On İkinci Bölüm: “Lütfen aşkımızın büyüklüğüne inanın…”

“Bu rezil ilişkiye derhal son vereceksin!!! YOKSA!!!”

Min Woo karşısında ateş saçan gözlerle kükreyen babasına nefret dolu bir bakış fırlattı: “Yoksa ne? YOKSA NE?!” diye bağırdı ve hızla ayağa kalktı. Şimdi baba ve oğul nefret dolu gözlerini delip geçmek ister gibi birbirlerine dikmişler, hırstan titreyerek karşılıklı dikiliyorlardı. Min Woo ıslık gibi çıkan bir sesle:

“YOKSA NE?!” diye tısladı. “Sen bana ne yapabilirsin ki??”

“Tüm hayatını bitiririm senin!” diye kükredi Kyu Won. “Fotoğraflarını basına sızdırdığım anda bu piyasadan silinirsin! Şimdi aklını başına topla ve aptallıktan vazgeç! –Tiksintiyle hâlâ yerdeki Ji Ah’yı işaret etti- Şu paçavradan kurtul ve benle birlikte Busan’a dön! Bu senin son şansın!”

“ASLA!” diye bağırdı Min Woo. “Bu asla olmayacak! Tehditlerin umrumda değil! Şimdi çek git burdan!”

Kyu Won son bir kez daha gözlerini kısıp nefretle oğlunu süzdü ve tükürür gibi: “Pişman olacaksın!” dedikten sonra arkasını döndü, hızlı adımlarla uzaklaştı.

Min Woo ise onun gidişini izlerken sinirinden tir tir titriyordu. Ama hemen sonra Ji Ah’yı hatırladı ve üzüntüyle onun başına koşturdu:

“Ji Han! Nasılsın? Canın çok yandı mı?”

Ji Ah’nın Kyu Won’un tokatıyla şişmiş olan yanağı hâlâ zonk zonk zonkluyordu ama genç kız kendisine endişeyle bakan bu çocuk yüzlü genci üzmek istemedi, gülümsemeye çalışarak:

“Ben iyiyim,” diye mırıldandı. “Soğuk bir şeyler koyarsam hemen kendime gelirim…”

Az sonra iki genç içeri geçmiş, Min Woo buzluktan aldığı bir torba buzu Ji Ah’nın yanağının üzerine kompres yaparken bir yandan da üzüntülü gözlerle bakıyordu ona. Acıyla mırıldandı:

“Pislik herif… Nasıl da vurdu sana!” Hırsla yumruklarını sıktı: “Onu asla affetmeyeceğim!”

Ji Ah’ysa gerginlikten çene kasları kasılmış olan çocuğun daha fazla üzülmesine kıyamadı, ortamı yumuşatmak istercesine:

“Üzülme, olur böyle şeyler,” diye onu teselli etmeye çabaladı, “Hem düşünsene, ben kaç defa senin suratını dağıttım böyle! Baban bir nevi senin intikamını aldı, hahaha!”

Ama Min Woo hiç gülmedi. Genç adam suratını asmış, hınçla o adamdan nasıl intikam alacağını düşünüyordu. Babası: “Seni pişman edeceğim,” demişti. Bunun nasıl olacağını anlamak için dâhi olmaya gerek yoktu.

Ama babasının bilmediği şey, Min Woo’nun da böyle bir durumda kuzu kuzu oturup başına gelecekleri bekleyecek olmadığıydı…

 *******************************************

“Evet, yirmi bir aralık günü maalesef hiç boş vaktimiz yok… Ama isterseniz yirmi iki aralık için bir şeyler ayarlayabilirim. Evet, öğleden sonra 3 ve 5 arası olabilir… Tamam, detayları ben oraya geldiğimde konuşuruz o halde.” Soo Hyun yeni bir iş bağlamanın sevinciyle telefonu kapattı ve yürüyüp çekimin yapıldığı platonun kapısında durmuş, gıkını bile çıkarmadan oyunu izleyen Ji Ah’nın yanına geldi. Kızın kısa saçlı başını neşeyle okşadı:

“Patronuna güzel bir dergi çekimi daha ayarladık Ji Ah. Vampir konseptli. O fotoğrafları gören tüm kızların dibi düşecek!”

Ji Ah kibarca gülümsedi: “Öyle olacağına eminim Soo Hyun-şi…” Sonra yüzündeki tebessüm eşliğinde, hayran bakışlarını yeniden ileride, sahnede duran Min Woo’ya çevirdi. Evet, bu yakışıklı adam bırak vampiri isterse zombi olsun, yine de tüm kızların yüreklerini hoplatacağı kesindi.

Ji Ah bir an kıvançla: “Üstelik şimdi o benim sevgilim!” diye düşündü. Bu fikir kendisine hâlâ çok tuhaf geliyor, genç kız kendini Min Woo’nun kolunda galalarda düşünemiyordu ama tüm Kore’nin hayran olduğu böyle bir yıldızın sevdiği insan olmak olgun Ji Ah’nın bile başını döndürmeye yetmişti.

Gerçi… şu anda tüm bu yalanlar arasında gerçekten sevgili sayılabilirler mi, Ji Ah bilemiyordu…

Genç kızın yüreği kararırken yanıbaşındaki Soo Hyun’a kaçamak bir bakış attı: Bu orta yaşlı zeki adam, yıldızının yanında çalışan bu kıza tutulduğunu bilse ne yapardı acaba? Hem de… kız olduğunu bile hâlâ bilmediği halde??

Ji Ah umutsuzca dudağını ısırdı: Çok, çok büyük risk alıyordu, evet. Ama dün gece Kyu Won’un yarattığı kargaşada Min Woo’ya kadın olduğunu itiraf edememişti. Olmamıştı işte… “Ama bugün söyleyeceğim,” diye söz verdi kendi kendine. “Ondan sonra eğer Min Woo hâlâ beni kabul ederse Soo Hyun’a da her şeyi anlatıp özür dileyeceğim: Onun güvenini boşa çıkardığım ve Min Woo’yla yakınlaştığım için…”

Soo Hyun tam da o anda sanki kızın içinden geçenleri duymuş gibi ona döndü:

“Ji Ah! Bu arada seninle konuşmak istediğim bir şey var…”

Ji Ah’nın birden kalbi sıkıştı: Yoksa Soo Hyun bir şeyler mi sezmişti?

“Şu ablana artık bir şeyler söylesen diyorum,” dedi Soo Hyun. “Kız beni her gün on dakikada bir arıyor! Artık delireceğim! Telefon numaramı değiştirmeyi bile düşündüm ama maalesef piyasada herkes bu numaramı bildiği için bunu yapmam mümkün değil!”

“Zaten yeni numaranızı da bir şekilde öğrenir,” diye mırıldandı Ji Ah. Ablasının ünlü olma yolundaki azmi kendisini bile korkutuyordu! Soo Hyun’sa:

“Neyse işte, lütfen beni bu işten kurtarır mısın?” dedi yalvaran bir sesle. Zavallı menajerin kendi yüzüne diktiği acıklı gözlerine bakınca Ji Ah kıkırdamasını zorlukla bastırdı: Adamcağıza acıyordu acımasına, ama Sun Ah’nın bir şeye taktı mı nasıl takacağını da iyi biliyordu: Ablasının bundan önceki sevgilisi kızın evlenme takıntısı yüzünden (Sun Ah her gün yaklaşık yirmi kere ne zaman evleneceklerini soruyordu!) çareyi yurt dışına kaçmakta bulmuştu! Zaten Sun Ah’nın hırs yapıp ünlü olmaya heveslenmesi de o günlere rastlıyordu…

“Soo Hyun-şi, unnime ufacık da olsa bir rol ayarlayamaz mısınız?” dedi en şirin ses tonunu takınıp. “Çok ufak bir rol bile olsa olur, yeter ki onun gönlünü alın. Bakın o zaman sizi rahatsız etmekten kendisi vazgeçecektir…”

“Mi dersin?” dedi Soo Hyun dudak bükerek. Pek ikna olmamıştı; Sun Ah’ya ufak bir rol ayarlamak sorun değildi de, ondan sonra gaza gelen kız yakasından hiç düşmez diye korkuyordu!

O sırada içeriden “kestik!” sesi yükseldi ve Min Woo ile Hyo Rim rahatlayarak oyunu bıraktılar. Herkes onları tebrik ederken Min Woo hemen gözlerini çevrede gezdirdi ve ileride, kapının aralığında Soo Hyun’la konuşarak kendisini bekleyen Ji Ah’yı görünce yüzüne hafif bir tebessüm düştü. Boynuna bir havlu atıp Hyo Rim’e bir veda bile etmeden hızlı adımlarla onların yanına koşturdu.

“Hey, işim bitti, hadi çıkalım Ji Han!”

“Siz nasıl isterseniz efendim,” dedi Ji Ah ve Soo Hyun’a çaktırmadan gülümseyip Min Woo’ya göz kırptı. Min Woo da keyifle sırıttı: Menajerinin olaylardan henüz haberi yoktu, Ji Han’ın böyle saygılı davranması o yüzdendi. Min Woo Soo Hyun’a yeni durumu nasıl açıklayacağı konusunda biraz sıkıntılı olsa da, onun haberi olmadan böyle işler çevirebildiği için çocuksu bir gurur içerisindeydi.

City Hunter OST – Girl’s Day

Biraz sonra Min Woo üzerini değiştirmiş, Ji Ah’yla birlikte arabaya atlamıştı. Ji Ah dikiz aynasından ona gülümsedi:

“Evet, nereye gidiyoruz?”

“Bugün senle birlikte alışveriş yapacağız!” diye coşkuyla ilan etti Min Woo, “Seni önemli yerlere yanımda götürürken şu şoför üniformasını daha fazla taşımanı istemiyorum!”

“Bana pahalı kıyafetler mi alacaksın yani? E iyiymiş,” diye sırıttı Ji Ah. Genç kız hülyalı bir biçimde Chanel ya da Prada marka bir elbisenin içinde ne kadar güzel görüneceğini düşündü…

Ama az sonra, Hugo Boss bir takımın içinde soyunma kabininden çıktığında erkek kılığında oluşunu nasıl olup da unutmuş olduğunu düşünüp bir kez daha şansına küfrediyordu!

“Çok yakıştı,” dedi Min Woo beğeniyle. Ve mağaza görevlisine döndü: “Tamam, bunu ve diğer üç takımı alıyoruz. Bu arkadaşımın üzerinde kalsın, diğerlerini paket yapıp eve göndertin lütfen!” Ji Ah’ya baktığında gözleri neşe saçıyordu: “Nerdeyse benim kadar yakışıklı oldun!”

Ji Ah zoraki gülümserken az ötedeki kadın kıyafetlerine acıklı gözlerle bakıp hafifçe iç çekmeden edemedi…

Alışverişin ardından dışarı çıktıklarında kendilerini cıvıl cıvıl insan kalabalığının içerisinde buldular. Min Woo pardösüsünün kalkık yakası ve güneş gözlükleriyle kendini gizlemişti. Ama genç adam birilerinin kendisini tanımasını artık nerdeyse umursamaz haldeydi; neşe içinde konuşup duruyor, küçük şımarık bir oğlan çocuğu gibi yolda gördüğü her şeyden istiyordu!

“Ah Ji Han, Ji Han: Şuraya bak, közlenmiş patates satıyorlar! Ne dersin, alalım mı? Soğukta sıcak sıcak iyi gider…”

“Aaa Ji Han, nehir kenarındaki lunaparka girsek mi? Hem pamuk şeker yeriz! Dönmedolaba da bineriz!”

“Yok vazgeçtim, dönmedolaba binmeyelim, benim midem bulanıyor… Atış yapmaya ne dersin?”

Ama atış sırasında bekleyen insan kalabalığını görünce Min Woo bu fikrinden de caymış, gözlüklerin ardında fıldır fıldır dolaşan gözlerle eğlence yerindeki başka atraksiyonları araştırmaya başlamıştı. Birdenbire gözüne falcı çadırları ilişti: Ji Ah’nın bir şey demesine kalmadan kızın koluna yapıştığı gibi o yöne sürükledi:

“Ji Han! Süper bir fikrim var: Falımıza baktırmamız lâzım, palli palli!”

“Ama!” Ji Ah daha itiraz bile edemeden kendini falcı çadırlarının birinin içinde buldu. İçeride nargilesini tüttüren Hint fakiri kılıklı adam iki genci görünce altın dişlerini göstererek gülümsemeye başlamıştı bile:

“Oooo, genç efendiler, hoşgeldiniz! Ben Rama-san ve sihirli baklalarım emrinizdedir!”

“Sihirli bakla mı…” diye güvensizlikle mırıldandı Ji Ah. Min Woo ise çoktan falcının karşısına oturmuştu bile. Hevesle:

“Eee, anlat bakalım Rama-san, benim falımda neler görünüyor?” diye sordu.

“Memnuniyetle genç efendi! Ama bir Hint atasözü ne der bilir misiniz: Para peşin, kırmızı meşin!”

“Ha?? Meşin… derken?” Ji Ah Min Woo’nun kulağına eğildi: “Sanırım önce parasını ödememizi istiyor…”

“Haaa…” dedi Min Woo ve cebinden bir elli binlik çıkardı. Ramasan parayı kaplan gibi kaptı ve sırıtarak “bereket versiiiin!” diye bağırdı. Sonra da elindeki baklaları sallayıp önündeki tezgaha döktü. Meraklı Min Woo’ya döndüğünde yüzünü ciddi bir ifade bürümüştü:

“Senin geleceğin çok parlak görünüyor genç efendi…”

Min Woo hafifçe sırıtıp kasıldı: “Eh, haliyle… Koskoca yıldız Cha Min Woo’yum ben; bunu söylemek için falcı olmaya gerek yok…”

“Ama kaderindeki genç hanımla aranda büyük bir yanlış anlaşılma var!”

Min Woo bir an durakladı, sonra kahkahayı patlattı: “Ahaha! Senin bir şarlatan olduğun ortaya çıktı bile Rama-san! Kaderimde genç bir hanım olduğunu hiç zannetmiyorum…” Sırrını daha fazla ele vermemekten memnun, kendi kendine hafifçe sırıttı. Rama-san’sa kendisine inanılmamasına öfkelenmişti:

“Sihirli baklalar asla yalan söylemez genç efendi, geleceğinde genç ve güzel bir hanım görüyorum… Ama bu hanımla önce aranızdaki bazı sorunları halletmeniz lazım…”

Min Woo kesik kesik gülerken Ji Ah fena halde gerilmişti. Min Woo’nun omzuna dokunup fısıldadı: “Artık gitsek mi?” Min Woo’ysa: “Dur, dur bir dakika,” deyip gene sırıtarak falcıya döndü: “Eee, bu genç hanım hakkında bana başka ne anlatabilirsin bakalım?”

“İkinizi henüz bilmediğiniz büyük bir sırrın bağladığını görüyorum,” dedi falcı. “Ama meraklanmayın, bu sır yakında açığa çıkacak ve sizle birlikte iki kişiyi daha derinden etkileyecek!”

Ji Ah birdenbire tüylerinin ürperdiğini hissetti: Yoksa… Yoksa bu bahsedilen sır…

Min Woo’ysa her şeyden habersiz, işin gırgırındaydı:

“Yok canım? Allah Allah?” dedi abartılı bir şaşkınlıkla (Tosun Paşa kılığındaki Şaban ses tonuyla okuyunuz :D) “Ne sırrıymış bu acaba??”

Ama Rama-san kendisine inanmayan bu genç adama fena halde kızmıştı: Ellerini beline koydu, tizleşen bir sesle:

“Bana inanmıyorsunuz galiba delikanlı,” dedi, “Ama ünlü müzisyen Moon Jee’nin meşhur olacağını ben taaa ne zaman önceden bilmiştim! Şimdi bile Moon Jee-şi arada bir gelir beni ziyaret eder, yaa n’aber??”

“Hadi canım, daha neler, Kim Moon Jee arkadaşıymış bizimkinin,” diye sırıttı Min Woo. Ramasan’ın artık sabrı taşmıştı. Ayağa kalktı, Min Woo’yu itekleyerek çadırından çıkarırken:

“Hadi yallah, benim sanatıma güvenmeyenlerle işim olmaz,” diye bağırdı. “Hem eski bir Hint atasözü ne der bilir misiniz: Su uyur, düşman uyumaz!”

“Haa?? Ne alakası var yav?” dedi Min Woo şaşkınca. Rama-san ise bir sonraki müşterisini çadıra almıştı, sabırsızca kafasını çadırın aralığından çıkardı ve:

“Senin kuyunu kazıyorlar! Aklın varsa çabuk olur önlemini alırsın!” deyip tekrar içeri girdi.

Min Woo ve Ji Ah bir an donup kaldılar. Min Woo yeniden içeri girmek için hamle yapacak oldu, ama Ji Ah onun kolunu tuttu:

“Sanırım artık bizimle ilgilenmeyecek… Boşver, gidelim artık…”

“Ne dediğini duydun mu? Babamdan bahsediyordu, değil mi?? Bunu nasıl bildi?!” dedi Min Woo şaşkınlıkla. Birkaç saniye daha çadıra yeniden girmeyi düşünür gibi kararsızca durdu, sonra düşünceli bir biçimde yürümeye başladı.

Ji Ah’ysa fark ettirmemeye çalışarak derin bir nefes almıştı: Orada biraz daha kalsalar falcı kendisinin kadın olduğunu Min Woo’ya yumurtlayacaktı ki, sırrının böyle öğrenilmesi kızcağızın istediği en son şeydi!

Çaktırmamaya çalışarak Min Woo’yu süzdü: Genç adam dalgınlaşmıştı. Anlaşılan babasının yapabileceklerini düşünüyordu.

Ji Ah birdenbire fena halde üzüldü ve daha önceki kararını hatırladı: Artık kız olduğunu Min Woo’ya itiraf etmesi lâzımdı. Bugün! Hatta şimdi! Derhal!

Derin bir nefes aldı ve Min Woo’nun kolunu tuttu. Kendisine dönen genç adama hafifçe gülümsedi:

“Şeyy… Biraz… biraz konuşabilir miyiz?”

Ama Min Woo ona dönüp çabucak gülümsedi: “Şimdi değil! Bugünlük kaygılarımızı bir tarafa bırakacak ve günümüzü eğlenceyle geçireceğiz tamam mı?” Ve neşeyle, az ilerideki buz pateni pistini işaret etti: “Hadi biraz kayalım! Hem böylece toplum içinde senin elini tutabilirim, millet düşmemek için yaptığımı zanneder!”

Big bang – feeling 

Gerçekten de az sonra iki genç buz üzerinde ayakta kalabilmeye çalışırken birbirlerine tutunuyor, kıkırdayıp duruyorlardı. Min Woo çalan müziği bastırıp sesini duyurmaya çalışırken:

“Sıkı tutun, şimdi hızlanacağız!” diye bağırdı kıza. Ve tüm gücüyle kaymaya başladı. Ji Ah ise onun elini sıkı sıkı tutarken yarı korkmuş, yarı eğlenmiş biçimde çığlıklar atıyordu. Ancak pistin kenarına doğru hızla ilerlediklerini fark edince ufak bir çığlık kopardı:

“Min Woo! Durmayı biliyorsun di mi??”

Min Woo’nun “Yooo!” dediği anda ikisi birden hızla kenara çarptılar ve sırt üstü devrildiler! Ji Ah belini tutarak doğrulmaya çalışırken çarpmanın etkisiyle sersemlemiş Min Woo’yla göz göze geldi ve ikisi birden çocuk gibi gülmeye başladılar.

“Bir daha böyle bir şey yaparsan lütfen sonunu da düşün Min Woo!”

“Sonunu düşünen kahraman olamaz!” diye sırıttı Min Woo. Ji Ah şüpheyle durakladı: “Bu laf bana bir yerlerden tanıdık geliyor, ama?” (Birkaç akşam önce ablasının izlediği bir Türk dizisinden olduğunu sonradan hatırlayacaktı…)

Biraz sonra buz pateni niyetine yerlerde sürünmekten epeyce hırpalanmış bir halde kendilerini yeniden parka saldıklarında Min Woo yeniden falcıyı hatırlamış, az önce içinde kalan öfkesini çıkarmak için saydırmaya başlamıştı:

“Adama bak bee, bizi resmen çadırından attı! Beni, yani koskoca Cha Min Woo’yu öylece kapı dışarı etti, inanılır gibi değil! Bir de yalan atıyor, yok efendim Moon Jee’yi tanıyormuş da, onun ünlü olacağını kendi söylemiş de…”

“Ama Moon Jee-şi’yi gerçekten tanıyorsa bence bu çok havalı bir şey,” dedi Ji Ah, “Moon Jee-şi’yi ben çok severim, müzikleri bir harikadır…”

“N’olmuş yani, onu ben de tanıyorum,” diye omuz silkti Min Woo. “Hatta geçen yıl SBS ödülleri gecesinde Moon Jee ve eşiyle aynı masaya oturmuştuk… Sadece onlar değil, Big Bang’den T.O.P ve Taeyang da bizim masadaydı…”

“NEEE???!!!” Ji Ah birdenbire heyecandan zıplayarak genç adamın önünü kesti. Kızın gözlerinden gökkuşağı fışkırıyordu sanki: “Aman Tanrım, sen ne diyorsun?! Beni de Big bang’le tanıştıracaksın tamam mı, söz mü?!?! Aaaa, inanamıyorum yaa!”

“Asıl ben sana inanamıyorum, çocuğa bak, burda koskoca Cha Min Woo dururken Big Bang oğlanlarının hesabını yapıyor…” Min Woo fena bozulmuştu, somurtarak yüzünü öteki tarafa çevirdi. Ji Ah ise onu kırdığını anlayıp bir an: “Ah şu koca çenem!” dedi içinden. Sonra hemen çocuğa sırnaşmaya başladı:

“Yaaa, özür dilerimmm! Ben öyle demek istemedim; yani tabii ki sen benim en çok hayran olduğum, Kore’nin en büyük yıldızı olan insansın! Ama Big bang de bir başkadır şimdi; sen aktörsün, onlarsa benim en çok sevdiğim müzik grubudur… Ben o yüzden öyle dedim… Küsme bana olur muuu?? Hıı??” Ji Ah yüzünü Min Woo’nun yüzüne yaklaştırdı ve tüm sevimliliğiyle ona baktı. Min Woo’ysa somurtmaya devam etmeye çalıştı, ama maalesef bu Ji Han ona küs kalabilmesi için haddinden fazla şekerdi!

“Öff… Neyse tamam, peki,” dedi en sonunda. “Ama aktör-müzisyen fark etmez, sen en çok bana hayran olacaksın, söz mü?”

“Söz!” diye kıkırdadı Ji Ah. Min Woo bunun üzerine umursamaz ve ilgisiz görünmeye çalışarak mırıldandı: “Eh, tamam o zaman… Barışayım bari…”

“Yaşasın!” diye cıvıldadı Ji Ah ellerini çırparak. Sonra sağına soluna baktı, kimsenin onlarla ilgilenmediğini görünce çocuğun yüzüne doğru yaklaştı. Min Woo’nun kalbi birden pır pır etti: Acaba Ji Han’dan bir öpücük mü geliyordu?

“O zaman bu sözünü unutma: Beni bir gün Bigbang üyeleriyle tanıştıracaksın!” diye fısıldadı Ji Ah ve kıkırdayarak döndü, koşturmaya başladı. Zavallı Min Woo’nunsa hevesi kursağında kalmıştı, birkaç saniye boş boş kızın arkasından baktı. Sonra birden kendine geldi:

“Heyyyy! Bekleee! Ben öyle bir söz vermedim!”

Ji Ah önde o arkada park boyunca koşturmaya devam ederlerken Ji Ah neşeyle kıkırdıyordu: Min Woo’yla date’e çıkmak zannettiğinden de eğlenceli olmuştu!

 *******************************************

İki genç Min Woo’nun malikanesine geldiklerinde hava çoktan kararmıştı. Malikanenin demir bahçe kapısı ağır ağır açılırken Ji Ah gülümseyen gözlerle Min Woo’ya döndü:

“Benim bu gece eve gitmem lâzım, kaç gündür uğramadım, ablam merak etmiştir… Ama yarın sabah erkenden gelirim, seni sete götürürüm, tamam mı?”

“Bu gece de yanımda kalamaz mısın?” diye somurttu Min Woo. Ji Ah ona “olmaz” diyen gözlerle bakınca da: “Ama ya yine kabus görürsem??” diye mızmızlandı. “Bu kocaman evde tek başıma mı kalayım? Hıı??”

“Kabus görürsen hemen bana telefon açarsın. Telefonum başucumda uyuyacağım,” dedi Ji Ah onu yatıştırır bir biçimde. “Ama gerçekten Min Woo, bu gece gitmem gerekiyor…”

Min Woo alt dudağını sarkıtıp çocuk gibi somurtunca genç kız gülmeden edemedi. Sonra uzandı ve onun dudağına sevgiyle, ufak bir öpücük kondurdu:

“Hadi bakalım, şimdi uslu bir çocuk ol…”

“Öff, tamam ya…” diye mırıldandı Min Woo ve arabadan indi. Kapıyı kaparken camdan eğildi: “Bu arada sana Big bang’le tanıştırma sözü falan vermedim, hatta bugün ettiğin laflardan sonra hayatın boyunca onlarla seni bir araya getirmemeye çalışacağım, bilmiş ol!”

“Bunu göreceğiz! İyi geceler gönlümün bir numarası!” diye kıkırdadı Ji Ah. Min Woo son bir surat daha yapıp bahçenin eve giden girişinde gözden kaybolurken Ji Ah hâlâ gülüyordu. Sonra içini çekti ve arabayı hareket ettirdi. Yüzünde hâlâ güzel geçmiş günün tüm neşesi dururken gaza yüklendi.

Aniden, gölgeler arasından fırlayan bir silüet, Ji Ah’nın yüreğini ağzına getirdi! Kız tüm gücüyle frene yüklendi ve araba acı bir fren yapıp durdu.

Ji Ah öne doğru savrulan başını kaldırdığında yüreği korku ve heyecandan ağzında atıyordu. Önüne çıkan kişinin yüzüne bakınca bu duygular yerini şaşkınlık ve öfkeye bıraktı.

Kendini nerdeyse hayatından bile vazgeçercesine arabanın önüne atan kişi, solgun yüzüyle Kang Hyuk’tu…

 *******************************************

Feridun Düzağaç – Aşkın Önsözü Ayrılık

Az sonra iki eski dost, nehir kenarında bir bankta oturuyorlardı. Ji Ah kaşlarını çatıp Kang Hyuk’a döndü:

“Dökül bakalım şimdi, neydi az önceki saçmalık?!”

Ve içinde öfke kıvılcımları çakan güzel gözlerini karşısındaki genç adama dikti. Bir cevap bekliyordu. Ama Kang Hyuk gözlerini nehrin yakamozlanan siyah sularına sabitlemişti.

“Şimdi siz… Min Woo’yla beraber misiniz?” dedi yavaşça.

Ji Ah durakladı. Hafifçe yutkundu. Öfkesi, yerini suçluluk duygusuna bırakmıştı. Hiçbir şey diyemeden, yalnızca başını sallamakla yetindi.

Kang Hyuk ona baktı, ve acı acı gülümsedi.

“Demek doğru, ha…” dedi yalnızca. Ji Ah huzursuzca kıpırdandı. Kang Hyuk’sa acı bir gülümsemeyle:

“Bunu tahmin ediyordum…” diye mırıldandı. “Ona karşı bir şeyler hissettiğini anlamıştım… Ama onun seni erkek zannetmesi yüzünden belki de hiçbir şey olmaz diye ummuştum… Boş bir umut işte…” Hafifçe güldü.

“Ben kalbimin kırılmasına alışığım Ji Ah… Sorun o değil. Ama, ah… Ah, bir bilebilsem…”

Ji Ah iliklerine kadar ürperdi: Bu ses… ne kadar da ıstırap doluydu…

“Senin üzülmeyeceğini bilsem… Bundan emin olsam… Belki o zaman biraz daha rahat olurdu içim…” dedi Kang Hyuk çaresizce…

Genç adamın gözleri dalmıştı: Ji Ah’nın üniversitedeki sevgilisini düşünüyordu, Shi Kyung’du adı. Kang Hyuk tam da Min Seo’dan ayrılmayı başarmış, büyük bir mutluluk içinde Ji Ah’ya açılmak için uygun fırsatı kollarken bu adam çıkmıştı kızın karşısına. Ji Ah’nın gözlerinde kocaman bir mutluluk parıltısıyla Shi Kyung’un elinden tutup kendisiyle buluşmaya geldiği o kara günü, şimdi tüm berraklığı ile hatırlıyordu Kang Hyuk: O kara, o korkunç günü…

“Shi Kyung’la geçen hafta bizim spor kulübünün düzenlediği partide tanıştık,” diye anlatmıştı Ji Ah gözleri parlayarak. “Shi Kyung da bizim üniversiteden; ama hukuk bölümünde. Üstelik biliyor musun Kang Hyuk, Shi Kyung okulu bitirdiği zaman stajını yapacağı avukatlık bürosunu şimdiden ayarladı bile: Seul’ün en iyilerinden biri!”

Ji Ah gözleri parlayarak yeni sevgilisinin parlak başarılarını anlatırken Shi Kyung cool bir tavırla onu dinliyordu. Zavallı Kang Hyuk ise gülümsemeye çabalamıştı.

“Ne güzel! Sen parlak bir öğrencisin zaten, demek Shi Kyung da öyle… Harika bir çift olmuşsunuz…”

Ve az öncesine kadar Ji Ah’nın buluşmalarına yalnız başına geleceğini düşünerek kendi kendine heyecan içinde hazırladığı tüm o konuşmaları (“Ji Ah… Biliyorum belki Min Seo’dan yeni ayrıldığım için garipseyecek, bu ne saçmalık diyeceksin… Ama ben hep seni sevdim; yalnızca seni…”) uzayın sonsuz karanlıklarına gönderip Ji Ah’ya aldığı ufak hediyeyi (arasına ufak, gonca bir kırmızı gül konmuş olan bir şiir kitabıydı bu: Aragon’un şiirleri…) masanın altında titreyen ellerinin arasında sıktı, sıktı…

Ve içtenlikle diledi: Ji Ah’nın mutlu olmasını tüm kalbiyle, içtenlikle diledi…

Ancak Shi Kyung kalıbının adamı olmadığını pek kısa zamanda kanıtlamıştı yazık ki: Ji Ah’nın annesini kaybettiği, babasınınsa ölüm döşeğinde olduğu o korkunç günlerde kızcağızın yanında bile olmamıştı. Hatta Ji Ah babasını kaybettiğinde cenazeye bile gelmemişti! Kang Hyuk artık dayanamayıp onu çalışmaya başladığı o çok prestijli hukuk bürosunda ziyarete gittiğinde ise bu yaptıkları çok doğalmış gibi:

“Evet, Ji Ah’dan ayrılmayı düşünüyorum,” demişti. “Ben Ji Ah’yla birlikte olmaya başladığım zaman o kız sınıfının en iyisi ve geleceği umut vaad eden bir öğrenciydi. Ama şu son hale bak: Gül gibi işinden ayrıldı, şimdi boş gezenin boş kalfası… Ben böyle bir kadınla hayatımı birleştiremem…”

Kang Hyuk kulaklarına inanamamıştı: “Kızın annesi vefat etti! Sonra babası hastalandı, ve geçen gün onu da kaybettiler! Ve sen… sen böyle bir durumda bunların hesabını mı yapıyorsun?!”

“O da ayrı konu ya,” demişti Shi Kyung sıkıntılı bir tavırla, “Tamam, bu kadar felaket onun başına geldiği için üzülmüyor değilim… Ama daha nişanlım bile olmayan bir kızın derdini tasasını ben çekemem! Zaten benim de bin türlü derdim var…”

Sonra karşısında ona hâlâ inanamayarak bakan Kang Hyuk’a dönüp hafifçe sırıtmıştı:

“Neyse, senin buraya kadar gelmen iyi oldu, beni büyük bir zahmetten kurtardın: Ji Ah’ya beni bir daha aramamasını sen söylersin. Şimdi üzgünüm ama bir müşterim bekliyor,” deyip ayağa kalkmış, Kang Hyuk’un elini sıkmak üzere elini uzatmıştı. Kang Hyuk’sa yerinde ağır ağır doğrulmuştu. Ve karşısında kendisine elini uzatmış bekleyen adama nefret dolu bir bakış fırlatmış:

“Şu kıyafetin içinde seni gören de adam zanneder,” demişti. “Ama sen çıkarcı, sinsi sırtlanlardan bile daha aşağılık bir adammışsın!”

Ve arkasını dönüp hızlı adımlarla yürüyerek adamın ofisinden çıkmıştı. Kang Hyuk şimdi bile o günü düşündükçe öfkeyle yumruklarını sıkıyordu: Ah ulan ah, neden o adamın suratını dağıtmamıştı ki sanki?! Neden öyle sakin sakin yürüyüp çıkmıştı?! Shi Kyung önce suratının tam ortasına bir yumruğu, sonra da yüzüne tükürülmesini hak ediyordu!

Ve şimdi Kang Hyuk bir defa daha korkuyordu: Ji Ah’nın kendini toparlaması yıllarını almıştı. Babasının ölümünden sonra hayata dönmesi bile bu kadar zor olmuşken bir de yine Shi Kyung’a benzer adi bir herife gönlünü kaptırırsa hali ne olurdu? Kang Hyuk acıyla:

“Ben kalbimin kırılmasına alışığım Ji Ah…” diye mırıldandı. “Bunu daha önce de yaşadım… Ama…”

Durdu, başını yukarı kaldırdı ve derin derin içini çekti. Ve nefes gibi:

“Ama o adam ya seni incitirse?… İşte buna dayanamam…” diye fısıldadı.

Ji Ah ona dudakları titreyerek baktı. Genç kız bu yüce gönüllü genç adama ne diyeceğini bilemiyordu. Kang Hyuk’sa bir elini saçlarının arasından geçirdi ve gülmeye çabaladı:

“Gerçi Min Woo beni şaşırttı, biliyor musun: Senin kadın olduğunu öğrenince sana bağırır çağırır, hatta seni kovar zannediyordum. Ama baksana, bunu böyle kolayca kabullenip duygularına sahip çıktığına göre onu hafife almışım galiba… Belki de mutlu olursunuz, neden olmasın? Umarım mutlu olursunuz…”

Ji Ah suçluluk duygusu içinde yerinde kıvrandı. Bunu yapmamalıydı biliyordu; ama Kang Hyuk’un bu içtenliğini görünce sırrını daha fazla içinde taşıyamayacağını anladı. Ve hafif bir sesle:

“Ben… aslında bunu henüz söyleyemedim…” diye itiraf etti.

Kang Hyuk bir an onun ne demek istediğini anlamadı. Ama sonra, gözleri hayretle açıldı. Kıza döndü: “Nasıl?! Nasıl yani?”

“Şey…” Ji Ah başını önüne eğdi ve iyice hafifleyen bir sesle: “Min Woo beni hâlâ erkek zannediyor…”

“Ama… ama o zaman… nasıl olur?!” Kang Hyuk’un ağzı açık kalmıştı. Genç adam bir an nasıl tepki vereceğini bilemedi; gülse mi ağlasa mı? Sonra hayretle:

“Ji Ah saçmalama, bunu nasıl saklarsın?! Böyle ilişki mi olur?! Ya öğrenince ne olacak?!” Kang Hyuk o kadar şaşırmıştı ki, hızla ayağa kalktı, hızlı hızlı birkaç adım atıp geri geldi. Ve kızı omzundan tutup sarsmaya başladı:

“Ji Ah! Bu işin artık şakası yok, iyice saçmalamadan kız olduğunu söylemek zorundasın! Yoksa başına büyük bir bela açacaksın, üzüleceksin, incineceksin! Ve ben-“

Birden durdu. Kızın omzunu tutan elleri gevşedi. Bakışlarını kaçırdı ve sözünü kırık bir sesle tamamladı:

“Ben her şeye katlanırım, ama senin incinmene dayanamam Ji Ah…”

Ji Ah bir defa daha ürperdiğini hissetti. Gülmeye çabaladı:

“Korkma! Ben… ben kolay kolay incinmem,” dedi garipsemiş bir tavırla. “Hem zaten… bir an önce anlatacağım ona. Gerçekten!”

Kang Hyuk’sa ona acıklı gözlerle baktı. Ji Ah bu bakışların ne anlama geldiğini çözmeye çabalayarak şaşkınca alnını kırıştırmış haldeyken de genç adam hüzünle gülümseyip ayağa kalktı. Bankta hâlâ şaşkınca oturan ve onun ne düşündüğünü anlamaya çalışan Ji Ah’yı oracıkta bıraktı, kızın: “Kang Hyuk-a! Dur! Gitme, konuşalım!” demesine aldırmadan sallanan adımlarla yürüdü, gecenin karanlıkları içerisinde uzaklaştı…

“Hiç durmadan yürürdüm yolumuz olsa

Bu sana son susuşum son sözüm olsa…

Sonsuza gitmiyor aşk, keşke gitseydi…

Bir hayat biriktirdim sana yetseydi…”

 *******************************************

“Ne?! Sen ne dediğinin farkında mısın?”

Hyo Rim şaşkınlıktan ağzını bile kapamayı unutmuş biçimde Kang Hyuk’a bakıyordu. Genç adam hafifçe güldü:

“Tabii bu dün gece böyleydi… Belki şu ana kadar çoktan konuşmuş, her şeyi açığa kavuşturmuşlardır…”

Hyo Rim bir an durdu. Ama Min Woo’nun sabah setteki kaygısız halini düşününce yavaşça:

“Hayır,” dedi. “Konuşmamışlardır… Min Woo böyle büyük bir olayın sarsıntısını bu kadar kolay atlatamazdı…” Genç kız bir an durakladı, sonra sinirli sinirli güldü: “Ama hâlâ inanamıyorum: Demek benim gerizekâlı eski sevgilim bir erkeğe âşık olduğunu zannediyor, ha?! Hey Allah’ım…” Hyo Rim tüm öfkesine rağmen başını iki yana sallayıp gülmeden edemedi. Min Woo’nun şapşal olduğunu bilirdi ama bu kadarını tahmin edememişti…

Sonra birden durdu, karşısındaki çocuğa dikkatle baktı. Kang Hyuk öncekinden farklı görünüyordu. Gözlerinin altı çökmüş, hırpalanmıştı; ama bir de tuhaf bir ışık vardı şimdi gözlerinde. Vahşi bir ışık.

“Peki ama bunu bana neden anlattın?” diye sordu merakla. “Entrikalarıma dahil olmak istemediğini zannediyordum…”

Kang Hyuk bir an durakladı. Sonra yavaşça:

“Min Woo’nun Ji Ah’ya mutluluk getireceğine inanmıyorum,” diye cevapladı. “Dün geceden sonra emin oldum… Ji Ah hâlâ kadın olduğunu itiraf etmekten korkuyorsa, büyük ihtimalle Min Woo bu durumu öğrenince çok kızacak ve onu kıracak olduğu içindir… Ben… ben buna izin veremem…”

Hyo Rim karşısındaki delikanlıyı süzdü ve hafifçe gülümsedi. İçinden: “Kendine bir kılıf arıyorsun,” diye geçirdi, “Oysa sen de yalnızca sevdiğinin başkasıyla değil, seninle mutlu olmasını istiyorsun, başka da bir şey değil…” Ama bunu Kang Hyuk’a söylemedi. Sadece kendinden emin bir biçimde gülümsedi:

“O zaman merak etme. İşbirliği yaparsak Min Woo ve Ji Ah’yı ayırmamız çocuk oyuncağı olacaktır…”

Tam da o esnada Min Woo ise telefonuna gelmiş olan bir mesaja kaygılı gözlerle bakıyordu. Genç adamın alnı endişeyle kırışmıştı: Böyle bir şeyi bekliyordu ama bu kadar erken olacağını tahmin etmemişti…

Sonra derin bir nefes aldı: Bu işten kaçış yoktu. Tüm cesaretini topladı ve ani bir hareketle mesajın gönderildiği numarayı tuşladı. Karşısına çıkan adama:

“Evet Jun Pyo-şi,” dedi, “Gönderilen görüntülerdeki kişi gerçekten de benim… Evet, programınıza katılıp her şeyi açıklamak istiyorum…”

 *******************************************

Heartstrings OST – You have fallen for me

“Neeeyyyy?! Benim repliğim bu mu??” Sun Ah yüzünü ekşiterek Soo Hyun’a baktı: “’Yiyin gari’… bu ne demek ki zaten?”

“Inju şivesiymiş, ben de bilmiyorum,” diye omuz silkti Soo Hyun. Sun Ah’ysa suratında feci gıcık olmuş bir ifadeyle: “Üstelik köylü kadın kılığına girecekmişim… Şu güzelliği, şu seksapelimi köylü kıyafetleri arasına mı gizleyecekler yani?! Ayşşş, çinça!”

Soo Hyun derin bir nefes aldı: İşe bak, hatuna bir cips reklamı ayarlamış, gene de yaranamamıştı. Sakin olmaya çabalayarak tane tane konuştu:

“Bakın Sun Ah-şi, bu reklam filmini ayarlamak için çok uğraştım… Lütfen beni mahcup etmeyin. Ayrıca beğenilirseniz devam filmlerinde de oynama şansınız olacak ve,” Soo Hyun bir an durdu ve durumun ciddiyetini belirtmek için kelimelerin üstüne basa basa ekledi: “So Ji Sub’ın da bu marka ile çalıştığını düşünürseniz birlikte reklam filmi çekme şansınız olabilir…”

“OMO!” Sun Ah’nın gözleri birden açıldı. Genç kadın “So Ji Sub” ismini duyunca yelkenleri suya indirmişti. Yüzüne yaltak bir gülümseme gelirken:

“Şunu baştan söylesenize!” dedi ve Soo Hyun’un koluna girdi: “O zaman olur işte, ben köylü güzeli olurum, So Ji Sub’sa benim doğallığıma vurulan zengin bir chaebol…” Sun Ah hülyalar içerisinde kendi senaryosunu yazmaya başlarken Soo Hyun içinden: “Çattık belaya,” diye geçirdi. “Ah Ji Ah, ah… Beni fena kandırdın, şimdi cidden bu hatundan kurtuluş yok…”

O sırada arkalarından bir ses:

“Soo Hyun-şi! Soo Hyun Oppa!” diye seslendi.

Soo Hyun ve hâlâ onun koluna yapışmış haldeki Sun Ah arkalarını döndüklerinde Hyo Rim’i kendilerine gülümserken buldular. Soo Hyun gülümsedi:

“Hyo Rim-şi… Rakip kanalın binasında ne arıyorsunuz böyle?” dedi şakacıktan. Hyo Rim ufak bir kahkaha attı:

“Aynı soruyu ben de size sormalıyım! Ama…” Sun Ah’ya bakıp gülümsedi: “Sanırım yeni yıldızınızla birlikte bir çekim için burdasınız…”

Sun Ah Hyo Rim’den gelen bu iltifat karşısında (“omooo… Hyo Rim-şi bana yıldız dediiiii…”) erirken Soo Hyun zoraki gülümsedi: “Eheh… Yaa, yaa, öyle…” Hyo Rim şirince:

“O zaman size kolay gelsin,” dedi, “Ben Strong Heart’a katılmak üzere geldim, birazdan çekimler başlayacak… Geç kalmadan gideyim… Hoşçakalın!”

Soo Hyun kibarca: “Güle güle,” diye veda ederken Sun Ah heyecan içinde: “İyi çekimler Hyo Rim-şi! Fightingggg!” diye yerinde zıplayarak veda etti genç kıza. Hyo Rim onların yanından ayrıldıktan sonra bile kendi kendine gülmeye devam ediyordu: Ji Ah’nın ablası gerçekten egzantrik bir hatundu!

Linkin Park – Burn It Down

Hyo Rim yüzünde az önceki karşılaşmanın getirdiği neşeyle kanal binasında ilerledi, kendisini tanıyanların selamlarına kibarca karşılık vere vere stüdyoların olduğu kata kadar geldi. Onu karşılayan görevli bir genç kız:

“Ah, hoşgeldiniz Hyo Rim-şi!” dedi saygılı bir biçimde, “Sizi B stüdyosuna alacağız; çekimler birazdan başlayacak… Bu arada kuliste dinlenmek istemez misiniz?”

“Elbette,” dedi Hyo Rim ve “O halde bu taraftan lütfen…” diye ona yol gösteren genç kızı takip etti. Kız onu bir odaya aldıktan sonra: “Makyöz birazdan burada olur, lütfen keyfinize bakın…” deyip odadan çıktı.

Hyo Rim odadaki koltuklardan birine oturdu ve beklemeye başladı. Bir yandan da keyifle, birazdan içlerinde C.N.Blue, 2AM ve Shinee’den yakışıklıların olacağı programa katılacağını düşünüp neşeyle sırıtıyordu.  Acaba herkes neler anlatacaktı? Kim bilir ne sırlar-…

Birdenbire, genç kızın o ana kadar ilgisini çekmeden arka planda kendi kendine çalışan televizyonda “Cha Min Woo” lafı geçti. Hyo Rim birden düşüncelerinden sıyrıldı ve dikkatle duvara monte edilmiş olan LED TV’ye baktı. Ekranda bir magazin programı vardı ve “flaş haber!” başlığı ile bir ses:

“Şok Şok Şok!” diye anons ediyordu, “Ünlü yıldız Cha Min Woo’nun öpüşürken görüntülendiği yeni sevgilisi kim?? Görüntüleri izleyince şok olacaksınız! Cha Min Woo, şimdi canlı yayında!”

Hyo Rim aniden ayağa kalktı! Genç kızın nefesi kesilmişti. Hızlı adımlarla yürüdü, televizyonun dibine kadar girdi. O sırada ekrana Min Woo’nun görüntüsü gelmişti. Genç yıldız her zamanki neşeli ve sempatik tavrının aksine yorgun ve heyecanlı görünüyordu.

“Evet, tanıtımı izledik, Min Woo-şi,” dedi karşısındaki sunucu. “Biraz önce kuliste bana bir şey söylemiştiniz, görüntüleri izlemeden önce bunu halkımızın karşısında da tekrarlamak ister misiniz?”

“Evet, sevgili Kore halkına büyük bir itirafta bulunacağım,” dedi Min Woo, “Size de aynen böyle söylemiştim… Birazdan, herkesten sakladığım yeni sevgilimi canlı yayında açıklayacağım!”

Hyo Rim korkuyla nefesini tuttu: Min Woo ne halt ediyordu böyle?!

“Oooooooo, işte buna bomba haber derler!” dedi Min Woo’nun karşısındaki sunucu. Heyecandan yerinde duramıyordu, asrın bombası ayağına kadar gelmişti. Ama ortalığı iyice kızıştırmak ve tansiyonu artırmak için ekledi: “Biz görüntülerde neler olduğunu biliyoruz… Ama bunu henüz izlememiş olan halkımız için kısaca açıklayabilir misiniz, neden yeni sevgilinizi böyle canlı yayında açıklama gereği duydunuz? Bu olayı özel yapan nedir?”

Min Woo hafifçe başını salladı.

“Haklısınız, bu olayı özel yapan bir durum var…” Genç yıldız bir an durdu. Sonra: “Son sevgilim sıradan bir kişi değil…” dedi ağır ağır. “Onunla ilişkimi gizli saklı yaşamaktansa bu yayına katılmayı ve bu açıklamayı yapmayı tercih ettim…” Sonra bir kez daha durakladı ve gözlerini kameraya çevirdi. Kamera da ona zum yaptı. Şimdi Min Woo’nun ciddi yüzü tam ekrandan seyircinin gözlerinin içine bakıyordu:

“Sevgili Kore halkı, belki de bugünden sonra benden nefret edeceksiniz,” dedi. “Beni dışlayacaksınız… Ya da belki, aşkıma sahip çıktığım için beni bağrınıza basacaksınız… Gerçekten bilemiyorum…” Huzursuzca kıpırdandı. Ama bunu yapmaya kararlıydı; o yüzden tekrar gözlerini kaldırdı ve kameraya cesurca baktı:

“Ama ben bu aşka sahip çıkmak istedim,” dedi. “Ve az sonra canlı yayında size sevdiğim insanı tanıtmaya karar verdim! Bundan sonra ikimiz de sizin takdirinize sığınıyoruz… Lütfen…” Genç adam bir an yutkundu, sesi titredi: “Lütfen aşkımızın büyüklüğüne inanın ve bizi kucaklayın…”

Sunucu hemen atıldı: “İşte duydunuz sevgili seyirciler, Min Woo-şi’nin büyük bir sırrı var ve az sonra canlı yayında bize açıklayacak! Şimdi sadece otuz saniyelik bir reklam arası veriyoruz, ve hemen ardından bu bomba haberle karşınızda olacağız…”

Ve aynı anda görüntüye reklamlar girdi. Hyo Rim’se şok olmuştu:

“Gerizekâlı embesil!…” diye mırıldandı kendi kendine. “Kariyerini bitirecek! Hem de yok yere! Aaggghhhhh!”

Genç kız saçını başını yolmak üzereydi; Min Woo’nun bu kadar salak olabileceğini hayatta tahmin edemezdi! Hadi Min Woo salaktı, ama Ji Ah ona neden engel olmamıştı?! Hyo Rim nefretle: “Bencil kaltak!” diye düşündü, “Min Woo’nun gay zannedilip piyasadan silinmesi kaltağın umrunda bile değil! Ama ya Soo Hyun, o neden bu salağı durdurmadı??” Ama genç kız hemen durumu algıladı: “Ah, elbette, Min Woo onun kendisine engel olamaması için bu açıklamayı özellikle onun Sun Ah’yla uğraştığı zamana denk getirmiş olmalı…” Ve umutsuzca çırpınmaya başladı: “Ahh, ne yapacağım, ne yapacağım?!”

Aynı anda Ji Ah ise hemen iki yanındaki kuliste duvarları inceliyor, şaşkınca bekliyordu. Min Woo yarım saat önce onu buraya sürüklemiş, “sana büyük bir sürprizim var,” demekten başka bir açıklama yapmamıştı. O sırada kulisin kapısı açıldı, az önce Hyo Rim’e kendi kulisini gösteren genç kız:

“Ji Han-şi”, dedi, “Buyrun, sizi stüdyoya alıyoruz…”

“S-stüdyo mu?” dedi Ji Ah şaşkınlıkla. Görevli kız saygıyla gülümseyip: “Evet efendim,” dedi, “Lütfen beni takip edin… Bu taraftan…”

Ji Ah şaşkınca dudak büküp onun dediğini yaparken birazdan nasıl bir felakete sebep olacağından haberi bile yoktu…

-On İkinci Bölümün Sonu-

Not: Rama-san ve Moon Jee, daha önceki hikâyemiz Güneş ve Ay’ın karakterleridir.

On Birinci Bölüm: “Artık yalnız değilsin…”

UYARI: Aşağıdaki yazı hafif oranda cinsellik içermektedir. 16 yaşından küçüklerin okuması sakıncalı olabilir. Söylemedi demeyin 🙂 Analar babalar, siz de çocuklarınıza sahip çıkın kardeşim, aaa… 🙂

Junsu – Too Love (SKKS OST)

Min Woo arabaya yaslanmış Ji Ah’yı büyük bir hazla öperken, az ilerideki bir arabanın içinde genç bir kadın hıçkırmaya başladı: Hyo Rim’di bu.

Zavallı Hyo Rim’in gördüğü sahne ile bütün hayalleri yıkılmıştı. Genç kadın ileride öpüşen iki genci izlerken gözlerinden sicim gibi yaşlar iniyor, ama yine de bir kapana kısılıp kalmış gibi başını çevirip uzaklaşamıyordu.

En sonunda, büyük bir iradeyle arabasını çalıştırdı ve sert bir dönüşle geldiği yoldan geriye doğru uzaklaşmaya başladı. Bir yandan da gözlerinden hâlâ yağmur gibi yaşlar iniyordu.

“Neden… neden…”

Demek ki şüphelerinde yanılmamıştı. Min Woo Ji Ah’nın kadın olduğunun farkındaydı. Hatta… hatta ona…

Hyo Rim elinin tersiyle gözünden damlayan yaşları sildi ve dikiz aynasından göz attığı ikilinin hâlâ öpüşmeye devam ettiğini görünce acı içinde gaza yüklendi. O sırada köşede gölgelere sinmiş olan bir başkasının yanından geçtiğini hiç bilemeden oradan uzaklaştı…

***************************************************

Min Woo sonunda dudaklarını Ji Ah’nın dudaklarından ayırmayı başarabildiği zaman mutluluk ve aşk sarhoşuydu. Yavaşça gözlerini araladı, ve karşısındaki kıza baktı. Ji Ah’nın da gözleri aynı anda hafifçe açıldı.

Genç kız birdenbire toparlandı ve Min Woo’yu üzerinden itti! Sonra utanarak bakışlarını kaçırdı, üstünü başını düzeltmeye başladı. Gecenin karanlığında bile fark edilecek kadar kızarmıştı.

Min Woo’nun da kızarmış olma konusunda ondan çok farkı yoktu. Ama genç adamın dudağının köşesinde hafif bir gülümseme takılı kalmıştı. Hafifçe öksürdü, sesine karizmatik bir ton vermeye çalışarak:

“Öhöm… Eee, o halde… İçeri geçelim!” diye emretti.

“Aa… Ama… Pe-peki…” diye kekeledi Ji Ah. Bir an Min Woo’ya doğru baktı, ama sonra hemen bakışlarını kaçırdı. İçinden çığlıklar atıyordu, Tanrım, bu durum çok tuhaftı, hem de çok!

Önde Min Woo, arkasında içten içe çığlıklar atan Ji Ah, Min Woo’nun büyük evine girdiler. Ji Ah içeri girer girmez bir çırpıda:

“Benodamagidiyorumhadisizeiyigeceler!” diye cıyaklayıp odasına doğru koşturdu, Min Woo’nun daha “Ha? Ne…” demesine kalmadan ortadan yok oldu. Zavallı Min Woo’ysa bir süre şaşkın şaşkın onun ardından bakakaldı. Ama sonra, genç yıldız kendi kendine gülümseyip havalı havalı içini çekti:

“Ah ah… Zavallıcık… Kolay değil tabii, benim gibi bir dünya yıldızı ona kendisinden hoşlandığını söyledi. Çocukcağız kalp krizi geçirse yeridir!”

Böyle düşünüp kendisi de neşeyle odasının yolunu tuttu: Konuşulması gereken şeyleri yarın akşam set dönüşünde konuşurlardı artık…

Ji Ah ise karışık duygular içerisindeydi: Bir yandan olanlara hâlâ inanamıyor, Min Woo’nun öpücüğünden dolayı başı dönüyordu. Tamam, çocuğa hiçbir zaman deli gibi hayran olmamıştı ama sonuçta o Kore’nin en ünlü aktörlerinden biriydi ve Ji Ah şu anda bir facebook grubu kursa kendisinin yerinde olmak isteyecek yüz milyonlarca genç kız bulabilirdi. Ama diğer yandan, kendini fena halde suçlu hissediyordu: Zavallı Min Woo’yu resmen kandırmıştı! Çocuk kaç gündür gay olduğu şüphesi ile kafayı yiyordu; bunu anlamak için müneccim olmaya gerek yoktu. Ji Ah vicdan azabı ile dudaklarını ısırdı: Şimdi işler bu kadar ilerlemişken kız olduğunu Min Woo’ya nasıl itiraf edecekti?!

Genç kız derin derin içini çekti. Anlaşılan bu gece kendisine uyku yoktu…

***************************************************

Full House – Fate (Why?)

“Güzel aşkım, tatlı aşkım, kanayan yaram benim

İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi

Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri

Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri

Ve hemen can verdiler iri gözlerin için

Mutlu aşk yoktur…”

Kang Hyuk derin bir nefes verip önündeki kitabın kapağını kapattı. Bir süre öylece durdu. İçinde giderek büyüyen hüzne artık alışmıştı alışmasına da, dün geceden sonra bu hüzün daha yakıcıydı sanki.

O büyük itirafın üzerinden geçen son birkaç günde genç adam her sabah yeni bir karanlığa uyanıyordu: Ji Ah’dan uzak kalmak… Ona büyük bir hayalkırıklığı yaşatmış olmak… Ve en fenası da, bunca yıldır beklediği, şimdi ise yalnızca yirmi gün kadar uzağında olan o büyük güne dair hiçbir umudunun kalmamış olması…

Fakat dün gece ilk kez hayatını kaplayan bu devasa karanlıkta ufacık, miniminnacık da olsa bir umut ışığı belirir gibi olmuştu: Ji Ah’yla yeniden karşı karşıya gelmiş, üstelik onunla birlikte “en iyi arkadaşıma aşık olduğum için şanslıyım” diye şarkı söylerken birbirlerine gülümseyerek bakmışlardı. Kang Hyuk’un yaralı kalbi bu ufacık umut ışığıyla yeniden atmaya başlamıştı sanki; belki de her şey bitmemişti… Belki de Ji Ah’ya onu nasıl sevdiğini, bunca yıldır neler çektiğini anlatırsa bir şansları olabilirdi… Genç adamın yüreği bu ihtimalin heyecanıyla ağzında atmaya başlamıştı; tüm cesaretini toplayıp Ji Ah’ya bu konuyu uzun uzun konuşmak istediğini söylemek üzereyken o felaket gerçekleşmişti: Min Woo, Ji Ah’yı çağırıyordu. Genç kız çarçabuk özür dileyip kaçar gibi uzaklaşırken Kang Hyuk bir defa daha bomboş ellerle kalakalmıştı…

“Bakakalırım giden geminin ardından…

Atamam kendimi denize, dünya güzel…

Serde erkeklik var;

Ağlayamam…”

Kang Hyuk derin derin içini çekti: Üstelik Ji Ah söz vermişti, telefonu dışarıda cevaplayıp geri dönecekti. Ama, hayır… Ji Ah geri gelmedi. Her nedense genç kız doğumgünü sahibesi Young Hee’ye bile veda etmeden öylece çekip gidivermişti.

Kang Hyuk bunun nedenini öğrenmekten bile korkuyordu.

O sırada dükkanın kapısında biri girip çıkarken sallanan ufak rüzgar süsü şıngırdadı: Kang Hyuk kimin geldiğini görmek için başını kaldırdı ve gözleri şaşkınlıkla açıldı.

“Siz!…”

“Sanırım kim olduğumu biliyorsunuz,” diye gülümsedi Hyo Rim güneş gözlüğünü indirirken. Genç kızın yüzünde hafif bir tebessüm vardı ama gözlerinin altı halka halkaydı; hüzün doluydu bu güzel yüz. Kang Hyuk bu ünlü yıldızı mütevazı dükkanında görmenin heyecanıyla ayaklandı:

“Buyrun, şöyle oturun lütfen! Bir şeyler içer misiniz? Kahve? Meyve suyu?”

“Hayır, teşekkür ederim,” dedi Hyo Rim gösterilen yere otururken. “Ben sizinle önemli bir konu hakkında görüşmeye geldim.” Genç kız bir an durdu. Sonra yavaşça ekledi: “Min Woo ve… Ji Ah hakkında…”

Kang Hyuk şaşkınlık içinde tek kaşını kaldırdı: “Ji… Ah mı dediniz?”

Hyo Rim hafifçe gülümsedi: “Evet, Ji Han’ın gerçek kimliğini biliyorum. Onun erkek kılığına girmiş olduğunu da! Anlamadığım, neden böyle bir şeye gerek duyduğu: Çünkü anladığım kadarıyla Min Woo da onun bir kadın olduğunun gayet farkında.”

Kang Hyuk o kadar şaşırmıştı ki, bir an ağzını açtığı halde ses çıkmadı. Sonra genç adam hafifçe güldü ve:

“Bu çok saçma!” deyiverdi, “Bunu da nerden çıkardınız? Yani Min Woo-şi’nin Ji Ah’nın kadın ol-“

“Oppaaaaaa, biz geldiiiik!” O sırada büyük bir şamatayla kitapçı dükkanından içeri dalan bir grup liseli genç kız Kang Hyuk’un lafını ağzında bıraktı. Kızlar neşeyle değiştirmeye geldikleri kitapları çıkartıp şamataya başlarken Hyo Rim güneş gözlüğünü takıp ayağa kalkmıştı bile. Kang Hyuk’a doğru eğildi, tezgahta onun önüne doğru bir kartvizit sürerken fısıldadı:

“Size kartımı bırakıyorum… Eğer yarın sabah müsait olursanız evime bekliyorum, adres kartta yazılı. Bu konuyu ayrıntılı bir biçimde görüşmemiz lâzım, bu çok önemli!”

Ve genç kız Kang Hyuk’un cevabını bile beklemeden gerisin geri yürüyüp dükkandan çıktı. Genç kızlar bir an şaşkınca onun arkasından bakmış, kendi aralarında fısıldaşmaya başlamışlardı: “O kadın… Wang Hyo Rim’e çok benziyordu değil mi?” “O olabilir mi?”

Ama Kang Hyuk hemen: “Eveeet, söyleyin bakalım hangi kitapları bitirdiniz?” deyince ilgi bir anda yine bu yakışıklı adama döndü. Kızlar birbirlerinin sözünü keserek okuduklarını anlatırlarken Kang Hyuk da gülümseyerek onları dinlemeye başlamıştı.

Fakat genç adam, Hyo Rim’in söylediklerinden sonra büyük bir felaketin yaklaştığını hisseder gibiydi…

***************************************************

Urban zakapa – Always be Mine

Ertesi akşam Min Woo çok heyecanlıydı. Genç adam evin içinde kıpır kıpır dolaşıyor, yerinde duramıyordu. Ji Han’ın alışverişe gitmiş olmasını fırsat bilip eve en pahalı restoranlardan en güzel yemekleri sipariş etmiş, masayı bu yemeklerle ve mumlarla donatmış, ayrıca romantik bir atmosfer için en güzel müzikleri de ayarlamıştı. Min Woo’nun içi içine sığmıyordu: Dün geceden sonra Ji Han göz göze geldikleri her seferinde kızararak bakışlarını kaçırmış, gün içinde sürekli kendisinden kaçmış olsa da, genç yıldız bu akşam her şeyi açık açık konuşmaya ve onu sevgilisi olmaya razı etmeye kararlıydı.

Min Woo birden ne düşündüğünü fark etti ve içinde hafif bir ürperti duydu: Sevgilisi… Bir adamı sevgilisi yapmaktan bahsediyordu! Ama tuhaf şey, bu ona son derece doğal geliyordu. Ji Han’a söyledikleri konusunda son derece ciddiydi: Şimdiye kadar asla düşünemediği bir şey başına gelmiş, bir erkekten hoşlanmaya başlamıştı. Hem de ne hoşlanma! Min Woo “seninle mahvolmaya da varım” derken yalan söylemiyordu. O yüzden ne olursa olsun bu sevgiyi sonuna kadar yaşamaya kararlıydı.

Min Woo kendi kendine sırıtıp dururken kapının şifresi öttü ve içeri elleri kolları poşetlerle dolu olarak Ji Ah girdi. Min Woo onu görünce hemen koşturup masanın baş köşesine kurulmuştu. Ji Ah içeri girdi ve masada çeşit çeşit yemekler, kandiller ve şarap eşliğinde Min Woo’nun karizmatik bir gülümsemeyle kendisine baktığını gördü.

“Elindekileri bırak ve yanıma gel Ji Han,” diye emretti genç yıldız. Ji Ah telaşla kekeledi:

“Şeeyyyy, b-benim biraz başım ağrıyor, izninizle direk odama-”

Ama Min Woo bu kez onun kaçmasına izin verecek değildi. Hemen ayağa kalktı, çevik bir hareketle koşturup elindeki alışveriş poşetlerini bile bırakmamış olan kızın koluna girdi, onu getirip masaya oturttu. Ji Ah poşetleri yavaşça ayağının dibine bırakırken kaderini kabullenmiş bir biçimde nefes verdi: Anlaşılan bu defa kaçarı yoktu…

Genç kız masanın üzerindekilere bir göz gezdirdiğinde ise gözleri hayranlıkla açıldı:

“Min Woo-şi, tüm bunlar da nedir böyle??” Masanın üzerinde çeşit çeşit yemekler, tatlılar, bir orduyu doyurmak üzere hazır bekliyorlardı!

“Bu akşam sana bir ikramda bulunmak istedim…” dedi Min Woo tüm şirinliğiyle. Sonra muzipçe parmağını salladı: “Diyetimi senin için bozuyorum, değerini bil, haha!”

Min Woo gülerek tabaklara yemek servisi yaparken genç kız tedirgince üzerindeki üniformayı kokladı: Piii, leş gibi olmuş… Böyle bir durumla karşılaşacağını bilse biraz daha özenli giyinirdi canım!

Gerçi… kendisi erkek kılığında bir şofördü, değil mi…

Min Woo ise bu gece tüm tatlılığını takınmıştı. Yemekleri servis etti, sonra şarap açtı ve ikisinin kadehini de doldurdu. Ve genç kızın gözlerinin içine bakıp tatlılıkla gülümsedi:

“Şerefe!”

Ji Ah da hafif tedirgince gülümseyerek kadehini kaldırdı.

Yemek boyunca Min Woo konuştu da konuştu: O gün sette olanlardan, bundan sonra yapacağı film projesinden, yönetmen Han’ın geçmişteki kirli çamaşırlarından, aklına ne geldiyse anlattı. Ji Ah’ysa son derece sessizdi, genç kız hâlâ bu heyecanlı adama kız olduğunu nasıl söyleyeceğini düşünmekteydi. Min Woo bıyık altından güldü: Onun sessizliğini yanlış anlayıp utangaçlığına vermişti… Aslında genç adamın biraz haklılık payı vardı; Ji Ah dün gece olanlar aklına geldikçe geriliyordu: Patronu ona “seninle yok olmaya da razıyım” deyip onu öpmüştü lan…

En sonunda yemek bitti ve masadan kalktılar. Ji Ah hâlâ tedirginlik içinde kıvranıyordu.

Min Woo’nunsa yüzüne anlayışlı bir ifade gelirken kanepeye geçip oturdu, Ji Ah’ya da yanına oturması için işaret etti:

“Ji Han… Gelsene, konuşmamız lâzım…”

Ji Ah ezilip büzülerek geldi, kanepenin bir köşesine ilişti. Min Woo ona gülümseyerek baktı, çocuk şu mahcup halleriyle öyle şirindi ki yanaklarını mıncıklamamak için kendini zor tutuyordu!

Söze kendisinin başlaması gerektiğini düşünüp boğazını temizledi:

“Öhöm… Şimdi… dün olanları ikimiz de hatırlıyoruz…”

Ji Ah dudaklarını ısırdı, ona bakmadan hafifçe başını sallayıp onayladı. Dün gece olanları şimdi hatırlıyor olmayı bırak, bütün bir ömrü boyunca unutabileceğini sanmıyordu!

Min Woo anlayışlı bir biçimde gülümsedi:

“Senin bu durumdan son derece rahatsız olduğunu fark edebiliyorum… Ve sanırım sebebini de biliyorum.”

Ji Ah’nın birden kalbi sıkıştı: “Eyvah!” Genç kız heyecan ve korkuyla: “Demek sonunda anlamış!” diye düşündü. “Kız olduğumu artık biliyor! Ama zaten beni öperken bile bunu anlamamış olsa biraz tuhaf olurdu…”

“Evet biliyorum: Aramızdaki işveren-çalışan ilişkisinden dolayı sıkılıyorsun…”

Ji Ah birden: “Ha??” diye kalakaldı. Min Woo’ysa anlayışlı patron havasında gülümseyerek sözüne devam ediyordu: “Ama lütfen sıkılma… Bundan sonra sana patronluk taslayacak değilim.”

Ji Ah derin bir nefes verdi: Genç kız rahatlamayla karışık biraz da hayalkırıklığı hissediyordu. Nasıl olurdu yaa, Min Woo onun kız olduğunu teninin yumuşaklığından, kokusundan da mı anlamamıştı? Yoksa bunca zamandır erkek kılığında gezmekten bu kadar mı bakımsız olmuş, erkekleşmişti?? Ji Ah birden fena halde üzüldü, sonra da çocuğa hırslandı: Şuracıkta üstünü başını yırtıp: “Kızım ulan ben, kızzz!” diye bağırmamak için kendini zor tutuyordu!

“Hatta belki de artık birlikte çalışmamamız en iyisi…”

Ji Ah birdenbire Min Woo’nun sözleriyle kendi kadınca alınganlıklarından sıyrıldı ve şak diye gerçek dünyaya döndü: İşten kovulmak üzereydi!

Genç kız korkuyla atıldı: “Ama efendim, ben-”

“Yanlış anlama, senin ve ablanın tüm masraflarını karşılayacağım elbette!” diye çabuk çabuk açıkladı Min Woo. Sonra tatlılıkla onun yüzüne baktı: “Ben sadece ikimizi eşit bir konuma getirmeye çalışıyorum…”

Ji Ah bir an durdu. Sonra buruk bir biçimde:

“Eğer bana hiç çalışmadığım halde para verecekseniz kendimi aşağılanmış hissederim Min Woo-şi,” dedi genç yıldıza. “O yüzden… o yüzden ya işimi korumama izin verin, ya da bırakın başka bir iş bulayım!”

Min Woo şaşkınlıkla ellerini kaldırdı: “Vovv… Dur, dur, sakin ol! Tamam tamam, vazgeçtim… Şoförüm olarak… hayır, asistanım olarak kalmaya devam edebilirsin!”

Ji Ah derin bir nefes alıp başını salladı. Gözle görülür biçimde rahatlamıştı. Ama sonra, yeniden dudaklarını ısırdı. Erkek olmadığını artık bir biçimde söylemesi lâzımdı.

“Bakın Min Woo-şi, ben aslında-” diye söze başladı.

“Bana artık Min Woo-şi deme! Min Woo de. Ayrıca şu kibar konuşma olayından da vazgeç!”

Ji Ah şaşkınlıkla “Ama-“ diye itiraz edecek oldu, Min Woo’ysa ışıl ışıl gözlerle onun sözünü kesti: “Anlamıyor musun, artık ben senin patronun olmaktan önce, erkek arkadaşınım! Ve sen de… Eee…” Min Woo bir an durdu, sonra bir tuhaf olmuş biçimde ekledi: “Hımm, sanırım sen de benim erkek arkadaşım oluyorsun…” Ama genç adamın yüzünden bu işten pek hoşlanmadığı anlaşılıyordu. Ji Ah fırsat bu fırsat diye hemen atıldı:

“İşte bakın, ben de onu diyorum, erkek arkadaş değil de-“

“Evet haklısın, erkek arkadaş demeyelim, sevgili diyelim!” diye onun sözünü tamamladı Min Woo. Genç adam heyecanla yerinden fırladı, salonda hızlı hızlı yürümeye başladı: “Aslında bu olanlar çok tuhaf… Yani…” Yeniden elini başına götürüp bir an durdu, sonra sinirli sinirli güldü:

“Ben… ben böyle bir ilişki yaşayacağımı asla düşünmezdim! Ama şu anda hiçbir şeyden pişman değilim! Gerçekten! Seni öptüğüm için pişman değilim! Senden hoşlanıyorum Ji Han, bir erkek olmana rağmen senden hoşlanıyorum, hatta belki de bu yüzden hoşlanıyorum senden!”

Ji Ah birden irkildi: “Anlamadım?? Ben erkek olmasam benden hoşlanmaz mıydınız? Ee, yani hoşlanmaz mıydın?”

“Bilmem, belki de…” diye dudak büktü Min Woo. “Erkek olmasan bu kadar güvenilir bir insan olmazdın belki. Senle her şeyimi açık açık paylaşamazdım, birbirimizi bu kadar iyi anlıyor olmazdık… Bilirsin, kız milleti biraz daha içten pazarlıklıdır..” Böyle deyip şirince göz kırptı. Ji Ah ise iyiden iyiye bozulmuştu.

“Yaa…” dedi bozuk bir sesle. “Demek… kız milletini içten pazarlıklı buluyorsun.”

“Evet, ne sinsidir onlar!” dedi Min Woo yüzünü buruşturarak. Ji Ah öfkeyle dişlerini sıktı.

“Ama bunca zamandır sevgililerini bu sinsi kızlardan seçiyordun, yanlış mıyım??”

Ji Ah aslında kendi cinsinin “sinsi” diye adlandırılmasına bozulmuştu ama Min Woo onu tamamen yanlış anladı. Genç adam ufak bir kahkaha attı:

“Ahaha! Demek şimdiden kıskançlıklara başladın! Bu ne hız böyle??”

Urban zakapa 지겨워

Sonra kanepede Ji Ah’nın hemen yanına oturdu. Genç kızın elini tuttu. Ji Ah hafifçe irkildi. Başını kaldırıp Min Woo’ya baktığında, onu sevgiyle kendisini süzerken buldu.

“Bak, sana karşı dürüst olacağım,” dedi Min Woo. “Ben gay değilim derken ciddiydim. Sen ilgi duyduğum ilk erkeksin. Ama şu anda senden başkasını gözüm görmüyor. Erkek falan dinlemeden seni öpmek, sana dokunmak istiyorum!”

Ji Ah korkuyla yutkundu: “Gulp!” Min Woo ise devam ediyordu:

“Ama bu durum ne kadar sürer, bir süre sonra yeniden kızlar ilgimi çekmeye başlar mı, öyle bir durumda ne olur, inan ki hiçbir fikrim yok… Yani kızları sinsi bulduğum gerçek; ama dolgun göğüslü, uzun bacaklı bir hatun da kanımı kaynatmaya yetiyor, doğruya doğru!”

Genç adam muzipçe güldü. Ji Ah ise ona gıcık olmayı bekleyerek içini yokladı. Ama aksine, bu samimi tavır hoşuna gitmişti. Aynı anda, Min Woo da yüzündeki çocuksu ifadeyle ona baktı:

“Ama şu anda senin mesela göğüslerinin olmamasının inan ki hiçbir önemi yok: Dedim ya, gözüm senden başkasını görmüyor… Elbette erkek zaaflarım her zaman var olacak, taş gibi hatunları görünce her zaman salyalarım akacak, ama yanımda istediğim, güzel anları paylaşacağım kişi sen olacaksın… Beni anlıyorsun değil mi?”

Ji Ah hafifçe başını salladı. Genç kız ne diyeceğini bilemiyordu. Min Woo’nun kendisine sevgiyle bakan gözlerini görünce kalbinde derin bir sızı hissetti: Çocuğa kız olduğunu söylediği anda kendisine olan tüm güvenini bir anda yerle bir edecek, “kızlar sinsidir!” yargısını iyice güçlendirmiş olacaktı.

Ama… ama bunu daha ne kadar saklayabilirdi ki? Üstelik de sevgili olmak üzerelerken… Bir an önce söylemek en iyisiydi. O yüzden genç kız cesaretini topladı ve:

“Bakın, tüm bunlar iyi hoş da, benim size, yani sana anlatmam gereken daha önemli bir şey var,” diye söze başladı. “Bak Min Woo, sen gerçekten de gay değilsin… Zaten ben de gay değilim… Birbirimizi çekici bulduk, çünkü-”

“Tamam, boşuna yorulma, ben bunların farkındayım,” diye onun sözünü kesti Min Woo. “Senin gay olmasan bile beni çekici bulman kadar doğal bir şey olamaz, hatta çekici bulmasan insan olduğuna bile şaşardım! Bense… hımm, sonuçta çok güzel bir yüzün var, bakma dolgun göğüs falan dedim ama güzel yüz de benim için önemlidir… Ama ondan da öte, hayatımda ilk defa birinin kişiliğinden bu kadar etkileniyorum…”

Genç yıldız durakladı. Ji Ah’ya duygulu gözlerle baktı. Sonra uzandı, kızın alnına düşmüş bir tutam saçı kulağının arkasına attı. Ji Ah ister istemez ürperdi bu dokunuştan.

“Sen gerçekten özel bir insansın,” dedi Min Woo duygu yüklü bir sesle. “Belki de şu anda hayatta en çok güvendiğim, en çok inandığım insansın… İyi ki seninle tanışır tanışmaz sana iş teklif etmişim!” Ve genç yıldız yine böbürlenmeden edemedi: “Zaten tam bir insan sarrafıyımdır, öhöm!” Sonra, gözlerindeki sevgi dolu pırıltı ile yeniden ekledi: “Ama aynı zamanda, çok da şanslıyım: Herkes senin kadar dürüst, senin kadar yürekli bir arkadaş bulamaz…” Bunları söyledikten sonra Ji Ah’nın yüzüne doğru eğildi, ve fısıldayarak ekledi: “…ve sevgili de!”

Ve dudaklarını Ji Ah’nın dudaklarına dokundurdu. Ji Ah yine tüm hücrelerine kadar ürperdi: Genç kızın aklında az önceki cümleler çınlıyordu: “Şu anda hayatta en çok güvendiğim insansın…”

Bu güveni bir anda nasıl paramparça edecekti, Tanrım?!

Hüzünle içini çekti. Min Woo’ysa onun içlenmesi ile daha da duygulanmıştı, genç adam bir eliyle kızın başının arkasından tuttu, Ji Ah’nın üzerine doğru eğildi ve öpücüğü derinleştirdi. Ji Ah’nın kokusu tüm hücrelerini doldurmuştu; Min Woo’nun bu kokuyla başı dönmeye başlamıştı. Ji Ah’yı öperken içinden: “Bunun bu kadar doğal geleceğini hiç düşünmezdim,” diye geçiyordu. “Ben biseksüelmişim de haberim yokmuş!” Oysa şimdi, bu güzel dudakları öpmek ona ne kadar iyi geliyordu!

Ji Ah ise allak bullaktı. Genç kız artık bütün dengesini şaşırmıştı; vicdan azabı, tutku, sevgi birbirine karışmıştı. Kız sarhoş gibi: “ama ona söylemeliyim…” diye düşündü, ama neyi söylemesi gerektiğini bile hatırlayamaz haldeydi. Beyninin arka fonunda: “ama ona söylemeliyim..” cümlesi dönüp dururken kendisi de Min Woo’nun güzel dudaklarının tadına kapıldı…

Min Woo’ysa Ji Ah’nın tüm yüzünü öpücüklere boğmuş, daha fazlasını istemeye başlamıştı. Ji Ah’nın belinde duran eli yavaşça yukarı doğru uzandı, kızın üzerindeki gömleğin düğmelerini teker teker açmaya başladı.

İşte o anda Ji Ah kendine geldi! Birden öpüşmeyi kesti, elleriyle yakasını kapatıp irileşmiş gözlerle Min Woo’ya baktı:

“Ne yapıyorsun?!”

“Hiiiç, çok tatlısın, biraz daha yakınlaşmak istiyorum,” dedi Min Woo aldırmazca, ve yeniden ona doğru uzandı. Ama Ji Ah ani bir hareketle yerinden fırladı. Gözleri korku doluydu.

“Ben… ben sanırım odama gitsem iyi olacak!” dedi ve Min Woo’nun “hey, ne-“ demesine bile kalmadan koşar adımlarla uzaklaştı!

Min Woo ise kanepenin üzerinde kalakalmıştı. Genç adam hayalkırıklığı ile bir nefes verdi, ve bir an Ji Han’ın peşinden gitmeyi düşündü; tam da işler hızlanırken böylece bırakılır mıydı canım?? Ama sonra düşündü ve:

“Çocuk haklı…” diye mırıldandı, “Sen o kadar duygular muhabbeti yaptıktan sonra çocuğa one night stand muamelesi yaparsan o da kaçar tabii… Yavaştan almayı öğrenmen gerek Min Woo, yavaştan al…”

Ama yine de acıklı gözlerle az önce Ji Ah’nın oturduğu yere bakıp iç çekmeden edemedi…

***************************************************

“İçeri gelin, Kang Hyuk-şi!”

Kang Hyuk Hyo Rim’in peşinden eve girdiğinde yüksek tavana, bembeyaz duvarlara, her halinden çok pahalı olduğu anlaşılan dekorasyona hayranlıkla bakmış, genç yıldızın gerçekten iyi kazandığına hükmetmişti. “Eh, elbette öyle olmalı, Hyo Rim-şi Kore’nin en popüler yıldızlarından biri,” diye düşündü genç adam kendi kendine.

Ama yine de salona girdiği andaki ihtişama hazırlıklı değildi. Kang Hyuk ağır varaklı koltuklara, pirinç saksılara, duvardaki kocaman yağlıboya tablolara, özellikle bir duvarı boydan boya kaplayan ve tavana dek uzanan kütüphaneye hayret ve hayranlıkla bakakaldı.

Hyo Rim hafifçe gülümsedi ve biraz mahcup bir tavırla:

“Şeyy, bunların tümü aile yadigarı eşyalar,” diye açıkladı; “Bizim… şeyy, anne tarafından soyumuz kral Hyojong’a dayanır da… Hatta belki duymuşsunuzdur, Kökler dizisi için beni düşünmelerinin asıl sebebi buydu…” Evin duvarlarını işaret etti: “Burası da aslında bana ait değil, aileme ait bir malikâne; ben de burada hâlâ anne ve babamla yaşıyorum… İşte öyle…”

Genç kız hafifçe kızarırken Kang Hyuk onun mahcup hallerine şaşırmadan edememişti. Sinema ve televizyon dünyasının parlayan yıldızının daha havalı olmasını beklerdi. Üstelik şimdi öğrendiğine göre Hyo Rim soyluydu da. Ama karşısındaki gayet normal, mütevazı bir genç kızdı.

“Aileniz şimdi burada mı?” diye sordu. Hyo Rim: “A, hayır, Hindistan’a gittiler,” dedi. Sonra muzipçe güldü: “Bundan böyle dünyayı gezmeye karar verdiler de… Neyse, içecek olarak ne alırsınız?”

Kang Hyuk: “Hiçbir şey almam, teşekkür ederim,” derken aynı anda iki minik köpek havlayarak köşeden çıkıp salona daldılar. Hyo Rim neşeli bir çığlık attı ve onları kucakladı:

“Ooooyy, kimler gelmiş! Ji Sub, Jun Ki, siz misafirimize hoşgeldin demeye mi geldiniz bakiym? Oy benim oğluşlarım!”

Hyo Rim bir yandan minik köpekleri gıdıklayarak severken diğer yandan da gülen gözlerle Kang Hyuk’a dönmüştü: “Bana ailemi sormuştunuz ya, işte benim ailem burda ajuşi,” dedi gülerek. “Ji Sub’la Jun Ki tam dört senedir benimle birlikteler. Artık ailem gibi oldular…”

“Gerçekten çok tatlılar,” dedi Kang Hyuk ve çömelip köpeklerden birini okşamaya başladı: “Ama bunlar çok ufak görünüyor, söylemeseniz yavru zannederdim…”

“Glen of Imaal Teriyeri onlar, bu kadar büyüyorlar,” dedi Hyo Rim. Sonra ayağa kalktı, yüzünde hâlâ az önceki gülüşün izleri dururken: “Biz en iyisi çalışma odama geçelim,” dedi. “Size anlatacaklarımı ciddiyetle tartışmamız gerekecek…”

Az sonra iki genç, çalışma odasındaki maun sehpanın iki tarafındaki koltuklarda karşılıklı oturuyorlardı. Genç kız Kang Hyuk’un tüm itirazlarına rağmen “lütfen deneyin, aşçımızın özel tarifidir,” diye çocuğun eline bir meyve kokteyli tutuşturmuş, bir tane de kendine doldurmuştu. Kendi kadehini hızla başına dikti, söze nasıl gireceğini bilemiyordu. Ama bunu yapmak zorundaydı.

Nihayet:

“Kang Hyuk-şi, korkarım hem sizin hem de benim için kötü haberlerim var,” diye başladı. “Ben…” Bir an durdu, başını kadehine eğdi. Sonra hafif bir sesle sözünü tamamladı: “Dün gece Ji Ah ve Min Woo’yu öpüşürken gördüm!”

Keremcem – Nerelere Gideyim

Kang Hyuk birdenbire içine asit dökmüşler gibi tam kalbinde derin bir yanma hissetti. Demek… demek sonunda korktuğu başına gelmişti! Genç adam sesinin titremesine engel olabilmek için oturduğu koltuğun kenarını bütün gücüyle sıktı:

“Nasıl… Nerede gördünüz?”

Hyo Rim ona üzüntüyle bakıyordu: “Min Woo’nun evinin önünde… Ben… ben onları takip etmiştim…” Sonra hafif buruk bir biçimde gülümsedi: “Min Woo Ji Ah’nın kadın olduğunu biliyor derken yalan söylemiyordum…”

Bir an durdu, sonra asıl söylemesi gerekenleri hatırlayıp kendini toparladı: “Bakın… Sizin Ji Ah’ya olan ilginizi biliyorum. Bense…” Genç kız bir an durakladı, bunu söylemek kendisi için çok zordu. Ama devam etmek zorundaydı, yutkundu ve sözünü tamamladı: “Bense Min Woo’yu unutamıyorum… Ayrılmamızın üzerinden tam üç sene geçtiği halde o aptal, o bencil, o şımarık herifi unutamıyorum! O yüzden… o yüzden ben…”

“O yüzden siz de bana işbirliği yapıp ikisini ayırmamız teklifinde bulunacaksınız,” diye onun sözünü tamamladı Kang Hyuk. Hyo Rim biraz şaşkın:

“E-evet, ben-” diye söze başlamıştı ki Kang Hyuk sertçe ayağa kalktı, genç kıza haşin gözlerle baktı:

“Üzgünüm ama ben böyle bir şey yapamam!” Sonra bir an durdu, kaşlarını çattı ve başına bir ağrı saplanmışçasına kaşlarının arasını ovuşturdu. Tekrar konuşmaya başladığında sesi kırıktı: “Bakın… Ji Ah’nın beni sevmesi için hayatımı bile vermeye razıyım!… Ama… ama onun mutsuzluğuna sebep olacak bir şey yapmayı asla, ama asla düşünemem… O yüzden sizin entrikalarınıza dahil olmam mümkün değil!”

Böyle dedi ve hızlı adımlarla yürüyüp odadan çıktı. Hyo Rim arkasından: “Bir dakika!-” diye seslenecek oldu; fakat genç adam çoktan kapıyı arkasından çarpmıştı bile. Hyo Rim hayalkırıklığı içinde tekrar koltuğuna oturdu…

Kendini evden dışarı atan Kang Hyuk’unsa gözleri yaşlıydı: Dün gece Ji Ah’nın geri gelmemesinin sebebini anlamıştı. Dünden beri kendisini bir defa bile arayıp özür dilememesinin sebebini anlamıştı.

Anlamıştı ki güzeller güzeli biricik aşkı, bir defa daha ellerinin arasından kayıp gidiyordu…

***************************************************

Tom Jones – Sex Bomb

Min Woo neşeli bir ıslık tutturmuştu: Genç adam banyodan çıkıp odasına geçti, aynanın karşısında çıplak vücudunu keyifle süzmeden edemedi:

“Heyt bee! Tam bir seks bombasısın adamım! Ji Han senin bu vücudunu görünce kendinden geçecek!”

Genç yıldız ayna karşısında pazularını sıkıp kendi kendine sırıtmaya başladı: “Haha! Zavallı Ji Han, beni ne kadar kıskansa yeridir! Bir onun o çiroz kollarını, incecik belini düşün, bir de benim şu kaslı vücuduma bak, heyt beee!” Sonra bir an duraklayıp dudak büktü: “Hımm… Gerçi o çiroz haliyle katır kuvveti var çocukta… Ama iyi ki kaslı-maslı değil, böyle feminen, ince bir vücudu olması çok daha çekici…” Min Woo hülyalı bir biçimde Ji Ah’nın narin figürünü düşündü bir an.

Ama hemen sonra, başını sallayıp kendine geldi: Daha dün gece bu fiziksel yakınlaşma işini yavaştan almaya karar vermemiş miydi? Öyle ya… İşleri aceleye getirmeden, yavaş yavaş ilerleyip zavallı kırılgan Ji Han’ı ürkütmemesi lâzımdı…

Sonra bir an durdu. Bu arada… kendisinin de bu işin iki erkek arasında nasıl olacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. Acaba şey mi…

Birden feci halde utanarak ellerini yüzüne kapattı! Hayal etmeye bile utanıyordu, aaahhh!

Ama öte yandan… Ji Han’la birlikteyken onun o sıcaklığına fena halde kapılıyor, her şeyi unutuveriyordu… Ya bu gece de aynı şey olur, ikisi birden gaza gelir de şeye karar verirlerse…

“Ovvv, benim bu işi bir an önce öğrenmem lâzım!” diye düşünüp şimşek gibi laptopunun karşısına geçti Min Woo. Arama çubuğuna gay porn yazdı ve gelen videoları bir öğrenci titizliğinde izlemeye başladı.

O sırada Ji Ah ise akşamın yemeğini hazırlamakla meşguldü. Ama genç kız buzdolabında Min Woo’nun bugüne ait özel yemeğinin kalmamış olduğunu görünce tereddütle durakladı: Acaba kendisi sipariş verse mi, yoksa Min Woo’ya bir danışsa mı? Ona sormanın daha akıllıca olduğuna karar verip mutfaktan çıktı, merdivenleri tırmanmaya başladı.

Genç yıldızın odasına gelince umursamazca kapıyı tıklatıp içeri daldı: “Min Woo, akşam için lahanalı somon yemeğinden kalmamış, acaba sipariş-“

Ama gördüğü manzara karşısında zavallı kızın lafı boğazında kaldı: Odada yarı çıplak bir Min Woo, gözlerini bilgisayar ekranına dikmiş, pür dikkat garip bir şeyler izliyordu!

Tam da o anda ekrandan bir erkek sesi: “Evet sevgilim, evet! İstiyorum!” diye arzuyla bağırmasın mı…

Ji Ah’nın suratı karmakarışık olurken Min Woo basılmış olmanın paniği içinde:

“Ji Han!! Dur, inan ki açıklayabilirim!” diye bağırıp kapıya doğru bir hamle yaptı! Ama tam o anda belindeki havlunun kenarına basıp tökezledi, havlu açılıp yere düştü! Ji Ah ufak bir çığlık atıp ellerini yüzüne kapadı, sonra hemen dışarı kaçtı. Kapıyı arkasından kapatırken:

“B-ben… ben en iyisi sonra geleyim!” diye bağırdı ve koşarak merdivenlerden gerisin geri inmeye başladı. Zavallı kız şoktaydı – az önce sevgilisini porno izlerken yakalamıştı! Hem de… gay pornosu! o_O

Min Woo ise o odadan çıkar çıkmaz inleyerek yatağa gerisin geri oturuverdi.. Çok pis rezil olmuştu yaaa!… Daha iki gün önce “ben gay değilim! Sen ilgi duyduğum ilk erkeksin!” diye bağırırken şimdi bu videoyu izlerken yakalanmak… Min Woo hırsla yerinde tepinmeye başladı, bir yandan da ağlar gibi vıyaklıyordu: “Aişşşşş!!! Rezil oldum, rezillll! Ottukeee???”

O sırada mutfağa kaçmış, bir bardak su içip kendine gelmeye çalışan Ji Ah ise bu akşam bir daha Min Woo’nun yanına gitmeyeceğini iyi biliyordu!

***************************************************

Daisy OST – Final Song

Fırlattığım ok havada süzüldü, ve az ilerideki geyiği tam kalbinden vurdu. Etrafımızdakiler hayranlık nidaları atarken Prens Bongrim de bana dönüp gülümsemişti:

“İyi atıştı Jong Hwa! Tam bir saray muhafızından beklenecek cinsten!”

Saygıyla gülümseyip önünde eğilerek selamladım onu: “Teşekkür ederim veliaht prensim…”

O gün prensle birlikte avlanmaya çıkmıştık. Çevremizdeki kalabalık prense eşlik eden maiyetiydi. Bongrim artık veliaht prens olduğu için (ve maalesef prens So Hyun’un katili hâlâ yakalanmadığı için) majesteleri kral ona bu adamların sürekli olarak eşlik etmesi için emir vermişti. Tüm bu kalabalığın ve resmiyetin olmadığı eski günlerimizi öyle özlüyordum ki…

Bongrim birden, sanki tam da benim düşüncelerimi duymuş gibi adamlarına döndü:

“Siz şu aşağı taraftaki patikadan gidin! Jong Hwa ve ben şu sağdakini takip edeceğiz. Soğuksu pınarının kaynadığı açıklıkta sizinle buluşuruz, anlaşıldı mı?”

Adamlarda bir dalgalanma oldu, bir tanesi şaşkınlık içinde: “Ama efendim-” diyecek oldu; ama Bongrim çatık kaşlarla onun sözünü kesti: “Ben ne diyorsam öyle yapın!”

Bunun üzerine adamlar eğilerek selam verdiler ve geri geri yürüyüp çevremizden çekildiler. Şimdi Bongrim’le ikimiz kalmıştık. Ona hafifçe gülümsedim ve saygılı konuşmayı bir tarafa bırakarak:

“En sevdiğim arkadaşımı özlemiştim,” dedim. Bongrim gülümseyerek omzumu sıktı: “Ben de öyle!”

Ormanın derinliklerine doğru birlikte yürümeye başladık. Bongrim düşünceliydi. Zaten zavallı arkadaşım ülkesine döndüğünden beri gün yüzü görmemişti: Prenses Hee Jin’in idamından beri birkaç ay geçmiş olmakla beraber yarattığı korkunç etki hâlâ taptazeydi. Ülkenin değişik köşelerinden her gün isyan haberleri geliyordu. Veliaht prensi gerçekten de kralın bizzat kendisinin öldürdüğüne inananların sayısı azımsanamayacak kadar çoktu. En başta da Prenses Hee Jin’in annesinin soyunun da dahil olduğu Noron klanı geliyordu: Soylu noronlar yaşlı kralı artık apaçık eleştirmeye, tahttan çekilmesini talep etmeye başlamıştı.

Bense, tüm bu karmaşanın tam ortasında kalmış olan sevgili dostum için içtenlikle üzülüyordum.

“Bongrim,” dedim yumuşak bir sesle. “Seni çok düşünceli görüyorum. Sen… iyisin değil mi?”

Bongrim bana dönüp hafifçe gülümsedi: “Benim için endişelendiğini iyi biliyorum sevgili dostum… Ama merak etme. Ben gayet iyiyim.”

Sonra durdu, hüzünle içini çekti: “Ben iyiyim iyi olmasına da… ülkenin durumu için aynı şeyi söyleyemeyeceğim…”

Kalbim korkuyla sıkıştı. Bilmediğim şey değildi, ama yine de bunu veliaht prensin ağzından duymak içimde büyük bir sıkıntının büyümesine yol açmıştı.

“Biz… bir şey yapamaz mıyız?” diye sordum. “Noronlarla majestelerinin arasını düzeltmek, halkı yatıştırmak için yapacak bir şeyler olmalı! Yoksa… korkarım daha çok kan dökülecek…”

Bongrim kaşlarını çattı. Ağır ağır: “Bunları ben de düşünüyorum,” dedi. “Yaşlı Go Han’la konuştum. Onun kralımıza çok hizmetleri olmuştur, sen de biliyorsun… İşte o bana bir akıl verdi. Sanırım onun dediği gibi yapacağım…”

“Nedir o?” diye sordum merakla. Ama sonra haddimi aştığımı düşünüp kekeledim: “Afedersin! Yani ben… eğer benim de sana yardım edebileceğim bir şeyse, tüm kalbim ve yeteneklerimle emrindeyim!”

Bongrim bana dönüp sevgiyle gülümsedi: “Biliyorum Jong Hwa… Senin dostluğundan ve sadakatinden hiçbir şüphem yok… Ama bu iş, yalnızca benim yapabileceğim bir şey… Olay şu ki, Noron klanının yeniden gönlünü alabilmek için Prenses Hee Jin’in kız kardeşi He Ran’la evlenmem lâzım…”

Birden dünya durdu sanki. Olduğum yerde sallandım… 

Şimdi artık kuşların ötüşünü duyamıyordum. Az önce yüzümü okşayan bahar yeli birden buz kesmişti. Bütün dünya karanlığa boyanmıştı sanki. Hiçbir şey göremiyordum.

Demek ölmek böyle oluyordu…

Ama hayır… Ölmüyordum. Allah kahretsin ki ölemiyordum!

Bongrim’in sesini, yıllar ötesinden gelirmişçesine de olsa duymaya devam edebiliyordum çünkü:

“… He Ran benim ölmüş amcamın kızıdır, onun çocukluğunu bilirim… Ve Tanrı bilir ya, ona asla o gözle bakmamıştım… Ama şimdi mühim olan ülkemizin şu düştüğü kara günlerden kurtulması: Ve bunu sağlamanın tek yolu da bu politik evliliğin gerçekleşmesi ve yengem Hee Jin ve ailesine itibarlarının iade edilmesinden geçiyor…”

Bongrim durdu ve bana baktı. Uzun süredir hiç sesimin çıkmaması merakını çekmiş olmalıydı. İşte o zaman toparlandım. Kendime bile yabancı gelen bir sesle:

“Demek… demek öyle,” diye mırıldandım. “Eğer yapılması gereken buysa…”

“Evet, öyle,” dedi Bongrim. Ve içini çekti: “Tanrım, zavallı kıza acıyorum: Daha ablasının yasını tutmadan zoraki bir evliliğe zorlanacak… Ama ne yazık ki başka çare yok…”

Başını iki yana salladı ve yürümeye devam etti.

Bense, kalbimde korkunç bir acıyla oracıkta kalakaldım…

***************************************************

Ji Ah keskin bir çığlıkla uyandı. Genç kız apar topar yatağından fırladı, şimşek gibi bir hızla Min Woo’nun odasına koşturdu. Kapıyı tıklatıp girdiğinde Min Woo yatağında korkudan açılmış gözlerle bir köşeye büzülmüştü.

“Ne oldu? Yine kabus mu?” dedi Ji Ah kesik kesik soluyarak. Min Woo dehşet içinde başını salladı. Ji Ah hemen gerisin geri koşturdu, dolaptan bir şişe su kapıp geri geldi. Min Woo’ya pet şişeyi uzatırken alnı endişeyle kırışmıştı. Yatağa oturup elini hâlâ dehşetle derin nefesler alıp veren çocuğun omzuna koydu:

“Korkma… Sadece bir kabustu… Korkacak bir şey yok…”

“Ama anlamıyorsun… O duygular… O üzüntü, o kalp kırıklığı… Her şey o kadar gerçek ki…” diye fısıldadı Min Woo. Genç adamın hâlâ elleri titriyordu. Zorlukla birkaç yudum su içerken Ji Ah onu üzüntüyle seyrediyordu. Min Woo şişeyi dudaklarından çekti, ve boğuk bir sesle:

“Biraz… bahçeye çıkıp hava alalım olur mu?” diye mırıldandı, “Yoksa göğsümdeki bu ağırlık hiç gitmeyecekmiş gibi hissediyorum…”

Ji Ah “tamam” anlamında başını salladı ve yataktan kalkmasına yardım etmek için genç yıldıza elini uzattı.

Jaejoong – I’ll Protect You

Az sonra iki genç gece ayazına aldırmadan evin bahçesine çıkmış, havuz kenarındaki şezlonglarda oturuyorlardı. Min Woo üzerindeki battaniyeye sarılmış, gözlerini havuzun evden gelen loş ışık altında parlayan sularına dikmişti. Kısık bir sesle:

“Bazen iki hayatım olduğunu zannediyorum,” diye mırıldandı. “Rüyalarımda gördüklerim, hissettiklerim öyle gerçek ki, orada da bir hayat yaşıyor gibiyim! Ve bu durum beni mahvediyor…” Ji Ah’ya dönüp acıklı gözlerle baktı: “Hiç tanımadığım insanlara dostum, hiç bilmediğim bir kadına aşkım demenin ne kadar tuhaf ve sarsıcı olduğunu anlayabiliyor musun Ji Han?”

Ji Ah yalnızca başını sallayabildi. Genç kızın nutku tutulmuştu, Min Woo’nun her kabus görüşünde neden bu kadar sarsıldığını şimdi daha iyi anlıyordu. Min Woo:

“Üstelik yaşananlar öyle korkunç şeyler ki, tüm bunları geçmiş hayatlarımın birinde yaşamış olma fikri bile beni delirtmeye yetiyor,” diye devam etti. “Tanrı aşkına, rüyamda bir prensesin idamını izledim ben Ji Han! Kim bilir bundan sonra ne gelecek; belki kendim de birini öldüreceğim!” Min Woo titreyen ellerini yüzüne kapattı. Ji Ah ise ne diyeceğini bilemiyordu. Genç kız bir yandan rüyaların ayrıntılarını delice merak ediyor, diğer yandansa Min Woo’nun şu perişan hali fena halde içine dokunuyordu. Ellerini yüzüne kapatmış, dehşet ve çaresizlik içinde titreyen bu genç adam yüreğini parça parça etmişti.

Birden uzandı, ve Min Woo’nun saçlarına dokundu. Min Woo şaşkınca ellerini yüzünden indirdiği zaman, Ji Ah’yı şefkat ve sevgiyle kendi başını okşarken buldu.

“Korkma…” dedi Ji Ah yumuşacık bir sesle. “Tüm bunlar ne anlama geliyor bilmiyorum ama birlikte çözeceğiz… Her şeyi birlikte aşacağız… Artık yalnız değilsin Min Woo…”

Min Woo’nun birden gözleri doldu: Ji Ah ona öyle tatlı bakıyordu ki, genç adamın kalbi kuş gibi hafifledi sanki. “Yalnız değilim…” Bu düşünce ne kadar güzeldi! İnsanın içini nasıl da ısıtıyordu!

“Gerçekten… hiç yanımdan ayrılmayacaksın, değil mi?”

Min Woo’nun çocuksu bir sesle sorduğu bu soru Ji Ah’nın kalbini bir defa daha titretti. İki gündür yaşananlar kızın başını döndürmüş, onun gerçek duygularını çözmesine hiç fırsat bırakmamıştı. Ama şimdi Min Woo’nun ona yalvarırcasına bakan güzel gözlerini görünce yüreğinden bu çocuk saflığındaki gence doğru ılık ılık bir şeyler aktı sanki… Ji Ah birden onu sarıp sarmalamak, dünyanın tüm kötülüklerinden korumak isterken buldu kendini.

Şimdi Min Woo onun patronu değildi artık. Kore’nin en büyük yıldızlarından biri de değildi. Şimdi Min Woo, onun sıcaklığına muhtaç, korkmuş bir çocuktu.

Ji Ah yüreğindeki bütün sevecenlikle gülümsedi ve Min Woo’ya doğru uzanıp onun başını kendi omzuna doğru çekti. Genç adama sıkıca sarılırken:

“Sen istemedikçe yanından ayrılmayacağım,” diye fısıldadı.

Min Woo’yu tam kalbinden vurdu bu sözler. Genç adam az önceki tüm kaygılarını unuttu; kendisine sarılan sevgilisine o da sıkıca sarılıp başını onun omzuna gömdü. Ji Ah’nın boynundan yükselen sıcaklığı içine çekmek istercesine gözlerini yumdu.

Ji Ah’ysa kollarının arasındaki bu çocuğun kendisi için ne kadar değerli olduğunu hüzünle karışık tuhaf bir mutluluk içinde fark ediyordu: Başlarda şımarık bir velet olarak gördüğü bu ufaklığı zamanla içtenlikle sevmeye başlamıştı. Bu… aşk mıydı? Hayranlık mıydı? Yoksa başka bir şey mi? Ji Ah şu anda bunu tam olarak anlayacak kadar duygularını çözememişti. Tek bildiği, Min Woo’ya sarılmanın kendisini çok iyi hissettirdiğiydi.

İki genç uzun süre sarmaş dolaş, böylece kaldılar. Sonra Ji Ah, yavaşça geri çekildi. Min Woo ise kollarını onun sırtından ayırmadan başını kaldırdı ve karşısındaki yüze baktı. Ji Ah’nın yüzündeki sevgi dolu anlamı görünce bir kez daha sevinçle gülümsedi. İki genç göz göze geldiler.

Bu defa Ji Ah uzandı ve karşısındaki çocuğun dudaklarına tutku dolu bir öpücük kondurdu.

Min Woo’cuksa bu öpücüğe hazırlıksız yakalanmıştı: Şimdiye kadar olayları başlatan hep kendisi olmuştu; hatta şu ana kadar Ji Han’ın kendisine olan duygularından bile emin değildi. Ama şimdi, dünün utangaç çocuğu kendisini büyük bir sevgi ve şehvetle öpmüştü! Min Woo Ji Han’ın içinden çıkıveren bu ateşli sevgili karşısında bir an alıklaşsa da, kendini çabuk toparladı. Ve kendisini öpmüş, geri çekilmek üzere olan kızı tuttu, yeniden kendine doğru çekti ve onun öpücüğüne aynı biçimde karşılık vermeye başladı.

Şimdi iki genç dünkünden de daha ateşli bir biçimde öpüşüyorlardı. Ji Ah: “Tanrım, bu delilik!” diye düşünürken yakaladı kendini. “Ne yapıyorum ben böyle?! Biraz daha devam edersem kız olduğumu anlayacak!” Ama bir yandan da tuhaf bir biçimde artık hiçbir şeyi umursamaz haldeydi: “Ne olacaksa olsun,” diye geçirdi içinden. “Artık umrumda değil… Ne olacaksa olsun…”

O sırada Min Woo boğuk bir inilti çıkardı ve diğer şezlongda oturan kızı hızlı bir hareketle kendi kucağına çekti. Bu sırada ikisinin üzerindeki battaniyeler de kaymış, yere düşmüştü: Şimdi vücutları ince pijamaların üzerinden birbirine yaslanıyordu. Min Woo bir koluyla Ji Ah’nın sırtından kavradı, onu iyice kendisine doğru çekti.

“Ji Han…” diye fısıldadı öpücükler arasında. Ji Ah bir an için korkuyla kasıldı: Evet, işte anlamıştı!

Ama birdenbire, genç kız ne olduğunu bile anlayamadan pençe gibi bir el koluna yapıştı ve onu fırlatır gibi çekip ayağa kaldırdı. Ji Ah gözlerini açar açmaz nereden geldiğini bile anlayamadığı bir tokat yüzünde patladı!

“AHHH!”

“BABA!” Ji Ah’nın çığlığı, Min Woo’nun haykırışına karışmıştı. Ji Ah bahçedeki çimenler üzerine yanağında feci bir sızıyla düşerken orta yaşlı adamın Min Woo’nun yakasını kavradığını dehşetle fark etti: Cha Kyu Won, gözlerinden ateş saçar gibi bakıyordu:

“BU NE REZALET??!!!” diye kükredi! “Min Woo, sen ne halt ettiğini sanıyorsun, ha?!”

Min Woo birden sertçe silkindi, yakasını babasının elinden kurtardı. Ve hemen, yere düşmüş olan sevgilisinin başına koşturdu: “Ji Han! İyi misin canım?”

“Bunu nasıl yaparsın?! Aile şerefimizi ayaklar altına aldın!” diye kükredi Cha Kyu Won bir kez daha. Hızlı adımlarla yürüyüp oğlunun yanına geldi, elindeki tomarı tokat gibi onun suratına çarptı: Min Woo, yere saçılan kağıt tomarının bir sürü fotoğraf olduğunu hayret içinde fark etti. Kendisinin… ve Ji Han’ın fotoğrafları… Dün gece, arabaya yaslanmış öpüşürlerken çekilen fotoğraflar…

“Cha Min Woo! Bu rezil ilişkiye derhal son vereceksin, yoksa!…” diye haykırdı Cha Kyu Won. “Yoksa!…”

Min Woo başını kaldırdı, ve babasının bir kaya sertliğinde bakan acımasız gözleriyle göz göze geldi. Kyu Won, şu anda her türlü kötülüğü yapabilirmiş gibi görünüyordu…

-On Birinci Bölümün Sonu-

Onuncu Bölüm: “Ben seninle birlikte yok olmaya da razıyım…”

Moon and Sun – Back in Time

Sarayın önündeki büyük meydanın tam önünde, ayakta dikiliyordum. Tam karşımda, büyük bir halk yığını var. İnsanlar büyük bir merak ve korkuyla bekliyor. Ortalık mahşer yeri gibi; konuşanlar, bağıranlar, ağlayanlar… “Olamaz, bu gerçek olamaz değil mi?” “Kral bunu kendi gelinine nasıl yapar?!” “Sadece gelini değil, aynı zamanda yeğeni de!” İnsanlar olup bitenlere inanamıyor.

Ben de öyle…

Görevimin gerektirdiği gibi hiç kıpırdamadan dimdik durup delici gözlerle karşımdaki kalabalığı süzerken aslında gerginlik ve üzüntüden oluk oluk terliyordum. Bu olanlara ben de inanamıyorum. Büyük bir kabusun içinde gibiyiz, her şey gerçek olamayacak kadar korkunç! Ama ne yazık ki… hepsi gerçek…

Prens Bongrim’in bile bütün çabalarına, tüm dil dökmelerine rağmen engelleyemediği korkunç bir olay gerçekleşmek üzere… 

Ve kabusu daha da dayanılmaz yapmak üzere, uzaktan onun geldiğini görüyorum…

İnsanlar onu ve annesini taşıyan taht-ı revanı görünce saygıyla iki yana açılıyorlar. Taht-ı revanı taşıyan dört hizmetli ilerliyor, tam meydanın kenarında, merdivenlerin başladığı noktaya kadar gelip duruyorlar. Taht-ı revan indiriliyor, içeriden solgun yüzlü iki kadın çıkıyor: He Ran… ve annesi.

İkisi de o kadar solgun ki her an yere yığılıverecek gibi görünüyorlar. Ama asaletlerini hiç bozmadan ilerliyor, meydanın en önüne kadar geliyorlar. O sırada He Ran’la göz göze geliyoruz.

Ama o, hemen gözlerini kaçırıyor…

Kalbime sivri uçlu bir bıçak saplanır gibi oluyor: Benden nefret etmekte haklı, hem de yerden göğe kadar haklı! Ne demiştim ona? “Ben, kraliyet töre bakanı Cha Im Woon’un oğlu Cha Jong Hwa, size burada şerefim üzerine yemin ediyorum ki, sizi ve hanedan üyelerini uğursuz bir kaderden korumak için kanımın son damlasına kadar savaşmaya hazırım!”

Ama… tutamadım sözümü…

Onu, ve ailesini koruyamadım…

Tam o anda kalabalık dalgalanıyor ve insanlardan bir uğultu yükseliyor: Sarayın büyük demir kapıları ardına kadar açılıp kolları zincirlenmiş tutsak beliriyor, muhafızlar arasında meydana getiriliyor.

He Ran’ın annesinin fenalaştığını, He Ran’ınsa onu düşmekten korumak için son anda koluna yapıştığını fark ediyorum. İçim o kadar eziliyor ki, onların yanına doğru koşmamak, görevimin başında kalabilmek için bütün gücümü sarf edip başımı çeviriyorum.

Tutsak prenses çok, çok yorgun görünüyor… Yüzü kireç gibi bembeyaz… Günlerdir yemek yemediği belli… Anlaşılan o ki, umrunda da değil. Eşini kaybettikten sonra hayata küsmüş, kaderini kabullenip ölümü bekliyor… Okçuların hedefi olan yere yöneltilip elleri kenardaki tahtalara bağlandığında hiç itiraz etmiyor. Sanki şimdiden bambaşka bir âlemde gibi…

Aynı anda saray kapıları bir defa daha açılıyor ve yaşlı kral maiyetiyle birlikte dışarı çıkıyor. Kralın biraz arkasında yürüyen Prens Bongrim’le göz göze geliyoruz. Zavallı arkadaşım bana umutsuz bir yüzle bakıyor: Anlaşılan o ki, kralı bir türlü ikna edememiş. Acıyla yutkunuyorum.

Kralın çıkışı ile birlikte kalabalıkta bir uğultu daha yükseliyor. Herkes heyecan ve korku içinde: Bütün bunlar gerçekten yaşanıyor olabilir mi?! Kral, kendi yeğenini, ölen oğlunun eşini, hem de böyle bir yöntemle tüm halkın gözleri önünde idam mı ettiriyor gerçekten?! Kimse bir şey demiyor ama herkesin beklentisi son anda kralın: “Prenses Hee Jin’i bağışlıyorum… Kendisi oğlumun bana emanetidir,” demesi yönünde.

Oysa yaşlı kralın gözleri bir kaya kadar sert bakıyor:

“Vatana ve kralına ihanet edenlerin sonu böyle olur!” diye kükrüyor. “Yapan kim olursa olsun, ihanet suçu asla affedilemez! Bugün burada gördükleriniz, törenin hükmü karşısında en üst düzeydeki soyluların bile dokunulmaz olmadığının bir göstergesidir!”

O sırada Bongrim’in krala yaklaştığını görüyorum. Arkadaşım büyük bir saygıyla kralın önünde eğiliyor:

“Majesteleri! Ne olur bu seferlik affetseniz… Benim, oğlunuz veliaht prensin hatırı için yengem Prenses Hee Jin’i affederseniz, beni ve tüm Chosun halkını berhudar etmiş olursunuz…”

Kalabalıktan onaylar gibi mırıltılar yükselirken kral:

“ASLA!” diye kükrüyor! “O kadın beni cinayetle suçladı! Bir kul, kralına nasıl böyle bir ithamda bulunabilir?? Üstelik arkamdan işler çevirdi, cinayeti araştırmaya kalktı… Bana karşı kurulan bir komplonun başı, bu hain kadındır! O yüzden bağışlanması söz konusu bile olamaz!”

Ve bu sözleri söyledikten sonra komutana sert bir hareketle işaret veriyor: Komutan emrindeki okçulara dönüyor: “Herkes yerini alsın! Hazır! Nişan al… Atın!”

Bongrim’in umutsuz bakışları ve kalabalığın soluğu kesilmiş sessizliği arasında havada uçan okların ıslık gibi sesi duyuluyor:

“Pat!” “Pat!” “Pat!”

Ve genç kadının göğsünde son bulmaları sadece bir saniyede gerçekleşiyor… Ama o sırada, ve hemen sonrasında oluşan sessizlik, asırlar sürüyor sanki…

Ve sessizliği bir kadın çığlığı yırtıyor:

“HEE JIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIINNNNNNNNNNNNNNNNNN!!!!!”

Prensesin yaşlı annesi feryatlar ederek kanlar içindeki kızına doğru bir hamle yaparken He Ran onu güçlükle zapt ediyor. Zavallı sevdiğimin gözleri ıpıslak, bir yandan yağmur gibi yaşlar dökerken, bir yandan da acıdan çığlıklar atan annesine engel olmaya çalışıyor. Yaşlı kadın daha fazla dayanamayıp acıdan iki büklüm olmuş halde yere yığılırken ben de kendime daha fazla engel olamıyorum. Görevmiş, sorumlulukmuş, her şeyi bir kenara fırlatmaya hazır, He Ran’a doğru koşmak üzere bir hamle yapıyorum.

“HAYIR!”

Birdenbire, birisi kolumu sıkıca tutup gitmeme engel oluyor. Şaşkınca bakışlarımı bu kişiye çevirince onun en yakın arkadaşım Ha Rim olduğunu görüyorum. Ha Rim, her zamanki şakacı tavrının aksine çok ciddi bir biçimde bakıyor bana. Gözlerinden ateş saçar gibi bakıyor. “Hayır…” Onun kararlılıkla bakan gözleriyle göz göze geliyorum, ve kaslarım gevşiyor: Ha Rim, haklı… He Ran’ın yanına gidersem bu her şeyi daha da berbat etmekten başka bir işe yaramaz… Oysa şimdi prenseslerinin idamını izlemiş olan halk, patlamaya hazır bir bomba gibi… Onların sakince dağılmasını sağlamak benim görevim…

Kalbime kırık cam parçaları batarken zavallı sevgilimi tüm acısıyla baş başa bırakıp arkamı dönüyor, gözlerimde yaşlarla, meydanın öteki ucuna, halkın olaysız biçimde dağılmasını sağlamak üzere ilerliyorum…

*********************************************

Min Woo o gün sette hiç olmadığı kadar dalgındı. Bir gece öncenin akşamdan kalmalığını henüz üzerinden atamamıştı. Asistan kızlardan birinin:

“Buyrun efendim, kahveniz,” diye uzattığı kahveyi hafif bir teşekkür kelimesi mırıldanarak aldı. Ve hemen başına dikti: Ayılması ve kendini işe konsantre olmaya zorlaması gerekiyordu…

Ama aklı Ji Han’la dopdoluyken bunu nasıl yapabilecekti, doğrusu bilmiyordu…

Dün gece alkolün verdiği tatlı vurdumduymazlık yerini yeniden kaygılarla dolu bir gerçekliğe bırakmıştı. Min Woo dün geceki duygularını ne yazık ki hâlâ tüm canlılığı ile hissediyordu: Şoförüne karşı hissettiği o yoğun duygular… Ama şimdi ayık kafayla düşününce bunun durumu çözmek yerine iyice karmaşıklaştırdığını fark ediyordu: Acaba piyasadaki diğer gay aktörler gibi undercover mı yaşamak zorunda kalacaktı? Kore toplumu örneğin Japonya ya da Amerika gibi değildi; bir erkeğe ilgi duyduğu anlaşılırsa piyasadan tamamen dışlanabilirdi! Ayrıca… Min Woo Ji Han’dan hoşlanıyordu da, çocuk kendisi hakkında ne düşünüyordu bakalım? Daha gay olduğu bile belli değildi; hatta Hyo Rim haklıysa bir kız arkadaşı bile olabilirdi! Min Woo kaşlarını çatıp kahve kupasını öfkeyle önündeki sehpaya çarpar gibi bıraktı. Ve içini çekip önündeki senaryo metnine uzandı…

Yaklaşık beş saatlik duraksız çalışmadan sonra Min Woo’nun pili tamamen bitmişti. Yönetmenin “kestik!” demesiyle birlikte az önceki enerjik hali bir elbise gibi üzerinden sıyırdı, yorgun bir nefes verdi. Kendisine uzatılan havluyla terini silerken yönetmenin “İyi işti Min Woo-şi!” diye kendisini tebrik etmesini donukça gülümseyerek hafif bir baş selamıyla cevapladı. Bu sırada oyunu kameraların arkasından izleyen Soo Hyun onun ve hemen yanında asistanlardan birinin verdiği suyu başına dikmiş içen Hyo Rim’in yanına gelmişti:

“Tebrikler Min Woo, Hyo Rim-şi, ikiniz de bir harikaydınız,” diye gülümsedi menajer. Sonra ikisinin birden ortasına geçip gülümseyerek fısıldadı: “Bu arada bu akşam ikiniz için Seoul Tower’daki lüks restoranların birinde rezervasyon yaptırdım; unutmadınız değil mi? Biliyorsunuz ki birlikte yemek yemeniz ve dostluk mesajı vermeniz dizinin promosyonu için harika bir reklam olacak!”

Hyo Rim tatlılıkla gülümsedi: “Siz hiç meraklanmayın, elbette unutmadım Soo Hyun-şi… Orada olacağız, değil mi Min Woo?” Min Woo ise somurtarak homurdandı, bu emrivakiden hiç mi hiç memnun değildi. Ama Soo Hyun sinirli bir sırıtışla onun omzunu sıkınca “Tamam beee…” diye mırıldandı. Bu türden dostluk, hatta flörtleşme gösterilerine mecbur olduğunu biliyordu; en azından dizi bitene kadar. O yüzden somurtarak Soo Hyun ve Hyo Rim’e döndü: “Saat sekizde orada olacağım… Ama o zamana kadar beni rahat bırakın tamam mı, eve gidip dinlenmek istiyorum!”

Tam o anda, stüdyonun giriş kapısında tiz bir ses çınladı:

“MİN WOO-Şİİİİİİİ!!! Açın kollarınızı, en büyük hayranınız geldi!!!”

Min Woo’nun gözleri inanmazlıkla irileşti: “Owww, yooo!” (Yalan Dünya – Çağatay sesiyle okuyunuz 😛 ) Gerçek hayattaki kabusu, dev deniz anası Sun Ah, nasıl olduysa buraya da girmişti! Onu uzaktan seçmiş olan genç kadın neşeyle elindeki pinik sepetini işaret edip bağırdı:

“Size kedi balığı getirdim! Kendi ellerimle pişirdim, şimdi de kendi ellerimle yedireceğim, hu huuuu!”

Min Woo telaşla Soo Hyun’a döndü: “Hyung, ben hemen burdan uzuyorum! Sun Ah’yla sen ilgileniyorsun tamam mı? Hadi eyvallah!” Ve genç kadını hiç işitmemiş gibi arkasını dönüp kulise doğru koşturdu. Hyo Rim şaşkınca Soo Hyun’a baktı:

“Bu kadın da kim, Soo Hyun-şi?”

“Min Woo’nun şoförünün ablası,” dedi Soo Hyun canı sıkkın bir biçimde. Geçen sefer Sun Ah’nın elinden zor kurtulduğunu unutmamıştı; üstelik şimdi işi daha da zor görünüyordu:  Sun Ah kendisini engellemeye çalışan set görevlilerini iki hamlede sağa sola itmiş; Min Woo’nun az önce dikildiği yere doğru koşturmuştu. Soo Hyun’un yanına gelince:

“Min Woo-şi nereye kayboldu?! Yoksa onu siz mi içeri yolladınız??” dedi adamı azarlar bir sesle. “Onunla konuşunca sizi de şikayet edeceğim Soo Hyun-şi! Geçen sefer bana “ben seni ararım” diye söz verdiniz, ama ne aradınız ne sordunuz! Ayıp ayıp, aaa!”

“Bildiğiniz gibi çok yoğun çalışıyoruz; ama bir fırsatını bulunca arayacaktım,” dedi Soo Hyun zoraki gülümseyerek. İçindense: “Seni arayacağımı söylemesem o gün beni bırakacağın yoktu ki cadaloz kadın!” diye geçiriyordu. Sun Ah dudak büktü:

“Beni yemeğe çıkaracağınıza söz vermiştiniz… Hem kariyer fırsatlarını da tartışacaktık…” Sonra birdenbire aklına gelen şeyin heyecanıyla bağırdı: “Oh, bu arada fark etmedim sanmayın: Kökler’in geçen haftaki bölümünde Ji Ah’yı da oynatmışsınız; hem de Çinli prenses rolünde!!! O role ablası olarak ben daha çok yakışmaz mıydım haa, şu endamıma, şu güzelliğime bakın!” Sun Ah böyle deyip havalı havalı poz verirken Soo Hyun’sa:

“Ehehe, elbette orası kesin de, o sahneler çekilirken biz daha tanışmamıştık,” diye zorlukla sırıttı. İç sesi ise “ne prensesi ulan, seni ancak büyücü cadı olarak oynatırım ben beee!” diye bağırıyordu.

Aynı anda ikilinin atışmalarını keyifle dinleyen Hyo Rim’in gülümsemesi dudaklarında dondu.

Ji Ah…

Sun Ah Ji Han değil, Ji Ah demişti… Ve Ji Ah’nın prenses rolünde oynadığını söylemişti… Hyo Rim şaşkınlıkla nefesini tuttu: Tüm bunlar ne demek oluyordu?!

Yoksa… yoksa Min Woo’nun şoförü…

Hyo Rim birdenbire sert bir hareketle arkasını döndü, hızlı adımlarla yürüyerek odadan çıktı. Genç kızın kaşları ciddiyetle çatılmıştı: Bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı…

*********************************************

Min Woo üstünü değiştirip kendini stüdyonun dışına attığında derin bir nefes aldı. Ji Ah her zamanki gibi onu arabasının içinde bekliyordu. Genç yıldızın halini görünce tatlılıkla:

“Çok yorgun görünüyorsunuz… Hemen eve gidiyoruz değil mi efendim?” diye sordu.

Min Woo bir an durakladı. Sızım sızım sızlayan eklemleri, eve gidip akşam yemeği saatine kadar dinlenmeyi delice istiyordu. Ama öte yandan… Genç adam şoförünün profilden görünen beyaz boynuna kaçamak bir bakış attı. Sonra gözlerini camdan dışarı çevirdi, ilgisiz olmaya çalışan bir sesle:

“Hayır…” diye mırıldandı, “Bugün hava çok güzel… Şöyle dışarıda, mümkünse pek fazla insan olmayan bir yerde biraz dolaşmak istiyorum…”

Ji Ah bir an düşündü: Pek fazla insan olmayan bir yer… Tereddütle patronuna döndü:

“Şeyyy, şehir dışına çıkabiliriz ama bilmem ki ister misiniz? Kuzey doğuya doğru, okyanus kenarında çok güzel piknik yerleri, kırlık alanlar biliyorum ama yol en az bir-bir buçuk saat sürer…”

“Olsun, gidelim,” dedi Min Woo hevesle. “Hadi vakit kaybetme, gazla bakalım!”

“Siz nasıl emrederseniz!” dedi Ji Ah ve gazı kökledi.

Katzenjammer – Demon Kitty rag 

Yaklaşık bir buçuk saat sonra iki genç kendilerini küçük bir kasabanın çarşısında dolaşırken buldular. Ji Ah bildiği dağ yollarında bisikletle dolaşmayı teklif etmiş, bu öneri Min Woo’nun aklına yatınca da genç kız direksiyonu en yakın kasabaya doğru kırmıştı. Bisiklet kiralayacak bir dükkan ararlarken kendilerini bir insan kalabalığı içinde bulunca şaşkına döndüler. Ama Ji Ah durumu anlamakta gecikmedi; az ötede kasaba meydanının girişine asılmış bir afişi işaret etti:

“Bugün burada panayır varmış… Kalabalık o yüzden olmalı…”

Min Woo’ysa sıkıntıyla yüzünü buruşturdu: “Olamaz yaa! Şimdi burda biri beni tanırsa bütün kasabaya imza dağıtmak zorunda kalırım!”

Ji Ah düşünceli düşünceli: “Evet ya… Böyle bir sorunumuz var, değil mi…” diye mırıldandı. Ama hemen sonra, az ilerideki bir dükkan gözüne ilişti. Genç kızın bir anda gözleri parladı, Min Woo’yu kolundan tuttu:

“Gelin benle! Bir fikrim var!”

Az sonra Min Woo başında bir peruk, gözlerinde güneş gözlüğü ve pantolonunun üstüne giydiği kocaman bir etekle dükkandan çıktığında Ji Ah eseriyle gurur duyuyordu! Sırıtarak Min Woo’ya baktı:

“Bayan olmak size çok yakıştı Min Woo-şi!”

“Kes sesini,” diye homurdandı Min Woo. Altındaki uzun eteğe yüzünü buruşturarak baktı, neyse ki etek ayakkabılarını saklıyordu da çıkarması gerekmemişti; yoksa bu Ji Han utanmadan kendisine topuklu ayakkabı giymesi için de ısrar ederdi! İçini çekip şoförüne döndü: “Hadi bir an önce bisiklet kiralayıp çıkalım bu kasabadan!”

Böylece sağa sola bakarak kasabanın çarşısında yürümeye başladılar. Ji Ah sağlı sollu tezgahların kurulmuş olduğu bu yol boyunca kız kılığındaki Min Woo’nun yanında yürürken sırıtmadan edemiyordu: Dışarıdan bakan biri kadın olanın kendisi, erkeğinse yanındaki uzun saçlı güzel hatun olduğunu asla anlayamazdı! Ji Ah kendi kendine hınzırca sırıtırken hemen yanından geçtikleri tezgahın başındaki yaşlı kadın:

“Güzel kızı bulmuşsun, gülersin tabii di mi köftehor!” diye laf attı ona. “Gel de madem güzel sevgiline hoş bir takı al!”

Ji Ah sırıta sırıta tezgâha yaklaştı. “Nelerin var bakalım ajumma?” diye sordu yaşlı kadına. Kadın: “Ooo, neler yok ki, bak rengarenk kolyelerim, bileziklerim var…” diye tezgahtakileri işaret etti. Ji Ah bakınca ışıl ışıl parlayan rengârenk taşlı kolyeleri, bilezikleri gerçekten beğendiğini fark etti. Bir an düşündü, akşam Young Hee’nin doğumgününe davetliydi, doğru dürüst bir hediye almaya fırsatı olmamıştı, o halde bunlardan birini neden almıyordu? Böyle düşünüp neşeyle mavi bir bilekliği işaret etti:

“Tamam, şunu alıyorum ajumma! Ne kadar?”

“Sevgiline beğenip beğenmediğini sormayacak mısın?” dedi kadın yan gözle Min Woo’ya bakıp. Min Woo’ysa o sırada tam bir tikky hatun gibi eliyle kendini yelpazelemek ve gözlerini iri iri açarak oflayıp puflamakla meşguldü: Şuradan bir an önce kurtulsalar iyi olacaktı!

“Hadi ama Ji Haaaan, n’apıyorsun sen orda??” dedi sabırsızca. Ji Ah alelacele yaşlı kadına döndü:

“Sen hemen paket yap şunu ajumma, bizim hatun biraz kaprislidir de! Şimdi beni beklettin diye triplerden triplere koşar…”

Böyle deyip hemen uzatılan kolyeyi aldı, parasını verdi ve Min Woo’nun yanına koşturdu. Hâlâ ikisini izleyen yaşlı kadına rol kesmek için Min Woo’ya sevimlice sırıttı:

“Geldim işte hayatım! Haydi gidelim!”

Ve şaşkın Min Woo’yu çekiştirerek, bir yandan da kıkırdayarak panayır alanında ilerletmeye koyuldu. Biraz uzaklaşınca Min Woo’nun bir şey sormasına fırsat kalmadan:

“Ajumma ikimizi sevgili sandı!” diye güldü, “Size kolye aldığımı sanıyor! O yüzden öyle davranmak zorunda kaldım, kusura bakmayın…”

“Ha… Tamam…” dedi Min Woo şaşkınca. Bir an durdu, sonra merakla sordu: “Peki kolyeyi kime aldın?”

“Ha, akşam yakın bir arkadaşımın doğumgünü partisi var da… Ona aldım,” dedi Ji Ah umursamazca. Min Woo durakladı ve yan yan şoförüne baktı: Yoksa… Ji Han’ın kolye aldığı kişi, Hyo Rim’in bahsettiği şu kız arkadaş olabilir miydi? Genç yıldız tam ağzını açıp sormak üzereyken Ji Ah heyecanla ilerideki bir dükkanı işaret etti: “Oh! İşte bisikletçi şurda! Haydi Min Woo-şi, bir an önce alalım bisikletlerimizi!”

“Ta-tamam!” dedi Min Woo şaşkınca ve kendisini sürükleyen kızın hızına yetişmek için koşturmaya başladı. Ama bu uzun etekle koşmak da çok zor oluyordu canım, bacaklarına dolanıp duruyordu! Ji Ah gülmesini zor bastırarak patronuna baktı: Onu bu halde görmüştü ya, artık gözü açık gitmeyecekti!

*********************************************

Hyo Rim büyük bir hayretle derin bir nefes verdi: Gözlerini ekrandaki kızdan ayıramıyordu.

Az önce Kökler dizisinin ikinci bölümünü izlemeye başlamış; bölümde Çinli prenses rolü oynayan kızın sahnelerini elleri titreyerek arayıp bulmuştu. Kızın yüzünün tam olarak göründüğü yerde görüntüyü dondurdu. Ve kanının donduğunu hissetti:

Evet: Ekrandan kendisine gülümseyerek bakan yüz, aşırı makyajlı ve uzun saçlı bir perukla da olsa, Ji Han’a aitti…

*********************************************

The Classic OST – Me To You, You To Me

“Ama çok yavaşsın Ji Han, eğer bu hızla sürmeye devam edersen hava kararınca ancak tepede olacağız! Üstelik akşam yemeği için Seul’e dönmem gerekiyor biliyorsun!”

Ji Ah gıcık olmuş bir biçimde dişlerini sıktı ve homurdandı: “Sizin de pedal çevirmeniz gerekmiyor mu efendim??”

“Bu etekle çeviremediğimi söyledim ya! Etek pedallara dolanıyor,” diye dudak büktü Min Woo. Ji Ah dişlerini gıcırdattı: “Artık şehir merkezinden oldukça uzaktayız efendim, peruktan ve etekten kurtulabilirsiniz…” Ama Min Woo: “Olmaz, riske atamam…” deyince içinden Min Woo’yu kadın kılığına sokma konusundaki dâhi (!) fikrine sövmeye başladı!

Zavallı Ji Ah’cığın şanssızlığı bisikletçide sadece çift bisikletleri kalmış olmasıydı: Genç kız tek direksiyonlu iki oturaklı bu bisiklette mecburen öne oturmuş, ama Min Woo’nun tembelliğini hesaba katamamıştı. Şimdi döne döne yükselen kır yolunda kendi ağırlığı yetmiyormuş gibi bir de Min Woo’yu taşımak fazlasıyla zordu! Ji Ah: “Bu ay maaşımı çifte maaş istesem yeridir,” diye geçirdi içinden, “Bu herif yüzünden fıtık olucam lan!”

Neyse ki Ji Ah’nın pili bitmek üzereyken güzel manzaralı bir yer bulup durabildiler. Min Woo kuru dalların ve yaprakların kapladığı yere oturmadan önce şöyle bir burun kıvırdı, Ji Ah’nın oturması için yere bir şeyler sermesini bekliyordu. Ama şoförünün yorgunluktan sereserpe yere serildiğini görünce içini çekip beklemekten vazgeçti, genç kızın hemen yanına oturuverdi. Sağına soluna bakındı, sonra yüzünü buruşturarak kafasındaki peruğu çıkardı: “Pöfff, şu kirli şeyi de kafama taktım ya…”

“Merak etmeyin, ölmezsiniz…” diye mırıldandı Ji Ah. Şu anda hiç kapris çekecek durumda değildi.

Min Woo da peruğu ve eteği çıkarmış, onun yanına uzanmıştı. Şoföründen yana kaçamak bir bakış attı: Acaba ona kız arkadaş meselesini sorsa mıydı?

Bir süre iki genç de sustular. Sonra Min Woo çekingence:

“Bu arada… Akşam doğumgünü partisine gideceksin öyle mi?” diye söze başladı. Ji Ah’dan uykulu bir: “Hıhı…” geldi. Min Woo yerden bir parça ot kopardı, onu elinde evirip çevirmeye başlarken:

“Bu arada… geçenlerde başıma garip bir olay geldi. Sana anlatmadım ama geçen gün Hyo Rim’le birlikte asansörde kaldım ben, biliyor musun? İşte o gün Hyo Rim çok tuhaf bir şey anlattı: Seni bir kızla beraber 51 Cafede gördüğünü söyledi. Söylediğine göre çok samimi gibiymişsiniz. Hatta senin kız arkadaşın olduğunu iddia etti ama ben tabii Ji Han’ın kız arkadaşı olsa ben bunu bilirdim dedim. Yani tamam, her şeyini bana anlatman gerektiğini iddia etmiyorum ama sonuçta ben çalışanlarıma arkadaş gibi davranan bir patronum, sen de beni samimi bulup anlatırsın diye düşündüm. Kız arkadaşın ya da erkek arkadaşın varsa bunu anlayışla karşılarım.” Sonra birden durdu, heyecanla ekledi: “Öhöm, yanlış anlama sakın, erkek arkadaş derken bir şey ima ediyor değilim, yani bunlar doğal-”

Min Woo’nun sözü yarıda kaldı: Soluna doğru dönüp yanında yatan çocuğa bakınca Ji Ah’nın çoktan uyku moduna geçmiş olduğunu görmüştü. Min Woo uyuz bir biçimde yüzünü buruşturdu: Lan! Bir saattir boşuna mı çene çalıyordu??

Sonra “neyse…” der gibi bir ifadeyle hafifçe yerinde doğruldu, elindeki kuru ot parçasını Ji Ah’nın yüzüne yaklaştırdı. Ji Ah burnunu kırıştırdı ama uyanmadı. Min Woo’nun muzipliği tutmuştu, elini başının altına destek yapıp diğer elindeki otla kızın burnunu gıdıklamaya başladı. Zavallı Ji Ah eliyle sinek kovar gibi hareketler yapıp uykuya devam ettikçe Min Woo neşeyle kıkırdıyordu. Bir yandan da Ji Ah’nın güzel yüzüne yeniden hayran olmadan edemiyordu; bir erkek için ne kadar güzel bir yüzdü bu! Bu düzgün burun, bu dolgun dudaklar estetik olabilir miydi acaba? Min Woo anlamak istercesine Ji Ah’nın yüzüne iyice yaklaştı, saçları onun yüzüne değdi…

Birdenbire Ji Ah’nın gözleri “winkkk!” diye açıldı ve genç kız ani bir refleksle burnunu kendi burnuna dayamış olan Min Woo’yu alaşağı etti!

Şimdi Min Woo yerde yatıyor, Ji Ah onun tepesinde faltaşı gibi açılmış gözlerle ve hızlı hızlı soluyarak neler olduğunu kavramaya çalışıyordu. Min Woo’nun da gözleri korkuyla açılmıştı, genç çocuk panikle kekeledi:

“Ji-Ji Han! B-benim ben! Kötü bir niyetim yoktu!”

Ji Ah o anda kendine geldi, çocuğun yakasını kavrayan elleri gevşedi: “Ah, özür dilerim Min Woo-şi, ben-”

Ama genç kızın sözü yarım kaldı: Hemen arkalarından cırlak bir ses:

“Püüüüüü, utanmaz arlanmaz adi adamlar! Ormanın ortasında işi pişirmeye utanmıyor musunuz terbiyesizlerrr??!!” diye çınladı.

Ji Ah ve Min Woo şaşkın gözlerini sesin geldiği yöne çevirdiklerinde elinde koca bir merdaneyle orta yaşlı bir köylü kadının kendilerine doğru koşarak geldiğini gördüler. Kadın bir yandan da bağırmaya devam ediyordu: “Püüüü, ahlâksız herifler! Şehirler yetmedi, şimdi de bizim köyümüze mi dadandınız pis homolar!”

“KAÇ, KAÇ, KAÇ!” Min Woo Ji Ah’nın koluna yapışıp panikle yerinden fırladı, iki genç kendilerini bisikletin üzerine zor attılar! Min Woo bu defa öne geçmişti, pedallara yüklenirken:

“Sıkı tutun Ji Han!” diye bağırdı. Ve tüm gücüyle pedallara asıldı! Bisiklet hızla yokuş aşağı inmeye başlarken kızgın kadının yanından geçtiler, kadın merdaneyi şöyle bir salladı ama neyse ki isabet ettiremedi! Min Woo zafer dolu bir çığlık attı:

“Hahaha! O işler öyle kolay değil cadı kadın!”

“Min Woo-şi, dikkat! Önünüze bakın!” diye bağırdı Ji Ah. Neyse ki Min Woo önündeki tümseği zamanında gördü ve bisikleti kurtarmayı başardı. Sonra Ji Ah’ya bakıp bir defa daha neşeyle bağırdı:

“Vuhuuuuuuuuuuuuu! İşte budur! İşte bu, Ji Han!”

“AAAAGHHH, ÖNÜNE BAK ÇOCUUKKK!” diye bağırdı Ji Ah yine. Artık saygıyı-maygıyı bir tarafa bırakmıştı, bu genç yaşında buralarda ölmek istemiyordu!

Beyaz bisiklet Ji Ah’nın çığlıkları, Min Woo’nun kahkahaları arasında dağ yollarından hızla inerken Seul’ün kuzeyinde güneş batmaya başlamıştı…

*********************************************

“Evet arkadaşlar, bu kadar görüntü almak yeter… Şimdi lütfen genç çiftimizi rahat bırakalım…” dedi Soo Hyun ve deminden beri yemek masasındaki Min Woo ile Hyo Rim’i fotoğraflayıp duran onlarca muhabiri dışarı çıkardı. Kendisi de çıkıp kapıyı ardından çekerken ikisine göz kırptı: “Haydi size afiyet olsun!”

Onların çıkışından sonra Min Woo derin bir soluk aldı ve yüzündeki sahte gülümsemeden kurtuldu. Hiçbir şey demeden önündeki yemeği didiklemeye başladı. Hyo Rim’se düşünceliydi. Genç kız, sabahtan beri beynini kemirip duran düşüncelerle boğuşuyordu. Yemeğine yumulan Min Woo’ya kaçamak bir bakış attı: Min Woo şoförünün kadın olduğunu bilmiyordu galiba, değil mi? Hyo Rim birlikte oldukları günlerden beri Min Woo’nun kadın çalışanları işe almadığını iyi biliyordu. O yüzden Min Woo’nun bu işten haberi olmasa gerekti… Ama öte yandan, genç adamın asansörde kaldıkları zaman “Ji Han’ın kız arkadaşı olamaz!” diye abartılı tepkiler vermiş olmasının da bir sebebi olmalıydı…

Min Woo ise aynı anda Ji Han’ın kendisini buraya bıraktıktan sonra gideceği partiyi düşünüyordu: Nedense bu parti işi aklına fena takılmıştı. Acaba Ji Han o hediyeyi gerçekten de kız arkadaşına mı almıştı? Normal arkadaş olan bir kızla bir erkek birbirlerine öyle kolyeymiş, yüzükmüş, almazlardı galiba; öyle değil mi?

Genç adam en sonunda çatalını masaya bıraktı: Yararı yoktu, kafasına bu iş takılmışken yemek bile yiyemiyordu. Birden ayağa fırladı.

“Min Woo?? Ne yapıyorsun?”

Hyo Rim’in hayalkırıklığı yüklü sesini duyunca bir an düşüncelerinden sıyrılıp dünyaya döndü:

“Efendim? Haa, şeyy…” Omuz silkti Min Woo: “Ben daha fazla yemeyeceğim Hyo Rim, sen yemeklerin keyfini çıkar. Benim gitmem gereken bir yer var da…”

Böyle dedi ve kızın cevap vermesine bile fırsat bırakmadan hızlı adımlarla salonu bir baştan bir başa geçip gözden kayboldu. Hyo Rim olduğu yerde kalakalmıştı. Bir an, hayalkırıklığı ile dolan gözlerini Min Woo’nun kaybolduğu noktaya dikti. Sonra birden, ani bir hareketle kalktı, çantasına uzandı ve kendisi de Min Woo’nun kaybolduğu köşeye doğru koşar adımlarla ilerledi…

*********************************************

Ji Ah karaoke bara girdiği anda arkadaşlarını görmek için çevresini araştırıp dururken birdenbire iki kız hemen önüne damladılar:

“Hiiiii, Ji Aaaaah! Çok uzun zamandır görüşemedik, nasılsın canım benim??”

min hyung

min hyung

“Kısa saç sana çok yakışmış!” İki kız kendisine sarılıp şapır şupur öperlerken Ji Ah da: “Park Ha! Se Na! Sizi görmek ne güzel!” diye neşeyle cıvıldıyordu. Kızlar hemen onun kollarına yapıştılar, Ji Ah’yı kendi masalarına doğru çeke çeke götürürlerken konuşmaya devam ediyorlardı: “Ne iyi oldu da görüştük! Young Hee’nin doğumgünü olmasa üniversitedeki arkadaşlarla bir araya gelemeyeceğiz…” “Min Hyung kimle geldi tahmin bile edemezsin: Ha-neul!”

“Nasıll??? Yoo In Na’ya benzeyen ufaklık mı?” Ji Ah’nın ağzı açık kalmıştı. Park Ha gülerek “hişşşt, duyacaklar!” diye kıkırdadı, “Açıkçası ikisi çıkıyor mu çıkmıyor mu biz de hâlâ anlayamadık ama Min Hyung’un Ha Neul’a eskisinden biraz daha farklı davrandığı kesin…”

Park Ha ve Se Na birbirlerinin sözünü keserek neşeyle anlatmaya devam ederken Ji Ah yüzünde koca bir gülümsemeyle iyi ki gelmiş olduğunu düşünüyordu: Kızları aylardır, hatta belki yıllardır görmemişti; hayat koşuşturması içinde insan ister istemez kopuyordu arkadaşlarından… Young Hee sayesinde üniversite arkadaşlarıyla bir araya gelme fırsatı bulmuştu, ne iyi!

Birdenbire Ji Ah masanın ucunda oturan kişiyi gördü ve gülümsemesi dudaklarında dondu:

Kang Hyuk…

Aynı anda Kang Hyuk da gözlerini kaldırdı ve Ji Ah’yla göz göze geldi. Genç adamın yüzünden hafif bir tebessüm geçer gibi oldu. Başını hafifçe eğip kızı selamladı. Ji Ah’ysa o kadar şaşırmıştı ki selam bile veremeden öylece kalakalmıştı. Kang Hyuk’u burda görmeyi hiç mi hiç beklemiyordu!

“Ji Aaaaaaaahhh! N’aber tatlım??” Masanın diğer ucundan Young Hee rüzgar gibi koşturarak gelmiş, en sevdiği arkadaşına sarılmıştı bile. Sonra kızın ellerine yapıştı: “Pastaya yetişemeyeceksin zannetmiştim! Neyse ki geldin, o zaman hemen pastanın kesilmesine geçebiliriz!” Böyle dedi ve ortalıkta dolaşan garsonlardan birine işaret etti. Ji Ah ise kendini toparlamıştı, hemen arkadaşının kulağına eğildi:

“Kang Hyuk’u da mı davet ettin? Sadece üniversite arkadaşlarımız olacak zannediyordum…”

“O da üniversite arkadaşımız sayılır, aynı okuldan olmasak da birlikte az takılmadık,” diye cevapladı Young Hee. “Çağırmasam ayıp olurdu…”

Tam o sırada pasta geldi ve herkes alkışlamaya, neşeyle bağırıp çağırmaya başladı. Ji Ah da mecburen sesini kesip ortamdaki şamataya dahil olmak zorunda kaldı. Ama zavallıcık fena halde gerilmişti. Kang Hyuk’un olduğu tarafa bakmamaya çalışıyordu. Ortamdaki diğer insanlarla konuşup gülüşüyor, Kang Hyuk orda değilmiş gibi davranıyordu.

Ama çabaları boşunaydı: Pasta kesilip herkes bir köşede kendi dilimini yemeye başladığı anda birdenbire omzunun üzerinden bir ses:

“Ji Ah…” diye fısıldadı.

Taru – Me Too Flower OST

Ji Ah’nın tüyleri diken diken oldu. Hemen sağına soluna bakınıp kaçacak bir delik aradı; ama az önce çevresinde olan tüm arkadaşları başka köşelere dağılmışlardı. Ji Ah yerinden bile kıpırdayamadan Kang Hyuk onun kolunu tuttu ve yüzünü kendine doğru çevirdi. Ji Ah çaresizlikle derin bir nefes aldı. Yapacak bir şey yoktu. Cesur olmaya çalışarak bakışlarını kaldırdı ve Kang Hyuk’la göz göze geldi.

Ve genç kız birden üzüntüyle sarsıldı: Kang Hyuk ona öyle acıklı, öyle özlem dolu gözlerle bakıyordu ki… Üstelik genç adamın gözlerinin altı çökmüştü, sanki günlerdir uyumamış gibi görünüyordu. Yine de hafifçe, ama burukça gülümsedi Kang Hyuk:

“Nasılsın?”

“Ben… şey, iyiyim…” diye mırıldandı Ji Ah. “Sen… sen iyi misin peki?”

Kang Hyuk buna cevap vermek yerine acıyla gülümsedi. “Nasıl iyi olayım?” der gibi gülümsemişti. Ji Ah birden dostu için fena halde üzüldüğünü hissetti: Zavallı çocuk o günden beri kendini yiyip bitiriyor olmalıydı…

“Aslında ben… özür dilemek istemiştim,” dedi Kang Hyuk sonra. “Şey için… O gün olanlar için işte… Ben… aptalca davrandım. Ne olur bağışla beni…”

Böyle dedi ve başını önüne eğdi. Ji Ah’nın içi sızladı: Kang Hyuk’u böyle görmek isteyeceği son şeydi.

Ama…

Ji Ah bir an durdu, sonra elini uzattı ve Kang Hyuk’un kolunu tuttu.

Kang Hyuk hayret ve beklenti yüklü bakışlarla ona bakınca genç kız dudaklarını ısırdı. Utancından pembeleşmişti. Ama bunu konuşmak zorundaydı. Cesur olmaya çalışan bir biçimde:

“Bak…” dedi. “Ben aramızda bir tatsızlık olmasını istemiyorum, tamam mı? Eskisi gibi olmak istiyorum, her şeyi unutalım!”

Kang Hyuk ona ıstırap dolu gözlerle baktı. Sonra hafifçe başını eğdi.

“Ben… Ben bunu yapabileceğimi sanmıyorum… Özür dilerim…” diye mırıldandı ve arkasını dönüp yürümeye başladı.

Ama o sırada geri kalanlar karaokeye başlamış, seçilen şarkıyı kimin söyleyeceği tartışmaları alevlenirken gruptakilerden biri: “Bu şarkı tam Kang Hyuk’la Ji Ah’lık!” diye bağırınca herkes birdenbire aynı şeyi söylemeye başlamıştı: “Evet ya! Aynen öyle!” “Kang Hyuk, Ji Ah! Gelin, bu şarkıda düet yapmanız lazım!” “Haydi gençler!”

Min Hyung ve Park Ha koşturarak geldiler, şaşkınlık içinde neler döndüğünü anlamaya çalışan Ji Ah ve Kang Hyuk’un koluna girip ikisini de sahneye sürüklediler. Bu sırada Se Na hayretle olanı biteni izleyen Young Hee’nin kulağına eğilip:

“Bu ikisi hâlâ çıkmıyor mu? Bunca yıldır hepimiz aralarında bir şey olmasını bekleyip duruyoruz ama jetonları paraşütlüymüş, bir türlü düşmedi!” diye sırıttı.

Young Hee hayretle: “Ama onlar kanka!” deyince de Se Na kızın kafasına hafif bir şaplak atıp güldü: “Aman be Young Hee, sen oldum olası hep saftın zaten! Kanka ayağı ne ayağıdır bilirsin kızım, erkekle kızdan kanka olur muymuş??”

Young Hee duyduğu şeyin şokunu hazmetmeye çalışırken Ji Ah ve Kang Hyuk’sa ellerine tutuşturulan mikrofonlara hayretle bakmakla meşguldüler. Min Hyung neşeyle bağırdı:

“Hadi oğlum, bu şarkıyı hiç mi duymadınız?? Önce sen başlıyorsun Kang Hyuk!”

Jason Mraz – Lucky

Kang Hyuk şaşkınca başını salladı ve ekranda yazılı olan sözlere bakıp söylemeye başladı:

“Do you hear me / I’m talking to you / Across the water across the deep blue ocean / Under the open sky / Oh my, baby I’m trying”

Sonra Ji Ah sözü devraldı: “Boy I hear you in my dreams / I feel you whisper across the sea / I keep you with me in my heart / you make it easier when life gets hard”

Ve ikisi birden nakaratı söylemeye başladılar: “I’m lucky I’m in love with my best friend… Lucky to have been what I’ve been…”

Seyircilerden alkışlar, ıslıklar yükselmeye başladı: “Vuuuu! İşte buuu!” “Süpersiniz gençler!”

Ji Ah bir yandan şarkıyı söylemeye devam ediyor, bir yandan da hayretle Kang Hyuk’a bakıyordu. Şarkının sözlerini gerçekten de içinde hisseder gibiydi: Kang Hyuk “beni duyuyor musun, seninle konuşuyorum,” dediği anda onu ne kadar zamandır gerçekten duymadığını anlar gibi olmuştu. Sonra kendi sözleri gelmişti: “Ben seni rüyalarımda duyuyorum… Seni hep kalbimde saklıyorum… Hayat zorlaşınca onu kolaylaştırıyorsun…”

Ne kadar da doğruydu! Kang Hyuk şimdiye dek hep hayatını kolaylaştırmıştı…

Sonra… İkisi birden “şanslıyım ki en iyi arkadaşıma âşığım” diye söylemeye başlayınca Ji Ah kıpkırmızı olduğunu hissetti. Kang Hyuk da şaşırmış, sesi utangaç çıkmıştı bu bölümde. Ama seyirciler onları çığlık çığlığa alkışlamaya başlayınca Kang Hyuk yarı şaşkın, yarı mutlu gülümsedi. Ve ışıl ışıl gözlerle Ji Ah’ya baktı. Ji Ah da ona baktı. Ve kendisi de gülümsedi.

Evet, Kang Hyuk gibi bir dostu olduğu için çok şanslıydı… Aralarında her ne geçmiş olursa olsun, çok şanslıydı…

Ve şarkıyı daha güçlü bir sesle söylemeye başladı.

Tam da o sırada, Min Woo partinin yapıldığı mekâna gelmiş, kocaman, loş ve gürültülü barda Ji Ah’yı arıyordu. Sonra gözleri sahneye takıldı ve birdenbire gözleri hayretle açıldı.

Sahnede Ji Han… ve Kang Wook vardı! İkisi birbirlerine gülümseyerek düet yapıyorlardı. Söyledikleri şarkı ise…

Min Woo birdenbire dizlerinin titrediğini hissetti: “En iyi arkadaşıma âşık olduğum için şanslıyım” mı…

Genç adam öfke ve kıskançlıktan titremeye başladı. İçinden hınçla: “Ji Han… Sen bunu bana nasıl yaparsın??” diye bir düşünce geçti. Öfkeden kısılmış gözlerle sahneye baktı, sonra ani bir hareketle arkasını döndü, yürümeye başlarken cebinden telefonunu çıkardı.

Aynı anda Ji Ah ve Kang Hyuk da şarkının son notalarını tamamlamış, büyük tezahüratlar altında sahneden inmişlerdi. Ji Ah yanıbaşında: “Çok güzel söylediniz! Gerçek bir düet gibiydi!” diye kendilerini tebrik eden Park Ha ve Ha Neul’a utangaçça gülümseyip teşekkür etti. Sonra Kang Hyuk’a döndü. Şimdi biraz daha rahatlamıştı. Tatlılıkla gülümsedi:

“Güzel bir şarkıydı, benle paylaştığın için teşekkür ederim…”

“Asıl ben sana teşekkür ederim,” dedi Kang Hyuk. Genç adamın da gecenin başından beri ilk defa yüzünde bir rahatlama ifadesi belirmişti. Bir an durakladı, sonra cesaretini toplayıp Ji Ah’ya doğru bir adım attı:

“Ji Ah… Şeyy, eğer senin için de sakıncası yoksa biraz dışarı çıkıp ko-”

“Ah, bir dakika Kang Hyuk!” Ji Ah o sırada zır zır ötmeye başlayan telefonunu çıkardı ve yüzü buruştu. Arkadaşına döndü: “Min Woo-şi arıyor! Hemen cevap vermezsem ne kadar huysuzlanacağını bilirsin! Bekle, ben bunu dışarıda cevaplayıp hemen geliyorum…”

Genç kız böyle dedi ve telefonu açıp barın gürültülü ortamından dışarıya doğru ilerledi. Kang Hyuk bir defa daha, onun ardından bakakalmıştı…

Ji Ah bardan dışarı çıkıp telefonunu kulağına götürdü: “Alo? Alo?? Min Woo-şi?” Ancak karşıdan ses gelmiyordu. Ji Ah yüzünü buruşturup şaşkınca telefonu indirdi, ekrana baktı.

DBSK – Why Did I Fall in Love with You?

Tam o anda, arkadan birisi rüzgar gibi gelip koluna yapıştı ve kendisini çekiştirerek yürütmeye başladı! Ji Ah “n’oluyo yaa??” diyerek bu davetsiz misafirin yüzünü görmek için döndüğü zaman şaşkınlıktan ağzı bir karış açıldı:

“Min Woo-şi!”

“YÜRÜ!” Min Woo sert bir sesle bu tek kelimeyi söylemiş, sonra hırsla kızı çekiştirmeye devam etmişti. Ji Ah’yı çeke çeke binadan çıkardı, barın önüne park ettiği arabaya kadar yürüttü; sonra onu yan koltuğa oturtup şoför koltuğuna kendisi geçti! Gaza hırsla yüklendiğinde Mustang büyük bir homurtuyla ileri fırladı.

Aynı anda, biraz gerideki bir arabanın da farları yandı. Mustang’dekilerin haberi bile olmadan bu araba arkalarından takibe başladı…

Bu arada Ji Ah ise resmen aptallaşmıştı: Min Woo’ya ne diyeceğini bilemeden, korkuyla bakıyordu. Acaba ne yapmış da patronunu bu kadar kızdırmıştı? Min Woo burnundan soluyor, öfkeyle ileri bakıp son derece sert ve tehlikeli manevralarla kullanıyordu arabayı. Ji Ah korkuyla emniyet kemerini taktı ve çenesini kapattı. Çocuk bu haldeyken sorular sorup onu daha fazla kızdırmanın hiç gereği yoktu!

Yaklaşık on beş dakika sonra araba sert bir frenle Min Woo’nun malikânesinin önünde durdu. Min Woo arabadan inip kapıyı sertçe çarptı, sonra Ji Ah’nın kapısını açıp: “İn!” diye emretti. Ji Ah korkmuş gözlerle indi arabadan. Olabildiğince tatlı bir sesle:

“Efendim… bilmeden bir hatam mı oldu?” diye sordu. “Eğer ne hata yaptığımı söylerseniz, ben-“

“Ben gay değilim tamam mı!” dedi Min Woo birden onun sözünü keserek.

Bu laf o kadar alakasızdı ki Ji Ah yanlış duyduğunu zannetti: “Pardon, siz ne-“

“Sen gay olabilirsin! Hatta az önce gördüklerime bakılırsa kesinlikle öylesin!” dedi Min Woo sertçe. Genç adamın hâlâ öfkeden kaşı gözü seğiriyordu. Sonra bir an durdu. Başını yukarı doğru kaldırıp elini alnına götürdü ve sinirden gülmeye başladı. “Ah Tanrım… Bu olanlar öyle saçma ki..”

Ji Ah ise ne yapması, ne söylemesi gerektiğini bilememenin çaresizliği içerisindeydi. Ezik bir biçimde:

“Min Woo-şi, bakın ben gerçekten ne demeye çalıştığınızı anlamıyorum,” diye söze başladı, “Ben ne yaptım da sizi bu kadar kızdırdım? Lütfen bana doğru dürüst anlatır mısınız??”

Min Woo bunun üzerine başını indirdi, çocuğa döndü. Gözlerini kısıp öfkeyle baktı şoförüne:

“Bunu nasıl yaptığını bilmiyorum!” diye bağırdı. “Ama gay olduğuna göre belki de başından beri planın buydu! Evet, tabii ya!” Hızlı hızlı yürüdü, hâlâ arabanın yanında dikilen Ji Ah’nın yanına kadar geldi. Eliyle kızın çenesinden tutup kaldırdı, kendisine bakmaya zorladı. Ji Ah korkuyla yutkundu: Karşısındaki gözler hınç doluydu.

“O halde tebrikler!” diye tısladı Min Woo. “Beni oyuna getirmeyi başardın! Benim gibi, şimdiye dek yalnızca güzel kadınlarla birlikte olmuş, son derece yüksek standartları olan bir adamı baştan çıkardın! Doğrusu bravo, tebrik ederim!”

Ji Ah hayretle gözlerini kırpıştırdı: “E-efendim??”

“Evet doğru duydun!” diye bağırdı Min Woo. Genç adam hâlâ öfkeli görünmeye çalışıyor, ama başaramıyordu, dudakları titremeye başlamış, gözleri dolmuştu. Ji Ah’nın çenesini bırakmadan, ona bir adım daha yaklaştı. Şimdi aralarında on santim bile yoktu. Ji Ah Min Woo’nun nefesini yüzünde hissedince midesinden tüm vücuduna doğru bir ürperme yükseldi.

“Doğru duydun,” dedi Min Woo tekrar. Sesi titriyordu. “Senden hoşlanıyorum! İstesem tek bir hareketimle Seul’ün en güzel kızlarını yatağımda bulabilecekken, ben, bir erkek olan şoförümden hoşlanıyorum! Bu ne demek, anlayabiliyor musun??”

Ji Ah konuşma yetisini kaybetmiş halde, iri iri açılmış gözlerle bakakaldı yalnızca. Min Woo’nunsa gözlerinden birer damla yaş süzüldü. Dudakları titreyerek:

“Bu, mahvoldum demek…” diye fısıldadı. “Kariyerim, hayatım, her şeyim alt üst olacak demek…”

Ve Ji Ah’ya doğru son bir adım daha attı ve gerileyen kızı arabaya yapıştırdı. Ji Ah’nın kaçacak yeri kalmamıştı, arabayla Min Woo’nun vücudu arasında sıkışmış haldeydi. Genç kız bir yandan kalbi korku ve heyecanla atarken, diğer yandan gözlerini Min Woo’nun yaşlarla dolu güzel, badem gözlerinden alamıyordu. Duydukları yüzündense başı dönüyordu: Min Woo… kendisinden hoşlanıyordu öyle mi??

“Beni bitirdin Ji Han…” diye fısıldadı Min Woo. Genç adamın nefesi Ji Ah’nın yüzünü yaladı, Ji Ah başını geriye attı. Min Woo’ysa onu iyice beter etmek ister gibi yüzünü iyice yaklaştırdı bu yüze:

“Ama artık umrumda değil,” dedi nefes gibi bir sesle. “Ben seninle birlikte yok olmaya da razıyım!”

Ve hâlâ çenesini tuttuğu Ji Ah’yı kendisine doğru çekti…

Dudakları birleşirken Min Woo heyecan ve hazla titredi: Ah Tanrım, gerçekten de kendini mahvediyordu! Ama… ama her şeye rağmen, Ji Han’ı öpmek ne kadar güzeldi!

Ji Ah’nın da gözleri kapanmış, yaşadıklarıyla sarhoş olan kızın gözlerinin önünden sarı çiçekler çağlayanı akmaya başlamıştı. “Rüyadayım galiba,” diye düşündü Ji Ah… “Aman tanrım, Kore’nin en büyük starlarından birini öpüyorum!”

Ama hayır: Rüyada değildi. Yaşananlar gerçekti.

O kadar gerçekti ki, bu an’ın tanığı bir çift davetsiz misafir de karşılarındaki manzarayı biri şok, diğeriyse sevinç içinde izliyorlardı…

-Onuncu Bölümün Sonu-

Not: Min Hyung ve Ha Neul, masalevi’nin şahane romantik hikâyesi Kalp Hırsızı‘nın karakterleridir 😉