Yedinci Bölüm: “O kızı kâbuslarımda görüyorum!”

You Are My Pet – Rush to Her 

Min Woo büyülenmiş gibi az ilerideki kıza bakakalmıştı. Kalbi, tıpkı rüyalarında olduğu gibi çarpıyordu. Genç adamın gözleri irileşmiş, boğazı kurumuştu. Bu kız… oydu, oydu işte!

Doğrusu rüyalarındaki kızın gerçek hayatta karşısına çıkacağını hiç düşünmemişti. O yalnızca bir hayaldi; düşlerine, ya da bambaşka bir devre ait olan bir hayal… Ama şimdi… Bu kadar benzerlik… mümkün olabilir miydi?

Genç yıldız kendini toparlamaya çabaladı. Yanında hâlâ kaygıyla onu süzen asistan kıza dönüp: “İyiyim, yalnızca bir an başım döndü,” dedi soğuk bir biçimde. Ve ağır, titreyen adımlarla ilerledi, çekimin yapılacağı alana girdi. Burası, sarayın iç duvarları arasında kalan geniş avlulardan biriydi; saraydaki eğlence sahnesi için onlarca figüran toplanmış, çekimin başlamasını bekliyordu. Min Woo, kral ve kraliçe rolündeki emektar oyuncularla uzaktan selamlaştı; her ikisi de tahttaki yerlerini almışlardı.

O sırada yönetmen Han neşeyle başrol oyuncusunun yanına yaklaştı:

“Min Woo-şi, bol aksiyonlu sahneler için hazır mısınız? Bugünkü sahneyi de bitirince ikinci bölüm tamamlanmış olacak! Doğrusu iyi iş çıkardınız!”

Min Woo zoraki gülümseyip başını salladı. Evet, dizinin ilk iki bölümü nerdeyse tamamlanmıştı. Yarın ilk bölüm, ertesi günse ikinci bölüm ulusal kanalda yayınlanacaktı. Şimdi, kral ve kraliçenin yabancı prenses onuruna verdiği yemekte gerçekleşen saldırıyı Min Woo’nun tek başına savuşturacağı sahneyle birlikte heyecan doruktayken ikinci bölüm sona erecekti.

Son hazırlıklar tamamlanıp herkes yerini aldığında Min Woo göz ucuyla prenses kıyafeti içindeki kıza bir bakış atmadan edemedi. Yüreği hâlâ hızlı hızlı çarpıyordu. Bu kadar benzerlik olacak şey değildi! Genç adam kendi kendine:

“Saçmalama Min Woo,” diye telkinde bulunmaya çabaladı, “Bu kıyafetler ve saçlar içinde herkes birbirine benzer… Hem… hem rüyandaki kıza benziyor diye heyecan yapmanın ne lüzumu var?! Bu hiçbir şeyin işareti değil!”

Böyle deyip sakinleşmeye, oyununa konsantre olmaya çabaladı genç adam. Fakat yine de kalbinin hızlı hızlı atmasına engel olamıyordu.

Ji Ah ise prenses kostümü, başına eklenen iki kilo saç ve yüzündeki beş kilo makyajla ondan çok daha beter bir durumdaydı. Üstelik patronunun kendisine tuhaf bakışlar attığını fark edince yüreği ağzına gelmişti: Galiba Min Woo onun kim olduğunu anlamıştı, eyvah!

O sırada yönetmen: “Tamam, hazır mıyız? O halde, üç, iki, bir, kamera, motor!” diye bağırdı ve çekim başladı.

“Motor!” lafını duyar duymaz Min Woo az önceki kaygılarını unuttu, o dünyanın içine giriverdi. Genç yıldızın en büyük yeteneği buydu; isterse kaygılarla yüreği örtülmüş olsun, yine de oyun başlayınca tüm dünya gözünden silinir, genç adam hangi karakteri canlandırıyorsa o kişiye dönüşürdü. Şimdi de öyle olmuştu: Min Woo, uzun bir sürgün hayatından sonra anavatanına yeni dönmüş ve eski nişanlısının evlendiği haberini almış olan Si Yoon karakterinin umutsuz, yorgun yüzünü bir hamlede üzerine geçirivermişti.

Çekim bir saatten fazla sürdü. Önce Si Yoon’un yakın plan sahneleri çekildi, ardından sıra en zorlu kısma, saldırı sahnelerine geldi: Sarayın çatısından atlayan yüzü kapalı dublörlerin sahneleri çekilirken Ji Ah büyülenmiş gibi onları izliyordu. Genç kız bir an için tüm endişelerini unutmuştu; bu dünya… gerçekten büyülü bir dünyaydı.

Min Woo’nun saldırganlarla dövüşme sahnesindeyse Ji Ah biraz kıkırdamadan edemedi: Genç çocuğun yakın dövüşte pek başarılı olduğu söylenemezdi; anlaşılan kendisine yardımcı olsun diye birkaç figür öğrenmişti ama bu kadarcık bir bilgi, dövüş sahnelerini gerçekçi yapmaktan çok uzaktı. O yüzden Min Woo’nun yüzünün görünmediği hızlı dövüş sahnelerinde genç yıldızın yerine bir dublör oynadı.

Nihayet, sıra en son sahneye geldi: Si Yoon, Çinli prensese ok atan bir saldırganı son anda fark edip onun önüne siper olacak, genç prensesin hemen önünde yığılıverecekti. Prenses de dehşetle onun başına çökecek, “yardım edin!” diye bağıracaktı. Ji Ah’nın tek repliği buydu.

Sahne tek seferde sorunsuzca çekildi, Min Woo Ji Ah’nın önünde vurulup yere düştü, Ji Ah dehşet içinde bağırdı: “Yardım edin!” Ve yönetmen bağırdı: “Kestik!”

Ji Ah derin bir nefes aldı. Galiba bu işi sorunsuzca atlatmışlardı. Bir an önce üzerini değişip Min Woo hazırlanmadan onu arabada bekleyebilmek için ayağa kalktı, arkasını dönüp hızlı adımlarla yürümeye başladı.

Birdenbire, birisi güçlü bir biçimde bileğine yapıştı:

“DUR!”

Ji Ah dehşet içinde başını çevirdi: Yanılmamıştı, Min Woo çevik bir hareketle ayağa zıplamış, onu kolundan yakalayıvermişti!

Tüm bunlar olurken Kang Hyuk’sa çekim alanının hemen dışında arabada bekliyordu. Genç adam huzursuzdu, az önce Ji Ah’ya Soo Hyun’dan bir telefon gelmiş, genç kız telefonu kapatıp şaşkınlıkla arkadaşına dönmüştü:

“Soo Hyun-şi beni acilen içeriye çağırıyor! Sadece benim yapabileceğim bir iş mi ne varmış…”

Kang Hyuk şaşkınca: “Ne işiymiş bu?” deyince kız dudak bükmüştü: “Bilmem, onu söylemedi… Neyse, sen arabada bekle Kang Hyuk, eminim uzun sürecek bir şey değildir…”

Ama Ji Ah’nın böyle deyip gitmesinin üzerinden bir buçuk saate yakın bir zaman geçtiği halde kız hâlâ geri dönmemişti. Kang Hyuk giderek huzursuzlanıyordu; en sonunda dayanamadı, arabadan çıkıp sarayın iç avlusuna kadar ilerledi.

Az ötede, çekim yapılan alanı görünce durdu. Yönetmen, kameramanlar ve oyuncuları buradan rahatlıkla görebiliyordu. Genç adamın keskin gözleri Min Woo’yu, ve hemen çekim alanının kenarında durmuş oyuncuları izleyen Soo Hyun’u hemen seçti. Ama… Ji Ah hiçbir yerde görünmüyordu.

Tam o anda, Çinli prenses rolündeki kıza gözü takıldı ve birdenbire Kang Hyuk’un nefesi kesildi: Bu… bu Ji Ah’dan başkası değildi!

Ji Ah prenses kıyafetleri içerisinde o kadar güzel görünüyordu ki, Kang Hyuk birkaç saniye nefes alamadığını hissetti. Genç kız sarı bir hanbok giymiş, saçları peruklar ve postişlerle desteklenmiş, yüzüne ağır bir makyaj yapılmıştı. Şu haliyle gerçek bir prensesten hiçbir farkı yoktu. Hatta belki de, tarihte hiçbir prensesin olmadığı kadar güzeldi Ji Ah…

“Aaa, Kang Hyuk-ah! Sen burda ne arıyorsun??”

Kang Hyuk hemen arkasından gelen bu sesi duyunca merakla arkasını döndü, ve kendisine seslenen kişinin yüzünü görünce gözleri şaşkınlıkla açıldı:

“Sun Ah Noona! Asıl sen burda ne arıyorsun?!”

“Kendisine söz verdiğim gibi Cha Min Woo-şi’nin dizisinin çekimlerine geldim,” dedi Sun Ah büyük bir mutlulukla ve elindeki sepeti işaret etti: “Üstelik ona kedi balığı pişirip getirdim! Bizde kaldığı zaman kahvaltıda bayıla bayıla yemişti!”

Genç kadın mutlulukla sırıtırken çekim alanında prenses rolündeki Ji Ah repliğini söylemiş ve yönetmenin “kestik!” lafıyla çekim sona ermişti. Genç kız hemen ortamı terk etmeyi umarken birdenbire güçlü bir el, bileğine yapışıp onu durdurdu: Min Woo!

Ji Ah dehşet dolu bakışlarla baktı genç adama. Panik içinde kendini kurtarmaya çabaladı. Min Woo ise: “Bir dakika! Sizinle konuşmam lâzım!” diye açıklama yaparken, bir yandan da kızın kolunu sıkı sıkı tutmaya devam ediyordu. Genç yıldız kaşlarını çatmış, heyecan ve merak içinde kızın yüzünü iyice görebilmek için uğraş veriyordu ama Ji Ah içinden “Eyvah! Eyvah! Kim olduğumu anladı!” diye çığlıklar atıp başını çevirmemek üzere kıvranmakta olduğu için prensesin yüzünü hâlâ çok yakından inceleyebilmiş değildi.

Neyse ki tam o anda, çekimi kenardan izlemekte olan Soo Hyun ikisinin halini gördü ve büyük bir krizin eşiğinde olduklarını fark etti. Orta yaşlı adam fazla düşünmedi, tüm gücüyle bağırdı:

“MİN WOOO!”

You’re my pet OST – I feel like it

Bu bağırışla bir an dikkati dağılan Min Woo şaşkınca ona doğru bakıp kızın bileğini tutan elini gevşetince, Ji Ah fırsatı kaçırmadı: Kız ani bir silkinişle çocuğun mengene gibi kendisine yapışmış elinden kurtuldu ve bütün gücüyle koşmaya başladı!

Min Woo da aynı anda kızın kaçtığını fark etti. Bir an bocaladı, sonra kendisi de onun peşinden koşturmaya başladı. Ji Ah önde, Min Woo arkada, sarayın avlu kapısına doğru bir koşu kopardılar. Min Woo bir yandan da:

“Heeeeey, bekleee! Senle konuşmam lazım!” diye bağırıyordu.

O sırada konuşmaya dalmış olan Kang Hyuk ve Sun Ah ise üstlerine doğru koşarak gelen ikiliyi ilk anda fark etmediler. Onları ilk fark eden Kang Hyuk oldu: Genç adamın gözleri şaşkınlıkla irileşti; o koşarak gelenler Ji Ah… ve Min Woo muydu?!

Aynı anda karşısında kendisini dinleyen çocuğun gözlerinin neye takılıp kaldığını merak eden Sun Ah da başını çevirdi ve tarihi kıyafetler içinde koşturan ikiliyi gördü. Heyecanla bağırdı:

“Ooooo, Min Woo-şi bize doğru geliyor! Aman Tanrım, kendisi benim geleceğimi haber almış olmalı!” Ve çocuğa el sallayıp heyecanla bağırmaya başladı: “Min Woo-şiiiiİ! Ne kadar naziksiniz Min Woo-şi, beni kapılarda karşılamanıza hiç gerek yoktu!”

Ji Ah’ysa kapıda duran ikiliyi fark edince bir an için içinden: “Olamaz! Şimdi sıçtık!” diye düşünmüş, tökezler gibi olmuştu. Ama hemen sonra arkasındaki daha büyük tehlikeyi düşündü ve hemen toparlandı: Şimdi vakit kaybetmenin sırası değildi!

Neyse ki kapıdakilerden en azından birinin bu prenses kıyafetleri içerisindeki kıza ayıracak dikkati yoktu: Sun Ah’nın gözleri tamamen genç stara odaklanmıştı. Yanından koşarak geçen, başını fark edilmemek için yana çevirmiş olan Ji Ah’ya bakmadı bile, hemen arkasında, nerdeyse elini uzatsa kızı yakalayacak kadar aradaki mesafeyi kapatmış olan Min Woo’yu ise on kaplan gücüyle kolundan yakalayıverdi!

“Min Woo-şiiiiiiiiiiiiiiii! Sizi nasıl özledim anlatamam! Görüşmeyeli nasılsınız?!”

sun ah tarafından esir edilen min woo 😛

Min Woo kolunu kurtarmaya çabaladı, ama Sun Ah gene kene gibi yapışmıştı: “Min Woo-şiii…” diyor, başka bir şey demiyordu. Min Woo: “Bırakın lütfen… Tamam bir işim var, onu halledip gelicem…” dese de Sun Ah’nın bırakmaya niyeti yoktu: Kadın çocuğun koluna yapışıp sağa sola sallanırken gözlerini kapatmış, kendinden geçmişti: Bir yandan da “Auuu…. Min Woo-şiiii…” diye kedi sesiyle miyavlıyordu.

Bu sırada Ji Ah deli gibi koşmaya devam ediyordu. Genç kız ileride sarayın dış duvarlarının köşesini döndü ve gözden kayboldu. Min Woo hayalkırıklığıyla dişlerini sıktı: Kızı kaybetmişti, kahretsin!

O sırada Soo Hyun arkadan koşturarak yetişmişti. Min Woo’nun kendisini Sun Ah’nın pençelerinden kurtarmaya çalıştığını görünce, hâlâ olup bitene bir anlam vermeye çalışarak alık alık bakan Kang Hyuk’a döndü:

“Ne bakıyorsun?? Min Woo-şi’ye yardım etsene!”

Kang Hyuk bu sözlerle kendine geldi ve Sun Ah’nın kolunu tuttu: “Noona, bak Min Woo-şi’nin kolu acıdı ama! Lütfen artık bırakır mısın?!”

Sun Ah bu sözü duyunca korkuyla çocuğun kolunu bıraktı ve önünde eğilip özür dilemeye başladı: “Min Woo-şi, afedersiniz, benim sizi asla incitmek istemeyeceğimi bilirsiniz! Ben sadece size olan büyük sevgimden dolayı sizi karşımda görünce böyle coşkulu davrandım!”

Min Woo surat astı: Bu canavar hatunun kendisini pinpon topu gibi duvardan duvara çarptığı o meşum gün henüz aklından çıkmamıştı. Yine de nazik olmaya çalışarak:

“Ahah, tabi, bilmez miyim…” diye mırıldandı. “Yalnız şimdi müsaadenizle çok acil bir işim var! Buralara kadar zahmet etmişsiniz, çok teşekkür ederim. Ama sizinle bugün ilgilenemeyeceğim, onun yerine sizi çok sevgili menajerim, en büyük yardımcım ve dostum olan Soo Hyun’a teslim ediyorum!”

Böyle dedi ve yanıbaşında dikilmekte olan menajerini işaret etti. Soo Hyun’un gözleri şaşkınlıkla açıldı, nasıl yani, bu deli kadınla kendisi mi uğraşmak zorundaydı?! Sun Ah’nınsa “menajer” lafını duyar duymaz gözleri parlamıştı: İşte hayalleri gerçek oluyordu, bu adam sayesinde önünde ünlü bir yıldız olmanın yolu açılabilirdi!

“A… Demek siz Min Woo-şi’nin menajerisiniz,” dedi Soo Hyun’a dönüp parlayan gözlerle. Adamı baştan aşağı süzdü: Basbayağı yakışıklı bir adamdı bu yahu!

“Vay be… Daş gibi maşşallah…” diye mırıldandı salyaları akarken. Soo Hyun: “Ha?!” diye doğru işitip işitmediğini anlamaya çalışırken de en sevimli haliyle sırıttı:

“Çok memnun oldum Soo Hyun-şi, ben de Sun Ah. Kim Sun Ah!” Genç kadın en cilveli haliyle göz kırptı: “Ama ünlü olan Kim Sun Ah değil, yani en azından şimdilik… Kim Sun Ah’nın benim ünlü ve benden daha az güzel ikizim olduğu doğru, ama kim bilir, belki bir gün onu benim daha az ünlü ve daha az güzel ikizim olarak anabilirler! Hahhahhah!”

Soo Hyun: “Aaa… Ehem, şeyy, tabii…” diye sırıtmaya çabalarken Min Woo gülmeden edemedi: Vakti olsa Soo Hyun’un bu deli kadınla uğraşmasını izlemek isterdi ama şimdi daha önemli bir işi vardı: Az önceki genç kızı bulmak! Bunu düşünüp kaşlarını çattı ve hızlı adımlarla koşturarak az önceki kızın kaybolduğu yöne doğru ilerlemeye koyuldu. Kang Hyuk’sa bir an “help meee!” diye acıklı gözlerle kendisine işaret çakan Soo Hyun’a yardım edip etmeme konusunda tereddüt etse de, sonra Ji Ah’nın yakalanmamasının şu anda daha önemli olduğunu düşünerek Min Woo’nun peşinden seğirtti. Kang Hyuk yanlarından ayrılırken Sun Ah Soo Hyun’a: “Size daha önce Johnny Depp’e çok benzediğinizi söyleyen olmuş muydu?” diye yavşamaya başlamıştı bile.

Min Woo ise o sırada çoktan köşeye gelmiş, aşağıya doğru uzanan boş sokağa hayalkırıklığı dolu gözlerle bakakalmıştı. Genç kız çoktan kayıplara karışmıştı… Min Woo sağa sola bakındı, ama kızın nereye gittiğine dair hiçbir iz görünmüyordu. O sırada arkasından koşturup yetişen Kang Hyuk’a döndü ve canı sıkkın bir biçimde mırıldandı:

“Haydi geri dönelim…”

Kang Hyuk bir an şaşırdı, ama hemen sonra kendini toparladı: “Buyrun efendim… Araba bu tarafta…” Min Woo’yu arabanın olduğu caddenin tam tersi yönüne doğru yürütmeye başladığında Ji Ah’ya yüzündeki makyaj ve üzerindeki kıyafetlerden kurtulup Ji Han olarak arabanın şoför koltuğuna oturabilmesi için yeterince zaman kazandırabildiğini umuyordu.

******************************************

FT Island – I knew from first sight

“O kızı nasıl elimden kaçırdım?! Nasılllll kaçırdımmmmm!”

Min Woo elindeki soju kadehini sertçe masaya çarpınca Ji Ah da Kang Hyuk da bir an irkildiler. Ji Ah sesini tatlılaştırmaya çabalarken:

“Efendim, çok içtiniz, artık eve dönsek nasıl olur?” dedi genç yıldıza. Ama Min Woo ona öfkeli gözlerle bakıp dili dolanarak itiraz etti:

“HAYIR! DOLDUR ÇABUK!”

Böyle deyip kadehi sertçe kızın önüne itti. Ji Ah içini çekip gözlerini devirdi. Gene de mecburen patronunun kadehini doldurdu.

O gece Min Woo ikisini birden bir bara sürüklemişti. Genç adam rüyalarındaki kızla konuşma fırsatı bulamadığı için o kadar üzgündü ki, ne yarın erkenden gitmesi gereken çekim, ne de başka bir şey umrundaydı! Üstelik yönetmenden prenses rolünün sadece bu bölümlük olduğunu, bu adı-sanı bilinmeyen genç oyuncunun bir daha görünmeyeceğini öğrenmiş, morali daha da bozulmuştu. İşin kötüsü, sette hiç kimse bu kızın hangi ajansa bağlı olarak çalıştığını ya da o gün çekime nasıl geldiğini de bilmiyordu! (Bu konuda bilgisi olan az sayıda insan Soo Hyun tarafından çoktan susturulmuştu elbette…) Kız resmen sır olmuştu!

Kang Hyuk’sa gecenin başından beri yan yan Ji Ah’ya bakıyordu: Aslında Ji Ah’ya kızgındı. Kız hem bu işte tutunabilmek için erkek kılığında çabalayıp duruyor, hem de gidip kız kılığında patronunun gözünün önünde resmi geçit yapıyordu yahu! Ama ona kızmayı bir başka zamana erteledi, şimdi Ji Ah’nın deminden beri kıvranıp da bir türlü soramadığı soruyu sormalı ve Min Woo’nun kesin olarak onu tanımadığına emin olmalıydı. Dikkatlice Min Woo’ya dikti gözlerini:

“Min Woo-şi, siz o prenses rolü oynayan kızı neden arıyordunuz?” dedi merakla. “Acaba… rolle ilgili bir şey miydi?”

Ji Ah nefesini tutup Min Woo’nun vereceği cevabı beklerken genç yıldız bir an durakladı. Sarhoş olmasına rağmen gördüğü rüyaları kimseye anlatmaması gerektiğini akıl edebilecek kadar aklı başındaydı hâlâ. O yüzden gözlerini kaçırdı, somurtarak:

“Ona… ona sormam gereken önemli bir şey vardı…” dedi.

Ji Ah ve Kang Hyuk şaşkınca birbirlerine baktılar. Sonra Ji Ah biraz da çekinerek:

“Ne… sormanız gerekiyordu?” diye sordu. Min Woo bir an tereddüt etti. Ama sonra, öfkeli çıkmasına gayret ettiği bir sesle:

“Eeehhh, amma da soru sordunuz! Ben sizi sarhoş olursam beni eve sağ salim götürebilmeniz için yanımda gezdiriyorum, bana soru sorup durmanız için değil!” diye bağırdı. Ji Ah ve Kang Hyuk umutsuzca yüzlerini buruştururken Min Woo bir kez daha çocuk gibi somurttu: “Bi şişe soju daha söyleyin şimdi! Hadi!”

Yaklaşık yarım saat sonra zilzurna sarhoş olmuş bir Min Woo bir eli Kang Hyuk’un, diğeri Ji Ah’nın omzuna atılmış bir biçimde bardan çıkıyordu. Genç adamın adımları kadar dili de dolanıyordu, ama buna aldırmadan boyuna konuşuyordu:

“Bennn… Ben var ya ben… Süper içerim ben, asla sarhojj olmam!”

Ji Ah tatlılıkla: “Tabii efendim, siz gerçekten çok iyi bir içicisiniz,” diye onun suyuna gitmeye çalışırken Kang Hyuk hafifçe mırıldandı: “Yaa ne demezsin… Eski içicilerden kim kaldı? Bir sen, bir de sünger Bob zaten…” Ji Ah hafifçe kıkırdadı ve boşta kalan kolunu arkadan uzatıp Kang Hyuk’u çimdikledi.

Min Woo’ysa konuşmaya devam ediyordu:

“Tabii yaaa! Ben koskoca Cha Min Woo’yum, bennn! Kore’nin, hatta Asya’nın prensiyim! O kız benden kaçmakla kendi kaybetti! Di mi Ji Han, di mi, sen söyle!”

Ji Ah yine tatlı bir sesle patronunu yatıştırmaya çalışırken o sırada yoldan geçmekte olan iki genç bu gürültücü adama ters ters baktılar. Min Woo sarhoş olmasına rağmen bu bakışları fark etmişti, kendini Kang Hyuk ve Ji Ah’nın kollarından kurtarıp gençlerin karşısına dikildi:

“Nee?! Ne var, ne bakıyonuz??!”

Delikanlılar “ya git işine…” diyerek ona aldırmadan geçmeye çabaladılar, ama Min Woo coşmuştu bir kere. Hemen arkadan koşturup yetişen Ji Ah ve Kang Hyuk’un onu zapt etme ve delikanlılardan özür dileme çabalarına aldırmadan bir kez daha horoz gibi kabardı:

“Ben kimim siz biliyonuz mu?? Bana yan bakanın alnını karışlarım ben!”

Böyle deyip elini sertçe uzattı, gençlerden birini göğsünden itti. Çocuk hafifçe sendeler gibi oldu. Bunun üzerine arkadaşı Min Woo’nun yakasını kavradı:

“Sen ne yaptığını sanıyorsun ajuşi?! Rahat dur, kırmayalım bir tarafını!”

Böyle deyip sarhoş Min Woo’yu sertçe arkaya doğru itti. Min Woo dengesini kaybedip kıçüstü kaldırıma oturuverdi. Ve derhal mızmızlanmaya başladı:

“Ay annecim annecim! Popom çok acıdııııı!”

Kang Hyuk onun başına koştururken Ji Ah birden şimşek gibi yerinden fırlamış, Min Woo’yu düşüren çocuğun yakasına yapışmıştı:

“Sen ne halt ediyorsun ulan?! Çabuk özür dile! ÇABUK ÖZÜR DİLE!”

Genç çocuk gözleri çakmak çakmak bakan bu çocuktan tırsmıştı, ama gene de yiğitliğe leke sürdürmek istemedi: “Ne özür diliycem be?! Kendisi geldi arkadaşıma saldırdı!”

“Evet ya, hadi basın gidin,” dedi diğer çocuk da, ve Ji Ah’nın ellerini arkadaşının yakasından ayırmaya çabaladı. Ama Ji Ah’nın pes etmeye niyeti yoktu:

“Özür dileyin dedim! Min Woo-şi’den hemen şimdi özür dileyeceksiniz!”

Bunun üzerine ilk çocuk: “Eeeh, yetti beee!” diye bağırdı ve Ji Ah’yı omzundan sertçe itti. Genç kız tökezledi, düşecek gibi oldu. Hâlâ Min Woo’nun başında duran Kang Hyuk ayağa fırladı: “Ji Ah!” Ve iki çocuğa girişmek üzere bir hamle yaptı.

Ama yarı yolda durdu: Çünkü Ji Ah ondan önce davranmış, “o zaman bunu siz istediniz!” diye bağırıp iki çocuğun üzerine saldırmıştı bile: “KYAAAAAA!”

Önce bir sağ, sonra bir sol tekme: Bu uçan tekmeler o kadar hızlı gelmişti ki, izleyici durumundaki Kang Hyuk bile neler olduğunu görememişti. Zavallı iki gencin durumu ise daha vahimdi, Ji Ah’nın çığlığını duymaları ile suratlarında bir acı hissetmeleri aynı anda gerçekleşti! İki çocuğun ikisi de farklı yönlere devrilirken Ji Ah karizmatik bir biçimde yere indi, ve bir ona bir diğerine baktı:

“Sanırım bu Cha Min Woo-şi’yle nasıl konuşmanız gerektiğini size öğretmiştir! Şimdi derhal özür dileyin!” diye bağırdı.

Zavallı çocuklar zorlukla yerlerinden kalktılar, ezilip büzülerek Min Woo’ya: “Özür dileriz…” dedikten sonra koşar adımlarla ordan uzaklaştılar. Min Woo ise yarı sarhoş, yarı şaşkın neler olduğunu çözmeye çalışıyordu. Genç yıldız şaşkınca Kang Hyuk’a döndü:

“Kang Wook… Ben doğru gördüm, di mi? Bizim şoför iki hergeleyi de benzetti mi?”

“Doğru gördünüz Min Woo-şi,” dedi Kang Hyuk. Genç adam gözlerini az ileride üstünü başını düzelten, uçan tekmeleri savururken ceplerinden fırlayan bozuk paraları toplayan Ji Ah’dan ayıramıyordu. Min Woo şaşkınlık ve hayranlıkla:

“Vuaaaa! Bak sen şu Ji Han’a! Şoförüm ve asistanımdan sonra korumam da oldu!” diye bağırdı. “Ama bu çocuk böyle tekme atmayı nerden öğrendi?!”

“Ji Han lisede ve üniversitede tekvandoya devam etmişti,” dedi Kang Hyuk dalgınca.

Reamonn – Super Girl

O sırada Ji Ah ikisine birden gülümseyerek yanlarına gelmiş, elini uzatıp Min Woo’yu yerden kaldırmıştı. Sonra eski dostuna döndü, gülümsedi:

“Gidelim mi artık?”

Kang Hyuk dalgınca başını salladı. Sonra, heyecanla bağırıp duran Min Woo (“Vuhaaa! Ji Han, süpermen gibisin, harikasın!”) ve onun yanında mahcup ama halinden memnun bir gülümsemeyle yürüyen Ji Ah’nın arkasından yürümeye başladı. Dalgın gözlerinde hafif bir hüzün ve yüzünde buruk bir tebessümle…

Çünkü biliyordu: Min Woo’nun yeni öğrendiği şeyi, kendisi çok önceden beri biliyordu.

Süpermen değil belki… Ama supergirl…

“My super girl…”

******************************************

Ji Ah’nın harika bir kız olduğunu öteden beri bilirdi Kang Hyuk: Çok güzel, çok zeki, çok başarılı… Derslerde ve sporda okul birincisi… Ji Ah hayatı boyunca çevresine ışık saçan insanlardan biri olmuştu. Tam bir süper kız!

Ama eninde sonunda o da bir insandı işte: Kang Hyuk, bu harika kızın dibe vurduğu zamanları da iyi bilirdi…

Üniversiteyi bitirdikleri yıl ani ve trajik bir kazada annesini kaybetmişti Ji Ah. Birkaç ay sonra ise babasına pankreas kanseri teşhisi konmuştu. Zavallı adamcağız birkaç ay içinde çökerken Ji Ah’nın hayatı da tepetaklak olmuştu: Genç kız üniversiteden mezun olur olmaz girdiği iyi bir şirketteki parlak işinden ayrılmak zorunda kalmış, üstelik psikolojisi fena halde bozulmuştu. Kolay mı, annesini kaybetmiş, babasını da kaybetmek üzereydi…

Kang Hyuk da o sırada bin türlü dertle boğuşuyordu: Genç adam hiçbir zaman Ji Ah kadar parlak bir öğrenci olmamıştı, ikinci sınıf bir üniversiteden vasat notlarla mezun olmuştu, o yüzden uzun zamandır işsizdi. Ailenin borcu artınca anne babası evlerini ve kitapçı dükkanını satıp memleketleri olan Inju şehrine dönmeye karar vermişlerdi. Annesi gözleri parlayarak:

“Orada belediyeye girebilirsin! Dayınla konuştum, o da müdürüne söylemiş, bir gelsin görüşelim demişler… Bu fırsat kaçmaz Kang Hyuk-a, sırtını devlete dayadın mı bir daha sırtın yere gelmez!” diye onu da kendileriyle gelmeye ikna etmeye çabalıyordu. Üstelik bu işte de nerdeyse başarılı olmak üzereydi: Kang Hyuk işsiz gezmekten fena halde bunalmış haldeydi; her şeyi bırakıp gitme isteği damarlarında dolaşmaya başlamıştı. Hem küçük bir şehre taşınmak ona da iyi gelecekti, genç adam Seul’ün koşuşturmasından bıkmış usanmıştı.

Ama…

Ama Ji Ah’yı düşündükçe kafası fena halde karışıyordu: Onu bu haldeyken bırakıp gitmek…

Evet, Ji Ah onun sadece arkadaşıydı. Bunca yıldır sadece arkadaşıydı, başka bir şey yoktu aralarında, hiç olmamıştı. Hatta üniversite son sınıftan beri Ji Ah’nın başka bir erkek arkadaşı vardı. Ama yine de arkadaşının bu zor gününde kendini düşünüyor olmak Kang Hyuk’a ağır geliyordu.

O gün de bu düşünceler arasında çalmıştı Ji Ah’ların kapısını. Her sabah onlara uğrayıp yalandan da olsa moral vermek genç adamın günlük rutininin bir parçası olmuştu. Kapıyı Ji Ah açtı. Genç kızın gözleri yumuk yumuktu, Kang Hyuk’un içi sızladı: Gece boyunca babasının yatağının başında oturmuş, bir yandan da ağlamış olmalı… Ama Ji Ah yüzündeki yorgunluğa inat, sevimlice gülümsedi:

“Ah, hoşgeldin Kang Hyuk-ah! Naber nasılsın? Geçsene içeri.”

“Benden iyilik de, sen gece boyu uyumamış gibi görünüyorsun,” dedi Kang Hyuk ve kızın omuzlarından tuttu: “Hadi bakalım genç bayan, şimdi odana geçiyor ve hiç değilse iki saat boyunca deliksiz uyuyorsun! Ajuşinin başında ben dururum…”

Ji Ah bir an itiraz edecek gibi oldu, ama sonra Kang Hyuk’un kararlılığını görüp uysalca başını eğdi. Odasına geçerken: “Yarım saatte bir başındaki makinanın düğmesine basılıp morfin verilmesi gerekiyor, unutmazsın değil mi?” dedi Kang Hyuk’a. Kang Hyuk şakacıktan kızdı ona: “Sen beni aptal mı zannediyorsun?! Unutmam tabii ki! Hadi bakiyim, sen derhal odana gidiyorsun, marş marş!”

Böylece nöbeti Ji Ah’dan devralan Kang Hyuk hastanın odasına geçip başucundaki koltuğa oturdu. Zavallı bay Kim soluk bir yüzle ve hafif nefeslerle uyuyordu. Kang Hyuk bir süre üzüntülü gözlerle onu seyretti.

Bir süre sonra yaşlı adamın gözleri hafifçe aralandı. Kang Hyuk’u başucunda görünce yüzüne yorgun bir gülümseme düştü:

“Kang Hyuk-a… Sen mi geldin?”

“Evet ajuşi, benim,” dedi Kang Hyuk onun başına eğilirken. “Bir şeye ihtiyacınız var mı? Su ister misiniz? Terlediniz mi, üstünüzü değiştirelim isterseniz?”

Hasta yavaşça başını iki yana salladı: “Hayır… Hiçbir şeye ihtiyacım yok… Sağol…”

Sonra yutkundu ve hafif bir sesle ekledi: “Aslında… seni gördüğüme memnun oldum… Sana söylemek istediğim bir şey vardı.”

Kang Hyuk şaşkınca ona baktı. Bay Kim kendisine ne söylemek istiyor olabilirdi ki? Bay Kim’se onu hüzünlü bir gülümsemeyle süzüyordu.

“Ben… benim fazla vaktim kalmadı,” diye başladı söze. Kang Hyuk hemen itiraz etmek için ağzını açınca elini kaldırıp susturdu onu: “Kibarlık yapmaya çalışma Kang Hyuk-ah… İkimiz de bunun böyle olduğunu biliyoruz…”

Kang Hyuk bir şey diyemedi. Hasta adamın haklı olduğunu bilmek, boğazına bir yumru takılmasına sebep olmuştu…

Bay Kim ise bir an gücünü toplamak ister gibi durdu. Sonra fısıltıyı andıran bir sesle:

“O yüzden Ji Ah’yı sana emanet ediyorum,” dedi. “Ona iyi bak, olur mu?”

Kang Hyuk şaşkınca mırıldandı: “Bay Kim, siz neler diyorsunuz…” Ama yataktaki hasta onu işitmemiş gibiydi, devam ediyordu:

“Herkes yanlış biliyor: Sun Ah’nın zayıf, Ji Ah’nınsa çok güçlü bir insan olduğunu zannediyorlar. Ama öyle değil! Ji Ah’nın dışarıdan çok güçlü göründüğü doğru… Onun şu hayatta üstesinden gelemeyeceği hiçbir şey yok zannedersin! Fakat aslında benim küçük kızım o kadar kırılgan ki… Nazlı bir çiçek gibi… Değerini bilmeyen birisi tarafından kolayca incitilip örselenebilir! Bunun olmasına izin veremem Kang Hyuk!”

Bir an durdu. Gözlerinde yaşlar birikmişti. Kang Hyuk’un da gözleri dolu dolu olmuştu. Genç adam karşısındaki gözleri yaşlı babanın neler hissettiğini çok iyi anlıyordu; onun kızı için endişelenmesini, onu bırakıp gitmekten duyduğu derin üzüntüyü… Kang Hyuk burukça gülümsedi, elini uzatıp hastanın zayıf, kemikli elini tuttu:

“Siz hiç merak etmeyin… Ömrüm boyunca Ji Ah’nın yanında olacağım. Onu tüm kötülüklerden koruyacağım! Size söz veriyorum!”

Bay Kim’in yüzünde yorgun, ama memnun bir gülümseme belirdi.

“Sağol evlat… Senin ne kadar iyi bir çocuk olduğunu iyi bilirim… Şimdi… şimdi artık içim rahat bir biçimde gidebilirim bu dünyadan…”

Böyle dedi ve hafifçe gözlerini kapadı. Uyumuştu.

Kang Hyuk bir süre daha onun başında oturdu ve üzgün bir yüzle sevdiği kızın ölmekte olan babasını izledi. Onun Ji Ah’yı kendisine emanet etmesi onu hem çok üzmüş, hem de çok gururlandırmıştı: Bay Kim’i oldum olası çok severdi, ailenin iyi günlerinde tüm sokakta neşeli kahkahaları çınlayan bu orta yaşlı adamı şimdi bu halde görmek Kang Hyuk’u fena halde üzüyordu. Ama anlaşılan duyguları karşılıklıydı ki, Bay Kim de kızını erkek arkadaşı yerine yeni yetme hallerinden beri tanıdığı bu gence emanet etmeyi tercih ediyordu.

Biraz sonra Sun Ah odaya geldi ve Kang Hyuk hastanın başındaki nöbetini ablaya devretti. Evden ayrılırken düşünceli ve üzgündü. Kendi evlerine dönmeden önce sokaklarda yürüdü, yürüdü…

Eve geldiği zaman annesi içeriden seslendi:

“Kang Hyuk-a! Sen mi geldin?!”

“Evet anne benim!”

“Hah, çok iyi zamanda geldin yavrum!” dedi anne, odaya girdiğinde gözleri parlıyordu: “Bugün kitapçıya iyi bir alıcı çıktı. Değerinin nerdeyse bir buçuk katını veriyorlar, harika, değil mi? Ama ben böyle olacağını biliyordum, dükkanın yeri çok iyi, çok merkezi… Zaten adamlar da orayı bir cafeye dönüştüreceklermiş…”

“Anne!” diye onun sözünü kesti Kang Hyuk birden. Orta yaşlı kadın şaşkınlık içinde ona baktığında ise hızlı hızlı konuştu:

“Dükkanı satmayalım! Üst katını bir odaya dönüştürürsek ben orda yaşayabilirim! Ordan kazandığımla geçinir giderim, siz bu evi satıp borçları kapatabilirsiniz. Ha, ne dersin anne?”

Annesinin ne kadar şaşırdığını, uzun bir süre konuşamadığını şimdi gülümseyerek hatırlıyordu Kang Hyuk. Ama konuşmaya başlar başlamaz önce şaşkın, sonra öfkeli, en sonunda da alttan alan bir tavırla ikna etmeye çalışmıştı oğlunu: Şimdi bu olacak şey miydi, bütün planları yapmış, ailece memlekete dönmeye karar vermişken bu saçma fikir de nerden çıkmıştı, hem Kang Hyuk o batmakta olan dükkandan kazandığıyla nasıl geçinecekti?! Kang Hyuk’sa nuh diyor peygamber demiyordu; “ben orayı adam ederim… gençlere yönelik bir kitapçı haline getirebilirim…” diye fikirler öne sürüyordu. Akşam tartışmaya baba da dahil oldu, ikisi birden aklı beş karış havadaki oğullarını ikna etmeye çabaladılar. Ama Kang Hyuk geri adım atmadı. En sonunda babası:

“Ne halin varsa gör! Ama dükkanı batırınca benden zırnık koparamazsın!” dediğinde genç adam ikisine birden sarılıp öpmemek için kendini zor tutmuştu!

Sevinçle dışarı fırladı: Gitmiyordu! Inju’ya gitmiyordu! Burada kalacaktı, burda, Seul’de! Bu haberi hemen Ji Ah’ya vermesi lâzımdı.

Heyecan ve sevinç içerisinde koştu, koştu. En sonunda Ji Ah’ların evine geldi. Bahçe kapısından rüzgar gibi girdi. Ama evin kapısına gelince birden duvara çarpmış gibi durdu.

İçeriden ağlama ve feryat sesleri geliyordu.

49 days OST – Can’t forget you

Kang Hyuk bir an evin kapısında kalakaldı. Cesaret edip içeri giremiyordu. Neler göreceğini tahmin edebiliyordu. Ve sevgili Ji Ah’yı o halde görünce kalbinin nasıl parçalanacağını da…

Ama onu yalnız bırakamazdı. Onun en zor anında yanında olmak zorundaydı! Dostluk bunu gerektirirdi, öyle değil mi…

Kapıyı titreyen ellerle yavaşça itti…

Korkulu adımlarla hasta adamın odasına kadar ilerledi. İçeride, Sun Ah bağıra bağıra ağlıyordu. Kang Hyuk’u görünce feryatları daha da arttı:

“Kang Hyuk-aa! Babam… babamı kaybettik!”

Kang Hyuk bacakları titreyerek yürüdü, yataktaki adamın başına kadar geldi. Evet, bay Kim’in gözleri kapalıydı, artık nefes almıyordu. Kang Hyuk acıklı gözlerle ona baktı, üzerindeki örtüyü şefkatle çenesine kadar çekti. Sonra delirmiş gibi ağlayan Sun Ah’nın omuzlarını sıktı, üzüntüyle fısıldadı:

“Başınız sağolsun noona…”

Sun Ah onun omzunda ağlarken kızın sırtını pat patladı genç adam. Ama gözleri sürekli sağa sola bakınıyordu: Ji Ah… Ji Ah nerdeydi?

Sun Ah biraz sakinleşip onun omzundan ayrıldığı zaman Kang Hyuk koşar adımlarla evin odalarını dolaşmaya başladı. Ji Ah hiçbir yerde görünmüyordu. Tam umudu kesmiş, Sun Ah’ya kardeşinin nerde olduğunu sormak için geri dönmeye karar vermişti ki, onu gördü.

Kendi odasında, dolabın yanındaki ufak köşeye büzülmüş oturuyordu. Karanlıkta, öylece oturuyordu. Kang Hyuk ışıkları açtı, yavaş adımlarla arkadaşının yanına geldi. O zaman, genç kızın elindeki oyuncak ayıyı fark etti. Babasının ona dördüncü doğum gününde aldığı, o zamandan beri Ji Ah’nın favorisi olan oyuncak ayı… Ji Ah ayıya sarılmış gözlerinden seller gibi yaşlar akıtarak sessiz sessiz ağlıyordu.

Kang Hyuk hiçbir şey diyemedi. Yavaşça onun yanına oturdu ve genç kıza sıkıca sarıldı. Onu göğsüne bastırdı. Ji Ah’nın ince, narin bedeni kolları arasında hıçkırıklarla sarsılırken Kang Hyuk bütün enerjisini, bütün sevgisini ona aktarıp onun içindeki tüm hüznü de kendisi almak ister gibi sıkıca sarıldı arkadaşına.

Anlamıştı… İşte o anda tüm kalbiyle anlamıştı…

Bay Kim’e söz verdiği gibi, Ji Ah’yı, bu dünyadaki en sevdiği varlığı, hayatı boyunca asla, ama asla bırakmayacaktı…

******************************************

“Demek basın toplantısı işe yaradı ve Min Woo’nun popülaritesi yeniden artmaya başladı…” dedi orta yaşlı adam büyük bir hoşnutsuzlukla. Karşısındaki genç adam bir asker edasıyla sertçe başını sallayarak onayladı.

“Evet efendim… Ayrıca dizisinin ilk bölümü güzel bir reyting aldı.”

Orta yaşlı adam öfkeyle somurttu. Sonra bir an düşündü, ve yardımcısına:

“O zaman yeni bir strateji uygulamamızın vakti geldi,” dedi ağır ağır. Ve önündeki cep telefonuna uzandı, bazı numaraları tuşladı. Karşısına çıkan adama: “O Hollywood yapımcısı ile bu akşam bir yemek ayarlayın,” diye talimat verdi, “Bu işi bu akşam halletmemiz gerekiyor!”

Telefonu kapattıktan sonra yeniden yardımcısına döndü: “Sen de git ve iyi bir paparazzi bul. Parası neyse ver, Min Woo’nun 7/24 peşinde olsun. En ufak bir açığını bile yakalarsa derhal bana gelsin!”

Genç adam “emredersiniz!” diyerek odadan çıkarken orta yaşlı adam öfkeli bir gülümsemeyle yumruğunu sıktı: “Seni bitireceğim Min Woo…”

******************************************

Min Woo o olaylı günden sonraki iki gün boyunca üzgün ve suskundu. Genç adam prenses rolünü oynayan kızı bir türlü aklından çıkaramıyordu. Kızı bulmak için elinden her ne geliyorsa yapmıştı: Ajans ajans gezmiş, şehirdeki amatör tiyatro topluluklarına kadar bakılmadık yer bırakmamıştı. En sonunda ise pes etmişti: Onu hiçbir yerde bulamadığına göre genç kız amatör oyuncu bile değil demekti.

Şimdi arabanın arkasında dalgın gözlerle camdan dışarı bakıp düşünürken ona bu gezilerinde eşlik eden Ji Ah patronuna kaçamak bakışlar atıyordu. Genç kız hafif bir vicdan azabı duyuyordu; iki gündür zavallı çocuk ordan oraya koşturmaktan yorgun düşmüştü. Üstelik bir hiç uğruna! Zaman zaman Ji Ah’nın nerdeyse dilinin ucuna kadar geliyordu, her şeyi itiraf etmek, “o kız bendim!” demek. Ama elbette bunu yapmayacaktı, yapamazdı, bu onun sonu olurdu! Genç kız sıkıntıyla dudaklarını ısırdı.

Bir yandan da içinde bir merak duygusu büyüdükçe büyüyordu: Min Woo neden ona kafayı bu kadar takmıştı?! O kızı bulunca soracağı soru neydi?! Min Woo kendisini tanımış olamazdı, tanısaydı şimdi bu arabanın şoför koltuğunda hâlâ oturuyor olamazdı çünkü! O halde, neydi? Neydi?!

En sonunda dayanamadı, çekingen bir sesle:

“Şey… Sanırım bugünden sonra o genç kızı aramaktan vazgeçiyoruz, değil mi efendim?” diye açtı konuyu.

Min Woo dalgın bakışlarını camdan ayırdı, dikiz aynasından kendisine bakan şoförüyle göz göze geldi.

“Ne.. Ha, evet. Öyle olacak galiba…” Ve tekrar, hüzünlü gözlerini camdan dışarı çevirdi. Kısa bir sessizlik oldu. Bu arada Ji Ah karın ağrısıyla kıvranıyordu, acaba o soruyu sormalı mı, yoksa sormamalı mı… Sonunda dayanamadı, ağzındaki baklayı çıkardı:

“Şey, efendim, biliyorum bu konuda konuşmak istemiyorsunuz ama o kızı neden aradığınızı bana da söylerseniz, belki yardımcı olabilirim…”

Min Woo alaycı bir biçimde güldü: “Ji Han, Ji Han! Koskoca Min Woo bile onu bulamadıktan sonra sen nasıl bulmayı düşünüyorsun??” Ama sonra “ne kaybederim ki?” der gibi hafifçe dudak büktü ve ilgisiz bir sesle:

“Nasıl olsa artık bir önemi yok, o yüzden madem sordun söyleyeyim,” dedi. “O kızın bana bir gizemi aydınlatma konusunda yardımcı olabileceğini düşünmüştüm. Onu bu yüzden arıyordum…”

Ji Ah şaşkınlıkla patronuna baktı.

“Nasıl yani? Size hangi gizemli konuda yardımcı olacakmış?”

Min Woo huzursuzca saçlarını karıştırdı. Tereddüt ediyordu. Ama sonra, iki gündür son haddini bulmuş olan içini dökme isteğiyle daha fazla savaşamadı, ağır ağır:

“Bazı… bazı kabuslar gördüğümü biliyorsun,” dedi. “İşte o konuda yardımcı olabileceğini düşündüm…”

Ji Ah’nın şaşkın bakışları onun hâlâ hiçbir şey anlamadığının habercisiydi. Genç kız yine ağzını açıp sormak üzereyken Min Woo ekledi: “Çünkü o kızı kabuslarımda görüyorum!”

Ji Ah birdenbire yumruk yemiş gibi oldu! Genç kız arabayı ani bir frenle durdurmamak için büyük bir çaba sarf etti. Min Woo’nun son sözleri zihninde yankılanıyordu: “O kızı kabuslarımda görüyorum!”

“Ben…” Ji Ah’nın boğazı kurumuştu. Bir an kendine gelmeye çabaladı, sonra kendini toparlayıp sözüne devam etti: “Şey… Afedersiniz efendim, ben bir an çok şaşırdım da…”

Min Woo hafifçe gülümsedi: “Evet, çok saçma, değil mi? Bence de! O kızla konuşursam ve rüyalarımı detaylıca anlatırsam belki bana yardımcı olabileceğini düşünmüştüm. Ama anlaşılan böyle bir şey hiç gerçekleşmeyecek…” Genç adam derin derin içini çekti. Ji Ah’nınsa öğrendiği şeyle birlikte kalbi hızlı hızlı çarpmaya başlamıştı: Genç kız “O kız benim! N’olur anlatın bana Min Woo-şi, nolur şunu doğru dürüst, en başından anlatın!” diye bağırmamak için kendini zor tutuyordu!

Neyse ki tam o anda telefon çaldı ve Ji Ah’nın kendini ele vermesini engelledi. Min Woo telefonu gönülsüz bir “alo”yla açmıştı. Ama karşıdaki her ne söylediyse genç adam birdenbire yerinde dikleşti, heyecan ve öfkeyle: “Ne?! Bu ne saçmalık?!” diye bağırmaya başladı. Ji Ah kaşlarını çattı, tuhaf bir şeyler oluyordu. Gerçekten de Min Woo telefonu öfkeyle kapatıp kendisine döndü:

“Eve gitmiyoruz Ji Han! Stüdyoya gidiyoruz! Hemen! Şimdi!”

Ji Ah şaşkınca başını sallayıp en yakın sapaktan U-dönerken arka koltuktaki Min Woo’nun kaşları endişe ve öfkeyle çatılmıştı…

******************************************

“Bu da ne demek oluyor?? Song Hye Kyo projeden çekildi de ne demek?! Ben bu projeyi onunla oynayacağım için kabul ettim!”

Min Woo öfkeden resmen burnundan soluyordu. Dizinin yapımcısı ve yönetmeni ise genç yıldızı sakinleştirmeye çabalıyorlardı:

“Min Woo-şi, bu durum elbette hepimiz için büyük bir şok oldu… Ama Hye Kyo-şi’ye büyük bütçeli bir Hollywood filminden teklif geldiği için projeyi bırakmak zorunda kaldı. Böyle bir fırsat kolay kolay ele geçmez, siz de biliyorsunuz Min Woo-şi… Bayan oyuncumuza Kore’yi temsil etmesi için yardımcı olmamız-”

“Umrumda bile değil! Bu yaptığı hainliktir, insanları yarı yolda bırakmaktır!!” diye bağırdı Min Woo. “Ona dava açacağım, sürüm sürüm süründüreceğim!”

Yönetmen ve yapımcı çaresiz gözlerle birbirlerine baktılar. Genç aktör kapris yapıyordu yapmasına, ama bir yandan haksız da sayılmazdı. Ama yapımcı, yüzüne hafif bir gülümseme kondurup:

“Neyse, olanla ölene çare yok,” dedi. “Bu kötü haberdi… Ama neyse ki bir de iyi haberimiz var.”

Min Woo alaycı bir biçimde hıhladı: “İyi haber mi?! Bu saçmalıktan sonra nasıl bir iyi haber gelebilir ki?” Yapımcı ise onu duymamış gibi boğazını temizleyip neşeli çıkmasına gayret ettiği bir sesle:

“Hye Kyo-şi’nin yerine öyle bir isimle anlaştık ki, siz de duyunca çok sevineceksiniz: Kendisi bugünlerde yıldızı parlayan, son derece iyi bir aktris!”

“Üstelik sizinle aynı projede yer alması her ikinizin de kariyeri için çok iyi olacak,” diye gülerek göz kırptı yönetmen. Min Woo meraklanmıştı. Yapımcı ise: “Sadece bu kadar da değil: Bu genç bayanın soyu gerçekten de Kral Hyojong’a kadar dayanıyor! Tarihi bir dramada rol vermek için ne kadar da harika bir seçim olacak!” Yönetmen de: “Evet evet, onun soyluluğunu kullanıp promosyon yapabiliriz!” diye heyecanla konuşmaya devam ediyordu. Min Woo’nunsa sabrı taşmıştı, sertçe adamın sözünü kesti:

“Tamam, anladık! Ama kim bu bayan, artık söyler misiniz lütfen?!”

Yapımcı ve yönetmen birbirlerine bakıp gülümsediler. Sonra yönetmen neşeyle bağırdı:

“Hyo Rim-şi! Lütfen artık içeri gelip partnerinize merhaba der misiniz?”

Min Woo’nun gözleri hayretle irileşirken içerideki bir başka odanın kapısı aralandı, Hyo Rim yüzünde hafif bir tebessümle ilerleyip yanlarına geldi. Yönetmen ve yapımcı hemen ayaklandılar, ikisi birden genç kıza saygıyla yer gösterirken Hyo Rim güzel gözlerini Min Woo’nun dehşetle açılmış gözlerine dikti ve tüm güzelliğiyle gülümsedi:

“Merhaba Min Woo…”

-Yedinci Bölümün Sonu-

Reklamlar

32 thoughts on “Yedinci Bölüm: “O kızı kâbuslarımda görüyorum!”

  1. Hyo-Rimmmmmm yine yaptın yapacağını!!!!!! -.- nefretimsin kayınbaba diyorum başka birşeyde demiyorum! bu kayınbaba bozuntusu min-woo mu tehdit etcek gibime geliyor… o kızı arayıp durduğunyu ve ji ah ın kimliğini öğrenirse eğer ya min woo ma şirketin başına geçip aktörlüğü bırakırsan kızın kim olduğunu söylicek gibime geliyor yada ji ah a min woo mun ne kadar güvendiğini farkedip kızdan min woo yu ikna etmesini yoksa gerçeği söyleyeceğini diyebilir -.- ama kabulümsün min woo ‘ m gel gel min-woo’m tavamı aldım koruman + eş adayın olarak bekliyorum ^.^ kayınbabanın işini bitiririm iki dakikada :D:D:D – teşekkürler çok eğlenceli ve güzel bölüm için ^.^ ders çalışmaya verdim kendimi arada girdim hikayeye bakmaya gelmiş ^.^ süper bir mola oldu benim için ^.^ hadi meli’yi üzme sırada ki bölümde çabucak gelsin bak ben küçüğüm :P:P:P kkkkk ^___^ tekrar teşekkürler ben gider ders çalışmaya ^__^

    • @meli: ovvv, süper zamanlama yapmışım desene! 😀 süper tahminlerde bulunmuşsun, eğer baba ji ah’nın kim olduğunu min woo’dan önce çözerse işimiz yaş.. “gel min-woo’m tavamı aldım koruman + eş adayın olarak bekliyorum ^.^” ahahah, kopardın beni meli 😀 😀 sana iyi çalışmalar, uzak doğu sporlarına da (ya da en azından tavayla sertçe vurma pratiğine) çalışmayı unutma 😀 😀

      • meli~ dedi ki:

        Meraklanma cok guzel dovusurum hele o kisi min-woo mu uzerse fena benzetir dogduguna pisman ederim oldurmem icin yalvarir bana -.- bu arada cecunguma ablanin ypismasi gerekiodu fotoda junsucugu gorunce kahkahayi patlattim xd ama hklisnda adama yklasanlri imha ettigmdn foto bulmk o hlde zordur xdxp

      • @meli: ahahah, sorma sorma, ancak bunu bulabildim, junsu’yu sun ah gibi düşünün 😀 😀 resmin adını “sun ah’nın min woo’ya saldırmasının “temsili” resmi” diye mi değiştirsem acaba? 😛

  2. Piiii (: Ah be çingu ah be naptın sen 😀

    Tam Sun Ah unni ortama baskın verdi eğlenceden 4 köşe olacağız derken Kang Hyuk ile büklüm büklüm bonundaaa…
    Duygularımla oynadın resmen bu bölümde gülerken hüzünlendim ağlamak güzel şey derken pat diye yeniden eğlenceli görüntülere gark ettin ruhumu. (: Bu ilhamla benim hikayedekiler marsa gitse haksız mı şimdi (:

    Duygularım soğusun yine yorumlayayım bence (: Depresyonuna, meşguliyetine sağlık bebeğim (:

    • @OhYoonJoo: Sun Ah’yla eğlenceli maceralarımız devam edecek 😉 Ama Kang Hyuk’u da artık biraz anlamamız, ikilinin geçmişine inmemiz gerekiyordu… Duygularla oynamakta iyiyimdir, haha! 😀 😀 Ama sen de söyletme şimdi beni, senin hikayende de bi o tarafa bi bu tarafa savruluyoruz; bi bölüm saykoca rüyalarda yusuf yusuf olurken diğerinde romantizmin dibine vurabiliyoruz. Hadi ilhamların bol olsun da yeni bölümle şenlendir gözümüzü gönlümüzü ^^

  3. Min Woo boş verip geçecek sandım bir an, sonra kolunu tuttu, şimdi ne olacak derken ortalık karıştı! 😀 Sun Ah’nın gelmesi ise en bomba bölümdü. Sun Ah! Kim Sun Ah’yı yazdığın karakterle çok kolay bağdaştırıyorum, ne kadar uyumlu düşünmüşsün. Bu karakter kesinlikle Kim Sun Ah için yazılmış.

    Min Woo’ya acıdım birazcık. Rüyalarındaki kadın karşısına çıkıyor, üstelik prenses kostümüyle ve Min Woo iki çift laf edemiyor kızla. Trajikomik 😛 Duvardan duvara çarpma sahnesine yine çok güldüm 😀

    Min Woo’da birazcık Türk’ük sezdim: Sarhoş olup atarlanmaya “Var mı bana yan bakan ulen!” moduna çok kolay geçiş yaptı. 😀 Ama en komiği kabadayılıktan şekeri alınmış küçük çocuğa geçiş yapmasıydı! 😀 Her defasında çok eğleniyorum “Annecimmm!” nidalarına. 😀

    Ji Ah’nın içinden tekvandocu kız çıktı. Karizması ise yere düşen paralarını toplamaya başladığı an bitti. 😛

    Kang Hyuk’un anılara dalmasıyla Ji Ah’nın en kötü zamanlarını okuduk. Kang Hyuk böyle günler yaşamışken, babaya söz vermişken nasıl olacak bu iş. Kang Hyuk’la beraber biz de üzüleceğiz anlaşılan.

    Min Woo’nun başına yine ne işler açacak bu ihtiyar yahu… Oyuncu değişikliği babanın işiydi anlaşılan. Asıl şaşırtıcı olan Hyo Rim’in dizide oynayacak olması. Bundan sonra bol bol Hyo Rim & Min Woo sahnesi okuyacağız, ilişki geçmişlerini daha çabuk öğreneceğiz demek oluyor bu. (sanırım) 🙂

    Ellerine sağlık, yeni bölümde görüşmek üzere:)

    • @mydestiny: ortalık fena karıştı gerçekten! kim sun ah bence de bu role cuk oturdu, ondan başkasını çılgın hatun olarak düşünemiyorum! min woo’ysa bu bölüm gerçekten de acınası haldeydi. ama içince içindeki türk ortaya çıkıyor 😀 😀 ben de çok eğleniyorum onun PTB’nin kıvırcık patronuna benzer mızmız halleriyle; o yüzden sık sık böyle sahneler yazmadan edemiyorum 🙂

      “Ji Ah’nın içinden tekvandocu kız çıktı. Karizması ise yere düşen paralarını toplamaya başladığı an bitti.” ahahah, bu yorumuna nasıl güldüm anlatamam 🙂 karizmatik, ama fakir supergirl’ümüz bizim 😉

      kang hyuk ve ji ah’nın dostluğu gerçekten sağlam temeller üzerine kurulu… yani belki biraz berna-jin ki ilişkisine benziyor bu açıdan. jin ki’ye de hep birlikte üzülmüştük ama belli olmaz, belki bu sefer kang hyuk kazanır 😉

      “Bundan sonra bol bol Hyo Rim & Min Woo sahnesi okuyacağız, ilişki geçmişlerini daha çabuk öğreneceğiz demek oluyor bu.” kesinlikle öyle! artık hyo rim de oyuna dahil oluyor 😉

      ellerine sağlık canım, yeni bölümde görüşürüz ^^

  4. Oğlum rüyalarının kızını bulmuşsun hala heyecanlanacak ne var diyorsun.Sanki hemen her gün başına geliyor da hırtın 😀 Kaç insan rüyalarım gerçek olsun diye ağlıyor sen biliyor musun he Min Woo efendi breh.
    Profesyonelliğiniz gözlerimi yaşartıyor sir bu arada.Bravo.
    Ahanda Kang Hyuk bir de kızı en cillop haliyle gördü ya sittin sene unutamayacak bu kızı.Şaptık şeker olduk valla 😀
    Noona sen ne arıyorsun burada ya.Seçtiğin gün sana felaket getirecek.”Ooooo, Min Woo-şi bize doğru geliyor! Aman Tanrım, kendisi benim geleceğimi haber almış olmalı!” Noona dur allasen zaten ortalık karışık 😀 Ahaha meğersem gelecek felaket Min Woo içünmüş.10 kaplan gücündeki noonam benim 😀
    Kim Sun Ah sonunda ortaya çıkıp kimmiş ulan o bana benzediğini iddia eden melun diyip ortaya çıksa ne güzel olur.Yan yana koyarız falan insanların şaşırma efektleri,bunların birbirine baktıkları an çığlığı basması falan.Oy ne yazdım iki dakikada be 😀
    Derbeder Min Woo teselliyi kadehlerde arar.Zalim kadere isyan ediyordur.Elindeki sojuları birer birer devirirken o gizemli kız gözünün önünden hiç gitmeyecekti.Sonra müzik yine ciuvv burada kütt sarhoş olan Min Woo devrilmiştir bir yerlere.
    Hem kavga edemeyecek biliyor hem kavgaya gel buraya gel buraya yapıyor.Keşke dayağı o yeseydi de aklını başına bir devşirseydi.Kızın içinden Bruce Lee çıktı hanımlar beyler.O ne biçim sol kroşeydi be öyle gördünüz mü 😀
    Aha şimdi kendimi haksızlık haksızlık dememek için zor tutuyorum.Sen kızı yıllardır sev,koru,kolla,babası kızı sana emanet etsin tabi daha son belli değil ama ben tüm senaryolar için diyorum gelsin oğlanın teki kızı kapsın.Sen de kenarda kala kal.Hani Kang Hyuk’u sevmiyordun ne oldu diyorsun diğmi bana.Ama bu yapılan nankörlük.Belki aşk diyeceksin ama ne bileyim yine de çok mantıksız,haksızlık.Ühü vefakar Hyuk.Ama seni hala sevmiyorum sadece takdir ettim huh
    Bir Kore hikayesi/dizisi klasiği olarak aniden u dönüşü yapmak.Hiç trafikte denk gelmez ki bunlara cık cık 😀
    Hyo Rim senin de başına gelecek var kızım.Bu çocuk sana tekrar geri dönmeyecek belli.Bir de artizsiniz siz hiç mi böyle film izlemediniz ya.Bu pozisyonda hangi kız mutlu olmuş allasen.Acımıycam artık sana.Sen de alavere dalavere işlerine girecekmişsin gibi bir his tüm benliğimi sardı valla 😀
    Ellerine sağlık Hikaru artık gençleri ufaktan kavuştur ya.Heyecan heyecan tef gibi oldum.Ama çok güzel bölüm olmuş.Hyuk’a bile iyi yorum yazdım düşün artık 😛

    • @egosantrik: “Oğlum rüyalarının kızını bulmuşsun hala heyecanlanacak ne var diyorsun.Sanki hemen her gün başına geliyor da hırtın” ahahah, lütfen ağzımızı bozmayalım egosantrik hanımcım 🙂 🙂 ama haklısın valla ne diyim.. hele pro’luğundan ödün vermeyip oyuna devam etmesi? işte oyunculuk budur beyler!

      kang hyuk’un kızı prenses olarak görmesine gerek bile yok, adam zaten âşık hem de en köründen 😛

      10 kaplan gücündeki noona münasebetsiz anlarda ortaya çıkmanın kitabını yazıyor! 😀 😀 kim sun ah’yla karşılaşma muhabbeti de süpermiş, tuttum bu fikri 😉

      tam olarak dayak yemese de biraz hırpalandı ağzıyla içmeyi bilmeyen kahramanımız 🙂 ji ah’ysa patronunu artık iyice sahiplendi; haksız olanın min woo olduğunu bile bile tüm bruce lee hünerlerini çocukların üzerinde denemekte bir sakınca görmedi.

      haha, senin gibi il woo’ya gıcık bir insanda bile “ama bu haksızlık!” duygusu uyandırabildiysem aferin bana! 😀 ühü vefakar hyuk 😀

      “Sen de alavere dalavere işlerine girecekmişsin gibi bir his tüm benliğimi sardı valla” çok doğru hissetmişsin canım, hyo rim cici kız benliğinden sıyrılacak bu gidişle 😉

      ve son olarak sana ve diğer okurlara müjdeyi hemen vereyim: gelecek bölüm fecii romantik bir bölüm olacak, kissu’lar havada uçuşacak! hepsi kafamda var, şimdi word dökümanına dökmesi kaldı 😛 öpüyorum, sağol yorumun için ^^

  5. Işık dedi ki:

    Off Min Woo yaa.. Rüyalarının cillop gibi prensesini “kabuslarımın kızı” yaptın ya, ara ki bulasın. Sen ancak Sünger Bob ile karşılıklı içersin artık :)) Sevilmek için aşk için koskoca Cha Min Woo, Kore’nin, hatta Asya’nın prensi olmak yetmiyor 🙂 Ellerine sağlık Hakarucum. Ji Ah’ın geçmişini okurken hüzünlendim, Min Woo’nun sarsak hallerine eğlendim, babaya ve Hyo Rim’e sinirlendim, ben bu bölümü çok beğendim ^^

    • @ışık: ahahah, süpermiş: “Rüyalarının cillop gibi prensesini “kabuslarımın kızı” yaptın ya, ara ki bulasın. Sen ancak Sünger Bob ile karşılıklı içersin artık” min woo’ya göre gördükleri rüya değil kabus. beyimiz böylesine gerçekçi bir biçimde âşık hissetmeyi kendine yediremiyor ve fecii korkuyor o rüyalardan! senin de okuyan gözlerine yorumlayan ellerine sağlık ışıkcım 🙂

  6. Eveet hyo Rim de geldiğine göre muhteşem 3lüyü 4leyebilirz artık 😀 😀 😀 1 esas kız ve oğlandan sonra ikinci esas kız ve oğlanlarımız olmazsa k-drama’ya kdrama demem ben 😀 (yalnız iyicene kaptırdım ben hee, direkt dizi modunda okuyorum 😀 )
    bir de özellikle aralara eklediğin ayrıntılar süper, Ji Ah’ımız öyle tehlikeli tekmeler savururken elbetteki cebindeki bozuklukları düşürmeliydi 😀 (ne güldüm burda yaa ) :))))))))))))))))))))))))) titizlikle yazdığın burdan bile belli çingum 😀 ellerin dert görmesin 😀

    • @makino: eveeeeet, şimdi kare dörtlümüz tamamlandığına göre kdramamız tam anlamıyla formata uydu! 😀 ben de dizi modunda yazıyorum zaten, öyle okumaya devam et kuzu 😉 muhahah, sen de mi fark ettin bozukluklar meselesini?? vay arkadaş, gerçekçiliği abartmışım galiba o_O sağol canım, senin yorumlayan ellerin de dert görmesin ^^

  7. Kendimi hatırlatayım dedim :)) Epeydir yorumsuz yorumsuz okuyup kaçıyorum.

    Ayyy ne olurdu Min Woo rüyaları için kabus demese de o kız rüyalarımda aşık olduğum kız dese. :/ Tamam biraz saykoca görünebilirdi. :)) Kang Hyuk’un tanıtımı için iyi oldu bu bölüm. Neden kendini Ji Ah’a bu kadar bağlı hissettiğini az çok anladık. Babaya söz vermiş.

    Bad Guy’da sevmiştim Han Ga in’i sonra Bigbang fanımış, Gdragonun bi ton resmi telefonunda duruyormus ayrıca ana ekranında da resimleri varmış gerçeği üstüne bi bu final yok yok. Han Ga İn, Bihterden sonra fatmagül ü bile oynasa kurtarmaz bu hatun Nappun Yoca >.<

    Ellerine sağlık Hikaru okumaya devam ediyorum. Yeni bölüm yayınlarken beni twitterda eklemeyi sakın unutma ordan takip ediyorum çünkü :))

    • @nomuyeppudaa: iyi ettin kendini hatırlatmakla 😉 tamam, bundan sonra twitter’dan sana mention atmayı ihmal etmiyciğiz 😉

      ah tatlım haklısın da min woo için o rüyalar hâlâ kabus gibi. o kadar gerçekçi ve tutkulu bir aşka alışık değil bünyesi… kang hyuk’a sempati duymanız için hile yaptım bu bölüm 🙂

      hahah, zaten ga in haberleri çıkınca aklıma direk sen gelmiştin: şimdi kıza uyuz olmuştur bizim nomu demiştim, valla da öyleymiş 🙂 korkma canım, evli barklı hatun, onunki uzaktan hayranlıktır, dokunmaz gdragon’a 😉

      rica ederim, eğlendiğine sevindim ^^

  8. “Vay be… Daş gibi maşşallah…” ve eski içicilerden kim kaldı bir sen bir sünger bob ha haha çok güldüm ama sonrası yine dramam bağladın çingu ama neyse bu sayede gerçek arkadaş nasıl olur gördük bu adamı boşuna tutmuyorum ben dost işte adam gibi adam ikinci adam olmak sana yakışmaz be kang hyk yürü be kim tutar seni . gerekli gazı verip safımı belirtiğime göre bölüme geçelim kızımızda tam dövüşçü çıktı . min woo yeni patneri ile iyi geçince güzel olur çünkü sonhg hye kyo nun başka işleri var heheh 🙂

    ellerine sağlık yine çok güzel bir bölümdü 🙂

    • @winpohu: 😀 hem komedi hem dram, bizde formül bu 😉 heyt bre, artık kim tutar seni, yürü be dostum! bu bölümde de kang hyuk’u övemeyeceksek zaten başka hiçbir fırsat bulamayız 😉 adam gibi adam, karşınızda kang hyuk 😀 😀

      song hye kyo’nun başka işleri var, aradığınız aktris şu anda hyun bin’le uğraşmakla meşgul! 😀 😀

      sağol canım, şimdi senin yeni bölümünü bekliyoruz 😉

  9. ah be sun ah bi ordasın bi burda, daha biraz önce seni yuncu’nun hikayesinde bırakmadım mı ben 🙂 orada da kwang tae’nin masasında yapacağını yapıyordun 🙂 demek soo hyun johnny depp’e benziyor ha ahaha 🙂 ikili de yakıştı bu arada, sevdim bu çifti 🙂

    ji ah’ın karizma bi biçimde serserileri benzettiği sahne çok hoştu, dişi bodyguard da ayrı bi güzel oluyor yau 🙂 karakterlerin geçmişine gittiğimiz sahneler de çok hoştu, duygulandım okurken. ji ah ne kadar maskülen, güçlü bi kız gibi görünse de öyle değil belli.. ama kang hyuk neden bu kadar tatlı!! ben kalp hırsızı’nda bi 2. erkek zayiatı yaşadım, yine öyle mi olacak anamm.. bu çocuk bildiğin kusursuz.. neyse daha hikayemiz devam ediyor, dont wori masal dont worii 🙂

    min woo’nun babası tam bi k-drama babası, şirket başkanı + uyuz baba mode on:/ lanet girsin sana be adam! song hye kyo’yu bile hollywood’a gönderdin yuh artık 🙂 ama beni asıl işgillendiren şu 7-24 min woo’yu takip edecek olan magazinci. ji ah’yı bi görürse bu çocuk fena olur valla 🙂

    aşk 4genimiz de tamamlandı sonunda oh bee, hyo rim göster bakalım hünerlerini, senden az biraz entrika bekliyoruz 🙂 kang hyuk yeterince mükemmel sen azıcık çirkefleş annem 🙂

    ellerine sağlık çalışkan yazarım, yeni bölümde görüşürüz^^

    • @masalevi: sun ah’yı tutamıyoruz, gezmeye ve her görüğü yakışıklıya sulanmaya devam ediyor! 😀 😀 seung won’u bıyıklı-sakallıyken johnny depp’e benzetirim, sun ah da sağolsun bu düşüncelerimi dillendirmemde bana yardımcı oldu 😉

      karakterlerin geçmişine gidip ji ah-kang hyuk dostluğunu daha iyi anlayalım istedim. ve elbette ji ah’nın güçlü kız görünümü altında yatan duygusallığını da… ahh, sorma, kang hyuk’cum tam bir 2. erkek; hem yakışıklı, hem tatlı, hem fedakâr… snıf snıf! kalp hırsızı’nda min hyung’a üzülüp durmuştuk, ama sonunda ha neul’la yakınlaşınca içimize su serpildi 😀 bakarsın burda da sürpriz bir aşk çıkar piyangodan 😉

      ahahah, baba kafasına koyunca song hye kyo’yu bile hollywood’a gönderip min woo’nun dizisini baltalamayı biliyor! 😀 ama sen asıl tehlikeyi sezmişsin masalcım, o paparazzi bizimkilerin başına ne işler açacak 😦 😛

      hyo rim’den entrikalar gelmeye başlayacak, hele kızımız yerine bi alışsın da 😉 😀 teşekkür ederim yorumun için, kalp hırsızı’nda görüşmek üzere masalcım! ^^

  10. Yaa… Ama cok hizlandin Unni! Yoksa ben mi cok yavasim takip etmek icin. Daha oncekilere yorum yazamadan yeni bolum de gelmis. 🙂

    Ama ben demistim di mi? 😀 Aslinda dememistim ama demek uzereydim. Ah saf Min Woo!! Bi sen goremiyorsun gozunun onundekileri. Star kompleksi dedikleri sey bu mu yoksa? 🙂

    Kang Hyuk’a da uzulmeden edemiyorum. 😦 Umarim onun icin de guzel seyler dusunuyorsundur.

    Yalniz, her ne kadar gulsem de, Sun Ah’nin sahneleri ‘bu kadar da olmaz ama!’ diyecek kadar sulu. Bakalim, onun da aklinin basina gelecegini dogru duzgun bir abla olup Ji Ah’ya destek olacagini umuyorum.

    Iyice alistirdin Unni, yeni bolumu de en kisa zamanda bekliyoruz!!

    Not: Bu arada muzikler her zamanki gibi guzeldi, tesekkurler!

    • @köroğlu: öyle mi diyorsun? o zaman biraz yavaşlarım ben de 🙂 🙂 zaten bir süre mecburi ara verecek gibiyim, tez stresi sardı gene dört yanımı 😦

      ahah, aynen öyle canım! min woo’nun egosundan kaynaklanan saflığı tam da salak drama kızlarına benziyor, bu yönüyle kendisi biraz absürt bir karakter olmuş… gerçi sun ah’nın absürtlüğüyle kimse yarışamaz; o da tam bir anime kızı! gerçek hayatta böyle bir insan var olabileceğini zannetmiyorum 🙂

      kang hyuk’sa hikayenin gariban çocuğu gibi görünüyor, ama bu işler hiç belli olmaz. daha hikayeyi yarılamadık bile, kim bilir neler neler olacak? 😉

      ben de yorumun için sana teşekkür ederim, çok özletme kendini 😉 sevgiler ^^

  11. harmonyhalmeoni dedi ki:

    Unni yine harikalar yaratmışsın. Önce kahkahalarıma, sonra gözyaşlarıma, en son da çenemin aşağıya doğru sarkmasına mani olamadım. İçimdeki yazma isteğini körüklediğin gibi “yok ya, ne yazcam, bu yazının yanında benimki tırt” şeklindeki düşüncelerime de sen sebebiyet veriyorsun, haberin olsun. :D:D Bu gidişle kalemi kağıdı bırakıp sadece okur olucam gibi gözüküyor. :D:D
    Yorumuma geçecek olursak… Imm, ne desem ki, ne desem kifayetsiz kalacak.. Sürekli şaşırtıyorsun bi kere. Her bölüme sıkıştırdığın naçizane “Ji ah- Kang Hyuk” hatıralarını okudukça, çooook istesem de, ne kadar debelensem de ben bu Kang Hyuk’u sevmeme işini beceremiyorum. Hepsi senin yüzünden, hıh! (Noddemnida! :D) Üzülüyorum ben bu ikiliye demiştim, artık üzgünlüğüm tavanı da deldi geçti. Babanın o son sözleri, kızın sessiz ağlayışı, oyuncak ayıcık… Şurda iki satır yorum yazarken bile tüylerim diken diken oldu, okurken neler hissettiğimi sen tahmin et. TT
    Neyse, işte bu ilk bölümdeki kahkahalarımı söyleyim de azıcık kırışıklarım açılsın, birazdan ağlayacağım yoksa, bakınız gözlerim sulandı. He onu da belirteyim, şu yaşta kırışık edindim sayenizde, sürekli bi ağlama modu, sonra hoop gülme, vücut dayanmıyor işte, yakında saçı da beyazlatıcam artık. :D:D Ailenin sivilcesi olmayan ilk ve tek ergeni olarak bebek gibi yüzümün (gören de bişi sanıcak. :P) kırışık bir surata dönüşmesi hiç de tasvip etmeyeceğim bi şey, ayağınızı denk alınız sayın hikaru hanım! Hanım hanııım! :D:D:D 😛 Kendimi Yahşi Cazibe’deki Simge’ye benzettim bir an, düzel Harmony, kendine gel kendine, dön de bir bak haline, aynalara küsmüşsün, kıl oldum abiiii! (Ay burdan Tarkan’a bile vardım. :D)
    Evet kendime geldiğime göre, şu ilk kahkahalardan bahsedeyim artık. Konunun özünden sapalı 3 milyon ışık yılı oldu da çaktırmayalım. 😀 Hah kızı kovalaması, sonra ablanın buna sülük misali yapışması, Kang Hyuk’un sersemliği, sonrasında gelişen
    ” “Size daha önce Johnny Depp’e çok benzediğinizi söyleyen olmuş muydu?” diye yavşamaya başlamıştı bile.” kısmı! Hepsinde yerlere yattım, altta komşu olmaması büyük şans, bugüne kadar elli kere şikayet alırdık muhtemelen. “Beyefendi-hanımefendi kızınıza yerde tepinmemesini söyler misiniz lütfen, mümkünse daha az sesli gülsün, bebek uyuyor burda, aile var aile.” filan. 😀 Yani kıssadan hisse, çok güldüm ama ne derler? Son gülen iyi gülermiş. (Son yorumcu olduğum için bu söz bana geliyor.) Hüngür hüngür ağlarken dışarı çıkıp açık otopark boyunca koşsaydım (ki anca içim soğurdu) işi site güvenliğine götürürdüm, o da muhtemelen “Kızım kazık kadar kız oldun, niye böyle beş yaşında çocuk gibi zırlıyorsun?” derdi, nerden bilsin adam benim böyle acıklı bi hikaye okuduğumu. “Sevgilimden ayrıldım, çok yalnızım” filan dersem biraz daha inandırıcı olabilir. 😀 Olmayan sevgiliden ayrılmak da ayrı mesele tabii. 😛 Senin hikayelerin böyle bir etki yaratıyor bende, bilesin, ağlama konusunda Moon Jee- Han Seul konuşmasını geçemez ama bu da pek bi fenaydı yaa.. Üzüldüm, bittim, tükendim, kalbim acıdı ama yaaa! Hem de Ateşi Yakalamak kitabını bitirip, tırnaklarımı yediğimi son anda fark edip “Alaycı Kuş’u yarın arkadaştan alıyorum” nidalarının arkasına bu haftaki yazılıları hatırlayıp arkasına da “Aaa unnim yeni bölüm yazmıştı, hemen açıyım da okuyum” deyip bu dram kısımlarını okuyunca valla bi kütle oturdu içime, artık sen de yarın, ben diyim gelecek hafta, anca geçer, böhüüü. TT
    Babanın hedefine ulaşamaması güzel, adama bak yaaa! Hollywood’a teklif götürdü oğlunu yerle bir etme hırsından. Kız da şanslı hani, arada kaynadı o ama iyi fırsat elde etti yani, adama da helal olsun bi yönde, birinin hayatını değiştirmiş oldu bilmeden. 😛 Ve sonu neydi öyle? Her yerden fındık faresi gibi çıkmasana kızım ya! Nereye baksam Hyo-rim! Çocuğa yapıştı bırakmıyor. Bak arkadaşım, 1. yakışıklının yani Min Woomuzun yanında 2. güzel Ji-ah var. Fırsat eşitliği yaratıp 2. yakışıklı çocukla yani Kang-hyuk’la bişiler ayarlasak sana, hani sen de küçümsenmeyecek güzelliğini 1. güzelsin ya hani? Hadi gel el şıkışıp anlaşalım, yapma böyle, “Kırmızı” deyip ekrana düşüveren bir adet operatör reklamı gibisin, her şey güllük gülistanlıkken çıkma zart diye, ha? Bunu bi düşün canım, sen düşünmezsen ben düşündürücem. Kapiş? 😉 (izin verirsin dimi unni, sonuçta eti de kemiği de senin. en azından kemiği alıyım? :P)
    Sonuç olarak çoook güzel bir bölümdü. Ellerine, emeğine sağlık. Yeni bölümde görüşürüz. ^^

    • harmonyhalmeoni dedi ki:

      “Şurda iki satır yorum yazarken bile tüylerim diken diken oldu, okurken neler hissettiğimi sen tahmin et. TT” demişim ya hani, bu 2 satır değil 100000002 satır olmuş. 😀 Kusuruma bakmazsın umarım. ^^”

      • @harmony: vuuuu, ellerine kollarına sağlık, oku oku bitmedi ama çok keyifle okudum canım 🙂 🙂 hiç kusura bakar mıyım, aksine çok mutlu oldum 🙂

        bu arada sana ilginç bir şey söyleyeyim, ben de az önce, evet tam da az önce ateşi yakalamak kitabını bitirip alaycı kuş’a başladım! aynı gidiyoruz demek 🙂 ikinci kitap çok fena bir yerde bitti yaa, ben bu merakla nasıl ders çalışacağım bugün bilmem…

        gelelim hikayemize: ji ah-kang hyuk sahnelerinin artık zamanı gelmişti. şimdiye kadar hep min woo’ya odaklandık, ama bu aşk üçgeninin üçüncü kenarının hikayesini de öğrenmemiz gerekiyordu. ve ji ah’yla kang hyuk’un yıllara dayanan bir bağı var… özellikle bu bölümdeki acı hatıralar gibi, ikisini birbirine bağlayan çok sıkı bağlar var… evet, kang hyuk’a üzülmemek mümkün değil; o sıradan bir 2. adam değil… ama hiçbir şey belli olmaz; belki kader onunla hyo rim’in yüzüne de güler, hı? 😉

        ahaha, bu yaşta edinilen kırışıklıklar kalıcı olmaz hemen düzelir, korkma sen 😀 😀 “hanım hanıııım!” bu nidaların kulağıma kadar geldi, çok korktum, ahah 😀 😀 cadı sun ah’yla senin de bi akrabalığın olabilir mi acaba? 😛 bi de senin korkundan hikayeye daha fazla dram ekleyemeyeceğim galiba, bu kadarcık bir şey bile seni üzüyorsa asıl aklımdan geçenleri bilsen “unniiiii! sakınnn, sakın yapmaaa!” diye bağırırsın heralde 😛 neyse ki insaflı ve karakterlerine acıyan bir unni’n var, o yüzden ben de bu acımasız hayalleri epeyce yumuşatacağım 😀

        baba ne hırslıymış cidden, oğlunu bitirmek için hollywood’la bile anlaşma içine giriyor! o_O hyo rim nam-ı diğer fındık faresi ise bizim oğlanın peşini kolay kolay bırakacağa benzemiyor 😉 zaten birkaç bölüm içinde hyo rim’in asıl yüzüyle tanışacağız diye ipucu da vereyim 😉

        senin de ellerine sağlık! acayip keyif alarak okudum yorumunu, çok sağol harmony’cim ^^ öpüyorum, senin de ilhamın bol olsun pericik ^^

  12. Ayyyy inanmıyorum nasıl bir bölümdü bu!Dram komedi hepsi birbirine girmiş!! 🙂 🙂

    Min Woo’nun kızı kovaladığı yerlerde gülmekten çatladım ama Sun Ah-Soo Hyun konuşmaları da ayrı bir süperdi 😀 😀 tabi Soo Hyun pek konuşamamış da olsa 🙂 bayıldım bu ikiliye ve sanırsam ilerde daha çok yan yana görebilirim di miiii di miiiii?? 😀 😀 Sun Ah bırakmaz onun peşini hem 😀 <>

    Yalnız beni o kadar güldürdükten sonra böhüüüü diye ağlayacak raddeye getirmesen iyiydi hikaruivy!Ne derdin vardı benle ne güzel gülüyordum ben!Neyse şaka bi yana çingu sırf komedi değil acayip şekilde dramda yazabiliyormuşsun ki sen 😀 Kang Hyuk’un hatırladığı o günler ve orada çalan şarkılar….super girl ü ilk kez dinledim ama çok güzelmiş ve tam uymuş Ji Ah’ya.Ve 49 Days’in en sevdiğim şarkısı ‘can’t forget you?’ insan dayanamıyor bu şarkının verdiği hüzne yani en azından ben:)
    Hyo Rim’i de gördüğüme sevindim ben açıkçası ama unutsa da Min Woo’yu en yakın zamanda biz de o da mutlu olsak 🙂 🙂

    Son olarak da muhteşem bir bölümdü tam bir duygu karmaşası yaşattı bana çingu ellerine sağlık ^^

    • @canlina: beğendiğine sevindim canım ^^ arada bir dram yazmak da hoşuma gidiyor, yalan değil… müziklerin de bana çok faydası dokunuyor sağolsunlar 😀 😀 soo hyun – sun ah ikilisine ben de bayılıyorum; en kısa zamanda onlara da yeni sahneler yazıciğim 😉 evet sun ah kendine bir menajer bulmuşken kolay kolay onun peşini bırakmaz! 😀

      senin de ellerine sağlık ^^ diğer bölümde görüşmek üzere ^^

  13. Diğer yorum da kang hyuk ne yaptı da sevmiyosun demişsin ya hani. Sevmememdeki sebep tamamen karakteriyle doğru orantılı 😀 romantik erkekler çok kasıyo beni 😀 böyle min woo gibi şapşal olaydı öyle olmazdı 😀 ama hikaye yazarı da sen olunca sonu kestiremiyorum ondan gerilimli anlar yaşıyorum asdfghjklş

    Min wooya kafa göz girişebilirim. Ya nasıl olur da fark etmez ya fff. Nasıl tanımaz fff. Bi insan takma saç ve makyajla bu kadar mı değişir fff. Yapma, etme, eyleme min wooo

    Menajer ve sun ah da baya yakışır birbirlerine hee. Mesajer evli mi? –bi çöpçatanlığım eksikti-

    Ja ah’a asi olmak, dövüşmek çok yakışıyo ya. Bi insan hem bu kadar güzel olup hem de böylesine bi tipi nasıl kaldırır hayret ediyorum 😀
    İtiraf ediyorum; ben Ji Ah’ın hiç erkek arkadaşı olmadığını düşünmüştüm şimdiye kadar. –bu da senin hikayelerini sevmem için + bi neden 😀 (klişe azlığı)

    Ji Ah’ın babası onu Kang Hyuk’a emanet etmiş olabilir ama git onu sev, evlen demedi o ne diye emanete ihanet ediyo ayıptır ya -.- hayır bir de belki memur olarak güzel bir kariyere sahip olacaktı o şansı da tepiyor. GİTSENE OLMM!! Zaten Kang Hyuk’daki resmen bi görev bilinci gibi bir şey şuan benim gözümde. “ölü bi adama söz verdim onu bırakmayacağıma dair bu demek oluyor ki onu zaten bırakamam. Madem bırakamıyorum ve yıllardır yanımda olan biri o zaman ben onu seveyim” şeklinde bir şey –senin gözünde nasıldır, ne şekil düşünüp yazmışsındır bilemem tabi o ayrı mesele 😀

    Min Woo’nun babasının kafasını devekuşu gibi toprağa gömmek istedim! Oğlunun kariyerini bitirdi diyelim artık sevilmeyen biri oldu. O zaman eline hiçbir şey geçmez ki fff. Yani kim kötü şöhreti olan bi şirket başkanıyla iş yapmak ister ki? Baba çok yanlış düşünüyo. Şeytan diyo al ıslak odunu sadece kafatası sağlam kalacak şekilde her yerine vur. Ahh ahhh

    Aşk acısı çekenleri sevmem ama Hyo Rim’i seviyorum. O da sanırım Han Ga Il’le alakalı bi durum 😀

    • @seyma: vay arkadaş, romantik erkek sevilmez mi?? 😀 neyse sen gene de kang hyuk’a çok laf etme, o da benim evladım gibi, ajashsasakj! 😀 😀

      menajer ve sun ah’yı yakıştıran yalnızca sen değilsin 😉 ji ah’ya da asilik gerçekten çok yakışıyor. ee, o “my sassy girl”.

      ji ah’nın tabii ki de erkek arkadaşı olacaktı, turşu mu bu? güzel, 29 yaşına gelmiş bir hatun. kang hyuk da elinden kaçırdığına yansın, hıh!

      vayy, kang hyuk’un aşkını görev bilinci olarak yorumlaman da ilginç olmuş… olabilir, bu da bir bakış açısı. ama ben bizim çocuk zaten kıza abayı yakmış, babaya verdiği söz bunun üstüne tuz biber olmuş diye düşünmüştüm.

      min woo’nunsa aktörlük kariyeri bitse bile baba bundan on sene sonra iş dünyasında kimse onun geçmişteki skandallarını hatırlamaz diye düşünüyor sanırım. ama hiçbir şey düşünmeden sırf inat uğruna da yapıyor olabilir; vardır böyle dediğim dedik insanlar…

      ellerine sağlık canım, uzun uzun yorumlarından bi sonrakine geçiyorum 😉

  14. Guka dedi ki:

    tebrik ederim yazilarin gercekdende mukemmel su nda bir gunde yedi bolum okumus durumdayim kendimi alikoyamiyorum okumkdan . sayet bi film senaryosu olsaydi mukemmel bi film cikardi eminim ellerine salik ve yeniden tesekkur ederim bu hiaye iccin gec oldugunu bliyorum ama ben yine de yazmmaq istedim

    • buraya da hoşgeldin Guka 🙂 beğendiğine çok sevindim. zaten ben de hayalimdeki senaryoları yazıyorum; o kadar çok dizi izledim ki artık dizi mantığıyla yazıyorum resmen 😀 😀 yorumun için çok teşekkür ediyorum, hiç geç kaldığını falan düşünme, aksine, yazılarımın yıllar sonra yorum alması beni çok mutlu ediyor. sevgiler, keyifli okumalar ^^

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s