Dokuzuncu Bölüm – “Ji Han’ın bir kız arkadaşı olamaz!”

T- Ara & Davichi – We Used to Love 

Kang Hyuk onu hırsla öpmeye başladığında Ji Ah için zaman durdu sanki…

Genç kız gözleri faltaşı gibi açılmış halde donakalmıştı. Kang Hyuk kendisini öyle sıkı tutuyordu ki, kolları acımaya başlamıştı. Genç adamın alkol kokan sıcak nefesi yüzünü yakıyordu, yumuşak saçları yanaklarına dokunuyordu. Ve dudakları; o yumuşak, ama o tutkulu dudakları… Ji Ah’nın güzel dudaklarını acıtırcasına kendi dudakları arasında eziyordu Kang Hyuk, içindeki tüm acı ve öfkeyle yaralı bir hayvan gibiydi. Gözleri kapalı, yıllardır sevdiği kadına tüm aşkını, tüm tutkusunu ve acısını kanıtlamak ister gibi hırsla öpüyordu onu!

Sonra gözleri hafifçe aralandı ve genç adam birdenbire durakladı.

Ji Ah’nın gözünün kenarından süzülen bir damla gözyaşını görmüştü…

İşte o anda Kang Hyuk kendine geldi: Yüzü Ji Ah’nın yüzünden ayrıldı, onun kollarını tutan elleri gevşedi, ve Kang Hyuk hayret içinde kıza baktı. Hayret ve utanç içinde.

“B-ben…” diye kekeledi. Şaşkındı, hatta kendisi de şoktaydı. Tanrım, az önce ne halt etmişti?!

Ji Ah ise aynı anda gözlerini ona çevirdi ve iki eski arkadaş bir saniye göz göze geldiler: Kang Hyuk, Ji Ah’nın gözlerinde hayret, öfke ve hayalkırıklığını okudu ve kalbini yerinden sökmüşler gibi hissetti. Ama en çok… en çok da kocaman bir hüzün vardı bu gözlerde. “Neden… neden yaptın?!” der gibi bakıyordu bu gözler, “Ben sana güvenmiştim,” der gibi bakıyordu, “Sen benim en iyi dostumdun… Senin yüzünden en iyi dostumu kaybettim!” diye bağırıyorlardı sanki! Ji Ah ona kısacık bir süre yaşlı gözlerle baktı, sonra hiçbir şey demeden arkasını döndü, koşmaya başladı. İki saniye içinde evin bahçeye açılan kapısından içeri girdi, gözden kayboldu. Kang Hyuk’sa olduğu yerde bronz bir heykel gibi kaskatı kalakalmıştı…

Ji Ah hıçkırıklarını zaptetmeye çalışarak içeri girip koşar adımlarla kendi odasına giderken, bahçeye açılan kapının hemen yanındaki duvara yaslanmış olan patronunun yanından geçtiğini hiç bilemedi. Min Woo ise kendini son anda kenara atmayı başarmıştı, soluk almaya bile çekinerek onun uzaklaşmasını bekledi. Ji Ah onu duyamayacak kadar uzaklaşınca da tuttuğu soluğu verdi.

Genç adamın başı dönüyordu: Neye daha çok şaşıracağına şaşırmıştı! Daha Ji Han’ı öpmek üzere oluşunun şokunu atlatamadan iki çalışanı arasında böyle bir sahneye şahit olmak Min Woo’nun sinirlerini iyice bozmuştu. Genç çocuk gülse mi ağlasa mı bilmez bir vaziyetteydi: Kang Wook’un gay olduğu az önce yaptığı şeyle kanıtlanmış durumdaydı! Min Woo “olamaz yaa!” dercesine yüzünü buruşturdu: Bu çocuk kendisine defalarca masaj yapmıştı ulan! Kim bilir kendi muhteşem vücuduna dokunurken bu sapık herifin aklından neler geçmişti?! Olamaz, olamaz yaaa! Min Woo kendini kullanılmış gibi hissediyordu! 😛

Ama hemen sonra, kendisinin de ondan pek farkı olmadığını düşündü ve fena halde sarsıldı: Kang Wook bir hışımla odaya dalmadan önce kendisi de çocuğu öpmek üzereydi! Şoförünü öpmek üzereydi!!! Min Woo inleyerek elini yüzüne vurdu; bu yaptığından feci halde utanıyordu. Daha doğrusu, utanmaktan çok, kendine öfkeleniyordu: Onca güzel, çıtır kız dururken… Bir erkeğe, hem de kendi şoförüne… nasıl olur da… Aaaaghh!

Aslında Min Woo’nun şimdiye dek böyle şeylerle hiç sorunu olmamıştı: Bu piyasada pek çok gay vardı ve Min Woo her zaman açık fikirliliği ile övünürdü: Kendini, eşcinsel haklarını destekleyen ileri görüşlü bir sanatçı olduğuna inandırmıştı. Ayrıca pek çok gay hayranı vardı. Ama… şimdiye kadar bir gay tarafından taciz edilmemişti! Ve elbette kendisi de bir erkeğe ilgi duymamıştı! Bu iki korkunç durum birden aynı anda nasıl başına gelirdi yaa?!

Böylece Kang Hyuk en yakın arkadaşının güvenini kaybetmiş, Min Woo ise aslında eşcinselliğe hiç kafa yormamış olduğunu algılayıp alt üst olmuş vaziyetteyken Ji Ah’nın durumu da onlardan daha iyi sayılmazdı: Genç kız koşarak kendine ayrılan odaya gitmiş, kapıyı kapatıp yığılır gibi kapının hemen dibine çökmüştü. Gözlerinden sicim gibi yaşlar iniyordu. İşin tuhafı, Ji Ah da bu yaşların gerçek sebebini bilemiyordu: Genç kız Kang Hyuk’a karşı büyük bir öfke hissetmeyi umarak bekledi. Ama… ama asıl hissettiği, yakıcı bir hüzün oldu…

Gözlerinin önüne Kang Hyuk’un az önceki perişan hali geliyordu. Onun umutsuzca “Unutmadım de… Lütfen unutmadım de,” diye fısıldayışı… Zavallı bir kukla gibi kollarının yana düşmesi…

“Gerçekten unuttun mu…” demişti. “Oysa… oysa ben bir gün bile unutmadım!… Ben tüm hayatım boyunca o günün hayaliyle yaşadım: Nihayet sana kavuşacağım günün… Ama senin umrunda bile değildi, değil mi…”

Ji Ah acıyla yutkundu. Eğer izin verseydi…

Eğer Kang Hyuk konuşmasına izin verseydi, “Hayır,” diyecekti. “Ben de unutmadım.”

“Bir gün bile unutmadım…

Ama unutmayı çok istedim Kang Hyuk… Bunu deliler gibi istedim!

Ne yazık ki olmadı…

Habuki sözümüzü asıl unutan sendin Kang Hyuk: O sözü vermemizin üzerinden daha birkaç hafta geçmeden her şeyi unuttun sen! Bir kalemde silip attın!

Gerçekten böyle bir söz vermiş olan bir insan, iki hafta, sadece iki hafta sonra başka biriyle çıkmaya başlar mıydı?!”

Mabel Matiz – Filler ve Çimen

Şimdi her şeyi hatırlıyordu Ji Ah: O güzel, o inanılmaz günü iyi hatırlıyordu. Nasıl olduğunu kendisi de anlamadan deli bir cesaretle “Mesela… mesela senle ben evlensek çok mutlu oluruz!” deyivermişti! Kang Hyuk’a, en yakın arkadaşı ve büyük aşkına bu sözleri söyleyecek cesareti bulabilmişti!

Ve ardından o da oyununa katılınca, “otuza kadar kimseye âşık olmazsak birbirimizle evlenelim” deyince o kadar, ama o kadar mutlu olmuştu ki! Ji Ah ömründe bundan daha mutlu olduğu bir ânı hatırlamıyordu. Kang Hyuk bunları söylediğine göre, o da kendisinden hoşlanıyor demekti, öyle değil mi? Yoksa neden böyle bir söz versin ki? Çocuk kalbi uzun zamandır en yakın arkadaşından hoşlanıyor olmanın vicdan azabını ne zamandır içinde taşıyordu, ama birdenbire onun da kendisinden hoşlanıyor olma ihtimali belirince Ji Ah’nın kalbi bu kez umutla çarpmaya başlamıştı.

Ama… bu kadar büyük bir umudun ardından gelen hayalkırıklığı da çok büyük oluyordu: Gencecik bir kızın dünyasını başına yıkacak kadar büyük…

Aslında her şey çok güzel gidiyordu: Gerçekten de o üstü kapalı hoşlanma ilânından sonra iki çocuk birbirlerine daha da yakınlaşmış gibiydiler. Artık okuldaki tüm zamanlarını birlikte geçiriyor, öğle yemeklerini birlikte yiyor, ödevleri kafa kafaya verip birlikte yapıyorlardı. Konuşulmuş bir şey yoktu, ama sanki çıkıyor gibiydiler. Ji Ah artık Kang Hyuk’tan gelecek bir çıkma teklifini bekler olmuştu.

Sonra bir gün, Kang Hyuk okula gelmedi. Ertesi gün geldiğinde ise sabah sınıfa girer girmez Ji Ah’nın yüzüne bile bakmadan geçti, Ji Ah’nın iki çaprazındaki yerine oturdu. Ji Ah ona selam vermek için neşeyle elini salladığını, ama çocuğun görmemiş gibi başını çevirdiğini hatırlıyordu. Kızcağız fena halde bozum olmuştu. Tam o sırada kimya hocası sınıfa girince Ji Ah oturduğu yerde oturmak zorunda kaldı.

Tenefüs zili çalıp hoca dışarı çıkınca Ji Ah da hemen ayaklandı: Kang Hyuk’a bu triplerin sebebini sormak için sabırsızlanıyordu!

Ama daha sırasından bile kalkamadan sınıf arkadaşları Min Young ve Ga In tarafından yolu kesildi. İki kızın da gözleri heyecanla parlıyordu:

“Hey Ji Ah, söylesene, Kang Hyuk’la Min Seo arasında ne var?? Dün onları Han nehrinde el ele görenler olmuş!”

Ji Ah’nın başından aşağı kaynar sular döküldü. “N-nasıl… nasıl yani?” dedi kızlara hayretle, “Emin misiniz? Kang Hyuk mu?” Kızlarsa birbirlerine bakıp “Bunun hiçbir şeyden haberi yok!” “Of Ji Ah yaa, biz de Kang Hyuk’un en yakın arkadaşısın diye sen bilirsin sanmıştık…” diye söylenerek hayalkırıklığıyla yanından uzaklaştılar. Ji Ah olduğu yerde öylece kalakaldı. Zavallı kızın başı dönüyordu: N-nasıl… nasıl olur??

Neden sonra kendini toparladı, bacakları titreyerek yerinden kalktı. Kang Hyuk’a bu dedikoduların doğru olup olmadığını sormalıydı. Kang Hyuk sınıftan çıkmıştı. Ji Ah onu okulun koridorlarında ararken bir yandan da ilk şoku atlatmış, kendi kendini teselli etmeye başlamıştı: Çok saçma, olur muydu öyle şey? Kang Hyuk ve Min Seo ha? İkisinin doğru dürüst muhabbeti bile yoktu, ne çıkması?? Ji Ah kantine inerken her şeyin bir dedikodudan ibaret olduğuna inanmış, hatta gülümsemeye bile başlamıştı.

Sonra… onları gördü.

Kantinde, en köşe masadaydılar. Yan yana oturuyorlardı. Hatta fazla yakın oturuyorlardı! Min Seo çocuğun boynuna sarılmıştı, gülerek bir şeyler anlatıp duruyordu. Kang Hyuk’sa yüzündeki hafif dalgın ifadeye rağmen uysalca duruma boyun eğmişti; kızın elleri kendi saçlarını karıştırırken onu sessizce dinliyor, arada bir söylediklerine kısa cümlelerle cevap veriyordu. Kantindeki herkes de onları izliyor, bu beklenmedik sürprizin heyecanıyla kıkırdaşıp duruyorlardı. Öyle ya, Kang Hyuk okulun en yakışıklı çocuklarından biriydi; Min Seo ise tüm kaprisine ve iticiliğine rağmen zengin ve güzel bir prensesti. Şimdiye dek hiç bir arada görmedikleri bu ikili birdenbire sevgili olmuştu! Bundan büyük haber olur mu?

Ji Ah ise gördüklerinin şokuyla nefes bile alamaz vaziyetteydi. Gene de kendini toparladı; yüzüne bir gülümseme kondurdu. Ve neşeli adımlarla ilerleyip ikilinin yanına geldi.

“Selam millet,” diye cıvıldadı, “Duyduğuma göre çıkmaya başlamışsınız. Tebrikler!”

Min Seo - Kim Min Seo

Min Seo - Kim Min Seo

Kang Hyuk şaşkınca ona bakakalırken Min Seo çocuğun koluna girdi, Ji Ah’nın gözlerinin içine bakıp gülümsedi:

“Evet ya, öyle oldu… Teşekkür ederiz Ji Ah…”

“Ama ben senin bu sevgiline kızmak zorunda kalacağım,” dedi Ji Ah da gülümseyerek. Ve yarı şaka-yarı öfkeli Kang Hyuk’a döndü: “Bu büyük haberi benden nasıl saklarsın, ha?! Neden en yakın arkadaşına daha önce söylemedin bakayım?”

Kang Hyuk “ben… şey…” diye gevelerken Min Seo onun sözünü kesti:

“Kusura bakma Ji Ah’cığım, her şey çok ani gelişti… Sevgilime kızma, olur mu?” Ve uzanıp Kang Hyuk’un yanağına ateşli bir öpücük kondurdu. Kantindeki herkes “ooooo!” diye bağırıp alkış tutmaya başlayınca Ji Ah da kendini gülmeye zorladı. Kang Hyuk ve Min Seo’yla biraz daha konuştuktan sonra: “Neyse, benim gidip matematik ödevini tamamlamam gerekiyor, görüşürüz sonra,” dedi ve kaçar gibi uzaklaştı yanlarından.

Koşar adımlarla kantinden çıktığında artık tahammül sınırının sonlarına gelmişti. Bahçeye çıkıp kimsenin kendisini göremeyeceği bir köşeye geldiğinde ise o ana kadar tuttuğu gözyaşları, bir sel gibi boşandı gözlerinden…

Kang Hyuk… artık başkasının sevgilisiydi…

Bu o kadar beklenmedik ve o kadar büyük bir darbeydi ki, Ji Ah midesine sağlam bir yumruk yemiş gibi hissediyordu. Genç kız adeta fiziksel bir acı çekerek olduğu yerde iki büklüm, öylece kalakaldı…

Neden sonra kendini toparlayıp ayağa kalkmayı başardığında çoktan ikinci dersin ortasına gelmişlerdi… Ji Ah ayaklarını sürüyerek yürüdü, okul bahçesinden çıktı…

Önce nereye bile gideceğini bilmeden sokaklarda avare avare dolaştı. Sonra varoş mahallelerin birinde kirli bir kuaför gördü, hırsını saçlarından çıkarmak ister gibi içeri girip saçlarını kısacık, erkek gibi kestirdi! En sonunda ise kendini bir barda buldu: Ji Ah’nın ilk defa içki içmesi o güne rastlar…  Kafası güzel olunca yapay bir neşe gelmiş yüreğini doldurmuştu. Çılgın bir vurdumduymazlıkla kendini sahneye atmıştı Ji Ah: Sahnedeki rock grubu elemanlarıyla şarkı söylemeye başlamış, bayağı da iyi söylemişti. Öyle ki, üniversiteli gençlerden oluşan grubun gitaristi ona gruplarına katılması için teklifte bile bulunmuştu!

Ertesi günse, önce hiçbir şey olmamış gibi davrandı Ji Ah. Kang Hyuk’la her zamanki gibi kanka modunda takıldı, ona şakalar yapıp güldü. Görünüşte saçlarından başka bir değişiklik yok gibiydi. Ama sonra ikisi birlikte nehir yolundan eve dönerken pat diye:

“Ben liseden sonra okulu bırakmaya karar verdim,” demişti arkadaşına. “Bir rock grubunda şarkı söylemeye başladım. Bundan sonra üniversiteye hazırlanmakla falan vakit kaybetmeyeceğim! Hem yakında albüm yapınca ünlü olacağız, böyle dertlerim kalmayacak!”

Ama Kang Hyuk’un o zaman ona nasıl öfkelendiğini, “Buna izin vermeyeceğim, tamam mı? Notların çok iyi, harika bir üniversitede harika bir bölüm kazanacaksın, bu fırsatı nasıl tepersin, nasıl, haa?” diye onu kolundan tutup sarstığını iyi hatırlıyordu Ji Ah. İşte o anda kızın duyguları karmakarışık olmuştu: Bir yandan genç adamın canını yaktığı, onu üzdüğü için vahşi bir zevk almış ve onun kendisi için bu kadar endişelendiğini görüp fena halde mutlu olmuştu: Kendisi Kang Hyuk için önemliydi, hem de çok önemli! Yoksa neden saçmaladığı için ona bu kadar kızsın ki? Ama diğer yandan “yine de asla beni sevgili olarak görmeyecek,” diye düşünmüştü acıyla, “en yakın olduğumuzu zannettiğim zamanda gidip başkasıyla çıkmaya başladı… Kang Hyuk beni asla bir dosttan öte sevmeyecek…”

Ve o gün Ji Ah kendi kendine yemin etti: Verdikleri o sözü unutacaktı! O aptal konuşmayı hiç yaşanmamış sayacaktı! Zaten böyle bir hayalin gerçek olmasının da imkânı yoktu…

Ve böylece, Kang Hyuk’u tamamen aklından çıkarabilmek için bütün gücüyle uğraştı Ji Ah. Derslerine yoğunlaştı, iyi bir yeri kazandı. Üniversitede başkalarıyla tanıştı, birkaç sevgilisi oldu. Bu arada Kang Hyuk da Min Seo ile üniversitenin son sınıfına kadar bir dargın bir barışık çıkmaya devam etmişti. Ji Ah kıza bayılmasa da artık kabullenmiş, hatta onunla iyi arkadaş olmuştu; arada bir ikisiyle “acaba düğünüzüde hanginizin nikâh şahidi olsam??” diye şakalaşıyordu. Doğrusu iyi atlatmıştı, ilk aşkının verdiği büyük acıyı yenmişti! Daha doğrusu öyle zannediyordu…

…bu geceye dek…

Şimdiyse Kang Hyuk’un yaşlı gözleri aklından çıkmıyordu. Onun o perişan hali…

“Gerçekten unuttun mu…

Oysa ben bir gün bile unutmadım!”

Ve elbette gözlerinde çakan o vahşi ışıkla bağırışı: “Seni seviyorum, duy işte, sana yıllardır âşığım, SENİ DELİLER GİBİ SEVİYORUM!” Ve dudaklarına kapanıp kanatırcasına öpüşü…

Ji Ah istemsizce elini dudaklarına dokundurdu. Sanki… sanki onun dudaklarının dokunuşunu hâlâ hisseder gibi ürperdi bir an.

Sonra acıyla içini çekti. Gözlerinden yaşlar inmeye devam ederken: “Neden,” diye düşündü, “Neden beni bir kez daha paramparça ettin Kang Hyuk?! Neden tam da artık iyileşmişken o büyük yarayı yeniden kanattın?? Neden…”

Ve hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladı…

*************************************************************

“Vay canınaaa, demek bunca zamandır Min Woo’yla çalışıyordun haa? Ji Aaaaah, çok şanslısııııın!”

Ji Ah hafifçe gülümseyip başını önündeki kahveye eğdi. İçinden: “Ah ne demezsin…” diye geçirse de bunu arkadaşına söyleyemezdi. Kızcağıza bütün olanları anlatacak olsa zavallı küçük dilini yutardı! O yüzden sadece Min Woo’nun yanında şoför olarak çalışmaya başladığını söylemiş, Kang Hyuk’un da kahyalık yapmaya başlamasından ve dün gece yaşananlardan hiç bahsetmemişti. Zaten artık bahsetmesine gerek yoktu: Bu sabah uyandığında Kang Hyuk çoktan gitmişti. Min Woo onun sabah erkenden kendisine gelip işten ayrılmak istediğini anlatmıştı Ji Ah’ya. Genç yıldız nedense çok şaşırmış görünmüyordu. Ji Ah ona biraz da çekinerek:

“Neden… istifa ettiğini size söyledi mi?” diye sorunca umursamazca elini sallamıştı:

“Kitapçı dükkanını idare etmesi için istediği gibi birini bulamamış… O dükkanın kendisi için önemli olduğunu, batmasına göz yumamayacağını söyleyip benden özür diledi. Elbette ben de anlayışlı bir patron olduğum için onun ayrılmasına izin verdim.”

Ji Ah çaktırmamaya çalışarak derin bir soluk aldı. Böylesi herkes için daha iyi olmuştu. Dün geceden sonra Kang Hyuk’la yüz yüze gelmeye cesareti yoktu.

Üstelik Min Woo ona da: “Bugünlük sen de izinlisin… Ben gün boyu sette olacağım zaten, sen de çık dolaş,” deyince genç kız iyice rahatladı. Doğrusu böyle bir araya gerçekten ihtiyacı vardı. O da uzun zamandır görüşemediği arkadaşı Young Hee’yi aradı: Genç kızın çocuksu neşesi ona her zaman iyi gelirdi.

Gerçekten de Ji Ah kendini şimdiden iyi hissediyordu: Young Hee onun şoför olarak çalışıyor olmasını hiç yadırgamamış, hatta feci halde imrenmişti. Heyecanla arkadaşını dürtüklüyor:

“Anlatsana, hadiiii, anlatsana, Cha Min Woo gerçekte de TV’de olduğu kadar şeker mi? Evde en çok ne yapmayı seviyor? En sevdiği yemekler neler? Ayyy, bir gün beni de onunla tanıştırırsın di miiiii?” diye neşeyle cıvıldayıp duruyordu. Ji Ah’ysa onun heyecanlı kıkırdamalarından fırsat buldukça gülerek cevap yetiştirmeye çalışıyordu. Young Hee onu ağzının içine düşecek gibi heyecanla dinledi, en sonunda büyük bir gıptayla içini çekti:

“Aaaahhh, ne şanslısın! Kim bilir Min Woo sayesinde daha kimlerle tanışacaksın?? Oysa bana bak, açıldığı günden beri nerdeyse her gün buraya geliyor, So Ji Sub’ı görmeye çalışıyorum ama bir kere bile ona rastlayamadım!”

Ji Ah gülümseyerek cevap vermeye hazırlanıyordu ki, birdenbire cafenin kapısı açıldı, tüm başlar giren kişiye döndü. Ji Ah neşeyle arkadaşının kolunu dürttü: “Ji Sub-şi’nin yerini tutmaz ama bak burda kim var?”

İçeri giren tüm güzelliği ve asaletiyle Hyo Rim’di: Genç kadın kendinden emin bir biçimde yürüyerek cafenin sipariş verme noktasına kadar ilerledi, hemen koşturarak onu saygıyla selamlayan baş garsona gülümsedi: “Merhaba Myung-a. Ji Sub Oppa belki buradadır diye geldim ama sanırım bugün de cafeye uğramadı, öyle mi?”

Baş garson saygıyla eğilip bükülerek: “Çok üzgünüm Hyo Rim-şi, kendisi sabah telefon etti, bugün işleri varmış…” deyince de bir an kısacık iç çekti, ama hemen sonra yine gülümsedi:

“Neyse, ne yapalım… Selamımı söylersiniz… Ben de gelmişken sizin ünlü kahveli pastanızdan şöyle büyük bir porsiyon alayım. Bugün sette ilk günüm, oradaki arkadaşlara götürmek istiyorum da…”

Baş garson: “Hemen efendim!” diyerek tezgah arkasına koştururken Hyo Rim hafifçe gülümsedi. Sağa sola bakmasa da cafedeki tüm başların ona döndüğünü ve insanların kendisini işaret ederek neşeyle konuştuğunu biliyordu. Genç kadın siparişin beklendiği kısma doğru ilerlerken göz göze geldiği müşterilere hafif bir baş selamıyla gülümsüyordu. O sırada, ileriki masada oturan ve kendisine ısrarla bakan iki kızı gördü. Bir an durakladı. Kızlardan biri fena halde tanıdıktı…

O sırada kendisine tanıdık gelen kısa saçlı kız gülümseyerek başıyla selam verince Hyo Rim birden hatırladı: Bu Min Woo’nun şoförüydü yahu! Genç adamla reklam çekiminde karşılaşmışlardı… Hyo Rim “Bu kadar güzel yüzlü olduğu için onu kız zannettim, hay Allah…” diye kendi hatasına güldü. “Yanındaki kız arkadaşı olmalı…” Sonra o da gülümseyerek Min Woo’nun şoförüne selam verdi.

Young Hee ise nerdeyse heyecandan bayılacaktı:

“İnanmıyoruuuuuum! Hyo Rim-şi sana gülümsedi! Sana selam verdi!! Ottukeee??? Ji Ah, sen şimdiden ünlülerle arkadaş olmuşsun, ne güzel yaaa!”

Ji Ah hafifçe sırıttı: Galiba Young Hee’ye Kökler dizisinde ufak bir rol aldığını söylemek için iyi bir zaman değildi. Kız bu kadarcık şeyden bile heyecanlanıyorsa figüran olduğunu duyunca şoka girerdi. O yüzden önündeki kahveyi işaret etti:

“Hadi hadi kahveni soğutma, ona o kadar para verdik! So Ji Sub güzel yüzünü gösterme ihtimali sayesinde paraları götürüyor maşallah!”

Young Hee kıkırdadı: “Doğru söylüyorsun! Neyse, kendisini göremesek de Hyo Rim-şi’yi gördük, o yüzden bugünlük Ji Sub-şi’yi affediyorum!” Ji Ah da gülerek kendi kahve kupasını kaldırdı, Young Hee’ninkine kadeh tokuşturur gibi çarparken: “Di mi yaa? O zaman Ji Sub’ın şerefine!” diye bağırdı.

İki arkadaş neşeyle kahvelerini yudumlarken Hyo Rim de pastasını almış, cafeden ayrılmıştı…

*************************************************************

Min Woo o gün sette fena halde keyifsizdi. Genç adam kendi sahnelerini zorlanarak tamamladı, sonra bir süre ara verip yapımcı şirketin devasa binasındaki dinlenme odalarından birine çekildi. Bir süre uyuduktan sonra kendine geleceğini umuyordu.

Önceki gece nerdeyse hiç uyuyamamıştı: Ji Han’ı öpmek üzere olduğu o an aklından çıkmıyordu. Onu gıdıklarken çocuğu öpmek öyle doğal görünmüştü ki… Ama nasıl böyle düşünebildiğini şimdi aklı almıyordu; Ji Han erkekti ulan, erkek!

Ya o şahit olduğu öpüşme sahnesi?? Min Woo Ji Han’ı zorla öpen Kang Wook’u düşününce öfkeyle yumruklarını sıktı; nedense duruma fena halde bozulmuştu. Nerdeyse Kang Wook’un yakasına yapışıp “kovuldun pislik!” demek isteyecek kadar bozulmuştu bu işe. Neyse ki o sabah Kang Wook kendisi gelip istifasını bildirmişti. O da bütün gece uyumamış gibi görünüyordu, gözlerinin altı halka halkaydı. Min Woo hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi: “Pekala… Sen nasıl istersen…” deyip genç adamın istifasını kabul etmişti, ama aslında içten içe büyük bir rahatlama duymuştu. Yoksa aynı evin içinde üçü birden yaşamaya nasıl devam ederler, bilemiyordu. Durum tek kelimeyle uygunsuz olurdu… Uygunsuz ve çok garip…

Min Woo dinlenme odasında kısacık bir süre kestirdi, ama bu bile ona iyi geldi. Sonra gözlerini açıp gene aynı düşüncelerin beynine üşüştüğünü görünce iç çekip ayaklandı: Daha fazla uyuyamayacaktı, iyisi mi sahnelerini bir an önce tamamlayıp eve gitmeliydi…

Böyle düşünüp üst kattaki stüdyoya çıkmak üzere asansöre doğru ilerledi. Asansör çağırma düğmesine bastı.

Yukarı çıkan asansör olduğu katta durup kapısı açılınca Min Woo şaşkınlıkla durakladı: İçeriden Hyo Rim, elinde bir pasta kutusuyla şaşkınca kendisine bakıyordu.

“Ah… Merhaba Min Woo,” dedi Hyo Rim kendisini toparlayıp yüzüne hafif bir gülümseme kondururken. Min Woo da: “Selam…” diye mırıldandı, ama sesi gönülsüz çıkmıştı. Sonra içeri girdi ve 11. Kat düğmesine basmak üzere panele uzandığında zaten basılmış olduğunu gördü. Hyo Rim onu göz ucuyla süzüyordu, hafifçe gülümsedi:

“Ben de stüdyoya çıkıyorum… Unuttun mu, birazdan birlikte ilk sahnelerimizi çekeceğiz!”

Min Woo sıkıntıyla somurttu: Unutmamıştı, eski sevgilisinden ilk görüşte etkilenmiş rolü yapacağı aptal sahnelerin çekileceği düşüncesi sabahtan beri canını sıkan şeyler arasında (Kang Wook ve Ji Han konularından sonra) üst sıralara oynuyordu.

“Unutur muyum, o sahneleri çekmeyi dört gözle bekliyorum!” dedi alaycı bir tavırla.

Hyo Rim birden kalbinin kırıldığını hissetti: Son olanlardan sonra araları biraz olsun düzelir sanmıştı, ama anlaşılan Min Woo her zamanki uyuzluğundaydı. Genç kız elindeki pastayı çocuğun suratına geçirme hissini zorlukla zaptederken sinirle:

“Eminim öyledir,” diye söze başladı, “Dövüş sahnelerinde ne kadar yeteneksiz olduğunu biliyoruz, sen ancak böyle sakin sahneler çekebilirsin ne de olsa!”

Min Woo’nun gözleri öfkeyle irileşti: Genç adam bir hışımla eski sevgilisine döndü: “Hah! Sen onu bile doğru dürüst yapa- AYYYYYY!”

Fate/Stay Night – Unmei no Yoru

Birdenbire sağlam bir sarsıntıyla lafı yarıda kaldı ve asansör iki kat arasında durdu! Min Woo korkuyla bir çığlık atmış, az önce boğmak istediği kızın boynuna sarılmıştı. Aynı anda elektrikler de gitti. Acil durum lambasından yayılan cılız ışığın altında kalınca Min Woo’nun ödü kopmuştu! Genç yıldız kapıyı yumruklayıp bağırmaya başladı:

“N’oluyo yaa?? Annecim, çıkarın, çıkarın beniii!” Çocuk o kadar çok bağırıp gürültü yapıyordu ki Hyo Rim:

“Bi’ sessiz durur musun?! İzin ver de asansörde kaldığımızı haber vereyim!” diye kendisi de bağırmak zorunda kaldı. Min Woo bunun üzerine çenesini kapamayı akıl edebildi, ama gözleri hâlâ korku doluydu. Hyo Rim asansördeki acil telefonuna uzandı, karşısına çıkan kişiye durumu anlattı. Telefonu kapadıktan sonra Min Woo’ya döndü:

“Önemli bir şey yok, elektrikler gitmiş… Hemen gelmesini bekliyorlarmış ama bina görevlisi bey yine de bizi asansörden çıkarmak için birilerini göndereceğini söyledi.”

Min Woo cevap bile veremeyip korkuyla baktı onun yüzüne. Hyo Rim onun korkaklığına gülmeden edemedi:

“Omoo, şu koskoca Cha Min Woo’ya da bakın siz! Asansörde kaldı diye ödü koptu zavallıcığın!”

Ama aynı anda Min Woo’nun normal olmayan halini fark etti ve kaygıyla durakladı: Çocuğun yüzü loş ışıkta bile fark edilecek derecede renksizleşmiş, gözleri korku ve panikle açılmıştı. Hyo Rim endişeyle onun kolunu tuttu:

“Sen iyi misin? Biraz oturmak ister misin?”

Min Woo ise fısıltı gibi çıkan bir sesle:

“Ben… Benim klostrofobim var… Nefes alamıyorum…” dedi ve öksürmeye başladı. Öyle çok öksürüyordu ki, ayakta duramadı ve yığılırcasına yere oturdu. Hyo Rim’se fena halde korkmuştu, hemen çocuğun başına çöktü, onun gömleğinin üst düğmelerini açıp yüzünü yelpazelemeye başladı. Bir yandan da:

“Min Woo bana bak! Bana bak dedim! Bir şey yok, birazdan burdan çıkacağız, bir şey yok tamam mı?!” diye bağırıyordu. Min Woo korkuyla onun koluna yapıştı. Genç çocuk gerçekten de nefes almakta zorlanıyordu, Hyo Rim onun bir çeşit panik atak geçirdiğini fark etmekte gecikmedi. Min Woo’nun iki kolundan sıkıca tuttu, onu kendi gözlerinin içine bakmaya zorladı:

“BANA BAK! Bir şey yok, tamam mı, BİR ŞEY YOK! Şimdi benimle birlikte nefes alıp vermeye başlayacaksın! Haydi, benle birlikte: Nefes al, nefes ver… Al… ver… Evet, işte böyle!”

Min Woo’nun gözleri hâlâ korkuyla dolu olsa da Hyo Rim’in dediğini yaptı. Bir yandan da geçmişinden gelen o korkunç anılarla baş etmeye çalışıyordu: Babası onu cezalandırmak için sık sık karanlık bir odaya hapsederdi. Küçük çocuk ağlaya ağlaya uyuyup kalırdı… Min Woo gözlerini sıkıca yumup bu anıları uzaklaştırmaya, Hyo Rim’in yaptığı gibi nefes alıp vermeye odaklandı. Nefes al… nefes ver… nefes al… nefes ver…

Az sonra nefes alışverişleri düzene girmişti. Hyo Rim coşkuyla: “Aferin! İşte böyle!” diye bağırdı ve dayanamayıp onu kucakladı. Min Woo da boğulmak üzere olan bir adamın can havliyle kurtarıcısına yapışması gibi sıkıca sarıldı ona. Başını kızın omzuna gömerken kesik kesik solumaya devam ediyordu.

Hyo Rim’se birdenbire tuhaf duygularla dolmuştu. Kollarının arasında tuttuğu bu güçsüz, yardıma muhtaç insan, biraz iyileşince yeniden kendisinden nefret etmeye başlayacaktı… Ne acıklı… Ama genç kız yine de ona karşı kalbinde giderek büyüyen bir merhamet hissetmekten kendini alamıyordu. Büyük bir merhamet… ve sevgi. Hyo Rim, daha iki dakika önce suratına pasta fırlatmak isteyecek kadar öfkelendiği bu adama karşı ne kadar zayıf olduğunu düşününce dudakları hüzünlü bir gülümsemeyle büküldü… Ve genç kız, büyük bir şefkatle, hâlâ kendi göğsünün üzerinde kalbinin hızlı hızlı atışını hissettiği genç adamın sırtını hafifçe patpatlamaya başladı.

Gerçekten de işe yaramıştı: Min Woo sırtını okşayan yumuşak dokunuşlar ve Hyo Rim’in o tanıdık kokusu ile kısa süre içinde sakinleşti, kalp atışları ve nefes alıp verişleri normale döndü. Genç adam bir an bu güzel kızın beyaz boynundan kendi yanağına yayılan sıcaklığı içine çekmek ister gibi gözlerini kapatıp öylece durdu. Sonra birden, yaptığı şeyin uygunsuzluğunu fark edip yavaşça geriye çekildi. Aynı anda Hyo Rim de kendine geldi. Sesine mesafeli bir ton takınmaya çalışarak:

“Daha iyi misin?” diye sordu.

“Hıhı, evet…” diye mırıldandı Min Woo. Ve gözlerini kaçırırken biraz gönülsüzce de olsa ekledi: “Sağol..”

Hyo Rim hafifçe gülümsedi. Sonra aldırmaz bir tavırla az ilerideki pasta kutusunu işaret etti: “İstersen biraz pasta atıştırabiliriz… Şekerli birşeyler yemek moralimizi düzeltip sabretmemize yardımcı olur…”

Min Woo bir an diyetini düşünüp itiraz edecek oldu, ama sonra vurdumduymazlıkla “her neyse…” diye mırıldandı. Şaka maka karnı da bayaa acıkmıştı hani! Onun itiraz etmediğini görünce Hyo Rim neşeyle pasta kutusuna uzandı.

Böylece iki asansör tutsağı 51 Cafe’nin ünlü kekini afiyetle yemeye başladılar. Min Woo ağzı dolu dolu:

“Mmmm, bayaa iyiymiş,” diye mırıldandı, “Nerden aldın?”

“51 Cafeden,” diye cevap verdi Hyo Rim. Sonra birden aklına gelen haberin ilginçliği ile ekledi: “Ah, bu arada pastayı alırken senin şoförünü de aynı cafede kız arkadaşıyla gördüm!”

Min Woo’nun koca bir lokma keki ağzına götürmekte olan eli birdenbire havada asılı kaldı. Genç adam dehşetle kıza baktı:

“NE?!”

Hyo Rim onun sert çıkan sesini duyunca şaşırmıştı: Niye böyle bir tepki vermişti ki? Min Woo’ysa kendini ele verdiğini anladı ve kekeleyerek durumu düzeltmeye çabaladı:

“Ahah, yani, şeyy… Kız arkadaşı olduğunu nerden anladın? Belki de normal arkadaşıydı…”

“Olabilir tabii,” diye omuz silkti Hyo Rim. “Sadece çok samimi görünüyor, kafa kafaya vermiş gülüşüp duruyorlardı. Yani çok yakın oldukları kesin… Ama sadece samimi arkadaş da olabilirler tabii…”

“Normal arkadaşıdır… Ji Han’ın bir kız arkadaşı olamaz!” diye kestirip attı Min Woo. Ama nedense suratı asılmıştı. Hyo Rim ona şüpheyle baktı. Bu ne öfke, bu ne celaldi be?

“Neden olamayacakmış?” dedi şaşkınca. Sonra birden aklına gelen ihtimalle gözleri irileşti: “Yoksa?!… Yoksa şoförün gay mi??”

Bu defa ağzına attığı kek Min Woo’nun boğazında kaldı! Genç aktör bir yandan öksürürken bir yandan da: “Ne alâkası var yaa??!” diye bağırdı, “Zavallı Ji Han’ın güzel bir yüzü var diye neden herkes onu gay zannediyor?? En yakın arkadaşları bile ona asılırken zavallıcık normal bir hayat süremeyecek mi?!”

Hyo Rim iyice şaşkınlaşmıştı, ellerini kaldırdı: “Tamam tamam, bir şey demedim… Niye bu kadar öfkelendin ki? Onu benden başka gay zannedenler de mi oldu?!”

“Aynen öyle!” diye bağırdı Min Woo, hızını alamamıştı. Sonra birden ses tonu düştü. Genç adam suratını astı, gözlerini kaçırıp mırıldandı: “Dün gece kahyamı Ji Han’a ilân-ı aşk ederken yakaladım…”

“NEEEEEYYYY????” Hyo Rim sahneyi gözünün önüne getirdi: Min Woo’nun kahyası, şoförüne…

Gotye – Somebody that i used to know

Genç kız birdenbire kahkahalarla gülmeye başladı. Min Woo ona şaşkın, biraz da bozulmuş bir biçimde bakınca da kahkahalar arasında:

“A-afedersin! Sadece… ” diye açıklama yapmaya çabaladı, “Ben sadece olayın komikliğine takıldım: İki erkek çalışanının aşk sahnesine mi şahit oldun?! Olaya bak! Hem de kahya şoföre diyosun… Ahahahah!”

Genç kız gözleri yaşaracak kadar gülerken karşısında somurtuk bir biçimde oturan Min Woo’nun da hiç istememesine rağmen yüzü gevşedi, genç adam birdenbire kendini Hyo Rim’in kahkahalarına katılırken buldu. Hyo Rim arada bir gözlerini siliyor, bir yandan da:

“Ay ölücem! Allah’tan evinde bahçıvan, uşak falan çalışmıyor, yoksa düşünsene, kahya şoföre, şoför bahçıvana, bahçıvan uşağa, sonra hepsi uşağa…!” deyip yeniden kopuyordu! Min Woo’nun da siniri bozulmuştu, Hyo Rim olayı böyle canlandırınca kendisi de gülmesine engel olamadı. İki genç uzun süre karşılıklı kahkahalar attılar. En sonunda susabildikleri zaman Min Woo’nun gülmekten yanak kasları ağrımıştı:

“Aaahh, ağzım uyuştu,” dedi ve elleriyle yanaklarını mıncıklamaya başladı: “Senin yüzünden ağız kenarı kırışıklıklarım olacak!”

“Ama fena mı oldu, ben şahsen ne zamandır böyle gülmemiştim,” dedi Hyo Rim hâlâ sırıtarak. Min Woo gözlerini kaldırdı ve onunla göz göze geldi: Genç kız gülmekten yorulmuştu, hızlı hızlı soluyordu. Yanakları loş ışıkta bile fark edilecek kadar pembeleşmiş, saçlarının düzgün topuzuysa hafifçe dağılmıştı. Min Woo onun böyle doğallık içinde neşeyle gülerken ne kadar tatlı olduğunu düşünmeden edemedi.

Tam o anda birdenbire asansörün ışıkları yandı, ve kabin hareket etti. Min Woo gene ilk anda “annecim!” diye ufak bir çığlık atmıştı, ama Hyo Rim hemen sevinçle:

“Korkma! Elektrikler geldi, hareket ediyoruz!” diye onun kolunu sıktı.

Gerçekten de asansör sorunsuzca yükseldi ve 11. Katta durdu. Kapı açılır açılmaz Hyo Rim dışarı çıkıp derin bir nefes çekti: “İşte özgürlük!”

Ve gülerek elini uzattı, hâlâ dizleri titreyen Min Woo’nun elini tutup onu kabinden çıkardı.

Min Woo başını kaldırdı ve kendisine gülen gözlerle bakan eski sevgilisine baktı. Genç adam şaşkındı, Hyo Rim’i uzun zamandır böyle gülen gözlerle kendisine bakarken görmediğini düşündü. Oysa… gülmek ne çok yakışıyordu ona! Min Woo kafası karışmış bir biçimde durakladı. Çok tuhaf, ama… gözlerini onun güzel yüzünden alamıyordu.

Ancak aynı anda arkalarında bir ses:

“Hyo Rim-a! Nasılsın benim tatlı kardeşim??”

Diye çınlayıverdi.

Hyo Rim merakla arkasını döndü ve genç kızın gözleri sevinçle açıldı: Hemen Min Woo’nun elini tutan elini bıraktı ve kendisine neşeyle gülümseyen aktörün kucağına koşturdu:

“Ji Sub oppa! Aman Tanrım, seni ne zamandır görmüyorum! Nerden çıktın böyle?!”

So Ji Sub genç kıza sevgiyle sarıldı, sonra gerçekten kardeşiymişçesine onun burnuna hafif bir fiske vurdu:

“Bugün cafeye uğradığın haberini aldım… Sonra dedim ki ne zamandır bizim kızı görmüyorum, hazır buralardayken sete uğrayıp bir halini hatrını sorayım.” Sonra hafifçe sırıttı: “Ama bizim kız yarım saattir ortalarda yok! Nerdeyse gidiyordum…”

“Ah sorma başımıza gelenleri, elektrikler gidince asansörde kaldık!” diye feryat etti Hyo Rim ve gülmeye başladı: “Neyse ki akıl sağlığımızı kaybedecek kadar kapalı kalmadan kurtulduk ordan. Değil mi Min Woo-şi?”

Böyle dedi ve arkalarında durup onları taşlaşmış gözlerle izleyen Min Woo’ya dönüp gülümsedi.

Min Woo’nunsa suratı sirke satıyordu. Genç yıldız somurtarak:

“Ya… Aynen…” diye cevap verdi. Hyo Rim onun bu tavrına şaşkın gözlerle bakarken So Ji Sub tüm sempatikliğiyle güldü:

“Sevgili Cha Min Woo şoku henüz üzerinden atamamış… İsterseniz siz içeri geçip birer bardak yeşil çay için de kendinize gelin… Ben zaten gidiyorum…” dedi ve Hyo Rim’in: “Ama oppaaa… Daha konuşamadık bile…” diye sızlanmalarına aldırmadan: “Üzgünüm tatlım, ama bir fotoğraf çekimim var, ona geç kalıyorum… Başka zaman bol bol konuşur hasret gideririz,” deyip onu iki yanağından öptü.

Min Woo ise bu sahneyi büyük bir hınçla izliyordu. İçinden: “Pis herif…” diye geçirdi, “Ne mal olduğunu bilmesem ben bile bu samimi hallerine inanacağım…”

Ve kendi kendisine fena halde öfkelendi: Az önce Hyo Rim’e olan büyük nefretini unutup onu sevimli bulduğu için kendisine kızarak arkasını döndü, Ji Sub sunbae’ye veda etme nezaketi bile göstermeden çekti gitti…

*************************************************************

“Gerçekten miiii??? So Ji Sub sete mi geldi yaniii???”

Min Woo somurttu: Ne vardı ulan bunda bu kadar büyütecek?? Hoşnutsuzlukla:

“Evet, ne olmuş yani?” diye homurdandı, “İmza mı isteyecektin yoksa?”

“Evet, tabii ki!” diye neşeyle bir çığlık attı Ji Ah. “So Ji Sub benim en sevdiğim aktördür!” Sonra bir an durakladı ve telaşla ekledi: “Sizin ardınızdan tabii… İkinci en sevdiğim demek istedim…”

Min Woo’yu bu açıklama bile tatmin etmemişti, genç yıldız somurtmaya devam ederek:

“Hıh, aktörlüğü de matah bir şey olsa,” diye mırıldandı. Bir an sustu, ama gazını alamamış olmalı ki saydırmaya devam etti: “Hadi genç kızları biraz anlıyorum: Olgun erkekler onlara çekici gelir, So Ji Sub da kırkına yaklaşan yaşlı bir adam olduğuna göre böyle saf kızların aklını başından alması bir anlamda doğal sayılır… Ama Ji Han, senin gibi akıllı bir genç adam So Ji Sub’ı neden sever ki?! İşte bunu aklım almıyor!”

Ji Ah kendi kendine sırıttı: Ah bir bilsen o akıllı genç adam dediğin şoförünün genç ve sağlıklı bir kız olduğunu, diye geçirdi içinden… Ama hemen kendini toparladı, ciddi bir sesle:

“Misa’daki rolünden sonra kendisini çok takdir etmiştim efendim,” diye cevapladı. “Ona olan hayranlığım tamamen bunun üzerine kuruludur, fiziksel özelliklerinin bununla hiçbir ilgisi yok!”

Min Woo dudak büktü. Ama başka bir şey demedi. Şoförünün bu nefret ettiği adama hayranlık duyması gururunu biraz incitse de yapacak bir şey yoktu.

Sonra birden, canının eve gitmek istemediğini fark etti. Kıza döndü:

“Haydi, nehir kıyısına inip içelim! Bugün çok stres yaşadım, biraz olsun kafa dağıtmak istiyorum!”

Ji Ah şaşkınca saatine baktı: “Ama efendim, saat geceyarısına yaklaşıyor… Yarın sabah yine erkenden sette olmanız gerekmiyor mu?”

“Umrumda değil! Hadi, sana ne diyorsam onu yap! Şurda bir yerde durup bira alalım ve nehir kenarında içelim!” diye tutturdu Min Woo. Ji Ah yorgunlukla içini çekti ve “emredersiniz…” diye mırıldandı. Min Woo bir şeyi tutturdu mu ondan vazgeçirme imkânı olmadığını çoktan öğrenmişti…

Az sonra iki kafadar ellerinde birer şişe bira, nehir kenarındaki bankların birine oturmuş karşıda görünen şehrin ışıklarını seyrediyorlardı. Min Woo şoförüne kaçamak bir bakış attı: Ona dünden beri sormak istediği o kadar çok şey vardı ki, genç adam nereden başlayacağını bilemiyordu. Mesela Kang Wook’un Ji Han’ı delirmiş gibi öpmesinin ona neler hissettirdiğini delice merak ediyordu. Ji Han onun gay olduğunu daha önceden biliyor muydu, yoksa yeni mi fark etmişti acaba? Öte yandan, bir de kendisiyle Ji Han arasında geçen o tuhaf sahne vardı ki, düşündükçe Min Woo’nun hâlâ yüzü kızarıyordu. Gerçi bu akşam Ji Han kendisini setten almaya geldiğinden beri oldukça doğal davranıyordu; aralarında hiçbir şey geçmemiş gibiydi. Ama Min Woo yine de kendisinin gay olmadığını şoförüne açıklamak için sabırsızlanıyordu; genç yıldız muhabbete bir giriş yolu bulmak için kıvranmaktaydı.

Ji Ah ise dalgındı. Min Woo’nun kendisini öpmek üzere oluşunun şaşkınlığı Kang Hyuk’un beklenmedik ilân-ı aşkının sürprizinden sonra silinip gitmişti. Genç kız Min Woo’nun davranışındaki tuhaflığı sorgulayacak durumda değildi bile. Onun aklı dünden beri Kang Hyuk’a takılmıştı: Acaba şimdi ne yapıyordu? Kesinlikle çok üzgün ve pişmandı; Ji Ah emindi buna. Ama… ama bir yandan da bunca yıldır içinde taşıdığı yükten kurtulduğu için bir rahatlama hissediyor muydu acaba? Kendisi bu yükten kurtulurken… onu şimdi Ji Ah’nın omuzlarına yüklediği için… Hem neden daha önce bir şey söylememişti? Neden bunca yıl beklemişti?? Eğer kendisine bu kadar âşıksa senelerce süren Min Seo muhabbeti de neydi?!

“Öhöm… Eşcinsellik hakkında ne düşünüyorsun Ji Han?”

Min Woo’nun damdan düşer gibi gelen bu sorusuyla Ji Ah birden daldığı düşüncelerden ayıldı. Şaşkınca patronuna baktı. “Efendim?”

Min Woo’ysa şaşkın ve korkulu bir biçimde dudaklarını ısırdı: “Yuh lan, bodoslama girişin de bu kadarı!” diye küfretti kendine. Şoförünün Kang Wook’la ikisinin olayına şahit olduğundan haberi yoktu, Min Woo hemen durumu düzeltmeye çabaladı:

“Ehem, yani, şeyy… Muhabbet olsun diye sordum, sakın yanlış anlama! Yani dün geceyle… yani şeyy… sen ve benim olayımızla bir ilgisi yok!”

Kahretsin! Kang Wook’tan bahsetmemek için kendi öpücüğünü ortaya atmak da neydi şimdi?! Min Woo durumu iyice batırdığının farkında, artık nerdeyse kontrolünü kaybetmiş bir biçimde can havliyle atıldı:

“Hayır! Ben eşcinsel değilim! Valla değilim!”

Ji Ah ağzı açık bakakaldı ona. Sonra birden, dün gece çocuğun kendisini öpmek istercesine üzerine doğru eğilmesini anımsadı ve jeton düştü: Doğru ya! Bir de o olay vardı, değil mi…

Aynı anda Min Woo’nun histerik bir biçimde: “Valla ben eşcinsel değilim!” diye bağırdıktan sonra sokak fenerinin loş ışığında bile fark edilecek kadar kızarmış olduğunu fark etti ve…

Birdenbire gülmeye başladı. Bir yandan da içinden: “Zavallı Min Woo’cuk… Eşcinsel değilsin tabii, ben de erkek değilim zaten…” diye geçiriyordu. Ama bunu patronuna söyleyemezdi elbette, o yüzden onun içini başka türlü rahatlatmaya çabaladı:

“Elbette biliyorum efendim, neden öyle olduğunuzu düşündüğümü zannettiniz ki? Eğer dün geceki gıdıklama oyunumuzdan bahsediyorsanız, biz yalnızca eğleniyorduk. Ta ki size yeniden uyku bastırıp başınız benim omzuma düşene kadar…”

Min Woo birden feci halde rahatladı: Oh beee, çocuk kendisini öpmek üzere olduğunu anlamamış, sadece yorgunluktan sızıp kaldığını zannetmişti! Min Woo sevinçle:

“Öyle ya! O sırada benim o kadar çok uykum vardı ki, başımı tutacak halim bile yoktu, öylece uyuyakalmak üzereydim…” Bunu deyip derin bir nefes aldı, yeniden gülümsemeye başladı. Ji Ah onu yüzünde acımayla karışık hafif bir gülümsemeyle seyrediyordu: Ah be çocuk, ne kadar safsın, diye geçirdi içinden. Ne düşündüğün öyle belli ki… Ve seni kandırmak öyle kolay ki…

jaejoong – for you it’s separation to me it’s waiting 

Min Woo ise neşeyle sırıtarak birayı fondiplemişti. Tam o sırada gökyüzünde bir yıldız kaydı. Min Woo heyecanla bağırdı:

“Yıldız kaydı! Yıldız kaydı Ji Han! Hadi dilek tutalım!”

“Tamam,” dedi Ji Ah hafifçe gülümseyerek ve gözlerini kapadı. İçinden: “Kang Hyuk’u elimden alma, ne olur Tanrım,” diye geçirdi, “Onun dostluğu olmazsa ben, ben olamam…”

Min Woo’ysa içindeki müthiş rahatlamayla gülümsemeye başlamıştı. Alkolün dumanladığı aklında yanıp sönen ilk dilek: “Ah… Şu anki huzuru hiç kaybetmesem keşke…” oldu: Kışın ortasında olmalarına rağmen kendilerini üşütmeyen bir hava… Gecenin karanlığında karşıdan görünen şehir ışıkları, nehrin yaldızlanan sularının hafif şıpırtıları, ve yanındaki bu çocuk… Min Woo başını çevirip yanındaki güzel yüzlü çocuğa baktı, sevgiyle gülümsedi. Onun varlığı gerçekten kendisine iyi geliyordu.

Ji Ah ise hülyalı gözlerini gökyüzüne dikmişti.

“Kayan yıldızlara bakıp neden dilek tutarız, biliyor musunuz?” dedi birdenbire. Min Woo şaşkınca ona döndü ve başını iki yana salladı: “Hayır. Nedenmiş?” Ji Ah gözlerini Min Woo’ya çevirdi ve tatlılıkla gülümsedi:

“Kayan yıldızlar aslında bir insana âşık olmuş olan meleklerdir,” diye söze başladı. “Oysa meleklerin insanların dünyasına gelmesi aslında yasaktır, onlar bizi sadece uzaktan seyredebilirler… Ama bazen, içlerinden birisi, dünyada izleyip korumakla görevli olduğu insana âşık olur… İşte o zaman o insana sadece uzaktan bakmak ona yetmez olur… Ve yanacağını bile bile dünyaya gelmeye kalkışır…”

Ji Ah bakışlarını Min Woo’dan alıp tekrar gökyüzüne çevirdi. Yüzünde hafif buruk bir anlam vardı. Ama dudaklarında tatlı gülümsemesi hâlâ duruyordu.

“İşte o gördüğümüz ışık topları, aslında insanların dünyasına girmeye çalışan meleklerdir: Yanacaklarını bile bile ateşe koşan melekler… Ancak tam da yanacakları anda Tanrı’ya yakarırlar: “Tanrım! Ben cezama razıyım; ama ne olur benim aşkıma şahit olan insanoğullarını mutlu et!” Ve Tanrı da onların bu fedakârlığını karşılıksız bırakmaz: Onların aşkından yanmasına şahit olan tüm insanların o anki dileklerini kabul eder… İşte böyle…”

Min Woo büyülenmiş gibi baktı ona. Dili tutulmuştu sanki. Bu hikâye nedense içine fena dokunmuştu. Ji Ah’ysa ona dönüp gülümsedi:

“Annemin anlattığı bir masaldı… Biz çok küçükken yaz aylarında evimizin terasına çıkar, yıldızları seyrederek uyurduk… Uykuya dalmadan önce annem ablamla bana masallar anlatırdı. Bu da onlardan biri işte…”

Min Woo’nun hâlâ bir şey demeden onu izlediğini görünce hafif bir utangaçlıkla elini salladı: “Aaah, biliyorum, siz şimdi “atma Ji Han, o dolap kadar evin neresinde teras var??” diyorsunuz değil mi… Ama biz önceden… yani, annemle babamın vefatından önce şimdikinden birkaç sokak yukarıda müstakil, iki katlı bir evde otururduk…” Ji Ah burukça gülümsedi, ve hafif bir sesle sözlerini tamamladı: “Ama babamın vefatından sonra borçlarımızı ödemek için evimizi satmak zorunda kaldık…”

Min Woo birden ne diyeceğini bilemedi. Beceriksizce kıpırdandı, sonra acemi bir biçimde: “Şeyy… Çok üzüldüm, başın sağolsun…” diye mırıldandı. Ji Ah buruk da olsa gülümsemeye devam ediyordu: “Teşekkür ederim… Neyse işte, annemin anlattığı bir masaldan nerelere geldik…” Sonra soran gözlerle patronuna baktı: “Ne dersiniz, artık kalkalım mı? Geç oldu, ayrıca hava giderek soğuyor, biraz daha dışarıda kalırsanız üşüteceksiniz…”

Min Woo gözlerini çocuğun yüzünden ayırıp kendini toparlamaya çabaladı:

“Evet… Doğru diyorsun… Hem yarın sabah erkenden sette olmam gerek…”

Böyle deyip ayağa kalkmak üzere bir hamle yaptı. Ama bir defada fondiplediği bira hiç fark etmeden onu çakırkeyif yapmıştı bile; genç adam birden dengesini kaybetti, olduğu yerde yalpaladı.

“Min Woo-şi!”

Ji Ah şimşek gibi fırlayıp ayakları birbirine dolanan genç adamı düşmeden yakalamıştı. Min Woo’nun yüzüne endişeyle baktı:

“İyi misiniz?! Bir şey olmadı, değil mi?!”

Min Woo ise yüzünü şaşkınca ona çevirdi ve midesine bir yumruk yemiş gibi oldu: Ji Han, kendi kolunu sıkı sıkı tutuyordu. Güzel gözleri endişeyle kendisine çevrilmişti. Min Woo onun saçlarından, boynundan yükselen kokuyu hissetti ve iyice başı döndü: Ji Han’ın kokusu… Hayır, hiçbir parfüme benzemiyordu bu koku. Ama çok, çok güzeldi… Min Woo şoförünün kendisine çok yakın duran yüzüne baktı, ve şaşkınca yutkundu: Ji Han’ın pürüzsüz teni… Burnunun üzerindeki hafif çiller… Bir şey söylemek üzere bekler gibi hafifçe aralanmış, güzel, pembe dudakları…

Genç adam kıza büyülenmiş bir biçimde bakıyor, gözlerini ondan alamıyordu. Sonra kızın cevap beklediğini fark etti ve aklını toplamaya çabaladı:

“Ben… ben iyiyim… Şeyy, başım dönüyor biraz…”

“Gelin, bana yaslanın, arabaya kadar birlikte yürüyelim…” dedi Ji Ah tüm iyi niyetiyle. Ve çocuğun kolunu kendi omzuna aldı, ona elinden geldiğince destek olmaya çabalayarak: “Haydi, araba çok uzak değil zaten, ha gayret…” deyip onunla birlikte yürümeye başladı.

Min Woo’ysa…

Bundan daha birkaç gün önce olsa hemen Ji Han’ın elinden kurtulur, “tamam, ben kendim yürüyebilirim!” diye diklenirdi. Birdenbire duygusallaşmasını alkole ve Ji Han’ın acıklı hikâyesine bağlardı. Ji Han’ın güzelliğini “nerdeyse benim kadar güzel… kız olsa çok hoş olurmuş…” diye hafif bir kıskançlıkla kabullenirdi.

Ama Min Woo fark ediyordu ki, artık bunların hiçbirini yapamıyordu: Şoförünün kendi kolunu omzuna alıp onun belinden tutarak kendisini arabaya kadar yürütmesi çok, çok hoşuna gidiyordu. O kadar ki, bu kısa yol hiç bitmesin istiyordu Min Woo. Kendisininkine yaslanan bu ince ama güçlü beden, artık onun dokununca ateşe değmiş gibi kaçtığı değil, dokunmaktan mutluluk duyduğu bir insana aitti… Bu insan erkek olsa bile!

Min Woo zihni alkolle bulutlanmış olsa da, bir tek şeyi bütün berraklığı ile anlamıştı:

Ji Han’dan çok… ama çok hoşlanıyordu…

-Dokuzuncu Bölümün Sonu-

Sekizinci Bölüm: “Seni Seviyorum!”

David Arkenstone – The Palantir 

Sarayın geniş avlusunda hızlı adımlarla yürüyorum. Sağımda solumda koşuşturup duran, eğilerek selam veren, ya da ağlaşan saray hizmetkârları ve düşük rütbeli memurlar var. Ama ben öyle telaşlı ve üzüntülüyüm ki, hiçbirini görecek halde değilim:

Sonunda olan oldu! Kan döküldü!!!

Ülkemiz hiç olmadığı kadar büyük bir felaketle karşı karşıya: Veliaht prens So Hyun, odasında bir mürekkep hokkasıyla bıçaklanmış olarak ölü bulundu!

İki gündür tüm ülkede büyük bir yas havası hâkim. İnsanlar perişan durumda. Üstelik katilin bir türlü bulunamamış olması da durumu iyice korkunç bir hale getiriyor.

Tüm bunları düşünerek yürüyorum. Kaşlarım çatılı, yumruklarım sıkılmaktan artık acıyor… Birazdan kral hazretleri ve bakanlar kurulu resmi olarak toplanacak, bu korkunç felaketi konuşup bundan sonra neler yapılması gerektiğine karar verecekler. Toplantının güvenliği ve sorunsuz bir biçimde tamamlanması benim ve adamlarımın sorumluluğunda.

Toplantının yapılacağı geniş kraliyet salonunun büyük giriş kapısında en güvendiğim adamlarımdan Si Wan’ı gördüm. Genç yardımcım şahin gözleri ile girenleri teker teker kontrol ediyor. Bakanlar ve danışmanları dışında bu toplantıda hiçkimse olmayacak. Si Wan beni görür görmez resmi duruşa geçip selam verdi:

“Efendim!”

Ona sert bir baş selamı verdikten sonra: “Hazırlıklar tamamlandı mı? Arka kapıya muhafızlarımız yerleştirildi mi? Peki iç avlu kapısına? Kraliçe hazretlerinin sarayının önüne?”

Si Wan her birine “evet efendim!” diye kısa kısa cevap veriyordu. Onun sorumluluk sahibi hallerini gördükçe biraz olsun rahatladım.

“Aferin Si Wan,” dedim adamıma. “Sen işine devam et. Ben çevreyi kolaçan edeceğim.”

Si Wan’ı giriş kapısında bırakıp etrafı kontrol etmeye çıktım. İçimdeyse, buruk bir sızı… Şimdi uzaklarda olan arkadaşım Prens Bongrim’i düşünüyordum: Acaba ağabeyinin ölüm haberi ona ulaşmış mıdır… Arkadaşımın haberi alınca nasıl yıkılacağını düşündükçe içim sızlıyor: Zavallı Bongrim! Ne kadar uğraştıysa da, bu kara talihe engel olamadı…

O sirada karşıdan Kral hazretlerinin gelişini gördüm. İki koluna iki hizmetkârı girmiş, nasıl da zorlukla yürüyor! Yaşlı kralın bu olanlardan dolayı fena halde çöktüğünü fark etmemek imkânsız…

Majesteleri salona girdiğinde herkes yere kapanıp kendisini saygıyla selamladı. Kral kürsüdeki yerini alıp konuşmaya başlayana kadar da başlarını kaldırmadılar.

“Bildiğiniz gibi ülkemiz büyük bir felakete uğradı,” dedi yaşlı kral ağır ağır. Yüzü bembeyaz, gözlerinin altı iyice çökmüş. Ellerinin titrediği dikkatimden kaçmadı. “Veliaht prensimiz…” Yaşlı adam gözyaşlarının akmasını önlemek ister gibi bir an durakladı, sonra bütün kuvvetini kullanarak sözlerine devam etti: “Veliaht prens Soo Hyun’u, canice işlenmiş bir cinayete kurban verdik… Bütün milletimizin başı sağolsun…”

Bakanlar ve bürokratlar başlarını eğerek taziye sözcükleri mırıldandılar. Yaşlı kral kendini toparlayarak sözlerine devam etti:

“Olaydan haberim olur olmaz ikinci prens Bongrim’e Qing hanedanlığın başkentinden ülkesine dönmesi için haber gönderdim. Habercinin Qing başkentine ulaşmak üzere olduğunu tahmin ediyoruz… Öte yandan…” Bir an duraklayıp en ön sıradaki bakanlardan birine baktı: “Veliaht prensin kim ya da kimlerce katledildiği konusundaki soruşturma, savaş bakanımız Yoo Shin-şi başkanlığında yürütülmeye devam ediyor. Soruşturmadaki son gelişmeleri anlatıp bizi aydınlatması adına sözü kendisine bırakıyorum.”

Yaşlı kral böyle dedikten sonra savaş bakanı ağır ağır yerinde doğruldu, boğazını temizleyip söze başladı:

“Sayın Majesteleri, değerli bakanlar… Ben savaş bakanı Kim Yoo Shin, veliaht prensin odasında suikaste uğraması konusunda-”

“KATİLİN KİM OLDUĞUNU BEN BİLİYORUM!”

Savaş bakanının sözlerini bıçak gibi kesen bu kadın çığlığı üzerine hepimiz donup kaldık. Tüm başlar sesin geldiği yöne çevrildi: Veliaht prensin eşi, prenses Hee Jin, saçı başı dağılmış bir biçimde kapıda duruyordu!

Genç kadın hepimizin şaşkınlığından faydalanarak:

“Saray duvarları onlarca muhafız tarafından korunurken hiçbir katil elini kolunu sallayarak dışarıdan saraya giremezdi!” diye bağırdı. “Üstelik o gece herkes yattıktan sonra veiaht prense çalışma odasına gelmesini siz buyurmuşsunuz!” Genç kadın büyük bir öfke ve delilikle gözlerini dikmiş, yaşlı krala bakıyordu. Nihayet, son darbeyi indirdi:

“KATİL, KRALIMIZ MAJESTELERİNDEN BAŞKASI DEĞİLDİR!!”

Salonda bir uğultu yükseldi. Fısıldaşmalar duyuldu: “NE?!” “Nasıl olur??” “Çıldırmış bu kadın!” Bense kendimi toparlamıştım, Si Wan’a bir işaret yolladım, ben bir köşeden, o diğer köşeden koşturarak bir anlık dalgınlığımızdan faydalanıp içeri giren prensesin koluna yapıştık. Nazik olmaya çalışarak:

“Hee Jin-şi,” dedim yumuşak bir sesle, “Lütfen kendinize gelin… Nerede olduğunuzu unutmuş gibi davranıyorsunuz…”

“KATİL O! O ADAM BİR KATİLDİR! KENDİ OĞLUNU ÖLDÜREN BİR KATİL!!!”

Hee Jin histerik bir biçimde bağırmaya devam ederken yapacak başka bir şey kalmamıştı, genç kadını sıkıca kavrayıp adeta kucaklar gibi çeke çeke toplantının yapıldığı salondan uzaklaştırmaya başladım. Bu arada yaşlı kral da kendini toparlamış, büyük bir hiddetle:

“Kendine gel Prenses Hee Jin-şi!” diye gürlemişti. “Sen majestelerini nasıl böyle bir şeyle itham edersin?! Bu sözlerin cezasız kalmayacak!”

Kollarımda taşıdığım zavallı genç dul hıçkırarak ağlamaya devam ederken dişlerimi sıkmıştım: Tanrım, tanrım, kabustu bu! Kafam fena halde karışıktı, doğru olabilir mi? Kral kendi oğlunu öldürmüş olabilir mi?! Nasıl… nasıl olur?!

Ama prenses, Hee Jin… He Ran’ın kibar, iyi kalpli, akıllı ablası… Yalan mı söylüyordu?!

Tam da aklımdan geçenleri duymuş gibi genç kadın tam o anda yakama yapıştı. İrkilerek ona baktım. Hee Jin’in gözleri korkuyla doluydu:

“Kral Soo Hyun’u kendi elleriyle öldürdü, inanın bana,” diye fısıldadı. “Ne olur siz bari inanın… İnanın bana!”

Ve gözleri kaydı, kendinden geçti.

Kollarımda baygın prenses, kafamda kocaman bir şüphe, sarayın avlusunda öylece kalakaldım…

*****************************************

Kim Soo Hyun – Dream

Min Woo yine sıçrayarak uyandığında her zamankinden daha beter haldeydi: Genç çocuk, az önce dul prenses kendi kollarında bayılmış kadar sarsılmıştı. Titreyen ellerle başucundaki suya uzandı, kana kana içti. Sonra saate baktı: Altı elli… Gene sabahın köründe uyanmıştı! Bundan sonra uyku falan da tutacağı yoktu… Genç adam derin bir nefes alıp kendini sırt üstü yatağa bıraktı.

Hemen sonra ağır ağır doğruldu yerinden. Böyle boş boş yatmak işe yaramayacaktı, içindeki ürküntü ve tatsız duyguyu atmak için başka bir yol bulmalı… Min Woo’nun aklına hemen şoförü düştü: Ji Han’ın tatlı arkadaşlığı ona iyi geliyordu. Şimdi de onunla konuşmak işe yarayabilirdi…

Üzerine eşofmanlarını geçirdi, odasından çıkıp aşağı kata indi. Hizmetli odalarının önüne gelince adımlarını yavaşlattı: Kang Wook’un kendisini duymasını istemiyordu. Şaka-maka, genç adamdan biraz çekiniyordu Min Woo. Ji Han’a karşı hissettiği yakınlığı bu çocuğa karşı hissedemiyordu. Aslında iyi bir çocuktu, işini iyi yapıyordu, ayrıca Ji Han’ın da onu çok sevip güvendiği belli oluyordu, ama… Ama işte…

Min Woo başını hızla iki yana sallayıp bu düşüncelerden kurtulmaya çabaladı, her neyse! Şimdi bunları bir yana bırakıp Ji Han’ı uyandırmalı, ondan kendi moralini düzeltmesini istemeliydi.

Ama tuhaf şey! Ji Han odasında yoktu. Min Woo şaşkınca evin içinde gezinmeye başladı. Nerde olabilirdi bu çocuk?

Sonra bahçeye çıktı ve onu gördü.

Ji Han neşeyle araba yıkıyordu. Bir yandan da sevimli bir ıslık tutturmuştu. O kadar şirin ve yaşam dolu görünüyordu ki, Min Woo durakladı ve bir süre görünmeden onu seyretti. Bu arada hiç farkında olmadan yüzüne hafif bir gülümseme gelip oturmuştu: Bu… bu ne şeker bir çocuktu böyle! Bak işte, en doğal haliyle bile kendisini mutlu etmeyi başarıyordu.

Aynı anda Ji Ah bahçeye açılan kapıda durmuş kendisini izleyen patronunu fark etti ve ıslık çalmayı kesip saygıyla selamladı onu:

“Ah! Min Woo-şi, günaydın! Bu sabah erkencisiniz…”

Min Woo burukça gülümsedi:

“Pek iyi uyuyamadım… Gene kabus gördüm… Üstelik dün gece de çok moralsizdim biliyorsun…” Genç adam bir gece öncesinin anılarını düşündü ve yüzü buruştu: Hyo Rim! Hyo Rim diziye dahil olmuştu, üstelik başrol oyuncusu olarak! Şimdi Min Woo eski sevgilisiyle âşık rolü oynamak zorundaydı, Allah kahretsin! Bunu hatırlamak genç yıldızın o kadar moralini bozdu ki, bir anda dün gece yatmadan başına saplanan ağrı geri geldi; Min Woo inleyerek başını oğuşturdu:

“Offf, çok sinirliyim, çok mutsuzum Ji Han!” diye bağırdı histerik bir biçimde. “N’olur bana bir çıkış yolu göster! Üzerimdeki bu gerginliği atmam lâzım!”

Ji Ah üzüntü ve kaygıyla baktı patronuna. Son zamanlarda onun için içtenlikle endişelenir olmuştu; kendisinin prenses rolünde sırra kadem basmasının Min Woo’yu nasıl yıprattığının farkındaydı. Genç kız sıkıntıyla dudaklarını ısırdı: Üstelik ne yazık ki bu rüyalarla ilgili  çocuğun ağzından bir türlü laf alamamıştı; Min Woo inatla anlatmamakta direniyordu. Zaten bir de Song Hye Kyo’nun diziden ayrıldığı, onun yerine Hyo Rim’in geldiği haberini alınca Min Woo’nun dengesi iyice alt üst olmuştu, dünden beri somurtup duruyordu.

Ji Ah onun bu sıkıntılı hallerinden kurtulmasına yardımcı olmayı içtenlike istiyordu. Dikkatlice düşündü. Birden yüzü ışıldadı:

“Beyzbol oynamaya ne dersiniz? Bir beyzbol sahasına gidelim ve atış yapalım! Öyle kocaman bir sahaya ihtiyacımız yok, mahalle aralarında bile beyzbol vuruşları yapabileceğiniz yerler vardır. Onlardan birine gidip siz hıncınızı çıkarana kadar atış yaparız! Ne dersiniz?”

Min Woo yarı şaşkın, yarı umutlu: “Bilmem, olur mu dersin? Ama ben beyzbol oynamayı bilmem ki… Hayatımda hiç oynamadım…”

“Olsun,” dedi Ji Ah neşeyle. “Ben size öğretirim! Bakın ben stres atmak için hep böyle yaparım, acayip derecede işe yarayan bir yöntemdir. Beyzbol topuna vurdukça karşınızda en büyük düşmanınız var, onun kafasına kafasına vuruyormuşsunuz gibi düşünün! Valla insanı acayip rahatlatıyor…”

Min Woo hayal etti: Elinde bir sopayla zbam zbam Hyo Rim’in kafasına vursa ne güzel olurdu, ah ah… Genç adamın yüzüne hülyalı ve zalim bir sırıtma geldiğini gören Ji Ah hafifçe kıkırdadı: Galiba bu, teklifi kabul edildi demek oluyordu…

Glee – We Are Young

Biraz sonra iki genç kendilerini Ji Ah’nın mahallesindeki beyzbol kortunda bulmuşlardı. Sabahın köründe korttaki ilk ve tek müşteriler ikisiydi. Ji Ah bir beyzbol sopasını kendi aldı, birini de Min Woo’nun eline tutuşturdu ve kendi alanına geçip sopayı sıkıca kavradı:

“Bakın Min Woo-şi, sopayı böyle tutacaksınız: Sağ eliniz altta, sol eliniz onun üstünde duracak. Şöyle sağ ayağınızı da hafifçe geriye atacak, vücudunuz dik bir biçimde ileriye doğru bakacaksınız. Aynen böyle…”

Genç kız pozisyon aldı ve karşıdan gelen topa odaklandı: Ve, BAM! Top harika bir kavisle sahanın en uç kısmına doğru uçarken Ji Ah neşeyle sırıtıyordu:

“Gerçek bir oyunda olsaydık bu atışla home run bile yapabilirdim! Evet, şimdi sıra sizde.”

Min Woo havalı havalı geldi, çizgide durdu. Sopayı Ji Ah’nın gösterdiği gibi kavradı, gözlerini kıstı, ve karşıdan gelen topu görünce tüm gücüyle salladı! Ama topu ıskalayınca zavallıcık kendi etrafında 360 derece dönüp nerdeyse dengesini kaybediyordu!

Ji Ah kıkırdamasını bastırmaya çalışarak:

“Olacak olacak,” dedi. “Bakın, duruşunuz yanlış. Daha dik durmalısınız, vücudunuzu öne doğru eğmeyin.”

Genç kız geldi, Min Woo’yu çizgiye yerleştirdi. Onun ayaklarını yanlış bastığını görünce eğilip adımları olması gereken yere koydu, sonra ayağa kalkıp genç adamı şöyle bir süzdü: “Evet, duruş olmuş gibi… Şimdi sopayı tutma işine geçelim.”

Böyle deyip Min Woo’nun arkasına geçti, ellerini uzatıp sopayı Min Woo’yla birlikte kavradı:

“Bakın ellerinizi tam benim ellerimin olduğu noktalara koymanız gerekiyor… Evet, sağ eli biraz daha aşağı kaydırın.. Çok güzel!”

Min Woo’ysa “hımm… böyle mi?” derken başını hafifçe çevirdi ve…

…Ji Ah’nın güzel yüzüyle burun buruna geldi.

Genç adam birkaç saniye büyülenmiş gibi bu yüze bakakaldı. Ji Han’ın gözleri kendi ellerine odaklanmıştı, kızcağız hâlâ çocuk sopayı doğru tutsun diye uğraşıyordu. Min Woo’nunsa birdenbire kulaklarını ateş bastı. Genç adam gözlerini Ji Han’ın güzel burnunun üzerindeki çillerden, pembe, etli dudaklarından, ve çenesinin boynuyla birleştiği yerdeki beyaz kuytudan ayıramıyordu. Kalp atışları hızlanırken Min Woo şaşkınlık ve heyecanla yutkundu. Bu… bu ne demekti şimdi?

Aynı anda her şeyden habersiz olan Ji Ah’nın eli kendi eline dokununca genç adam tüm vücuduna elektrik verilmiş gibi sarsıldı.

“Min Woo-şi, elinizi biraz daha indirmeniz gerekiyor… Biraz…”

Ji Ah Min Woo’nun kendisini dinlemediğini fark edip kaşlarını çattı: Ne vardı canım, atla deve değil ya, yalnızca elini biraz daha aşağıdan tutması gerekiyordu… Şaşkınca başını kaldırdı ve gözlerini dikmiş kendi yüzüne tuhaf tuhaf bakan Min Woo’yla göz göze geldi.

“Ne-”

Ama Min Woo o daha durumun tuhaflığını algılayamadan ani bir silkinişle kızın elinden kurtuldu! Ve şaşkın bir biçimde gülmeye başladı:

“Ahah… Ahahaha! Ben.. ben gıdıklandım da… O yüzden…”

Ji Ah bir an şaşkınca baktı ona, sonra kendisi de zoraki gülümsedi. Bir yandan da: “Şuna beceremiyorum demiyor da…” diye geçirdi içinden; az önce çocukcağızın neler çektiğinden haberi bile olmadan. Min Woo ise boğazını temizlemiş, az önceki cool havasını yeniden takınmıştı:

“Öhöm… Neyse… Tamam, ben tekrar yerime geçiyorum, bana tüm adımları yeniden göster Ji Han! Ama bu defa dokunmadan, gıdıklanıyorum dedim ya…”

“Tabii efendim, siz nasıl isterseniz,” diye dudak büktü Ji Ah. Ve çocuğa yapması gerekenleri tek tek tarif etti. Min Woo onun gösterdiği gibi durdu, sopayı sıkıca kavradı, ve topa odaklandı. Ve karşıdan gelen topa tüm gücüyle sıkıca vurdu!

“Vuuuu!” Ji Ah elini alnına siper edip havaya doğru uçan topa bakarak bir ıslık çaldı. Gerçek oyunda bu atış muhtemelen geçersiz olurdu, ama şimdi bunu söyleyip Min Woo’nun moralini bozmaya gerek yoktu, o yüzden neşeyle el çırptı:

“Harikasınız Min Woo-şi! İşte budur!”

“Harikayım di mi? Ahahah, her zamanki halim…” diye sırıttı Min Woo. Ji Ah hafifçe dudaklarını ısırıp gülümsemesini bastırmaya çalıştı. Ah Min Woo ah, mütevazılık kesinlikle erdemlerinden biri değil, diye geçirdi içinden.

Min Woo oyunun tadını almıştı, şimdi karşıdan gelen topların çoğuna vurabiliyordu. Arada bir gaza gelip top fırlatan makinaya “haydi yollaaaa, bütün gücünle yollaaa!” diye bağırıyordu. Ji Ah kıkırdayıp başını salladı, sonra kendi yerine geçti. Karşıdan gelen toplara büyük bir beceriyle vurmaya başladı.

Min Woo ise bir süre kendi toplarıyla cebelleşip her birini yamuk yumuk sağa sola fırlattıktan sonra yanındaki şoförüne yan yan bir bakış attı. Onun bu oyunda kendisinden çok daha iyi olması genç yıldızı hırslandırmıştı. Sopayı iyice sıktı, daha iyi konsantre olmaya çabaladı: Biraz daha iyi vurursa… biraz daha dikkat ederse Ji Ah’nın skorunu geçebilirdi…

En sonunda, karşıdan gelen topa mükemmel bir biçimde vurdu!

Top harika bir kavis çizerek tam düşmesi gereken noktaya doğru düşerken Min Woo elindeki sopayı fırlatıp sevinçle şoförünün tarafına koşturdu:

“Yihhhhuuuuu! Ji Han, süper vurdum, Ji Han, gördün mü atışımı, gördün mü ha-AAAOVVVVVVVVVVVV!”

O şaşkın tavuklar gibi Ji Ah’nın burnunun dibine doğru koşarken kızın topa vurduktan sonra geriye doğru savrulan sopası genç yıldızın tam suratında patlamıştı! Min Woo gözlerinde yıldızlar uçuşarak yere düşerken Ji Ah sopasının ucundaki çatırdama sesinin nerden geldiğini ilk anda algılayamamıştı, ama sonra arkasında çuval gibi yere yığılan Min Woo’yu fark edip korku dolu bir çığlık attı:

“Hİİİİİİİİİİİİİİİİ!!!!”

Genç kız hemen yerdeki çocuğun başına koşturdu. Min Woo’nun sol gözkapağının bir balon edasıyla yavaş yavaş şişmeye başladığını kendi gözleriyle görünce Ji Ah’nın nerdeyse aklı çıkıyordu:

“MİN WOO-Şİİİİİİİİİİİİİ! Konuşun benimle, konuşun ne olurrrr!”

Yerde yatan genç adam zorlukla gözlerini açtı. Karşısında kendisine kaygılı gözlerle bakan şoförüyle göz göze geldi:

“Ji Han…” diye mırıldandı.

“Min Woo-şi! İyi misiniz efendim?!”

“…nedir ulan benim ablanla ikinizden çektiğim…” dedi Min Woo ve yeniden bayıldı.

*****************************************

Kang Hyuk karşısında başı sargılı Min Woo ve onun yanında mahcup mahcup yürüyen Ji Ah’yı görünce gözlerine inanamıştı.

“Neler oluyor?” dedi şaşkınca. Saatine baktı, sabahın on’uydu. Bu ikisi bu saatte nerden geliyordu… ve Min Woo başını gözünü yarmayı nasıl başarmıştı?!

“Uzun hikâye,” dedi Ji Ah yorgun bir tavırla, bu sırada Min Woo’nun koluna girdi: “Eşiğe dikkat edin Min Woo-şi… Evet, şimdi ayakkabılarınızı çıkaralım…”

Bir gözü bantlanmış, kafası sargılarla kapanıp adeta mumyaya dönmüş olan Min Woo yavaşça inledi: “Ji Han… Çok uykum var…”

“Ama efendim, doktoru duydunuz, ne dedi: Yirmi dört saat boyunca uyumamanız gerektiğini söylemedi mi?” dedi Ji Ah tatlılıkla. Bir yandan da Kang Hyuk’a umutsuz bir bakış fırlattı: Eski dostu kızın “bugün çekeceğimiz var…” demek istediğini şıp diye anlayıvermişti.

Glee – Summer Nights

Gerçekten de Ji Ah ve Kang Hyuk’un o günü çok zorlu geçti: Hastanede CT çekilmiş, herhangi bir anomaliye rastlanmamıştı, ama doktor her ihtimale karşın Min Woo’nun bir gün boyunca uyumamasını söylemişti, beyin sarsıntısı geçiriyor olabilirdi. Ama zavallı Min Woo zaten bir gece önce uykusunu alamamış, üstüne bir de ağır spor yapıp yorulmuşken bunu başarması imkânsız gibiydi: Çocukcağızın gözkapakları ağır ağır kapanmaya başlıyor, ama hemen o anda Ji Ah tiz bir sesle:

“MİN WOO-Şİİİİ! Bakın şimdi sizle Grand Theft Auto oynayacağız, uyanık kalmanız lâzım!” diyerek gürültülü bir oyun açıp controller’ı çocuğun eline tutuşturuyordu. Min Woo zorlukla oynamaya çalışıyor, ama controller’ı tutan parmakları gevşeyip araba duvara toslayınca Kang Hyuk:

“MİN WOO-Şİİİİ!! Bakın size ne pişirdim, hadi ağzınızı kocaman açın bakayım! Aaaaaa!” diye elindeki kimbaplardan çocuğun ağzına tıkıştırıveriyordu. Min Woo’nunsa itiraz etmeye bile mecali kalmamıştı. Bir ara onun ağzında kocaman bir sandviç parçasıyla gözlerinin kapanıp yana devrildiğini gören Ji Ah bir çığlık attı:

“Kang Hyuk! Uyuyacak bu, çabuk bir şeyler yap, çabukkk!”

“Ne yapayım?!” dedi Kang Hyuk çaresizce. Sağına soluna baktı, sonra birdenbire şimşek gibi yerinden fırladı: Masanın üzerinde duran kocaman bir sürahi suyu kaptığı gibi “savuluuuuuuun!” diye bağırarak Min Woo’nun başından aşağı boca etti!

Bundan iki saniye sonra ortalık ölüm sessizliğine büründü. Min Woo’nun gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Genç yıldız dişleri arasından tısladı:

“Sen… sen az önce kafamdan aşağı bir sürahi dolusu buz gibi su mu döktün?!”

Kang Hyuk korkuyla yutkundu: “GULP!” Ji Ah ise yüzünde dehşet ifadesi ile patronuna bakıyordu: Eyvaaah, şimdi Min Woo on atom bombası gücünde patlayacaktı!

“MİN WOOOOO!”

Neyse ki tam o anda aşağıdan gelen kapının açılma sesi ve Soo Hyun’un bağırışı Kang Hyuk’u mutlak bir ölümden kurtardı: Orta yaşlı menajer fırtına gibi içeri daldı, koşarak genç yıldızının başına çöktü:

“Min Woo! Yavrum, nooldu sana?? Nasıl oldu da bu hale geldin?! Araba mı çarptı, ne oldu, söyle çabuk!”

Min Woo somurtuk, ama sakin bir yüzle: “Önemli bir şey değil… Ufak bir kaza…” derken Ji Ah derin bir nefes verdi: Min Woo’nun doktorunun durumu hemen Soo Hyun’a yetiştireceği belliydi, genç kız kendini Soo Hyun’dan gelecek olan sağlam bir azara, hatta işten kovulmaya bile hazırlamıştı. Ama ilginç bir biçimde Min woo kendisini ele vermemişti. Ji Ah minnet dolu bakışlarla patronuna baktı.

Kang Hyuk’sa o esnada konunun değişmesinden memnun, sevinçle Soo Hyun’a dönmüştü:

“Soo Hyun-şi, iyi ki geldiniz: Min Woo-şi’yi yirmi dört saat boyunca uyutmamamız lâzım! Ve biz elimizdeki tüm yöntemleri tükettik!”

Soo Hyun Min Woo’nun saçından damlayan su taneciklerini fark etti ve alayla gülümsedi: “Evet, öyle görünüyor…” Sonra kendinden emin bir gülüşle Ji Ah ve Kang Hyuk’a “Siz o işi bana bırakın!” dercesine göz kırptı. Tekrar Min Woo’ya döndüğünde yüzüne heyecanlı bir ifade takınmıştı:

“Sen onu bunu bırak da, asıl bombayı dinle: Dünden beri twitter ve diğer siteler sen ve Hyo Rim’in haberleriyle çalkalanıyor! Hyo Rim’in Kökler’e girmesi hayranlarınızı mutlu etmiş gibi görünüyor… Ne dersin, twitter’da sana mention bırakanların tweetlerini okuyalım mı?”

Min Woo homurdandı: “Hyo Rim’in diziye girmesi hangi sivri akıllının fikriyse dünden beri kendisine ve ailesine derin saygılarımı sunup duruyorum! Ayrıca Hyung saçmalığa bakar mısın, neymiş, Hyo Rim’in soyu kraliyet ailesine dayanıyormuş! O yüzden tarihi bir dramada soylu bir kadın rolü oynamak için biçilmiş kaftanmış! Pehhh! Bu ne saçma bir şey lan!”

Sooo Hyun: “Öyle tabii, ama böyle şeyler halkın ilgisini çeker, en temizinden bir reklam fırsatı işte…” diye genç yıldızın suyuna gitmeye çabalarken bir yandan da ipad’i açmış, twitter’a bağlanmıştı. Min Woo’nun büyük bir merakla aletin üzerine eğildiğini görünce neşeyle sırıttı: Görev tamamlanmıştı.

Gerçekten de internet âlemlerine dalan Min Woo uykuyu falan unutmuş, uzun süredir bilgisayarın başından kalkmamıştı. Ji Ah ve Kang Hyuk’sa sabahtan beri devam eden hengamenin içinde nihayet biraz gevşemeye fırsat bulabilmişlerdi. Ji Ah aşağı salondaki kanepelerden ucuz olanına yığılır gibi çökerken (pahalı olana oturmaktan hâlâ çekiniyordu garibim…):

“Bittim, valla billa bittim!” diye mızmızlandı. “Bugün yaşadığım stres bana üç ay yeter!”

Kang Hyuk sırıttı: “Orası kesin: Az daha patronunun beynini dağıtıyordun kızım! Gene ucuz yırttın…”

Ji Ah derin bir nefes koyverdi: “Fiyuvvvv! Valla öyle!… Ama benim bir suçum yok Kang Hyuk-a, çocuk resmen bela mıknatısı gibi! Ne zaman ne bela çekeceği belli olmuyor!” Ve kafasını iki yana sallayıp mırıldandı: “Aslında en başta anlamalıydım, ilk tanışmamız bile çocuğun kıçını köpeklerden kurtarmamla oldu! Böyle başlayan bir şeyden ne hayır beklersin ki??”

Kang Hyuk kıkırdadı ve sevecenlikle kızın saçlarını karıştırdı: “Hahah, işte karşınızda Min Woo-şi’nin koruyucu meleği Ji Han! Sen olmasan beyimiz geçen gece bar çıkışında dayak da yiyecekti…”

Ji Ah birden durakladı. “Ama o olayda asıl suçlu benim,” diye düşündü, “Çocuğun karşısına prenses kılığında çıkmasaydım o gece o kadar içip dağıtmayacaktı…” Ama bunu Kang Hyuk’a söylemedi. Onun yerine hafifçe gülümsemekle yetindi.

Kang Hyuk’sa başka bir şey düşünüyordu. Dalgınca:

“Aslında bence…” diye söze başladı. Sonra bir an tereddütle durakladı. Aklından geçenleri Ji Ah’ya söylemeli miydi?

“Sence, ne?” dedi Ji Ah merakla. Kang Hyuk’sa tereddüt ediyordu. Ama sonunda dayanamadı, onu kızdıracağından korktuğu halde Ji Ah’ya döndü:

“Bence bu iş sana göre değil Ji Ah… Biliyorum böyle deyince bana kızıyorsun, ama bir düşün: Ne kadar para alıyor olursan ol, Min Woo gibi kaprisli bir insanın şımarıklıklarını çekmeye değer mi sence? Sen çocuklarla uğraşmayı sevmezsin Ji Ah, kapris çekmeyi sevmezsin, Min Woo gibi narsist insanları ise hiç sevmezsin! Gene de… gene de bu işte kalmaya devam etmek istiyor musun?”

Myung Wol The Spy OST: More than anyone in the world

Kang Hyuk sözlerini bitirince biraz da korkarak arkadaşının yüzüne baktı. Ji Ah kendisine kızmış mıydı acaba? Ama Ji Ah’nın yüzünde kızgınlık belirtisi yoktu. Genç kız dalgın, biraz da hüzünlü bakıyordu.

“Aslında… bir bakıma haklısın,” dedi ağır ağır. “Tam da söylediğin gibi: Ben kapris çekemem, narsist insanlardan da nefret ederim!”

Sonra, gözleri karşısında biri varmış gibi dalarken hafif bir gülümseme belirdi dudağının kenarında:

“Ama Min Woo kötü biri değil, Kang Hyuk… Onun o şımarık ve kendini beğenmiş halleri aslında kötülüğünden değil: O büyüyememiş bir çocuk sadece… O yüzden ona kızamıyorum…”

Kang Hyuk şaşkınlıkla kızın yüzüne baktı. Ji Ah’ysa karşısında Min Woo’yu görürcesine hafif bir gülümseme ve dalgın gözlerle karşıya bakıyordu.

“Ona kızamıyorum,” diye tekrarladı. “Hatta kızmayı bırak… onu koruyup kollamak geçiyor içimden!… Çünkü Min Woo-şi çocukluğunu yeterince yaşayamamış, çocukken yeterince sevilmemiş, o yüzden içinde eksik kalan sevgiyi şimdi hayranlarında bulmaya çalışan bir ufaklık gibi görünüyor gözüme… Annesinin o çok küçükken öldüğünü bilmiyorsun değil mi? Üstelik zavallı çocuk babasından da ilgi görmemiş: Babasıyla ben de tanıştım, öyle soğuk, somurtuk bir adam ki görsen sen de nefret edersin! Min Woo’ya acımadan edemedim, zavallıcık böyle bir ailede büyüyünce sevgiye aç bir insan olması o kadar doğal ki…”

Ji Ah sözlerini bitirip yüzünde derin bir şefkat ifadesiyle Kang Hyuk’a baktı. Kang Hyuk’sa resmen aptallaşmıştı. Büyük bir şaşkınlıkla:

“Sen… sen resmen bu çocuğu seviyorsun Ji Ah…” diye fısıldadı.

Ve Ji Ah’nın gözlerinin hayret ve öfkeyle irileşmesini, kızın kendisine “Saçmalama! Manyak mısın nesin?!” diye bağırmasını bekledi. Bunu bütün kalbiyle bekledi.

Oysa Ji Ah, dalgın ve sakin bir biçimde:

“Hımm… Başlarda ona çok gıcık olduğum doğru, ama haklısın, son zamanlarda onu sevmeye başladım,” diye cevap vermişti. “Hatta ona hayranlık duyduğum bile söylenebilir.” Sonra şakacı bir tavırla güldü: “Ama yanlış anlama, tabii ki bu hayranlık yalnızca aktörlüğü konusunda! Ama Kang Hyuk, sen onu sette hiç izlemedin: Kamera çalışmaya başladığı anda çocuk öyle bir değişiyor ki, mistik şeylere inanıyor olsam çocuğun içine başka birinin ruhunun girdiğini falan düşüneceğim! Min Woo resmen süper oynuyor, hangi role girdiyse o kişi oluveriyor, mimikleri, konuşması bile değişiyor! Böyle bir aktöre hayran olunmaz mı?”

Kang Hyuk zorlukla yutkundu ve başını salladı. Ji Ah’ysa onun içinde kopan fırtınalardan habersiz, yüzünde tatlı bir gülümsemeyle devam ediyordu:

“Hatta bence onun bu yeteneği bencilliklerini ve şımarıklıklarını da biraz affettiriyor: Nasıldır bilirsin, sanatçılar biraz uçuk kaçık olur, bu onların sanatçı dehasıyla gelen bir şey olsa gerek… O yüzden Min Woo’nun oyunculuğunu gördükten sonra kaprisleri bile bana eskisi kadar batmamaya başladı…”

Kang Hyuk acı bir biçimde gülümsedi:

“İşte şimdi bambaşka biri gibi konuştun: Bir insan isterse dâhi bir sanatçı ya da bilim adamı olsun, bu ona başkalarına eziyet etme ayrıcalığı vermez ki!”

“Evet ama dâhilerin biraz marjinal olmaları normal karşılanmalı bence… Sonuçta onlar bambaşka bir boyutta.” Ji Ah hafifçe içini çekti. Genç kızın gözlerinde hayranlık dolu bir parıltı vardı: “Senin benim gibi sıradan insanlar öldükten sonra unutulup gideceğiz… Ama Min Woo yüzyıllar sonra bile hatırlanıyor olacak! Ne kadar harika bir şey, değil mi? Bence bu bile ona hayran olmak için yeterli bir sebep!”

Kang Hyuk’un ağzını açıp cevap vermesine fırsat kalmadan yukarıdan Soo Hyun’un sesi duyuldu: “Ji Han! Kang Wook! Biriniz Min Woo-şi’ye kahve yapsın!”

Ji Ah hemen yerinden fırladı: “Sen otur, ben bakarım…” ve yukarıya doğru: “Hemen getiriyorum Soo Hyun-şi!” diye bağırıp mutfağa doğru koşturdu.

Kang Hyuk’sa oturduğu yerde öylece kalakalmıştı. Genç adam az önce duyduklarının şokuyla bir süre hareket bile edemedi.

Ji Ah… kendisi henüz bunun farkında olmasa da, Min Woo’nun büyüsüne kapılmış gibi görünüyordu…

*****************************************

Bigbang – Blue

Günün geri kalanı Kang Hyuk için cehennem azabı gibi geçti.

Genç adam duyduklarının şokuyla malikânede daha fazla kalmaya tahammül edememişti. Kimseye bir şey demeden kendini dışarı atmış, soluğu en yakın barda almıştı. Şimdi en sert içkileri birbiri ardına yuvarlarken bir yandan da acı içinde düşünüyordu.

Ji Ah… Ahhh, Ji Ah…

Onu kollarının arasına almasına bu kadarcık az bir süre kala sonsuza dek kaybedemezdi! Bu… bu olamazdı! Olamazdı işte!

Tam on iki sene önce birbirlerine söz verdikleri gün geldi aklına: O acayip, o muhteşem gün…

O harika güne dek Ji Ah’yla yalnızca arkadaştılar. Aslında çok samimi arkadaşlardı; iki senedir aynı sınıfta okuyup aynı mahallede oturmalarının da etkisiyle kısa zamanda yakın arkadaş olmuşlardı. Fakat bir yandan da aralarında adı konulmamış bir çekim de var gibiydi; Ji Ah’nın biyoloji dersinde deney partneri olarak hep kendisini seçmesinden, öğle yemeği için yemekhaneye indiklerinde kendi masasında ona yer ayırmasından anlıyordu Kang Hyuk bunu… Genç adam şimdi bir bar taburesinde otururken yakın zamanda okuduğu bir kitabı anımsayıp gülümsedi: Tam da o Türk şairin söylediği gibiydi, değil mi?

“Bir şey var aramızda
Senin bakışlarından belli
Benim yanan yüzümden
Dalıveriyoruz arada bir
İkimiz de aynı şeyi düşünüyoruz belki
Gülüşerek başlıyoruz söze
Bir şey var aramızda
Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek
Fakat ne kadar saklasak nafile
Bir şey var aramızda
Senin gözlerinde ışıldıyor
Benimse dilimin ucunda”

Ama o gün… İşte o gün…

Son derece sıradan başlayan bir gündü aslında: Okul çıkışı nehir boyunca yürüyerek mahalleye dönüyorlardı. Ji Ah sınıflarındaki bir kızdan bahsediyordu, kız sevgilisinden ayrılmış, buna o kadar üzülmüştü ki intihara teşebbüs etmişti. Ji Ah dudak büküyordu:

“Aklım almıyor Kang Hyuk-a… Manyak mı bu kız, bir insan birisi kendisini sevmedi diye neden intihar etmek ister?! O sevmezse bir başkası sever, nedir yani?”

“Bunu söyleyebildiğine göre sen hiç âşık olmamışsın küçük hanım!” dedi Kang Hyuk bilmiş bilmiş. Ji Ah bir an durakladı, sonra yüzünü buruşturdu:

“Evet, sanırım olmadım… Çünkü aşk buysa bence çok saçma bir şey! Ama dur bakayım…” Gözlerini kısıp arkadaşına baktı: “Yoksa sen So Ra’yı anlıyor musun? Yoksa sen de onun gibi âşık oldun mu, haaa? Doğru söyle!”

Kang Hyuk sırıttı: “Tabii ki hayır! Ama aşk diye anlatılan hep böyle bir şey değil midir? Bir başkasını o kadar seversin, o kadar seversin ki, onun için kendinden bile vazgeçersin!”

Ji Ah kıkırdamaya başladı: “Bence salakça! Kimse bir başkasını o kadar sevemez!”

“Büyük konuşma, başına gelmeden bilemezsin,” dedi Kang Hyuk gene bilmiş bilmiş. Ji Ah’ysa sırıttı:

“Amaaan, bence insanlar bu aşk denen naneyi fazla abartıyorlar! Neymiş, aşk olmadan mutlu olunmaz, evlenilmezmiş! Pöf! Saçma… Yani mesela iki insan birbirini iyi anlayıp aynı zevkleri paylaştığı sürece âşık olmadan da birbirlerini sevebilir ve harika bir evliliğe sahip olabilirler bence!”

Kang Hyuk muzipçe sırıttı: “Ünlü düşünür Ji Ah’dan özlü sözler!”

“Çok ciddi söylüyorum,” dedi Ji Ah ciddiyetle. Sonra bir an durdu, muzipçe arkadaşına baktı: “Mesela… mesela senle ben evlensek çok mutlu oluruz!”

Birdenbire Kang Hyuk’un kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Ama heyecanlandığını çaktırmak istemedi, gülerek işi şakaya vurdu:

“Diyorsun??”

“Tabii,” dedi Ji Ah ciddiyetle, “İkimiz çok iyi anlaşıyoruz, bir aradayken çok eğleniyoruz ve birbirimizi seviyoruz…” Sonra son söylediği lafın nereye varacağını tahmin edip kıpkırmızı olurken aceleyle ekledi: “Eee, şey, arkadaş olarak seviyoruz yani! Evet evet arkadaş olarak!”

Kang Hyuk’un içinden hafif bir hayalkırıklığı geçtiği halde genç çocuk gülmeden edemedi: “Hım… Peki, sen öyle diyorsan…” Yan yan kıza baktı ve aklına bir muziplik geldi. Birdenbire diz çöktü ve kızın ellerine yapıştı! Hamlet oynar gibi abartılı bir ses tonuyla:

“O halde… benimle evlenir misin Ji Ah?”

Ji Ah ilk anda acayip şaşırmıştı! Ama genç oğlanın yüzündeki gülmeye hazır ifadeyi görünce onun da yüzüne muzip bir sırıtış geldi. Aynı teatral ses tonuyla:

“Neden olmasın Kang Hyuk?” diye cevap verdi. “Ama benim için bir sorun yok, çünkü ben aşka inanmıyorum. Peki ya sen? Ya sen biz evlendikten sonra başka birine âşık olursan ne olacak?”

“O zaman şöyle yapalım,” dedi Kang Hyuk. “Birbirimize otuz yaşına gelene kadar süre verelim: Eğer bu sürede ikimizden biri deliler gibi âşık olacağı birini bulursa o zaman anlaşma bozulur. Ama eğer ikimiz de otuza kadar başkasına âşık olmazsak bu sözü hatırlayacak ve birbirimizle evleneceğiz!” Göz kırptı: “Ne dersin?”

Ji Ah gözlerini yere indirdi. Yüzünden hafif bir tebessümün gölgesi geçti. Kang Hyuk’sa yüreği ağzında ata ata bekliyordu. En sonunda Ji Ah:

“Tamam, varım!” diye bağırdı neşeyle. “Ama… ama bir sorun var.”

“Neymiş o?” diye sordu Kang Hyuk kalbi sıkışarak. Ji Ah dişlerini göstererek afacanca sırıttı:

“Doğumgünlerimiz aynı değil ki! Hangimiz otuza gelene kadar bekleyeceğiz??”

Kang Hyuk kafasını kaşıdı: “Doğru diyorsun… O zaman şöyle yapalım: İkimiz de 2012 yılında otuza basacağız, değil mi? O zaman tam 31 aralık 2011’de saat geceyarısını vururken eğer hayatımızda birisi yoksa tam bu noktaya gelir, birbirimize bu sözü hatırlatırız. Tamam mı? Anlaştık mı?”

Ji Ah kıkırdamasını bastırmaya çalışarak başını salladı: “Anlaştık!” Sonra bir an düşündü ve bir ıslık koyverdi: “Fiyuvvvvv, taaa ikibin on iki! O zamana kadar sen yüzlerce kıza âşık olursun be Kang Hyuk!”

“Haha, sen kendine bak,” diye gülüp onun kafasına hafifçe vurdu Kang Hyuk. Ji Ah dil çıkardı:

“Böööö, ben âşık olmam, bak görürsün! Ben kendime âşığım bi kere oğlum!”

“Ahhh, desene o zaman narsist bir prensesle uğraşmak zorunda kalacağım! İyisi mi ben en kısa zamanda kendime âşık olacak başka bir kız bulayım…”

“İyi edersin! Neyse, hadi o zaman, bizim sokağa kadar yarışıyor muyuz?? Hadi, bir-iki-üç!”

“Ne? Hey dur, dur bekle ama! Daha ben koşmaya başlamadım!”

Ve kahkahalar arasında koşturan iki genç çocuk… İkisi de daha on yedisinde…

Kang Hyuk gözlerinin önüne gelen anılardaki iki çocuğa dalgınca gülümsedi. Ne tatlı… ve ne aptal ufaklıklardı onlar! Hiçbir şeyden haberleri yoktu henüz… Kendilerini bekleyen hiçbir acıdan, hiçbir felaketten haberleri yoktu…

Hele de kendisi: Ne kadar aptal, ne kadar aptaldı! Şimdi mümkün olsa o ana döner, genç Kang Hyuk’un kulağına: “Otuz değil, yirmi beş de! Hatta yirmi olsun! Çünkü farkında bile olmasan da sen ona şimdiden âşıksın, başka da kimseyi sevemeyeceksin!” diye fısıldardı.

Oysa o… O bir başkasını sevmek üzere… Hem de sözümüzü tutmanıza bu kadar az zaman kalmışken…

Kang Hyuk boğazından yükselen ağlama isteğini bastırmak istercesine önündeki kadehi başına dikti.

Jaejoong – INSA

Ji Ah yorgunlukla saatine baktı: Gecenin ikisi… Yirmi dört saat nöbetinde son altı saate girilmişti.

Genç kız son iki saattir Min Woo’yu uyutmama işiyle tek başına cebelleşiyordu: Soo Hyun çoktan pes etmiş, bir köşede uyuyakalmıştı. Kang Hyuk’sa ne zamandır ortalarda görünmüyordu. Üstelik telefonu da kapalıydı! Ji Ah öfkeyle dişlerini gıcırdattı: Eh be Kang Hyuk, kendisini yalnız başına bırakmanın tam da sırasıydı yani!

“Ji Han…” diye mırıldandı Min Woo yanıbaşında. Ji Ah hemen ona döndü: “Efendim Min Woo-şi?”

“Bir şey olacağı falan yok, artık rahat bırak da uyuyayım olur mu?” dedi Min Woo yorgun bir sesle. Zavallı çocuğun gerçekten de gözleri kapanıyordu. Ama Ji Ah hemen yerinde dikleşti:

“Olmaz! Azıcık daha sabredin, bakın şimdi en tehlikeli saatler… Şu önümüzdeki birkaç saati de atlatalım, ondan sonra mışıl mışıl uyursunuz…”

“Ama artık dayanamıyorum,” diye sızlandı Min Woo. Ji Ah umutsuzca alt dudağını ısırdı. “Ne yapsak ki… Acaba banyoya mı girseniz?”

“Bugün tam yedi kere banyo yaptım,” diye yüzünü buruşturdu Min Woo, “Beyin kanamasından değil ama deri büzüşmesi yüzünden ölücem…”

“O zaman… O zaman kahve yapayım?”

“Tam sekiz kupa içtim! Beni kafein komasına mı sokmak istiyorsun?!”

“O zaman… o zaman…” Ji Ah telaşla bir şeyler düşünmeye çabalarken Min Woo kanepedeki yastığı başının altına almış, kaykılmaya başlamıştı bile: “Odama gidecek halim bile yok… Hadi iyi geceler…”

“OLMAZ! Min Woo-şi, hayır, sakın uyumayın!” diye bağırdı Ji Ah, ama Min Woo’nun aldırdığı yoktu, çocuk gözlerini kapar kapamaz uyku moduna geçmişti. Ji Ah bir an durakladı, sonra:

“Eeehhh, başka çare yok, bunu sen istedin!” diye mırıldanarak çocuğun üzerine doğru eğildi…

…ve onu gıdıklamaya başladı!

Min Woo’nun gözleri faltaşı gibi açıldı! Bir an: “Sen… sen ne yapıyorsun be?!” diye öfkeyle söylenirken hemen ardından yüz kasları gevşedi, genç yıldız kahkahalarla gülmeye başladı. Bir yandan da: “Ahahah! DUR! Dur Ji Han, valla uykum açıldı, noolur dur artık!” diye bağırıyordu. Ji Ah’ysa: “Olmaaazzz! Uykunuzu iyice açtığımdan emin olmalıyım!” diye onun yalvarmalarına aldırış bile etmeden gıdıklamaya devam ediyordu. Min Woo önce debelenerek Ji Ah’dan kurtulmaya çalıştı, ama baktı ki olmayacak, birdenbire bütün gücünü topladı ve “AAAAAAA! Yeter amaaaa!” diye bağırarak kızı üstünden attı! Ji Ah şaşkınlık içinde kanepeye devrilirken bu defa Min Woo onun üzerine çullanmıştı:

“Yeter be, yeter! Uykum açıldı ama canımı çıkardın! Sen şimdi görürsün!”

Ve bu defa da kendisi kızı gıdıklamaya başladı! Ji Ah bir yandan istemsizce kıkırdamaya başlarken bir yandan da korkuyla göğüslerini korumaya çalışıyordu. Min Woo’ysa onun kollarını sıkıca tutup kızı zaptetmeye çalışırken:

“Sen şimdi görürsün, hain!” diye bağırdı. “Bak ben sana neler yapıyorum!”

Bunu söylediği anda birden Ji Ah’nın korkuyla irileşmiş gözleriyle göz göze geldi ve tuhaf bir şey oldu: Genç adamın damarlarında sıcak bir şeyler akmaya başlarken öylece Ji Ah’ya bakakaldı.

Ji Ah da artık gülmüyordu. Kendisini sıkı sıkı tutmaya devam eden Min Woo’nun vücudunun altında yatarken korku ve şaşkınlık dolu gözlerle Min Woo’nun yüzüne bakıyordu. Min Woo’nun gözleri… Ne kadar da parlaktı… Ve bu gözler şimdi kendi yüzüne odaklanmış, hafifçe kısılmıştı. Dudakları… ne kadar güzeldi… Min Woo onun düşüncelerini duymuş gibi dilini çıkarıp dudağını yaladı, ve alt dudağını şaşkınca ısırdı.

Sonra, kendisi de ne yaptığını bilmezmişçesine şaşkın, biraz da acemi bir ifadeyle onun yüzüne doğru eğildi…

Ji Ah, gözleri kapalı bir biçimde yüzüne yaklaşan yüze bakınca bir an korkuyla yutkundu. Ama sonra, adeta otomatik olarak kendi gözleri de kapandı. Bilekleri hâlâ Min Woo’nun elleri tarafından sıkı sıkı tutulmuş haldeyken, Min Woo’nun saçları kendi yüzüne dokundu…

“BURDA NELER OLUYOR??!!!”

Birdenbire hemen önlerinde patlayan sesle ikisi birden yerlerinde sıçradılar! Ji Ah yerinden fırlarken Min Woo’nun kafasına çarptı, Min Woo: “AAAHHH!” diye kaşını tuttu: Gene mi ulan, gene mi??

Ji Ah’ysa ona çarptığını bile düşünemez haldeydi, korku ve utanç dolu çırpınışlarla ayağa fırlamış, kapıda buz gibi bir ifadeyle duran çocuğun karşısına dikilmişti:

“Kang Hyuk, düşündüğün gibi değil, valla bak! Ben Min Woo-şi’yi uyanık tutmak için onu gıdıklıyordum, sonra birdenbire o beni gıdıklamaya başladı, o kadar! O kadar yani!”

Kang Hyuk’sa taş kesmiş gibi bakıyordu ikisine. Yüzünde düşmanca, hatta nefretle dolu bir ifade vardı. Ji Ah birden durakladı. Sesindeki telaş, şaşkınlığa dönüştü: “Sen… sen içtin mi?”

Ama Kang Hyuk ona cevap vermek yerine birdenbire hınçla döndü ve koşarak odadan çıktı. Ji Ah da bir anlık bir duraklamadan sonra onun peşinden koşturmaya başladı: “Kang Hyuk! Bekle! BEKLE DİYORUM!”

Ji Ah koşturarak odadan çıkarken Min Woo da yavaş yavaş kendine geliyordu. İlk tepkisi, büyük bir hayret oldu: Az önce… az önce Ji Han’ı öpmeye mi çalışmıştı?!

Ve ardından kocaman bir utanç dalgası geldi, başından aşağı kaynar su gibi döküldü: Kendisi az önce bir erkeği öpmeye çalışmıştı!!! Min Woo: “Aaargggghhh!” diye bağırdı, kanepenin yastığını yüzüne bastırıp yerinde tepinmeye başladı. O kadar çok gürültü yapıyordu ki, deminki curcuna içinde uyanmamış olan Soo Hyun bile gözlerini açıp şaşkınca mırıldandı: “N’oluyo yav…”

Seal – Kiss from a rose

O sırada Ji Ah nihayet bahçeye çıktıkları anda Kang Hyuk’u yakalamış, onun kolundan tutup durdurmuştu. Hava soğuktu, gecenin ayazı yüzlerine vuruyordu. Ama Kang Hyuk’un buna aldırdığı bile yoktu. Genç adam sert bir silkinişle kolunu kızdan kurtardı, sonra da onun yüzüne büyük bir hayalkırıklığıyla bakarak:

“Sen… sen ne yapıyorsun Ji Ah?!” diye haykırdı. “Sen kendinde misin?!! Az önce… Tanrım, az önce nerdeyse Min Woo’yla öpüşüyordun!”

Ji Ah utançla başını önüne eğdi. “Ben… ben öyle göründüğünü biliyorum, ama-” diye söze başlayacak oldu. Ama Kang Hyuk ona izin vermedi:

“Bana yalan söyleme! BANA YALAN SÖYLEME! Onunla gerçekten de öpüşmek üzereydin! TANRIM!!!”

Genç adam acıyla hızlı hızlı birkaç adım attı, sonra gerisin geri yürüyüp kızın hemen yanına kadar geldi. Onun kolunu sıkıca kavradı, gözlerinin içine bakarak:

“Onu seviyor musun?? Söyle bana, ona âşık mısın?!” diye bağırdı!

Ji Ah o kadar şaşırmıştı ki, ağzını açtığı halde ses çıkmadı. Genç kızın gözleri hayretle irileşmişti, bu… bu karşısındaki Kang Hyuk muydu gerçekten?? Kendisinin sevgi dolu arkadaşı, neşeli, biricik dostu… böylesine vahşi bir adama nasıl dönüşebilirdi?

“Sen… sen çıldırmışsın!” diyebildi en sonunda. “Bana bak, ne kadar içtin sen?”

“Soruma cevap ver!” diye bağırdı Kang Hyuk bir kez daha. Sonra acıyla haykırdı: “Ji Ah, sadece yirmi üç gün kaldı! Yirmi üç gün! Unuttun mu ha, unuttun mu? Yıllar önce birbirimize verdiğimiz sözü unutmuş olamazsın!”

Genç adamın dudakları titriyordu. Ji Ah’ysa ona korku ve yepyeni bir hayretle baktı: Kang Hyuk… Yoksa…?

“Unutmadım de… Lütfen unutmadım de,” diye fısıldadı Kang Hyuk birden. Sesi o kadar acı dolu çıkmıştı ki, Ji Ah’nın kalbi parçalandı. Ama beyni durmuş gibiydi, ne diyeceğini bilemiyordu.

“Sen… sen tam olarak neden bahsediyorsun?” diye mırıldandı şaşkınca. Acaba… acaba…?

Kang Hyuk’sa birden gözlerinde büyük bir acıyla baktı ona: Unutmuştu! Ji Ah o sözü çoktan unutmuştu! Hatta belki… belki de hiç umursamamıştı, şaka zannetmişti, aldırmamıştı bile! Öyle ya, o günden sonra bir daha lafı bile açılmamıştı aralarında; ikisinin de başka başka sevgilileri olmuştu, ne o günün ne de 31 aralık 2011 gecesinin bir daha asla mevzusu bile geçmemişti.

Öyle ya! Kang Hyuk bunca yıldır o günü beklerken aslında yalnızca kendini kandırıyordu!

Genç adam birden nefes alamadığını hissetti: Bütün… bütün hayatı bir saçmalık üzerine kuruluydu! Ji Ah asla, ama asla onun olmayacaktı…

Kızın kolunu tutan eli gevşedi, yanına düştü. Kang Hyuk olduğu yerde sendeledi. Ji Ah korku dolu bir çığlık atıp ona sarıldı: “Kang Hyuk!”

“Gerçekten unuttun mu…” diye fısıldadı Kang Hyuk. “Oysa… oysa ben bir gün bile unutmadım!”

Ji Ah dehşet içinde ona baktı. Genç adam gözlerini karanlığa dikmiş, acıyla gülümsüyordu:

“Ben tüm hayatım boyunca o günün hayaliyle yaşadım: Nihayet sana kavuşacağım günün… Ama senin umrunda bile değildi, değil mi…”

Birdenbire gözlerinde yine vahşi bir ışık çaktı: Ji Ah’nın omuzlarından sıkıca tuttu, onun gözlerinin içine baktı:

“Seni seviyorum, duy işte, sana yıllardır âşığım, SENİ DELİLER GİBİ SEVİYORUM!” diye bağırdı.

Ve hırsla uzanıp genç kızı büyük bir tutkuyla öpmeye başladı!

Ji Ah’nın gözleri hayretle açılırken tüm vücudu kaskatı kesilmişti! Dudakları Kang Hyuk’un sıcak dudakları arasında ezilirken onun sesi beyninde çınlıyordu: “Seni seviyorum… Seni deliler gibi seviyorum!”

Ve aynı anda en az onun kadar taş kesilen bir başkası daha vardı:

Min Woo, bahçeye açılan kapıda durmuş, büyük bir hayret ve dehşet içinde öpüşen iki gence bakıyordu…

-Sekizinci Bölümün Sonu-

Yedinci Bölüm: “O kızı kâbuslarımda görüyorum!”

You Are My Pet – Rush to Her 

Min Woo büyülenmiş gibi az ilerideki kıza bakakalmıştı. Kalbi, tıpkı rüyalarında olduğu gibi çarpıyordu. Genç adamın gözleri irileşmiş, boğazı kurumuştu. Bu kız… oydu, oydu işte!

Doğrusu rüyalarındaki kızın gerçek hayatta karşısına çıkacağını hiç düşünmemişti. O yalnızca bir hayaldi; düşlerine, ya da bambaşka bir devre ait olan bir hayal… Ama şimdi… Bu kadar benzerlik… mümkün olabilir miydi?

Genç yıldız kendini toparlamaya çabaladı. Yanında hâlâ kaygıyla onu süzen asistan kıza dönüp: “İyiyim, yalnızca bir an başım döndü,” dedi soğuk bir biçimde. Ve ağır, titreyen adımlarla ilerledi, çekimin yapılacağı alana girdi. Burası, sarayın iç duvarları arasında kalan geniş avlulardan biriydi; saraydaki eğlence sahnesi için onlarca figüran toplanmış, çekimin başlamasını bekliyordu. Min Woo, kral ve kraliçe rolündeki emektar oyuncularla uzaktan selamlaştı; her ikisi de tahttaki yerlerini almışlardı.

O sırada yönetmen Han neşeyle başrol oyuncusunun yanına yaklaştı:

“Min Woo-şi, bol aksiyonlu sahneler için hazır mısınız? Bugünkü sahneyi de bitirince ikinci bölüm tamamlanmış olacak! Doğrusu iyi iş çıkardınız!”

Min Woo zoraki gülümseyip başını salladı. Evet, dizinin ilk iki bölümü nerdeyse tamamlanmıştı. Yarın ilk bölüm, ertesi günse ikinci bölüm ulusal kanalda yayınlanacaktı. Şimdi, kral ve kraliçenin yabancı prenses onuruna verdiği yemekte gerçekleşen saldırıyı Min Woo’nun tek başına savuşturacağı sahneyle birlikte heyecan doruktayken ikinci bölüm sona erecekti.

Son hazırlıklar tamamlanıp herkes yerini aldığında Min Woo göz ucuyla prenses kıyafeti içindeki kıza bir bakış atmadan edemedi. Yüreği hâlâ hızlı hızlı çarpıyordu. Bu kadar benzerlik olacak şey değildi! Genç adam kendi kendine:

“Saçmalama Min Woo,” diye telkinde bulunmaya çabaladı, “Bu kıyafetler ve saçlar içinde herkes birbirine benzer… Hem… hem rüyandaki kıza benziyor diye heyecan yapmanın ne lüzumu var?! Bu hiçbir şeyin işareti değil!”

Böyle deyip sakinleşmeye, oyununa konsantre olmaya çabaladı genç adam. Fakat yine de kalbinin hızlı hızlı atmasına engel olamıyordu.

Ji Ah ise prenses kostümü, başına eklenen iki kilo saç ve yüzündeki beş kilo makyajla ondan çok daha beter bir durumdaydı. Üstelik patronunun kendisine tuhaf bakışlar attığını fark edince yüreği ağzına gelmişti: Galiba Min Woo onun kim olduğunu anlamıştı, eyvah!

O sırada yönetmen: “Tamam, hazır mıyız? O halde, üç, iki, bir, kamera, motor!” diye bağırdı ve çekim başladı.

“Motor!” lafını duyar duymaz Min Woo az önceki kaygılarını unuttu, o dünyanın içine giriverdi. Genç yıldızın en büyük yeteneği buydu; isterse kaygılarla yüreği örtülmüş olsun, yine de oyun başlayınca tüm dünya gözünden silinir, genç adam hangi karakteri canlandırıyorsa o kişiye dönüşürdü. Şimdi de öyle olmuştu: Min Woo, uzun bir sürgün hayatından sonra anavatanına yeni dönmüş ve eski nişanlısının evlendiği haberini almış olan Si Yoon karakterinin umutsuz, yorgun yüzünü bir hamlede üzerine geçirivermişti.

Çekim bir saatten fazla sürdü. Önce Si Yoon’un yakın plan sahneleri çekildi, ardından sıra en zorlu kısma, saldırı sahnelerine geldi: Sarayın çatısından atlayan yüzü kapalı dublörlerin sahneleri çekilirken Ji Ah büyülenmiş gibi onları izliyordu. Genç kız bir an için tüm endişelerini unutmuştu; bu dünya… gerçekten büyülü bir dünyaydı.

Min Woo’nun saldırganlarla dövüşme sahnesindeyse Ji Ah biraz kıkırdamadan edemedi: Genç çocuğun yakın dövüşte pek başarılı olduğu söylenemezdi; anlaşılan kendisine yardımcı olsun diye birkaç figür öğrenmişti ama bu kadarcık bir bilgi, dövüş sahnelerini gerçekçi yapmaktan çok uzaktı. O yüzden Min Woo’nun yüzünün görünmediği hızlı dövüş sahnelerinde genç yıldızın yerine bir dublör oynadı.

Nihayet, sıra en son sahneye geldi: Si Yoon, Çinli prensese ok atan bir saldırganı son anda fark edip onun önüne siper olacak, genç prensesin hemen önünde yığılıverecekti. Prenses de dehşetle onun başına çökecek, “yardım edin!” diye bağıracaktı. Ji Ah’nın tek repliği buydu.

Sahne tek seferde sorunsuzca çekildi, Min Woo Ji Ah’nın önünde vurulup yere düştü, Ji Ah dehşet içinde bağırdı: “Yardım edin!” Ve yönetmen bağırdı: “Kestik!”

Ji Ah derin bir nefes aldı. Galiba bu işi sorunsuzca atlatmışlardı. Bir an önce üzerini değişip Min Woo hazırlanmadan onu arabada bekleyebilmek için ayağa kalktı, arkasını dönüp hızlı adımlarla yürümeye başladı.

Birdenbire, birisi güçlü bir biçimde bileğine yapıştı:

“DUR!”

Ji Ah dehşet içinde başını çevirdi: Yanılmamıştı, Min Woo çevik bir hareketle ayağa zıplamış, onu kolundan yakalayıvermişti!

Tüm bunlar olurken Kang Hyuk’sa çekim alanının hemen dışında arabada bekliyordu. Genç adam huzursuzdu, az önce Ji Ah’ya Soo Hyun’dan bir telefon gelmiş, genç kız telefonu kapatıp şaşkınlıkla arkadaşına dönmüştü:

“Soo Hyun-şi beni acilen içeriye çağırıyor! Sadece benim yapabileceğim bir iş mi ne varmış…”

Kang Hyuk şaşkınca: “Ne işiymiş bu?” deyince kız dudak bükmüştü: “Bilmem, onu söylemedi… Neyse, sen arabada bekle Kang Hyuk, eminim uzun sürecek bir şey değildir…”

Ama Ji Ah’nın böyle deyip gitmesinin üzerinden bir buçuk saate yakın bir zaman geçtiği halde kız hâlâ geri dönmemişti. Kang Hyuk giderek huzursuzlanıyordu; en sonunda dayanamadı, arabadan çıkıp sarayın iç avlusuna kadar ilerledi.

Az ötede, çekim yapılan alanı görünce durdu. Yönetmen, kameramanlar ve oyuncuları buradan rahatlıkla görebiliyordu. Genç adamın keskin gözleri Min Woo’yu, ve hemen çekim alanının kenarında durmuş oyuncuları izleyen Soo Hyun’u hemen seçti. Ama… Ji Ah hiçbir yerde görünmüyordu.

Tam o anda, Çinli prenses rolündeki kıza gözü takıldı ve birdenbire Kang Hyuk’un nefesi kesildi: Bu… bu Ji Ah’dan başkası değildi!

Ji Ah prenses kıyafetleri içerisinde o kadar güzel görünüyordu ki, Kang Hyuk birkaç saniye nefes alamadığını hissetti. Genç kız sarı bir hanbok giymiş, saçları peruklar ve postişlerle desteklenmiş, yüzüne ağır bir makyaj yapılmıştı. Şu haliyle gerçek bir prensesten hiçbir farkı yoktu. Hatta belki de, tarihte hiçbir prensesin olmadığı kadar güzeldi Ji Ah…

“Aaa, Kang Hyuk-ah! Sen burda ne arıyorsun??”

Kang Hyuk hemen arkasından gelen bu sesi duyunca merakla arkasını döndü, ve kendisine seslenen kişinin yüzünü görünce gözleri şaşkınlıkla açıldı:

“Sun Ah Noona! Asıl sen burda ne arıyorsun?!”

“Kendisine söz verdiğim gibi Cha Min Woo-şi’nin dizisinin çekimlerine geldim,” dedi Sun Ah büyük bir mutlulukla ve elindeki sepeti işaret etti: “Üstelik ona kedi balığı pişirip getirdim! Bizde kaldığı zaman kahvaltıda bayıla bayıla yemişti!”

Genç kadın mutlulukla sırıtırken çekim alanında prenses rolündeki Ji Ah repliğini söylemiş ve yönetmenin “kestik!” lafıyla çekim sona ermişti. Genç kız hemen ortamı terk etmeyi umarken birdenbire güçlü bir el, bileğine yapışıp onu durdurdu: Min Woo!

Ji Ah dehşet dolu bakışlarla baktı genç adama. Panik içinde kendini kurtarmaya çabaladı. Min Woo ise: “Bir dakika! Sizinle konuşmam lâzım!” diye açıklama yaparken, bir yandan da kızın kolunu sıkı sıkı tutmaya devam ediyordu. Genç yıldız kaşlarını çatmış, heyecan ve merak içinde kızın yüzünü iyice görebilmek için uğraş veriyordu ama Ji Ah içinden “Eyvah! Eyvah! Kim olduğumu anladı!” diye çığlıklar atıp başını çevirmemek üzere kıvranmakta olduğu için prensesin yüzünü hâlâ çok yakından inceleyebilmiş değildi.

Neyse ki tam o anda, çekimi kenardan izlemekte olan Soo Hyun ikisinin halini gördü ve büyük bir krizin eşiğinde olduklarını fark etti. Orta yaşlı adam fazla düşünmedi, tüm gücüyle bağırdı:

“MİN WOOO!”

You’re my pet OST – I feel like it

Bu bağırışla bir an dikkati dağılan Min Woo şaşkınca ona doğru bakıp kızın bileğini tutan elini gevşetince, Ji Ah fırsatı kaçırmadı: Kız ani bir silkinişle çocuğun mengene gibi kendisine yapışmış elinden kurtuldu ve bütün gücüyle koşmaya başladı!

Min Woo da aynı anda kızın kaçtığını fark etti. Bir an bocaladı, sonra kendisi de onun peşinden koşturmaya başladı. Ji Ah önde, Min Woo arkada, sarayın avlu kapısına doğru bir koşu kopardılar. Min Woo bir yandan da:

“Heeeeey, bekleee! Senle konuşmam lazım!” diye bağırıyordu.

O sırada konuşmaya dalmış olan Kang Hyuk ve Sun Ah ise üstlerine doğru koşarak gelen ikiliyi ilk anda fark etmediler. Onları ilk fark eden Kang Hyuk oldu: Genç adamın gözleri şaşkınlıkla irileşti; o koşarak gelenler Ji Ah… ve Min Woo muydu?!

Aynı anda karşısında kendisini dinleyen çocuğun gözlerinin neye takılıp kaldığını merak eden Sun Ah da başını çevirdi ve tarihi kıyafetler içinde koşturan ikiliyi gördü. Heyecanla bağırdı:

“Ooooo, Min Woo-şi bize doğru geliyor! Aman Tanrım, kendisi benim geleceğimi haber almış olmalı!” Ve çocuğa el sallayıp heyecanla bağırmaya başladı: “Min Woo-şiiiiİ! Ne kadar naziksiniz Min Woo-şi, beni kapılarda karşılamanıza hiç gerek yoktu!”

Ji Ah’ysa kapıda duran ikiliyi fark edince bir an için içinden: “Olamaz! Şimdi sıçtık!” diye düşünmüş, tökezler gibi olmuştu. Ama hemen sonra arkasındaki daha büyük tehlikeyi düşündü ve hemen toparlandı: Şimdi vakit kaybetmenin sırası değildi!

Neyse ki kapıdakilerden en azından birinin bu prenses kıyafetleri içerisindeki kıza ayıracak dikkati yoktu: Sun Ah’nın gözleri tamamen genç stara odaklanmıştı. Yanından koşarak geçen, başını fark edilmemek için yana çevirmiş olan Ji Ah’ya bakmadı bile, hemen arkasında, nerdeyse elini uzatsa kızı yakalayacak kadar aradaki mesafeyi kapatmış olan Min Woo’yu ise on kaplan gücüyle kolundan yakalayıverdi!

“Min Woo-şiiiiiiiiiiiiiiii! Sizi nasıl özledim anlatamam! Görüşmeyeli nasılsınız?!”

sun ah tarafından esir edilen min woo 😛

Min Woo kolunu kurtarmaya çabaladı, ama Sun Ah gene kene gibi yapışmıştı: “Min Woo-şiii…” diyor, başka bir şey demiyordu. Min Woo: “Bırakın lütfen… Tamam bir işim var, onu halledip gelicem…” dese de Sun Ah’nın bırakmaya niyeti yoktu: Kadın çocuğun koluna yapışıp sağa sola sallanırken gözlerini kapatmış, kendinden geçmişti: Bir yandan da “Auuu…. Min Woo-şiiii…” diye kedi sesiyle miyavlıyordu.

Bu sırada Ji Ah deli gibi koşmaya devam ediyordu. Genç kız ileride sarayın dış duvarlarının köşesini döndü ve gözden kayboldu. Min Woo hayalkırıklığıyla dişlerini sıktı: Kızı kaybetmişti, kahretsin!

O sırada Soo Hyun arkadan koşturarak yetişmişti. Min Woo’nun kendisini Sun Ah’nın pençelerinden kurtarmaya çalıştığını görünce, hâlâ olup bitene bir anlam vermeye çalışarak alık alık bakan Kang Hyuk’a döndü:

“Ne bakıyorsun?? Min Woo-şi’ye yardım etsene!”

Kang Hyuk bu sözlerle kendine geldi ve Sun Ah’nın kolunu tuttu: “Noona, bak Min Woo-şi’nin kolu acıdı ama! Lütfen artık bırakır mısın?!”

Sun Ah bu sözü duyunca korkuyla çocuğun kolunu bıraktı ve önünde eğilip özür dilemeye başladı: “Min Woo-şi, afedersiniz, benim sizi asla incitmek istemeyeceğimi bilirsiniz! Ben sadece size olan büyük sevgimden dolayı sizi karşımda görünce böyle coşkulu davrandım!”

Min Woo surat astı: Bu canavar hatunun kendisini pinpon topu gibi duvardan duvara çarptığı o meşum gün henüz aklından çıkmamıştı. Yine de nazik olmaya çalışarak:

“Ahah, tabi, bilmez miyim…” diye mırıldandı. “Yalnız şimdi müsaadenizle çok acil bir işim var! Buralara kadar zahmet etmişsiniz, çok teşekkür ederim. Ama sizinle bugün ilgilenemeyeceğim, onun yerine sizi çok sevgili menajerim, en büyük yardımcım ve dostum olan Soo Hyun’a teslim ediyorum!”

Böyle dedi ve yanıbaşında dikilmekte olan menajerini işaret etti. Soo Hyun’un gözleri şaşkınlıkla açıldı, nasıl yani, bu deli kadınla kendisi mi uğraşmak zorundaydı?! Sun Ah’nınsa “menajer” lafını duyar duymaz gözleri parlamıştı: İşte hayalleri gerçek oluyordu, bu adam sayesinde önünde ünlü bir yıldız olmanın yolu açılabilirdi!

“A… Demek siz Min Woo-şi’nin menajerisiniz,” dedi Soo Hyun’a dönüp parlayan gözlerle. Adamı baştan aşağı süzdü: Basbayağı yakışıklı bir adamdı bu yahu!

“Vay be… Daş gibi maşşallah…” diye mırıldandı salyaları akarken. Soo Hyun: “Ha?!” diye doğru işitip işitmediğini anlamaya çalışırken de en sevimli haliyle sırıttı:

“Çok memnun oldum Soo Hyun-şi, ben de Sun Ah. Kim Sun Ah!” Genç kadın en cilveli haliyle göz kırptı: “Ama ünlü olan Kim Sun Ah değil, yani en azından şimdilik… Kim Sun Ah’nın benim ünlü ve benden daha az güzel ikizim olduğu doğru, ama kim bilir, belki bir gün onu benim daha az ünlü ve daha az güzel ikizim olarak anabilirler! Hahhahhah!”

Soo Hyun: “Aaa… Ehem, şeyy, tabii…” diye sırıtmaya çabalarken Min Woo gülmeden edemedi: Vakti olsa Soo Hyun’un bu deli kadınla uğraşmasını izlemek isterdi ama şimdi daha önemli bir işi vardı: Az önceki genç kızı bulmak! Bunu düşünüp kaşlarını çattı ve hızlı adımlarla koşturarak az önceki kızın kaybolduğu yöne doğru ilerlemeye koyuldu. Kang Hyuk’sa bir an “help meee!” diye acıklı gözlerle kendisine işaret çakan Soo Hyun’a yardım edip etmeme konusunda tereddüt etse de, sonra Ji Ah’nın yakalanmamasının şu anda daha önemli olduğunu düşünerek Min Woo’nun peşinden seğirtti. Kang Hyuk yanlarından ayrılırken Sun Ah Soo Hyun’a: “Size daha önce Johnny Depp’e çok benzediğinizi söyleyen olmuş muydu?” diye yavşamaya başlamıştı bile.

Min Woo ise o sırada çoktan köşeye gelmiş, aşağıya doğru uzanan boş sokağa hayalkırıklığı dolu gözlerle bakakalmıştı. Genç kız çoktan kayıplara karışmıştı… Min Woo sağa sola bakındı, ama kızın nereye gittiğine dair hiçbir iz görünmüyordu. O sırada arkasından koşturup yetişen Kang Hyuk’a döndü ve canı sıkkın bir biçimde mırıldandı:

“Haydi geri dönelim…”

Kang Hyuk bir an şaşırdı, ama hemen sonra kendini toparladı: “Buyrun efendim… Araba bu tarafta…” Min Woo’yu arabanın olduğu caddenin tam tersi yönüne doğru yürütmeye başladığında Ji Ah’ya yüzündeki makyaj ve üzerindeki kıyafetlerden kurtulup Ji Han olarak arabanın şoför koltuğuna oturabilmesi için yeterince zaman kazandırabildiğini umuyordu.

******************************************

FT Island – I knew from first sight

“O kızı nasıl elimden kaçırdım?! Nasılllll kaçırdımmmmm!”

Min Woo elindeki soju kadehini sertçe masaya çarpınca Ji Ah da Kang Hyuk da bir an irkildiler. Ji Ah sesini tatlılaştırmaya çabalarken:

“Efendim, çok içtiniz, artık eve dönsek nasıl olur?” dedi genç yıldıza. Ama Min Woo ona öfkeli gözlerle bakıp dili dolanarak itiraz etti:

“HAYIR! DOLDUR ÇABUK!”

Böyle deyip kadehi sertçe kızın önüne itti. Ji Ah içini çekip gözlerini devirdi. Gene de mecburen patronunun kadehini doldurdu.

O gece Min Woo ikisini birden bir bara sürüklemişti. Genç adam rüyalarındaki kızla konuşma fırsatı bulamadığı için o kadar üzgündü ki, ne yarın erkenden gitmesi gereken çekim, ne de başka bir şey umrundaydı! Üstelik yönetmenden prenses rolünün sadece bu bölümlük olduğunu, bu adı-sanı bilinmeyen genç oyuncunun bir daha görünmeyeceğini öğrenmiş, morali daha da bozulmuştu. İşin kötüsü, sette hiç kimse bu kızın hangi ajansa bağlı olarak çalıştığını ya da o gün çekime nasıl geldiğini de bilmiyordu! (Bu konuda bilgisi olan az sayıda insan Soo Hyun tarafından çoktan susturulmuştu elbette…) Kız resmen sır olmuştu!

Kang Hyuk’sa gecenin başından beri yan yan Ji Ah’ya bakıyordu: Aslında Ji Ah’ya kızgındı. Kız hem bu işte tutunabilmek için erkek kılığında çabalayıp duruyor, hem de gidip kız kılığında patronunun gözünün önünde resmi geçit yapıyordu yahu! Ama ona kızmayı bir başka zamana erteledi, şimdi Ji Ah’nın deminden beri kıvranıp da bir türlü soramadığı soruyu sormalı ve Min Woo’nun kesin olarak onu tanımadığına emin olmalıydı. Dikkatlice Min Woo’ya dikti gözlerini:

“Min Woo-şi, siz o prenses rolü oynayan kızı neden arıyordunuz?” dedi merakla. “Acaba… rolle ilgili bir şey miydi?”

Ji Ah nefesini tutup Min Woo’nun vereceği cevabı beklerken genç yıldız bir an durakladı. Sarhoş olmasına rağmen gördüğü rüyaları kimseye anlatmaması gerektiğini akıl edebilecek kadar aklı başındaydı hâlâ. O yüzden gözlerini kaçırdı, somurtarak:

“Ona… ona sormam gereken önemli bir şey vardı…” dedi.

Ji Ah ve Kang Hyuk şaşkınca birbirlerine baktılar. Sonra Ji Ah biraz da çekinerek:

“Ne… sormanız gerekiyordu?” diye sordu. Min Woo bir an tereddüt etti. Ama sonra, öfkeli çıkmasına gayret ettiği bir sesle:

“Eeehhh, amma da soru sordunuz! Ben sizi sarhoş olursam beni eve sağ salim götürebilmeniz için yanımda gezdiriyorum, bana soru sorup durmanız için değil!” diye bağırdı. Ji Ah ve Kang Hyuk umutsuzca yüzlerini buruştururken Min Woo bir kez daha çocuk gibi somurttu: “Bi şişe soju daha söyleyin şimdi! Hadi!”

Yaklaşık yarım saat sonra zilzurna sarhoş olmuş bir Min Woo bir eli Kang Hyuk’un, diğeri Ji Ah’nın omzuna atılmış bir biçimde bardan çıkıyordu. Genç adamın adımları kadar dili de dolanıyordu, ama buna aldırmadan boyuna konuşuyordu:

“Bennn… Ben var ya ben… Süper içerim ben, asla sarhojj olmam!”

Ji Ah tatlılıkla: “Tabii efendim, siz gerçekten çok iyi bir içicisiniz,” diye onun suyuna gitmeye çalışırken Kang Hyuk hafifçe mırıldandı: “Yaa ne demezsin… Eski içicilerden kim kaldı? Bir sen, bir de sünger Bob zaten…” Ji Ah hafifçe kıkırdadı ve boşta kalan kolunu arkadan uzatıp Kang Hyuk’u çimdikledi.

Min Woo’ysa konuşmaya devam ediyordu:

“Tabii yaaa! Ben koskoca Cha Min Woo’yum, bennn! Kore’nin, hatta Asya’nın prensiyim! O kız benden kaçmakla kendi kaybetti! Di mi Ji Han, di mi, sen söyle!”

Ji Ah yine tatlı bir sesle patronunu yatıştırmaya çalışırken o sırada yoldan geçmekte olan iki genç bu gürültücü adama ters ters baktılar. Min Woo sarhoş olmasına rağmen bu bakışları fark etmişti, kendini Kang Hyuk ve Ji Ah’nın kollarından kurtarıp gençlerin karşısına dikildi:

“Nee?! Ne var, ne bakıyonuz??!”

Delikanlılar “ya git işine…” diyerek ona aldırmadan geçmeye çabaladılar, ama Min Woo coşmuştu bir kere. Hemen arkadan koşturup yetişen Ji Ah ve Kang Hyuk’un onu zapt etme ve delikanlılardan özür dileme çabalarına aldırmadan bir kez daha horoz gibi kabardı:

“Ben kimim siz biliyonuz mu?? Bana yan bakanın alnını karışlarım ben!”

Böyle deyip elini sertçe uzattı, gençlerden birini göğsünden itti. Çocuk hafifçe sendeler gibi oldu. Bunun üzerine arkadaşı Min Woo’nun yakasını kavradı:

“Sen ne yaptığını sanıyorsun ajuşi?! Rahat dur, kırmayalım bir tarafını!”

Böyle deyip sarhoş Min Woo’yu sertçe arkaya doğru itti. Min Woo dengesini kaybedip kıçüstü kaldırıma oturuverdi. Ve derhal mızmızlanmaya başladı:

“Ay annecim annecim! Popom çok acıdııııı!”

Kang Hyuk onun başına koştururken Ji Ah birden şimşek gibi yerinden fırlamış, Min Woo’yu düşüren çocuğun yakasına yapışmıştı:

“Sen ne halt ediyorsun ulan?! Çabuk özür dile! ÇABUK ÖZÜR DİLE!”

Genç çocuk gözleri çakmak çakmak bakan bu çocuktan tırsmıştı, ama gene de yiğitliğe leke sürdürmek istemedi: “Ne özür diliycem be?! Kendisi geldi arkadaşıma saldırdı!”

“Evet ya, hadi basın gidin,” dedi diğer çocuk da, ve Ji Ah’nın ellerini arkadaşının yakasından ayırmaya çabaladı. Ama Ji Ah’nın pes etmeye niyeti yoktu:

“Özür dileyin dedim! Min Woo-şi’den hemen şimdi özür dileyeceksiniz!”

Bunun üzerine ilk çocuk: “Eeeh, yetti beee!” diye bağırdı ve Ji Ah’yı omzundan sertçe itti. Genç kız tökezledi, düşecek gibi oldu. Hâlâ Min Woo’nun başında duran Kang Hyuk ayağa fırladı: “Ji Ah!” Ve iki çocuğa girişmek üzere bir hamle yaptı.

Ama yarı yolda durdu: Çünkü Ji Ah ondan önce davranmış, “o zaman bunu siz istediniz!” diye bağırıp iki çocuğun üzerine saldırmıştı bile: “KYAAAAAA!”

Önce bir sağ, sonra bir sol tekme: Bu uçan tekmeler o kadar hızlı gelmişti ki, izleyici durumundaki Kang Hyuk bile neler olduğunu görememişti. Zavallı iki gencin durumu ise daha vahimdi, Ji Ah’nın çığlığını duymaları ile suratlarında bir acı hissetmeleri aynı anda gerçekleşti! İki çocuğun ikisi de farklı yönlere devrilirken Ji Ah karizmatik bir biçimde yere indi, ve bir ona bir diğerine baktı:

“Sanırım bu Cha Min Woo-şi’yle nasıl konuşmanız gerektiğini size öğretmiştir! Şimdi derhal özür dileyin!” diye bağırdı.

Zavallı çocuklar zorlukla yerlerinden kalktılar, ezilip büzülerek Min Woo’ya: “Özür dileriz…” dedikten sonra koşar adımlarla ordan uzaklaştılar. Min Woo ise yarı sarhoş, yarı şaşkın neler olduğunu çözmeye çalışıyordu. Genç yıldız şaşkınca Kang Hyuk’a döndü:

“Kang Wook… Ben doğru gördüm, di mi? Bizim şoför iki hergeleyi de benzetti mi?”

“Doğru gördünüz Min Woo-şi,” dedi Kang Hyuk. Genç adam gözlerini az ileride üstünü başını düzelten, uçan tekmeleri savururken ceplerinden fırlayan bozuk paraları toplayan Ji Ah’dan ayıramıyordu. Min Woo şaşkınlık ve hayranlıkla:

“Vuaaaa! Bak sen şu Ji Han’a! Şoförüm ve asistanımdan sonra korumam da oldu!” diye bağırdı. “Ama bu çocuk böyle tekme atmayı nerden öğrendi?!”

“Ji Han lisede ve üniversitede tekvandoya devam etmişti,” dedi Kang Hyuk dalgınca.

Reamonn – Super Girl

O sırada Ji Ah ikisine birden gülümseyerek yanlarına gelmiş, elini uzatıp Min Woo’yu yerden kaldırmıştı. Sonra eski dostuna döndü, gülümsedi:

“Gidelim mi artık?”

Kang Hyuk dalgınca başını salladı. Sonra, heyecanla bağırıp duran Min Woo (“Vuhaaa! Ji Han, süpermen gibisin, harikasın!”) ve onun yanında mahcup ama halinden memnun bir gülümsemeyle yürüyen Ji Ah’nın arkasından yürümeye başladı. Dalgın gözlerinde hafif bir hüzün ve yüzünde buruk bir tebessümle…

Çünkü biliyordu: Min Woo’nun yeni öğrendiği şeyi, kendisi çok önceden beri biliyordu.

Süpermen değil belki… Ama supergirl…

“My super girl…”

******************************************

Ji Ah’nın harika bir kız olduğunu öteden beri bilirdi Kang Hyuk: Çok güzel, çok zeki, çok başarılı… Derslerde ve sporda okul birincisi… Ji Ah hayatı boyunca çevresine ışık saçan insanlardan biri olmuştu. Tam bir süper kız!

Ama eninde sonunda o da bir insandı işte: Kang Hyuk, bu harika kızın dibe vurduğu zamanları da iyi bilirdi…

Üniversiteyi bitirdikleri yıl ani ve trajik bir kazada annesini kaybetmişti Ji Ah. Birkaç ay sonra ise babasına pankreas kanseri teşhisi konmuştu. Zavallı adamcağız birkaç ay içinde çökerken Ji Ah’nın hayatı da tepetaklak olmuştu: Genç kız üniversiteden mezun olur olmaz girdiği iyi bir şirketteki parlak işinden ayrılmak zorunda kalmış, üstelik psikolojisi fena halde bozulmuştu. Kolay mı, annesini kaybetmiş, babasını da kaybetmek üzereydi…

Kang Hyuk da o sırada bin türlü dertle boğuşuyordu: Genç adam hiçbir zaman Ji Ah kadar parlak bir öğrenci olmamıştı, ikinci sınıf bir üniversiteden vasat notlarla mezun olmuştu, o yüzden uzun zamandır işsizdi. Ailenin borcu artınca anne babası evlerini ve kitapçı dükkanını satıp memleketleri olan Inju şehrine dönmeye karar vermişlerdi. Annesi gözleri parlayarak:

“Orada belediyeye girebilirsin! Dayınla konuştum, o da müdürüne söylemiş, bir gelsin görüşelim demişler… Bu fırsat kaçmaz Kang Hyuk-a, sırtını devlete dayadın mı bir daha sırtın yere gelmez!” diye onu da kendileriyle gelmeye ikna etmeye çabalıyordu. Üstelik bu işte de nerdeyse başarılı olmak üzereydi: Kang Hyuk işsiz gezmekten fena halde bunalmış haldeydi; her şeyi bırakıp gitme isteği damarlarında dolaşmaya başlamıştı. Hem küçük bir şehre taşınmak ona da iyi gelecekti, genç adam Seul’ün koşuşturmasından bıkmış usanmıştı.

Ama…

Ama Ji Ah’yı düşündükçe kafası fena halde karışıyordu: Onu bu haldeyken bırakıp gitmek…

Evet, Ji Ah onun sadece arkadaşıydı. Bunca yıldır sadece arkadaşıydı, başka bir şey yoktu aralarında, hiç olmamıştı. Hatta üniversite son sınıftan beri Ji Ah’nın başka bir erkek arkadaşı vardı. Ama yine de arkadaşının bu zor gününde kendini düşünüyor olmak Kang Hyuk’a ağır geliyordu.

O gün de bu düşünceler arasında çalmıştı Ji Ah’ların kapısını. Her sabah onlara uğrayıp yalandan da olsa moral vermek genç adamın günlük rutininin bir parçası olmuştu. Kapıyı Ji Ah açtı. Genç kızın gözleri yumuk yumuktu, Kang Hyuk’un içi sızladı: Gece boyunca babasının yatağının başında oturmuş, bir yandan da ağlamış olmalı… Ama Ji Ah yüzündeki yorgunluğa inat, sevimlice gülümsedi:

“Ah, hoşgeldin Kang Hyuk-ah! Naber nasılsın? Geçsene içeri.”

“Benden iyilik de, sen gece boyu uyumamış gibi görünüyorsun,” dedi Kang Hyuk ve kızın omuzlarından tuttu: “Hadi bakalım genç bayan, şimdi odana geçiyor ve hiç değilse iki saat boyunca deliksiz uyuyorsun! Ajuşinin başında ben dururum…”

Ji Ah bir an itiraz edecek gibi oldu, ama sonra Kang Hyuk’un kararlılığını görüp uysalca başını eğdi. Odasına geçerken: “Yarım saatte bir başındaki makinanın düğmesine basılıp morfin verilmesi gerekiyor, unutmazsın değil mi?” dedi Kang Hyuk’a. Kang Hyuk şakacıktan kızdı ona: “Sen beni aptal mı zannediyorsun?! Unutmam tabii ki! Hadi bakiyim, sen derhal odana gidiyorsun, marş marş!”

Böylece nöbeti Ji Ah’dan devralan Kang Hyuk hastanın odasına geçip başucundaki koltuğa oturdu. Zavallı bay Kim soluk bir yüzle ve hafif nefeslerle uyuyordu. Kang Hyuk bir süre üzüntülü gözlerle onu seyretti.

Bir süre sonra yaşlı adamın gözleri hafifçe aralandı. Kang Hyuk’u başucunda görünce yüzüne yorgun bir gülümseme düştü:

“Kang Hyuk-a… Sen mi geldin?”

“Evet ajuşi, benim,” dedi Kang Hyuk onun başına eğilirken. “Bir şeye ihtiyacınız var mı? Su ister misiniz? Terlediniz mi, üstünüzü değiştirelim isterseniz?”

Hasta yavaşça başını iki yana salladı: “Hayır… Hiçbir şeye ihtiyacım yok… Sağol…”

Sonra yutkundu ve hafif bir sesle ekledi: “Aslında… seni gördüğüme memnun oldum… Sana söylemek istediğim bir şey vardı.”

Kang Hyuk şaşkınca ona baktı. Bay Kim kendisine ne söylemek istiyor olabilirdi ki? Bay Kim’se onu hüzünlü bir gülümsemeyle süzüyordu.

“Ben… benim fazla vaktim kalmadı,” diye başladı söze. Kang Hyuk hemen itiraz etmek için ağzını açınca elini kaldırıp susturdu onu: “Kibarlık yapmaya çalışma Kang Hyuk-ah… İkimiz de bunun böyle olduğunu biliyoruz…”

Kang Hyuk bir şey diyemedi. Hasta adamın haklı olduğunu bilmek, boğazına bir yumru takılmasına sebep olmuştu…

Bay Kim ise bir an gücünü toplamak ister gibi durdu. Sonra fısıltıyı andıran bir sesle:

“O yüzden Ji Ah’yı sana emanet ediyorum,” dedi. “Ona iyi bak, olur mu?”

Kang Hyuk şaşkınca mırıldandı: “Bay Kim, siz neler diyorsunuz…” Ama yataktaki hasta onu işitmemiş gibiydi, devam ediyordu:

“Herkes yanlış biliyor: Sun Ah’nın zayıf, Ji Ah’nınsa çok güçlü bir insan olduğunu zannediyorlar. Ama öyle değil! Ji Ah’nın dışarıdan çok güçlü göründüğü doğru… Onun şu hayatta üstesinden gelemeyeceği hiçbir şey yok zannedersin! Fakat aslında benim küçük kızım o kadar kırılgan ki… Nazlı bir çiçek gibi… Değerini bilmeyen birisi tarafından kolayca incitilip örselenebilir! Bunun olmasına izin veremem Kang Hyuk!”

Bir an durdu. Gözlerinde yaşlar birikmişti. Kang Hyuk’un da gözleri dolu dolu olmuştu. Genç adam karşısındaki gözleri yaşlı babanın neler hissettiğini çok iyi anlıyordu; onun kızı için endişelenmesini, onu bırakıp gitmekten duyduğu derin üzüntüyü… Kang Hyuk burukça gülümsedi, elini uzatıp hastanın zayıf, kemikli elini tuttu:

“Siz hiç merak etmeyin… Ömrüm boyunca Ji Ah’nın yanında olacağım. Onu tüm kötülüklerden koruyacağım! Size söz veriyorum!”

Bay Kim’in yüzünde yorgun, ama memnun bir gülümseme belirdi.

“Sağol evlat… Senin ne kadar iyi bir çocuk olduğunu iyi bilirim… Şimdi… şimdi artık içim rahat bir biçimde gidebilirim bu dünyadan…”

Böyle dedi ve hafifçe gözlerini kapadı. Uyumuştu.

Kang Hyuk bir süre daha onun başında oturdu ve üzgün bir yüzle sevdiği kızın ölmekte olan babasını izledi. Onun Ji Ah’yı kendisine emanet etmesi onu hem çok üzmüş, hem de çok gururlandırmıştı: Bay Kim’i oldum olası çok severdi, ailenin iyi günlerinde tüm sokakta neşeli kahkahaları çınlayan bu orta yaşlı adamı şimdi bu halde görmek Kang Hyuk’u fena halde üzüyordu. Ama anlaşılan duyguları karşılıklıydı ki, Bay Kim de kızını erkek arkadaşı yerine yeni yetme hallerinden beri tanıdığı bu gence emanet etmeyi tercih ediyordu.

Biraz sonra Sun Ah odaya geldi ve Kang Hyuk hastanın başındaki nöbetini ablaya devretti. Evden ayrılırken düşünceli ve üzgündü. Kendi evlerine dönmeden önce sokaklarda yürüdü, yürüdü…

Eve geldiği zaman annesi içeriden seslendi:

“Kang Hyuk-a! Sen mi geldin?!”

“Evet anne benim!”

“Hah, çok iyi zamanda geldin yavrum!” dedi anne, odaya girdiğinde gözleri parlıyordu: “Bugün kitapçıya iyi bir alıcı çıktı. Değerinin nerdeyse bir buçuk katını veriyorlar, harika, değil mi? Ama ben böyle olacağını biliyordum, dükkanın yeri çok iyi, çok merkezi… Zaten adamlar da orayı bir cafeye dönüştüreceklermiş…”

“Anne!” diye onun sözünü kesti Kang Hyuk birden. Orta yaşlı kadın şaşkınlık içinde ona baktığında ise hızlı hızlı konuştu:

“Dükkanı satmayalım! Üst katını bir odaya dönüştürürsek ben orda yaşayabilirim! Ordan kazandığımla geçinir giderim, siz bu evi satıp borçları kapatabilirsiniz. Ha, ne dersin anne?”

Annesinin ne kadar şaşırdığını, uzun bir süre konuşamadığını şimdi gülümseyerek hatırlıyordu Kang Hyuk. Ama konuşmaya başlar başlamaz önce şaşkın, sonra öfkeli, en sonunda da alttan alan bir tavırla ikna etmeye çalışmıştı oğlunu: Şimdi bu olacak şey miydi, bütün planları yapmış, ailece memlekete dönmeye karar vermişken bu saçma fikir de nerden çıkmıştı, hem Kang Hyuk o batmakta olan dükkandan kazandığıyla nasıl geçinecekti?! Kang Hyuk’sa nuh diyor peygamber demiyordu; “ben orayı adam ederim… gençlere yönelik bir kitapçı haline getirebilirim…” diye fikirler öne sürüyordu. Akşam tartışmaya baba da dahil oldu, ikisi birden aklı beş karış havadaki oğullarını ikna etmeye çabaladılar. Ama Kang Hyuk geri adım atmadı. En sonunda babası:

“Ne halin varsa gör! Ama dükkanı batırınca benden zırnık koparamazsın!” dediğinde genç adam ikisine birden sarılıp öpmemek için kendini zor tutmuştu!

Sevinçle dışarı fırladı: Gitmiyordu! Inju’ya gitmiyordu! Burada kalacaktı, burda, Seul’de! Bu haberi hemen Ji Ah’ya vermesi lâzımdı.

Heyecan ve sevinç içerisinde koştu, koştu. En sonunda Ji Ah’ların evine geldi. Bahçe kapısından rüzgar gibi girdi. Ama evin kapısına gelince birden duvara çarpmış gibi durdu.

İçeriden ağlama ve feryat sesleri geliyordu.

49 days OST – Can’t forget you

Kang Hyuk bir an evin kapısında kalakaldı. Cesaret edip içeri giremiyordu. Neler göreceğini tahmin edebiliyordu. Ve sevgili Ji Ah’yı o halde görünce kalbinin nasıl parçalanacağını da…

Ama onu yalnız bırakamazdı. Onun en zor anında yanında olmak zorundaydı! Dostluk bunu gerektirirdi, öyle değil mi…

Kapıyı titreyen ellerle yavaşça itti…

Korkulu adımlarla hasta adamın odasına kadar ilerledi. İçeride, Sun Ah bağıra bağıra ağlıyordu. Kang Hyuk’u görünce feryatları daha da arttı:

“Kang Hyuk-aa! Babam… babamı kaybettik!”

Kang Hyuk bacakları titreyerek yürüdü, yataktaki adamın başına kadar geldi. Evet, bay Kim’in gözleri kapalıydı, artık nefes almıyordu. Kang Hyuk acıklı gözlerle ona baktı, üzerindeki örtüyü şefkatle çenesine kadar çekti. Sonra delirmiş gibi ağlayan Sun Ah’nın omuzlarını sıktı, üzüntüyle fısıldadı:

“Başınız sağolsun noona…”

Sun Ah onun omzunda ağlarken kızın sırtını pat patladı genç adam. Ama gözleri sürekli sağa sola bakınıyordu: Ji Ah… Ji Ah nerdeydi?

Sun Ah biraz sakinleşip onun omzundan ayrıldığı zaman Kang Hyuk koşar adımlarla evin odalarını dolaşmaya başladı. Ji Ah hiçbir yerde görünmüyordu. Tam umudu kesmiş, Sun Ah’ya kardeşinin nerde olduğunu sormak için geri dönmeye karar vermişti ki, onu gördü.

Kendi odasında, dolabın yanındaki ufak köşeye büzülmüş oturuyordu. Karanlıkta, öylece oturuyordu. Kang Hyuk ışıkları açtı, yavaş adımlarla arkadaşının yanına geldi. O zaman, genç kızın elindeki oyuncak ayıyı fark etti. Babasının ona dördüncü doğum gününde aldığı, o zamandan beri Ji Ah’nın favorisi olan oyuncak ayı… Ji Ah ayıya sarılmış gözlerinden seller gibi yaşlar akıtarak sessiz sessiz ağlıyordu.

Kang Hyuk hiçbir şey diyemedi. Yavaşça onun yanına oturdu ve genç kıza sıkıca sarıldı. Onu göğsüne bastırdı. Ji Ah’nın ince, narin bedeni kolları arasında hıçkırıklarla sarsılırken Kang Hyuk bütün enerjisini, bütün sevgisini ona aktarıp onun içindeki tüm hüznü de kendisi almak ister gibi sıkıca sarıldı arkadaşına.

Anlamıştı… İşte o anda tüm kalbiyle anlamıştı…

Bay Kim’e söz verdiği gibi, Ji Ah’yı, bu dünyadaki en sevdiği varlığı, hayatı boyunca asla, ama asla bırakmayacaktı…

******************************************

“Demek basın toplantısı işe yaradı ve Min Woo’nun popülaritesi yeniden artmaya başladı…” dedi orta yaşlı adam büyük bir hoşnutsuzlukla. Karşısındaki genç adam bir asker edasıyla sertçe başını sallayarak onayladı.

“Evet efendim… Ayrıca dizisinin ilk bölümü güzel bir reyting aldı.”

Orta yaşlı adam öfkeyle somurttu. Sonra bir an düşündü, ve yardımcısına:

“O zaman yeni bir strateji uygulamamızın vakti geldi,” dedi ağır ağır. Ve önündeki cep telefonuna uzandı, bazı numaraları tuşladı. Karşısına çıkan adama: “O Hollywood yapımcısı ile bu akşam bir yemek ayarlayın,” diye talimat verdi, “Bu işi bu akşam halletmemiz gerekiyor!”

Telefonu kapattıktan sonra yeniden yardımcısına döndü: “Sen de git ve iyi bir paparazzi bul. Parası neyse ver, Min Woo’nun 7/24 peşinde olsun. En ufak bir açığını bile yakalarsa derhal bana gelsin!”

Genç adam “emredersiniz!” diyerek odadan çıkarken orta yaşlı adam öfkeli bir gülümsemeyle yumruğunu sıktı: “Seni bitireceğim Min Woo…”

******************************************

Min Woo o olaylı günden sonraki iki gün boyunca üzgün ve suskundu. Genç adam prenses rolünü oynayan kızı bir türlü aklından çıkaramıyordu. Kızı bulmak için elinden her ne geliyorsa yapmıştı: Ajans ajans gezmiş, şehirdeki amatör tiyatro topluluklarına kadar bakılmadık yer bırakmamıştı. En sonunda ise pes etmişti: Onu hiçbir yerde bulamadığına göre genç kız amatör oyuncu bile değil demekti.

Şimdi arabanın arkasında dalgın gözlerle camdan dışarı bakıp düşünürken ona bu gezilerinde eşlik eden Ji Ah patronuna kaçamak bakışlar atıyordu. Genç kız hafif bir vicdan azabı duyuyordu; iki gündür zavallı çocuk ordan oraya koşturmaktan yorgun düşmüştü. Üstelik bir hiç uğruna! Zaman zaman Ji Ah’nın nerdeyse dilinin ucuna kadar geliyordu, her şeyi itiraf etmek, “o kız bendim!” demek. Ama elbette bunu yapmayacaktı, yapamazdı, bu onun sonu olurdu! Genç kız sıkıntıyla dudaklarını ısırdı.

Bir yandan da içinde bir merak duygusu büyüdükçe büyüyordu: Min Woo neden ona kafayı bu kadar takmıştı?! O kızı bulunca soracağı soru neydi?! Min Woo kendisini tanımış olamazdı, tanısaydı şimdi bu arabanın şoför koltuğunda hâlâ oturuyor olamazdı çünkü! O halde, neydi? Neydi?!

En sonunda dayanamadı, çekingen bir sesle:

“Şey… Sanırım bugünden sonra o genç kızı aramaktan vazgeçiyoruz, değil mi efendim?” diye açtı konuyu.

Min Woo dalgın bakışlarını camdan ayırdı, dikiz aynasından kendisine bakan şoförüyle göz göze geldi.

“Ne.. Ha, evet. Öyle olacak galiba…” Ve tekrar, hüzünlü gözlerini camdan dışarı çevirdi. Kısa bir sessizlik oldu. Bu arada Ji Ah karın ağrısıyla kıvranıyordu, acaba o soruyu sormalı mı, yoksa sormamalı mı… Sonunda dayanamadı, ağzındaki baklayı çıkardı:

“Şey, efendim, biliyorum bu konuda konuşmak istemiyorsunuz ama o kızı neden aradığınızı bana da söylerseniz, belki yardımcı olabilirim…”

Min Woo alaycı bir biçimde güldü: “Ji Han, Ji Han! Koskoca Min Woo bile onu bulamadıktan sonra sen nasıl bulmayı düşünüyorsun??” Ama sonra “ne kaybederim ki?” der gibi hafifçe dudak büktü ve ilgisiz bir sesle:

“Nasıl olsa artık bir önemi yok, o yüzden madem sordun söyleyeyim,” dedi. “O kızın bana bir gizemi aydınlatma konusunda yardımcı olabileceğini düşünmüştüm. Onu bu yüzden arıyordum…”

Ji Ah şaşkınlıkla patronuna baktı.

“Nasıl yani? Size hangi gizemli konuda yardımcı olacakmış?”

Min Woo huzursuzca saçlarını karıştırdı. Tereddüt ediyordu. Ama sonra, iki gündür son haddini bulmuş olan içini dökme isteğiyle daha fazla savaşamadı, ağır ağır:

“Bazı… bazı kabuslar gördüğümü biliyorsun,” dedi. “İşte o konuda yardımcı olabileceğini düşündüm…”

Ji Ah’nın şaşkın bakışları onun hâlâ hiçbir şey anlamadığının habercisiydi. Genç kız yine ağzını açıp sormak üzereyken Min Woo ekledi: “Çünkü o kızı kabuslarımda görüyorum!”

Ji Ah birdenbire yumruk yemiş gibi oldu! Genç kız arabayı ani bir frenle durdurmamak için büyük bir çaba sarf etti. Min Woo’nun son sözleri zihninde yankılanıyordu: “O kızı kabuslarımda görüyorum!”

“Ben…” Ji Ah’nın boğazı kurumuştu. Bir an kendine gelmeye çabaladı, sonra kendini toparlayıp sözüne devam etti: “Şey… Afedersiniz efendim, ben bir an çok şaşırdım da…”

Min Woo hafifçe gülümsedi: “Evet, çok saçma, değil mi? Bence de! O kızla konuşursam ve rüyalarımı detaylıca anlatırsam belki bana yardımcı olabileceğini düşünmüştüm. Ama anlaşılan böyle bir şey hiç gerçekleşmeyecek…” Genç adam derin derin içini çekti. Ji Ah’nınsa öğrendiği şeyle birlikte kalbi hızlı hızlı çarpmaya başlamıştı: Genç kız “O kız benim! N’olur anlatın bana Min Woo-şi, nolur şunu doğru dürüst, en başından anlatın!” diye bağırmamak için kendini zor tutuyordu!

Neyse ki tam o anda telefon çaldı ve Ji Ah’nın kendini ele vermesini engelledi. Min Woo telefonu gönülsüz bir “alo”yla açmıştı. Ama karşıdaki her ne söylediyse genç adam birdenbire yerinde dikleşti, heyecan ve öfkeyle: “Ne?! Bu ne saçmalık?!” diye bağırmaya başladı. Ji Ah kaşlarını çattı, tuhaf bir şeyler oluyordu. Gerçekten de Min Woo telefonu öfkeyle kapatıp kendisine döndü:

“Eve gitmiyoruz Ji Han! Stüdyoya gidiyoruz! Hemen! Şimdi!”

Ji Ah şaşkınca başını sallayıp en yakın sapaktan U-dönerken arka koltuktaki Min Woo’nun kaşları endişe ve öfkeyle çatılmıştı…

******************************************

“Bu da ne demek oluyor?? Song Hye Kyo projeden çekildi de ne demek?! Ben bu projeyi onunla oynayacağım için kabul ettim!”

Min Woo öfkeden resmen burnundan soluyordu. Dizinin yapımcısı ve yönetmeni ise genç yıldızı sakinleştirmeye çabalıyorlardı:

“Min Woo-şi, bu durum elbette hepimiz için büyük bir şok oldu… Ama Hye Kyo-şi’ye büyük bütçeli bir Hollywood filminden teklif geldiği için projeyi bırakmak zorunda kaldı. Böyle bir fırsat kolay kolay ele geçmez, siz de biliyorsunuz Min Woo-şi… Bayan oyuncumuza Kore’yi temsil etmesi için yardımcı olmamız-”

“Umrumda bile değil! Bu yaptığı hainliktir, insanları yarı yolda bırakmaktır!!” diye bağırdı Min Woo. “Ona dava açacağım, sürüm sürüm süründüreceğim!”

Yönetmen ve yapımcı çaresiz gözlerle birbirlerine baktılar. Genç aktör kapris yapıyordu yapmasına, ama bir yandan haksız da sayılmazdı. Ama yapımcı, yüzüne hafif bir gülümseme kondurup:

“Neyse, olanla ölene çare yok,” dedi. “Bu kötü haberdi… Ama neyse ki bir de iyi haberimiz var.”

Min Woo alaycı bir biçimde hıhladı: “İyi haber mi?! Bu saçmalıktan sonra nasıl bir iyi haber gelebilir ki?” Yapımcı ise onu duymamış gibi boğazını temizleyip neşeli çıkmasına gayret ettiği bir sesle:

“Hye Kyo-şi’nin yerine öyle bir isimle anlaştık ki, siz de duyunca çok sevineceksiniz: Kendisi bugünlerde yıldızı parlayan, son derece iyi bir aktris!”

“Üstelik sizinle aynı projede yer alması her ikinizin de kariyeri için çok iyi olacak,” diye gülerek göz kırptı yönetmen. Min Woo meraklanmıştı. Yapımcı ise: “Sadece bu kadar da değil: Bu genç bayanın soyu gerçekten de Kral Hyojong’a kadar dayanıyor! Tarihi bir dramada rol vermek için ne kadar da harika bir seçim olacak!” Yönetmen de: “Evet evet, onun soyluluğunu kullanıp promosyon yapabiliriz!” diye heyecanla konuşmaya devam ediyordu. Min Woo’nunsa sabrı taşmıştı, sertçe adamın sözünü kesti:

“Tamam, anladık! Ama kim bu bayan, artık söyler misiniz lütfen?!”

Yapımcı ve yönetmen birbirlerine bakıp gülümsediler. Sonra yönetmen neşeyle bağırdı:

“Hyo Rim-şi! Lütfen artık içeri gelip partnerinize merhaba der misiniz?”

Min Woo’nun gözleri hayretle irileşirken içerideki bir başka odanın kapısı aralandı, Hyo Rim yüzünde hafif bir tebessümle ilerleyip yanlarına geldi. Yönetmen ve yapımcı hemen ayaklandılar, ikisi birden genç kıza saygıyla yer gösterirken Hyo Rim güzel gözlerini Min Woo’nun dehşetle açılmış gözlerine dikti ve tüm güzelliğiyle gülümsedi:

“Merhaba Min Woo…”

-Yedinci Bölümün Sonu-