On Beşinci Bölüm: “Bekle beni, sana geliyorum!”

Christina Perri – A Thousand years

Az sonra Min Woo ve Ji Ah, parkın yakınlarındaki küçük şirin bir kafede oturuyorlardı. Neyse ki kafenin birkaç ihtiyardan başka müşterisi yoktu; onlarsa eski zaman kıyafetleri içindeki genç kıza şöyle bir bakıp kendi işlerine dönmüşlerdi. Min Woo’yu tanıyan olmamıştı bile.

Min Woo kafenin yaşlı sahibesinin önüne ittiği tarçınlı kapuçino bardağını teşekkür kelimeleri mırıldanarak alırken ellerinin titremesine engel olamıyordu. Hemen yanında sessizce oturan genç kıza kaçamak bir bakış attı: Acaba ne düşünüyordu?

Sonra boğazını temizledi, aldırmaz bir havaya bürünmeye çalışarak:

“Sen… Çinli prenses rolünü oynayan kişinin sen olduğunu neden daha önce söylemedin?” diye sordu.

Ama Ji Ah ona “sence?” der gibi bakınca öksürüp: “Yani… Öhöm… Sanırım kadın olduğunu itiraf edememenden dolayı, tamam…” diye mırıldandı. İki genç, bir süre daha sustular. Sonra Min Woo:

“Ama sen… gerçekten de o’sun: Rüyalarımdaki kız…” diye fısıldadı. Genç adamın başı dönüyordu; hâlâ bu olaya inanamıyordu: Şu üzerindeki hanbok ve Chosun dönemi tarzı örgülü saçları ile Ji Ah, He Ran’dan başkası değildi! Kendisi bu benzerliği nasıl olmuş da daha önce fark edememişti Tanrım?!

Aslında… bunun sebebi çok açıktı: Ji Ah’yı erkek zannederken rüyasındaki kız olduğunu nasıl anlayabilirdi ki?

Onun kız olduğunu öğrendiğinde ise rüyalarındaki kızın kimliği aklına gelecek son şey olmuştu. Min Woo iki gece önceki rüyayı ve yüreğine dolan korkunç hüznü hatırladı: Jong Hwa He Ran için acı çekerken kendisinin yüreğini yakan kişinin de Ji Ah olması giderek daha mantıklı görünüyordu.

“Demek… tarih kendini böyle tekrar ediyor…” diye mırıldandı.

Ji Ah bakışlarını onun yüzüne çevirdi. Genç kız hâlâ mahcup, suçlu psikolojisi içerisindeydi. Ama biraz da rahatlamıştı: Bu büyük sırrın ortaya çıkması omuzlarındaki yükü biraz hafifletmiş gibiydi.

“Şimdi bana her şeyi anlatacak mısın?” dedi yumuşak, biraz da ürkek bir sesle. “Böylece… belki sana rüyalarını çözme konusunda yardımcı olabilirim…”

Min Woo huzursuzca kıpırdandı. Az önce yaşadığı büyük şok ve coşkuya rağmen, aslında Ji Ah’ya hâlâ kırgındı. Bir an durdu, sonra soğuk bir ses tonuyla konuştu:

“Evet… Anlatacağım… Ama sakın yanlış anlama, bu demek değil ki seni affediyorum: Gerçek şu ki Ji Han, seni kolay kolay affetmem mümkün değil. Hatta günün birinde aramızda hiçbir kırgınlık kalmasa bile eskisi gibi olmayı bekleme benden.”

Ji Ah zorlukla yutkundu. Boğazına bir yumru oturmuş gibiydi. Min Woo’nun kendisine gerçek adıyla seslenmeyi reddetmesinde bile kırgınlığı açıkça okunuyordu. Genç kız: “Ben bunu hak ettim…” diye düşündü. O yüzden yalnızca başını “tamam” dercesine sallamakla yetindi.

Böylece Min Woo rüyalarını en baştan başlayarak tüm detayları ile Ji Ah’ya anlattı. En son, He Ran ve Bongrim’in düğününden de bahsettikten sonra sustu. Meraklı gözlerini kıza çevirdi:

“Ee? Ne diyorsun? Sence tüm bunlar ne demek oluyor?”

Ji Ah’nın kaşları çatılmıştı. Genç kız düşünceli bir biçimde:

“Bilemiyorum…” diye mırıldandı. “Ama… Prens Bongrim, Kral Injo: Bu kişiler tarihte var olan, gerçekten de yaşamış insanlar… Jong Hwa ve He Ran’ın da gerçek şahsiyetler olup olmadıklarını hiç araştırdın mı?”

Min Woo omuz silkti: “Hayır, hiç araştırmadım. Hem zaten nasıl araştıracaktım ki?”

“Kütüphanede saray yazmanları tarafından günlük olarak tutulmuş kronikler bulunur,” dedi Ji Ah. “Tabi bunlar muhtemelen Çin harfleriyle yazılmışlardır, ama eski yazıyı okuyabilen biri ile gidip araştırma yapabilirsin. Mesela bizim Kang Hyuk hanja okuyabiliyor…”

Min Woo’ysa Kang Hyuk’la kütüphaneye gidip araştırma yapma fikrini pek de çekici bulmamıştı, yüzünü buruşturup hemen konuyu değiştirdi:

“Diyelim ki bu insanlar gerçekten yaşamış şahsiyetler: Peki sence bu ne demek?” Min Woo kıza doğru eğildi. Sanki Ji Ah’nın söyleyeceği her şey doğru olacakmış gibi merakla onun cevabını bekliyordu.

Ji Ah’ysa kaşlarını çattı. Ağır ağır:

“Bilemiyorum…” diye mırıldandı. “Belki… hımm, mesela belki bu Jong Hwa gerçekten de senin dedendir? Ne dersin, olamaz mı?”

“Zannetmiyorum, bizim ailemiz yüzyıllardır Busan’da yaşıyor,” dedi Min Woo hafif bir hayalkırıklığı ile. “Eğer soyumuz Seul’lü noron ailelerinden birine dayansaydı bunu bilirdim, değil mi?”

“Eh, zaten benim soyumun bir prensese dayanıyor olması da pek gerçekçi görünmüyor,” diye mırıldandı Ji Ah. Min Woo’nunsa yüzünde tereddütlü bir anlam belirmişti. Genç adam bir an söylesem mi söylemesem mi gibisinden durakladı, ama sonra içindekileri dökme isteği baskın geldi:

“Belki de…” Bir an durdu, kızın gözlerinin içine baktı: “Biz rüyamdaki kişilerin reenkarne olmuş haliyizdir… Olamaz mı?”

Ji Ah huzursuzca gözlerini kaçırdı. Hafif bir sesle:

“Hımm… Bilemiyorum,” diye mırıldandı. “Yani… ben… reenkarnasyona çok inandığımı söyleyemem…”

“Ben de inanmam ama şu anda en makul açıklama buymuş gibi görünüyor,” dedi Min Woo. Ji Ah ise omuz silkti:

“Neden öyle olsun? Belki de ölmüş bir insanın ruhu ile bir şekilde iletişime geçtin. Ve onun anılarını sanki kendin yaşamış gibi rüyanda görüyorsun: Elbette o kişi yerine kendini hayal ediyorsun, ve sevdiğin kadın olarak da o sırada sana en yakın olan kişinin yüzünü, yani benim yüzümü koydun! Böyle olmuş olamaz mı?”

“Olamaz!” diye patladı Min Woo. “Bir kere He Ran’ı rüyalarımda ilk kez gördüğümde senin kadın olduğunu bile bilmiyordum! Neden gidip güzel bir hatunu hayal etmek yerine seni He Ran olarak göreyim ki?! Bunun daha mantıklı bir açıklaması olmalı!”

Ji Ah bunun üzerine bir şey diyemedi. Biraz sonra:

“O halde biraz daha düşün,” dedi. “Rüyalarında Jong Hwa ile, He Ran ile ilgili başka hiçbir detay yok mu? Ne bileyim, onları bizimle ilişkilendirecek herhangi bir şey… Mesela aile yadigarı bir kılıç, ya da yüzyıllarca saklanıp nesilden nesle iletilecek değerli bir mücevher falan da mı görmedin?”

Min Woo eliyle alnını ovuşturdu. Genç adam hatırlayabilmek için kendini fazlasıyla zorluyordu:

“Jong Hwa’nın kılıcı ve üzerindeki işlemeler çok farklıydı gerçekten… Onu bir müzede, ya da kendi evimize görmüş olsam kesinlikle hatırlardım… Ama bundan başka aklıma gelen hiçbir şey yok maalesef…”

Ji Ah hayalkırıklığı içinde bir nefes verdi. Min Woo da içini çekip önündeki kapuçino bardağına uzandı. Ama daha dudaklarına götüremeden aklına gelen şeyle birlikte gözleri parıldadı:

“Ooo! Dur dur, bir şey daha var!”

Genç kız heves ve beklentiyle kendisine dönünce neşeyle:

“Jong Hwa en son rüyamda prensese çiçeğimli-böceğimli laflarla başlayan uzun bir mektup yazıyordu,” dedi. “İşte o mektubu yazarken kullandığı bir divit hokkası vardı, belki de o-”

“Bir dakika! Çiçeğim mi dedin? Mektup böyle mi başlıyordu?”

Min Woo şaşkınlık içinde durdu ve kıza baktı:

“Evet, “orkide çiçeğim” diye başlıyordu. Bilirsin, He Ran aynı zamanda orkide çiçeği demek ya…”

Ji Ah dudaklarını sıktı ve çocuğa “devam et” dercesine başını salladı. Min Woo ise kızın neden böyle tepki verdiğini anlamadığı halde dudak büktü ve divit hokkasını tarif etmeye devam etti.

Ji Ah’nınsa başı dönmeye başlamıştı. Kendisi emin olana kadar Min Woo’ya çaktırmamak için bir şey söylemek istememişti ama tuhaf, çok tuhaf ve büyük bir tesadüf vardı karşılarında:

Kendi büyük büyük dedelerinden kalan el yazması kitap, “Çiçeğim… Orkide çiçeğim benim…” diye başlıyordu…

*****************************************

Davichi – Because It’s You

Ji Ah titreyen elleri ile kitabın kapağını açtı ve okuması için Kang Hyuk’a uzattı. Kang Hyuk kitabı eline alırken çekingen bir bakış attı arkadaşına:

“Demek… Min Woo bu kitabı rüyasında görmüş, öyle mi?”

Ji Ah başını salladı. Başka hiçbir şey diyemeyecek kadar heyecanlıydı. Gece Min Woo’dan ayrılır ayrılmaz Kang Hyuk’a mesaj atıp kendi evlerine gelmesini söylemişti. Sonra da çocuğa olan biteni bir çırpıda özetlemişti. Kang Hyuk’un da başı dönmüştü duyduklarından:

“Nasıl… nasıl yani?! Ji Ah, bu manyak bir şey! Çocuğun mistik güçleri mi var nedir, vay canına!”

Ji Ah da fena halde sarsılmış durumdaydı, titreyen dişlerinin birbirine vurmasına güçlükle engel olurken:

“Biliyorum, ben de kendimi çok tuhaf hissediyorum,” dedi. “Ama bu henüz hiçbir anlama gelmiyor, emin olmadan önce Min Woo’ya bir şey söylemek istemedim… Önce şu kitabı bir kez daha okuyalım da…”

Kang Hyuk başını salladı. İki gencin daha önce de bu eski el yazmasını okuma girişimleri olmuştu, ama karşılarına kime yazıldığı belli olmayan uzun bir aşk şiirinden başka bir şey çıkmayınca yarıda bırakmışlardı. Kitabın soylu atalarından kaldığını iddia eden Sun Ah’nın aksine Ji Ah bu güzel yazmanın bir biçimde ellerine geçmiş olan, ama tarihi olmak dışında pek de bir önem taşımayan bir yazı olduğuna emindi.

Fakat… bu gece öğrendikleri ile bu düşüncesi kökten değişecek gibi görünüyordu: Kitap, aslında onlarca uzun mektup kağıdının bir araya getirilip ciltlenmesi ile oluşturulmuştu; yani bir sürü mektuptan oluşuyordu. Bu mektupların her biri de aynı şeyi içerir gibiydi: Bilinmeyen, şimdi ayrı düşülmüş bir sevgiliye yazılmış aşk sözcükleri, ve ayrılık acısı ile dolu uzun ağıtlar… Ancak Ji Ah, bu defa mektuplarda neyi aradığını iyi biliyordu. Kararlılıkla başını salladı ve Kang Hyuk eski yazıyı okurken dikkatle onu dinlemeye başladı.

İki genç bütün bir gece hiç durmaksızın okudular. En sonunda Kang Hyuk derin bir soluk alıp arkasına yaslandı, Ji Ah ise uzun pasajlar arasında not aldığı cümlelere bir göz attı:

Orkide çiçeğim benim…”

Seni ilk gördüğüm anı hatırlıyorum: Güzelliğin öylesine göz kamaştırıcıydı ki, şenlik alanındaki yüzlerce, binlerce fener, senin ışığının yanında güneşin söndürdüğü ay gibi sönük kalıyorlardı…

Bugün Hunchai Ormanı’na gittim. Pınarın kaynadığı yerde, seninle ilk defa konuştuğum o büyülü yerde saatlerce oturup seni düşündüm: Elmaslar gibi parlayan o güzel gözlerini, pespembe yakut dudaklarını, bülbülleri kıskandıran güzel sesini… Ve imkânsız aşkımı kalbime gömerken, bir defa daha ikimiz için de hıçkıra hıçkıra ağladım…”

“…fakat biliyorum ki beni asla affedemeyeceksin: Senin kanından olan o güzel ve masum insanı koruyamadım…”

Mektuplarda bu cümleler dışında ne yazanın, ne de yazılan kişinin kimliğine dair hiçbir bilgi yoktu. Ancak önceden Ji Ah’ya hiçbir şey ifade etmeyen bu cümleler, şimdi genç kızın heyecanla titremesine yetip de artmıştı. Gözleri parlayarak Kang Hyuk’a döndü, genç adamın kolunu sıktı:

“Bu kitap… gerçekten de Jong Hwa tarafından yazılmış gibi görünüyor,” dedi. “Yer isimleri, olaylar… Min Woo’nun rüyasında gördükleri ile birebir örtüşüyor!”

Kang Hyuk da başını salladı. Genç adam içindeki burukluğa rağmen çok büyük bir keşfin eşiğinde olduklarını hisseder gibiydi. Yanında getirdiği laptopu açtı ve kıza döndü:

“Önce Jong Hwa’nın gerçekten yaşamış bir kişilik olduğunu teyit edelim,” dedi. “Kütüphanenin internet sayfasında eski kronikler yüklenmiş olmalı; bana on beş dakika ver, sana gereken her şeyi bulurum.”

Gerçekten de Kang Hyuk’un Jong Hwa hakkındaki bilgilere ulaşması on dakikadan fazla sürmedi: Cha Jong Hwa, gerçekten de sonradan kral Hyojong ismini alacak olan Prens Bongrim’in en yakın adamlarından biriydi. Ancak genç adam Prens Bongrim’in kral olarak taç giymesinin ardından tarih sahnesinden siliniyor, bundan sonraki kayıtlarda ondan hiç söz edilmiyordu.

Ji Ah endişeli gözlerle Kang Hyuk’a baktı:

“Sence… ne olmuş olabilir? Acaba kral, kraliçe ile Jong Hwa’nın yasak aşkını öğrenip onları cezalandırmış olabilir mi?”

Kang Hyuk ağır ağır: “Sanmıyorum,” diye cevapladı. “Kraliçeyi cezalandırmış olsa tarih kitapları bunu yazardı, öyle değil mi? Mesela Kraliçe In Hyun’un başına gelenleri hepimiz biliyoruz…”

Ji Ah yavaşça başını salladı, Kang Hyuk haklıydı. Ama içindeki merak zihnini kemirmeye başlamıştı bile. Onun susup düşünceli bir biçimde gözlerini kitaba diktiğini gören Kang Hyuk çekingence:

“Şimdi ne yapacaksın?” diye sordu. “Yani… Artık eminiz, öyle değil mi? Min Woo’ya gidip kitabın sende olduğunu söyleyecek misin?”

Ji Ah bakışlarını kitaptan ayırıp çocuğa döndü, dalgınca:

“Evet, sanırım öyle yapmalıyım,” diye mırıldandı. “Yani… bunu ondan saklamam haksızlık olur…”

Kang Hyuk burukça gülümsedi. Genç adamın kalbi sızlamaya başlamıştı, yanındaki güzel kızın yüzüne, hiçbir zaman sahip olamayacağı sevgiliye bakar gibi baktı.

“Bence de…” dedi hafif bir sesle. “Ona söylemelisin… Bu kitabın size dedelerinizden kalmış olması, Min Woo’nun seni rüyalarında görmesi tesadüf olamaz… Siz… bir araya gelmelisiniz. Kaderiniz böyle istiyor!”

Ji Ah birdenbire gözlerini kaldırdı ve Kang Hyuk’a baktı. Onun bunları söylemesi genç kızın yüreğine dokunmuştu. Sevgili arkadaşının şu anda içten içe büyük bir acı çektiğini biliyordu; yüzündeki gülümsemeye rağmen gözlerinin taa derinlerindeki o hüznü sezecek kadar iyi tanıyordu Kang Hyuk’u.

Sonra bakışlarını indirdi. Hafif bir sesle:

“Kitaba rağmen yeniden bir araya geleceğimizi sanmıyorum,” dedi. Hafif bir alaycılıkla güldü: “Min Woo bugün bunu gayet net bir biçimde belirtti… Ayrıca… Ayrıca, haklı da: Onu günler boyu aldattım, aptal yerine koydum, şimdi hiçbir şey olmamış gibi beni bağışlamasını bekleyemem.”

Kang Hyuk’un kalbi heyecanla çarpmaya başladı. Ama umutlanmaya hakkı yoktu, bunu yapamazdı. O yüzden hemen: “Bence yanılıyorsun-” diye itiraz etmeye başlamıştı ki Ji Ah yeniden sesini yükseltti ve onun sözünü kesti:

“Hem bu kitap ne anlama geliyor, henüz bunu bilmiyoruz! Bizim elimize nasıl geçtiği bir muamma! Diyelim ki Cha Jong Hwa, gerçekten de Min Woo’nun atası. Peki ya ben?? Benim prenses soyundan geldiğime inanıyor musun Tanrıaşkına?! Böyle bir şey olsa ailemden kimse bilmez miydi?”

“Neden olmasın?” diye omuz silkti Kang Hyuk. “Tarih taht kavgasını kaybedip saraydan sürülen prenslerle, onların kayıp aileleri ile doludur. Sizin aileniz de öyle bir kader yaşamış olamaz mı?”

Ji Ah hafifçe güldü: “İşte şimdi tam da ablam gibi konuştun!” Sonra şüpheyle dudak büktü: “Bilemiyorum… Bana bu işte bir yanlışlık varmış gibi geliyor… Bilmecenin eksik bir parçası var sanki…”

Ve elini uzattı, dalgın dalgın eski kitabı okşadı… Kang Hyuk’sa buruk, ama sevgi dolu gözlerle onu izliyordu…

*****************************************

Simple Plan – Perfect

Min Woo “tamam be tamam, patlama!” diye bağırıp ısrarla çalan kapıya doğru ilerlediğinde, karşısında görmek isteyeceği en son kişinin durduğunu bilseydi asla o kapıyı açmazdı. Ama artık çok geçti. Genç yıldız bir an şaşkınlık, sonra öfkeyle eşiğin diğer yanındaki orta yaşlı adama baktı:

“Sen gene ne için geldin?! Hani beni evlatlıktan reddetmiştin, hani bir daha yüzümü bile görmek istemiyordun?!”

“Al!” dedi karşısında duran babası nefretle ve elindeki kocaman dosyayı çocuğun eline tutuşturdu: “İşte bunlar seni evlatlıktan reddettiğimin ve şirket üzerinde artık hiçbir hakkın kalmadığının belgeleri! Bundan sonra birbirimizi görmemize gerek yok!”

Min Woo şaşkınca uzatılan evrakları aldı. Birden kendini feci halde kötü hissetti. Evrakları ona uzatan babasının da elleri titriyordu. Orta yaşlı adam:

“Şimdi mutlu musun?” dedi donuk bir sesle. “İşte istediğin oldu. Artık beni ve şirketi düşünmeden istediğin gibi yaşayabilirsin. Ve ben öldükten sonra üç yüz senelik aile şirketimizin kapısına kilit vurulacağı için de hiç üzülmüyorsundur eminim…”

Min Woo kendini toparlamıştı. Babasının yüzüne baktı ve acı acı güldü:

“Üzülüyorum,” dedi. “Şirket için değil, ama senin için üzülüyorum baba: Ben asla senin istediğin mükemmel evlat olamadım… Ve olamayacağım da.” Ellerini açtı: “Ama ben buyum baba: Keşke beni böyle kabullenebilseydin…” Ve hüzünlü gözlerle baktı babasına, artık aralarında hiçbir bağ kalmamış olan o adama:

“Üzgünüm,” diye fısıldadı… “Belki de en iyisi budur…”

Cha Kyu Won’un da bir an bir şey söyleyecekmiş gibi dudakları titredi. Ama orta yaşlı adam hiçbir şey demeden arkasını döndü, ve hızlı adımlarla ilerleyerek gözden kayboldu…

Min Woo o uzaklaştığı halde bir süre kapıda dikilmeye devam etti. Kendini çok tuhaf hissediyordu… Şimdiye dek sürekli kavga içerisinde de olsalar bir babası vardı ama şimdi… Bundan sonra… Asla bir ailesi olmayacaktı…

Gözlerinin nemlendiğini hissedince birden başını iki yana salladı: Hayır, kendini bunun için üzmeyecekti. Onu asla anlamamış bir insana, sırf kendisinin dünyaya gelmesine sebep oldu diye minnet duyamaz, hayatı boyunca onun istediği gibi yaşayamazdı! “Sen doğru olanı yaptın oğlum,” dedi kendi kendine. “Güçlü bir erkek gibi davrandın. Aferin sana!”

Ama içindeki sızı kolay kolay geçeceğe benzemiyordu. Min Woo bir an durdu, sonra telefonunu çıkarıp kararsızlık içerisinde iki numaraya baktı: Soo Hyun… ve Ji Ah… Acaba…?

En sonunda, bir tanesini tuşladı:

“Alo? Hyung? Ne yapıyorsun? İşin yoksa bana bir uğrar mısın?” Biraz durdu, ve kırık bir sesle ekledi: “Babam beni evlatlıktan reddetti… Artık onunla uğraşmak zorunda değilim, ne iyi değil mi?”

Soo Hyun neşeli görünmeye çalışan genç starının aslında ne kadar üzüntülü olduğunu anlayacak kadar iyi tanıyordu onu: “Bekle, birazdan geliyorum,” dedi ve telefonu kapadı. Min Woo telefonu kulağından indirirken yüzünde hafif de olsa bir gülümseme vardı. Doğru ya… Gerçek ailesi hiçbir zaman o adam olmamıştı ki zaten…

Salondaki kanepeye oturdu, menajerinin gelmesini beklemeye başladı. Babasının eline tutuşturduğu dosya hâlâ kucağında duruyordu.

Genç adam dalgınca dosyayı açtı. İlk sayfada “Cha Min Woo’nun CHA Holding’le artık hiçbir bağı kalmamıştır” yazılı noter imzalı belgeyi görünce acı acı güldü. Sayfaları çevirmeye devam etti: Bir sürü mahkeme kararı, raporlar, şirket belgeleri…

Gözlerini dalgınca belgeler arasında gezdirirken birden gözüne “…Cha Jong Hwa…” sözcükleri ilişti. Min Woo birden dalgınlığından sıyrıldı. Şaşkınca belgenin başlığına baktı: “Cha Holding’in kuruluş tarihi” adını taşıyordu bu belge. Min Woo tüm yazıyı bir solukta okudu: “Cha Holding, 300 senelik bir aile şirketidir. Şirketin başlangıcı, Seul noronlarından Cha ailesinin tek oğlu Cha Jong Hwa’nın, kendisine kral Hyojong tarafından verilen Busan’daki geniş araziler üzerinde pirinç tarımına başlamasına kadar dayanır. Jong Hwa’nın oğlu Im Soo ve torunu Kyung Jae’nin ardından 1718 yılında Cha Ki Woong ilk defa üzüm yetiştirip Seul’de şarabı ile ünlü olmuştur. Ardından…”

Min Woo okumayı kesti. Başı dönüyordu. Bunca yıldır şirket işlerinden bu kadar uzak olduğu, kendi ailesinin köklerini bile merak etmemiş olduğu gerçeği yüzünden ilk kez pişman olmuştu.

Rüyalarında gördüğü adam, gerçekten de kendi büyük dedesiydi…

*****************************************

T-Ara Cry Cry

“Ji Ah?? Bu sen misin?”

Ji Ah Seul sokaklarında, elleri montunun cebinde dalgın dalgın yürürken duymuştu bu sesi. Genç kız kütüphaneden dönüyordu; Min Woo’ya gitmeden önce eski kitap uzmanlarına el yazması kitabı götürüp nereden geldiğine dair bilgi sahibi olabileceğini ummuştu. Ama kimse ona yardımcı olamamıştı; Ji Ah yine elleri boş dönüyordu evine. Birden, arkasından seslenen kadın sesi ile düşüncelerinden sıyrıldı, seslenenin kim olduğunu görmek için arkasını döndü. Ve şaşkınlık içerisinde, yıllardır kullanmadığı bir isim döküldü dudaklarından:

“Min Seo…”

Min Seo ona “uzun zaman oldu…” der gibi gülümsüyordu. Önünde bir bebek arabası vardı. Ji Ah kendini biraz tuhaf hissederek yaklaştı eski arkadaşının yanına, arabadaki bebeğe baktı:

“Çok tatlı… Evlendiğini duymuştum ama anne olduğunu bilmiyordum… Çok tebrik ederim!”

“Teşekkür ederim,” diye gülümsedi Min Seo. “Ya sen? Sizde bebek falan yok mu daha?”

Ji Ah hafifçe güldü: “Ben evli değilim Min Seo…”

Min Seo birden şaşırdı: “Gerçekten mi? Ben Kang Hyuk’la çoktan evlenmiş olacağınızı düşünmüştüm!”

Ji Ah ona dalga mı geçiyor dercesine şüpheyle baktı. Ama hayır, karşısındaki kadın son derece içten görünüyordu. Ji Ah garipseyerek:

“Bunu da nerden çıkardın…” diye güldü. “Kang Hyuk’la biz kankaydık, biliyorsun…”

Min Seo ona acır gibi baktı. Hafif bir sesle:

“Kang Hyuk hep sana âşıktı Ji Ah,” diye mırıldandı. “Bunu fark etmemiş olamazsın, değil mi?”

Ji Ah gözleri iri iri açılarak hiçbir şey diyemeden ona bakakalınca genç kadın hafifçe gülümsedi. Ve şefkatle, eski arkadaşının koluna girdi: “Vaktin varsa bir kahve içip konuşalım mı, ne dersin?”

Biraz sonra iki eski arkadaş yakınlardaki bir kafede oturuyorlardı. Min Seo hemen yanında, bebek arabasının içinde uyuyan bebeğine bakıp gülümsedi:

“Dünyadaki en güzel his annelik diyenlere inanmak lâzımmış, gerçekten de öyle…” dedi mutlu bir sesle. “Umarım sen de en yakın zamanda bu hissi tadarsın Ji Ah…”

Ji Ah kibarca gülümsedi. Min Seo bakışlarını bebek arabasından ayırdı, hüzünle baktı arkadaşına. Sonra uzanıp onun kolunu tuttu. Ji Ah şaşkın bakışlarını kendisine çevirince, buruk bir biçimde:

“Özür dilerim,” diye mırıldandı. “Yıllar önce ikinize de çok büyük kötülük ettim! Aranıza girdim! Beni affedebilecek misin?”

Ji Ah kolunu kurtardı, gülümsemeye çabaladı: “Sen ne diyorsun Min Seo… Affedecek ne var ki?” Bir an durdu, alaycı bir gülümsemeyle ekledi: “Sen aramıza girmedin: Kang Hyuk o zaman seni seçti! İstemese senle çıkmazdı, öyle değil mi?”

“Öyle değil,” dedi Min Seo birden. Ji Ah merakla ona bakınca da bakışlarını kaçırdı suçlu suçlu. Kafenin camından dışarı bakıp mırıldandı:

“Onu benle çıkması için zorladım! Tehdit ettim! Sana zarar vereceğimi söyledim! Kang Hyuk bu yüzden sevgili oldu benle…”

Ji Ah şok içinde bakakaldı kıza. Min Seo ise yüzünde büyük bir pişmanlıkla:

“O zamanlar psikolojik sorunlarım vardı,” diye anlatmaya başladı. “Zengin bir ailenin şımarık kızıydım, biliyorsun. Ama manik depresyon hastasıydım ben… Bir gün bütün dünyaya kafa tutacak kadar narsist bir kişiliğe bürünürken ertesi gün kendimi Seul Tower’dan atma planları yapıyordum. Dengesizin tekiydim anlayacağın…”

Derin derin içini çekti:

“Bir gün, Kang Hyuk’u fark ettim: Ve onu görür görmez vuruldum. Bu çocuk benim olmalıydı! Ona fena halde kafayı takmıştım, onun ilgisini çekebilmek için her numaraya başvurdum. Ama olmadı. Kang Hyuk beni fark etmedi bile… O sırada büyük bir kıskançlık içerisinde fark ettim ki, Kang Hyuk’un gözü senden başkasını görmüyordu…

“Bir gün okul çıkışı onunla buluşmak için haber gönderdim. Ders çıkışı boş sınıfların birinde buluştuk. Harika bir makyaj yapmıştım, inanılmaz güzel ve seksi görünüyordum. Beni reddedemeyeceğine emindim.

“Kang Hyuk sınıfa girer girmez ona ilân-ı aşk ettim. Ondan ne kadar çok hoşlandığımı, benle çıkmasını istediğimi söyledim. Ama o umursamadı bile! Bana hiç etkilenmemiş gözlerle baktı ve: “Min Seo, sen gerçekten çok hoş bir kızsın ama ben başkasını seviyorum,” dedi. Sonra da sınıftan çıkmak üzere yürümeye başladı.

“İşte o anda çıldırdım Ji Ah: Onu elde edememek müthiş bir yenilgi gibi göründü gözüme. Buna dayanamazdım!

“Çantamın ön gözünden bir maket bıçağı çıkardım. Onu boynuma dayadım ve çığlık çığlığa bağırdım: “DUR!”

“Kang Hyuk döndü ve zavallıcığın gözleri şaşkınlıkla açıldı. Boynumdan damlayan kanı görmüştü.

“Sen ne yapıyorsun?” diye feryat etti. “Kafayı mı yedin, saçmalama!”

“Evet, kafayı yedim!” diye bağırdım ona. “Benimle çıkmanı istiyorum! Benimle çıkmazsan kendime zarar veririm! Hatta…” Bir an düşündüm ve sinsi bir gülümsemeyle ekledim: “Hatta önce Ji Ah’yı öldürür, sonra da kendim intihar ederim!”

“Kang Hyuk’un yüzündeki korkuyu görmeliydin Ji Ah: Yüzü kâğıt gibi bembeyaz oldu. Titreyen bir sesle: “Yapamazsın…” diye fısıldadı. Ama ben delirmiş gibiydim, vahşi bir kahkaha attım:

“İstersen bir deneyelim! Yapıp yapamayacağımı görürsün!…” Böyle deyip bıçağı boğazımdan çektim, ve ani bir hareketle koluma derin bir kesik attım! Kang Hyuk korkuyla bağırdı. Ona deli deli baktım:

“Şimdi inandın mı?”

“İnanmıştı… Benim ne kadar manyak olabileceğimi görmüştü… O yüzden benle çıkmayı kabul etti…”

Ji Ah’nın başı dönmeye başlamıştı. “Neden…” diye fısıldamak istiyordu, “nasıl olur…” Ama hiçbir şey diyemedi. Min Seo ise anlatmaya devam ediyordu:

“Belki de benim bir-iki ay içinde hevesimi alıp ondan bıkacağımı düşünmüştü… Aslında haklıydı, başkası olsa sıkılıp bırakırdım…” Min Seo durakladı. Buruk bir sesle: “Ama olmadı,” dedi. “Kang Hyuk’un seni sevmekten vazgeçemediğini gördükçe ben de ona daha çok bağlandım… Ne yaparsam yapayım onu seni sevmekten vazgeçiremiyordum, kafayı yiyecektim! Senden o kadar çok nefret ettim ki Ji Ah…”

Min Seo’nun gözleri yaşarmıştı. Ji Ah’nın da öyle. Genç kız karşısındaki kadından nefret mi etmeli, yoksa ona acımalı mı bilemiyordu.

“Beni bu sonsuz döngüden şimdiki eşim, Daniel kurtardı,” dedi Min Seo gözyaşları arasında gülümseyerek. “Bana âşık olduğunu söyledi. Beni koşulsuz seveceğini… Ben de artık yorulmuştum. Beni hiç sevmeyen bir adamı yıllardır tehditlerle, yalvarmalarla yanımda tutmaktan çok yorulmuştum… Gidip Kang Hyuk’a: “Senden ayrılmak istiyorum,” dedim. “Ben başkasıyla evleneceğim.” Kang Hyuk buna inanamadı, biliyor musun? Zavallıcık kekelemeye başladı: “Nasıl yani? Gerçekten beni bırakıyor musun? Şaka etmiyorsun değil mi? Ji Ah’ya bir zarar vermeyeceksin, değil mi?” Onu inandırana kadar akla karayı seçtim. Bunun bir oyun olduğunu, seni öldüreceğimi falan düşünüyordu… Zavallı…”

Min Seo hafifçe güldü, sonra yüzüne yine suçlu bir ifade geldi. Ji Ah’ya üzüntüyle baktı:

“O seni sevmekten bir an bile vazgeçmedi,” dedi. “Senin başına bir şey gelmemesi için yıllarca bu sırrı sakladı… Çünkü biliyordu, gerçekten de tehlikeliydim: Gerçekten dediğimi yapar, sana zarar verebilirdim! Kang Hyuk’la birlikteyken de yıllarca tedavi gördüm, ama dediğim gibi, ancak ondan vazgeçince iyileştim: Bu saplantıdan kurtulup kendi hayatımı kurunca, anne olunca normale döndüm ben Ji Ah… Bu sırada sizin de hayatınızın içine ettim, yıllar boyunca aranıza girdim! Beni affedebilecek misin?”

Min Seo uzandı, arkadaşının ellerini tuttu. Gözlerinden yaşlar birbiri ardına düşerken bağışlanmayı dileyerek baktı ona.

Ji Ah ise duyduklarının şokunda, ne diyeceğini bilemiyordu… Birden Kang Hyuk’u düşündü: Onun büyük fedakarlığını… Yaşayamadıkları yılları…

Ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı…

*****************************************

QIHM OST – Love really hurts

Tam üç sene oldu…

Üç senedir Seul’e ayak basmamıştım… Bongrim’in Da Ran’la evlendiği günün ertesi günü Kral’ın huzuruna çıkmış, saray muhafızlığı görevimden azledilmemi ve sınır boylarında başka bir göreve atanmamı rica etmiştim. Yaşlı kral bu isteğime şaşırsa da (önemli bir bakanın tek oğluydum ne de olsa…) istediğimi yapmış ve beni Chongguk sınırındaki birliklerin başına göndermişti. Üç senedir oradaydım. Kral Injo’nun ölümü ve Bongrim’in Kral Hyojong adı ile tahta çıkışının haberini bile orada iken almıştım.

Ancak günün birinde bir grup isyancının yarattığı kargaşada beklenmedik bir biçimde yara almış, uzun süre ölüm kalım savaşı vermiştim. İyileşir iyileşmez yaşlı babamın ısrarı ile başkente, ailemin evine geri dönmüştüm.

Yolculuk beni epeyce hırpalamıştı: At üzerinde gelmem mümkün olmadığı için faytonla seyahat etmiştim. Ancak bu yüzden yolculuk süresi uzamış, zaten bozuk olan sağlığım iyice kötüleşmişti. O yüzden evime vardığım ilk günlerde ziyaretçi bile kabul edemedim. Artık Kral Hyojong olarak anılan sevgili dostum Bongrim’i bile ziyaret edip saygılarımı sunamamıştım henüz…

Ancak o gün, kendimi beklemediği kadar iyi hissederek uyandım. Henüz sabahın çok erken saatleriydi. Ani bir kararla, ev halkından kimseyi, oda hizmetkârımı bile uyandırmadan yola düştüm.

Şehir, henüz yeni yeni uyanıyordu. Pazar alanından sapıp ormana doğru ilerledim. Ayaklarım sanki kendiliğinden ilerliyorlardı. Ne yöne gideceğimi bile düşünmeden kendimi Hunchai ormanında bulunca bir an duraksadım. Ancak elimi göğsüme götürüp yerinden hiç çıkarmadığım çıkına değince anladım:

Buraya geleceğimi en baştan beri biliyordum…

Ancak bilmediğim şey, onun da orada olacağıydı…

İlk buluştuğumuz yerde, orada… Pınarın başında… Bir kayaya oturmuş, dalgınca pınarın kaynayıp ileri dökülen sularına bakıyor…

Onu görür görmez başım dönmeye başladı. Taşlaşmış gibi olduğum yerde kalakaldım. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyor… Gördüğüm silüetin bir hayal olmasından öylesine korkuyorum ki nefes bile alamıyorum, gözlerimi kaparsam kaybolacak diye göz kırpmaya bile çekinerek öylece bakıyorum ona.

Hiç değişmemişti… Her zamanki kadar güzel, her zamanki kadar asil görünüyordu. Bir kraliçeden çok masum bir genç kıza benzeyen büyük aşkımı uzun uzun, güzelliğini kana kana içmek ister gibi seyrettim.

Fakat hiç ses çıkarmadığım halde nasıl olduysa oldu, o da benim varlığımı sezdi. Dalgın bakışlarını önündeki sudan ayırdı, başını çevirdi ve…

Onunla göz göze geldiğimizde tüm dünya durdu. Kuşlar bile sustu. Şimdi yalnızca o, ve ben… Kalp atışlarımızın sesini duyabiliyorum…

Uzun, çok uzun bir zaman boyunca, öylece bakıştık. Gözlerimizden taşan duygularla konuştuk, birbirimize koştuk, sımsıkı kucaklaştık… Olduğumuz yerde, sadece bakışarak… O anda, onu asla unutamayacağımı, onun da beni unutmadığını anladım. Ne olursa olsun, biz birbirimize aittik… Biz yalnızca birbirimizi sevecektik…

Birden kendime geldim. Büyük bir utançla bakışlarımı kaçırdım ve öne doğru eğildim:

“Sayın Kraliçem… Az önceki kabalığım için sizden özür dilerim! Bu saygısız kulunuzu bağışlayın lütfen…”

O ise gülümsedi. Başım öne eğik olduğu halde gülümsediğini biliyordum. Sonra birden, ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Başımı hâlâ kaldırmamıştım, ama yüreğim yine tıp tıp atmaya başlamıştı.

Geldi, tam önümde durdu. Bülbülleri kıskandıran sesi ile:

“Evinize hoşgeldiniz Jong Hwa-şi…” dedi ağır ağır. “Fakat siz ne kadar zayıflamışsınız! İsyancı bir çete tarafından yaralandığınızı duymuştum, fakat sizi bu halde göreceğimi hiç tahmin etmiyordum…”

Sesinden üzüntü akıyordu. Başımı kaldırdım, ve onun kaygı dolu gözleri ile göz göze geldim. Yüreğim titredi. Onun şu bakışlarının bile benim bütün yaralarımı iyileştireceğini bilmiyor olamazdı, değil mi?

“Artık iyiyim majesteleri,” dedim güven dolu bir sesle. “Sizi mutlu ve sıhhatli görmek benim için tüm şifalı otlardan daha iyileştirici… Lütfen merak buyurmayın, Jong Hwa kulunuz şimdi her zamankinden daha iyi…”

He Ran’ın dudakları titredi. Kim bilir ne düşünüyordu? Sitem dolu bir sesle:

“Oysa ben sizin beni görmekten mutlu olmayacağınızı düşünmüştüm,” dedi. “Üç senedir uzaktasınız… Bir selam, bir haber bile göndermediniz…”

Ona acıklı gözlerle baktım. “Sizi kalbimden atabilmek, ümitsiz aşkımla size zarar vermemek için gittim” diye nasıl derdim?? Ama dünyanın öbür ucuna da gitsem faydası yoktu: He Ran’ın hayali, her akşam gölgelerle dolu yalnız odama konuk olmuştu… Ona her gece sayfalarca mektup yazmıştım. Onu düşünüp yeşim taşından orkide çiçeği biçiminde bir kolye yontmuştum gecelerce; mektuplarla birlikte bu kolye de göğsümde taşıdığım bir çıkının içinde, her an yanımdaydı. Onları kalbime en yakın yerde saklıyordum, tıpkı sahipleri gibi…

Onun sitemkâr sözleri yüreğimi kanattı: Ah bir bilseydi, bir bilseydi!… Birden, nasıl olduğunu bilemeden ani bir hareketle hanbokumun üst kuşağını çözdüm, göğsümde taşıdığım çıkını çıkarttım ve ona uzattım:

“Sizi asla unutmadığımın, her an, her dakika sizi düşündüğümün kanıtıdır!” dedim ve çıkını açtım.

He Ran’ın gözleri irileşti. Çıkının içindeki birbirine tutturulmuş mektup destesine ve yeşim taşından yapılma kolyeye hayretle baktı. Bense hüzünle gülümsüyordum:

“Sizi asla unutmadım… Unutamam…” diye fısıldadım.

Ve hızla arkamı dönüp koşar adımlarla yürümeye başladım. He Ran, elinde mektuplarım ve kolye, hiçbir şey diyemeden arkamdan bakakalmıştı…

*****************************************

“Sizi asla unutmadım… Unutamam…”

Hyo Rim yaşlı gözlerini Min Woo’ya çevirdi. Min Woo bu sözleri söyledikten sonra arkasını döndü ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. Ve aynı anda yönetmenin sesi duyuldu:

“STOP! Evet, kestik! Harika bir iş çıkardınız sevgili arkadaşlar!”

Min Woo asistanlardan biri tarafından uzatılan havlu ile terini kurularken Hyo Rim yaşlı gözlerini hâlâ onun üzerinden ayıramamıştı. Zavallı kız günlerdir ruh gibi dolaşıyordu. Min Woo ile aralarında geçen son olayın tesirinden hâlâ kendini kurtaramamıştı. Senaryo da ona yardımcı olmuyordu doğrusu: Dizinin son bölümlerine yaklaşırlarken iki genç aşığın yanlış anlamalar yüzünden uzak kalmak zorunda kaldıkları yılların sonuna gelinmiş, Min Woo’nun karakteri sevdiği kadına aşkını itiraf ederken bölüm bitmişti. Hyo Rim bir kez daha rol için bile olsa bu sözlerin kendisine ne kadar dokunduğunu fark etti yüreği titreyerek…

Min Woo’nunsa aklı tamamen başka yerdeydi. Şirket tarihçesini incelerken Jong Hwa’nın büyük ihtimalle kendi dedesi olduğunu fark ettikten sonra internette araştırmaya devam etmiş, Seul’ün asil ailelerinden birinin tek oğlu olan Jong Hwa’nın 1650 yılında Busan’a göç ettiğini kesin olarak teyit etmişti. Fakat ne olmuştu? Genç adam neden çok sevdiği kraliçeden uzak kalmayı seçmişti? Acaba en son rüyasında gördüğü gibi, kraliçenin yanında kalmak kendisine daha çok azap verdiği için mi gitmeye karar vermişti?

Min Woo üstünü değişti ve stüdyodan çıktı. Soo Hyun’la birlikte yemek yemek üzere sözleşmişlerdi, Soo Hyun’un şu anda kanal binasındaki bir başka stüdyoda Sun Ah ile birlikte çekimde olduğunu biliyordu. Genç yıldız merdivenleri kullanıp birkaç kat aşağıya indi.

Beast – Ugly People

Tam o sırada zavallı Soo Hyun sinir krizi geçirmenin eşiğindeydi!

“Sun Ah-şi, neden anlamak istemiyorsunuz?! Reklam filminin konsepti, sizin yaşlı ve sempatik bir teyze kılığına girmeniz üzerine kurulu, So Ji Sub’ın sevgilisini değil onun karnını doyuran sempatik teyzeyi oynayacaksınız! Bu kıyafet de neyin nesi?!”

Sun Ah ise üzerinde çok seksi bir gece elbisesi ile yerinde tepiniyordu:

“Banane banane! Bu güzellikle, bu endamla yaşlı teyzeyi oynarsam buna kim inanır?? Bırakın beni, yapımcıyla konuşacam ben!”

“Ama senaryo çoktan yazıldı, artık değiştiremeyiz! Birazdan çekim de başlayacak! Lütfen şu köylü kadın kıyafetini giyer misiniz?!” diye feryat etti Soo Hyun ve Sun Ah’nın çırpınmalarına karşı koymaya çabalayarak elindeki bol uzun elbiseyi kadına zorla giydirmeye çabaladı. Min Woo ise tam bu anda içeri girmişti. İkisini neredeyse sarılmış vaziyette debelenirken bulunca durumu yanlış anladı, elleriyle yüzünü kapatıp bağırdı:

“Vooov!! Pardon, afedersiniz, ben sizi rahatsız etmek istememiştim, lütfen devam edin…”

Soo Hyun’sa kıpkırmızı oldu, kekeleyerek:

“Hayır hayır, yanlış anladın!” diye bağırdı. “Sun Ah-şi’yle aramızda son derece profesyonel bir ilişki var, öyle değil mi Sun Ah-şi?”

“Elbette öyle, ben ki So Ji Sub’la reklam filmi çevirecek kadınım, kala kala bu menajer bozuntusuna mı kaldım?!” diye feryat etti Sun Ah da. Soo Hyun derin derin içini çekti ve acıklı gözlerle Min Woo’ya baktı:

“Bari Ji Han’ı yanımıza yolla Min Woo… Belki sevgili yıldızımız (!) Sun Ah-şi’yi kendisi ikna edebilir…” Özellikle “yıldızımız” lafını söylerken dişlerini gıcırdatmadan edememişti.

Min Woo bir an durakladı. Menajerine Ji Ah’yla aralarında geçenleri söylememişti. Suçlu suçlu mırıldandı:

“Şey… Hyung… Ji Han bu aralar şeyde, eee, izin kullanıyor…”

“İzin mi?” dedi Soo Hyun şaşkınca, tam da o anda Sun Ah heyecanla atıldı:

“Oh, demek o yüzden bu aralar onu hep evde, Kang Hyuk’la birlikte görüyorum! Ben de işten mi ayrıldı acaba demiştim…”

Min Woo birden bozuldu. Somurtarak:

“Kang Hyuk’la mı?” dedi, “Demek onunla sık sık görüşüyorlar…”

“Aslına bakarsanız bizimkiler bu aralar dedektifliğe soyundular,” diye kıkırdadı Sun Ah. Sonra sağına soluna baktı, kimsenin kendilerini duymayacağına emin olunca Soo Hyun ve Min Woo’nun kulağına doğru eğildi: “Bizim dededen kalma eski bir el yazması var… Bugünlerde onun sırrını çözmeye çabalıyorlar!”

Soo Hyun alayla güldü: “Hayırdır, kendiniz gibi kardeşinize de fazla miktarda sageuk (tarihi dizi) seyrettirdiniz Sun Ah-şi?”

“Lütfen ciddi olun Soo Hyun-şi, bahsettiğimiz el yazması son derece değerlidir!” dedi Sun Ah ciddiyetle. “Hatta bizim soyumuzun taaa 2. Injo’ya kadar dayandığının kanıtıdır!”

“2. Injo diye bir kralımız yok yalnız…” dedi Soo Hyun kıkırdayarak. Min Woo ise birden şimşek gibi atılıp onun sözünü kesti:

“Bir dakika! El yazması mı dediniz? Nasıl bir el yazmasıymış bu?”

Sun Ah Min Woo’nun ilgisini çekmekten memnun, Soo Hyun’a kibirli bir bakış fırlattı ve hevesle Min Woo’ya dönüp anlatmaya başladı:

“Uzun bir aşk şiiri gibi… Yoo, daha çok bir sürü şiirsel mektubun birleştirilmiş hali gibi… Ancak görseniz Min Woo-şi, kesinlikle bir prensten ya da soylu bir kişiden kalmış olmalı! O üslup, o kâğıtların kalitesi, o yazılar…” Sun Ah gözlerini huşu içinde kapattı ve dramatik bir sesle ilk sayfadaki, Ji Ah’nın da kendisinin de ezbere bildiği o sözleri mırıldandı: “Çiçeğim… Orkide çiçeğim benim… Ah ah, şu cümlenin şiirselliğine bakar mısınız, artık nerde böyle adamlar? Min Woo-şi?? Nereye gidiyorsunuz?!”

Hoobastank – The Reason

Ancak Min Woo onun sözlerini bitirmesini bile bekleyemeden birden yerinden fırlamış, bütün gücüyle koşarak stüdyodan çıkmıştı. Merdivenlerden büyük bir hızla inerken heyecandan kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu: Demek… demek rüyasında gördüğü mektuplar… Ji Ah’daydı!

Artık genç adam için her şey aydınlanmıştı. Ji Ah’ya söylediği sözleri düşündü: “Seni kolayca affedeceğimi düşünme… Asla eskisi gibi olmayı bekleme benden…” Oysa şimdi hiçbirinin anlamı kalmamıştı! Onların kaderi buydu, birlikte olmak alınlarının yazısıydı! Tam üç yüz elli sene önce yazılmış bir kaderdi bu…

Min Woo’nun yüzüne yavaş yavaş bir gülümseme yayıldı. Kanal binasından çıkıp bütün gücüyle caddede koşmaya devam ederken bir an aklına bambaşka bir fikir düştü, heyecanla bir telefon numarası tuşladı:

“N’aber bro?? Baksana, senden çok ama çok önemli bir ricam olacak…”

Telefon konuşmasını bitirdiğinde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Yeniden koşmaya başladı ve Seul’ün ışıklı caddelerine doğru büyük bir coşkuyla bağırdı:

“Bekle beni! Sana geliyorum prenses!”

*****************************************

“İşte sana leziz mi leziz çilekli cheesecake’ler…” dedi Kang Hyuk elindeki tabağı Ji Ah’ya uzatırken. Hafifçe övünerek ekledi: “Bugün bunları almak için Halmoni’nin kafesine kadar tam yarım saat yol yürüdüm, biliyor musun?”

“Ovvv, fedakârlığınız gözlerimi yaşarttı Hyuk-şi,” dedi Ji Ah sırıtarak. “Yalnız ben cheesecake değil,donut istemiştim yanılmıyorsam… Üstelik yorulmana gerek yoktu, onları köşe başındaki kahve dükkanından alabilirdin…”

Kang Hyuk’un yüzü birden karmakarışık olunca Ji Ah dayanamayıp kıkırdadı ve uzanıp sevgili dostunun saçını okşadı:

“Ah, sen lisede de böyleydin, hatırlar mısın? Bize ders çalışmaya gelirken “kola al!” dediğim zaman süt falan alıp gelirdin…”

“O başka…” dedi Kang Hyuk hafifçe bozulmuş halde. Sonra gözlerini kaçırdı ve mahcup bir biçimde mırıldandı: “O zamanlar aşkımdan bastığım yeri görüyor muydum sanki?”

Ji Ah birden durakladı. Onun yüzündeki tuhaflaşmış ifadeyi gören Kang Hyuk’sa utandı ve birden ayağa fırladı:

“Eeee, neyse! Sen bekle şimdi, ben bir koşu köşedeki kafeye gidip donut’larımızı alıp geliyorum!”

Ji Ah da kendini toparlamıştı, hemen itiraz etti: “Hiç gerek yok! Cheesecake’leri yeriz işte, boşversene…”

“Olmaz! Zaten kahve de alıcam, gidip gelmem beş dakika sürer!” dedi Kang Hyuk ve kızın başka bir şey söylemesine fırsat kalmadan iki adımda küçük evin giriş kapısına vardı. Ji Ah “Ama!…” diyecek oldu, ama kapanan kapının sesi ile cümlesi yarıda kaldı.

Genç kız hafifçe gülümsedi ve omuz silkti: “Neyse… Aslında şöyle bol kremalı bir kahve de fena gitmez hakkaten…” Böyle deyip salona geçti, Kang Hyuk’u beklemeye başladı.

İçeri girer girmez gözüne sehpanın üzerinde duran resim çerçeveleri ilişti: Kang Hyuk ve kendisi… Lise üniformaları içerisinde gülümsemişlerdi.

Ji Ah’nın birden gözleri doldu: Aklından dünkü karşılaşma çıkmıyordu: Min Seo’nun söyledikleri… Kang Hyuk’un yaptığı fedakârlık… “O seni sevmekten bir an bile vazgeçmedi!”

“Ah, aptal… Aptal!… APTAL!” diye mırıldandı Ji Ah. Bu sırada resmi eline almıştı. Resimdeki çocuk yüzlü, neşeyle gülen Kang Hyuk’a bakıp dolu dolu gözlerle fısıldadı: “Aptal… Neden sonra bana bir şey söylemedin, ha? Neden onca yılı heba ettin?…”

Aslında sebebini biliyordu: Kang Hyuk Min Seo’dan ayrıldığı zaman kendisi Shi Kyung’la çıkmaya başlamıştı. Sonra ard arda annesi ve babasını kaybetmişti… Ji Ah o günlerde ihtiyacı olanın bir erkek arkadaş değil, sıcak bir omuz, kendisini asla yarı yolda bırakmayacak bir dost olduğunu iyi biliyordu. Kang Hyuk da aşkını kalbine gömüp kendisine bunları vermişti işte…

Ji Ah’nın yüreği bir kez daha sızladı: Zavallı Kang Hyuk onun acılı yüreğini iyileştirebilmek için aşkını feda etmişti! Senelerce, onun bir kez daha kalbini açacağı günü beklemişti! Oysa kendisi ne yapmıştı: Sevmeye yeniden hazır olduğu zaman Kang Hyuk’un senelerdir kendisini bekleyen kalbini çiğneyerek geçip Min Woo’nun kollarına atılmıştı! Ji Ah şimdi Kang Hyuk’un kendisini Min Woo ile öpüşmek üzereyken gördüğünde neden birdenbire delirdiğini, onu neden vahşi bir biçimde öptüğünü çok iyi anlıyordu.

Ji Ah derin bir nefes aldı ve gözyaşlarını elinin tersi ile sildi. Fotoğrafa son bir defa daha baktı ve oradaki yakışıklı çocuğa sevgiyle gülümsedi. “Canım benim…”

Birdenbire, dışarıdan çok güzel bir erkek sesi yükseldi:

Taeyang – My Girl

“My girl… My girl… My girl…”

Ji Ah şaşkınlıkla kaşlarını çattı: Bu şarkı… Bu ses…

Birden, soluğu kesilerek evin kapısını açtı, terasa fırladı: Aşağıda şarkıyı söyleyen çocuğa iri iri açılmış gözlerle baktı:

Taeyang!

Big Bang’in güzel sesli sempatik prensi Taeyang, yüzünde büyük bir gülümseme ile şarkısını söylüyordu:

“Baby girl since the first time I saw you, you know (tatlı kız seni ilk gördüğüm andan beri, biliyorsun)

My heart felt it was destiny, oh (Kalbim bunun kader olduğunu hissetmişti)

You are the only one that comes to mind every day (Sen her gün aklıma gelen tek şeysin)

I close my eyes again today to picture you and can’t seem to fall asleep (Bugün seni hatırlamak için yine gözlerimi yumdum, ve uyuyamıyorum)”

Taeyang şarkısını söylemeye devam ederken Ji Ah tam bir fan girl gibi: “Kyaaaa!!! Omo, OMO, Taeyang bizim SOKAKTAAAAAA!!!” diye bağırmamak için kendini zor tutuyordu! Genç kız Taeyang’ın yanına inmek için merdivenlere doğru bir hamle yapmak üzereydi ki, birden onun arkasında duran bir başka gölgeyi fark etti:

Min Woo…

Genç yıldız, elleri ceplerinde, gözlerini kendisine dikmiş, yağan karın altında acıklı acıklı ona bakıyordu. Gözleri binlerce duyguyla titreşiyordu: Özlem, hüzün, pişmanlık… Ji Ah soğukta ağzından dumanlar çıkararak hiç kıpırdamadan durup kendisine bakan bu güzel çocuğa bakakaldı.

O sırada yan dairelerden de insanlar merakla dışarı çıkmış, birbirlerine merakla “neler oluyor?” diye soruyorlardı. Birkaç tanesi Ji Ah’nın aşağıda baktığı yere baktı ve genç bir kız: “Aman Tanrım, Min Woo ve Taeyang!!!” diye bir çığlık koparıp oracıkta fenalaştı.

Ji Ah ise donup kalmış gibi gözlerini Min Woo’dan ayıramıyordu. Min Woo da hiçbir şey söylemeden ona bakıyordu…

Sonunda Ji Ah kendine geldi. Bir an kararsızlıkla durakladı. Sonra birden yerinden fırladı, koşa koşa merdivenleri inmeye başladı!

Aşağı inip Min Woo’nun tam karşısında durduğunda soluk soluğaydı. Şaşkın dudakları aralandı, “neden?…” kelimesi döküldü.

Birden Min Woo onun elini tuttu! Yukarı terastan kendilerini izleyen heyecanlı kalabalığın çığlıkları arasında kızı kendisine doğru çekti ve ona sıkıca sarıldı!

“HİYAAAAAA!!!”

“Min Woo-şi Ji Ah’ya sarıldı di mi?? Aman Tanrım, rüya mı buuu??”

Min Woo ise kalabalığın tezahüratlarını işitince hafifçe gülümsedi. Ama şimdi söyleyecekleri daha önemliydi. Kızı hâla kolları arasında sıkıca tutarken başını Ji Ah’nın kulağına doğru çevirdi ve fısıldadı:

“Jong Hwa gerçekten de benim büyük dedemdi… Ve Prenses He Ran… O da senin büyük ninendi, öyle değil mi?”

Ji Ah birden başını geriye attı ve şaşkınlık dolu gözlerle ona baktı. Min Woo güvenle gülümsüyordu:

“Sizdeki eski el yazması kitaptan haberim var… O kitap Jong Hwa’nın He Ran’a yazdığı mektuplardan oluşuyor, öyle değil mi?”

“Sen bunu nerden biliyorsun?!” dedi Ji Ah hayret içerisinde.

Min Woo ise fena halde heyecanlanmıştı. Genç kızı sıkıca kollarından tuttu, onun gözlerinin içine baktı ve heyecanla bağırdı:

“Ji AH! Anlamıyor musun, biz onların yarıda kalan aşkının devamıyız! Bizim birbirimize âşık olmamızın bir sebebi var! Kaderimiz onların yarım kalan aşkını kendimizde yaşatmak! Sana söylediğim her şeyi unut, biz birbirimize aidiz Ji Ah!”

Genç yıldız Ji Ah’yı bir kez daha sıkıca kendine çekti, ona bütün gücüyle sarıldı. Gözlerini kapayıp başını Ji Ah’nın güzel kokulu boynuna gömerken Ji Ah duyduklarından şaşkın, terastaki komşular heyecandan çıldırmış, Min Woo’ya serenat yapmada yardımcı olmak için işini gücünü bırakıp gelen iyi kalpli Taeyang ise neşeyle gülümsüyordu.

O sırada, sokağın köşesinde birisi yere elindeki kahve kartonunu düşürdü: Kahveler şarıl şarıl kaldırıma akmaya başladı.

Kang Hyuk bir defa daha kalbine saplanmış bir mızrağın acısıyla, karşısındaki manzaraya bakakalmıştı…

-On Beşinci Bölümün Sonu-

Reklamlar

29 thoughts on “On Beşinci Bölüm: “Bekle beni, sana geliyorum!”

  1. asiruh dedi ki:

    Ellerine saglik pek heyecanli bir bolumdu. iki bolumdur hikayenin gidisati degisti komedi ya da dram anlaminda. yalniz min woo nun eski hallerini cok ozlefim.

    ayrica kizimiz hep boyle ortada mi olacak ki sanki iki cocuga birden asik bu hallerini sevmiyorum ji ah. Bu aralar evimde olmadigim icin kisa yaziyorum. bolum sonu kang icin uzuldugumu belirterek kaciyorum:)

    • evet canım öyle oldu, kore dizileri formülü gereğince sona yaklaşınca komediyi unutup drama bağladık 😛 aslında bu bölüm dram pek yoktu, sırların açığa .ıkma bölümüydü daha çok. bir sonraki bölümde komedi-daha fazla sırrın açığa çıkması gibi bir formül düşünüyorum 🙂 teşekkür ederim yorumun için ^^

  2. Allah reenkarneler bunların dedesi mi çıkacak şimdi asgha.Şu rüyalar kısmı über ötesi güzel he.Bir de bunlarla bağlantısı çıksın ki bu senaryolaştırıp dizi yapın diye bilimum yapımcılara yollamazsam egosantrik değilim 😀 Unni biz soyluyuz deyip duruyordu zaten.İnanmadın Ji Ah bak ne oldu şimdi.Soylu çıkacan iyi mi 😀

    Artık bunu da gizle ki kızım oğlan sen götüne vurdura vurdura kovalasın.Hyuk ne edelim senin yiyecek ekmeğin zaten yokmuş.Kaderin önünde durulmaz güzel oğlum.

    Baba baba değil tam bir şan babası.insan evladını böyle eften püften bir sebepten nasıl reddeder ulan.Dingilin daniskası afedersin.

    Yihhh bu Min Seo ne sayko killer çıktı be.Vah Hyuk’um hepsi Ji Ah içindi demek.Yazık geçen zamana yazık diyerek Sezen Aksu girse yeri valla.İkisinin hayatının içine etmişsin şimdi bir de annelik çok rererö aman sen de ol falan diyorsun sayko.Bir yıkıl git allasen.Hyuk’u zorlar sevdirdin valla bana ya.Ne diyeyim 😀

    Bunların aşkı bunları öldürmedi ama beni öldürecek burada.Jong Hwa He Ran oğlum sevmeyin bu kadar birbirinizi.Vallahi içim parçalanıyor ne aşkmış be mübarek.

    Tae süprizi harika olmuş he.İşte insanın ünlü sevgilisi olmaya görsün.Ortaya Tae’ler seriyor.Artık bunun üzerine de barışmazsanız döverim oğlum sizi 😀 Ulan ne güzel son yazmışsın öyle demin dediğim kalpler çıktı valla gözümden.Ne söylesem az kalacak resmen. Böyle geçmişle bağlantılı über fantastik şeyler işin içine girince mükemmel bir şey çıkıyor her zaman ortaya ve ben bayılıyorum.O yüzden biz bu zamanda ileri geri olaylarını da çok sevmiştik.Tabi fazla entrika içermeyenlerini.Ellerine sağlık süpersonik bir bölümdü bu.Valla da bayıldım 😀

    • ah ah dostum, bundan bir sene önce olsaydı o dediğini yapabilirdik ama artık çok geç 😛 ellibin tane reenkarnasyon-zaman yolculuğu hikâyesi ortamlarda cirit atıyor 😛 😛

      yaa işte abla sözü dinlemek gerek, sun ah unni boşuna sun ah unni olmadı, ahsakjsakjsa 😀 😀 hyuk’a verdiğin teyze nasihatleri de (kadere karşı durulmaz… yiyecek ekmeğin yokmuş, vs) pek bi hoştu, işte türk kültürüyle yoğrulmuş yurdum teyzesi, akaskjsaksak 😀

      hyuk’u sonunda sevdirdim ha, vuhaaaa! 😀 şu anda evde haka dansı yapıyorum 😀 😀

      gönül isterdi ki tae’yi uzun uzun konuşturayım, sadece şarkısını söylesin çıksın yapmayayım, ama bölümü daha fazla uzatamadım, artık kusura bakmasın bizimoğlan 😛 bence de artık bunun üzerine barışmazlarsa ji ah’da kalp yok diycem 😛 beğendiğine sevindim canım, bu sefer çok güldürüklü değil, artık biraz toparlanma bölümü oldu 😉

  3. ve yeni bölümü gören şeymanın gözleri parlar (*o*)

    şapşal! sen ji ah’nın kız olduğunu bile fark edememiştin kaldı ki rüyandaki prensese benzeteceksin. şapşal şey ya.
    senin şu kdramalara yaptığın katkıları kimse yapmadı he. sen bi hikaye fikri attın ortaya çat diye aldılar fikrini dizi yaptılar. o dizileri izlemeseydik şu olayla mest olmuştuk kesin. özellikle şu “Demek… tarih kendini böyle tekrar ediyor…” söz alır götürürdü bizi ahh ahh.
    ooo olaylar sonundan o beklenilen farklı boyuta ulaştı. ji ah, bebeyim kendini çok küçümsüyorsun. ablan gibi olsaydın biraz prenses soyundan olduğun çat diye anlaşılırdı dfgncxlhnjfmkjfghfdghk.

    kanghyuk’un acı çektiği halde ji ah’ı bırakması cidden anlamlandıramadığım bir şey 😀 moon&sun’da da kardeşine bırakmıştı kızı il woo zaten nedir bu çocuğun çektiği ya dicem de korkuyorum ji ah’ın aklı kayar diye asdfghjklşi. ama kang hyuk haklı! bu çocukların kaderinde birlikte olmak var. önceden olmamış şimdi olsun diye zorluyolar, kader işte yavrularım ya kalpkalp

    böyle baba olmaz olsun ya. böyle bir şeyden çocuğunu evlatlıktan reddetmen mantıklı mı be adam?!
    ÜÇYÜZ SENE Mİ?!!! min woo, bebeyim hani köklü bi aileden değildin ljdnfhjfjkfgdfgjhkff. nasıl ya böylece bitti mi şimdi? güçlü erkek mi? olum baba lan o! hiçbir işe yaramasa, evde papağan gibi saçma sapan konuşsa da baba yani fff. bizim de var öyle babamız da hiç reddedip gidiyor muyuz?! min woo malsın olum sen -.-
    yeni düştü beyimizin kafası dljfsşjghnsflfhnjg. 300sene ya öyhh yani. bitti şirket senin yüzünden he. ji ah’la evlenip onu şirketin başına geçirseydin bence olurdu yani. sen oyuncu olurdun o hem işini yapardı hem de mutlu bi aile olur şirketi kurtarırdınız. beheyy

    min seo musun nesin bas git lan -.- kang hyuk’la evlenmişsinizdirmiş git lan -.-
    hö? min seo? oha o kişi sen miydin?! :O gel öbceeeemmmm seni gel geelll.
    oha min seo ağır deli çıktı O_O bi de kıza açık açık senden nefret etmiştim diyor. heyttt bee ben böyle açık sözlü insan görmedim hayatımda O_O
    ya mal karı bunları ne diye anlatıyosun sen ya! bi git çocuk bak sen ne diye başkasının hayatına karışıyosun allam ya!!!

    he ran’ın ji ah’ın atası olduğunu biliyorduk zaten de şimdi tam emin olduk mektupları da verdiğine göre heh heh hee. ama bari kolyeyi vermeseydi de onu yanında taşısaydı yavrum ya.

    bi an ne oluyor ya dedim. hyo rim min woo’yu mu gözlüyo şeklinde sonra sette olduklarını anladım 😀
    anaaa ben bu şarkının beastin olduğunu bilmiyordum :O işin komik yanı sesleri bile tanımamıştım asdfghjkl. iyi hayranları değilim yoksa kendimden fena utanırdım asdfghjklşi.

    aeıhfwgpeorgjnwerhpognflngserthe olm madem fark ettin ses çıkarmadan odadan çıksana dimi ama alksnjfnldkjgbstertgjbrfgjenbtd. sun ah lütfen soo hyun’a kalsın ya ldjbnaşsfljhdfg. çok yakışıyo keratalar. gıdıklarından öptüklerim sljfdbsjgbdhjfghfjf
    hah ha noldu bebeyim kıskandın mı? hadi ara ji han’ını da bi sırtını keselet, eski günleri yad edin asdfghjklşlkjhgfdsdfghjklş
    sun ah naptın ya. ji ah gidip kendi ağzıyla bir şey söyleyemeyecek mi şu çocuğa yazıktır ya fff -hah aferin. sen onları söyle sonra çocuğun yanında kalmasını bekle zaten allam ya. müzik bile şuan min woo’nun koşarkenki halini gözümde canlanmasına neden oldu asdfghjklş
    yerim ben seni ya. tabi canım tabi kaderiniz sizin birlikte olmak ondan bırakma şu aptal kızı pısırık kang hyuk’a. hadi koş yiiidiim *o*

    öhö! öhö!!! şimdi ne gerek var “O zamanlar aşkımdan bastığım yeri görüyor muydum sanki?” gibi laflara -.- hani bırakmışsın ji ah’ı? adam ol kızdırma beni kang hyuk-şi -.-
    ya senin ne biçim kalbin var be kadın! bi min woo diyosun bi kang hyuk! min woo de tamam ama geçmişe mazi derler sen ne diye hala kang hyuk’la olan geçmişe bakıyorsun?! kızdırma lan beni geilr o kısa, sarı (boyattı mı tekrar? ben hatırlamıyorum) saçları bir bir yolarım hee -.-

    OHAAAAAAA!!!! min woo taeyang’ı mı getirdiiii :O bu hikayedeki karakterimi buldum sjlkdbsflkgbdfh. min woo ve taeyang’ı görünce fenalaşan komşu kızı benim sljfdbsşdhjnmkgjnhgkhyf.

    oy bebeyiim ağzından bal damlıyo resmen. evet evet siz birbiriniz için varsınız. yarım kalmış aşkı bitirmek cart curt.

    hıh! sen de zamanında kızı bırakmasaydın. oh olsun otur ağla şimdi kitaplarının arasında kang hyuk-şi ha ha ha

    bu bölüm de ayrı bi güzeldi yav hele sonlara doğru muhteşemdi. ellerine sağlık tekrar tekrar 😀 ama sona yaklaşıyomuşuz gibi hissediyorum, üzülüyorum. kaç bölüm kaldı sona 😦

    • vuhaaaa, işte yine bir seymsomething klasiği ile karşı karşıyayız sayın seyirciler 😀 ben senin bu yorumlarını ne kadar sevdiğimi söylemiş miydim? 😉

      “şapşal! sen ji ah’nın kız olduğunu bile fark edememiştin kaldı ki rüyandaki prensese benzeteceksin. şapşal şey ya.” ahaha, kendi de farkında bence 😀 😀

      ah ah sorma, bu diziyi daha zaman yolculuğu hikayeleri böyle pıtrak gibi artmadan yazıp bitirmek varmış… neyse 😛

      kang hyuk cidden sonunda kaderini kabullenme felsefesine bağladı, yazık yavrucağa 😛 min woo ise dünyadan habersiz, ulan soylu adamsın işte, hâlâ değilim diye konuşuyosun… baba da boşuna “soyumuz da soyumuz! aile şirketimiz de aile şirketimiz” diye tutturmuyormuş; adam 300 senelik koskoca bir gelenekten bahsediyo burda, sajsakjaksakl 😀 😀

      “bitti şirket senin yüzünden he. ji ah’la evlenip onu şirketin başına geçirseydin bence olurdu yani. sen oyuncu olurdun o hem işini yapardı hem de mutlu bi aile olur şirketi kurtarırdınız. beheyy” ahahahah, işte aklın yolu budur! 😀 😀 bakalım, belki de öyle olur 😛

      “oha min seo ağır deli çıktı” “hah ha noldu bebeyim kıskandın mı? hadi ara ji han’ını da bi sırtını keselet, eski günleri yad edin asdfghjklşlkjhgfdsdfghjklş” bu yorumlarına şöyle bol bol random gülmek istiyorum mümkünse, asjsakjsakjsakksal 😀 😀 😀 “bırakma şu aptal kızı pısırık kang hyuk’a. hadi koş yiiidiim *o*” min woo senden gazı almış olmalı ki bayaa iyi koştu, mirkelam’a taş çıkarttı he 😀

      ve ve ve bölümün bombası tae’ydi, siz sevgili vip’lere özel ilk uçakla getirttim öhöm 😀 😛 o komşu kızını ya da min woo’nun terini silen asistan kızı falan bi şekilde halledip oynatıcaz sana, hiç merak etme 😉 bu arada sona yaklaşıyoruz hakikaten… ama kaç bölüm kaldı söylemeyeyim, sürprizi kaçmasın 😉 çoook teşekkür ediyorum bu eğlenceli yorumun için, gene ayıla bayıla okudum 😀 sevgiler, öpücükler ^^

  4. morzambak dedi ki:

    MERHABALAR 😀 yine şahane bir bölümdü sevgili hikarucum ama bu kang hyuk’a yazık ya lan adam jin ah tarafından mutlu oluyor ama diğer bölüme taşmıyor bu mutluluk hemen jin ah yellozu tarafından mutluluğu yarım bırakılıyor 😦 ayrıca min seo bile yapmamıştır jin ah’ın kangcığıma yaptığını YETER LAN 😀 min woo olum bak git 😀 yok kadermiş bilmem neymiş de get bak tepem attı 😀 yalnız sevgili hikaru hikayeni bitirirken kangcığımı çok çok çok mutlu onu sonuna kadar hakeden bi hanımkızımızla evlendir yazık ortalarda bırakma olmazsa bana gönder 😀 😀 ya sahi o baba demeye bin şahit isteyen adam Allah’ım ya ortalarda görünmüyor görünmüyor sonra pat diye bi çıkıyor herşeyi bilmem ne yapıp yine kayboluyor tövbe tövbe ne mal bi insan müsveddesi o ya neyse canım bu bölümde yine çoookkk güzeldi herşey yavaş yavaş açığa çıkıyor bakalım hayırlısı 😀 emeğine sağlık yeni bölümde görüşmek üzere sevgiler^^

    • teşekkür ederim morzambak 🙂 kang hyuk’u çok ezdik hırpaladık, ama meraklanma, onun için iyi planlarım var 😉 “min woo oğlum bak git” ahahah 😀 😀 babayı ise son görüşümüzdü, artık o mesele kapansın diye bir sahne yazdım ve bitti. yeni bölümü bir an önce yollamaya çalışacağım, benden de sevgiler canım ^^

  5. Hainsin hikaru zalimsin hikaru fırt fırt Hani ben hep 2. adamı tutarken dile gelen bülbüllerin dediği gibi geçmişi boşverin canım Sallamayın siz dedeleri nineleri bırakın Kang Hyuk mutlu olsun diyorum 😦 Hain Min Woo birde Tae Yang’ı işine karıştırmamış mı Piiii daş olasıca 😦

    Zavallı Kang Hyuk kendine rağmen kızı yüreklendirmek adına yeniden barışır mutlu olursunuz dediğinde hayatta olmaz diyen zilli Ji Ah elin yeteneksiz Min Woo’su kapısına dayanınca hemen de yelkenleri suya indirmeyeydi iyiydi 😦

    Sun Ahşi o koca ağzını bu sefer kapasan nolurdu o Jisub ile olan sahnelerin çekilirken seti kaktüs basar da 2 saniye bakamazsın So ji Sub emmiye inşallah 😦

    Mutsuzluk yapıştı kaldı (Yorumun sonunda ağır duygu sömürüsü efekti eklenmiştir.) Sen yeni bölümde bu masum kızı üzmemek için bir güzellik yaparsın değil mi??? Artık nasıl kurtulacaksa bu iş . Amanın bu durumda Sun Ah unninin kaderi O____0 Sen bu son dakika Min Woo kıyağıyla bunu hak ettin unni Sayanora

    • “Hainsin hikaru zalimsin hikaru fırt fırt” işte bu cümle bir oyuncu cadısı klasiğidir hanımlar beyler 🙂 🙂 “sallamayın siz dedeleri nineleri” öğüdü mantıklı bi yerde; ama bizimkiler bir kader de kader diye tutturdular bakalım 😛 Ji Ah’ya zilli, Min Woo’ya yeteneksiz desen de güldürdün beni, Allah da seni güldürsün 😀 Sun Ah-şi’ye beddua etme artık, yazıktır 😛 Aslında sana daha neler neler diyesim var ama spoiler vermemek için çenemi kapalı tutmam lazım. Bir bölüm daha sabret yeter diyorum. 😉 😉

  6. minekibuu dedi ki:

    eline sağlık ne bölüm olmuş gel gitler arasında kayboldum. o kahveler sere serdilince “amaaaaan Kang Hyuk yazık yaaaa” dedim 😦 yanlış anlaşılmasın taraf değiştirmiyorum 300 sene bu. Ama yazık Kang a yaaa o da mutlu olsun hikaru yazık değil mi yazık yazık!

    Psikopat hatunla karşılaştırmasan olmazdı demi. şimdi böyle vicdan vicdan hatta isyeeeaaan isyeeaaaaan durumuna geçmezdim. İşin garibi neye isyan ettiğimi de çözemiyorum.İstediğim olacak gibi ama Kang ya Kang 😦 Çelişkiliyim hikaru derbederim.

    bu arada oyuncuya da belirtmek isterim ki “Hain Min Woo birde Tae Yang’ı işine karıştırmamış mı Piiii daş olasıca” şu cümlede geçen “daş olasıca” bedduası çooook önceden tutmuştur ki Min Woo böeyleeee DAŞ gibiin, heyken traş elinden çıkmış gibindir. Efese dikilecek mermer heykeldir hatta! “kazıdan çıktı nassıl?” desen başın ağrımaz, cemil cümle toplaşıp yakuşuklu koca bulma amaçlı çaput bağlar o derece yani! (Not: görsel ve estetik açıdan yapılan değerlendirmedir, kişileri kurumları olayları bağlamaz, sarkmıyoruz reklam yapıyoruz icabında)

    Finali ne zaman yapıciğiz final için istek yapabiliyor muyuz? mesela final olsa da finalden sonra bir de 10-20 yıl ilerisini içeren bir bölüm olsa mesela işte oyuncu cadı üzülmesin (kendim için birşey istiyorsam ne olayım) Kang da min woo ile ji ah evlendikten sonra bilmem kimin süper ötesi güssel zengin kızına aşık oldu ilk çocuğunun adını min woo koydu (ji ah dan başkasını sevemeyeceğine inanıyordu ya öyle değişmiş eşini daha bi seviyor ji ahta kimmiş falan diyor, min woo yu onu ji ahtan kurtardığı için minnetle anıyor hesabı) Hem herkese ne oldu ne bitti onu açıklasan mesela ooohh süper olur kesinlikle 😀
    :* hak ettin sen bunu 😛

    • hehehe, kahve sahnesi ile en taştan kalpleri bile yumuşatıp kang hyuk’a karşı büyük bir sevgi ilen doldurduk di mi 😀 😀 hah şöyle, azıcık vicdana gelin, ohyoonjoo cadısının gözyaşlarına ortak olun min woo’cular 😀 😀

      hain min woo daş olmuş tabii ya 😀 😀 senin o anlatımına kurban: “Min Woo böeyleeee DAŞ gibiin, heyken traş elinden çıkmış gibindir. Efese dikilecek mermer heykeldir hatta! “kazıdan çıktı nassıl?” desen başın ağrımaz, cemil cümle toplaşıp yakuşuklu koca bulma amaçlı çaput bağlar o derece yani!” puhahahah, kültür turizm bakanlığının başına getirilecek hatunsun, ceycung’un alçıdan heykelini efes’e diktirip böyle ballandıra ballandırsa satarsan turist sayımız bir yılda ikiye katlanmazsa neyim! 😀 😀 😀

      finali çokkkk yakında yapıyoruz 😉 finale istek alamıyorum maalesef 😛 ama sanırım finalden sonra bol bol kulaklarım çınlayacak, hehehe 😀 yalnız senin senaryo ayrı bi olaymış, kang hyuk ji ah da kimmiş falan diyor hee, vay arkadaş kang hyuk bunu dememeli, nayırrr! 😛 😀 acı çektiği için biz onu böyle sevdik (psikopatız evet) 😛 öpücüğümü aldım kaçıyorum, teşekkür ettim canım benim ^^

  7. kok sen ne eetin ya . valla en iyi yazarlara taş çıkartırsın ha . kang cığımın bir sebebi olduğunu biliyordum zaten ben . başka türlüsü olamazdı ama bu kız da amma psikopat çıktı . yazık olmuş benim kangcığıma ee şimdi ne olcek . bu min woo ile kızımızın kaderi bir dedin sonra kang ı masum ilan ettin üstelik kızın kafası hafiften karıştı bence bir kahveleri düşürttüp zavallımı yıktın . kötü kalpli çingu ne istiyon ondan mutlu etsene onu he 🙂 merakla yeni bölüm beklenir .

    • kang hyukcağızı toplumun gözünde aklayıp kamu vicdanına teslim etmeyi bir borç bilirim! 😀 ortalığı fena karıştırdım gibi görünüyor şu anda, ama bir sonraki bölümde yepyeni sürprizlerle geleceğim, bekleyin beni anacığım! 😀 yorumun için teşekkür ederim tatlım ^^

  8. Sahra dedi ki:

    Hikayenizi zevkle okuyorum. Ama gözüme bir şey takıldı, korecede eskiden kullanılan çin harflerine kanji değil hanja deniliyor. Kanji japoncada kullan çin harflerine deniyor. Hikayenizin devamını dört gözle bekliyorum.

  9. Omo! Son iki bölümü art arda okudum, yeni bölümü istiyorumm!
    Ama ben dedim o Kang bir komploya kurban gitti diye..
    Şimdi herkes doğru yolu buldu gibi, rüyalar daha bir güzelleşti, hele o mektuplar ne kadar güzel olmuşlar sana kocaman sarılıp şahanesin diyorum çingu 🙂
    Kang, senin için bu kez cidden üzüldüm ama olmuyorsa olmuyor be kuzum acı çektirme kendine artık..
    Hyo Rim de kafamı karıştırdı iyice. O yanlış anlama ne ki acaba o.O? Bak bu kızla Kang birbirine aşık olsun ikisi de mutlu olsunlar n’olur sanki?
    Çingu yazarken cidden tarih sayfalarını mı karıştırıyorsun? Çok gerçekçi bir anlatımın var!
    Taeyang! Ne güzel bir sürpriz bu böyle 🙂
    İki bölüm boyunca müzikler yine harikaydı (:

    Bu arada çok ciddi bir sorum var.. Dizilerde bile zamanda yolculuk falan olduğunda ortada bir 300 yıl oluyor bunun nedeni ne? Yani neden 500 yıl değil, 200 yıl değil de hep 300 yıl? Gerçekten merak ediyorum, acaba 300 yıl önce tarihte tuhaf bir olay falan mı var, tutulma ya da meteor gibi bir şey mi var diye araştıracağım birazdan ^^

    Ellerine sağlık çingum, sevgiler.. 🙂

    • hoşgeldin canım 🙂 evet ya, sadık kang’cığımız fettan dişilerin kurbanı olmuş maalesef 😛 rüyalar ve mektuplar büyük sırlar ortaya çıkardı, ama daha bu sırlar bitmedi 😉 hyo rim’in hikâyesini henüz öğrenmedik, o da gelecek.. tarih sahneleri için wikipedia’dan yardım aldığım oluyor, hatta bu oğlunu öldüren-gelinini idam ettiren kralı bulmak için biraz kore tarihini karıştırdım 🙂 🙂 300 yıl tamamen tesadüf 😛 gerçi benimki 300 yıldan biraz daha fazla, 1650’lere filan gidiyoruz. ama kore tarihinin 1700’lü yılları sanırım çok entrikalı geçmiş, diziler o yüzden genelde o yıllara odaklanıyor.. senin de yorumuna sağlık canım, sevgiler ^^

  10. Wuhaaaaaaaaaaaa! 😀 Taeyang ha?! Bro’dan kasıt kişinin Taeyang olacağı aklımın ucundan bile geçmedi. O sahneyi iki kez okudum şarkıyla birlikte, takıldım birazcık 😀 Çok güzeldi, çoook. En sevdiğim bölüm oldu diyebilirim sanırım, sadece Taeyang’dan ötürü değil tabi, Min Woo’nun parçaları birleştirmesi ve sıfır triple üstelik harika bir jestle Ji Ah’ya koşması müthişti. Kang Hyuk’un bu sahneye şahit olmasına üzüldüm elbette ama yapacak bir şey yok, bir kızı bin kişi sever bir kişi alır sonuçta 😛

    Min Seo’nun ortaya çıkması geçmişteki sır perdesini araladı ama gerek yoktu bence, çünkü bir an bile ters köşe yapacağını Ji Ah’yı, Kang Hyuk’a yönlendireceğini düşünmedim. (Min Woo’nun kaderi kesinlikle Ji Ah inancım tam! 😀 )

    Sun Ah unninin dediği şey sonunda çıktı bu arada, kadın haklıymış! Gayet asil bir soydan geliyorlarmış =D Rüyaların günümüzle çakıştığı sahnelerde “vay bee!” dedim çokça, ne güzel bağlamışsın.

    Hikaye kaç bölüm sürecek acaba? Açıklanmayan tek nokta Min Woo-Hyorim ayrılığı geriye kalan her şey çözüldü, gelecek bölüm mutlu sona mı gidiyoruz yoksa?

    Ya o değil de Ji Ah, Taeyang orada güzel güzel kanlı canlı kendisine özel şarkı söylerken ciddi ciddi Min Woo’ya koştu di’mi?! Askjdhfksjdfhaksjfh 😀 😀 😀 Ben yazıyor olsaydım hikayenin akışı değişirdi o sahneden sonra ahah 😀

    Ellerine sağlık, çok güzeldi yine.

    • 😀 😀 😀 şu yorumunu yeni bölümde bir noktada ben de aynen kullanmayı düşünüyordum, süper tespit: “Ya o değil de Ji Ah, Taeyang orada güzel güzel kanlı canlı kendisine özel şarkı söylerken ciddi ciddi Min Woo’ya koştu di’mi?” gerçekten hikayenin masalsı olduğuna bir kanıt daha, sajsakjsakaslka 😀 😀 😀

      min woo’nun parçaları birleştirebilmesi takdire şayan di mi? 😀 😀 demek ki isteyince kafayı çalıştırabiliyormuş 😉 öte yandan ters köşe yapacağımı neden düşünmedin ama yaa? düşünmeniz lazım ama 😀 😀 daha ortaya çıkacak sırlar var! 😉 ancak yine de hikayede sona çok yaklaştık, bu bakımdan haklısın canım. teşekkürler yorumun için ^^

    • 🙂 🙂 üzgünüm, benim hikayelerimde 1 kız-2 erkek durumu olunca hep bir yakışıklımızın boynu bükük kalıyor… en kısa zamanda yeni bölümü eklemeye çalışacağım, teşekkürler yorumun için ^^

  11. Evet artık klasik uzun yorumlarımdan birini döşeyebilirim. 😀 Diğer bölümlerde tahmin yazamadım, diğer bölümleri okuduğumdan sorularımın çoğu cevap buldu. 😛 Bir dahasına geciktirmeyeceğim bu yorum işlerini, tekrardan biane.. 😦

    Immmm, öncelikle Kang Hyuk iyice bir kıvama geldi. Gözümden düştüğünü söylemiştim, hatta ayakkabın kaldı gel onu al da git demiştim, evimin önündeki Kang Hyuk dedektörlerini kaldırıyorum. 😀 Meğer çocuk ne acılar çekmiş…. T.T Psikopatlarla uğraşmış yavrucak, yazıktır.. 😦 Min Seo hakikaten deliymiş yalnız, bir de gelip anlatıyor, pes! o.O Evlendiği adama -ne olursa olsun- acıyorum. Allah sabır versin yani :/

    Min Woo, “katiyen olmaz”dan “bekle beni geliyorum”a döndü, ayrı bir mutluluk yaşadım. Gülümsemem büyüdü. 😀 😀 Hyo Rim de artık kapanmış bir defterdir, daha da konuşamaz bence…De kıza haksızlık oldu bence, Ji Sub’la alakalı bir şey var, kafamda az çok canlanıyor ama tam emin olamıyorum. Tahmin etme imkanım varsa, köpek Ji Sub ve gerçek Ji Sub arasında bir isim karışıklığı olması ve bunun Min Woo’nun kulağına gitmesi olabilir mi diyorum 😀 (Amma attım demi 😛 ) Hani mesela köpek olan Ji Sub evdeymiş der de bizim saf da So Ji Sub’ı eve attığını filan sanar… :S Olmadı mı, cık mı? 😀

    Kitap bir yere bağlandı çok süper oldu, Min Woo’nun Taeyang’ı getirmesiyse ayrı bir mükemmel! 😀 ❤ ❤ ❤

    Voa şirket neymiş öyle! o.O Çürüyüp gitmese… Şirket konusunda Ji Ah'ın diploması aklıma geliyor… Ama Min Woo evlatlıktan reddedildiğine göre o iş azıcık zor gibi? Ama Ji Ah da şirket devralsa fena olmaz hani 😛

    Gelecek bölümü sabırsızlıkla bekliyorum unni, bu sefer gecikmeyeceğim. ^^ Ellerine emeklerine hayal gücüne sağlık. Teşekkürler bu güzel hikayeyi bizlerle paylaştığın için. ^_______^

    • eveeeet, geldik uzun yoruma. kang hyuk’un sonunda gözüne girebilmesine sevindim, zavallıcık da az çekmemiş :/ min seo hasta olduğu için mazur görülebilir belki, ama bunca yılın hesabını kim verecek?? yazık değil mi bu kuzulara?! 😛

      min woo yelkenleri çabuk suya indirdi. seviyo işte n’aparsın 😛 taeyang’ı getirmesi müthiş bir jest di mi, orda hangimiz olsa eriyip jöle kıvamına gemiştik 😀 😀

      son olarak hyo rim konusunda süper tahminler yapmışsın, hiç de saçma değil. yeni bölümü okuyunca “biliyordum! biliyordum!” diye çığlık atman mümkün 😛 😀 😀

      yeni bölüm üzerinde çalışmaya başladım, inşallah kısa sürede yayınlayabilirim. senin de yorumlayan ellerine sağlık canım ^^ sevgilerimle…

  12. Psikopat biri varsa o min seo degil benimdir yeni bolum var mi diye ikide bir bakiyorum 🙂 hazir yine girmisken min seo ile ilgili yorumumu yapmadan duramayacagimi farkettim. Min Seo guzelim ne evlenmesi ya bi git lutfen tedavi falan ol boyle duzeldim ayaklarina yatma numara bunlar senin tedaviye ihtiyacin var bak ne farkettim sen evlenecek falan degilsin kim evlenir seninle? inanmiyorum kizim ben sana, beni kandiramazsin. Ben kul yutmam! 🙂 kafanda bir dunya kurmussun orada yasiyorsun farkinda da degilsin canim sen paranoid sizofrensin gel bak sana bakirkoyden yer ayarlayalim da tedavi ol.
    Buradan Kang hyuk a sesleniyorum ” Bak canim, evladim senin aklinda bir problem mi var, ne diye boyle odleksin? o hic bir seycik de yapamazdi Ji Ah ya sonra ne oldu iste? bekledin bekledin ellerin bos vaziyette kaldin milletin yaptigi jestleri izlerken. Ama hakettin sen bunu hic de acimiyorum ben sana seviyorsan sevdigini soyleyeceksin Min Seo psikopatsa sen de olacaksin! Goze goz dise dis! Kapis?”
    vee geldik hikaru sana ellerine saglik yeni bolumu bekliyorum 🙂

    • ah canım, bu sefer çok beklettim yaa, kusura bakmayın :/ ama gururla açıklıyorum, bu gece saat 12’den 5’e kadar oturup bitirdim yeni bölümü! yalnız birkaç detay kaldı, onları da şimdi biraz uyuyup sabah dinç kafayla eklemek istiyorum, kısacası yarın yeni bölüm geliyor! 😀 min seo hakkındaki yorumuna bayıldım; keşke her ruhsal bozukluk evlenmekle geçseydi, hahayyy! 😀 😀 kang hyuk’a çok yüklenme ama yaa, çocuk sırf sevdiği kıza zarar gelmesin diye pısırıklık yapmış, yoksa aslan gibi çocuktur 😀 😀 yorumun için teşekkür ediyorum, yarın görüşürüz o halde 😉

  13. Çinguuuu final yazdığını görünce nee! bu kadar çabuk mu? dedim ama bu bölümü vakti zamanında okuyabilseymişim tahmin edebilirmişim.Yine de ben bu hikayeden ayrılmayı istemezdim ki diye isyanlarım olacak galiba ama bunu finale saklayacağım 🙂

    Ayy ben artık heyecan yapmıyor muyum hikaye okurken derken çok fena heyecanlara düşürdün beni!Ji Ah’yla Min Woo ya mı sevineyim Kang Hyuk için mi üzüleyim kararsız kaldım hem de.Kang Hyuk’un bu kadar fedakarlık yaptığını anlatmayacaktın bize yapmayacaktın bunu.Ben kendi saflığına yansın der geçerdim o zaman!Hem bu sefer de onun aşkı yarım kaldı napsın o da mı beklesin yüzyıllarca 😦 Sinirli okuyucu yazarı delirtecek bu gidişle şaka şaka Hyuk’u unutup Min Woo’yu hatırlayınca da çok seviniyorum 🙂

    Sun Ah’ın performansına bayıldım yine 🙂 Bu fizikle nasıl yaşlı teyze rolünü oynasın tabi unni haklı 🙂 Üstelik köklü bir aileden geldiklerine falan boşuna inanmıyormuş^^

    Ellerine sağlık Hikaruivy ilk fırsatımda finali de okuyacağım 🙂 🙂

    • senin bu bölüme yazdığın yorum konusunda twitter’da bayağı bir kulaklarını çınlattık 😀 “Kang Hyuk’un bu kadar fedakarlık yaptığını anlatmayacaktın bize yapmayacaktın bunu.Ben kendi saflığına yansın der geçerdim o zaman!Hem bu sefer de onun aşkı yarım kaldı napsın o da mı beklesin yüzyıllarca” valla haklısın, nitekim bir sonraki bölümde neler olduğunu görüyosun 😉 😀 ben en iyisi ona cevap yazayım 😉

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s