee… Bazı şeyler oldu…” diye mırıldandı.

Mischa ona hayretle baktı. Aynı anda genç kızın gözlerinin altındaki halkaları, yüzündeki hüzünlü ifadeyi fark etti. Gözleri de şiş gibiydi. Anlaşılan büyük bir sıkıntısı vardı.

Mischa birden üzüldüğünü hissetti: Bu genç kızın mutlu olmasını içtenlikle dilemişti. Sanki o mutlu olursa kendisi de bir zamanlar elinden kaçırdığı mutluluğu yakalayacakmış gibi hissetmişti. Ama anlaşılan hayat, Alexia’ya da adil davranmamıştı… Kore’de yabancı bir gelin adayı olmak çok zordu çünkü. İçinden yükselen büyük bir şefkatle elini genç kızın omzuna koydu, tatlı bir sesle:

“Yoksa… genç adamın ailesinden kaynaklanan problemler mi çıktı?” diye sordu.

Ayça ona şaşırarak baktı: “Evet, öyle de denebilir…” diye mırıldandı. Mischa birden hınçla yumruklarını sıktı! Ayça’ya dönüp baktığında gözleri çakmak çakmaktı:

“Bu Koreli erkeklerin Allah belasını versin!” diye bağırdı! “Aşklarına asla sahip çıkamazlar bunlar! Aileleri olmaz dediyse her şey bitmiştir!”

Sonra hüzünle Ayça’ya döndü, birden ona sıkıca sarılıverdi!

“Ah benim kader arkadaşım…” diye mırıldandı… “Ben de aynı şeyleri yaşadım… Erkek arkadaşımın peşinden buraya geldim ve o beni ortada bıraktı! Ailesi yabancı gelin istemiyormuş!!! İnanabiliyor musun??”

Ayça onun giderek kırılan sesini duyunca birden kendi derdini unuttu, ona sarılan bu Rus kızı için fena halde üzüldü: Aman Tanrım, demek bu kızcağızın hikâyesi buydu! Gerçekten de, Mischa ona sımsıkı sarılırken bir yandan da hıçkırmaya başlamıştı. Aradan bunca yıl geçtiği halde hâlâ acısı, öfkesi taptazeydi…

Ayça çekingen, ama şefkatli bir biçimde onun omzunu okşadı. Bu dostluk, Mischa’yı iyice dağıttı: Genç kız omuzları sarsılarak ağlamaya başladı…

Biraz sonra, biraz daha kendine gelmişti. Utanarak Ayça’yı bıraktı. “Afedersin, sinirlerim bozuldu heralde…” diye mırıldandı. Ayça ise tatlılıkla mırıldandı: “Önemi yok… Şimdi iyisin, değil mi?”

“Hı hı…” diye mırıldandı Mischa. Sonra ceplerini yokladı, üzerindeki ince montun iç cebinden bir sigara paketi çıkardı. İçinden bir dal çekerken elleri titriyordu. Bir tane de Ayça’ya uzattı. Ayça çekinerek aldı. Normalde sigara içmezdi, ama şimdi, içindeki büyük acıya bir nebze bile iyi gelecek bir şeye çok ihtiyacı vardı…

Bu arada Mischa hem kendi sigarasını hem de onunkini yakmış, sonra kendi sigarasından derin bir nefes çekip anlatmaya başlamıştı:

“Sevgilimle Rusya’da tanıştık. Öğrenciydi, bense garsonluk yapıyordum… Sadece yirmi yaşındaydım ve evlilik hayalleri kuruyordum. O da bana umut veriyordu; bensiz yaşayamayacağını söylüyordu. Sonra onunla birlikte Kore’ye geldim. Ama buraya gelir gelmez sevgilim ağız değiştirdi: Ailesinin beni asla kabul etmeyeceğini söyledi. Kendisini unutmamı, Rusya’ya geri dönmemi istedi. Beni öylece terk ediverdi!”

Mischa sözün burasında durdu, sinirli sinirli güldü. Ama gözlerinde yeniden domur domur yaşlar birikmişti.

“Ortada kaldım…” diye mırıldandı. “Beş parasız, mesleksiz, hatta dilini bile doğru dürüst bilmediğim bir ülkede kalakalmıştım… Ne yapacağımı bilemez bir haldeydim… O gece bir bara gidip saatlerce içtim. Bu sırada bir adamla tanıştım. O kadar çok acı çekiyordum ki, ne yaptığımın bile farkında değildim… O gece o adamla birlikte bir otele gittim ve onunla yattım! Sevgilimden intikam almak için yaptım bunu!”

Acı acı güldü. Ayça’ya baktı. Elektrik mavisi gözlerinde büyük bir hüzün vardı.

“Sabah kalktığımda yatağın başucundaki komodinde elli bin won buldum Alexia… O anda yaşadığım acıyı, utancı sana anlatamam… Öyle utandım ki, ölmek istedim!”

Sonra içini çekti. Alaycı bir biçimde gülümsedi: “Ama gördüğün gibi ölmedim işte… Hatta… hatta bu işi meslek haline getirdim! Baktım iyi kazandırıyor, ve benim yapabileceğim daha iyi bir iş yok; madem öyle, koyver gitsin dedim! Nasıl, iyi etmişim değil mi? Hahahah!”

Ayça karşısında sinirli kahkahalar atan genç kıza hüzünle bakıyordu. Onun geçmişinde de acıklı bir kalp kırıklığı hikâyesi olduğunu öğrenmek içini sızlatmıştı. Birden, Moon Jee olmasaydı, kendi hikâyesinin de belki benzer bir biçimde sonlanacağını düşündü yeniden: İntihardan kurtulsa bile beş parasız yabancı bir ülkede kadın tüccarlarının eline düşmesi son derece mümkündü! Onu kurtaran Moon Jee, ona evinin kapılarını açan Hae In, onun kalbinin yaralarını tamir eden Han Seul olmasaydı; Ayça asla ama asla kendini toparlayamazdı… Birden, ne kadar şanslı olduğunu bir defa daha fark etti ve içi, bu üç sevgili insana karşı yine büyük bir minnetle doldu. Sonra, kendisi kadar şanslı olamamış kızıl saçlı kıza şefkatle baktı.

“Mischa…” diye mırıldandı, “Yine de, her zaman bir umut vardır, öyle değil mi? Hâlâ istersen kendine bambaşka bir yol çizebilirsin…”

Mischa tatlı bir ses tonuyla bunu söyleyen genç kıza şaşkınca baktı. Alexia’nın kendisininkiler gibi mavi gözleriyle karşılaşınca birden içine sıcacık bir duygu yayıldı: Bu yabancı ülkede, bir başka yabancı kızla paylaşılan kızkardeşlik hissi yüreğini ısıtıvermişti… Sonra birden kendine geldi, hafifçe güldü: Kendisi Alexia’yı teselli etmek için buraya oturmuşken birdenbire içinden yükselen anlatma isteğine engel olamamış, asker bavulu gibi tüm hayat hikâyesini dökülmüştü! Ufak, utangaç bir kahkaha attı, elini “boşver” anlamında salladı:

“Aaaa, neyse neyse! Sen bakma banaa! Asıl senin derdine gelelim: Anlatsana, seninkinin ailesi de problem mi çıkarıyor?? Hem de sen, oğullarını mutlak bir ölümden kurtardıktan sonra! Vay nankörler vay!”

Ayça utanarak bakışlarını kaçırdı. Sonra sıkıntıyla ofladı:

“Sadece o olsa yine iyi… Başka sorunlar da var…”

Böyle deyip Moon Jee’nin albüm çıkarma işinden ve sevgilisi olması durumunda ödeyeceği tazminattan bahsetti. Mischa’nın ağzı açık kalmıştı!

“Vay beee, senin bu manitanın da ne renkli bir hayatı varmış Alexia! Bir gün mafya tarafından kaçırılır, ertesi gün albüm çıkartır…”

Ayça elinde olmadan kıkırdadı. Sonra biraz utanarak mırıldandı: “Ee… Öyle de denebilir…”

“Zavallı Alexia, senin de derdin hakikaten büyükmüş,” diye mırıldandı Mischa. Onun da kaşları çatılmıştı. Sonra şefkatle Ayça’ya baktı: “Ama sevgilin senden ayrılmayı hiç düşünmüyor, öyle değil mi? Yani ailesinin baskısına, işi konusundaki bu pürüzlere rağmen, yine de seni seviyor ve senden vazgeçmek istemiyor, değil mi?”

Ayça onaylayarak başını sallayınca da: “O zaman üzülecek bir şey yok be güzelim!” diye haykırdı, “Koyver gitsin! Birlikte her şeyi aşarsınız! Sen böyle bir adam bulmuşsun, tüm engellere rağmen senden vazgeçmeyen bir adam! Bir kız başka ne ister ki??”

Sonra alaycı alaycı sırıttı: “Benim manita da böyle birisi olsaydı, ben daha ne isterdim?! Çok şanslısın Alexia!”

Ayça burukça gülümsedi. Sonra derin derin içini çekti:

“Haklısın, çok şanslıyım… Ama… benimle birlikte olduğu için sevgilim o kadar da şanslı değil galiba: Baksana, çocuğa sorundan başka bir şey getirmiyorum!”

Mischa, arkadaşının derin hüznü karşısında ne diyeceğini bilemez gibi sustu. Sonra gözlerini onun yüzüne dikti, tatlı bir sesle:

“O halde… biraz zamana bırak Alexia…” dedi. “Bir süre uzaklaş ve düşün: Bazen ayrılık o kadar da kötü bir şey değildir, biliyor musun? Hem ne demişler, “Ayrılık, rüzgar gibidir: Küçük ateşleri söndürür, büyükleri ise daha da alevlendirir…” Yani Alyoşa, bir süre birbirinizden uzak kalırsanız belki de bu sorun ettiğiniz şeylerin aşkınızın büyüklüğü karşısında aslında hiç de dert edilecek şeyler olmadığını görürsünüz. Ne dersin, haksız mıyım?”

Ayça şaşkınlıkla başını kaldırdı. Mischa’dan böyle derin bir analiz beklemiyordu. Sonra hafifçe gülümsedi:

“Galiba haklısın… Evet, galiba bir süre uzak kalmak en iyisi…”

Sonra içini çekti. Gözlerini, karşıdaki nehir manzarasına dikti. Burukça gülümsedi:

“Şimdi zamanı ileriye sarıp iki sene sonrasına gidebilmeyi öyle çok isterdim ki…” diye mırıldandı…

Gözünün önüne hayaller düştü: Bundan iki sene sonrası… Ayça, uçaktan iniyor… Moon Jee, havaalanında onu karşılamaya gelmiş… İyice büyümüş, olgunlaşmış, her zamankinden de daha yakışıklı görünüyor… Ayça, rüzgar gibi koşup onun kollarına atılıyor…

Sonra birden gözleri doldu: İki sene… Tam iki sene! Bu kadar uzun bir ayrılığa nasıl sabredecekti?! Moon Jee’nin şirin yüzünü görmeden, güzel sesini duymadan, onu sımsıkı kucaklayamadan… tam iki sene!

Mischa ise üzüntüyle onun yüzünde beliren acılı ifadeyi izliyordu. Birden dayanamadı, hafifçe mırıldandı:

“Ama belki de… Belki ayrı kalmadan da halledebilirsiniz… Hiç yolu yok mu Alexia?”

Ayça ona döndü, hüzünle gülümsemeye çabaladı.

“Hayır…” diye mırıldandı. “Sanırım yok…”

Sonra derin derin içini çekti. Birden ayağa kalktı. Dönüp bankta oturan kıza sevgiyle baktı:

“Her şey için çok teşekkür ederim Mischa… Daha önce hem benim, hem de sevgilimin hayatını kurtarmıştın. Şimdi de bana dostluğunu sundun… Gerçekten çok, ama çok teşekkür ederim!”

Mischa duygulanmıştı. Arkadaşına sevgiyle gülümsedi, sonra işi şakaya vurdu:

“Asıl ben sana teşekkür ederim: Psikologa gitmeye gerek kalmadan bedavadan terapi seansı oldu bu bana! Oh, nasıl rahatladım anlatamam!”

Sonra neşeli bir kahkaha attı. Ayça da güldü. Sonra elini kaldırdı:

“O halde… hoşçakal! Umarım her şey dilediğin gibi olur…”

“Güle güle!” diye el salladı Mischa da. “Kendini sakın üzme! Her şey yoluna girer! Fightinggg!”

Ayça onun şamatacı bir biçimde yumruk yaptığı elini “fightinggg!” diye sallamasına içtenlikle güldü. Sonra son bir defa el sallayıp arkasını döndü, yürümeye koyuldu. Yüzünde hüzünlü, ama kararlı bir ifade belirmişti…

Evet, Mischa haklıydı… Ayça şimdi ne yapması gerektiğini biliyordu…

Mischa ise uzaklaşan kızın arkasından yarı hüzün, yarı mutlulukla baktı. Gerçekten de onunla konuşmak iyi gelmişti. Yıllar var ki Ji Hwan’dan bahsetmemiş olduğunu düşündü… Eski yaraların hâlâ canını acıttığını görmek hüzün verici olsa da, birisine bu büyük acısını anlatmak üzerinde cidden terapi etkisi yaratmıştı. Oysa az önce bu parka gelirken Mischa hayatından fena halde bezmiş vaziyetteydi: Bu iğrenç mesleği sürdürmekten, hayatının nereye gideceğini bilemeden yaşamaktan bıkmıştı. Bir miktar birikmiş parası vardı, belki de artık Rusya’ya dönmeliydi… Ama orada da kendisini bekleyen kimse kalmadığını ve muhtemelen yaşayacağı hayatın burdakinden daha aydınlık olmayacağını hüzünle hissediyordu…

Genç kız daldığı düşüncelerden birdenbire çalan bir telefonun sesiyle irkildi. Kendi telefonu değildi. Şaşkınca çevresine bakındı. Sonra bankın ucundan yere düşmüş olan telefonu fark etti. Hemen durumu anladı: Bu telefon Alexia’nındı muhakkak!

Hâlâ çalan telefonu eline aldı, ne yapacağını bilemez gibi bir an durdu. Sonra, açıp kulağına götürdü.

“Alo?”

“Ayça?? Aşkım, nerdesin??”

“Ben Alexia değilim. Telefonunu parkta düşürmüş, ben buldum,” dedi Mischa. Karşı tarafta bir an sessizlik oldu. Sonra:

“Ha öyle mi?” diye mırıldandı Moon Jee. “Şey, şu anda nerdesiniz? Ben gelip telefonu sizden alabilir miyim?”

“Ah, elbette,” dedi Mischa. “Ben Yeongdong köprüsü yakınlarında bir parktayım. Köprünün şehir tarafındaki girişinden 100 metre kadar ileride bir park…”

“Tamam, nerde olduğunuzu anladım, o parkı biliyorum,” dedi Moon Jee hemen. “Yarım saate kadar gelsem orada olursunuz, değil mi?”

“Olurum… Tamam, burada bekleyeceğim,” dedi Mischa ve telefonu kapattı.

Ayça yorgun adımlarla evden içeri girdiğinde yüzünde hüzünlü, ama kararlı bir ifade vardı. Genç kız tereddüt bile etmeden odasına geçti, dolabını açtı, birkaç parça eşyasını alıp yatağın altında duran ufak valize koydu. On dakika içinde hazırdı. Saatine baktı; öğleden sonraki uçağı yakalamak için yarım saat içinde evden çıkması gerekiyordu.

Eve gelmeden önce kliniğe gitmiş, Song Gil Nam’la konuşup vedalaşmıştı. Yaşlı adam, onun işten ayrılacağını duyunca gözle görülür biçimde üzülmüştü:

“Ayça… Sanırım zor günler geçiriyorsun kızım… İstersen bir süre uzaklaş, sana birkaç hafta izin vereyim, Türkiye’ye, ailenin yanına git! Ama sonra geri dön. Sen çok değer verdiğim bir doktorumuzsun, seni kaybetmek istemiyorum…”

Ayça ona sevgiyle gülümsedi. Bu babacan doktorla zaman içinde baba-kız gibi olmuşlardı; yaşlı adam Ayça’ya akupunktur hakkında çok değerli bilgiler öğretmişti. Ama ne yazık ki şu anda onun dediğini yapması mümkün değildi. İçini çekti:

“Üzgünüm efendim… Ama Türkiye’de çok daha uzun bir süre kalmam gerekiyor… Beni affedin. Her şey için, şimdiye kadar bütün yaptıklarınız için teşekkür ederim!”

Böyle deyip yaşlı adamın elini sıktı. Gil Nam ise hüzünle onun omzunu patpatladı.

“Pekala…” diye mırıldandı. “Git öyleyse… Ama bir gün geri gelip kliniğimize döneceğine söz ver!”

Ayça güldü: “Söz!” Sonra da son bir kez gülümseyip klinikten çıktı.

Seung Mi’ye veda etmek istediği halde genç kadını yerinde bulamamıştı genç kız. Hae In’i görmektense özellikle kaçınıyordu; çünkü genç kızın onu kolay kolay bırakmayacağına, “Saçmalama Ayça, ne geri dönmesi?? Hem de böyle apar topar?!” diye ortalığı velveleye vereceğine emindi.

Şimdi de evde eşyalarını topladıktan sonra Hae In’e mektup yazarken bir an durakladı. Hae In böyle kaçar gibi gittiği için onu asla affetmeyecekti. Ama Ayça, eğer şimdi böylece gitmezse, bir daha asla bu cesareti bulamayacağını hissediyordu.

O yüzden tekrar cesaretini topladı, Hae In’e şu satırları yazmaya başladı:

“Sevgili dostum…

Ben gidiyorum. Bugünki uçakla Türkiye’ye dönüyorum.

Bunu yapmak zorundaydım Hae In. Burada kaldıkça Moon Jee’nin başına daha fazla bela açmaktan başka bir şey yapmıyorum… Onun Han Seul’le arasının düzelmesi için, kariyerinde ilerleyip ünlü bir yıldız olabilmesi için hayatından çekip gitmek zorundayım…

O yüzden sana haber vermeden, veda etmeden kaçar gibi giden bu korkak arkadaşını affet Hae In… Beni anlayacak birisi varsa, o da sensin dostum…

Ve lütfen Moon Jee’ye iyi bak… Onu senin dostluğuna emanet ediyorum. Ona çok iyi bak, benim yokluğumdan dolayı üzülmesine izin verme, olur mu?… Sana güveniyorum.

Hoşçakal sevgili arkadaşım Hae In! Her şey için sana çok ama çok teşekkür ederim! Sen benim en iyi dostumsun ve hep öyle kalacaksın…”

Ayça son satırları yazarken gözleri dolmuştu. Mektubun yanına iki aylık kira parasını da bıraktı ve üzerine not düştü: “Yerime yeni birini buluncaya kadar idare eder umarım…”

Sonra, bir an durakladı ve beyaz bir kâğıt daha çıkardı. Moon Jee’ye de birkaç satır yazmadan ayrılamazdı…

Son satırların üzerine birkaç damla gözyaşı düşüp yazıyı dağıtınca ağladığını fark etti genç kız. Hemen gözlerini sildi. Moon Jee’ye yazdığı mektubu da bir zarfa koyup üzerine “Moon Jee” diye yazdı. Sonra çantasını eline aldı. Birkaç aydır kendisine yuva olmuş odasına hüzünle göz gezdirdi. Sonra odadan çıktı. Ağır adımlarla yürürken duvarlara, mobilyalara sevgiyle dokundu: Evini özleyecekti… Birbirinden güzel anılarla dolu olan bu evi çok özleyecekti…

Sonra içini çekti, valizini de alıp kapıdan çıktı. Moon Jee’ye yazdığı mektup hâlâ elindeydi.

Mektubu Moon Jee’nin evinin kapısına bıraktı. Sonra da evin arkasına doğru ağır adımlarla  yürüdü; acıklı gözlerle Moon Jee’nin evinin güzeller güzeli bahçesine baktı: “Gizli bahçe”lerine…

Coffee House OST –  SB Wannabe

Gözleri yine yaşlarla buğulanırken gerisin geri döndü, sokaktan geçen bir taksiye el etti. Bindikten sonra: “Havaalanına lütfen,” diye mırıldandı.

Aradan henüz on-on beş dakika henüz geçmişti ki, sokağın diğer köşesinden koşarak gelen Moon Jee göründü: Genç adam terden sırılsıklam olmuştu: Kendi evine uğramadan koşa koşa Ayça’nın evinin kapısına gitti, kapıyı yumruklamaya başladı:

“Ayça! AYÇA! Aç kapıyı, aç Ayça!”

Ama içeride hiç ses yoktu. Moon Jee sıkıntıyla kaşlarını çattı, acaba evde yok muydu?? Genç adam bir an durdu, sonra telefonunu çıkarıp Hae In’i aradı. Ama doktor kız, Ayça’nın klinikte olmadığından emindi.

“İstersen kliniğe uğra, sana anahtarı vereyim,” dedi Hae In. Moon Jee bir an düşündü, sonra kabul etti.

Dalgın adımlarla kliniğe doğru yürürken az önce Mischa’nın söylediklerini düşünüyordu. Rus kız telefonu ona geri verirken:

“Siz Alexia’nın sevgilisi olmalısınız,” demişti. “Alexia o kadar üzgün ve dalgındı ki, telefonu düşürdüğünün farkında bile olmadı anlaşılan…”

Moon Jee teşekkür ederken de kaygılı gözlerle eklemişti: “Bu arada… galiba sizden uzaklaşmayı planlıyor…”

Moon Jee’nin gözleri hayretle açıldı: “Ne?! Nasıl yani??”

“Az önce onunla sohbet ediyorduk… Alexia çok üzgündü… Size acıdan ve üzüntüden başka bir şey getirmediğini, sizin iyiliğiniz için sizden uzak durması gerektiğini söyledi… Sadece aileniz değil, aynı zamanda işinizle ilgili pürüzler de varmış galiba…”

Moon Jee şok içinde kalakalmıştı: Ayça, kontrat meselesini öğrenmişti demek!

“İnanamıyorum! Aptal, aptal kız!” diye inledi genç adam. Mischa ona hayretle baktı: “Yoksa bir yanlış anlaşılma mı var?!”

“Ne olursa olsun gitmeyi düşünmemeliydi! Ben her şeyi halledecektim!” diye bağırdı Moon Jee. Gözleri yaşarmıştı, yüzünde acı dolu bir ifade vardı.

Mischa bir an şaşkınca durdu. Sonra ince bir hüzünle gülümsedi: Görünen o ki, Alexia için hâlâ bir umut vardı.

Birden Moon Jee’nin kolunu sıktı! Şaşırarak ona dönen genç adama heyecanla fısıldadı:

“O halde ne duruyorsunuz?? Koşup gidin, durdurun onu! Gitmesine izin vermeyin! Haydi, zaman kaybetmeyin!”

Moon Jee şaşkınca kekeledi: “Ta-tamam…” Sonra şaşkın adımlarla yürümeye başladı. Birkaç adım sonra durdu, geri dönüp Rus kıza baktı.

“Çok teşekkür ederim Agasshi!” diye bağırdı. “Telefon için teşekkür ederim! Onu durduracağım! Hoşçakalın!”

Sonra tekrar döndü, ok gibi fırlayıp koşmaya başladı. Mischa onu yüzünde mutlu bir tebessümle izliyordu…

Şimdi Moon Jee kafasında düşüncelerle kliniğe doğru yürürken Ayça’yı bulamamaktan korkuyordu: Ya gerçekten de gittiyse?? İşin kötüsü telefonu da yoktu, ona nasıl ulaşacağını bilemiyordu genç adam…

Sonra birden, kendi evinin önünden geçerken gözü kapıdaki beyaz bir şeye takıldı.

Birden nefesi kesildi: Yoksa…

Koşar adımlarla bahçeye girdi, bahçe kapısını arkasından çarptı, iki adımda evin önüne ulaştı: Kapıya iliştirilmiş beyaz zarfı eline alırken elleri titriyordu.

Üzerindeki “Moon Jee” yazısını tanıyınca yüreği hopladı sanki. Zarfı parçalar gibi açıp okumaya başladı.

“Sevgilim…

Bana çok kızacaksın… Çok kırılacaksın… “Benden bir vedayı bile esirgedin!” diye nefret edeceksin belki de…

Ama kalbinin derinlerinde beni anlayacağını biliyorum. Bunu neden yaptığımı en iyi sen anlayacaksın.

Çünkü sen de benim yerimde olsan, aynen böyle yapardın…

Şirketle olan kontratında yazanları öğrendim. En az iki sene boyunca sevgilin olmaması gerektiğini biliyorum. Ayrıca Han Seul’ün öfkesinin de farkındayım. Onunla barışabilmek için tek şansının benden ayrılmak olduğunu biliyorum…

O yüzden şimdi gidiyorum Moon Jee…

Her şey düzelene kadar… Bir gün birlikte olmamız için önümüzde engel kalmayana kadar… O gün gelene kadar gidiyorum…

Ama o gün gelince… İşte o gün, geri döneceğim! Sana söz veriyorum!

O zamana kadar kendine iyi bak ve sakın üzülme, olur mu? Dünyanın hangi köşesinde olursam olayım seni bütün kalbimle sevdiğimi, ve yalnızca seni seveceğimi asla unutma…

Ve böylece, senle yüz yüze konuşmadan gittiğim için ne olur beni bağışla! Eğer seni bir defa daha görseydim, belki de bunu yapacak gücü bulamazdım kendimde…

Hoşçakal sevgilim… Seni seviyorum…”

Moon Jee son satırları okurken yüreğine bir hançer saplanmıştı sanki. Mektubu elinden bırakmadan gerisin geri sokağın başına kadar koştu, deliler gibi sağa sola bakınmaya başladı. İlk gördüğü taksinin önüne atladı! Şoför acı bir fren yaparken genç adam kapıyı açmıştı bile.

“Yavaş ol genç adam, ölmek mi is-”

“HAVAALANINA! LÜTFEN ÇABUK OLUNN!” diye bağırdı Moon Jee. Şoför şaşkınlıkla dudak büktü, sonra sürmeye başladı.

Arka koltukta derin derin soluyan Moon Jee’ninse alnı endişeyle kırışmıştı…

Ayça görevli kızdan uçuş kartını alırken yorgunca gülümsedi. Sonra ağır adımlarla kontuardan ayrıldı, bekleme salonuna doğru ilerledi.

Bekleme salonunda gözü umumi telefonlara takıldı. Ayça bir an tereddüt etti: Acaba ablasını arayıp haber vermeli miydi?

Genç kız bir an düşündü, sonra araması gerektiğine karar verdi. Şimdiye dek her şeyi onlardan saklamıştı, ama şimdi birdenbire geri dönüp yüreklerine indirmek istemiyordu. Ablasını aramalıydı ki, anne ve babasını hazırlayabilsin…

Genç kız cebinde bozukluk ararken cep telefonunu nerede düşürmüş olabileceğini düşündü bir kez daha. Telefonun yokluğunu, taksiye bindikten sonra fark etmişti. Omuz silkti, aslında bunun bir önemi yoktu. Nasılsa telefonunu bundan sonra kullanmayacaktı…

Ablasının numarasını ezberden çevirdi, sonra beklemeye başladı. Karşıdan tanıdık bir ses: “Alo?” dedi.

“Alo, abla? N’aber, nasılsın?”

“Ah, Ayça?? Sabahtan beri seni arıyorum, ama bir türlü ulaşamadım! Yabancı bir kız çıktı, Korece bir şeyler söyledi. Sonra İngilizce anlaşmaya çalıştık ama bir türlü beceremedik. “This is Alexia’s phone” falan diyordu, manyak mı nedir??”

Ayça hafifçe gülümsedi: Anlaşılan telefonu Mischa bulmuştu. Ablası ise devam ediyordu:

“Beni aradığın çok iyi oldu Ayça: Sana çok önemli bir şey söylemem lâzım…”

Ayça bir an durdu, kaşlarını çattı: “Abla, benim de söyleyeceğim önemli bir şey var… İstersen önce ben söyleyeyim, bak şimdi public phone’dan arıyorum ve-“

“Biz Kore’ye geliyoruz!”

Ayça önüne bir uzaylı çıksa bu kadar şaşıramazdı!

“HAA??!”

“Şimdi havaalanındayız, uçak birazdan kalkacak… Katar aktarmalı geliyoruz; o yüzden gelmemiz heralde yarın sabahı bulur…”

“Abla, abla dur biraz! Sen ne dediğinin farkında mısın??” Ayça kulaklarına inanamıyordu, bu da nerden çıkmıştı böyle?!

Telefonun diğer ucunda ablası derin bir nefes verdi:

“Ayça… sana anlatmadığım bazı şeyler oldu,” dedi sıkıntıyla. “Babam… babam, iki ay önce kalp krizi geçirdi!”

Ayça birden yumruk yemiş gibi oldu. Gözleri kararırken genç kız düşmemek için telefon kulübesinin duvarına tutunmak zorunda kaldı.

“Abla sen… sen ne diyorsun…” dedi fısıltı gibi çıkan bir sesle. “Yoksa babam… öldü mü…”

“Hayır canım Allah korusun, neler düşünüyorsun hemen,” dedi ablası bir çırpıda. “Yok yok, şimdi gayet iyi çok şükür… Seni telaşlandırmayalım diye o günlerde söylemedim ama aslında epey ciddi bir krizdi, toparlanması biraz vakit aldı… Ama bu hastalık ona ders oldu sanırım: O günden beri seni ağzından düşürmüyor. “Canım kızımı çok özledim, onu görüp kendi ellerimle evlendirmeden gidersem gözüm açık gider!” deyip duruyor…”

Ayça resmen nefessiz kalmıştı, olan bitenden başı dönüyordu. Kafasını toparlamaya çalıştı:

“Abla, dur, dur biraz! Ne evlenmesi, ben…”

“Ben geri dönüyorum” diyecekti, ama birden bunu söyleyemeyeceğini fark etti: Ablasına San Young’un yaptıklarını anlatmamıştı. Anlatamamıştı, çünkü utanmıştı. Sonra olanları da –Han Seul’le çıkmaya başlaması, sonra Moon Jee’ye âşık olması, Moon Jee’yle çıkmaya başlaması- ablası bilmiyordu haliyle. Ayça sıkıntıyla dudaklarını ısırdı, ne yapacaktı şimdi?!

“Neyse işte, babam dün akşam elinde üç tane biletle geldi, inanabiliyor musun?! Meğer bizden habersiz biletleri almış bile! Pasaportlar zaten vardı, bize de bir an önce valizleri hazırlayıp yola çıkmak düştü!” Ablasının sesi neşeli geliyordu; anlaşılan bu hiç hesapta olmayan macera onun epeyce hoşuna gitmişti. Sonra biraz durdu, kaygılı bir sesle ekledi: “Bu arada babamın üzülmemesi gerekiyor Ayça, yoksa bir kriz daha gelebilirmiş… O yüzden senden çok rica ediyorum; yarın bizi karşılamaya gelirken San Young’un çok saygılı davranacağından emin ol…”

Ayça’nın beyni boşalmış gibiydi. Ne söyleyeceğini, ne yapacağını bilmiyordu…

“Ah, uçağın anonsu yapılmaya başlandı, gitmemiz gerek!” dedi ablası karşıdan. “Yarın görüşürüz Ayça! Unutma, Katar havayollarıyla geliyoruz, sen Doha’dan gelen uçağı bekleyeceksin! Hoşçakal tatlım!”

Birden telefon kapandı ve Ayça kendine geldi. “Alo?? Aloo??” diye birkaç sefer tekrarladı, ama karşıda sinyal sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Ayça heyecanla ceplerini karıştırdı, biraz daha bozukluk bulup yeniden aramalı, ablasına eve geri döneceğini söylemeliydi!

Ama birden, sıkıntıyla durakladı. Bunu nasıl söyleyeceğini bilmiyordu… Bu kadar büyük bir haberi babasının hasta kalbi kaldıramayabildirdi.

Genç kız sıkıntıyla içini çekti: Şimdi ne yapacaktı?? Bu işten nasıl sıyrılacaktı?? Annesi ve babası yarın kızlarının San Young’la birlikte onları karşılamasını bekliyor olacaklardı! Onların karşısına Moon Jee’yi çıkarırsa, üstelik bir de olan biteni anlatırsa babası oracıkta bir kalp krizi daha geçirirdi!

“Allah kahretsin! Offf!!!”

Ayça çaresizce ileri-geri volta atmaya başladı. Aklına hiçbir yol gelmiyordu! Olanları telefonda anlatamazdı… Olanları anlatmadan da onlara “Bekleyin! Ben dönüyorum zaten…” diyemezdi…

Ailesinin buraya gelmesini beklemekten, onlara her şeyi yumuşatarak anlatmaktan, sonra hep birlikte geri dönmekten başka çaresi yok gibi gözüküyordu.

Ama bir de ilk karşılaşma an’ı vardı tabii…

Ayça sıkıntıyla kaşlarını çattı. Sonra yavaşça valizine uzandı. Onu sürükleyerek, yorgun adımlarla havaalanından çıktı.

Dışarıda bekleyen taksilerden birine el ettiği sırada içeride “Seul-İstanbul uçağı boarding’e başlamıştır,” anonsu yapılıyordu…

Moonlight Shadow Techno Remix 

Ayça’nın bir taksiyle havaalanından ayrılmasından sadece birkaç dakika sonra Moon Jee’nin içinde olduğu taksi aynı kapıya yanaştı. Genç adam taksi parasını “üstü kalsın!” diyerek şoföre uzattığı gibi dışarı fırladı, delirmiş gibi koşmaya başladı. Türk Hava Yolları’nın gişesine geldiğinde soluk soluğaydı:

“Uçak kalktı mı? Türkiye’ye giden uçak kalktı mı??” dedi kesik kesik, nefesler arasında.

Gişedeki iki genç kız ona şaşkınlıkla baktılar. Bir tanesi kekeleyerek:

“Şu anda yolcular uçağa geçiyorlar…” dediği anda Moon Jee onun sözünü bitirmesini bile beklemeden fırladı, pasaport kontrolüne doğru koşturdu!

Fakat genç adam bütün heyecanı ve kararlılığına rağmen pasaportu ve uçuş kartı olmadan X-ray’lerden geçemeyecekti: Güvenlik görevlileri insanları yara yara geçmeye çabalayan bu genç adamın derhal kollarına yapıştılar. Moon Jee ise kendini kurtarmaya çabalarken bağırıyordu:

“Bırakın! Lütfen bırakın! Çok önemli, hayat-memat meselesi! Lütfen izin verin!”

Ama görevlilere laf anlatamayacağını anlayınca ileride, uçuş kapılarına doğru yürüyen yolculara doğru bağırdı:

“Ayçaaaa! AYÇAAAAA! LÜTFEN GERİ DÖN! GİTME AYÇAAAAAA!”

Güvenlik görevlileri bu deli genci çeke çeke uzaklaştırırken Moon Jee’nin yüzü umutsuzlukla çarpılmıştı… Sonra birden kendini onların elinden kurtardı, bu defa, uçuş kartı veren kontuarlara doğru koşmaya başladı! Güvenlik görevlileri onun peşinden seğirtirken Moon Jee THY kontuarına gelmişti bile. Hâlâ sıra bekleyen insanların önüne geçip görevli kıza bağırdı:

“Lütfen! Lütfen bakar mısınız yolcu listesinde Ayça Güneş diye birisi var mı? Lütfen, çok önemli!”

Arkasındaki yolcular öfkeyle homurdanmaya başlayınca da onlara dönüp ağlamaklı bir sesle bağırdı: “Lütfen izin verin! Bu benim için çok, çok önemli!”

Genç adamın yaşarmış gözlerini görünce herkes sus pus oldu. Görevli genç kız da şaşkındı; ama genç adamın dediğini yapmadan edemedi. Listeye baktı ve:

“Güneş nasıl yazılıyor?” dedi merakla, “G-U-N-E-S, öyle değil mi?”

“Evet evet,” dedi Moon Jee sabırsızca. Genç kızın listedeki parmağı bir an durdu. Sonra başını kaldırdı, karşısındaki acılı genç adama baktı:

“Evet, böyle biri var,” dedi, “Az önce boarding card’ını almış…”

Moon Jee’nin birden omuzları çöktü… Genç adam yıkılmıştı.

“Anladım…” diye mırıldandı. “Peki… Teşekkür ederim…”

Sonra, geriye döndü, ayaklarını sürüye sürüye yürümeye başladı… İleride, uçuş saatlerini gösteren elektronik panoların birinin önünde durdu. Acılı gözlerle panoya baktı.

Işıklı panoda “THY Flight No: 91, Seul – İstanbul: Boarding” yazısı, kalbini yakar gibi yanıp sönüyordu…

San Young ofisinden çıkıp asansöre binerken şaşkındı: Kendisini ziyarete gelen genç bir kadın… Kim olabilirdi acaba?

Lobiye inip de bir koltukta oturmuş onu bekleyen ziyaretçisini görünce genç adam gözlerine inanamadı:

“AYÇA!”

Ayça yüzünde ciddi ve yorgun bir ifadeyle ona bakıyordu. Gülümsemeye çabalayarak genç adamı selamladı.

“Burda ne yapıyorsun?” dedi San Young heyecanla. Sonra birden neşeyle güldü: “Ah, çok afedersin, yani iyi ki geldin! Hoşgeldin! Bir şeyler içer-“

“San Young,” diye onun sözünü kesti Ayça.

San Young şaşkınlıkla durdu. Ayça’nın gözleri çok ciddi ve çok umutsuz bakıyordu.

“Senden bir ricam var,” dedi Ayça sıkıntılı bir sesle.

“Tamam…” diye mırıldandı San Young şaşkınca. “Nedir?”

Ayça derin bir nefes aldı. Sonra olan biteni özetleyiverdi: Ailesine ayrıldıklarından hiç söz etmediğini anlattı. Babasının hasta olduğunu ve şimdi Kore’ye gelmek üzere yolda olduklarını da. Sonra, yalvaran gözlerini San Young’a dikti:

“Şimdi senden bir ricam var: Lütfen, yarın sabah onları karşılamaya benle birlikte gelir misin? Olan biteni onlara alıştıra alıştıra anlatıncaya kadar senle ayrıldığımızı bilmelerini istemiyorum… Benim burada mutlu bir hayat sürdüğümü zannetmeleri lâzım; yoksa babam çok üzülür…”

San Young karşısındaki kıza hayretle baktı. Sonra dudakları alaycı bir biçimde kıvrıldı:

“Sen zaten mutlu bir hayat sürmüyor muydun Ayça? Han Seul’le mutlu olduğunuzu sanıyordum… Hani o benden çok daha iyi bir adamdı, öyle diyordun. Babanın karşısına onu çıkarsana?!”

Ayça’nın yüzündeki beklenti yüklü ifade birden somurtmaya döndü, genç kız kaşlarını çattı.

“Özür dilerim, hiç sormadım say!” dedi ve arkasını dönüp yürümeye başladı. San Young’sa genç kızın kolunu tuttu:

“Tamam tamam! Özür dilerim! Dur, dur biraz!”

Ayça somurtarak durdu. San Young’sa çabuk çabuk konuştu:

“Dediğini yapacağım… Yalnız bir şartım var…”

“Neymiş o?” dedi Ayça kaşları hafifçe çatılarak.

San Young derin bir nefes aldı ve genç kızın gözlerinin içine baktı:

“Benle… evlenmeni istiyorum!”

Ayça’nın gözleri hayretle açıldı: Bu çocuk… ne saçmalıyordu böyle??

San Young’sa kararlı gözlerini onun yüzüne dikmiş, cevap bekliyordu.

-Bölüm Sonu-

15. Bölüm

UYARI: Aşağıdaki yazı hafif oranda cinsellik içermektedir. 16 yaşından küçüklerin okuması sakıncalı olabilir, ama beni dinlemeyip okuyacağınızı bildiğim için sadece “büyükler ayıp şeyler yapabilir, siz onlara uymayın” demekle yetiniyorum. 😀 😀

“Üç şey uzun süre gizli kalamaz: Güneş, Ay, ve gerçek…”

Buda

Peppertones – Galaxy Tourist

Ayça çalışma masasında oturmuş, bir yandan internetten günün gazetelerine göz gezdirirken bir yandan da elindeki tostu dişliyordu. Dün geceki nöbetten sonra bugün kliniğe geç gidecekti. Sonra laptopu kapattı, üzerini değiştirmek üzere ayağa kalktı. O sırada gözü, masaya bıraktığı bir dizi fotoğrafa takıldı. Gülümseyerek fotoğraf destesini eline aldı.

İki gün önce eğlence parkına gittiklerinde çekilmiş resimlerdi bunlar. Ayça’nın en az yirmi değişik pozu vardı; dondurma yerken, dönen salıncaktayken, yolda durmuş, ileride gösteri yapan bir adamı hayran hayran izlerken… Moon Jee hangi ara çekmişti bunları, hiç bilmiyordu. Neyse ki haberdar olduğu anlarda çekilmiş birkaç poz da vardı; hatta birkaç tanesinde de kameraya birlikte gülümsüyorlardı: Moon Jee’nin ona sarılıp cep telefonunu olabildiğince uzağa tutarak çektiği resimlerdi bunlar. Genç adam hepsini bilgisayara atmış, yetmezmiş gibi bir de bir kopya kendisi için, bir kopya da Ayça için bastırmıştı.

“Bu resimleri odamın her yerine asacağım. Yaşadığımız tüm güzel anlar, her an gözümün önünde olsun istiyorum,” demişti. “Ve tabii güzel sevgilimin yüzü de…”

Ayça ikisinin birlikte poz verdiği bir resme bakıp fotoğraftaki çocuğa sevgiyle gülümsedi. Seni gidi küçük romantik…

Sonra birden gözü rafta duran parıltılı bir şeye takıldı ve dudağındaki gülümseme siliniverdi: Han Seul’ün kendisine aldığı hilâl kolyesi…

Ayça umutsuzca dudaklarını ısırdı: Ne zaman gerçekten kendini çok mutlu hissedecek olsa, vicdan azabı kalbine batan bir kıymık gibi geri geliyordu. Han Seul’ü; kendisine en zor zamanlarında el uzatan, yıkılmış özgüvenini yeniden tamir eden, kendisine karşı hep çok nazik, çok sevgi dolu olan bu adamı öylece ortada bırakıverdiğini düşündükçe çok fena oluyordu… Hayır, elbette Moon Jee’ye karşı bu hisleri taşırken Han Seul’le birlikte olamazdı; ama yine de, şimdi kendileri bu kadar mutluyken Han Seul’ün canının yandığını bilmek içinde kendisinin dünyanın en kötü yaratığı olduğu hissini uyandırıyordu!

Ayça sıkıntıyla ofladı. Moon Jee’ye kalsa daha uzun bir zaman Han Seul’e aralarındaki ilişkiden bahsetmemeleri gerekiyordu. “O kendisini toparlayana kadar,” demişti genç adam. Ama Ayça, bunun ne kadar süreceğini bilmiyordu. Ve bu süre içinde Han Seul ikisinin aşkını kendileri dışında bir başkasından duyarsa neler olacağını düşünmek bile istemiyordu! Bu gerçekten çok, çok fena olurdu!

Birden, aklına gelen fikirle alnı kırıştı: Elini atıp hilâl kolyesini durduğu raftan aldı, avcunda tutup parlak kolye ucuna dikti gözlerini: Acaba…

Sonra kararlı bir biçimde döndü, gardrobunu açıp hızlı hızlı giyinmeye başladı.

Yaklaşık bir saat sonra genç kız, başbakanlık binasından içeri giriyordu. Danışmadaki memurlara başıyla selam verip gülümsedi; burada çalıştığı zamanlardan onlarla tanışıklığı vardı. Sonra, Han Seul’ün ofisine gitmek üzere asansöre yöneldi.

Asansörü beklerken gerginlikten yerinde duramıyordu. Han Seul’e her şeyi anlatmak için gelmişti, ama her an cesaretini yitirip gerisin geri dönmemek için kendini zor tutuyordu. Yoldayken söyleyeceklerini kafasında yüzlerce kez prova etmişti; ama Han Seul’le yüz yüze geldiği anda her şeyin aklından uçup gidivereceğinden neredeyse emindi.

O sırada asansör zemin kata indi ve Ayça derin bir nefes alıp asansör kapısının açılmasını bekledi.

Birden, tam karşısında San Young’u görür görmez donup kaldı.

San Young da onu görünce bir an şaşırmıştı. Ama hemen sonra yüzüne sevinçli bir ifade düştü:

“Ayça! Burada ne yapıyorsun? Yoksa beni görmeye mi geldin?”

“Tabii ki hayır, Han Seul’ü görmeye geldim,” dedi Ayça soğuk soğuk.

San Young’un yüzünden bir hayalkırıklığı geçerken genç adam hüzünle başını eğdi: “Doğru ya… Tabi…” Ama sonra, yine umutla kaldırdı başını. Ayça’ya küçük bir çocuk saflığında baktı:

“Yine de… seni görmek öyle güzel ki… Çok özlemişim… Gerçekten…”

Ayça bir an şaşırdı, sonra elinde olmadan burukça gülümsedi. San Young’a karşı bir şeyler hissettiği günlerin üzerinden sanki asırlar geçmiş gibiydi. Onu artık tamamen objektif bir gözle görebiliyor, ve bu genç adamın aslında ne bir zamanlar gözünde büyüttüğü kadar mükemmel, ne de ondan nefret ettiği zamanlarda zannettiği kadar kötü biri olmadığını anlıyordu: Sadece çok hırslıydı. Zaten o hırsı yüzünden Ayça’yı kaybetmişti. Sonra pişman olmuş, hatasını telafi etmek istemişti ama artık çok geçti…

“Benimle bir kahve içsen?” dedi San Young birden. Genç kıza umut ve özlem dolu gözlerle bakıyordu. “Yemin ederim başka bir şey istemeyeceğim, sadece seninle bir kahve içmek istiyorum! Eski günlerin hatrına… Sadece birazcık birlikte oturalım, konuşalım… Ne dersin?”

O sırada arka taraftaki merdivenlerden Han Seul iniyordu. Genç adam dalgındı, dün bütün gece kabuslarla boğuşmuştu. Arada bir yüreğine, Ayça’yla Moon Jee arasında bir şeyler olup olmadığına dair korkunç bir şüphe düşüyor, ama hemen sonra aklıselim tarafı bu şüpheyi duyduğu için kendine fena halde öfkeleniyordu! Zavallı Han Seul kendi kendisiyle kavga etmekten bitap düşmüştü.

 Prosecutor Princess – Goodbye My Princess

Birden, tam karşısında, asansörlerin orada, Ayça ve San Young’u karşılıklı konuşurlarken gördü ve hayretle durakladı.

Bu sırada Ayça da şaşkındı. San Young’un umut dolu gözlerini ısrarla kendisine dikmiş bir cevap beklediğini görünce bir an kekeledi:

“Ama…”

“Hadi Ayça, ne olur… Bu kadarcık hatrım da mı yok? Birlikte geçen iki senemizin hiç mi hatrı yok? Hem Türkçe konuşmayı özlemedin mi, birlikte Türkçe konuşuruz; ben de böylece Türkçe’mi unutmamak için bir yol bulmuş olurum! Senleyken ne güzel konuşurdum, ama şimdi kelimeleri unutup duruyorum!”

Ayça birden gülmeye başladı. Aklına San Young’un Türkçe konuşmaya çabaladığı günler gelmişti. Genç adamla ne çok dalga geçerdi. Ve ne çok eğlenirlerdi…

San Young onun güldüğünü görünce birden sevindi. Kızın ellerine yapıştı:

“Ha? Senin de hoşuna gitti, değil mi? Dur bakayım nasıldı o laf: “Anladıysam Arap olayım?”? Hatırlıyor musun, ben bunu sürekli karıştırıyordum!”

“Hatırlamaz mıyım, “anladıysam armut olayım” derdin, ne salaktın be San Young!” diye bir kahkaha attı Ayça.

Uzaktan ikisini izleyen Han Seul’ünse birden gözleri doldu. Sonra kendi kendine acıyla gülümsedi: Zavallı Moon Jee’den boşuna şüphelenmişti. Ayça bal gibi de San Young’la beraberdi işte. Bir yandan biraz rahatlayarak, bir yandansa ikisini birlikte görmenin verdiği büyük acıyla gerisin geriye döndü, hızlı adımlarla binadan çıktı.

Bu sırada Ayça da buraya aslında ne yapmak için geldiğini anımsamıştı. Yüzündeki ifade yeniden ciddileşti. Yine de yumuşak bir sesle San Young’a:

“Özür dilerim, ama ben Han Seul’ün yanına çıkmalıyım San Young,” dedi. “Seninle kahve içmem artık pek hoş kaçmaz, çünkü ben… ben başkasıyla beraberim sonuçta…”

San Young birden hüzünle başını eğdi. Ayça’yı iyi tanırdı, onun kalbine birisi girmişse asla başkasına dönüp bakmayacağını bilecek kadar iyi tanırdı. Dudakları titreyerek:

“Anladım,” diye mırıldandı. “Peki…”

Sonra hüzünle yüzünü kaldırdı, Ayça’nın gözlerinin içine baktı. Keder dolu bir sesle:

“Ben sendeki şansımı çoktan kaybettim, öyle değil mi?” diye mırıldandı. “Ah… ne büyük aptallık ettim! Beni mutlu edecek tek kadını kendi ellerimle kaybettim!…”

Genç adamın gözleri dolmuştu. Ayça birden kalbinde hafif bir sızı hissetti: Bu adam yüzünden ne çok acı çekmişti. Ama merhametli kalbi, şimdi onun için bile üzülüyordu.

“San Young…” diye mırıldandı. “Artık beni bekleme… Artık seni mutlu edecek bir başka kadını ara… Tamam mı?”

“Söylemek kolay,” diye gülümsedi San Young acı acı. Sonra Ayça’nın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde yaşlar titriyordu:

“Ben yine de, senin evlendiğin haberini alıncaya kadar başka kimseye dönüp bakmayacağım! Sana ettiğim evlilik teklifi hâlâ geçerli olacak! Sen ne zaman dönmek istersen, ben seni geri almaya hazırım Ayça! Bunu sakın aklından çıkarma, tamam mı?”

Böyle dedi ve son bir kez gülümseyerek gerisin geri döndü, hızlı adımlarla çıkış kapısına doğru uzaklaştı.

Ayça ise şaşkınlık ve üzüntü ile kalakalmıştı. Bir an, uzaklaşan genç adamı yüreğinde büyük bir hüzünle izledi ve derin derin içini çekti. Ne çok kalp kırmıştı… Önce San Young, şimdi de Han Seul…

Sonra sıkıntıyla kaşlarını çattı: Şimdi San Young’u düşünmenin sırası değildi. Ne de olsa o, ektiğini biçiyordu. Ama Han Seul, zavallı tatlı Han Seul… Onun hiçbir günahı yokken Ayça tarafından acı çekmeye mahkum edilmişti.

Genç kız yeniden asansöre binerken kararlıydı: Han Seul’e her şeyi anlatacak, yalvararak af dileyecekti. Kendisine kızarsa, bağırıp çağırırsa hiç alınmayacak; hatta hakaret bile etse her şeyi büyük bir sabırla kabullenecekti. Çünkü Han Seul, bu durumda yüzde yüz haklıydı.

Yazık ki Han Seul’ü odasında bulamadı Ayça. Bir saatten fazla odasının kapısında bekledi, telefonla aradı, hatta kattaki diğer memurlara ve Han Seul’ün altında çalışan koruma birimi görevlilerine sordu; ama kimsenin Han Seul’den haberi yoktu. Çaresiz, tıpış tıpış binadan çıktı, bir taksiye atlayıp kliniğe gitti.

Klinikteki mesaisinin bitimine yakın bir hastasını uğurlamış, odada oturuyordu ki, telefonu çalmaya başladı. Arayan Moon Jee’ydi.

“Selam bebek, nasılsın?” dedi Moon Jee neşeyle, “Klinikte misin?”

“Evet canım…” dedi Ayça yüzüne bir gülümseme yayılırken. Moon Jee’nin neşeli sesi:

“Oh, çok iyi!” diye devam etti, “O zaman üzerini değiştir ve derhal aşağıya gel!”

“Aşağıya mı? Neden- Moon Jee-ya? Moon Jee?!”

Ama Moon Jee çoktan telefonunu kapatmıştı bile. Ayça şaşkın şaşkın elindeki telefona bakakaldı; sonra dudak büküp telefonu elinden bıraktı. Aynı anda, dışarıdan gelen bir motor gürültüsü ve çocuk çığlıkları dikkatini çekti. Merakla pencereye yaklaştı.

10 cm – Beautiful Moon

Dışarıdaki manzarayı görünce gözlerine inanamadı genç kız: Moon Jee nerden bulmuşsa bulmuş, son model bir Harley Davidson motosiklet üzerinde kliniğe gelmişti! Etrafını saran mahalle çocuklarıyla konuşup şakalaşıyordu. Ayça ağzı açık kalmış bir halde koşturarak odadan çıktı, kliniğin merdivenlerinden koşar adımlarla indi. Dışarı çıktığında Moon Jee sevinçle el sallayıp bağırdı:

“Gelsene Ayça!”

Ayça şaşkın şaşkın yanına yaklaşınca hemen arkasında duran bir kaskı da ona uzattı.

“Al bakalım, şöyle sıkıca tak. Hah, aferin!”

“Moon Jee bu da nerden çıktı?” dedi Ayça hayretle, ama Moon Jee aldırmaz bir tavırla: “Jin Beom’dan çarptım!” dedikten sonra onu kucaklayıp motorun arkasına oturtmuştu bile.

“Ellerini de belime koy… Hah, işte böyle! Hadi bakalım, gidiyoruuuuuz!”

Böyle deyip çevresindeki çocuklara el salladı, onların neşeli çığlıkları arasında motosiklet hareket etti! Ayça korkuyla Moon Jee’nin beline yapıştı:

“Moon Jee! Yavaş git, n’olursun!”

“Aigooo, sen tam bir korkak tavuksun!” diye bir kahkaha attı Moon Jee. Ama yüzüne keyifli bir gülümseme yayılmıştı. Bir elini Ayça’nın kendi belindeki elinin üzerine koydu, neşeyle bağırdı:

“Hey Seul sokakları! Bekleyin, biz geliyoruuuuz! Yihuuuu!”

Az sonra motosiklet güneşli Seul sokaklarında ilerlerken Ayça da az önceki korkuyu üzerinden atmış, kendini bu maceranın keyfine kaptırmıştı. Yüzüne keyifli bir gülümseme gelirken sesini duyurmak için yüksek sesle:

“Bununla gezmek cidden çok güzelmiş!” diye bağırdı, “Teşekkür ederim Moon Jee-ya!”

“Böyle kuru bir teşekkürü kabul etmiyorum!” diye bağırdı Moon Jee de sırıtarak. “Bana duyduğun aşkı tüm dünyaya haykırırsan belki kabul edebilirim…”

Bunun üzerine genç kız bir kahkaha attı. Sonra bu afacan oğlana uymaya karar verdi ve yüzünü okşayan rüzgara karşı neşeyle bağırdı:

“Heeeeyyy!!! Heeeeeey, tüm dünya! Beni dinleyin! Ben bu çocuğu seviyoruuuum!”

“Daha çok bağırmalısın, bütün dünya duyamadı!” dedi Moon Jee neşeyle sırıtarak. Ayça bütün gücüyle bağırdı:

“Ayça Moon Jee’yi seviyooooor! Onu çok, çok, çok seviyooor!”

“Moon Jee de Ayça’yı seviyor! Heeey, Ajumma, Ajusshi, duydunuz mu beni??” diye bağırdı Moon Jee yanlarından geçtikleri yaşlı teyze ve amcaya doğru. Ayça bir kahkaha attı. O sırada az daha dengesini kaybediyordu; korkuyla yeniden genç adama sarıldı. Sonra da başını onun sırtına yasladı, gözlerini yumdu. Yüzüne neşeli bir gülümseme düşerken sonsuza kadar böyle gidebileceğini düşündü…

Biraz sonra Moon Jee bir parkın girişinde yavaşladı ve durdu. Ayça merakla gözlerini açtı. Moon Jee arkasına döndü, genç kıza sevgiyle gülümsedi:

“Gel bakalım güzel kız: Seni gizli parkımla tanıştırayım…”

Bir eliyle Ayça’nın elinden tuttu, motorun arkasındaki ufak sepeti de diğer eline aldı ve parkın nehir manzaralı güzel bir köşesine kadar yürüdüler. Moon Jee yere oturup derin bir nefes aldı:

“Vuhaaaa! Buraya ilk kez mutlu olduğum bir zamanda geliyorum, biliyor musun?”

“Aaa, o da nedenmiş?” dedi Ayça merakla. Moon Jee çarpık bir gülümsemeyle mırıldandı:

“İlk kez burayı keşfettiğim gün, seni verandada öptüğüm ve bunu yaptığım için kendimden nefret ettiğim gündü… İkinci defa ise, senin San Young’a geri döndüğünü zannettiğim zamandı… Yani bu güzel yer, en depresif anlarıma tanıklık etti. Ama artık burayı o kötü anılarla hatırlamak istemiyorum: Bu güzel park, bizim en mutlu zamanlarımızla hafızama kazınmalı!”

Ayça tatlılıkla gülümsedi ve Moon Jee’nin elini sıktı. Sonra yüzüne hafif bir hüzün düştü:

“Ben bugün Han Seul’e gittim Moon Jee,” dedi.

Moon Jee birden irkildi. Merak ve korkuyla ona baktı: “Ee? Konuştun mu?”

“Hayır, konuşamadım,” dedi Ayça, “Odasında yoktu… Uzun zaman bekledim ama gelmedi…”

Moon Jee rahatlayıp derin bir nefes verdi. Sonra:

“Kızacaksın belki ama bence iyi olmuş,” dedi. “Birazcık daha sabret Ayça… Ben ona en müsait zamanda her şeyi anlatacağım…”

Ayça’nın yine susup hüzünlü düşüncelere daldığını görür görmez de hemen atıldı:

“Ah, bak ne getirdim: İkimize kendi ellerimle sandviç hazırladım! Bu güzel havalar sona ermeden şöyle bir tadını çıkaralım, öyle değil mi?”

Böyle deyip yanında getirdiği sepeti açtı, birer sandviç ve birer şişe meyve suyu çıkardı. Ayça ona neşeyle karışık şaşkınlıkla bakıyordu:

“Vayyy…. Senin böyle marifetlerin de mi vardı? Madem öyle, neden bunca zamandır bir kere bile bize yemek pişirip getirmedin bakiyim?”

“Eh, biraz tembel olduğum doğrudur,” diye sırıttı Moon Jee, “Ama sevdiğim kadın için gerekirse her gün yemek de pişiririm!”

Ayça yan yan baktı ona: “Bu lafını unutma, hatırlatırım!” Moon Jee ise birden düştüğü tuzağı fark edip kekelemeye başlamıştı:

“Ee… Yani her gün dediysek… Yani…” Sonra sevimli bir biçimde Ayça’ya sokuldu: “Ama sen bana kıyamazsın ki? Di mi? Di mi?”

Öyle sevimliydi ki Ayça dayanamadı gülmeye başladı. Genç adamın saçlarını okşarken: “Tamam tamam,” diye güldü, “Sadece arada bir pişirsen yeter…” Moon Jee bunun üzerine sevimli bir köpek yavrusu gibi başını sevinçle, hızlı hızlı salladı.

Biraz sonra sandviçlerini yemiş, karınları doymuş bir biçimde arkaya doğru yaslanmış, batan güneş manzarasının tadını çıkarıyorlardı. Moon Jee birden yerinde doğruldu:

“Ah, dur, dur! Daha sürprizlerim bitmedi…”

“Daha ne varmış?” dedi Ayça merakla. O sırada Moon Jee sepetten kitap gibi bir şey çıkarmıştı. Ayça’ya dönüp gülümsedi:

“Kim ailesinin geçmişiyle tanışmaya hazır mısın bakalım?”

Ayça sevinçle yerinde doğruldu:

“Ah… Yoksa o bir fotoğraf albümü mü?”

“Aynen öyle küçük hanım! Şimdi size sevgili Moon Jee’nizin ne kadar tatlı bir çocuk olduğunu bir defa daha kanıtlamak üzereyiz: İşte küçük Moon Jee!”

Böyle deyip ilk sayfayı açtı, ama önce bir düğün fotoğrafı çıktı karşılarına. Moon Jee sırıttı: “Tabii önce Moon Jee’nin yapım aşamalarını izliyoruz: Anne ve babanın düğünü…”

Small Acacia Band – Love

Moon Jee Ayça’nın yanına oturdu ve birlikte sayfaları yavaş yavaş çevirmeye başladılar. Ayça, yüzünde hafif buruk bir tebessümle bakıyordu pek çok fotoğrafa: Demek Moon Jee’nin annesi ve babası, şu ciddi görünüşlü adam ve kibar kadındı. Ayça babasının hiç gülmeyen yüzüne baktıkça Moon Jee gibi şebek bir oğlanın bu aileden nasıl çıktığına hayret ediyordu!

Daha ilerideki fotoğraflarda, asil görünüşlü anne ve babanın kucaklarında bir bebek beliriyordu: Han Seul… Sonra, Han Seul’ün biraz daha büyük halleri, altı-yedi yaşlarındaki resimleri geliyor, ve bu sefer bir başka minik bebek giriyordu görüntüye: Moon Jee…

“İkiniz de ne kadar şirinsiniz,” dedi Ayça gülümseyerek. Moon Jee başını salladı; o da hafif bir nostaljiyle bakıyordu eski fotoğraflara… Bir fotoğrafta abisi onu salıncakta sallıyor, diğerinde omzuna oturtmuş koşturuyordu! Moon Jee burukça gülümsedi: Gerçekten, abisinin onun üzerinde ne çok emeği vardı!

O sırada Ayça Moon Jee’nin 2-3 yaşlarında olduğu, tepeden bağlanmış fıskiye modeli saçları olan bir fotoğrafını görünce kahkahalarını tutamadı:

“Omoooo! Şunun şirinliğine bak! Burda aynen kız çocukları gibisin Moon Jee!”

“Hiç de bileeee!” diye feryat etti Moon Jee, “Ben şimdi bile arada bir öyle yaparım saçımı! Bak, bak! Hiç de bile kıza benzemiyorum, tamam mı?!”

“Boşuna uğraşma, kıza benziyorsun,” diye sırıttı Ayça. Sonra, yanındaki çocuğun saçlarını karıştırdı: “Ama çok, çok şekersin! Şu halini elime verseler ısırmaktan kollarını mosmor ederdim!”

“Şimdi de ısırabilirsin, ben bir şey demem,” diye sırıttı Moon Jee. Ayça gülerek onun kafasına vurdu: “Zevzek!” Ama fotoğraftaki bebeği eliyle sevmeden edemedi. Gerçekten çok sevimliydi…

Fotoğraf albümünü kapattıklarında ikisinin de yüzüne mutlu birer sırıtma gelmişti.

“Senin fotoğrafın yok mu? Senin bebekliğinin de en az bu kadar sevimli olduğuna eminim,” dedi Moon Jee. Ayça hüzünle başını salladı:

“Hepsi Türkiye’de kaldı… Belki günün birinde gösteririm…”

“Evet, ileride bir gün birlikte Türkiye’ye gittiğimiz zaman albümlerine de bakarız,” dedi Moon Jee hevesle. “Ama keşke o hallerini daha önce görmemin bir yolu olsaydı… Merak ettim…”

“Benim de böyle fıskiye modeli saçlı bir sürü fotoğrafım vardır,” dedi Ayça gülerek. “Gözlerimi de böyle kocaman açmışım, maviş maviş bakıyorum…”

“Omoooo, senin küçüklüğün süper şirin bir şeydir desene!” dedi Moon Jee. Sonra sırıttı, kolunu Ayça’nın omzuna attı: “Ne dersin Ayça? Bir an önce evlenip bir tane sana, bir tane de bana benzeyen bebekler yapalım mı?”

Ayça birden kıpkırmızı oldu! Öksürmeye başladı.

“Öhö öhö! Moon Jee! Sen… sen neler diyorsun?!”

“N’olmuş?” diye omuz silkti Moon Jee kaygısızca. “Bir gün evlenmeyecek miyiz? Sen sonsuza kadar böyle sevgili modunda takılmayı mı düşünüyordun?!”

“Yani… Şimdi…” Ayça ne diyeceğini bilemez haldeydi. Daha bırak kendi ailesini, Han Seul’e bile sevgili olduklarına dair bir şey söyleyememişken, bu muhabbetleri açmanın sırası mıydı hiç?! Ama Moon Jee çoktan hülyalara dalmıştı bile:

“Evet, bir tane sana benzeyen kızımız olsun,” diye gözlerini göğe dikip hayal kurmaya başladı. “Gözleri iri olsun, hatta mavi de olabilir, ben artık mavi göz sever oldum, cidden bak… Oğlan çocuğu bana benzesin ama, benim gibi yakışıklı olsun kerata!”

Ayça gülmeden edemedi: “Valla mavi gözlü bir kız çocuğu bekleme: Mavi göz geni çekiniktir; iki tarafta da yoksa ortaya çıkmaz…”

“Hadi yaa?” dedi Moon Jee. Sonra dudak büktü: “Neyse n’apalım, anneleriyle idare ederiz…”

“Ama belki torunlarımız mavi gözlü olabilir,” dedi Ayça ciddi ciddi. Moon Jee de: “Hımm, olabilir…” diye mırıldandı.

Ayça birden gülmeye başladı: Bu da neydi böyle?! Kendisi de bu hayalci çocuğun hayallerine kapılmış, ciddi ciddi torunlarının göz renginden bahsediyordu, öyle mi?!

“Ne oldu, niye gülüyorsun?” dedi Moon Jee merakla.

“Yani… Ne bileyim, az önce konuştuklarımız biraz tuhaf geldi…” dedi Ayça. Moon Jee sırıttı, sonra genç kızın iki yanağını tutup sıkıştırmaya başladı:

“Aigooo! Benim utangaç sevgilim! Çocuk yapmaktan bahsettik diye utandın mı kız??” Sonra yavaşça genç kızın kulağına yaklaştı, çapkın bir sesle fısıldadı: “Hiç merak etme: Ben sana bütün teknikleri uygulamalı olarak öğreteceğim!”

Ayça birden kıpkırmızı oldu! Öfkeyle: “YA!” diye bağırdı, “Çok terbiyesizsin Moon Jee!” Ve Moon Jee’ye vurmaya başladı; Moon Jee ise bir yandan kendini korumaya çalışırken bir yandan da kahkahalarla gülüyordu.

Jin Beom, Joon Hwa ve Hyung Kan geniş mansiyonun modern bir biçimde döşenmiş olan geniş salonunda oturmuş, ellerinde birer meyve suyu, TV izliyorlardı. Birden kapı çaldı. Çocuklar şaşkınlıkla birbirlerine baktılar:

“Moon Jee Hyung olabilir mi? Bu akşam burda kalacağından bahsediyordu…”

“Umarım gelen odur, motorumu aldı alalı iki gündür adamdan ses-seda çıkmadı!” diye homurdandı Jin Beom.

“Bunu öğrenmenin tek bir yolu var: kapıyı açmak,” diye sırıttı Joon Hwa ve açmak üzere kapıya doğru yöneldi. Kapıyı açar açmaz da “ah, siz!” diye kekelerken Su Hyun, onun bir şey demesine izin vermeden içeriye dalmıştı:

“Nasılmış bakalım benim Çoğunlukla Zararsız’larım? Ne yaptınız, yerleşebildiniz mi? Hani, Moon Jee-sshi nerde?”

Joon Hwa gözlerini kaçırıp “şeyyy…” diye kekelemeye başladığı anda Su Hyun’un kaşları çatıldı:

“Sakın bana hâlâ gelmediğini söylemeyin! Bu çocuk ne yapmaya çalışıyor??”

“Sadece hayatın tadını çıkarmaya çalışıyor,” dedi kapıdan bir ses. Hepsi dönüp baktılar. Gelen Moon Jee’ydi. Genç adam kaygısız bir tavırla içeri girdi, sonra elindeki motosiklet anahtarını Jin Beom’a attı: “Al bakalım Jin Beom… Depoyu fulledim!” Sonra, Su Hyun’a döndü:

“İşte geldim Su Hyun-sshi… Bu gece burada kalacağım…”

“Sadece bu gece değil, bundan böyle burada yaşamalısın,” diye kaşlarını çattı Su Hyun. “Yakında albüm çıkıyor, promosyon çalışmaları için her gün başka bir yerde olacaksınız. Hepinizi ayrı ayrı yerlerden toplayamayız, değil mi? Hem artık ünlü biri olacaksın; o eski mahalle evinde her dakika kapında bitip seni rahatsız edecek olan hayranlarla yaşayamazsın!”

Moon Jee gözlerini devirdi. Adamların bu işi fazla abarttıklarını düşünüyordu. Ama gene de Su Hyun’un suyuna gitmek için: “Ha ha, evet…” dedi ve adamın omzunu patpatladı: “Tamam Su Hyun-sshi… Anladım ben, anladım…” Sonra da kaygısız bir biçimde salonun ortasına doğru yürümeye başladı. Su Hyun’sa:

“Sonra bir de Ayça denen o kız meselesi var!” diye bağırdı hemen.

Princess’ Man OST – Resent You, Love You

Moon Jee birden hayretle döndü. Gözlerini kısıp adama baktı. Yüzünde ilk defa ciddi bir anlam belirmişti:

“Ne olmuş Ayça’ya?” dedi ciddi bir sesle.

Su Hyun sert adımlarla geldi, genç adamın tam karşısında durdu. Ona dik dik bakarak:

“Kontrat maddelerini unutma Moon Jee-sshi,” dedi. “Albümün çıkış tarihinden itibaren iki sene boyunca sevgili edinmeniz yasak! O kızdan derhal ayrılmak zorundasın!”

Moon Jee birden alaycı bir biçimde sırıttı. Tekrar Su Hyun’a döndüğünde bakışları ateş saçıyordu adeta:

“Ayrılmak mı??! Kusura bakma Su Hyun, ama Ayça’dan asla, ama asla ayrılmam!” Sonra parmağıyla Su Hyun’un göğsüne dokundu, onu sertçe itti: “Bu konuda ısrar edersen kırıcı olmak zorunda kalacağım!”

Diğerleri sus-pus olmuşlardı. Hiçbiri Moon Jee’nin bu kadar ciddi olduğu başka bir zamanı görmemişti. Su Hyun da şaşkındı, ama hemen sonra kaşlarını çattı:

“Yaptığımız kontratı unutma Moon Jee-sshi: Eğer bir sevgili edinirsen albümden de, bu güzelim malikaneden de, şan şöhret ve paradan da vazgeçmek zorundasın!”

Moon Jee birden alaycı bir kahkaha attı!

“Demek öyle!” diye bağırdı. “Al albümünü de, paranı da, götüne sok! Hiçbiri zerre kadar umrumda bile değil, tamam mı?! Ayça’dan asla ayrılmayacağım, ASLA!”

Ve birden arkasını döndü, hızlı adımlarla yürüyüp evden çıktı! Su Hyun ağzı açık kalakalmıştı; diğerleri de en az onun kadar şaşkındılar. Kendini ilk toparlayan Joon Hwa oldu; Su Hyun’a döndü, beline kadar eğilip hızlı bir selam verdi:

“Siz merak etmeyin Su Hyun-sshi, ben onunla konuşur aklını başına getiririm!” diye bağırdıktan sonra hemen kapıya doğru koşturdu.

Moon Jee öfke dolu adımlarla hızlı hızlı yürüyordu. Joon Hwa ona yetişebilmek için koşturmak zorunda kaldı:

“Hyuuung! Bekle beni, Moon Jee Hyung!”

Moon Jee yavaşlamadı bile. Joon Hwa “ah, cidden inanamıyorum!” diye kendi kendine söylenerek bütün gücüyle canını dişine takıp koşturdu; genç adamı evin bahçe kapısına varmadan yakaladı. Kolundan tuttuğunda soluk soluğaydı:

“Hyung… Dur… dur…” Kesik kesik nefesler alıyordu. Moon Jee ise kolunu kurtarmaya çabaladı:

“Bırak Joon Hwa! Parası da, ünü de onun olsun! Umrumda bile değil!”

“Peki ama ya biz?? Biz ne olacağız?!” diye bağırdı Joon Hwa.

Moon Jee birden durdu. Karşısında, çaresizlikle gözlerini kendisine dikmiş olan genç adama hafif bir suçluluk duygusuyla baktı. Joon Hwa ise hüzünlü bir biçimde feryat ediyordu:

“Bunca zamandır verdiğimiz emekler boşa mı gidecek?! Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik! Adamların bütün şartlarını kabul ettik, her birimiz kendi özel hayatımızı hiçe saydık! Ve sen, sen tek bir hareketinle tüm bunları yıkıp geçecek misin Hyung??”

Moon Jee tereddütle dudaklarını ısırdı. Karşısındaki öfkeli genç adamın hakkı vardı: Çocukcağız bu projede yer alabilmek için iki senedir peşinde koştuğu Yu Ra’yla sevgili olma şansını bile tepmişti!

Ama… ama Ayça her şeyden önemliydi işte… Yavaşça:

“Özür dilerim,” dedi. “Sizi asla ama asla yarı yolda bırakmak istemem… Bunu biliyorsun… Ama Ayça’dan da vazgeçemem…”

“Ondan vazgeçmeni söyleyen kim?!” dedi Joon Hwa. “Sadece biraz ara verin. Ya da gizli gizli görüşün, ama kimselere, özellikle de Su Hyun’a ve büyük yapımcıya çaktırmayın! Bunu bile yapamayacak kadar körkütük âşık olmuş olamazsın!”

Moon Jee hafifçe gülümsedi. Aslında tam da öyleydi; gözü karalığı öyle abartmıştı ki, politik davranıp durumu idare etmeyi bile aklına getiremeyecek haldeydi. Ama Joon Hwa’nın da haklılık payı vardı: Bunca zamandır hayalini kurdukları gün gelip çatmışken, Moon Jee bunu kendi elleriyle yıkan kişi olamazdı…

Derin derin içini çekti. Sonra elini dostça hoobae’sinin omzuna koydu, sevimlice gülümsedi:

“Öyle olsun Joon Hwa… Ayça’dan vazgeçemem, ama bir çıkar yol bulmaya çalışacağım… Sizin için yapacağım bunu.”

Joon Hwa da rahatlayarak gülümsedi. Moon Jee’ye güvenebileceğini biliyordu. Hyung, onları yarı yolda bırakmazdı.

İki çocuk omuz omuza eve döndüler. Moon Jee içeri girer girmez Su Hyun’a soğuk bir bakış attı:

“Öncelikle şunu söyleyeyim Su Hyun: Ayça’dan ayrılacak falan değilim… Ama kontrat maddeleri sevgilim olduğu bilgisinin hiçbir biçimde sızmaması gerektiği şeklinde değiştirilirse, buna uymaya azami dikkat sarf edeceğim. Sizinle anlaşacağımız nokta ancak bu kadar olacaktır…”

Böyle deyip adamın cevabını bile beklemeden arkasını döndü, sert adımlarla merdivenlerden çıkıp yukarıdaki kendi odasına doğru ilerledi. Su Hyun’sa ne diyeceğini bilemeyerek kalakalmıştı. Orta yaşlı adam dişlerini sıktı: Bu meseleyi büyük patronla görüşmesi gerekiyordu. Ama içinden bir ses, patronun bu kadarına razı olmayacağını söylüyordu…

Ani bir hareketle diğer üç çocuğa döndü:

“Gençler… Bu Ayça denen kızın telefon numarasını bilen var mı?”

Diğerleri şaşkınlıkla birbirlerine baktılar, sonra üçü birden başlarını salladılar. Su Hyun memnuniyetle gülümsedi.

Henüz elindeki kozlar bitmemişti…

Moon Jee malikânede fazla kalmadı: Ertesi gün, provalardan sonra yine kendi evine geçti. Aklı, o akşam için Ayça’ya hazırlayacağı sürprizle dopdolu, sırıtarak mutfağa geçti. Bu arada genç kıza mesaj atmış, klinikte işi biter bitmez onun evine gelmesini söylemişti.

Kapı çaldığı zaman hazırlıkları tamamlamıştı bile. Yüzüne büyük bir gülümseme yerleşirken sevinçle kapıya koşturdu.

Protect the Boss OST – A Pink – Please Let Us Just Love

Gelen gerçekten de Ayça’ydı. Genç kız yorgun, ama yine de neşeli bir biçimde gülümsüyordu:

“N’aber Moon Jee-ya? Telefon mesajın son derece gizemliydi, hayırdır, beni içeride büyük bir sürpriz mi bekliyor?”

Moon Jee sevimlice sırıtıp başını salladı:

“Eh, öyle de denebilir… Gel bakalım içeriye…”

Genç kız içeri girer girmez de onun arkasına geçti, elleriyle gözlerini kapadı:

“Evet, şimdi ilerleyelim lütfen hanfendi… Dikkat, sağ tarafında ayakkabılık var, ona çarpıp devirme sakın!”

Ayça ise ellerini uzatmış, kör bir biçimde ilerlemeye çalışırken bir yandan da kıkırdıyordu: “Âlemsin Moon Jee… Bu kadar törene ne gerek var yahu, şöyle gözlerim açık doğru dürüst yürüyemez miyim?!”

“Oyunbozanlık etme bakiyim! Zaten geldik bile… Hah, şimdi gözlerini açabilirsin…”

Böyle deyip ellerini Ayça’nın gözlerinden çekti. Genç kız gülümseyerek gözlerini açtı. Birden, karşısındaki manzarayla nefesi kesildi:

Moon Jee, bahçeyi rengârenk fenerlerle süslemişti. Normalde de zaten muhteşem olan bahçe, şimdi adeta bir masal dünyasından fırlamış gibi görünüyordu. Bahçenin ortasında yemek masası, üzerinde çeşit çeşit yemekler ve tam ortada boş kalan yerde mumlarla yazılmış “seni seviyorum” yazısı vardı. Ayça gözlerine inanamıyordu; çocukcağız ne kadar da uğraşmıştı böyle?!

Şaşkınlıkla Moon Jee’ye döndü. Genç adamın yüzüne gururlu bir gülümseme yayılmıştı:

“Beğendin mi?”

“Beğenmek mi… Bayıldım!” dedi Ayça titreyen bir sesle. Öyle duygulanmıştı ki, her an ağlamaya başlayabilirdi!

Moon Jee sürprizin işe yaradığına memnun, sevinçle gülümsüyordu. Sonra genç kızı elinden tuttu, heyecanla çekiştirip masaya oturttu. Bir yandan da:

“Sen asıl yemeklerimi tadana kadar bekle: Özümde tembel bir insan olabilirim; ama bir işi yaptım mı tam yaparım sevgili küçük hanım. Ve yemek konusunda da iddialıyım!” diye neşeyle konuşuyordu.

Gerçekten de Moon Jee’nin yemekleri oldukça lezzetliydi. Kore mutfağını bir türlü sevemeyen ve hâlâ tam bir kebapçı olan Ayça bile bunu itiraf etmek zorunda kaldı! Moon Jee ise onun iştahla yemesine baktıkça sevinçle sırıtıyordu:

“Evet, Çinli bilgelerin haklılığı bir defa daha doğrulandı: Bir kadının kalbine giden yol midesinden geçiyor!”

Ayça bir kahkaha patlattı:

“Onun aslı Türkçe’dir. Ve kadının değil, erkeğin kabine giden yol midesinden geçer!”

Moon Jee: “Gene mi tutturamadım?? Olamaz yaa!” diye feryat ederken Ayça sırıtarak karşısındaki çocuğun saçlarını karıştırdı: Çok şirindi yaa…

Yemekten sonra ellerinde birer kadeh şarapla verandaya geçip oturdular. Ayça’nın gözü az ilerideki gitara takılınca genç kız hevesle ellerini çırptı:

“Ah! Hadi bana biraz gitar çalmayı öğret Moon Jee-ya! Bir müzisyenin sevgilisi olarak azcık da olsa müzikten anlamam gerekir, öyle değil mi?”

Moon Jee neşeyle: “Aye Aye Captain!” deyip elini başına götürdü, asker selamı çaktı. Sonra gitarı almak üzere koşturdu.

Böylece yarım saat kadar uğraştılar. Ayça temel akorları öğrenmişti bile.

“Aferin sana, hiç de fena değilsin,” dedi Moon Jee sırıtarak. “Hatta böyle gidersen bir seneye kalmaz gruba bizim Jin Beom’un yerine seni alırız!”

“Yok canım, bir başkasını yerinden etmek gibi hain emellerim yok çok şükür! Ben sadece sadık bir hayranınız olarak kalmakla yetineyim şekerim…”

Ayça böyle deyip gülümseyerek gitarı bir köşeye bıraktı. Sevgiyle Moon Jee’ye döndü:

“Bana bir şarkı söyler misin Moon Jee?”

Moon Jee şaşkınca ona döndü. Genç kız, ilk kez kendisinden şarkı söylemesini istiyordu. Sonra sevimlice başını salladı: Neden olmasın?

Bir an durdu. Acaba hangi şarkıyı söylemeliydi? İkisinin şarkısı olan Forever’ı mı mesela?

Ama sonra, aklına gelen şarkı ile birlikte yüzüne hafif bir gülümseme geldi. Yumuşak bir sesle mırıldanmaya başladı:

Richard Marx – Can’t help falling in love with you

“Wise men say only fools rush in (akıllı adamlar der ki, sadece aptallar acele eder)

But I can’t help falling in love with you… (Ama ben sana âşık olmama engel olamıyorum…)

Shall I stay? Would it be a sin? (Kalayım mı? Bu bir günah mı olur?)
If I can’t help falling in love with you (eğer sana âşık olmama engel olamıyorsam)

Like a river flows to the sea (denize akan bir nehir gibi)
So it goes (işte böyle)
Some things are meant to be (bazı şeyler olmak zorundadır)

Take my hand (elimi tut)
Take my whole life too (bütün hayatımı da al)
For I can’t help falling in love with you… (çünkü sana âşık olmama engel olamıyorum)”

Ayça onu yüzünde tatlı bir tebessümle dinliyordu. Gözlerini bahçenin dört bir yanında parıldayan rengârenk fenerlere dikmişti. Onların ışığı gibi, kendi kalbi de duygularla titreşiyordu. Moon Jee’ye doğru sokuldu, başını onun omzuna yasladı. Genç adamın mırıldanmaya devam ettiği şarkı kulağını okşarken mutlulukla gülümsedi.

Moon Jee son notaları da mırıldandıktan sonra sustu. O da gözlerini bahçedeki fenerlere dikti. Genç adam, bir başka geceyi anımsamadan edememişti: Haeundae’de, Gwangan köprüsünün ışıklarını birlikte izledikleri gece… Kendi kendine hafifçe gülümsedi. O zaman ona şefkatle şarkı söyleyen o genç kız, kalbindeki yaraları tamir etmekle kalmamış, şimdi o kalbin kraliçesi de oluvermişti…

Başını yavaşça çevirip, hâlâ başı omzunda duran genç kıza sevgiyle baktı. Onun saçlarının üzerine hafif bir öpücük kondurdu.

Ayça mutlulukla gülümsedi. Elini genç adamın sırtından dolaştırdı, aynı anda Moon Jee de onun omzunu kavrayıp başını onun başına yasladı. İkisi de oturuşlarını hiç bozmadan, birbirlerine sarılır gibi sıkıca tutundular.

“Bu evi bırakmayacağım…” diye mırıldandı Moon Jee. “Senle böyle anılarımız olan bir yerden nasıl vazgeçerim? Burayı da kirada tutmaya devam edeceğim…”

Ayça birden heyecanla başını kaldırdı. Işıl ışıl gözlerle Moon Jee’ye baktı:

“Ah, ciddi misin? Çok sevindim! Bu bahçe başkalarının olacak diye öyle üzülüyordum ki!”

Moon Jee de gülümsedi. Genç kızın neşesi hoşuna gitmişti. Sevgiyle baktı ona:

“Burası bizim gizli bahçemiz… Onu başkalarına vermeye dayanamam! Hatta…”

Genç adam bir an durdu, sonra şakacı bir sesle ekledi:

“Belki ileride çok paramız olur, seni çok daha güzel evlerde yaşatırım… Ama yine de bu evin bahçesinde çocuklarımızın koşuşturmasını isterim doğrusu…”

Ayça bir an irkildi. Başını geriye çekip Moon Jee’ya baktı. Gözbebekleri titriyordu.

Moon Jee de ona dönüp yine neşeyle gülümsedi. Ayça birden, hafif bir hüzünle “ne kadar da kaygısız…” diye düşündüğünü fark etti. Gerçekten de Moon Jee iflah olmaz bir iyimserdi. Aklına kötü ihtimallerin zerresini bile getirmiyordu.

Ayça birden hüzünlendi. Başını öne eğdi. Usulca:

“Bunları şimdi konuşmayalım…” diye mırıldandı.

Moon Jee şaşkınca ona baktı: “Neden?”

Ayça bir an sıkıntıyla kıpırdandı. Bunu ona nasıl açıklayabilirdi ki?

Derin derin içini çekti. Sonra Moon Jee’ye döndü. Hafif bir sesle:

“Çünkü… korkuyorum!” deyiverdi.

Moon Jee bu defa sahici bir hayretle baktı ona:

“Korkuyor musun?? Ama neden?!”

Ayça hafifçe omuz silkti. Yüzüne buruk bir tebessüm düşmüştü. Gözlerini Moon Jee’ye çevirdi. Genç adam, bu güzel gözlerin hafifçe nemlenmiş olduğunu görünce şaşkınlıkla durakladı.

“Hayallere fazla inanırsam gerçek olmayacaklarından korkuyorum belki de…” diye mırıldandı Ayça. “Geçen gün çocuklarımızdan konuşurken duraklamamın sebebi buydu: Eğer hayallerimizi dillendirirsek… onlara asla ulaşamayacağımızdan korkuyorum!”

Moon Jee duyduklarına inanamaz gibi öfke ve hayretle bağırdı:

“Öyle şey olur mu?! Hayallerimize ulaşamamak da ne demek?! Hepsini birer birer gerçekleştireceğiz, görürsün bak!”

Ayça ona küçük bir çocuğa bakan bir yetişkin gibi gülümsedi. Uzanıp sevgiyle onun saçlarını okşadı:

“Böyle düşünmen normal… Sen daha çok gençsin…”

“YA! Saçmalama, çok genç falan değilim, şu yaş muhabbetini açmasan olmaz!” dedi Moon Jee kızgınca. Sonra hemen yumuşadı, genç kızın yüzünü kendisine doğru çevirdi, onun nemli gözlerinin içine bakıp tatlı bir sesle:

“Hayallere inanmaktan korkma Ayça,” diye mırıldandı. “Bugünün gerçekleri de bir zamanlar hayalimiz değil miydi ha?! Düşünsene: Senelerdir müzik yapmayı isterdim, hayattaki tek amacım buydu. Ama yine de abimi kırmamak için gittim üniversitede ekonomi okudum! Artık yaşlandığıma, müzik kariyerimin barlarda çalmaktan öteye gidemeyeceğine inanmaya başladığım günlerde bir yapımcıyla anlaştık! Harika değil mi? Bu hayallerimin gerçekleşmesi demek değil mi?”

Ayça genç adamın heyecanına hafifçe gülümsedi. Moon Jee ise devam ediyordu:

“Ya senle birlikte olabilmeme ne demeli? Bu öncekinden de büyük, öncekinden de ulaşılmaz bir hayaldi!”

Sözün burasında durdu, genç kızın gözlerinin içine baktı. Sonra elini uzatıp onun yanağına dokundu. Gözbebekleri titriyordu.

“Sana böyle dokunabilmek…”

Sonra, gözlerini yumup yavaşça ona doğru eğildi. Ayça’nın dudaklarına minik bir öpücük kondurdu, gözlerini açmadan fısıldadı:

“Seni böyle öpebilmek…”

Ayça hafifçe ürpererek gözlerini açtı. Tam karşısında, Moon Jee bütün duyguları gözlerinde toplanmış bir biçimde ona bakıyordu. Sonra hafifçe gülümsedi, ve genç kızı bağrına bastı. Kulağına:

“Ve sana böyle sarılabilmek…” diye mırıldandı. “Bunların hepsini ne kadar, ne kadar çok hayal etmiştim!”

Ayça da ona sarıldı. Genç kız iyice duygulanmıştı.

“O yüzden hayal etmekten korkmuyorum artık…” diye mırıldandı Moon Jee. “Sen yanımdayken her şeyi başarabileceğimi biliyorum çünkü! Sen de buna inan, olur mu?”

Böyle deyip hafifçe geriye çekildi, yüzündeki sevimli gülümsemeyle sevgilisinin yüzüne baktı. Ayça onun şirinliğine gülmeden edemedi. Yarı gülerek, yarı duygulanmış bir vaziyette başını salladı.

Sonra da yine başını genç adamın omzuna yasladı. Moon Jee de onun elini iki avcu arasına aldı, parmaklarını parmaklarının arasından geçirdi.

O sırada, gökyüzünde bir yıldız kaydı…

Ertesi gün, Hae In klinikten çıkmış, dalgınca eve doğru ilerliyordu. Aklına bir gece öncesinin olayları gelince kendi kendine eğlenerek sırıttı. Ayça çok geç gelmişti. Hafif sarhoştu. Yüzünde tatlı bir pembelik, gözlerinde ise her zamankinden farklı bir ışık vardı. Hae In okuduğu kitaptan başını kaldırıp şaşkın şaşkın süzmüştü arkadaşını.

“Hoşgeldin… de, bu ne hal Ayça??”

Ayça birden kıkırdayarak onun boynuna atıldı, arkadaşını şapır şupur öptü. Ağzı kulaklarına varıyordu.

“Hae In-ah,” dedi hülyalı bir sesle. “Moon Jee’ye bu gece bir kez daha âşık oldum! Şu dünyada onun kadar romantik, onun kadar muhteşem başka bir adam olduğunu zannetmiyorum…”

“Neden, ne oldu ki?” dedi Hae In şaşkınca. Sonra birden, aklına gelen fikirle gözleri irileşti: “Ayçaaaa! Yoksaaaa?? Yoksa siiiiz?”

Ayça ona şaşkınca baktı: “Yoksa biz, ne?” Sonra birden jeton düştü! Genç kız anında kıpkırmızı oldu:

“HA-HAYIR! Hayır, öyle bir şey değil!” diye kekeledi, “Off Hae In, çok kötüsüüüün!”

Böyle deyip kanepedeki yastığı arkadaşına fırlattı! Sonra bununla da yetinmedi, gidip kızın başına çullandı! Hae In’se kendini Ayça’nın darbelerinden kurtarmaya çalışırken kahkahadan kırılıyordu: “N’apiyim kızımm, sen öyle şaftın kaymış bir halde gelince aklıma ilk gelen şey o oldu! “Heralde bizim kız hayatının gecesini yaşadı” diye düşündüm!”

“YAAAA!!!” diye bağırdı Ayça bir kez daha. “Çok terbiyesizsinn!”

“Nedenmiş o?? Bunlar doğal şeyler değil mi? Kaç yaşında kızsın, daha önce benzer şeyler yaşamışsındır…”

Ayça birden durdu. Utanarak gözlerini kaçırdı. Hae In’in gözleri hayretle irileşti:

“Yoksa…?! Ayça, sakın sen bana… Ayçaaaa???”

Ayça kıpkırmızı olmuş bir halde koridorda bir koşu kopardı! Hae In de kahkahalar atarak peşinden koşuyordu: “Ayçaaa! Han Seul’le aranızda hiçbir şey yaşanmadı mı?? Ya San Young’laa?? Ayça, ciddi olamazsın!”

“Ne var yaaa, bizde böyledir, ben evlenmeyi bekliyordum!” diye bağırdı Ayça ve odasına girip kapıyı sertçe çarptı. Hae In’se kızın oda kapısına vururken hâlâ gülüyordu:

“Kızım sen resmen azizlere denk gelmişsin! Han Seul’le kaç ay çıktınız siz?? İki? Üç?? Hiç tık yok muydu yani?! Amanıııın, zavallı çocuk!”

“Seni duymuyorum! Lalalalala!” diye içeride şarkı söylemeye başladı Ayça. Hae In bir kahkaha daha attı:

“Yazık yahu çocuklara! Bari Moon Jee’ye merhamet et! Çocuğun tam kanının kaynadığı yaşlar yav!”

Ama Ayça cevap vermek yerine “la la laaaaaa!” diye söylediği şarkının tonunu iyice yükseltince Hae In içini çekip vazgeçti, kendi odasına doğru yürümeye başladı. Bir yandan da hâlâ kendi kendine gülüyordu: Yok yok, bu kız kesinlikle Han Seul’le değil, Moon Jee’yle birlikte olmalıydı. İkisinin çocuksu halleri tam da birbirlerine göreydi çünkü!

Şimdi de Hae In Ayça’nın o hallerini hatırlayınca kendi kendine sırıtmadan edemiyordu: Vay utangaç hatun vay… Genç kız yürümeye devam ederken, birdenbire hemen önünde bir araba durdu. Camı açıldı, içeriden bir ses:

“Hae In!” diye seslendi.

Hae In şaşkınca dönüp baktı. Han Seul, arabanın şoför koltuğundan tüm yakışıklılığıyla gülümsüyordu.

“Ah… Selam!” dedi genç kız.

“Nereye gidiyorsun? Eve mi?”

Hae In hâlâ şaşkın, başını evet anlamında sallayınca da kendi yanındaki boş koltuğu işaret etti:

“Eğer işin yoksa gelsene? Birlikte bir yemek yeriz, sonra istersen seni eve bırakırım…”

Hae In bir an durakladı. Aslında bir yanı, Han Seul’le birlikte gitmeyi şiddetle istiyordu: Onun sıcak dostluğunu, tatlı sohbetini çok seviyordu. Ama… bir de işin başka bir yanı vardı ki, zavallı Hae In korkmadan edemiyordu: Han Seul’le fazla vakit geçirirse, ona karşı hissettiği o eski duyguların yeniden su yüzüne çıkmasından, yeniden acı çekmekten endişe ediyordu genç kız.

Ama içindeki büyük istek, tüm korkulara baskın geldi. Hae In hafifçe gülümseyerek başını salladı: Gelecekti.

Han Seul de “süper!” deyip uzandı, arabanın kapısını açtı. Hae In içeri binip oturunca da neşeyle ona baktı:

“Eee, nereye gidiyoruz? Bir Okinawa restoranına ne dersin?”

Hae In gülmeye başladı. “Yani… tamam, su kabağı severim de, o kadar da değil Han Seul!”

“Hahaha, şakaydı şaka!” diye sırıttı Han Seul. “Hımm… Pekiiii, şöyle kallavi bir kujolpan yemeye ne dersin? Süper bir restoran biliyorum…”

Hae In sevimlice başını salladı. Han Seul de: “o halde anlaştık!” diye sırıtıp gazı kökledi.

Naruto OST – Sakura’s theme

Biraz sonra, lüks bir lokantada karşılıklı olarak oturuyorlardı. Hae In, restoranın penceresinden görünen güzel nehir manzarasına hayranlıkla bakmadan edemedi:

“Ne hoş bir yermiş… Teşekkür ederim Han Seul, sayende günün yorgunluğu uçtu gitti!”

Han Seul sevinçle gülümsedi. Genç kızı mutlu ettiğine sevinmişti. Sonra, önündeki yemeği işaret etti:

“Kujolpanını yesene! Burası bu yemeği süper yapar… Krepleri çok lezzetli değil mi sence de?”

kujolpan

kujolpan

Hae In çok gözlü yemek tabağının tam ortasında duran kreplerden bir tanesini ağzına attı ve iştahla ağzını şapırdattı: “Mmm… cidden çok iyi!”

“Beğendiğine sevindim,” diye gülümsedi Han Seul. Sonra, biraz durakladı, yüzünde hafif buruk bir tebessümle ekledi: “Ayça’yı da buraya getirmiştim… O pek beğenmemişti…”

Hae In birden canının acıdığını hissetti. Çatalını yavaşça masaya bırakırken hüzünle gülümsedi: Evet ya… Yine Ayça, değil mi… Yine eski mevzuya geri döneceklerdi demek… Zavallı Hae In, yeni bir teselli seansı için gücünü toplamaya gayret edercesine derin bir nefes aldı.

Ama Han Seul, birdenbire başını iki yana salladı ve neşeyle gülümseyerek genç kıza döndü:

“Beyzbol izlemeyi sever misin? Buradan sonra seni bir beyzbol maçına götürebilirim istersen. Ya da sinemaya gidebiliriz…”

Hae In birden şaşkınlıkla ona baktı. Ayça’dan bahsedeceklerini, Han Seul’ün yeniden sızlanmaya başlayacağını sanmıştı. Ama genç adam çoktan konuyu değiştirmiş, kendi gözlerinin içine bakıp cevabını beklerken tatlı tatlı gülümsüyordu. Hae In şaşkınca kekeledi:

“Eee… Olabilir tabii, bana uyar…”

“Ah, harika!” dedi Han Seul ve ışıl ışıl gözlerle beyzbol maçından bahsetmeye başladı. Hae In sessizce dinliyordu. Ama sonra birden usulca:

“Han Seul…” diye mırıldandı.

Han Seul cümlenin ortasında durdu, merakla ona baktı. Hae In bir an ne diyeceğini bilemez gibi sıkıntıyla durakladı, gözlerini kaçırdı. Sonra derin bir nefes aldı: Aklından geçenleri söyleyecekti.

“Beni yanlış anlama,” dedi yumuşak bir sesle, “Seninle vakit geçirmeyi seviyorum. Sen çok iyi bir arkadaş ve çok eğlenceli bir insansın… Ama…” Genç kız sözün burasında durdu, incinmekten korkan bakışlarla Han Seul’e baktı: “Ama neden benle vakit geçirmek istediğini öğrenmem gerekiyor. İleride kırılmamak için bunu şimdi öğrenmem gerekiyor! Bana gerçeği söyle, lütfen; kesinlikle ama kesinlikle alınıp kırılmayacağım. Benle… Ayça’ya yakın olmak, ona tekrar geri dönmek için mi-“

“Saçmalama Hae In, olur mu hiç?!” diye öfkeyle onun sözünü kesti Han Seul. Sonra birden, böyle sert bir tepki verdiği için utandı. Sesini tatlılaştırıp devam etti: “Özür dilerim, yani demek istiyorum ki, aklımın ucundan bile geçmedi böyle bir şey… Ben yalnızca seninle vakit geçirmeyi seviyorum, senin arkadaşlığını çok seviyorum. Ayça’yı geri kazanmak gibi bir niyetim kesinlikle yok! Ben sadece…”

Sözün burasında durakladı. Sonra acıklı bir bakışla genç kıza baktı. Sesi titriyordu:

“Ben sadece… artık iyileşmek istiyorum…” dedi fısıldar gibi.

Hae In’in yüreğine bir ok saplanmış gibi oldu. Karşısındaki genç adama bakarken yüreğindeki tüm duygular titreşti sanki. İçinden onu bağrına basma, tüm yaralarını büyük bir sevgi ve şefkatle sarma isteği yükseldi.

Sonra birden toparlandı: “Saçmalama Hae In, yeniden kendini kaptırma, yoksa yine acı çekeceksin!” dedi içinden bir ses. Hae In aceleyle yutkundu, gözlerini kaçırdı. Ama Han Seul’ün az önceki sözü hoşuna gitmişti. Çok, çok hoşuna gitmişti. İçinde ince ince parlayan bir neşeyle gülümsemesine engel olamadı.

Han Seul’se onun yüzüne düşen mutluluk ifadesini görünce rahatlayıverdi: Genç kızın incinip kendisinden uzaklaşmasını istemiyordu. Onun arkadaşlığının kendisine ne kadar iyi geldiğinin farkındaydı genç adam… Bunu kaybetmek istemiyordu.

Böylece o da sevimli bir biçimde sırıttı, ve karşısındaki kızın gözlerine baktı:

“Eee?? Beyzbola gidiyor muyuz??”

Hae In gülümseyip başını sallayınca da sevinçle: “Süper!” diye bağırdı, ve hesabı getirmesi için garsona işaret etti.

Ayça ve Moon Jee o akşam sinemaya gitmişlerdi. Ayça beyaz perdedeki filme gözlerini diktiği halde pek bir şey görmüyordu: Aklı, Hae In’in dün gece söylediklerindeydi. “Çocuğa acı biraz, bu kadar eziyet etme!” demişti Hae In.

Yan gözle Moon Jee’ye baktı. Acaba cidden çocukcağıza eziyet mi ediyordu? Ama o da şimdiye kadar sadece öpüşmekle yetiniyor gibiydi. Yani, işleri daha ileri götürmek için herhangi bir girişimi olmamıştı. Yani… Öhömmm… Genç kız sanki Moon Jee düşüncelerini okuyacakmış gibi utanarak gözlerini kaçırdı. Ama sonra dayanamadı, yeniden göz ucuyla sevgilisine baktı. Genç adam, kaygısız bir biçimde gözlerini perdeye dikmiş, bir yandan mısır patlağından atıştırarak büyük bir keyifle filmi izliyordu. Ayça onun  biçimli burnuna, pürüzsüz tenine, güzel dudaklarına baktı ve bir defa daha kalbi hopladı sanki: Yanındaki çocuk, cidden yakışıklıydı. Hem de çok yakışıklı…

Genç kız sıkıntıyla içini çekip yüzünü buruşturdu: Evet, Moon Jee’yi feci halde çekici buluyordu. Onu öpmeye doyamıyordu. Hatta… evet, itiraf etmek zordu ama kendisi de, yani artık… Yani… şey…

“Iyyy, ben ne düşünüyorum böyle bee?!”

Hemen önüne döndü. Yüzü utançtan alev alev yanıyordu. Neyse ki sinema karanlıktı da, Moon Jee’nin bir şey fark edeceği yoktu.

Fakat genç adam, yanıbaşındaki sevgilisinin tuhaf bir biçimde kıpırdandığını fark etmişti maalesef: Şaşkınca ona döndü, kulağına yaklaşıp:

“Ayçacığım, ne oldu? Bir sorun yok, di mi?” diye fısıldadı.

Ayça’nın tüyleri diken diken oldu! Genç kız fena halde kasılarak:

“Yok! Yok bir şey!” derken farkında bile olmadan koltuğun kenarlarını sıktı: Moon Jee’nin kokusu çok hoştu yahu! Yalnız artık yüzüne bu kadar yakın durmasa hiç de fena olmayacaktı!

Moon Jee ona şaşkınlıkla baktı, sonra dudak büküp önüne döndü. Kaygısızca mısır patlağını yemeye devam ederken Ayça derin bir nefes aldı. Oh, şimdilik tehlike geçmişti!

Sonra birden, ne düşündüğünü fark edip irkildi: Tehlike mi…

Ayça kendini Nuri Alço gibi hissetmeye başlarken utanç içinde koltuğunda büzüldü…

Filmden çıkıp eve gelmelerine kadar Ayça epeyce durgundu. Bu durum Moon Jee’nin de gözünden kaçmamıştı elbette. Genç adam kaygıyla iç geçirdi: Bu duygusal kız kafasını yine neye takmıştı acaba?

O yüzden Ayçalar’ın evinin kapısına gelip Ayça yavaşladığı zaman Moon Jee onu elinden tutup çekiştirdi:

“Dur bakalım küçük hanım! Öyle hemen kaçmak yok: Önce bana bu geceki durgunluğunun sebebini anlatacaksın!”

Ayça şaşkın şaşkın başını kaldırdı. “Ne durgunluğu, durgun falan değil-”

Genç kız lafının yarısında birden ayaklarının yerden kesildiğini hissetti: Moon Jee onu hop diye kucaklayıp omzuna alıvermişti!

“Demek inkâr ha?? O zaman birtakım Uzak Doğu işkencelerine maruz bırakılacaksınız genç bayan!”

“Dur Moon Jee, ne yapıyorsun?! İndirsene beniiiii!”

“Olmaaaaazzz!” diye sırıttı muzip Moon Jee ve koşturmaya başladı: “İstikamet gizli bahçe! Hücuuuuum!”

Gerçekten de Ayça’nın sızlanmalarına ve onun sırtını yumruklamalarına rağmen genç çocuk dediğini yaptı: İki dakika sonra Ayça’yı eve sokmuş, verandaya külçe gibi bırakmıştı. Kesik kesik soluklanırken:

“Uzun zamandır koşmuyorum tabii, antremansız kalmışım…” diye sırıttı. Sonra yan yan Ayça’ya baktı: “Ya da sen biraz kilo almışsın hayatım…”

“YA! Hiç de bile! Ben hâlâ elli beş kiloyum!” diye somurttu Ayça. Moon Jee gülerek onun saçlarını karıştırdı: “Tabi tabii… Hehhe…”

Biraz sonra elinde birer kadeh şarapla genç kızın yanına dönmüştü. Onun hemen yanına otururken:

“Ee, şimdi anlat bakalım,” dedi, “Güzel sevgilimin canını sıkan neymiş, öğrenelim bakalım…”

Ayça ise gözlerini gökyüzüne dikmişti: Bu gece dolunay vardı…

“Işıkları kapasana…” diye mırıldandı. “Karanlıkta gökyüzü daha güzel oluyor…”

Moon Jee onun dediğini yaptı, sonra yeniden gelip kızın yanına oturdu. Merakla ona döndü, konuşmasını bekleyerek gözlerini kızın yüzüne dikti.

Kalafina – Hikari No senritsu

Ayça suskundu. Genç kız, yüreğinde ince bir hüznün yükseldiğini hissediyordu…

“Ayça…” diye fısıldadı Moon Jee. “Neyin var?… Lütfen anlat bana… Çünkü sen konuşmadığın zaman, ben korkuyorum…”

Ayça şaşkınca baktı ona. Genç adamın yüzü endişeyle kırışmıştı. Ayça, bu çocuksu yüze endişenin hiç yakışmadığını düşündü birden. Hüzünle gülümsedi, elini uzatıp Moon Jee’nin yanağına dokundu, hafifçe okşadı:

“Korkma… Korkacak bir şey yok… Ben… ben sadece…”

Bir an durdu, içini çekti. Tekrar bakışlarını Moon Jee’ye çevirdiğinde gözlerinden hüzün okunuyordu.

“Ben sadece seni yeterince mutlu edebiliyor muyum diye düşünüyordum…” diye mırıldandı. “Sanki… yani, ne bileyim… aramızda büyük farklar var Moon Jee… Ben… Ben başka bir kültürden geldim, sen başka… Ben senden büyüğüm… Sen sanatçısın, bense bilim insanı… Yani…”

Genç kız sesi kırılarak sustu. “Öyle işte…” diye mırıldandı. Moon Jee onu hiç sözünü kesmeden dinlemişti. Sonra birden hüzünle:

“Bütün bunları neden şimdi söylüyorsun ki?” diye mırıldandı. “Yoksa… benimle birlikte olduğuna pişman mı oldun Ayça?”

Ayça şaşkınca baktı ona. Moon Jee fena halde incinmiş gibi görünüyordu. Genç kız kekeleyerek:

“Hayır! Elbette hayır, olur mu hiç?!” diye itiraz etti. O zaman Moon Jee de atıldı:

“Öyleyse neden?! Neden böyle küçük detaylara takılıyorsun?! Aramızdaki farklar şimdiye kadar sorun oldu mu ki bundan sonra olsun? Sen benim dünyamı, ben senin dünyanı tanıdıkça daha çok sevmedik mi? Ayça, bütün bunların altında başka bir şey var, öyle değil mi, öyle değil mi ha??”

“Hayır, tabii ki değil!” dedi Ayça da ateşli ateşli. “Ama şimdiye kadar sorun olmamaları, bundan sonra da olmayacakları anlamına gelmez! Şimdiye kadar aşk, bazı şeyleri görmezden gelmek için yeterli oldu… Ama ya bundan sonra?! Eğer o aşkın ateşi gün gelir de sönmeye başlarsa, o zaman mutlu olmaya devam edebilecek miyiz?! Sen benim eksikliklerimi görmeye başlamayacak mısın?! Ben senin gibi ünlü ve popüler bir adamın yanında kendimi ezik hissetmeyecek miyim?! Senin çevrende belki onlarca, yüzlerce kadın olacak ve ben… ben…”

Ayça birden sustu. Soluk soluğa kalmıştı. Konuşma, hiç istemediği bir yöne gidiyordu. Genç kız kendi de en az karşısında şaşkınlık içinde onu dinleyen genç adam kadar hayretler içindeydi. Bütün bunları sorun ettiğini az öncesine kadar kendisi de fark etmemişti.

Moon Jee birden onun bileğinden tuttu. Diğer eliyle de onun yüzünü kendisininkine doğru çevirdi. Genç kızın gözlerinin içine baktı:

“Sana söz veriyorum, bunların hiçbiri sorun olmayacak!” dedi güven dolu bir sesle. “Ben seni ömrüm boyunca böyle sevmeye devam edeceğim… Başka kadınlara dönüp bakmayacağım bile! Aramızdaki tüm farkları mutluluk içinde kabul edeceğim. Senin sevdiğin her şeye saygı göstereceğim… Yalnızzz….”

Genç adam sözün burasında durdu, ciddi bir yüzle Ayça’ya baktı:

“Yalnız eğer benim cips yememe laf edersen, o zaman büyük bir sorunumuz var demektir!”

Ayça birden gülmeye başladı. “Yok, laf etmem, söz!” dedi kıkırdayarak. Moon Jee de derin bir nefes verdi: “Oh, çok şükür! Tam şu anda, ilişkimiz çok büyük bir krizi atlattı, biliyor musun?!”

Genç adam biraz daha güldükten sonra ciddileşti. Sevgiyle Ayça’nın yanağını okşadı:

“Benim duygusal sevgilim…” diye mırıldandı sevgi dolu bir sesle. “Böyle şeyleri kafana takma… Ben seni hayatım boyunca çok, ama çok, ama çok seveceğim! Ve bu sevgi, tüm zorlukların üstesinden gelecek! Beni mutlu etmek konusunda endişelenmen için hiçbir sebep yok; senin varlığın bile beni mutlu etmeye yetiyor zaten… Lütfen kendini boş yere hırpalamaktan vazgeç. Bak yoksa çabuk yaşlanırsın, o zaman ben de yanında çok çıtır kalırım, ona göre!”

Ayça yeniden gülmeye başladı: Deli çocuk… Ama sonra, söz verir gibi başını salladı: Tamam… Her şeyi fazla kafasına takmayacaktı. Onun yerine, bu güzel günlerin ve bu harika adamın sevgisinin tadını çıkarmaya çalışacaktı.

Moon Jee elini kalbinin üzerine koydu. Son derece ciddi bir sesle:

“Bu kalbe senden sonra girebilecek tek bir kadın var,” diye mırıldandı. Ayça’nın gözleri şaşkınlıkla açılırken de muzipçe gülümsedi: “O da gelecekte doğacak olan kızımız…”

Ayça’nın birden gözleri doldu. Genç kız aşırı derecede duygulanmıştı. Ah, bu romantik çocuk… İnsanın kalbini tam on ikiden vurmayı nasıl başarıyordu!

Karşısındaki genç adama, yüreğindeki bütün sevgiyle gülümsedi. Moon Jee de ona. Ayça bir kez daha, Moon Jee’nin böyle tatlılıkla gülümserken ne kadar çekici bir erkek olduğunu düşünmeden edemedi.

Karşı konulmaz bir çekime kapılmış iki mıknatıs gibi, hiç düşünmeden, aynı anda birbirlerine doğru uzandılar…

Moon Jee’nin sıcacık dudaklarını dudaklarında hissedince, Ayça’nın içindeki çağlayanlar yeniden gürüldemeye başladı sanki… Midesinden başına doğru bir ateş yükselirken, Ayça sinemada hissettiklerinin yeniden su yüzüne çıktığını fark edip bir an duraksadı. Ama bu duraksama an’ı çok kısa sürdü. Genç kız birden, kendini ilk defa tüm açıklığıyla duygularına bırakmaya karar verdi: Bu adama güveniyordu. Artık hiçbir tereddütü yoktu… O doğru kişiydi…

Ona tüm benliğini vermeye hazırdı…

Böyle düşünüp, Moon Jee’nin ensesine elini koydu. Onu yavaşça kendi üzerine doğru çekti…

Moon Jee ise dengesini kaybetmemek için elini yere koydu, şaşkınlıkla durakladı.

“Ayça?” dedi şaşkınca, “Sen… sen ne yapıyorsun??”

Ayça’nın mavi gözleri loş ışıkta yine lacivert denizlere dönüşmüştü. İçlerinde aşk dolu parıltılar yanarken:

“Ben… seninle olmak istiyorum…” diye fısıldadı.

Moon Jee şaşkındı. Utangaç kız arkadaşından hiç böyle bir hareket beklemiyordu. Ama şimdi onun yüzüne bakarken bir kez daha onun ne kadar güzel olduğunu fark etti ve nefesi kesildi: Bütün vücudunu ateş basmıştı. Yine de kendini kapıp koyvermeden önce, bir kez daha sormadan edemedi:

“Sen gerçekten… bunu istediğinden emin misin??”

Ayça bir an korkarak baktı ona: “Yoksa… sen istemiyor musun?”

Moon Jee yutkundu ve telaşla itiraz etmeye başladı: “Yok yok! Olur mu hiç?! Yani, tabii ki istiyorum! Ben sadece, sen kendini hiçbir şeye mecbur hissetme diye-“

“Gel buraya!” diye gülerek onun sözünü kesti genç kız ve Moon Jee’nin dudaklarına yapıştı.

Bunun üzerine Moon Jee de kendini rahat bıraktı. Sevgi ve istekle, genç kızın üzerine doğru eğildi, onu öpmeye devam ederken elini kızın tişörtünün belinden içeri soktu. Eli yukarı doğru uzanırken ikisinin de nefesleri hızlanmaya başlamıştı! Moon Jee sütyenin üzerine gelince durakladı. Yüzüne çapkın bir sırıtma geldi:

“Bir saniye!”

Böyle deyip çabucak kendi tişörtünü başından sıyırıp attı. Sonra yine kızın dudaklarına kapandı. O sırada bir eli de kızın sırtından dolaşmış, kopçayı bulmuştu. Genç adam artık fena halde heyecanlanmıştı. Duygular yüreğinden taşarken aşk dolu bir sesle mırıldandı:

“Seni çok… çok seviyorum Ayça!”

“ŞANGIRRR!”

İki genç korkuyla irkilip birbirlerinden ayrıldılar. Moon Jee yerinde zıplayıp ışıkları açtı. Birdenbire, ikisinin birden gözleri korkuyla irileşti:

Mutfak kapısının tam önünde, yere düşüp tuzla buz olmuş bir bardak…

Ve cam kırıklarının başında ayakta dikilip onlara dehşet içinde bakan Han Seul duruyordu…

-Bölüm Sonu-

14. Bölüm

“Sevmek ve sevilmek, güneşi iki yandan birden hissetmektir.”

David Viscott

SuJu Happiness

Moon Jee çalan kapının ziliyle yerinden zıpladı. Yüzüne kocaman bir gülümseme yayılırken hemen kapıya doğru koşturdu.

Yanılmamıştı, gelen gerçekten de Ayça’ydı. Elinde bir tabak yemek tutuyordu.

“Selam,” diye gülümsedi şirin bir biçimde. “Börek yapmıştım, sen de daha kahvaltını yapmamışsındır diye düşündüm…”

Moon Jee kafasını kapıdan dışarı uzatıp sağa sola baktı, sonra genç kızı kolundan tuttuğu gibi hop diye içeri çekti! Ayça nerdeyse elindeki börek tabağını düşürecekti!

“Moon Jee, dur, napıy-“

Ama Moon Jee’nin kendi dudakları üzerine kapanan dudakları lafını yarıda kesti. Ayça’nın son kelimeleri Moon Jee’nin dudaklarının altında boğulurken genç kız bir an mücadele eder gibi oldu; ama sonra, onun da gözleri kapandı. Kendini bu öpüşün tatlılığına bıraktı…

Ancak birden elindeki tabaktaki börekler birbiri ardına patır patır yere düşünce Ayça kendine geldi. Hemen Moon Jee’yi itti:

“Ayyy, gitti börekler!”

“Boşver şimdi, ben onları öyle de yerim!” dedi Moon Jee ve Ayça’nın elindeki tabağı kapının girişindeki vestiyerin üzerine bıraktı, sonra Ayça’nın kollarını sıkıca tuttu ve az önceki öpücüğe kaldığı yerden devam etti. Ayça ise onun bu tutkulu hallerine kısa bir an gülmeden edememişti. Ama hemen sonra, o da Moon Jee’nin yumuşak dudaklarının güzel hissine kapıldı, her defasında olduğu gibi, başka her şeyi unuttu…

Birden çalan telefonla ikisi de yerlerinde zıpladılar. Moon Jee hemen: “Boşver, sonra bakarız…” diye mırıldanıp onu öpmeye devam edecek oldu; ama Ayça usta bir hareketle sıyrıldı onun kollarının arasından. Genç adama gülerek baktı:

“Hadi bakalım, uslu bir çocuk ol ve aç telefonunu…”

Moon Jee çocuk gibi dudağını uzatıp somurttu. Sonra içini çekti, hâlâ çalan telefonu cebinden çıkarıp arayan numaraya baktı. Hemen sonra, yüzü ciddileşti:

“Hyung arıyor…”

Ayça da birden ciddileşti. Yavaşça başını salladı, sonra sanki arayan kendilerini görebilecekmiş gibi Moon Jee’den uzaklaştı; kollarını göğsünde çaprazlayıp ciddi bir yüzle onun konuşmasını beklemeye başladı. Moon Jee telefonu kulağına götürdü:

“Alo? Efendim Hyung? İyidir, n’olsun işte… Efendim? Bugün mü… Şey… Bugün biraz işim var benim… Yarın akşam yapsak? Kusura bakmazsın, değil mi? Tamam, kendine iyi bak…”

Telefonu kapattığında derin bir nefes verdi genç adam. Bir an kaşları çatık, ekrana baktı; sonra kaygılarını aklından atmak ister gibi başını salladı. Ayça’ya dönüp gülümsedi:

“Bu akşam buluşmak istedi, ama bugün bütün günü birlikte geçireceğimiz için yarına erteledim…” diye açıklama yaptı. Sonra biraz mahcup, kafasını kaşıdı. “Neyse işte… İçeri geçelim mi?”

A love to Kill OST– Dream

Ayça da hafifçe başını salladı. Genç kızın bütün huzuru kaçmıştı. Yere dökülen börekleri sessizce topladı, tabağı alıp yürümeye başladı. Börekleri mutfak tezgahına bıraktı; sonra gelip verandanın kenarına oturdu.

Moon Jee de geldi, onun yanına oturdu. Ayça ona bakmıyordu. Başını öne eğmişti, çıplak ayağının başparmağıyla verandanın merdivenlerinin bahçeyle birleştiği noktadaki toprakla oynuyordu. Moon Jee onun canının neye sıkıldığını anlayacak kadar zekiydi elbette.

“Onunla konuşacağım Ayça… Lütfen biraz sabırlı ol…”

“Bilemiyorum Moon Jee,” diye mırıldandı Ayça. Canı başka bir şey söylemek istemiyordu. Çünkü zaten bu konuşmayı daha önce birkaç sefer daha yapmışlardı, her seferinde bir sonuca bağlanamadan kalmıştı. Ayça bir an önce Han Seul’e aralarındaki ilişkiden bahsetme yanlısıydı. Moon Jee ise abisinin ne kadar yıkıldığının en yakın şahidi olarak onun kendini toparlaması için biraz daha zamana ihtiyaçları olduğunu düşünüyordu.

Moon Jee uzandı, Ayça’nın ellerini ellerinin arasına aldı. Kararlı bir biçimde genç kızın gözlerinin içine baktı:

“Aşkımızı böyle gizli saklı yaşamaktan benim de hiç mutlu olmadığımı biliyorsun canım… Ama lütfen bana biraz zaman ver: Abimle yüzleşmek benim için kolay değil… Özellikle, onun çok üzgün olduğu şu günlerde bunu yapmam çok ama çok zor!”

Ayça içini çekti. Han Seul aklına geldikçe hâlâ içi sızlıyordu. Onu restoranda ayrıldıkları o akşamdan beri, yani iki haftadır hiç görmemişti.

“O nasıl?” diye sordu usulca. “Biraz daha toparlanabildi mi bari?”

Moon Jee hafifçe omuz silkti. “Toparlanıyor,” diye mırıldandı, “Daha iyi olacak…”

Aklına Han Seul’ün geçen akşam buluştuklarında yine sojuları birbiri ardına devirmesi geldi. Han Seul içtikçe Moon Jee’nin elinden sıkıntıyla onu izlemekten başka bir şey gelmiyordu. Konu her zamanki gibi Ayça’ydı. Han Seul, sevdiği kadının artık karşısındaki genç adamla birlikte olduğundan habersiz, kederle içini döküyordu:

“San Young şerrrefsizine rastladığım yerde kaçıyorum, biliyor musun?? Herifi gördükçe elimden bir kaza çıkacak zannediyorum! Zaten uyuz olurdum, şimdi iyice nefret eder oldum!”

Moon Jee ne diyeceğini bilemez gibi yutkunmuştu. Zavallı San Young’un hiç suçu olmadığı halde Han Seul’ün tüm nefretini üzerine çekmesine biraz vicdanı sızlasa da, bu yanlış anlaşılmadan dolayı mutsuz olduğu söylenemezdi! Yine de, tatlılaştırdığı bir sesle konuşmadan edememişti:

“Hyung… Belki de Ayça ona dönmemiştir?? Senden ayrıldığı zaman San Young’a geri döneceğini söylemedi ya? Emin olmadan çocuğu suçlama bence…”

“Lan daha ne emin olucam, başka kim olabilir ki??” demişti Han Seul boş şişeyi masaya çarparken. “Şimdi sen de Ayça’nın Türkiye’ye dönmediğini söylüyorsun… Demek ki o adam, buradaki birisi…”

Moon Jee yine sıkıntıyla susmuştu. Dilinin ucuna kadar geldi, ama “O aradığın adam var ya… işte o benim!” cümlesi çıkmadı, çıkamadı ağzından.

“Peki… o nasıl?” diye sordu Han Seul kırgın bir sesle.

Ayça’dan bahsediyordu. O kadar kırgındı ki, adını bile söyleyemiyordu. Moon Jee hafifçe omuz silkti. “İyi,” diye mırıldandı. “Her zamanki gibi işte… Kliniğe gidip geliyor…”

“Hıh,” diye alayla güldü Han Seul. “Klinikteki işi bırakıp o uyuzla bir an önce düğün hazırlıklarına başlamamış mı? Gerçi o herif kızı gene yarı yolda bırakır, demedi deme…”

Böyle deyip tekrar soju şişesine uzanınca Moon Jee artık müdahale etmeden edemedi: “Hyuuung, yeter artık!” Sonra da abisini zorla kaldırdı, masanın üzerine para bıraktı ve restorandan çıkardı. Sokakta bir taksi çevirmek için beklerken, Moon Jee’nin omzuna yaslanarak ayakta zorlukla duran ağabeyi, minnetle fısıldadı: “İyi ki sen varsın kardeşim… Sağol…”

Moon Jee o dakikada utançtan ölmediyse, bir daha öleceğini sanmıyordu!

Tüm bunları zihninden atmak ister gibi başını sertçe iki yana salladı. Zamanla her şey iyi olacaktı. Her şey yoluna girecekti! Girmek zorundaydı! Bahçede parlayan eylül güneşine umut ve özlemle baktı. Gelecek günler böyle parlak olacaktı, değil mi?.. Kendini buna inandırmak ister gibi, Ayça’ya dönüp sevgiyle gülümsedi:

“Her şey düzelecek Ayça! Hyung’a olanları doğru zamanda, doğru kelimelerle anlattığımız zaman o da bizi anlayacak, eminim buna! Hyung aslında çok adaletlidir, biliyor musun?”

Ayça inanmak ister gibi baktı Moon Jee’nin yüzüne. Bakışlarındaki tatlı masumiyet Moon Jee’nin içini titretti. Tanrım, bu kızı ne çok seviyordu! Elini uzatıp onun yüzünü okşadı.

“Biliyor musun, hâlâ rüyada gibiyim,” diye mırıldandı. “Senin beni seçtiğine hâlâ inanamıyorum! Yani…” Muzip bir sesle ekledi: “Tamam, çok yakışıklı ve çok yetenekli bir çocuğum, üstelik gelecek vaad ediyorum!”

Ayça sözün burasında bir kahkaha atıp onun kafasına hafifçe vurdu. Moon Jee ise bir an güldü, sonra yeniden ciddileşti. Yüzünde çocuksu bir safiyetle:

“Ama yine de… yine de Han Seul gibi gerçek bir adam dururken, benim gibi bir çocuğu seçmiş olmana inanamıyorum işte… Bu… bu gerçekten hayatımın en büyük şansı!”

Ayça Moon Jee’nin hayranlık ve inanmazlıkla dolu bakışlarını görünce sevgiyle gülümsedi. “İşte tam da bu yüzden seni seçtim belki de…” diye düşündü. “Şu hallerin, şu bana âşık bakışların, her şeyi göze alman… Bunları senden başka kimseden görmedim ki ben…”

Ama sadece bunlar da değildi: Genç kız, Moon Jee’nin yanında, başka hiç kimseyle olamadığı kadar rahat, içten, kendisiydi. Ve başka hiç kimsenin yanında olamadığı kadar mutlu… Hiçbir şeyi saklamasına, gizlemesine gerek yoktu. Moon Jee onun tüm zayıflıklarını, acılarını görmüştü. Ve tüm bunları bilerek kendisine âşık olmuştu! Bir kız, karşısındaki erkekten başka ne isterdi ki?…

O da elini uzattı. Bu defa da o, Moon Jee’nin yüzüne dokundu. Beyaz, yumuşak, genç bir ten…

Moon Jee gülümsedi, elini kaldırıp onun elinin üzerine koydu. Ayça’nın gözlerinin içine tatlılıkla baktı. Ayça bir defa daha, bu genç adamın ne kadar masum, tatlı bir kalbi olduğunu düşünmeden edemedi.

Birden fena halde duygulandı. Hafifçe nemlenen gözlerini ondan kaçırdı.

“Aslında biliyor musun, elimde olsaydı seni seçmezdim,” diye mırıldandı. “Seni seçmemek için çok uğraştım da! Kendimle çok savaştım!”

Tekrar Moon Jee’ye baktığında gözleri yaşarmıştı. Moon Jee de hüzünlü bir biçimde dinliyordu onu. Hiç alınmamıştı, Ayça’nın yaşadığı büyük çelişkilerin, vicdan azabının farkındaydı. Ne de olsa, terk ettiği adam kendi ağabeyiydi!

Ayça’nınsa gözünden bir damla yaş damladı. Çaresizce gülümsedi:

“Ne yapayım ki kalbime söz geçiremedim…” dedi. “Başka birine sarılırken içten içe sana sarılmayı istemek, ama bunu yapamayacak olmak… çok, çok zordu! Dayanamadım Moon Jee… Yapamadım…”

Sözün burasında, sesi kırıldı. Ayça sustu, gözlerinden pıtır pıtır yaşlar dökülmeye başladı. Moon Jee ise hem hüzünlenmiş, hem de ona karşı yeniden, kocaman bir sevgiyle dolmuştu içi.

“Gel buraya,” diye mırıldandı ve genç kızı sevgiyle kendisine doğru çekti; ona sımsıkı sarıldı. Ayça da yüzünü onun göğsüne gömdü, gözlerini kapadı. Ahh, bu göğse yaslanmak ne kadar güzeldi… İnsana tüm dertlerini unutturuyordu…

“Seni seviyorum…” diye mırıldandı belli belirsiz.

Moon Jee sevinçle gülümsedi. Onu kollarının arasında bir defa daha sıktı. “Teşekkür ederim…” dedi içinden. “Beni sevdiğin için, teşekkür ederim…”

Gizli bahçelerinden gelen serin meltem yüzlerini okşarken, bir süre böylece kaldılar…

Han Seul boş boş televizyona bakıyordu. Canı sıkkındı; bu akşam Moon Jee’yle kafaları çekmeye gidemeyecekti. Diğer arkadaşlarının da çoğu evli barklı adamlardı; kimsenin aşk acısı çeken bu adamı gece boyu dinleyip teselli edecek hali yoktu… Han Seul, sıkıntıyla televizyona boş boş bakmaya devam etti.

Birden “Türkiye” lafını duydu; haberler başlamış, spiker Türkiye’yle ihracat ortaklığı anlaşması yapıldığına dair bir haberden bahsediyordu. Han Seul kaşlarını çatıp kanalı değiştirdi.

Diğer kanalda, bir aşk dizisi vardı. Başroldeki kadın karakter: “Ben seni hak etmiyorum!” deyip arkasını döndü, ağlaya ağlaya koşarak oradan uzaklaştı. Han Seul içinin sıkıştığını hissedip yeniden kanalı değiştirdi.

Diğer kanalda da yaban mersinli pasta tarifine rastlayınca gözlerine inanamadı: Bu neydi be?! Bütün dünya bir olmuş, kendisine Ayça’yı unutturmamaya karar vermişti sanki! Öfkeyle televizyonu kapadı, kumandayı bir tarafa fırlattı. Cep telefonunu eline aldı, rehberde konuşabileceği birilerini aramaya başladı.

Birden, bir ismin üzerinde durakladı: Hae In…

Bir süre gözünü boşluğa dikip düşündü… Genç kızın arkadaşlığı ona her zaman iyi gelmişti. Ama şimdi, yani Hae In kendisinden çok Ayça’ya yakınken, acaba onu araması doğru olur muydu? Hem sonra, daha önce aralarında geçen tuhaf şeyler durumu karmaşıklaştırmaz mıydı?

Han Seul bir süre tereddüt etti; ama sonra yüzüne bir umursamazlık ifadesi yayıldı: Neyse ne! Ayça’dan ayrıldığı halde hâlâ bu tür şeyleri dert etmek zorunda mıydı?! Üstelik de kendisini Ayça terk etmişken?!

Han Seul bunları düşündü ve kararlı bir biçimde Hae In’in numarasının üzerine gelip arama tuşuna bastı. Telefonu kulağına götürüp beklemeye başladı.

Telefon dördüncü çalışta açıldı ve karşıdan şaşkın bir ses geldi: “Alo? Han Seul-sshi?”

“Eee… merhaba,” dedi Han Seul. Az önceki cesaret uçup gitmişti. Kendisini şimdiden garip hissediyordu. “Eee… Nasılsın Hae In-sshi?” dedi biraz titrek bir sesle.

Karşıdan bir an ses gelmedi. Han Seul endişeyle yüzünü buruşturdu, kahretsin! Saçma bir şey yapmıştı, dertleşmek için eski sevgilinin en yakın arkadaşını aramak da neydi Allahaşkına?! Offf…

“Benden iyilik de, asıl sen nasılsın?” dedi Hae In neden sonra. Biraz durdu. Sonra tatlı bir ses tonuyla ekledi: “Aslında aramana memnun oldum Han Seul-sshi… Sen aramasaydın ben seni arayacaktım… Nasılsın, keyfin yerinde mi?”

Hae In’in tatlı sesiyle kendisi hakkında endişelendiğini belli eder biçimde konuşması birden Han Seul’ün fena halde içine işledi. Boğazına bir yumru takıldı. Gözleri dolmaya başlarken:

“Aslında… pek iyi değilim…” diye itiraf etti. “Ben… ayrılık acısını pek atlatamadım galiba… Ahaha… Benden beklemezdin, değil mi… Yani hep güçlü bir imaj çizdim size karşı…”

Hae In yine bir an durakladı. Sonra fısıltı gibi bir sesle:

“Aslında tam da bunu beklerdim,” dedi. “Çünkü sert görünmeye çabalasan da çok yumuşak bir yüreğe sahip olduğun belliydi…”

Han Seul birden daha fazla dayanamadı. Gözyaşları gözlerinden fışkırmaya başlarken boğuk bir sesle:

“Ben… neyse, ben kapatıyorum!” dedi.

“DUR! Kapatma!”

Hae In’in çığlık gibi çıkan sesi genç adamın şaşkınlıkla duraklamasına neden oldu. Hae In’se soluk soluğa:

“Nerdesin, evde mi?” diye soruyordu, “Bekle, ben geliyorum, tamam mı?”

Han Seul şaşkınlıkla “tamam” diyebildi sadece. Sonra telefonu kapattığında gözlerini boş boş karşısındaki duvara dikti. Şaşkındı.

Ama yine de içten içe, genç kızın kendisini yalnız bırakmamasına memnun olmuştu.

T-Ara – I am Hurt

“Allah’ım kesin ölücem! Aaaaghhhh! Nerden de uydum ben sana?!!!”

Ayça raylarda yavaş yavaş yükselen roller coaster’dan aşağı baktıkça giderek daha çok korkmaya başlıyordu: Bu alet aşağıdayken gözüne bu kadar korkunç görünmemişti yahu! Ama az ilerideki tepeyi aştıkları anda, büyük bir hızla dimdik aşağı ineceklerini bilmek genç kızın ödünü koparmaya yetmişti!

Önündeki emniyet barına sıkı sıkı yapıştı. Bir yandan da dişlerinin arasından:

“Sana bir daha uyarsam top oliyim e mi!” diye tısladı. Moon Jee ise tüm şebekliği üstünde, kıkırdıyordu:

“Omo omooooo, şu koskoca yetişkin kadına da bakın! Küçücük çocuklar bile korkmuyor bundan!”

“O küçük çocuklar daha ölümün ne olduğunu anlayacak yaşta değiller!” diye cevap verdi Ayça. Bu sırada tam tepeye gelmişlerdi. Roller coaster bir an duracak kadar yavaşladı, sonra birden, tüm hızıyla aşağı inmeye başladı!

“HİYAAAAAAAAAAAAAHHHHHHHHH! ANNECİM ANNECİİİİİİİMMM!!!!”

Ayça artık utanmayı falan tamamen bırakmış, bütün gücüyle bağırıyordu. Hemen yanındaki Moon Jee ise ellerini havaya kaldırmış, bu hızın tadını çıkarıyordu:

“VUUUUUUUUUUU! İşte budur!! Yaşadığını hisset Ayçaaa! Heyooooooo!!!!!!”

Roller coaster’dan indikleri zaman Ayça’nın suratı bembeyazdı. Moon Jee onun haline bakıp bir kahkaha attı:

“Çok komiksin Ayça! Bunda korkacak ne vardı ki?? Korkak tavuuuk!”

“Hızlı giden bir trene binmenin neresi cesaret işi bee?” diye çemkirdi Ayça. “Hem ben… ben korkmadım, sadece aşağı inerken midemin tuhaf olması hissinden hoşlanmıyorum, tamam mı?”

“Evet ama resimler hiç de öyle söylemiyor,” dedi Moon Jee ve elini Ayça’nın omzuna atıp hemen çıkıştaki fotoğrafları işaret etti: Bunlar, az önce roller coaster’ın üzerindeyken çekilmiş resimlerdi. Ve hepsinde Moon Jee gayet eğleniyor gibi görünürken Ayça gözleri sımsıkı kapalı, ağzı çığlık atar şekilde bir karış açık, ve elleri demire sıkı sıkı yapışmış halde çıkmıştı! Moon Jee yeniden gülmeye başlarken Ayça somurtarak ona bir dirsek attı:

“Ne var ya? Ben böyle hızlı trenlere alışık değilim; Ankara’daki en hızlı tren Gençlik Parkı’ndaki Galaksi’ydi… O da bunun beşte biri kadar bir yükseklikten inerdi…”

“Korkak tavuksun işte, kabul et,” diye sırıttı Moon Jee ve tezgahtaki adama seslendi: “Ajusshi! Şu resmi satın almak istiyorum! Kız arkadaşımın korkaklığına dair elimde bir belge olmalı!”

Ayça iyice somurttu ve hızlı hızlı yürümeye başladı. Moon Jee resmi alır almaz sırıtarak onun peşinden koşturdu: Bu kızı kızdırmaya bayılıyordu!

Neyse ki biraz sonra Ayça’nın gönlünü almış, ikisi yine gülüşerek eğlence parkının tadını çıkarmaya başlamışlardı: Çarpışan arabalara bindiklerinde Ayça az önceki dalga geçmelerin intikamını almak istercesine Moon Jee’ye birkaç defa tam ortadan bodoslama bindirdi! Moon Jee de bunun üzerine onu kovalamaya başladı! Ayça daracık pistte yarış arabalarına taş çıkartırcasına aralardan sıyrılarak arabasını sürerken bir yandan da çığlıklar atıyor, ikisi de gülmekten kırılıyorlardı.

Aynalı odaya girdiklerinde de birbirleriyle dalga geçip durdular: Ayça’nın önünde durduğu ayna, onu iyice kısa boylu ve üstten basık gibi gösteriyordu. Moon Jee sırıttı:

“Böyle kime benzedin biliyor musun: Sünger Bob’a! Bir de sarışın olsan tam olacak!”

“Sen kendine bak!” diye onu işaret etti Ayça. “Ben sünger Bob’sam sen de Patrick’sin!”

Gerçekten de Moon Jee’nin aynası ise, üst tarafı incecik, alt tarafı iyice şişko gösteriyordu. Moon Jee bir kahkaha attı:

“Doğru söze ne denir?” Sonra da Ayça’nın koluna girdi: “Süper bir ikili olduk bence! Hadi gidelim dostum!”

Kol kola aynalı odadan çıktıklarında Ayça’nın gülmekten yanakları ağrıyordu. Kendi kendine keyifle sırıttı: Böyle bir çocuğun yanında insan bir ömür sıkılmazdı…

Han Seul oturma odasında oturduğu koltukta rahatsızca kıpırdandı. Sonra mutfağa doğru seslendi:

“Yardım istemediğine emin misin?”

“Eminiiiim!” diye bağırdı Hae In içeriden. “Geldim bile!”

Gerçekten de genç kız elinde bir tepsi içinde pirinç topları ve gaeran mari’yle mutfaktan çıkıp oturma odasına geldi. Han Seul hayranlıkla baktı ona:

“Vay canına… Ne kadar çabuk hazırladın! Ayrıca çok lezzetli görünüyor…”

“Afiyet olsun,” diye gülümsedi Hae In. Ve sevinçle, genç adamın büyük bir iştahla yemeğe yumulmasını izlemeye başladı.

Biraz sonra müzik setinden yükselen güzel, dinlendirici bir Eric Satie Gnossienne’i eşliğinde ellerinde birer kadeh kırmızı şarapla karşılıklı oturuyorlardı. Han Seul hiçbir şey konuşmadıkları halde şimdiden hafiflediğini hisseder gibiydi. Sevgiyle karşısındaki genç kıza baktı. Hae In de aynı anda bakışlarını kaldırdı ve genç adamın yüzündeki minnet dolu ifadeyi görünce gülümsedi:

“Evet sevgili Han Seul-sshi, şimdi ne yapalım istersiniz?” dedi neşeli bir sesle, “Bir film falan izleyelim mi? Ya da dışarı çıkıp kafaları çekebiliriz! Ah, hatta bu akşam süper bir konser var, bir arkadaşım bahsediyordu, eğer şimdi gidersek eminim bilet-“

“Dur Hae In, dur,” diye onun sözünü kesti Han Seul gülerek. Sonra da elindeki şarabı işaret etti: “Ben böyle gayet iyiyim… Burada kalıp seninle birlikte bu şarabın tadını çıkarmak istiyorum… Yani… eğer sen de istersen?”

Böyle deyip merakla Hae In’e baktı. Hae In hafifçe pembeleşti, sonra başını salladı. Genç adamın sadece böyle kendisiyle oturarak neşelenmiş olması gururunu okşamıştı.

 which star are you from OST – Miracle

Bir süre sessizce şaraplarını yudumladılar. Sonra Han Seul, biraz buruk bir gülümsemeyle ona baktı:

“Ayça’yla ilgili bir şey sormayacak mısın? Bugün telefonda nasıl ağladığımdan bahsetmeyecek miyiz?”

Hae In sıkıntıyla yerinde kıpırdandı. Sonra usul bir sesle:

“Sen anlatmak istersen dinlerim,” dedi. “Ama ben konuyu açmak istemedim… Sen istersen zaten anlatırsın diye düşündüm…”

Sonra bakışlarını kaldırdı. Han Seul onu hayranlıkla süzüyordu.

“Biliyor musun Hae In, sen gerçekten harika bir dostsun,” dedi usulca. “Ben… nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum…”

Hae In anlayışla gülümsedi. “Teşekkür edecek bir şey yok… Ben sadece… sadece hepiniz iyi olun istiyorum, hepsi o kadar…”

Genç adam burukça içini çekti. “Hepimiz iyi olalım… Evet… Ben de bunu istiyorum…”

Sonra hafifçe gülümsedi. Kırgın bir sesle:

“Aslında bazen tam bir aptal olduğumu düşünüyorum, biliyor musun…” diye mırıldandı. “Sevdiğim kadınlar hayatımdan öylece çıkıp gidiveriyor, ve ben onları durdurmak için hiçbir şey yapamıyorum! Öylece arkalarından bakıyorum yalnızca… Hatta mutlu olmaları için dua ediyorum!” Sinirli bir kahkaha attı: “Tanrım, ne salaklık! Onları geri almak için bir şeyler yapmayı, planlar kurmayı bile düşünemeyecek kadar salağım ben…”

“Kendine haksızlık etme,” dedi Hae In kaşlarını çatarak. Sonra elindeki şarap kadehini sehpaya bıraktı, Han Seul’e doğru eğildi, biraz daha tatlılaştırdığı bir sesle devam etti:

“Bence sen doğru olanı yapıyorsun Han Seul… Bazen birisi giderse o iş bitmiştir, geri dönüşü yoktur… Ayça’yla olan buydu; onu ne yaparsan yap geri getiremezsin… Sanırım Ayça’dan önceki hayalkırıklıklarında da olan buydu. Ve sen, içten içe bunu bildiğin için onları geri getirmek için çabalamadın. Ve bence doğru olanı yaptın; çünkü bu, beyhude bir çaba olurdu. Çünkü bazen…”

Genç kız bir an durakladı, gözleri daldı. Sonra tekrar Han Seul’e baktı, hafifçe gülümsedi:

“Bazen biten bir aşkın ardından hiçbir şey yapmadan, sadece gülümseyerek bakmak, yapılacak en doğru şeydir. Yaşadığın güzel an’lar için o kişiye minnettar olmak… Sonra da onu, kendi yoluna gitmesi için özgür bırakmak…”

Han Seul de ona baktı. Sonra başını öne eğdi, burukça gülümsedi.

“Haklısın… Haklısın da, kolay değil… Hiç kolay değil Hae In…”

Derin derin içini çekti. Hae In burukça gülümsedi ona. İçinden: “Biliyorum…” diye geçirdi. “Biliyorum, hiç kolay değil…” Karşısında, bir başka kız yüzünden acı çeken bu adama baktıkça, çok çok geride kaldığını düşündüğü duygular su yüzüne çıkmaya başlıyor, genç kıza acı veriyordu…

“Ayça’yı geri getiremeyeceğimi söyledin…” diye mırıldandı Han Seul. Birden merakla başını kaldırdı, acıyla gülümsedi: “Neden öyle söyledin? O adamı bu kadar çok mu seviyor?”

Hae In bir an durakladı. Buna Han Seul’ü kırmadan nasıl cevap vereceğini bilemiyordu.

Yavaşça başını eğdi:

“Evet,” diye mırıldandı. “Onu çok seviyor…”

Sonra başını kaldırdı, Han Seul’ün yüzüne bakıp burukça gülümsedi:

“Ama inan bana sana âşık olmak için çok uğraştı! Çok çabaladı! O çabalarının en yakın tanığı benim! Ne yazık ki, yapamadı… Diğer adama duyduğu sevgi baskın geldi…”

Han Seul bir an onun yüzüne bakakaldı. Sonra o da yavaşça başını eğdi. Gözleri nemlenmeye başlarken hüzünle gülümsedi.

“Demek öyle…” diye mırıldandı…

Sonra hafifçe güldü genç adam. Tekrar başını kaldırıp Hae In’e baktı:

“Hatırlıyor musun, sen bana bunun böyle olacağını aylar öncesinden söylemiştin,” dedi. “Woo Wan’ın okuluna konuşma yapmaya gittiğimiz o akşam…”

Hae In şaşkınca durakladı. Sonra, biraz da sıkıntıyla başını salladı. Evet, hatırlıyordu: İçkinin ardına sığınıp Han Seul’e: “Ayça bir ilişki istemiyor! Hatta belki senden hoşlanmıyor bile… Sen yine de neden onunla yakınlaşmaya çabalıyorsun ha, neden???” diye bağırdığı zamanı gayet iyi hatırlıyordu ne yazık ki… Ve sonrasında olanları da!

Han Seul’se buruk bir sesle devam ediyordu:

“Keşke o gün seni dinleseymişim… Keşke Ayça’nın kalbinde bir başkası varken beni sevemeyeceğini görseymişim… O zaman belki de şimdi bu kadar acı çekiyor olmazdım…”

Hae In birden başını kaldırdı. Kaşları çatılmıştı:

“Saçmalama!” dedi. Sesinin sert çıkmasına engel olamamıştı. Han Seul şaşkınca başını kaldırıp ona bakınca bir an utandı, ama cesaretini toplayıp devam etti: “Sen elinden geleni yaptın. Onu sevdin, ona sevildiğini hissettirdin! Ve şimdi gitmiş olsa bile, o da seninleyken çok mutlu oldu, bundan eminim! Şimdi acı çekiyorsun diye birlikte yaşadığınız bir sürü güzel anı için “keşke hiç yaşanmasaydı” diye nasıl dersin?! Bu… bu tıpkı…” Hae In biraz durakladı, sonra aklına gelen ilk benzetmeyi söyleyiverdi: “Güzel bir tabak su kabağı yemeği yedikten sonra “keşke yemeseydim, şimdi hiç su kabağım kalmadı!” diye ağlamak gibi bir şey! Halbuki onu yerken ne kadar keyif aldığını, mutlu olduğunu unutmaman gerekir: Yoksa bunun adına nankörlük derler!”

Hae In birden sustu. Soluk soluğa kalmıştı. Sonra, az önceki sözlerini düşündü ve birden kırpkırmızı oldu:

Han Seul’ün Ayça’ya olan aşkını su kabağı yemeye benzetmişti! Hass…!

Fena halde utanmış bir biçimde göz ucuyla Han Seul’e baktı: Genç adam, şaşkın şaşkın onu süzüyordu. Az önceki melankolik ifadesi tamamen kaybolmuştu; hatta gergince çatılmış kaşları açılmış, ağzı hafifçe aralık, yüzüne sanki şaşkınlıkla eğlenme arası bir ifade gelmişti. Birden, genç kızın kıpkırmızı bir biçimde kendisine kaçamak bir bakış attığını gördü ve gülmeye başladı. Hae In iyice bozum oldu. Büyük bir utançla ayağa kalkmak üzere hamle yaptı. Ama Han Seul onu kolundan tuttu:

“Bekle! Gitme Hae In-sshi! Haklısın, hem de çok haklısın!”

Hae In’in gergin kasları birden gevşedi, genç kız şaşkınca ona döndü. Han Seul gülümsüyordu:

“Haklısın,” diye tekrarladı, “Nankörlük ediyorum… Oysa ki mutlu olduğum günleri düşünüp şükretmem gerekir… Öyle ya, bizi biz yapan anılarımızdır, değil mi? Böyle güzel anılara sahip olmama izin verdiği için belki de Ayça’ya kızmak yerine teşekkür etmeliyim…”

Hae In ciddi mi değil mi anlamak ister gibi gözlerini genç adamın yüzüne dikti. Han Seul’ün yüzünde ilk defa huzurlu bir ifade belirmişti. Bunu görünce Hae In de rahatlayıp gülümsedi. Onun böyle düşünmesine sevinmişti.

“Aklıma nedense City of Angels geldi, sen o filmi izledin mi?” diye sordu genç kız.

Han Seul başını olumsuz anlamda salladı: “Hayır… Kimin filmi?”

“Yönetmenini bilmiyorum, ama Nicholas Cage ve Meg Ryan oynuyor,” dedi Hae In. “Tam da şimdi konuştuklarımıza benzer bir konudan bahsediyor…” Sonra merakla ona baktı: “Ne dersin? Bir yerden DVD’sini kiralayıp bu akşam izleyelim mi?”

Han Seul: “Bana uyar!” deyince de sevinçle ayağa kalktı: “Hadi o zaman! DVD kiralayan yerler kapanmadan gidip bulalım şu filmi!”

“Tamam!” dedi Han Seul biraz şaşkınca ve o da bu heyecanlı kızın arkasından ayaklandı. Sonra, birdenbire durakladı.

“Hae In!”

Hae In merakla arkasını döndü. Han Seul, ona gülümseyerek bakıyordu:

“Bu arada… Ben su kabağını çok severim, biliyor musun?”

Hae In bir an kızardı, sonra gülmeye başladı. Han Seul de gülüyordu. Sonra “hadi” dedi, iki genç birlikte evden çıktılar…

Akşam geceye dönmek üzereydi. Ayça ve Moon Jee, oradan oraya koşturdukları bir günün yorgunluğunu atmak için tüm parkı yavaş yavaş dolaşan eğlence trenine binmişlerdi. Ayça başını hafifçe Moon Jee’nin omzuna yasladı:

“Çok yoruldum…” diye sızlandı. “Eve gider gitmez kafamı vurup uyumak istiyorum… Uff, yarın nöbet de var…”

Moon Jee ona şefkatle baktı. Sonra kolunu genç kızın sırtının arkasından dolaştırıp sevgiyle sardı onu.

“İstersen şimdi uyumaya başlayabilirsin… Ben seni eve kadar taşırım…”

“Geçen sefer bunu yaptığında nerdeyse bel fıtığı oluyordun, unutma,” diye güldü Ayça. Moon Jee de sırıttı: “Evet ya, öyleydi di mi?… İyisi mi sen yine taksiye bininceye kadar sabret…”

Ayça bir şey demedi, güldü. Sonra sessizce, yanından geçtikleri oyuncakları, insanları izlemeye başladı. Lunaparkta hayat tüm hızıyla sürüyordu. Aileler, çocuklar, kendileri gibi genç çiftler, grup halinde gezinen öğrenciler… Hepsi öyle tatlı, öyle neşeli görünüyorlardı ki! Ayça her şeyi böyle pespembe görmesinin gerçek sebebinin kendi neşesi olabileceğini düşündü: Öyle mutluydu ki, sanki bütün dünya mutluluk şarkıları söylüyor gibiydi!

Başını kaldırıp yanındaki genç adama baktı. Moon Jee, yüzündeki hafif tebessümle ve loş ışıkta bile ışıl ışıl görünen zeytin gözleriyle her zamanki gibi o kadar sevimliydi ki, Ayça gülümsemesine engel olamadı: Bu tatlı çocuğa böyle bakmak bile mutlu olması için yetip de artıyordu!

O sırada Moon Jee de ona döndü ve kendisini sevgiyle süzen kıza bir an şaşkın, sonra hafif bir alayla baktı:

“Bakıyorum gözlerinizi benden alamıyorsunuz Ayça hanım,” dedi muzipçe. “Eh, tabii sen de haklısın, bu kadar yakışıklı bir çocuğu bulmuşken bol bol bak, di mi? Hem eski bir Çin atasözü ne der biliyor musun: Güzele bakmak sevaptır!”

Ayça sırıttı: Zavallı Moon Jee, her zamanki gibi gene atasözünün milliyetini tutturamamıştı! Elini uzatıp şakacı bir biçimde genç adamın saçlarını karıştırdı.

The Red Jumpsuit Apparatus – Your Guardian Angel

Moon Jee birden bu eli yakaladı ve dudaklarına götürdü. Genç kızın parmak uçlarını sevgiyle öperken Ayça yine kalp atışlarının hızlandığını hissetmişti. Utanarak bakışlarını kaçırdı.

Bu defa, ona sevgiyle bakma sırası Moon Jee’deydi: Genç adam, hemen yanında utanarak başını çeviren güzel genç kızın pembe-beyaz yanaklarına, profilden görünen biçimli burnuna, uzun kirpiklerine hayranlıkla baktı. Ne güzel, ne tatlı bir şeydi bu kız! Ve kendisini seviyordu, öyle mi?? Genç adam şansına hâlâ inanamıyordu. Birden dayanamadı:

“Söylesene Ayça, sen bana ne zaman âşık oldun?” diye soruverdi.

Ayça şaşkınca döndü ona. Dudak büküp, bir an düşündü. Sonra omuz silkti.

“Bilmem… Belki…” Hafifçe gülümsedi: “Belki konserde, Forever’ı gözlerimin içine bakarak söylediğin zaman…”

Genç kız, gözlerinin önüne düşen hayale gülümsedi: Gerçekten de, ne muhteşem bir an’dı o! Sahnedeki Yunan heykelleri kadar yakışıklı genç adam, gözünüzün içine baka baka billur gibi sesiyle: “Sen de beni sev… Hep yanımda kal… Her şeyden vazgeçerim, ne olur benimle kal!” dediği zaman, size ona âşık olmaktan başka bir seçenek bırakıyor muydu sanki?!

Moon Jee ise neşeyle sırıttı. Şakayla karışık havaya bir yumruk attı:

“Biliyordummm! Rock’çı, yakışıklı bir adama hiçbir kızın hayır diyemeyeceğini biliyordum!!”

Ayça da kahkahasına engel olamadı: Zevzek şey! Ama hemen sonra, gizemli bir biçimde gülümsedi:

“Ama bu yalnızca bir tahmin. Belki de sana o anda âşık olmamışımdır…”

Moon Jee merakla ona dönüp bakınca, afacan bir tavırla gözlerini havaya kaldırdı, düşünür gibi yaptı:

“Hımmm, mesela… Mesela…”

Tekrar ona dönüp baktığında gözbebekleri titriyordu. Usul bir sesle:

“Belki de, polis merkezinde abisinin kurtarılmasını endişeyle beklerken “ona bir şey olursa kendimi asla affetmem!” diye hıçkırdığın anda âşık oldum…

Ya da belki, hastane koridorunda, “bundan sonra aranıza girmeyeceğim…” dediğin anda… Ağabeyinin mutluluğu için kendi aşkını feda eden o adama âşık oldum belki…”

Ayça bir an durakladı. Moon Jee nefesi kesilmiş gibi ona bakıyordu. Fena halde duygulanmıştı.

Ayça birden gülümsedi. Ona biraz muzipçe baktı:

“Ama belki de beni ikinci defa öptüğünde âşık olmuşumdur,” dedi. “Hani verandada… gizli bahçemizde…”

Moon Jee birden ufak bir feryat kopardı:

“NE?! Sen o zaman uyumuyor muydun bee??”

“Uyukluyordum, ama beni öptüğünü fark etmeyecek kadar derin değil,” dedi Ayça ve güldü: “Demek sen kızların uyuyor olmalarından faydalanıp onları öpen bir sapıksın!”

“Hiç de bileeee!” diye feryat etti Moon Jee. “Sadece… ben… ben o gün…” Bir an durdu, yutkundu, sonra buğulu bir sesle devam etti: “O gün seni öptüm, çünkü uyurken o kadar güzeldin ki… Melek gibiydin… Dayanamadım…”

Sonra Ayça’ya sevgiyle baktı. Ayça da ona baktı, gülümsedi. Sonra başını hafifçe onun omzuna yasladı.

“İşte böyle,” diye mırıldandı. “Sana ne zaman, nasıl âşık oldum, bilmiyorum… Ama beni San Young’a inat olsun diye öptüğün o ilk andan beri aklımdan çıkmıyorsun… Ta o günden beri, başka birisi bana dokununca seni aldatıyor gibi hissediyor, boğuluyordum. Büyü mü yaptın acaba bana?”

Moon Jee’nin yüzüne geniş bir gülümseme yayılırken çocuksu bir sesle itiraz etti:

“Asıl sen bana büyü yapmış olmalısın! Düşünsene: Mavi gözlü, etli-butlu, hem de benden üç yaş büyük bir kıza âşık oldum! Evet, kesin büyü yaptın bana!”

Ayça gülmeye başladı. Başını kaldırdı, Moon Jee’nin gözlerinin içine baktı. Muzipçe:

“Doğru…” dedi. “Ben senin hiç tipin değildim… Peki ama söylesene, o halde “sen” bana nasıl âşık oldun?? Neden??”

Moon Jee gözlerini onun gözlerine kilitledi. Nefes gibi hafif bir sesle:

“Nedenini bilmiyorum,” diye itiraf etti. “Nasıl olduğunu bilmiyorum… Ama gerçekten sana âşık olduğumu nasıl anladığımı soruyorsan, işte tam da bu yüzden…” Parmağıyla hafifçe Ayça’nın burnuna dokundu: “Çünkü hiç benim tipim değilsin! Doğru! Güzelsin, hem de çok; ama benim sokakta dönüp bakacağım birisi değilsin. Ama ben yine de seni aklımdan çıkaramıyordum. Gerçekten güzel bulmam gereken kızlara dönüp bakmıyordum bile! İşte o zaman anladım: Anladım ki seni seviyorum…”

Ayça mutlulukla gülümsedi. Ama sonra, hafif bir hüzünle eklemeden edemedi:

“Yine de keşke… şöyle 3-4 yaş daha büyük olsaydın keşke… Ya da ben 3-4 yaş küçük olsaydım…”

“Ne?! Nedenmiş o?” dedi Moon Jee hafifçe bozularak. Ayça omuz silkti:

“Çünkü hâlâ sokakta yürürken insanların bana ters ters baktıklarını hissediyorum: Bu kocaman, yaşlı kadın, küçücük çocukla ne arıyor der gibi bakıyorlar sanki!”

“Saçmalama Ayça!” dedi Moon Jee sert bir sesle. “Bir kere ben o kadar küçük göstermiyorum, ayrıca sen de o kadar büyük göstermiyorsun, ayrıca aramızda sadece üç yaş var! Abartma istersen…”

“Dört,” diye dudak büktü Ayça. Moon Jee: “Hayır efendim, üç, aralıkta yirmi beş olacağım,” diye başını salladı bilmiş bilmiş. Sonra Ayça’nın eline uzandı. Onu sıkı sıkı tuttu, genç kızın gözlerinin içine baktı:

“Kaç yaşında olduğumuzun önemi yok: Önemli olan, en uygun zamanda birbirimizin karşısına çıkmış olmamız… Bak:

Ben senin hayatına biraz daha erken girseydim, sen San Young’la birlikteyken seninle olma şansım yoktu… Biraz daha geç girseydim, seni hiç bulamayacaktım bile: Ya Türkiye’de, ya da belki de nehrin dibinde olacaktın!

Sen benim hayatıma daha erken girseydin, Hae In’e olan duygularımın en yüksek olduğu zamanda, sana dönüp bakmayacaktım bile… Bu arada hâlâ üniversite öğrencisi, aklı beş karış havada bir çocuk olacaktım… Biraz daha geç girseydin, eee, bu sefer de ünlü ve hayranlar tarafından çevresi sarılı bir stara ulaşma şansın pek olmayacaktı, doğruya doğru!”

Sözün burasında ikisi birden güldüler. Sonra Moon Jee yeniden ciddileşti. Elini uzatıp Ayça’nın yanağına dokundu, gözlerinin içine baktı:

“O yüzden… o yüzden tam zamanında geldin Ayça… Ve iyi ki de geldin: Çünkü hayatın anlamı, o özel insanı bulmaktır. Ve senin sayende, benim hayatım anlam kazandı…”

Ayça’nın kalbi titredi. “Benim de…” demek geldi içinden. Ama onun yerine, yavaşça uzandı, karşısındaki genç adamın dudaklarına yaklaştı, onu uzun uzun öptü.

Haklıydı… Bunları diyen bir erkek… Kaç yaşında olursa olsun, doğru kişiydi…

Ertesi gün, Moon Jee provada her zamankinden daha da neşeliydi. Bu durum diğerlerinin de dikkatinden kaçmadı.

“Hayırdır Hyung?? Son bir haftadır yüzünde güller açıyor…” dedi Jin Beom.

“Öyle mi? Her zamanki halim yahu…” dedi Moon Jee sırıtarak. Diğerleri birbirlerine bakıp gözlerini devirdiler. Yaa ne demezsin diyordu her biri içinden…

“Bu arada, eve ne zaman taşınıyorsun?” diye sordu Joon Hwa. “Su Hyun seni sorup duruyor…”

“Aynen öyle! Artık bu işi geciktirme Moon Jee-sshi!” dedi o sırada kapıdan gelen bir ses. Su Hyun, prova yaptıkları odaya girmişti. Moon Jee’ye dik dik baktı:

“Ayrıca iki hafta içinde stüdyoya kapanıp bundan sonra evle stüdyo dışında bir yere çıkmayacağınızı da hatırlatırım! Albümünüzün ekim başında piyasaya çıkması için işleri hızlandırmamız lâzım, biliyorsunuz…”

“Tamam, tamaaaam…” dedi Moon Jee kaygısızca. Sonra diğerlerine döndü: “Evet, bugünlük yeterince çalıştığımıza göre Çinliler’in de dediği gibi: “Behlül kaçar!””

“Hyung, dur, nereye?”

“Moon Jee-sshi! MOON JEE-SSHİ!”

Ama genç adam ne grup arkadaşlarının, ne de Su Hyun’un arkasından seslenmesine aldırmadan çoktan çıkıp gitmişti bile! Su Hyun hayalkırıklığı ile derin bir nefes verdi:

“Bu çocuk hep böyle midir?! Bunu nasıl disipline sokacağız?!”

“Son zamanlarda böyle oldu,” dedi Hyung Kan düşünceli bir biçimde. “Yoksa önceden aramızda en disiplinli olan oydu…”

“Evet, prova zamanları şarkıları hiçbir notayı eksik çalmadan tamamlayamadığımız zaman asla provayı bitirmemize izin vermezdi! Ama şimdi, aldırmıyor bile!” dedi Jin Beom da. Joon Hwa başını kaşıdı:

“Galiba şu Ayça yüzünden böyle oldu…”

Su Hyun ani bir hareketle onlara döndü: “Ayça mı? Ayça da kim?!”

Diğerleri korkuyla birbirlerine baktılar. Sonra Jin Beom tereddütle:

“Ee… Şey…” diye kekeledi, “Aslında… biz de tam olarak bilmiyoruz… Yani sadece tahmin ediyoruz…”

“Lafı gevelemeyi bırak da söyle!” dedi Su Hyun öfkeyle. Jin Beom hemen: “Tamam, tamam,” diye kekeledi, “Konserde ilk defa çaldığımız Forever şarkısını hatırlıyor musunuz? Hatta sizin bile o şarkıyı çalacağımızdan haberiniz yoktu… Çünkü Hyung, konsere sadece iki gün kala o şarkıyı bize getirip konsere dahil edeceğimizi, bunun kendisi için çok önemli olduğunu söylemişti! İşte o şarkıyı büyük ihtimalle Ayça denen kıza yazdı…”

Su Hyun öfkeyle: “NE?!” diye bağırdı. “O şarkı öylesine bir şey değil miydi be?! Moon Jee gerçekten de bir kızla birlikte, öyle mi?! Yaptığımız kontrata rağmen?!”

Diğerleri ne diyeceklerini bilemeden sustular. Su Hyun’sa öfkeyle dişlerini gıcırdattı: Bu işi bir an önce çözmeliydi; eğer büyük patron durumu öğrenirse Mostly Harmless’ın müzik kariyeri başlamadan bitecekti! Ve kendi komisyonu, bu grup üzerinden kazanacağı milyonlarca won da buhar olup uçacaktı…

¤¤¤¤¤¤¤¤

Eels – Now you’re really living 

Bu sırada Moon Jee her şeyden habersiz, uça uça Ayça’nın yanına, kliniğe gitmişti bile: Genç kızın odasının kapısını tıklatıp muzip suratını içeri uzattı:

“Doktor hanım?? Burada aşkından ölmek üzere olan bir hasta var, kendisine nasıl bir tedavi uygulamak istersiniz acaba?”

Ayça gülerek başını kaldırdı, Moon Jee’nin afacan gözleriyle karşılaşınca neşeyle sırıttı:

“Bilmem ki? Şöyle sağlam bir antibiyotik iğnesi yapsam belki iyi gelir, hıı?”

“Tedavi yöntemlerinize karışmak gibi olmasın sayın doktor, ama benim daha iyi bir fikrim var,” dedi Moon Jee ve hemen içeri girip kapıyı arkasından sıkıca kapattı. Sonra koşarak gelip genç kızı kollarının arasına aldı, havaya kaldırdığı gibi döndürmeye başladı!

“Moon Jee! Bırak beni, n’apıyorsun??”

“Baş döndürücü güzelliğinin etkisini ters tarafa dönerek ortadan kaldırmaya çalışıyorum!” diye sırıttı Moon Jee. Sonra kızı yere indirdi, saçının üzerine ufak bir öpücük kondurdu: “Şimdi de topraklama yapıp negatif enerjimi atmaya çalışıyorum.”

Ayça gülerek onun kafasına hafifçe vurdu: “Al bakalım o zaman: Bu da travma tedavisi! Bazı zevzek hastalarımızın aklını başına getirmek için bunu uyguluyoruz!”

Moon Jee sırıttı: “Sen zaten benim sayemde bu travma tedavisini epeyce ilerlettin… Neyse neyse, ben asıl ne diyeceğim: Bu akşam işin kaçta bitiyor?”

“Bütün gece burada olacağım, bugün nöbet var ya…” diye üzgün bir yüzle cevap verdi Ayça. Moon Jee’nin bir an yüzü asıldı, ama hemen sonra omuz silkti:

“Neyse, ben de yanında kalırım o zaman… Fazla yatak vardır heralde? Yoksa da benim için fark etmez, senin yanına kıvrılır uyurum…”

Ayça gülmeye başladı. “Merak etme, fazla yatak var… Beni sıkıştırmak zorunda değilsin…”

“Ama hiç değilse akşam yemeği yemek için hastaneden ayrılabilirsin sanırım, di mi?” dedi Moon Jee beklentiyle. Ayça üzüntüyle başını salladı:

“Zannetmiyorum, genelde nöbetteyken yakınlardaki lokantaların birinden buraya sipariş veririz…”

Moon Jee bir an durdu, sonra:

“Peki şimdi hastanede başka doktor yok mu ki?” dedi, “Şöyle bir-iki saat de çıkamaz mısın canım?”

“Seung Mi Unni burada, ama zannet- Aaa, dur, nereye gidiyorsun?!”

Moon Jee onun sözünü bile bitirmesini beklemeden “Birazdan geliyorum!” diye bağırıp çıkıp gitmişti. Ayça şaşkınlıkla onun arkasından bakakaldı.

Aradan henüz iki dakika bile geçmemişti ki, genç çocuğun gülen yüzü yeniden kapıda göründü. Ayça’ya göz kırptı:

“Hadi bakalım hanfendi, akşam yemeği yiyip gelene kadar Seung Mi noona senin yerine bakacak! Bir an önce üstündeki önlüğü çıkar da gidip gelelim!”

“Hadi yaa? Cidden mi? Ah… Tamam!” dedi Ayça şaşkınca ve önlüğü çıkartıp çantasını eline aldı. Moon Jee onu elinden tuttuğu gibi neşeyle sürükledi:

“Seung Mi noona çok kafa kadın yaa… Gerçi ona ufak çapta bir rüşvet vermek zorunda kaldım: Albümümüz çıkınca ona imzalı bir kopya getireceğime dair söz verdim! Ama bence bu, senle yemeğe çıkmak karşılığında çok ufak bir bedel…”

Ayça neşeyle kıkırdadı. Moon Jee ona yan yan baktı ve muzipçe ekledi:

“Ama benim bu fedakarlığıma karşın hesaplar senden!”

“Çok kötüsün!” diye feryat etti Ayça ve şakadan onun omzuna vurdu. İki genç gülerek klinikten çıkarken Moon Jee hâlâ: “Ama sen de biraz fedakarlık yapmayı öğrenmek zorundasın Ayça-sshi!” diye onu kızdırmaya devam ediyordu…

Hae In kapıyı açtığı anda karşısında gülerek ona bakan adamı görünce gözlerine inanamadı.

“Selam!” diye sırıttı Han Seul. Ve elindeki market poşetini gösterdi: “Sana su kabağı getirdim: Hem de Okinawa kabağı!”

Hae In’in hâlâ boş gözlerle ona baktığını görünce şakadan surat astı:

“Dün geceki muhabbeti hemen unuttun mu yoksa?! Oysa ben senin de su kabağı sevdiğini zannetmiştim! Üstelik ben bunu öyle güzel pişiririm ki, parmaklarını yersin! Ee… izninle içeri girebilir miyim?”

Hae In kapıda durup onun geçmesini engellediğini o zaman fark etti. Şaşkınca yana çekildi: “Ah… Tabi… Geç lütfen…”

Han Seul yüzünde neşeli bir sırıtmayla içeri girerken Hae In hâlâ yarı açık duran ağzını kapamayı ancak akıl edebilmişti. Ama genç kız fena halde şaşkındı: Dünkü bunalım takılan genç adam nerde, bugün elinde bir poşet dolusu kabakla çatkapı ziyaretine gelen adam nerdeydi?!

“Dün yemeklerimiz sendendi, ben de borçlu kalmak istemedim,” diye konuşmaya devam ediyordu Han Seul. “O yüzden bu akşamın yemeğini de bana bırakıyorsun, tamam mı? Dediğim gibi, ben süper bir kabak yemeği tarifi bilirim. Bunu Japon bir arkadaşımdan öğrenmiştim… Şimdi şöyle yapıyoruz: Sen oturma odasına geçiyor ve keyfine bakıyorsun. Yaklaşık kırk beş dakika sonra ben ve kabaklarım büyük bir ziyafetle karşınızda olacağız sevgili bayan!”

Hae In sadece “tamam…” diyebildi. Oturma odasına geçerken birden durdu, mutfağa doğru seslendi: “İhtiyacın olan bir şey olursa seslen lütfen!”

“Tamaaaaaam! Hadi sen keyfine bak!” diye bağırdı Han Seul de.

Hae In oturma odasındaki koltuğa kendini bırakıverdiğinde şaşkındı. Gülse mi ağlasa mı bilemiyordu… Han Seul’ün ziyareti tam bir sürpriz olmuştu!

Genç kız kendi kendine gülümsemeden edemedi. Aslında, dün gece ayrılırlarken Han Seul oldukça iyi durumdaydı. Hatta “City of Angels”ı izledikten sonra burukça gülümseyerek ona dönmüş, “teşekkür ederim Hae In,” demişti, “sanırım ne demek istediğini şimdi daha iyi anladım…” Sonra da onu evine bırakmak için ısrar etmiş, arkadaşça bir sevgiyle yanaklarından öperek uğurlamıştı.

Ama bu akşam böyle neşe dolu bir Han Seul’ü karşısında görmeyi cidden beklemiyordu! Adam kabak alıp gelmiş yahu…

Birden, Han Seul’ün nasıl olup da Ayça’yla karşılaşma korkusu olmadan böyle elini kolunu sallayarak geldiğini merak etti. Ama hemen sonra, onun nöbetçi olduğunu Han Seul’ün de hesaplamış olacağını düşündü. Evet, Han Seul gerçekten de kendisi için buradaydı. Bunu düşünmek birden Hae In’in içini sımsıcacık yaptı…

Biraz sonra, oturma odasındaki küçük masada karşılıklı oturmuş, Han Seul’ün özenle hazırladığı yemeği yiyorlardı. Hae In, kabak yemeğini tadınca ağzından çıkan bir beğeni nidasına engel olamadı:

“Mmmm… Gerçekten çok iyi olmuş! Eline sağlık Han Seul!”

“Cidden beğendin mi?” dedi Han Seul neşeyle. Sonra derin bir nefes verdi: “Ohh, çok şükürr! Tarifi yanlış hatırlıyorum diye ödüm kopmuştu!”

Hae In elinde olmadan gülmeye başladı: Ne âlem adamdı bu yaa…

“Dün sen kabaklardan bahsedince aklıma geldi,” diye sırıttı Han Seul. “Ne zamandır bu tarifi pişirmediğimi düşündüm… Aslında seni kobay yapmak yerine Moon Jee’nin üzerinde denemeyi tercih ederdim, ama küçük bey gene evinde yoktu maalesef… Üstelik bu akşam benle içmeye geleceğine söz vermişti! Bu çocuk son zamanlarda beni iyice eker oldu yav… Albüm işleri çok fazla zamanını alıyor galiba…”

Hae In’in gülümsemesi dudaklarında dondu birden. Genç kız huzursuzca bakışlarını kaçırdı, “ya… öyle mi…” diye mırıldandı. Moon Jee’yi meşgul edenin albüm çalışmaları olmadığını gayet iyi biliyordu da, bunu Han Seul’e söyleyecek olan kendisi olamazdı. İçten içe Moon Jee ve Ayça’ya öfkelenmeden edemedi: Bu ikisinin olan biteni bir an önce şu karşısında oturan zavallı çocukcağıza anlatmaları gerekirdi! Ne halt etmeye bu işi geciktirip duruyorlardı ki?!

Han Seul’se her şeyden habersiz, neşeyle konuşmaya devam ediyordu:

“Albüm dedim de, Moon Jee şimdilik bir demo kaydı gibi bir şeyler doldurduklarını, bana da yollayacağını söylemişti. Ama onu bile unuttu serseri… Halbuki keratanın bestelerini cidden merak ediyordum…”

“Aaa, öyle mi? Bize bir kopya gönderdi bile,” dedi Hae In az önceki konudan uzaklaşmak için bir bahane bulma sevinciyle. Sonra hevesle yerinden kalktı, az ötede kitaplıkta duran bir CD kabıyla geri geldi. CD’yi Han Seul’e uzatırken gülümsüyordu:

“Al bakalım… Kardeşinin konserini kaçırmıştın, ama hiç değilse şarkılarını albüm çıkmadan dinleme şansın olsun…”

“Vayyy, süpersin Hae In!” dedi Han Seul neşeyle ve CD’yi cebe attı. Sonra, ışıltılı gözlerle karşısındaki genç kıza döndü: “Eee, gecenin geri kalanında ne yapıyoruz? Sinema? Kafa çekme? Karaoke?”

“Karaoke hariç, hepsi uyar,” dedi Hae In ve gülmeye başladı. Han Seul de bir an durdu, sonra yarı şaka yarı kızgın: “Aşkolsun! O kadar da kötü değilim! Yoksa… o kadar kötü müyüm? O kadar mııı??” diye bağırırken Hae In’se kahkahalarını tutamıyordu!

Bu sırada Ayça ve Moon Jee yemeklerini yemiş, kliniğe dönüyorlardı. El eleydiler, keyifle geçirilmiş bir zamanın ardından ikisinin de gözleri neşeyle parlıyordu. Moon Jee yine aklına gelen absürt bir fikirden bahsediyordu:

“Bir daha dışarı çıktığımız zaman hiç tanınmadığımız bir mahalleye basıp gidelim. Sonra rasgele bir sokak seçelim. Ondan sonra da rastgele bir apartman…”

“Eee?” dedi Ayça, bunun altından ne çıkacağını merak ederek. Moon Jee gözleri parlayarak:

“Sonra,” dedi, “Apartmandaki bütün zillere basıp kaçalım!”

Ayça bir kahkaha attı: “Yuh! Manyak mısın yav, neden yapıyoruz böyle bir şey?!”

“Macera olur işte, adrenalin,” diye sırıttı Moon Jee, “Hatta biliyor musun, kaçmamıza bile gerek yok! O sırada sokakta oynayan birkaç çocuk bulduk mu, yeterli: İnsanlar kızgın kızgın evlerinden dışarı çıktıkları zaman suçu sokaktaki çocukların üstüne atarız! Ne dersin?!”

“Psikopatsın derim,” diye sırıttı Ayça. Manzarayı gözünün önüne getirdikçe gülmeden edemiyordu. Moon Jee ise gözleri parlayarak bu planını savunmaya devam ediyordu:

“Ama Ayça, düşünsene: Millet iki tane kocaman yaşlı-başlı sevgiliye mi inanır, yoksa sokaktaki veletlere mi? Evet, kesin paçayı kurtarırız! Hatta veletlerin kaçmasını izlerken acayip güleriz, düşünsene! Hahaha!”

“Seninle çıkma işini bir daha gözden geçirmeye karar vermek üzereyim,” diye sırıttı Ayça. Moon Jee küçük bir çocuk gibi sızlanmaya başladı bunun üzerine:

“Yaaa, hadi amaaa! Kabul et, sen de çok eğlenceli olduğunu düşünüyorsun! Hadiiiii, içindeki çocuk nerde senin bakiyim?! Yoksa şimdiden yaşlı bir ajumma mı oldun? Hıı? Hıı??”

Böyle deyip kızın iki yanağını birden sıkmaya başladı. Ayça bir yandan gülüyor, bir yandan da kendini onun elinden kurtarmaya çabalıyordu: “Yapmasana yaaa! Bak valla terk ederim seni! Bak, valla diyorum!”

“Moon Jee-sshi…”

İki çocuk birdenbire karşılarından gelen sesle durdular. Merakla sesin geldiği yöne döndüler.

Jae Hwa, her zamanki güzelliği ile tam karşılarında durmuş, onlara tatlı tatlı gülümsüyordu.

Ayça ve Moon Jee şaşkınlıkla kollarını çözüp birbirlerinden ayrıldılar. Jae Hwa, kendinden emin adımlarla ikisine yaklaştı, bir ona bir diğerine baktı.

“Sonunda birbirinize kavuştuğunuza sevindim,” dedi içten bir sesle. Sonra Ayça’ya döndü: “Unni… Bu adam sizin için o kadar çok acı çekti ki, eğer onu kabul etmeseydiniz kalpsiz bir insan olduğunuza hükmedecektim…”

Ayça ne diyeceğini bilemeyerek durakladı. Moon Jee ise kaşlarını çatmıştı:

“Jae Hwa-sshi…” dedi sesinde belirgin bir ihtar tonuyla.

Jae Hwa onun gerildiğini anlamıştı, hemen:

“Yoo, ben sizin keyfinizi bozmaya gelmedim,” dedi. “Sadece yürürken birbiriyle böyle cilveleşen, bu kadar neşeli bir çift dikkatimi çekti. Sonra size baktım ve ikinizi gördüm. O zaman aklıma daha birkaç hafta önce barda oturup tekila shot’ları birbiri ardına yuvarlayan Moon Jee’nin hali geldi…” Böyle deyip şefkatle genç adama baktı. Sonra tekrar Ayça’ya döndü: “Bu çocuğun değerini iyi bilin Unni… Çünkü o sizi gerçekten çok seviyor! Size kavuşmasının imkânsız olduğunu düşündüğü için nerdeyse acıdan delirecekti! Ama aşkta asla imkânsız yoktur, değil mi? Bunu bana bir kez daha hatırlattınız, o yüzden size teşekkür ederim!”

Birden arkasını döndü, hızlı hızlı yürümeye başladı. Yüzünde buruk bir tebessüm vardı; ama aynı zamanda gözleri nemlenmişti…

Ayça ve Moon Jee bir an şaşkınca bu uzaklaşan kızı izlediler. Sonra Moon Jee, çekinerek kız arkadaşına baktı:

“Kızmadın… öyle değil mi?”

Ayça omuz silkti: “Yoo, neden kızayım ki?” Sonra dik dik baktı genç adama: “Yoksa… bu kızla aranda bir şeyler mi geçti?!”

Moon Jee hemen ateşli bir biçimde itiraz etmeye başladı: “Hayır, elbette hayır! Kız sadece okulda benim hoobae’mdi, sen de biliyorsun! Ayrıca San Young’la nişanlıydı! Valla aramızda hiçbir şey geçmedi, yemin ederim!”

“Tamam tamam, sakin ol,” diye güldü Ayça. Sonra Moon Jee’ye döndü, ona sevgiyle baktı. Zavallıcık, yanlış anlaşılma korkusuyla nasıl da paniğe kapılmıştı.

Ayça elini uzattı. Onun yanağına dokundu. Hafifçe okşadı.

“Kızmadım,” diye tekrarladı. “Hatta senin için bir kez daha üzüldüm Moon Jee-ya… Demek… barlarda içip içip dağıttın, öyle mi?”

Dr. Skull – princess

Moon Jee burukça ona baktı. Yüzünden kırık bir tebessümün gölgesi geçti.

“Seni unutmaya çalışıyordum,” diye mırıldandı… “Seninle olmamızın imkânsız olduğunu düşünüyordum… O yüzdendi…”

Ayça bir şey diyemedi. Sadece, üzgün gözlerle ona baktı. Sonra, tatlılıkla gülümsedi, genç adamın yanağını hafifçe okşadı.

Moon Jee de onun elini tuttu. Sonra, onu kendine doğru çekti, kızın başını göğsüne yasladı. Hafifçe:

“Geçti artık,” diye mırıldandı, “Artık asla ayrılmayacağız… Seni asla bırakmayacağım… Senden asla vazgeçmeyeceğim. Asla!”

Ayça, başını onun geniş göğsüne gömerken gözlerinin yeniden nemlenmeye başladığını fark etti. Yarı hüzünlü, yarı mutlu gülümseyip hafifçe başını salladı.

Ve genç adama, sımsıkı sarıldı…

Han Seul, kendi evine girdiğinde, dudaklarında hâlâ hafif bir tebessümün izi vardı. Hae In’le yemek yedikten sonra dışarı çıkıp bir sokak pazarında gezinmiş, birbirinden ilginç eşyalar arasında şapkaları takıp çıkararak, komik bibloları birbirlerine göstererek, çocuklar gibi eğlenmişlerdi. Sonra, bir sokak lokantasında oturup güzel bir muhabbet eşliğinde birkaç kadeh içmişlerdi. Han Seul, uzun bir aradan sonra, ilk kez içtenlikle gülebildiğini hissediyordu. Böyle gülmek iyi gelmişti. Çok çok iyi gelmişti! Genç adam, kendisinden içten dostluğunu esirgemeyen tatlı Hae In’e minnettardı…

Üzerindeki ceketi çıkarmak üzereyken cebindeki bir şeyi fark etti ve elini cebine atıp içinde CD olan zarfı çıkardı: Moon Jee’nin albüm demosu…

Yatmayı planlıyordu ama vazgeçti: CD’yi müzik setine takarken yüzündeki gülümseme daha da genişlemişti: Şu ufaklığın müziklerini bir dinleyip telefon açacak, ona sitemle karışık “sen bana yollamayı unuttun ama ben dinledim! Aferin lan!” diye takılacaktı.

CD’deki ilk parça başlarken mutfağa gidip kendine bir bardak meyve çayı doldurdu. Sonra içeri geldi. Koltuğa otururken dudak büktü, hımm, hiç fena değildi. Gerçi kendisi gibi yaşlı bir adam için fazla sert tınılar vardı, ama adam rock’çıydı, olacaktı o kadar…

İkinci sıradaki şarkıyı önceden biliyordu ve albümdeki versiyonunu ilk şarkıdan daha çok beğendi: Daha yumuşak, tatlı bir müzik…

Üçüncü şarkıyı beğenmedi, ortasına gelince değiştirdi, bir ileridekine geçti. Eh, her şarkıyı beğenerek dinleyecek diye bir kural yoktu ya…

Luna Sea – Forever 

Dördüncü şarkı da bir gitar solosu ve sert rock tonlarıyla başladı. Ama melodisi kulağa hoş gelen, takip etmesi kolay bir melodiydi. Moon Jee’nin güzel sesi yine odayı doldururken Han Seul keyifle dinlemeye başladı.

“Sen benim mavi meleğim / Göklerden önüme düşen

Masmavi bir akşamdı / Gözlerinin renginde”

Han Seul’ün neşeli bir gülümseme ile parlayan gevşemiş yüzü, yavaş yavaş değişmeye başladı. Oturduğu koltukta dikleşti, şarkıyı daha dikkatlice dinlemeye başladı:

“Gökte ay vardı, hilaldi / Seni bana o getirdi

Artık bırakamam seni / Bizi birleştiren kaderdi…”

Genç adamın elleri titremeye başlamıştı. İrileşmiş gözlerle bir an durdu: Bu… bu… ne demekti böyle?!

“Ellerimi uzatsam sana / dokunacak kadar yakınım

Ama bunu yapamam, yapamam / Çünkü sen bana ait değilsin”

Moon Jee’nin sesi: “Forever ever, lütfen beni sev /Forever ever, hep yanımda kal / Forever ever, her şeyden vazgeçerim /Forever ever…”dediği anda, Han Seul sert bir hareketle yerinden kalktı! Beyni derin bir girdaba çekilmiş gibi başı dönüyordu: İrileşmiş gözlerini yere dikti, delirmiş gibi bir o tarafa bir bu tarafa hızlı hızlı gidip gelmeye başladı: Bu şarkı… Bu sözler… Olabilir miydi?! Böyle bir şey olabilir miydi?! Sonra birden, kendi kendine sinirli bir kahkaha attı: Hayır! Mutlaka yanlış anlıyordu! Bu… bu kadar saçma bir şey olamazdı! Hayır!

“HAYIR!”

Kendini ikna etmek istercesine öfkeyle bağırmıştı! Sonra, başını ellerinin arasına aldı, inleyerek koltuğa çöktü.

“Saçmalama Han Seul! Saçmalama! Kendine gel! Böyle bir şey olabilir mi?! Moon Jee bunu sana yapar mı?! O şarkı sadece… sadece… onun öylesine yazdığı bir şey olmalı! Evet, evet! Hem Ayça da sana böyle bir şey yapmaz! Yapamaz! Hayatta en çok sevdiğin iki insan sana bunu yapmaz!”

Kendi kendini ikna etmek için birbiri ardına takır takır sıraladı tüm bu düşünceleri. Ama kahretsin ki, aklına saçma sapan şeyler geliyordu: Daha önce, farkında bile olmadığı şeyler… Küçük detaylar… Önceleri dikkatini çekmeyen, ama şimdi bakınca anlamlı görünen detaylar…

Ayça’nın son zamanlardaki o tuhaf halleri… Moon Jee’yi gördüğü zaman sessizleşmesi… Moon Jee’nin garip davranışları… Restoranda, San Young’la karşılaştıkları akşam, Ayça’yla ikisinin sevgili olduğunu öğrendiği anda San Young’un yüzünde beliren şaşkın anlam… Ve pis pis sırıtarak söylediği o sözler:

“Nasıl bir oyuna geldiğinden haberin bile yok! Seni salaklığınla baş başa bırakıyorum Han Seul-sshi! Hadi eyvallah!”

Han Seul ellerini yüzüne kapatıp acıyla inledi. Bunu… bunu kaldıramazdı! Hayır, mutlaka yanlış anlıyordu; öyle olmak zorundaydı! Böyle bir ihaneti, asla, asla kaldıramazdı!

Moon Jee’nin güzel sesi odayı doldurmaya devam ederken, Han Seul’ün duvara sabitlenmiş gözlerinde koyu gölgeler ve paramparça olmuş kalbinde kapkara bir şüphe giderek büyüyordu…

-Bölüm Sonu-

13. Bölüm

“My sun sets to rise again.”

Robert Browning

Redd – Prensesin Uykusuyum

Han Seul gözlerini açtığında hastane odasında olduğunu gördü. Bir önceki günün olayları yavaş yavaş zihnine dolarken, böğründe hissettiği ağrıyla yüzünü buruşturdu: Bu doktorlar seruma hiç ağrı kesici koymaz mıydı Allahaşkına?!

Ama hemen sonra aklına düşüveren şeyle, bütün acılarını bir anda unuttu: Hayattaydı! Yaşıyordu! Ve bunun için ödemesi gereken bedel biraz ağrı çekmekse, varsın öyle olsundu!

Yüzüne sevinçli bir gülümseme yayılırken yerinden doğrulmak ister gibi bir hareket yaptı. O zaman, yatağının yanı başındaki koltukta uyuyakalmış olan kızı fark etti.

Ayça, üzerinde doktor önlüğüyle uyuyordu. Koyu kumral saçları alnına dökülmüştü. Derin derin nefesler alarak uyuyordu genç kız.

Han Seul onu büyük bir sevgiyle bir süre izledi: Mavi gözlü meleği, ikinci defa hayatını kurtarmıştı…

O sırada Ayça, izlendiğini hissetmiş gibi kıpırdandı, sonra yavaşça gözlerini açtı. Tam karşısında, ona yüzünde kocaman, sevgi dolu bir gülümsemeyle bakan Han Seul’le göz göze geldi.

“Ah… Günaydın…” diye mırıldandı genç kız.

“Günaydın…” dedi Han Seul. Gözlerini onun yüzünden ayırmamıştı.

Ayça uyuyakaldığı koltuktan doğruldu. “Nasılsın? Çok ağrın var mı?” Böyle deyip genç adamın başına geldi, onun alnına elini koydu.

Han Seul birden onun elini tuttu. Usulca:

“Ağrım var, ama önemli değil…” dedi. “Sen yanımdasın ya… Başka bir şeyin önemi yok…”

Ayça hafifçe gülümsedi. Şefkatle Han Seul’ün saçlarını okşadı. Sonra, bir gün öncesinin anıları düştü aklına.

Birden içi acıdı. Zavallı, zavallı Han Seul! Olan bitenden, kız arkadaşının hislerindeki karmaşadan haberi bile yoktu zavallının…

İçi vicdan azabıyla dolarken bakışlarını kaçırıp boğazını temizledi, sonra doğal olmasına çalıştığı bir sesle:

“O zaman kahvaltı için hazırsın demektir,” dedi. “Şimdi kantine iniyor ve sana yemeğini bizzat ellerimle hazırlıyorum. Ama söz ver, getirdiklerimi beğenmemek yok, hepsini yiyeceksin, anlaştık mı?”

“Ayça…” diye fısıldadı Han Seul.

Ayça utanarak ona baktı. Han Seul’ün bakışları sevgi doluydu. Elini uzattı, genç kızın yanağına dokundu. Başparmağıyla hafifçe okşadı. Ayça ürpererek yutkundu.

“Teşekkür ederim…” dedi Han Seul. “Her şey için çok teşekkür ederim…”

Ve  Ayça’ya doğru uzandı, sevgiyle onun beline sarıldı. Ayça bir an, ne yapacağını bilemez gibi kalakalmıştı. Sonra, o da Han Seul’e sarılarak karşılık verdi.

Ama içinde bir yer fena halde sızlamaya başlamıştı.

Sonraki günler, Ayça için oldukça yoğun ve zor geçti: Han Seul, iki gün daha hastanede kaldıktan sonra taburcu olmuştu. Ama genç adam kız arkadaşına daha bir aşkla bağlanmış gibiydi; boş olduğu her an’ı onunla geçirmek istiyordu, gün içinde defalarca arıyordu. Belki de ölüm korkusu yaşamış bir insan olarak hayatın her anının sonuna kadar tadını çıkarmak istiyordu.

Ayça ise ne yapacağını bilemez haldeydi. Han Seul ona böyle davrandıkça içi vicdan azabıyla doluyordu: Bu sevgi dolu çocuğa, kalbine bir başkasının, hem de kendi öz kardeşinin düştüğünü nasıl söylerdi?!

Ayça düşündükçe işin içinden çıkamıyordu: Duygularını inkar etmeye çalışmış, kendini Han Seul’e adamaya zorlamıştı. Ama… bir türlü becerememişti… Han Seul kendisine sarıldıkça, Moon Jee’nin konser gecesi onu sıkı sıkı sarıp “lütfen bana bir şans ver…” dediği an düşüyordu aklına. Bedeni katılaşıyor, içi eziliyordu.

Birkaç hafta böyle geçti…

Bruno Mars – Talking to the moon

Bir akşam, birlikte yedikleri bir akşam yemeğinden sonra Han Seul Ayça’yı arabayla evine bırakmak üzereyken Moon Jee’yle karşılaştılar. Han Seul hemen kornaya bastı, camı açıp neşeyle seslendi:

“Hey, ünlü rock yıldızı! Bize bir merhaba yok mu?”

Moon Jee dönüp ikisine baktı. Ayça’yla bir an göz göze geldiler. Ayça’nın yüreği hopladı. Hemen gözlerini kaçırdı. Moon Jee ise bu sırada abisine dönmüş, yorgunca gülümsemişti:

“Selam Hyung… N’aber? Bakıyorum kendini iyice toparlamış, gece gezmelerine bile başlamışsın…”

Han Seul bir kahkaha attı: “Tabii oğlum! Benim ne kadar güçlü bir adam olduğumu unutmuş gibi konuşuyorsun! Hem sen iki haftadır nerelerdesin bakayım?? Hastaneden çıktığımdan beri doğru dürüst görüşemedik…”

“Özür dilerim… Albüm çalışmaları yüzünden meşguldüm biraz…” diye mırıldandı Moon Jee. Hâlâ Ayça’ya bakmıyordu.

“Öyle olduğunu tahmin etmiştim,” dedi Han Seul başını sallayarak. Sonra Ayça’ya döndü: “Böyle ayak üstü konuşmayalım… Ne dersiniz, Ayça’lara geçip birer çay içerken muhabbet etsek olmaz mı?”

Ayça: “Tabii, neden olmasın…” diye mırıldanırken Moon Jee hemen itiraz etmişti: “Olmaz! Kusura bakmayın ama ben yorgunum biraz… Bir an önce eve geçip dinlenmek istiyorum!”

“Hadi be oğlum, özledim seni,” dedi Han Seul. Sesinde sitem vardı.

Moon Jee bir an düşündü, sonra yavaşça başını salladı: “Peki…”

Böylece arabayı park edip Ayçalar’ın evine doğru yola koyuldular. Ayça anahtarını çıkarıp kapıyı açmaya davranmıştı ki, kapı içeriden açıldı, Hae In’in neşeli yüzü göründü:

“Ah, çocuklar, geldiğinizi pencereden gördüm! Buyrun, geçin içeri!”

“Selam Hae In!” dedi Han Seul neşeyle. Diğerleri de Hae In’le selamlaştılar. Ayça hemen: “Ben çay demleyeyim…” diye mutfağa geçerken Han Seul arkasından seslendi: “Türk çayı olsun ama! Senin çayını ben çok seviyorum!”

“Tamam,” diye gülümsedi Ayça ve mutfağa gitti.

Kettle’da su ısıtıp çayın demlenmesini beklerken mutfak tezgahına dayandı, derin derin nefes aldı. İçeriden gelen neşeli sesleri duyduğu halde içeri gitmek istemiyordu. Zaten daha çok Han Seul ve Hae In’in sesi çıkıyordu; Moon Jee’nin sesi işitilmiyordu bile. Ayça, onun da kendisi gibi zor bir dönemden geçip geçmediğini merak etti. Sonra kendine kızdı: Evet, elbette öyle olmalıydı. Zavallı çocuk bin türlü vicdan azabıyla boğuşmak zorunda kalmıştı. Kim bilir bu imkânsız aşkı içinden atabilmek için nasıl bir savaş veriyordu!

İmkânsız aşk… Ayça birden, aralarındaki tuhaf çekimin bundan başka bir şeyle tanımlanamayacağını düşündü: Evet, bu aşk imkânsızdı. Han Seul’le arasındaki ilişki bir gün bitse bile, Moon Jee’yle bir şey yaşaması imkânsızdı. En ideal dünyada bile, böyle bir durum iki kardeşin arasının bozulması anlamına gelirdi ki, Ayça buna sebep olan kişi olmanın vicdan azabını asla taşıyamazdı: Moon Jee’nin polis merkezinde hıçkıra hıçkıra ağlayarak: “O benim sahip olduğum tek aile! Onun olmadığı bir hayat düşünemiyorum!” dediğini unutmamıştı.

“Böyle kara kara ne düşünüyorsun?”

Ayça birden arkasından gelen sesle yerinde sıçradı. Hae In muzip muzip onu süzüyordu.

“Ben mi? Hiç canım, ne düşüneceğim… Çayın demlenmesini bekliyorum,” dedi Ayça ve gözlerini kaçırdı. Sonra dolaptan bardak çıkarmaya koyuldu. Ama Hae In onun bu numarasını yememişti. Yavaşça yanına yaklaştı, Ayça’nın kolunu tuttu:

“Ayça… Son günlerde sende bir hal var… Neler oluyor?”

Ayça birden durdu. Başını önüne eğdi. Gözlerinde yaşlar tomurcuklanmaya başlamıştı.

“Hae In…” diye mırıldandı. “Ben… ben çok kötü bir insanım!”

Hae In şaşkınlıkla baktı ona: “Saçmalama Ayça! Sen kötü falan değilsin, aksine çok iyi bir insansın! Şimdi neler olduğunu bana doğru dürüst anlatır mısın?”

Ama aynı anda koridordan Han Seul’ün sesi duyuldu: “Kızlaaaar, çay hâlâ olmadı mı?”

Ayça gözlerinde biriken yaşları çabucak elinin tersiyle sildi, sonra Hae In’e döndü: “Boşver Hae In! Önemli değil! Saçmaladım işte…” Ve çaydanlığın başına koştururken içeriye doğru seslendi: “Geliyoruuuz!”

Biraz sonra, Ayça elindeki tepside ince belli bardaklardaki tavşan kanı çaylarla oturma odasına girdiğinde Han Seul hemen yerinde kalktı, tepsiyi kızın elinden alırken:

“Yaşasın! Bu bardaklarda çayın tadı bir başka oluyor!” dedi neşeyle. Ayça ona gülümsedi:

“İçeride kuruyemiş de var… Bekleyin, şimdi getireceğim…”

Gerçekten de az sonra elinde karışık kuruyemiş olan kâselerle geldi, her birine birer tane uzatırken: “Çayın keyfi yanında çekirdek ve fıstıkla çıkar,” dedi. “Bunları geçenlerde keşfettiğim bir Arap marketinden aldım… Bakın, şöyle yiyeceksiniz…”

Ayça böyle deyip çekirdekleri çitlemeye başladı. Diğerleri de ellerine birer tane çekirdek alıp aynı şeyi yapmaya koyuldular. Ama bir türlü Ayça gibi yapamıyorlardı! Han Seul haşat ettiği dokuzuncu çekirdekten sonra:

“Ben pes ediyorum!” dedi. “Ayça, sen bizden başka bir tür yaratık olmalısın!”

“Gumiho, gumiho…” diye mırıldandı Moon Jee. Hemen yanındaki Hae In gülüp onu dürttü. Ayça ise kıkırdıyordu:

“Çekirdeğe çok fazla basınç uyguluyorsun. Daha yavaşça, tam ortasından ısır. Bak, şöyle…”

“Yok, olmuyor…” dedi Hae In de ve o da pes etti. Moon Jee ise Ayça’ya gülerek baktı:

“Papağan gibisin Ayça! Ama biz bu işi beceremedik, kusura bakma!”

“Eh, ne yapalım, çekirdekleri ben yerim o zaman,” diye güldü Ayça da. “Siz fındık-fıstıkları yiyin…”

Böyle deyip önündeki çerez tabağını Moon Jee’ninkine boşaltmaya başladı. Moon Jee de ona yardım etmek ister gibi elini uzatınca ikisinin eli birbirine değdi. Moon Jee birden, ateşe değmiş gibi çekti elini!

Sonra derhal utangaçça bakışlarını kaçırdı. Ayça da hemen kendi koltuğuna geri oturdu. Onun da kulakları yanmaya başlamıştı.

Hae In’se ikili arasında oluşan gerginliği zeki gözleriyle hemen fark etmişti. Hâlâ çekirdekle cebelleşen Han Seul’ün duruma uyanmasından korktu, hemen atıldı:

“Bizde bu tür kuruyemişler pek satılmaz, değil mi millet? O yüzden Ayça gibi küçüklükten beri çekirdek ayıklamaya alışmamışız…”

“Evet biz genelde meyve kuruturuz,” dedi Han Seul. “Ya da böcek…”

Ayça’nın yüzü birden değişirken: “Evet, maalesef bunu biliyorum,” diye mırıldandı. “Ben size Kore’ye ilk geldiğim gün yaşadığım otobüs macerasını anlatmış mıydım??”

Az sonra, Ayça’nın komik bir dille anlattığı kurutulmuş böcek anısını dinleyen üç çocuk kahkahadan kırılıyordu! Hae In gözlerindeki yaşları silerken:

“Âlemsin Ayça,” dedi, “Demek böceklerden biriyle göz göze geldin!”

“Otobüs şoförüne ne demeli?? Zavallı adam o korkuyla burdan Incheon’a kadar koşmuştur,” diye sırıttı Han Seul. Moon Jee de neşeyle güldü:

“Valla adamcağızı suçlayamam… Kocaman mavi gözleri olan bir kız benim de üstüme doğru koşarak gelse, ben de korkudan kıçıma füze takılmış gibi koşardım!”

Diğerleri onun bu lafına da gülerken Han Seul neşeyle kardeşinin saçlarını karıştırdı: “Komiksin oğlum sen!” Sonra kızlara döndü, kardeşini işaret edip dert yandı: “Bundaki mavi göz fobisi nasıl başladı hiç bilmiyorum, çocukken gumiho’larla çok korkuttular galiba… Sen Ayça’dan da ilk günlerde korkuyordun, di mi?”

“Eee… şeyy, evet…” dedi Moon Jee. Han Seul gene sırıttı: “Umarım artık bu fobini aşmışsındır! Hâlâ korkuyor musun yoksa??”

Moon Jee kısa bir an durakladı. Sonra yavaşça başını iki yana salladı. Yüzündeki gülümseme silinmişti.

“Hayır…” dedi. “Hayır… Artık korkmuyorum…”

Sonra başını kaldırdı. Ayça’ya baktı. Ayça da ona. İki gencin sessizce, yüzlerinde neşeden bir gram bile olmadan bakıştığını görünce, Hae In yine, Han Seul’ün bir şeyler anlaması korkusuyla hemen atıldı:

“Ahahaha, bence yine de biraz korksan iyi edersin! Ayça senin noona’n, senin büyüğün: Büyüklerden biraz korkmak lâzım, öyle değil mi Han Seul??”

Han Seul de gülerek: “Öyle öyle…” derken Moon Jee kendini toparlamıştı, başını eğip hafifçe gülümsedi:

“Öyle ya… Ayça benim noona’m… Benim büyüğüm, değil mi…”

Genç çocuğun sesinden hüzün akıyordu bunları söylerken. Ayça’nın yüzünün de yine duygularını ele verir şekilde fena halde karışmaya başladığını gören Hae In durumu kurtarmak için hemen konuyu değiştirdi:

“Han Seul! Bu aralar başbakanın koltuğu sallantıda diyorlar, doğru mu?? Ortalık çok karışıkmış…”

Han Seul hemen: “Ooo, bakıyorum kulislerde dolaşan dedikodular ilginizi çekiyor Hae In hanım…” diye gülümseyerek ona döndü. “Ya, aslında durum şöyle: Muhalefet partisi, başbakanın Japonya gezisiyle ilgili asılsız dedikodular üretti…”

Hae In “yaa…” “ooo…” diye ilgilendiğini belli edercesine Han Seul’ü dinlerken, bir yandan da arada bir Ayça’ya ve Moon Jee’ye kaçamak bakışlar atmaktan kendini alamıyordu. İkisi de bir anda sus pus olmuş, çaylarını yudumlamaya koyulmuşlardı. Birbirlerine bakmıyorlardı, ama üzgün yüzlerinden neler hissettiklerini anlamamak mümkün değildi. Hae In, karşısında neşeyle konuşan genç adamın bunu kardeşi ve sevgilisine konduramayacak kadar iyi yürekli olduğuna şükretmeden edemedi.

Sonra da, bir aşk üçgeninin köşelerini oluşturan üç gencin her birine ayrı ayrı büyük bir acıma duydu içinde…

Çaydan sonra Moon Jee yorgun olduğunu bahane ederek hemen kalkmıştı. Han Seul de onunla birlikte kalktı, kapıda iki kıza veda ederken:

“Ayça,” dedi, “Hayatım, yarın klinikte işin kaçta bitiyor?”

Ayça: “Akşam beşte çıkacağım,” deyince de: “Hah, süper! O zaman seni klinikten almaya gelirim ben…” dedi, “Seni yarın akşam yemeği için süper bir yere götüreceğim!”

Ayça hafif bir sıkıntıyla baktı ona: Boş olduğu her dakikayı Han Seul’le geçirmek, özellikle de bunu içinde giderek büyüyen suçluluk duygusuyla yapmak, artık genç kıza zor geliyordu.

“Han Seul’cüğüm, bu hafta tam üç kere dışarı çıktık… Yarın akşam evde takılsak diyorum…”

Hatta mümkünse herkes kendi evinde, diye geçirdi içinden genç kız. Ama Han Seul mesajı almamaya kararlı görünüyordu, bir kahkaha atıp kız arkadaşına sarıldı, yanağına hafif bir öpücük kondurdu:

“Demek benim ev yemeklerimi özledin! Tamam hayatım, haftasonu bana gelirsin, sana yemek yapmaktaki tüm marifetlerimi gösteririm, hatta gün boyu evden çıkmayız…”

Az ileride, sıkıntıyla bu vedalaşma seremonisinin bitmesini bekleyen Moon Jee’nin yüzü birden değişti: Haftasonu eve kapanıp çıkmamak da ne demekti ya…

Ayça ise irileşen gözlerle hemen: “Ay yok yok! Onu demek istemedim!” diye itiraz etmişti. Sonra biraz toparlandı ve kendini gülümsemeye zorladı: “Yani… Şeyyy, sana zahmet vermek istemem… Ben sadece bu aralar çok fazla dışarıda yiyoruz, çok masraf oluyor diye şe’ettim…”

“Yok canım, n’olacak?” dedi Han Seul kaygısızca, “Dünyaya bir daha mı geleceğiz sanki? Paramızı güzel yerlerde güzel yemekler yiyip pahalı şaraplar içerek harcamadıktan sonra niye kazanıyoruz??” Sonra genç kıza göz kırptı: “Neyse tatlım, yarın iş çıkışı hazır ol! Seni almaya geleceğim! İyi geceler aşkım! Sana da iyi geceler Hae In!”

“İyi geceler beyler!” dedi Hae In neşeyle ve el salladı. Ayça da “iyi geceler” diye mırıldanmıştı. Moon Jee hafif bir gülümsemeyle elini kaldırıp veda etti onlara, sonra abisiyle birlikte yürümeye başladı.

Ayça kapıyı arkasından kapattığı zaman yüzündeki gülümseme tamamen silinmişti. Genç kız çok yorgun bakıyordu şimdi. Hae In şefkatle, elini onun omzuna koydu:

“Ayça… Konuşmak ister misin?”

Ayça başını kaldırdı. Yüzünde acıklı bir ifade vardı:

“Sonra… Sonra Hae In… Şimdi çok yorgunum, konuşmak bana çok zor gelecek… Kusura bakma canım…”

“Ne kusuru, sen ne zaman istersen ben dinlemeye hazırım,” dedi Hae In. Ayça ona hafifçe gülümseyip kendi odasına doğru yürürken, Hae In’in yüzünde endişe ve üzüntü dolu bir anlam vardı. “Ah Ayça, ah…” diye mırıldandı kendi kendine. “Sen de Moon Jee’yi seviyorsun, öyle değil mi? Ama Han Seul’ün kalbini kırmamak için onunla kalmaya çabalıyorsun…”

Sonra yüzünü buruşturdu: “Öff, ne zor bir durum!” Bir an durdu, sonra hafifçe içini çekip kendi odasına yöneldi.

Bu arada Ayça odasına girmiş, hemen üstündekileri çıkarıp yatağına uzanmıştı. Her şeyden kaçmak ister gibi yorganı başına çekti. Bir süre uyumaya çalıştı. Ama içindeki sıkıntı büyüdükçe büyüyor, uykuya dalmasını imkânsız kılıyordu.

En sonunda, biraz kafa dağıtmak için internete girmeye karar verdi. Türk gazetelerine tıkladı, youtube’da videodan videoya atladı. Arkadaşlarından birinin blogunda gezinirken birden şöyle bir yazı çıktı karşısına:

City Hall OST – Anxious Love

“O’nun ilk aşkı olmayabilirsin, son aşkı da; hatta bir tanesi de.

Daha önce aşık oldu, tekrar olabilir.

Ama şu an seni seviyorsa daha ne olabilir ki?

Tıpkı senin gibi, o da mükemmel değil ve ikiniz birlikte asla mükemmel olmayacaksınız. Ama eğer o seni güldürebiliyorsa, iki kez düşündürebiliyorsa, hatalar yaptığını kabullenebiliyorsa, ona sıkıca tutun ve ona verebileceğin her şeyi ver…

Seni günün her anında düşünmüyor olabilir, sana şiir okumuyor olabilir, ama sana kırabileceğini bildiği bir parçasını verecektir: kalbini. Yaralama onu, değiştirmeye çalışma, çözümlemeye kalkma ve verebileceğinden fazlasını bekleme. Seni mutlu ettiğinde gülümse, kızdırdığında ona bağır, ve yokken özlediğini hissettir… Sevilebilecek birisini bulmuşken onu çok ama çok sev! Çünkü mükemmel erkek diye bir şey yoktur; ama senin için mükemmel birisi var demektir…”

Ayça hüzün dolu bir gülümsemeyle yazıyı okurken, birden en sonundaki ismi görünce ağzı şaşkınlıkla açıldı:

Bob Marley!

İşte o an, Moon Jee’nin sevimli yüzü aklına düşerken, Ayça usul usul ağlamaya başladı. Evet, kendisi Moon Jee’nin ilk aşkı değildi. Belki son aşkı bile olmayacaktı. Ama şu anda o Ayça’yı seviyordu, Ayça da onu…

Ayça kendisini güldüren, iki kere düşündüren, ve hiç düşünmeden kalbini ona teslim eden bu adamı düşündükçe özlemden burnunun direği sızladı: Onu seviyordu! Onu çok seviyordu!

Ama, ah… Onu yanında tutamazdı ki…

Gözyaşlarının görüşünü bulanıklaştırmasına bile aldırmadan, bilgisayarın başında, ekrandaki yazıya bakarak ağladı, ağladı…

Aynı anda, Moon Jee de abisinden yorgun olduğu, eve gidip uyuyacağı bahanesiyle ayrılmış, kendini en yakındaki pub’lardan birine atmıştı. Önündeki üçüncü tekilayı da shot yaptıktan sonra bardağı sertçe tezgaha vurdu, barmen seslendi: “Dostum, bir tane daha!”

Barmen ona dördüncü kadehi uzatırken uyarmadan edemedi: “Biraz hızlı gitmiyor musun genç adam??”

Moon Jee sırıttı. Ama gözlerindeki acılı ifade, dudaklarındaki gülümsemeyle birleşince olduğundan da acıklı görünüyordu. Barmen dudak büktü, önüne bir kadeh daha koydu. Moon Jee onu da alıp dudaklarına götürdü. Yine fondip yapmak üzereydi ki, bir el kadehe uzandı, onu kendi elinden aldı.

Moon Jee hayret, biraz da öfkeyle bunu yapan kişiye döndüğünde şaşkınlıkla durakladı:

“Jae Hwa-sshi…”

Jae Hwa onu gözlerinde hafif bir acıma ve özlem dolu bir bakışla süzüyordu. Sevimlice gülümsedi: “Merhaba…”

“Burda ne arıyorsun?”

“Asıl sen burda ne arıyorsun?” dedi Jae Hwa ve genç adamın yanındaki bar taburesine yerleşirken barmene seslendi: “Hey, bana da bir bira lütfen!”

Moon Jee kızsa mı gülse mi karar veremeden bakıyordu ona. Jae Hwa yeniden genç adama döndü, onun gözlerinin içine merakla baktı:

“En son görüştüğümüz zaman her şey gayet yolunda görünüyordu,” dedi. “Hatta sevdiğin kıza hepimizin ortasında sarılıp öpmüştün! Şimdi ne oldu? Neden böyle bar köşelerinde dağıtıyorsun??”

Moon Jee sıkıntıyla başını öne eğdi.

“Uzun hikâye…” diye mırıldandı. “O günden beri… çok şey oldu…”

“Benim vaktim var, anlatırsan dinlerim,” dedi Jae Hwa. Sonra genç adama döndü, tatlılıkla gülümsedi: “Bu arada büyük konserde ben de vardım… Çok iyi bir iş çıkardınız, tebrik ederim…”

Moon Jee hayretle başını kaldırdı. Ona gülümseyerek bakan Jae Hwa’ya şaşkınca baktı, “Sen de mi geldin?” diye mırıldandı. “Ah… Bilseydim… En azından önlerde bir yer ayarlatırdım sana…”

“Ahah, çok düşüncelisin,” diye güldü Jae Hwa. “Ama benim zengin ve nüfuzlu bir adamın kızı olduğumu unutuyorsun, ben zaten önlerdeydim… Hatta…”

Sözün burasında biraz durdu, muzipçe gülümsedi: “Hatta Mavi Melek şarkısını söylerken gözlerini o kıza kilitlediğini fark edecek kadar sahneye yakındım!”

Moon Jee’nin nutku tutulmuştu. Ne diyeceğini bilemedi. Sonra birden, Jae Hwa elini onun elinin üzerine koydu. Moon Jee irkildi. Jae Hwa’ya baktığında genç kız arkadaşça gülümsüyordu.

“Sen onu gerçekten seviyorsun Moon Jee-sshi… Onu bırakma… Ne olursa olsun onu bırakma…”

Moon Jee bir an, genç kızın gözlerine bakakaldı. Sonra, hüzünle başını eğdi.

“Neler olduğunu bilmiyorsun… Onunla olmam imkânsız…”

“İmkânsız diye bir şey yoktur!” diye parladı Jae Hwa. “Hayatın boyunca mutsuz mu olmak istiyorsun?? O kızı bırakma Moon Jee!”

“Anlamıyorsun,” diye yerinde kıvrandı Moon Jee. “Onunla olamam, çünkü o… başkasını seviyor!”

Jae Hwa durakladı. Bunu tahmin edememişti işte. Usulca:

“Emin misin?” dedi. “Bak, bence konserde o da sana bakarken sevdiği birine bakar gibi bakıyordu… Evet, bundan eminim, çünkü sizi çok yakından izledim Moon Jee…”

Moon Jee alaylı alaylı gülümsedi. Sonra hafifçe başını öne eğdi.

“Yanılıyorsun…” diye mırıldandı. “Bana sevgi dolu bakışlarla bakmış olabilir; ama sadece, küçük bir kardeşe duyulan sevgidir o… Hem… hem ben zaten artık vazgeçtim Jae Hwa sshi…”

Başını çevirdi, genç kıza acı dolu bir gülümsemeyle baktı:

“Artık vazgeçtim,” diye tekrarladı. “Bazen aşktan daha önemli şeyler de vardır: Aile gibi… Onları mutsuz etmemek için aşkı bir kenara bırakmak belki de en iyisidir!”

Jae Hwa hayretle:

“Bunu sen mi söylüyorsun??” diye haykırdı. “Moon Jee, sana ne olmuş böyle?! Sen değil miydin birkaç ay önce ben San Young’la evlenme arifesindeyken “o çocuk seni hak etmiyor… ailenin beklentilerini bir yana bırak, sen kendi hayatını, mutluluğunu düşün,” diyen! Şimdi sen de ailenin istediği bir kızla evlenip büyük aşkını kalbine mi gömeceksin, böyle mi yapacaksın yani?!”

Genç kızın sesinden hayalkırıklığı akıyordu. Moon Jee hiçbir şey söylemeden onun içindeki öfkeyi boşaltmasını bekledi, sonra umursamazca dudak büktü:

“Evet, belki de öyle yapacağım… Evet ya, neden olmasın? Belki ben de zengin bir ailenin kızıyla evlenirim… Ya da bana âşık, aşkından ölüp biten bir kızla evlenir, hayat boyu el üstünde tutulurum… Çok mantıklı doğrusu!”

“Aptal, aptalsın sen!” diye bağırdı Jae Hwa ve çantasını kaptığı gibi hızlı adımlarla çıkışa doğru koşturdu.

Moon Jee onun arkasından gülerek baktı: “Hemen de inandı, ah benim saf kızım…” diye mırıldandı kendi kendine. Sonra tekrar önüne döndü, gülümsemesi silinirken az önceki acı dolu ifade yeniden doldurdu yüzünü…

Kimseyle evleneceği falan yoktu elbette. Başka kızlarla uğraşacak hali yoktu.

Ama Ayça’dan da tamamen ümidi kesmesi gerektiğini, içi sızlayarak biliyordu…

Que Sera Sera OST – Moonrise 

Ayça saatine baktı: 5’e geliyordu. Han Seul birazdan burada olurdu.

Genç kız yorgun bir halde masasının başına geçti, derin bir nefes verip başını sandalyenin arkalığına yasladı. Yine çok yoğun bir gün olmuştu. Nerdeyse hiç soluklanmadan çalışmıştı. Hatta öğle yemeğine bile çıkamamıştı. Ama bundan şikayetçi değildi; bu yoğunluk sayesinde içini kemiren dertleri kısa bir süreliğine de olsa unutuyordu…

İçini çekip yerinden kalktı, üzerindeki önlüğü çıkarıp Han Seul’le çıkacağı yemek için hazırlansa iyi olacaktı…

Birden kapısı tıklatıldı. Ayça şaşkınca döndü, bütün hastaları bitirdiğini zannediyordu.

“Girin!”

Kapı açılınca genç kız bir an hayretle nefesini tuttu: San Young!

“Selam Ayça…” diye mırıldandı San Young mahcup bir gülümsemeyle. Sonra arkasına sakladığı ellerini öne uzattı: Kocaman, bembeyaz orkidelerden oluşan bir çiçek demeti vardı elinde.

“Bunu sana aldım…”

Ayça öfkeyle baktı genç adama. Buz gibi bir sesle:

“İstemiyorum,” dedi. “Ayrıca lütfen bir daha buraya gelme. Benim bir sevgilim olduğunu bilmezmiş gibi hareket ediyorsun!”

“Umrumda değil, ben Han Seul’ü adamdan saymıyorum,” dedi San Young pişkince ve çiçekleri genç kızın masasının üzerine bıraktı. Ayça ise öfkeden kıpkırmızı olmuştu:

“Sen… sen ne yüzsüz şeysin böyle be?! İstemiyorum dedim, daha ne diyeyim??”

“İsteyeceksin…” dedi San Young gülümseyerek ve Ayça’ya yaklaştı. Ayça’nın gözleri hayret ve öfkeyle irileşti: Bu ne yüzsüzlüktü yahu?!

“San Young, çabuk defol, yoksa güvenliği çağırırım!” dedi öfkeden titreyen bir sesle.

San Young durdu. Ona ilk defa yüzünde bir kırgınlık ifadesiyle baktı.

“Benden… cidden bu kadar nefret mi ediyorsun Ayça?” deyiverdi.

Ayça kızsa mı, kızmasa mı bilemedi. Genç adamın kırılgan bir edayla bunu söylemesi az önceki büyük öfkesini yumuşatmıştı. Ama yine de onun yüzsüzlüklerine daha fazla müsaade edecek değildi, herkes yerini bilmeliydi!

“Senden nefret etmiyorum San Young,” dedi. “Senden nefret etseydim, bu, içimde sana karşı hâlâ bir şeyler olduğunu gösterirdi… Ama artık senden nefret bile etmiyorum San Young…”

Durdu, hafifçe gülümsedi. San Young birden, kalbine bir ok yemiş gibi oldu: Bu ifade, bu ses tonu… Evet, Ayça gerçekten de ona karşı artık hiçbir şey hissetmiyor gibi konuşmuştu.

Genç adam şiddetle başını salladı, hayır! Buna müsaade edemezdi! Etmeyecekti!

Birden, yere diz çöktü. Cebinden bir kutu çıkardı ve şimşek gibi, genç kıza uzattı:

“AYÇA, BENİMLE EVLENİR MİSİN??” diye bağırdı!

Ayça faltaşı gibi açılmış gözlerle kalakaldı: San Young… evlenme mi teklif ediyordu?? Görünüşe göre öyleydi, çünkü genç adamın elindeki kutudan kocaman, kafam kadar bir elmas yüzük göz kırpıyordu!

Onun bir an şaşkınca kalakalması, San Young’un yeniden ümitlenmesine sebep olmuştu. Sevinçle genç kıza baktı:

“Aileme senden bahsettim Ayça! Çok kızdılar, köpürdüler, ama eğer seni kabul etmezlerse benim de bir daha yüzümü göremeyeceklerini söylediğim zaman kabullenmek zorunda kaldılar! Ayça, lütfen bana bir şans daha ver! Yemin ederim ki bu sefer seni hayal kırıklığına uğratmayacağım, seni el üstünde tutacağım!”

Ayça birden “lütfen bir şans daha ver…” cümlesiyle irkildi. “Lütfen bir şans ver…” Moon Jee de böyle dememiş miydi?

Oysa Moon Jee’ye bile bir şans vermemişti… Veremezdi… Ona bile bunu yapamazken, San Young da kim oluyordu?

Acı bir sesle:

“Ayağa kalk San Young,” diye mırıldandı. “Lütfen burayı terk et…”

San Young büyük bir hayalkırıklığıyla baktı ona. Genç kızın yüzündeki acılı ifadeyi görünce, yanlış anladı: Ayça da kendisini seviyordu! Hâlâ unutamamıştı! Ama Han Seul’e ihanet etmek istemiyordu. Genç adam, Ayça’nın yüzündeki ifadeyi böyle yorumladı ve heyecanla atıldı:

“Ayça! Ne olur biraz daha düşün! Çok yanlış yapıyorsun, sevmediğin bir insanla birlikte kalarak çok ama çok büyük bir hata yapıyorsun! Lütfen bu hataya daha fazla devam etme!”

Ayça hayretle baktı ona. Nerdeyse dudaklarının ucuna kadar geldi “nerden biliyorsun…” demek; ama neyse ki kendini tuttu, bir şey söylemedi. Hatta aksine, kendini de ikna etmek istercesine sertçe başını salladı:

“Ben Han Seul’ü seviyorum! Onun yanında kalmak, benim kendi tercihim! Şimdi lütfen saçma sapan laflar etmeyi bırak ve burdan çek git!”

“Sana inanmıyorum,” dedi San Young gülümseyerek. “Sen onu sevmiyorsun. Gözlerinden bunu okuyabiliyorum… Ayça, bak…” Derin bir nefes aldı, sonra küçük bir çocuğa anlatır gibi tane tane konuştu: “Sen Han Seul’e ihanet etmiş olmamak için ondan ayrılmak istemiyorsun… Bunu iyi anlıyorum, ben de Jae Hwa’ylayken tam da böyle hissediyordum… Ama şöyle düşün: Eğer sırf vefa duygusundan dolayı sevmediğin birinin yanında kalırsan, o zaman uzun vadede hem kendin mutsuz olur, hem de onu mutsuz edersin! O yüzden lütfen… lütfen iyi düşün! Bak, ben büyük bir hata yaptım, bunu kabul ediyorum. Ama sırf beni cezalandırmak için o adamla kalmaya devam etme, ne olur! Ne olur!”

San Young’un dudakları titremeye başlamıştı. Ayça ona acımadan edemedi, zavallı çocuk her şeyi tamamen yanlış anlıyordu. Derin bir nefes aldı:

“San Young-sshi,” dedi, “Lütfen daha fazla saçmalama… Benim-sana-karşı-hiçbir-duygum-kalmadı! Bu cümleyi anlamak bu kadar zor mu Allahaşkına?! Lütfen çık git hayatımdan ve beni rahat bırak yahu!”

San Young genç kızın giderek öfkelendiğini görünce ürkerek geri geri yürümeye başladı. Bir yandan da:

“Ta-tamam!” diye kekeledi. “Şimdi gidiyorum! Ama dediklerimi iyi düşün Ayça! Haklı olduğumu biliyorsun! Han Seul’ü sevmediğini kendin de biliyorsun! Ben seni bekleyeceğim!”

Böyle dedi ve hızlı adımlarla kapıdan çıktı.

Ayça odada yalnız kalınca bütün gücü tükenmiş gibi sandalyesine çöküverdi. Eli ayağı titriyordu; resmen sinirleri bozulmuştu. Derin nefesler alıp vererek kendine gelmeye çabaladı.

San Young ne mal bir herif çıkmıştı yahu! Adama git diyorsun gitmiyordu! Salak mıydı neydi?!

Ama Ayça, San Young‘un kendinden emin bir sesle: “Han Seul’ü sevmediğini biliyorum!” dediğini düşündükçe içini sıkıntılar basıyordu: Bu mal herif bile onu çözmüştü. Han Seul’e âşık olmadığının farkındaydı…

Sonra birden, San Young’un:

“Eğer sırf vefa duygusundan dolayı, sevmediğin birinin yanında kalırsan, o zaman uzun vadede hem kendin mutsuz olur, hem de onu mutsuz edersin!”

Demesi aklına geldi ve genç kız birden nefesini tuttu:

Doğruydu… Tam da böyle yapıyordu gerçekten!

Başını ellerinin arasına alırken gözyaşları yeniden gözlerinden süzülmeye başlamıştı: Ayça ilk kez, Han Seul’ün yanında kalarak Moon Jee kadar zavallı Han Seul’e de haksızlık yaptığını düşündü: O, kendisini seven bir kadını hak ediyordu, kardeşine âşık olan Ayça’yı değil…

Oturduğu yerde, usul usul ağlamaya başladı…

Aynı anda Han Seul de elinde kırmızı güllerden bir buketle hastaneden içeri girmek üzereydi. Genç adam, kliniğin döner kapısından alı al moru mor bir şekilde çıkıp hızlı adımlarla uzaklaşan San Young’u görünce bir an hayretle durakladı. San Young’u yakalayıp Ayça’nın çalıştığı iş yerinde ne işi olduğunu sormayı düşündü; ama San Young koşar adımlarla uzaklamıştı bile. Han Seul bir anlığına duraksadı, sonra onu takip etmekten vazgeçti, düşünceli bir biçimde içeri girdi, Ayça’nın odasına yöneldi.

Ayça’nın oda kapısını tıklatıp “Ayça…” diye yavaşça mırıldanarak içeri girince genç kızın ani bir hareketle yerinde doğrulup arkasını dönmesi, gözlerini silmesi, Han Seul’ün gözünden kaçmadı. Genç adam yüreğinde ince bir sızı hissetti: San Young’la her ne olduysa Ayça fena halde üzülmüştü.

Bu sırada Ayça kendini toparlamıştı. Hemen arkasını döndü, abartılı bir neşeyle:

“Hoşgeldin canım!” dedi. “Ben de günün yorgunluğuyla olduğum yerde böyle oturup kaldım… Neyse, hemen hazırlanıyorum!”

Böyle deyip odanın köşesindeki askılığa doğru koşturdu, üzerindeki önlüğü çıkartıp astı. Han Seul’ünse gözü masanın üzerinde duran bir demet orkideye takılmıştı. Gözünü çiçeklerden ayırmadan:

“Eee, günün nasıl geçti?” diye sordu.

Ayça dudak büktü: “Bilmem… Her zamanki gibi…” Bu arada genç kız çantasını da alıp omzuna takmıştı. Gelip Han Seul’ün koluna girdi, ona sevgiyle gülümsedi: “Gidelim mi?”

“Gidelim…” dedi Han Seul ve elindeki çiçeği genç kıza uzattı: “Bunlar senin için!”

“Ah… Çok teşekkür ederim!” dedi Ayça sevimli bir gülümsemeyle ve çiçekleri burnuna yaklaştırdı, derin derin içine çekti: “Mmmm… Çok güzel kokuyorlar…”

İki genç konuşup gülüşerek hastane koridorunda yürümeye başlarken Han Seul içinde belli belirsiz bir sıkıntının büyümeye başladığını fark ediyordu…

Moon Jee’nin de günü pek parlak geçmiyordu: Genç adam önce Lee Su Hyun’dan sağlam bir fırça yemişti: Adamlar kendileri için güzel bir malikâne ayarlayalı nerdeyse bir hafta oluyordu, ama Moon Jee daha bırakın kendi evini kapatmayı, gelip bu büyük evde kalmamıştı bile… Sonra çocuklarla prova yaptılar ve Moon Jee defalarca çaldıkları parçalarda kendinden beklenmeyecek hatalar yaptı. En sonunda diğerlerinin sabrı taştı:

“Hyung, sen bugün çok yorgunsun galiba… Provayı başka zamana bırakmaya ne dersin?” dedi Jin Beom. Diğerleri de ona katıldılar.

Moon Jee bir an itiraz edecek gibi oldu, ama sonra hafifçe başını salladı: “Tamam…”

Sonra da gitarı elinden bıraktığı gibi odadan dışarı koşturdu. Diğerleri şaşırmıştı; onun bu kadar kolaylıkla provayı bırakmaya razı olmasına inanamaz gibi birbirlerine bakıp kaldılar.

Bu sırada Moon Jee üzerine ceketini geçirmiş, stüdyo binasını terk etmeye hazırlanıyordu ki, birisi arkasından seslendi: “Moon Jee-sshi!”

Genç adam dönüp bakınca Su Hyun’un kuşkucu gözlerle onu süzdüğünü fark etti:

“Prova şimdiden bitti mi?”

“Hayır, biz bırakmaya karar verdik,” dedi Moon Jee aldırmaz bir tavırla.

Su Hyun kaşlarını çattı. Sonra yürüyüp Moon Jee’nin yanına geldi, onun kolunu tuttu:

“Bak genç adam… Son günlerde seni hiç iyi görmüyorum… En çok çalışmanız gereken bu dönemde sen böyle yaparsan bu iş baştan yatar, haberin olsun!”

Moon Jee ona döndü ve alayla sırıttı. Umursamaz, her şeye boşvermiş bir adamın sırıtmasıydı bu. Sonra yüzünü Su Hyun’un yüzüne yaklaştırdı, gıcık bir ses tonuyla:

“Açıkçası canım, hiç umrumda değil!” dedikten sonra arkasını döndü, hızlı adımlarla yürüyerek binayı terk etti!

Su Hyun’sa bir şey demeye bile fırsat bulamadan, apışıp kalmıştı…

“Ayça, sen iyi misin güzelim?”

Han Seul’ün endişeli sesi, Ayça’yı dalgınlığından uyandırdı. Bakışlarını dalıp gittiği restoranın penceresinden ayırıp hemen tekrar karşısında oturan genç adamın yüzüne çevirdi, yorgunca gülümsedi:

“Evet, tabii ki iyiyim! Özür dilerim canım, bugün biraz fazla yoruldum galiba, dalıp gidiyorum böyle…”

Han Seul sıkıntıyla durakladı. Sonra yüzünde ciddi bir anlamla, başını iki yana salladı:

“Hayır Ayça, sebep bu değil… Artık seni iyi tanıyorum: Üzerindeki bu tuhaf haller yorgunluktan değil…”

Sonra bir elini uzatıp Ayça’nın masanın üzerinde duran elini tuttu, sesini tatlılaştırdı:

“Hadi canım, neyin var söyle bana,” dedi. “Canını sıkan her neyse eminim ki birlikte düşünürsek çözemeyeceğimiz bir sorun değildir… Lütfen anlat bana Ayça, seni üzen nedir?”

Ayça bir an, karşısındaki genç adamın sevecenlikle bakan sıcacık kahverengi gözlerine baktı, ve aklından bıçak gibi: “Ben bu kadar iyiliği hak etmiyorum!” diye bir düşünce geçti. Zavallı, zavallı Han Seul! Hâlâ konuşarak Ayça’nın derdini paylaşabileceğine, hatta çözebileceğine inanan iyi yürekli, tatlı Han Seul…

Small Acacia Band – So good bye

Birdenbire, nerden çıktığı belli olmayan gözyaşları Ayça’nın gözlerine hücum etti. Birbiri ardına, pıtır pıtır dökülmeye başladılar. Ayça, sessizce ağlamaya başladı.

Han Seul böyle bir şey beklemiyordu. Gözleri korkuyla irileşirken:

“Ayça!” diye bağırdı, “Ayça, canım, neyin var?? Offf, çok, çok özür dilerim! Seni üzmek, seni zorlamak değildi niyetim, lütfen sormadım-“

“Ben ayrılmak istiyorum…” diye fısıldadı Ayça.

Han Seul’ün cümlesi yarıda kaldı, genç adam son sürat giderken bir duvara çarpan bir spor araba gibi durakladı: Ne…

Sonra başını salladı, gülmeye çabaladı. Hayır, mutlaka yanlış duymuştu. “Efendim?” dedi tekrar işitmek istercesine.

“Ben ayrılmak istiyorum Han Seul,” diye tekrarladı Ayça. Başını önüne eğmişti, sesi zorlukla çıkıyordu. Sonra başını kaldırdı, hâlâ yaşlarla dolu gözlerini Han Seul’e dikti. Acıyla gülümsedi:

“Ben seni hak etmiyorum Han Seul… Ben senin hiçbir iyiliğini hak etmiyorum… Sen muhteşem bir adamsın Han Seul ve ben, senin karşında ezildikçe eziliyorum…”

Han Seul derin bir nefes verdi. Kulakları uğulduyordu. Ayça’nın söylediği her kelime, kalbine bıçak gibi saplanıyordu sanki.

Bir kadın size “seni hak etmiyorum” diyorsa, başkasını seviyordur… Han Seul de bunu gayet iyi biliyordu. Aklına Jun Hee’nin kendisini terk ederken: “Sen benden çok daha iyilerine lâyıksın Han Seul,” deyişi gelince acı acı güldü. Tarih tekerrür ediyordu desene…

Sonra hafifçe:

“Başka birisi var, değil mi…” deyiverdi.

Ayça gözleri irileşerek ona bakınca Han Seul acı acı gülümsedi. Ayça bu bakışla, başka söze gerek bırakmamıştı.

Sonra birden, bugün San Young’un Ayça’yı ziyarete gelişini, genç kızın o üzgün hallerini ve masanın üzerinde duran çiçekleri hatırladı. Kalbi yine acıyla sıkışırken sesinin feryat gibi çıkmasına engel olamadı:

“Peki ama… neden Ayça? Neden?? Neden??”

Ayça dudakları titreyerek baktı ona. Elinde olsa, Han Seul’ü sevmez miydi?! Elinde olsa, kendi kalbini Han Seul’ün, Moon Jee’nin kalbini ise bir başka kızın sevgisiyle doldurmaz mıydı?! Böylesi çok, çok daha kolay olurdu! Ama yazık ki hayat, her zaman kolay yolları sermiyordu önünüze…

“Bir nedeni yok,” diye mırıldandı. Sonra, iki ay önce, birlikte My Blueberry Nights’ı izledikleri akşam geldi aklına. Burukça gülümsedi. Han Seul’ün gözlerinin içine baktı.

“Bazen bazı şeylerin bir nedeni yoktur,” diye fısıldadı. “İnsanlar seçim yaparlar ve şeftalili, çikolatalı pastaları tercih ederler. Ama yaban mersinli pastanın yenilmemesi kendi suçu değildir, ya da bu onun kötü olduğunu göstermez; sadece insanlar başka şeyleri tercih etmişlerdir…”

Han Seul, içinin tüm acısına rağmen gülümsemeden edemedi: Bu sözler, kendi sözleriydi!

“Demek benim payıma da yaban mersinli pasta olmak düştü, ha…” diye mırıldandı.

Ayça artık gözlerinden süzülen yaşlara engel olamıyordu.. Ayağa kalktı, gelip tam Han Seul’ün karşısında durdu. Ona sıkıca sarıldı. Sonra:

“Sen dünyadaki en harika yaban mersinli pastasın,” diye mırıldandı. “Yalnızca… yanlış insana rast geldin…”

Sonra içini çekti, burukça gülümsedi:

“İçimde bir ateş var ki, onu bir türlü söndüremiyorum Han Seul… İçimde bu ateş yanarken seninle kalmaya devam edersem sana da büyük haksızlık etmiş olurum… Lütfen, lütfen affet… Senden binlerce, milyonlarca kere özür dilerim!”

Sonra kollarını çözdü, Han Seul’ün başının üzerine doğru uzandı ve genç adamın saçlarının üzerine ufak bir öpücük kondurdu. “Senin mutlu olman için dua edeceğim…” diye mırıldandı.

Ve geriye döndü, yaptığı şeyden pişman olmaktan korkar gibi hızlı adımlarla koşarak restorandan çıktı!

Han Seul taş kesilmiş gibi kalakalmıştı. Az önce olanlara hâlâ inanamıyordu. Kendisi, Ayça’yla harika bir ilişkileri var zannederken…

Birden gözü, az önce Ayça’nın oturduğu, şimdi boş olan yerde servis peçetesi üzerinde parlayan bir şeye takıldı:

Couple ring… Ayça’yla birlikte aldıkları yüzük…

İşte o zaman, her şeyin bittiğine emin oldu Han Seul. Ellerini yüzüne kapattı, sarsıla sarsıla ağlamaya başladı…

Moonlight shadow

Ayça sokağın başına kadar soluk soluğa koştu. Sonra yoldan geçen bir taksiye el etti, hemen içeri atladı. Yolda giderken başını cama dayadı.

Çok ama çok üzgündü. Zavallı Han Seul’ün böylece kalbini kırıverdiği için ciğeri yanıyordu. Ama… başka çaresi yoktu. İki çocuğun sonsuz mutsuzluğuna sebep olmamak için, bir an önce ikisinin birden hayatından çıkıp gitmesi lâzımdı!

Ayça gözlerinden yeniden şıpır şıpır damlamaya başlayan gözyaşları arasında hüzünle, ama yine de iç rahatlığıyla gülümsedi: Evet, çok büyük acılar çekecekti belki, ama artık ne zamandır kendini rahat bırakmayan vicdan azabından kurtulacaktı. Şimdi bir an önce pılını pırtısını toplayıp eve dönme zamanıydı: Eve… Türkiye’ye!

Ayça bu kararı alınca hem hüzün, hem de rahatlama dolu bir yürekle, gökyüzüne baktı: Yeniay, yine hilâle dönerken, “doğru yaptın..” der gibi parıldıyordu gökyüzünde…

Moon Jee acı acı çalan telefonun sesiyle uyandı. Başı çatlayacakmış gibi ağrıyordu. Gözleri yarı aralık, başucunda telefonunu bulmaya çabaladı. En sonunda telefonu buldu. Arayan abisiydi.

“Efendim Hyung…” diye kırçıllı bir sesle açtı telefonu.

Karşıdan bir an ses gelmedi. Sonra Han Seul, boğuk bir sesle konuştu:

“İşin yoksa bana gelsene… Çok kötü durumdayım…”

Moon Jee şaşkınlıkla gözlerini araladı, ayılmaya çabalayıp yatağında doğruldu. Ciddi bir sesle:

“Ne oldu?” dedi. “Sesin çok kötü geliyor.”

Karşıda Han Seul derin bir nefes verdi. Sonra zorlukla çıkan bir sesle:

“Ayça…” diye mırıldandı. “Ayça beni terk etti!”

Ve daha fazla dayanamadı, ağlamaya başladı. Moon Jee şok içinde açılmış gözlerle kalakalmıştı. Sonra hemen yataktan fırladı, pantolonunu ayağına geçirmeye çalışırken: “Tamam!” dedi, “Tamam, geliyorum ben! Sakin ol, birazdan ordayım!”

Ve alelacele hazırlanmaya koyuldu.

Yaklaşık yarım saat sonra, iki genç adam karşılıklı oturuyorlardı. Moon Jee salona şöyle bir göz gezdirdi. Ortalık boş bira şişeleriyle doluydu. Gerçi kanıt aramaya gerek yoktu, Han Seul’ün şişmiş ve kızarmış gözlerine bakınca genç adamın bütün gece içip içip ağladığı gayet açıklıkla okunuyordu.

“Hyung…” diye mırıldandı Moon Jee. “Böyle birdenbire ne oldu? Kavga falan mı ettiniz??”

Han Seul büyük bir hüzünle başını iki yana salladı:

“Hayır…” diye mırıldandı. “Kavga bile etmedik… Her şey harika gidiyordu… Daha doğrusu ben öyle zannediyordum!”

Sonra başını çevirdi, alaycı bir biçimde güldü. Tekrar Moon Jee’ye baktığında yüzünde acı bir gülümseme vardı:

“Ne aptalım, değil mi?” diye mırıldandı. “Önce Jun Hee, şimdi de Ayça… Cidden… Bende kadınları iten bir şey var galiba…”

“Saçmalama, senin gibi bir adamı bulmuşlar, daha ne istiyorlar?!” dedi Moon Jee haykırarak. Abisinin durumu gerçekten de içini acıtmıştı. Ama düşündükçe işin içinden çıkamıyordu: Ayça, daha birkaç hafta önce kendisine Han Seul’ü sevdiğini söylemişti. Hadi onu bırak, bu kız Han Seul için hayatını tehlikeye atmıştı yahu! Şimdi nasıl olur da onu böylece terk ederdi?!

“Hyung,” dedi yine, “Bence ortada bilmediğimiz bir durum var: Ayça seni seviyordu! Neden böyle birdenbire ayrılmak istesin ki?!”

Han Seul derin derin içini çekti. Sonra kırgınca gülümsedi. Gözlerini yerden ayırmadan:

“Aslında… sana her şeyi anlatmadım…” dedi. “Ayça… hâlâ San Young’u seviyor!”

Ortama bomba düşse, Moon Jee daha fazla şaşıramazdı!

“NE?! Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?! Bu… bu nasıl olur?!” diye feryat etti genç adam.

“Öyle işte…” dedi Han Seul. “Bana aynen şu sözleri söyledi: İçimde bir ateş var ki, onu bir türlü söndüremiyorum. İçimde bu ateş yanarken seninle kalmaya devam edersem sana da büyük haksızlık etmiş olurum… Böyle dedi işte…”

“Ama…” Moon Jee ne diyeceğini bilemiyordu. Han Seul devam etti:

“Üstelik dün San Young onu klinikte ziyaret etmişti! Herife tam kapıdan çıkarken rastladım. Sonra Ayça’nın odasına girdiğimde Ayça gözlerini siliyordu. Hâlâ o piçkurusu için ağlıyordu Moon Jee! Artık bunun başka bir açıklaması var mı?!”

Moon Jee inanmazlıkla baktı ağabeyine. Genç adamın kalbi fena halde kırılmıştı. Abisi için mi, yoksa kendisi için mi daha çok üzüleceğini bilemez haldeydi: Ayça kendisine yalan söylemişti! Moon Jee, abisinin mutluluğu için aralarından çekildiğini düşünürken aslında Ayça çoktan eski sevgilisine dönme planları yapıyordu demek!

Genç adam birden büyük bir öfkeyle doldu. Hınçla ayağa kalktı. Han Seul başını kaldırıp kardeşine baktığında onun gözlerinde büyüyen yakıcı öfkeyi şaşkınlıkla gördü.

“Ayça’yla konuşacağım!” dedi Moon Jee. “Ona iki çift laf etmeden bu işi böylece kapatamam! Seni böyle üzdüğü için onu asla affetmeyeceğim!”

Han Seul şaşkın, ama biraz da memnun bir biçimde baktı ona. Kardeşinin onu böyle savunması hoşuna gitmişti. Yine de:

“Boşver Moon Jee,” demekten kendini alamadı. “Ayça seçimini yaptı… Bana da bu seçimi onurlu bir biçimde kabullenmek düşer…”

“Valla sen istersen onurlu bir biçimde acı çekmeye devam et abi, ama ben onunla konuşup içimdekileri dökmeden rahat edemeyeceğim!” dedi Moon Jee ve kapıya yöneldi. Çıkmadan önce son bir kez dönüp baktı abisine:

“Ayrıca sen de böyle yalnız başına depresyon takılma! Yanına bir-iki parça eşyanı al, akşam bana gel!”

Han Seul minnetle baktı kardeşine. Sevgili ufaklık…

“Sen boşver beni… Ben böyle iyiyim…” dedi. “Kıza da fazla yüklenme. Sonuçta abin bundan çok daha kötülerini de gördü, değil mi? Hahaha!”

Moon Jee zoraki bir kahkaha atan abisine içi acıyarak baktı. Zavallı Hyung… Kadınlardan yana yüzü hiç gülmeyecek miydi zavallının?

Sonra kararlı adımlarla kapıdan çıktı.

Ayça evdeydi. Kanepeye uzanmış, boş gözlerle televizyon izliyordu. Sabah kliniğe gitmişti ama ruh gibiydi, kendini işe veremiyordu. Hae In de onun bu hallerini fark etmişti ve tatlı bir sesle: “Ayça, sen eve git istersen…” deyip onu eve yollamıştı. Ayça, Hae In’e ne çok şey borçlu olduğunu düşünmeden edemedi. Dün gece eve gelince soluğu arkadaşının odasında almıştı:

“Hae In… Han Seul’le ayrıldık!”

Yüzünde büyük bir acı ifadesiyle bakıyordu Ayça. Gözleri dolmuştu. Hae In’se şaşkındı. Ne diyeceğini bilemez gibi bir an durdu, sonra merakla sordu:

“Neden ayrıldınız?”

“Çünkü onu terk ettim!” dedi Ayça. Sonra da hüzünle gülümsedi. Hae In bir an ağzı açık bakakaldı, ama sonra, o da hafifçe gülümseyip başını eğdi:

“Biliyordum…” diye mırıldandı… “Moon Jee yüzünden… öyle değil mi?”

Ayça şok içinde kalakaldı! Şimşek gibi başını kaldırıp Hae In’e baktı: Bunu nerden biliyordu??

Hae In’se gülümsüyordu:

“Anlamıştım… Uzun zamandır yüreğindekinin aslında Han Seul değil, Moon Jee olduğunu ben bile anlamıştım Ayça… Sen ne zaman fark edeceksin diye merak ediyordum…”

O zaman Ayça başını eğip usul usul ağlamaya başladı. Demek Hae In bile farkındaydı olanların… O halde… gerçekten de doğru şeyi yapmış olmalıydı… Evet… Acı çekecek, çektirecekti belki; ama bir ömür boyunca insanları ve kendini kandırarak yaşayamazdı…

Hae In’se onun bu acı dolu hallerine fena halde üzülmüştü. Yavaşça yerinden kalktı, kanepede onun yanına geldi ve ağlayan arkadaşına sıkıca sarıldı. İki kız uzun süre böyle kaldılar…

Şimdi Ayça bir gece öncesinin anılarını düşünürken hafifçe gülümsüyordu. Hae In, iyi ki vardı… Onun desteği olmasa, vicdan azabı ve kırık kalbinin acısıyla şimdi çok daha kötü bir halde olurdu…

Death Note OST – Light’s Theme

Birden evin zili ısrarla çalmaya başladı! Ayça ani bir kalp çarpıntısıyla yerinde doğruldu: Bu öfkeli ziyaretçi kim olabilirdi? Han Seul müydü yoksa?!

Korkuyla kapıya gitti. Açmadan önce seslendi: “Kim o?”

“Ayça açar mısın? Seninle konuşmak istiyorum!”

Moon Jee! Ayça şaşkınlıkla durakladı, sonra yavaşça kapıyı açtı.

Moon Jee kapının eşiğinde durmuş, onu öfkeden çakmak çakmak olmuş gözlerle süzüyordu.

“Abimle ayrılmışsınız,” dedi buz gibi bir sesle. “Bu ne demek oluyor Ayça?”

Ayça ne cevap vereceğini bilemedi. Sonra, yavaşça başını eğdi:

“Evet… Ayrıldık… Çünkü… Çünkü ben…”

“Evet, çünkü sen, ne?” dedi Moon Jee. Yüzünde buz gibi bir ifadeyle ona bakıyordu. Ayça yutkundu, gözlerini kaçırdı. Moon Jee’ye ne diyebilirdi ki?

“Çünkü sen hâlâ San Young’a âşıksın, değil mi??”

Moon Jee haykırır gibi böyle deyince Ayça donmuş gibi kalakaldı. Şaşkınca bakışlarını kaldırdı. Moon Jee’nin öfke ve üzüntüden karmakarışık olmuş yüzüne baktı. Bu da nerden çıkmıştı??

“Sana inanamıyorum!” diye bağırdı Moon Jee. “Bunu abime yaptığına inanamıyorum! Onu resmen kullandın! Kullandın ve şimdi ortada bırakıyorsun! Halbuki ben sırf senin onu sevdiğine inandım diye… inandım diye…”

Moon Jee sözün burasında durdu, devam edemedi. “Aranızdan çekildim…” diyecekti, ama bunun gereksiz olduğunu düşündü birden. Aralarından çekileceği bir durum yoktu ki, çünkü zaten hiç aralarında olmamıştı! Ayça San Young’u seviyorsa zaten abisini de kendisini de aptal yerine koymuştu!

Birden:

“Senden nefret ediyorum!” diye bağırdı ve arkasını dönüp koşmaya başladı!

Ayça tek kelime bile edemeden bakakalmıştı. Gözleri yanmaya başlamıştı; boğazına, her geçen saniye daha da büyüyen bir yumru tıkanmıştı. Moon Jee’nin koşarak uzaklaşmasını seyrederken kabuslardaki gibi bir hisse kapıldı: Koşmak istiyor, bağırmak istiyor, ama hiçbir şey, hiçbir şey yapamıyordu!

Birkaç saniye böyle donup kaldıktan sonra birden dizlerinin bağı çözüldü sanki. Kulaklarında “senden nefret ediyorum!” diyen Moon Jee’nin sesi yankılanırken Ayça olduğu yerde, kapının önünde çöktü kaldı…

Ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Moon Jee delirmiş gibi koşuyordu. Yoldan geçenler gözlerinden yaşlar süzülerek fırtına hızıyla koşan bu gence tuhaf tuhaf bakıyorlardı ama Moon Jee’nin umrunda bile değildi. Deli gibi koştu, koştu…

Sonra daha önce geldiği parkın önünde durdu: Bu park… Ayça’ya karşı hissettikleriyle artık başa çıkamadığı o gün, gelip saatlerce oturduğu park… Tıpkı o gün olduğu gibi çimenlerin üzerine oturdu, boş boş karşıdaki nehir manzarasına bakmaya başladı…

İçinde giderek büyüyen bir acılık vardı. Ayça’nın bakışları gözünün önünden gitmiyordu. Genç kızı hiç dinlemeden öylece bağırıp çağırıp sonra da çekip gittiğini düşününce kendini giderek daha fena hissetmeye başlıyordu. Ayça’nın bir şey demesine fırsat bile vermemişti. Sıkıntıyla yüzünü buruşturdu.

Ama zaten ne diyecekti ki? Ne diyebilirdi ki? Eğer hâlâ San Young’u seviyorsa, olan bitenin abisini kullanmış olması dışında bir anlamı var mıydı?

Moon Jee derin bir of çekti. Kafası, aklı, duyguları karmakarışık olmuştu. Ne yapacağını, ne düşüneceğini bilmiyordu.

Birden telefonu çalmaya başladı. Hae In’di.

“Moon Jee, nerdesin?” dedi genç kız açar açmaz. “Bir an önce bizim eve gel! Seninle konuşmam lâzım!”

Hae In telefonu elinden bıraktığında dalgındı. Alnı sıkıntıyla kırışmıştı.

Bundan yaklaşık yarım saat önce eve gelmiş, Ayça’yı kapının eşiğinde ağlarken bulmuştu. Hali, dün gecekinden de fena görünüyordu. Galiba en az yarım saattir böylece oturmuş ağlıyordu, gözleri artık iyice şişmiş, burnu kıpkırmızı olmuştu. Hae In ufak bir feryat koparmadan edemedi:

“Ayça! Bu halin ne böyle??! Hadi kalk, kalk da içeri geçelim…”

Arkadaşını zorlukla yerinden kaldırdı, içeri sürükledi. Ayça kanepeye yığılır gibi oturdu. Birdenbire, hıçkırıklar arasında ellerini yüzüne kapattı:

“Benden nefret ediyor! Benden nefret ettiğini söyledi!”

“Kim, kim senden nefret ediyor?” dedi Hae In çaresizce. Ama Ayça ağlamaktan konuşamayınca gitti, mutfaktan bir bardak su alıp geldi. Bardağı arkadaşının eline zorla tutuşturup içmesini sağlarken:

“Sakin ol, sakin ol tatlım…” diye mırıldanıyordu. Bir yandan da endişeyle düşünüyordu: Bu kızı bu hale getiren sadece bir kişi olabilirdi…

Gerçekten de Ayça biraz sonra biraz daha açılıp olanları anlatacak vaziyete geldiğinde tahmininde yanılmadığını anladı Hae In.

“Benim abisini kullandığımı düşünüyor…” diye acı acı anlattı Ayça. “Hâlâ San Young’a âşık olduğumu, Han Seul’den bu yüzden ayrıldığımı düşünüyor. Bana benden nefret ettiğini söyledi!”

Genç kızın yeniden gözleri dolarken Hae In üzülmeden edemedi. Sonra tatlı bir sesle:

“Buna gerçekten inanmıyorsun, değil mi?” dedi. “Senden nefret falan etmiyor… Sadece kalbi çok kırılmış… Bu da onun seni ne kadar çok sevdiğini göstermez mi? Hem… hem ortada bir yanlış anlaşılma var, yani sen San Young’u sevmiyorsun ki…”

“Evet ama…” Ayça durdu. Yüzüne düşünceli bir ifade gelmişti. Hafifçe:

“Sana dün de söylemiştim…” diye mırıldandı. “Moon Jee’yle olmama imkân yok Hae In… Han Seul’le aralarına girmeme imkân yok… Bunu istemiyorum da zaten… O yüzden…”

Sözün burasında durdu, acıyla gülümsedi. Hae In’e döndüğünde gözleri yaşlıydı:

“O yüzden belki de benden nefret etmesi daha iyidir, öyle değil mi? Böylece daha az acı çeker. İkisi de daha az acı çeker, ve normal hayatlarına daha kolay dönerler…”

Hae In ne diyeceğini bilemez gibi baktı ona. “Ayça…” diye mırıldandı. Ayça ise devam ediyordu:

“Bir an önce çekip gitmeliyim. Türkiye’ye dönmeliyim artık… İkisinin de hayatını yeterince mahvettim zaten; daha fazlasına hakkım yok… Evet, bir an önce gitmeliyim, hatta mümkünse yarın!”

Böyle deyip ayağa kalktı. Yüzünde hâlâ acılı, ama kararlı bir ifade vardı.

“Ben biraz dışarı çıkıyorum Hae In…” dedi. “Biraz hava alayım, kendime geleyim…”

“Tamam,” diye başını salladı Hae In. “Sana eşlik etmemi ister misin?”

Ayça bir an durdu, sonra yavaşça başını salladı: “Hayır… Tek başıma çıkmak istiyorum… Her şeyin başladığı yere gidip… anılarımla vedalaşmak istiyorum…”

Böyle deyip hüzünle gülümsedi: “Delirdiğimi düşünüyorsun, di mi?”

Hae In güldü: “Yok canım, daha neler… Sadece… hımm, biraz acele karar vermiyor musun tatlım? Belki biraz daha düşünsen, bir hal çaresi bulunur… Ardında böyle yanlış anlamalar bırakarak mı gitmeyi istiyorsun cidden?”

“İnan bana böylesi daha iyi,” dedi Ayça kararlılıkla. Sonra Hae In’e gülümsedi: “Teşekkür ederim Hae In… Bunca zamandır benim için yaptıkların için çok ama çok teşekkür ederim! Sen olmasan ne yapardım gerçekten bilmiyorum…”

“Dur kızım, hemen gitmiyorsun ya?? Böyle veda eder gibi konuşma!” dedi Hae In şakacı bir kızgınlıkla. Ayça da güldü: “Evet… Elbette…” Sonra döndü, kapıya doğru giderken:

“O zaman… akşama görüşürüz…” diye mırıldandı. Ve yorgun adımlarla kapıyı açıp çıktı.

Evde yalnız başına kalan Hae In’se bir süre sıkıntıyla düşündü: Bu iş hoşuna gitmiyordu, hem de hiç hoşuna gitmiyordu! Zavallı Moon Jee’nin ne kadar acı çektiğini düşündü: Çocukcağızın duygularının karşılıklı olduğunu bilmeye hakkı vardı… ama, bunu ona söylerse Ayça’ya ihanet etmiş gibi olmayacak mıydı? Ayça onun bilmemesini özellikle istemişti. Hae In sıkıntıyla ofladı, ne yapmalıydı??

Sonunda dayanamadı. Telefonuna uzandı. Moon Jee’yi aradı:

“Moon Jee, nerdesin? Bir an önce bizim eve gel! Seninle konuşmam lâzım!”

Moon Jee Hae In’e inanmaz gözlerle bakıyordu:

“Ne…”

“Doğru duydun,” dedi genç kız. “Ayça, Han Seul’den senin yüzünden ayrıldı. O da seni seviyor!”

Moon Jee faltaşı gibi açılmış gözlerle, ağzı yarı açık, Hae In’e bakakalmıştı. Beyni boşalmış gibiydi. Neden sonra, kekeleyerek:

“A-ama… ama abime başkasını sevdiğini… Aman Tanrım!”

Elini ağzına kapattı, irileşmiş gözlerini yere dikti. Beyni bilgisayar gibi çalışıyordu: Ayça, Han Seul’e hiç isim vermemişti ki… Ona sadece başka birini severken kendisiyle kalmasının haksızlık olacağını söylemişti. Bu kişinin San Young olduğunu düşünen Han Seul’dü! Aman Tanrım!

Moon Jee yine de inanamıyordu, Ayça, o tatlı kız… kendisini seviyordu, öyle mi?

Birdenbire, heyecanla Hae In’e doğru atıldı: Kızın kollarına yapıştı!

“Emin misin?? Emin misin Hae In?? Ayça gerçekten… gerçekten…”

“Sakin ol biraz, heyecandan tıkanıp kalacaksın” diye güldü Hae In. Sonra biraz ciddileşti: “Aslında bunu sana söylemememi istemişti, çünkü abinle ikinizin arasını bozmaktan korkuyor… O yüzden sana da hiçbir açıklama yapmak istememiş, onun hâlâ San Young’a âşık olduğunu düşünmene göz yummuş…” Sonra içini çekti, üzgün bir yüzle ekledi: “Ama yine de… Sen ona kendisinden nefret ettiğini söyleyince o kadar üzülmüştü ki Moon Jee… Ben eve gelene kadar kapının önünde oturup ağlamış, inanabiliyor musun?”

Moon Jee’nin gözleri yaşardı: Hay kopasıca dili! Keşke, keşke o sözleri söylemeseydi!

“Ondan nasıl nefret edebilirim??” diye inledi. “Onu hâlâ çok, ama çok seviyorum!”

“Biliyorum,” diye güldü Hae In yeniden. Sonra sevgiyle Moon Jee’nin kolunu sıktı: “Hadi… Git bul onu!”

“Ta-tamam!” dedi Moon Jee heyecanla ve kapıya koşturdu. Ama yarı yolda durdu, geri döndü: “İyi ama, nereye gitti??”

“Şey…” Hae In düşünceli bir biçimde kafasını kaşıdı. “Aslında bilmiyorum… Ama… her şeyin başladığı yere gitmekle ilgili bir şeyler söyledi…”

Moon Jee bir an durdu: Her şeyin başladığı yer…

Sonra, yüzüne bir gülümseme yayıldı. Gözlerini kaldırıp neşeyle Hae In’e baktı:

“Sanırım ben biliyorum! Her şey için çok teşekkür ederim Hae In! Sen benim en iyi dostumsun!”

Böyle deyip neşeyle dışarı fırladı, deli gibi koşmaya başladı. Hae In arkasından gülerek baktı:

“Deli çocuk…”

Sonra da kapıyı kapatırken, hafifçe içini çekti: İki gencin artık birbirlerine kavuşup mutlu olmasını içtenlikle diledi…

The Czars – Paint the Moon

Moon Jee koştu, koştu… Bu  kez üzüntüyle değil, büyük bir heyecan ve umutla koşuyordu.

Sonra nihayet, köprüye geldi: Her şeyin başladığı o ilk gün, Ayça’yı intihar etmekten kurtardığı gün karşılaştıkları köprüye…

Ve adımları yavaşladı: Onu görmüştü.

Ayça tıpkı o gün olduğu gibi, parmaklıkların tam kenarında durmuş, dalgın dalgın köprünün altından akan sulara bakıyordu. Batmakta olan güneşin ışıkları saçlarını kızıla boyamıştı. Güzel dudakları pespembeydi. Gözleri ve şişmiş burnu da öyle! Ama Moon Jee, onun şu hüzünlü haliyle bile ne kadar güzel olduğunu düşünmeden edemedi.

Ayça ise düşünüyordu: Birkaç ay önce bu köprüde böylece durup ölümü düşündüğü anda Moon Jee gelmemiş olsa neler olacağını düşünüyordu. Evet, kendisi ölür giderdi. Ama belki de Moon Jee şimdi olduğundan çok daha mutlu olurdu. Hayır, belki değil, kesinlikle çok daha mutlu olurdu. Zavallı çocuğun hayatını mahvetmişti.

İçini çekti. Neyse ki artık gidiyordu. Gidiyor ve onu rahat bırakıyordu. Moon Jee zamanla iyi olacaktı.

Böyle düşündü ve başını kaldırdı, derin bir nefes aldı. İşte tam o anda, sol tarafında, ona yaklaşan birinin varlığını fark etti. Başını çevirdi ve gözleri şaşkınlıkla açıldı:

Moon Jee!

Moon Jee yüzünde sevimli bir tebessümle ona bakıyordu. Hiç acelesi yokmuş gibi, sakin sakin kendisine doğru yürüyordu. Bu arada bakışlarını Ayça’dan hiç ayırmamıştı. Gözlerinde biraz hüzün, biraz da umut vardı. Ayça ona baktı ve anladı:

Moon Jee her şeyi biliyordu.

Ama… nasıl?! Ayça bir an kaşlarını çattı, ama sonra cevap şıp diye düşüverdi aklına: Hae In, tabii ki… Anlaşılan sevgili arkadaşının bu büyük sırrı daha fazla taşımaya gönlü elvermemişti. Ayça bir an Hae In’e karşı bir öfke duymayı bekledi içinde; ama hemen sonra fark etti ki, ona hiç kızmamıştı. Sanki… sanki kendisi de içten içe bunu ister gibiydi!

Bu sırada Moon Jee yanına kadar gelmiş, tam karşısında durmuştu. Ayça nefes bile almaya korkarak baktı ona.

“Merhaba…” diye mırıldandı Moon Jee.

Ayça hiçbir şey diyemedi. Ne diyeceğini bilemiyordu. Bir an arkasını dönüp kaçıp gitmeyi düşündü, ama bunu yapacak kuvveti bile kalmamıştı. Sadece, öylece baktı Moon Jee’ye. Gözleri yaşarmaya başlamıştı.

“Her şeyi öğrendim,” dedi Moon Jee. “Hae In anlattı…”

Biraz durdu, sonra bakışlarını bir anlığına kaçırıp devam etti: “Senden çok özür dilerim… Senden nefret ettiğimi söylediğim için özür dilerim! Tabii ki nefret etmiyorum, senden nasıl nefret edebilirim ki?”

Ayça hâlâ bir şey diyemeden bakıyordu ona. Dudakları titremeye başlamıştı. Öyle duygulanmıştı ki, ağzını açtığı anda ağlamaya başlamaktan korkuyordu genç kız.

Moon Jee onun gözlerinin içine baktı. Bakışları sevgi ve hüzün doluydu. Ayça’nın ne kadar çok ağladığını üzüntüyle fark ediyordu. Tıpkı o gün… onu kurtardığı ilk gün olduğu gibi kıpkırmızı ve şişti bu gözler.

Ama ne kadar güzellerdi! Moon Jee dayanamadı, hafifçe elini uzattı. Ayça’nın yanağına dokundu. Ayça baştan ayağa ürperdiğini hissetti. Moon Jee ise hafifçe gülümsüyordu, mavisinin güzelliğine kanmak ister gibi uzun uzun baktı genç kızın hafif nemli gözlerinin içine.

Sonra, elini Ayça’nın yüzünden hiç çekmeden, yavaşça ona doğru yaklaştı. Fısıltı gibi çıkan bir sesle:

“Aşkım,” dedi.

“…binlerce mil yol kat ettim…

…nehirleri geçtim, dağları aştım.

Hüsrana uğradım ve ızdırap çektim…

Nefsime karşı koydum, ve güneşi takip ettim…

Karşına çıkıp sana şunu diyebilmek için:

seni seviyorum…”

Sözlerini bitirdiğinde, Ayça’nın yanağını hafifçe okşadı. Ayça, gözyaşları arasında elinde olmadan gülümsedi: Im Juli’deki sözlerdi bunlar… Im Juli… Birlikte izledikleri ilk film…

Moon Jee elini kaldırdı, Ayça’nın yüzüne düşmüş bir parça saçı tutup kulağının arkasına attı. Sonra, eli Ayça’nın başında durdu. Diğer eliyle de yavaşça Ayça’nın beline uzandı, onu kendisine doğru çekti.

Başını Ayça’nın omzuna koydu, kızın kulağına yeniden fısıldadı:

“Seni seviyorum…”

Ayça titreyerek gözlerini kapattı. Ah, şu anda öyle mutluydu ki, mutluluktan ölebilirdi! İçini çekti, sonra o da genç adama sıkı sıkı sarıldı. Başka hiçbir şey düşünmek istemeden, bundan sonra neler olacağını hiç düşünmeden… Yaşanacak sadece şu an varmış gibi… Onu hiç bırakmak istemez gibi, sıkı sıkı sarıldı.

Moon Jee de ona sarılmıştı. Burnunu onun güzel kokulu saçlarına gömerken yüzüne huzurlu bir gülümseme gelmişti: Sonunda… sonunda gerçekten, sevdiği kızı kollarında tutuyordu! Üstelik… o da kendisini seviyordu!

Tam da o anda, Ayça onun içinden geçenleri duymuş gibi mırıldandı:

“Ben de… seni seviyorum…”

Moon Jee kalbinin güneş ışığıyla dolduğunu hissetti sanki. Yüzündeki gülümseme iyice genişledi. Genç çocuk, eski neşesine kavuşmuştu. Başını muzipçe geriye attı, Ayça’nın yüzüne baktı:

“Efendim? Ne dedin, duyamadım??”

Ayça gülmeye başladı: Bu afacan oğlan Im Juli’yi oynamaya kararlıydı demek! Gülerek, daha yüksek sesle:

“Ben de seni seviyorum dedim!” dedi.

Muzip Moon Jee ise pes edeceğe benzemiyordu. Suratında kocaman bir gülümsemeyle kulağını tuttu, Ayça’ya doğru kulağını açar gibi yaparak:

“Nee?? Çok alçak sesle konuşuyorsun, söylediklerin duyulmuyor??” dedi. Ayça bir kahkaha attı. Madem öyle, kendi kaşınmıştı: Moon Jee’nin kulağını tuttu, içine doğru bağırdı:

“Seni seviyorum zevzek şey! Seni seviyorum! Seni çok seviyorum!”

Zavallı Moon Jee bir an “aaghhh!” diye bağırıp onun elinden kurtulmaya çabaladı, bu kız onu nerdeyse sağır edecekti! Hafif bir öfkeyle Ayça’ya baktı, ama hemen sonra gülmeye başladı. Ayça’yı belki de bu yüzden böyle seviyordu: Çocuk ruhlu, sevgili oyun arkadaşı…

Birdenbire Ayça’yı kollarından yakaladı, kollarının arasına alıp kucaklayıverdi!

“Sen beni sağır mı edeceksin?? Sağır erkek fetişin mi var kızımm?? Tamam anladık, beni çok seviyorsun!”

“Tamam özür dilerim, bırak beni!” diye çırpındı Ayça, kahkahalar arasında. Bir yandan da gözü korkuluklardan görünen nehre takıldıkça ürpermeden edemiyordu: Ay, şimdi düşeceklerdi!

Neyse ki Moon Jee onu daha fazla korkutmadan yere bıraktı. Sonra muzipçe:

“İyice Daniel ve Juli’ye döndük,” diye sırıttı, “Bir de belinde güneş dövmesi görürsem tam olacak!”

Ayça güldü: “Güneş dövmem yok, ama soyadım Türkçe’de güneş anlamına gelir, bu sayılır mı?”

Moon Jee’nin gözleri heyecanla irileşti:

“Vuhaaa, deli misin, sayılmaz olur mu hiç?! Aman Tanrım, sen benim hem ay’ım, hem güneşimsin demek!”

Genç adam çocuksu gözlerinde büyük bir neşeyle bunları söyleyince Ayça gülmeden edemedi. Şakacıktan onun burnuna ufak bir fiske vurdu.

Birden, Moon Jee onun elini havada yakaladı. Şaşıran Ayça’nın yüzüne sevgiyle baktı. İçindeki büyük coşkuyla baktı bu güzel yüze.

Sonra, yavaşça ona doğru eğildi. Dudakları, onun dudaklarına yaklaşırken, gözleri usulca kapandı. Ayça’nın da öyle…

Dudakları buluşunca, ikisi de bir an hafifçe titrediler. İlk gerçek öpücükleri…

Moon Jee onun dudaklarındaki şeftali tadını alınca tam kalbine, sıcacık bir gün ışığı düştü sanki: Bu tat… ne kadar güzeldi!

Ayça ise ilk defa, gerçekten doğru kişiyi bulduğunu hissediyordu: İlk defa geçmişin ürkütücü hayalleri onu rahatsız etmeden, karşısındaki genç adamı bütün benliğiyle öpüyordu…

Moon Jee Ayça’yı kendine doğru çekip öpücüğü derinleştirirken ne kadar mutlu olduğunu düşündü: Çok, çok mutluydu! Hayatında hiç olmadığı kadar mutluydu! Ayça… Ayın diğer yarısı… Peşinde olduğu güneş…

Nehirleri geçip dağları aştıktan; hüsrana uğrayıp ızdırap çektikten, nefsine karşı koyduktan sonra, nihayet ona kavuşmuştu…

-Bölüm Sonu-

12. Bölüm

UYARI: Aşağıdaki yazı argo, küfür, şiddet ve cinsellik içermektedir. 16 yaşından küçüklerin okuması sakıncalıdır, blogda unutulan çocukların başına geleceklerden müessesemiz sorumlu değildir.

“It’s you are whatever a moon has always meant

And whatever a sun will always sing is you…”

E. E. Cummings”

A Love to Kill OST

Moon Jee ve Ayça soluk soluğa polis karakolunun merdivenlerinden çıktılar, girişteki memura Che Beh Zhao’nun odasını sorduktan sonra hızla ikinci kat merdivenlerini tırmanmaya başladılar. Moon Jee, Ayça’nın kendisini takip edip etmediğine bile aldırmadan önden koşuyordu; Ayça ise canını dişine takmış onun hızına yetişmeye çabalıyordu.

Moon Jee, Beh Zhao’nun odasına fırtına gibi daldığında Beh Zhao, Dong Sae ve bir sürü polis memurunu yoğun bir koşuşturma içinde buldu: Birkaç kişi, bilgisayarlarda yer takibi yapmaya uğraşıyordu. Bir başkası yine bilgisayar aracılığıyla başka ekiplerle konuşuyordu. Ayrıca telefonla konuşan, bir birimden diğerine koşuşturan memurlar çarptı genç adamın gözüne. Polis merkezi, tam bir hengame içindeydi!

“Neler oluyor?!” diye bağırdı genç çocuk. Koşmaktan nefesi tıkanmıştı, ama yine de delirmiş gibi Dong Sae’nin karşısına geçip adamın yakasına çoktan yapışmıştı bile: “Neler oluyor Dong Sae Ajusshi?! Abime ne oldu?!”

“Sakin ol genç adam, sakin ol…” diye onu yatıştırmaya çabaladı Dong Sae. Bu arada gözü, odaya yeni giren Ayça’ya takılmıştı. Ayça da kesik kesik soluyordu; saçları terden şakaklarına yapışmıştı. Dong Sae, Moon Jee’nin de Ayça’nın da korku ve endişeden perişan halde olduklarını anlamıştı; hemen yanındaki genç koruma memurlarından birine döndü:

“Soon Yu-sshi, bu iki gence birer bardak su getirir misin lütfen?”

“Abime ne oldu diyorum!” diye bağırdı Moon Jee, suyla falan uğraşacak hali yoktu, cevabı derhal istiyordu!

“Han Seul’ün uyuşturucu mafyası tarafından kaçırıldığını zannediyoruz,” diye cevap, az ötede duran Beh Zhao’dan geldi.

Moon Jee şaşkınlıkla ona baktı. Bu otuzlarının ortalarında görünen sağlam görünüşlü adamı bir yerlerden tanıyor gibiydi. Beh Zhao onu meraklandırmadı, Moon Jee’nin yanına gelip elini sıktı:

“Ben abinin üniversiteden arkadaşıyım Moon Jee-yah… Senle de tanışmıştık, ama o zaman on üç – on dört yaşlarındaydın, muhtemelen hatırlamıyorsundur bile… Ben Che Beh Zhao; narkotik biriminde başkomiserim…”

Böyle dedikten sonra Ayça’ya döndü:

“Siz de Han Seul’ün güzel kız arkadaşı olmalısınız… Han Seul sizden bahsetmişti…”

Ayça şaşkınca başını salladı. Genç kız dilini yutmuş gibiydi; yaşananları aklı almıyordu…

Neyse ki Beh Zhao durumu tamamen kontrol altına almıştı: İki genci hemen köşedeki sandalyelere oturttu, memurunun getirdiği suyu ellerine tutuşturdu ve sakin bir sesle durumu açıklamaya başladı:

“Han Seul’le pek çok kereler birlikte çalıştık: Kendisi resmi hiçbir görevi olmasa da polis kuvvetleriyle işbirliği yapıp eski mahallesindeki suç örgütlerini temizlemeyi kendine amaç edinmişti. Ayrıca mahallede çok sevilen bir şahsiyet olduğu için ondan başka kimsenin başaramayacağı şekilde mahalleliden destek görüyor, suç örgütüyle bağlantısı olan mahalle gençlerini ikna edip bize casusluk yapmalarını sağlıyordu.”

Moon Jee’nin elleri titremeye başlamıştı. Fısıltı gibi çıkan bir sesle:

“O halde… o halde örgüt onun bu işlerinden haberdar olmuş olmalı…”

“Evet, muhtemelen olan bu,” dedi Beh Zhao düşünceli bir sesle. “Akşam sularında Han Seul’le telefonda konuştum. Sesi biraz tuhaf geliyordu, ama yine de bir şeyden şüphelenmedim. Bana birazdan konsere gideceğini söyledi, sonra da Tayland’dan kaçak bir gemiyle Seul limanına yapılacak olan büyük teslimatın gününün değiştiğini haber verdi. Bundan da şüphelenmedim, çünkü teslimat tarihinin değişmesi sık sık olan bir şeydir; özellikle de adamlarımız kendilerini birilerinin ihbar ettiği veya edeceğinden şüpheleniyorsa… Ama tuhaf bir şey oldu: Han Seul kapatırken “yengeye selam” dedi. Bu ikimizin arasında bir şifreydi: Eğer birimizden biri yakalanır veya başı belaya girerse diğerine ulaşıp bunu söyleyecekti!”

Ayça ve Moon Jee başkomiseri kâğıt gibi bembeyaz olmuş yüzlerle dinliyorlardı. Ayça ağlamamak için kendini zor tutuyordu; Han Seul ne biçim işlere bulaşmıştı böyle? Moon Jee ise az önce kendisi konserde coşku içinde sahnede olmanın tadını çıkarırken abisinin neler yaşadığını düşündükçe bayılacak gibi hissediyordu!

“Bunu duyar duymaz Ha Dong Sae’yi aradım ve Han Seul’den haberi olup olmadığını sordum. Onu en son nerde gördüğünü de… Sonra seni aradım, ama konserde olduğun için cevap veremeyeceğini tahmin etmiştim… Bu arada emniyet güçlerini de alarma geçirdik, onun son görüldüğü yer olan başbakanlık otoparkında ekiplerimiz aramalarını sürdürüyorlar…” Sonra başıyla az ötede bilgisayar başında uğraşan memurları işaret etti: “Ayrıca Han Seul’ün telefonunu GPS takip sistemiyle bulmaya çalışıyoruz… Yalnız maalesef bu mümkün olmayabilir; karşımızdaki heriflerin sadece telefonu kapatmakla kalmayıp sim kartı da çıkarmayı akıl edecek kadar zeki olmaları yüksek ihtimal…”

Gerçekten de bilgi işlem memurlarından biri, tam o anda başını kaldırıp umutsuzca başını iki yana salladı: “Bulamadık,” anlamına geliyordu bu. Moon Jee acıyla inledi.

“Peki şimdi ne olacak??” dedi Ayça büyük bir endişeyle. “Böylece elimiz kolumuz bağlı oturacak mıyız?!”

“Hayır…” dedi Beh Zhao yavaşça. Biraz tereddütlüydü, bu önemli bilgiyi karşısındaki iki gence verip vermemekte kararsızdı ama sonra ikisinin de perişan halini görünce dayanamadı. Bir sır verir gibi kulaklarına eğildi:

“İçeride bir adamımız daha var, gençler… Şimdi ondan haber bekliyoruz… O bize Han Seul’ün tutulduğu yeri bildirebilir. Tabii kendisi de biliyorsa…”

Ayça ve Moon Jee umutla ona baktılar. Beh Zhao onlara güven verici bir biçimde gülümsedi ve: “Merak etmeyin,” dedi, “Han Seul’ü size sağ salim getireceğiz…”

Ayça ve Moon Jee başlarını salladılar. Beh Zhao onların yanından ayrılıp yeniden işinin başına dönerken bu iki gence verdiği sözü tutabilmesi için içinden Tanrı’ya dua etti…

Bu esnada zavallı Han Seul’ün hali pek de parlak değildi: Genç adam aynen Jung Wyung’a olduğu gibi bir sandalyeye bağlanmış, sonra da eşek sudan gelinceye kadar dövülmüştü. Yüzü gözü kanlar içindeydi. Yine de içi rahattı: Kendisine bu kadar vahşi bir biçimde davrandıklarına göre bu heriflerin elinde başka koz yoktu: Moon Jee ve Ayça güvendeydiler yani… Han Seul, Beh Zhao ve Dong Sae’nin kardeşi ve Ayça’yı derhal emniyete çağırıp güvenlik altına alacaklarını tahmin ediyordu zaten.

“Konuş lan g.tlek herif!” diye bağırdı Gab Soo kulağının dibinde. Han Seul’ü sorguya çekmeye başladığı ilk anda Godfather tripleri içine girip İtalyan mafya babası havalarında davranmaya çalışmıştı ama Han Seul’ün konuşmamaktaki inadı en sonunda onun da sinirlerini bozmuştu. Genç adamı yakasından tutup sarstı: “Konuş diyorum ulan, ağzına sıçtığım! Söyle, ikinci köstebek kim???”

Han Seul gözlerini zorlukla araladı, sonra pis pis sırıttı: “Bilmem?? Acaba kim?? Elma dersek çıkar mı acaba? Elmaaa!”

“Ulan it, gösteririm ben sana elmayı!” diye bağırdı Gab Soo ve zavallı Han Seul’e bir şamar daha patlattı! Han Seul acıyla inledi. Çıplak elle atılan şamarlar neyse de, herifin yüzüğü canını fena acıtıyordu yahu… Acaba rica etse çıkarır mıydı??

Gab Soo ise öfkeyle soluyordu: Han Seul dişli çıkmıştı. Üstelik bu Fang Yoo denen beceriksiz herif, Han Seul’ün kardeşini bulup getirmeyi becerememişti: Çocuğun konseri varmış, o kalabalık içine sızamamışmış… Beceriksiz herif! Gab Soo öfkeyle dişlerini gıcırdattı. Sonra sıkıntıyla boynunu ovuşturdu. Bugünkü ikinci infazdı bu; o yüzden adamakıllı yorulmuştu. Köşküne çekilip birkaç sarışın hatun tarafından rahatlatılsa hiç de fena olmayacaktı…

Bir an durdu, sonra adamlarına döndü, iki tanesini işaret etti:

“Sen ve sen: İkiniz burda kalıyorsunuz! Bu itoğluitin üzerinden bir dakika bile gözünüzü ayırırsanız bittiniz demektir! Geri kalanlar: Toparlanın, gidiyoruz!”

Sonra kızgınca Han Seul’ün üzerine eğildi. Nefret dolu bir sesle:

“Sen de bu gece iyice bir düşün,” dedi. “Köstebeği nasolsa bulacağız… Eğer bizi uğraştırmadan ismini sen söylersen, o zaman sana acısız bir ölüm vaad edebilirim! Aksi takdirde, yarın sabah değişik Çin işkencelerini üzerinde denemek için geri geleceğim!”

Han Seul zorlukla ağzını açtı. Gab Soo dikkat kesildi: Yoksa herif konuşacak mıydı?

“Hass.ktir…” dedi Han Seul ve başı yana düştü.

Gab Soo kıpkırmızı oldu: Adama bak lan! Şu halinde bile kendileriyle taş.k geçiyordu!

Bir an yine yumruğunu kaldırdı, ama sonra Han Seul’ün çoktan kendinden geçmiş olduğunu düşünüp yüzünü ekşiterek durdu. Yarın nasıl olsa icabına bakacaktı, bıraktı bu gece acılar içinde bir son gece geçirsin…

Hışımla yürüyüp Han Seul’ün hapsedildiği odadan çıktı.

Full Metal Alchemist OST – Bratja (Brothers) 

Polis merkezindeki hareketlilik sürüyordu. Fakat önceki kadar yoğun değildi; bilgisayar başında diğer ekiplerle haberleşenler dışındaki memurlar ya keşfe gönderilmişti, yahut bir sonraki emre kadar beklemeleri söylenmişti. Herkes bekliyordu: İçerideki adamdan gelecek olan bir ipucunu bekliyorlardı.

Moon Jee ve Ayça da bekliyorlardı. İkisinin de yüzü karmakarışıktı. Bir köşede yan yana, sessizce oturmuş, kendi dünyalarına dalmış, konuşmaya bile çekinerek bekliyorlardı.

Ayça göz ucuyla yanındaki çocuğa baktı. Moon Jee ellerini dizlerine dayamış, başını önüne eğmişti. Konser kostümü hâlâ üzerindeydi, gözlerindeki siyah kalem yer yer akmıştı. Çok yorgun, çok bitkin görünüyordu. Ayça içinin sızlamasına engel olamadı. Bir an tereddüt etti, ama sonra içindeki dürtüye engel olamadı. Elini uzattı, yavaşça Moon Jee’nin omzuna dokundu.

Moon Jee başını kaldırıp ona baktı. Gözlerindeki büyük acıyı görünce Ayça’nın yüreği paramparça oldu.

“Moon Jee…” dedi usulca. “Onu bulacaklar… Onu hiçbir zarar görmeden kurtaracaklar… Biliyorsun, değil mi?”

Moon Jee hafifçe gülümsedi. Ama hüzün ve acı dolu bir gülümsemeydi bu. Sonra bakışlarını kaçırdı, derin bir nefes verdi.

“Ben…” diye mırıldandı. “Hyung’un başına bir şey gelirse… ben…”

Devam edemedi, tıkanarak yutkundu. Ayça ise heyecanla:

“Hiçbir şey olmayacak diyorum! Onu kurtaracaklar Moon Jee, söz veriyorum sana!”

Moon Jee’nin gözleri dolmuştu. Teselli arayan bir çocuk gibi baktı Ayça’ya. Dudakları titreyerek:

“Gerçekten mi?” diye fısıldadı, “Ona bir şey olmayacak, değil mi Ayça?”

“Olmayacak,” dedi Ayça güven dolu bir sesle. Kendisi de en az Moon Jee kadar buna inanmak istiyordu.

Sonra genç çocuğun yüzüne baktı ve onun sevimli yüzündeki büyük hüznü ve birine sığınma isteğini görünce içi titredi. Elini uzatıp Moon Jee’nin başını kendi omzuna yasladı. Moon Jee buz gibi bir havada ateşe sokulan üşümüş bir çocuk gibi sokuldu ona. Gözlerini boşluğa dikmişti. Mırıldanır gibi:

“Hyung’un olmadığı bir hayat düşünemiyorum…” diye mırıldandı. “O benim sahip olduğum tek aile! Kendimi bildim bileli benim yanıbaşımda olan, beni koruyan, kollayan tek insan… O benim için ağabeyden de öte: Annem, babam, en yakın dostum! Onu kaybetmeye dayanamam Ayça!”

Ayça şefkatle saçlarını okşadı Moon Jee’nin: “Hişştt… Böyle konuşma… Onu kaybetmeyeceksin…”

“Buna inanmaya o kadar çok ihtiyacım var ki…” diye yutkundu Moon Jee. Boğazına bir yumru gelip tıkanmıştı. Çocukluğunu düşünüyordu: Annesi ve babasıyla ilgili anıları o kadar silik, belli belirsizdi ki… Hatta en belirgin anısı, cenaze törenine ait olanlardı. Mezarlıkta neler olduğunu bile çok anlamadan ayakta dikilirken abisinin yanında durup onun elini sıkı sıkı tutmasını anımsıyordu. Sonra eve geldikleri zamansa ona sıkıca sarılmış ve: “Korkma Moon Jee,” demişti, “Ben seni asla bırakmayacağım…”

Tüm bunları düşünürken gözlerinden birer damla yaş süzüldü Moon Jee’nin. Oysa kendisi ne yapmıştı: Abisinin sevgilisine âşık olmuştu! Üstelik onu abisinden çalmaya kalkışmıştı! Bunun için abisinin arkasından dolaplar çevirmişti! Tanrım, ne kadar da aşağılık bir adamdı!

Hele de Ayça’ya: “o olmasaydı bir şansımız olur muydu…” diye sorduğu an’ı düşündükçe midesine kramplar giriyordu: Abisinin olmadığı bir dünyayı nasıl düşleyebilmişti?! Kendisi bu soruyu sorarken abisi çoktan kaçırılmış, hatta belki de…

İnleyerek ellerini kulaklarına götürdü, tüm kötü düşünceleri aklından çıkarıp atmak ister gibi başını iki yandan sıkıştırıp sıkıca gözlerini yumdu! Ayça da onun bu ani hareketinden ürkmüştü, yerinde doğrulup:

“İyi misin?” diye sordu. “Moon Jee, bana bak: İyi misin?? Kendine gel Moon Jee!”

Moon Jee gözlerini açtığında bu gözlerdeki acıyı görünce daha da ürktü genç kız. O yüzden Moon Jee:

“Abime bir şey olursa… kendimi asla affetmeyeceğim…”

Diye mırıldandığı zaman içine büyük bir korku ve korkunç bir üzüntü çöktü: Moon Jee’nin neden böyle hissettiğini çok iyi anlamıştı. İşin kötüsü, onun da elinden hiçbir şey gelmiyordu. Sadece yorgunca başını salladı ve ona güç vermek ister gibi Moon Jee’nin omzunu sıktı.

“Amirim, içerideki adamımızdan mesaj geldi!”

Bilgisayarların birinin başındaki genç memur kız birdenbire böyle bağırınca Moon Jee de Ayça da heyecanla yerlerinden fırladılar. Beh Zhao ve Dong Sae de çoktan bilgisayarın başına koşmuşlardı bile.

“Ne diyor?” dedi Beh Zhao hemen. Gözleri avına kilitlenmiş bir şahin gibiydi, pür dikkat kesilmişti.

“Park Gab Soo malikânesine dönmüş,” dedi genç polis kız. “Ama yanında Han Seul’e benzer biri yokmuş.”

Beh Zhao ve Dong Sae göz göze geldiler. İkisinin de bakışlarında ciddiyet vardı.

“Han Seul’ü başka bir yere götürmüş olmalılar,” diye mırıldandı Dong Sae. Beh Zhao da başını sallayarak onu onayladı.

“Amirim, hepsi bu kadar değil!” diye atıldı polis kız yine. “Adamımız aynı zamanda Park Gab Soo’nun şimdi dinlenmeye çekildiğini, hatta gece için kendisinden üç-dört tane Rus fahişe bulup getirmesini istediğini söylüyor…”

Beh Zhao düşünceli bir tavırla çenesini kaşıdı: “O halde en azından bu gece Han Seul’ün olduğu yere bir daha uğramayacağına emin olabiliriz,” dedi. Sonra yumruklarını sıktı: “Ah, nerde tutulduğunu bilseydik derhal operasyon yapabilirdik!”

“Gab Soo’yu tutuklayamaz mısınız?” dedi Moon Jee beklenti dolu gözlerle. “Sonuçta bu işin arkasında onun olduğunu biliyorsunuz, öyle değil mi?”

“Evet ama maalesef bu iş o kadar kolay değil,” dedi Beh Zhao. “Adamın kirli işlerde parmağı olduğunu biliyoruz ama hiçbir şey ispatlayamıyoruz! Hem şimdi elimizde hiçbir kanıt olmadan adamı içeri alırsak Gab Soo olaya uyanır ve Han Seul’ü kaçırdığını bildiğimizi anlar. Ve o zaman, Han Seul’ün hayatını daha da tehlikeye atmış oluruz: Adamın tek bir işaretiyle Han Seul’ü öldürebilirler!”

Ayça dehşet içinde elini ağzına kapadı! Çığlık atmamak için kendini zor tutuyordu! Moon Jee de bembeyaz olmuştu, acıyla inledi:

“Ama şimdi ne yapacağız?!”

Beh Zhao ve Dong Sae sıkıntıyla birbirlerine baktılar, sonra bakışlarını kaçırdılar. Beh Zhao:

“Bilmiyorum…” diye itiraf etti. “İçerideki adamımızın Han Seul’ün tutulduğu yere dair başka şeyler  öğrenmesini beklemek zorundayız gibi gözüküyor…”

“Ama bu saatler sürebilir!” diye bağırdı Ayça, “Adam gece âlem yapacak demediniz mi?!”

Beh Zhao’nun buna verecek cevabı yoktu. Sıkıntıyla başını kaşıdı ve “evet,” diye itiraf etti, “bu, zaman alabilir, doğru…”

“Aslında eğer Rus fahişeler arasında da bir ajanımız olsaydı…” diye mırıldandı Dong Sae ve Beh Zhao’ya baktı: “Ne dersin Beh Zhao-sshi? Böyle birini bulabilir miyiz? Sizin böyle durumlarda muhbir olarak kullanacağınız hayat kadınları vardır mutlaka…”

Ayça ve Moon Jee umutla Beh Zhao’ya baktılar. Ama adamın yüzündeki ifade pek de iç açıcı değildi:

“Evet böyle muhbirlerimiz var, doğru…” diye mırıldandı. “Ama Rus fahişe… İşte o biraz zor…”

Moon Jee birden adamın yakasına yapıştı, bağırmaya başladı:

“Neden zormuş?! Sen koskoca başkomiser değil misin?? Herkes senin tek bir hareketine bakmıyor mu?! İstersen şehirdeki tüm Rus kadınlarını tek hareketinle merkeze getirtemez misin?”

“Getirtmesine getirtirim, ama bu işin tehlikesine razı olup da ajanlık yapabilecek olanını biraz zor buluruz delikanlı,” dedi Beh Zhao. Ama o da kızmıştı. Devam etmekten kendini alamadı: “Tanrı aşkına, kendini tehlikeye atmaya razı olacak ve adamın ağzından laf alabilecek bir Rus kadınını, hem de bu kadar kısa sürede nerden bulayım?!”

Moon Jee umutsuzlukla adamın yakasını kavrayan ellerini gevşetti, başını öne eğdi. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Gitti, bir köşeye oturdu.

Ayça ise onu üzüntüyle izliyordu. Yapacak bir şeyler olmalıydı, olmak zorundaydı, ama ne… Ne?!…

Birdenbire genç kızın aklında bir şimşek çaktı: İyi Korece konuşan, kendini tehlikeye atmaktan gocunmayacak bir Rus kadını…

“Ben yapabilirim!” diye heyecanla bağırdı.

Beh Zhao ve Dong Sae merakla ona dönüp bakınca, genç kız çabuk çabuk konuşmaya başladı:

“Aradığınız Rus fahişe… Ben bunu yapabilirim! Sadece sarı bir peruğa bakar!” Sonra Dong Sae’ye döndü, yaşlı adamın ellerini tutup heyecandan taramalı tüfek gibi konuşmaya başladı: “Daha önce de yapmıştım Dong Sae-sshi, hatta çok başarılı olmuştum, biliyorsunuz! Kılık değiştirebilirim, rol yapabilirim! Lütfen, lütfen bana izin verin!”

Dong Sae ve Beh Zhao şaşkınlık içinde önce kıza, sonra birbirlerine baktılar. Beh Zhao:

“Hımm… Olabilir aslında…” diye mırıldanırken Moon Jee yerinden kalkmış, hızlı adımlarla Ayça ve iki adamın arasına girmişti:

“Olmaz Ayça!” diye bağırdı, “Kendini böylesi bir tehlikeye atmana izin veremem!”

“Moon Jee, bu bizim son şansımız olabilir!” diye bağırdı Ayça da. Genç adama yalvaran gözlerle bakıyordu: “Lütfen engel olma. Han Seul’ün hayatını kurtarmak için kendimi riske atmışım çok mu?”

Moon Jee bir an durakladı. Ama hemen sonra acıyla inledi:

“Olmaz Ayça! Ya senin de başına bir şey gelirse? Ya o adam sana… sana kötü bir şey yaparsa?!” Kafasını şiddetle iki yana salladı: “Olmaz! Hayatta izin vermem!”

“Senden izin istemiyorum! Bunu yapacağım!” diye bağırdı Ayça ve kararlılıkla Beh Zhao’ya döndü: “Evet, ne diyorsunuz? İçerideki adamınıza beni de bulduğu fahişeler grubunun içine sokması için emir gönderebilir misiniz?”

Beh Zhao bir an durakladı ve izin ister gibi Dong Sae’ye baktı. Dong Sae takdir dolu bir bakışla süzüyordu genç kızı. Han Seul, böyle bir kız arkadaşı olduğu için çok şanslıydı. Beh Zhao’ya dönüp hafifçe tebessüm edip başını sallayınca başkomiser de Ayça’ya döndü ve bir baş hareketiyle:

“Tamam,” dedi, “O halde sizi hazırlayıp ne yapmanız gerektiğini anlatalım Ayça-sshi… Beni takip edin…”

Ayça kararlı adımlarla başkomiserin peşinden yürürken Moon Jee’ye döndü:

“Söz veriyorum!” diye bağırdı, “Sana abini geri getireceğim!”

Ve nutku tutulmuş gibi ne yapacağını bilmez halde kalakalan Moon Jee’nin şaşkın bakışları arasında kararlı adımlarla koşturarak uzaklaştı…

Han Seul kendinden geçmişti. Kabuslarla dolu bir baygınlık halinden: “Su…” diye mırıldanarak uyandı.

“Baksana, adam su istiyor,” dedi başında kalan iki adamdan bir tanesi. “Verecek miyiz?”

“Boşver be, bir de herife bebek bakıcılığı mı yapacağız??” dedi diğeri. “Bırak, iki söylenir, sonra gene bayılır…”

“Yok lan, vermezsek kafa s.kecek…” dedi ilk konuşan adam ve az öteden bir pet şişe alıp Han Seul’ün dudaklarına dayadı: “İç hadi! İç de zıbar!”

Han Seul zorlukla suyu içti. Birazcık da olsa kendine gelmişti. Ama vücudunun her tarafı ayrı ayrı ağrıyordu; genç adam hâlâ hayatta olduğuna sevinmeli mi üzülmeli mi bilemiyordu.

Gözünü hafifçe aralayarak başındaki iki adama baktı. Az ileride bir masanın iki tarafına oturmuşlar, iskambil oynuyorlardı. Han Seul kendisini bağlayan ipleri çözüp çözemeyeceğini şöyle bir yokladı. Amma da sıkı bağlamışlardı pis herifler! Çözmesinin imkânı yoktu… Gerçi çözebilmiş olsa bile yediği bir araba dolusu dayaktan sonra bu adamlarla nasıl başa çıkardı, doğrusu bilmiyordu.

İçine büyük bir umutsuzluk çökerken “Buraya kadarmış Han Seul…” diye mırıldandı. Otuz bir yıllık yaşamı böyle iğrenç bir fare deliğinde sona erecekti demek… Ölmek sorun değildi de, Moon Jee ve Ayça aklına gelince burnunun direği sızladı: Canından çok sevdiği kardeşi ve biricik sevgilisi… Onları bir daha göremeyecek olması her şeyden daha acıydı…

Gözlerinden birer damla yaş süzülürken, baygınlığın karanlık dünyasına doğru kayıp gitti…

“Kızlarımız birbirinden güzeldir, Park Gab Soo efendinin ağzına layıktır hepsi,” diye sırıttı kapıdaki yaşlı, meymenetsiz suratlı adam; ve arabanın içinde bekleyen kızlara seslendi:

“Hey! Mischa, Natasha, Anastasia, Alexia! Gelin buraya!”

Her biri süper mini etekler giymiş dört tane beyaz tenli, sarışın, renkli gözlü hatun arabadan inip malikânenin kapısına geldiler. Kapıdaki görevli kızları alıcı gözüyle süzdü. Evet, hepsi Avrupalı kızlardı; hoş hatunlardı hepsi. Yalnız biri diğerlerine göre biraz kısa mıydı ne? Gerçi patronun boya fazla takılacağını sanmıyordu, o yüzden içlerinden birinin biraz kısa olmasının bir zararı yoktu. Kızlara bir baş hareketiyle içeri geçmelerini işaret etti, sonra pazarlayıcı herifin eline bir deste banknot tutuşturdu: “Hadi bakalım, al bunları ve yarın sabaha kadar toz ol! Yarın kızları almaya gelirsin.”

“Eyvallah beyim, sağol!” diye sırıttı adam ve arabasına binip gazladı gitti.

Diğer kızlarla birlikte malikâneye giren Ayça derin bir nefes aldı. Kalbi heyecandan pır pır çarpıyordu, içinden dualar ediyordu: Allah vere de bu işi eline yüzüne bulaştırmayaydı; yoksa işin ucunda ölmek, hatta daha da beteri, Koreli bir mafya babasının grup seks partisine meze olmak vardı!

Birden, korumanın ellerini üzerinde hissedip irkildi!

“Rahat dur, üzerini arayacağım!” diye bağırdı adam. Sonra cebindeki telefonu aldı: “Bunu yarın çıkarken alırsın…” Diğer kızlara da aynısını yaptıktan sonra başıyla: “bu taraftan” diye işaret edip onları içeri doğru götürdü.

Ayça huzursuzlukla etrafı inceliyordu. Cep telefonunun alınması kötü olmuştu; Che Beh Zhao ve adamları bir yan sokakta konuşlanıp evi izleyeceklerdi ama ters bir durumda onlara hemen haber verebilme şansı elinden alınmıştı! Sıkıntıyla yüzünü buruşturup geniş koridorda diğer kızlara ilerlemeye koyuldu.

Burası kocaman, yüksek tavaları ve geniş koridorları olan bir malikâneydi. Ama Arap zenginlerinin altın kaplama görgüsüz sarayları gibi bunca şatafat içinde bir görmemişlik havası hakimdi. Ayça, önünden geçtikleri her odada kapıya yaklaşıp içeriyi dinleme dürtüsünü güçlükle bastırıyordu; acaba Han Seul bu odaların birinde olabilir miydi?

Nihayet koruma bir oda kapısını açtı ve kızlara girmeleri için işaret etti: “Burada bekleyeceksiniz…”

Kızlar kıkırdaşarak içeri girdiler. Koruma arkalarından kapıyı kapatırken her biri koltuklardan birine oturdu, gürültülü bir biçimde konuşup gülüşmeye başladılar. Ayça ise sessizdi. Kızların konuştuğu dilden tek kelime bile anlamıyordu.

Onun bu halleri, kızıl saçlı Mischa’nın dikkatini çekti. Aksanlı bir Korece’yle:

“Hey sen!” diye seslendi, “Sen nerelisin? Rus değilsin, değil mi?”

Ayça sıkıntıyla ona baktı. Sonra yavaşça başını olumsuz anlamda salladı: “Hayır… Rus değilim ben, Türk’üm…”

Mischa’nın gözleri hayretle açıldı: “Vaay… Peki neden Rus taklidi yapıyorsun? Daha çok para kazanmak için mi?”

“E-evet,” diye yalan söyledi Ayça. Diğerleri aynı anda güldüler. Natasha: “Biz Türk kızlarından daha güzeliz, bu da bunu kanıtlıyor!” diye bağırdı.

“Hiç de bile, biz de gayet güzelizdir,” dedi Ayça hafifçe bozularak. Bir yandan da Rus fahişelerle şu anda böyle bir tartışmaya girdiğine inanamıyordu!

“Ayrıca sen bu işlerde çok tecrübeli değilsin galiba,” dedi Mischa yine. Genç kızın gözünden hiçbir şey kaçmıyordu, bilmiş bir tavırla yerinden kalktı, salına salına Ayça’nın yanına geldi. Kıpkırmızı uzun tırnaklı parmağını uzatıp onun yüzüne dokununca Ayça istemsizce irkildi. Mischa bir kahkaha attı:

“Mooo, bu kız ana kuzusu!”

Sonra gözleri muzip muzip parladı:

“Bu işin içinde başka bir iş var… Zaten Hun Cheong’un kendi çalıştığı kızlardan başka birini işe çıkardığı hiç görülmemiştir; belli ki emir büyük yerden… Hadi anlat bakalım, burda ne arıyorsun?”

Ayça bir an: “Saçmalamayın, ben de para için burdayım!” diye savunmaya geçti, ama Mischa:

“Yalan söylemene gerek yok,” dedi güven verici bir sesle. “Bize güvenebilirsin! Biz sır tutmasını biliriz.” Sonra sırıtarak ekledi: “Zaten sır tutmasaydık bu meslekte kalamazdık…”

Ayça hâlâ tereddüt ediyordu. Mischa ise onu çoktan çözmüştü.

“Yoksa… intikam için mi?” diye fısıldadı. “Gab Soo sevdiğin birine bir şey mi yaptı?!”

“Aman Tanrım, onu öldürmeyi düşünüyorsan lütfen biz burdayken bir şey yapma,” dedi Anastasia hemen. “Hatta öyle bir şey varsa kusura bakma ama ben burda daha fazla kalamam, voltamı alırım. Başımın belaya girmesini istemem!”

“Hayır hayır, öyle bir şey değil!” dedi Ayça hemen. Sonra, nasıl olsa foyasının ortaya çıktığını ve bu kızlara güvenmek zorunda olduğunu düşündü. Hafifçe başını eğdi:

“Gab Soo…” diye mırıldandı, “Gab Soo benim sevgilimi kaçırdı! Onu nerde tuttuğunu bile bilmiyoruz… Gab Soo onu öldürmeden yerini öğrenebilmek için girdim buraya!”

Bunu dedikten sonra gözyaşlarına boğuldu. Diğer kızlar birden sus-pus oluvermişlerdi. Mischa hemen:

“Ağlama, yoksa makyajın akacak…” deyip Ayça’nın yüzüne uzandı, gözlerinden akan yaşları parmaklarının kenarıyla aldı. Sonra Ayça’nın oturduğu koltuğun önünde diz çöktü, genç kızın gözlerinin içine bakıp gülümsedi:

“Kendini bunun için mi tehlikeye attın yani? Hem de aslında fahişe olmadığın halde?”

Ayça dudaklarını ısırıp başını salladı. Mischa bir kahkaha attı:

“Aman Tanrım! Kızlar şu aptala da bakın!” deyip diğer kızlara döndü. Tekrar Ayça’ya baktığında yarı acır, yarı alay eder bir biçimde onun yüzünü okşadı: “Kusura bakma tatlım, ama bu çok aptalca bir planmış!”

Diğer kızlar da güldüler. Ayça’nın dudakları titremeye başlamıştı; aptalca-maptalca; şu anda Han Seul’ü kurtarmak için tek şansları buydu! Ağzını açıp itiraz etmeye hazırlanırken Mischa neşeyle onun sözünü kesti:

“Tecrübesiz bir kızcağız olarak onun ağzından laf alabileceğini bile düşünme! Bunun için gerçek bir kadın olmak gerekir sevgili küçük kız… Yani bizim gibi!”

Böyle dedi ve diğer kızlar da aynı anda bağırıp onu alkışlamaya başladılar: “Vuuu! Yaşa Mischaa!” Bu arada Mischa üzerindeki daracık ceketin iç cebinden ufak beyaz bir hap çıkarmıştı:

“Tabii bunun da yardımı olmazsa olmaz…”

“O nedir?” dedi Ayça merakla. Mischa güldü: “Sen onu kafana takma tatlım! Doğruluk serumu diye bil, yeter!”

“Nasıl yani, yoksa siz bana yardım-“

Ayça lafını tamamlayamadan kapı açıldı ve içeri Gab Soo girdi. Ayça hemen çenesini kapattı. Gab Soo ise suratında pis bir sırıtmayla hemen Mischa’ya doğru ilerlerdi:

“My darling, Mischa!” dedi heyecanla, “Seni yeniden görmek ne güzel! Diğer arkadaşlarınla da beni tanıştırmayacak mısın??”

“Tanıştırmaz olur muyum, hepsi sizinle tanışmak için can atıyorlardı Gab Soo-sshi!” dedi Mischa abartılı bir heyecanla ve adamın yanağına şuh bir öpücük kondurdu. Sonra kızları işaret etti: “Bunlar Natasha, Anastasia ve… eee, Alexia!”

Naruto OST – Sexiness

“Memnun oldum tatlı bayanlar…” dedi Gab Soo ve meymenetsiz suratında yılışık bir sırıtmayla süzdü onları. Natasha ve Anastasia cilveli cilveli gelip adamın boynuna sarıldılar. Ayça ise korkuyla yutkundu: Hasss… bu iş düşündüğünden daha zordu be!

“Sen bana meraba demeyecek misin güzelim?” dedi Gab Soo ona dönüp. Ayça korkuyla kekeledi:

“Eee, şeyyy, benn-“

“Alexia biraz tecrübesizdir,” dedi Mischa hemen. “Ama gecenin sonlarına doğru o da açılır, siz hiç merak etmeyin… Neden şöyle güzel bir masajla başlamıyoruz?”

Böyle deyip Gab Soo’yu odanın ortasındaki koltuğa doğru yönlendirdi. Gab Soo onun dediğini ikiletmedi. Adam koltuğa oturunca Natasha ve Anastasia ayaklarındaki ayakkabıları ve çorapları çıkartıp adama ayak masajına başlamışlardı bile. Hepsinin lideri olduğu anlaşılan Mischa ise Ayça’ya işaret etti:

“Alexia! Sen de beyefendinin omuzlarını ovarak işe başla!”

Ayça onun dediğini ikiletmedi ve Gab Soo’nun arkasından dolaşıp adama omuz masajı yapmaya başladı. Bir yandan da şu pislik herifin boynunu sıkıp öldürüverse ne güzel olacağını düşünüyordu!

Mischa ise odadaki içki barına gidip bir bardağa viski doldurmaktaydı. Bir yandan da Gab Soo’ya seksi bir biçimde göz kırptı: “Şöyle bir duble bir şeyler gerginliğinizi azaltmaya yardımcı olacaktır, değil mi Gab Soo-sshi?”

“Ohh, çok iyi olur gerçekten…” dedi Gab Soo zevkten mayışmış bir halde. Mischa yine seksi seksi gülerek elindeki içki kadehiyle geldi, kadehi adamın eline tutuşturdu. Bu arada Ayça’yla göz göze gelip hafifçe gülümsemişti; Ayça’nın yüreği hopladı: Kız, az önce gösterdiği hapı viskiye atmış olmalıydı! Mischa koltuğun kenarına oturdu, adamın boynuna sarıldı:

“Beni özledin mi bakalım?” dedi cilveli bir ses tonuyla. Bir yandan da adamın yakasıyla oynuyordu.

“Özlemez olur muyum??” diye bağırdı Gab Soo. “Hele bugün beni nasıl yordular bilemezsin Mischa! Seni göreceğim an’ı iple çekiyordum meleğim…”

“Ah, çok üzüldüm,” dedi Mischa. Sonra sesini çocuklaştırdı, yüzünü adamın yüzüne yaklaştırıp adamın burnuna parmağıyla pıt pıt vurdu: “Benim sevgili boz ayımı çok mu yordular bugün? Sizin çocuklar çok mu yaramazlık yaptı, söyle bakalım…”

“Sorma sevgili meleğim…” diye mırıldandı Gab Soo. “Öyle çok yaramazlık yaptılar ki…”

Mischa ise yine şuh tavırlarla adamın elindeki kadehi ağzına götürtüp içmesini sağladı, sonra da yine çocuk sesiyle:

“Ama onlara söyle de seni çok yormasınlar…” dedi dudaklarını büzerek. “Eğer yaramazlık yapan birileri varsa onları benim boz ayım değil, onun adamları cezalandırmalı… Çünkü boz ayım sadece ben yaramazlık yaparsam beni cezalandırabilir!”

Gab Soo bu lafın üzerine bir kahkaha patlattı. Belli ki kızın dedikleri çok hoşuna gitmişti. Mischa’nın yanağını okşayarak:

“Elbette öyle tatlım!” diye sırıttı, “Ama biliyorsun ki bir kralın etrafındaki köle sürüsü zaman zaman kralın gücünü görmek isterler: Eğer kral, bütün işi vezirlerine bırakırsa, zaman içinde otoritesi zayıflar!”

Mischa birden ayağa fırlayıp ellerini çırptı:

“Ah, ben de görmek istiyorum, ben de!” diye bağırdı küçük kız heyecanıyla, “Aşkımm, n’olur bir dahaki sefere birine ceza verirken ben de izleyeyim! Hatta hepimiz izleyelim, değil mi kızlar?? Emin ol hepimizin çok hoşuna gidecektir! Senin gücünü zaten hepimiz biliyoruz, ama sana bir kez daha hayran kalmamızı istemez misin?”

Gab Soo yine gevrek gevrek güldü. Ayça ağzı açık kalmış bir halde Mischa’yı süzmeden edemiyordu, adamı nasıl da kıvama getirmişti! Gab Soo viskiden bir yudum daha aldı, sonra:

“Demek aslanlara yem edilen gladyatörü izlemek istiyorsunuz!” dedi sırıtarak. “Ama… ama bu akşam gerçekten çok yorgunum güzelim… Yoksa emin ol, sırf sizi eğlendirebilmek için özel uçağımı hazırlatır, gladyatörler gösterisi için Roma’ya, Colosseum’a götürürdüm hepinizi! Ne kadar centilmen bir adam olduğumu bilirsin…”

“Bilmez miyim benim yakışıklı boz ayım,” dedi Mischa ve adamın göğsünü sıvazladı. Sonra hayalkırıklığı ile içini çekti: “Ah… Oysa ben ne kadar da heveslenmiştim! Sahi…” Adama sokuldu, gözleri afacan afacan parlıyordu: “Bu evde cezalandırılmayı bekleyen kimse olmadığına emin misin?? Bak eğer benden saklıyorsan, cidden çok kırılırım ama!”

“Yok yahu, olsa dükkan senin,” dedi Gab Soo hemen. Kızın kendisine yem attığı aklının ucundan bile geçmiyordu. “Öyle kanlı irinli pis işleri buraya taşıyacak kadar aptal mı sandın beni?! Sahip olduğum diğer evler ne güne duruyor?!”

Ayça’nın gözleri heyecanla parladı. Yavaş yavaş bir yerlere yaklaşıyorlardı. Mischa da bunu fark etmişti, genç kız Gab Soo’nun boynuna uzandı, onu öpücüklere boğarken:

“O zaman  bizi bir an önce büyük bir ceza gösterisine götür!” dedi cilveli cilveli. “Ama şöyle en fiyakalısından bir gösteri olsun! Söz mü?”

“Tamam, aslında tam zamanında istedin bunu,” diye sırıttı Gab Soo, “İki sokak yukarıda bir evim var: Orada cezalandırılmayı bekleyen şerefsiz bir kancık var: Üstelik herif dövüş sporlarında usta! Onu bizim elemanların hepsiyle birden aynı anda dövüştürüp sizi biraz eğlendirebilirim!”

Mischa göz ucuyla Ayça’ya baktı. Kızın dudakları titriyordu. Mischa şeytani bir gülümsemeyle: “bingo!” diye düşündü, “bu Alexia’nın sevgilisi olmalı!” Neşeyle bir kahkaha attı: “Yaşasın!! Evet, evet, yarın mutlaka bu gösteriyi izleyelim, değil mi kızlar??”

“Eveeeet!” diye bağırıştı Natasha ve Anastasia hep bir ağızdan. Diğer iki kız da bu oyuna kendilerini kaptırmış, eğlenmeye başlamışlardı. Ayça onlara minnetle baktı.

Bu arada Gab Soo içtiği içkinin ve ilacın etkisiyle iyice mayışmıştı. Koltuktan kalkmaya çabaladı:

“Kızlar, ben çok yorulmuşum bugün… Bir an önce yatağa gitmezsek bugünkü eğlenceden mahrum kalacaksınız…”

“Aaaa, olmaz amaaa, senin güçlü kolların tarafından sarılıp sarmalanmadan şurdan şuraya gitmeyiz!” dedi Mischa ve sırıttı. Diğer kızlar da Ayça’yla göz göze gelip kıkırdadılar: Herifin sızması aslında daha çok işlerine gelirdi, ama böyle yalandan da olsa yağlamalarına erkekler fena halde inanırdı!

Bu arada dört kız Gab Soo’yu zorlukla yatağa yatırmışlardı. Mischa herifi yatağa bırakınca derin bir soluk aldı: “Huh… Uyudu galiba…”

Ama aynı anda Gab Soo son bir gayretle gözlerini açtı ve Mischa’nın boynuna sarılıp onu öpmeye çabaladı: “Mischaaaa! My darliiiinggg…”

Ama hemen sonra yine sırt üstü yatağa devrildi, gözlerini kapatıp horlamaya başladı. Mischa bir an durdu, sonra kıkırdadı: “Bu sefer kesin uyudu ayı!”

Sonra hemen Ayça’ya döndü: “Dediğini duydun, değil mi? İki sokak yukarıda bir evi varmış, senin sevgilini orda tutuyor olmalılar! Hadi koş git, bir an önce bunu haber ver!”

“Ta-tamam!” diye kekeledi Ayça ve kapıya doğru koşturdu. Çıkmadan önce son bir kez onlara baktı: “Ya siz? Siz burda mı kalacaksınız?”

“Evet tatlım, biz sabaha kadar bu ayının odasında keyif çatacağız,” diye sırıttı Natasha. Mischa da ona göz kırptı: “Hadi sen git! Kimseye görünmeden çık ama! Hadi çabuk ol!”

“Tamam!” dedi Ayça tekrar ve kapıyı hafifçe araladı, koridorda kimse olmadığını görünce de yavaşça odadan dışarı süzüldü.

Kill Bill OST – Goodnight moon

Ayça’nın şansına koridorda kimseler görünmüyordu. Genç kız derin bir soluk alıp geldikleri yönü hatırlamaya çalıştı. Sonra dikkatle yürümeye başladı.

Bir köşeyi dönmüştü ki, ileride birkaç korumanın dikildiklerini gördü. Hemen geri kaçtı. Başını hafifçe ileri uzattı: Evet, evin kapısı koridorun sonundaydı ve birkaç adam kapıda durmuş, çene çalıyorlardı.

Ayça hafifçe kaşlarını çattı: Acaba bu heriflere evden çıkmak için nasıl bir yalan söylemeliydi?

Sonra aklına bir fikir geldi: Hasta taklidi yapacaktı!

Böylece, karnını tuta tuta ilerideki iki adamın yanına yaklaştı. Adamlara:

“Ben var çok hasta olmak… Bir taksi çağırmak bana, çabuk!”

Adamlar şüpheyle ona baktılar. Bir tanesi: “Kız hasta galiba,” dedi, “Hadi çıkaralım şunu dışarı…”

“Bir dakika, önce içeriye haber vereyim,” dedi diğeri ve cebinden bir telsiz çıkardı: “Bay Park Gab Soo-sshi’nin yanındaki kızlardan biri dışarı çıkmak istiyor… Gab Soo-sshi’nin bu konuda emir verdiğinden emin olun!”

“Ama ben çok kötü olmak!” diye sızlandı Ayça, “Gab Soo-sshi özellikle gitmemi istemek. Hasta kızla işi olmazmış, öyle demek bana.”

İlk konuşan adam yine: “İnat etme Ki Woo,” dedi, “Kız çok fena işte, görmüyor musun? Hem bir hayat kadınından kime ne zarar gelir ki?!”

“Ama onu izinsiz çıkarırsak yarın Gab Soo canımıza okur!” dedi diğeri ve o sırada telsize gelen cızırtı üzerine aleti kulağına yaklaştırıp dinledi. Ayça heyecan içinde bekliyordu.

Telsizi dinleyen Ki Woo’nun gözleri birden irileşti. Aniden, elindeki telsizi bir tarafa fırlattı ve cebinden bir tabanca çıkardı! Ayça’ya doğrulttu:

“KIPIRDAMA! SEN BİR KÖSTEBEKSİN, DEĞİL Mİ?!!”

Ayça birden donakaldı: Nasıl… nasıl anlamışlardı?! Ki Woo ise diğer adama dönmüştü: “Young Jae, bu kız bir ajan! Bizim çocuklar tam da şu anda video odasından kayıtlara bakıyorlarmış, kızın diğer Rus kızlarla konuşmalarını dinlemişler, bu kız Gab Soo’dan bilgi sızdırmak için burdaymış!”

Ayça hırsla dudağını ısırdı, kahretsin! İzleniyor oldukları hiç aklına gelmemişti!

Ki Woo ise silahını Ayça’ya nişanladı, pis pis sırıttı:

“Acaba seni Gab Soo’nun ellerine mi teslim etsem, yoksa icabına kendim mi baksam tatlım?? Galiba kendim halletsem daha iyi olacak, Gab Soo-sshi kendisine musallat olan küçük bir sivrisineği ortadan kaldırdığım için beni ödüllendirecektir!” Silahın emniyet kilidini açarken neşeyle bağırdı: “Hayata elveda de bakalım tatlım!”

Ayça korkudan gözlerini sıkıca yumdu: Ahh, olamaz! Her şey böyle mi bitecekti?!

“BUM!!!”

Birden bir silah patladı!

Ayça’nın kalbi duracak gibi oldu. “Hoşçakal hayat…” diye geçti içinden. Gözlerinin önünden hayatının film şeridi gibi geçmesini bekleyerek durdu. Ama tuhaf şey, sadece Moon Jee’nin gülümseyen yüzü geldi gözlerinin önüne. Ayça’nın, onu bir daha göremeyecek olduğu için içi sızladı…

Birden kulağının dibinde bir ses: “Çabuk ayağa kalk!” diye bağırdı.

Ayça korkuyla gözlerini açtı. Diğer koruma, Young Jae, kolundan tutmuş onu sarsıyordu: “Çabuk çık dışarı! Neredeyse gelirler!”

Ayça bir an şaşkınlıkla durdu, neler olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra az ötede, kanlar içinde yatan Ki Woo’yu görünce neler olduğunu kavradı: Young Jae, Ki Woo’yu vurmuştu! Ama… ama neden?…

Ah… Tabi yaa… Young Jae, içerideki ikinci köstebekti…

Bu arada Young Jae çoktan kapıyı açmıştı bile. Ayça’yı adeta iterek evin dışına attı: “Çabuk çık! Koş!”

“Sen… sen gelmiyor musun?” dedi Ayça korkuyla. Ama adam kollarını sallayarak: “Buna vakit yok! Ben diğerlerine bir yalan uyduracağım, sen koş!” deyince kendine geldi, bütün gücüyle koşmaya başladı.

Bahçe kapısına yaklaşırken az ötede başka korumaların da olduğunu gördü ve korkuyla durakladı: O taraftan gidemezdi. Onlar kendisini görmeden gerisin geriye döndü. Bu arada evin içinde birkaç silah daha patladı!

Ayça ufak bir çığlık kopararak bahçede koşmaya başladı. Bahçe kapısındaki korumaların bağırıp çağırarak eve doğru geldiğini duyuyordu. Ayça kendini bir çalının arkasına attığı anda adamlar önünden geçip gittiler. Genç kız korkuyla bekledi, kalbi güm güm atmaya başlamıştı!

Bu arada evin dışından polis sirenleri duyulmaya başlamıştı. Ayça polislere bir an önce ulaşması gerektiğini düşündü. Ama tam o anda iki taraftan da silah sesleri yükseldi: Anlaşılan polisler evdekilerle çatışmaya girmişlerdi! Ayça korkuyla kulaklarını kapattı, olduğu yerde büzüldü.

“Ayça! AYÇAAA!”

Ayça birden kendi adını bağıran bir ses duydu ve ellerini kulaklarından çekti: Moon Jee!

Dikkatle çevresine bakındı, sonra artık kimsenin kendisiyle ilgilenecek hali olmadığını görünce saklandığı çalının arkasından çıktı. Ürkek adımlarla bahçe kapısına doğru ilerlemeye başladı. Bu arada Moon Jee hâlâ “AYÇAAA!” diye adını sesleniyordu.

Sonra, onu gördü: Yüzünde korku dolu bir anlamla, bahçe kapısında durmuş içeri bakıyordu. İçeri girmek ister gibi bir hareket yaptı, ama hemen yanındaki iki polis kollarından tutup onu engellediler.

“Bırakın beni! Ayça’yı bulmam lâzım!”

“Olmaz Moon Jee-sshi, şimdi giremezsiniz, bu çok tehlikeli!”

“Anlamıyorsunuz, onu orada bırakamam!” diye bağırdı genç adam ve içeri girmek için bir kez daha hamle yaptı. Bir yandan da var gücüyle bağırıyordu: “AYÇAAAAA!!!”

“MOON JEE!” diye bağırdı Ayça ve arkasına saklandığı Japon gülünün arkasından çıkıp rüzgar gibi koşarak Moon Jee’nin kollarına atıldı.

Bruno Mars – Talking to the moon 

Bir an bütün dünya, çevrelerindeki polis sirenleri, atılan kurşunlar, her şey silindi sanki… Ayça huzurla gözlerini kapattı: Kurtulmuştu!

Moon Jee de ilk andaki şaşkınlığı üzerinden attıktan sonra:

“AYÇA!” diye bağırdı, “Ayça iyisin, iyisin değil mi?? Sana bir şey olacak diye çok, çok korktum!”

Ve kollarına atılan kıza sıkı, sımsıkı sarıldı! Gözlerini sıkıca yumdu, yüzünü Ayça’nın saçlarına gömdü:

“Çok korktum!” diye hıçkırdı. “Böyle bir şeye asla izin vermemeliydim! ASLA! ASLA!”

Ayça’nın da hali perişandı. Az önceki korkudan dolayı hâlâ bacakları titriyordu. O da boğazından yükselen ağlama hissine daha fazla karşı koyamadı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bir yandan da: “Ben de…” diye fısıldadı hıçkırıklar arasında, “ben de çok korktum! Seni bir daha göremeyeceğimi zannettim…”

Moon Jee birden hayretle durakladı. Kendini geriye doğru attı, sonra hayretle Ayça’nın yüzüne baktı. Ayça’nın gözleri yaşlardan sırılsıklamdı. Dudakları titriyordu. Üzüntüyle, başını kaldırdı ve gözleri, Moon Jee’nin gözlerini buldu.

İkisine de bir asır gibi gelen birkaç saniye boyunca birbirlerinin gözlerinin içine baktılar.

“Ayça…” diye fısıldadı Moon Jee.

“AYÇA! Han Seul’ün yerini öğrenebildin mi?”

Beh Zhao içeriden şimşek gibi koşarak gelip bu soruyu sorunca Ayça birden kendine geldi: Han Seul! Elbette! Şimdi önemli olan oydu! Zavallı çocuk kim bilir ne haldeydi?!

Hemen kendini Moon Jee’nin kollarından kurtardı, heyecanla:

“İki sokak yukarıda Gab Soo’nun başka bir evi daha varmış,” dedi, “Han Seul’ü orada tutuyor olmalılar! Lütfen çabuk olun, lütfen kurtarın onu!”

Beh Zhao sert bir baş hareketiyle onu onayladı, sonra adamlarına seslendi: “Yürüyün, gidiyoruz!”

“Beni de götürün!” dedi Ayça heyecanla. Beh Zhao ileride bekleyen başka bir arabayı işaret etti:

“Siz Dong Sae-sshi’yle gelirsiniz… Hadi biz bir an önce işimize bakalım!”

Sonrası, hem Ayça hem de Moon Jee için film şeridi gibiydi: İkisi de bastıkları yeri bile bilmeden kendilerine söylenenleri yaptılar. Bahsi geçen sokağa geldiklerinde, Beh Zhao ve ekibi çoktan sokaktaki tüm evlere sırayla dalıp Han Seul’ü aramaya başlamıştı bile: Çok geçmedi, girdikleri dördüncü evde Han Seul’ü yaralı bir halde buldular. Genç adam, bir sedyede baygın halde evden çıkarılırken Ayça hıçkırıklarla onun üzerine kapandı:

“Han Seul! Konuş benimle Han Seul!”

Birden birisi ellerinden tuttu. Genç kız başını kaldırınca, bunun Dong Sae olduğunu gördü. Yaşlı adam, sevgiyle gülümsedi ona:

“Sakin ol Ayça-sshi, sakin ol! Han Seul iyi olacak, güven bana… Biraz hırpalamışlar tabii, ama o neleri atlatmadı ki, bunu da atlatır!”

Babacan bir tavırla elini Ayça’nın omzuna koydu, sonra Moon Jee’ye seslendi:

“Hadi bakalım genç adam! Sen de düş önüme, hep birlikte hastaneye gidelim. Han Seul’ün şimdi en çok size ihtiyacı var…”

Moon Jee de başını kaldırdı, ve Dong Sae Ajusshi’ye buruk bir gülümsemeyle baktı: Evet… Abisi kurtulmuştu ya, önemli olan buydu…

Geldikleri polis arabasına tekrar binip ambulansı takip etmeye başladılar. Yine Gab Soo’nun büyük malikânesinin önünden geçerlerken Ayça polisler tarafından ite kaka çıkarılan yarı baygın (anlaşılan ilacın etkisinden hâlâ çıkamamıştı!) Gab Soo’yu gördü ve kendi kendine sırıttı. Onun biraz arkasından Young Jae’nin yürüdüğünü görünce içi rahatlayıverdi birden. Kendisini kurtaran bu genç adamın iyi olduğunu bilmek yüreğine su serpmişti.

Sonra birden, birkaç polisin arasında Mischa ve diğer kızların yürüdüğünü gördü. “Ah!” diye ufak bir feryat kopardı. Sonra hemen arabanın şoförüne seslendi: “Durun! Lütfen bir dakika durun!”

Araba fren yapınca hemen indi, rüzgar gibi onların yanına koşturdu.

“Mischa!”

Mischa ona dönüp baktı. Yüzünde sevecen bir gülümseme vardı:

“Ah, selam… Sanırım plan işe yaradı, öyle değil mi?”

Ayça’nın dudakları titriyordu. Genç kız fısıltıyla:

“Teşekkür ederim…” diye mırıldandı, “Siz olmasaydınız başaramazdım! Çok, ama çok teşekkür ederim! Eğer benim de sizin için yapabileceğim bir şey varsa, lütfen söyle…”

“Aaah, yok canım, biz başımızın çaresine bakarız,” diye sırıttı Mischa. Sonra kızın kulağına eğildi: “Her ay en az bir kere polis merkezini ziyaret ederiz zaten; sonra hiçbir şey olmaz ve serbest bırakılırız… Ayrıca…” Muzip bir sırıtışla ekledi: “Neyse ki bu sefer paramızı peşin almıştık!”

Böyle dedi ve şakacı bir biçimde dil çıkarıp göz kırptı. Ayça da bütün heyecan ve gerginliğine rağmen elinde olmadan güldü. Ne kafa kızdı bu!

O sırada polislerin onun kolunu çekiştirmesi üzerine: “Tamam, tamaaam!” diye mırıldandı Mischa ve yürümeye devam ederken omzunun üzerinden dönüp Ayça’ya seslendi: “Sevdiğin adama sıkı sıkı yapış Alexia! Onun için bu fedakarlığı yaptığına göre onu gerçekten seviyorsun demektir! Söyle ona, senin değerini iyi bilsin!”

Ve son bir kez veda anlamında elini kaldırdı, sonra da diğer kızlarla birlikte polis arabasına bindi.

Arabada yanına oturduğu Natasha ise hemen onun kulağına eğildi:

“Söylesene Mischa, cidden kendi başımızı belaya sokmaya değer miydi?! Ne diye yardım ettin ki bu kıza?”

Mischa güldü ve omuz silkti: “Kızım, yardım etmesem bile polisler çoktan pusuyu kurmuş… Mutlaka içeri dalacaklardı ve Gab Soo ayık olsaydı kesin daha büyük bir çatışma çıkacaktı! Biz de arada kim vurduya gidecektik!”

“Haaa,” dedi Natasha, “Sen kendi kıçımızı kurtarmak için yaptın bunu…”

“Ha şunu bileydin!” diye sırıttı Mischa. Ama diğer kızlar başlarını çevirir çevirmez kendisi de öbür tarafa döndü, polis arabasının camından dışarı baktı. Ayça’nın az önce indiği arabaya yeniden binişini izlerken yüzüne hüzünlü bir ifade düşmüştü…

Bir zamanlar kendisinin de Ayça gibi olduğunu anımsadı. Keşke… keşke kendisi de onun kadar şanslı olabilseydi…

Polis arabası hareket ederken Mischa’nın camda yansıyan yüzü, hüzünle doluydu…

Limp Bizkit – Behind Blue Eyes

Han Seul neler olduğunu hiç hatırlayamıyordu. İki adamdan su istedikten sonra bir kez daha bayılmış ve tekrar kendine geldiğinde gözlerini bir hastane odasında açmıştı. Tepesindeki beyaz tavan bir an için gözlerini kamaştırdı. Genç adam kıpırdanarak kendine gelmeye çabaladı.

“Han Seul!”

Birdenbire başının üzerinde telaşlı bir yüz belirdi: Ayça’ydı bu!

“Ayça?…” diye mırıldandı Han Seul inanamaz gibi. Acaba rüya mı görüyordu?? O cehennem çukurundan kurtulmayı nasıl başarmıştı?! Yerinde doğrulacak gibi oldu, ama Ayça kollarına bastırıp engel oldu:

“Dur! Kalkma, yorma kendini!”

Bu arada Moon Jee de odaya girmişti, abisinin kendine geldiğini görünce fırtına gibi koşarak onun başına geldi:

“Hyung! Hyung iyi misin?! Ah, bizi o kadar korkuttun ki!”

Han Seul bir ona, bir de diğerine baktı. Sonra, minnet dolu derin bir nefes verdi. Gözleri dolmuştu: “Teşekkür ederim Tanrım…” diye geçirdi içinden, “Beni en sevdiğim iki insana kavuşturduğun için çok teşekkür ederim!”

“Seni çok fena hırpalamışlar,” dedi Ayça’nın hüzünlü sesi. Genç kızın hâlâ Han Seul’e baktıkça içi acıyordu, çocuğu ne hale getirmişlerdi şerefsizler! “O yüzden birkaç gün hastanede kalacaksın Han Seul-ah… Seni bizim kliniğe getirdik, böylece Hae In ve ben dönüşümlü olarak sürekli seninle ilgilenebileceğiz…”

“Tabii ben de!” diye atıldı Moon Jee. Ayça hafifçe güldü: “Sen sadece refakatçi olacaksın Moon Jee-ya… Ben doktor olarak ilgilenmekten bahsediyordum…”

“Ha… Tamam… Pardon noona,” dedi Moon Jee gözlerini kaçırarak.

Ayça bir an durakladı, sonra boğazını temizleyip tekrar Han Seul’e döndü. Tatlı bir sesle:

“Şimdi uyu ve dinlen, tamam mı Han Seul-a?” dedi. “Kendine geldiğin zaman yeniden konuşuruz… Hadi canım…”

Han Seul “tamam…” diye mırıldandı. Zaten gözlerini zorlukla açık tutabiliyordu. Bayılır gibi yeniden uykunun kollarına bıraktı kendini.

Ayça onun yüzüne düşen bir tutam saçı şefkatle alnından çekti, sonra serumunun ayarına baktı. Bu arada Moon Jee, kaçamak bir bakış attı ona. Sonra derin bir nefes aldı ve:

“Ayça…” diye mırıldandı.

Ayça ona dönüp bakmadan önce bir an durakladı. Yüzüne sakin, kaygısız bir ifade vermeye çalışarak:

“Evet?” dedi.

Moon Jee onun eski konuyu açmaya pek de gönüllü olmadığını anlamıştı. Zaten kendisi de artık bundan bahsetmek istemiyordu. Bir an sıkıntıyla kıvrandı, gözlerini kaçırdı:

“Şey… Ben… Abimi bana geri getirdiğin için… Yani yaptıkların için teşekkür ederim!”

Ayça bir an ne diyeceğini bilemez gibi durdu, sonra hafifçe başını salladı: “Bir şey değil… Ben zaten… en azından bu kadarını ona ve sana borçluydum…”

Moon Jee hayretle başını kaldırıp ne demeye çalıştığını anlamaya çalışır gibi bakınca, burukça gülümsedi:

“Bunca zamandır benim için yaptığınız şeyler… Girdiğiniz riskler… Her ikinizin de üzerimdeki hakkı o kadar büyük ki, kolay kolay ödeyemem!”

“Saçmalama!” dedi Moon Jee kaşlarını çatarak. “Senin bize bir borcun falan yok! Böyle düşünmene cidden inanamıyorum!”

Ayça ısrar etmedi. Hafifçe gülümseyip sustu. Moon Jee farkında olmasa da aslında ikisine de öyle çok şey borçluydu ki! Hayatını borçluydu, mutluluğunu borçluydu, yaşama sevincini borçluydu.

Moon Jee ise kaşlarını çatmış, bir şey söylemek ister de söyleyemez gibiydi. Sonra:

“Ben…” diye söze başladı, “aslında sana söylemek istediğim-“

Birden odanın kapısı açıldı, Hae In içeri daldı. Moon Jee ve Ayça’ya yüzünde sevecen bir anlamla baktı:

“Hey siz! Dün geceki hengameden beri bir damla uyku uyumadınız, değil mi?! Hadi bakalım, şimdi ikiniz de eve gidiyor ve Han Seul’ü benim şefkatli ellerime bırakıyorsunuz!”

Ayça da Moon Jee de aynı anda itiraz etmeye başladılar:

“Hayır, olmaz!” “Ben refakatçi koltuğunda dinlensem bana yeter!”

“Tamam tamam, bağırmayın, hasta uyanacak!” diye güldü Hae In ve içini çekti: “Ah siz yok musunuz… Han Seul’ü çok sevdiğinizi biliyorum ama biraz da kendinizi düşünün!”

Ayça da Moon Jee de susup kaldılar bu laf üzerine. Hae In’se çoktan ikisini birden kollarından tutup odadan çıkarmıştı:

“Ayça: Sen doğruca odana gidiyor ve oradaki muayene yatağına uzanıyorsun! Moon Jee, sen de benim odamdaki yatağa geç. İkiniz de en az iki saat uyumadan buraya dönmüyorsunuz, anlaşıldı mı? Hadi bakalım, marş marş!”

İki genç “tamam” diye kekeleyip odadan çıkınca da gülerek Han Seul’ün başına döndü. Dün geceki korkulu olaylardan her şey bitip tatlıya bağlanınca haberdar olmuştu, o yüzden aralarındaki en dinamik ve enerjik olan kendisiydi. Han Seul’ün değerlerini ölçmek üzere başına geçerken, Ayça ve Moon Jee’nin bitkin hallerini düşünüp üzülmeden edemedi…

Diğerleri ise Hae In tarafından odadan kovulunca koridorda bir an ne yapacaklarını bilemez gibi durdular. Sonra Ayça, şefkatle Moon Jee’ye baktı:

“Sanırım Hae In haklı… Biraz dinlenmemiz lâzım… Hadi gel, seni Hae In’in odasına götüreyim…”

Moon Jee de başını salladı, ve Ayça’yı takip etti.

Ayça kendi odasındaki muayene yatağına sırt üstü yattığı anda ne kadar yorgun olduğunu bir kez daha fark etti: Bütün kemikleri sızlıyordu…

Ama yine de, Han Seul’ü kurtarmış olmak her şeye değerdi: Genç kız, kendi kendine sevinçle gülümsedi: Moon Jee’ye verdiği sözü tutabilmişti… Ona abisini geri getirmişti…

“O sevdiğin adama sıkı sıkı yapış Alexia! Onun için bu fedakarlığı yaptığına göre onu gerçekten seviyorsun demektir!”

Birden, Mischa’nın ayrılırken söylediği sözler kulağında yankılandı ve kapanmaya başlayan gözleri ani bir hareketle açılıverdi: Onu gerçekten seviyorsun demektir…

Ayça nefes bile almaya çekinerek durdu. Gerçekten… Han Seul’ü seviyor muydu?

Ama o halde, öleceğini düşündüğü o kısa anda, neden Han Seul değil de Moon Jee gelmişti aklına?!

Ayça endişeyle yüzünü buruşturdu, sıkıntıyla bir nefes verdi. Son yirmi dört saattir yaşadıkları bütün dengesini alt üst etmişti! Önce o tuhaf konser, Moon Jee’nin davranışları… Sonra bu kaçırılma işi ve yaşadığı büyük korkular, büyük heyecanlar… Ayça resmen tükenmişti…

Duygularını analiz etmeyi sonraki bir zamana bırakarak derin bir uykunun kollarına kaydı…

“Ayça… Ayça…”

Uyandığından başucunda gülümseyen yüzüyle Hae In’i buldu Ayça. Hemen yerinde doğruldu:

“Ben… Ben ne kadar uyudum?? Han Seul nasıl Hae In?”

“Merak etme, gayet iyi,” dedi Hae In sıcak bir sesle. “Hatta kendine geldi!”

“Gerçekten mi?” dedi Ayça heyecanla ve hızla yatakta doğruldu. Saatine baktığında ufak bir çığlık attı: “Hae In! Nerdeyse akşam olacak! Ben sadece iki saatliğine yatmıştım halbuki!”

“Dinlenmeye ihtiyacın varmış, büyütme Ayça,” diye güldü Hae In ve onu omzundan itti: “Hadii, Han Seul’ün ne kadar iyi olduğunu kendi gözlerinle gör de için rahat etsin!”

Ayça onun lafını ikiletmedi, aceleci adımlarla Han Seul’ün odasına doğru koşturdu. İçeri girince Dong Sae’yle birlikte Moon Jee’yi de genç adamın başında buldu.

“Ooo, işte kurtarıcı meleğimiz de geldi!” dedi Dong Sae onu görünce. Sonra, yataktaki genç adama döndü:

“Senin hayatını Ayça-sshi’nin cesaretine borçluyuz Han Seul: Dün gece Park Gab Soo’nun köşküne ajan gibi sızıp senin tutulduğun yer hakkındaki bilgiyi bize o verdi!”

“NEE?! Siz ne diyorsunuz Dong Sae-sshi??” dedi Han Seul ve yine yerinde doğrulmaya çabaladı. Ayça hemen koşarak başına geldi genç adamın:

“Han Seul! Ne yapıyorsun, senin kalkmaman gerek!” Sonra da azarlar gibi Dong Sae’ye döndü: “Sevgili Dong Sae-sshi, siz de heyecanlanmaması gereken bir hastaya nasıl haberler veriyorsunuz böyle?!”

“Eee, ben… özür dilerim!” dedi Dong Sae, yaşlı yüzünde suç işlemiş bir çocuk ifadesiyle. Sonra ayağa kalktı: “Neyse, ben hastayı daha fazla yormayayım… Size iyi günler!”

Böyle deyip kaçar gibi uzaklaştı. Ayça ve Moon Jee onun bu tavrına gülmeden edemediler.

Han Seul’se ciddi bir yüzle süzüyordu Ayça’yı.

“Ayça… Gerçekten olay böyle mi oldu? Sen o herifin evine mi girdin?!”

Ayça utanarak bakışlarını kaçırdı, sonra mahcupça başını salladı. Han Seul kaşlarını çattı:

“Bunu nasıl yaparsın?!” dedi tıslama gibi çıkan bir sesle. Bağırmamıştı, ama öfkesini zor kontrol ettiği anlaşılıyordu. Sonra, az ötede onları izleyen Moon Jee’ye döndü: “Ya sen? Sana ne demeli? Ayça’nın böyle tehlikeli bir işe kalkışmasına nasıl izin verirsin?!”

“Çocuğu suçlama,” dedi Ayça hemen, “Moon Jee beni durdurmaya çalıştı. Ama ben… ben seni öylece bırakamazdım!”

Han Seul bir an ne diyeceğini bilemez gibi durdu. Sonra yavaşça:

“Yine de keşke bunu yapmasaydın Ayça…” diye mırıldandı. “Senin başına bir şey gelseydi, ben…”

Durdu, ne diyeceğini bilemez gibi gözlerini odada dolaştırdı. Ayça ise şefkatle gülümsedi ona:

“Tamam, daha fazla tartışmayalım… Bak ikimiz de iyiyiz, kimseye bir şey olmadı… Hadi artık bu konuyu kapatalım, tamam mı?”

Böyle deyip Han Seul’ün saçlarına dokundu şefkatle. Han Seul birden onun elini tuttu. Büyük bir sevgiyle Ayça’nın gözlerinin içine baktı:

“Seni çok seviyorum Ayça…” diye mırıldandı.

Ve kızı kendine çekip ona sıkıca sarıldı.

Ayça ne diyeceğini bilemez gibi donup kalmıştı. Sonra o da yavaşça ellerini Han Seul’ün vücudunun çevresinde dolaştırdı, genç adama sarıldı.

Aynı anda, kapının yavaşça kapatılma sesini duyunca başını hafifçe çevirip göz ucuyla odanın diğer köşesine baktı.

Moon Jee odadan çıkmıştı…

Badem – Sen Ağlama

Moon Jee oda kapısını arkasından kapatıp gözleri kapalı bir biçimde kapıya yaslandı, derin bir nefes verdi. O ikisini yalnız bıraksa iyi olacaktı…

Sallanan adımlarla koridorda ilerledi, az ötedeki bekleme koltuklarına oturdu. Gözlerini boş boş, koridorun sonundaki pencereden gelen kızıl güneş ışığına dikti: Güneş batıyordu…

Han Seul’ün dedikleri aklına düşünce içine büyük bir suçluluk hissi çöreklendi: Evet… Abisi haklıydı! Ayça’yı asla ama asla o tehlikeli göreve göndermemeliydi!

Sonra Ayça’nın bu işe ne kadar hevesli olduğu geldi aklına: Genç kız hiçbir itirazı dinlemeyecek haldeydi: Han Seul için gözünü bile kırpmadan tehlikeye atılmıştı! Ayça, Han Seul’ü gerçekten çok seviyordu! Ve kendisi aptal gibi… aptal gibi…

Moon Jee utanç ve acıyla yüzünü buruşturdu: Ahhhh, kendi kendini tokatlamak istiyordu!

Biraz sonra, abisinin oda kapısı açıldı, Ayça dışarı çıktı. Eli oda kapısının kapı kolunda, bir an durdu. Sonra içini çekti, arkasını dönüp yürümeye başlamıştı ki, Moon Jee’yi fark etti. İki genç bir an göz göze geldiler. Sonra ikisi de bakışlarını kaçırdı.

Ayça bir an tereddüt ettikten sonra ağır adımlarla Moon Jee’nin yanına geldi. Onun yanındaki boş yere oturdu.

“Uyudu,” dedi. “Kendini toparlaması için epeyce dinlenmeye ihtiyacı var…”

“Hımm…” diye mırıldanıp başını salladı Moon Jee.

İkisi de bir süre sustular. Sonra Moon Jee acı bir sesle:

“Abim kızmakta haklıydı,” dedi. “Sonuçta sen bana onun emanetiydin… ve ben, senin bu tehlikeye atılmana engel olamadım! Çok büyük aptallık ettim!”

Ayça ise kaşlarını çatmıştı:

“Artık sıkıldım ama!” dedi sert bir sesle. “Biriniz daha bu konuyu açarsa bağırıvereceğim! Ben ne yaptımsa kendi isteğimle yaptım, tamam mı?! Lütfen artık bana kendini başkası için feda etmiş bir zavallı muamelesi yapmaktan vazgeçin!”

Makineli tüfek gibi bunları söyleyip sustuğunda soluk soluğa kalmıştı. Moon Jee hafif tırsarak baktı ona, süt dökmüş kediye dönmüştü çocukcağız.

“Ta-tamam….” diye kekeledi. “Tamam! Özür dilerim…”

Sonra bir süre durdu. Tekrar konuşmaya başladığında sesi buruktu.

“Aslında bu yaptığın bana da iyi bir ders oldu… Kendi aptallığımı bir defa daha anladım…”

Sözün burasında durdu, yutkundu. Ayça merakla ne diyecek diye bakıyordu ona. Moon Jee hafifçe gülümsedi. Sonra Ayça’ya döndü. Gözleri hafifçe nemlenmişti.

“Çok saçmaladım, değil mi? Dün… konserde olanlar büyük saçmalıktı!”

Sonra yeniden önüne döndü. Dudakları titriyordu, ama sözünü bitirmeye kararlı görünüyordu. Bir an durdu, gücünü topladı, sonra yine devam etti:

“Senin abimi ne kadar çok sevdiğin, bu gözükara hareketinden bile belliydi! Gözünü bile kırpmadan onun için hayatını tehlikeye attın! Oysa ben… ben…”

Birden sesi kırıldı, bir an durakladı. Ellerini yüzüne kapatırken: “Özür dilerim!” diye hıçkırdı, “Dün olanlardan dolayı özür dilerim! Bir daha asla bu konuyu açmayacağım! Asla aranıza girmeye çalışmayacağım! Eğer abime bir şey olsaydı… eğer ona bir şey olsaydı…”

Sözün burasında kelimeler hıçkırıklarına karıştı, daha fazla devam edemedi. Omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.

Ayça ise ne tepki vereceğini bilemez gibi kalakalmıştı. Bir an elini Moon Jee’ye uzattı, ama hemen sonra onun bu hallerinden ürküp geriye çekti. Sıkıntıyla yerinde kıpırdandı. Sonra, “ne olursa olsun!” der gibi yeniden Moon Jee’ye uzandı, onu omzundan tutup kendine doğru çekti.

Moon Jee küçük bir çocuk gibi yüzünü onun omzuna gömüp ağlamaya devam ederken Ayça yüzünde büyük bir hüzünle genç adamın sırtını pat patlıyordu. Bir yandan da kendi gözlerine dolmaya başlayan yaşları geri göndermeye çabalıyordu. Nedense Moon Jee’nin ağlaması içine fena dokunmuştu. Nerdeyse kendini tutamayıp: “Ben bunu abin için yapmadım!” demek geliyordu içinden, “Senin o perişan halini gördüğüm için yaptım! Abine bir şey olsaydı kendini nasıl suçlayacağını, bir daha asla eskisi gibi olamayacağını bildiğim için yaptım!”

Birden, taş kesilmiş gibi durdu Ayça. Gözlerini bile kırpmaya çekinir gibi durup nefesini tuttu: Az önce… az önce ne düşünmüştü?!

Gerçekten böyle mi düşünmüştü?!

Bu sırada Moon Jee de kendini toparlamıştı. Hıçkırıkları duruldu, genç adam başını Ayça’nın omzundan kaldırdı. Sonra hemen yüzünü diğer tarafa çevirdi.

“Ben… özür dilerim…” diye mırıldandı… “Çok dolmuşum galiba… Özür dilerim…”

Hızla ayağa kalktı. Birkaç adım attı. Sonra birden durdu. Arkasını dönmeden:

“Ayça…” dedi. “Bundan sonra korkma: Dün geceki aptallığımı tekrarlamayacağım… Seni bir daha asla ama asla aptalca hayallerimle ve isteklerimle rahatsız etmeyeceğim… Bundan sonra sen bana abimin emanetisin, noona’msın! Şimdiye kadarki bütün aptallıklarım için senden özür dilerim! Lütfen affet!”

Böyle dedi ve Ayça’nın cevabını bile beklemeden koşar adımlarla uzaklaştı. Biraz daha durursa yeniden ağlamaya başlayacağından korkuyordu.

Ayça ise hiçbir şey diyemeden kalakalmıştı. Bir süre, ne düşüneceğini bile bilemez gibi durdu.

Sonra, gözü omzunda kalan ufak bir ıslaklığa ilişti:

Moon Jee’nin gözyaşları…

İşte o anda, Ayça, içindekileri daha fazla taşıyamayacağını hissetti. Dünden beri biriktirdiği bütün korkular, acılar, hayalkırıklıkları ve hüzünler, gözyaşı olup gözlerinden boşaldı: Genç kız, önce usul usul, sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Çok, çok büyük bir felaketin eşiğinden dönmüşlerdi… Han Seul, sevgili Han Seul nerdeyse ölecekti!

Ama Ayça, yüreğinde kocaman bir acı ve suçluluk duygusuyla fark ediyordu ki, Rus fahişe kılığına girme konusundaki deli cesareti, Han Seul’ün ölüm tehlikesi altında olması yüzünden değildi: Han Seul’e çok şey borçluydu, evet…

…Ama hayatını, bir başkasına borçluydu: Ve bu işe, o borcu ödemek için girişmişti…

Bu borcu ödemek… ve onu vicdan azabından kurtarmak için… Onun bütün ömrü boyunca acı çekmesini izlemeye katlanamayacağı için…

Moon Jee için…

Ayça hıçkırıkları giderek artarken, ellerini yüzüne kapattı: Çok, çok utanıyordu! Bu hislerinden dolayı çok utanıyordu!

Ama galiba… yani galiba…

Han Seul’e âşık değildi…

Gözlerini kapattığında gözünün önüne gelen yüz, Han Seul’e ait değildi… Sarılmak, sıkıca sarılmak istediği kişi Han Seul değildi… Kalbine giren kişi, Han Seul değildi…

Han Seul’ün yüzündeki yaraları değil… Bir başkasının kalbindeki yaraları iyileştirmek istiyordu…

Bunca zamandır kardeşi gibi sevdiğini zannettiği birinin…

Ayça, Moon Jee’ye sıkıca sarılmak… ve hiç bırakmamak istiyordu…

-Bölüm Sonu-