On Altıncı Bölüm (FİNAL): Başka bir bedende, başka bir yüzde…

My Best Friend’s Wedding OST: Amanda Marshall – I’ll Be Okay 

Kang Hyuk üzerine yağan kar taneleri arasında yürüyordu… Yüzünde bazen hafif bir gülümseme beliriyor, bazense koyu bir hüzün kaplıyordu gözlerini. Az önce Ji Ah’yı Min Woo’ya sarılırken görünce tek kelime etmeden dönmüş, gerisin geri yürümeye başlamıştı. Onları rahatsız etmek istemiyordu. Belli ki Ji Ah’yı teselli etmek için söyledikleri gerçek olmuş, Min Woo onu affetmişti. Ji Ah da ona geri dönmüştü…

Zaten dönmeyip ne yapacaktı ki? Orada, Min Woo’nun yanında ışıltılı bir hayat onu bekliyordu: Muhteşem evlerde yaşayacak, ünlülerle kanka olacak, tüm dünya kadınlarının kıskandığı bir hayat sürecekti. Min Woo’nun ona verebileceklerinin yanında Kang Hyuk’un aşkı o kadar zavallı görünüyordu ki, genç adam yüreğindeki tüm acıya rağmen kendi kendine alayla gülümsemeden edemedi: “Bir kitapçı dükkanı, üzerinde de iki odalık bir ev… Hahaha, Ji Ah’yı bunlarla ikna edebileceğini düşünüyorsan tam bir aptalsın sen oğlum!”

Kang Hyuk sinirli sinirli güldü. Ancak hemen sonra gülüşü söndü, yüzüne acıklı bir ifade geldi. Başını kaldırdı, kar taneciklerinin usul usul yağdığı gökyüzüne dikti yaşarmış gözlerini. Kar tanelerinin ıslaklığı, gözlerinden süzülen yaşlara karıştı.

“Sen mutlu ol, yeter… O zaman ben de mutlu olurum prenses…” diye mırıldandı, Ji Ah’yla konuşur gibi. Kendini rahatlatmak istercesine elini kalbine götürdü, hafifçe pat patladı: “Her şey yoluna girecek, tamam mı Kang Hyuk? Her şey iyi olacak… Aal iz well… ”

Ama yararı yoktu. Kalbindeki ağırlık an be an daha da artıyordu. Bir an öylesine ağırlaştı ki yükü, Kang Hyuk daha fazla dayanamayacağını hissetti, oracıkta bir kaldırım kenarına çöküverdi.

Ve ellerini yüzüne kapatıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı…

*********************************

Ji Ah’nın başı dönüyordu. Kısacık bir sürede o kadar çok duygu değişimi yaşamıştı ki, beyni uyuşmuş gibiydi, kendi hislerini bile artık çözemiyordu. Dün gece Min Woo hiç beklenmedik bir anda gelip ona sarıldığında şok geçirmişti. Min Woo’nun jesti küçümsenecek gibi değildi, adam Taeyang’ı getirip kendisi için şarkı söyletmişti yahu! (Zaten Ji Ah o sırada Min Woo’yu bırakıp Tae’nin kollarına atılmamak için kendini zor tutmuştu…) Ancak tam da Min Woo ona kendilerinin geçmişte yarıda kalmış bir aşkın devamı olduklarını açıklarken köşe başında, elindeki kahveleri düşürüp şok içinde açılmış gözlerle kendilerine bakan Kang Hyuk’u görmüştü ve…

Ji Ah birden “Arghhh!” diye bağırıp hınçla kısa saçlarını karıştırdı. Ne hissettiğini, daha doğrusu ne hissetmesi gerektiğini bir türlü çözemiyordu! Gece boyu düşünmüş, düşünmüş, bir yere varamamıştı. Sabah olunca da ilk iş Young Hee’yi arayıp onun karşısında bulmuştu kendini. Onu yargılamadan dinleyip tüm bunlara bir anlam vermesine yardımcı olacak birine öyle ihtiyacı vardı ki…

Ama zavallı Young Hee’nin de kafası bir dünya olmuştu dinlediklerinden:

“N-nasıl yani?? Min Woo-şi sana âşık mı?? Hem de Taeyang’ı getirip sana serenat mı yaptırdı? Ji Aaaaaahhhh, ne kadar şanslısııııııınnn!”

Ji Ah hafifçe gülümsedi.

“Evet ya… Çok şanslıyım, hatta böyle bir şeyden sonra ayaklarımın yere basmaması, bulutlarda geziyor olmam falan lâzım di mi…” Sonra yüzü bulutlandı: “Ama ben neden böyle hissedemiyorum Young Hee?! Neden Kang Hyuk’un bizi gördüğü andaki yüzü gözümün önünden gitmiyor?? Bana “sizin birlikte olmanız kader, bak görürsün Min Woo sana geri dönecek…” falan derken bana olan duygularından kurtulmuş gibi görünüyordu, ama dün gece sokağın köşesindeki o hali… Ellerinden kahveleri düşürmesi… Offf….”

Ji Ah birden Young Hee’nin gözlerinin dolmaya başladığını fark etti ve dudaklarını ısırdı: Arkadaşının duygularını düşünmeden konuştuğu için kendini tokatlamak istiyordu!

“B-ben özür dilerim,” diye kekeledi, “Düşünmeden konuştum, Kang Hyuk’un senin için çok değerli olduğunu biliyorum, çok özür dilerim!”

Young Hee çabucak dolan gözlerini elinin tersiyle silip gülümsedi:

“Yooo, özür dileme… Onun beni değil seni seviyor olduğunu uzun zamandır, taa doğumgünümden beri biliyorum ben… Bunun için seni suçlayacak değilim ki…”

Ama hemen sonra, yeniden hüzünlendi genç kız:

“Sadece… sadece onun mutsuz olması, ve benim bu konuda bir şey yapamamam canımı çok yakıyor… Kang Hyuk da mutlu olsun istiyorum… Ama onu ben mutlu edemem ne yazık ki…”

Ji Ah birden: “Onu sadece ben mutlu edebilirim, öyle değil mi…” diye düşündü acıyla. Ancak Young Hee arkadaşının ne düşündüğünü anlamıştı, hemen atıldı:

“Ji Ah, sen de bu konuda bir şey yapamazsın, sakın kendini suçlama! Yani Min Woo-şi gibi bir yıldız dururken zavallı Kang Hyuk’un ne şansı olabilir ki, kendisi de bunu biliyordur… Sen de seni mutlu edecek olan insanı, asıl sevdiğin kişiyi seçmelisin sonuçta…”

Ji Ah burukça gülümsedi ve uzanıp Young Hee’nin masanın üzerinde duran elini tuttu. Young Hee de onun elini sıkıp hafifçe gülümsedi. “Seni anlıyorum,” demenin bir yoluydu bu ikisi için de…

Biraz sonra Ji Ah arkadaşının yanından ayrılıp yılbaşı hazırlıkları ile cıvıl cıvıl olmuş sokaklara atmıştı kendini. Etrafında yılbaşı alışverişi için neşeyle koşturan insanları bile fark etmeden dalgın dalgın yürürken düşünüyordu: Young Hee “Min Woo-şi dururken Kang Hyuk’un ne şansı olabilir ki?” demişti. Tüm dünya da böyle düşünüyor olmalıydı. Ama Ji Ah’nın içinde bir yer isyan ediyordu bu düşünceye. “Kang Hyuk sıradan bir adam olabilir, ama o bir kadını tüm bu şöhretli yıldızlardan, yakışıklılıkları ile baş döndüren adamlardan çok, ama çok daha mutlu edebilir!” diye bağırmamak için kendini zor tutuyordu. “Çünkü bayanlar baylar, bir kadını mutlu etmek için mücevherlere, pahalı tatillere, boy boy fotoğraflarının dergileri süslemesine gerek yoktur: Onu çok sevmeniz ve bu sevginizi gösterecek biçimde hareket etmeniz yeter de artar bile… Ve benim sevgili Kang Hyuk’um, sevdiği kadını dünyanın en mutlu insanı yapacak kadar geniş bir gönle sahiptir…”

Ancak diğer yandan Min Woo’nun anlattıkları vardı ki, genç kızın kafasını allak bullak ediyordu. Min Woo’nun rüyasında Jong Hwa’nın prensese yazdığı mektupları vermesi nerdeyse tüm gerçeği açık etmişti. Min Woo son rüyasını ona bir çırpıda anlatmış, sonra da gözleri parlayarak eklemişti:

“Nasıl ki Jong Hwa benim büyük büyük dedemse, prenses He Ran’ın da senin büyük ninen olduğuna hiç şüphe yok Ji Ah! Ve biz, onların yarıda kalan aşkını devam ettirmek için dünyaya geldik! Düşünsene, tüm bunların, benim gördüğüm rüyaların, senin benim yanımda çalışmaya başlamanın, hepsinin, hepsinin bir anlamı olmalı!”

Ji Ah ona hak veriyordu vermesine, hatta tüm bu olanlardan dolayı başı dönmüştü kızın. Ama…

Ama içinde ufak bir kıymık vardı ki, ne olduğunu kendi de adlandıramıyordu bir türlü. İhtiyatlı bir biçimde:

“Diyelim ki mektupları gerçekten senin büyük deden benim büyük nineme verdi,” demişti, “İyi ama, mektuplarla birlikte gelen yeşim taşı kolyeye ne oldu peki? Onun da bizde olması gerekmez mi?”

Min Woo aldırmazca omuz silkti:

“Belki bir zamanlar o da sizdeydi; ama bir şey oldu, düştü kırıldı mesela… Bunun bir önemi yok ki… Mektuplar yeterince büyük bir delil değil mi?”

Ji Ah gönülsüzce de olsa başını sallamıştı. Evet, mektuplar büyük bir delildi; Min Woo’nun rüyasının gerçeği yansıttığı konusunda Ji Ah’nın şüphesi yoktu. Ama… yine de gerçeğin bir parçası hâlâ eksik gibiydi işte…

Ji Ah aklı düşüncelerle dopdolu yürümeye devam ederken birden telefonu çaldı. Genç kız aleti çıkardı ve ekrandaki bilmediği numaraya şüphe içerisinde baktı. Sonra ihtiyatla kulağına götürdü:

“Alo?”

“Ben Wang Hyo Rim,” dedi karşıdaki ses. “Ji Ah, mümkünse seninle bir an önce konuşmak istiyorum. Lütfen…”

*********************************

Suju – Someday

Bir saat sonra Ji Ah Hyo Rim’in evinin görkemli salonunda, birkaç hafta önce Kang Hyuk’un oturduğu koltukta oturuyordu. Genç kız huzursuzca kıpırdandı ve gözlerini çevrede dolaştırmaya başladı. Hyo Rim’in hizmetçisi onu içeri almış, salonda beklemesini, hanfendinin birazdan yanında olacağını söylemişti. Ji Ah beklemeye başladı. Bir süre sonra sıkılınca ayağa kalkıp odadaki pahalı eşyalara göz gezdirmeye koyuldu: Duvardaki soy ağacı tablosunu görünce bir an afalladı ve bıyık altından güldü: Hyo Rim’in ailesi soylulukları ile övünen bir aileydi demek… “Eh, sen de kral soyundan gelsen belki sen de böyle olurdun Ji Ah, kınama bence,” dedi iç sesi ona. Sonra bir an durdu: “İyi de… Min Woo’nun rüyalarına bakılırsa ben de kral soyundan geliyorum zaten… Hatta Hyo Rim-şi’yle onuncu göbekten kuzen filan olabiliriz!”

Ji Ah kendi kendine sırıtırken birden kapıda Hyo Rim belirdi. Ji Ah birden düşüncelerinden sıyrıldı.

“Özür dilerim… Beklettim mi?” dedi genç kız ve gelip elini uzattı.

Ji Ah onun elini sıkarken şaşkınlık içerisinde: “Ne kadar… zayıflamış!” diye geçti içinden. Daha kısa bir süre önce kayak tesisinde gördüğü canlı, hafif asabi ve alaycı kız bu muydu? Şimdi Hyo Rim bir deri bir kemik kalmıştı, gözlerinin altında koyu halkalar belirmişti, sapsarı ve son derece sağlıksız görünüyordu.

“Siz… iyi misiniz?” dedi Ji Ah sesinde belli bir endişeyle.

Hyo Rim kederle gülümsedi.

“İyi değilim,” dedi dürüstçe. “Günlerdir uyuyamıyorum… Yemek yiyemiyorum… Canım öyle acıyor ki…” Derin derin içini çekti ve acıklı bir ifadeyle Ji Ah’ya baktı: “Dün gece Min Woo’nun senin evine geldiğini, sana seranat yaptığını biliyorum… Nasıl olduysa olayı kimse cep telefonu kamerasıyla çekmemiş, herkes şoktaydı heralde…  Ama fısıltı gazeteleri çalışmaya başladı bile, herkes senin kimliğini merak ediyor… Ben… bense duyar duymaz sen olduğunu anladım!”

Hyo Rim bir an durakladı. Gözlerinde yaşlar birikmişti. Elinin tersiyle sildi bunları.

“Kaybettiğimi biliyorum,” diye fısıldadı. “Min Woo’yu ne kadar sevsem de bu yarışı kazanmamın imkânı yok… O seni seçti, seni seviyor!”

Sonra yaş içerisindeki gözlerini kaldırdı, acıyla Ji Ah’ya baktı:

“Ama… ama yine de hiç umut yok mu?!” dedi fısıldar gibi bir sesle. “Ji Ah, sana yalvarıyorum, istersen önünde diz çökerim, n’olur söyle bana: Hiç… hiç umut yok mu?? Onu bana bırakmaz mısın?” Genç kız histeri krizi geçirir gibi feyat etti: “Sana istediğin kadar para veririm! İstersen, en iyi projelerde rol alman için bütün gücümü kullanırım! Ne istersen yaparım, yeter ki… yeter ki Min Woo’yu bana bırak!”

Ji Ah’nın resmen dili tutulmuştu: Karşısındaki kıza hayretler içerisinde bakıyordu. Hyo Rim’in Min Woo’ya bu kadar âşık olduğunu asla tahmin edemezdi. Ve onun MinWoo’yu kendisinden alabilmek için bu kadar küçülebileceğini de! Yine de kızın bu perişan hali içini acıtmıştı. Karşısındaki kız bu ülkenin yıldız aktrislerinden biriydi, güzelliği, yeteneği ve zekâsıyla milyonlarca erkeğin başını döndüren bir kadındı ve şimdi karşısında diz çöküp yalvarıyordu, öyle mi??

Ji Ah birden kendini toparladı. Yürüyerek geldi, Hyo Rim’in tam karşısında durdu. Genç kızın kolunu tuttu, gözlerinin içine hüzünle baktı:

“Ben bunu yapamam… Yapmak istesem de yapamam… Neden biliyor musun? Çünkü bir insanın kalbine hükmedemezsin Hyo Rim-şi: Ben ne yaparsam yapayım, Min Woo’nun seni sevmesini sağlayamam…”

Hyo Rim’in kolları iki yana düştü. Genç kız önce yavaş, sonra hıçkırarak ağlamaya başladı. Ellerini yüzüne kapatırken:

“Ah… acınacak durumdayım, öyle değil mi?” diye fısıldadı. “Ama… elimden hiçbir şey gelmiyor Ji Ah-şi… Ne yaparsam yapayım Min Woo’yu gönlümden çıkaramıyorum… İçimdeki bu hissi söküp atamıyorum, anlıyor musun?! Sanki… sanki içimden bir ses: “O senin kaderin!” diye fısıldayıp duruyor, o kendini beğenmiş, pislik herifi kalbimden atmamam için bütün gücüyle direniyor! Ne yapsam da bir türlü onu unutamıyorum, unutamıyorum işte!”

Ji Ah sıkıntı içerisinde kıpırdandı. Sonra, durumun tuhaflığına aldırmadan, hâlâ kolunu tuttuğu Hyo Rim’e beceriksizce sarıldı. Hyo Rim hiç çekinmeden başını onun omzuna gömüp bağıra çağıra ağlamaya başladığında Ji Ah üzüntü içerisinde onun sırtını bir abla edasıyla patpatlamaya koyuldu, bir yandan da gözlerini sıkıntı içerisinde evin duvarlarında ve orda-burdaki pahalı süs eşyalarında gezdiriyordu…

Tüm bu olanlar çok tuhaftı gerçekten, hem de çok…

*********************************

Plain White T – 1234

Min Woo çekim için geldiği stüdyonun kapısında ellerini yüzüne kapatmış, çökmüş vaziyette oturan menajerini görünce hayret içerisinde yanına gitti, omzundan sarstı onu:

“Hyungg?? İyi misin, bu halin nedir?!”

Soo Hyun ellerini yüzünden çekti, karşısındaki çocuğa boş gözlerle baktı. Sonra bitkin bir sesle:

“Sun Ah-şi’nin So Ji Sub’la oynayacağı reklam filmi projesini hatırlıyor musun?” dedi. Min Woo başını sallayınca da: “Sun  Ah-şi beni dinlemedi,” diye mırıldandı. “Ona senaryodan sapmamasını söylemiştim: Yapması gereken tek şey, So Ji Sub’a elleriyle cips ikram ederken “yiyin gari!” demekti! Ama o ne yaptı biliyor musun? Çekim sırasında üstündeki köylü kadın kıyafetini parçalayıp altındaki seksi elbise ile Ji Sub’un kollarına atıldı! Bir yandan da “Sen boşver cipsi falan, bandıra bandıra ye beni, doyamazsın tadıma!” diye bağırıyordu!”

Min Woo’nun ağzı çenesine düştü. Şaşkınlık içerisinde:

“Eeee? İkiniz birden kovuldunuz o zaman, öyle mi?”

“Ne yazık ki hayır…” dedi Soo Hyun boş gözlerle. “Reklamı veren şirketin sahibi de tesadüfen çekimleri izliyormuş. Sun Ah-şi’nin ani coşkusunu ve So Ji Sub’ın şok olmuş halde kalakaldığı görüntüleri o kadar eğlenceli bulmuş ki reklam sloganı değiştirildi: “Eğer yanınızda Ji Sub varsa, o dururken başka bir şey yemeyin zaten. Geri kalan her şey için patates cipsi…” Ve serinin devam filmleri için anlaşma imzalandı.” Soo Hyun gözlerini Min Woo’ya dikti ve hâlâ olanlara inanamadığını belirtir gibi inleyerek ekledi: “Üç tane! Tam üç tane daha reklam filmi! Üstelik Sun Ah-şi’nin ücreti ikiye katlandı!”

Min Woo neşeyle: “Bu harika bir haber!” diye bağırdı, “Eee, sen neden böyle arpacı kumrusu gibi düşünüyorsun peki?” Genç adam, beyni durmuş bir zombie gibi karşısındaki duvara boş boş bakan menajerini şüpheyle süzdü. Soo Hyun’sa hiç beklemediği anda Mısır’daki uzak akrabasının kendisine milyonlarca dolarlık servet bıraktığı haberini alan bir adam kadar şaşkın ve dünyadan bihaber görünüyordu. Yüzündeki büyük şok ifadesi ile Min Woo’ya döndü:

“Ben… ben sanırım Sun Ah’şiye âşık oldum…”

“HAAAA??!!”

Min Woo’nun gözü seğirmeye başladı: “N-nasıl yani??” Menajeri omzundan tuttu, heyecan ve öfkeyle sarsmaya başladı: “Sen… sen ne dediğinin farkında mısın Hyung?? Benim görümcem mi olacaksın yani?!”

“OHA! Yok artık, baldızın olacağım, tövbe tövbe!” Min Woo’nun onu sarsması (ya da saçmalaması) Soo Hyun’u daldığı büyük şoktan çıkarmış gibi görünüyordu. Orta yaşlı menajer kafasını iki yana salladı: “Ona bacanak derler oğlum… Neyse…” Acıklı gözlerle Min Woo’ya baktı: “Min Woo, ben cidden kafayı yedim galiba: Sun Ah-şi’yi şu anda gerçekten de bambaşka görüyorum, ona bakınca kalbim hızlı hızlı atmaya başlıyor, ellerim terliyor, kafayı yiycem! Bana ne oldu böyle??”

Min Woo menajerine acıyarak baktı: Zavallıcık gerçekten ümitsiz vaziyetteydi. “Sun Ah-şi, ha? Bizim bildiğimiz, Ji Ah’nın ablası olan Sun Ah’dan bahsediyoruz, değil mi?” dedi inanamayarak. O cadı kadına birisinin, hele de kendi cool menajeri Soo Hyun’un âşık olabileceğini rüyasında görse inanmazdı!

“Evet, biliyorum, bu çok aptalca…” dedi Soo Hyun bitkince. Fakat deli olmadığını ispat etmeye çalışan bir adam gibi can havliyle atıldı: “Ama git içeri bir bak ne olur, Sun Ah’nın seksi elbiseler giyince gerçekten de Kim Sun Ah’ya benzediğini göreceksin.”

Min Woo içini çekip başını salladı. Çekimin sürdüğü platoya doğru yürürken: “Zavallı Hyung… Gerçekten de kafayı yemiş, Sun Ah noona kim, Kim Sun Ah kim??” diye düşünüyordu.

Aralık duran kapıdan bakınca Sun Ah’yı ve Ji Sub’ın bir motosikletin üzerinde gördü: İkinci reklam filminin konsepti, Ji Sub’ı görünce köylü teyzeden seksi hatuna dönüşen bir kadının Ji Sub’la birlikte dünyayı gezmesi falan olmalıydı galiba: Sun Ah, bir eliyle Ji Sub’ın beline sarılmışken halinden epey memnun görünüyordu. Sun Ah birden Ji Sub’a sarıldığı elini olduğu yerden biraz daha aşağı indirince böyle fantezilere alışık olan Min Woo bile ufak bir çığlık atıp gözlerini kapamadan edemedi! Ama neyse ki durum bambaşkaydı; reklam filmi izleyiciyi ters köşeye yatırıyor, izleyenler Sun Ah’nın hain emelleri olduğunu düşünürken onun yalnızca Ji Sub’ın hemen önündeki sepete sabitlenmiş patates cipsini yemek için o hareketi yaptığını sonradan fark ediyorlardı. Sun Ah ağzına bir cips attı ve aynı anda yönetmen: “Kestik! Harikaydınız Sun Ah-şi, Ji Sub-şi!” diyerek onları tebrik etti.

Çekim bitmişti bitmesine, ama Sun Ah’nın motosikletten inmeye pek niyeti yok gibi görünüyordu! Ji Sub kadının kendi belindeki ellerini nazikçe indirmeye çabalarken:

“Sun Ah-şi… Çok iyi bir iş çıkardınız, tebrikler… Yalnız şu eli biraz gevşetirseniz…”

“Sahi miiii! Omo omo, çok teşekkür ederim Ji Sub-şi!” dedi Sun Ah ve adama iyice sarıldı. Ji Sub’sa suratında “tanrım, neydi günahım??” bakışı ile derin bir nefes verdi. Min Woo ise uzaktan ikisini izleyip kıkırdamadan edemedi: Ji Sub’ı günahı kadar sevmezdi, ama şu durumda adamcağıza acıyordu.

Tam da o anda So Ji Sub kendisini gördü ve can havliyle atıldı:

“Cha Min Woo! Nasılsın dostum?”

Sun Ah’dan bir hamlede kurtulup çocuğun yanına koşturdu. Min Woo’nun yüzü asıldı, az önce ona biraz acımış olabilirdi ama burda durup So Ji Sub’la muhabbet edecek değildi. Ji Sub ise Sun Ah’nın yine kendisine musallat olmasından endişe edercesine Min Woo’yla kırk yıllık dostu gibi takır takır konuşuyordu:

“Naber, diziniz nasıl gidiyor? Her şey yolunda, değil mi? Bizim kız seni üzüyor mu? Eğer öyle bir şey varsa söyle, hemen kulağını çekeyim! Gerçi uri Hyo Rim birtanedir, candır o, can! Hem çalışkan, hem de çok hanımefendidir, benle çalışırken bile öyleydi. Daha on yedi yaşındaydı ama cin gibiydi. Nasıl da peşimde dolanırdı “oppa oppa” diye!”

Min Woo dişlerini gıcırdattı. İçinde büyük bir öfke dalgası büyüyordu. Ji Sub’ın gözlerinin içine vahşice bakıp:

“Yaa, demek oppa oppa diye peşinde dolanırdı!” dedi nefret dolu bir sesle. “Sen de hazır bana hayran, çıtır kızı bulmuşum, faydalanayım diye düşündün, öyle değil mi?”

Ji Sub birden şaşaladı. Şaşkınlık içerisinde gözlerini kırpıştırdı:

“Ne?! Anlamadım… Nasıl yani?”

“Nesini anlamadın, Hyo Rim’le ikinizden bahsediyorum! Siz birlikte dizi çekerken sevgili değil miydiniz?”

Ji Sub bir-iki saniye daha boş gözlerle Min Woo’ya baktı. Sonra birden gürültülü bir kahkaha kopardı!

“Hyo Rim ve ben mi?? Senin aklın başında mı dostum? Hyo Rim benim kardeşim gibidir be!”

Gülerek Min Woo’nun omzunu patpatladı. Şimdi şok olma sırası Min Woo’daydı. Genç yıldız aptallaşmış bir biçimde bakıyordu Ji Sub’a:

“N-ne yani, siz hiç çıkmadınız mı?”

“Tabii ki hayır!” diye bağırdı Ji Sub. “Hyo Rim benim için kardeş gibidir dedim ya! Bildiğim kadarıyla o kimseyle çıkmadı… senle çıkmaya başlayana kadar yani…” Eğlenerek göz kırptı: “Hatta senle çıkmaya başlayınca camiada birçok insan hayal kırıklığına uğradı… Ama ben ikinizin sevgili olmasına çok sevinmiştim, birbirinize çok yakıştığınızı düşünüyordum. Üstelik o günlerde Hyo Rim’in acayip mutlu olduğunu hatırlıyorum, gözleri ışıl ışıldı sanki…” Ji Sub içini çekti, burukça gülümsedi. “Ne yazık ki aşklar da bitmeye mahkum, öyle değil mi?” Yakışıklı aktör abi tavrıyla Min Woo’nun omzunu patpatlarken genç yıldız şaşkınlıktan aptala dönmüştü.

O sırada Sun Ah yanlarında belirip bir ahtapot edasıyla Ji Sub’ın koluna yapıştı:

“Ji Sub-şiiii! Benle bir kahve içmeye ne dersiniz?”

Zavallı Ji Sub kibarlık edip: “Eee… Tabii, neden olmasın?” dediği anda Sun Ah miyavlayarak genç adamı çeke çeke götürmeye başlamıştı bile. Onların uzaklaştığını gören Soo Hyun da arkalarından koştururken bağırıyordu: “Sun Ah-şi! Bekleyin, sizin için bir başka iş daha ayarlamak üzereyim! Önce onun detaylarını konuşalım! Sun Ah-şi!”

Min Woo önde Sun Ah-Ji Sub, arkada kendi zavallı menajeri, koridorda uzaklaşan üçlünün arkasından boş gözlerle birkaç saniye baktı. Sonra başını iki yana salladı: “Her neyse!” Bir süre sonra Soo Hyun’un aklı başına gelirdi mutlaka…

Genç adam elleri ceplerinde, kendi çekim stüdyosuna doğru ilerlerken hâlâ dalgındı: Aklı, So Ji Sub’ın söylediklerine takılmıştı…

Olabilir miydi? Ji Sub doğruyu söylüyor olabilir miydi? Peki ama o zaman…

Aklına, üç sene önceki o gün geldi: Hayatının en… en tuhaf günü.

Even After 10 years 

Hyo Rim’le birbirlerinin oldukları o gece, gerçekten de müthiş bir deneyimdi. Min Woo hayatında ilk defa sevildiğini hissediyordu…. ve galiba… sevdiğini de. Hyo Rim’le çıkmaya başladıklarında onun gibi bir yıldızı tavladığı için başı dönmüştü ve önemli olan şey, yanındaki kızın müthiş güzelliğiydi. Ama sonra… o gece, Hyo Rim’in gözlerinde yıldızlar yanıp sönerek kendisine:

“O zaman… birbirimizin ilki olmaya ne dersin?”

Dediği o an…

O an, ona gerçekten âşık olmuştu işte… Boğazı kurumuş, kalbi taşıp gelen duygularla patlayacak gibi olmuştu. Binlerce şey söylemek istemişti karşısındaki ve kalbindeki kıza. Ama dudaklarından yalnızca:

“Çok isterim…” sözleri dökülmüştü. Sonra… sonrası muhteşem bir cennetti…

Ama ertesi gün…

O gün Hyo Rim’in çekimi vardı; çekimden sonra buluşmak üzere sözleşmişlerdi. Min Woo kocaman bir buket yaptırıp gelmişti buluşacakları kafeye. Yüzünde hâlâ bir gün öncesinden kalan gülümseme dudağının kenarında duruyordu; genç adam gün boyu salak salak sırıtıp durmuştu zaten. Kafeye girdiğinde Hyo Rim’i bir masada arkası dönük oturmuş, neşeyle telefonda konuşurken buldu. Suratında kocaman bir gülümseme, hiç ses çıkarmadan parmak uçlarında ona yaklaştı. Hyo Rim neşeyle cıvıldıyordu:

“Yaaa, ama çok terbiyesizsin Shi Won! Bu da sorulacak şey mi? Omooo, anlatamam, olmaz, ottukeee??” Hyo Rim utangaçlık ve neşe karışımı sesler çıkararak oturduğu yerde kıpırdanırken Min Woo kıkırdamasını bastırmak için elini ağzına götürdü. Biraz utanmıştı ama kız milletinin bu türden şeyleri en yakın arkadaşlarına anlatmalarını doğal karşılıyordu. Hyo Rim’in kendisi ve dün gece hakkında gerçek düşüncelerini de merak ediyordu elbette. O yüzden nefes bile almadan kızın konuşmasına kulak kabarttı.

Ancak Hyo Rim’in ağzından çıkacak olan sözlere hiç hazırlıklı değildi:

“Evet evet… Doğru tahmin: Dün geceyi Min Woo’yla birlikte geçirdim.” Hyo Rim kıkırdadı ve Min Woo’yu kalbinden vuran o sözleri ekledi: “Böylece Min Woo-şi, Ji Sub ve Jun Ki’den sonra yatağıma giren üçüncü erkek oldu!”

Min Woo birden buz kesti. Olduğu yerde kalakaldı. Yüzündeki gülümseme maske gibi dondu dudaklarında.

Üçüncü erkek…

Normalde olsa sorun etmezdi bunu. Gerçekten etmezdi. Yeter ki Hyo Rim kendisine en baştan açık açık söylemiş olsun…

Ama şimdi… Dün gece kendisine: “birbirimizin ilki olalım” demiş olduğu halde…

Genç adam yumruklarını sıktı. Dişlerini öyle bir kasmıştı ki kırılmamaları bir mucizeydi. Kendine zorlukla hakim olurken gerisin geri döndü, kafeden çıktı. Hyo Rim her şeyden habersiz, hâlâ neşeli neşeli telefonda konuşuyordu.

Min Woo bütün gün sinirden titrediğini anımsıyordu. Jun Ki ve Ji Sub… Bu isimlerin kimler olduğunu tahmin etmek zor değildi: Hyo Rim kariyeri boyunca iki ünlü aktörle, So Ji Sub ve Lee Jun Ki ile birlikte dizilerde rol almıştı.

İşte o gün kadınlara olan tüm güvenini kaybetti Min Woo. Kalbini açtığı ilk seferde böylesine büyük bir ihanete uğramak onu mahvetmişti. Kadınları zaten çok tanımazdı; onlardan, hatta tüm insanlardan uzak büyümüştü. Şimdi ise bütün kadın milletinden nefret ediyordu: Hem işte hem aşkta kendisini aldatan, aptal yerine koyan, yalan söyleyenler hep kadınlardı çünkü.

Hyo Rim’le ilişkisini, soğuk bir telefon konuşması ile bitirdi. Genç kızın ağlamaları, neyi yanlış yaptığını sorup duran yalvarmaları bile umrunda değildi. Yeterince aptal yerine konmuştu, bir daha bu yalandan bahsedip kendini iyice küçültecek değildi. Zaten Hyo Rim’in azıcık aklı varsa neden bahsettiğini anlardı.

Bundan sonra yaşadıkları hep gelir geçer ilişkilerdi işte… Min Woo artık hiçbir kadına güvenmemeye kararlıydı. Ta ki…

Ji Ah’nın hayali aklına düşünce hafifçe gülümsedi. O da kendisini kandırmıştı, eh, orası doğru… Ama içinde kötülük yoktu onun. Hem üstelik onları birbirine bağlayan daha önemli bir şey vardı: Tam üç yüz elli yıl öncesinden gelen bir kaderdi bu…

Bu düşünceler arasında sete girdi, set elemanlarıyla selamlaştı. Makyajı yapılırken aklında hâlâ Ji Ah vardı. Yılbaşı yaklaşıyordu, acaba sevgilisine nasıl bir sürpriz hazırlamalıydı? Acaba Bigbang’den kendilerine özel mini bir konser vermelerini rica etse miydi? Ama geçen gece Ji Ah’nın Taeyang’a olan bakışları aklına gelince bu fikirden çabucak vazgeçti; sanatçı egosu bu kadarını kaldıramazdı!

“Set hazır Min Woo-şi… İstediğiniz zaman çekime başlayabiliriz.”

Rooftop Prince – Ali Hurt 

Yönetmen yardımcısının sesiyle daldığı hülyalardan sıyrıldı genç adam. “Hemen geliyorum,” deyip doğruldu yerinden. Bugün, Hyo Rim’le son sahnelerini çekeceklerdi. Min Woo’nun canlandırdığı karakter, general Si Yoon, yeni evlendiği ve yalnızca tek bir geceyi birlikte geçirebildiği karısı ile vedalaşıp ölümün mutlak olduğu bir savaşa gitmek üzereydi.

“Evet Hyo Rim-şi, şimdi çok üzgün görünmeniz gerekiyor: Bu, sevdiğiniz adamı son görüşünüz… Bütün duygularınızı gözlerinizden okumak istiyorum.” Yönetmen Hyo Rim’e direktifler verirken Min Woo kızın yüzüne baktı ve bir an hafif bir şok yaşadı: Hyo Rim gerçekten ne kadar da solgun görünüyordu! Acaba kendini role fazla mı kaptırmıştı? O sırada yönetmen: “Siz de üzgün olmasına rağmen metin olmaya çalışan, soğuk yüzlü bir savaşçıyı oynayacaksınız Min Woo-şi,” diye kendisine dönmüştü. “Evet, hazırsanız başlıyoruz. Üç, iki, bir, motor!”

Kamera çalışmaya başlar başlamaz Min Woo konuşmaya başladı: Soğukkanlı olmaya çalışan, ama içten içe çok üzgün bir adamdı şimdi.

“Bugünün geleceğini en baştan beri biliyorduk…” dedi ağır ağır. “Sizden ricam, metin olmanız: Biliyorsunuz ki bu benim görevim. Kralımız majestelerine bir söz verdim, ve bu sözü tutmak zorundaydım.”

Böyle dedi ve ağır ağır karısına döndü. Hyo Rim’in gözleri yaşarmıştı, dudakları titriyordu. Yüzündeki ıstırap o kadar gerçek görünüyordu ki, bütün ekip büyülenmiş gibi bakıyorlardı genç aktrise. Min Woo da etkilenmişti. Hyo Rim’in yeteneğini (kendisine tam tersini söylemekle beraber) takdir ederdi ama onu hiç bu kadar iyi oynarken görmemişti.

Hyo Rim gözlerinde yaşlarla ağır ağır yaklaştı kocasına. Vakur olmaya çalışıyordu, ama sesinin titremesine engel olamayarak:

“Majestelerinin emri her şeyden önce gelir,” dedi ağır ağır. “O yüzden gideceksiniz… Gitmelisiniz de… Bunu anlıyorum…”

Sonra birden, bütün gücü tükenmiş gibi dizlerinin üzerine çöktü. Artık gözyaşlarına engel olamıyordu. Gözlerini genç adamdan ayırmadan, sağ eliyle göğsüne vurdu:

“Ama kalbim… Kalbim bunu anlamıyor Si Yoon-şi!” diye hıçkırdı. “Sizi bir daha göremeyecek olmayı kabullenemiyor! Biz… biz bunu hak etmedik Si Yoon-şi!”

Min Woo yere çöküp kalan karısının başına koşturdu, onu kollarının arasına aldı ve başını sıkıca göğsüne bastırdı. Kendi gözleri de yaşarmıştı. Onu teselli etmek ister gibi başını okşarken:

“Hişşş, tamam, tamam…” diye fısıldadı. “Ben geri gelemesem bile biliyorsunuz ki bu yürek son an’a kadar sizin isminizle çarpacak: Ga In… Ga In…” Kızı kendisinden uzaklaştırdı, onun yaşlarla dolu gözlerinin içine baktı, ve hafifçe gülümsedi: “Bu yürek yalnızca sizin isminizle çarpacak…”

Bunun üzerine Hyo Rim de hafifçe gülümsedi. Ama acıklı bir gülümsemeydi bu. Hafifçe elini uzattı, titreyen parmaklarını genç adamın yüzünde gezdirdi. Ve nefes gibi hafif bir sesle:

“O halde… güle güle…” diye fısıldadı. “Sizin kalbiniz çarptığı sürece, benim kalbim de çarpmaya devam edecek… Sizinki durduğu anda benim hayatım da sona erecek…” Ve yüzünü genç adamın yüzüne yaklaştırıp kulağına hafifçe fısıldadı: “Bir gün kalplerimiz atmayı kestiğinde bile, başka bir bedende, başka bir yüzde bu aşk devam edecek…”

Ve Min Woo’nun dudağının yanına hafif bir öpücük kondurdu. Min Woo’nun tüyleri ürperdi birden. Bu öpüş, bu veda, ne kadar da gerçekti!

Hakikaten, Hyo Rim bütün hisleri yüreğinden taşar gibi oynuyordu bugün: Bunlar Min Woo ile son sahneleriydi. Genç adamın canlandırdığı karakter savaş alanında ölürken, aynı anda bu korkunç sonu hisseden genç eşi de evinde zehir içerek intihar ediyordu. Dizi acıklı bir sonla bitiyordu. Tıpkı kendi öyküleri gibi…

Hyo Rim, Ji Ah’yla olan son konuşmasından beri bir şeyi olanca açıklığı ile anlamıştı: Min Woo onun olmayacaktı. Ne yaparsa yapsın olmayacaktı işte… Bu gerçeği kabullenmesi, ve artık buna göre yaşaması gerekiyordu.

O yüzden bugün bu genç adama, ilk aşkına, kendince veda ediyordu işte…

“Kestik!” diye bağırdı yönetmen ve coşku ile  yerinden fırlayıp sete daldı: Hyo Rim’in yanına koşturdu, genç kızın ellerini hararetle sıkmaya başladı: “Muhteşem, şahane, harika bir performanstı Hyo Rim-şi! Nasıl tebrik etsem bilemiyorum, gerçekten müthiştiniz!”

Hyo Rim kibarca gülümseyip tüm övgüleri mütevazı bir biçimde kabul ederken Min Woo da göz ucuyla onu süzüyordu. Bugün gerçekten de kızda bir başkalık vardı. Harika oyunculuğu bir yana, melekler kadar masum görünüyordu Hyo Rim bugün. Şu haliyle bu soluk yüzlü kız büyük çileler çekmiş, tüm günahlarının bedelini ödemiş, tertemiz bir azize gibiydi.

Aklına yeniden Ji Sub’ın söyledikleri geldi. Kafası allak bullak olmuş vaziyette durdu genç adam. Aklına müthiş bir şüphe düşmüştü. Acaba… acaba Hyo Rim’e haksızlık etmiş olabilir miydi?

Sonra birden telefonu çalmaya başladı ve Min Woo düşüncelerinden sıyrıldı: Soo Hyun arıyordu.

“Alo, n’aber Hyung? Evet, işim bitti… Ne?! Sun Ah-şi’ye yüzük mü alacağım dedin?!?! Biçosso?!”

Min Woo duyduklarının şokunda bir anda geri kalan her şeyi unutup sövüp sayarak setten çıkarken Hyo Rim hüzünlü gözlerle arkasından bakıyordu… Dudaklarından iki sözcük döküldü:

“Elveda aşkım… Elveda…”

*********************************

Suju – Bittersweet

Ji Ah gerinerek uyandı. Yüzünde mutlu bir gülümseme vardı. Uzun saçları yüzüne dökülürken gözlerini açmadan elleriyle yatağın yan tarafını yokladı.

Yatak boştu. Genç kadın hafifçe gözlerini araladı.

Aynı anda odanın kapısı açıldı ve bir kız, bir oğlan çocuğu büyük bir şamata yaparak ona doğru koşturdular.

“Anneeee!”

“Anneciiim!”

Ji Ah’nın gözleri açılırken yüzüne kocaman bir gülümseme yerleşmişti bile. Hemen yatakta doğruldu, üzerindeki pikeyi açıp kızla oğlana kucağına zıplamalarını işaret etti. İki ufaklık yatağa tırmandı, annelerinin birer koluna yerleştiler. Ji Ah ikisinin de saçlarının üzerine birer öpücük kondurdu:

“Benim meleklerim uyandılar mı demek? Yüzünüzü yıkadınız mı bakayım?”

“Evet, babam bizi kaldırdı, üzerimizi bile giydirdi, baaak!” dedi küçük oğlan, üzerindeki minik ceketini işaret ederken. Küçük kızsa annesinin kolunu çekiştiriyordu:

“Annee, bak benim kurdaleme. Babam pembe kurdale taktı.”

“Ovv, ne güzel kurdele o öyle! Kızımın pembe eteğiyle de ne çok yakışmış!” Ji Ah bunu deyip oğluna döndü: “Oğlum da delikanlı olmuş: Şu cekete, şu papyona bakın! Düğünün en yakışıklı erkeği sen mi olacaksın bakayım?”

“Evet ama yine de Young Hee teyze benimle değil o adamla evleniyor,” diye somurttu ufaklık. Ji Ah istemsizce bir kahkaha attı. Ama küçük oğlunun bozulmuş suratını görünce hemen:

“Young Hee teyzen ne çok şey kaçırdığının farkında değil,” deyip onun saçlarını karıştırdı. “Ama üzülme bitanem, sen büyüyünce en az Young Hee teyzen kadar güzel bir kız bulacağım ben sana!”

Böyle deyip oğlunun saçlarının üstüne bir öpücük kondurdu. Küçük kızı: “bana da bana da!” diye cıvıldayınca bir defa da onu öptü. Yüreğine kocaman bir mutluluk dolduğunu hissediyordu, içinden: “Tanrım sana şükürler olsun,” diye geçirdi. “Bana bu güzellikleri bağışladığın için sana şükürler olsun…”

O sırada yatak odasının kapısı aralandı. Dışarıdan:

“Ufaklıklar, annenizi biraz da bana bırakın, olmaz mı?” diye neşeli bir erkek sesi geldi.

Ji Ah başını çevirip kapıya baktı…

Aynı anda, 2011’in aralık ayının soğuk gecesinde, genç kızın gözleri faltaşı gibi açıldı. Derin derin soluklar alarak yattığı yerde, odasının karanlık tavanına dikti gözlerini.

Az önce gördüğü rüya yüzünden yüreği hâlâ pırpır ediyordu. O ışıklı odanın hayali, nevresim takımlarının desenine kadar tüm açıklığı ile gözlerinin önündeydi hâlâ. Ve elbette, o şirin mi şirin ufaklıkların yüzleri de.

Gerçekten de onlar kendi çocukları mıydı? Ji Ah acaba gelecekten bir sahne mi görmüştü? Her şey öyle canlı, öyle keskindi ki, Ji Ah o dünyanın gerçek olduğuna yemin edebilirdi. Ve o miniklere karşı içinden yükselen sevgi o kadar büyüktü ki, Ji Ah anne olmanın ne demek olduğunu bu duyguyu hiç tatmadığı halde çok iyi anlamıştı.

Ve elbette, kapıda duran o adam… İki miniğin babası…

Ji Ah birden her şeyi anladı: Bir gün önce aklını meşgul eden tüm kafa karışıklığı kuvvetli bir akıntıya kapılmış süprüntüler gibi aktı gitti. Geriye, berrak bir zihin kaldı.

Aklının karışmasına gerek yoktu: Her şey aslında öyle açıktı ki… Ji Ah, rüyasındaki adamın yüzünü görmeden bile biliyordu bunu. Kapıda o göründüğü anda titreyen yüreğinden: “Tanrım, lütfen kocam, çocuklarımın babası o olsun…” diye bir düşünce geçmiş, genç kız o yüzü görünce içine büyük bir rahatlama ile karışık kocaman bir mutluluk yerleşmişti.

Aklına Young Hee’nin sözleri geldi: “Sen de seni mutlu edecek olan insanı, asıl sevdiğin kişiyi seçmelisin sonuçta…”

Ji Ah hafifçe gülümsedi: Kimi seçmesi gerektiğini artık çok iyi biliyordu…

*********************************

Living Like A Dream

“Kraliçe hazretleri bu akşam gün batımında sizi pınarın yanında bekliyor… Mutlaka gelmelisiniz!”

Kraliçenin odalıklarından biri bana bu mesajı getirip geldiği gibi hiç görünmeden kaybolduğunda henüz öğlen olmamıştı. Koşturarak uzaklaşan genç kızın arkasından şaşkınca bakakaldım. Bir şey dememe bile fırsat bırakmamıştı. Ayrıca tavrı pek tuhaftı; birilerinden ya da bir şeylerden korkar gibiydi. Onun bu davranışı içime kurt düşürmüş, başka zaman olsa bu haberi mutluluktan uçarak karşılayacakken, nedense şimdi içime bir sıkıntı gelmiş oturmuştu…

Kraliçeyi en son görüşümün üzerinden tam iki ay geçmişti… Bu süre içerisinde saraya pek az uğramış, sevgili kralım ve dostum Hyojong’un nazik davetlerini bile bozuk olan sağlığımı bahane ederek pek çok kez geri çevirmiştim.

Kraliçe ile son görüşmemizde yaptığım delice hareketten sonra, ne onu, ne de kraliçeyi görmeye gücüm yoktu…

Şimdi ise kraliçenin beni gizlice görmek istemesi hiç beklenmeyen bir şeydi. Heyecandan kalbim ürkek bir kuş gibi yerinde çırpınmaya başladı. Acaba bir önceki görüşmemizde yaptığım küstahlığı bağışlamış, mektuplarımı okuyunca bana karşı yumuşamış mıydı? Benimle buluşma isteğinden bunu mu anlamlıydım? Öte yandan içimdeki şüphe – kötü bir şeyler olduğu şüphesi- bir türlü silinmiyordu. Akşama dek evin içinde kâh hülyalara dalarak, kâh uğursuz şeyler düşünüp huzursuzlanarak gezindim durdum.

Güneşin kızıl ışıkları verandaya düştüğünde ağır ağır giyinip evden çıktım. Son bir kez daha, aşkımızın başladığı yere, Hunchai Ormanı’na gidiyordum.

Oradaydı… Her zamanki yerimizdeydi… Onu görünce bir defa daha kalbim delirmiş gibi çarpmaya başladı.

Ağır adımlarla ona yaklaştım. Ayaklarımın altında çıtırdayan kuru dalların sesini duyunca döndü ve bana baktı. Hafifçe gülümsedi. Ancak güzel gözleri hüzün doluydu.

“Hoşgeldiniz Jong Hwa-şi,” dedi. “Davetimi kırmayıp geldiğiniz için teşekkür ederim.”

Saygıyla diz çöktüm: “Majestelerinin isteği, benim için bir emirdir…”

Bana doğru yürümeye başladı. Tam yanıma gelince durdu.

Şaşkınca bakışlarımı ona kaldırdım. Bana doğru elini uzatmış olduğunu, ancak dokunmaya cesaret edemediğini gördüm. Eli, omzumun biraz üzerinde titreyerek havada dururken He Ran hüzünlü bakışlarla gülümsemeye devam ediyordu. Birden, yüzündeki gülümsemeye rağmen gözlerinin yaşarmış olduğunu fark ettim ve hayretle ayağa kalktım. O da aynı anda hızla elini geri çekti ve arkasını döndü. Gözyaşlarını görmemi istemiyor olmalıydı.

“Ben… Mektuplarınızı size geri getirdim,” dedi.

Kulaklarım uğuldamaya başladı. Hayalkırıklığı içinde yutkundum. Fısıltı gibi çıkan bir sesle:

“Neden…” diye sordum. “Yoksa… size karşı saygısızlık yaptığımı mı düşünüyorsunuz?”

“Hayır,” dedi kraliçe ağır ağır. “Hayır o yüzden değil… Mektupları geri veriyorum, çünkü… çünkü bu mektupların bende bulunması sizin için de, benim için de çok tehlikeli!”

Hayret içerisinde kaşlarımı kaldırdım. He Ran yavaşça bana doğru döndü. Gözleri yaşarmış, dudakları titriyordu. Acı çeker bir sesle:

“Sarayda hakkımızda dedikodular dolaşıyor,” dedi zorlukla. “Daha önceki görüşmemizi görenler olmuş! Sarayda sizi çekemeyen birileri hakkımızda yalan yanlış şeyler uydurmaya başlamışlar! Canınız tehlikede olabilir Jong Hwa-şi!…”

Hafifçe gülümsedim. Canım tehlikede olmuş, ne önemi vardı? Dilerse kral dedikodulara inanıp canımı alsın, ne önemi vardı?

Ancak He Ran:

“Ben… şerefime böyle bir leke düşmesine katlanamam…” dediği anda birdenbire kendime geldim. Kraliçenin sesi o kadar keder doluydu ki, az önceki umursamazlığımdan dolayı büyük bir utanç duydum: Evet, benim canımı almalarının bir önemi yoktu. Ama sevgili kraliçemin, tertemiz He Ran’ın onuruna dil uzatılırsa… işte buna katlanamazdım.

Başımı eğdim ve kraliçenin huzurunda bir kez daha eğildim:

“Siz hiç merak buyurmayın majesteleri,” dedim. “Yarın ilk iş, kral hazretlerinden bir görüşme talep edeceğim… Sağlığımı bahane ederek kendilerinden beni taşraya, Jeju ya da Busan’a göndermesi için izin isteyeceğim… Ve yaşamımı orada devam ettireceğim…” Bir an durakladım, sonra fısıltıyla ekledim: “Sizi bir daha asla görmeyeceğim sevgili kraliçem…”

He Ran bana baktı. Ben ona baktım. Bakışlarımız çarpıştığı anda ormandan tüm gök yüzüne aynı anda binlerce kırlangıç kanatlandı… İçimizde yankılanan çığlıklar, kuşların kanat sesine karıştı.

“Evet… En doğrusu bu olur…” dedi He Ran vakur bir sesle. Aynı anda, gözünden bir damla yaş süzüldü.

“Evet… Öyle olacak…” dedim ben de zorlukla. Benim de gözlerim doldu. Savaş meydanlarındaki acımasız sahnelerde gözümü bile kırpmayan ben, eski kraliyet muhafızı ve ordu komutanı Cha Jong Hwa, şimdi bir kadının karşısında ağlamamak için dudaklarımı ısırıyordum.

He Ran elini hanbokunun kıvrımlarının arasına soktu, özenle bağlanmış bir deste parşömen çıkardı: Hemen tanıdım. Bir önceki görüşmemizde ona verdiğim mektuplardı bunlar…

“Her birini satır satır okudum…“ diye fısıldadı. “Bir kez de değil: Defalarca… Hepsini yüreğime yazdım…”

Acıklı gözlerini gözlerime dikti, burukça gülümsedi:

“Ancak ne kadar istesem de bunları alamam…” Elini boynuna götürdü. Zincirin ucundaki yeşim taşından kolyeyi görünce yüreğim bir kez daha hopladı. He Ran hüzünle gülümsüyordu: “Sizden kalan bu hatırayı ömür boyunca saklayacağım… ama mektuplar, işte onları saklamam bir hata olur… O yüzden yüreğinizden kopan bu güzel nağmeleri yine ait oldukları yere, sizin yüreğinize teslim ediyorum…” Böyle dedi, ve diğer elindeki mektupları yavaşça bana doğru uzattı. Titreyen ellerle onları teslim aldım. He Ran yine yumuşacık, hüzünlü sesiyle:

“Bizim bu hayatta kavuşmamız kaderimizde yokmuş,” dedi ağır ağır… “Ama kim bilir? Belki bir başka hayatta kavuşabiliriz… Ya da belki torunlarımızın torunları birbirine âşık olur, ve bir araya gelirler… Kim bilir?”

Bir defa daha yüzüme baktı. Gülümsüyordu, ama gözyaşları artık ırmak gibi iniyordu gözlerinden. Benim de öyle: Yağmur gibi yağıyordu yaşlar yanaklarıma, yüzüme…

“Sizi asla unutmayacağım,” dedim boğuk bir sesle. “Sizden başka hiçbir kadını bu kadar çok sevmeyeceğim… Artık sizi dünya gözüyle bir daha asla göremeyecek olsam da bu kalp çarptığı sürece yalnızca size ait olacak…”

He Ran usulca gözlerini kapattı. Kapalı göz kapaklarının ardından yaşlar süzülmeye devam ediyordu. Zorlukla:

“Ben de sizi unutmayacağım…” diye fısıldadı. “Ve bütün kalbimle inanıyorum ki, günün birinde başka bir bedende, başka bir yüzde bu aşk devam edecek…” Ve son bir defa gülümsedi: “Haydi şimdi gidin artık…”

Ona acıklı gözlerle baktım. Gitmek istemiyordum. Ondan ayrılmak istemiyordum. He Ran da öyle. Acıyla kırışmış alnında, hüzünle çarpılmış güzel yüzünde burada sonsuza dek kalma isteğini bütün açıklığı ile okuyabiliyordum. Ama burada kaldıkça hem ona hem de kendime ızdırap çektireceğim, üstelik ikimizi birden tehlikeye atmış olacağım düştü aklıma. Ona son bir defa daha baktım. Ve son görüntüsünü zihnime kazırcasına gözlerimi sımsıkı kapattım, arkamı dönüp koşmaya başladım: Hâlâ güçsüz olan bedenimin, zayıf bünyemin müsaade ettiğince hızlı, bütün gücümle koştum, koştum, koştum…

En sonunda nefesim tıkanarak durduğum zaman gözyaşlarından üzerimdeki giysinin yakası sırılsıklamdı. Durdum, derin derin nefes aldım ve… katıla katıla ağlamaya başladım.

Bitmişti… Güzel kraliçem, ahu gözlü He Ran’ım, artık uzaktan da olsa hayatımda olmayacaktı… Hayat uzundu, ama onu bir daha asla göremeyeceğimi yüreğimde büyük bir sızıyla şimdiden biliyordum. Bizim hikâyemiz bu kadardı. Bu büyük aşk, asla kimselere anlatılamadan burada bitecek, sanki hiç var olmamış gibi tarihin sonsuz karanlıklarına gömülecekti…

TVXQ – Bolero

Birden hemen arkamda bir at kişnemesi duyuldu ve ben bir adamın yere atladığını işitir işitmez bir el omzuma dokundu. Gözyaşları arasında dönüp baktım.

Ha Rim’di: Vefalı dostum acıklı gözlerle bana bakıyordu.

“Her şeyi gördüm,” dedi soluk soluğa. “Seni teselli etmek isterdim, ama şimdi buna vakit yok: Çünkü kraliçenin peşine düşmüş casuslar da her şeyi gördüler!”

Şaşkınlık içerisinde ona baktım: Ha Rim neden bahsediyordu?

“Başbakan Eun Yoon Jae, majesteleri kraliçenin açığını kollayıp duruyor: Onu tahtından edip yerine kraliçe olarak kendi kızını geçirmek istediğini, doğacak veliaht prenslerin dedesi olarak tahtta daha çok hak sahibi olmak istediğini söylüyorlar… Kraliçenin seninle görülmüş olması bu haine büyük bir koz verdi Jong Hwa: Eğer şimdi de ikinizin buluştuğunu kanıtlarlarsa bu kraliçe hazretlerinin sonu olur!”

Şok içinde arkadaşıma bakakalmıştım. Sonra birden üzerimdeki mektupları hatırladım ve soluğum kesildi: Bunlarla yakalanırsam He Ran’ın başı büyük derde girecekti!

Titreyen ellerle mektup destesini çıkardım, arkadaşımın ellerine tutuşturdum:

“Bunları ona yazmıştım,” diye açıkladım. “Bunları al ve çabuk buradan uzaklaş!”

Ha Rim bir an “seni onların ellerine bırakamam,” diyerek itiraz edecek oldu. Ancak aynı anda yaklaşan atların ayak sesleri duyuldu. Heyecandan tıkanarak:

“İkimizin birden onlardan kaçabilmesine imkân yok! Çabuk bunları al ve burdan toz ol! Ve beni bir daha görmeye bile gelme!” diye bağırdım.

Ha Rim bu sefer itiraz edemedi. Yalnızca bana son bir kez acıklı gözlerle baktı, ve birden kendine çekti. Kulağıma:

“Emanetine gözüm gibi bakacağım,” diye fısıldadı. “He Ran-şi ile büyük aşkınızın en yakın tanığı benim: Bu tertemiz aşkınızın önünde saygı ile eğiliyorum ve sana burada söz veriyorum: Bu büyük aşkın böylece yok olmasına izin vermeyeceğim dostum! Ne olursa olsun bir gün bütün dünyanın birbirinizi ne çok sevdiğinizi bilmesi için elimden geleni yapacağım! O güne kadar kendine iyi bak dostum…”

Ve bana sıkıca sarıldı. Ben de ona sarıldım. Umutsuz aşkıma şahit olan tek insanın, Ha Rim’in bu sadakati beni aşırı derecede duygulandırmıştı. Ha Rim son bir defa sırtımı yumrukladı, ve tek bir hamlede atına atladı. O dörtnala uzaklaşırken, ormanın öteki ucunda dört atlının silüeti göründü. Dişlerimi sıktım: Bunlar başbakanın adamları olmalıydı.

Gerçekten de atlılar hızla bana doğru yaklaşıp tam önümde durdular. Liderleri olduğu anlaşılan adam atının üzerinden düşmanca bağırdı:

“Eski komutanlardan Cha Jong Hwa! Az önce kraliçe hazretleri ile gizli bir görüşme yaptığına kendi gözlerimizle şahit olduk! Başbakanın emri ile seni tutukluyoruz!”

Belli belirsiz gülümsedim. Mektuplar olmadığı sürece hiçbir şey ispatlayamazlardı. Ayrıca ispatlanacak bir şey yoktu: Ben de kraliçe de aşkımızı tertemiz yaşamış, ve her şeyi kalbimize gömmüştük: Ülkemizin şerefi, yüreğimizin dilediğinden önce gelirdi.

Korkusuz gözlerimi adamın gözlerinin içine diktim ve:

“Tutuklayın!” diye bağırdım. “Suçsuz olduğuma Tanrı şahidimdir! O yüzden durmayın, hadi tutuklayın beni!”

Lider bir an bocaladı. Benden böyle bir tepki beklemiyordu. Sonra yanındaki adamlardan birine bir baş hareketi yaptı, adam hemen atından inip terkisine bağladığı bir urganla ellerimi bağlamaya koyuldu. Bense o sırada acı acı gülümsüyordum. Neler olacağını şimdiden anlatacak kadar iyi biliyordum çünkü: Bu dört adam, kraliçe ile görüştüğümü, hatta bir paket değiş tokuş ettiğimi söyleyeceklerdi. Ancak bu paket üzerimde bulunamayacaktı. Paketi gizlediğim düşünülecek, bu buluşmanın gerçekleştiği yer ve beni yakaladıkları bu nokta arasında kalan her yer didik didik aranacaktı. Ancak böyle bir şey bulunamadığı için Kral Hyojong suçsuzluğuma hükmedecek, bu dedikoduyu çıkaran herkese, en başta başbakan olmak üzere ağzının payını verecekti. Fakat her şeye rağmen başbakan çok nüfuzlu soylulardan biri olduğu için onu görevinden azletmek mümkün değildi. Bense, arkadaşım Hyojong’un yaşadığı çelişkileri çözebilmek için ona bir teklifle gidecektim: Busan’a gidip bundan sonraki yaşamımı orada sürdürmek istediğimden bahsedecektim ona. Hyojong, benim dostluğumu kaybedeceğine üzülecek olsa da, bu teklif onu rahatlatacaktı: Bütün dedikoduların önü böylece kesilmiş olacaktı ne de olsa…

Adamlar beni bir tutsak gibi atın arkasına bindirirken acı acı gülümsemeye devam ediyordum: Ne yaparlarsa yapsınlar… Dilerlerse elimden tüm servetimi, her şeyimi alsınlar… Yüreğimdeki duyguları ve hafızamdaki güzel anıları yok edemeyeceklerine göre hiçbir şey kaybetmiş sayılmazdım…

Dörtnala ilerleyen atın üzerinde, son bir defa başımı çevirip arkama baktım: Sevgili aşkıma, biricik He Ran’ıma bir defa daha sonsuza dek veda ediyordum… Güzel sesi bir defa daha çınladı kulaklarımda…

“Ama kim bilir? Belki bir başka hayatta kavuşabiliriz… Ya da belki torunlarımızın torunları tanışır, âşık olur, ve bir araya gelirler… Kim bilir?”

Ve sevgili Ha Rim: Onunla da bir daha bu hayatta görüşemeyeceğimizi bilir gibiydim. Bana verdiği sözü tutabilecek, bir gün He Ran’la hikâyemizi herkese anlatabilecek miydi acaba? Şüphesiz bunu deneyecek, büyük ihtimalle şamanlara gidip muskalar yazdıracaktı: Günün birinde sırrımızı dilden dile anlatacak birilerinin dünyaya gelmesi için dualar etsinler diye… Bunu başarabilecek miydi peki? Bilmeme imkân yoktu…

Ama isterse başaramasın, bu aşk hikâyesinin sonsuza dek tek tanığı olarak kalsın: Onun dostluğunu asla unutmayacaktım…

Ha Rim’e de belli belirsiz bir selam gönderdim ve gözlerimi kapadım… Elveda dostum… Elveda aşkım… Geçmiş hayatım… Elveda…

Min Woo uyandığı zaman gözlerinin kenarından şakaklarına inmiş birer damla gözyaşının belli belirsiz izi kalmıştı yüzünde… Genç adam kalbinde hafif bir buruklukla gülümsedi. Nedense içinden bir ses, bunun sevgili Cha Jong Hwa’yı son görüşü olduğunu fısıldıyordu kendisine… Jong Hwa ve He Ran’ın acıklı aşkı, vuslata ermeden böyle sona eriyordu demek…

Sonra birden rüyanın ayrıntılarını anımsadı ve kaşları çatıldı: He Ran, mektupları Jong Hwa’ya geri vermişti! Ardından, Ha Rim almıştı onları. Peki ama, o halde bunlar Ji Ah’nın eline nasıl geçmişti?!

Genç adamın daha fazla düşünmesine fırsat kalmadan kapı zili ısrarla çalmaya başladı. Min Woo saatine baktı ve şaşkınca gözlerini kırpıştırdı: Sabahın hâlâ erken sayılabilecek bir saatiydi, bu gelen kim olabilirdi ki?

Kaşlarını çatıp doğruldu, ağır ve emin adımlarla kapıya doğru ilerledi. Kapıyı açtığında karşısında duran insanı görmeyi hiç beklemiyordu!

“Sen!…”

“Evet ben…” dedi kapıdaki. “Seni son bir kez görüp söyleyeceklerimi söylemeye geldim. Bundan sonra asla karşına çıkmayacağım. Kapının önünden bile geçmeyeceğim. Zaten en kısa zamanda Inju’ya gidiyorum, beni Seul’e bağlayan bir şey kalmadı… Ama gitmeden önce bana bir söz vermeni istiyorum:” Genç adam bir an durdu, ve hüzünle Min Woo’nun gözlerinin içine baktı: “Onu çok… ama çok mutlu edeceksin, tamam mı?”

Min Woo’nun yüzündeki şaşkınlık ifadesi yerini anlayışlı bir bakışa bırakmıştı. Hafifçe gülümsedi ve başını salladı:

“Söz veriyorum.”

Kang Hyuk duyması gereken buymuş gibi kısa bir baş selamı verdi ve gerisin geri dönüp yürümeye başladı. Min Woo eski kâhyasının düşük omuzlarına hafif bir acımayla baktı. Onun Ji Ah’yı ne çok sevmiş olduğuna şüphe yoktu.

Sonra birden, onun arkasından bağırırken buldu kendini:

“Bu arada her şey için teşekkür ederim! Senin yaptığın masaj, Ji Han’ınkinden kat kat iyiydi!”

Kang Hyuk biraz yavaşladı ve hafifçe gülümsedi.

Tüm çocukluklarına ve şımarıklığına rağmen Min Woo iyi biriydi. Ji Ah’nın onunla mutlu olacağına hiç şüphe yoktu…

Kang Hyuk arkasını bile dönmeden yürümeye devam ederken kendisi gibi onu izleyen Min Woo’nun da yüzünde hafif bir gülümseme vardı…

*********************************

T-Ara Day by Day

Ji Ah elinde saç fırçası, dakikalardır aynanın önünde dalgın dalgın dikiliyordu… Hazırlanması ve çıkması lâzımdı oysa. Min Woo kendisini bekliyordu. Bir televizyon kanalının yeni yıl için verdiği davete katılacaklardı…

“Ji Aaaah! Ben çıkıyorum, Soo Hyun-şi beni yemeğe davet etti. Yeni projelerden bahsedecekmiş…” Sun Ah kafasını odadan içeri uzatıp neşeyle sırıttı: “Ablan sonunda ünlü oluyor kızım! Sonunda biri bendeki ışığı keşfetti işte, nıhahah!”

“Gerçekten inanılmazsın Unni…” dedi Ji Ah başını iki yana sallayarak. “Ayrıca Soo Hyun-şi’nin senin sadece menajerin değil, nişanlın da olmasına hâlâ inanamıyorum…” Ji Ah gözlerini kısıp şüpheyle süzdü ablasını: “Bana bak, doğruyu söyle: Adama büyü falan mı yaptırdın, naaptın?”

“Hıh, o benim doğal karizmama âşık oldu bir kere!” dedi Sun Ah havalı bir biçimde. Sonra sol elini uzattı, yüzük parmağındaki elmasa bakıp sevinçle vıyakladı: “Ama aaahh, çok güzeeeell di miiiiğğğ… Ottukeee??” Ji Ah onun görmemişliği karşısında suratını buruşturup cıkcıklarken Sun Ah birden yüz seksen derecelik bir duygu değişimiyle şüpheyle kendisine dönmüştü: “Yaa… Baksana, acaba nişanlanmakta çok acele mi ettim? Acaba önce Ji Sub-şi’yi tavlama konusunda biraz daha mı uğraşsaydım?”

“Saçmalama abla,” dedi Ji Ah gözlerini devirerek. Aslına bakılırsa Soo Hyun’un da ablasına fazla olduğunu düşünüyordu ama bunu dillendirip dayak yemeye niyetli değildi!

“Hadi sen de hazırlan da fazla geç kalma, Min Woo-şi’yi bekletme,” diye kıkırdadı Sun Ah. Sonra birden “Ah!” diye elini başına vurdu, bir şey anımsamıştı: Koşa koşa gitti, odasından ufak bir kutu alıp geldi. Kız kardeşinin odasına girip ona uzattı:

“Al bakalım: Yeni yıl hediyesi… Yeni yılın kutlu olsun, 2012 ikimize de mutluluk getirsin!”

“Ah, ne gerek vardı? Çok teşekkür ederim!” dedi Ji Ah heyecan ve mahcubiyetle. Sonra utanarak bakışlarını kaçırdı: “Ama ben sana bir şey almadım…”

“Borcun olsun canım, bir ara bir şeyler ayarlarsın. Gong Yoo’yla bir reklam filmi çevirmeye hayır demem mesela!” Sun Ah kıkırdarken Ji Ah: “Evet abla, hakikaten çam sakızı çoban armağanı bir hediye istedin, bravo yani…” diye mırıldanıyordu. Sun Ah: “Hadi baaaay, seneye görüşürüz!” diyerek odadan çıktığında Ji Ah kusmak üzereydi: “Yıl olmuş 2012, senin hâlâ inatla bu espriyi yaptığına inanamıyorum yani…”

Sun Ah kapıdan çıkarken Ji Ah ablasının hallerine gülerek başını salladı, sonra merakla hediyesini açmaya koyuldu: Paketten yeşil taşları olan, altın kaplama, güzel bir bileklik çıkmıştı. Ji Ah beğenerek bilekliği inceledi: Aralarda Çin karakterleri ile “sağlık” “mutluluk” “uzun hayat” gibi şeyler yazdığını fark etmekte gecikmedi. Taşlar ise iri ve dikdörtgen şeklindeydiler, yeşime benziyorlardı…

…Yeşim!

Ji Ah birden nefesini tuttu: Aklına, yeşim taşından bir başka mücevherin görüntüsü gelmişti.

Ve genç kız, önce şaşkın, sonra giderek dozu yükselen kahkahalarla gülmeye başladı: Az önceki sıkıntısı silinip gitmiş, içi kuş gibi hafiflemişti.

Ji Ah birdenbire her şeyi tüm açıklığı ile anlamıştı…

*********************************

Hyo Rim karşısındaki yüzü görmeyi hiç mi hiç beklemiyordu. O yüzden kapıyı açar açmaz çığlık gibi bir isim fırladı dudaklarından:

“Min Woo!”

“N’aber?” dedi Min Woo onun şaşırmasına fazla aldırmadan, hatta neredeyse somurtuk bir yüzle içeri geçerken. Sağına soluna bakındı: “Eee, sürpriz yılbaşı partisi yok mu?”

“N-ne?” Hyo Rim şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı: “Ne sürpriz partisi?”

Bu kez şaşırma sırası Min Woo’daydı: “Parti yok mu? Eee, o zaman ne demeye geldik buraya?” Genç adam kaşlarını çattı, cebinden telefonunu çıkardı. Sonra fikrini değiştirmiş gibi birden geri koydu, Hyo Rim’e baktı:

“Az önce Ji Ah’yla konuştum,” dedi, “Aslında SBS’nin yılbaşı resepsiyonuna katılmayı planlıyorduk ama bana bütün planların değiştiğini, burada buluşmamızı söyledi. Sesi çok heyecanlı geliyordu; ben de büyük bir parti falan hazırladığınızı zannettim…”

Hyo Rim boş gözlerle çocuğa baktı: “Kim?? Ji Ah ve ben?? Parti yapacağız?” Hyo Rim tüm hüznüne rağmen kıkırdamadan edemedi: İnan bana Min Woo, şu anda senin sevgilinle birlikte bir yılbaşı partisi hazırlamak yapmak istediğim en son şey, diye geçirdi içinden.

Min Woo’ysa iyice şaşırmış haldeydi, şüpheyle kızı süzüyordu. Tam ağzını açmış, bir şey demek üzereyken içeri odadan çıkıp havlayarak koşturan iki minik köpek geldi, Hyo Rim’le ikisinin arasından geçip kızın kucağına atladılar.

“Oğluşlarım! Rahat durun bakiym! Misafirimiz var, böyle gürültü etmek size yakışıyor mu, hıı? Çok ayıp ama, Jun Ki, Ji Sub!…”

Köpekler onun azarlamalarına aldırmadan kızın yanaklarını yalamaya başlarken Min Woo hafifçe sırıttı: “Sen ne dedin onlara? Jun Ki ve Ji Sub mı? Köpeklerine birlikte çalıştığın aktörlerin isimlerini mi-”

Genç yıldız birden durdu. Sözleri yarıda kaldı.

Başından aşağı kaynar sular dökülmüştü…

Jun Ki… Ji Sub…

Min Woo olduğu yerde hafifçe sendeledi. Düşmemek için yanındaki duvara yaslandı. Utancından kanatırcasına dudaklarını ısırmıştı, bu… bu… Hyo Rim’e suçluluk dolu bir bakış attı: Kızcağızı bunca yıldır boşuna suçlamıştı! Anlamadan, dinlemeden… Oysa Jun Ki ve Ji Sub…

Arrgghhh, nasıl bu kadar salak olabiliyordu?! Min Woo şu anda kafasını duvarlara vurmak istiyordu!

Hyo Rim’se her şeyden habersiz: “Evet, Jun Ki ve Ji Sub’ı aldığım sıralarda Jun Ki oppayla çektiğimiz dizi henüz bitmişti. Ondan önce de Ji Sub oppayla ne kadar yakın olduğumuzu biliyorsun. Ben de oğluşlarıma iki oppamın adını verdim…” diye gülümseyerek anlatıyordu. Tam o sırada kapının zili çaldı ve Min Woo’yu utancından dumanlar çıkararak olduğu yerde magma tabakasına doğru inmekten kurtardı. Kapıda, gülümseyen yüzüyle Ji Ah duruyordu.

“Ah, selam…” dedi Hyo Rim. Min Woo’nun söylediklerinden sonra genç kızın gelmesini bekliyordu; ama bu ikisinin burda ne aradığı hakkında hiçbir fikri yoktu. Yine de tüm kibarlığıyla gülümsedi: “İçeri geçsene…”

Ji Ah gülümseyerek içeri girdi. Sonra ikisine birden baktı, ev sahibi kendisiymişçesine:

“Neden burda buluşmamızı istediğimi merak ediyorsunuzdur,” diye söze başladı. “Ama önce içeri, salona geçelim isterseniz…”

Min Woo ve Hyo Rim şaşkınca başlarını salladılar. Üçü birden antika eşyalarla dolu olan geniş salona geçip oturduklarında Ji Ah Hyo Rim’e bakarak konuşmaya başladı:

“Birazdan anlatacaklarım üçümüzü, yoo, aslında siz ikinizi ilgilendiren bir sır: Min Woo’nun rüyalarıyla ilgili!”

Genç kız sözün burasında çabucak Min Woo’ya döndü, özür dilercesine gülümsedi: “Bu rüyaları pek fazla kimseyle paylaşmak istemediğini biliyorum. Ama inan bana, Hyo Rim’in bilmesi çok önemli. Çünkü… prenses He Ran’ın torunu ben değilim Min Woo…” Genç adamın gözlerinin içine baktı, ve bilgece gülümsedi: “O kişi… Hyo Rim!”

Min Woo birden delirmiş gibi yerinden fırladı: “NE?!”

Hyo Rim’se şaşkınlık içerisinde bir ona, bir diğerine bakıyordu: “Siz neden bahsediyorsunuz Allahaşkına?!”

Ji Ah Hyo Rim’e döndü, ve birkaç cümlede Min Woo’nun rüyalarını özetledi. Sözlerini bitirirken:

“Gerçekten de Jong Hwa’nın Min Woo’nun dedesi olduğunu biliyoruz,” dedi. “Ama bilmediğimiz şey, He Ran’ın torununun kim olduğuydu. Min Woo, el yazmalarının bende olduğunu öğrenince bu kişinin ben olduğumu zannetti. Tanrı biliyor ya, ben bile bir an için prenses soyundan geldiğime inanır gibi oldum…” Ji Ah hafifçe güldü. Sonra birden ciddileşti. Hyo Rim’e döndü: “Hyo Rim-şi, şu ilerideki vitrinde, üst rafta duran yeşim taşı mücevheri getirir misiniz acaba?”

Hyo Rim soluk almaya bile çekinircesine başını salladı, sonra da gidip mücevheri getirdi, Ji Ah’ya uzattı. Ji Ah elindeki kolye ile geldi, Min Woo’nun tam karşısında durdu:

“Jong Hwa’nın He Ran’a verdiği kolye buydu, değil mi?” diye sordu.

Min Woo gözlerini orkide biçimli taştan ayıramıyordu. Gözleri irileşmiş halde, şaşkınca başını sallayabildi.

Ji Ah derin bir nefes aldı. Yüzüne büyük bir rahatlama ifadesi gelmişti. Tatlılık ile:

“Hyo Rim-şi geçen gün beni evine davet ettiği zaman bu kolyeyi görmüştüm,” dedi. “Ama o zaman anlamamıştım… Fakat sonra, Hyo Rim’in kral Hyojong’un, yani kraliçe He Ran’ın soyundan geldiğini anımsadım. Ve birden, bu kolyenin senin rüyalarında gördüğün kolye olduğunu anladım Min Woo: He Ran’ın torunu, aslında Hyo Rim’di!”

Genç kız, bu olanlara inanamayarak bakakalan Hyo Rim’e döndü, şefkatle gülümsedi: “Tabii Min Woo’nun dedesinden kalan mektupların neden sende değil bende olduğunu hâlâ açıklayamıyorum ama-”

“Sanırım ben bunu açıklayabilirim,” diye onun sözünü kesti Min Woo. Genç adam hâlâ boş boş ileri bakıyordu. İki kız kendisine dönünce, yüzündeki şok ifadesinden kurtulmaya çabaladı ve son rüyasını ikisine birden anlattı. O sözlerini bitirince Hyo Rim derin bir nefes koyverdi. Ji Ah ise neşeyle:

“İşte bu her şeyi açıklıyor!” dedi ve kıkırdadı: “Oh, sonunda kendi dedemle müşerref olabildiğime çok sevindim: Benim prenses soyundan geliyor olmam hiçbir zaman mantıklı gelmemişti zaten!”

Min Woo ise hâlâ şaşkındı:

“Ama… ama ben neden rüyalarımda seni gördüm? Neden Hyo Rim’i görmedim?”

Ji Ah hafifçe omuz silkti:

“Belki de Ha Rim’in He Ran ve Jong Hwa arasındaki aşkı dünyaya anlatabilmesinin yolu buydu: Bir gün, onun torunları ile Jong Hwa ve He Ran’ın torunlarının yolu kesişince bu sırrın ortaya çıkmasını sağlayacak bir büyü yaptırdı… Senin o rüyaları görmeye başlaman bunun habercisiydi; mektupları sana getirecek olan insanı gördün rüyanda…”

“Ya da belki He Ran gerçekten de Ji Ah’ya benziyordu,” diye güldü Hyo Rim. Min Woo bir an ürperdi: “Bir başka bedende… bir başka yüzde…

“Sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz…” dedi Ji Ah da hafifçe gülümseyerek. Sonra, bakışlarını dalgınlaşan Min Woo’ya çevirdi. Min Woo da başını kaldırdı. İki genç göz göze geldiler.

Lasse Lindh – I could give you love 

Ji Ah bir an tereddüt etti. Sonra yüzüne kararlı bir ifade yerleşti. Gülümseyerek Min Woo’ya yaklaştı, onun tam karşısında durdu. Elini uzattı, genç adamın yanağına dokundu. Ama bu defa bir sevgili gibi değil, bir arkadaş şefkatiyle.

“Sanırım bunun ne demek olduğunu ikimiz de biliyoruz, değil mi…” diye mırıldandı.

Min Woo hafifçe titredi. İçinden, ona karşı çıkmak geldi: Bu güzel yüzlü kıza karşı hissettikleri, sadece rüyalardaki kaderden ibaret değildi ki!…

Ama kendi sözleri geldi aklına: “Anlamıyor musun Ji Ah, biz onların yarıda kalan aşkının devamıyız! Bizim birbirimize âşık olmamızın bir sebebi var! Kaderimiz onların yarım kalan aşkını kendimizde yaşatmak!” Bu söylediklerine nasıl da yürekten inanıyordu, Tanrım!

Oysa şimdi…

Ji Ah’ysa ona hüzünle gülümsemeye devam ediyordu.

“Birkaç gündür bunu sana nasıl anlatacağımı düşünüyordum,” diye başladı sözüne. “Birbirimizin kaderi olmadığımızı anlamıştım, ama bunu sana nasıl açıklayacağımı bilemiyordum… Yine de seni çok sevdim Min Woo: Seni tüm kaprislerinle, şımarıklıklarınla, ama o tertemiz, çocuk kalbinle çok, çok sevdim! Ve sevmeye de devam edeceğim, sadece bir başka şekilde. Eğer istersen, yanında olmaya da devam edeceğim: Şoförün, asistanın, dostun olarak… ” Bakışları, onları nefes bile almaya çekinerek izleyen Hyo Rim’e takıldı. Anlayışla gülümsedi. Tekrar Min Woo’ya baktı: “Ama ben başka bir dünyaya aidim Min Woo. Ben senin değil, başka birinin rüyalarındaki prensesim: Beni çocukluktan beri seven, ne hata yaparsam yapayım her zaman yanımda olan, bir zamanlar bir söz verdiğim birinin…”

Min Woo hafif bir buruklukla baktı kıza. “Kang Hyuk…”

Ji Ah hafif bir tebessümle başını salladı. Sonra birden, Min Woo’yu kendine çekti, sıkıca sarıldı ona. “Hoşçakal…” diye fısıldadı. Min Woo ise bir an ellerini kaldırdı, ona sarılacak gibi oldu, ama hemen sonra indirdi yeniden. Yalnızca, gözlerini yumup onun kokusunu içine çekmekle yetindi.

İçi binlerce duyguyla kaynıyordu: Hüzün, özlem… Ama tuhaf şey, isyan yoktu yüreğinde. Sanki olması gereken olmuştu. Ve yine tuhaf bir biçimde, nedense artık kendini yalnız hissetmiyordu Min Woo: Ji Ah artık sevgilisi değildi, ama sonsuza dek dostu olarak kalacaktı, biliyordu.

Ji Ah’ysa kollarını onun boynundan ayırdığında gözleri yaşlardan sırılsıklamdı. Yine de içi rahattı genç kızın: Min Woo emin ellerdeydi. Onu gerçek kaderine bırakıyordu. Ve kendisinin de… anlık tutkulardan arınıp yüreğindeki asıl sevgiye gitme zamanı gelmişti.

Genç kız, Hyo Rim’e ve Min Woo’ya baktı, yaşlar arasında gülümsedi: “O halde… Şimdilik hoşçakalın!”

Hyo Rim duygulanarak koştu, Ji Ah’ya sarıldı. Onun kulağına fısıldadı: “Teşekkür ederim! Çok teşekkür ederim… unni!”

Ji Ah da genç kızı kucakladı, sonra son bir kez gülümseyip arkasını döndü, evin kapısından çıktı…

Hyo Rim ve Min Woo baş başa kalmışlardı. Hyo Rim çekinerek Min Woo’ya bir bakış attı.

Min Woo’ysa hâlâ Ji Ah’nın kaybolduğu noktaya gözlerini dikmiş, öylece bakıyordu. Yüzünden duygularını okumak imkânsızdı, ama genç adam kalbinin binbir duyguyla taşmak üzere olduğunu hissediyordu. Gözlerinin önünden, Ji Ah’yla yaşadıkları acı-tatlı olaylar geçti: Tanıştıkları gün olanlar ve onu erkek zannederken zavallıcığa yaptıkları aklına gelince istemsizce gülümsedi.

“Güle güle Ji Han…” diye mırıldandı belli belirsiz.

O sırada, Hyo Rim’in nefes bile almaya çekinerek kendisini izlediğini fark etti ve ona doğru döndü. Hyo Rim, yakalanmış olmanın utancı ile:

“B-ben… Ehem…” diye kekeledi. Sonra lafı değiştirmek için hafifçe güldü: “Rüyalarında gördüğün aşk hikâyesi inanılmaz bir hikâyeymiş! Çok etkilendim… Üstelik gerçek olduğunu düşünmek… vay canına, tam anlamıyla nefes kesici!”

Min Woo: “Evet, kesinlikle öyle…” dedi dalgınca. Sonra yepyeni bir ilgiyle kıza baktı: İlk aşkı, tatlı Hyo Rim… Ona yaptığı haksızlığı düşününce bir kez daha içi sızladı. “Embesil olduğunu bir kez daha kanıtladın Min Woo, tebrik ederim,” diye dişlerini gıcırdattı kendi kendine. Kıza döndü:

“Bu hikâye anlatılmadan kalırsa doğrusu çok yazık olacak…” diye söze başladı. “Şimdi ne düşünüyorum biliyor musun: Bir yapımcı bulup bunun filmini yapmalıyım!”

“Ah, sahi mi diyorsun?! Bu harika olur!” diye neşeyle el çırptı Hyo Rim. Min Woo ona sevecenlikle baktı. Ve boğazını temizledi:

“Eee… ehem… Jong Hwa’yı elbette ben canlandırmalıyım, ne de olsa benim büyük büyük dedem… Peki acaba…” Kızın gözlerinin içine baktı: “He Ran rolünü de sen oynamayı düşünür müsün?”

Hyo Rim’in birden gözleri doldu: Gözlerini, karşısındaki yakışıklı adamın gözlerine dikti:

“Çok isterim,” diye fısıldadı.

Min Woo kıza hafifçe gülümsedi. Hyo Rim de ona.

Ve genç kız, günlerden, hatta aylardan beri ilk defa yüreğinde derin bir rahatlama hissetti. Min Woo ile bir gelecekleri olur muydu, gelecek günler onlara ne gösterirdi, bilemiyordu. Ama yine de içine tuhaf bir huzur dolmuştu. Aynı duyguları Min Woo’nun hüzünlü, ama rahatlamış yüzünden de okuyabiliyordu.

Hyo Rim, elindeki yeşim taşı kolyeyi fark ettirmeden hafifçe sıktı…

*********************************

Katy Perry – The one that got away

O sırada Ji Ah canını dişine takmış, Seul sokaklarında koşturuyordu: Sağından solundan geçen insanlar gece vakti delirmiş gibi koşan bu kıza hayretle bakıyorlardı. Ji Ah’ysa ne onları ne de bastığı yeri görecek haldeydi, içi içine sığmıyordu şu anda.

Genç kız devamlı: “Özür dilerim…” diye tekrarlıyordu içinden, “Özür dilerim… Özür dilerim! Sana yaptıklarım için… bunca zamandır çektiklerin için… seni kıskandığım, seni sevdiğim halde bir türlü anlamadığım için… her şey için özür dilerim! Bekle, ne olur bekle beni!”

Gözlerinin önünden sıra sıra görüntüler geçiyordu: Aynı walkman’den şarkı dinleyerek ders çalıştıkları günler… Nehir kenarında koşturmaları… Şakalaşmaları, gülmeleri, birlikte deliler gibi eğlenmeleri… Ve birlikte ağlamaları: Kang Hyuk’un başını kendi göğsüne yasladığı, hiçbir şey demeden saatlerce acısını paylaştığı anlar… Ne çok şey yaşamış, ne çok şey paylaşmışlardı! Ji Ah şimdi, bu kocaman yürekli genç adamdan başka birisinden hoşlanmış olma ihtimaline bile hayret ederek koşuyordu Seul sokaklarında.

O ilk aşkıydı. O, en büyük aşkıydı. O, çocuklarının babası olmasını istediği adamdı.

Ve o, dünyada kendisini en çok seven insandı…

“Gerçekten unuttun mu… Oysa ben bir gün bile unutmadım!”

“Ben tüm hayatım boyunca o günün hayaliyle yaşadım: Nihayet sana kavuşacağım günün…”

“Seni seviyorum, duy işte, sana yıllardır âşığım, SENİ DELİLER GİBİ SEVİYORUM!”

Ve o vahşi öpücük… Ji Ah tüyleri ürpererek elini dudaklarına götürdü.

Ardından, karaoke yaptıkları o gün: “I’m lucky I’m in love with my best friend… Lucky to have been what I’ve been…”

Kang Hyuk’un kendisine ışıl ışıl gözlerle baktığını anımsıyordu Ji Ah. Sahnede birbirlerine gülümserlerken içinde yükselen o sıcacık duyguyu…

Sonra birden, karanlıklar içerisinden fırlayıp Ji Ah’nın kullandığı arabanın altında ezilmek ister gibi önüne çıkan Kang Hyuk’un yüzü geliyordu gözlerinin önüne… Onun ıstırapla, çaresizlikle dolu sesi: “Ben kalbimin kırılmasına alışığım Ji Ah… Sorun o değil. Ama, ah… Ah, bir bilebilsem… Senin üzülmeyeceğini bilsem… Bundan emin olsam… Belki o zaman biraz daha rahat olurdu içim…”

Ji Ah gözyaşlarına hakim olamadı: Bu kadar büyük bir sevgiyi hak etmek için ne yapmıştı Tanrım?!

“O seni sevmekten bir an bile vazgeçmedi,” dedi bu kez Min Seo’nun sesi. Ji Ah bir kez daha hıçkırdı: Mutluluğu ne çok kez teğet geçmişlerdi! Ama artık yeterdi: Artık mutlu olmalarının zamanı gelmişti!

O zaman şöyle yapalım,” dedi anılarında, genç Kang Hyuk. “Birbirimize otuz yaşına gelene kadar süre verelim: Eğer bu sürede ikimizden biri deliler gibi âşık olacağı birini bulursa o zaman anlaşma bozulur. Ama eğer ikimiz de otuza kadar başkasına âşık olmazsak bu sözü hatırlayacak ve birbirimizle evleneceğiz! Ne dersin?

17 yaşındaki Ji Ah:

“Tamam, varım!” diye bağırdı neşeyle. “Ama… ama bir sorun var.”

“Neymiş o?” Ji Ah dişlerini göstererek afacanca sırıttı:

“Doğumgünlerimiz aynı değil ki! Hangimiz otuza gelene kadar bekleyeceğiz??”

Kang Hyuk kafasını kaşıdı: “Doğru diyorsun… O zaman şöyle yapalım: İkimiz de 2012 yılında otuza basacağız, değil mi? O zaman tam 31 aralık 2011’de saat geceyarısını vururken eğer hayatımızda birisi yoksa tam bu noktaya gelir, birbirimize bu sözü hatırlatırız. Tamam mı? Anlaştık mı?”

Şimdi Ji Ah: “Anlaştık Kang Hyuk,” diyordu içinden. “Sözümü tutmaya geliyorum… Lütfen, lütfen bekle beni! Lütfen sen de orada ol! Lütfen…”

Ve birden, soluk soluğa durdu.

Onu görmüştü…

Kang Hyuk nehir kenarında bir banka oturmuştu. Elinde bir soju şişesi vardı. Neredeyse boşalmıştı bu şişe. Yüzünde bir an bir gülümseme beliriyor, hemen sonra derin bir hüzünle bükülüyordu dudakları. Ji Ah bir süre yarı hüzün, yarı özlemle onu seyretti. Onun da tıpkı kendisi gibi anılara daldığını hemen anlamıştı.

Kang Hyuk’sa son bir defa gelmişti buraya: Şimdi sevdiği adamla yepyeni bir hayatın eşiğinde olan büyük aşkına veda etmeye gelmişti. Yarın yanına iki parça eşyasını alıp kitapçı dükkanını devretmeye bile uğraşmadan basıp gidecekti buralardan. Otuz yaşına girerken, kendine yeni bir hayat kuracaktı: Sevdiği kadının mutluluğunu uzaktan izleyen, onun mutluluğuyla yetinen, basit bir adamın hayatı…

Bir tek aşk yoktur acıya gark etmesin

Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara

Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda

Bir tek aşk yoktur yaşanan gözyaşı dökmeksizin

Mutlu aşk yoktur ama

Böyledir ikimizin aşkı da…

Birden, kendisini izleyen bir çift gözün varlığını hissetti ve başını çevirdi. Gördüğü manzara karşısında soluğu kesildi:

Ji Ah, bütün güzelliği üzerinde, yüzünde buruk bir gülümseme ile kendisini izliyordu.

Kang Hyuk hayal görüp görmediğini anlamak ister gibi gözlerini kırpıştırdı. O sırada Ji Ah yavaş adımlarla kendisine doğru ilerlemeye başlamıştı. Tatlı bir sesle:

“Selam,” dedi.

Kang Hyuk şoku üstünden atamamıştı, kekeleyerek:

“S-sen burda ne arı-arıyorsun?” dedi şaşkınca.

Ji Ah ise o sırada gelmiş, tam karşısında durmuştu. Yüzündeki tebessümü bozmaksızın hafifçe omuzlarını kaldırdı, lakayıt bir tavırla:

“Hımmm, biriyle burada buluşmak üzere sözleşmiştim,” dedi aldırmaz havalarda. “Gerçi üzerinden çok vakit geçti, bilmem kendisi hatırlar mı…”

Birden Kang Hyuk’un gözleri doldu: En acayip rüyalarında bile ummaya cesaret edemediği o müthiş hayal, şimdi hiçbir umudu kalmamışken gerçek oluyordu: Genç adam, bu an’ı bozmaktan çekinircesine, gözlerini kızdan ayırmadan ağır ağır yerinden kalktı. Onun tam karşısında durdu. Nefes bile almadan ona baktı.

Ji Ah da büyük bir sevgi ile ona bakıyordu şimdi. Sonra gözlerini kaçırdı, utangaç bir biçimde:

“Ben… senden özür dilerim,” diye söze başladı. “Bunca zamandır sana çektirdiklerim için… Hiç yapmam zannettiğim bir şey yapıp yakışıklı bir yıldızın büyüsüne kapıldığım için…”

Birden, Kang Hyuk’un kendi yüzüne uzanan eli, genç kızın sözlerini yarıda kesti. Kang Hyuk şefkatle onun yüzüne düşen perçemi kulağının arkasına geri atarken Ji Ah ürpererek sustu. Kang Hyuk’sa:

“Önemi yok,” diye fısıldadı. “Bunların hiçbirinin önemi yok… Sen bana geldin ya… Bu bana yeter!”

Ji Ah’nın birden gözleri doldu: Genç kız, yaşlı gözlerle baktı dostuna.

Sonra birden, onun kollarına atıldı!

“Özür dilerim! Seni seviyorum! Seni çok seviyorum! Bunu fark edemediğim için, bunca zamandır yaşananlar için, ben, ben… nasıl… neden…” Ji Ah ne diyeceğini bilemiyor, sözcükler boğazına tıkanıyordu.

“Tamam, tamam,” diye hafifçe güldü Kang Hyuk. Genç kızı sıkıca sardı, o ağlamaya devam ederken başının üstünü öptü. Ji Ah burnunu çekip başını onun boynuna gömdü: Oh, bu tanıdık koku… bu güzel insan… Genç kız yeniden ağlamaya başladı. Hem ona çektirdikleri için duyduğu derin pişmanlık… hem de sonunda ona kavuşmuş olmanın getirdiği büyük mutluluktan…

İki genç uzun bir süre böylece kaldılar. Ji Ah sessiz sessiz ağlamaya devam etti, Kang Hyuk’sa onu saran kollarını bir an bile gevşetmedi.

Sonunda Kang Hyuk:

“O zaman… verdiğimiz söz, hâlâ geçerli mi?” diye fısıldadı kollarındaki kızın kulağına.

Ji Ah yarı ağlar yarı güler vaziyette başını salladı. Kang Hyuk geri çekildi ve sevgi dolu bir gülümsemeyle onun yüzüne baktı. Ji Ah’ysa utanarak yüzünü saklamaya çabaladı:

“Suratım karman çorman oldu, sümüklerim aktı… Off!”

“Sen böyle de güzelsin,” dedi Kang Hyuk sevgiyle. Ama yine de cebinden bir mendil çıkardı ve sırıtarak ekledi: “Gene de sümüklü bir kızı öpmek yerine sümüksüz olanını tercih ederim!”

“Pislik!” dedi Ji Ah şakacı bir öfkeyle, ama mendili kapar gibi aldı çocuğun elinden.

Yüzünü ve burnunu silip yeniden Kang Hyuk’a döndüğünde, onun kendisine hayran gözlerle baktığını fark etti ve hafifçe güldü: “Burnum kıpkırmızı oldu, gözlerim şişti… Şimdi sümüksüz de olsam beni öpmek istediğine emin misin?”

Kang Hyuk ona baktı. Bütün duyguları gözlerindeki pırıltılarda titreşirken baktı ona. Hayatının aşkı, hayatının anlamı, hayatının kadınına bakar gibi baktı.

“Hem de bütün kalbimle…” diye fısıldadı.

Ve genç kızı sevgiyle kendine doğru çekti, gözlerini kapatıp aşkla uzun uzun öptü onun güzel dudaklarını. Ji Ah da aynı biçimde, bütün yüreğiyle öptü onu: Rüyalarındaki prensini, doğacak çocuklarının babası olacak, çok, çok sevdiği bu adamı…

Aynı anda, şehrin dört bir tarafından korna sesleri ve neşe dolu çığlıklar yükseldi, nehrin üzerinde havai fişekler atılmaya başlandı: Yeni yıla girildiğinin işaretiydi bu. İki sevgili, birbirlerinden ayrılıp gülümseyerek bakışlarını havai fişeklere çevirdiler. Elleriyse birbirlerinden bir an bile ayrılmamıştı.

2012, onların yılı olacaktı…

-SON-

Yazarın Notu: Öncelikle son bölümün bu kadar gecikmesi sebebiyle tüm okurlardan çok ama çok özür diliyorum. Ama fark ettiğiniz gibi final bölümü 2 bölüm uzunluğundaydı; bu sayede umarım size kendimi biraz da olsa affettirmişimdir. 😛 Bunca zamandır süren yazma serüvenimde benden yorumlarını esirgemeyen sevgili:

Ohyoonjoo

Harmony

Winpohu

Mydestiny

Işık

Şeyma

Egosantrikrapsody

Minekibuu

Canlina

Masalevi

Makino

Morzambak

Sessizgemi

Köroğlu

Asiruh

Kimbapsushi

Melichan

Lee

Nomuyeppudaa

Joseonginseng

Rosa

Birnamormanındapiknikyapankız

Gülefşan

Eskaymak

Tuğba Han

Kübra Çelik

Pabuçsuz Prenses

Sahra

Boice

başta olmak üzere tüm okuyuculara teşekkür ederim. Sevgilerimle ^^

46 thoughts on “On Altıncı Bölüm (FİNAL): Başka bir bedende, başka bir yüzde…

  1. Işık dedi ki:

    ühüüü… Hikarucum sen muhteşem bir yazarsın. Aslında şuan sana çok kızmam gerekirken (MinWoo’cu olduğumu biliyorsun) hikayeyi öyle ustaca bağlamışsın ki, JiAh la MinWoo birlikte olamadı diye üzülemiyorum bile :)) Ama haksızlık bu öyle değil mi ^^ SunAh unni nin de sonunda mutlu olmasına çok sevindim. Bu kadar erken final yapmasına üzülsem de (100 blm sürse bile okumaya devam ederdim), hem uzun, hem şaşırtmacalı hem de güzel final gönlümü aldı ^^ Yeni hikayelerini merakla bekliyorum :))

    • teşekkür ederim canım benim ^^ şu anda bana her türlü çemkirebilirsin, haklısın. min woo’culara fena kazık attım, ama bir kere de 2. erkeğin yüzü gülsün beah.. 😀 😀 yine de gönlünü alabildiğime sevindim, çok çok öpüyorum ^^

  2. Ahhhh! Çok duygulandım ama… 😦 Sanırım Kang Hyuk’çuymuşum ben bunca zamandır. Çok mutlu oldum onunla olmasına ❤ Herkesin sonu mutlu bitti oh! Ellerine sağlık Hikarucum ^^ Yeni hikayelerini 24448753965425 gözle bekliyorum.

    (Ay ben bir şu köşeye gidip ağlayacağım, dayanamayacağım sanırım. Gözüme aşk kaçtı. 🙂 )

    • ahaha, süpersin yaa 😀 “gözüme aşk kaçtı” asajsajasksak 😀

      2. erkek sendromu dediğimizden bende de var… ama bu hikayede gerçekten çok zorlandım; min woo’yu itici, gıcık bir tip gibi düşünüyordum başta, ama çocuk çok sevildi yaa 😀 birazdan min woo’cular gelip blogu basacak ve beni kesecekler sanırım :S gene de bu riski almaya değerdi 😉 beğendiğine çok sevindim, yorumun için çoook teşekkürler ^^

      • Biz kız milleticenek gıcık erkeklere bayılırız zaten ^^ ama Kang Hyuk faktörü varken gıcıkları unutabilirim kendi adıma hiç sorun değil 😀
        Asıl ben teşekkür ederim böyle güzel bir hikayeyi bizimle paylaştığın için. ^.^

  3. ooow diyorum ne desem bilemiyorum no comment 😛

    ben ji ah’ın kang hyuk’la olmasına şaşırmadım üzülmedim de yalnız en sevmediğim sonlardan olmuş. mesela herkes daisy’i çok sevmişti ama ben hiç sevmemiştim. tüm film boyunca bir kişiyi çılgınca sev sonra son dakika onu unutup eski ya da ilk aşkına dön. keşke min woo aşkından ölseydi 😛

    bu bölüm ortalara gelince hafif sinyal verdi final durumunu ama ben yok belki olmaz dedim son ana kadar 🙂 hele bir ara ji ah rüya gördü kimi sevdiğini anladı ya öyle muammada bırakacaksın bile sandım…

    her ne kadar kurgu iyi olsa da hikaye bitince bende bir şeyler eksik kaldı. neyse hayatta zaten hiç istediğimiz gibi gitmiyor kang mutlu oldu diye sevinelim 😛 ben şoktayım yorum yazamıyorum:P

    Adımızı da yazmışsın çok mutlu oldum asıl ben teşekkür ediyorum hikayelerini bizimle paylaştığın için 🙂

    • ne desen haklısın 🙂 min woo’cuların karşısında boynumuz kıldan ince 😛 ama min woo’yu öldüremem yaa, kıyabilir miyim ben ona? tarihi hikayedekilere bile kıyamadım, halbuki öldürsem daha dramatik olurdu 😛

      ama dizi boyunca bir başkasını sevip sonra ilk aşka dönme olayı pek öyle değil bence: ji ah’nın min woo kendisini öpene kadar ona karşı bir duygusu yoktu. sonra böyle yakışıklı, ünlü bir adamın ilgisi onun da başını döndürdü (ben olsam bana da olurdu, çok güzel empati kurabiliyorum :P) ardından min woo’nun savunmasız yanını gördü, ona biraz anne şefkatiyle karışık bir sevgi geliştirdi. min woo ile ayrıldıkları sahnelerde ise “ben bu aşk olmadan nasıl yaşarım??” demek yerine “beni asıl üzen onun güvenini boşa çıkarmış olmak… onu yaraladım, iyice savunmasız bıraktım!” diye vicdan azabı çekiyordu. yani en baştan beri ji ah hayatında sadece kang hyuk’a aşık olmuştu, o aşkı da iyice derinlere gömmüştü; ben sadece onun tekrar günyüzüne çıkmasına yardımcı oldum 😛 😀 😀 umarım mantığımı anlatabilmişimdir canım. yorumların için tekrardan teşekkür ediyorum, yazdığınız her cümleyle çok mutlu oldum, nomu nomu komawo! 🙂

      • canım beni yanlış anlamışsın benim bahsettiğim ji ah değil zaten onun sevmediğini biliyorum zaten şaşırmayıp üzülmediğimi de yazdım. dönen min woo çılgınca sevdi ji han’ı rüyasındaki prensesin diğer kız olduğunu anlayınca hafif muamma kalsa da bıraktı unuttu hemen ondan bahsettim 🙂 yoksa zaten kız hiç sevmedi(aşk bakımından) bunun herkes farkındadır 🙂

        yine de mutlu son işte:P karakterler mutlu bir kısım okur mutsuz:P şaka 🙂

      • ha pardon o zaman, ben daisy’yi de izlememiş olunca işte, esas kızdan bahsediyorsundur diye direk ji ah’yı savunmaya geçtim böyle 😛 biane 😛 😀 min woo biraz tepkisiz kaldı, doğrudur… çocukcağız şok üstüne şok yaşadı, ona da hak vermek gerek: hyo rim’e yaptığı haksızlığı yeni fark etmişken bir de üstüne kaderle ilgili bütün teorileri yıkılmışken ji ah’nın ondan ayrılmasının acısını daha pek anlamadı bence, birkaç gün sonra aklı başına gelip “ben ne ettim?? sevdiğim kızı niye kendi ellerimle başkasına gönderdim??” diye dizlerini dövebilir, asajssakslsal 😀 böyle yani… tekrar teşekkür ettim, ama reca ediciğim siz de mutsuz olmayınız sevgili okur 🙂 😀

  4. Ulan Ji Ah zillisi senin yüzünden az çekmedik bebeğim Kang ile ama bölüm başında nedense garip bir his ile olacakları tahmin ettim, olan her yeni gelişme şapşal sırıtışımın sınırını genişletti ❤

    Jisub ve junkiyi yatakta hayal edemediğimden (aynı anda 😛 ) köpüş olduklarını hemen anladm hehe ( Mine kıza toplaşıp köpüş alalım kampanyasını başlatsak mı?)

    Sun Ah unni reklam piyasasını alt üst ederek 3 5 reklamı birleştirerek harikalar yarattı ve sonunda masum menejari tavladı hehe İdolümüzsün unni (:

    Minwoo şi mutlu olmana sevindim delikanlı ama en başında söz dinleyip beni sinir hastası etmesen nolurdu ha ne olurdu! Mallığına doyma bak kız sütten çıkmış ak kaşık oldu bi anda. Ben sana mal dediğimde kimseler inanmıyordu nihahahaha

    Kang hyuk tayfası 90. dakkada çohpisgol attı sayın seyirciler Sayın hikaru sultan seni çoooog seviyore ❤

    Telden bu kadar yorum yazabiliyorum. Muhteşem sevimli ve oldukça etkileyici bir hikayeyi daha sonlandırdık içim ürperiyoooor ya yenisi yoksa????? Ellerine sağlık canım yeni hikaye haberiyle bekliyoruuuz

    • yani bilemiyorum, bence bu bölümden sonra ellerime kapansan, “hikarucum, bunca zamandır sana boşuna çemkirmişim… sen ne büyükmüşsün, affet!” desen olur bence 😛 ahahaha 😀 😀

      jun ki ve ji sub’ı “aynı anda” aynı yatakta hayal etmek?!?! threesome?! ohmaygat, jesus! vay arkadaş, biz de burda romantik kızlara hikaye yazıyoz zannediyoruz… piii, LA’de görünce daniel’e söylüycem işte! 😛 😀

      sun ah unni idolümüz yav, valla hatun kafasına koyduğunu yaptı! aslında onlardan daha da bahsetmek isterdim ama her şeyi çabuk geçmek zorunda kaldığım halde 2 bölümlük sürdü final, artık gerisini aklınızda tamamlayınız efenim 😉

      “Kang hyuk tayfası 90. dakkada çohpisgol attı sayın seyirciler Sayın hikaru sultan seni çoooog seviyore <3" bu lafını çerçeveletip duvarıma astım, her gün bakıcam 😀 😀

      senin de ellerine sağlık cadım benim ^^ artık oyun'da da bana yaparsın bi güzellik, ehehe 😀 (şaka şaka, min woo+jihyun tayfası şimdi gelip beni boğacak! :P)

  5. Hyuk-ah(?) all iz well tatlım hayat da böyle.Elden bazen hiçbir şey gelmiyor güzel oğlum.O kadar çemkiriyordum ama çok üzülüyorum şu anda sana.Gel ofsayt osmanlığımızı da alıp gidelim bu diyarlardan 😀

    “Çünkü bayanlar baylar, bir kadını mutlu etmek için mücevherlere, pahalı tatillere, boy boy fotoğraflarının dergileri süslemesine gerek yoktur: Onu çok sevmeniz ve bu sevginizi gösterecek biçimde hareket etmeniz yeter de artar bile… Ve benim sevgili Kang Hyuk’um, sevdiği kadını dünyanın en mutlu insanı yapacak kadar geniş bir gönle sahiptir…” yihuytttt kalemine sağlık (konfetiler havai fişekler)

    Hyo Rim aşkından kanlı,afedersin balgamlı verem olmuş olmasın asjhgsd vah evladım yazık.Bana da püü insanlarla dalga geçiyorum birde sdjgsd.Hyo Rim kızım ne olursa olsun kuyruğu dik tutacaksın evladım.Annen sana öğretmedi mi? Deliler gibi aşıksa demek.Ay iyice dram is coming oldum ben burada.çok üzülüyorum çocuklara be.Aha o yeşil zımbırtı Hyo Rim’in evinden mi çıkacak acaba.

    asgajhfds unni yea harikasın ha.İyice gag programlarında çıkan reklamlara dönmüş ha orası.geri kalan her şey falan gülse’ciğimin eski programını hatırladım.Sonunda hayalleri de gerçek oluyor demek.Haaaa? valla ben de.Nasıl ulan,ne ara oldu aşk meşk olayı.ahjussi emin misin bak son kez düşün bir.ahsgajhga oğlum bacanak denir ona ya hay allahım.Sen elin Korelisinin içine Türk aile yapısı koyarsan böyle karıştırır her cacığı işte sajhg.

    Ulan Mİn Woo yea sen bunun için mi Hyo Rim’den ayrıldın.Te allam.Kesin dev yanlış anlaşılan da bir durum var o zaman.Kıza bir soraydın böyle böyle dedin ama bunları da duydum ne diyorsun falan de.Ama yok illa dramdan gebereceğiz burada.Neyse hayırlısı buysa demek ki:D Allağh şarkıyla da dramı iyice körüklemişsin.Ciğerlerim dağlandı yeminle 😀

    Ühü yıllar geçti de bu olaylar gerçek sandım he.Mutlu oldum.Saniyelik duygu değiştiriyorum burada valla sistemim çökecek.

    Bu tarihilerin dramı amağğnn.Gidin bir paralel evren bulun orada istediğiniz gibi yaşayın lan.Allahım sen insanoğlunu böyle aşksal dramlarla sınama yareppim.”Yüreğimdeki duyguları ve hafızamdaki güzel anılarıyok edemeyeceklerine göre hiçbir şey kaybetmiş sayılmazdım” nesilden nesile aktarılası kelamlar ediyorsunuz mirim 😀

    asjhghasfdgahsfdgasfdgasgfgdas ay buraya daha fazla random gülüş gelecek yarısını da evde güldüm de geldim.Oğlum her şey köpekler yüzünden miydi yani.Min Woo safi salak mıymış yani.Ay dur biraz daha random gülecem izninle ajfashgfasghdfsg.Ters köşe olduk bu dede-nine muhabbetinde ama en çok burayı sevdim bak.Çok güzel bağladın olayı afferim ^^

    Afedersin seni bir tur dövebilir miyim? Bu ne biçim son ulan yea.Bir anda da vazgeçtiler hemen.Büyük aşıktılar güya.Mektup gerçeği ortaya çıkınca Min Woo he tamam oldu karşim deyip kızı bıraktı.Bu muydu lan sizin aşkınız ühühühü biz bu hikayeyi boş yere mi okuduk şimdi.Küstüm yea ben küstüm valla.En başta sana acımıştım ya hyuk geri alıyorum ulan keşke beter olsaydın huh asjhgdjas

    Nasıl çemkirsem onu bile bilemiyorum şu anda.Ben şoku atlatıp geliyorum.Hatta içip içip kapınıza dadanan sayko olacağım görürsün.Sonu kötü olduğu için ben sana teşekkür etmiyorum huh asdjjhsgdfa.Hikayeler de güldürmedi anasını satayım ben bilek kesmeye gidiyorum.Yeni hikayelerde görüşmek üzere 😀 Bir daha okumuycam gerçi ama olsun huh 😀 (hepsini okudu)

    • yorumuna ne kadar güldüğümü tibitır aleminden herkese ilan ettim zaten, bi de burdan ediym kokcum: sen sinirliyken de pehşeker oluyomuşsun ya meğer! 😀 😀 ofsayt osman zannettiğin oğlan son anda gelişen bir atakla kızı kapınca fena oldu ama di mi, işte acıma yetime, döner…ehem, neyse. 😛 “beter olsaydın” bedduaların burda çınladı.

      ayrıca ipuçları güzel yakalanmış, tebrik ediyorum: “Aha o yeşil zımbırtı Hyo Rim’in evinden mi çıkacak acaba.” heee, yorumunun geri kalanını düşününce “vah benim garip yavrum çilekeş yavrum, daha çekeceğin var” diyesim geldi, ehuehe 😀

      “Ühü yıllar geçti de bu olaylar gerçek sandım he.Mutlu oldum.Saniyelik duygu değiştiriyorum burada valla sistemim çökecek.” ahjsajsajajkas 😀 klasik bir senarist numarası olan rüya sahnesine başvurdum orda, bütün sisteminizle oyuncak gibi oynuyorum, nıhahaha! 😀

      “Bu tarihilerin dramı amağğnn.Gidin bir paralel evren bulun orada istediğiniz gibi yaşayın lan.Allahım sen insanoğlunu böyle aşksal dramlarla sınama yareppim.” amiğğğnnn!! tarihiler böyle işte, ızdıraplarını çok içten yaşamışlar hacı… sonra da niye hepsi genç yaşında ince hastalıktan rahmetli oluyo, işte bu yüzden 😛

      “Afedersin seni bir tur dövebilir miyim?” asjhsakaksalkasklaslk 😀 😀 😀 sen böyle rica edince hayır demek mümkün mü, buyur gel kuzum. yalnız kafaya çalışmayalım lütfen, ekmeğimizi beyin hücreleriyle kazanıyoz, asasakjasjsal 😀 her şeyden çabuk vazgeçmeleri konusunda haklısın, hikayenin en zayıf halkası orası oldu… işte yazar sakız gibi uzayan yazıdan sıkılınca, böyle biraz hızlı geçince öyle oluyo şekerim, affınıza sığınıyorum 😛 ama hikayeyi niye boşuna okumuş olasınız ayol, rüyalarımdaki prenses kang hyuk’un bakış açısını da anlatıyor olabilir pekala 😛 😛 😛 (tamam tamam kızma, sen birinci adamcısın biliyorum) bi daha bu kadar pis bi ters köşe yapmam, söz. yazarsam oku bak, senin yorumların olmadan tadı çıkmaz onun 😉 sağolasın cnm benim, öperim ^^

  6. Upuzun bir yorumun ayak seslerini duyuyorsunuz, şimdiden bilgilendirmek istedim ^^” 😀

    Unni inan diyecek tek kelime bulamıyorum, nutkum tutuldu. Sen gerçekten de idolümsün. Bence bu senaryoyu sat, bu konuda samimi duygu ve düşüncelerimi söylüyorum. Bu öyküyü diziye çekmek için yarışacaklarını şimdiden görebiliyorum. Ciddiyim bu senaryoyu satmalısın. Klişe yıkacağından emindim ama kalbimin bu kadar küt küt atacağını düşünememiştim, inan şu an ne desem hislerimi anlatmaya yetmeyecek.

    Bölüm hakkında da bir yorum yapacağım ama genel bir değerlendirme yapmak istiyorum en başta. 🙂 Yalnız ben yine söylüyorum, kalbim halen hızlı hızlı atıyor ve cümlelerimi toparlayamıyorum. Hatam varsa affola.
    Hikaye baş döndürücüydü. Sahneler, olaylar, konuşmalar, hepsini yaşadım. Sanki yanımdaydılar, her şey olurken ben de köşede kenarda gözetliyordum sanki onları. Film izler gibi hissettim, okumak denemez buna, bu ayrı apayrı bir deneyim. Sen karakterleri karakter olarak bırakmadın, kağıttan fırlattın, canlandırdın, bizden biri yaptın. Ji Ah ve Min Woo diyenlerdendim ben ama şu an gram üzgünlüğüm yok, üzgünlük müüüü mutluluktan uçuyorum ben şu an! Çünkü en doğru son buydu. VE klişeleri öyle bir yıktın ki unni hayran kalmamak elde değil! Her zaman birinci erkeğin kazanmayacağını, aslında hikayede birinci-ikinci karakterin olmadığını, hepsinin eşit olduğunu anlattın ki bu bence bir devrim. Bize dayatılana büyük bir yıkım. Takdir ettim ve de bayıldım. Serim-düğüm-çözüm çok çok çok çok iyi. Kurgusu çok iyi planlanmış, sen bölümü geciktirdim diye üzülmüşsün ama profesyonel senaristler bu senin yaptığının milyonda hatta milyarda birini yapamazlardı şu kısacık zamanda. Bu kurguyu rayına oturtmak için bence bu zaman çok yerinde olmuş, hiç de geç filan değil. Not: Öyle akıcıydı ki iki bölüm uzunluğunda olduğunu bile fark etmedim, cümleler olaylar sahneler gözümün önünde oynandı bitiverdi. Keşke devamı da olsa diye parçalıyorum şu an kendimi hatta.

    Devam edeyim. Bölüm yorumum: Min Woo’ya üzüldüm mü üzüldüm. Çünkü çocuk büyük bir şok yaşadı, Ji Ah’ı gerçekten çok sevmişti. Ama kader meselesi su yüzüne çıkmasa “sen beni kandırdın” davasının bitmeyeceğini de biliyor muyduk, evet. 😉 Eh kaderde de yokmuş, bu aşk burda biter. Yüz meselesi aklıma takılmıştı ama bölüm adıyla bunu da mantık çerçevesine almışsın. Başka bir beden, başka bir yüz. İşte bu! Ha Rim’in buluşturma yöntemi de olabilir, prenses gerçekten Ji Ah’ya da benziyor olabilir. (İkinci ihtimal cidden korkunç :S Hyo Rim’e bakıp prensesi hatırlayabilmek ov çok zor) Merak unsurunu yerli yerinde tutmuşsun ama, bu da önemli noktalardan olduğundan uzatmadan geçiyorum. 😛 Ama havada kalan bir mesele vardı unni. Min Woo, babası ve şirket; Ji Ah’nın mezun olduğu bölüm. Ben oradan bir şey bekliyordum aslında ama bu tahminim tutmadı maalesef. Gerçi köpeklerle ilgili olan fikrim tuttu! 😀 😀 Ah Hyo Rim ah, köpeklerine oğluşlarım demesen, erkek yerine koymasan olmaz mıydı? Ya sen Min Woo? Ayıp değil mi sormadan etmeden peşin hüküm vermişsin? Çok yanlış yaptınız ama sonunda kader birleştirdi işte sizi. 🙂 O kolyede bir iş olduğunu anlamıştım. *-* Bağlandığı yer de süper olmuş. 😉 Abla kardeş ilişkilerine, bölümde aralara serpiştirilen gülümsememizi büyüten esprilere de bayıldım. JiSub’la olan reklamdaki atak da süperdi 😀 Ve reklamlara olan göndermeler de gözümüzden kaçmadı efenim 😛 Çok hoş olmuştu!!!! ^_^ Menajerle iyi bir çift oldular. Aslında ben hikayedeki bütün çiftlere baya sevindim. Özellikle söylüyorum, Min Woo Ji Ah olsaydı bu kadar huzurlu ve mutlu olmazdım, bundan eminim. Herkes ruh eşini sonunda buldu. ^^

    Yalnıııııııız kızın ettiği bir laf içime dokundu. “Bir yıldıza kapıldım gittim” İyi de sen aşık oldun Ji Ah, herhangi bir akıp kaybolma durumu yok, siz birbirinizi sevdiniz. Böyle de insafsızlık olmaz ama canım aaaa, resmen çocuğu suçladın “beni etkiledi benim niyetim yoktu” diyerek. 😦 Bu laf cidden içimi acıttı, Kang Hyuk zaten senin Min Woo’yu sevdiğini -mazide kalan bir aşk diye tarihe gömülebilir- biliyordu, niye böyle bir cümle kurma gereği hissettiğini merak ettim Ji Ah. :/

    Şu lafınaysa bayıldım: “Kang Hyuk sıradan bir adam olabilir, ama o bir kadını tüm bu şöhretli yıldızlardan, yakışıklılıkları ile baş döndüren adamlardan çok, ama çok daha mutlu edebilir!” diye bağırmamak için kendini zor tutuyordu. “Çünkü bayanlar baylar, bir kadını mutlu etmek için mücevherlere, pahalı tatillere, boy boy fotoğraflarının dergileri süslemesine gerek yoktur: Onu çok sevmeniz ve bu sevginizi gösterecek biçimde hareket etmeniz yeter de artar bile… Ve benim sevgili Kang Hyuk’um, sevdiği kadını dünyanın en mutlu insanı yapacak kadar geniş bir gönle sahiptir…” Kesinlikle katılıyorum!!!!!!!!

    Bu güzel hikayeyi bizlerle buluşturduğun, paylaştığın için asıl ben teşekkür ederim unni. İyi ki varsın. Ve yine söyleyeceğim: Sen bu senaryoyu saaaaat. ^^

    • oy oy oy! yahu ben bu sözleri duyar da feci halde duygulanmaz mıyım, nasıl teşekkür edeyim ben sana canım benim? genç ve harika bir beyinin idolü olmak nasıl büyük bir gurur, çok ama çok teşekkür ederim bu güzel sözlerine 🙂 senaryoyu satma işi olur mu olmaz mı bilemem, açıkçası pek anlamam bu işlerden (kendime soo hyun gibi bir menajer bulsam iyi olacak :P) ama sizin yorumlarınızı duymak her şeyden değerli zaten…

      “Ji Ah ve Min Woo diyenlerdendim ben ama şu an gram üzgünlüğüm yok, üzgünlük müüüü mutluluktan uçuyorum ben şu an! Çünkü en doğru son buydu. VE klişeleri öyle bir yıktın ki unni hayran kalmamak elde değil! Her zaman birinci erkeğin kazanmayacağını, aslında hikayede birinci-ikinci karakterin olmadığını, hepsinin eşit olduğunu anlattın ki bu bence bir devrim.” vuaahh, işte budur!!! resmen aklımı okumuşsun. açıkçası kang hyuk hikayede hep geri planda kalmış olsa da, benim için 2. erkek değildi: çünkü onun ve ji ah’nın, min woo-ji ah çiftinde olmayan bir bağı vardı: birlikte geçirdikleri 15 yıl… oysa hikaye ji ah’nın hayatının sadece son 2 ayını anlatıyordu. dizilerde klasiktir, iki insan birbirine 2 haftada aşık olur, bizden de buna inanmamızı beklerler. ama aşk o kadar kolay bir şey değil. daha doğrusu, aşk belki bir anlık (ya da buna hoşlanma/tutku diyelim), ama güçlü bir sevgi ömür boyu süren bir şey… bunun için ise iki insanın birbirini yakından tanıması gerekiyor, tıpkı ji ah ve kang hyuk gibi…

      ayrıca şurda da harika bir nokta yakalamışsın: “Min Woo’ya üzüldüm mü üzüldüm. Çünkü çocuk büyük bir şok yaşadı, Ji Ah’ı gerçekten çok sevmişti. Ama kader meselesi su yüzüne çıkmasa “sen beni kandırdın” davasının bitmeyeceğini de biliyor muyduk, evet.” kesinlikle öyle! min woo bir önceki bölümde ji ah’yı ne kadar sevmiş olsa da onu affetmeye yanaşmıyordu. ama ne zaman ki bu rüyalar-kader meselesi ortaya çıktı, min woo olayın büyüsüne kapılıp ji ah’yı affetti… öte yandan, bir zamanlar belki de en az ji ah kadar sevmiş olduğu bir başka insanı, hyo rim’i, sırf kendisine yalan söylediğine inandığı için tek kalemde silip atmıştı. eğer rüya olayı fos çıkınca ve üstelik hyo rim’in suçsuz olduğunu öğrenince hâlâ ji ah’ya tutunmaya devam etseydi, kendi karakteriyle çelişecekti. tabii burda demiyorum ki min woo ji ah’yı sevmedi, hayır çok sevdi. ama aldatıldığına inanırken bu sevgiyi kalbine gömüp gitmeye hazırdı, o yüzden şimdi de ji ah’yı kolaylıkla serbest bırakması bence çok mantıksız olmamalı… (yine de bu sahneleri biraz daha uzatabilirmişim, orası ayrı…)

      min woo’nun babasının şirketi ve ji ah’nın orda çalışacak olması gibi fikirler zaman zaman aklımdan geçmedi değil… ama sonra vazgeçtim; çünkü bu durum o yan hikayeyi uzattıkça uzatacaktı; min woo ve babasının sahnelerine, min woo’nun aktörlük/iş adamlığı ikilemine falan girecektik, o yüzden geçen bölümde (biraz buruk da olsa) o konuyu babanın son kez kapıya gelişi ile kapatmış olduk.

      “Yalnıııııııız kızın ettiği bir laf içime dokundu. “Bir yıldıza kapıldım gittim” İyi de sen aşık oldun Ji Ah, herhangi bir akıp kaybolma durumu yok, siz birbirinizi sevdiniz.” burda hemen ji ah’nın duygularını biraz daha açıklamaya çalışayım: ji ah, sizin de fark ettiğiniz gibi, aslında min woo’ya hiçbir zaman öyle derinden aşık olmadı. ilk defa öptüğü sahneyi hatırla, aklından geçen: “aman tanrım, min woo beni öpüyor” değil, “aman tanrım, kore’nin en ünlü yıldızlarından biri beni öpüyor!” cümlesiydi. yani ji ah biraz da min woo’nun karizmasına tav oldu 🙂 burda da kang hyuk’a aslında bunu demek istiyor, yoksa tabii ji ah da min woo’yu sevdi, belki ona deli gibi aşık olmadı ama onu yalnız bir çocuğa duyulan şefkatle karışık bir biçimde sevdi… yalnız ilk etkilenmesi min woo’nun aktörlüğü ve karizması ile ilgiliydi, üstelik kang hyuk ona aşkını ilan ettiği halde min woo’ya gitmişti ji ah… şimdi bu yüzden kang hyuk’tan özür diliyor; “min woo beni baştan çıkardı, suçlu odur” demek istemiyor 🙂

      işte böyle… piii, bi hikaye daha yazdım burda 😛 tekrardan bu güzel yorumun için çok teşekkür ediyorum canım, sizin gibi pırıl pırıl gençlere ilham verebiliyorsam bana ne mutlu 😉 çok çok öpüyorum, sevgilerimle ^^

  7. ya ben kendimi final psikolojisine hazırlamamıştım başlığı görünce bir an boş boş baktım ekrana :’)

    kang hyuk asıl bunları düşündüğü için aptal! sanki ji ah min woo’nun şanına, parasına, ünlülerle olan arkadaşlıklarına aşık oldu! peh! bak gider ayak kızdırdın beni -.-
    itiraf edeyim korkuyorum! son bölüm ve sırf bu yüzden bizi şoka sokmak için ji ah’ı bi anda kang hyuk’a döndürmenden ciddi anlamda korkuyorum. tabi içimden bir his “yok canım hikaru böyle bir şey yapmaz. o yapsa yapsa bizi bu şekilde düşündürüp gerdikten sonra olması gereken sonu yapar. bak hemen oltaya geldin hehe” demiyor da değil ama bilmiyorum O_O
    “Min Woo-şi gibi bir yıldız dururken zavallı Kang Hyuk’un ne şansı olabilir ki, kendisi de bunu biliyordur” ya niye herkes orta sınıf ev kadını gözüyle bakıyor olaya? tamam çocuk varlıklı ve ünlü olabilir hatta inanılmaz yakışıklı da olabilir ama konu burda aşk değil miydi? neden herkes bi anda somut şeylere önem vermeye başladı fff. -ji ah canımsın kalp. bi doğru düşünen sensin ama düşünme min woo üzülürse gelir o saçlarını tek tek yolarım -.- ‘
    o yeşil taslı kolye hyo rim’de çıkarsa ve kaderimiz bu değil der birbirlerini bırakırlarsa hiç hoş olmaz ama.
    “Hatta Hyo Rim-şi’yle onuncu göbekten kuzen filan olabiliriz!” bence aile içi bi sorun yüzünden bunlar yıllar önce birbirinden kopmuş ve hiç tanışamamış kuzenler ->türk filmi tadında ama olur olur yani dimi 😀
    hyo rim’in onur monur bir şey bırakmaması da çok acı ya. yapaydık onu da kang hyuk’la o da mutlu olaydı :’)

    jsdfgbsdkjgbsdkjbsdfjgbşsdjfgbsşdfgbsşdjbdşjgdşbsdfş sun ah’dan da tam bu beklenirdi! şekşi kadın yani engel olamadı kendine ne yapsın. ji sub da bırakmıştır zaten kendini reklam bir anda masum temasından çıkıp coşkulu temaya geçiş yapmış ksdfblkdsfgbdgbfghfdhjf. cınım ya, sun ah yaa sen olmasan dram dram börümüz kıyılırdı şurda. iyi ki varsın kalp. -hadi şu menajeri de kap da rahat edelim iyice kljsdflksdfgbsghfj-
    kız kardeşi bilgisayar ekranına bönbön bakarken bir anda sol elini yumruk yapıp karnına doğru “yes!” diyerek çektiğini gören abla, “sen ne yapıyorsun yine bilgisayar başında? delirdin iyice arada kalk şunun başından” tepkisini verip kardeşi hakkındaki endişelerini dile getirdi.
    aile içinde olay oldu minwoo’nun görümce demesi ya. hatta şöyle anlatayım: min woo’nun görümce dediğini gördüm, güldüm ve hemen yorum sayfasına geldim (evet hikaye 2 sayfada açık birinde anında yorum yapabilmem için dskfhslkgbghfg) ve hani çok bilgiliyim ya, düzelteceğim ya o görümceyi güldüm ettim falan sonra kaldım “ne deniyodu ona ya” diye. ablamla uzun uğraşlar sonucu kafa patlattık ve bulduk sonunda!!! OLUUMMMM NE GÖRÜMCESİ BACANAK O BACANAK KJDFBSGBDSGBLKHBG. sen atlatmamış mıydın o feminen olayları naptın ya kdbflksbgdfgfhjf.
    boşa giden bi 20dk O_O yazmışsın zaten! of şuan ağlayabilirim fff.
    min woo burda hyo rim’i kıskanmıyor dimi? öyle bir şey yok dimi? o reklam filmindeki ters köşeyi bize yapmayacaksın dimi?!! O_O
    aha flashback geliyiiii…
    OHA! çocuk yanlış anlamakta haklı ama “Böylece Min Woo-şi, Ji Sub ve Jun Ki’den sonra yatağıma giren üçüncü erkek oldu!” bu ne demek yav yuh!
    hikayenin başlarında “hyo rim de mutlu olsun ji ah da” diyodum ya. hah işte onu tekrar diyorum. arada nefret ettirdi hyo rim kendinden ama çok acı çekiyo cınım ya çok üzülüyorum ona da 😥

    aradan yıl geçse söylerdin dimi? ji ah şimdiden aile olduk mutluyuz rüyaları mı görüyor yani O_O bi dakka ya bu rüya çok uzadı? rüya değil mi yoksa :O yıl mı atladılar O_O hem de haber vermeden :O noluyor yav? oh be! ben de korktum bir an rüya değil diye.

    hah! hyo rim’in soylu olabilmesi bu olaya dayanıyor kesin! ama mektupları he ran geri veridiyse şuan nasıl oluyor da ji ah’ın elinde? hatta biraz ilerleyince mektuplar yine el değişti. min woo’yla aynı yere takıldık ama bu pek olağan bişi değil kdjfbdflkblkhfhdfg

    KADHFASKGBDFLJGBSDFJGSŞFJGBSDJGSLDFGBDFJGSDF demek ji ah’ı erkek sandığın dönemlerde ona neler yaptırdığını hatırlıyorsunuz beyfendij skfjbfbdfjgbdsfşgjbfghjbghdfg. bir de “Bu arada her şey için teşekkür ederim! Senin yaptığın masaj, Ji Han’ınkinden kat kat iyiydi!” dedi ya djsfjgbşdljbjhjjkhjdf. ayıptır ya jgbvkdfgbşghhjk

    doğal karizma mı? yoksa bir anda ortaya çıkan seksapaliten mi? sun ah bence bunu bi düşünmeli kfbkgbdlfkbfghdfjgjkdgh.

    elim ayağım titremeye başladı! ji ah ne amaçlıyor öyle ya? bunları niye karşı karşıya getirdi?!
    aha şimdi düşüp bayılıcam! jun ki ve ji sub mu?!!
    ve tipik şeyma okuyamamaları baş göstermiş durumda. 3ü? min woo’nun rüyaları? ji ah ha rim’in soyundan mı yani? ay bana bir şeyler oluyor
    o rüya sahnesinden sonra okumayı bırakıp o kısmı son bellemeliydim! neden devam ettim ki of ya!
    yo yo yo yo yo yo ben böyle bir şey kabul etmiyorum. hayır ya ji ah min woo’yu bırakmış olamaz. rüyasında gördüğü sahnedeki çocuklarının babası kang hyuk olamaz! hayır bu olamaz ya.

    bakıyorum min woo durumu hemen kabullendi! film yapımı, “He Ran rolünü de sen oynamayı düşünür müsün?” falan! lan daha dün deli gibi ağlamıyor muydun ji ah için? noldu o büyük aşkına? hani aşkınla barışabilmek için taeyangı kullanan adam? HANİ NERDEEEE?!!
    HYO RİM MUTLU OLSUN DEDİM AMA MİN WOO’YLA OLSUN DEMEDİM Kİ BEN YA!! içim yanaarrr, içim kanaarrr bööhüüüee!!
    hani kader mader demeyelim gaza gelmeyelimdi? ji ah ve kang hyuk’un aşkı yumurtadan mı çıktı? 13 yıl önce verilmiş söz aradan geçen olaylar falan bunlar kader değil mi? sen kimi kandırıyorsun ya T_T
    93lü ergenim halil sezainin yanından geçmedim şu güne kadar ama içim yanar içim kanar diyorum bi baktım o adamınmış şarkı şimdi de isyeeaannnnn modundayım. peki bunun sorumluluğunu kim alacak hı? böhüeeee!! yarınki psikolojimin sorumlulu var bir de böhüüeee!!

    ama ben biliyordum! bir yerden böyle bi döneklik yapacağı sezmiştim. zaten hep korkuyla yaklaştım ji ah’ın düşüncelerine ama sana güvenmiştim be hikaru. sen yapmazsın demiştim, bu kızı adam edersin demiştim. sana inanmıştım hık*hık*

    benden bu gece daha hayır beklemeyin. bundan sonra taraf tutmak falan yok valla. çok yıpranıyorum :’) hep diyorum ellerine sağlık diye zaten ama şuan hiç yaratıcı olamadım özür dilerim :’) ahiyyy hikaye de bitti ben şimdi ne yapıcam? min woo ve hyo rim böhüeee! ji ah ve kang hyuk BÖHÜEEE!!! sayfanın en altında bana sempatik sempatik gülümseyen smile (gülümseyen smiler? çok muhteşemdir ingilizcem) olmasa valla oturur ağlardım ama çok tatlı kerata . başka hi hikaye daha gelirse hani diye diyorum. karakterleri diyorum hani… birini sevmediğin seç de burda acı çekmeyelim :’) 1.erkek yine son bölümde 2.erkek oluverdi ahiyyyy :’)

    • işte geldik gözleri yaşlı bir kuzunun daha yorumuna 😛 😛 beni as kes, hepsi kabulumdür, hak ettim ben bunu 😛 siz min woo severlere karşı boynum kıldan ince 😛 😀 özellikle yorumun ilk paragraflarında sana içimden bir: “vah kuzuuum, başına geleceklerden haberi yok…” demedim değil 😛 😀

      ““Min Woo-şi gibi bir yıldız dururken zavallı Kang Hyuk’un ne şansı olabilir ki, kendisi de bunu biliyordur” ya niye herkes orta sınıf ev kadını gözüyle bakıyor olaya?” puhahaha, valla öyle olmuş 😀 😀 maddiyat dünyası işte 😛

      “o yeşil taslı kolye hyo rim’de çıkarsa ve kaderimiz bu değil der birbirlerini bırakırlarsa hiç hoş olmaz ama.” eee, ööö… geçelim 😛

      “Hatta Hyo Rim-şi’yle onuncu göbekten kuzen filan olabiliriz!” bence aile içi bi sorun yüzünden bunlar yıllar önce birbirinden kopmuş ve hiç tanışamamış kuzenler ->türk filmi tadında ama olur olur yani dimi” bu da iyiymiş 😀 gerçekten kore dizisi çeksek kesin böyle olurdu 😛

      “bilgiliyim ya, düzelteceğim ya o görümceyi güldüm ettim falan sonra kaldım “ne deniyodu ona ya” diye. ablamla uzun uğraşlar sonucu kafa patlattık ve bulduk sonunda!!! OLUUMMMM NE GÖRÜMCESİ BACANAK O BACANAK KJDFBSGBDSGBLKHBG. sen atlatmamış mıydın o feminen olayları naptın ya kdbflksbgdfgfhjf.
      boşa giden bi 20dk O_O yazmışsın zaten! of şuan ağlayabilirim fff.” ahahaha, öldüm gülmekten!!! 😀 bana o yirmi dakkamı geri verinnnn diye dava açsan tazminat alırsın yav 😀

      “KADHFASKGBDFLJGBSDFJGSŞFJGBSDJGSLDFGBDFJGSDF demek ji ah’ı erkek sandığın dönemlerde ona neler yaptırdığını hatırlıyorsunuz beyfendij skfjbfbdfjgbdsfşgjbfghjbghdfg. bir de “Bu arada her şey için teşekkür ederim! Senin yaptığın masaj, Ji Han’ınkinden kat kat iyiydi!” dedi ya djsfjgbşdljbjhjjkhjdf. ayıptır ya jgbvkdfgbşghhjk” yaaa, sorma sorma! banyodaki çıplak hallerini hatırlayıp ne kıs kıs gülmüştür uri min woo lan…

      “aha şimdi düşüp bayılıcam! jun ki ve ji sub mu?!!
      ve tipik şeyma okuyamamaları baş göstermiş durumda. 3ü? min woo’nun rüyaları? ji ah ha rim’in soyundan mı yani? ay bana bir şeyler oluyor” aha, kız gitti 😛 şeymacım, iyisin di mi?? cevap ver bana, burdayım, kalp krizinden gitmedim de! 😛 😀

      “bakıyorum min woo durumu hemen kabullendi! film yapımı, “He Ran rolünü de sen oynamayı düşünür müsün?” falan! lan daha dün deli gibi ağlamıyor muydun ji ah için? noldu o büyük aşkına? hani aşkınla barışabilmek için taeyangı kullanan adam? HANİ NERDEEEE?!!” haklısın valla, ne diyim… diğer yorumlarda da açıkladığım üzre, hikayenin en zayıf kısmı burası oldu: bölüm sakız gibi uzadıkça uzadı, ben de tek sahneyle geçtim bu kısmı. bütün sırlar patır patır bir seferde ortaya döküldü. yani min woo’nun biraz daha fazla tepki göstermesi gerekirdi aslında; ama çeşitli faktörler var: birincisi, üst üste gelen sırlar çocuğu şok etti ve olayı hâlâ tam olarak algılayamadı sanki… ikincisi, bu “birbirimizin kaderiyiz” olayına fazla bel bağladı bizimki… hatırlarsanız ji ah’yı da o yüzden affetmişti… işte bunları düşünüp min woo’nun çabuk vazgeçmesini biraz da olsa mantık çerçevesine oturtalım sayın okuyucular 😉

      “93lü ergenim halil sezainin yanından geçmedim şu güne kadar ama içim yanar içim kanar diyorum bi baktım o adamınmış şarkı şimdi de isyeeaannnnn modundayım. peki bunun sorumluluğunu kim alacak hı? böhüeeee!! yarınki psikolojimin sorumlulu var bir de böhüüeee!!” ah yavru kuşum benim, gel gel, egosantrikten sonra bi tur da sen beni döv, olur yani 😛 mazlum’a bağlarım, iki dakkada düzeltirim psikolocinizi 😛 😀

      artık darısı sizin hikayelerin başına inşallah. beni ne kadar ağlatırsan kabulümdür, ahan da buraya yazdım 😛 😀 o uzun uzun yorumlayan ellerine sağlık, öpüldünüz, muah! :*

  8. gülefşan dedi ki:

    önce kocaman bi WAAOOOOWWWW!!!!!! demek istiyorum :)))
    bölümü yaklaşık bi saatte falan okdum sanırım,, sndire sindire,, film izler gbi falan filan.. ooooyyhhh hala etkisindeyim, saat de geç olmuş bn gidiim yatiim, yarın aklım başıma gelnce adam gbi bi yorum yazacam :DD
    Hikaru elllllllleeeerrine sağlık ;))))))))))))) Kang Hyuk&Ji Ah forever ❤ ❤ :))

  9. Min-Woo’mmmmmmmmmmm… anem vara vara baya saydırdığım kıza mı vardın dicem ama iyiki de vardın T.T Çok güzel bir bölümdü T.T Hyo Rim’i bile sevdirdin bana ama kang hyuk mu neyse onu hala sevemedim -.- Ne karışık rüyaymış öyle… Sonunda gerçekler ortaya çıktıda en azından bizim kız doğru adama gitti 😀 Min-Wooo gönlüm el vermiyor oğlum bu kadar karışık rüyadan sonra aslında rüyalarında ki prenses benim diyor ve seni yanıma yamacıma dibime bekliyorum :D:D:D Bakarsın rüya biryerdende bana bağlanır :D:D:D ( fakirin ekmeği umuttur işte :D:D:D) Yazarcım güzel hikayen için teşekkürler ^___^ Çok eğlenerek okudum Min-Woo gibi bir sevgilim olsun yaaa çocukluk yapsın hep bana diye yerimde de bir güzel tepindim ^___^

    • senin gibi bir ceycung hayranından böyle sözler duymak ne güzel, sağolasın var olasın şeker 😀 hyo rim’i bile sevdirdim demek, vuhaa, bu bayaa büyük başarı yav… asajsakaklakl, valla öyle di mi, “rüyalarındaki prenses benim!” “hayır, benim!” der gibi bişey oldu, kara murat’a bağladık 😛 😀 senin de ellerine sağlık melicim, hikayemi okuyan tüm bekar kızlarımıza kimin tarafını tutuyorlarsa (min woo vs. kang hyuk) onun gibi bir sevgili nasip et allahım, aminnn! 😀 😀

  10. joseonginseng dedi ki:

    Tek kelimeyle ba-yıl-dım!
    Girişim coşkulu oldu ama gerçekten Minwoo Jiah’la olsaydı bir şeyler eksik kalacaktı.Ve rüyalarında onu gördüğü için başka bi son olmaz diye düşünmüştüm.Ama o kadar mükemmel bağlamışsın ki ağzım açık kaldı okurken.Büyük bir spoiler yemiştim otobüste sabahı nasıl yaptım bilmiyorum.Böyle bağlanacağı 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi.Gerçekten çok iyi bir senaryoydu.Yukarıda bir yorumda gördüm ‘sen sat bu senaryoyu’ diyordu.Sat ki o koreli senaristler son görsün, son dediğin böyle olur.İlk bölümde de söylemiştim dizi tadında bu hikaye diye,hiç bir bölümünde de sıkıldığımı hatırlamıyorum,gerçekmiş gibiydi.Ellerine sağlık her bölüm için emeğine sağlık.Yeni bir senaryo ile döneceğini düşünüyorum(tabi biraz dinlen sen çok ara vermeden geri dön ama).Biz seni burada bekliyoruz bütün okuyucuların olarak,hiç bir yere gitmeye de niyetimiz yok. 😉

    • çok ama çok teşekkür ederim joseonginseng! şu cümleden sonra insan yazmayı bırakabilir mi yaa: “Biz seni burada bekliyoruz bütün okuyucuların olarak,hiç bir yere gitmeye de niyetimiz yok.” nasıl mutlu oldum anlatamam, okuduğumdan beri ağzım kulaklarımda geziyorum 😀 😀

      spoiler yemene biraz da ben sebep oldum, twitter’da kızlarla fazla yazışmamam lazımdı ama onların eğlenceli çemkirmeleri çok hoşuma gidince muhabbet uzadıkça uzadı 😛 çommal biane… tekrardan teşekkür ederim yorumuna, senin de ellerine sağlık ^^

  11. minekibuu dedi ki:

    Dün geceki konuşmalardan ve Kang a ilişkin girişte oluşturulmaya çalışılan acıma duygusundan anladığım üzere Ji Ah Kang a vardı tilililili! Zalım hain hikaru.
    “Young Hee “Min Woo-şi dururken Kang Hyuk’un ne şansı olabilir ki?” demişti. Tüm dünya da böyle düşünüyor olmalıydı. Ama Ji Ah’nın içinde bir yer isyan ediyordu bu düşünceye.” İsyana bak isyan edecek şey bulamamış. Cık cık cık! Adam gay olduğunu zannetti dünyaya açıklıyordu. Servetini ününü hiçe saydı kendini hiçe saydı yine yaranamadı. Yok bu kız takımı nankör. Git tozlu rafların arasında Kangla yaşa astımın tutsun!
    Reklama KOPTUMMM! Bu da bana moral olsun 😛 Ahaha sonunda Sun Ah koca buldu ama So Ji Sub la oynamış bir yıldız o menajerle aşk yaşarmı hiç. Aaa delinin zoruna bak 😀
    Hyo Rimden Gd nedenli bir nefretim Kim nam gil nedenli başka bir nefretim vardı “Böylece Min Woo-şi, Ji Sub ve Jun Ki’den sonra yatağıma giren üçüncü erkek oldu” Ji Sub u saymazsam ettimi sana 4 nefret. Kiaaaaa diye dalasım var yetişin!
    Kolye Hyo Rim’de çıkacak değil mi hikaru. Kolye yüzünden bir adam onca sevdiği kadından vaz geçip diğerine döner mi? İsyeaaan!
    Tamam tamam sustum. zaten bir yerden sonra durumu kabullenmekten başka çarem kalmadı. Ama meteor düşeydi iidi 😛
    Eline sağlık canım çok sürükleyici oldu çok güzel oldu finalden memnun kalmasam da cadı sevinsin bu kez de ikinci adam kazansın dedim 🙂 (gizli birinci ne olacak hıh!)
    Yeni bir hikaye de görüşmek üzere 😉

    • 😀 😀 😀 evet daha ilk cümleden olayı çözmüşsün bebeyim 😀 cadının çemkirmeleri bu sefer senin diline dolanmış, zalım ve hayın olmaktan ne yapsam kurtulamıycam anlaşılan 😛

      “İsyana bak isyan edecek şey bulamamış. Cık cık cık! Adam gay olduğunu zannetti dünyaya açıklıyordu. Servetini ününü hiçe saydı kendini hiçe saydı yine yaranamadı. Yok bu kız takımı nankör. Git tozlu rafların arasında Kangla yaşa astımın tutsun!” valla senden korkulur!! 😀 😀 haksız da değilsin söylediklerinde haa… min woo da az şey yapmadı kız için; ama işte bizimki bir defa kang’a dönmeye karar verince yavrucağın yaptıkları silindi gitti… kız milleti böyle anacım, nanköööörr… P meteor da düşseydi min woo tam bir bedevi olacaktı, bırak yavrucak eski playboy günlerine geri dönsün ayol, bekarlık sultanlıktır! 😀 öperim kuzum, çemkirsen de severim ben seni 😉 😀

  12. morzambak dedi ki:

    vaoovv süperdi final diye ben buna derim işte sevgili hikarucum 😀 ay çok sevinçliyim şuan, sayfayı açtım baktım final yazıyor önce üzüldüm ”anaa final olmuş ya bu” diyerekten ama bölümü okuduktan sonra göbek atmadığım kaldı o kadar sevindim 😀 ji ah höh be ablacım kendine gelmen azcık uzun sürdü ama ne demişler geç olsun güç olmasın dimiğğ gerçi son sahnede ”Allah’ım ben ne yaptım koskoca dünya starı min woo yu nasıl bıraktım” dicek falan sandım emme Allah’tan yapmadı öle bi döneklik ayrıca burdan hikaru sana seslenmek istiyorum ”Sadece 2012 değil bütün yıllar onların artık” haa aklıma gelmişken bnde adımı listede görünce çok sevindim bnde teşekkür ederim bu güzel hikaye için ve elbette yeni hikayeler bekliyorum senden evet evet yanlış okumadın ”hikayeler” bekliyorum en kısa zamanda hemde hikarucum bu arada bnde sungkyunkwan scandala baktım oda çok güzeldi ve bnde çok sevdim o diziyi ne alaka şimdi bilmiorum ama aklıma gelmişken söyleyeyim dedim malum sende çok sevmişsin özellikle YEORİM’İ 😀 neyse cnm ellerine hayalgücüne sağlık yeni hikayelerinde görüşmek üzere çok çok çok sevgiler saygılar^^

    • en azından seni sevindirebildiğime sevindim morzambakcım, dünden beri min woo’cuların gazabı üzerimde!! 😀 😀 ji ah sonunda çocukluk aşkına geri döndü, bence de olması gereken oldu (çaktırma :P). min woo da onu çok sevmiş olabilir; ama min woo 2 aydır hayatında, kang hyuk’la ise 15 yıllık geçmişleri var, ayıp günah yani 😛 😀 senin adın listede olmaz olur mu, yorumlarınla hikayeye renk kattın. tekrardan ellerine sağlık ^^ ayrıca bir ara senin de bir hikaye işi vardı, nooldu ona?? 😉 sungkyunkwan hâlâ en sevdiğim dizilerden biri, ahh yeorim diyorum başka da bir şey demiyorum! benim için joong ki her zaman bir miktar yeorim’dir, o yüzden de candır 😀 sevgilerimle, öpüyorum canım ^^

  13. Azıcık çemkirebilir miyim acaba? asdasdfsad Min Woo’cuğumuzu o kadar bölüm boyunca bize sevdir, gönlümüzün prensi hikâyenin baş adamı yap sonra da bir çırpıda yolla cık cık cık. Küstüm 😀 Nasıl kıydın adama yav, nasıl? Hain yazar! 😀 Hiç mi için sızlamadı?! Min Woo ki aşkını ilan etmek için kalkıp Taeyang’cığıma serenat yaptırmış adam, nasıl olur da böyle bir çırpıda köşeye atılır. Olabilemez! Adam kıskanmasa Bigbang’i komple getirecekti ulen?! 😀 Ji Ah sonradan çok pişman olacaksın 😛

    Kang Hyuk için azıcık seviniyorum tabi adamcağız küçük Emrah gibi ordan oraya savrulup aşk acısı çekti, en son terk-i diyar yapacakken bir mucize oldu ve Ji Ah geldi, hayatının en en en mutlu anını yaşattın adama 😀 Zavallı Min Woo’cuğum benim! asdfsadfasdf

    Kim derdi ki arada sırada acıdığımız Kang Hyuk’un son sahnede kızı kapacağını. Bunlar hep Kore dizi senaristlerinin ikinci erkekleri mükemmel ama yalnız göstermeleri yüzünden mi yoksa?! 😀 Yazık adamlara, intikamlarını ben alayım da görsün hepsi kafası vardı sanki 😛 Ama Min Woo böhüüüüü…

    Yalnız biz teee en başından biz Min Woo-Ji Ah aşkı için cebelleşirken senin aklında Kang Hyuk ile mutlu son yapma planlarının olmasına senaristin gücü diyorum! Nasıl dayandın yahu?! Ben olsam her yorumda kahkahayı basardım içten içe, belki de çıtlatırdım! Yorumları okurken siz daha durun neler olacak kafasındaydın sanırım hep:))

    Hyo Rim boşuna aşkından erimiyormuş nasıl bir aşksa sonunda galip geldi her şeye. Soy sop meselesi çok önemliymiş meğersem asfasdfads Kızın kökleri olmasa aşkından olacakmış baksana 😀 Kız zamanında diziye köklü geçmişlerinden dolayı katıldığında bir nebze olsun çakmalıydık durumu ama salak Min Woo rüyalarında bile yanlışlık yapıp Hyo Rim yerine Ji Ah’yı gördü asdfsdfsdfsdf Tamam Ji Ah’nın bu konudaki yorumu mantıklıydı ama of Min Woo demeden edemiyorum boşu boşuna umutlandırdı bizi. Ondan çok ben acı çekiyorum şu an Ji Ah’nın ardından asdfad 😀 Hikayeden bi’ an önce sıyrılmalıyım sanırsam :’)

    Min Woo’nun yanlış anlamalarını, kibirini, star havalarını, “görümce mi olucaz?!” sevincini çok özleyecem yav. Rüyaları filme dönüştürme benim de aklıma geldi ama Min Woo’nun o an Ji Ah’yı durduracağına bunu düşünmüş olmasına çok kızgınım. Ben burada adam için üzüleyim o gitsin filmi düşünsün çoo gıcıksın Min Woo! Sfgsdasdkfjasdf

    O kadar Min Woo dedim falan ama kızamıyorum yeteri kadar, o kadar güzel bağlamışsın ki hikayeyi… Tarihi karakterlerin günümüze ışık tutarken bizi aslında başka bir yere yönlendirmesi şaşırtıcı oldu. Kurgu çok iyiydi, soru işaretlerinin hepsi kalktı.

    Anam! Az daha kim Sun Ah unniyi unutuyordum ya la! İdolümüz o bizim! 😀 bir tanecik reklam filminden yepyeni bir senaryo yaratığ seri reklamlara imza atarken aynı zamanda taş gibi adamı kaptı 😀 Helal olsun kadına! 😀 Hikayenin en eğlenceli karakteriydi 😀

    Bu defa bizi ters köşe yapmayacağına o kadar emindim ki hikaru, yine yaptığında kabullenemedim hayır hayır yanlış görüyorum falan dedim 😀 Lütfen bir dahaki hikayende bu kadar heyecanlandırma bizi 😀 Gerçi bir dahakine ikinci adamı tutacam ben 😀 asdfasdfsd alıştırayım kendimi şimdiden 😛 ahah 😀 Şaka maka çok güzel bir hikayeydi yav! Bir çırpıda bitti.

    İnşallah kafanda yeni hikâye vardır çünkü düzenli olarak okumaya alıştık, bağımlı olduk, bırakamazsın bizi böyle sorumluluğumuzu al! 😀 Çok çok çok güzeldi, ellerine kollarına hayal gücüne sağlık.

    • çemkir kuzu çemkir, hakkındır 😀 😀 ama sen buna çemkirmek mi diyorsun, egosantrik’le şeyma’yı oku da feyz al, ahahah 😀 😀 şaka bi yana, siz min woo’cuları şoka uğrattığım doğru, ama evet, bir sefer de 2. adam kazansın dedim yav… yazık ona 😛

      en baştan beri böyle bitirmeyi planladığım doğrudur. ama min woo o kadar sevildi ki, bir ara ben de şüpheye düşmedim değil: acaba plandan sapıp min woo ile mi bir araya getirsem diye düşündüm; ama sonra sizi üzme pahasına vazgeçtim. çünkü o zaman hyo rim’e yapılan haksızlık öyle havada kalacaktı mesela; ya da hyo rim’in soyluluğu muhabbeti bir yere bağlanmayacaktı, vs. “Soy sop meselesi çok önemliymiş meğersem asfasdfads Kızın kökleri olmasa aşkından olacakmış baksana” puhahaha! 😀 bu yorumuna koptuğumu da itiraf ediyorum 😀 😀 😀 bu da süper: “salak Min Woo rüyalarında bile yanlışlık yapıp Hyo Rim yerine Ji Ah’yı gördü” ahahaha 😀 😀

      sun ah bence de hikayenin en eğlenceli karakteriydi, min woo’yu duvardan duvara vurduğu sahneyi hayal edip keh keh gülüyorum 😀 yakışır sun ah unniye 😀 😀

      “bırakamazsın bizi böyle sorumluluğumuzu al!” tam uzak doğulular gibi konuştun, ahahah 😀 😀 senin de ellerine sağlık canım benim, güzel yorumlarınla hikayeye renk kattın. çok öpüyorum, muck muck 🙂

  14. Çingu koreli senaristlere nasıl final yazılır bir öğretmen lazım senin kimsenin kalbinde hüzün bırakmadan bitirdin ya hikayeyi daha ne ister bu okuyucuların 😀 Ji Ah Min Woo’yu seviyor diye böyle bir sondan pek umudum yoktu Hyuk üzülecek diyordum ama nasıl mutlu oldum gece gece bilemezsin 😀 😀 Ve dikkatini çektiyse ilk fırsatımda okudum finali de 😉 Uykum gelir kesin diye öyle yazmıştım önceki bölüme ama final ben de uyku muyku bırakmadı.

    Kang Hyuk Aal iz vell der demez o burda işe yaramaz dedim içimden sonra okudum sen de aynısını yazmışsın 😉 Ama denemek de iyi bir şeydir sonuçta değil mi?

    Sun Ah’ın reklam çekilirken senaryoyu aynen oynamayacağını anlamalıydı menajerimiz sonuçta bu imkansız 😀 Fakat bu kadarını da beklemiyordum ‘Eğer yanınızda Ji Sub varsa, o dururken başka bir şey yemeyin zaten. Geri kalan her şey için patates cipsi’ 😀 😀 😀 Kahkahalar boğuldum resmen ! Ardından da isyan geldi ya…bizde niye cips reklamlarında Ji Sub oynamıyor!!Sivilce falan yapıyor demem her gün beşbinyüz tane alır yerdim ben çok şey kaybediyor bu cips firmaları haberleri yok !! Ayrıca temennim Soo Hyun’un ne yaptığının çabuk farkına varması.Tamam seksi olabilir ama Sun Ah dan bahsediyoruz bir ömür boyu o_O Allah yardımcısı olsun ne diyeyim.

    Min Woo yanlış anlama mevzusuna da hiç şaşmadım tam kendinden beklenildiği gibi ;anlamadan dinlemeden…Zaten Hyo Rim Jun Ki Ji Sub deyince telefonda inanmıyorum bu çocuk saf böyle konuşulur mu Hyo Rim dedim!Düşün azıcık belki arkanda seni dinliyordur yani 🙂

    Ve Min Woo huysuzluğunu pek gösterememişti olaylar yüzünden nerde bunun bu hali derken Kang Hyuk’la tam kendi gibi vedalaştı senin masajın daha iyiymiş.Manyak Min Woo 😀 😀
    Olayları Ji Ah’ın çözmesini de süper bir noktaya bağlamışsın hikayenin yazılmasının amacı olmuş.Herkes duysun bilsin 😉

    Kang Hyuk ve Ji Ah’ın son sahnelerine de bayıldım şarkıda sırf onlara özel gibi(Tabi kendi klibinde acıklı bitiyor ama bunu görmezden gelelim).Kavuşmalarına çok sevinsem de yine de Kang Hyuk bence bu yaptıkları için Ji Ah’ya biraz çektirmeli çocukcağızın ömründen ömür gitti.Kızımız Min Woo’yla eğlendi durdu!Cık cık cık cık !!
    Kang Hyuk yüzünden içimden acayip derece İl Woo izleyesim geliyor zaten.Sevdirmemeliydi kendini bana bu kadar 🙂

    Emeğine sağlık çingu asıl bizim teşekkür etmemiz lazım hikayeyi okurken çok eğlendim ben 🙂 Yeni yeni hikayelerini merak ve heyecan dolu bekliyorum 🙂 🙂 nomu nomu nomu teşekkürleeeeer 😀 😀

    • işte geldim 🙂 twitter’da “zavallı canlina, nasıl şok olacak!” diye yazmamızın üstünden birkaç dakika geçmeden senin bu yorumunu gördüm 😀 😀 iyi ters köşe yaptım ama di mi? 😀 senin bu sonu sevmene sevindim canım; kaç gündür min woo’cular tarafından çeşitli tacizlere uğruyorum, haha 😀 😀

      cips reklamları konusunda ben de isyan etmek istiyorum yaa: gelsin ji sub bizde de oynasın, parası neyse veririz! 😀 soo hyun’un aklı başına gelmeden sun ah’nın ona nikahı basması lazım, yoksa zavallı adamın başı yanacak, asajsahjkasdhaskd 😀 😀

      min woo gerçekten uzun zamandır kendi gibi değildi; neyse ki bu bölümde kang hyuk’la vedalaşırken, soo hyun’a “görümcem mi olacaksın??” derken falan eski min woo’dan birkaç iz görebildik 😉

      “Olayları Ji Ah’ın çözmesini de süper bir noktaya bağlamışsın hikayenin yazılmasının amacı olmuş.” vayyy, harika bir yorum bu! aynen böyle düşünüyorum; o rüyalarda ji ah’nın olmasının ve yine kendisi tarafından çözülmesinin bir anlamı vardı…

      kang hyuk-ji ah buluşmasının katy perry’nin şarkısı eşliğinde olması uzun zamandır düşündüğüm bir şeydi. o şarkıyı çok seviyorum, bir çocukluk/ilk gençlik aşkına da çok uyduğunu düşünüyorum. kang hyuk bence de ji ah’ya biraz çemkirmeli; ama yavrucağım hayatı boyunca bekleyen ve affeden taraf olmuş (böhü)

      tekrardan çoook teşekkür ediyorum canım, yorumlayan ellerin dert görmesin 😉 sevgilerimle, öperim ^^

      • baya baya şaşırdım yani hikaru bu bölüm başından sezdirdi garip şeyler olacak diye ama önceki bölüm de kang hyuk üzüldüğüyle kalacak gibiydi yani ne yapayım 😉 😉 cidden süper bi ters köşe oldu bu^^
        twitter’da aldım ama haftada bir anca giriyorumdur ne yazmışsınız bir bakayım dedim ama senin twitler uzayıp gidiyor vazgeçtim 😀 😀

      • iyi etmişsin canım, tweet’lerin ucu bucağı yoktu cidden 😀 😀 ayrıca böylece spoiler de yememişsin, maalesef yiyen arkadaşlar oldu :/ benim suçum daha çok…

        sevgiler, öpücükler ^^

  15. Allahıııım çok ters kçşe oldummm, harikasın yaa :)))))))))))))))))))) süper final süper öyküydü 😀
    so ji sub’lı sahnelerden tut tüm o tarihi ayrıntılara kadar bayıldım bayıldım, finalde dumur oldum hiç beklemiyordum ama bir an için “sevgi neydi sevgi emekti” dedim hehehheh 😀
    ellerine yüreğine sağlık hikaru, umarım kitap yazdığın günleri de görürüz, asıl biz teşekkür ederiz muahhh oxoxoxoxo

    • beğendiğine çok sevindim canım ^^ so ji sub’ın bir an için sana ihanet ettiğini düşünmüş olabilirsin (haha :D) ama sonunda işlerin öyle olmadığını anlamış olduk. zaten ji sub enişte küçük kızlara sarkmaz, biz onu öyle bildik 😀 😀 😀 “sevgi neydi sevgi emekti” aynen öyle! bunca yıldır kızımızın cefasını çekmiş olan kang hyuk onu asıl hak edendi 😉 tekrar çok teşekkür ederim canım, kocaman öptüm :*

  16. kaşifRuh dedi ki:

    Hikaru’cum seni yılın senaristi ilan etmiştim tibitırda. ^_^ Yorumları okuyunca kendime hak verdim. Bir de bende de ikinci adam sendromu var imiş onu fark ettim. Yani bir senaryoda beni mutlu eden şey esas kızın aslında diğer adamı sevdiğini fark etmesi imiş. Yani kendisini gerçekten seven ve kendisine değer veren adamı. Burda da ji ah’ın kang hyuk’a dönmesi çok ormantik idi. Her ne ise ben finalin daha geç geleceğini umuyor idim çünküm daha senaryoda baya uzatılacak yerler var gibiydi. Ama öte taraftan bu hikayeyi bitirmende şöyle bir hayır görüyorum => Enerjini depoladın (özellikle yorumlardan) sıra yepyeni hikayeleri yepyeni sezonda biz aciiptaakipçikaarilerin’e sunmanda… darararam…

    Lütfen yeni hikayende yine my lovely roommate’teki gibi Türk oyuncular da olsun. Türk-Kore dostluğunu perçinleyelim. Şöööyle ortaya bi karışık yapıp, holivud’dan transferler de yapabilirsin. Cast olayındaki çeşitliliği siz değerli senarist+yönetmenimize bırakıyoz efem! Bir de +16 olayına dikkat etsek fena olmaz. Adamı boşu boşuna günaa sokuyon be yaa! Ben sansüre karşıyım lakin ormantik giden bir senaryoya da cuk diye yabancı madde gibi düşen sahneler olursa… ne diyicimi bilemem yani. Özgür senaryoların sevgi ve şefkat dolu olsun hikaru’cum! (O_O) ((:zaatakipte:))

    • canımm, çoook teşekkür ediyorum ^^ böyle güzel sözler duymak beni öyle mutlu ediyor ki tarif edilemez… laf aramızda bende de fena halde 2. adam sendromu var; o yüzden şirin min woo’yu bile harcamaktan çekinmedim gördüğün gibi 😛 senaryo daha epey uzayabilirdi, ama uzadıkça tadı kaçıyor, bkz. türk dizileri 😛 😀 bir de açıkçası bundan sonra uzun bir süre vakit sıkıntım olacak, o yüzden zirvede bırakmak en iyisiydi 😀 ama olur da vakit bulursam yine bir türk-kore işbirliği hikayesi hiç fena olmaz; bu sefer de korelileri türkiye’ye getiririz mesela 😀 😀 bakalım artık, kısmet diyorum 🙂 +16’lı sahneleri yeri geldiğinde yazmayı seviyorum aslında; ama özellikle küçük okuyucuları düşününce fazla abartmadan geçmeye çalışıyorum (bazen olmuyor, affedin 😛 :D) işte böyle… yorumun için tekrar çok teşekkür ederim, sevgilerimle ^^

  17. Omooo! Şu an sonsuz uzunlukta bir yorum yapmak istiyorum ama o kadar etkilendim ki bir şey söyleyemiyorum o.O Çok güzeldi, en başından beri. Ve final de süperdi 🙂 Dizi gibiydi resmen, şimdi, etkileyici bir Kore dizisinin finalinin ardından yaşadığım o boşluğumsu hisle doluyum. En baştan beri Min Woo ile mutlu olsunlar diye düşündüm durdum ama bu daha güzel bir son oldu.

    Bir sorum var.. Bütün bu olan biteni ilk başta mı kurguladın yoksa yazdıkça mı şekillendi? Gerçekten merak ediyorum 🙂

    Ah çok güzeldi 🙂

    Sen hem süper bir senarist hem de süper bir yönetmensin 😉

    İleride bir gün bu hikayenin dizisinin ve hatta filminin çekilmesini arz ederim ^_^

    Ve bir şey daha.. Rüyalarımdaki Prenses’i 13 dalda Oscar’a, 6 dalda da Altın Küre Ödülleri’ne şimdiden aday gösteriyorum 🙂

    Ellerine, hayal gücüne sağlık çingum ve asıl bizler teşekkür ederiz 😉 :*

    • ovvv, tam iki ay gecikmeli bir cevap :((( bu tembelliğim için çok özür dileyerek başlıyorum sessiz gemiciğim. beğendiğine çok ama çok sevindim; senin gibi harika bir kaleme sahip bir çingudan bu yorumu almak beni ne kadar mutlu etti bilemezsin. ayrıca hemen sorunu cevaplayayım: en baştan beri aklımdaki kurgu buydu. gerçi zaman zaman ben de çelişkiye düştüm ve kurguyu değiştirip acaba min woo ile birlikte oldukları bir son mu yazsam diye düşündüm (okurlar arasında min woo’nun popülerliği malum :)), ama sonra böyle bir ters köşe yapma fikri daha cazip geldi 😀 inşallah günün birinde yazdıklarımızın dizisi de çekilir, neden olmasın? 😀 😀 ahahah, oscar ya da altın küre alamadık ama aday gösterilmek de bir başarı, sağolunuz var olunuz efenim 😀 😀 sevgilerimle, öpücükler tatlım ^^

      • Ah Hikaruivy çingum, hiç bildirim gelmedi cevapladığına dair yeni gördüm ben de, nedir bu iletişimsizlik yahu 🙂 Uzun zamandır görüşemedik bir hatırını sorayım dedim de öyle gördüm 🙂 Nasılsın, iyisindir umarım? Böyle düşünmene sevindim, mutlu oldum ^_^ İlk başta kurgulamış olman ve fikrine sadık kalman güzel, gerçekten etkileyici bir sondu çünkü 🙂 İnşallah çekilir diyorum çünkü hak ediyor ^^ Sevgiler, öpücükler tatlım 🙂

  18. Bir türlü yorum yazamamıştım Hikaru şimdi yazayım diyorum ama sadece Ji ah seni alınından öpmek istiyorum. Dizilerde hep bir anda aşık olurlar geçmişte ne var ne yok bir kenara iterler ve her şey güllük gülistanlıkmış gibi bir görüntü çizilir yok arkadaşım öyle değil! Yazık değil mi o diğer adama he! Tamam Kang Hyuk u sevmiyorum ısınamadım bir türlü ona. Ama başka türlü olması adaletsizlik değil mi neden böyle yapıyorlar 😥
    Rüyalı kısıma geldiğimde nasıl ya! dedim herşey oldu bitti mi gelecekten mi öğreneceğiz herşeyi diyordum ki rüyaymış 🙂
    Ellerine sağlık Hikaru geç gelen yorumum için de kusura bakma. Seni seviyoruz 😀 (Yeni diziler bekliyoruz demenin başka yolu;) )

    • yine gecikme için çok özür dileyerek başlıyorum; yorumları cevapsız bırakmazdım ama bu defa benim de basiretim bağlandı sanki :/ “Dizilerde hep bir anda aşık olurlar geçmişte ne var ne yok bir kenara iterler ve her şey güllük gülistanlıkmış gibi bir görüntü çizilir yok arkadaşım öyle değil! Yazık değil mi o diğer adama he!” valla lafı ağzımdan almışsın, sağolasın piknikçi arkadaşım 😀 😀 ben de sizi seviyorum, eheh 😀 maya takvimi yalan çıkar da 2013’ü görürsek yeni dizilerle yanınızda olacağım, haha 😀

  19. evvveeeeeeeeetttttttttttttttttttt uzun zamandır meydanlarda yoktum.:S Üç aşağı beş yukarı 1.5 yıl kadar eh yane 1.5 yıl nedir ki canımmmmmm? Ehhhhhhhhhhh civcivlerim(?) sağolsun bütün bölümlerini okusam da yorum yazmak bir türlü nasip olmadı.Şimdi son bölüm olmasının hayrına yorum yazabiliyorum.Şimdi bakııyorum da çaktırmadan da olsa yorummmmmmmm yazmayı özlemişim.Bu arada sağ salim ve güzel bir sonla hikayeyi bitirdiğin için tebrik ediyorum.İyi ki yazmışsın ve iyi ki okuyabildik…. Ooooooovvvvvvv hikaye yazma konusunda aldın başını gidiyon gacı .durmak yok yola devam son gaz 😀 Ben daha bir tane hikaye bloga koyamamışken bizim hızlı hatun üç çocuk yapmış da büyütmüş 😀 askere göndermiş, evlendirmiş niredeyse torunlarını görecek 😀 belki dördüncüde yoldadır.:D Ha unutmadan yeni bir blog açtım bu sefer kesin ciddiyim ilk bölüm bayramdan sonraki hafta sonunda gelecek hikayemin 😀 Blogumu ziyaret ederek desteklerinizi bekliyorum. Bulabildiğin kadar okuyucu buluyorsun komisyonu sonra konuşuruz olmadı fifty fifty yaparık hasılatı 😀 Hadi ama kendinizi naza çekmeyin efeden tefeden bişiler yazın da bize de istek gelsin.anasevdas.wordpress.com

    • vuuuu, eski çingulardan bures mi gelmiş ya! 😀 hoşgeldin canım, özlettin kendini. sen 1.5 sene yoktun, ben de yorumunu 1 ay sonra cevaplıyorum, ödeştik bence 😛 😛 hikayeleri üçleyip (burdan tayyip amcaya selam, o başka şeyi üçlememizi istemişti ama ben hikayelerimi yavrularım gibi seviyorum, sayılır bence 😀 :D) bir süre ara verdim, hatta öyle bi ara verdim ki blog bile yazamıyorum bi türlü 😛 yeni blogun hayırlı olsun, blogroll’a ekliyorum şimdi. okuyucuları ufak bi komisyon karşılığında yollarım sana, ehehe 😀 sevgilerimle canım ^^

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s