Altıncı Bölüm: “Hayatının sürprizini yaşamaya hazır ol Ji Ah!”

49 days – falling tears 

Soo Hyun’un eve fırtına gibi dalıp Ji Ah’yla Kang Hyuk’un şaşkın bakışları altında Min Woo’nun yakasına yapışmasının üstünden on dakika geçmişti. Şimdi dört adam (öhöm, üç adam ve adam kılığında bir kadın) ciddi yüzlerle Min Woo’nun ipad’inin başına toplanmış videonun altındaki yorumları okuyorlardı.

“Min Woo’nun bu kadar şımarık olduğunu bilmezdim,” yazmıştı biri, “Doğrusu büyük hayalkırıklığına uğradım…”

“Boya iskelesine bilerek çarptı! Terbiyesiz herif!”

“Bütün ünlüler ikiyüzlü! Biz ayrılsak da dostuz mesajı verirlerken aslında birbirlerinden nefret ediyorlar! Pis yalancılar!”

Min Woo daha fazla okumaya dayanamadı ve birden yerinden kalktı, odanın içinde bir o tarafa bir bu tarafa yürümeye başladı. Genç çocuğun morali acayip derecede bozulmuştu.

“Al işte, babam yapacağını yaptı!” diye haykırdı, “Beni bitirdi!! Hayranlarım artık benden nefret ediyor! Beni bir daha hiç sevmeyecekler! Böhüüüeeee!”

Sonra da elini yüzüne kapatıp çocuk gibi bağırarak ağlamaya başladı! Soo Hyun ve Ji Ah ona üzgün gözlerle baktılar, ama Kang Hyuk resmen şok olmuştu! Genç adamın aklı almıyordu, yirmilerinin sonunda koskoca bir insan nasıl böyle çocuk gibi davranabiliyordu yahu?! Ama en büyük şoku, Ji Ah’nın yerinden kalkıp onun yanına gitmesiyle yaşadı: Genç kız patronunun koluna elini koymuş, tatlı bir sesle:

“Hemen moralinizi bozmayın Min Woo-şi,” demişti, “Bakın eminim ki bu işi düzeltmenin bir yolu vardır… Hem sizi sevenler o kadar çok seviyorlar ki, bu kadarcık bir şey yüzünden sizden soğumazlar, korkmayın…”

Min Woo ellerini yüzünden çekti, çocuksu yüzünde inanmaya hazır bir bakışla:

“Sahi mi diyorsun?” dedi umutla, “Ama Ji Han, ah napıcam ben, ottukeee??”

Ji Ah sabırla ve tatlılıkla:

“Şimdi yapılacak şey belli,” dedi, “Hyo Rim-şi’yi de ikna edip bir basın toplantısı düzenlemeli ve bu videonun şaka amaçlı çekildiğini anlatmalısınız. Bu basın toplantısında birbirinize karşı çok sıcakkanlı olmalısınız. Bu sizin için zor bir şey olmayacaktır, sizin aktörlük yeteneğiniz düşünülürse çocuk oyuncağı…”

Min Woo ona umutla baktı, sonra bakışlarını Soo Hyun’a çevirdi. Soo Hyun da yüzünde şaşkınlık ve takdir karışımı bir ifadeyle bakıyordu Ji Ah’ya, heyecanla:

“Evet, aynen öyle!” dedi, “Ji Han çok doğru söylüyor! Hyo Rim-şi’yle konuşup birlikte bir basın toplantısı düzenlemenizi ben ayarlarım, merak etme Min Woo!”

“Ayrıca Hyo Rim-şi’nin de bu çıkan haberlerden en az sizin kadar etkilendiğini ve yıprandığını düşünürseniz basın toplantısı düzenleme konusunda hiç zorluk çıkarmayacak, aksine o da çok memnun olacaktır,” diye ekledi Ji Ah. Min Woo birden onun ellerini tuttu ve kızla birlikte yerinde zıplamaya başladı:

“Ah, cidden mi?? İnşallah dediğin gibi olur! Ah Ji Han, şu anda o kadar mutlu oldum ki, sana sarılıp öpebilirim!”

“Eheh, sakin olun efendim, hiç gerek yok…” diye sırıtmaya çabaladı Ji Ah ve endişeyle Kang Hyuk’tan yana bir bakış attı. Arkadaşı hâlâ tiksinti ve hayret dolu bakışlarla Min Woo’yu süzüyordu. Soo Hyun’sa rahatlamış bir biçimde ayağa kalkmıştı:

“Aferin Ji Han, çok makul şeyler söyledin… Ben şimdi gidip gerekli organizasyonları yapacak, ve size tekrar haber vereceğim… Bu arada…” Min Woo’ya gülümseyerek baktı: “Böyle akıllı bir şoförün olduğu için çok şanslısın Min Woo…”

“Biliyorum, Ji Han çok değerli bir eleman,” diye sırıttı Min Woo. Sonra Kang Hyuk’a yan yan baktı, az önceki konuşmaya gönderme yapmak istercesine: “Hatta onu şoförlükten asistanlığa terfi ettirmeyi düşünüyorum, sağ kolum gibi çünkü…” dedi.

“Eh, üniversite mezunu bir insan şoför olmak için fazla donanımlı kalıyor cidden…” diye mırıldandı Kang Hyuk. Soo Hyun’sa ilk kez o anda ortamda dördüncü bir şahsın olduğunu fark etmişti sanki, merakla ona döndü:

“Ee… Bu arada biraz geç olacak ama, sen kimsin genç adam?”

Kang Hyuk’tan önce Min Woo atılıp cevapladı soruyu: “Kang Wook Ji Han’ın arkadaşı olur… Kendisi bugün kâhyam olarak işe başladı!”

Kang Hyuk: “Şeyy, adım Kang Wook değil yalnız-” diye müdahale etmeye çalıştı ama lafları Soo Hyun’un: “Pekala! Ji Han’ın arkadaşı olduğu için bir sorun yok, ama bu son olsun Min Woo, bir daha bana haber vermeden yeni eleman alma,” diyen sert sesi arasında kaynadı gitti. Ji Ah arkadaşına sırıtarak baktı: Bu evde insanın kendi ismiyle çalışmasına imkân yoktu, Kang Hyuk da yakında bunu öğrenecekti!

***********************************************

Biraz sonra Soo Hyun evden ayrılmış, Min Woo ise yaşadığı gerilimli dakikaların stresinden kurtulmak için banyoya girmişti. Kang Hyuk’la Ji Ah baş başa kaldıklarında genç adam ciddi bir ifadeyle kıza döndü:

“Şimdi anlat bakalım, bu şoförlük hikâyesi de neyin nesi?!”

“Asıl sen anlat bakalım, kâhya olma işi nerden çıktı??” dedi Ji Ah hiç altta kalmadan.  “Yani cidden Kang Hyuk, bazen çok acayip davranabiliyorsun! Ben bu işe ihtiyacım olduğu için girdim, ama senin işe ihtiyacın mı var?? Gül gibi ne güzel kitapçı dükkanın var, Min Woo’yla çalışmak da ne oluyor?!”

“Ya ne yapsaydım, seni bu deli adamla baş başa mı bıraksaydım?!” dedi Kang Hyuk birden öfkelenerek. Hızlı hızlı yürüyüp kızın dibine kadar geldi, kaşlarını çatıp bağırdı: “Ji Ah, adam manyağın teki! Beş yaşında çocuk gibi davranıyor! Sen değil miydin son işinden çocuk bakıcılığı yapmak istemediği için istifa eden, şimdi böyle birinin şoförü olmak da neyin nesi??”

“Evet ama sözde yönetici asistanı olduğum o son işten aldığımın iki katını kazanıyorum şimdi,” dedi Ji Ah da hemen. Sonra hafifçe dudak büktü: “Eh, evet, Min Woo-şi’nin bazen insanın sinirlerini zıplattığı doğru; ama aslında özünde iyi bir insan, gerçekten…”

Kang Hyuk alayla: “Hah!” diye bağırdı. Sonra bir an durdu, yeniden: “Peki ama şoförlük ne ayak??” dedi ateşli ateşli, “Sen işletme mezunusun, sekreteri olsan gene anlarım da şoför nedir yahu?!”

Ji Ah omuz silkti:

“Araba kullanmayı severim, bilirsin. Şoför olmak bana koymuyor…”

Kang Hyuk alaycı ve öfkeli bir sırıtmayla: “Hadi canım!” diye bağırdı, “Koskoca üniversite mezunu kız şoför olacak, ha?! Atma be Ji Ah, senin de üzüldüğünü biliyorum…”

Artık Ji Ah’nın da sabrı taşmıştı, genç kız öfkeyle:

“Üzülsem de yapacak bir şey yok!” diye bağırdı, “Min Woo-şi’nin yanında iyi kazanıyorum, ayrıca onunla çalışmaktan memnunum, tamam mı? O yüzden lütfen bana sormadan kendi başına planlar yapıp benim işime burnunu sokma!”

Kang Hyuk birden durdu. Kırgın gözlerle arkadaşına baktı. Ji Ah da duraksadı, genç kız hafif bir pişmanlıkla fazla ileri gittiğini düşündü. Ama gururu baskın geldi, alttan almak yerine kollarını çaprazlayıp kaşlarını çatarak gitti, az ilerideki kanepeye oturdu. Soğuk soğuk:

“Beni korumana ihtiyacım yok,” diye tekrarladı. “Burada kahya olarak çalışma saçmalığına girmene gerek yok! Zaten sen Min Woo’nun kaprisleriyle uğraşamazsın… O yüzden lütfen işi hiç başlamadan bırak…”

Kang Hyuk öfkeyle nefes verdi. Tam bir şey demek üzere ağzını açmıştı ki, banyodan Min Woo’nun sesi duyuldu:

“Ji Haaaaan! Gelip omzuma masaj yapar mısın lütfen??”

Kang Hyuk’un gözleri dehşetle açılırken genç adam soru dolu bakışlarını kıza çevirdi: “İşte bu gibi manyaklıklardan söz ediyordum!” der gibi baktı kıza. Ji Ah’ysa utanmıştı, ama hemen atıldı: “Beni erkek zannediyor! Zaten anlamışsındır! Başka bir şey değil, kötü bir niyeti yok, cidden bak!” Ve yukarı doğru: “Hemen geliyorum efendim!” diye bağırıp banyoya çıkmak üzere merdivenlere doğru koşturdu. Ama Kang Hyuk ondan hızlıydı, büyük bir çeviklikle koşup kızı yarı yolda yakaladı, kolunu tuttu ve kendisine doğru çevirdi. Ateş saçan gözlerle:

“Saçmalama!” diye gürledi, “Yabancı bir adama banyoda masaj mı yapacaksın?! Kusura bakma ama buna izin vermiyorum!”

Ji Ah ne cevap vereceğini bilemeden ağzını açmışken yukarıda banyo kapısı aralandı, Min Woo’nun yüzü eşikte belirdi:

“Hadiii, gelsene çocuğum, su soğumadan jakuziye geri dönmek istiyorum!”

“Ji Han yerine masajınızı ben yapmak istiyorum efendim!” diye bağırdı Kang Hyuk aniden. Ve kızı merdivenlerin ortasında bırakıp basamakları atlaya atlaya üst kata çıktı, banyonun kapısında Min Woo’nun karşısına dikildi. Sırıtarak:

“Ji Han şoför değil mi? Oysa masaj yapma işi kahyanıza ait olmalı,” dedi. “Hem ben çok iyi masaj yaparım, Tay masajı, Endonezya masajı, ne isterseniz hepsini bilirim!”

Min Woo bir an şaşırmıştı, ama sonra dudak büktü: “İyi ya… Gel o zaman…”

Ve tekrar banyoya girdi. Kang Hyuk da sırıtarak onun peşinden girerken: “Yaa Ji Ah hanım, elin herifini mıncıklamana izin vereceğimi sanıyorsan çok yanılıyorsun!” diye geçiriyordu içinden.

Ji Ah’ysa olan biteni şaşkın gözlerle izlemiş, sonra omuz silkmişti. Oh, canıma minnet, diye düşündü; Min Woo’ya masaj yapmanın çok da meraklısı değildi. Genç kız aldırmaz bir tavırla merdivenlerden gerisin geri inmeye başladı…

***********************************************

FT Island – I Hope

Ertesi gün Kang Hyuk oppanın kitapçı dükkanına gelen liseli kızlar büyük bir hayalkırıklığına uğradılar: Kitapçının kapısında: “Bilinmeyen bir süre için kapalı kalacaktır” diye bir not vardı. Çünkü küçük kızların kitapçı ağabeyleri o sırada bir canavarla uğraşıyordu!

Kang Hyuk daha yirmi dört saat dolmadan Min Woo’nun kaprislerinden pes etmişti: Yeni patronu –maalesef!- yaptığı masajdan çok memnun kaldığı için ona saatlerce omuz, boyun, sırt, ve ayak masajı yapmak zorunda kalmıştı! Sonra Min Woo’ya yeşil çay demlemenin inceliklerini öğrenmiş (ve bunu öğrenene kadar tam yirmi yedi kez çayı demleyip çocuğun ayağına getirmesi gerekmiş), ardından –son hizmetçi de iki gün önce istifa ettiği için- tek başına bütün malikâneyi baştan sona çamaşır suyuyla silmişti! Üstelik Min Woo işkenceyi artırmak istercesine o sırada başında durup “Aferin Kang Wook, bir çalışan her konuda patronunun eli ayağı olmalıdır,” diye felsefi tespitlerde bulunuyordu!

Şimdi de basın toplantısının olduğu binanın dışında Ji Ah arabanın şoför koltuğunda patronunu beklerken Kang Hyuk yorgunluktan bitmiş vaziyette yanındaki koltuğa yığılmıştı. Min Woo onu buraya da sürüklemişti – basın toplantısından sonra terlemiş ve yorulmuş olursa enerji içeceği servisi yapmak ve terini kurulamak için!

Kang Hyuk “o enerji içeceklerine asıl benim ihtiyacım var,” diye düşündü ve yorgunlukla içini çekti. Yanında oturan Ji Ah muzipçe baktı ona:

“Şimdiden pes ettin bakıyorum??”

Kang Hyuk onun alaycı gözlerini görünce yerinde doğrulmaya çabaladı: “Hayır, hiç de bile, ben asla- Aaahh!”

Ama ağrıyan sırt kasları genç adamı yeniden koltuğa çivilemişti maalesef… Kang Hyuk: “Ah ah ah, kolum kopuyo koluummm!” diye sızlanırken Ji Ah artık kahkahalarını tutamıyordu. 🙂

O sırada içeride basın toplantısı başlamak üzereydi. İşler gerçekten de tam Ji Ah’nın tahmin ettiği gibi gitmiş, Hyo Rim birlikte basın toplantısı düzenlemeye hemen razı olmuştu. Min Woo onu ilk gördüğünde şaşkınca durakladı: Kızın bütün rengi uçmuştu, benzi sapsarıydı. Bu olay onu da en az kendisi kadar üzmüştü anlaşılan.

“Merhaba Min Woo,” diye selamladı genç starı. O kadar halsizdi ki, Min Woo’ya laf sokacak dermanı bile kalmamıştı. Min Woo da şaşkınca “selam,” diye cevap verdi. Genç adam eski sevgilisinden nefret etmesine rağmen içinden hafif bir burukluk geçti, daha önce Hyo Rim’i bu kadar bitkin ve umutsuz gördüğünü hatırlamıyordu.

Kız sanki onun düşüncelerini okumuş gibi hafifçe gülümsedi:

“Beni böyle gördüğüne şaşırdın, değil mi? Sevinmişsindir de sen şimdi… Gerçi senin halin de benden çok farklı değil, gözlerinin altı çökmüş, anlaşılan geceyi uykusuz geçirmişsin…”

Min Woo hafif bir alayla gülümsedi:

“Eh, çok doğal değil mi? İkimiz de büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız, aptal bir olay yüzünden hayranlarımızın sevgisini kaybedebiliriz! O yüzden iyisi mi şimdilik ateşkes yapalım ve önce şu işi halledelim, tamam mı?”

Böyle deyip elini uzattı. Hyo Rim bir an şaşırmıştı, ama hemen toparlandı, kendisi de hafifçe gülümsedi. Ve o da elini uzatıp çocuğun elini sıktı.

Az sonra patlayan flaşlar altında basın toplantısının düzenlendiği odaya girdiler. İçerisi oldukça kalabalıktı, her gazeteden, her televizyon kanalından muhabir gelmiş olmalı diye düşündü Hyo Rim. Korkudan bacakları titriyordu.

Anlaştıkları gibi, söze Min Woo başladı:

“Birkaç gündür internet siteleri Hyo Rim-şi’yle ikimizin reklam çekimi kamera arkası görüntüleri olduğu iddia edilen video çekimi ile çalkalanıyor,” dedi genç adam rahat bir tavırla. “Bu görüntülerden Hyo Rim-şi’yi bilerek yere düşürdüğüm ve onunla alay ettiğim gibi bir anlam çıkarılmış. Bu dedikoduları çıkaran kişileri esefle kınıyorum. Çünkü bildiğiniz gibi biz Hyo Rim-şi’yle çok iyi dostuz.”

Böyle dedi ve gülümseyerek genç kıza döndü. Hyo Rim ona bakınca bir an içi titredi: Genç adam gerçekten de çok sıcak bir biçimde gülümsüyordu. Hyo Rim bakışlarını zorlukla onun üzerinden ayırıp salondaki gazetecilere döndü:

“Evet Min Woo-şi’nin dedikleri doğrudur,” dedi. “Videodaki görüntüler bir viral market stratejisiydi, yani dikkatleri kampanyamıza daha çok çekmek üzere tasarlanmış bir çekimdi yalnızca… Ama maalesef kötü niyetli kişilerce yanlış anlaşılıp saptırılmaya çalışıldı, o yüzden biz de bu açıklamayı yapmaya karar verdik… Min Woo-şi’yle aramızda bir düşmanlık olduğu dedikodusu kesinlikle gerçek değildir!”

Salonda bir uğultu koptu: Gazeteciler hep bir ağızdan sorular soruyorlardı. Birisi: “Viral market kampanyası mı? Bu iddianızı parfüm üreticileri de doğrulayabilir mi acaba?” diye sorunca bu işi Soo Hyun’un çoktan halletmiş olduğunu bilen Min Woo gönül rahatlığıyla: “Elbette!” diye cevap verdi. Bir başka gazeteci ise:

“Bildiğimiz kadarıyla şu anda ikiniz de kimseyle görüşmüyorsunuz… Acaba bu reklam kampanyasında birlikte rol almakla birbirinize karşı olan eski hisleriniz de tekrar su yüzüne çıktı mı?” diye sorunca Min Woo da Hyo Rim de bir an durakladılar. Ama Min Woo hemen kendini toparladı, çapkın ve gizemli bir gülümsemeyle Hyo Rim’e baktı:

“Bunu bilemem… Bunu ancak zaman gösterir…” dedi ve hemen ardından, adeta utangaç bir biçimde gözlerini kaçırıp hafifçe güldü! Genç adamın jest ve mimikleri o kadar gerçekçiydi ki, salon birden coştu! Gazeteciler birbirlerini ezerek soru sormaya çabalarken Hyo Rim de nefesi kesilmiş bir biçimde genç adama bakakalmıştı…

Nihayet basın toplantısı bitip de genç yıldızlar kulise geçince her şeyi içeriden izlemekte olan Soo Hyun onları sevinç içinde karşıladı:

“İkiniz de harikaydınız Min Woo, Hyo Rim-şi! Özellikle dikkati başka yöne çekmek çok ama çok akıllıcaydı! Şimdi herkes reklam filmini unutup sizin yeniden bir araya gelip gelmeyeceğinizi konuşuyor olacak!”

Min Woo’nun da gözlerinin içi gülüyordu. Çocuksu bir biçimde:

“Sahi miiiiii? İyi yaptım, değil mi Hyungg?” diye bağırıp aniden menajerinin boynuna atladı! Onunla birlikte olduğu yerde zıp zıp zıplarken: “Biliyor musun, öyle demek bir anda aklıma geliverdi! Yoksa nerdeyse “Ahaha, saçmalamayın, Hyo Rim’le ben mi?? Yeniden başlamak mı?? Tanrı yazdıysa bozsun!” demek dilimin ucuna kadar gelmişti ama neyse ki kendimi tuttum!” Min Woo sırıttı ve hâlâ yanlarında duran Hyo Rim’e şımarık bir çocuk gibi baktı: “Ahah, alınmadın diil mi Hyo Rim? Senin de aynı şeyleri düşündüğünü biliyorum…”

Hyo Rim ufak bir kahkaha attı: “Saçmalama! Tabii ki alınmadım, senle bir daha sevgili olmaktansa tavuk kılığına girip reality şovlara çıkmayı tercih ederim!” Min Woo da neşeli bir kahkaha attı. Şu anda işleri düzelttiği için o kadar mutluydu ki, Hyo Rim’in iğneli lafları bile canını sıkamazdı!

“Neyse, bu işi de hallettiğimize göre burda daha fazla kalmama gerek kalmadı,” dedi Hyo Rim ve ayakta dikilen iki adama döndü: “Soo Hyun-şi, kendinize ve bu manyağa iyi bakın… İyi günler!”

“Güle güle Hyo Rim-şi,” dedi Soo Hyun kibar bir reveransla. Min Woo’ysa: “Hadi baaay!” deyip hemen menajerinin koluna yapışmıştı: “Çok acıktımmm! Hadi güzel bir yerde bana yemek ısmarla Hyungnim!”

Adele – Someone like you 

Hyo Rim’se kulisten çıkınca bir an olduğu yerde durakladı. Destek almak ister gibi duvara tutundu ve derin bir soluk aldı. Genç kızın gözleri dolmuştu. Aklından Min Woo’nun soru sorulduğu andaki o bakışı çıkmıyordu… Nasıl da güzel bir bakıştı o, tıpkı… tıpkı eski günlerdeki gibi!

Eski günler… Hyo Rim’in gözleri daldı. O kısacık üç ayı düşündü. Ömrünün en güzel üç ayı…

Seul sokaklarını birlikte arşınladıkları uzun günler geldi aklına: Kış aylarında olmalarını fırsat bilir, atkılarla berelerle yüzlerini iyice saklar, sonra fıldır fıldır gezerlerdi şehirde. Bir seferinde lunaparka gitmiş, dönmedolaba binip yukarıdan şehri seyretmişlerdi. Bir seferinde saatlerce nehir kenarında oturup insanları izlemiş, onlarla ilgili saçma sapan hikayeler uydurup gülmüşlerdi. Sonra sık sık Min Woo’nun evinde buluşur, şarap içip DVD seyreder, ya da langırt oynarlardı (Min Woo’nun yenilince nasıl tepindiği aklına gelince genç kız kıkır kıkır gülmeye başladı: O surat ifadesini unutmasına imkan yoktu!) Min Woo o zaman da çocuksuydu, şımarıktı, hatta bencildi, hepsi doğru. Ama tatlı bir yanı da vardı çocuğun; kibardı, zaman zaman çok hoş jestler yapmakta üstüne yoktu. Min Woo’nun ona kendi elleriyle makarna pişirmesi geldi gözünün önüne.

“Tarifi Soo Hyun Hyungnim’den aldım, eğer kötü olursa onu suçlarsın tamam mı?” demişti gülerek. Ve işin kötüsü gerçekten de çok kötü bir makarna yapmıştı! Ama Hyo Rim’e bu birbirine yapışmış, hamurlaşmış makarna dünyanın en lezzetli yemeği gibi gelmişti…

Hyo Rim çenesinden damlayan yaşla kendine geldi. Burnunu çekip kendi kendine hüzünle gülümsedi.

İnkâr etmenin yararı yoktu… Bu aptal, şımarık, çocuksu oğlanı çok ama çok sevmişti! Hatta belki… evet belki…

..belki hâlâ seviyordu onu… Belki de bu büyük nefreti, o yüzdendi. Kendisinin dağlar kadar büyük aşkını tek bir kalemde yıkıp geçtiği için…

“Ama neden… Neden yaptın?…” diye fısıldadı kendi kendine, hayalindeki Min Woo’yla konuşur gibi. Bu muhteşem güzelliği kendi ellerinle neden yıktın… Neden…

Gözyaşları yanağından damlarken, genç kız dünyanın tüm yükü omuzlarına binmiş gibi ağır adımlarla yeniden yürümeye koyuldu…

***********************************************

David Arkenstone – Secret Wedding 

Yüreğim pırpır ederek ormanın kadim ağaçları arasında ilerliyordum. Sevdiğim, yüreğimin güneşi, kalbimin biricik kraliçesi beni bekliyor! Kuru dalların, yaprakların üzerinde uçar gibi koşuyor, koşuyorum. Ve önüme gelen bir dalı çekmemle birlikte nefesim kesiliyor: İşte orada! Az ötede, hanbokunun eteklerinde yapraklar uçuşarak bekliyor!

Ayaklarımın altında çıtırdayan kuru dalların sesini duyan sevdiğim bana doğru döndü ve pırıl pırıl, siyah inciler gibi parlayan gözleriyle göz göze geldim. Yüreğimde bir güvercin kanat çırparak havalandı sanki…

“He Ran-şi…” diye fısıldadım.

Sevdiğim güzel gözlerini yüzümden hiç ayırmadı, yüzüne güneş gibi bir gülümseme doğarken yavaş adımlarla yürüyerek yanıma yaklaştı. Mermere dökülen su sesiyle:

“Hoşgeldiniz Jong Hwa-şi,” dedi bana, “Bugün gelmeyeceksiniz diye düşünüp endişelenmiştim. Sarayda çıkan olaylardan haberim var. Majesteleri kralımızın veliaht prense çok öfkelendiğini işittim…”

Sevdiğimin sözleriyle bir an için yüreğim sıkıştı: Doğruydu. Bugünlerde saray son derece karışıktı. He Ran’ın olanları veliaht prensin eşi olan ablasından işittiğini biliyordum. Kral Injo ile veliaht prens arasında büyük anlaşmazlıklar doğmuştu. Veliaht prens Chungguk’ta görüp öğrendiği üzre askeri ve siyasi yapıyı tamamen değiştirmek istiyordu. Prensin Çin’deyken Avrupalı dostları da olmuş, onlardan çok şey görüp öğrenmiş, hatta yaşam tarzlarını büyük bir içtenlikle benimsemişti. Kral Injo’ya Hristiyanlığı kabul ettiğini açıkladığı gün sarayda kızılca kıyamet kopmuştu! Yaşlı kral “atalarımızın âdetlerini bir çırpıda nasıl yok sayarsın?!” diye öfkeden kudurmuş, veliaht prensi yanından kovmuştu. Saray muhafızlarından biri olarak ben de tüm bu kargaşanın yakın tanıklarındandım.

Zavallı arkadaşım Prens Bongrim’se babası Kral hazretleri ve ağabeyi veliaht prens arasındaki anlaşmazlıkları gidermek için nafile yere uğraşıp didiniyordu. Arkadaşım ağabeyi veliaht prensten çok daha olgundu; Batı dünyasından gelen yenilikleri akla yatkın bulmakla birlikte babasının endişelerini de anlıyordu. Bir gün dertleşirken bana:

“Toplumumuz geleneklerine son derece bağlı, kapalı bir toplum,” diye açıklamıştı, “Bu insanlara bir anda tüm yaşantılarını değiştirmek istediğimizi nasıl açıklayabiliriz? Aynı şey siyasi ve askeri konularda da geçerli: Bunca yıldır yakın dövüşte, kılıç kullanmada usta olan askerlerimize artık Avrupa’nın silahlarını kullanmaları gerektiğini söylesek bile kaçı bunu başarabilir? Ancak yeni yetişen gençleri bu şekilde eğitmemiz mantıklı olacaktır… Oysa veliaht prens bu gerçeği görmüyor, görse de anlamak istemiyor… O kendini Batı teknolojisinin büyüsüne çoktan kaptırmış durumda ve bir an önce tüm değişiklikler yapılsın istiyor!…”

Bongrim’i üzüntülü gözlerle onaylayarak dinliyordum. Arkadaşım pek çok konuda ağabeyinden daha akıllı, daha ileri görüşlüydü. Ayrıca veliaht prens biraz zayıf yapılıydı; Qing kralı Sohyun’un Mançurya ve Uygurlar üzerine yapılan seferlerde orduya katılıp savaşmasını rica etmesi üzerine Bongrim gönüllü olmuş, ağabeyinin yerine savaşa kendisi katılmıştı. Arkadaşım şimdi o günleri hatırlayıp öfkeyle dişlerini gıcırdatıyordu:

“Hong Taiji Veliaht Prens Soohyun’u bile bile ölüme göndermek istedi! Onun hiç savaş tecrübesi olmadığını bile bile orduya kumandanlık etmesini istemesinin bundan başka bir açıklaması olamaz! Ah Jong Hwa, bir bilsen bu aşağılık insanlardan ne kadar nefret ediyorum!”

Ama ne yazık ki Hong Taiji’nin isteği üzerine yeniden bu çok nefret ettiği insanların arasına, Çin başkentine dönmek zorunda kalmıştı… Ağabeyi ve kral babası arasındaki kavgayı büyük bir üzüntüyle ancak uzaktan takip edebilen arkadaşım için üzülmeden edemedim…

Ama şimdi tüm bunları düşünüp hüzünlenmenin sırası değildi. Şimdi, kalbimin biricik incisi, orkide çiçeğim He Ran’ın yanındaydım. Onu dünyanın tüm kötülüklerinden korumak ister gibi gülümsedim:

“Siz o güzel aklınızı böyle şeylere yormayın. Ben eminim ki Kralımız majesteleri ile enişteniz Veliaht prens aralarındaki anlaşmazlıkları halledip ülkemiz ve milletimiz için en iyisi ne ise onu yapacaklardır…”

He Ran hafifçe kaşlarını çatıp bana baktı. Bir an şaşırdım. Onu kıracak bir şey mi demiştim?

“Kadın olduğum için beni hiçbir şeyden anlamaz sanıyorsunuz, öyle mi?” dedi kırgın bir sesle. “Oysa ben de ülkem ve halkım için en az sizin kadar endişeleniyorum. Kadın olmam benim siyasetten anlamamamı mı gerektirir?”

Hüzünlü ceylan gözlerini bana çevirince kalbim sıkıştı sanki. Kekeleyerek:

“Ne münasebet!” diye bağırdım, “Asla böyle bir şey düşünmedim He Ran-şi! Sizin pek çok erkekten daha zeki olduğunuzu biliyorum! Ve o güzel yüreğinizin olan bitene üzülmemesi elbette mümkün değil… Ama ben… ben yalnızca sizi her şeyden, tüm sıkıntı ve dertlerden korumak istiyorum! O yüzden böyle dedim, lütfen yanlış anlamayın!”

He Ran’ın gözlerindeki kırgınlık yerini hafif bir hüzne bıraktı. Sevdiğim, burukça gülümsedi:

“Teşekkür ederim Jong Hwa-şi… Sizin nazik yüreğinize inancım tam…” Sonra, derin derin içini çekti. Bakışlarını yeniden bana çevirdiğinde güzel gözlerindeki derin kederi görüp sarsıldım.

“Yazık ki yüreğinizden geçenin gerçekleşmesi mümkün değil,” dedi. “Ben de olan biten her şeyin farkındayım, ablamın veliaht prens eniştem için ne kadar endişelendiğini gayet iyi biliyorum. Ülkemiz zorlu zamanlardan geçiyor; Kral hazretleri değişime ayak diremeye çalışırken genç ve heyecanlı eniştem bu değişimi bir an önce hayata geçirmek istiyor. Aralarındaki anlaşmazlık böyle devam ederse korkarım kan dökülecek!”

He Ran’ın dudakları titriyordu. Son sözleri kalbime hançer gibi battı: “kan dökülecek!” Sevdiğimin sözleri, tekinsiz bir geleceğin kehaneti gibiydi: Hem ülkemiz, hem de ikimiz için…

Sanki isyan edersem bu kaderi değiştirebilirmişim gibi haykırdım:

“Hayır! Hayır, böyle bir şeye asla izin vermeyeceğim! Siz korkmayın, o  güzel yüreğinizi daha fazla sıkmayın, ne olur!”

Sonra diz çöktüm, elimi kalbimin üzerine koydum ve sevdiğimin gözlerinin içine baktım. Yüreğimdeki bütün inançla, bütün güvenle baktım bu gözlere, ve şöyle dedim:

“Ben, kraliyet töre bakanı Cha Im Woon’un oğlu Cha Jong Hwa, size burada şerefim üzerine yemin ediyorum ki, sizi ve hanedan üyelerini uğursuz bir kaderden korumak için kanımın son damlasına kadar savaşmaya hazırım!”

He Ran gülümsedi. O gülümseyince güneş daha bir ışıldadı, kuşlar daha güzel ötmeye başladılar, renkler daha da parlaklaştı sanki! Yüreğim mutluluk ve coşkuyla doldu. Ah, bir bilse, onun hep gülümsemesi için canımı bile vermeye razıydım!

Heyecandan titreyen elimi uzattım, onun elini tuttum. Gözlerimi gözlerinden ayırmadan onun da yavaşça diz çökmesini sağladım, bir ağacın dibine, yaprakların üzerine oturduk. Ben sırtımı ağaca dayamıştım, He Ran’sa yavaşça başını omzuma yasladı. Onun güzel saçlarının kokusu burnuma gelince kalbim heyecanla atmaya başladı.

Hiç konuşmadan, öylece, saatlerce oturduk. Saatlerce oturduk, ama bana birkaç dakika gibi geldi. Onun yanında o kadar mutluydum ki… Hayatımı paylaşacağım insanı bulmuştum. “Bugün eve döner dönmez validem ve pederimle konuşup evlilik teklifi göndermemiz konusunu açmalıyım,” diye geçirdim içimden. Daha fazla beklemeye tahammülüm yoktu.

Oysa yazık ki kader, bize bambaşka bir yol çiziyordu…

Min Woo yine kan ter içinde uyandı! Birkaç saniye kalbinin gürültüsünü kulaklarında hissederek ve faltaşı gibi açılmış gözlerle tavana bakarak nerde olduğunu algılamaya çalıştıktan sonra nihayet nefes alış-verişleri normale döndü. Genç adam sıkıntıyla içini çekti: Her hafta en az iki gece bu kabuslarla uyandığı halde bu duruma hâlâ alışamamıştı…

Yavaşça yerinden kalktı, hâlâ bacakları titrer biçimde yürümeye başladı. Kapının altından ışık sızıyordu. Genç adam odasının kapısını açıp merdiven aralığından alt kattaki salona bakınca bir an şaşkınca durakladı: Kang Wook ve Ji Han henüz yatmamış, karanlık salonda kısık sesle TV izliyorlardı.

Min Woo kaşlarını çatıp somurttu: Bu ikisi kendisini uyuttuktan sonra oturmaya devam ediyorlardı demek! Genç adam korkusunu unuttu, içi iki elemanına fırça atma isteğiyle doldu.

Ji Ah ve Kang Hyuk’sa çekimlerde çok yorulan Min Woo’nun 9’da yatağa gitmesi üzerine bir süre ne yapacaklarını düşünmüşler (salondaki ufak langırt masasına ikisi de acıklı gözlerle bakmış, ama bu oyunun çok ses çıkarıp Min Woo’yu uyandıracağına karar verince iç çekerek vazgeçmişlerdi…), ve en iyi seçimin film seyretmek olacağına karar vermişlerdi. Ji Ah Min Woo’nun geçenlerde izlemesi için kendisine verdiği, çocuğun kendi filmlerinden birini seyretmeyi önermişti ama Kang Hyuk: “Zaten yedi-yirmi dört adamın yanındayız, kusucam artık!” diye bunu kati bir dille reddetmişti! En sonunda salondaki DVD koleksiyonunun içinden ikisinin de görmediği vampirlerle ilgili bir korku filminde karar kıldılar. Kang Hyuk kıza sırıtarak baktı:

“Bak, korkup da çığlığı basma ama? Yakalanırsak Cha Min Woo ikimizi de kovar!”

“Hahaha, asıl sen kendine hakim ol,” diye sırıttı ve onun omzuna ufak bir yumruk attı Ji Ah, “benim ne kadar cesur bir kız olduğumu bilirsin!”

“Hadi bakalım,” diye dudak büktü Kang Hyuk. Ama içten içe filmin gerçekten çok korkunç olup Ji Ah’nın korkudan kendisine sarılması için dua ediyordu!

Fakat maalesef Ji Ah’nın dediği gibi olmuştu, kız filmi gözünü bile kırpmadan seyrediyordu. Film gerçi çok kötüydü, ama yönetmen hiçbir masraftan kaçınmamış, kan ve vahşet sahnelerini bol tutmuştu. Fakat buna rağmen Ji Ah’nın korktuğu falan yoktu, kız yüzünde en ufak bir ürkme belirtisi olmadan bakıyordu ekrana. Kang Hyuk en gerilimli sahnelerin birinde Ji Ah’yı yan yan süzmeden duramadı; bu kız neden normal bir kız gibi çığlık atıp kendisinin arkasına saklanmıyordu yaaa?! En sonunda dayanamadı, vampirin aniden bir duvarın arkasından fırladığı ve kurbanına saldırdığı sahnede bile Ji Ah’nın kılının kıpırdamadığını görünce:

“Yav sen niye korkmuyorsun?! Sen ne biçim kızsın bee?!” diye patladı.

Ji Ah’ysa gözünü ekrandan ayırıp arkadaşına sırıttı: “Haha, bunlarla mı korkacakmışım, güldürme beni! Ben vampirlerden korkmam bir ke-AYYYYYYYYYYYY!”

Interview with the vampire OST 

Ji Ah’nın lafı yarıda kalırken genç kız korkuyla bir çığlık atıp Kang Hyuk’un kucağına zıpladı! Kang Hyuk durumdan memnun, kocaman sırıttı: “Yaa, hani korkmazdın??” Ama Ji Ah’nın televizyon ekranına değil, tam kendisinin arkasına doğru baktığını anlayınca genç adamın sırtından soğuk terler boşaldı. Ji Ah’nın hâlâ tek kelime edemeden iri iri açılmış gözlerle baktığı şeyi görmek için yavaşça arkasını döndü, ve…

… Min Woo’yu öfkeyle kaşlarını çatmış, onlara bakarken buldu!

Televizyon ekranından sızan loş ışık, Min Woo’nun yüzünde gölgeler yaratıyor, genç adamın yüzüne hayalet, hatta vampir gibi bir ifade veriyordu. Min Woo genizden gelen deruni bir sesle:

“BURDA NE YAPIYORSUNUUUUUUUZZ?!” diye tısladı. “SİZ BENİ UYUTUP FİLM Mİ İZLİYORSUNUZ?!”

Ayaklarını sürüyerek yürüdü, ekranın karşısına geçti. Sonra histerik bir biçimde:

“Hem de korku filmi!” diye bağırdı. “Ben boşuna kabuslarla boğuşmuyormuşum, kesin uykumda bu filmin sesini duyduğum için kabus gördüm! Siz… siz ikiniz var yaa…”

Ji Ah o sırada kendini toparlamıştı, hemen ayağa fırlayıp kendilerini savunmaya girişti:

“Çok özür dileriz efendim, sizi rahatsız etmemek için filmin sesini en kısık seviyede tutmaya çalışmıştık ama yine de hatalıyız, lütfen affedin! Bakın, hemen kapatıyorum!”

Böyle deyip kumandaya uzandı, kapatma düğmesine basmak üzereyken birden Min Woo:

“Dur, bekle bekle!” deyip engel oldu. Ji Ah ve Kang Hyuk şaşkınlıkla durakladılar. Min Woo düşünüyordu. Sonra birden:

“Çivi çiviyi söker, değil mi?” dedi, “Belki de kabuslu geceleri atlatmanın en iyi yolu daha çok korkmaktır! Evet ya!” Elini alnına koydu ve teatral bir biçimde: “Aman Tanrım, bunu nasıl da düşündüm, ben bir dâhi olmalıyım,” diye mırıldandı. Sonra hızlı adımlarla yürüyüp, hâlâ salak salak dikilip ona boş gözlerle bakmakta olan Ji Ah ve Kang Hyuk’un yanına geldi, onların tam ortasına geçti ve ikisinin birden kolundan tutup kendisiyle birlikte kanepeye geri oturttu:

“Çabuk filmi başa sarın bakayım! Hah, evet işte böyle! Filmi en baştan hep birlikte izliyoruz!”

FT Island – Bing bing 

Ji Ah itiraz etmeden kumandanın düğmelerine basıp filmi başa alırken Kang Hyuk’un suratına patronunu dövmek ister gibi bir ifade yerleşmişti. Son beş dakikası kalmış olan bu boktan korku filmini şimdi en baştan seyretmek zorundaydı, üstelik bu Min Woo denen hıyar Ji Ah’ya fazla yakın oturuyordu! Öfkesini elinden geldiğince gizleyip mümkün olan en kibar sesiyle:

“Eee… Efendim, siz öyle rahat mısınız?” dedi, “İsterseniz siz kanepede oturun, Ji Han’la biz yerdeki minderlere geçelim..” Min Woo ise umursamazca elini salladı:

“Gerek yok gerek yok… Hatta böyle daha iyi, siz korkarsanız yanınızda benim olduğumu bilmeniz iyi gelir!”

Kang Hyuk dişlerini gıcırdatırken Ji Ah hafifçe kıkırdadı: Filmden aslında kimin korkacağını tahmin etmek hiç de zor değildi…

Gerçekten de Min Woo korkulu sahnelerin istisnasız hepsinde yerinde bir kez zıpladı! Her seferinde de Ji Ah’nın ya da Kang Hyuk’un kolunu ya da omzunu sıkıyor, bir yandan da: “Sakın korkmayın! Bunlar yalan, hepsi efekt, ben bu filmlerin nasıl çekildiğini biliyorum beee, şu kan zannettiğiniz şey aşı boyası, o yaraları da bilgisayar efektiyle yapıyorlar!” diye gerekli gereksiz bir yığın açıklamada bulunuyordu! Kang Hyuk dişlerinin arasından: “Elbette efendim… Siz daha iyi bilirsiniz tabii…” diye mırıldandığında Ji Ah gene kıkırdamadan edememişti: Bunca yıllık dostunun o ses tonuyla konuşurken aslında: “Sen söylemesen biz anlamayacaktık di mi gerizekâlı??” demek istediğini çok iyi anlamıştı çünkü!

Zavallı Kang Hyuk’un çilesi bununla da bitmiyordu: Min Woo Ji Ah’ya her sarıldığında çocuğu kızdan ayırmak için yeni bir bahane icat etmek zorundaydı! Birkaç sefer: “Min Woo-şi! Acaba siz kanepenin bu tarafına mı geçseniz? Bakın burdaki yastıklara dayanabilirsiniz…” diye ortaya geçme teşebbüsünde bulunmuş, ama Min Woo oralı olmamıştı. Sonra Ji Ah’yı mutfağa göndermeye çabalamış, “Ji Han, baksana, belki Min Woo-şi filmi izlerken patlamış mısır yemek ister!” deyince Min Woo hemen: “Hayır, ben bu saatte hiçbir şey yemiyorum, diyetime uygun değil!” diye itiraz ederek bu yolu da kapatmıştı… Nihayet Min Woo’nun yine tiz bir çığlık atıp: “Annecim!” diyerek Ji Ah’nın boynuna sarıldığı bir sahnede Kang Hyuk artık dayanamadı; öfkeyle ayağa kalktı, Min Woo’nun kollarını kızın boynundan çekti! Min Woo ona yarı şaşkın – yarı kızgın bakınca da en sevimli haliyle gülmeye çabaladı:

“Ahah… Şeyyyy, efendim, Ji Han üç gündür banyo yapmıyor, kokmuştur şimdi o! Siz korkarsanız bana sarılın, hem ben ondan daha kaslıyım, sizi daha iyi korurum!” Böyle deyip kolunu sıktı, pazularını gösterdi. Ji Ah’nın öfkeden gözleri irileşmişti: “Bana kokmuş mu dedi o?!” Min Woo’ysa şaşırsa mı, kızsa mı bilemeden apışıp kalmıştı: Bu… bu çocuk… bu çocuk kendisine asılıyor muydu ne?!

“G-gerek yok,” dedi şaşkınca, bir yandan da Kang Hyuk’u tuhaf tuhaf süzüyordu. Sonra boğazını temizledi, tekrar kanepede dik oturdu. Ama hafifçe Ji Ah’ya doğru kaymadan edemedi: Ne olur ne olmaz, Kang Hyuk’a fazla yaklaşmasa iyi olacaktı…

Kang Hyuk hayalkırıklığı ile içini çektiğinde ise Min Woo yarı gergin, yarı tiksinmiş biçimde ona kısacık bir göz attı: Artık nerdeyse emindi, bu çocuk kendisine âşık olmuştu!

Genç adam derin derin içini çekti: Ah ah… Genç ve yakışıklı bir yıldız için hayat ne kadar da zordu!…

***********************************************

Gyeongbok sarayı o gün heyecanlı bir kalabalığı ağırlıyordu: Tarihi drama “Kökler”in saray sahneleri burada çekilecekti.

“Ne diyorsunuz?! Olamaz! Bu kadar kısa sürede yeni bir oyuncuyu nerden buluruz?!”

Sarayın iç avlusunun bir köşesinde kendisine ayrılmış olan yerde makyajının tamamlanmasını bekleyen Min Woo ve onun başında dikilen Soo Hyun, asistanıyla konuşurken sesi giderek yükselen yönetmen Han’a şaşkınca baktılar. Adam asistanı adeta itip kakarken: “Ajansı arayın, hemen yeni bir oyuncu göndersinler! Hemen! DERHAL!” diye bağırıyordu. Zavallı asistan kızcağız beline kadar eğilip selam verdi, sonra hızla koştururarak uzaklaştı. Yönetmeninse kaşları çatılmış, şişman adam stresten boncuk boncuk terlemişti. Soo Hyun hızlı adımlarla yürüyüp onun yanına geldi:

“Bir problem mi var yönetmen Han?”

Yönetmenin suratı sirke satıyordu. Ama elinden geldiğince kibar olmaya çabalayarak:

“Maalesef öyle, menajer Song,” dedi, “Senaryoda Çin prensesi olarak bir bölümlüğüne konuk oyuncu olacak olan aktris az önce kaza geçirmiş! Hastaneye kaldırmışlar. Ciddi bir şeyi yokmuş ama bacağı kırılmış. Sizin anlayacağınız bugün onun sahnelerini çekmemiz mümkün değil…”

Soo Hyun ciddiyetle kaşlarını çattı: “Fakat… bugün o sahneleri çekip bu bölümü tamamlamanız gerektiğini söylememiş miydiniz? Montaj ve müziklerin eklenmesi ile birlikte yayın gününe ancak yetişir…”

Yönetmen histerik bir biçimde:

“Evet, maalesef öyle!” diye haykırdı, “Bugün çekimi tamamlamamız gerekiyor! Yoksa yayın gününe asla yetiştiremeyeceğiz! Tanrım, ah Tanrım ne yapacağım?!”

Aynı anda yönetmen asistanı kız korka korka iki adamın yanına yaklaştı:

“Şeyyy, efendim… Ajansı aradım, ama…”

“Ama’sı ne?! Çabuk söyle!” diye bağırdı yönetmen. Kızınsa gözleri korku doluydu:

“E-efendim, şey… Tarif ettiğimiz özelliklerde bir bayan oyuncuları varmış ama… ne yazık ki bugün bir reklam filmi çekimindeymiş!”

Yönetmen Han: “NEE?!! Ne yapacağız?! Ah Tanrım ne yapacağız?!” diye bağırırken kız korkuyla karşısında bekliyordu. Bu sırada ikinci yönetmen ve diğer teknik asistanlar da yönetmenin yanına yaklaşmış, adam hepsine birden bağırmaya başlamıştı:

“Bana bakın! Şimdi herkes tüm tanıdıklarına haber versin! Sektördeki bütün cast ajanslarını haberdar edin: Ellerinde yirmi beş-otuz yaşlarında, güzel, alımlı, kibar görünümlü bir bayan oyuncu varsa derhal yollasınlar! Kostümlerin içine sığabilmesi için elli kilodan fazla olmamalı! Boyu da en az bir altmış beş olmalı! Bugün bu oyuncunun bulunması lâzım, anlaşıldı mı?!”

Tüm ekip çil yavrusu gibi dağılırken Soo Hyun kaşlarını çatmış düşünüyordu. Birden, ani bir hareketle yönetmene döndü:

“Yönetmen Han! Bu rol için oyuncunun tecrübeli olup olmaması ne kadar önemli??”

Yönetmen ona şaşkınca baktı: “Pek… pek önemli değil…” dedi, “Ama rolün hakkını verecek kadar güzel ve alımlı bir bayan olması gerekiyor…”

Soo Hyun yeniden gözlerini kıstı. Güzel ve alımlı… Bunlardan pek emin değildi ama makyaj her derde deva olan bir şeydi, değil mi? Menajer kararlı bir biçimde yönetmene döndü:

“Size bu oyuncuyu getireceğim, lütfen siz kostümleri hazırlatın!”

Ve yönetmenin cevabını bile beklemeden hızlı adımlarla yürümeye başladı. Sadece yönetmen değil,  az ileride makyajının tamamlanmasını bekleyen Min Woo da şaşkınlıkla onun arkasından bakakalmışlardı.

Soo Hyun koşar adımlarla iç avludan çıktı, bir yandan da telefonla konuşuyordu: “Evet, bahçe kapısının önüne gel! Hayır, yalnızca sen gel. Çabuk ol!” Sarayın dış duvarlarına doğru yürürken bu işe girişmekle bir hata yapıp yapmadığını düşünüyordu. Belki de kızı büyük bir riske atıyordu, ama… şu kriz anında başka çare yok gibi gözüküyordu.

Sarayın büyük bahçesinden çıkıp dışarıya açılan kapıya doğru ilerlediğinde aradığı kişinin kendisini beklediğini görüp sevinçle gülümsedi. Genç kıza:

“Hayatının sürprizini yaşamaya hazır ol Ji Ah,” dedi. “Bugün Çinli bir prenses oluyorsun!”

Ve Ji Ah’nın şaşkınlıkla açılan ağzını kapatmasına bile fırsat kalmadan kızı kolundan tuttuğu gibi içeri sürükledi.

***********************************************

Chihayafuru ending

Yaklaşık yirmi dakika sonra kızın kostümünü giyip makyajının yapıldığı paravanın önüne gelip seslendi Soo Hyun: “Hazır mısın Ji Ah? Yanına geliyorum!”

Ve kızın cevabını beklemeden paravanı aralayıp içeri daldı. Bir yandan da konuşuyordu: “Rolünün yazılı olduğu senaryo bölümünü sana getirdiler, değil mi? Ne yapacağını-”

Birdenbire lafı yarıda kaldı: Karşısında, prenses kostümü içindeki ağır makyajlı ve saçları postişlerle desteklenmiş genç kız ayağa kalkıp kendisine döndüğünde menajerin gözleri şaşkınlık ve hayranlıkla açıldı.

Aynı anda Min Woo da somurtuk bir suratla kendine ayrılan tahtvâri geniş koltuğa yayılmış, hayranlarından gelen tweet’leri okuyarak neşelenmeye çabalıyordu. Bir figüran eksikliği yüzünden çekimin gecikmesi sinirini bozmuştu; genç kızın kaza geçirmiş olması falan hiç umrunda değildi. Hatta dikkatli olmayıp kaza geçirdiği için prenses rolünü oynayacak olan genç oyuncuya karşı sempatiden çok öfke duyuyordu!

Birden ortalıkta bir hareketlenme oldu, çekim ekibinden genç bir kız gelip:

“Çekime başlıyoruz Min Woo-şi,” dedi. “Buyrun efendim…”

Min Woo gönülsüz bir biçimde kalktı, platoya doğru ilerledi. Bir yandan da umursamazca:

“Prenses rolü için oyuncu buldunuz demek,” dedi. “Kim peki, adı duyulmuş biri mi?”

“Hayır efendim, no name bir oyuncu kendisi,” diye cevapladı asistan. Sonra az ileriyi işaret etti: “Bakın, işte orada!”

Min Woo umursamaz bir tavırla kızın gösterdiği yöne şöyle bir bakış attı. Eski zaman kıyafetleri içerisinde, uzun saçlı genç bir kızın ayakta dikildiğini fark etti.

Tam o anda, prenses rolünü oynayacak olan genç kız, başını ona doğru çevirdi.

Min Woo’nun birden nefesi kesildi! Genç adam olduğu yerde sendelerken düşmemek için yanındaki asistan kıza tutunmak zorunda kaldı. Asistan kız ufak bir çığlık attı: “Min Woo-şi! İyi misiniz efendim??” Ama Min Woo’nun ona cevap verecek hali yoktu. Genç star, şok içinde karşısındaki kıza bakakalmıştı.

Rüyalarında gördüğü kız, prenses kıyafetleri içerisinde karşısında duruyordu!

-Altıncı Bölümün Sonu-

Beşinci Bölüm: “Kariyerin Bitebilir Min Woo!”

Min Woo karşıdan gelip önünde duran orta yaşlı adama bakakalmıştı. Ama hemen kendini toparladı, kaşlarını çattı.

“Burada ne yapıyorsun baba?”

“Bunca zaman sonra beni ilk defa gördüğünde söyleyeceğin ilk laf bu mu?” dedi baba, asık yüzle. Min Woo cevap vermedi. Onun da suratı asılmıştı, az önce Ji Ah’ylayken yüzüne yerleşivermiş olan çocuksu gülümsemenin şimdi izi bile kalmamıştı.

cha kyu won - choi il hwa

“Seninle konuşmamız gerek,” dedi Cha Kyu Won direk konuya girerek. Min Woo gönülsüzce başını salladı. Kapının şifresini girdi, babasına içeri geçmesi için yol verirken olanları şaşkın şaşkın izleyen Ji Ah’ya döndü:

“DVD’lere sonra bakarız, olur mu? Şimdi istersen eve gidebilirsin…”

Ji Ah şaşkınca başını salladı. Min Woo hafifçe gülümser gibi oldu, sonra yüzü yeniden ciddi bir ifade alırken içeri girip kapıyı kapattı.

Cha Kyu Won’sa çoktan içeri girip salondaki koltuklardan birine yerleşmişti bile. Kollarını rahatça koltuğun arkalığına attı, etrafa bakındı:

“Kendine güzel bir ev yapmışsın,” dedi. “Burada tek başına yaşıyorsun, değil mi? Dışarıdaki çocuk şoförün müydü? Çok güzel bir yüzü vardı, demek kendine güzel yüzlü çalışanlar seçiyorsun…”

Min Woo’nunsa muhabbet edecek sabrı yoktu. Sabırsız bir ifadeyle:

“Niye geldin baba?” diye direk konuya girdi. “Beni bir daha görmek istemediğini sanıyordum!”

“İstemiyordum,” dedi baba ağır ağır. “Ama mecbur kaldım. Çünkü istesem de istemesem de tek oğlum sensin… Ve şirketin varisisin!”

Min Woo alayla gülümsedi. Soğuk soğuk:

“Şirketini de paranı da istemediğimi sana söylemiştim,” diye cevap verdi. “Ben kendi paramı zaten kazanıyorum. Ve şirketi yönetmekle ilgilenmiyorum! O yüzden lütfen bir daha bu konuyu açma.”

“APTAL!” diye bağırdı babası birden ve yerinden fırladı. Hızlı adımlarla odayı baştan başa geçip oğlunun karşısına dikildiğinde sinirden elleri titriyordu. Yumruğunu sıkıp Min Woo’nun gözünün önünde salladı:

“Senin bu şımarıklıklarından artık sıkıldım Min Woo! Bunca zamandır sabırla bu saçmalığa bir son vereceğin günü bekliyorum, ama sen hâlâ çocukça işlerle vakit öldürüyorsun! Artık şu aktörlük masalına bir son ver ve Busan’a, aile şirketinde çalışmaya geri dön! Yoksa seni evlatlıktan reddederim!”

Kyu Won’un son sözleri bir an havada asılı kaldı sanki: “Seni evlatlıktan reddederim!”

Ancak Min Woo hiç etkilenmemişti, aksine yüz hatları iyice sertleşmiş bir biçimde:

“Öyle mi?” dedi. “Pekala… O zaman git istediğin gibi yap baba!”

Kyu Won’un sıkılmış yumrukları titremeye başladı. Yaşlı adam dişlerinin arasından fısıldadı:

“Bu söylediklerine çok pişman olacaksın! Günün birinde yaşlanıp eski popülerliğini kaybettiğin zaman ne olacağını hiç düşünmüyorsun değil mi aptal?? Bugün benimle Busan’a geri dönmeyi kabul etmediğin için çok ama çok pişman olacaksın!!!”

“Güle güle baba,” dedi Min Woo ve gitti, kapıyı açtı. Kyu Won ona ölümcül bakışlarından birini atıp çekip gitti.

Min Woo onun gidişinden sonra kendini salondaki kanepelerden birine attı. Ellerini yüzüne kapattı, bir süre öyle kaldı. İçinde acı bir his vardı. Buruk bir his… Büyük bir gönül kırıklığı…

“Anne… Anneciğim!”

Şimdi yeniden o küçük çocuğu hatırlıyordu: Bir hata yaptığında yalnız başına kocaman karanlık bir odaya kapatılan ve saatlerce çıkarılmayan o çocuğu… Küçücük, çaresiz… Babası, kendisinden güçlü ve disiplinli bir genç yetiştirmek için en ufak hatasında bile gözünü kırpmadan onu ceza odasına kapattırırdı; zavallı küçücük Min Woo aç bilaç geçirdiği o uzun gecelerde korku ve özlemle hiç gelmeyecek olan annesinin adını sayıklayarak, ağlayarak uykuya dalardı…

Min Woo acı acı güldü: Babası kendisini hiç sevmemişti… Onun ne istediğini bile sormamıştı… Tek istediği, kendine layık bir evlat yetiştirmekti. Ve bu evlat, bir aktör değildi!

Evet, biliyordu; babası onun aktörlük tutkusunu hiçbir zaman kabullenmemişti… Ama Min Woo da bundan başka bir yaşam biçimi düşünemiyordu. Belki de yıllar boyunca babası da bir gün onu anlar, aktörlükten asla vazgeçemeyeceğini kabul eder diye umut etmişti içten içe… Ama Min Woo şimdi içinde büyük bir hüzün ve kırgınlıkla anlıyordu ki bu umut asla gerçeğe dönüşmeyecekti…

Kyu Won’sa bir hışımla evden çıkmış, az ileride bekleyen arabasına binmişti. Yaşlı adamın gözleri avcı bir şahin gibi bakıyordu, öfkesinden kesik kesik soluyordu. Oğlu olacak o soytarıya haddini bildirmeliydi! Bir an durdu, sonra sert bir hareketle telefonunu çıkardı. Bir numarayı tuşladı ve karşıdakine:

“Alo? Bana bir reklam çekimi skandalından bahsetmiştin, değil mi?” dedi. “Parası mühim değil, o görüntüleri istiyorum!”

Ve dişlerini sıktı: Oğlu, kendisine itaat etmemenin cezasını şöhretini kaybederek ödeyecekti!

 ****************************************************

316 – All about you

Kang Hyuk dükkanda tek başına oturmuş, dalgınca önüne açtığı kitabı okuyordu.

“İnsan her şeyi elinde tutamaz hiçbir zaman

Ne gücünü, ne güçsüzlüğünü, ne de yüreğini

Ve açtım derken kollarını, bir haç olur gölgesi

Ve sarıldım derken mutluluğuna, parçalar o her şeyi

Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an

Mutlu aşk yoktur…”

Genç adam hüzünle gözlerini okuduğu satırlardan kaldırdı. Dalgın dalgın, masasının üzerinde yuvarlak bir cam fanusta mutluluk içinde yüzen iki Japon balığına baktı. Ji Ah’nın bir önceki işinden kovulduğu gün elinde bir poşet içinde getirip dükkanına bıraktığı iki balık…

“Mutlu aşk yoktur diyor şair, sizce de öyle mi Kang, Ji?” diye mırıldandı. Sonra kendi sorusunu kendi cevapladı: “Ama tabii sizin tuzunuz kuru! Birbirinizi bulmuşsunuz, yemeğiniz de veriliyor, hayattan daha ne istersiniz ki? Değil mi? Söylesenize!” Akvaryumun camına tık tık vurdu. Sonra bir an durdu, ve kendi kendine güldü:

“Şu halime bak… Artık balıklarla dertleşiyorum…”

Gülümsemesi yavaş yavaş silinirken, dalgın gözlerle bir süre balıkları izledi. Aklında binlerce şey uçuşuyordu: Ji Ah’nın Cha Min Woo’nun yanında çalışıyor olması kafasına takılmıştı. İtiraf etmek zor olsa da, korkuyordu Kang Hyuk: O yaldızlı dünyanın Ji Ah’yı içine çekmesinden korkuyordu. Tamam, Ji Ah hiçbir zaman kolayca gözü boyanan aptal bir kız olmamıştı, ama yine de… Sonuçta Ji Ah çok güzel bir kızdı, eğer birisi onu keşfeder ve bir filmde falan oynarsa, belki de…

“Aaah, ne saçmalıyorum ben??” deyip kafasını iki yana salladı Kang Hyuk. Sonra hafifçe kafasına vurup güldü: “İyice uçtun sen oğlum! İki dakkada senaryo yazdın! Ji Ah aktris olursa sen de senarist olarak kariyer yapabilirsin!”

Kendi kendine biraz güldü, kendini boşuna endişelendiğine ikna etmeye çabaladı. Ama… olmadı.

İnsan kendine yalan söyleyemiyordu işte…

Kang Hyuk yüreğindeki o şüpheyi, “bana neden doğruyu söylemedi??” sorusunu aklından çıkarıp atamadı bir türlü… Sonra yeniden, dalgın gözlerini önündeki satırlara çevirdi. “Güzel aşkım, tatlı aşkım, kanayan yaram benim…” diyordu Aragon yıllar ötesinden. “İçimde taşırım seni, yaralı bir kuş gibi. Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri; ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri; ve hemen can verdiler iri gözlerin için… Mutlu aşk yoktur…”

Mutlu aşk yoktur…

 ****************************************************

O sırada Ji Ah, Min Woo’nun evinin dışında soğukta dikiliyor, tereddüt içinde içeri girip girmemeyi düşünüyordu. Min Woo’nun babasının bir hışımla çekip gittiğini gördüğünde kendisi de arabaya binmiş, eve gitmek üzereydi. Ama o sahneye şahit olunca ters giden bir şeyler olduğunu anlamıştı. Arabadan indi, merakla evin kapısına kadar geldi. Cam kapıdan içeriyi görebiliyordu. Min Woo büyük salondaki beyaz kanepeye oturmuş, ellerini yüzüne kapamış, öylece duruyordu. Ji Ah tam beş dakikadır böyle dikilip onu izlediği halde bu duruşunu bozmamıştı.

“Böyle soğukta ne yapıyorsun?? İçeri girsene!”

Ji Ah arkasından gelen sesle yerinde zıpladı. Hemen arkasına döndü. Soo Hyun şaşkınca ona bakıyordu.

“N’oldu, bir şey mi var?” dedi merakla. Ji Ah kekeleyerek:

“Şeyy, evet, bir şey oldu,” diye cevap verdi, “Min Woo-şi’nin babası geldi. İçeride kısacık kaldı, sonra öfkeyle çıkıp gitti. Min Woo-şi ise o zamandan beri öylece oturuyor…”

Soo Hyun’un yüzü kasıldı. Hızlı adımlarla geldi, kapının şifresini girdi. Kapı açılıp içeri girince doğrudan Min Woo’nun yanına yöneldi:

“Min Woo! İyi misin oğlum? Kyu Won-şi’yle kavga mı ettiniz?”

Min Woo ellerini yüzünden çekti. Genç adamın çok yorgun bir hali vardı. Hafifçe başını salladı. Soo Hyun endişeyle:

“Ne oldu?” diye sorunca da omuz silkti:

“Her zamanki şeyler işte… Busan’a dönüp aile şirketinin başına geçmemi istiyor… Yalnız bu sefer çok ciddiydi: Gitmezsem evlatlıktan reddetmekle tehdit etti beni!

Soo Hyun bir an bir şey demeden durdu. Sonra usulca:

“Ee, ne yapacaksın?” diye sordu. “Gidecek misin yoksa?”

Min Woo kesik kesik güldü. “Saçmalama Hyung, ben şirket yönetmekten ne anlarım? Üniversiteyi ilk sınıfta bıraktığımı unuttun galiba!”

Sonra derin bir nefes aldı, ayağa kalktı. Bu sırada yüz ifadesi biraz da olsa düzelmişti. Hafifçe gülümseyerek Soo Hyun’a baktı:

“Ben gidip biraz uyusam iyi olacak… Yarın yine çekimler var, biliyorsun…” Yukarı, odasına doğru yürümeye başlarken Soo Hyun arkasından bağırdı: “Babanla benim konuşmamı ister misin? Bu meseleyi daha sonra, yeni dramanın çekimleri bittikten sonra tartışmak istediğini söyleyebilirim istersen!”

“Gerek yok,” dedi Min Woo elini umursamazca sallayarak. “Tartışacak bir şey yok… Benim yaşam biçimimi kabul edemiyorsa, bu onun sorunu…” Ve ağır adımlarla yürüyüp odasına çıktı.

Soo Hyun onun gidişini gözleriyle takip ederken endişeli görünüyordu. Genç çocuk odasına girip gözden kaybolunca Soo Hyun da arkasını döndü, ve hâlâ kapıda dikilmekte olan Ji Ah’yla göz göze geldi.

“Sen gitmedin demek…” diye mırıldandı menajer. Sonra aklına gelen fikrin heyecanıyla ekledi: “Bu akşam evine gitme. Min Woo’yla kal, bir ihtiyacı olur ya da babası geri dönerse bana hemen haber ver, tamam mı?”

Ji Ah şaşkınca başını salladı. Soo Hyun içi rahatlamış bir biçimde ona hafifçe gülümsedi ve gitmek üzere hazırlandı. Kapıdan çıkarken, birden genç kız:

“Soo Hyun-şi!” dedi, “Min Woo-şi’nin babasıyla arasındaki mesele nedir?”

Soo Hyun kaşlarını çatıp ona bakınca da yanlış anlaşılma korkusuyla çabuk çabuk ekledi: “Ö-özür dilerim, her şeye burnunu sokan meraklı magazin muhabirleri gibi göründüğümün farkındayım, ama Min Woo-şi babasını birdenbire karşısında görünce çok tuhaf oldu… Ve yalnızca birkaç dakikacık konuştukları halde nasıl moralinin bozulduğunu siz de gördünüz! Ben… ben yalnızca ona…” Genç kızın sesi hafifledi, utanarak tamamladı sözünü: “ona daha fazla yardımcı olabilmek istiyorum…”

Soo Hyun gözlerini kısıp süzdü Ji Ah’yı. Kız gerçekten de Min Woo için üzülmüş gibi görünüyordu. Soo Hyun birlikte geçirdikleri sürede kızın Min Woo’ya öyle aman aman bir hayranlık beslemediğini, hatta onu sık sık katlanılmaz bulduğunu anlamıştı; o yüzden şimdi onun ilk defa Min Woo için gerçekten endişelendiğini görünce kendisi de yumuşadı. Ji Ah’ya açık yüreklilikle cevap verdi:

“Min Woo’nun babasıyla arası hiçbir zaman iyi olmadı. Min Woo ailesinin tek çocuğu, annesi o çok küçükken ölmüş… Babası ise ona pek sevgi dolu davranmamış. Min Woo’yu kendi soyunu yürütecek, şirketini devralacak bir varis olarak görmüş, hepsi bu.” Soo Hyun acı acı gülümsedi: “Ama Min Woo’muzun sevilmeye ne kadar aç bir çocuk olduğunu sen de anlamışsındır: O boşuna aktörlüğü seçmedi, çünkü ne kadar çok sevilse de ona az gelir, anti-fan’larının bile kendisini sevmesini ister o! Babasının azıcık sevgisiyle yetinebilecek biri değildir yani… İşte meselenin özü bu, agaşi.”

Ji Ah anlıyorum dercesine başını salladı. Genç kızın boğazına bir yumru oturmuştu: Şimdiye dek hep şımarık bir star olarak gördüğü Min Woo’nun bu çocuksu hallerinin altında sevilmemiş çocuk kompleksi olduğunu ilk kez fark ediyordu…

“Neyse işte…” dedi Soo Hyun ve çıkmak üzere kapıya yönelirken: “O zaman Min Woo sana emanet,” dedi kıza. “Bir şey olursa beni hemen ara.”

“Tamam efendim, siz merak etmeyin,” dedi Ji Ah saygılı bir biçimde. Soo Hyun hafifçe gülümseyerek ona bir baş selamı verdi ve gönül rahatlığıyla evden çıktı.

Ji Ah ise bir süre öylece, olduğu yerde durdu, başını kaldırıp Min Woo’nun odasına baktı. Oda karanlıktı. Belki de Min Woo çoktan uykuya dalmıştı. Genç kız bir süre karanlık odaya baktı, sonra yavaşça yürüyüp geçti, kanepelerden birine oturdu.

****************************************************

David Arkenstone – Lady of the Lake

Ormanın derinliklerinde onu beklerken titriyordum. Hava soğuk olduğundan değil. Heyecandan. Onu yeniden görecek olmanın sevincinden.

Panayırdaki o günden beri aklımda yalnızca o vardı. O, ve güzel gözleri… Göz göze geldiğimiz o an’ın anısı aklımdan bir türlü çıkmıyordu.

Günlerce bastığım yeri bilmeden gezmiştim. Aklımı başka hiçbir şeye veremiyordum. Yalnızca, o… Hep, o… Prens Song Yoo’nun ikinci kızı… He Ran…

İsmi “orkide çiçeği” anlamına geliyordu. Onun o zarif ve güzel hallerine ne kadar da yakışan bir isimdi bu! Kalbim “He Ran… He Ran…” diye çarpar olmuştu sanki; dudaklarımda bir dua gibi sürekli o iki heceyi mırıldanıyordum: He Ran…

Nihayet dayanamamış, ona bir mektup yazmıştım. Gecelerce düşünüp defalarca baştan başladığım, bir türlü içimdekileri ifade edemediğim bir mektup… Ona bu mektubu vermesi için yanımdaki hizmetçi kızlardan birini gönderdiğimde saatler boyunca odada bir o tarafa bir bu tarafa yürüyüp durmuştum. En sonunda hizmetçi kız geldiğinde heyecandan ellerine yapışmıştım: “Ne oldu?? Ne dedi??” Kızsa koynundan bir başka mektup çıkarmıştı. Parçalar gibi açmıştım ve kâğıtta yazılı tek bir satırı içer gibi okumuştum: “Yarın güneş batarken Hunchai Ormanında, pınarın yanında.” Bu kadar… Bu kadarcık yazmıştı! Ama içime güneş ışığı gibi doğmuştu bu sözler. Sabahı zor etmiştim.

Ve şimdi, dediği yerde bekliyordum. Kalbim güm güm atarak, onun gelmesini bekliyordum.

Birden ufak ayak sesleri duyuldu. Kulak kesildim. Acaba o mu…

Ve az ileride çalıların arasında mavi bir pelerin göründü. Olduğum yere sindim, beklemeye başladım.

Pelerinli kız yüzünü açıp merakla çevresine bakındığında derin bir nefes aldım: O’ydu, evet o! Kalbimin gümbürtüsünü kulaklarımda duyarken saklandığım yerden çıktım, yavaşça ona yaklaştım. Yumuşak bir sesle:

“He-Ran-şi… Hoşgeldiniz…” dedim.

He Ran heyecanla arkasını döndü. Göz göze geldik. Onun da gözlerinde yakalanma korkusunu ve yüreğindeki büyük heyecanı okudum. Hafifçe gülümsedi.

“Hoşbulduk… Jong Hwa-şi…” diye cevapladı.

Ömrümde duyduğum en tatlı sesti bu. Kana kana içmek ister gibi hafifçe gözlerimi kapadım.

Gözlerimi yeniden açtığımda, bana gülümseyerek bakan o gözleri gördüm. Ve anladım:

Br ömür boyu bu gözleri görmek, bu sesi duymak için her şeyi yapmaya razıydım…

****************************************************

Min Woo ter içinde uyandı! Gözleri faltaşı gibi açık, tavana bakakaldı. Gerçek ve rüya yine birbirine karışmıştı.

Genç adam, bir refleks gibi sağ elini kalbinin üzerine götürdü: Az önce rüyada hissettiği o can yakıcı, o sarsıcı, ama o çok güzel duyguyu hâlâ yüreğinde duyabiliyordu.

Aşk… bu muydu?

Hâlâ gördüğü rüyanın tesiriyle titrerken yataktan yavaşça doğrulup baş ucundaki saate baktı: 2 buçuk… Sadece iki saat uyumuştu.

Yavaşça kalktı, sallanan adımlarla odadan çıktı. Mutfağa inmek üzere merdivenlere geldiğinde şaşkınca durakladı:

Suzy – A Lot of Tears

Aşağıda, salondaki kanepelerin birinde, Ji Ah oturur vaziyette uyukluyordu. Arada bir başı omzuna düşüyor, Ji Ah gözlerini bile açmadan başını yeniden dikleştiriyordu, ama on saniye sonra yine kayıyordu o baş. Min Woo bir süre yarı gülümser yarı acır vaziyette onu seyretti. Şoförünün gitmeyip geceyi burada geçirmesi, hem de bunu kendisinin bir insanın varlığına böyle ihtiyacı olduğu bir gecede yapmış olması yüreğini ısıtmıştı. Min Woo Ji Ah’yı izledikçe az önce içine düşen büyük korkunun yavaş yavaş geçtiğini, kalp atışlarının normale döndüğünü hissediyordu.

Bir süre öylece merdivenlerde dikildi. Sonra ani bir kararla döndü, odasına gidip bir battaniye aldı. Tekrar dönüp çocuğu uyandırmaktan korkar gibi parmak uçlarına basa basa merdivenlerden indi, onun baş ucuna kadar geldi. Battaniyeyi üzerine yavaşça bıraktı. Ama hemen gitmedi, bir an başında durup uyuyan çocuğu seyretti.

Ji Ah’nın ağzı hafifçe aralıktı, kız derin nefeslerle uyuyordu. Min Woo onun ne kadar beyaz ve pürüzsüz bir teni olduğunu hayranlık, hatta kıskançlıkla fark etti: Kendisi her gün BB Cream sürmeden evden çıkmadığı halde bu kadar güzel bir cildi yoktu. “Resmen kız gibi,” diye düşündü Min Woo, “Ji Han, sen kız olsan bayaa güzel olurmuşsun!”

Birden, gözünün önünde çakan bir flaşla rüyasındaki kızı hatırladı: Onun da tıpkı böyle bir teni, hatta böyle dudakları vardı ve…

Ancak Min Woo’nun daha fazla düşünmesine fırsat kalmadan birden Ji Ah’nın gözleri açıldı ve genç kız başında patronunu görür görmez heyecanla toparlandı. Min Woo’ysa bir an refleksle ellerini yüzünün önünde siper etmişti: Ji Han’ın birdenbire uyandırılınca çok vahşi olabildiğini geçmişteki acı tecrübelerinden biliyordu!

“Min Woo-şi, şey, ben… Soo Hyun-şi kalmamı istedi, ben o yüzden şe’ettim…” diye çabuk çabuk açıklamaya girişti Ji Ah. Min Woo hafifçe öksürdü, ellerini indirirken cool görünmeye çalışarak:

“Öhöm, tamam iyi etmişsin,” dedi. “Yalnız niye içeri geçmedin? Hizmetçi odalarından birinde kalabilirdin…”

“Uyanıp da bir şeye ihtiyacınız olursa size hizmet etmek için burada beklemiştim,” dedi Ji Ah esneyerek. “Ama maalesef uyuyakalmışım, kusura bakmayın.”

Min Woo bir an durakladı. Hafifçe yutkundu. Sonra duygulandığını saklamak ister gibi umursamaz bir sesle:

“Madem öyle, bana bir yeşil çay yaparsan içerim,” dedi. “Zaten gördüğüm kabustan sonra kolay kolay uyuyabileceğimi sanmıyorum…”

“Kabus mu?” Ji Ah şaşkın, biraz da kaygılı bir biçimde baktı ona. Sonra birden yerinden fırladı, mutfağa koştururken: “Ben hemen çayınızı yapıp geliyorum, lütfen bekleyin,” diye bağırdı.

Gerçekten de aradan üç dakika bile geçmeden elinde dumanı tüten bir bardak yeşil çayla geri döndü ve bardağı Min Woo’ya uzatırken:

“Eğer isterseniz gördüğünüz rüyayı bana anlatabilirsiniz,” dedi. “Bazen korkunç rüyaları anlatmak insanı rahatlatır…”

“Haha, şoförden sonra psikologum da mı olmaya karar verdin Ji Han?” diye güldü Min Woo. Ji Ah’ysa sırıttı:

“İyi bir çalışan, her konuda patronunun eli ayağı olmalıdır efendim!”

Min Woo şaşkınca ona bakınca da gülmeye başladı: “Unuttunuz mu? Bunlar kendi sözleriniz!”

“Aaa… Doğru ya…” dedi Min Woo şaşkınca. Sonra boğazını temizledi: “Öhömm… Tabii, dediklerimin arkasındayım! Aferin Ji Han, sen iyi bir çalışansın!”

Ji Ah sırıttı, sonra: “O zaman anlatın bana, sizi bu kadar korkutan şey neydi?” diye sordu tatlılıkla. Genç kız gerçekten de patronuna yardımcı olabilmek istiyordu; o akşam olanlar ve Min Woo’nun yalnız geçen çocukluğunu öğrenmiş olmak Ji Ah’yı gerçekten üzmüştü.

Ama Min Woo kendini bu kadar kolaylıkla açabilecek değildi. Gördüğü sayko rüyaları psikologuna anlatması bile aylarını almıştı! Şimdi hayranlığını yeni yeni kazanmaya başladığı şoförüne karşı rezil olmak istemedi, onun kendisini deli zannedeceğinden korktu.

“Boşver, önemli değil,” dedi. “Rüya işte… Akşam biraz moralim bozuldu, o yüzden bilinçaltımdaki huzursuzluklar bana kabus olarak geri döndü sanırım…”

Ji Ah “yaa…” dedi üzüntüyle. Min Woo babasıyla olan tartışmadan zannettiğinden de çok etkilenmişti anlaşılan… Genç kız, “bu çocuğun bu kadar hassas olacağına hayatta inanmazdım…” diye geçirdi içinden. Bir an kararsızca durakladı, sonra usulca:

“Babanız… sizi çok mu üzdü?” diye sordu.

Min Woo belli belirsiz gülümsedi, ve hafifçe omuz silkti:

“Yoo, aslında üzmedi…” diye cevap verdi. “Yani yeni bir şey değil; zaten aramızda hep var olan bir sürtüşmeydi bu… Sanırım… Hımm, sanırım sorun, ikimizin hayattan beklentilerinin birbirinden çok farklı olmasından kaynaklanıyor…” Gülümseyerek şoförüne baktı: “Ben aktörlüğü gerçekten seviyorum Ji Han. Bu işi çok seviyorum ve bırakmaya niyetim yok! Ama babam…” Bir an durakladı, sonra acı bir gülümsemeyle tamamladı sözünü: “Babam beni de, sanatımı da hiç iplemiyor! Ona kalırsa boş işlerle uğraşan soytarının tekiyim! Onun değer verdiği tek şey bol sıfırlı anlaşmalar, ihracat, ithalat, faizler, bonolar! Ama ben de bunlarla uğraşamıyorum, boğuluyorum işte!”

Genç çocuk birden soluk soluğa durdu. Kendini fazla kaptırmış, anlattıkça anlatmıştı. Göz ucuyla yanında oturan Ji Ah’ya baktı. Onu sıkmış mıydı acaba?

Ama Ji Ah sıkılmış gibi görünmüyordu. Hayır, sıkılmış olmaktan çok, gerçekten üzülmüş gibi görünüyordu. Dudakları hafif hüzünlü bir gülümsemeyle büküldü:

“Anlıyorum…” dedi yavaşça.

“Anlıyorum…” Tek bir sözcük.. Ama Min Woo kalbinden vurulmuş gibi oldu. Şaşkınca başını çevirdi ve Ji Ah’yla göz göze geldi. Genç kız ona sevecen, şefkat dolu bakışlarla bakıyordu. Min Woo bir an bu bakışlara takılı kaldı sanki. Gözlerini karşısındaki güzel gözlerden alamazken hayret içinde:

“Ben…” diye söze başladı. Ama dudakları kurumuştu. Sarsak bir biçimde gözlerini kaçırdı, düşüncelerini toparlamak ister gibi elindeki çaydan bir yudum aldı. Sonra kaçamak bir biçimde: “Neyse ya, baba-oğul arasında olan şeyler işte…” dedi, “Sen boşver, takma bunları. Ben de takmıyorum zaten, ahah…”

Bunu deyip birdenbire ayağa kalktı. Ji Ah’yla göz göze gelmemeye çalışarak:

“Neyse, ben gidip yatayım,” dedi. “Sen de geç içeride yat. Yarın erkenden sete gideceğiz, unuttun mu? Hadi iyi geceler!”

Ve kaçar gibi hızlı adımlarla çıktı merdivenlerden. Ji Ah öylece bakakalmıştı. Genç kız kaygıyla dudaklarını ısırdı: Hay Allah, çocuğun fazla mı üzerine gitmişti acaba? Evet evet, öyle olmuş olmalıydı, Min Woo belki de onun her şeye burnunu sokan bir insan olduğunu düşünecekti. Halbuki Ji Ah sadece yardım etmek istemişti. Genç kız hayalkırıklığıyla ağır ağır kanepeden kalktı, içeri odaya geçti…

Fatih Erdemci – Ben Ölmeden Önce

Min Woo ise kendi odasında yatağa yatmış, gözlerini tavana dikmiş, düşünüyordu. Ji Ah’nın şefkatli bakışları, tatlı yüzü aklından çıkmıyordu… “Anlıyorum…” demişti. Ve Min Woo, onun gerçekten anladığını hissetmişti.

Genç adam yutkundu: Göğsüne bir ağırlık oturmuş gibi hissediyordu. Az önceki kısacık dertleşmeyle, kendisini anlayan, onu yürekten seven ve destekleyen bir insanın varlığına ne kadar çok ihtiyacı olduğunu anlayıvermişti.

“Bu kadar mı yalnızım ben…” diye mırıldandı acıyla. “Ben… milyonlarca hayranı olan genç idol Cha Min Woo! Bu kadar mı…”

Sol gözünden bir damla yaş süzüldü…

****************************************************

Hyo Rim aynadaki görüntüsünü uzun uzun süzdü: Yüzünde saatlerdir bozulmamış kusursuz bir makyaj vardı. Genç kız her zamanki gibi nefes kesici görünüyordu.

Ama… ama yanlış bir şeyler vardı bu görüntüde. Olmaması gereken bir şey.

Hyo Rim uzun uzun kendine baktı, yanlışı bulmaya çalıştı. Az önce bir moda çekiminden yeni çıkmıştı. Saatlerce spot ışıklarının altında kalmaktan dolayı terlemiş, yorulmuştu. Ama genç kız sorunun bu olmadığına karar verdi. Başka bir şey vardı, başka bir yanlışlık…

“Mutsuzsun, yanlış olan bu,” dedi beyninde bir ses.

Genç kız nefesini tuttu. Galiba… doğruydu. Hüzünle aynadaki güzel kıza baktı. Bu görüntü, bu şöhret, bu para… Hiçbiri iç huzurunun yerini tutmuyordu gerçekten…

“Ben… nasıl mutlu olacağım peki?” diye fısıldadı kendi görüntüsüne, sanki aynadaki aksi cevap verebilecekmiş gibi. Aynadaki kız da ona hüzünlü gözlerle baktı yalnızca…

Hyo Rim dalgın gözlerini beyaz duvara dikti, düşünmeye başladı. Mutlu olduğu bir zamanı anımsamaya çalışıyordu. Çocukken mutluydu… galiba. Genç kız sıkıntıyla dudaklarını ısırdı, bunu bile kesin olarak hatırlayamıyordu! Aslında çocukluğuna dair en çok hatırladığı şey, birinden çıkıp diğerine koşturduğu binicilik, piyano, yüzme, tenis dersleri, ve annesinin sık sık elinden tutup götürdüğü seçmelerdi. Ve herkesin kendisine hayran hayran bakması.

“Ne kadar güzel bir kız çocuğu!”

“Büyüyünce çok canlar yakacak, kesin!”

Annesi kızıyla övünerek gülümserken Hyo Rim de mutlu olurdu: Annesini mutlu edebildiği için mutlu olurdu.

Ve birbiri ardına gelen reklam filmleri, dizilerdeki ufak tefek çocuk oyuncu rolleri, hatta bir ara bir kız grubunda şarkı söylemesi… Ama asıl ününü on yedi yaşındayken ünlü aktör So Ji Sub’ın bir dizisinde onun kardeşi rolünü oynayarak yapmıştı. Sonra da önü açılmış, ününe ün katmıştı işte… Ve o günden beri hiç durmaksızın çalışıyordu…

Hyo Rim hüzünle gülümsedi: On yedi yaşından beri, yoo hayır, annesi onu ilk audition’ına götürdüğünden beri çalışıyor, çalışıyordu… Tatil nedir bilmeden, çalışmak dışında bir şey bilmeden çalışıyordu. Hobi olarak yaptığı şeyleri de sevdiği için yapıyor değildi; annesi “belki tarihi bir drama çekersin, lazım olur” diye at binmeye, “şarkıcılık kariyerin için gerekebilir, hem de müzikal dizilerde oynama şansın artar” diyerek piyanoya devam etmesini istemişti. Tenise de kilosunu korumak için devam ediyordu. Hyo Rim birden: “Tanrım, ben kendim için, kendi zevkim için hiç mi bir şey yapmadım?!” diye çığlık attı içinden! Ve o anda, acıyla hatırladı.

Yapmıştı… Kendi istediği için… sadece mutlu olmak istediği için bir şey yapmıştı:

Aşık olmuştu…

Genç kız acıyla yutkundu. Ağlamamak için kendini öyle zor tutuyordu ki boğazı acıyordu. Hayatının en güzel… ve en acı günlerini düşündü. Üç sene önceki o kısacık üç ayı…

“Hyo Rim-şi, felaket! Parfüm reklamı görüntüleriniz internete sızmış!”

Birdenbire fırtına gibi kapıyı çarpıp içeri giren asistanının sözleriyle daldığı hayallerden ışık hızıyla ayrıldı Hyo Rim. Gözlerini açıp kıza baktı:

“Ne? Nasıl?”

Asistan kız bir şey söylemek yerine telaş ve endişe ile telefonunu gösterdi: İnternette bir paylaşım sitesine Hyo Rim’in Min Woo’yla olan reklam çekiminde Min Woo tarafından düşürüldüğü, başına boya tenekelerinin geçtiği sahnenin videosu konmuştu!

“OLAMAZ!!” Hyo Rim kızın elinden kapar gibi aldı telefonu! Videoyu baştan oynatırken dudaklarını öyle çok ısırıyordu ki alt dudağı kanamaya başlamıştı. Videoda tüm olan bitenin açıkça anlaşıldığını öfke ve dehşetle fark etti. Kendi sesi “SENİ ÖLDÜRÜCEEEEM! SEN BİTTİN PİSLİK HERİFFF!!!” diye bağırışı olanca açıklığıyla işitiliyordu!

Üstelik videonun altındaki yorumlar her şeyden beterdi: Hyo Rim titreyen ellerle aşağı indiğinde “Hyo Rim çıldırmış! Tam bir manyak!” “Min Woo kızı nasıl da rezil etmiş!” “Bu ikisi arkadaş görünüyorlardı ama birbirlerinden nefret ediyorlar. İkiyüzlü ünlüler!” yazan yorumları gördü ve birden gözlerinin karardığını hissetti. Asistan kız:

“Hyo Rim-şi! İyi misiniz efendim?? Hyo Rim-şi!” diye çığlıklar atarken Hyo Rim sandalyesine çöküp fenalaşmıştı…

****************************************************

FT Island – Boy Meets Girl 

Kang Hyuk dükkanını kapatmış, dalgın adımlarla yürüyordu. Evde yiyecek bir şey yoktu, genç adam büyük şehri bırakıp köye göç etmiş olan ailesini (özellikle anne yemeklerini!) feci halde özleyerek hazır ramen almak üzere marketin yolunu tutmuştu.

Henüz birkaç adım atmıştı ki, tam önünden hızla geçen bir Mustang dikkatini çekti: Bu mahallede böyle lüks arabalara pek rastlanmazdı. Genç adamın meraklı bakışları altında araba az ileride kırmızı ışıkta durdu.

Kang Hyuk birden büyük bir şok içinde nefesini tuttu: Ji Ah!

Arabanın şoför koltuğundaki kişi, Ji Ah’ydı!

Kang Hyuk sadece bir saniye durakladı. Sonra büyük bir hızla gerisin geri dönüp koşmaya başladı! Kendi arabasına atlayıp arabayı çalıştırması on saniye bile almamıştı.

Köşeyi dönünce, az önce Mustang’i gördüğü ışıkların yeşile henüz dönmüş olduğunu gördü ve gazı kökledi: Işık sarıya dönerken yetişip geçti, az ileride ana caddeye çıkmış olan Mustang’in peşine takıldı.

İki araba yarım saate yakın trafikte ard arda yol aldılar. Kang Hyuk her ihtimale karşın öndeki arabayla arasında bir-iki araba olmasına özen gösteriyordu. Genç adam dişlerini sıkmış, kaşlarını çatmıştı: Ji Ah’nın bu lüks arabanın içinde ne işi vardı?! Yoksa gerçekten de… Sun Ah’nın söyledikleri doğru muydu?!

Kang Hyuk’un endişelerini haklı çıkarma pahasına Ji Ah’nın kullandığı spor araba Seul’ün en lüks semtlerinden birinde devasa bir malikanenin girişinde durdu. Genç kız bir kart kullanıp malikanenin bahçe kapısını açtı, araba içeri girip gözden kayboldu. Kang Hyuk’sa sokağın tam karşısına park etti kendi mütevazi arabasını. Ve arabadan inip kararlı adımlarla sokağı boydan boya geçti, Çenesi kasılmış, yumruklarını sıkmış halde, Ji Ah’nın girdiği evin kapısında durakladı.

O sırada Ji Ah arabayı garaja çekmiş, evin kapısının şifresini girip açılan cam kapıdan içeri girmişti. İçeri adımını atar atmaz yukarı odadan Min Woo seslendi:

“Ji Haaaaan! Sen misin? İstediğim yosunu getirdin mi?”

“Evet efendim, getirdim, şimdi cilt maskenize ekliyorum!” diye bağırdı Ji Ah da. Min Woo yine: “Harika! Bu yosun benim cildime çok iyi geliyor, pahalı ama parasının hakkını veriyor!” diye bağırdı yukarıdan. Ji Ah kendi kendine sırıttı: Min Woo’nun kendisine aldırmak istediği lüks mağazadaki yosunun aynısını kendi mahallesinde, hem de yirmide bir fiyatına bulduğunu genç stara söylememekle iyi etmişti; Min Woo safı iki yosunun aynı olduğuna hayatta inanmaz, gider zorla pahalı olanı aldırırdı! Ji Ah esefle başını iki yana salladı: “Tamam yetenekli ve çok para kazanıyor, ama para idare etme işinden hiç anlamıyor…” Ve gururla gerindi: “Neyse ki benim gibi akıllı bir şoförü var! Yoksa… finans asistanı mı demeliyim?!”

Genç kız kendi kendine gülümseyerek patronunun cilt maskesini hazırlamaya devam ederken birden mutfak camında ufak bir tıkırtı duyuldu, Ji Ah ilgisizce o yöne döndü. Ancak döner dönmez, genç kızın gözleri hayretle irileşti:

Kang Hyuk!

Kang Hyuk pencerenin dışında dikiliyor, kaşlarını çatmış ona bakıyordu!

Ji Ah hemen elindekini bıraktı, pencereye koşturdu. Camı kaldırınca gecenin ayazı yüzüne çarptı. Genç kız haykırır gibi bir fısıltıyla:

“Sen burda ne arıyorsun?!” dedi arkadaşına, “Bahçeden içeri nasıl girdin?? Tanrı aşkına Kang Hyuk, bu soğukta donacaksın!”

Kang Hyuk ona kırgın gözlerle baktı. Soğuk bir biçimde:

“Asıl sen burda ne arıyorsun?!” dedi cevap olarak. “Ji Ah, bu ev kimin evi, lütfen bana söyler misin?!”

“Patronumun evi elbette!” dedi Ji Ah hemen. Kang Hyuk birden öfkelendi, hızlı hızlı birkaç adım atıp pencerenin dibine kadar ilerledi:

“Yaa, öyle mi?! Ünlü yıldız Cha Min Woo’nun evi yani! Ve sen gecenin bir yarısı bu evde olma konusunda hiçbir problem görmüyorsun?!”

Ji Ah o kadar şaşırmıştı ki, ağzını açtı ama “Aa…” hecesinden başka bir şey çıkmadı ağzından. Ama hemen sonra kendini toparladı, o da kaşlarını çattı:

“Sen bunu nerden biliyorsun? Yani Min Woo-şi’yle çalıştığımı?” Birden genç kız her şeyi anlayıverdi, yüzü gevşerken: “Ahh tabii ya!” diye bağırdı, “Ablam! Sana Sun Ah yumurtladı, öyle değil mi? Ahh, onu bir elime geçirirsem… O kadar da tembih etmiştim!”

“Bırak ablanı şimdi!” diye bağırdı Kang Hyuk birden. “Ji Ah, sen gecenin bir yarısı genç bir adamın evinde kız başına ne arıyorsun?!”

Ji Ah büyük bir hayretle baktı arkadaşına ve öfkeyle bağırdı: “YA! Beni hiç tanımıyormuş gibi konuşuyorsun! Hem… ne olmuş yani?! Patronumun ihtiyacı oldu, ben de geldim.”

“Bu saatte??” Kang Hyuk gözlerini aça aça hayretle sordu, sonra öfkeyle kesik kesik güldü: “Pardon da, bir dizi oyuncusunun gecenin bir yarısı asistanıyla ne gibi bir işi olabilir? Hem sen… sen yönetici asistanı değil miydin, Cha Min Woo neyin yöneticiliğini yapıyor da sen onun asistanlığını yapıyorsun ha?!”

Ji Ah bu son soruyla gafil avlanmıştı, kekeleyerek: “B-ben…” diyebildi ancak. Aklına uygun bir yalan da gelmiyordu, Allah kahretsin! Genç kız endişeyle dudaklarını ısırırken Kang Hyuk öfke ve merakla gözlerini kısmış, onun cevabını bekliyordu.

O sırada Ji Ah’nın tam arkasından bir ses:

“Ji Han, kimle konuşuyorsun sen?” deyiverdi.

Ji Ah birdenbire yerinde zıplayıp gerisin geri döndü. O Kang Hyuk’la meşgulken Min Woo mutfağa inmiş, Ji Ah’nın dışarıda biriyle konuştuğunu fark etmişti. Merakla kafasını uzatıp camın dışındakini görmeye çabaladı. Ji Ah hemen: “Hiç! Hiç kimseyle konuşmuyorum!” demeye çabaladı, ama Min Woo dışarıdaki çocuğu çoktan görmüştü bile. Ji Ah’yı yana itekleyip cama geldi, merakla çocuğa:

“Sen de kimsin?” diye sordu. “Ji Han’ın arkadaşı mısın?”

Kang Hyuk şaşkınca: “Ji Han mı-” diye mırıldanırken Ji Ah hemen araya girdi, yüksek sesle:

“Ahaha, evet Min Woo-şi, Jung Kang Hyuk benim arkadaşım olur,” dedi. “Benim çalıştığım evi merak etmiş, buraya kadar gelmiş… Ama o da şimdi gidiyordu, değil mi??” Bir yandan da deli gibi kaş göz yapıp Kang Hyuk’a gitmesini işaret ediyordu.

Kang Hyuk’sa kızın paniğini görünce iyice meraklanmıştı. Ellerini cebine soktu, yerinde yaylandı:

“Yoo, hiçbir yere gitmiyorum,” dedi. “Ünlü yıldızımız sevgili Min Woo-şi’yi görmüşken bir imzasını almadan gider miyim hiç?” Ve otuz iki dişiyle birden sırıttı: “Min Woo-şi, ben sizin büyük hayranınızım!”

Ji Ah gözlerini kocaman kocaman açıp boğazını kesme hareketi yaparken Min Woo gevrek gevrek güldü. Çocuğun sözleri çok hoşuna gitmişti. Kasılarak:

“Ehem, sen de haklısın tabii…” diye mırıldandı. “Eh, madem Ji Han’ın arkadaşısın, o zaman senden bir imzamı esirgeyecek değilim…” Ve arkasında, Kang Hyuk’a ölümcül suratlar yapmakta olan kıza döndü: “Ji Han! Yukarı odadan benim imzalı bir resmimi getirir misin lütfen? Çalışma odamda, masanın üzerinde bir deste olacaktı…”

Ji Ah istemeye istemeye: “Peki efendim…” deyip fotoğrafı bulmak için hızla yukarı koşturdu: Min Woo bir şey çakmadan şu Kang Hyuk’u bir an önce gönderebilirse çok iyi olacaktı!

Kang Hyuk’sa camdaki genç adamı şüpheyle süzüyordu: Min Woo gerçekten de beyaz camda göründüğü gibiydi, genç, havalı ve çok yakışıklı. Ama… bu adamın Ji Ah’yla tam olarak ne işi vardı?

“Şeyyy, bu arada yeni bir dizi çekmeye başlamışsınız sanırım,” diye söze başladı, “Şimdiden tebrik ederim. Görmek için sabırsızlanıyorum…”

“Aaah, evet var öyle bir şeyler,” diye umursamaz bir tavırla elini salladı Min Woo. Sonra cool bir biçimde gülümsedi: “İstersen bir gün çekimleri izlemeye gelebilirsin. Ji Han da birkaç sefer izledi, o günden beri bana öyle hayran ki bilemezsin… Çocuğum, git evinde uyu, bu akşam hiçbir yere çıkmayacağım, arabaya ihtiyacım yok desem bile “Min Woo-şi, ben yine de yanınızda kalayım, belki canınız gezmek ister” diye evden ayrılmıyor…” Min Woo havalı bir biçimde yüzüne düşmüş olan saçları geriye attı. “Aah ah, herkes bana hayran olmak zorunda mı canım?!”

Genç yıldız kesik kesik gülerken Kang Hyuk’sa suratında “bu ne lan?” ifadesiyle kalakalmıştı. Bu adam narsist miydi, yoksa dümdüz salak mı?? Ama yine de genç adamın son lafları ilgisini çekmişti, merakla:

“Demek öyle,” dedi, “Ama afedersiniz de, akşam gezmelerinde asistanınıza neden ihtiyacınız olsun ki?”

Min Woo ona şaşkınca baktı: “Kim? Ne asistanı?”

Kang Hyuk da şaşırdı. İşaret parmağıyla yukarıyı işaret ederken “Ji-“ diye söze başlamıştı ki Min Woo kıkırdayarak sözünü kesti: “Ji Han’ın asistanım gibi olduğu doğru, ama o aslında benim şoförlüğümü yapıyor genç adam! Yoksa sen bunu bilmiyor muydun?!”

“E-efendim?! Şoför mü?!” dedi Kang Hyuk hayretle. Min Woo’ysa başını iki yana sallayıp mırıldandı: “Ah küçük aptal! Demek arkadaşlarına daha havalı olsun diye “Min Woo-şi’nin asistanıyım!” diye anlatıyor. Vah yavrucak vah…” Ve kendince iyi niyetli olabilme çabasıyla Kang Hyuk’a döndü: “Yani aslında şoförüm, ama kısa zamanda sağ kolum gibi oldu… Yani sana anlattığı şeyler çok da yalan sayılmaz. Hem zaten biraz da buna mecbur kaldı, çünkü uzun zamandır evimde yatılı bir kahya ya da hizmetçi çalışmıyor. Bugünlerde kimseye güven olmuyor, biliyor musun? O yüzden evde eksik gedik bir şey olunca gündüzlü hizmetçileri değil de Ji Han’ı çağırıyorum, hem araba da altında… O açıdan evet, asistanım gibi oldu…”

Kang Hyuk birden nefesini tuttu. Sonra heyecanla bağırdı:

“Şey, afedersiniz! Az önce ne dediniz?”

Min Woo şaşkınca durakladı. Meraklı gözlerle karşısındaki çocuğa baktı ve ne dediğini anımsamaya çalıştı: “Ben… Ji Han asistanım gibi oldu dedim?”

“Ondan önce!” diye sırıttı Kang Hyuk parlayan gözlerle. “Evinizde yatılı bir hizmetçi ya da kahya yok dediniz, değil mi? Ama ya güvenebileceğiniz, referansı iyi olan birisi sizinle çalışmak isterse?”

Min Woo çocuğa merakla bakıp tam olarak neyi kast ettiğini anlamaya çalışırken Ji Ah Min Woo’nun çalışma odasına varmış, büyük panik içinde çalışma masasının üstündeki imzalı fotoğrafları arıyordu. Nihayet bir tomar halinde bir köşede duran fotoları gördü ve yüzüne bir gülümseme düşerken içlerinden bir tane çekti, koşturarak merdivenlerden gerisin geri inmeye başladı. Mutfağa vardığında soluk soluğa kalmıştı:

“Buyrun efendim…” Ama Min Woo fotoğrafı ilgisizce alıp salona doğru yürümeye başlayınca Ji Ah şaşkınca kalakaldı. Hemen koşturup pencerenin dışına bakındı, Kang Hyuk orada değildi! Genç kız derin bir nefes aldı, arkadaşı kendisini zor durumda bıraktığını fark edip gitmişti demek. Ji Ah Min Woo’nun yanına koşturdu:

“Efendim, Kang Hyuk adına sizden özür dilerim, ben-”

O sırada Min Woo evin dış kapısına doğru ilerlerken genç kızın sözünü kesti:

“Arkadaşını içeri davet ettim. Çünkü konuşmamız gereken detaylar var…”

Ji Ah: “Ha? Ne… ne detayı?” diye mırıldanırken Min Woo kapıyı açmış, tam karşısında duran, içerdekilere sırıtarak bakan Kang Hyuk’u göstererek:

“İşte karşında evimizin yeni kâhyası!” diye bağırmıştı. “Senin referansınla olduğu için onu hemen işe almakta bir sakınca görmedim Ji Han. Ama bir hata yaparsa önce senden bilirim haa!”

Ji Ah birdenbire aptala döndü: “HAAA???!!” diye bağırdı kaba bir biçimde, “NE?! Ne kahyası be??”

Kang Hyuk’sa ona: “Şimdi elime düştün kızım!” der gibi bir bakış atmış, sonra Min Woo’ya dönüp sevimlice sırıtmıştı: “Siz hiç merak etmeyin Min Woo-şi, size layık bir kahya olup elimden gelen en iyi şekilde hizmet edeceğimden emin olabilirsiniz.”

Min Woo gerinerek: “Aferin!” dedi, “Gel şimdi maaşı falan konuşalım. Yalnız baştan uyarayım, ben çok iyi pazarlık ederim, inanmazsan Ji Han’a sorabilirsin!” Ve Kang Hyuk’un omzuna elini koydu, onunla birlikte içeri doğru ilerlerken Ji Ah ne diyeceğini bilemez gibi çaresizce kalakalmıştı.

Aynı anda kapının şifresi bir kez daha öttü ve cam kapı açıldı: Gelen, yüzünde büyük bir bozgun ifadesiyle Soo Hyun’du. Menajer kapı açılır açılmaz fırtına gibi içeri girdi, koşar adımlarla ilerleyip salonun ortasında duran Min Woo’nun boğazına yapıştı:

“Telefonunu neden açmıyorsun ulaaannn???!! Oğlum, kariyerin bitmek üzere, haberin yok!!”

“Hyung, nefes alamıyorum, öhhhöö!” dedi Min Woo, yakasını tutan elleri boğazından ayırmaya çalışarak. Soo Hyun’sa hiç aldırmayıp bağırmaya devam ediyordu: “Hyo Rim-şi’ye reklam çekiminde yaptıklarının videosu internete düşmüş! Şu anda herkes senin ne kadar şımarık, saygısız, hıyar bir adam olduğunu konuşuyor! Kariyerin bitebilir Min Woo!”

Min Woo’nun gözleri ciddiyetle irileşti. “Ne?…” diyebildi yalnızca. Genç yıldız tüm saflığına rağmen bu işin nerden çıktığını anlamıştı:

Babası, gerçekten de dediğini yapmıştı…

– Beşinci Bölümün Sonu-

Dördüncü Bölüm – “Ji Ah, sen eve erkek mi atıyorsun?!”

mint paper project vol.4 cafe: night & day

“E-efendim??”

Ji Ah gözlerini kırpıştırarak karşısındaki çocuğu yanlış duyup duymadığını anlamaya çalışıyordu: “Size gidiyoruz!” Koskoca star Cha Min Woo, kendisi gibi sıradan bir ölümlüye bu lafı demiş olamazdı, öyle değil mi??

“Ne bekliyorsun, hadi sürsene!” dedi Min Woo. “Çok uykum var, bir an önce gidip uyumak istiyorum!”

Ji Ah şaşkınca mırıldandı: “Ta-tamam…” Vitesi değiştirip arabayı ilerletti, bu sırada yanındaki adama kaçamak bir bakış attı.

“Ee… Şeyy… Efendim, size gidiyoruz derken… ne demek istediniz?”

Min Woo kapalı gözlerinden bir tanesini araladı, kıza ters ters baktı: “Size gidiyoruz derken size gidiyoruz demek istedim! Senin evine yani… Bir evin var, öyle değil mi?”

“Şey, evet, bir evim var olmasına var da, yani, size layık olduğundan şüpheliyim!” diye sinirlice güldü Ji Ah. Min Woo yeniden gözünü kapadı, aldırmaz bir tavırla: “Sadece bir gece kalacağım, bir saray yavrusu beklemiyorum zaten,” diye mırıldandı.

Ji Ah’ysa içinden: “Saray yavrusunu bırak, bizimki gecekondu yavrusu bile olamaz…” diye geçirdi. “Hadi bakalım, hayırlısı…”

*************************************************

“HA?! Sen benle dalga mı geçiyorsun?!”

Ji Ah derin bir nefes verdi. Min Woo’yu dairelerin yan yana sıralandığı kocaman bir pansiyona benzeyen apartman kompleksinden içeri sokup kendi dairelerinin önüne getirmiş, genç yıldız: “Bu odaların hepsi size mi ait?” diye sorunca ise şaşkınca: “Hayır, sadece bu kapı bizim daireye açılıyor,” diye cevap vermişti. Min Woo bunun üzerine ona uzaylı görmüş gibi bakmıştı:

“Nasıllll?? Bu… bu ufacık yerin tamamı bir ev mi yani??”

Ji Ah somurtarak: “Ne bekliyordum ki?” diye geçirdi içinden. Min Woo’nun böyle bir tepki vereceği belliydi. Genç kız yine de sabırlı olmaya çabaladı.

“Size daha önce söylemiştim efendim,” dedi, “Bizim evin size layık olmadığını belirtmiştim. İsterseniz şimdi bir otele gidelim ve-” Min Woo elini kaldırıp onun sözünü kesti:

“Gerek yok, gerek yok! Bir gece idare edeceğiz artık, n’apalım…” Sonra acıyan gözlerle kıza baktı: “Bu arada hatırlat da maaşına biraz zam yapayım… Sen de doğru dürüst bir yere taşın, bu fare deliğinde ancak Hobbitler yaşayabilir!”

Ji Ah içinden: “sakin ol Ji Ah… sakin ol…” diye tekrarlayarak dişlerini sıktı. Sonra anahtarlarını çıkarıp evin kapısını açtı. Min Woo içeri girmek için davranınca birden onu durdurdu:

“Yalnız sizi baştan uyarmam gerekiyor Min Woo-şi: Bu evde ablamla birlikte yaşıyoruz. Ve kendisi biraz…” Genç kız Sun Ah’yı nasıl tanımlayacağını bilemediği için bir an durakladı, sonra sözünü şöyle tamamladı: “ee… biraz gariptir…”

“Garip derken umarım beni tanımayacak kadar asosyal ve dünyadan uzak demek istemiyorsundur,” dedi genç çocuk Ji Ah’yı dik dik süzerek. Ji Ah hemen itiraz etti:

“Ah hayır, hayır! Aksine, sizi ve tüm şov dünyası yıldızlarını iyi tanır…”

“Eh, iyi o zaman, hak ettiğim saygıyı göreceğime memnun oldum,” dedi Min Woo ve davet beklemeksizin içeri daldı. Ji Ah da içini çekip onun peşinden girdi.

Neyse ki genç kız şanslı günündeydi, ablası çoktan uyumuş gibi görünüyordu. Ji Ah evin ışıklarının kapalı, içerinin sessiz olduğunu görünce bir an için rahatladı. Min Woo’ya rica dolu bir sesle:

“Size benim odamda güzel bir yer hazırlayacağım, siz lütfen o sırada oturma odasında oturun ve ses çıkarmadan bekleyin, olur mu?” dedi.

“Tamam ama çabuk ol,” dedi Min Woo ve kızın peşinden oturma odası diye tanımlanan odaya girdi. Girer girmez de yüzü buruştu: Bu küçücük dolaba oda mı diyordu bunlar?!

“Ben hemen geliyorum,” dedi Ji Ah ve kendi odasına koşturdu. Genç kız dolaptan temiz çarşaf çıkarırken bir yandan da “nedir benim bu çilem??” diye mırıldanıyordu. Allah vere de ablası uyanmadan şu gece sona erseydi! Genç kız yatağı hazır ettikten sonra sağa sola baktı, kendi uzun saçlı birkaç fotoğrafını, kadın pedlerini, makyaj malzemelerini ve pofuduk ayıcığını dolabın en kuytu köşelerine sakladı.

Min Woo ise o sırada şaşkınlık ve biraz da tiksinti ile oturma odasını inceliyordu. Köşedeki tüplü televizyonu görünce: “Bunlar hâlâ kullanılıyor mu yahu? Ben hepsi çoktan çöpe gitti sanıyordum,” diye mırıldandı kendi kendine. Sonra televizyonun yanındaki ufak büfeye yaklaştı ve merakla içindekileri inceledi: Birkaç takı, ıvır zıvır, bir de fotoğraf çerçeveleri. Min Woo fotoğrafların birinde deniz kenarında anne baba ve iki küçük kız çocuğu gördü –Ji Han’ın kardeşleri olmalı, diye geçirdi içinden-; diğerinde ise lise üniformalı Ji Ah (saçları şimdiki gibi dik dik, ama siyahtı) yanında kendi yaşlarında bir oğlanla (Kang Hyuk’du bu, ama bizim Min Woo henüz onu tanımıyordu…) objektife sırıtıyordu.

“Odayı hazırladım, istediğiniz zaman geçebilirsiniz,” diye Ji Ah kısık bir sesle seslendi arkasından. Min Woo:

“Ha tamam, sağol,” dedi. “Bu arada, önce banyoyu kullanmam lâzım. Banyonuz ne taraftaydı?”

“Burası,” dedi Ji Ah ve onu kendi odasının yanındaki daracık banyoya soktu. Min Woo alaycı bir biçimde “hıh” diye bir ses çıkardı, banyo öyle ufaktı ki, insan aynı anda duş alıp ayna karşısında dişlerini fırçalarken tuvaletini yapabilirdi. Genç yıldız üzüntüyle iç çekip şoförüne baktı:

“Ji Han, Ji Han… Bu şartlar altında yaşıyorsun ve hâlâ yanımda 7/24 yatılı kalmak istemiyorsun… Çocuğum, sen aptal mısın?”

Ji Ah dudaklarını ısırdı. Kim bilir kaçıncı kez “Sinirlenmiycem… Sinirlenmiycem…” diye tekrarladı içinden. Ve konuyu değiştirip yapay bir gülümsemeyle patronuna baktı:

“Sıcak suyumuz her zaman yoktur… Ama narin cildiniz soğuk suyla yıkanmaya dayanamazsa kettle’da ısıtıp getirebilirim…”

“Gereği yok, bir seferlik idare edeceğiz artık,” diye iç geçirdi Min Woo ve banyoya girip kapıyı kapattı. Bu geceyi ileride anılarımda anlatırken hayranlarım ne kadar sabırlı, adeta bir ermiş gibi olduğumu anlayacaklar, diye düşünüyordu. Bu hülyalar arasında donunu indirip klozetin soğuk taşına pat diye oturunca bir an tiz bir sesle bağırdı: “Ay annecim! Çok soğukk!”

Ji Ah ise kapının dışında bir defa daha gözlerini devirdi ve içinden bu gecenin çabuk bitmesi için yüz on yedinci kez dua etti…

*************************************************

Min Woo banyodan çıkıp Ji Ah’nın odasına geçerken hâlâ söyleniyordu: “Hadi her şeyi geçtim, insan soğuk kış günlerinde poposunu üşütmemek için ısıtmalı bir tuvalet almayı nasıl düşünmez?? Bir insan bu şartlar altında nasıl hayatta kalabilir?? Fakirlik de bir yere kadar, cık cık cık…” Ama odanın kapısını açıp karşısındaki manzarayı görünce ağzı çenesine düştü ve az önceki sızlanmalarını bile unuttu:

“Jİ HAAAN?!!!”

Ji Ah “hişşttt, sessiz!” diye fısıldayarak mutfaktan koşturup geldi. Min Woo’nun öfke ve hayalkırıklığından kaşı gözü seğiriyordu:

“Bu… bu mu benim yatağım??” diye histerik bir sesle bağırdı. Bir yandan da titreyen parmağıyla karşısındaki yer yatağını işaret ediyordu.

Ji Ah ne diyeceğini bilemeden baktı ona ve mahcubiyet içinde mırıldandı: “Şey, biz eskiden beri böyle geleneksel biçimde uyuruz, karyola almaya gerek duymadık…”

Min Woo bir kez daha hayret ve dehşet içinde baktı kıza: “Nesiniz siz, on beşinci yüzyıldan zaman yolculuğuyla gelen zaman gezginleri mi?! Manyak mısın oğlum, bu devirde yer yatağı mı kaldı?!”

Ji Ah yine ezilip büzülerek cevap vermeye hazırlanıyordu ki içeri odadan ablasının uykulu sesi yükseldi: “Ji Ah?? Sen mi geldin?”

Ji Ah’nın gözleri dehşetle irileşti: Ablası Min Woo’nun kendi evlerinde kaldığını öğrenirse bu sonu olurdu! Sun Ah Min Woo’yu çiğ çiğ yerdi be! Hadi bir ihtimal çocuğu ablasının elinden kurtardı diyelim, Sun Ah böyle büyük bir olayı ömrü billah anlatır dururdu: Dedikodu yarın bütün mahalleye, ardından tüm şehre yayılır, ve kendisinin hem rezil olması hem de işten atılması ile sonuçlanırdı!

Ji Ah birdenbire ablasının kapısının açılma sesini duydu ve Min Woo’yu tüm gücüyle kendi odasına itti! Zavallı çocuk “hey, n’oluy-” demeye kalmadan kendini içeride, kapıyı da suratına kapanmış buldu.

Ji Ah’nın zamanlaması mükemmeldi, çünkü tam da aynı anda uykulu gözlerle Sun Ah çıktı kendi odasından:

“Geldin mi…” dedi esneyerek. “Çok geç kaldın… Ben de tam uyumak üzereydim…”

“Sen uyu unni, ben de hemen yatıyorum zaten,” dedi Ji Ah sırıtmaya çabalayarak. “Hadi iyi geceleeeer!”

“Açsan dolapta biraz kimchi var,” dedi Sun Ah, banyoya girmeden önce. Ji Ah: “Sağol, aç değilim,” dedi çabuk çabuk, ve bir kez daha eli oda kapısının kolunda, ablasına sırıttı: “İyi geceler!”

Sun Ah uykulu gözlerle banyoya girince Ji Ah derin bir soluk aldı ve yavaşça kapısını aralayıp dar aralıktan içeri süzüldü. İçeri girer girmez de Min Woo’yu don gömlek karşısında buldu!

“Ayyy!” diye ufak bir çığlık attı genç kız ve bir refleksle ellerini yüzüne kapadı. Min Woo somurttu:

“Niye bu kadar şaşırdın? Yirmi milyon wonluk özel tasarım Valentino takımımla uyuyacak değildim heralde! Hadi bana giyecek bir şeyler ver… Ayrıca şu ellerini yüzünden çeker misin, ikimiz de erkeğiz şurada, nedir bu on beşlik kız tripleri?!”

“Ö-özür dilerim!” dedi Ji Ah ve hemen arkasını dönüp gardrobunu eşelemeye başladı. Suratı pancar gibi kıpkırmızı olmuştu. Min Woo’ya uyabilecek en büyük eşofman takımını çıkarttı, genç adama bakmamaya çalışarak ona doğru uzattı.

“Ver, ver bakalım,” dedi Min Woo ve çuval giyiyormuş tripleriyle yüzünü buruşturarak eşofman takımını giydi. Sonra ayakta dikilip üzerindeki kıyafete bakarak bir defa daha inanmazlıkla içini çekti: Eşofmanın paçaları bileğinden on santim yukarıda kalmıştı!

“Neyse, ne yapalım, ileride yazacağın anılarını düşün ve sabret Min Woo…” diye mırıldandı kendi kendine. Ve yerdeki yatağa uzandı. Bir yandan da Ji Ah’nın kafasını ütülemeye devam ediyordu:

“Odan son derece klostrofobik, biliyorsun değil mi? Önce karyolan olmamasına şaşırmıştım, ama sanırım şimdi anlıyorum: Bu daracık yerin neresine bir karyola sığdıracaksın ki? Bu arada bu ev en son ne zaman ilaçlanmıştı? Sakın beni böceklerin cirit attığı bir yere getirdiğini söyleme…”

“Merak etmeyin efendim, altı ayda bir düzenli olarak ilaçlarız,” diye yalan attı Ji Ah. Bir yandan da içinden: “Sanki bana seçme şansı bıraktın da uyuz herif!” diye geçiriyordu. Prens hazretlerini eve zorla getirdik sanki!

“Tam tahmin ettiğim gibi, yer yatağı çok rahatsız…” dedi Min Woo yattığı yerde kıpırdanırken. “İnsan bunda yatıp da belini incitmeden nasıl yaşar, hayret ediyorum… Bana bak Ji Han, bari gitmeden önce birkaç yastık falan çıkar da belimi destekleyeyim. Yoksa yarın sabah müthiş bel ağrıları ile uyanacağıma eminim!”

Ji Ah yine büyük bir sabırla gitti, dolabın üst gözündeki tüm yastık ve battaniyeleri çıkardı, genç adama döndü: “Bunlar olur mu efen…dim?”

Ancak çoktan uyku moduna geçmiş olan Min Woo’yu görünce Ji Ah’nın son hecesi yarım kaldı. Genç kız yarı alaycı, yarı şefkatle gülümsedi: Şımarık Min Woo daha biraz önce yatak çok rahatsız diye başının etini yerken saniyeler içinde o rahatsız yerde uyuyakalmıştı…

Rainbow Ride –어반 자카파

Ji Ah yine de işi sağlama almak için çıkardığı yastıkları Min Woo’nun sağına soluna güzelce dizdi. “Artık kalkınca sırt ağrılarından şikayet edemez, etse bile elimden geleni yaptığımı söylerim,” diye düşündü neşeyle. Sonra derin bir nefes alıp yerinde doğruldu. Ellerini beline dayayarak bir süre öylece kaldı. Bu çocukla uğraşmak insanı felaket yoruyordu.

Ama sonra, derin nefeslerle uyuyan Min Woo’ya bakınca, hafifçe gülümsemeden edemedi: Şu haliyle Min Woo gerçekten çok masum ve tatlı görünüyordu. Uzun saçları alnına dökülmüş, teni bembeyaz ve pürüzsüz, güzel dudakları hafifçe aralanmış, bir melek kadar güzel ve masum… Ji Ah elini çenesinin altına dayadı ve genç adamı izlemeye devam ederken: “Keşke gerçek hayatta da böyle olsa…” diye hüzünle geçirdi içinden. “Bu kadar güzel bir insanın böylesine bencil ve çiğ olması çok acı bir durum! Elimde sihirli bir değneğim olsa onu iyi bir insan yapmak için neler vermezdim…”

O sırada Min Woo hafifçe kıpırdandı ve üzerindeki yorgan açılıp genç adamın kaymış yakasından beyaz boynu ve omzu göründü. Ji Ah birden yüzünü ateş bastığını hissetti: Hayranlarını anlayabiliyordu, çocuk felaket derecede yakışıklıydı ve… şu anda kendi yatağındaydı!

Birden ayağa fırladı! Feci halde utanmıştı:

“Saçmalama Ji Ah, aklına neler geliyor öyle? Aaaa, ayıp ayıp!”

İki eliyle yanaklarına vurup sakinleşmeye çalıştı; sonra odasından çıkıp salonda uyuması gerektiğine karar verdi: Zaten Min Woo da sabah onu kendisiyle aynı odada uyurken görünce yarım saat kafasını ütülerdi!

O yüzden Ji Ah bir battaniye aldı ve yavaşça kapıyı açıp dışarı süzüldü.

Ve odadan çıkar çıkmaz, banyodan çıkmış olan ablasıyla burun buruna geldi!

“N’oldu, uyumuyor musun?” dedi Sun Ah şaşkınca. Ji Ah korkuyla kekeledi:

“Ben? Ben mi?? Uyuyacağım tabii, uyuyorum şimdi, ahaha! Ya sen? Sen yatmıyor musun?” Sun Ah omuz silkti:

“Mehh, uykum kaçtı benim… Oturup biraz TV seyredicem, belki Coffee Prince’in tekrarları vardır… Hadi sana iyi geceler!”

“İyi geceler…” dedi Ji Ah şaşkınca, ve mecburen odasına geri döndü. Az sonra da büyük bir hayalkırıklığı ile içeriden gelen televizyon sesini duydu: Ablası artık sabaha kadar oturma odasında oturacak demek oluyordu bu. Oturma odasında uyuma hayalleri suya düşmüştü.

Ji Ah ayaklarını sürüyerek odanın diğer köşesine gitti. Üzgün gözlerle, deliksiz bir uyku çekmekte olan Min Woo’ya baktı: Yarın sabah ondan sağlam bir fırça yiyeceği kesindi… Zavallı kızcağız çalışma masasının dibine oturdu, masaya sırtını dayayıp battaniyeyi dizlerine çekerek oturur pozisyonda uykunun kollarına teslim oldu…

*************************************************

Min Woo sabah neşe içerisinde uyandı: Çok güzel rüyalar görmüş, keyifli bir uyku uyumuştu. Saçma sapan kabusları bu gecelik Min Woo’ya uğramamıştı.

Gözlerini açtı ve birkaç saniye boş boş tavana baktı: Bu… bu sıvasız tavan…

Sonra birden yerinden sıçradı ve sağına soluna bakındı: Nerede olduğunu anlayana kadar kalbi hızlı hızlı atmaya başlamıştı! Neyse ki odanın bir köşesinde büzülüp uyuyakalmış Ji Ah’yı görünce dün gece olanları hatırladı ve derin bir nefes alıp sakinleşti.

Sonra, oturduğu yerden merakla odanın sağını solunu incelemeye başladı. Dün gece pek fazla görememişti ama görecek pek bir şey de yoktu anlaşılan: Tipik bir fakir odası işte… Duvarda Bigbang’in posterini görünce hafifçe suratı asıldı, bu genç oğlanların posteri varken kendi posteri nasıl olmazdı yaa?! Çalışma masasındaki romanları ve ders kitaplarını görünce şaşkınlıkla durakladı: “Çalışma ekonomileri” “İşletmeye giriş” “Temel Hukuk Bilgisi” Tüm bu kitaplar… üniversite kitaplarıydı, değil mi? Ji Han üniversiteye de mi gitmişti? Min Woo ilk kez şaşkınlıkla az ileride uyuyan şoförüne baktı. Onun lise mezunu olduğunu zannediyordu.

G.NA – Black and White

“Ji Aaaaaaahhhh! Daha uyanmadın mı, gel kahvaltıyı hazırlamama yardım et!”

Birden, içeriden gelen sesle Ji Ah yerinde zıpladı: Genç kızın gözlerinin açılması, Min Woo’yla göz göze gelmesi ve her şeyi bir flashback’le hatırlaması iki saniye bile sürmemişti!

“EYVAH, ABLAM!”

Ji Ah kendi kendine küfrederek ayağa fırladı: Nasıl olmuş da uyuyakalmıştı?? Oysa sabah erkenden uyanıp ablasına görünmeden Min Woo’yu evden çıkarmış olması gerekirdi! Nasıl, nasılll?! Offff!

“Ji Ah, duymuyor musun?” diye seslendi ablası yine. Ve odasına doğru yaklaşan ayak sesleri duyuldu!

“Ahhh, olamaz!” Ji Ah birdenbire delirmiş gibi çırpınmaya başladı: “Ah, napıcaz? Napıcaz??”

Sonra, şaşkın şaşkın ne olduğunu anlamaya çalışan Min Woo’yu kolundan tuttu, dolabına doğru itekledi: “ÇABUK! Çabuk içeri gir, hadi!”

“NE?! Delirdin mi sen?!” dedi Min Woo ama Ji Ah onu duyacak halde değildi, çocuğu hâlâ daracık dolabına sokmaya çalışıyordu. Bir yandan da panikle, giderek yaklaşan ayak seslerini işitiyordu: Ablası her an kapıyı açabilirdi!

“Saçmalama, girmem ben o minicik yere! Nefessiz kalırım, ölürüm be!” diye bağırdı Min Woo ve kendisini itmeye devam eden kızı o da itti.

Birden, ikisi de dengesini kaybetti: Ji Ah yerin altından kaydığını hissetti, düşmemek için refleksle Min Woo’ya tutundu. Min Woo’ysa onu çekiştiren kızın ağırlığını taşıyamadı, “yooo, yooo!” diye bağırırken altta Ji Ah, üstte kendisi, büyük bir gürültüyle yere yuvarlandılar!

Ji Ah ufak bir çığlık atıp bir anlığına gözlerini kapamıştı. Başının arkasında hafif bir acı hissetti, “offf!” diye mırıldanıp gözlerini açtı ve hemen karşısında duran Min Woo’nun dehşet dolu gözleriyle göz göze geldi! Genç kız “hiii!” diye nefesini tuttu. Min Woo ise bu olanlara inanamaz gibi iri iri açılmış gözlerle yüzünün hemen karşısında, nerdeyse öpme mesafesinde duran dudaklara kilitlenip kalmıştı!

“Ji AH! Beni duymuyor musun?!”

Aynı anda odanın kapısı açıldı ve eşikte Sun Ah göründü. Karşısında uyuyan kardeşini görmeyi bekleyen Sun Ah’nın, odadaki manzara karşısında gözleri tencere gibi kocaman açıldı:

Kardeşi yerde iki seksen yatıyordu. Hemen üzerinde, ona sarılmış gibi yatan bir adam duruyordu! İkisinin de gözleri iri iri açılmış ve birbirlerine kilitlenmişti, sanki az önce bir uzay gemisinden ışınlanmış ve burada neler olduğu hakkında hiçbir fikirleri yokmuş gibi gözlerini bile kırpmadan birbirlerine bakıyorlardı!

Tam o sırada Ji Ah’nın gözleri kapıdaki ablasına çevrildi ve genç kız umutsuzca bağırdı:

“Unni! İnan bana, açıklayabilirim!”

Sun Ah ise aynı anda: “Yettim gariiiiii!” diye bağırarak Ji Ah’nın namusunu tehdit eden (!) adamın tepesine çullandı: Onu bir sumo güreşçisi edasıyla kızın üstünden kaldırıp odanın diğer köşesine fırlatırken: “Noliyy lan burdaaaa??? Ji Aaaahhh, sen eve erkek mi atıyorsuuunn??” diye bağırıyordu.

“Unni dur, sakin ol! Dur!!”

“Bu adam kim ulaaaan?? Ben sana benden önce evlenmeyeceksin demedim miii???”

“Unni lütfen dur!” Ji Ah’nın çırpınışları, araya girme çabaları sonuçsuz kalırken Sun Ah çıtkırıldım Min Woo’yu bir o duvara bir bu duvara çarpıyordu! Min Woo ise o sırada “Aaayyy! Annecim annecim!” diye çığlıklar atmakla meşguldü! Ji Ah en sonunda başka çaresi kalmadığını anladı ve bütün gücüyle bağırdı:

“UNNİ! O ADAM CHA MİN WOO!”

Sun Ah birdenbire taş kesilmiş gibi kalakaldı. Min Woo’nun yakasına yapışan elleri gevşedi. “N-nasıl yaa??” dedi şaşkınlıkla. Min Woo ise bu sırada büyük bir yorgunlukla yere yığılmıştı: Zavallının saçları karman çormandı, yüzü gözü Sun Ah’nın tırnakları tarafından çizilmişti. Genç adam: “Ahhh… Dava edicem… Hepinizi dava edicem…” diye inliyordu.

Sun Ah gerçekten de yere oturup kalan çocuğun yüzüne baktı ve “Hiiiii!” diye bir çığlık atıp ellerini ağzına kapadı! Sonra da hırsla kız kardeşinin yakasına yapıştı:

“Neden daha önce söylemedinnnn??? Aaaahhh, inanamıyorum, megastar Cha Min Woo bizim evimize geliyor ve ben onu… ben onu… AAYYYYŞŞŞŞ!!!”

Sun Ah çığlık çığlığa kendi kafasını yumruklamaya başlarken Ji Ah hemen Min Woo’nun başına koşturmuştu. Genç adamın yüzünü elleri arasına aldı, onu kendi yüzüne bakmaya zorladı:

“Efendim?? Min Woo-şi?? İyi misiniz efendim?? Ne olur konuşun benimle!”

Min Woo gözlerini araladı ve karşısındaki kıza baktı. Yüz yıl ötesinden gelir gibi yorgun bir sesle:

“Ji Han…” diye mırıldandı.

“Evet?? İyisiniz değil mi, iyisiniz, iyi! Bakın hiçbir şeyiniz yok!” dedi Ji Ah ve onun sağını solunu kontrol etmeye başladı. Min Woo birden kendine geldi ve sertçe onun ellerine vurdu:

“BU NE REZALETTT??” diye kükredi, “Ji Han, ablan gariptir dediğin zaman böyle saldırgan bir yaratıkla karşılaşacağımı söylememiştin!”

“Böhüüüüü!” Sun Ah yıldırım gibi koşturarak kendini genç oğlanın ayaklarının dibine attı. Onun önünde yerlere yapışırken: “Özür dilerim efendim, ne olur, ne olur bağışlayın beniiii!” diye ağlıyordu. Ji Ah da yalvarmayla karışık üzüntülü bir yüzle genç adama dönmüştü:

“Min Woo-şi… Ne olur bu seferlik affedin… Siz olduğunuzu anlamadı, sizi sıradan bir insan zannetti… Yoksa böyle bir şey yapar mıydı hiç?”

“Yapmazdım! Vallahi billahi yapmazdım! Köpeğiniz olayım Min Woo-şi, böhüüüü!” diye ağlıyordu Sun Ah aynı anda.

Min Woo yüzünü buruşturdu: Aman Tanrım, genç ve yakışıklı bir yıldız için hayat ne kadar da zordu! Min Woo teatral bir biçimde saçını düzeltti ve derin derin içini çekti.

En sonunda, biraz gönülsüz de olsa somurtarak:

“Tamam tamam…” diye mırıldandı. “Ama artık buradan bir an önce çıkıp gitmek istiyorum! Derhal arabayı hazırla Ji Han!”

Ji Ah: “Hemen efendim!” diye ayaklandığı anda Sun Ah da ışıldayan gözlerle çocuğun koluna yapışmıştı: “Aman Tanrım, Min Woo-şi beni affetti! Ne kadar yüce gönüllüsünüz efendim! Çok, çok teşekkür ederim! Ben sizin çok büyük bir hayranınızım!” O sırada uzaklaşmak üzere olan Ji Ah’nın paçasından çekiştirdi: “Ji Ah! Min Woo-şi’ye kahvaltı ikram etmeden şurdan şuraya bırakmam!!! Asla bırakmammmm!”

Min Woo da Ji Ah da kendilerini Sun Ah’nın ellerinden kurtarmaya çabaladılar ama kadın pençeleriyle ikisine birden yapışmıştı, ayrılacağa da benzemiyordu! En sonunda Ji Ah yalvarır bir tavırla patronuna döndü:

“Eee… efendim, bir kahvaltı yapıp öyle çıksak?…”

Min Woo gözlerini devirdi: Bu Hobbit deliğinde bir dakika daha kalmaya tahammülü yoktu aslında, ama… Ama Ji Han’ın masum yüzünde öyle zavallı bir ifade vardı ki, Min Woo tüm bencilliğine rağmen şoförüne acımadan edemedi. Ve gönülsüzce:

“Peki öyle olsun…” diye homurdandı.

Bu lafı duymasıyla birlikte Sun Ah bir kez daha onun ayaklarına kapandı: “Çok teşekkür ederim Min Woo-şi! Size krallara layık bir sofra hazırlayacağım! Aayyyy, inanamıyorum, Cha Min Woo benim evimde kahvaltıya kalıyor! Ayyyyyy!” ve genç kadın şimşek gibi yerinden fırladı.

Min Woo ise onun ardından hayret ve dehşetle bakıyordu. Ji Ah’ya döndü:

“Ablan garip derken ne demek istediğini şimdi anlıyorum…” diye mırıldandı.

Ji Ah zoraki gülümsedi. Genç kız feci halde mahcup olmuştu. Utanarak başını önüne eğdi:

“Onun adına sizden özür dilerim efendim… Sadece, hep TV’de gördüğü büyülü yıldızlardan biri kendi evine geldiği için çok ama çok sevindi! İlk anda sizi tanımış olsa kesinlikle hırpalamaya kalkışmaz, hemen ayaklarınıza kapanırdı, inanın buna…”

“Orasını anladım zaten…” diye dudak büktü Min Woo. Biraz durdu, sonra umarsızca elini salladı: “Neyse ne… Olan oldu… Bari hayranlarımdan birini sevindirmiş olayım…”

Ji Ah şaşkınlıkla başını çevirip genç çocuğa baktı. Ondan böyle bir söz duymayı beklemiyordu.

Everytime We Touch

Min Woo ise aynı anda ona baktı ve Ji Ah’nın güzel gözleriyle göz göze geldi. Genç adam yine bir anda hafızasında çakan bir flaşla az önceki sahneyi hatırladı: Ji Ah yerde yatıyor, kendisi onun üzerinde, başlarının arasında on santim bile yok…

“Aaaaahhhh, saçmalamaaa!” dedi beyninin içinde bir ses. Min Woo dehşetle başını iki yana sallayıp hayalinde beliriveren o görüntüden kurtulmaya çabaladı: Sonuçta Ji Han bir erkekti, bir ERKEKKK!

Ji Ah’ysa o esnada onun güzel yüzündeki tırnak izlerini ve çizikleri fark etmiş, genç kız üzüntü ve mahcubiyetle dudaklarını ısırmıştı: Ablası resmen vahşi bir kedi gibi tırmalamıştı çocuğu! Genç kız hemen ayaklandı, koşturarak gidip banyo dolabından pamuk ve alkollü su getirdi. Tekrar kendi odasına koşturduğunda Min Woo ayağa kalkmış, üstünü başını düzeltiyordu.

“Bir saniye! Yüzünüzü silelim…”

Böyle deyip Min Woo‘yu yeniden yere oturttu, yavaş ve özenli hareketlerle Min Woo’nun yüzündeki kanamış yerleri silmeye başladı.

Min Woo ise kaskatı kesilmişti. Genç adam gözlerini indirip rahatsızca yutkundu. Ji Ah’nın elleri yüzünde gezinirken yine az önceki sahne aklına gelmiş, genç aktör gerilmişti. Aslında “Gerek yok…” demek istiyordu, ama sözcükler dudaklarına gelmiyordu bir türlü. Beyni durmuş gibiydi.

Çekinerek bakışlarını kaldırdı ve Ji Ah’ya kaçamak bir bakış attı: Genç kızın yüzünde üzüntülü ve şefkatli bir ifade vardı. Belli ki az önce olanlardan dolayı kendisini suçluyordu. Min Woo birden büyülenmiş gibi baktı onun yüzüne. Şoförünün kendisine şefkat duyması nedense fena halde içine dokunmuştu.

Ji Ah da aynı esnada genç yıldızın yüzünü silmeyi bitirdi ve elini indirirken çocukla göz göze geldi.

Min Woo yüzünde çok tuhaf bir ifade ile ona bakıyordu: Ciddi, adeta duygulu bir ifade vardı genç adamın yüzünde. Ji Ah şaşkınlıkla bu yüze baktı. Onu hiç böyle görmemişti.

Aynı anda, kendisi de az önceki sahneyi hatırladı: Yerde yatarken, Min Woo’nun saçlarının kendi yüzüne dokunacak kadar yakın olduğu, onun kokusunu ve nefesini yüzünde hissettiği o an…

Birden, Min Woo da Ji Ah da aynı anda utanarak bakışlarını kaçırdılar! Bu arada Ji Ah telaşla: “Ben ablama yardım edeyim” Min Woo’ysa “Ben giyinsem iyi olur…” diye beceriksizce açıklama yapmaya çabalamıştı. Ji Ah patronuna bakmadan koşturarak odadan çıkarken Min Woo da hemen arkasını döndü. İkisi de fena halde kızarmıştı ve birbirlerinin bu hallerini görmesini istemiyorlardı!

Ji Ah odadan çıkıp kapıyı kapatınca bir an kapıya yaslandı ve derin bir soluk aldı: Genç kız az önceki durumdan dolayı şaşkındı, kendini bir tuhaf hissediyordu.  “N’oluyo yaaa…” diye mırıldandı kendi kendine.

Ve az önce olanları, Min Woo’nun yüzünde ilk defa gördüğü o duygulanmış ifadeyi, kendi yaşadığı şaşkınlığı, her şeyi unutmak ister gibi başını sertçe iki yana salladı, Min Woo’nun kendisini erkek zannettiği konusunda onu uyarmak ve başka potlar kırmasını engellemek için mutfakta pilav ve balık pişiren ablasının yanına koşturdu…

*************************************************

“Bulutların üzerine çıkmam için yüzünüzü görmem bile yetiyor… Böyle karşımda durun, ve hiçbir şey söylemeyin. Sadece, tatlı tatlı bakın bana. O güzel gözlerinizle bakın… Beni dünyanın en mutlu adamı yaptığınızı göreceksiniz…”

Min Woo elindeki teksti indirdi ve derin bir nefes verdi. Gözlerini dalgınca karşısındaki duvara dikti ve mırıldanarak tekrarladı: “Beni dünyanın en mutlu adamı yaptığınızı göreceksiniz…”

Genç adamın üzerinde on beşinci yüzyıla ait bir kıyafet vardı. Saçları postişlerle uzatılmış, eski zaman insanlarının usulünce tepeden topuz yapılarak toplanmıştı. Birazdan, tarihi bir drama olan “Kökler” isimli dizinin ilk bölümü çekilecekti.

Birden odasının kapısı açıldı ve Soo Hyun girdi içeri:

“N’aber koçum? Hazır mısın bakalım? Vayy, şu yakışıklıya bakın, tam bir on beşinci yüzyıl adamı olmuşsun!”

Min Woo hafifçe gülümsedi. “İşimi iyi yaptığımı bilirsin Hyung…”

“Bilmez miyim? Gerçekten çok iyi bir aktör olmasan senle hiç işim olmaz zaten,” diye mırıldandı Soo Hyun. Min Woo hafifçe gülümsemekle yetindi.

Soo Hyun’sa etrafına bakınıyordu:

“Ee, odanda rahat mısın? Bir istediğin var mı? Söyle, yönetmen asistanlarına hemen getirtelim!”

Min Woo odaya umursamaz bir bakış attı ve omuz silkti: “Yoo, istediğim bir şey yok… Sen yönetmene çekime hazır olduğumu söyleyebilirsin.”

“Öyle mi?” Soo Hyun oldukça şaşırmıştı. Min Woo’nun kulisten memnun olması görülmüş şey değildi, genç çocuk bir seferinde kuliste ananas suyu yok diye, diğer bir seferse içerideki beyaz orkideler kendisine alerji yapıyor diye çıngar çıkarmıştı! Soo Hyun şaşkınlıkla, bu çocukta tuhaf bir şeyler var diye düşündü. İki gündür Min Woo hiç olmadığı kadar durgun ve düşünceliydi. Soo Hyun: “Galiba geçen geceyi dışarıda geçirmiş olmak ona yaradı,” diye düşünüp kendi kendine sırıttı. Gerçekten de Min Woo dün sabah eve geldiğinden beri çok uyumluydu, genç adamın burnu sürtülmüş gibi görünüyordu. Geceyi nerde geçirdiğinden, ne zorluklar çektiğinden falansa hiç bahsetmemişti. Soo Hyun onun bu hallerine şaşırsa da durumdan memnun olmadığı söylenemezdi.

Şimdi de sakince ve kaprissizce işini yapmayı düşünüyor olması mucize gibi bir olaydı! Soo  Hyun bu mucizeyi bozmaktan korkarak:

“Hadi o zaman ben çıkayım da sen çalış,” dedi, ve usulca kapıyı çekip çıktı.

Min Woo ise elindeki tekste geri döndü. Son kısmı tekrar okudu: “Bulutların üzerine çıkmam için yüzünüzü görmem bile yetiyor…”

Sonra elindeki kâğıdı indirdi. Dalgınca karşısındaki duvara baktı.

İki gündür içinde tuhaf bir sıkıntı vardı. Sanki bir problem var gibiydi, ama genç adam bunun ne olduğunu bir türlü bulamıyordu. Daha da beteri, sanki bir şeyi gözden kaçırıyor gibiydi. Hem de çok önemli bir şeyi… Ama ne yazık ki bunun ne olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu!

Min Woo sıkıntıyla yüzünü buruşturdu ve aklındaki düşünceleri kovmaya çalışarak teksti okumaya geri döndü.

Aynı anda, çekim platosunun bir köşesinde oturup devam eden hazırlıkları dalgın dalgın seyreden Ji Ah’nın da durumu pek farklı sayılmazdı. Ama Min Woo’nun aksine Ji Ah iç sıkıntısının kaynağını biliyordu: Min Woo ile kendi evinde yaşadıkları o tuhaf sahnelerdi buna sebep…

İki gündür o gece ve ertesi sabah olanlar genç kızın beyninde tekrar tekrar dönüyordu: Min Woo’nun mışıl mışıl uyurken yüzünün aldığı masum haller… Yere düştüklerinde kendi başının hemen üzerinde duran Min Woo’nun şaşkın suratı… Ve nihayet, yüzünü temizlerken onun kendisine duygulanmış bir ifade ile bakması…

Genç kızın içindeki sıkıntı, tüm bunlara hiçbir anlam verememesinden kaynaklanıyordu. Çünkü o güne kadar her şey kesin ve belirliydi; Min Woo onun patronu olan, zengin, şımarık, bencil bir veletti! Ama şimdi… Şimdi onun bambaşka, hiç tanımadığı bir yüzünü görünce Ji Ah’nın tüm ezberleri bozulmuştu.

Üstelik daha fazlası da vardı: Ji Ah, o sabah kahvaltıda ablasının yaptıklarını hatırlayınca utançla suratını buruşturdu. Kızın bir Min Woo’nun içine düşmediği kalmıştı! Genç adam onun hazırladığı kahvaltılıkları ayıp olmasın diye ucundan ucundan yerken Sun Ah onu hayran gözlerle (ve salyaları akarak!) süzüp durmuştu. Hatta bir ara kendine engel olamayıp çocuğun kollarını, göğsünü yoklamış, şaşkınlık ve öfkeden kaşı gözü seğiren Ji Ah’ya dönüp (sanki Min Woo onu duymayacakmış gibi) fısıldamıştı:

“Of bee, taş gibi maşşallah!”

“Unniiiiii!” diye bağırmıştı Ji Ah, ama Sun Ah’nın aldırdığı yoktu; hemen sofradaki balıktan bir parça koparıp Min Woo’nun ağzına tıkıştırmaya koyulmuştu! Zavallı Min Woo’ysa yüzünün buruşmasından anlaşıldığı kadarıyla kızın temiz mi pis mi belli olmayan elleriyle kendisini beslemesinden dolayı son derece rahatsızdı. Ji Ah kahvaltı boyunca: “Şimdi patlayacak… şimdi patlayacak…” diye diken üstünde oturmuştu.

Ama ilginç bir biçimde Min Woo’nun sabırlı gününe denk gelmişlerdi anlaşılan: Min Woo hiç sesini çıkarmadan yemeğin sonuna kadar oturdu. Nihayet ablaya bir gün kendisini sette ziyaret edip fotoğraf çekilme sözü verdikten sonra evden ayrıldılar. Ji Ah çıkmadan önce ablasına sıkı sıkı tembih etmişti: “Bak Unni, Min Woo-şi’nin buraya geldiğini asla, ama asla kimseye söylemeyeceksin! Harasso? Bak eğer tek bir kişiye bile söylersen dedikodu yayılır, sonra da Min Woo beni işten atar, sen de bir daha asla onun yüzünü göremezsin!” Sun Ah gönülsüzce de olsa söz vermişti vermesine, ama Ji Ah onun sözünü tutabileceğinden kuşkuluydu doğrusu. Sıkıntıyla içini çekti…

Eve dönüş yolunda da Min Woo oldukça sessizdi. Yalnız bir ara pat diye:

“Ablana neden noona değil de Unni diyorsun?” diye sormuştu. Ji Ah hafifçe kızarsa da, hemen:

“Küçükten beri öyle derim, öyle alıştım,” diye cevap vermişti. Min Woo bunun üzerine başka bir şey sormadı, Ji Ah da ucuz atlattığını düşünüp derin bir soluk aldı. Bunun dışında konuşmadılar.

Yalnız Min Woo’nun evine geldiklerinde, genç çocuk arabadan inerken arkasına bile bakmadan:

“Bu arada, dün gece için teşekkür ederim,” dedi. “Evin bir Hobbit deliğine benzese de beni misafir ettin sonuçta, sağol…” Sonra da, yine kızın yüzüne bakmadan umursamazca elini salladı: “Sen buralarda ol, bir şeye ihtiyacım olursa seni çağıracağım…” Ve dönüp eve doğru yürümeye başladı…

Ji Ah’ysa o kadar şaşırmıştı ki, “bir şey değil…” demeyi akıl edebildiğinde Min Woo çoktan duyamayacak kadar uzaklaşmıştı bile. Ji Ah şaşkınlıkla arabaya yaslanıp kalmıştı: Neler oluyordu?! Min Woo ona teşekkür etmişti, öyle mi?! Aman Tanrım, dünyanın sonu mu geliyordu, yoksa Min Woo’ya kendi evlerinde yediği bir şey mi dokunmuştu acaba?!

Şimdi de Ji Ah düşünüyor düşünüyor, olanlara bir anlam veremiyordu. Min Woo’nun sessiz ve nerdeyse kibar sayılabilecek bu hallerini görmeye alışık değildi. Genç kızın fena halde kafası karışmıştı ve bu yüzden huzursuzdu.

“Evet, hazır mıyız millet?? Hadi herkes yerine!” diye bağıran yönetmenin sesiyle kendine geldi. Ji Ah merakla kafasını uzatınca içerideki 15. Yy konseptiyle hazırlanmış çekim odasına iki başrol oyuncusu Min Woo ile Yoo In Na’nın girmiş olduğunu gördü. Her ikisi de tarihi kıyafetlerin içinde o kadar hoş görünüyorlardı ki, Ji Ah onlara imrenmeden edemedi.

yoo in na

Bu sırada yönetmen aktörlere son direktiflerini veriyor, hangi repliği hangi ifadeyle söylemelerini istediğini belirtiyordu. Ji Ah bir köşeye sinip merakla içeride çekilmek üzere olan sahneyi izlemeye başladı.

Dizide, Min Woo ve In Na nişanlı olan iki genç âşığı canlandırıyordu: İlk bölümlerde Min Woo’nun canlandırdığı karakter nişanlısına deli gibi âşıktı. Fakat genç adam Çin’le yapılan bir savaşta esir düşüyor, bu arada nişanlısı başkasıyla evleniyordu. Genç adam yurduna dönüp kalbi kırık bir biçimde gerçeği öğrendikten sonra nişanlısının kardeşi, onu tanıdığı sıralarda küçük bir çocuk olan esas kızla aralarında bir aşk doğuyordu, ama genç adam yeni kızın eski nişanlısının kardeşi olduğunu çok sonra öğrenecekti…

Fakat şimdi, henüz dizinin başlarındaydılar ve Min Woo’nun karakterinin nişanlısına aşkını ilan ettiği romantik sahneler çekilecekti. Yönetmen: “Üç, iki, bir… Motor!” deyince ortamdaki herkes sustu, oyuncular oyunlarına başladılar.

Taru – Let’s end it here

Min Woo gerçekten kusursuzdu: Genç adam yüzünde büyük bir aşk ifadesi ve heyecanla odaya girmiş, gergef işleyen nişanlısının önüne kadar gelip orada saygılı bir biçimde diz çökmüştü. Başını kaldırıp genç kızı selamladı. Kız elindeki gergeften başını kaldırıp gülümseyerek ona baktı:

“Bu ziyaretinizi neye borçluyum sevgili Si Yoon-şi?”

“Sadece yüzünüzü görmek istedim,” diye cevapladı Min Woo. Yüzünde gerçekten de âşıklara has bir ifade vardı. Kızsa utanarak başını çevirdi:

“Evlenmeden önce böyle gelip gitmeniz pek hoş karşılanmaz, biliyorsunuz… Şimdi lütfen gidin. Validem ve pederim her an gelebilirler. Hem…” Kız bir an durakladı, sonra mahcup bir tavırla ekledi: “Hem sadece benim yüzümü görmek için iki saat boyunca at üstünde yolculuk etmeye değer miydi?”

“Elbette değerdi!” diye haykırdı Min Woo, “Sizin için her şeye değer!”

Ve yaklaştı, kızın ellerini ellerinin arasına aldı. Titreyen bir ses ve buğulu gözlerle fısıldadı: “Biliyorsunuz ki bulutların üzerine çıkmam için yüzünüzü görmem bile yetip de artıyor… Böyle karşımda durun, ve hiçbir şey söylemeyin. Sadece, tatlı tatlı bakın bana. O güzel gözlerinizle bakın… Beni dünyanın en mutlu adamı yaptığınızı göreceksiniz…”

Yönetmen: “Kestik! Harikaydınız arkadaşlar!!” der demez, Min Woo’nun o aşk dolu yüz ifadesi gitti, yerine sıradan, normal bir ifade geldi. Genç adam kendisine havlu uzatan bir asistana umursamazca “sağol” derken onu az ileriden izleyen Ji Ah hayretler içerisinde kalmıştı.

İlk kez anlıyordu ki, Min Woo gerçekten de büyük bir oyuncuydu.

*************************************************

“Aaa, n’aber Kang Hyuk-a? Ne zamandır görünmüyorsun?”

Market rafından hazır ramen almakta olan Kang Hyuk arkasını dönünce Sun Ah’yla göz göze geldi. Genç adam sıcak bir biçimde gülümsedi:

“Aa, meraba noona… Valla n’olsun, iş-güç işte… Sen nasılsın?”

“İyiyim, hem de çok iyi!” diye cıvıldadı Sun Ah. Gerçekten de dünden beri genç kadın bulutların üzerinde gibiydi: Sonunda Tanrı dualarını kabul etmiş ve ünlülerin dünyasına girmesi için önüne bir fırsat çıkarmıştı. Sun Ah, Min Woo’ya söz verdiği gibi (!) onu sette izlemeye gittiği zaman orada bulunan bir yapımcının ya da rejisörün kendisini keşfedeceğine yüzde yüz emindi!

Onun bu neşesi Kang Hyuk’un da gözünden kaçmamıştı. Genç çocuk Ji Ah’nın ablasının çatlaklıklarına alışıktı ama yine de meraklanmadan edemedi:

“Hayırdır, çok neşelisin? Yoksa büyükbabadan kalma yeni bir eser mi keşfettin?”

Sun Ah hızlı hızlı elini salladı: “Çok daha iyisi! Ünlü oluyorum, ünlüüü!”

Kang Hyuk: “Ha? Nasıl yani?” diye sorunca da sağına soluna bakınıp oğlanın kulağına eğildi: “Nasıl olacak, Ji Ah sayesinde! Yeni bulduğu işi sen de biliyorsun, değil mi?”

Kang Hyuk şaşkınlıkla başını sallayınca da: “Hah, işte Ji Ah’nın yeni patronuyla tanıştım!” diye bağırdı. “Cha Min Woo-şi benimle tanışır tanışmaz bende star ışığı olduğunu gördü! Ve setine davet etti! Belki onun yeni dizisinde bir rol alabilirim! Ayyy, çok mutluyum Kang Hyuk-ah!” O sırada saatine baktı ve bir çığlık attı: “Eyvah! Televizyonda Kang Ji Hwan’ın dizisinin tekrarı başlayacak, geç kaldım! Neyse, ben koşuyorum, hadi sonra görüşürüz Kang Hyuk-ah!”

Sun Ah neşeyle el sallayıp kasaya doğru koştururken Kang Hyuk şaşkınlıktan ağzı bir karış açılmış vaziyette kalakalmıştı:

Sun Ah “Cha Min Woo” demişti, değil mi? Cha Min Woo, yani şu ünlü aktör… Ama, Ji Ah’nın yeni patronu bir holding sahibi değil miydi? Ji Ah bir aktörün yanında mı çalışıyordu?! Ama öyleyse bile… Ji Ah bunu kendisinden neden saklamıştı ki? Neden ona, en yakın arkadaşına doğruyu söylememişti?

Kang Hyuk’un içine bir sıkıntı düştü…

*************************************************

Min Woo’nun çekimi bittiğinde saat gece yarısına yaklaşıyordu. Genç adam fena halde yorulmuştu. Üstelik yarın sabah sekizde yeniden sette olması gerekiyordu.

Ji Ah arabanın arka koltuğunda yorgunluktan sızmak üzere olan patronuna kaçamak bir bakış attı. (Bugün Mustang’i değil, 4 kapılı bir arabayı almışlar, eee Min Woo’da para çok! :P) Zavallı çocuk cidden bitmişti. Ji Ah içinde ona karşı büyük bir şefkat hissetti: Bugün ilk defa aktörlerin işinin ne kadar zor olduğunu anlamıştı.

Sadece o kadar da değil: Ji Ah ilk kez bugün, patronuna gerçekten hayran olmuştu. Min Woo’nun rolü bir elbise gibi üstüne giymesi, o romantik halleri, aşk dolu sözler söylerken dudaklarının titremesi… Min Woo o anda o hisleri gerçekten yaşıyor gibiydi! Ji Ah bir defa daha, bu çocuğu fazla hafife aldığını düşündü: Onu yalnızca bencil, şımarık bir velet olarak görerek galiba hata ediyordu. O kadar sığ bir insan bu duyguları hissedemez, daha da önemlisi, karşısındakine hissettiremezdi.

Ji Ah tüm bunları düşünerek bir kez daha dikiz aynasından patronuna hayranlıkla baktı. Aynı anda Min Woo kapalı gözlerini açmadan:

“Önüne bak, önüne…” diye mırıldandı. “Bana bakacağım derken arabayı bir yerlere çarpacaksın!”

Ji Ah o kadar şaşırdı ki, direksiyon hakimiyetini kaybediyordu nerdeyse! Bir an arabayı sağa sola salladı, neyse ki toparlamayı başardı. Min Woo ise sıkıntıyla gözlerini açmıştı:

“Off, bir uyutmadın Ji Han! Sabah yine erkenden sette olmam gerek, biliyorsun!”

“Ö-özür dilerim efendim!” dedi Ji Ah. Ama genç kız kıpkırmızı kesilmiş, içinden çığlıklar atıyordu: Ona baktığımı nasıl bildi, nasılll???

Min Woo’ysa gözlerini hafifçe aralamış, domates gibi kızarmış kızı görünce hafifçe sırıtmıştı: Ji Han’ın çekimler sırasında kendisini izlediğini biliyordu. Arabaya bindiği andan beri şoförünün kendisine bambaşka bir hayranlıkla baktığı gözünden kaçmamıştı. Genç çocuk parmağıyla ona işaret edip: “Haha! Seni de hayranlarım arasına katacağımı biliyordum! Biliyordum iştee!” diye tepinmemek için kendini zor tutuyordu!

Gülümsemesini bastırmaya çalışırken aldırmaz olmaya çabalayan bir sesle:

“Bugün sette eğlendin mi bari?” diye sordu. “Çekimleri izledin, öyle değil mi?”

“Evet, elbette izledim efendim,” dedi Ji Ah. Ve heyecanla ekledi: “Harikaydınız. Gerçekten!”

Min Woo keyiften dört köşe olmuştu. Ama cool’luğunu bozmadı, önemsiz bir şeymiş gibi: “Eh, sağol,” dedi umursamaz bir tavırla. Ji Ah ise kıpır kıpırdı, genç kız coşkuyla devam etti:

“Aşık bir adamı bu kadar iyi canlandıracağınıza hayatta inanmazdım! O kadar başarılıydınız ki, nerdeyse karşınızdaki kıza gerçekten âşıksınız zannedecektim!”

“Hahah, sen daha hiçbir şey görmedin,” diye keyifle sırıttı Min Woo. “Asıl zor kısımlar bundan sonra başlayacak! Canlandırdığım karakterin yaşayacağı acılarla bir intikam meleğine dönüşmesi, ama sonra yeniden âşık olması çok daha eğlenceli olacak! O sahneleri çekmek için sabırsızlanıyorum.”

“Ben de izlemek için sabırsızlanıyorum!” dedi Ji Ah neşeyle. Ve arka koltuktaki patronuna neşeyle gülümsedi. Onun işini bu kadar severek yapması hoşuna gitmişti.

Min Woo’ysa kızın heyecanını görünce epey keyiflenmişti. Yine de çaktırmak istemedi, önemsiz bir şey söyler gibi bir tavır takınarak:

“Tabii önceki dizilerimi ve filmlerimi mutlaka izlemişsindir,” diye söze başladı. “Ama yeni dizimin çekimleri bitip TV’de gösterilene kadar eskileri tekrar izlemek istersen sana DVD’lerini verebilirim.”

Ji Ah hafifçe kızardı. Aslına bakılırsa Min Woo’nun dizilerini TV’de denk geldiği zamanlar öylesine göz atmak dışında izlediği olmamıştı. Ama bunu söyleyip çocuğun keyfini kaçırmak istemedi, onun yerine: “Çok sevinirim efendim! Ne kadar düşüncelisiniz!” dedi hevesli bir ses tonuyla.

Min Woo’nunsa iyice keyfi yerine gelmişti. Artık gülümsemesini saklayamayarak baktı şoförünün yüzüne. İçinden: “Ah zavallı çocuk, nasıl da sevindi! Bana fena halde hayran zavallıcık!” diye geçiriyordu.

O sırada Min Woo’nun malikanesinin önüne gelmişlerdi. Ji Ah aravayı park etti, sonra hemen koşturup çocuğun kapısını açtı. Min Woo inerken ona hafifçe gülümsedi: “Hadi gel içeri, DVD’lere bakalım…”

Ji Ah neşeyle başını salladı. Sonra yavru köpek gibi çocuğun peşine takıldı. Min Woo ise neşeyle konuşuyordu:

“Söyle bakalım, en çok hangi karakterimi seviyorsun? “Benim Tatlı Aşkım”daki çiçek çocuk Eun Woo karakterini mi? Yoksa “Doktorlar”daki Soon Hwan’ı mı? Aaa, bir de “Casus Sevgilim”deki Ki Joon var, bak hayranlarım onu da çok severler…”

“Eee… Öööö…” Ji Ah dudaklarını ısırdı, bunların hiçbirini doğru dürüst bilmediğini çocuğa söyleyemezdi ki… En sonunda politik bir biçimde: “Hepsinin bendeki yeri ayrıdır efendim,” diye cevap verdi.

“Haa, doğru diyorsun! Bende de öyle, her birini ayrı ayrı severim!” dedi Min Woo neşeyle. “İnsan kendi canlandırdığı bir rolü sevmeden edemiyor, kötü bir karakter olsa bile! Bu biraz da yazarların “bütün yarattığım karakterler çocuklarım gibidir, aralarında ayrım yapamam!” demesine benziyor galiba…”

Ji Ah şaşkınca durdu, ve gülerek başını salladı: “Doğru! Harika tespit! Gerçekten çok haklısınız Min Woo-şi!”

“Öhömm, haklıyım tabii!” Min Woo gururla sırıttı ve kapıyı açmak üzere girişteki kutuya uzandı.

Tam o anda, evin yan tarafından tok bir ses:

“Demek geldin! Ben de seni bekliyordum!” diye gürledi.

Min Woo’nun şifre girmek üzere kaldırdığı eli havada dondu kaldı sanki. Genç adamın ağzından tek bir sözcük döküldü:

“Baba…”

Ji Ah da hayretle başını kaldırdı: Karşılarında, ikisine birden yaklaşmakta olan orta yaşlı, asık yüzlü adama bakakaldı…

-Dördüncü Bölümün Sonu-

Not: 9 Mart’ın doğumgünü olması sebebiyle bu bölüm sevgili tatlı çingumuz Mydestiny‘ye ithaf edilmiştir 😉