Sekizinci Bölüm: “Seni Seviyorum!”

David Arkenstone – The Palantir 

Sarayın geniş avlusunda hızlı adımlarla yürüyorum. Sağımda solumda koşuşturup duran, eğilerek selam veren, ya da ağlaşan saray hizmetkârları ve düşük rütbeli memurlar var. Ama ben öyle telaşlı ve üzüntülüyüm ki, hiçbirini görecek halde değilim:

Sonunda olan oldu! Kan döküldü!!!

Ülkemiz hiç olmadığı kadar büyük bir felaketle karşı karşıya: Veliaht prens So Hyun, odasında bir mürekkep hokkasıyla bıçaklanmış olarak ölü bulundu!

İki gündür tüm ülkede büyük bir yas havası hâkim. İnsanlar perişan durumda. Üstelik katilin bir türlü bulunamamış olması da durumu iyice korkunç bir hale getiriyor.

Tüm bunları düşünerek yürüyorum. Kaşlarım çatılı, yumruklarım sıkılmaktan artık acıyor… Birazdan kral hazretleri ve bakanlar kurulu resmi olarak toplanacak, bu korkunç felaketi konuşup bundan sonra neler yapılması gerektiğine karar verecekler. Toplantının güvenliği ve sorunsuz bir biçimde tamamlanması benim ve adamlarımın sorumluluğunda.

Toplantının yapılacağı geniş kraliyet salonunun büyük giriş kapısında en güvendiğim adamlarımdan Si Wan’ı gördüm. Genç yardımcım şahin gözleri ile girenleri teker teker kontrol ediyor. Bakanlar ve danışmanları dışında bu toplantıda hiçkimse olmayacak. Si Wan beni görür görmez resmi duruşa geçip selam verdi:

“Efendim!”

Ona sert bir baş selamı verdikten sonra: “Hazırlıklar tamamlandı mı? Arka kapıya muhafızlarımız yerleştirildi mi? Peki iç avlu kapısına? Kraliçe hazretlerinin sarayının önüne?”

Si Wan her birine “evet efendim!” diye kısa kısa cevap veriyordu. Onun sorumluluk sahibi hallerini gördükçe biraz olsun rahatladım.

“Aferin Si Wan,” dedim adamıma. “Sen işine devam et. Ben çevreyi kolaçan edeceğim.”

Si Wan’ı giriş kapısında bırakıp etrafı kontrol etmeye çıktım. İçimdeyse, buruk bir sızı… Şimdi uzaklarda olan arkadaşım Prens Bongrim’i düşünüyordum: Acaba ağabeyinin ölüm haberi ona ulaşmış mıdır… Arkadaşımın haberi alınca nasıl yıkılacağını düşündükçe içim sızlıyor: Zavallı Bongrim! Ne kadar uğraştıysa da, bu kara talihe engel olamadı…

O sirada karşıdan Kral hazretlerinin gelişini gördüm. İki koluna iki hizmetkârı girmiş, nasıl da zorlukla yürüyor! Yaşlı kralın bu olanlardan dolayı fena halde çöktüğünü fark etmemek imkânsız…

Majesteleri salona girdiğinde herkes yere kapanıp kendisini saygıyla selamladı. Kral kürsüdeki yerini alıp konuşmaya başlayana kadar da başlarını kaldırmadılar.

“Bildiğiniz gibi ülkemiz büyük bir felakete uğradı,” dedi yaşlı kral ağır ağır. Yüzü bembeyaz, gözlerinin altı iyice çökmüş. Ellerinin titrediği dikkatimden kaçmadı. “Veliaht prensimiz…” Yaşlı adam gözyaşlarının akmasını önlemek ister gibi bir an durakladı, sonra bütün kuvvetini kullanarak sözlerine devam etti: “Veliaht prens Soo Hyun’u, canice işlenmiş bir cinayete kurban verdik… Bütün milletimizin başı sağolsun…”

Bakanlar ve bürokratlar başlarını eğerek taziye sözcükleri mırıldandılar. Yaşlı kral kendini toparlayarak sözlerine devam etti:

“Olaydan haberim olur olmaz ikinci prens Bongrim’e Qing hanedanlığın başkentinden ülkesine dönmesi için haber gönderdim. Habercinin Qing başkentine ulaşmak üzere olduğunu tahmin ediyoruz… Öte yandan…” Bir an duraklayıp en ön sıradaki bakanlardan birine baktı: “Veliaht prensin kim ya da kimlerce katledildiği konusundaki soruşturma, savaş bakanımız Yoo Shin-şi başkanlığında yürütülmeye devam ediyor. Soruşturmadaki son gelişmeleri anlatıp bizi aydınlatması adına sözü kendisine bırakıyorum.”

Yaşlı kral böyle dedikten sonra savaş bakanı ağır ağır yerinde doğruldu, boğazını temizleyip söze başladı:

“Sayın Majesteleri, değerli bakanlar… Ben savaş bakanı Kim Yoo Shin, veliaht prensin odasında suikaste uğraması konusunda-”

“KATİLİN KİM OLDUĞUNU BEN BİLİYORUM!”

Savaş bakanının sözlerini bıçak gibi kesen bu kadın çığlığı üzerine hepimiz donup kaldık. Tüm başlar sesin geldiği yöne çevrildi: Veliaht prensin eşi, prenses Hee Jin, saçı başı dağılmış bir biçimde kapıda duruyordu!

Genç kadın hepimizin şaşkınlığından faydalanarak:

“Saray duvarları onlarca muhafız tarafından korunurken hiçbir katil elini kolunu sallayarak dışarıdan saraya giremezdi!” diye bağırdı. “Üstelik o gece herkes yattıktan sonra veiaht prense çalışma odasına gelmesini siz buyurmuşsunuz!” Genç kadın büyük bir öfke ve delilikle gözlerini dikmiş, yaşlı krala bakıyordu. Nihayet, son darbeyi indirdi:

“KATİL, KRALIMIZ MAJESTELERİNDEN BAŞKASI DEĞİLDİR!!”

Salonda bir uğultu yükseldi. Fısıldaşmalar duyuldu: “NE?!” “Nasıl olur??” “Çıldırmış bu kadın!” Bense kendimi toparlamıştım, Si Wan’a bir işaret yolladım, ben bir köşeden, o diğer köşeden koşturarak bir anlık dalgınlığımızdan faydalanıp içeri giren prensesin koluna yapıştık. Nazik olmaya çalışarak:

“Hee Jin-şi,” dedim yumuşak bir sesle, “Lütfen kendinize gelin… Nerede olduğunuzu unutmuş gibi davranıyorsunuz…”

“KATİL O! O ADAM BİR KATİLDİR! KENDİ OĞLUNU ÖLDÜREN BİR KATİL!!!”

Hee Jin histerik bir biçimde bağırmaya devam ederken yapacak başka bir şey kalmamıştı, genç kadını sıkıca kavrayıp adeta kucaklar gibi çeke çeke toplantının yapıldığı salondan uzaklaştırmaya başladım. Bu arada yaşlı kral da kendini toparlamış, büyük bir hiddetle:

“Kendine gel Prenses Hee Jin-şi!” diye gürlemişti. “Sen majestelerini nasıl böyle bir şeyle itham edersin?! Bu sözlerin cezasız kalmayacak!”

Kollarımda taşıdığım zavallı genç dul hıçkırarak ağlamaya devam ederken dişlerimi sıkmıştım: Tanrım, tanrım, kabustu bu! Kafam fena halde karışıktı, doğru olabilir mi? Kral kendi oğlunu öldürmüş olabilir mi?! Nasıl… nasıl olur?!

Ama prenses, Hee Jin… He Ran’ın kibar, iyi kalpli, akıllı ablası… Yalan mı söylüyordu?!

Tam da aklımdan geçenleri duymuş gibi genç kadın tam o anda yakama yapıştı. İrkilerek ona baktım. Hee Jin’in gözleri korkuyla doluydu:

“Kral Soo Hyun’u kendi elleriyle öldürdü, inanın bana,” diye fısıldadı. “Ne olur siz bari inanın… İnanın bana!”

Ve gözleri kaydı, kendinden geçti.

Kollarımda baygın prenses, kafamda kocaman bir şüphe, sarayın avlusunda öylece kalakaldım…

*****************************************

Kim Soo Hyun – Dream

Min Woo yine sıçrayarak uyandığında her zamankinden daha beter haldeydi: Genç çocuk, az önce dul prenses kendi kollarında bayılmış kadar sarsılmıştı. Titreyen ellerle başucundaki suya uzandı, kana kana içti. Sonra saate baktı: Altı elli… Gene sabahın köründe uyanmıştı! Bundan sonra uyku falan da tutacağı yoktu… Genç adam derin bir nefes alıp kendini sırt üstü yatağa bıraktı.

Hemen sonra ağır ağır doğruldu yerinden. Böyle boş boş yatmak işe yaramayacaktı, içindeki ürküntü ve tatsız duyguyu atmak için başka bir yol bulmalı… Min Woo’nun aklına hemen şoförü düştü: Ji Han’ın tatlı arkadaşlığı ona iyi geliyordu. Şimdi de onunla konuşmak işe yarayabilirdi…

Üzerine eşofmanlarını geçirdi, odasından çıkıp aşağı kata indi. Hizmetli odalarının önüne gelince adımlarını yavaşlattı: Kang Wook’un kendisini duymasını istemiyordu. Şaka-maka, genç adamdan biraz çekiniyordu Min Woo. Ji Han’a karşı hissettiği yakınlığı bu çocuğa karşı hissedemiyordu. Aslında iyi bir çocuktu, işini iyi yapıyordu, ayrıca Ji Han’ın da onu çok sevip güvendiği belli oluyordu, ama… Ama işte…

Min Woo başını hızla iki yana sallayıp bu düşüncelerden kurtulmaya çabaladı, her neyse! Şimdi bunları bir yana bırakıp Ji Han’ı uyandırmalı, ondan kendi moralini düzeltmesini istemeliydi.

Ama tuhaf şey! Ji Han odasında yoktu. Min Woo şaşkınca evin içinde gezinmeye başladı. Nerde olabilirdi bu çocuk?

Sonra bahçeye çıktı ve onu gördü.

Ji Han neşeyle araba yıkıyordu. Bir yandan da sevimli bir ıslık tutturmuştu. O kadar şirin ve yaşam dolu görünüyordu ki, Min Woo durakladı ve bir süre görünmeden onu seyretti. Bu arada hiç farkında olmadan yüzüne hafif bir gülümseme gelip oturmuştu: Bu… bu ne şeker bir çocuktu böyle! Bak işte, en doğal haliyle bile kendisini mutlu etmeyi başarıyordu.

Aynı anda Ji Ah bahçeye açılan kapıda durmuş kendisini izleyen patronunu fark etti ve ıslık çalmayı kesip saygıyla selamladı onu:

“Ah! Min Woo-şi, günaydın! Bu sabah erkencisiniz…”

Min Woo burukça gülümsedi:

“Pek iyi uyuyamadım… Gene kabus gördüm… Üstelik dün gece de çok moralsizdim biliyorsun…” Genç adam bir gece öncesinin anılarını düşündü ve yüzü buruştu: Hyo Rim! Hyo Rim diziye dahil olmuştu, üstelik başrol oyuncusu olarak! Şimdi Min Woo eski sevgilisiyle âşık rolü oynamak zorundaydı, Allah kahretsin! Bunu hatırlamak genç yıldızın o kadar moralini bozdu ki, bir anda dün gece yatmadan başına saplanan ağrı geri geldi; Min Woo inleyerek başını oğuşturdu:

“Offf, çok sinirliyim, çok mutsuzum Ji Han!” diye bağırdı histerik bir biçimde. “N’olur bana bir çıkış yolu göster! Üzerimdeki bu gerginliği atmam lâzım!”

Ji Ah üzüntü ve kaygıyla baktı patronuna. Son zamanlarda onun için içtenlikle endişelenir olmuştu; kendisinin prenses rolünde sırra kadem basmasının Min Woo’yu nasıl yıprattığının farkındaydı. Genç kız sıkıntıyla dudaklarını ısırdı: Üstelik ne yazık ki bu rüyalarla ilgili  çocuğun ağzından bir türlü laf alamamıştı; Min Woo inatla anlatmamakta direniyordu. Zaten bir de Song Hye Kyo’nun diziden ayrıldığı, onun yerine Hyo Rim’in geldiği haberini alınca Min Woo’nun dengesi iyice alt üst olmuştu, dünden beri somurtup duruyordu.

Ji Ah onun bu sıkıntılı hallerinden kurtulmasına yardımcı olmayı içtenlike istiyordu. Dikkatlice düşündü. Birden yüzü ışıldadı:

“Beyzbol oynamaya ne dersiniz? Bir beyzbol sahasına gidelim ve atış yapalım! Öyle kocaman bir sahaya ihtiyacımız yok, mahalle aralarında bile beyzbol vuruşları yapabileceğiniz yerler vardır. Onlardan birine gidip siz hıncınızı çıkarana kadar atış yaparız! Ne dersiniz?”

Min Woo yarı şaşkın, yarı umutlu: “Bilmem, olur mu dersin? Ama ben beyzbol oynamayı bilmem ki… Hayatımda hiç oynamadım…”

“Olsun,” dedi Ji Ah neşeyle. “Ben size öğretirim! Bakın ben stres atmak için hep böyle yaparım, acayip derecede işe yarayan bir yöntemdir. Beyzbol topuna vurdukça karşınızda en büyük düşmanınız var, onun kafasına kafasına vuruyormuşsunuz gibi düşünün! Valla insanı acayip rahatlatıyor…”

Min Woo hayal etti: Elinde bir sopayla zbam zbam Hyo Rim’in kafasına vursa ne güzel olurdu, ah ah… Genç adamın yüzüne hülyalı ve zalim bir sırıtma geldiğini gören Ji Ah hafifçe kıkırdadı: Galiba bu, teklifi kabul edildi demek oluyordu…

Glee – We Are Young

Biraz sonra iki genç kendilerini Ji Ah’nın mahallesindeki beyzbol kortunda bulmuşlardı. Sabahın köründe korttaki ilk ve tek müşteriler ikisiydi. Ji Ah bir beyzbol sopasını kendi aldı, birini de Min Woo’nun eline tutuşturdu ve kendi alanına geçip sopayı sıkıca kavradı:

“Bakın Min Woo-şi, sopayı böyle tutacaksınız: Sağ eliniz altta, sol eliniz onun üstünde duracak. Şöyle sağ ayağınızı da hafifçe geriye atacak, vücudunuz dik bir biçimde ileriye doğru bakacaksınız. Aynen böyle…”

Genç kız pozisyon aldı ve karşıdan gelen topa odaklandı: Ve, BAM! Top harika bir kavisle sahanın en uç kısmına doğru uçarken Ji Ah neşeyle sırıtıyordu:

“Gerçek bir oyunda olsaydık bu atışla home run bile yapabilirdim! Evet, şimdi sıra sizde.”

Min Woo havalı havalı geldi, çizgide durdu. Sopayı Ji Ah’nın gösterdiği gibi kavradı, gözlerini kıstı, ve karşıdan gelen topu görünce tüm gücüyle salladı! Ama topu ıskalayınca zavallıcık kendi etrafında 360 derece dönüp nerdeyse dengesini kaybediyordu!

Ji Ah kıkırdamasını bastırmaya çalışarak:

“Olacak olacak,” dedi. “Bakın, duruşunuz yanlış. Daha dik durmalısınız, vücudunuzu öne doğru eğmeyin.”

Genç kız geldi, Min Woo’yu çizgiye yerleştirdi. Onun ayaklarını yanlış bastığını görünce eğilip adımları olması gereken yere koydu, sonra ayağa kalkıp genç adamı şöyle bir süzdü: “Evet, duruş olmuş gibi… Şimdi sopayı tutma işine geçelim.”

Böyle deyip Min Woo’nun arkasına geçti, ellerini uzatıp sopayı Min Woo’yla birlikte kavradı:

“Bakın ellerinizi tam benim ellerimin olduğu noktalara koymanız gerekiyor… Evet, sağ eli biraz daha aşağı kaydırın.. Çok güzel!”

Min Woo’ysa “hımm… böyle mi?” derken başını hafifçe çevirdi ve…

…Ji Ah’nın güzel yüzüyle burun buruna geldi.

Genç adam birkaç saniye büyülenmiş gibi bu yüze bakakaldı. Ji Han’ın gözleri kendi ellerine odaklanmıştı, kızcağız hâlâ çocuk sopayı doğru tutsun diye uğraşıyordu. Min Woo’nunsa birdenbire kulaklarını ateş bastı. Genç adam gözlerini Ji Han’ın güzel burnunun üzerindeki çillerden, pembe, etli dudaklarından, ve çenesinin boynuyla birleştiği yerdeki beyaz kuytudan ayıramıyordu. Kalp atışları hızlanırken Min Woo şaşkınlık ve heyecanla yutkundu. Bu… bu ne demekti şimdi?

Aynı anda her şeyden habersiz olan Ji Ah’nın eli kendi eline dokununca genç adam tüm vücuduna elektrik verilmiş gibi sarsıldı.

“Min Woo-şi, elinizi biraz daha indirmeniz gerekiyor… Biraz…”

Ji Ah Min Woo’nun kendisini dinlemediğini fark edip kaşlarını çattı: Ne vardı canım, atla deve değil ya, yalnızca elini biraz daha aşağıdan tutması gerekiyordu… Şaşkınca başını kaldırdı ve gözlerini dikmiş kendi yüzüne tuhaf tuhaf bakan Min Woo’yla göz göze geldi.

“Ne-”

Ama Min Woo o daha durumun tuhaflığını algılayamadan ani bir silkinişle kızın elinden kurtuldu! Ve şaşkın bir biçimde gülmeye başladı:

“Ahah… Ahahaha! Ben.. ben gıdıklandım da… O yüzden…”

Ji Ah bir an şaşkınca baktı ona, sonra kendisi de zoraki gülümsedi. Bir yandan da: “Şuna beceremiyorum demiyor da…” diye geçirdi içinden; az önce çocukcağızın neler çektiğinden haberi bile olmadan. Min Woo ise boğazını temizlemiş, az önceki cool havasını yeniden takınmıştı:

“Öhöm… Neyse… Tamam, ben tekrar yerime geçiyorum, bana tüm adımları yeniden göster Ji Han! Ama bu defa dokunmadan, gıdıklanıyorum dedim ya…”

“Tabii efendim, siz nasıl isterseniz,” diye dudak büktü Ji Ah. Ve çocuğa yapması gerekenleri tek tek tarif etti. Min Woo onun gösterdiği gibi durdu, sopayı sıkıca kavradı, ve topa odaklandı. Ve karşıdan gelen topa tüm gücüyle sıkıca vurdu!

“Vuuuu!” Ji Ah elini alnına siper edip havaya doğru uçan topa bakarak bir ıslık çaldı. Gerçek oyunda bu atış muhtemelen geçersiz olurdu, ama şimdi bunu söyleyip Min Woo’nun moralini bozmaya gerek yoktu, o yüzden neşeyle el çırptı:

“Harikasınız Min Woo-şi! İşte budur!”

“Harikayım di mi? Ahahah, her zamanki halim…” diye sırıttı Min Woo. Ji Ah hafifçe dudaklarını ısırıp gülümsemesini bastırmaya çalıştı. Ah Min Woo ah, mütevazılık kesinlikle erdemlerinden biri değil, diye geçirdi içinden.

Min Woo oyunun tadını almıştı, şimdi karşıdan gelen topların çoğuna vurabiliyordu. Arada bir gaza gelip top fırlatan makinaya “haydi yollaaaa, bütün gücünle yollaaa!” diye bağırıyordu. Ji Ah kıkırdayıp başını salladı, sonra kendi yerine geçti. Karşıdan gelen toplara büyük bir beceriyle vurmaya başladı.

Min Woo ise bir süre kendi toplarıyla cebelleşip her birini yamuk yumuk sağa sola fırlattıktan sonra yanındaki şoförüne yan yan bir bakış attı. Onun bu oyunda kendisinden çok daha iyi olması genç yıldızı hırslandırmıştı. Sopayı iyice sıktı, daha iyi konsantre olmaya çabaladı: Biraz daha iyi vurursa… biraz daha dikkat ederse Ji Ah’nın skorunu geçebilirdi…

En sonunda, karşıdan gelen topa mükemmel bir biçimde vurdu!

Top harika bir kavis çizerek tam düşmesi gereken noktaya doğru düşerken Min Woo elindeki sopayı fırlatıp sevinçle şoförünün tarafına koşturdu:

“Yihhhhuuuuu! Ji Han, süper vurdum, Ji Han, gördün mü atışımı, gördün mü ha-AAAOVVVVVVVVVVVV!”

O şaşkın tavuklar gibi Ji Ah’nın burnunun dibine doğru koşarken kızın topa vurduktan sonra geriye doğru savrulan sopası genç yıldızın tam suratında patlamıştı! Min Woo gözlerinde yıldızlar uçuşarak yere düşerken Ji Ah sopasının ucundaki çatırdama sesinin nerden geldiğini ilk anda algılayamamıştı, ama sonra arkasında çuval gibi yere yığılan Min Woo’yu fark edip korku dolu bir çığlık attı:

“Hİİİİİİİİİİİİİİİİ!!!!”

Genç kız hemen yerdeki çocuğun başına koşturdu. Min Woo’nun sol gözkapağının bir balon edasıyla yavaş yavaş şişmeye başladığını kendi gözleriyle görünce Ji Ah’nın nerdeyse aklı çıkıyordu:

“MİN WOO-Şİİİİİİİİİİİİİ! Konuşun benimle, konuşun ne olurrrr!”

Yerde yatan genç adam zorlukla gözlerini açtı. Karşısında kendisine kaygılı gözlerle bakan şoförüyle göz göze geldi:

“Ji Han…” diye mırıldandı.

“Min Woo-şi! İyi misiniz efendim?!”

“…nedir ulan benim ablanla ikinizden çektiğim…” dedi Min Woo ve yeniden bayıldı.

*****************************************

Kang Hyuk karşısında başı sargılı Min Woo ve onun yanında mahcup mahcup yürüyen Ji Ah’yı görünce gözlerine inanamıştı.

“Neler oluyor?” dedi şaşkınca. Saatine baktı, sabahın on’uydu. Bu ikisi bu saatte nerden geliyordu… ve Min Woo başını gözünü yarmayı nasıl başarmıştı?!

“Uzun hikâye,” dedi Ji Ah yorgun bir tavırla, bu sırada Min Woo’nun koluna girdi: “Eşiğe dikkat edin Min Woo-şi… Evet, şimdi ayakkabılarınızı çıkaralım…”

Bir gözü bantlanmış, kafası sargılarla kapanıp adeta mumyaya dönmüş olan Min Woo yavaşça inledi: “Ji Han… Çok uykum var…”

“Ama efendim, doktoru duydunuz, ne dedi: Yirmi dört saat boyunca uyumamanız gerektiğini söylemedi mi?” dedi Ji Ah tatlılıkla. Bir yandan da Kang Hyuk’a umutsuz bir bakış fırlattı: Eski dostu kızın “bugün çekeceğimiz var…” demek istediğini şıp diye anlayıvermişti.

Glee – Summer Nights

Gerçekten de Ji Ah ve Kang Hyuk’un o günü çok zorlu geçti: Hastanede CT çekilmiş, herhangi bir anomaliye rastlanmamıştı, ama doktor her ihtimale karşın Min Woo’nun bir gün boyunca uyumamasını söylemişti, beyin sarsıntısı geçiriyor olabilirdi. Ama zavallı Min Woo zaten bir gece önce uykusunu alamamış, üstüne bir de ağır spor yapıp yorulmuşken bunu başarması imkânsız gibiydi: Çocukcağızın gözkapakları ağır ağır kapanmaya başlıyor, ama hemen o anda Ji Ah tiz bir sesle:

“MİN WOO-Şİİİİ! Bakın şimdi sizle Grand Theft Auto oynayacağız, uyanık kalmanız lâzım!” diyerek gürültülü bir oyun açıp controller’ı çocuğun eline tutuşturuyordu. Min Woo zorlukla oynamaya çalışıyor, ama controller’ı tutan parmakları gevşeyip araba duvara toslayınca Kang Hyuk:

“MİN WOO-Şİİİİ!! Bakın size ne pişirdim, hadi ağzınızı kocaman açın bakayım! Aaaaaa!” diye elindeki kimbaplardan çocuğun ağzına tıkıştırıveriyordu. Min Woo’nunsa itiraz etmeye bile mecali kalmamıştı. Bir ara onun ağzında kocaman bir sandviç parçasıyla gözlerinin kapanıp yana devrildiğini gören Ji Ah bir çığlık attı:

“Kang Hyuk! Uyuyacak bu, çabuk bir şeyler yap, çabukkk!”

“Ne yapayım?!” dedi Kang Hyuk çaresizce. Sağına soluna baktı, sonra birdenbire şimşek gibi yerinden fırladı: Masanın üzerinde duran kocaman bir sürahi suyu kaptığı gibi “savuluuuuuuun!” diye bağırarak Min Woo’nun başından aşağı boca etti!

Bundan iki saniye sonra ortalık ölüm sessizliğine büründü. Min Woo’nun gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Genç yıldız dişleri arasından tısladı:

“Sen… sen az önce kafamdan aşağı bir sürahi dolusu buz gibi su mu döktün?!”

Kang Hyuk korkuyla yutkundu: “GULP!” Ji Ah ise yüzünde dehşet ifadesi ile patronuna bakıyordu: Eyvaaah, şimdi Min Woo on atom bombası gücünde patlayacaktı!

“MİN WOOOOO!”

Neyse ki tam o anda aşağıdan gelen kapının açılma sesi ve Soo Hyun’un bağırışı Kang Hyuk’u mutlak bir ölümden kurtardı: Orta yaşlı menajer fırtına gibi içeri daldı, koşarak genç yıldızının başına çöktü:

“Min Woo! Yavrum, nooldu sana?? Nasıl oldu da bu hale geldin?! Araba mı çarptı, ne oldu, söyle çabuk!”

Min Woo somurtuk, ama sakin bir yüzle: “Önemli bir şey değil… Ufak bir kaza…” derken Ji Ah derin bir nefes verdi: Min Woo’nun doktorunun durumu hemen Soo Hyun’a yetiştireceği belliydi, genç kız kendini Soo Hyun’dan gelecek olan sağlam bir azara, hatta işten kovulmaya bile hazırlamıştı. Ama ilginç bir biçimde Min woo kendisini ele vermemişti. Ji Ah minnet dolu bakışlarla patronuna baktı.

Kang Hyuk’sa o esnada konunun değişmesinden memnun, sevinçle Soo Hyun’a dönmüştü:

“Soo Hyun-şi, iyi ki geldiniz: Min Woo-şi’yi yirmi dört saat boyunca uyutmamamız lâzım! Ve biz elimizdeki tüm yöntemleri tükettik!”

Soo Hyun Min Woo’nun saçından damlayan su taneciklerini fark etti ve alayla gülümsedi: “Evet, öyle görünüyor…” Sonra kendinden emin bir gülüşle Ji Ah ve Kang Hyuk’a “Siz o işi bana bırakın!” dercesine göz kırptı. Tekrar Min Woo’ya döndüğünde yüzüne heyecanlı bir ifade takınmıştı:

“Sen onu bunu bırak da, asıl bombayı dinle: Dünden beri twitter ve diğer siteler sen ve Hyo Rim’in haberleriyle çalkalanıyor! Hyo Rim’in Kökler’e girmesi hayranlarınızı mutlu etmiş gibi görünüyor… Ne dersin, twitter’da sana mention bırakanların tweetlerini okuyalım mı?”

Min Woo homurdandı: “Hyo Rim’in diziye girmesi hangi sivri akıllının fikriyse dünden beri kendisine ve ailesine derin saygılarımı sunup duruyorum! Ayrıca Hyung saçmalığa bakar mısın, neymiş, Hyo Rim’in soyu kraliyet ailesine dayanıyormuş! O yüzden tarihi bir dramada soylu bir kadın rolü oynamak için biçilmiş kaftanmış! Pehhh! Bu ne saçma bir şey lan!”

Sooo Hyun: “Öyle tabii, ama böyle şeyler halkın ilgisini çeker, en temizinden bir reklam fırsatı işte…” diye genç yıldızın suyuna gitmeye çabalarken bir yandan da ipad’i açmış, twitter’a bağlanmıştı. Min Woo’nun büyük bir merakla aletin üzerine eğildiğini görünce neşeyle sırıttı: Görev tamamlanmıştı.

Gerçekten de internet âlemlerine dalan Min Woo uykuyu falan unutmuş, uzun süredir bilgisayarın başından kalkmamıştı. Ji Ah ve Kang Hyuk’sa sabahtan beri devam eden hengamenin içinde nihayet biraz gevşemeye fırsat bulabilmişlerdi. Ji Ah aşağı salondaki kanepelerden ucuz olanına yığılır gibi çökerken (pahalı olana oturmaktan hâlâ çekiniyordu garibim…):

“Bittim, valla billa bittim!” diye mızmızlandı. “Bugün yaşadığım stres bana üç ay yeter!”

Kang Hyuk sırıttı: “Orası kesin: Az daha patronunun beynini dağıtıyordun kızım! Gene ucuz yırttın…”

Ji Ah derin bir nefes koyverdi: “Fiyuvvvv! Valla öyle!… Ama benim bir suçum yok Kang Hyuk-a, çocuk resmen bela mıknatısı gibi! Ne zaman ne bela çekeceği belli olmuyor!” Ve kafasını iki yana sallayıp mırıldandı: “Aslında en başta anlamalıydım, ilk tanışmamız bile çocuğun kıçını köpeklerden kurtarmamla oldu! Böyle başlayan bir şeyden ne hayır beklersin ki??”

Kang Hyuk kıkırdadı ve sevecenlikle kızın saçlarını karıştırdı: “Hahah, işte karşınızda Min Woo-şi’nin koruyucu meleği Ji Han! Sen olmasan beyimiz geçen gece bar çıkışında dayak da yiyecekti…”

Ji Ah birden durakladı. “Ama o olayda asıl suçlu benim,” diye düşündü, “Çocuğun karşısına prenses kılığında çıkmasaydım o gece o kadar içip dağıtmayacaktı…” Ama bunu Kang Hyuk’a söylemedi. Onun yerine hafifçe gülümsemekle yetindi.

Kang Hyuk’sa başka bir şey düşünüyordu. Dalgınca:

“Aslında bence…” diye söze başladı. Sonra bir an tereddütle durakladı. Aklından geçenleri Ji Ah’ya söylemeli miydi?

“Sence, ne?” dedi Ji Ah merakla. Kang Hyuk’sa tereddüt ediyordu. Ama sonunda dayanamadı, onu kızdıracağından korktuğu halde Ji Ah’ya döndü:

“Bence bu iş sana göre değil Ji Ah… Biliyorum böyle deyince bana kızıyorsun, ama bir düşün: Ne kadar para alıyor olursan ol, Min Woo gibi kaprisli bir insanın şımarıklıklarını çekmeye değer mi sence? Sen çocuklarla uğraşmayı sevmezsin Ji Ah, kapris çekmeyi sevmezsin, Min Woo gibi narsist insanları ise hiç sevmezsin! Gene de… gene de bu işte kalmaya devam etmek istiyor musun?”

Myung Wol The Spy OST: More than anyone in the world

Kang Hyuk sözlerini bitirince biraz da korkarak arkadaşının yüzüne baktı. Ji Ah kendisine kızmış mıydı acaba? Ama Ji Ah’nın yüzünde kızgınlık belirtisi yoktu. Genç kız dalgın, biraz da hüzünlü bakıyordu.

“Aslında… bir bakıma haklısın,” dedi ağır ağır. “Tam da söylediğin gibi: Ben kapris çekemem, narsist insanlardan da nefret ederim!”

Sonra, gözleri karşısında biri varmış gibi dalarken hafif bir gülümseme belirdi dudağının kenarında:

“Ama Min Woo kötü biri değil, Kang Hyuk… Onun o şımarık ve kendini beğenmiş halleri aslında kötülüğünden değil: O büyüyememiş bir çocuk sadece… O yüzden ona kızamıyorum…”

Kang Hyuk şaşkınlıkla kızın yüzüne baktı. Ji Ah’ysa karşısında Min Woo’yu görürcesine hafif bir gülümseme ve dalgın gözlerle karşıya bakıyordu.

“Ona kızamıyorum,” diye tekrarladı. “Hatta kızmayı bırak… onu koruyup kollamak geçiyor içimden!… Çünkü Min Woo-şi çocukluğunu yeterince yaşayamamış, çocukken yeterince sevilmemiş, o yüzden içinde eksik kalan sevgiyi şimdi hayranlarında bulmaya çalışan bir ufaklık gibi görünüyor gözüme… Annesinin o çok küçükken öldüğünü bilmiyorsun değil mi? Üstelik zavallı çocuk babasından da ilgi görmemiş: Babasıyla ben de tanıştım, öyle soğuk, somurtuk bir adam ki görsen sen de nefret edersin! Min Woo’ya acımadan edemedim, zavallıcık böyle bir ailede büyüyünce sevgiye aç bir insan olması o kadar doğal ki…”

Ji Ah sözlerini bitirip yüzünde derin bir şefkat ifadesiyle Kang Hyuk’a baktı. Kang Hyuk’sa resmen aptallaşmıştı. Büyük bir şaşkınlıkla:

“Sen… sen resmen bu çocuğu seviyorsun Ji Ah…” diye fısıldadı.

Ve Ji Ah’nın gözlerinin hayret ve öfkeyle irileşmesini, kızın kendisine “Saçmalama! Manyak mısın nesin?!” diye bağırmasını bekledi. Bunu bütün kalbiyle bekledi.

Oysa Ji Ah, dalgın ve sakin bir biçimde:

“Hımm… Başlarda ona çok gıcık olduğum doğru, ama haklısın, son zamanlarda onu sevmeye başladım,” diye cevap vermişti. “Hatta ona hayranlık duyduğum bile söylenebilir.” Sonra şakacı bir tavırla güldü: “Ama yanlış anlama, tabii ki bu hayranlık yalnızca aktörlüğü konusunda! Ama Kang Hyuk, sen onu sette hiç izlemedin: Kamera çalışmaya başladığı anda çocuk öyle bir değişiyor ki, mistik şeylere inanıyor olsam çocuğun içine başka birinin ruhunun girdiğini falan düşüneceğim! Min Woo resmen süper oynuyor, hangi role girdiyse o kişi oluveriyor, mimikleri, konuşması bile değişiyor! Böyle bir aktöre hayran olunmaz mı?”

Kang Hyuk zorlukla yutkundu ve başını salladı. Ji Ah’ysa onun içinde kopan fırtınalardan habersiz, yüzünde tatlı bir gülümsemeyle devam ediyordu:

“Hatta bence onun bu yeteneği bencilliklerini ve şımarıklıklarını da biraz affettiriyor: Nasıldır bilirsin, sanatçılar biraz uçuk kaçık olur, bu onların sanatçı dehasıyla gelen bir şey olsa gerek… O yüzden Min Woo’nun oyunculuğunu gördükten sonra kaprisleri bile bana eskisi kadar batmamaya başladı…”

Kang Hyuk acı bir biçimde gülümsedi:

“İşte şimdi bambaşka biri gibi konuştun: Bir insan isterse dâhi bir sanatçı ya da bilim adamı olsun, bu ona başkalarına eziyet etme ayrıcalığı vermez ki!”

“Evet ama dâhilerin biraz marjinal olmaları normal karşılanmalı bence… Sonuçta onlar bambaşka bir boyutta.” Ji Ah hafifçe içini çekti. Genç kızın gözlerinde hayranlık dolu bir parıltı vardı: “Senin benim gibi sıradan insanlar öldükten sonra unutulup gideceğiz… Ama Min Woo yüzyıllar sonra bile hatırlanıyor olacak! Ne kadar harika bir şey, değil mi? Bence bu bile ona hayran olmak için yeterli bir sebep!”

Kang Hyuk’un ağzını açıp cevap vermesine fırsat kalmadan yukarıdan Soo Hyun’un sesi duyuldu: “Ji Han! Kang Wook! Biriniz Min Woo-şi’ye kahve yapsın!”

Ji Ah hemen yerinden fırladı: “Sen otur, ben bakarım…” ve yukarıya doğru: “Hemen getiriyorum Soo Hyun-şi!” diye bağırıp mutfağa doğru koşturdu.

Kang Hyuk’sa oturduğu yerde öylece kalakalmıştı. Genç adam az önce duyduklarının şokuyla bir süre hareket bile edemedi.

Ji Ah… kendisi henüz bunun farkında olmasa da, Min Woo’nun büyüsüne kapılmış gibi görünüyordu…

*****************************************

Bigbang – Blue

Günün geri kalanı Kang Hyuk için cehennem azabı gibi geçti.

Genç adam duyduklarının şokuyla malikânede daha fazla kalmaya tahammül edememişti. Kimseye bir şey demeden kendini dışarı atmış, soluğu en yakın barda almıştı. Şimdi en sert içkileri birbiri ardına yuvarlarken bir yandan da acı içinde düşünüyordu.

Ji Ah… Ahhh, Ji Ah…

Onu kollarının arasına almasına bu kadarcık az bir süre kala sonsuza dek kaybedemezdi! Bu… bu olamazdı! Olamazdı işte!

Tam on iki sene önce birbirlerine söz verdikleri gün geldi aklına: O acayip, o muhteşem gün…

O harika güne dek Ji Ah’yla yalnızca arkadaştılar. Aslında çok samimi arkadaşlardı; iki senedir aynı sınıfta okuyup aynı mahallede oturmalarının da etkisiyle kısa zamanda yakın arkadaş olmuşlardı. Fakat bir yandan da aralarında adı konulmamış bir çekim de var gibiydi; Ji Ah’nın biyoloji dersinde deney partneri olarak hep kendisini seçmesinden, öğle yemeği için yemekhaneye indiklerinde kendi masasında ona yer ayırmasından anlıyordu Kang Hyuk bunu… Genç adam şimdi bir bar taburesinde otururken yakın zamanda okuduğu bir kitabı anımsayıp gülümsedi: Tam da o Türk şairin söylediği gibiydi, değil mi?

“Bir şey var aramızda
Senin bakışlarından belli
Benim yanan yüzümden
Dalıveriyoruz arada bir
İkimiz de aynı şeyi düşünüyoruz belki
Gülüşerek başlıyoruz söze
Bir şey var aramızda
Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek
Fakat ne kadar saklasak nafile
Bir şey var aramızda
Senin gözlerinde ışıldıyor
Benimse dilimin ucunda”

Ama o gün… İşte o gün…

Son derece sıradan başlayan bir gündü aslında: Okul çıkışı nehir boyunca yürüyerek mahalleye dönüyorlardı. Ji Ah sınıflarındaki bir kızdan bahsediyordu, kız sevgilisinden ayrılmış, buna o kadar üzülmüştü ki intihara teşebbüs etmişti. Ji Ah dudak büküyordu:

“Aklım almıyor Kang Hyuk-a… Manyak mı bu kız, bir insan birisi kendisini sevmedi diye neden intihar etmek ister?! O sevmezse bir başkası sever, nedir yani?”

“Bunu söyleyebildiğine göre sen hiç âşık olmamışsın küçük hanım!” dedi Kang Hyuk bilmiş bilmiş. Ji Ah bir an durakladı, sonra yüzünü buruşturdu:

“Evet, sanırım olmadım… Çünkü aşk buysa bence çok saçma bir şey! Ama dur bakayım…” Gözlerini kısıp arkadaşına baktı: “Yoksa sen So Ra’yı anlıyor musun? Yoksa sen de onun gibi âşık oldun mu, haaa? Doğru söyle!”

Kang Hyuk sırıttı: “Tabii ki hayır! Ama aşk diye anlatılan hep böyle bir şey değil midir? Bir başkasını o kadar seversin, o kadar seversin ki, onun için kendinden bile vazgeçersin!”

Ji Ah kıkırdamaya başladı: “Bence salakça! Kimse bir başkasını o kadar sevemez!”

“Büyük konuşma, başına gelmeden bilemezsin,” dedi Kang Hyuk gene bilmiş bilmiş. Ji Ah’ysa sırıttı:

“Amaaan, bence insanlar bu aşk denen naneyi fazla abartıyorlar! Neymiş, aşk olmadan mutlu olunmaz, evlenilmezmiş! Pöf! Saçma… Yani mesela iki insan birbirini iyi anlayıp aynı zevkleri paylaştığı sürece âşık olmadan da birbirlerini sevebilir ve harika bir evliliğe sahip olabilirler bence!”

Kang Hyuk muzipçe sırıttı: “Ünlü düşünür Ji Ah’dan özlü sözler!”

“Çok ciddi söylüyorum,” dedi Ji Ah ciddiyetle. Sonra bir an durdu, muzipçe arkadaşına baktı: “Mesela… mesela senle ben evlensek çok mutlu oluruz!”

Birdenbire Kang Hyuk’un kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Ama heyecanlandığını çaktırmak istemedi, gülerek işi şakaya vurdu:

“Diyorsun??”

“Tabii,” dedi Ji Ah ciddiyetle, “İkimiz çok iyi anlaşıyoruz, bir aradayken çok eğleniyoruz ve birbirimizi seviyoruz…” Sonra son söylediği lafın nereye varacağını tahmin edip kıpkırmızı olurken aceleyle ekledi: “Eee, şey, arkadaş olarak seviyoruz yani! Evet evet arkadaş olarak!”

Kang Hyuk’un içinden hafif bir hayalkırıklığı geçtiği halde genç çocuk gülmeden edemedi: “Hım… Peki, sen öyle diyorsan…” Yan yan kıza baktı ve aklına bir muziplik geldi. Birdenbire diz çöktü ve kızın ellerine yapıştı! Hamlet oynar gibi abartılı bir ses tonuyla:

“O halde… benimle evlenir misin Ji Ah?”

Ji Ah ilk anda acayip şaşırmıştı! Ama genç oğlanın yüzündeki gülmeye hazır ifadeyi görünce onun da yüzüne muzip bir sırıtış geldi. Aynı teatral ses tonuyla:

“Neden olmasın Kang Hyuk?” diye cevap verdi. “Ama benim için bir sorun yok, çünkü ben aşka inanmıyorum. Peki ya sen? Ya sen biz evlendikten sonra başka birine âşık olursan ne olacak?”

“O zaman şöyle yapalım,” dedi Kang Hyuk. “Birbirimize otuz yaşına gelene kadar süre verelim: Eğer bu sürede ikimizden biri deliler gibi âşık olacağı birini bulursa o zaman anlaşma bozulur. Ama eğer ikimiz de otuza kadar başkasına âşık olmazsak bu sözü hatırlayacak ve birbirimizle evleneceğiz!” Göz kırptı: “Ne dersin?”

Ji Ah gözlerini yere indirdi. Yüzünden hafif bir tebessümün gölgesi geçti. Kang Hyuk’sa yüreği ağzında ata ata bekliyordu. En sonunda Ji Ah:

“Tamam, varım!” diye bağırdı neşeyle. “Ama… ama bir sorun var.”

“Neymiş o?” diye sordu Kang Hyuk kalbi sıkışarak. Ji Ah dişlerini göstererek afacanca sırıttı:

“Doğumgünlerimiz aynı değil ki! Hangimiz otuza gelene kadar bekleyeceğiz??”

Kang Hyuk kafasını kaşıdı: “Doğru diyorsun… O zaman şöyle yapalım: İkimiz de 2012 yılında otuza basacağız, değil mi? O zaman tam 31 aralık 2011’de saat geceyarısını vururken eğer hayatımızda birisi yoksa tam bu noktaya gelir, birbirimize bu sözü hatırlatırız. Tamam mı? Anlaştık mı?”

Ji Ah kıkırdamasını bastırmaya çalışarak başını salladı: “Anlaştık!” Sonra bir an düşündü ve bir ıslık koyverdi: “Fiyuvvvvv, taaa ikibin on iki! O zamana kadar sen yüzlerce kıza âşık olursun be Kang Hyuk!”

“Haha, sen kendine bak,” diye gülüp onun kafasına hafifçe vurdu Kang Hyuk. Ji Ah dil çıkardı:

“Böööö, ben âşık olmam, bak görürsün! Ben kendime âşığım bi kere oğlum!”

“Ahhh, desene o zaman narsist bir prensesle uğraşmak zorunda kalacağım! İyisi mi ben en kısa zamanda kendime âşık olacak başka bir kız bulayım…”

“İyi edersin! Neyse, hadi o zaman, bizim sokağa kadar yarışıyor muyuz?? Hadi, bir-iki-üç!”

“Ne? Hey dur, dur bekle ama! Daha ben koşmaya başlamadım!”

Ve kahkahalar arasında koşturan iki genç çocuk… İkisi de daha on yedisinde…

Kang Hyuk gözlerinin önüne gelen anılardaki iki çocuğa dalgınca gülümsedi. Ne tatlı… ve ne aptal ufaklıklardı onlar! Hiçbir şeyden haberleri yoktu henüz… Kendilerini bekleyen hiçbir acıdan, hiçbir felaketten haberleri yoktu…

Hele de kendisi: Ne kadar aptal, ne kadar aptaldı! Şimdi mümkün olsa o ana döner, genç Kang Hyuk’un kulağına: “Otuz değil, yirmi beş de! Hatta yirmi olsun! Çünkü farkında bile olmasan da sen ona şimdiden âşıksın, başka da kimseyi sevemeyeceksin!” diye fısıldardı.

Oysa o… O bir başkasını sevmek üzere… Hem de sözümüzü tutmanıza bu kadar az zaman kalmışken…

Kang Hyuk boğazından yükselen ağlama isteğini bastırmak istercesine önündeki kadehi başına dikti.

Jaejoong – INSA

Ji Ah yorgunlukla saatine baktı: Gecenin ikisi… Yirmi dört saat nöbetinde son altı saate girilmişti.

Genç kız son iki saattir Min Woo’yu uyutmama işiyle tek başına cebelleşiyordu: Soo Hyun çoktan pes etmiş, bir köşede uyuyakalmıştı. Kang Hyuk’sa ne zamandır ortalarda görünmüyordu. Üstelik telefonu da kapalıydı! Ji Ah öfkeyle dişlerini gıcırdattı: Eh be Kang Hyuk, kendisini yalnız başına bırakmanın tam da sırasıydı yani!

“Ji Han…” diye mırıldandı Min Woo yanıbaşında. Ji Ah hemen ona döndü: “Efendim Min Woo-şi?”

“Bir şey olacağı falan yok, artık rahat bırak da uyuyayım olur mu?” dedi Min Woo yorgun bir sesle. Zavallı çocuğun gerçekten de gözleri kapanıyordu. Ama Ji Ah hemen yerinde dikleşti:

“Olmaz! Azıcık daha sabredin, bakın şimdi en tehlikeli saatler… Şu önümüzdeki birkaç saati de atlatalım, ondan sonra mışıl mışıl uyursunuz…”

“Ama artık dayanamıyorum,” diye sızlandı Min Woo. Ji Ah umutsuzca alt dudağını ısırdı. “Ne yapsak ki… Acaba banyoya mı girseniz?”

“Bugün tam yedi kere banyo yaptım,” diye yüzünü buruşturdu Min Woo, “Beyin kanamasından değil ama deri büzüşmesi yüzünden ölücem…”

“O zaman… O zaman kahve yapayım?”

“Tam sekiz kupa içtim! Beni kafein komasına mı sokmak istiyorsun?!”

“O zaman… o zaman…” Ji Ah telaşla bir şeyler düşünmeye çabalarken Min Woo kanepedeki yastığı başının altına almış, kaykılmaya başlamıştı bile: “Odama gidecek halim bile yok… Hadi iyi geceler…”

“OLMAZ! Min Woo-şi, hayır, sakın uyumayın!” diye bağırdı Ji Ah, ama Min Woo’nun aldırdığı yoktu, çocuk gözlerini kapar kapamaz uyku moduna geçmişti. Ji Ah bir an durakladı, sonra:

“Eeehhh, başka çare yok, bunu sen istedin!” diye mırıldanarak çocuğun üzerine doğru eğildi…

…ve onu gıdıklamaya başladı!

Min Woo’nun gözleri faltaşı gibi açıldı! Bir an: “Sen… sen ne yapıyorsun be?!” diye öfkeyle söylenirken hemen ardından yüz kasları gevşedi, genç yıldız kahkahalarla gülmeye başladı. Bir yandan da: “Ahahah! DUR! Dur Ji Han, valla uykum açıldı, noolur dur artık!” diye bağırıyordu. Ji Ah’ysa: “Olmaaazzz! Uykunuzu iyice açtığımdan emin olmalıyım!” diye onun yalvarmalarına aldırış bile etmeden gıdıklamaya devam ediyordu. Min Woo önce debelenerek Ji Ah’dan kurtulmaya çalıştı, ama baktı ki olmayacak, birdenbire bütün gücünü topladı ve “AAAAAAA! Yeter amaaaa!” diye bağırarak kızı üstünden attı! Ji Ah şaşkınlık içinde kanepeye devrilirken bu defa Min Woo onun üzerine çullanmıştı:

“Yeter be, yeter! Uykum açıldı ama canımı çıkardın! Sen şimdi görürsün!”

Ve bu defa da kendisi kızı gıdıklamaya başladı! Ji Ah bir yandan istemsizce kıkırdamaya başlarken bir yandan da korkuyla göğüslerini korumaya çalışıyordu. Min Woo’ysa onun kollarını sıkıca tutup kızı zaptetmeye çalışırken:

“Sen şimdi görürsün, hain!” diye bağırdı. “Bak ben sana neler yapıyorum!”

Bunu söylediği anda birden Ji Ah’nın korkuyla irileşmiş gözleriyle göz göze geldi ve tuhaf bir şey oldu: Genç adamın damarlarında sıcak bir şeyler akmaya başlarken öylece Ji Ah’ya bakakaldı.

Ji Ah da artık gülmüyordu. Kendisini sıkı sıkı tutmaya devam eden Min Woo’nun vücudunun altında yatarken korku ve şaşkınlık dolu gözlerle Min Woo’nun yüzüne bakıyordu. Min Woo’nun gözleri… Ne kadar da parlaktı… Ve bu gözler şimdi kendi yüzüne odaklanmış, hafifçe kısılmıştı. Dudakları… ne kadar güzeldi… Min Woo onun düşüncelerini duymuş gibi dilini çıkarıp dudağını yaladı, ve alt dudağını şaşkınca ısırdı.

Sonra, kendisi de ne yaptığını bilmezmişçesine şaşkın, biraz da acemi bir ifadeyle onun yüzüne doğru eğildi…

Ji Ah, gözleri kapalı bir biçimde yüzüne yaklaşan yüze bakınca bir an korkuyla yutkundu. Ama sonra, adeta otomatik olarak kendi gözleri de kapandı. Bilekleri hâlâ Min Woo’nun elleri tarafından sıkı sıkı tutulmuş haldeyken, Min Woo’nun saçları kendi yüzüne dokundu…

“BURDA NELER OLUYOR??!!!”

Birdenbire hemen önlerinde patlayan sesle ikisi birden yerlerinde sıçradılar! Ji Ah yerinden fırlarken Min Woo’nun kafasına çarptı, Min Woo: “AAAHHH!” diye kaşını tuttu: Gene mi ulan, gene mi??

Ji Ah’ysa ona çarptığını bile düşünemez haldeydi, korku ve utanç dolu çırpınışlarla ayağa fırlamış, kapıda buz gibi bir ifadeyle duran çocuğun karşısına dikilmişti:

“Kang Hyuk, düşündüğün gibi değil, valla bak! Ben Min Woo-şi’yi uyanık tutmak için onu gıdıklıyordum, sonra birdenbire o beni gıdıklamaya başladı, o kadar! O kadar yani!”

Kang Hyuk’sa taş kesmiş gibi bakıyordu ikisine. Yüzünde düşmanca, hatta nefretle dolu bir ifade vardı. Ji Ah birden durakladı. Sesindeki telaş, şaşkınlığa dönüştü: “Sen… sen içtin mi?”

Ama Kang Hyuk ona cevap vermek yerine birdenbire hınçla döndü ve koşarak odadan çıktı. Ji Ah da bir anlık bir duraklamadan sonra onun peşinden koşturmaya başladı: “Kang Hyuk! Bekle! BEKLE DİYORUM!”

Ji Ah koşturarak odadan çıkarken Min Woo da yavaş yavaş kendine geliyordu. İlk tepkisi, büyük bir hayret oldu: Az önce… az önce Ji Han’ı öpmeye mi çalışmıştı?!

Ve ardından kocaman bir utanç dalgası geldi, başından aşağı kaynar su gibi döküldü: Kendisi az önce bir erkeği öpmeye çalışmıştı!!! Min Woo: “Aaargggghhh!” diye bağırdı, kanepenin yastığını yüzüne bastırıp yerinde tepinmeye başladı. O kadar çok gürültü yapıyordu ki, deminki curcuna içinde uyanmamış olan Soo Hyun bile gözlerini açıp şaşkınca mırıldandı: “N’oluyo yav…”

Seal – Kiss from a rose

O sırada Ji Ah nihayet bahçeye çıktıkları anda Kang Hyuk’u yakalamış, onun kolundan tutup durdurmuştu. Hava soğuktu, gecenin ayazı yüzlerine vuruyordu. Ama Kang Hyuk’un buna aldırdığı bile yoktu. Genç adam sert bir silkinişle kolunu kızdan kurtardı, sonra da onun yüzüne büyük bir hayalkırıklığıyla bakarak:

“Sen… sen ne yapıyorsun Ji Ah?!” diye haykırdı. “Sen kendinde misin?!! Az önce… Tanrım, az önce nerdeyse Min Woo’yla öpüşüyordun!”

Ji Ah utançla başını önüne eğdi. “Ben… ben öyle göründüğünü biliyorum, ama-” diye söze başlayacak oldu. Ama Kang Hyuk ona izin vermedi:

“Bana yalan söyleme! BANA YALAN SÖYLEME! Onunla gerçekten de öpüşmek üzereydin! TANRIM!!!”

Genç adam acıyla hızlı hızlı birkaç adım attı, sonra gerisin geri yürüyüp kızın hemen yanına kadar geldi. Onun kolunu sıkıca kavradı, gözlerinin içine bakarak:

“Onu seviyor musun?? Söyle bana, ona âşık mısın?!” diye bağırdı!

Ji Ah o kadar şaşırmıştı ki, ağzını açtığı halde ses çıkmadı. Genç kızın gözleri hayretle irileşmişti, bu… bu karşısındaki Kang Hyuk muydu gerçekten?? Kendisinin sevgi dolu arkadaşı, neşeli, biricik dostu… böylesine vahşi bir adama nasıl dönüşebilirdi?

“Sen… sen çıldırmışsın!” diyebildi en sonunda. “Bana bak, ne kadar içtin sen?”

“Soruma cevap ver!” diye bağırdı Kang Hyuk bir kez daha. Sonra acıyla haykırdı: “Ji Ah, sadece yirmi üç gün kaldı! Yirmi üç gün! Unuttun mu ha, unuttun mu? Yıllar önce birbirimize verdiğimiz sözü unutmuş olamazsın!”

Genç adamın dudakları titriyordu. Ji Ah’ysa ona korku ve yepyeni bir hayretle baktı: Kang Hyuk… Yoksa…?

“Unutmadım de… Lütfen unutmadım de,” diye fısıldadı Kang Hyuk birden. Sesi o kadar acı dolu çıkmıştı ki, Ji Ah’nın kalbi parçalandı. Ama beyni durmuş gibiydi, ne diyeceğini bilemiyordu.

“Sen… sen tam olarak neden bahsediyorsun?” diye mırıldandı şaşkınca. Acaba… acaba…?

Kang Hyuk’sa birden gözlerinde büyük bir acıyla baktı ona: Unutmuştu! Ji Ah o sözü çoktan unutmuştu! Hatta belki… belki de hiç umursamamıştı, şaka zannetmişti, aldırmamıştı bile! Öyle ya, o günden sonra bir daha lafı bile açılmamıştı aralarında; ikisinin de başka başka sevgilileri olmuştu, ne o günün ne de 31 aralık 2011 gecesinin bir daha asla mevzusu bile geçmemişti.

Öyle ya! Kang Hyuk bunca yıldır o günü beklerken aslında yalnızca kendini kandırıyordu!

Genç adam birden nefes alamadığını hissetti: Bütün… bütün hayatı bir saçmalık üzerine kuruluydu! Ji Ah asla, ama asla onun olmayacaktı…

Kızın kolunu tutan eli gevşedi, yanına düştü. Kang Hyuk olduğu yerde sendeledi. Ji Ah korku dolu bir çığlık atıp ona sarıldı: “Kang Hyuk!”

“Gerçekten unuttun mu…” diye fısıldadı Kang Hyuk. “Oysa… oysa ben bir gün bile unutmadım!”

Ji Ah dehşet içinde ona baktı. Genç adam gözlerini karanlığa dikmiş, acıyla gülümsüyordu:

“Ben tüm hayatım boyunca o günün hayaliyle yaşadım: Nihayet sana kavuşacağım günün… Ama senin umrunda bile değildi, değil mi…”

Birdenbire gözlerinde yine vahşi bir ışık çaktı: Ji Ah’nın omuzlarından sıkıca tuttu, onun gözlerinin içine baktı:

“Seni seviyorum, duy işte, sana yıllardır âşığım, SENİ DELİLER GİBİ SEVİYORUM!” diye bağırdı.

Ve hırsla uzanıp genç kızı büyük bir tutkuyla öpmeye başladı!

Ji Ah’nın gözleri hayretle açılırken tüm vücudu kaskatı kesilmişti! Dudakları Kang Hyuk’un sıcak dudakları arasında ezilirken onun sesi beyninde çınlıyordu: “Seni seviyorum… Seni deliler gibi seviyorum!”

Ve aynı anda en az onun kadar taş kesilen bir başkası daha vardı:

Min Woo, bahçeye açılan kapıda durmuş, büyük bir hayret ve dehşet içinde öpüşen iki gence bakıyordu…

-Sekizinci Bölümün Sonu-

Reklamlar

42 thoughts on “Sekizinci Bölüm: “Seni Seviyorum!”

  1. OMG!!!! Nasıl tepki vericeğimi bilemedim. Ottukee!!! Min woo çok üzülücek. Allahım yaa ne uluslar arası tepkiler verir oldum. Şimdi en güzelinden bi Türk tepkisi vereyim. “KangHyuk Senin ağzını burnunu dağıtırım.” 😀 Hiç yapılıcak şey mi bu? Bi daha ki bölüm herşey ortaya çıkıcak mı acaba? Ji Ah’ın kız olduğu anlaşılmıştır dimi? Min Woo Gay filan sanmaz ikisini. Hikaru lütfen bunu yapma böyle entrikalar Türk filmlerinde olur dimi? Kız olduğu çıkmalı artık meydana. Wouuw kendimi baskıcı okuyucu moduna aldım 😀

    Genel olarak bu bölümü ele alırsak, acıyorum ben bu Min Woo’ya çocuğun çekmediği kalmadı yahu. Ji Ah la tanıştığından beri sıradan bi gün geçiremediler. Milyon dolarlık yüzü dağıtıp duruyor bu hatun >_< kızmaya başlıyorum.

    Bu bölümün Ostlarıda ayrı bi hoşuma gitti. Myung Wol'un sadece ostlarını ve Eric'ini severim zaten. Ama Bigbang ostunu açmamla gözlerim faltaşı oldu. Ben nasıl bulamadım o coverı diye kendime kızmaya başlıyodum. Video yükleme tarihini gördüm. Sonra youtube'un en sevdiğim özelliği olan yandaki önerilere gözüm gitti haru haruyuda çaldığını farkettim. Uzun süre güzel bi cover aramıştım hikaye yazarken ama çocuk videoyu martın 9'unda kaydetmiş. Benim bi suçum yok. 😀

    Ayy ne güzel çalıyor şu anda da dinliyorum. Hatta gecenin bu saattinde o çocuğa çaldığı şarkı süresince aşık bile oldum. Bi bölüm nelere mal oldu. Ellerine sağlık. Gecenin bu saatinde yapılan yorum bu kadar olur 😀

    • @nomu: Ahahah, uluslararası tepkiler artık hepimizde var; üç dilde şaşırıp sevinebiliyoruz 😀 😀 Ama o Türk tepkisi olmadı arkadaşım; Kang Hyuk’a bu kadar yüklenmeyin, Jin Ki Berna’yı öptüğünde böyle kızmamıştınız 😀 😀 Hımm, Ji Ah’nın kız olduğu anlaşıldı mı, ir şey diyemiyorum. Bizim Min Woo safı kız karşısında bikiniyle salınmadıkça onun kız olduğunu anlamaz; çocuğun kafasına Ji Han eşittir erkek diye kodlanmış bir kere 🙂

      Min Woo’ya gıcık olma safhasını geçtik, acımaya başladık 😀 İşte böyle mazlum durumuan düşürürler adamı! Ama çok keyif alıyorum napiyim… Tamam tamam, bundan sonra Min Woo’nun milyon dolarlık yüzüne karşı daha hassas oluciğizz 😉

      OST’ları ben de özenle seçtim canım; özellikle son kısımlarda aklımdaki tüm romantizm yüklü müzikleri ekledim (sonraki bölümlere bir şey kalmadı :P) Bigbang cover’ı süper di mi, ben de Deniz’in blogunda görmüş bayılmıştım. Senden de bekliyoruz 😉

      Ellerine sağlık, gece gece çok romantik bir yorum olmuş 😀 😀 Görüşmek üzere ^^

  2. hikayeyi biraz geç farkettim ama bir yönden iyi oldu tüm bölümleri beklemeden okudum şimdi bekleme zamanı ama çok bekletmiyorsun bu yönden rahat:) Hikayeyi de çok beğendim eline sağlık önceki 2 hikayeni de severek okumuştum:) Teşekkürler:)

  3. Işık dedi ki:

    Offf!!!
    Muhteşem bir bölümdü Hikaru’cum. Nerden başlasam bilemedim. Geçmişe geçen hikaye, kendi başına dizi olacak kadar güzel ve incelikli işleniyor. Çok güzel bağlanıyor asıl hikayeyle. Bu konuda seni çok takdir ediyorum.
    Hikayeye uygun harika müzikler, sahnelere uygun süper seçilmiş resimler (özellikle gözü bantlı resmi görünce hikayenin gerçekliği arttı resmen).. Alkışşlarr…
    Min woo ve Ji ah’ı klasik “uygulamalı öğretme adına arkadan sarılmaca” pozisyonuna getirdin ve Min woo’yu da kucaklanan yaptın ya 😀 Süperdi. Burda ve gıdıklama sahnesinde Min wooyla beraber benim de yüreğim ağzıma geldi. Çok etkileyiciydi.
    Son sahnede nefesim kesildi resmen, yavrum Min woo’shim, çok üzülmesin lütfen..
    Tüm bölümü “offf!” “hiii!” “yaaa!” “uuuu!” sesleriyle okudum, senin yansıma sözcüklerini bastırdım resmen “zbam!” gulp!” fiyuv!” 😀
    Çok güzel bir bölümdü Hikaru. Çok etkileyiciydi, devamını acilen bekliyorum ^^
    Bir de Nomu’ya katılıyorum, şu çocuğun Milyon $lık yüzünü dağıtıp durmayın, yazıktır 😀

      • @Işık: Çok teşekkür ederim canım, gurur duydum sözlerinden 😀 😀 Tarihi hikâye en çok senin gibi Moon&Sun hayranlarına hitap ediyor galiba 😉 O kısımda daha neler olacak neler! Müzikler ve resimler için de ayrı bir mesai harcıyorum; ama itiraf edeyim JJ’in o gözü bantlı resmini ilk gördüğümden beri hikâyede kullanma isteğim vardı, ahaha! 😀 😀
        Klasik “uygulamalı öğretme adına arkadan sarılmaca” olmadan olur mu?? 😀 Ama her zamankinin aksine erkeği değil, kızı sarılan yaptık, haha 😀 Gıdıklama sahnesinde sizi iki kere ters köşe yapmayı amaçladım; acaba yiyen oldu mu? 😛 Önce gıdıklamak yerine öpme, sonra Min Woo tarafından öpülme… Ama Ji Ah’nın bu bölümlük şansı Kang Hyuk’tan yana açıldı, Min Woo’yla bir buse paylaşmak nasipse başka zamana artık 😛 😛 😀
        “Zbam” lafı çok övgü aldı, ahaha 😀 Bundan sonra anime tepkilerini artırayım ben o zaman 😀
        Şiiri ben de ta lise yıllarımdan beri çok severim; eklemeden edemedim 😉 Bu güzel yorum için ellerine sağlık canım, günümü aydınlattın inan ki! Sevgiler ^^

  4. Işık dedi ki:

    Hakkımdaki ayrıntıları unutmayan ince arkadaşım benim ^^ beni X3 mutlu ettin. Anime, Moon&Sun, JJ + Hikarunun yazım dehası = Süper hikayeler, mutlu blog takipçileri ^^

  5. Amanınn!! Nasıl bitti öyle ya O_o Bu gün öğleden sonra ilk bölümden başladım okumaya ekrana bakmaktan gözlerim pörtledi ama pişman değilim 🙂 Daha önce de dediğim gibi çok güzel ve içten yazıyorsun. Göndermelerine bayılıyorum çok eğlenceli oluyor 😀 Yeri geldiğinde güldürmesini yeri geldiğinde ağlatmasını yeri geldiğinde şaşkınlıktan gözlerimizi pörtlettirmesini biliyorsun 😉 Ellerine sağlık yeni bölümü heyecanla bekliyorum, bu bitsin diğer hikayeyi okumaya başlamalıyım^^

    • @sessizgemi: ahahah, gözlerini pörtletme pahasına tüm bölümleri okuduğun için teşekkür ederim 🙂 ben de gönderme yapmaya bayılıyorum; anlayan okurlar çıkınca tadından yenmez oluyor 🙂 yeni bölümü en kısa zamanda göndermeye çalışacağım; genellikle her hafta 1 bölüm yazmaya çalışıyorum. sevgilerimle ^^

  6. Nasılda biliyorsun artık yorumlarımı Uzat o alnı öpijiiim bebek 😉

    İşte benim istediğim Kang Hyuk bu 😀 Aslanım benim kim tutar ulen seni (: Bu itiraf ve öpücüğün üstüne kız o Min Woo bebesini seçerse daimi Noona olarak açık kollarımla seni bekliyor olicim bilesin 😀

    Çok güzel bir bölüm olmuş, bana özel yazılmış gibi hissettim ahahah 😀 Bak nasılda kendimi gaza getiriyorum ^^

    Ellerine sağlık detaylar özellikle çok hoşuma gitti.

    • @Ohyoonjoo: Bilmez miyim cadım? Senin çemkirmelerinle yoğruldu hamurumuz, tanırım tabii 😀 😀

      Kang Hyuk’un ilk kez bu kadar ön planda olduğu bir bölüm oldu, 2. oğlan tüm dengeleri alt üst etti. Şimdi Min Woo düşünsün 😀 Senin de okuyan gözlerine sağlık, sevgilerimle canım ^^

  7. boice dedi ki:

    Çok heyecanlı bi yerde bitti.Umarım gay olduklarını falan düşünmez de işler başa dönmez 🙂 Çok yaklaşmışlardı öpüşmeye, o öpemeden kızı Kanghyuk öptü.Minwoo haline yansın napalım.:)Yeni bölüm hemen gelsin merakla bekliyoruz ^^

    • @boice: Hoşgeldin sevgili boice 🙂 Evet ya, şimdi ne olacak ben de henüz bilmiyorum 😀 İşlerin başa dönmeyeceği kesin de, Min Woo bu öpücükten ikisini de gay zannedebilir (zaten Kang Hyuk’tan şüpheleniyordu hatırlarsanız! :D) Yeni bölüm en kısa zamanda gelecek 😉 Sevgilerle ^^

  8. ne olaylar ne olaylar aslında dün okudum ama yorum bu güne kaldı 🙂

    ilk önce o eski zaman kısmını çok sevdim. bu hikayenin geçmişle bağlantısı çok hoşuma gidiyor çatı katı prensi de izliyorum ya pek güzel geldi o kısımlar. prens öldürüldü . ya bakalım ne olacak . cinayet katil falan dedin gizem hemen çekti beni kendine ama katil kral mı gerçekten ?

    gelelim benim sevgili Kang Hyuk uma ya onların birbirlerine verdikleri söz çok güzeldi . hımym dizisinde ki ted i hatırladım ama iyice uçmuşsun oğlum otuz denir mi ya , otuz dersen böyle birileri gelir kızı alır avucunu yalarsın uff ufff bu hiç olmadı .

    iyiyi ki kang cığım itiraf etti. sonunda diyorum ne kadar bekledik bu sahne için oh olsun kızı da öptü aldı yılların hıncını bir de starımız bu sahneyi gördü bravooo diyorum ne kilit sahneydi. şimdi bu adam kızı öpmeye kalkmış ben bir adamı öpüyordum lan diye bir çukura düşmüş coffi prens ha ha çok sevdim bu sahneyi sürün min woo sürün . bir de üstüne üstlük onları öpüşürken gördü . ne düşünecek ne yapacak valla bu sahne heyecanda 10 üstünden 10 aldı diğer bölümü sabırsızlıkla bekliyorum bir de o şiir süper ya çok severim. ellerine sağlık yine su gibi akan bir bölüm olmuş . üstüne merak da tavan yaptı . hadi bekletme bizi 🙂

    hala aynı soru acaba dul prenses haklı mı ? yaz çingu yaz çabuk yaz ceballl 🙂

    • @winpohu: hoşgeldin canım ^^ haha, diil mi, cinayet işleri winpohu’dan sorulur! 😀 hımm, o konuda spoiler vermek istemiyorum ama wiki’ye bakarsan zaten spoiler’ın kralı var, yani bu tarihi hikaye gerçek olaylara dayanıyor 😉 kang hyuk-ji ah ikilisinin birbirine verdiği söz cidden çok şeker, ama böyle hikâyelerde bu söz bir türlü tutulmaz maalesef 😦 bkz. my best friend’s wedding.

      “oh olsun kızı da öptü aldı yılların hıncını” ahahah, süper bir bakış açısı! 😀 😀 “sürün min woo sürün!” oh yoon joo’yla beraber min woo’nun sürünmesini isteyen 2. bir insan daha çıktı sayende 😀 min woo bu bilgiyle nasıl yaşayacak, doğrusu ben de merak ediyorum. zavallıcığa acımadan da edemiyorum; daha kendisinin bir erkeği öpmek üzere olduğunun şokunu üstünden atamadan hizmetkârlarını öpüşürken gördü yavrucak 😛 yeni bölümü jet hızıyla yazmaya başlıyorum, ja ne! 😉

      • ha ha sorulur demeyelim de ilgisini çeker muaha 🙂

        kendime spoiler yapmayacağım sen yaz ben öğrenirim . kızın kime gideceği belli oldu ama ben en baştan beri kangcıyım neden iyi adamlar hep kaybeder ki . cık cık . win moo seni hiç sevmedim süt oğlan . neyse kangcığım bana gelsin ben teselli ederim onu nihaahha kötü kahkahalarımı da attım he he 🙂
        “oh olsun kızı da öptü aldı yılların hıncını” olsun o kadarcık belki kız win moo ya kalacak ama onu ilk öpren kag oldu naber o da onca yıl kızı beklemenin mükafatı olsun 🙂

        win moo sana hiç acımıyorum bilesin. kangcığıma haksızlık bu .
        merakla bekliyorum 🙂
        ja ne

  9. Şımarık yıldızımızı özlemiştim! 🙂

    Tarihi dizileri, hikayeleri sevmememe rağmen rüyalardaki tarihi doku çok hoşuma gidiyor. Ve beklediğimiz şey oldu, rüya karıştı; kan döküldü. Vay be, kral katil olmakla suçlandı, yüksek bir ihtimal ama bakalım ne yapacaksın.

    Min Woo’nun beyzbolla imtihanı 😀 Stres atmaya gittiler güya, o yakınlaşma yeni bir stres sebebi olur. Bir an Min Woo’nun uygulamalı öğretim sahnesinde Ji Ah’nın kız olduğunu anladığından şüphelendim ama sonra duygularıyla ilgili bir şok yaşadığına karar verdim.

    Ahhh o sopa ne acıtmıştır şimdi!! Acıdım Min Woo’ya, sakin kalsa abartmasa ölür sanki 😀 Çocuk maalesef haklı, abla kardeş çektiriyorlar koskoca yıldıza, fanlar duysa çıldırır 😛

    Kang Hyuk açısından pek romantik bir bölümdü. Söz meselesini öğrenince yuh demeden edemedim. Kang Hyuk o çocukça söze mi güveniyormuş bunca zaman?! Reddedildiği takdirde pek üzülmem diye düşünürken o ağlayan fotoğrafını gördüm, üzüldüm.

    Şoklardan şok yaşadık yalnız: Min Woo – Ji Ah kiss(Yani az daha oluyordu :P) , Kang Hyuk – Ji Ah kiss 😛 Ve son sahne, o ayrı bir şok. Min Woo zaten Kang Hyuk’un cinsel tercihini belirlemişti bu son sahneden sonra emin olmuştur! Ahahah 😀 Çok merak ediyorum Ji Ah’nın kız olduğunu anlayıp anlamadığını…

    (Bir şey takıldı kafama, bu kızın saçları hala gdragon’umsu sarı mı? 😀 )

    Çok kritik bir yerde bıraktın, yeni bölümü iple çekiyorum. Ayrıca Blue, Kim Soo Hyun ve Myun Wol ost seçimlerin harika. Bir şey var aramızda’yı da unutmamak lazım, cuk diye oturmuştu Hyuk’un anılarına. Ellerine, emeğine; hayal gücüne sağlık:))

    • @mydestiny: hoşgeldin! 😀 şımarık yıldızla afiş yapma işi yüzünden son günlerde bol bol muhatap olmuşsundur ama yine de özlemene sevindim 😀 😀

      tarihi kısımları baymayacak dozda tutmaya çalışıyorum. ama hikayeye değişik bir hava kattığı da doğru. ilk kez böyle fantastik bir işe giriştim; hazır rooftop prince izlerken de bol bol gaza geliyorum, hadi hayırlısı 😛

      min woo’cuk beyzbol oynarken bile büyük stresler yaşayabiliyor! yok canım, bizimkinin kafasına “ji han eşittir erkek” diye kodlanmış bir kere; onu ji ah’nın kız olduğuna inandırmak için başka çare düşünmemiz gerekecek 😉

      yazık ama kang hyuk’cuğaaa, onunla empati kurabilmeniz için ne çok uğraşıyorum ben burda! 😛 😀 şaka bi yana, zavallım gerçekten de basit bir sözü fazla ciddye almış… mı acaba? 😛 bir sonraki bölümde olayın bir de ji ah cephesini öğreneceğiz 😉

      haha, arada bir böyle ters köşe yaparım bilirsin 😉 min woo artık kang hyuk’un cinsel tercihinden emin oldu 😀 bu arada ji ah’ın saçlarından bir daha bahsetmedik, aslında hikaye sonuna kadar sarı kalmasını düşünüyordum (min woo’nun ji ah’yı rüyalarında gördüğü halde tanımaması bu şekilde biraz daha mantıklı olurdu…) ama hiç yakışmadığını görünce bahsetmemeye karar verdim 😛 siz onu kısa-siyah diye düşünebilirsiniz 😛

      senin de ellerine sağlık canım yorumun için. ayrıca afiş için tekrardan çommal çommal komawooooo! 😀

  10. Oha, süper bölümdü dostum 🙂
    Heyecanla okudum, arada öğle yemeğine gittim, yemekleri namnamnam diye hızlı hızlı götürürken bile aklıma hikayedeydi 🙂
    Çok bomba bölüm olmuş valla. Gıdıklama, beysbol, kafasına sopanın çarpması ve son sahne bombastik. Şimdi deli gibi 9. bölümü bekliyorum. Bence daha anlaşılmasın Ji Han’ın kız olduğu aha, 9. bölüm çok leziz olacak 🙂
    Ellerine kolalrına sağlık çingu, harikasın^^

    • @Lee: sağol Lee’cim, sana bu heyecanı yaşattığım için sevindim 😀 yemekleri namnamnam efekti eşliğinde götürüyorsun demek, aynı ben, ahahah 😀 😀 beyzbol muhabbeti kore dizilerinde çok olduğu için öyle yazıverdim gitti, aslında hiç anlamam beyzboldan, bakma… 😛 son sahnede biraz ters köşe yapmayı amaçladım; bilirsiniz severim ters köşeleri 😉 9. bölüm üzerinde uğraşmaya başladım bile.

      ayrıca TİÇ’in son bölümü merakla bekleniyorrr! ^^

  11. güLefşan dedi ki:

    Wuhuuu!!! Amaney!! O neydi la öle?! 😉 😀
    Merhaba ben büşra.. Hikayene sanırım 3.bölümü yayınladığın sıralarda başladım. Yayınladığın bölümleri okudum, sonra biraz stok yapayım dedim ve 8.bölüme dek yayınlandıkça bilgisayara kaydettim ama okumadım.. Bugün dayanadım “hadi aç artık şunu” dedim kendime, okudum ve tek kelimeyle BAYILDIMMM 😉 Kore hikayelerine de senin sayende başladım diyebilirim :))
    Bir önceki hikayeni kaydettim ama çok sarmasından korktuğum için başlıyamıyorum :S Bu sene KPSS belası var da başımda, interneti kısıtlı bir zaman dilimi içinde kullanabiliyorum. Nese uzatmayayım..
    Hacı nettin sen yaa?! Min Woo dumur biz dumur 😛 Hoş biz olayı biliyoruz da Ji Ah’ın kız olduğunun ortaya çıkmasına daa çok var mı yaw?! Delireceğim ,, insan nasıl anlamaz.. Saf Min Woo.. Emme bu saf şımarık oğlan çocuğunun aşığa nasıl dönüşeceğini de çok merak ediyorum :)) Zaten bu hikayeyi sevdiren de bu merak duygusu benim için..
    Anlatım tarzını çok sevdim,, Mİn Woo’nun rüyalarını o kadar güzel anlatıyorsun ki (hazır bahar da gelmişken) “ulan aşık olasım geldi” diyorum kendi kendime.. Çok uzattım sanırım 😛
    Son kez TEBRİKLER ve TEŞEKKÜRLER diyorum bu güzel bölüm için :DD

    • @gülefşan: ahah, ne kadar doğal bir yorum olmuş bu böyle? 😀 acaba angaralı olabilir misin sevgili büşra, biraz behzat ç. tadı aldım da… 😀 😀 bloguma hoşgeldin, KPSS belası arasında azıcık da olsa kafa dağıtmana yardımcı olabildiğim için çok sevindim 😉 kore hikâyelerini yeni yeni okumaya başlıyorsun demek; kore dizilerini izliyorsun ama, değil mi? yani bizim hikâyeler biraz dizi tadında oluyor, terminolojiyi bilmeyen biri (ajuşi, unni, vs.) çok keyif alamayabilir diye soruyorum… neyse, sen beğendiysen sorun yok zaten 😉

      ahaha, min woo dumur biz dumur 😀 😀 övünmek gibi olmasın ters köşeler kraliçesi derler bana bu âlemde! ahah, o kadar da değil tabii de, severim bölümleri böyle sürprizlerle bitirmeyi 😉 ji ah’nın kız olduğu ne zaman ortaya çıkar, şimdilik ipucu vermeyeyim, okuyunuz görünüz efenim 😉 evet aslında normal bir insanın anlamaması mümkün değil ama min woo’yu biraz “aklı beş karış havada” bir insan olarak çizince bu gerçekdışılığı görmezden gelebilirsiniz diye umuyorum. 🙂

      hazır bahar da gelmişken hepimizin içinde var o kıpırtılar 🙂 uygun bir aday varsa âşık ol bence tabii 😀

      ben de bu güzel yorum için sana çok teşekkür ederim. bundan sonra da fırsatın oldukça beklerim 😉 sevgilerimle ^^

  12. güLefşan dedi ki:

    Selam güzel yurdumun güzel insanı 😀

    Angaralı değilim emme 4 senedir angarada okuyorum,, ondan böyle olabilir 😉
    kore dizileri mi hımmm Düşlerimin Prensi ile başlayıp özellikle son 6 aydır bi çoğunu hatmettim diebilirim. Normalde tarihi diziler beni pek sarmaz, (Sungkyunkwan Scandal hariç 🙂 ) emme senin dizi süper sarıyooo 🙂 nese yağ yakmiim şimdi 😛

    dipnot: bilgisayarımı memlekete götürüp bırakmayı düşünüyorum (cami avlusuna bebek bırakmak kadar acıklı bir durum 😦 ) o yüzden sanırım tekrar internete girdiğimde baya bi bölüm birikmiş olacak. hepsini birden okumak daa bi zevkli olacak tabi sabredemeyip inetrnet kafenin yolunu da tutabilirim.. Gene çok konuştum ben kaçar 🙂

  13. morzambak dedi ki:

    anam gız bune valla helal olsun hele o rüyaları anlatışın beni benden aldı resmen 😀 bayıldım bayıldım bayıldım devamını sabırsızlıkla beklediğimi sölememe gerek yok sanırım valla gecenin bu saatinde sırf hikayeni okumak için oturdum pc nini başına ağrıyan gözlerim isyan bayrağını çeksede hiç aldırmadan zevkle okudum bu şaheseri ve BAYILDIM 😀 devamını en kısa zamnda bekliorum lütfen çabuk ol emeğine sağlık

    • @morzambak: bir başka samimi yorum daha gelmiş 😀 😀 bloguma hoşgeldin sevgili morzambak ^^

      rüyaları elimden geldiğince gerçekçi ve etkileyici yapmaya çalışıyorum, beğendiyseniz ne mutlu ^^ ayrıca bu güzel övgü dolu sözler için çok teşekkür ederim 🙂 bu aralar biraz yoğunum ama elimden geldiğince kısa zamanda devamını ekleyeceğime emin olabilirsin 😉 sevgilerimle..

  14. anaaaam bahçeye açılan kapıda büyük bir hayret ve dehşet içinde kankalara bakakalan sadece Min Woo değil, bende kala kaldım 😀 😀 😀 Min Woo avcunu yaladı şimdilik kanka 1-0 önde şuan 😀 Seal – Kiss from a rose’da geriden geriden çok güzel gaz verdi 😀
    buarada çok alakasız ama bişi sorcam, zuzum sen bu kadar hengame içinde nasıl bir hikaye yazıyorsun, hayır yani ne kullanıyorsan bana da söyle 😀 benim hikayeyi başkasına mı satsam diye düşünmeye başladım ben 😀

    • @makino: nayırrrr, nolamazzzz, hikayeyi kimselere satamazsın, senin kaleminden ceren’i, haneul’ı, ivy’yle demir’i okumak için sabırsızlanıyorum!!! ayda bir, hatta iki ayda bir çıkan bölümlere bile razıyım, yeter ki devam et 😉 😀

      valla ne kullandığımı ne sen sor ne ben söyleyim 😀 😀 şaka şaka, bir şey kullandığım yok tabii ki – arada çalışırken götürdüğüm biraları saymazsak (hafif çakırkeyifken teze dayanmak biraz daha kolay oluyor :P) işte çok sıkılınca da ya ağlıyorum, ya da o gün kendimi hikaye yazmaya veriyorum 🙂 ilhamım tamamen stres ve mutsuzluktan besleniyor! 😛 romantik şeyler düşününce ben de kendimi daha iyi hissediyorum napiyim..

      bu arada bir sonraki bölümde sana güzel bir sürpriz gelecek makino’cum. haftaya buralarda ol 😉

      • hiç sevmediğim halde biraya bende başladım, ama tek başına içmiyorum, henüz alkolik değilim yani 😀 :)))))))))
        üst üste snow white ve scent of woman’ı izledim 😀 bunalım üstüne bunalım 😀 şimdik city hall yapayım diyorum, malum kamu üzerine tecrübe edinmem lazım, koreli filozof senaristlerden bir şeyler kaparım belki 😀 😀 😀
        sirenimi öksüz bırakmicim söz çingu :))))

        yeni bölüm ne zaman çıkıyor diye hemen sorayım o zaman 😀 yalnız varya tahmin bile edemiyorum, yine ne muziplikler düşündün Allah bilir 😀 😀 😀 😀 merakla bekliyoruuuum 😀

      • @makinosev: ben de bira sevmiyorum yav… neyse ki smirnoff ice var, gazoz gibi, o güzel gidiyor 😛

        city hall’u izle şeker, seversin diye tahmin ediyorum. ayrıca bir belediyede geçiyor! 😀 😀 😀

        yeni bölümü haftasonu eklerim sanırım… ama beklentiyi çok yükseltmeyelim, öhöm 😛 o kadar da önemli bişey yok, tüh keşke bişey demeseydim! 😛 😛

  15. Rüyalar asıl hikayeden daha heyecanlı olmaya başladı Hikarucum.İçine ne katıyorsunuz acaba hikayenizin heeğ.Rooftop gibi burada da reenkarnasyonlar falan devreye girmesin.Meğersem gencimiz Min Woo’nun reenkarnasyonuymuş falan.Uydurmalar uydurmalar 😀

    “Kang Wook’un kendisini duymasını istemiyordu. Şaka-maka, genç adamdan biraz çekiniyordu Min Woo.”nihaha ah Ji Ah çocuk senin için gay iftiralarına maruz kalıyor.Aşk geliyorum diyor da saf Min Woo çakozlayamıyor ya da çakozlıyor da “erkeğe mi aşık oluyorum ulan” diyip kendini geri çekiyor da ohoo geçmiş olsun Min Woo sana.Ji Ah’a söylese aslında rüyalarını ne güzel olacak

    Aha varan 1 ilk yakınlaşma geldi.Gözlerini ayıramamalar falan bir dur sakin ol Min Woocum.O hala erkek biliyorsun değil mi? Of ayrıca nasıl anlayamazsın kız mı erkek mi? İkibin yılın çapkını olacaksın bir de peheyy 😀 Aha kız Min Woo’ya suikast girişiminde bulundu.Ah güzel oğlum senin ne işin var atış yapan kızın poposunda.“…nedir ulan benim ablanla ikinizden çektiğim…” ahahhaa buraya çok güldüm.

    Varan 2 diğer yakınlaşmada geldi.Hadi daha deminki yakınlaşmayı es geçelim orada anlamadın burada nasıl anlamadın oğlum yav.Senin algılarına ben.Neyse ağzımı bozmayayım.Kangcım yine olur olmadık yerlerde belirmen hoşuma gitmiyor.Kıza sürekli hatırlatmalıydın sözünü o zaman hığğhh 😀 Gerçi bu kadar ciddiye alacağın bilse kız da aklında tutardı zahir.30 çok geç.Gül
    gibi kıza 30’a kadar bekleyelim denir mi aa oğlum.Oyy şiir ne güzel gitti be.Varan 3 Kang Hyuk’tan geldiği için görmezden geldim.Açıldıysan artık çekilip gidebilirsin Hyuk.Atı alan Üsküdar’ı geçmek üzereydi ki belirdin her zamanki gibi.

    Sonunda yine yapacağını yapmışsın kok.Min Woo bu görüntü karşısında ne yapacak.Ji Ah’ın tepkisi ne olacak.Hyuk kendini duvarlara vuracak mı şeklinde uçuşsun sorular babam uçuşsun.Ellerine dert görmesin.Müziklere de özellikle bayıldım.Yeni bölüm ışık hızıyla gelsin inşallah 😀

    • @egosantrik: hahhah, gizli formülümü söylemem egosantrikcim. belki bi ara birlikte pişiririz, ancak öyle 😛 😀 bu arada tahminin de hiç yersiz değil, olası birkaç ihtimalden biri, hatta belki de en güçlüsü (göz kırpan smiley) 😉

      aynen öyle, aşk geliyorum diyor da saf min woo çakozlayamıyor 😀 😀 rüyaları söylese ikisi kafa kafaya verip bir anlam yükleyebilecekler belki ama şimdilik olduğu kadarıyla yetinmek zorundayız.

      “Of ayrıca nasıl anlayamazsın kız mı erkek mi? İkibin yılın çapkını olacaksın bir de peheyy :D” valla çok haklısın mirim! bu çocuk bu saflıkla nasıl çapkın oldu ben de bilmiyorum 😛 😛 “aha kız min woo’ya suikast girişiminde bulundu” ahah, koptum burda! 😀 istemeden oldu ablası, yoksa ji ah sever min woo’yu 😀

      derken ikinci yakınlaşma da yarım kaldı. hatta min woo gole giderken kang’ın ani gelişen atağıyla rakip takım topu (ji ah’yı?) çaldı ve kendisi gol attı! 😀 😀 30 çok geç diyorsun ama millet 35’te hatta 40’ta evlenelim diye söz veriyor, ben değil bir arkadaş tabii ki de 😀 😀 şiir güzeldi değil mi, ben de çok severim. ve nihayet heyecanlı bir finalle bitirdik bu bölümü. yeni bölüm en kısa zamanda geliyor, beklemede kalınız dear 😉

  16. harmonyhalmeoni dedi ki:

    Unni ne yaptın sen? :S OMG! OMG! OMG! Yapma ama, bir taraf feci üzülecek… TT Daha erkendi ama, Kang Hyuk için üzülmek için çok erkendi. :(:(:( Ama o üzülmesin istiyordum, Min Woo da üzülmesin istiyordum, öf ne çok şey istiyormuşum ben de ya… ( gizli bir gülücük -> :D) Ama yapılmaz ki bu… Böhü… TT Kız bence de şaka sanmış, unutmuş gitmiştir. Teee ne zamanmış, pes diyorum yani. Bu arada 17 yaşında bu kadar masum, bu kadar Dünyadan bihaber, artı bu kadar patavatsız olunabilir mi? Hadi ortaokulda neyse de şaşırdım unnicim. :/ Ben gitsem en yakın arkadaşıma “gel benimle evlen” desem şakacıktan da olsa valla bir tür damga yerim ki bir daha da silemem o damgayı. 😛 Bunlar “Benimle çıkar mısın?” aşamasını geçmiş “Evlen benimle” aşamasına varmış, bence gayet de çocukluktan çıkmışlardır o yaşta yani, unni sen bizi çok küçük görüyorsun, afacan yumurcak görüyorsun, olmuyor. 😦 Bak sen böyle yapınca ben de ortaokul hallerime dönüyorum, o zamanlar ben de Ji Ah gibiydim biraz ama işin kötüsü okulumdaki herkes 20lik kızlar, erkekler gibi makyajlar, takılar, süslenmeler, erkeklere uyarlarsak da parfümün dibine vurmak diyebilirim ve 20li yaşlar gibi konuşurken ben kendi yaşımı yaşadım diye dışlandım. Yani Ji Ah gibileri kalmadı unni, hiçbir millette kalmadı… TT Ya işte kalanlar da benim gibi toplumdan ayıklanıyor. Ah ah, o günlerde ne yalnızlık çekmiştim, bak şimdi kötü oldum, neyse, o günler mazide kaldı. Yani orada Ji Ah ve Kang Hyuk’un birbirlerine söz vermeleri çok çocuksu kaçmış, ama hoş olmuş, saf ve temiz duygular var (o duygular da kaldı mı, ah bir de o var)…
    Bu bölüm mükemmeldi, özellikle o her taşın altından çıkan Hyo Rim yoktu, daha bir keyifle okudum. 😀 😀
    Kızın her defasında çocuğun kafasını gözünü kırması da ritüel haline geldi. :D:D
    Bu arada bir şey soracağım: Berna-Jung Woo öpüşme sahnesinde de öyleydi, burda da öyle oldu, gerçi öpüşemeden basıldılar da neyse, neden sürekli kızın bileklerini tutuyor bunlar? Özel bir sebebi var mı? 😛 Sırf merak. 😛
    Diğer bölüme geçiyorum hemen, dediğin gibi ben şanslıyım, meraktan ölmeden geçeceğim diğer bölüme.
    Bu arada başta geçen yer çok hoştu, müzikler de çok güzel, bu arada Kral oğlunu öldürtmüş ha, uvs.. :S

    • @harmony: biraz erken oldu, öyle mi diyorsun? evet ama hikayeye biraz aksiyon katmak istedim 😉 kang hyuk üzülmesin, min woo üzülmesin, valla çok zor işler bunlar 😛

      ji ah’nın tarafından olayı bir sonraki bölümde zaten çoktan görmüşsündür canım 😉 ama ji ah pek de saflığından yapmaz böyle bir şey, ne cindir o! 😛 valla ben de öyle bir şey yapamazdım, ama şimdiki aklım olsa belki lisede daha çılgın olabilirdim diyorum… biz biraz fazla ağırbaşlı yaşamışız o günleri 🙂 liselileri afacan yumurcak görmüyorum, hatta çok akıllı olanları var bence. ama dediğin gibi yeni nesil biraz fazla hızlı büyüyor, 13-14 yaşında 20lik gibi davranmak nedir, yazık yahu 😦 sen sen ol, her zaman yaşına göre davran tatlım, erkenden büyümüş gibi davranmak hiç güzel bir şey değil. ece temelkuran’ın öyle bir yazısı vardı, hatta alıntılayayım burda, şöyle diyordu:

      “Çünkü hayat, onu erken anladığını sananlardan çok fena alır öcünü. Bir şeyi vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına, sana yaşatır o eksik bıraktığın bölümü. Âşık mı olmadın on altı yaşında? Gelir seni kırk beşinde bulur, en olmaz zamanda. Maceraya mı çıkmadın yirminde? Sürükleye sürükleye götürür seni otuz beşinde. Yırtık kot, yer bezinden hallice bir kazak giyip, nasıl göründüğüne aldırmadan geçiremedinse öğrencilik yıllarını mesela, elli yaşında, artık kalabalıkların gözleri seni hiç de öyle görmeyi beklemezken, sana giydirir o kot pantolonu.

      Hayatı sakın erkenden yaşama, sonradan çok fena eder adamı. Serserilik ederek geçirmeli insan serserilik edilecek yaşları. Zira atlayıp geçtiğin ne varsa dönüp dolaşıp bulur insanın yakasını. Kendini yaşatıncaya kadar yapışıp kalır.”

      Ben de aynen böyle düşünüyorum: Her şeyi yaşında yaşamak lazım…

      “Kızın her defasında çocuğun kafasını gözünü kırması da ritüel haline geldi.” Ahaha, çok haklısın! 😀 😀

      Evet kızın neden bileklerini tutuyor bunlar, güzel soru 🙂 Kaçıp gitmesin diyedir! 😀 😀 😀 Valla sen sorana kadar düşünmemiştim, öyle gözümde nasıl canlanırsa ona göre yazıyorum sahneyi, demek ki öpüşme sahneleri hep böyle canlanıyor 😛 Tamam, bir sonraki sahnemizde farklı bir mizansen kullanayım 😉

      Ellerine sağlık, yorumlayan ellerin dert görmesin şeker 😉

  17. minekibuu dedi ki:

    uuuuwwww geç okuduğum iyi olmuş hazırda bir bölümüm var lay lay lay!
    kiss kissler kime niyet kime kısmet oldu 😛 Kang Hyuk yumruğu masaya vurdu “erkeğim ulen ben, SEVİYORUMMM, heeeeyyyyyyyt!” dedi resmen. ama artık çok geç genç. üzgünüm. her ne kadar oyuncu cadıyı desteklemem gerekse de 2. adam kaybetmeye mahkum, teselliyi bizde bulabilir isterse 😛
    o gıdıklanma sahnesi nassı uzun uzun geçti gözümün önünden anlatılmaz kurgulanır yemin ediyorum. ama her ani öpücüğün kaderi gibi kesilmeye ya da ifşa olmaya mahum 😦 eeee kısmet değilmiş en azında min woo ya 😀
    oyuncu dedi, hikaruda kiss kissler uçuşuyor koş dedi 😛 koştum geldim. koşarak diğer bölüme geçeyim 😉
    eline sağlık kuzum.

    • @minekibuu: hahayyy, evet işte kime niyet kime kısmet diye boşuna dememişler 😀 😀 kang hyuk sonunda harekete geçti! çok geç kaldı diyorsunuz ama belli olmaz bu işler; belki de sönmüş bir ateş yeniden alevlenebilir 😉

      gıdıklanma sahnesini ben yazarken çok eğlendim 😀 😀 bi de kız çocuğun üzerine eğilince gıdıklamak yerine başka bir şey yapacağını düşündünüz di mi, haha itiraf edin! 😀 😀 min woo azıcık daha bekleyecek 😉

      yorumlayan ellerine sağlık canım ^^

  18. Önceki yorumlarıma dönüp baktığımda yazarken baya hata yaptığımı gördüm O_O umarım anlama konusunda çok sorun çekmiyorsundur. Zaman sıkıtlı olunca yorum içim de acele etmem gerekiyor falan derken dönüp bi okumadan atıyorum :/ bu arada sayfadan çıkmadığını gördüğün biri varsa endişelenme elimin altında olsun diye yaklaşık 3 gündür sayfa bende açık asdfghjklş

    Şu beyzbol olayı gözümde canlandıkça ben de Ji Ah’ın kafasına vurmak istedim ama neyse artık kızcağız işini yapıyo sonuçta 😛 ama yine de ji ah min woo’nun büyüsüne kapılmak için geç bile kaldı. İlah gibi çocukla çalışıyo o hala “patron” gözüyle bakıyo allamm ya 😀 zaten garibim min woo şu hayatta görmediği şiddeti gördü şu kızdan asdfghjklş

    kang hyuk’a olan nefretim artık başka bir şeye dönüştü. Lan sen kimsin de ji ah’ı öpüyorsun ulaannn?!! Min woo da garibim uzaktan görüyor zaten olanları T_T gay olduklarını düşünücek kesin bir de of off. Min woo 2.erkek olmasın, üzülmesin T_T hıkhık* (yorumcu burada gözyaşlarını tutamaz)

    • @seyma: yok sorun değil, anlarım ben seni merak etme 😀

      ahahah, ji ah’yı suçlamayalım lütfen, olay gene min woo’nun şapşallığından başka bişi diil 😀 “zaten garibim min woo şu hayatta görmediği şiddeti gördü şu kızdan asdfghjklş” valla öyle! 😀 😀 😀

      anlaşıldı, sen kang hyuk’a ısınamayacaksın.. evet, maalesef min woo’da gene jeton düşmüyor, gene düşmüyor! (bazen düşünüyorum da bu çocuğun saflık dozunu abartmışım galiba :P)

      teşekkür ederim tatlım! ^^

  19. oyy ben bu diyarlardan gideli 3 bölüm birden gelmiş anam hazine bulmuş gibi oldum, hızına sağlık Hikarucum 🙂

    min woo’nun rüyası yine bize tarihi dizilerdeki o mistik havayı yaşattı, bu çocuğun bilinçaltındaki sırları bize göstermeden hikayeyi bitirmezsin değil mi canım, ben şahsen meraktan çatlıyorum. belki de çok dizi izlemekten görüyordur bu rüyaları falan:/ ayy yüzeyselliğimden kendim tiksindim neyse öğrenicez elbet bi gün 🙂

    min woo ve kazaları yaa ahahaha 🙂 ama artık ji han’a kızmıyor, sinirlenme eşiği başarıyla atlatıldı, hoşlanma eşiği de öpüşme teşebbüsüyle birlikte atlatılmak üzere yuppiii 🙂

    kang hyuk kuzum napıcam ben senle 😦 içindeki o romeo’ya sahip çık annem naptın öyle çat diye öptün kızı, tokat mı yiyeceksin, kazık mı ne olacak merak ettim valla. bi de 31 aralık’ı bekliyomuş oyy kıyamam, bi erkek cinsi nasıl bu kadar düşünceli olur pes, gerçi bu bi Kore dizisi, her şey mümkün. second lead syndrome da tam bu işte 😦 ama ji ah saflığıyla bana saç baş yoldurdu yaa, insan azıcık anlar, birazcık yardımcı olur dimi çocuğa.. kafayı çekmese kendi kendini yiyecekti bi 12 sene daha kuzucum..

    min woo da az daha öpüyordu ji han’ı.. bu ikiliyi okurken aklıma coffee prince’deki gong yoo- eun hye sahneleri geliyo, çok tatlılar yaa 🙂 ama son sahnede min woo kızımızın erkek olmadığını anladı mı onu da merak ettim. bi de kang hyuk’u tez kovmasın bu şimdi, ne güzel takılıyorlardı hep beraber yaa 🙂

    ayy ne karmaşık bi yorum oldu bu en iyisi susmak 🙂 eline sağlık canım yeni bölümde görüşürüz 🙂

    • @masalevi: evet ya, bu aralar hızlı gittik 🙂 ama bir hafta ara vereceğim gibi görünüyor, bu hafta biraz yoğunum maalesef…

      min woo’nun rüyalarının sırrını çözmeden hikayemiz bitmeyecek, hiç merak etmeyin 😉 çektiği veya izlediği dizilerle bir ilgisi yok, başka bir sır çıkacak bu rüyaların altından.

      min woo artık kaderini kabullendi yavrucak 😀 kıza kızmayı bırak öpme noktasına geldi bile! kang hyuk’sa artık patlama noktasına erişti maalesef, sabret sabret nereye kadar? 😦 valla türünün nadir örneklerinden olduğunu kabul ediyorum, ama vardır böyle romantik adamlar.. dediğin gibi tam bir ikinci erkek tiplemesi 😉 min woo – ji ah sahnelerini yazarken benim de aklım ister istemez coffee prince’e gidiyor ama min woo han kyul’dan sanırım on kat daha saf 😀 kızın kız olduğunu anlaması da on kat daha zor o yüzden 😀

      ellerine sağlık canım yorumun için ^^ sonraki bölümlerde görüşürüz 😉

  20. ben yine pat diye öbür bölüme geçme hayalleri kurmuştum ama bu nasıl son böyleee?? Kime sevineyim kime üzüleyim kime güleyim bilemedim o_O Şarkıda çok güzel olmuş son kısma! Kang Hyuk canım yaaa sen sakın ağlama ama…zaten o 49 days fotoğrafını görünce içim parçalanıyor benim ki…Ama sonunda söyleyebildi ya rahatladım yani iş işten geçmiş gibi ama yine de olsun…Sondaki şaşkın Min Woo’nun halini de düşünemiyorum ben zavallıcık yaa 🙂 🙂

    • @canlina: bu bölümde ters köşeler yapıp durdum evet, kızma bana 😀 😀 kang hyuk’a karşı biraz daha empati kuralım istedim, çocukcağız çok arka planda kalmıştı… ama sonunda söyleyebildi değil mi, bu da bir şeydir 😉 yorumun için sağol tatlım ^^

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s