On Dördüncü Bölüm: “İşte Rüyalarınızdaki Prenses!”

John Denver – Annie’s Song

Ji Ah o geceyi bölük pörçük anımsıyordu: Her şey bir kabustan parçalar gibiydi… Genç kız kendini karlarla kaplı bir dağın yamacında görüyor, üzerine doğru gelen dev bir çığ dalgasını dehşet içinde izliyordu. Çığ ona hızla çarpınca başında şiddetli bir sancı hissediyordu Ji Ah. Bir süre nefes alamıyordu, sonra tam boğulmak üzereyken bir el yapışıyordu ellerine. Ve onu karlar arasından çekip çıkarıyordu. Ji Ah kendisini kurtaran kişinin yüzüne bakınca, bunun Min Woo olduğunu görüyordu.

Min Woo onu sıkıca bağrına bastırıyordu. Kulağına fısıldıyordu sonra:

“Uyan Ji Han… Uyan hadi! Ne olur beni bırakma…”

Ji Ah ona bir şeyler söylemek istiyor, ama başaramıyordu… Sonrası yine karanlık, yine derinler…

Gözkapaklarını zorlukla aralayarak uyandığında gün aydınlanmıştı. Ji Ah derin bir yabancılaşma hissiyle etrafına bakındı: Galiba bir hastane odasındaydı.

Birden yanıbaşındaki sandalyede bir kıpırdanma oldu. Refakatçisi kendi yüzüne doğru eğilirken:

“Ji Ah! Kendine geldin demek!” dedi sevinçle.

Ji Ah gözlerini konuşan kişiye çevirdi. Kang Hyuk’un güzel yüzü sevinçle ışıldıyordu.

“Hyuk-a… Ne oldu?” diye mırıldandı Ji Ah. Yataktan doğrulmaya çabaladı, Kang Hyuk’sa hemen yerinden fırlamış, şefkatle ona yardıma koşmuştu.

“Yavaş, yavaş ol bakalım… Hah, dur bakiym, şimdi oldu…” Kang Hyuk genç kızın arkasına bir yastık koyup onun rahat ettiğine emin oldu, sonra yavaşça kızın elini tutup gözlerinin içine sevecenlikle baktı: “Nasılsın? Kendini nasıl hissediyorsun?”

“Ben…” Ji Ah elini başına götürdü. Başında bir sargı vardı. Başındaki korkunç ağrı boşuna değildi anlaşılan. Yine de:

“Ben iyiyim,” diye mırıldandı. “Ama…” Bir an durakladı. Olan bitenin hatırası yeni yeni aklına geliyordu.

“Sen… ben seni arıyordum… Senin kayak pistinde düşüp kaldığını zannettim, çok korktum!” Ji Ah acıklı gözlerle baktı arkadaşına: “Beni bir daha böyle endişelendirme sakın!”

“Asıl sen beni endişelendirme!” Kang Hyuk kızın yatağının başucunda diz çöktü, yüzünü onun yüzüne yaklaştırdı. “Senin beni aramak için o korkunç fırtınada o dik piste çıktığını öğrenince ne hale geldim, tahmin edebiliyor musun?! Ya sana bir şey olsaydı, o zaman ben ne yapardım, söylesene Ji Ah?! Hiç düşünmüyorsun, değil mi??” Kang Hyuk titreyen dudaklarla bunları söyledi ve sonra çocuk gibi dudaklarını büktü. “Küstüm sana ben…”

Ji Ah hafifçe gülümsedi. Sevgili dostu nasıl da korkmuştu! Şimdi bu çocukça küslüklerin arkasına saklanması o yüzdendi…

Bakışlarını eline çevirdi: Kang Hyuk’un hâlâ kendi elini tutan zarif elini kuvvetlice sıktı. Başını kaldırmadan burukça:

“Özür dilerim,” diye mırıldandı. “Aptalca davrandım; o acemi halimle seni kurtarma sevdasına düştüm… Halbuki senin yukarıda olduğunu düşünsem bile merkeze geri dönüp yardım istemem lâzımdı… Özür dilerim…”

Sonra biraz durdu, kırık bir sesle devam etti:

“Ve sana söylediklerim… onlar için de özür dilerim senden… Elbette hiçbirini kast etmemiştim… Sadece çok öfkelendim ve senin canını yakmak istedim… Ve o ağır laflar çıktı ağzımdan… Özür dilerim…”

Kang Hyuk anlayışlı bir biçimde gülümseyip başını salladı: “Biliyorum…” Sonra bir an durdu, kendisi de başını öne eğdi: “Ben de senden özür dilerim: Çünkü aslında haklıydın, biliyor musun? Hyo Rim’le birlikte bazı saçma oyunlara kalkıştım, büyük aptallık ettim…” Genç adam başını kaldırdı, bakışlarını karşı duvara sabitledi ve derin derin içini çekti: “Ama artık oyun oynamayacağım Ji Ah: Sen ne istersen, nasıl yaşamak istersen öyle olsun… Ben yalnızca senin mutluluğunu istiyorum…”

Ji Ah dudakları titreyerek baktı arkadaşına. Onun asil davranışı yüreğini burkmuştu. Sonra, birdenbire asıl sorması gerekeni hatırladı, telaşla doğruldu:

“Min Woo! O nerede peki? Ben baygınken başımda onu gördüğümü zannettim, yoksa yanıldım mı?”

Kang Hyuk birden gözlerini kaçırdı. Yüzüne suçlu gibi bir ifade yerleşmişti.

“Hayır, yanılmadın,” dedi ağır ağır. “Gerçekten de sen baygınken başında bekledi…” Sonra bir an durakladı. Bunu söylemek genç adamın gururuna ağır geliyordu, ama içindeki doğrucu ses söylemesi gerektiğini fısıldıyordu kulağına. O yüzden devam etti: “Hatta seni Min Woo kurtardı! Eğer o deli cesaretiyle benzini bitmek üzere olan kar motosikletine atlayıp seni aramaya çıkmasaydı, belki de her şey için çok geç olabilirdi!” Kang Hyuk bu ihtimali düşününce bir kez daha iliklerine kadar ürperdi. Duygulanarak Ji Ah’nın solgun, ama her haliyle çok güzel olan beyaz yüzüne baktı. Canının bir parçası olan bu insan, dilerse başkasının sevgilisi olsun… Yeter ki nefes alsın, yaşamaya devam etsin, başka bir şey istemezdi! Kang Hyuk bunu dün akşam yaşadığı büyük korku ile çok iyi anlamıştı.

Ji Ah ise şaşkınca kaşlarını çatmıştı. Alacağı cevaptan korkarak, ağır ağır:

“O zaman… Min Woo neden şimdi burda değil?” diye sordu.

Kang Hyuk bakışlarını kaçırdı: “Şey… Dizisi için… Yani çekim programı çok sıkışmış, o yüzden-”

Ama Ji Ah en yakın dostunu gayet iyi tanıyordu; onun bocalamasını yarıda kesti: “Doğruyu söyle!”

Bunun üzerine Kang Hyuk derin bir nefes verdi ve suçlu bir tavırla genç kıza baktı:

“Min Woo senin kadın olduğunu fark etti Ji Ah…”

Ji Ah hayretle baktı arkadaşına. Sonra hayalkırıklığı ile yüklü derin bir nefes koyverdi: “Ve beni burda bırakıp öylece çekip gitti, öyle mi?”

“Hayır…” dedi Kang Hyuk yavaşça. “Sen baygınken, hipotermi ve beyin sarsıntısı riski varken, Min Woo saatlerce başında bekledi. En sonunda gözlerini açtığın zaman doktorlar “artık hayati tehlikeyi atlattı” dediğinde… işte ancak o zaman gitti… Ama o da çok üzgündü Ji Ah… Ona yalan söylediğin için çok kırılmıştı… Ama zaten bu kırgınlık, seni çok sevdiğini göstermez mi?”

Ji Ah ağır ağır başını salladı. Ama genç kız, yüreğine koca bir ağırlığın gelip oturduğunu hissediyordu.

Min Woo’ya kendini nasıl bağışlatacaktı… bilemiyordu…

***********************************************

“Bu akşam Hyo Rim’le date’e çıkıyorsun, itiraz istemiyorum!” dedi Soo Hyun çatık kaşlarla. Min Woo’dan cevap gelmeyince onu bacağıyla dürttü: “Hey, kime diyorum ben?! Bana bak, gene uyudun mu sen??”

Kanepedeki battaniyenin altında dertop olmuş Min Woo’dan boğuk bir ses yükseldi: “Hayır… Sayende uyuyamadım bir türlü…”

“Zaten bu ne uykusu anlamadım.. Çekimden geldiğinden beri uyuyorsun, öğle yemeği de yememişsin. N’oluyo oğlum, bi derdin mi var senin??”

Soo Hyun merakla kanepeye oturdu, battaniyenin ucunu indirdi. Min Woo ise sabırsız bir çocuk edasıyla geri çekti battaniyeyi:

“Öfff Hyung, artık gitsene sen ya! Yorgunum işte, uyumak istiyorum, anlamıyor musun??”

Soo Hyun’un sabrı taşmıştı, sert bir öğretmen edasıyla:

“Ben onu bunu bilmem, akşam Hyo Rim’le dışarı çıkılacak! Madem artık aşkınızı cümle âleme ilan ettiniz, magazincilere mutluyuz, aşktan geberiyoruz diye malzeme vermeniz lâzım!”

Min Woo’dan anlaşılamayan (ama muhtemelen ağır küfürler içeren) bir homurtu yükseldiğinde ise: “Ben anlamam, gideceksin diyorsam gideceksin! Şimdi çark etmek olmaz, aklında öyle bir şey varsa derhal unut, bu işi kızı öpüp paparazilere yakalanmadan önce düşünecektin!” dedi kararlı bir tavırla. Sonra bir an durdu, ardından gene battaniyenin ucunu çekip altından görünen Min Woo’ya meraklı gözlerle baktı:

“Sahi… Sen bu Hyo Rim’den nefret etmiyor muydun, onu ne diye öptün ki??”

Min Woo yeniden battaniyeyi üzerine çekerken: “Öfff, yaptık bir hata işte,” dedi bezgin bir sesle. “Sen artık gider misin??”

Soo Hyun çocukla daha fazla uğraşmanın beyhude olacağını anlamıştı. Ayağa kalkarken:

“Tamam, şimdi gidiyorum,” dedi, “Ama akşam sekizde arayıp yemekte olup olmadığını kontrol edicem! Eğer atlatmaya çalışırsan var ya…” Soo Hyun mafya babası edasıyla bir elini bıçak keser gibi boynunun altına sürttü: Seni öldürürüm demek oluyordu bu. Min Woo ise “pfff!” diye dudak büküp bezginlikle: “tamam be…” diye mırıldandı. Soo Hyun’u başından atmak için başka çaresi yoktu. Soo Hyun, Min Woo’nun yola gelmiş olmasından memnun, hafifçe gülümsedi. Ardından çocuğun yastığa dökülmüş uzun kumral saçlarını küçük bir çocuğa yapar gibi yarı sert, yarı sevgi dolu biçimde ovalayıp “seni hergele…” diye mırıldandı ve çekip gitti.

3 doors down – here without you

Min Woo o gider gitmez battaniyeyi üzerinden attı ve derin bir nefes aldı. Gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı.

İki gündür ağır bir depresyonda olduğu doğruydu. Ji Han’ın kız olduğunu fark ettiği anın şokunu bir türlü atlatamıyordu:

Yaralı ve yarı donmuş vaziyetteki Ji Han’ın açık düğmeleri arasından görünen göğüs çatalı… Min Woo birkaç saniye gözlerini bile kırpmadan bakıp kalmıştı karşısındaki manzaraya. Beyni boşalmış gibiydi, n-nasıl yani? Ji Han… ama nasıl??

Neyse ki sonra kendini toparlamış, kıza sıkıca sarılmıştı. Bir yandan da: “Ölme… Sakın ölme Ji Han! Beni bırakma!” diye mırıldanıyordu. Kollarının arasında tuttuğu bu baygın vücut, ister kadın ister erkek olsun, kaybetmeye tahammül edemeyeceği birine aitti. Min Woo onu bağrına bastırırken Ji Han’ın kokusunu içine çekiyor, bir yandan kaybetme korkusu, bir yandan Ji Han’ın kendisine yalan söylemiş olmasının şoku, her biri genç adama sağdan soldan inen yumruklar gibi gelip onu serseme çeviriyordu. Min Woo’nun dişleri takırdıyordu; ama soğuktan değil; şoktan, üzüntüden ve korkudan.

Sonrası kopuk kopuktu: Min Woo’ya sonsuzluk kadar uzun gelen bir zaman sonra kurtarma ekipleri yetişmiş, ikisini birden alıp yakındaki hastaneye götürmüşlerdi. Min Woo, kızın tüm vücut tomografisi çekilirken bile kapının önünde beklemiş;  sonuçlar temiz çıkıp  bir odaya alınana kadar Ji Han’ın sedyesinin başından hiç ayrılmamıştı.  Hyo Rim ve Kang Hyuk’un da kendisine eşlik ettiklerini hayal meyal hatırlıyordu: Genç adam tüm duyuları ile Ji Han’a kitlenmişti çünkü.

Ji Han arada bir kendine gelir gibi olduğu zamanlar Min Woo’nun yüreği titriyordu adeta: İçine güneş gibi bir sevinç doğuyor, kızı bağrına basmak istiyordu. Ama hemen ardından, güneşin önüne geçip onu karartan bulutlar gibi “Ji Han bana yalan söyledi!” düşüncesi çöküyordu beynine. Min Woo gözleri hafifçe aralanan kıza delice sarılmak yerine buz kesiyordu; onu öylece bırakıp kaçma isteği doğuyordu içine. Oradan kaçmak, kapıyı vurup çıkmak, sonra eline ne gelirse parçalamak, kırmak, dökmek!… Min Woo öyle büyük bir çelişkiye düşmüştü ki, Ji Han’ın bir an önce uyanması için hem deli gibi dua ediyor, hem de bu ihtimalden deli gibi korkuyordu! Öfkeli, çaresiz… Ne yapacağını, ne hissedeceğini bilemez haldeydi…

O yüzden, Ji Han’ın tehlikeyi atlatıp artık uyanmasının an meselesi olduğunu öğrenir öğrenmez kaçmıştı oradan. İki saat sonra Kang Hyuk’tan “uyandı” telefonunu alır almaz büyük bir rahatlamayla olduğu yere çökmüş, hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı. Hem rahatlama… hem de kaybettiği aşkına bir ağıttı bu gözyaşları.

Çünkü Min Woo, içinde bu aldatılmışlık duygusu yer aldığı sürece, Ji Han’la birlikte olamayacağını çok iyi biliyordu…

Şimdi kazanın üzerinden iki gün geçmişti: Min Woo iki gündür sete gidip gelmek dışında hiçbir şey yapmıyordu. Elinden gelse onu da yapmazdı ama kontrat şartları ağır biçimde bağlayıcıydı; eğer genç yıldız çekimleri aksatırsa kendisine karşı büyük tazminat davaları açılabilirdi. Ayrıca farklı bir role bürünmek Min Woo’nun acıyan kalbine iyi geliyordu: Genç adam çekimler sırasında başka bir dünyada yaşar gibi hissediyor, az da olsa asıl derdini unutuyordu…

Ancak çekim bitip eve döndüğü saatler… işte o saatler geçmek bilmiyordu…

Şimdi yine battaniyeyi üzerine çekmiş, gözlerini tavana dikerek düşünmeye başlamıştı. Beyninde bitmek bilmez sorular bozuk plak gibi dönüp duruyordu. “Neden yaptın bunu Ji Han?” diyordu hayalindeki şoförüne. “Beni neden kandırdın? Beni hiç mi sevmedin? Her şey yalan mıydı, ha?”

Birden kapı zili çaldı.

Min Woo kapıyı açmayı düşünmedi bile. Çalan kişi her kimse çalıp çalıp giderdi. Böyle düşünüp battaniyeyi daha da çekti üzerine.

“Min Woo! Benim! Kapıyı açar mısın lütfen?”

Birden Min Woo şimşek gibi doğruldu: Ji Han’ın sesiydi bu!

Bir an kararsızlık içinde ne yapması gerektiğini düşündü. Acaba açmalı mı, yoksa hiç sesini çıkarmamalı mı? İşin doğrusu şu anda Ji Han’ı görmek fena halde canını acıtacaktı: Kendisine yalan söyleyen, kendisini aldatan bu insan… Ama öte yandan… aradan sadece iki gün geçtiği halde öyle özlemişti ki onu…

“Min Woo, lütfen aç! Konuşmamız lâzım! Özür dilerim, çok özür dilerim, sana her şeyi anlatacağım, lütfen aç!”

Kapı zili ısrarla çalmaya, Ji Ah bağırmaya devam edince Min Woo sonunda dayanamadı; yavaşça oturduğu kanepeden kalktı, tereddütlü adımlarla kapıya kadar geldi. Kapıyı açınca, karşısında onu gördü.

QIHM OST – Another Time, the same sky

İki genç bir an, hiçbir şey söylemeden, karşılıklı durup bakıştılar. Ji Ah’nın gözlerinde pişmanlık, acı, mahcubiyet vardı. Min Woo ise olabildiğince ifadesiz bir yüz takınmıştı. Yalnız, gözlerinin altındaki halkalar onu ele veriyordu. Onun yorgun yüzünü görünce Ji Ah’nın içi sızladı: O neşeli, kaygısız çocuğu bu hale kendisi getirmişti.

“Ne istiyorsun?” dedi Min Woo soğuk soğuk.

Ji Ah korkuyla yutkundu. Min Woo’nun boynuna atılmasını beklemiyordu elbette, ama onun bu soğuk hallerine de hiç alışık değildi. Çocuksu, tatlı Min Woo, şu ifadesiz, donuk yüzü ile resmen bir yabancı gibiydi.

“Ben… Sana her şeyi anlatmak istiyorum,” dedi Ji Ah hafif bir sesle.

Min Woo bu laf üzerine hafifçe gülümsedi. Ama sevimli bir gülümseme değildi, soğuk, hatta öfkeli bir gülüştü bu. Genç adam kollarını önünde çaprazladı, kapıya yaslandı, ukala bir tavırla:

“İyi ya, anlat bakalım, neymiş anlatacakların bir duyalım…” dedi. “Neden erkek kılığına girip yanımda çalışmaya başladın, hadi anlat! Benim büyük hayranlarımdan biri olsan hadi anlarım, ama değilsin. Söylesene, bu işten ne kazancın vardı?! Yoksa maceralarını kitaplaştırıp “ünlü yıldızı nasıl kandırdım?” diye best-seller olmayı mı amaçlıyordun?!” Min Woo deli bir kahkaha attı: “Vay be, ne büyük bomba! Kitabın kesinlikle satış rekorları kırardı, herkes okuyup benle dalga geçerdi, müthiş bir iş! Söylesene, öyle değil mi? Konuşsana, ne susuyorsun?!”

Ji Ah’nın gözleri dolmuştu. Min Woo karşısında kahkahaların arkasına gizlediği delice bir öfkeyle kendisine bağırıp çağırırken genç kız yalnızca: “Hak ettim…” diye düşünüyordu. “Söylediği her şeyi hak ettim…”

O susmaya devam ettikçe Min Woo’nunsa giderek sabrı taşıyordu. Aynı zamanda, içinde koca bir acılık büyüyordu genç adamın. Karşısındaki kızı ilk defa kadın kıyafetleri içerisinde gördüğünü düşündü. Şu üzerindeki bluz, altındaki skinny jeans ona ne çok yakışmıştı! Ne güzel bir kızdı, gözlerindeki şu mahcup ve acıklı ifadeyle ne kadar samimi, yürek paralayıcı bir hali vardı. Min Woo her şeyi bir tarafa atıp ona sıkıca sarılmamak, her şeyi unutmamak için kendini öyle zor tutuyordu ki!

Ama… o kendisini kandıran pis bir yılandı.

“Konuşsana! Madem buradasın, anlat hadi!” diye bağırdı, içindeki zayıflığı saklamak istercesine. “Konuş, sonra da sonsuza dek defol burdan!”

Ji Ah gözleri dolu dolu, başını kaldırdı: Min Woo yaralı bir kurt gibiydi; öfkeli, çaresiz… Ji Ah’nın ürkek ceylan gözleri ile Min Woo’nun kıpkırmızı kesilmiş, vahşi gözleri çarpıştı. Sonra Ji Ah, titreyen dudaklarını araladı:

“Özür dilerim…” dedi fısıldar gibi bir sesle. “Seni incitmeyi asla… asla istememiştim… En başta işe başladığım zaman… kadınlarla çalışmadığını söylemiştin, o yüzden-”

“Ben senin için kendimden şüpheye düştüm!” diye bağırarak onun sözünü kesti Min Woo. “Kariyerimden bile vazgeçtim! Her şeyi, ama her şeyi çöpe atmaya razıydım! Tanrım, bana bunu nasıl yaparsın?? NASIL YAPARSIN?!”

Ji Ah’nın buna verecek cevabı yoktu işte. Genç kız “sahi,” diye düşündü, “neden bu kadar aptalca davrandım?! Neden her şeyi hemen, beni daha ilk öptüğünde itiraf etmedim?! En kötü ne olabilirdi ki?…”

Onu kaybederdin, dedi içindeki ses.

Ama zaten şimdi de onu kaybetmemiş miydi? Min Woo’nun aşkını, güvenini, arkadaşlığını…

Artık gözyaşlarını tutamıyordu. Yaşlar, inci taneleri gibi gözlerinden birbiri ardına yuvarlanırken:

“Haklısın…” diye fısıldadı. “Her söylediğinde haklısın… Ben… söyleyemedim işte…” Boynunu büktü: “Senin güvenini kaybetmemek için bir türlü söyleyemedim… En baştan beri sana yalan söylediğimi nasıl açıklayacağımı bilemediğim için söyleyemedim… Olmadı… Özür dilerim…”

Bir an durakladı. Kendisini hâlâ yıkılmış, öfkeli gözlerle süzen Min Woo’ya baktı: “Biliyorum, artık bir değeri yok, ama özür dilerim senden… Beni affet diyemem, ama bil ki ben çok… çok üzgünüm… Çok…”

Min Woo alaycı bir kahkaha patlattı: “Affetmek mi?! ASLA! Seni asla affetmeyeceğim! Şimdi git! Ve bir daha sakın… sakın karşıma çıkma!”

Son sözleri yılan ıslığı gibi çıkan bir sesle söyleyip içeri girdi, kapıyı büyük bir gürültüyle kızın yüzüne kapattı. Ji Ah yüzünde patlayan rüzgar, ve kulaklarında Min Woo’nun “seni asla affetmeyeceğim!” diye bağıran sesi ile kalakaldı…

Birkaç saniye öylece durdu. Sonra ağır ağır döndü, adımlarını sürükleyerek bahçe çıkışına doğru yürümeye başladı. Gözlerinden yağmur gibi yaşlar iniyordu.

Peri masalı, burada bitmişti…

Aynı anda kapının diğer tarafında Min Woo da yere çökmüş, kapıya sırtını yaslamış, yıkılmış halde kalakalmıştı. Onun da gözlerinden yağmur gibi yaşlar iniyordu, genç adam hıçkırıklarını bastırmak için elini ağzına dayadı.

Ji Han… Sevgili Ji Han…

“Sen istemedikçe yanından ayrılmayacağım…” diyen, kendisine o tatlı bakışlarla bakan Ji Han…

…artık hayatında olmayacaktı…

Min Woo bir kez daha yalnız kalmıştı…

***********************************************

Richard Marx – Right Here Waiting

Kang Hyuk marketten aldıkları ile elleri kolları dolu bir biçimde evinin olduğu sokağı tırmanırken ileride, tam da kendi evinin önündeki gölgeyi görünce şaşkınlıkla durakladı. Neydi bu, birisi çöpünü onun evinin önüne mi bırakıp gitmişti, ne?! İçinden: “Duvara “buraya çöp döken eşektir!” yazmalıydım…” diye geçirip dişlerini gıcırdattı. Fakat aniden çöp torbası zannettiği gölge kıpırdandı ve Kang Hyuk korkuyla irkildi! Ama hemen ardından az ötedeki sokak lambasının cılız ışığında kapısının önündekinin ne (kim) olduğunu anlayıverdi:

“Ji Ah!”

Elindekileri bırakıp hızla koşturdu, Ji Ah’nın sağa sola sallanan vücudunu kaldırımla buluşmaktan son anda kurtardı. Ji Ah zorlukla gözlerini araladı, acılı yüzünde hafif çarpık bir gülümseme belirdi:

“Oooo, sonunda gelebildin ha…” dedi dili dolanarak. “Nerdesin sen be? Burda bu soğukta bir saattir seni bekliyorum!”

“Sen içtin mi?! Hem de bu saatte?!” dedi Kang Hyuk kızı zorlukla ayağa kaldırmaya uğraşırken. Ji Ah:

“Ne var be? Yetişkinim ben tamam mı, istediğim saatte içerim!” dedi hırçın bir tavırla. “Hadi içeri al beni, kıçım dondu burda!”

Kang Hyuk onu zorlukla ayağa kaldırıp kolunu omzuna aldı: “Tamam prenses, tamam…” diye mırıldandı. Ji Ah’nın bu kadar içmesinin sebebini gayet iyi anlamıştı. İçine bir burukluk çöktü.

Demek Min Woo ile işler iyi gitmemişti…

Ama genç adam hiçbir şey söylemedi; kızı içeri alıp üzerine kalın bir mont getirdikten sonra hızlı tarafından bir çorba kaynattı ve arkadaşına zorla içirmeye başladı. Ji Ah bu sırada gözlerini zorlukla açık tutuyor, bir yandan da aptal aptal gülüyordu:

“Ahahah! Kendimi beş yaşında gibi hissediyorum! Ajuşi bana çorba içiriyoooor!”

“Tamam tamam, aç ağzını bakayım, uçak havaalanına inecek,” dedi Kang Hyuk sabırla. Böylece ona çorbasını içirdi, ardından çoraplarını çıkardı, yere hazırladığı yatağa yatırdı kızı. Üzerine yorganı örttükten sonra:

“Sun Ah unniyi arayalım, bende olduğunu bilsin de merak etmesin,” deyip ayağa kalkmak için davrandı.

Ancak tam da o anda yerdeki Ji Ah onun tişörtünü yakaladı: “Hyuk-a…”

Kang Hyuk dönüp bakınca Ji Ah’nın gözlerinin yaşlardan sırılsıklam olduğunu gördü. Yavaşça, kalktığı gibi yere oturdu genç adam. Büyük bir şefkatle baktı arkadaşına:

“Seni affetmedi, öyle mi?” dedi usulca.

Ji Ah dudaklarını ısırdı; gözlerinden inci gibi taneler dökülürken yalnızca başını iki yana sallayabildi. Kang Hyuk derin derin içini çekti. Sevdiği kadını başka bir adam yüzünden acı çekerken görmek içini iki kat fazla acıtıyordu.

Ama şimdi kendi acısına üzülecek zaman değildi. Şefkatle kıza baktı, güven verici bir sesle:

“Her şey düzelecek…” diye mırıldandı. “Bak görürsün: Şimdi Min Woo çok öfkeli. Ama zamanla öfkesi yatışacak… O zaman ne büyük bir hata yaptığını anlayıp kendisi gelecek kapına: Senin onu bilerek üzmeyeceğini sakin kafayla anlamış olacak çünkü…”

Ji Ah tüm sarhoşluğuna rağmen hafifçe gülümsedi: Kang Hyuk’un kendisini teselli etmek için böyle konuştuğunu iyi biliyordu. Ah, sevgili Kang Hyuk…

Ama sonra, gözleri yeniden bulutlandı:

“Beni asıl üzen ne, biliyor musun: Onun güvenini kaybetmiş olmak… Ve onu yalnız başına bırakmış olmak…”

Birden gözleri doldu, yeniden şıpır şıpır döküldü gözyaşları. Gözleri yerdeki bir desene daldı, acıyla konuştu Ji Ah: “Ah, o kadar küçük, yalnız bir çocuk ki! İnsanlara o kadar güvensiz ki… Bütün hırçınlığı, narsistliği, hepsi bu yüzden! Ama düzeliyordu, benim sayemde biraz da olsa insanlara güvenmeye başlamıştı… Ama şimdi ne oldu: Her şeyi berbat ettim! Evet, her şeyi ben berbat ettim! Onun hayatını mahvettim! Allah beni kahretsin!”

Genç kız ellerini yüzüne kapatıp kesik kesik hıçkırmaya başladı. Kang Hyuk’sa acılı gözlerle süzüyordu onu. “Ji Ah…” diye mırıldandı.

“Ona her zaman yanında olacağımı söylemiştim…” diye mırıldandı Ji Ah yine. “Ona söz vermiştim… Artık kabuslar görmeyecekti, her şeyi birlikte çözecektik… Rüyalarının sırrını birlikte çözecektik… Ama… ama artık hiçbiri olmayacak! Hiçbiri!…”

Kang Hyuk bir yandan ağlayan, bir yandan gözlerini zorlukla açık tutabilen bu çok sarhoş ve çok üzgün arkadaşını üzüntüyle izliyordu… Ama kızın son sözlerini duyunca:

“Hangi rüyaların?” diye sordu şaşkınlıkla. “Ji Ah, sen neden bahsediyorsun?”

Ancak Ji Ah o sırada üzüntü ve sarhoşluk içinde gözlerini kapatmış, kendinden geçmişti. Kang Hyuk bir an tereddüt etti, ama sonra merakı baskın geldi: Kızı kolundan tutup sarstı:

“Ji Ah! Söylesene, ne rüyasından bahsediyorsun?! Min Woo rüyasında seni mi görüyormuş?”

Ji Ah zorlukla gözlerini araladı.

“Evet…” diye mırıldandı hülyalı bir biçimde. “Beni prenses olarak görüyormuş… Hani bir gün… Çinli prenses olmuştum ya… O zaman beni o yüzden… takip etmiş… Ama çok… çok korkuyordu… Ben ona söyleyemedim…”

Ji Ah yeniden ağlamalar arasında kendinden geçti. Kang Hyuk sıkıntı içinde derin derin içini çekti. Ve yerde, kendinden geçmiş biçimde yatan kızı hüzünle süzdü.

Ne çok acı çekiyordu! Ne çok üzülmüştü… Onu gerçekten seviyor olmalı, diye düşündü Kang Hyuk. Ah, Ji Ah… Senin üzülmene ben nasıl tahammül ederim?

Sonra, kızın az önce söylediklerini düşündü. Min Woo’nun setteki prensesi elinden kaçırdığı zaman ne kadar üzülmüş olduğunu hatırladı.

Tekrar yatakta yatan kıza baktı acılı gözlerle. Sonra elini uzattı, incitmekten korkarcasına hafifçe onun saçlarını okşadı.

Onun acı çekmesine göz yumamazdı. Genç adam kendi kanayan yüreğine taş basıp kararlılıkla dişlerini sıktı: O ikisini bir araya getirecekti. Ve bunu yapmanın yolunu, az önce Ji Ah’nın söyledikleri sayesinde bulmuştu…

***********************************************

Kelly Clarkson – Because of you


Kapının alarmı öttü ve kapı kapanma sesi duyuldu. Yatağına koala gibi büzülmüş Min Woo’nun kulakları dikildi birden: Bu kimdi şimdi? Yoksa Soo Hyun dediğini yapıp kendisini zorla date’e çıkarmaya mı geliyordu?

Hiç istemediği halde oflaya puflaya yataktan indi, odanın kapısını açıp dışarı çıktı. Aşağı salona bakan merdivenlere geldiğinde tüm huysuzluğuyla seslendi:

“Hyung, sana beni rahat-”

“Uyumadığını biliyordum! Hadi gel aşağı, bak sana udon getirdim!” diye neşeyle şakıdı aşağıdaki genç kız.

Min Woo gözlerine inanamaz gibi bir an durdu, sonra hayret dolu bir ünlem koyverdi:

“Hyo RİM???”

“Buyrun benim?” diye sırıttı genç kız ve bir kez daha neşeyle elindeki poşeti salladı: “Gelsene, bak yoksa soğuyacaklar! Palli, palli!”

Min Woo ağzını açıp itiraz etmeye hazırlanıyordu ki midesinden yükselen bir gurultu tüm sesleri bastırdı. Genç adam bozum olurken Hyo Rim ufak bir kahkaha attı:

“Karar verilmiştir! Hadi ama, değerli mideciğini bu güzelim yemekten mahrum bırakma!”

Min Woo bir an tereddüt etti, ama sonra “aman be..” diye mırıldanıp indi aşağı. Sabahtan beri bir şey yememişti, tüm üzüntüsüne rağmen şu anda açlığı kalp kırıklığının önüne geçmeye başlamıştı… O yüzden bıraktı, midesi kontrolü devralsın…

Aşağı inip suratsız bir biçimde mutfak masasına oturduğunda Hyo Rim çoktan udonları ve chopstick’leri poşetinden çıkarıp masanın üzerinde hazır etmişti bile. Genç kız sevimlice:

“Bak unutmamışım,” dedi. “Bu markayı sevdiğini biliyordum. Hadi ye, soğutma…”

“Kapının şifresini nerden bildin?” dedi Min Woo somurtarak. Ama kızın cevap vermesine kalmadan: “Hyung söyledi, değil mi?” diye kendi sorusunu cevapladı. Hyo Rim hafif suçlu bir tavırla:

“Ee… evet,” diye mırıldandı. Hemen sonra panikle ekledi: “Ama bak, ben karşılığında ona hiçbir şey söylemedim! Ji Ah’yı yani… Valla!”

Genç kızın bu paniklemiş tavrı ve mimikleri öyle şirindi ki, Min Woo bile suratsız halini taşımakta zorlandı, dudağının ucuna hafif bir gülümseme yerleşti. Ama iki saniye sonra yeniden çatıldı kaşları, elindeki çubuğu kasenin içine fırlatır gibi bıraktı Min Woo:

“Neden??” dedi hırçın bir tavırla. “Ona söylemedin çünkü buraya yalnız başına gelmek istedin, değil mi?? Yalnız gelip benle tek başına mı dalga geçmek istedin?! Bu yüzden mi ha, bu yüzden mi??”

Hyo Rim o kadar şaşırmıştı ki, ağzını açtı ama bir an ses çıkmadı. Sonra:

“Ha-hayır! Hayır!” diye kekeledi kızcağız, “Benim böyle bir niyetim yoktu Min Woo, gerçekten-”

Min Woo ise birden ayağa fırlamıştı. Sandalyesini öyle sert itti ki, sandalye yere devrildi. Hyo Rim korkuyla irkildi.

“İşte gördün, gerizekâlı idiyot Min Woo gene kendisini aldatacak birini buldu! Evet, senin dediğin kadar varmış gerçekten, ben sahiden de embesilin tekiymişim! Şimdi mutlu musun, ha??”

Hyo Rim ona korku ve hayalkırıklığı içinde bakarken gözleri dolmaya başlamıştı. Genç kız zorlukla başını iki yana salladı: Hayır, mutlu değildi… Buraya onun mutsuz olduğunu görmek için gelmemişti… Onu teselli etmek için gelmişti, azıcık da olsa… Ama karşısında çakmak çakmak olmuş gözlerle ona bakan Min Woo, Ji Ah’dan alamadığı hıncı kendisinden çıkarmak ister gibiydi:

“Evet, dibe vurdum!” diye tısladı nefretle. “Senin yarım bıraktığın işi bir başka pislik kadın tamamladı! Bir kere daha aldatıldım! Bunu gördüğüne göre şimdi mutluluk içerisinde buradan ayrılabilirsin! Hadi şimdi DEFOL!”

Hyo Rim hayretle baktı çocuğa. Çığlık gibi çıkan bir sesle:

“Sen ne saçmalıyorsun?!” diye inledi. “Ben seni hiç aldatmadım!”

Min Woo öfkeli bir kahkaha attı: “Hahah, hâlâ yalan söylüyor, şu yüzsüze bak be! Bu kadar iyi rol yapabildiğini bilmiyordum; keşke dizide de bu yeteneğini biraz göstersen!” Ve kızın gözlerinin içine bakıp dişlerinin arasından:

“Her şeyi biliyorum!” diye tısladı. “Bütün yalanlarından haberim var! Ve seni de asla affetmeyeceğim! Tıpkı… tıpkı…”

Bir an durdu. Ji Han’ın adı dilinin ucuna kadar geldi. Onun gerçek adı…

Ji Ah…

Sonra büyük bir öfke ve kalp kırıklığı içerisinde arkasını döndü, koşarak merdivenlerden çıktı, odasına girdi ve kapıyı büyük bir gürültüyle çarparak kapattı!

Hyo Rim, yüreğinde haksız yere suçlanmış olmanın acısı, olduğu yerde taş kesilmiş gibi kalakalmıştı…

Birkaç saniye öylece durdu… Sonra başını çevirdi, masanın üzerinde, hâlâ dumanları tüten udon kaselerine acıklı gözlerle baktı.

Göksel – Yalnız Kuş

Ardından ağır ağır yürümeye başladı. Gözlerine dolan yaşlar yüzünden önünü zorlukla görüyordu. Evin çıkışına doğru ilerlerken sendeledi, salonun duvarına tutunmak zorunda kaldı.

Ve acıklı gözlerle, içerideki mobilyalara baktı. Şu beyaz kanepe… Şu deri koltuklar… Duvardaki retro resimler… Her biri, kendisine o geceyi hatırlatıyordu.

O çok güzel… ve o çok korkunç gece…

…aşklarının son gecesi…

“Hani sinemaya gidecektik?” diye çocuksu bir biçimde dudak bükmüştü Hyo Rim. Tam şurada, beyaz kanepede oturuyordu. Min Woo elinde iki şarap kadehiyle gelmiş, birini onun eline tutuştururken:

“Olmaz, Hyung’un kesin emri var, bu gece sekizden sonra evde olacağım,” diye açıklamıştı ciddi ciddi. “Senle çıkmama karışmıyor, ama çekimim olan günlerin öncesindeki gecelerde geç yatmam yasak…”

Hyo Rim hafifçe gülmüştü: “Hey, o senin menajerin Min Woo! Sen onun için değil, o senin için çalışıyor!”

Min Woo somurtmuştu: “Bunu biliyorum tabii ki deee!” Sonra yüzüne çocuksu bir anlam düşmüştü: “Ama… bu piyasada başlarda çok zorlandığımı, kazıklar yediğimi anlatmıştım sana… Beni eski şirketimden ve onun cadı sahibesinden Hyung kurtardı… O yüzden ne olursa olsun Hyung benim için çok değerlidir…”

Hyo Rim yüreği titreyerek bakmıştı karşısındaki gence. Bazen onun da kendisi gibi yirmi dört yaşında olduğuna inanası gelmiyordu; öyle çocuksuydu ki… Ama öte yandan bu gibi anlarda öyle tatlı oluyordu ki, genç kız onu bağrına basmamak için kendini zor tutuyordu.

“Neyse işte, sinemaya gidemeyiz ama bak çok güzel bir film aldım,” dedi Min Woo ve elindeki DVD’yi salladı. Hyo Rim neşeyle elini çırptı:

“Aaa, Julia Roberts, çok severim! Hadi izleyelim!”

“Yalnız elindeki o kadehe dikkat et, altındaki kanepe tam 250 milyon won değerinde,” dedi Min Woo ciddiyetle. Hyo Rim kıkırdadı: Min Woo’nun bu kendini (ve eşyasını!) beğenmişlikleri bile ona batmıyordu.

Çünkü fena halde âşıktı genç kız… Çok fena aşıktı hem de…

Hyo Rim o geceyi dumanlı aklına rağmen tüm ayrıntılarılarıyla hatırlıyor: Önce filmi ciddiyetle izlemeye başlamışlardı… Ama Julia Roberts’a rağmen filmin pek de eğlenceli olduğu söylenemezdi. O yüzden başta dikkatle filmi takip ederken birdenbire kendilerini öpüşürken bulmuşlardı. Hem de o güne dek olmadığı kadar ateşli bir biçimde.

Şarabın etkisi miydi, yoksa ilk defa gecenin bu saatinde Min Woo’nun büyük evinde baş başa olmalarından mı? Daha önceleri Hyo Rim akşam yemeğinden sonra kalkıp kendi evine giderdi. Ama o hafta anne ve babası şehir dışındaydılar. Hyo Rim’in ilk kez evine gitmesi gerekmiyordu.

Bu geceyi Min Woo ile geçirmeyi göze alarak gelmişti bu eve.

Gerçekten de ikisi öyle ateşli bir biçimde öpüşüyorlardı ki, işlerin burada kalmayacağı belli olmuştu: Min Woo elindeki şarap kadehini sehpaya bıraktı, sonra kızı yavaşça kanepeye doğru yatırdı. Hyo Rim onun başını sıkıca boynuna bastırdı. Kalbi deli gibi atıyordu.

Min Woo birden başını kaldırdı, göz göze geldiler.

Min Woo hafifçe yutkundu. Genç adamın yanakları pembeleşmişti. Çocuksu bir biçimde dudaklarını ısırdı:

“Ben… şey… ımm, biraz fazla ileri gittim, öyle değil mi?”

Böyle deyip utangaç bir biçimde üzerinden kalkmaya davrandı. Ama Hyo Rim birdenbire uzanıp onun yakasından tuttu. Büyük bir tutkuyla baktı genç çocuğa:

“Hayır… İleri gitmedin… Yani…” Utanarak alt dudağını ısırdı, sonra şeker bir biçimde güldü: “Şeyy, ben… ben bunu seninle yaşamak istiyorum zaten… İlk kez seninle yaşamak istiyorum…”

Min Woo şaşkınca baktı kıza. Saf saf: “Neyi?” diye sordu. Hyo Rim kahkahasını güçlükle bastırdı. İmalı bir bakışla: “Şeyi işte… Yaaa, utandırmasana beni!”

Min Woo bu defa kızın neden bahsettiğini anladı, birdenbire kıpkırmızı oldu. Nerdeyse beyninden dumanlar çıkarken:

“Be-be-ben… Yani şey, se-sen…” diye kekeledi. Hyo Rim’se onun bu şapşal haline gülüyordu:

“Hadii ama… Sen erkeksin, benim aksime senin bir sürü deneyimin olmuştur… Şimdi utangaçlık numaralarına girme…” Ve çocuğun kulağına yaklaştı, seksi bir biçimde fısıldadı: “Hadi amaa…”

Min Woo öncekinden de beter biçimde kızardı ve öksürmeye başladı! Hyo Rim ona şaşkınlıkla baktı. Böyle bir etki yaratacağını düşünmemişti.

Birden genç kız durumu anladı.

“Yoksa… yoksa sen deeee…???”

Min Woo utanarak başını salladı. Hyo Rim şaşkın bir nefes koyverdi: Bu yakışıklı genç adamın şimdiye kadar başka kızlarla beraber olmamış olacağına hayatta inanmazdı!

Birden, içine büyük bir mutluluk doldu…

Min Woo’ya sevgiyle baktı. Elini uzatıp onun yanağını okşadı:

“O zaman… birbirimizin ilki olmaya ne dersin?”

Min Woo birden başını kaldırdı. İki genç göz göze geldiler. Hyo Rim, Min Woo’nun kendisine sevgi dolu bakışlarını daha önce de görmüştü, ama böylesini ilk defa görüyordu.

“Çok isterim…” diye fısıldadı genç adam. Ve yeniden onun yüzüne doğru eğildi, kendisini sevgiyle öperken, elbisesinin askısını indirdi…

Hyo Rim gözyaşlarından yüzü sırılsıklam, o iki genci hatırlıyordu şimdi. Büyük bir sevgiyle birbirine karışan vücutlarını… Utangaç, tecrübesiz, ama her şeyi birbirlerinde keşfettikleri o müthiş geceyi… Min Woo’nun terlemiş alnına yapışan saçlarını, utanarak gülmesini, kendisini sevgi ve şefkatle boynundan öpmesini… O sevgiye şimdi ne olmuştu?? O sevgiye, hemen ertesi gün ne olmuştu?!

Hyo Rim, hayatının en muhteşem gecesini yaşadıktan bir gün, yalnızca bir gün sonra, hayatının en korkunç gününü yaşadığına hâlâ inanamıyordu.

Bir gece önce onu sevgiyle saran, kulaklarına aşk sözcükleri fısıldayan adamın, ertesi akşam telefonda mekanik bir sesle: “Artık seni görmek istemiyorum… Her şey bitti…” deyişini ve her şeyi paramparça etmesini hâlâ aklı almıyordu.

Neyi yanlış yapmıştı?! Neyin cezasını çekiyordu?! Hyo Rim bunu hâlâ bilmiyordu. Defalarca Min Woo’nun kapısına gelmiş, kendini rezil etmek pahasına ağlayarak yalvarmıştı. Ama Min Woo acımasızdı. Ona yalnızca:

“Bana yalan söylemeyecektin…” demiş, başka hiçbir açıklama yapmadan kapıyı yüzüne kapatıvermişti… Hyo Rim çıldıracak gibi düşünmesine rağmen onun neden bahsettiğini hiçbir zaman anlayamamıştı…

Şimdi genç kız, kalbinde bıçak gibi bir acıyla yeniden o halini hatırlıyordu…

Ve kalbinin az önceki haksızlığa mı, yoksa Min Woo’nun tam üç sene önceki acımasızlığına mı yandığını hâlâ bilemezken, ağlayarak evden çıktı gitti…

***********************************************

Thao Nguyen Xanh -Sad romance

Sevgilim, gönlümün çiçeği…

Bir bakışıyla yüreğimi eriten, kalbimi ayaklarının altına serdiren, canımı, kanımı, her şeyimi uğruna feda edebileceğim kadın!

Bu gece… bir başkasının karısı oluyorsun, öyle mi…

Kalbim öyle çok ağrıyor ki, ayakta duramıyorum… Çaresizlik ruhumu o kadar çok yakıyor ki, nefes alamıyorum… Ben bu gece öldüm: Bundan sonra canlı bir cenaze, boş bir kabuk olacak bu vücut…

Eğer o adam bir başkası olsa, Tanrı şahidimdir, kılıcımla tek hamlede deşerdim kalbini! Bütün bir ordu üzerime gelse, seni elimden almak için hepsi birden oklarıyla, kılıçlarıyla üzerime saldırsalar, gene de karşılarında durur, kanımın son damlasına kadar savaşır, bırakmaz, bırakmazdım seni!…

Ama…

Ama seni karısı yapan o adam, benim canımdan çok sevdiğim, kendisine sadakat yemini ettiğim Bong Rim! İşte bu, kolumu kanadımı kırıyor…

Şimdi uzaktan uzağa düğün seslerini duyuyorum: Benden başka herkes ülkenin bu mutlu gününde deliler gibi eğleniyor! Sabah başlayan eğlence bu saate kadar sürdü, daha günlerce devam edecek…

Benimse yüzümdeki bu sahte gülümsemeyi daha fazla taşıyacak gücüm kalmadı.

Seni Bong Rim’in yanında gördüğüm an… Tanrı şahidim ya, defalarca yaralandım savaş meydanlarında. Ama hiçbir yara canımı bu kadar acıtmamıştı. Prensin yanında töreni izleyerek öylece oturuyordun. İşlemeli kaftanlar ve takılar içerisinde güzelliğin nefes kesiyordu. Yanımda yöremde “ne çok yakıştılar!” diyenleri duyuyordum, içim daha da yanıyordu. Ama doğru ya, gerçekten de ikiniz bir elmanın iki yarısı gibi güzeldiniz: O kudretli prens, sen güzeller güzeli prenses… Ülkemizin göğünü süsleyen güçlü güneş, ve onu hep destekleyen beyaz ay…

Saygılarımı sunma sırası bana geldiğinde bunu düşünüyordum işte… Bu ülkenin prensesi olmaya ne kadar layık olduğunu düşünüyordum. Öyle ya, ben bunu veremezdim sana… Oysa sen, bu ışıltınla kraliçeliğe layıksın! “Çok yakıştı,” diyordum içimden, “He Ran-şi’den başka kim kraliçe olmaya böylesine layık olabilir ki? Onun saadeti için dua etmeli ve bu talihi yüzünden mutlu olmalısın Cha Jong Hwa!”

Ama ünvanlar, âşık kalbimin umrunda değildi ki…

Yine de güçlükle de olsa yüzüme bir mutluluk maskesi geçirmeyi başarmıştım. Prensin önünde eğilirken:

“Çok tebrik ederim prensim,” dedim neşeli olmaya gayret eden bir sesle. “Prenses hazretleri ile ikinize kutlu bir ömür dilerim…”

Bong Rim sevgiyle omuzumu patpatlayıp beni eğildiğim yerden kaldırmıştı:

“Teşekkür ederim Jong Hwa! Senin dostluğun benim için en büyük armağan. Bundan böyle bu dostluğu veliaht prensese de göstermeni rica edeceğim senden…”

Bunun üzerine başımı çevirip sana baktım. Bakışlarımız çarpıştı. Yüreğim özlemle, sevgiyle, ve bunları asla dillendiremeyecek olmanın acısıyla titredi.

“Elbette efendim,” dedim prense hitaben. Oysa bakışlarım senin güzel gözlerinden ayrılmamıştı. “Bundan böyle sizin kadar prenses hazretlerinin de sadık bir hizmetkârı olacağıma, onun uğruna da gerekirse canımı vereceğime huzurunuzda and içerim!”

Birden senin de dudakların titredi. Gözlerinde ufak bir ıslaklık görür gibi oldum.

Ama sen artık veliaht prensestin, değil mi çiçeğim? Artık ülkenin iyiliği, kendi mutluluğundan önce gelecekti, öyle değil mi?

O yüzden hemen kendini toparlayıp vakur bir sesle: “Teşekkür ederim Jong Hwa-şi,” deyişin hem içimi bir kez daha kanattı… hem de huzur verdi bana: Anlamıştım çünkü… Benim zayıflığımın aksine, sen güçlü olacaktın… Bu zaaflar içerisindeki, o anda düğünü dağıtıp seni elinden tutup kaçırmamak için kendine zorlukla engel olan bu adamın aksine, sen hep sağlam duracaktın…

Bir kez daha saygıyla eğilip kaçarcasına uzaklaştım yanınızdan. Kalbimin yarısı ferahlamış, yarısı katran karası gibi ağır… Kendimi bomboş evime zor attım. Seni kaybetmenin acısıyla ağladım, ağladım, ağladım..

Ve işte… elimde kalem, sana yazacağım büyük ağıta başlıyorum şimdi…

Biliyorum ki yazmazsam çıldıracağım… Biliyorum ki senin o muhteşem güzelliğini, bülbül sesini, orkide yaprakları gibi tenini, çiy taneleri kokan saçlarını anlatmazsam, delireceğim…

Sadece o da değil: Ha Rim’e, sevgili Ha Rim’e söz verdim bir de… Aşkımın tek şahidi, sevgili dostum Ha Rim… Düğünden önce neredeyse gidip Bong Rim’e her şeyi anlatacaktı, biliyor musun?

“Aklım almıyor! Sen bu durumda nasıl sakin kalabliyorsun?! Hiçbir şey yapmayacak mısın?!” deyip yakama yapışmıştı. Hırsından bir o yana bir bu yana yürüyüp duruyordu. “Anlatalım! Bong Rim’e He Ran’ı sevdiğini söyleyelim! Eminim ki o bir çözüm yolu bulacaktır! Sonuçta onun He Ran’a âşık olmadığını biliyoruz…”

“Olmaz,” demiştim kesin bir dille. Sesim çok ama çok yorgundu; ama kararlıydı. “Olmayacağını sen de biliyorsun Ha Rim… Lütfen artık bu konuyu kurcalayıp beni daha fazla üzme…”

Bu sözlerim üzerine Ha Rim acıklı gözlerle bakmıştı bana. Kolları iki yana düşmüştü. Gerçek bir üzüntüyle:

“Ah, Jong Hwa…” diye mırıldanmıştı.. “Ben seni izlerken bile üzüntüden ölecek gibi oluyorum; sen bu acıyı kalbinde taşımaya nasıl dayanıyorsun?”

Bu sempati dolu sözler, birdenbire bütün gücümü tüketti…

Önce usulca, sonra sarsılarak ağlamaya başladım…

“Dayanamıyorum Ha Rim…” diye fısıldadım hıçkırıklar arasında. “ben… dayanabileceğimi sanmıyorum…”

Ha Rim birden korktu, koluma yapıştı: “Ah, ben de bundan korkuyorum dostum! Neden böyle yapıyorsun o zaman?! Neden bir çıkış yolu aramıyorsun?! Jong Hwa, bu kadar acıya dayanamayacaksın, sana bir şey olacak diye korkuyorum, ne olur dinle sözümü! Bak… Bong Rim’la konuşalım; o da olmazsa Go Han’a gidelim, başka bir çare bulsun, bir şeyler yapalım!”

Onun çığlık gibi çıkan sesi birden beni kendime getirdi. Gözyaşlarım durdu. Sakince:

“Olmaz…” diye mırıldandım. “Bu sırrı kimse bilmemeli… Çünkü yapılabilecek bir şey yok: Ülkemizin bekâsı için bu evlilik gerçekleşmek zorunda! Ve ben şimdi-“ Sesim çatladı. Toparlanıp devam ettim: “Eğer şimdi Bong Rim’e gider, He Ran’ı sevdiğimi anlatırsam, her şeyi daha da zorlaştırmış olurum: Bong Rim aşkımızı anlayışla karşılayacaktır, ondan eminim… Ama kalbinin bir köşesinde, bir burukluk kalacaktır: Sevgili kraliçesinin bir zamanlar kendisini değil de en yakın arkadaşını sevmiş olduğunu yıllar sonra bile anımsayacaktır… Korkum odur ki, bu burukluk, kraliçeye göstereceği şefkat ve sevgiye de yansıyıp onlara bir gölge düşürür Ha Rim… Beni anlıyor musun?”

Bu sözler üzerine Ha Rim başka bir şey diyemedi. Ama kolumu kuvvetlice sıktı:

“Tamam…” diye mırıldandı. “Sen öyle diyorsan benim üzerine söyleyebileceğim bir şey yok… Bir daha bu konuyu açmayacağım… Ama…” Bir an durdu, kaygıyla gözlerimin içine baktı: “Ama bana söz ver, Jong Hwa: Ne olursa olsun, asla, ama asla kendine bir zarar vermeyeceksin!”

İşte o zaman ona söz verdim: Ne olursa olsun hayattan vazgeçmeyecektim… Boş bir kabuk gibi olsam bile yaşamaya devam edecektim…

Ama… bu sözü tutmanın böylesine zor olacağına ihtimal vermemiştim…

Şimdi anlıyorum ki, eğer anlatmazsam delireceğim: Onu ne kadar sevdiğimi, içimin ne kadar yandığını… Birileri okusun diye değil: Onu, cihandaki her şeyden çok sevdiğim için yazıyorum… Delirmemek için yazıyorum… Ha Rim’e verdiğim sözü tutmak, yaşayabilmek için yazıyorum…

Bu boş parşomenin ilk sayfasına onu temsilen bir orkide resmi çizdikten sonra, ibadet eder gibi yazıyorum…

“Çiçeğim… Orkide çiçeğim benim…”

İlk sayfaya, bir damla gözyaşım düşüyor…

Asla kavuşamayacağım aşkım için ağlıyorum…

Min Woo uyandığında gözleri sırılsıklamdı… Ancak bu defa yüreğinde korku yoktu: Rüyalarında gördüğü hayattan ilk defa korkmamıştı. Ama bu kez de, kocaman bir taş oturmuştu göğsünün tam ortasına…

Artık onu anlıyordu: Rüyasında gördüğü adamı, kendi yüzüne sahip olan adamı, şimdi öyle iyi anlıyordu ki… Aşk, dünyanın en korkunç acılarını getiriyordu insana. Onu en derin mutsuzluklar içerisinde bırakıyordu. En kötüsü de, daha kısacık bir süre önce sonsuz bir mutluluk vaad ederken yapıyordu bunu. Bundan daha büyük bir cehennem olur muydu?

Ve şimdi yattığı yerde gözyaşları dökmeye devam ederken kendi aşk acısına mı, yoksa rüyalarındaki adama mı ağladığını bilmiyordu Min Woo… Aklına, “seni asla bırakmayacağım… bu rüyaların sırrını birlikte çözeceğiz…” diyen Ji Han geldi…

İçi bir kez daha, asit atmışlar gibi acıdı…

“Ah… Ne kadar çok yalan söyledin bana…” diye fısıldadı kendi kendine, onu hiç duymayacak olan sevgiliye.

Tam da o anda, telefonunun mesaj sesi duyuldu.

Min Woo, bezgin bir biçimde uzandı, yatağının baş ucundaki telefonu aldı eline. Gözyaşlarıyla buğulanmış bakışlarını ilgisizce ekranda gezdirdi.

Birden, gözleri faltaşı gibi açıldı!

Ekranda, bilmediği bir numaradan gelen mesajda: “Rüyalarındaki prensesi bulmak istiyor musun? O halde 24 aralık gecesi saat 8’de Ywanggeroim parkında ol” yazıyordu!

***********************************************

Christina Perri – A Thousand years

“Heyyy, azıcık gülsene prenses! Bu partiye sen biraz eğlenesin diye gidiyoruz!”

Ji Ah dalgın bakışlarını taksinin camından ayırdı ve yanında oturan Kang Hyuk’a yorgunca gülümsedi. Aslında kendisine kalsa yorganı başına çekip günlerce evden çıkmamayı tercih ederdi ama ablası ve Kang Hyuk o kadar ısrar etmişlerdi ki, onları kıramamıştı işte. Zaten ikisi de günlerdir kendi moralini düzeltmek için çırpınıyorlardı; onların sinemaya gitmek, lunaparkta eğlenmek, hatta birkaç günlüğüne Jeju adasına kaçmak gibi tekliflerinden Ji Ah’ya artık fenalık gelmişti. Bu parti işine de o yüzden razı olmuştu; hem zavallılara artık çok ayıp olduğu, hem de bu geceden sonra kendisini bir süre daha rahat bırakacaklarını umduğu için.

Ama bunu kabul ederken partinin kostüm gerektirdiğini bilmiyordu! Genç kız üzerindeki hanboka baktı ve istemsizce yüzünü buruşturdu:

“Hepsi iyi de, şu kıyafet olayı nerden çıktı? Bu partiye bir kot bir tişörtle gidemiyor muyduk kuzum?!”

“Tabi ki hayır, adı üstünde, kıyafet balosu bu!” dedi kendisi de eski zaman kıyafetleri içerisinde olan Kang Hyuk. “Hem niye trip yapıyorsun ki, hanbok sana acayip yakışıyor, çok güzel oldun!”

Ji Ah hafifçe omuz silkti: Güzel olup olmaması şu anda umrunda olan en son şeydi. Ayrıca başındaki ağır peruk kendisini kaşındırmaya başlamıştı. Saçlarını bozabileceğine hiç aldırmadan hart hurt kafasını kaşımaya başladı, Kang Hyuk’sa ona yan yan bakıp bıyık altından gülüyordu.

Nihayet bir süre sonra Kang Hyuk:

“İşte burası! Ajuşi, lütfen sağda durur musunuz?” deyip durdurdu taksiyi.

Arabadan indiklerinde Ji Ah şaşkınlık içerisinde çevreye bakındı: Bir parka gelmişlerdi. Genç kız şaşkınca:

“Hani, parti nerde?” diye sordu.

Kang Hyuk’sa heyecan ve neşe ile kıpır kıpırdı: Genç kızın elinden tuttu, “işte canım, hemen şurda, ilerde!” deyip onu hızlı adımlarla yürütmeye başladı.

Ji Ah şaşkınca onun adımlarına yetişmeye çabalıyor, bir yandan da parkın ilerisinde partinin yapılacağı türden kapalı bir mekân arayıp duruyordu ki, Kang Hyuk:

“Ah, işte beklediğimiz kişi burda!” dedi neşeyle ve el sallamaya başladı: “Hey! Biz burdayız!”

Az ötede, parktaki bir banka oturmuş genç adam ağır ağır kalktı, ve Ji Ah hayret içerisinde fısıldadı:

“Min Woo!”

Min Woo’nun da onu görünce gözleri şaşkınlıkla açıldı. Genç adam:

“Sen!…” diyebildi sadece.

Kang Hyuk’sa bir ona, bir diğerine baktı. Genç adamın dudaklarına muzip bir gülümseme yerleşmişti:

“Min Woo-şi, size Ji Ah’yı takdim ediyorum,” dedi. Ve kızı, çocuğun kollarına doğru itti:

“İşte, rüyalarınızdaki prenses!”

-On Dördüncü Bölümün Sonu-

On Üçüncü Bölüm: “N’olur Uyan!…”

Queen In Hyun’s Man OST – I am Going to Meet You

“Hazır mısınız Min Woo-şi? Yayına girmek üzereyiz…”

Min Woo hafifçe başını salladı. Genç adamın boğazı kurumuştu.  O kadar gergindi ki, önündeki su bardağına uzanırken ellerinin titremesine zorlukla engel olabiliyordu. Birazdan belki de tüm kariyerini mahvedecekti. Canlı yayında gay olduğunu açıklayacak olduğunu bilse Soo Hyun’un kendisine nasıl köpüreceğini, hatta dizine yatırıp pataklayacağını düşündü. İçinden: “Affet beni Hyung…” diye geçirdi, “Ama başka çarem yoktu…”

Titreyen ellerle su içen ünlü yıldızı süzen sunucu Kim Jun Pyo ise zalimce gülümsedi. Yılın, hatta on yılın magazin bombası kendi ayağına gelmişti. Orta yaşlı sunucu dün isimsiz biri tarafından kendisine gönderilen fotoğrafları görünce gözlerine inanamamıştı: Cha Min Woo, bir erkekle öpüşüyordu! Gerçi öpüştüğü kişinin yüzü pek açık değildi, ama uzun boyu, kısa saçları ve özellikle de üzerindeki kıyafete bakılırsa görüntülerdeki kişinin erkek olduğu besbelli bir şeydi. Bunun üzerine Jun Pyo Min Woo’yu aramış, elinde böyle resimler olduğunu, ertesi günkü programında bu bombayı patlatacağını söylemiş, umursamaz görünmeye çalışarak: “Fakat konuyla ilgili ilk ağızdan açıklama yapmak isterseniz programa katılabilirsiniz,” diye eklemişti. Min Woo’nun mecburen programına katılmak zorunda kalacağını biliyordu. Ve aynen öyle olmuştu. Üstelik Min Woo’nun sevgilisini de yanında getirmiş olması pastanın kreması olmuştu! Jun Pyo birazdan canlı yayında bu gay sevgiliyi açıklayacak olmanın yaratacağı bombayı düşündükçe heyecandan ellerini ovuşturuyordu.

“Üç, iki, bir… Yayındayız!” Yönetmenin işaretiyle Jun Pyo gülümseyerek kameraya döndü:

“Evet sayın seyirciler, işte yeniden karşınızdayız… Yanımızda Cha Min Woo var, ve reklamlardan önce de söylediğimiz gibi kendisi yeni sevgilisini tüm Kore halkına açıklamak üzere! Evet Min Woo-şi, aldığım habere göre sevgiliniz şu anda stüdyonun girişinde bekliyor… Ne dersiniz, kendisini yayına davet edelim mi?”

Min Woo hafifçe kaşlarını çattı, ve cesur olmaya çalışarak başıyla onayladı. Jun Pyo coşkuyla reji asistanına döndü: “Evet, alalım misafirimizi!”

Stüdyoda yükselen müzik eşliğinde kameralar sahnenin girişine döndü: Girişte, üzerinde pantolon-ceket takımı ile kısa saçlı bir kişi belirdi…

Aynı anda stüdyoda büyük bir hayret uğultusu yankılandı.

Min Woo bir an korku içinde gözlerini kapattı: İşte korktuğu başına gelmişti. Ji Han’ın erkek olduğunu görenler şoka girmişlerdi. Genç adam başını kaldırıp sevgilisine bakamıyordu. Şu anda Ji Han’ın yüzünde nasıl büyük bir şok ifadesi olduğunu düşündükçe korkudan ona bakamıyordu işte…

O sırada Jun Pyo ise:

“A-ama? Ama… nasıl??” diye kekelemeye başladı.

Kısa saçlı kız ilerledi, gelip tam Min Woo’nun yanındaki boş koltuğa oturdu. Kameralara dönüp gülümsedi:

“Merhaba… İlişkimizi bu biçimde öğrenmiş olmanızdan dolayı hepinizden özür dileriz, sevgili Kore halkı… Ancak biz nasıl tepki alacağımızı bilemediğimiz için bir süredir ilişkimizi gizli bir biçimde yürütüyorduk…”

Min Woo birden kafasını eğdiği yerden şimşek gibi kaldırdı ve konuşan kişinin yüzüne dehşetle baktı:

Hyo Rim!

Hyo Rim’se bakışlarını ona çevirmiş, tatlılıkla gülümsüyordu. Genç kızın başında kısa saçlı bir peruk vardı. Üzerinde ise Ji Han’ın ceketi ve pantolonu! Genç kız sevimli bir ifadeyle tekrar kameralara döndü:

“Kamuya açık alanlarda paparazzilere yakalanmamak için benim böyle erkek kılığında dolaştığım olmuştur… Ne komik ve çocukça, değil mi?” Hyo Rim şeker bir biçimde güldü ve devam etti: “Sizleri yanılttığımız için özür diliyoruz, ve bizi bağışlayacağınızı umuyoruz… Değil mi Min Woo-şi?”

Min Woo o kadar şaşırmıştı ki beyni boşalmıştı adeta. Şaşkınca başını sallamakla yetindi.

Jun Pyo ise bu gelişen olay karşısında şaşırmış, bozguna uğramıştı. Orta yaşlı adam can havliyle atıldı:

“Ama… ama elimizde bazı görüntüler var! Ve bu görüntülerdeki kişi…” Aynı anda görüntüler ekrana geldi. Jun Pyo’nun lafı boğazında kaldı. Hyo Rim’in üzerindeki kıyafet ve saç şekli görüntülerdeki kişiyle aynıydı. Hyo Rim tatlılıkla:

“Evet bu görüntülerdeki benim,” diye itiraf etti, “Bakın dikkat ederseniz görüntülerdeki kişi ben boylarda, benimle aynı kiloda…”

Jun Pyo aptala dönmüştü. “Ama… ama bu bir erkek…” diyecek oldu, ama Hyo Rim bir kahkaha atıp onun sözünü kesti:

“Erkek mi?! Yapmayın Allahaşkına! Kıyafetimin neden böyle olduğunu açıkladım zaten, ama bu kıyafet içerisinde bile feminen hatlarım belli oluyor olmalı…” Muzip bir tavırla ekledi: “Yok eğer belli olmuyor diyorsanız bana erkeksi dediğiniz için alınmaya başlayacağım!”

Jun Pyo artık düelloyu kaybettiğini kabullendi, mecburen alttan almaya başladı: “Aman efendim, sizin gibi bir hanımefendiye asla kabalık etmek istemem…” Ve kameralara dönüp zoraki bir biçimde gülümsedi: “Evet sayın seyirciler, işte ünlü yıldız Cha Min Woo ve Wang Hyo Rim, az önce canlı yayında yeniden alevlenen aşklarını itiraf ettiler! Şimdi kendilerine biraz daha ayrıntılı sorular soralım; aşkınız ne zaman tekrar alevlendi?”

Hyo Rim yine tatlı tatlı cevap verirken Min Woo da artık kendini toparlamıştı. Olaylar bu boyuta geldikten sonra inkar etmenin yararı olmadığı belliydi. O yüzden asık yüzle de olsa genç kıza destek veren yanıtlarla eşlik etti.

Aynı anda Ji Ah ise yayını kulisin bir köşesinden seyrediyordu. Genç kızın kalbi kuş gibi çırpınıyordu: Ucuz atlatmışlardı! Min Woo’nun başı az daha kendisi yüzünden belaya giriyordu!

Ji Ah kamera karşısında tüm sakinliği ve neşesi ile sorulara cevap veren Hyo Rim’i izledikçe genç kıza karşı hayranlıkla karışık bir saygı duymadan edemiyordu: Bundan dakikalar önce Hyo Rim gözlerinden ateş saçarak kendisinin bekletildiği stüdyonun arka tarafına dalmıştı. Öfkeyle:

“Sen ne halt ediyorsun?!” diye bağırmıştı kendisine. “Min Woo’nun kariyeri mahvolacak, haberin var mı?!”

Ve Ji Ah’nın neler olduğunu bile anlamasına fırsat bırakmadan: “Çıkar! Çabuk pantolonunla ceketini çıkar!” diye bağırmıştı. Hatta şaşkın Ji Ah’nın kıpırdayamadığını görünce kızın düğmelerini kendi açmaya başlamıştı! Ji Ah ve Hyo Rim kıyafetlerini çabucak değişiverdiler; Hyo Rim nerden bulduysa getirdiği kısa saçlı bir peruğu da başına taktı ve Ji Ah’ya bir defa daha:

“Şimdi kaybol!” diye tısladı, “Ve dua etmeye başla: Çünkü eğer bu işi toparlayamazsam Min Woo’nunkinin yanında benim kariyerim de yanacak!”

Ji Ah korkuyla yutkundu ve başını salladı. Genç kız kulisin bir köşesindeki kıyafet askılarının arkasına henüz geçip saklanmıştı ki kapıda kendisini bu stüdyoya alan görevli kız belirdi ve Hyo Rim’e:

“Birkaç saniye sonra sizi yayına alacağız, lütfen içeri girmek üzere hazır olun…” diye bildirdi. Hyo Rim elini başına götürüp başını hafifçe eğerek yüzünü sakladı ve “hıhı…” diye onayladı. Ve böylece, görevli kızın ruhu bile duymadan sevgili değişimi başarıyla tamamlanmış oldu.

Bundan yaklaşık yarım saat sonra program bitmiş, Min Woo ve Hyo Rim kulise geçmişlerdi. Asistan kız: “Birazdan size yeşil çay ve meyve getireceğim efendim,” deyip kapıyı çekip çıkmıştı. Min Woo kuliste yalnız kaldıklarını görünce yarım saattir yüzüne yapışmış olan zoraki gülümsemeyi bir kenara fırlattı ve derin bir nefes verdi. Hemen ardından da kaşlarını çatıp Hyo Rim’e döndü:

“Bunu neden yaptın?”

“Teşekküre hiç gerek yok canım, kariyerini kurtarmamın ne önemi var ki? Her zaman yaptığım şey,” dedi Hyo Rim alaycı bir sesle. Genç kız bir yandan da başındaki peruğu çıkarmış, yüzünü siliyordu. Min Woo ona öfkeyle baktı:

“Ben senden böyle bir iyilik istedim mi sanki?! Ne diye işime burnunu sokuyorsun ki?”

Bunun üzerine Hyo Rim de öfkeyle yumruklarını sıktı ve yüzünü Min Woo’ya çevirdi. Şimdi iki eski sevgili birbirlerinin gözlerinin içine çakmak çakmak olmuş gözlerle bakıyorlardı. Hyo Rim:

“Sen salağın tekisin!” diye patladı, “Az önce nasıl bir embesillik yaptığının farkında bile değilsin, öyle değil mi? Az daha bütün ülkenin dalga konusu oluyordun be gerzek herif!”

“Ben bu riski almıştım! Üstelik şimdi senin yalanların yüzünden daha pis bir durumda kalacağım: Ji Han’ı artık uzun bir süre halka sevgilim olarak tanıtamayacağım!” Min Woo üzüntüyle dudaklarını sarkıttı. Hyo Rim’se onun yüzüne acıyarak baktı:

“Sorun o değil… Sorun senin salak gibi canlı yayında gay olduğunu söyleyecek olman! Tanrıaşkına Min Woo, Amerika’da bile aktörler gay olduklarını böyle pat diye söylemeden önce tepkilerden çekinir, kılı kırk yararak hareket ederler. Sense… nerde ne konuşacağını bilmeyen bir çocuk gibisin!”

“Şimdi söylemedim de ne değişti sanki? Günün birinde bu durum ortaya çıkmayacak mı? Üstelik bu defa halkın tepkisi belki daha ağır olacak…” Min Woo dişlerini gıcırdattı: “Her şeyi berbat ettin!”

Hyo Rim’in ağzı hayretle açıldı: Şu nanköre bak be! Genç kız öfkeyle yumruklarını sıktı ve Min Woo’nun tam yüzünün önünde salladı:

“Sen!… Sen var ya! Gerizekâlının önde gidenisin! Aptal! Bir gay’im diye tutturmuşsun, ama dünyadan haberin yok! Senin o şoförün var ya, işte o-”

Hyo Rim birdenbire durdu. Az daha ağzından Ji Ah’nın kız olduğunu kaçırıyordu. Ama bunu yapan kendisi olmamalıydı; Min Woo’nun bu durumu Ji Ah’nın itirafı ile öğrenmesi gerekiyordu. Genç kız, adamın bunu öğrendiği anda yaşayacağı şoku ve Ji Ah’ya duyacağı nefretin büyüklüğünü düşünüp haince gülümsedi. Sonra alayla:

“Her neyse, bundan sonra bir süre daha sevgili rolü yapmamız gerekeceği için ortalardan fazla kaybolma Min Woo,” dedi. “Yakında görüşürüz, hadi çaaavvv!”

Ve hızlı adımlarla yürüyüp kulisten çıktı gitti. Min Woo ise onun arkasından dişlerini gıcırdattı: Az önce canlı yayında olanlar umrunda değildi. Hyo Rim’le sevgili rolü yapmaya hiç tahammülü yoktu! Hatta uzun bir süre onun yüzünü bile görmek istemiyordu!

Bir an düşündü, sonra telefonunu çıkarıp bir numarayı tuşladı: “Alo? Yangji Kayak merkezi mi?”

*****************************************************

Jaejoong & Yoochun – Colors (Melody and Harmony)

“İşte geldik Ji Han!” Min Woo arabadan çıkıp neşeyle tam karşısındaki beyaz zirvelere baktı. Genç adamın üzerinde kalın bir mont ve kayak pantolonu, başında ise beresi ve kayak gözlüğü vardı. Soo Hyun ve Hyo Rim de dahil tüm ekibi atlatıp iki günlüğüne Ji Han’la baş başa kayak tatili yapmaya gelmişlerdi. Min Woo bunu akıl edebildiği için kendisiyle gurur duyuyordu.

Ji Ah ise arabadan çıkınca etrafına hayranlıkla baktı. Burası Seul yakınlarındaki en güzel kayak merkeziydi. Şu anda önünde oldukları otelse genç kızın rüyalarında bile hayal edemeyeceği lükse sahip, yalnızca çok zengin turistlerin kalabildiği bir mekandı. Ji Ah daha önce üniversitedeyken bir-iki kez kayak gezilerine katılmış olsa da böyle bir yerde hiç kalmamıştı.

“Hadi içeri geçelim!” dedi Min Woo neşeyle ve ikili içeri girip otelin resepsiyonuna doğru ilerlediler. Onları gören görevli abartılı bir saygıyla eğilmeye başladı:

“Aman efendim, hoşgeldiniz! Mega starımız Min Woo-şi’yi otelimizde görmek ne kadar mutluluk verici! Bugün gerçekten şanslı günümüzdeyiz!”

“Sağol canım sağol,” dedi Min Woo umursamazca elini sallayarak. “Bavullarımız arabanın arkasında, onları alması için birini gönderebilir misin lütfen?”

“Elbette efendim, derhal!” dedi resepsiyonist ve etraftan bekleyen komilerden birine işaret çaktı. Genç çocuk şimşek gibi fırlarken resepsiyonist yüzünde yalaka bir gülümsemeyle Min Woo’nun kulağına eğildi:

“Her ne kadar siz bununla ilgili bir istekte bulunmasanız da, ben sevgilinizle odalarınızı yan yana hazırlattım… Sizinki elbette kral süiti; hanfendininki ise yine aynı kalitede…”

Min Woo şaşkınca ona baktı: “Efendim? Nasıl yani?” Genç yıldız şaşkınlık içinde Ji Han için ayrı bir oda ayırtıp ayırtmadığını düşünmeye başladı; şoför olduğu için onun kendisi ile kaldığını kimse fark etmez diye düşünüp oda ayırtmadığını zannediyordu… Sonra birden başka bir şey fark etti: “Hanfendi mi dediniz?”

Aynı anda az ileride:

“Merhaba sevgilim!” diye bir ses çınladı. Min Woo arkasını dönüp baktığında hayret ve öfkeyle irkildi: Hyo Rim’di bu!

Hyo Rim kırıta kırıta geldi, kendilerine neşeyle bakan resepsiyoniste hafif bir baş selamı verip kollarını Min Woo’nun boynuna doladı, onun yanağından öptü:

“Ben de senden yarım saat önce gelmiştim… Odama yerleştim bile! Haydi sen de bir an önce yerleş de yemek yiyelim…”

Min Woo hayretle: “N-nasıl… nasıl yaaa?!” diye bağırdı. Hyo Rim hafifçe kıkırdadı ve onun kulağına eğilip fısıldadı:

“Seni bulamayacağımı mı zannettin küçük aptal? Seyahat acentasına Han Ki Joon ismini verenin sen olduğunu tahmin edemeyecek miydim sanki? Rezervasyonlarında eskiden canlandırdığın rollerin isimlerini kullanma artık, azıcık yaratıcı ol!”

Sonra da gülerek az ileride duran bir başka gence seslendi: “Kang Hyuk-a! Gel canım, Ji Han’a da sen odasını göster!”

Bu kez hem Min Woo’nun hem de Ji Ah’nın açılan gözleri arasında Kang Hyuk elleri cebinde, yüzünde muzip bir gülümseme ile geldi ve ikisinin önünde eğilip reverans yaptı: “Hay hay, emredersiniz Hyo Rim-şi!”

“Sen… sen nerden çıktın be?!” diye bağırdı Min Woo öfkeyle. Hyo Rim:

“Kang Hyuk  benim yeni kâhyam,” dedi alaycı bir gülümsemeyle, “Sen böyle becerikli ve akıllı bir kâhyayı elinden kaçırınca fırsatı değerlendirmeden edemedim… Eee, odamıza çıkmıyor muyuz?”

Min Woo öfkeyle kolunu onun kolundan kurtardı, gidip Ji Ah’nın kolundan tuttu. Hyo Rim ve Kang Hyuk’a öfkeyle baktı:

“Siz ne halt ederseniz edin! Biz kendi odamıza çıkıyoruz!”

Ve etraftan kendilerine çevrilen bakışlara aldırmadan kolundan tuttuğu kızı çekiştirmeye başladı. Hyo Rim ve Kang Hyuk onların uzaklaşmasını ciddi yüzlerle izlediler. Kang Hyuk:

“İlk plan pek işe yaramadı gibi gözüküyor,” dedi. “Şimdi ne yapıyoruz?”

“Sen hiç meraklanma,” diye mırıldandı Hyo Rim. Ve küstahça gülümsedi: “Asıl eğlence yeni başlıyor!”

*****************************************************

“Hayır Ji Han, hayır! Bak, kar sapanını yanlış yapıyorsun, dizlerini o kadar kırmamalısın… Ayrıca her saniye kar sapanı yapıp durma canım, biraz kendini serbest bırak da hızlan! Kayağın bütün zevki hızındadır!”

Ji Ah dişlerinin arasından tısladı: “Bu benim hayatımda ikinci kez kayak yapışım Min Woo! Biraz korkmam normaldir heralde…” Sonra umutsuzca etrafına baktı: “Ayrıca neden profesyonel piste geldik? Aşağıda yeni başlayanlar için daha kolay bir pist vardı ya…”

“Orası dümdüz bir yer, hiç gerek yok… Kayak dediğin kayarken öğrenilir, aynen yüzmek gibi,” dedi Min Woo hiç aldırmadan. “Hadi hadi, kendini biraz rahat bırak da kaymaya başla!”

Ama Ji Ah’nın dizlerini düzeltmesi ile hızlanıp çığlıklar arasında yere kapaklanması bir oldu! Genç kız yüzünü gömüldüğü kar yığınından kaldırırken öfkeyle: “Kendimi rahat bırakayım öyle mi… Yeri yalamak için mi?” diye mırıldandı. Ve gözlerini kırpıştırarak kirpiklerindeki kar topaklarından kurtulmaya çabaladı…

İki genç nerdeyse bir saattir kayak pistindeydiler: Min Woo odaya yerleşir yerleşmez heyecanla kayak kıyafetlerini üzerine geçirmiş, Ji Ah’yı da zorla sürükleyip kayak yapmak üzere odadan çıkarmıştı. (Daha doğrusu, önce odadaki jakuzide keyif yapmaları için Ji Ah’nın ağzını yoklamış, ama Ji Ah bunun çıplaklık anlamına geleceğini fark edip topukları poposuna vura vura kaçınca Min Woo da iç çekip “ah utangaç sevgilim ah… küçükken seni hamama da mı götürmediler bilmem ki?!…” diye mırıldanarak jakuzi keyfini kayak dönüşüne bırakmıştı…) Şimdi bir saattir zavallı Ji Ah, Min Woo’nun yanında kayak yapmaya çalışarak debelenip duruyordu. Aslında Min Woo sabırlı bir öğretmendi, ama pek iyi öğrettiği söylenemezdi: Ji Ah tam on üçüncü kez düştüğü yerden kalkıp ağzına dolan karları tükürürken:

“Benden pes!” dedi. “Min Woo, nolursun, bak sana yalvarıyorum, sen git güzel güzel kay… Ben seni otelin lobisinde sıcak çikolata içerek beklerim. Olmaz mı, ha?”

“Olmaazzz!” dedi Min Woo kesin bir biçimde. “Neden böyle baştan pes ediyorsun yahu, biraz keyfini çıkarmaya çalışsana… Tamam, senden benim kadar harika kayak yapmanı beklemiyorum; ama azıcık gayret göstersen…”

Aynı anda yukarıdan:

“Çekilin yoldaaaaaaannnn!” diye bir ses geldi, ve kayaklar üzerinde zorlukla durabilen Ji Ah, kendi üzerine doğru hızla gelen bir başka kayakçıyla birlikte yere devrildi! Zavallı kız çığlık atmaya bile fırsat bulamamıştı. Düştüğü yerden yine kar tükürerek kalkarken kendisine çarpan kişi onun yanıbaşında düştüğü yerde kahkahalarla gülmeye başladı. Yüzündeki gözlüğü başının üstüne çıkarıp gülmeye başlayan bu adam, Kang Hyuk’tu:

“Oh, afedersin Ji Han-a!” diye sırıttı genç adam. “Bilirsin, kayak yapmada ben de en az senin kadar acemiyimdir… Bir yerine bir şey olmadı, di mi?”

Kang Hyuk ayağa kalkıp Ji Ah’ya da kalkması için elini uzattı. Ancak bu arada Min Woo öfkeyle gelip ikisinin arasına girmiş, Kang Hyuk’un uzattığı eli sertçe itip kızı kendisi kaldırmıştı bile. Genç yıldız eski kahyasına ters ters baktı:

“Sen gene nerden çıktın be?? Burda bile rahat yok mu sizden?!”

Aynı anda kıvrak bir hareketle tepeden inip hemen yanlarında karları püskürterek duran bir başka kayakçı da yüzündeki kaskı çıkardı: Hyo Rim’di bu. Genç kız küstahça gülümseyip Kang Hyuk’a döndü:

“Kang Hyuk-a, Min Woo-şi ve asistanını rahat bırak istersen… Gel biz aşağıda sıcak birer kahve içelim…”

Kang Hyuk yakışıklı yüzünü daha da yakışıklı hale getiren bir gülümsemeyle kıza baktı: “Nasıl emrederseniz Hyo Rim-şi…” Ve kendisine elini uzatmış olan Hyo Rim’in eline tutunarak yavaşça kaymaya başladı. İkisi gülüşerek uzaklaşırken Min Woo ve Ji Ah onları bozum olmuş ifadelerle izlediler.

“Bu neydi şimdi be?” diye mırıldandı Min Woo. Ji Ah ise somurttu:

“Bu ne biçim kahyalık be?? Hem ayrıca Kang Hyuk neden Hyo Rim’le birlikte çalışsın ki?! Çok saçma!” Genç kız sinirle: “Beni böyle kıskandırmaya mı çalışıyor, nedir… Pöfff, ne salakça bir plan!” diye düşündü.

Ama açıklayamadığı bir biçimde keyfi kaçmıştı. Zorlukla ayağa kalktı ve Min Woo’ya döndü:

“Min Woo, ben düşmekten gerçekten çok yoruldum… Ve kayak yapmaktan hiç zevk almıyorum… O yüzden sen keyfince kaymaya devam et, ben aşağıda seni bekleyeyim, ne olursun…”

Min Woo kendisine acıklı gözlerle bakan kıza daha fazla kıyamadı ve isteksizce de olsa: “Peki…” dedi. “O zaman gel birlikte yavaş yavaş aşağı inelim… Sonra ben teleferiğe binip kaymaya geri dönerim, sense kafede oturup beni beklersin…”

Heartstrings OST – The day we fall in love

Böylece ikili pistin en aşağısına kadar indiler. Min Woo yeniden teleferiğe binip profesyonel piste doğru yola çıkarken Ji Ah da yorgun adımlarla kafe ve restoranların olduğu kulübenin yolunu tuttu. Fakat genç kız henüz içeri girememişti ki kulübenin hemen ilerisindeki başlangıç pistinde el ele kaymaya çalışan iki kişiye gözü takıldı: Hyo Rim, neşeyle gülerek elinden tuttuğu Kang Hyuk’u hızlandırarak kayıyor, Kang Hyuk’sa düşmeden ona eşlik etmeye çabalıyordu. İkisi de çok eğleniyor gibi görünüyorlardı. Ji Ah birdenbire öfkeyle yumruklarını sıktı! Kang Hyuk’un Hyo Rim’in yanında yer alarak ona inat yaptığı o kadar belliydi ki! Genç kız bir an durakladı, sonra kafeye girmekten vazgeçip kararlı adımlarla acemiler pistine doğru yöneldi.

Onun yaklaştığını ilk gören Hyo Rim oldu. Genç kız gözleri parıldayarak:

“Kang Hyuk, saat üç yönünde açıklanamayan bir cisim bize doğru yaklaşıyor,” diye sırıttı. “Planımız işe yaramış galiba, seninki fena halde kıskanmış gibi görünüyor..”

Kang Hyuk kalbinin hafifçe hopladığını hissetti. Ama yüzündeki ifadeyi bozmadı, Ji Ah’dan tarafa bakmadan Hyo Rim’i kendine doğru biraz daha çekti. Hyo Rim şaşkınca ona baktı:

“Hey, ne yapıyorsun?”

kıyafetlere aldırmayınız :D

kıyafetlere aldırmayınız 😀

“Hişşşt, lütfen güven bana,” dedi Kang Hyuk ve kızın belinden tutup vücudunu ona yasladı. Hyo Rim bir an şaşkın ve huzursuzca yutkundu. Ama başka bir şey demedi ve kendisine arkasından sarılmış durumda olan Kang Hyuk’la birlikte yavaşça kaymaya devam etti.

Ji Ah’ysa ikisinin yanına geldiğinde dişlerinin arasından: “Oha… Bir odaya çıkaydınız bari…” diye mırıldandı. İlk başta Kang Hyuk’un kendisini kıskandırmak istediğini düşünmüştü, ama şimdi bundan çok emin değildi: Bu iş sadece kıskandırma amaçlı olsaydı, bu ikisi kendisinin burda olmadığını düşündükleri halde neden böyle yakınlaşma ihtiyacı duysunlardı ki? Ji Ah kafası karışmış, kızgın ve kırgın bir biçimde sesli sesli öksürdü:

“Öhöm… Öhhö öhö!”

Kang Hyuk bunun üzerine Hyo Rim’i kavrayan ellerinden birini gevşetti ve şaşkın bir ifadeyle arkasına baktı. Ji Ah’yla göz göze gelince de hafifçe gülümsedi:

“Ooo! Bakıyorum düşüp durmaktan sıkılıp sen de acemiler pistine gelmişsin! Akıllıca bir karar dostum!”

“Seninle biraz konuşabilir miyiz?” dedi Ji Ah sert bir tonla. Hâlâ Kang Hyuk’un elini tutan Hyo Rim’e bakıp tıslar gibi ekledi: “Mümkünse özel…”

Hyo Rim hiç alınmamıştı, tatlı bir ifadeyle: “Siz takılın, ben zaten zor pistlerden birinde kaymayı düşünüyordum, hadi çaaav!” deyip yanlarından uzaklaştı. Şimdi iki eski dost baş başa kalmışlardı. Ji Ah ters ters baktı arkadaşına:

“Sen ne halt ediyorsun?! Sakın Min Woo’yla ikimizin arasını bozmak için Hyo Rim cadısıyla işbirliği yaptığını söyleme bana!”

“Pofff, amma yazdın haa! Çok sağlam bir hayalgücün var gerçekten…” diye güldü Kang Hyuk. Sonra hafifçe omuz silkti: “Hyo Rim-şi’yle tesadüfen tanıştık… Sonra o beni Min Woo’nun yanında çalıştığım zamanlardan hatırladı, iş teklif etti. Ben de kabul ettim. İşte hepsi bu…”

“Az önceki hallerinize bakılırsa hepsi bu gibi görünmüyor,” diye mırıldandı Ji Ah. Sonra ters ters süzdü çocuğu: “Bana bak, Hyo Rim’in saçma sapan planlarına falan dahil olmadın değil mi?”

“Ne gibi?” dedi Kang Hyuk masumca.

“Ne gibi olacak, Hyo Rim bal gibi de Min Woo için buraya geldi! Bunu anlamak için süper zeki olmaya gerek yok! Sen de ona yardım etmeye çalışıyorsun!”

“Hyo Rim-şi mecburen buraya geldi, dün stüdyoda olanlardan sonra Min Woo’yla sevgili rolü yapmaları her zamankinden daha kritik,” dedi Kang Hyuk sabırla. “Yoksa onun da Min Woo’ya bayıldığı falan yok, aksine o şımarığa çok sinir oluyor, bana aynen böyle anlattı… Şu dizi bir bitsin, Mikronezya’da uzun bir tatile çıkacakmış… Hatta ben de onunla gideceğim, oraları hiç görmedim.”

Kang Hyuk neşeyle sırıttı. Ji Ah birden feci halde bozulduğunu hissetti, bu çocuk daha üç gün önce karşısına geçip acıklı gözlerle “Ben her şeye katlanırım, ama senin incinmene dayanamam Ji Ah…” diyen adam mıydı yani?! Şimdi durduk yerde bu umarsız haller de neydi böyle?!

Tam da o anda hemen arkalarında bir ses:

“Kang Hyuk-a! Nasılsın adamım??” diye neşeyle çınladı.

Kang Hyuk ve Ji Ah dönüp baktıklarında çok güzel bir kızla yakışıklı bir çocuğun neşeyle kayarak yanlarına geldiklerini gördüler. Kang Hyuk’un yüzü sevinçle aydınlandı:

kwang tae - bo ra

kwang tae – bo ra

“Kwang Tae! Bo Ra! Sizi burda görmek ne güzel!”

“Asıl seni görmek çok güzel, en son dergi çekimlerinde görüşmüştük değil mi? Uzun zaman oldu…” diye sırıttı Kwang Tae ve arkadaşına sarılıp omzunu patpatladı. Sonra çocuğun yanındaki kızı fark etti: “Aaa, Ji Ah’ydı değil mi? Bir defasında tanışmıştık…”

“Evet, merhaba,” dedi Ji Ah donuk bir sesle. Kwang Tae’nin Kang Hyuk’un üniversiteden arkadaşı olduğunu biliyordu ama az önceki somurtuk halinden kurtulamamıştı, üstelik Kwang Tae’yle birlikte gelen güzel kızın abartılı bir neşeyle Kang Hyuk’a sarılıp öpmesi de gözünden kaçmamıştı. “Kıza bak be, Kang Hyuk’a asılacağına yanındaki yakışıklı çocuğu öpsene sen, uyuz!” diye geçirdi içinden. “Hyo Rim bir, bu iki: Sizi bana sayıyla mı verdiler ulan?”

“Demek siz de kayağa geldiniz,” dedi Kang Hyuk neşeyle, “Ee, hangi otelde kalıyorsunuz?” Kwang Tae karşı tepeyi işaret etti: “Bizim otel biraz uzakta… Bütçemize uygun olsun deyince küçük otellerden birine kaldık… Ya siz?”

Kang Hyuk muzip bir ifadeyle kayak pistinin hemen dibindeki lüks oteli işaret edince Kwang tae sırıtarak onun omzunu yumrukladı: “Vaaay, köftehora bak sen! Piyango mu çıktı dostum??”

“Onun gibi bir şey,” diye sırıttı Kang Hyuk. Bo Ra gülerek: “O zaman bize de birer akşam yemeği ısmarlarsın, değil mi?” deyip çapkınca Kang Hyuk’un koluna girdi.

Ji Ah birden öfkesini daha fazla içinde taşıyamayacağını hissetti: Kang Hyuk’un sebepsiz neşesi mi, “piyango çıktı gibi bir şey” deyişi mi, yoksa Bo Ra’nın bu son hareketi mi bardağı taşıran son damla olmuştu bilmiyordu ama burada daha fazla kalamayacaktı! Ani bir hareketle arkasını döndü, hızlı hızlı yürümeye başladı. Kang Hyuk’sa onun uzaklaştığını görünce:

“Hey! Dur, bekle Ji Ah!” diye bağırdı. Şaşkın şaşkın neler olduğunu çözmeye çabalayan Kwang Tae ve Bo Ra’ya döndü ve: “Kusura bakmayın millet, ben sizi sonra bulurum, tamam mı? Hadi eyvallah!” deyip kayakları çıkarıp eline alarak Ji Ah’nın peşinden koşturdu.

Ji Ah burnundan soluyarak hızlı hızlı otele doğru yürürken Kang Hyuk arkadan yetişmiş, onun önünü kesmeyi başarmıştı. Kızın omuzlarından tutup onu kendi gözlerinin içine bakmaya zorladı.

“Ji Ah! Neyin var?? Neden bu kadar kızdığını söyler misin lütfen??”

Big bang – Monster

Ji Ah’nın gözleri dolmuştu. Ama genç kız bu ani öfkenin nedenini kendisi de bir türlü açıklayamıyordu: Nedense yıllar öncesinde kaldığını zannettiği tüm hayalkırıklıkları, acılar ve kırgınlıklar birdenbire su yüzüne çıkmış gibiydi. Ji Ah içinden: “Sen Min Woo’yla berabersin! Kang Hyuk’a kızmaya hiç hakkın yok!” diye öfkelendi kendine. Ama sonra: “Ben o yüzden kızmıyorum ki! Gitsin istediği kızla birlikte olsun! Yalnızca… Hyo Rim’le değil!” diye cevap verdi kendi iç sesine. “Hyo Rim’in hâlâ Min Woo’ya karşı duyguları olduğu öyle açık ki! Yoksa neden kendi kariyerini de tehlikeye atıp canlı yayına çıksın?? Şimdi de Kang Hyuk’u kullanıyor, Kang Hyuk gerzeği ise buna alet oluyor, işte olan biten bu!”

Genç kız öfkeyle dişlerini sıktı. Ve hâlâ kendisinden bir cevap bekleyen Kang Hyuk’a dikti gözlerini:

“Sen benden intikam almaya çalışıyorsun!” diye tısladı. “Hyo Rim’le birlikte olman o yüzden! Sen hainin önde gidenisin!”

Kang Hyuk birden midesine bir yumruk yemiş gibi oldu. Ji Ah’nın omuzlarını tutan elleri gevşedi. Zorlukla: “Sen… aslında bu söylediklerini kast etmiyorsun, öyle değil mi?” diye fısıldadı…

“Bal gibi de onu kast ediyorum!” diye bağırdı Ji Ah. “Senin duygularına karşılık vermeyip Min Woo’yla çıkmaya başladım diye benden intikam almaya çalışıyorsun! Arkadaşım falan değil, hainin tekisin sen! Senden nefret ediyorum!”

Birden dünya durdu sanki… Ji Ah’nın son sözleri havada asılı kaldı. Ji Ah ve Kang Hyuk şok içinde bakıştılar. Ji Ah söylediklerine, Kang Hyuk duyduklarına inanamaz halde bakıştılar.

Ji Ah birdenbire dudaklarını ısırdı. “Hainin tekisin sen! Senden nefret ediyorum!…” Bu sözleri, sevgili dostu, biricik Kang Hyuk’a nasıl söylemişti?? Nasıl çıkabilmişti o sözcükler dudaklarından??

Kang Hyuk’unsa yüzü allak bullaktı. Genç adam birkaç saniye nefes bile alamadan karşısındaki kıza baktı, sonra birdenbire arkasını döndü, hızlı adımlarla yürümeye başladı. Ji Ah: “Dur…” diyecek oldu, ama o tek kelime bir türlü çıkmadı boğazından. Genç kız içinde giderek büyüyen vicdan azabıyla kıvranarak ilerideki teleferiklerden birine rastgele binen ve dağın zirvesine doğru uzaklaşan Kang Hyuk’u izledi. Hiç kıpırdayamadan, öylece izledi onu. Sonra, ayaklarını sürüye sürüye döndü, pistin dibindeki kafeden içeri girdi…

Bundan sonraki bir saat, Ji Ah için azap dolu geçti: Genç kız az önceki konuşmayı bozuk plak gibi tekrar tekrar zihninde döndürüyordu. Gözlerinin önünden Kang Hyuk’un kendisine şok içinde bakakalan gözleri, ve hızla arkasını dönüp gidişi bir türlü gitmiyordu… Üstelik Ji Ah kafenin pisti gören pencerelerinden birine tüneyip dikkatle inenleri izlemesine rağmen tam bir saattir Kang Hyuk ortalarda yoktu. Genç kız korku içinde fark etmişti ki, Kang Hyuk’un körlemesine bindiği teleferik, kayak merkezinin en zor ve dik pistlerinden biri olan D pistine giden teleferikti!

İşleri daha da kötüleştirircesine, sabahtan günlük güneşlik olan hava da birdenbire bozmuş, ağır bir kar yağışı başlamıştı. Şimdi dışarıda nerdeyse kimse kalmamıştı, en iyi kayakçılar bile birer birer kaymayı bırakıyor, otellerine dönüyorlardı. Ji Ah en sonunda dayanamadı, dışarı çıkıp kayarak inen herkese teker teker bakarak Kang Hyuk’u aramaya başladı. Ama yoktu, kahretsin ki yoktu! Ji Ah’nın içindeki panik giderek büyürken birden Kwang Tae ve yanındaki kıza rastladı. Cansimidi bulmuş gibi çocuğun yakasına yapıştı Ji Ah:

“Kwang Tae-şi! Kang Hyuk’u gördün mü??”

“Yoo, en son ikinizle konuştuğumdan beri hiç görmedim,” dedi Kwang Tae şaşkınlıkla. Yanındaki Bo Ra’ya döndü: “Sen gördün mü Bo Ra-ya?” Kız da: “Yooo, ben de bilmiyorum,” dedi şaşkın şaşkın. Sonra az ilerideki güvenlik görevlilerini işaret etti: “İsterseniz güvenliğe bir sorun… Eğer yukarıda başına bir kaza gelen ya da mahsur kalan birileri olursa onlar haberdar oluyorlar…”

Bunun üzerine Ji Ah hemen ilk yardımcıların yanına koşturdu. Ama onlar da hiçbir kaza haberi almamışlardı. Yine de Ji Ah’nın içindeki sıkıntı azalacağı yerde artıyordu. Kang Hyuk’un iyi bir kayakçı olmadığını çok iyi biliyordu Ji Ah, besbelli bir şeyler olmuştu, yoksa çocuk neden bu saate kadar inmemiş olsundu ki?! Genç kız dudaklarını ısırarak kaygıyla düşündü: Hyo Rim ve Min Woo da ortalarda görünmüyordu; en iyisi kar yağışı daha fazla artmadan yukarıdaki piste kendisinin çıkıp Kang Hyuk’u araması olacaktı.

Ji Ah yaklaşık bir saat önce Kang Hyuk’un binip uzaklaştığı teleferiğe otururken başındaki görevli:

“Yalnız bu pist çok zor ve dik bir pisttir, üstelik kar yağışı da arttı… Çok iyi bir kayakçı değilseniz yukarı çıkmanızı tavsiye etmem,” dedi ona.

Ji Ah bir an durakladı, ama sonra kararlılıkla başını salladı: “Kabini hareket ettirin lütfen…”

Böylece genç kız Kang Hyuk’u aramak üzere yukarı çıkarken aynı sıralarda Min Woo da kaymayı bırakmış, ıslak, yorgun, ama kendinden memnun bir biçimde aşağıdaki kafeye girip Ji Ah’yı aramaya başlamıştı. Tıklım tıklım olan kafede arada bir hayranları tarafından yolu kesilerek on dakika boyunca kızı bulmaya uğraştı. Ama Ji Ah yoktu. Min Woo şaşkınca dudak büktü: “Acaba odaya mı gitti?” Ve hemen yakındaki otel odasına doğru yollandı.

Ji Ah ise yukarı çıktığında kar yağışı iyice hızlanmıştı. Hatta nerdeyse göz gözü görmüyordu. Ji Ah’nın dışında zirvede tek tük birkaç kayakçı vardı, onlar da son kayışlarını yapmaya hazırlanıyorlardı. Genç kız bu usta kayakçılar yanından rüzgar gibi geçip kendisini zirvede tek başına bırakırken, aşağı doğru nerdeyse 90 derecelik açıyla inen korkunç piste ürpererek baktı. Sonra, sürekli kar sapanı yapa yapa çok yavaş bir biçimde aşağı doğru inmeye başladı. Bir yandan da ara ara: “Kang Hyuk! Kang Hyuk-aaa! Nerdesiiiiinn???” diye bağırıyordu.

Birden, az ötede, pistin kenarındaki bir çam ağacının dallarına takılmış siyah bir cisim ilişti gözüne ve Ji Ah’nın nefesi kesildi: Bu… Kang Hyuk’un atkısı değil miydi?!

Heyecan ve korkuyla o tarafa doğru yöneldi. Ağacın birkaç metre yakınına geldiğinde artık şüphesi kalmamıştı; bu gerçekten de Kang Hyuk’un atkısıydı! Atkının takıldığı dalların arasından görünen ve oldukça dik olan açıklığa kaygı ile baktı: Kang Hyuk bu açıklıktan düşmüş olmalıydı! Ji Ah acıyla mırıldandı: “AMAN TANRIM!” Ve panik içinde aşağıyı taramaya başladı; Kang Hyuk’un orda bir yerlerde düşüp kalmış olduğu fikri genç kızı delirtmeye yetiyordu. “Allahım, nolur ona bir şey olmasın! Ben bu acıyla nasıl yaşarım?!” Bir yandan da kararsızlıkla kıvranıyordu: Kang Hyuk’a nasıl yardım edebilirdi? Acaba merkeze inip yardım mı getirmeliydi? Ama sonra: “Çok geç kalmış olabilirim!” diye bir düşünce saplandı beynine. “Kang Hyuk tam bir saattir yok! Aşağıda bir yerlerde düşüp kaldıysa bu soğukta donmak üzere bile olabilir! Onu derhal, şimdi bulmak zorundayım!” Ve genç kız kararlılıkla ana pistten sapan bu açıklığa doğru yöneldi.

Ancak ağaçların arasına adımını henüz atmıştı ki, yeni yağan karla birlikte iyice dengesizleşmiş olan zeminde ayağı kayıverdi! Ji Ah ayağının altından yerin çekildiğini panikle hissederken hafif bir çığlık kopardı. Ve ayaklarında kayakları ile bu fena halde dik ve temizlenmemiş olan yolda ağaçlar arasında savrularak sürüklenmeye başladı! Genç kız bir yandan da korku dolu çığlıklar atıyordu: “İMDAAAT! İMDAAT, KANG HYUK-A! AAAAAAAAHHHHHH-!”

Giderek hızlanan vücudu birden yol üzerindeki bir kayaya çarpıp savruldu. Korunaksız kalan başı da kenardaki ağaç köklerinden birine sertçe vurunca Ji Ah’nın sesi bir anda kesiliverdi: Ayaklarındaki kayaklar fırlamış, genç kız kendinden geçmişti. Aynı anda, başından hafif bir kan sızmaya başladı…

Ve Ji Ah, üzerini örtercesine lapa lapa yağan karın altında tamamen savunmasız bir biçimde baygın halde kalakaldı…

*****************************************************

Rooftop Prince  OST – Empty

Min Woo Ji Ah’nın otelde de olmadığını görüp kayak pistine geri döndüğünde kar yağışı iyice hızlanmıştı. Artık tüm kayakçılar pisti çoktan terk etmiş, kendilerini sıcak iç mekânlara atma peşindeydiler. Min Woo ne kafede ne de başka yerde Ji Ah’yı bulamayınca kaşlarının ortası endişeyle çatıldı: Bu çocuk nereye gitmiş olabilirdi?!

“Islak sıçanlar gibi olmuşsun! Odana gideceğin yerde ne dolanıyorsun hâlâ?!”

Min Woo arkasını döndüğünde kendisine sırıtarak bakan Hyo Rim’le göz göze geldi. Ama genç adamın kızın alaylarıyla uğraşacak hali yoktu şimdi, ciddi ve sabırsız bir yüzle:

“Ji Han’ı gördün mü?” diye sordu, “Bir buçuk saat önce beni kafede bekleyeceğini söylemişti, ama ne burda ne de otelde değil…”

“Yoo, görmedim,” diye dudak büktü Hyo Rim. Sonra hınzırca gülümsedi: “Belki de Kang Hyuk’ladırlar: İkisinin arasında halletmeleri gereken bazı özel meseleler var gibi görünüyor…”

Min Woo öfkeyle kıza çıkışmaya hazırlanıyordu ki, az ileride, eline kayaklarını almış yürüye yürüye kulübeye yaklaşan Kang Hyuk’u görünce durakladı. Ve Hyo Rim’e cevap bile vermeden rüzgar gibi koşarak Kang Hyuk’un yanına gitti, genç adamın yakasına yapıştı:

“Ji Han’ı gördün mü?? Çabuk cevap ver, çok önemli!”

Kang Hyuk’sa ağır bir melankoli içindeydi aslında. Bir saattir karlar altında yürüyor, bir yandan da umutsuzca düşünüyordu: Ji Ah’nın sözleri içine çok fena oturmuştu. “Sen hainin tekisin! Senden nefret ediyorum!” Genç adamın kulaklarında yankılanıyordu bu sözcükler. Teleferiğe bindikten sonra dağın zirvesine ulaşınca oracıkta bir ağacın altına oturmuş, yağan kara aldırmadan düşünmüş, düşünmüştü… Ji Ah’nın o sözleri söylerken yüzünün aldığı umutsuz ve öfkeli ifade gözlerinin önünden gitmiyordu. Genç adam acıyla fark ediyordu ki, ne yaparsa yapsın, Ji Ah bu sevdadan kendisi vazgeçmedikçe onu Min Woo’dan ayırması işe yaramayacak, aksine en yakın dostu ile arasındaki uçurumu daha da büyütecekti…

Dakikalar sonra nihayet kar yağışı hızlanıp zirvede kendinden başka kimsenin kalmadığını görünce yavaşça yerinden doğrulmuş, kayaklarını eline alıp o dik pistten aşağı yavaş yavaş inmeye başlamıştı. Dağın tepesinden yürüyerek inmekse oldukça meşakkatli bir işti: Kang Hyuk düşmeden dikkatle inmek için pür dikkat konstantre olmuşken boynundaki atkının rüzgarla uçup gittiğini bile çok zaman sonra fark etmişti.

Nihayet yorgun argın aşağı varabildiğinde Min Woo’yu yıldırım gibi başında bitmiş bulunca bir an afalladı. Genç adama hayret dolu gözlerle baktı:

“Ji-Ji Han mı? Ha-hayır, görmedim… Bir buçuk saattir görmedim…”

Min Woo umutsuzluk dolu bir nefes koyverdi ve Kang Hyuk’un yakasını kavrayan elleri gevşedi. Kang Hyuk’sa düşünmeye fırsat bulabilmişti, kaygıyla kaşlarını çattı:

“Ji Han kafede yok mu? Peki ya otele baktınız mı?”

“Elbette baktım!” diye umutsuz ve çaresizce bağırdı Min Woo. “Ah Tanrım, ah Tanrım, nerde bu çocuk??”

Kang Hyuk umutsuzlukla çevreyi araştırdı. Birden gözleri az ötede sıcak bir şeyler içen Kwang Tae ve Bo Ra’ya takıldı. Genç adam koşarak gitti ikilinin yanına:

“Arkadaşlar, Ji Ah’yı bulamıyoruz! Siz onu yakın zamanda hiç gördünüz mü?”

Kwang Tae ve Bo Ra şaşkınca bakıştılar. Kwang Tae:

“Ah, aslına bakarsan evet,” dedi, “O da seni arıyordu… Yaklaşık yarım saat falan önce bize seni görüp görmediğimizi sordu.”

“Çok endişeli görünüyordu, senin başına bir şey geldiğini düşünmüş olabilir,” diye ekledi Bo Ra da. “Hatta yardım ekiplerine yaralı birini bulup bulmadıklarını bile sordu.”

Kang Hyuk korkudan buz kesti: Uzun zaman ortalarda görünmeyince Ji Ah paniklemiş olmalıydı. Ya bu panikle aptalca bir şeye kalkıştıysa?!

“Peki sonra?? Sonra nereye gitti??” dedi adeta feryat edercesine.

Kwang Tae ve Bo Ra bir an bakıştılar. Sonra Kwang Tae nerdeyse suçlu bir tavırla:

“Şey… Galiba D pistine çıktı… Yani en son o taraftaki teleferiğe gidiyordu… Ama emin değiliz…”

“Jİ HAN D PİSTİNE Mİ ÇIKTI?!?!”

Kang Hyuk’un hemen arkasından yaklaşan Min Woo korkutucu bir ifadeyle bağırarak sormuştu bu soruyu. Zavallı Bo Ra korkuyla yutkundu ve kafasını salladı: “Şey… Emin değiliz ama öyle galiba…”

Min Woo’ya ise bu cevap yetmişti. Genç adam şimşek gibi kafeden fırladı. Ardından Kang Hyuk, hemen onun peşindense Hyo Rim çıktı dışarı. Hyo Rim kulübeden çıkar çıkmaz yüzüne hızla çarpan kar fırtınası yüzünden elini önüne siper etmek zorunda kaldı: Hava kendilerinin içeride olduğu on dakika içerisinde iyice bozmuştu! Genç kız endişeyle: “Umarım Ji Ah yukarıda bir yerlerde mahsur kalmamıştır! Yoksa ona bu havada nasıl ulaşırız??” diye düşündü.

Rooftop Prince  OST  Ali Hurt

O sırada Min Woo çoktan görevlilerin yanına varmıştı bile. Heyecandan nefesi kesilerek:

“Kayıp biri var!” diye söze başladı, “D pistine çıkıp geri dönmemiş birisi var! Onu aramaya gitmek zorundayız, hem de derhal!”

Görevliler şaşkınca bakıştılar. İçlerinden biri:

“Kayıp olduğuna emin misiniz?” diye söze başladı, “Genellikle kayıp zannedilen kayakçılar başka bir pistte kayıyor veya otellerine geri dönmüş-“

“APTAL MISINIZ, KAYIP DİYORUM, ÇIKTI VE GERİ İNMEDİ!!!” diye öfkeyle bağırdı Min Woo. Görevlilerin hemen yanındaki kar motosikletine gözü ilişip heyecanla işaret etti: “İşte şuna binip aramaya gitmemiz lâzım! Hem de hemen! Kaybedecek zaman yok!”

“Bir dakika beyefendi, lütfen sakin olun,” dedi diğer görevli. “Önce bir emin olalım: Bahsettiğiniz kayakçıyı yukarıya çıkarken gören var mı?”

Min Woo çıldırmak üzereydi ki hemen arkasından nefes nefese yetişen Kang Hyuk: “Evet, var!” diye cevapladı. “Kendisinin yukarı çıktığına ama inmediğine eminiz! Üzerinde mavi bir kayak takımı var, yaklaşık bir yetmiş boylarında. Derhal onu aramaya gitmeliyiz!”

“Tamam o zaman,” dedi görevli ve elindeki telsizi ağzına yaklaştırdı: “Kayıp kayakçı vakası, tamam. Yukarıda olup inmemiş bir kayakçı var, D pistine ekiplerin gönderilmesi gerekiyor…”

Kang Hyuk ve Min Woo şaşkınca konuşan adama baktılar. Min Woo kekeleyerek:

“A-ama siz hemen çıkmayacak mısınız?! Yani şu önünüzdeki motorla hemen gidemez misiniz, neden başka ekipleri çağırıyorsunuz ki?!”

“Motorun yeterli benzini yok, yedek ekipleri beklemek zorundayız,” diye cevap verdi görevlilerden biri. Kang Hyuk ve Min Woo afallamış halde birbirlerine baktılar. Sonra Kang Hyuk birden bağırmaya başladı:

“Siz ne diyorsunuz be?! YUKARIDA MAHSUR KALMIŞ BİR İNSAN VAR! HAYATI TEHLİKEDE OLABİLİR! NASIL OLUR DA DİĞER EKİPLERİ BEKLEMEYİ DÜŞÜNEBİLİRSİNİZ?!”

“Bu motorla gidersek onunki gibi kendi hayatımızı da riske atmış oluruz!” dedi görevli de sertleşerek. “Yedek ekibi beklemek zorundayız, yoksa onu ararken biz de yukarıda mahsur kalabiliriz!”

Kang Hyuk’unsa aklı almıyordu, olup bitene inanmaz halde:

“Ama bu fırtınada donabilir! Ölebilir! Aman Tanrım, aman tanrım!” Genç adam çaresizlikle dudaklarını ısırdı. Ve tekrar görevliye dönüp yalvarmaya başladı: “Lütfen, size yalvarıyorum, lütfen çıkalım, arayalım onu! Bakın belki de düştü ve bir yerini kırdı…” Görevli ise nuh diyor peygamber demiyordu:

“Olmaz, lütfen ısrar etmeyin-”

Birdenbire “VROMMMM!” diye bir motor sesi adamın sözünü böldü. Adamlar aynı anda dönüp baktıklarında Kang Hyuk’un görevlilerle tartışmasını fırsat bilmiş olan Min Woo’yu kar motorunun üzerinde buldular. Görevlilerden biri:

“DURUN! Siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz?!” diyerek ona doğru bir hamle yapacak oldu. Ama Min Woo çoktan motorla birlikte ileri atılmıştı bile. Genç adam gözlerinde vahşi bir ışıkla hızla uzaklaşırken arkaya bakıp bağırdı:

“Siz yedek ekibi bekleyin loser’lar! Ben onu bulunca size haber veririm!”

“BEKLE! Beni de al Min Woo!” diye bağırdı ve ona doğru bir hamle yaptı Kang Hyuk. Güvenlik görevlileri ise bu deli adamı durdurmak istercesine şaşkınca peşinden koşturdular. Ama çok geçti: Min Woo, şaşkın güvenlik görevlilerini ve kendisi de birlikte gelmek için bağıran Kang Hyuk’u arkada bırakarak kar motosikletinin üzerinde zirveye doğru uzaklaştı…

*****************************************************

Min Woo’nun işi gerçekten zordu: Kar fırtınası öylesine artmıştı ki, dağın zirvesinde göz gözü görmüyordu. Genç adam teleferiğin durduğu son noktaya kadar tırmanmıştı. Motoru durdurdu ve tüm gücüyle bağırmaya başladı:

“Jİ HAAAAAAAN!!!! Jİ HAN, NERDESİN?!”

Ve sağa sola bakınarak aşağı doğru inmeye başladı. Sık sık genç kızın adını bağırmaya devam ediyordu. Ama kendisine fırtınanın uğultusundan başka karşılık veren yoktu…

Genç adam yüzüne çarpan soğuk ve ıslak rüzgar altında on dakikadan fazla bağırıp aradı Ji Ah’yı. Artık bağırmaktan boğazı acımaya başlamıştı, soğuktan yüzünü hissetmiyordu. Başka zaman olsa Min Woo bu şartlarda iki dakika bile kalamaz, sızlanıp mızmızlanmaya başlardı; ama şimdi kendi hayatını bile riske atıyor olması umrunda değildi: Genç adam, tüm duyuları ile Ji Ah’yı bulmaya kilitlenmişti.

Min Woo sevgilisinin adını bağırmaya devam ederken birdenbire altındaki motosiklet tekledi, öksürdü, ve bir anda tamamen durdu! Min Woo bir kez daha motoru çalıştırmaya çalıştı, ama sonra pes edip öfkeyle elini alete vurdu: “Kahretsin!” Benzin bitmiş olmalı… Genç adam çaresiz motordan indi. Arayışına yaya olarak devam etmek zorundaydı…

Bu şekilde dik ve buzlu iniş yolunda bir süre daha yürüdü. Fırtınada göz gözü görmese de Min Woo dişini sıkmış, sonsuz beyazlığı delip geçmek ister gibi bakıyordu dört bir yanına. Bir yandan da içinden: “Tanrım lütfen Ji Han’ı bana bağışla… Lütfen ona bir şey olmasın! Lütfen bulayım onu!” diye geçiriyordu. Min Woo bütün ömrünce kendini bu denli çaresiz hissetmemişti.

Birdenbire asıl pistin kenarından inen bir açıklığın en dibinde yere saplanmış bir karaltı fark etti ve gözlerini ovuşturdu: Yanılmamıştı. Ji Han’ın kayaklarından biriydi bu! Çocuk oraya düşmüş olmalıydı!

Min Woo heyecan ve korkudan yüreği çarparak kayağı gördüğü açıklığa doğru kaya kaya inmeye başladı. Yaklaştıkça birden nefesi kesilerek yerdeki tümseği fark etti: Üzeri nerdeyse kardan bembeyaz olmuş bu tümsek, yerde iki büklüm biçimde yatan bir insandı! Ji Han’dı bu! Onu bulmuştu!

Min Woo soğuktan ve korkudan titreyen elleriyle yerde yatan vücudu kendisine doğru çevirdi… Ve gördüğü manzara karşısında boğuk bir çığlık fırladı ağzından:

“Ji Han!…”

Ji Ah’nın gözleri kapalıydı. Genç adam korkudan titreyerek hemen kızı kolları arasına aldı ve yüzünü kendisine doğru yaklaştırdı: Oh, neyse ki hafif de olsa hâlâ nefes alıyordu. Ama başında açık bir yara vardı; bu yaradan epeyce kan sızmış, şimdiyse pıhtılaşmıştı. Min Woo içinden yükselen hıçkırığı zorlukla bastırdı. Sonra aşağıdakilere haber vermesi gerektiğini hatırladı ve cebinden telefonunu çıkardı. Bir anlık kararsızlıktan sonra Hyo Rim’in numarasını tuşladı.

Hyo Rim daha hiç çalmadan açtı telefonunu ve Min Woo’nun “alo” demesine bile kalmadan:

“Min Woo! İyi misin?!” diye bağırdı. “Min Woo cevap ver, çok korktum, iyisin değil mi?!”

“Ben iyiyim,” dedi Min Woo yorgunca. “Ji Han’ı buldum. Ama baygın halde…”

“Oh çok şükür!” diye bağırdı Hyo Rim ve yanındakilere: “Bulmuş! Onu bulmuş!” diye müjde verdi. Sonra tekrar telefona döndü: “Min Woo beni dinle, kurtarma ekipleri aşağı yoldan yola çıktılar, on-on beş dakikaya yanınızda olurlar… Yalnız sen onların görebileceği şekilde bir yerlere çıkmalısın…” Genç kız direktif vermeye devam ederken Min Woo onun söylediği “on-on beş dakika…” kısmına takılmıştı: On beş dakika! Bu soğukta, on beş dakika daha!

Jaejoong – For You It’s Goodbye For Me It’s Waiting

Genç adam kollarının arasında hâlâ baygın yatan Ji Ah’ya kaygı içinde baktı: Kızın dudakları mosmordu, üstelik Min Woo ne yaparsa yapsın onu kendine getirememişti! Çocuk korkuyla:

“Sakın ölme! Sakın, sakın ölme Ji Han! Sensiz ben ne yaparım?!” diye mırıldandı kesik kesik. Sonra şahin gibi gözlerle etrafına bakınmaya başladı: Ji Ah’yı az ileride, ağaçların arasında kalan bir kuytuya çekti. Şu anda oldukları yer biraz çukurda kaldığı için yukarıdaki ağaç dalları onları kar yağışından koruyordu, ama havanın soğuğunu engellemek için hiçbir çare yoktu ne yazık ki…
Min Woo bir yandan baygın Ji Ah’yı kolları arasında tutmaya devam ederken bir yandan da umutsuzca gidebilecekleri bir yer arıyordu. Fakat kahretsin ki karla kaplı bu hiçliğin ortasında sığınacak hiçbir yer yoktu! Genç adam dudaklarını kanatır gibi ısırdı: Ah, Ji Han’ı ısıtmak için hiç değilse bir ateş yakabilseydi…

Bir an durdu, sonra kendisinin üşüyecek olmasına aldırmadan üstündeki montu tek hamlede çıkarıp Ji Ah’ın üzerine örttü. Ve onu ısıtmak ister gibi kızın kollarını ovuşturmaya başladı. Bir yandan da: “Uyan Ji Han! N’olur uyan!… Nolur!…” diye mırıldanıyordu.

Ama yararı yoktu. Min Woo çaresizce başını yumruklamaya başladı: “DÜŞÜN! Düşün Min Woo, düşün, ne yapmalısın, düşün!”

Sonra aklına filmlerde izledikleri geldi: Doğru ya! Ji Han’ı kendi vücut ısısıyla ısıtabilirdi!

Bunu akıl etmiş olmanın sevinciyle kendi üzerindeki süveteri tek hamlede çıkarıverdi. Şimdi yağan karın altında ayaza karşı çıplak göğsü ile duruyordu ama üşümeyi bile akıl edemeyecek kadar korkmuş ve paniklemiş haldeydi. Ji Ah’nın üzerindeki kayak montunun da fermuarını açtı. İçinde yine düğmeli bir başka sweatshirt görünce rahatlayarak bir nefes aldı ve onun düğmelerini de çözdü. Bir yandan da kendi süveterini ve montunu ikisinin üzerine örtmek üzere hazırlanıyordu.

Birden, gözü bir şeye takıldı ve genç adam başını istemsizce Ji Ah’ya doğru çevirdi. Gördüğü şeyi beyni algılayınca gözleri şaşkınlık içinde irileşti.

Ji Ah’nın açık düğmeleri arasından bir fanila… ve onun altında göğüs çatalını belli eden bir sütyenin dantelleri görünüyordu…

-On Üçüncü Bölümün Sonu-

Not: Kwang Tae ve Bo Ra, Ohyoonjoo cadısının Oyun‘undaki pek şeker çiftimizdir 😉