İkinci Bölüm: “Bu adam tam bir baş belası!”

2NE1 – It hurts

Ji Ah evden içeri ayaklarını sürüyerek girdiğinde bastığı yeri görmez haldeydi: Başına gelenlere hâlâ inanamıyordu: Şimdi kendisi ünlü aktör Min Woo’nun şoförü müydü yani??

Genç kız bir hayalet gibi sallanarak banyoya gitti, tam lavabonun karşısında durdu. Gözlerini aynadaki aksine dikti, dikkatle kendi yüzünü incelemeye başladı: Tamam, saçları erkek modeli olabilirdi; ama yüzü kadın yüzüydü işte beee! “Son bir aydır bıyıklarımı almamıştım, acaba ondan mı…” diye düşünüp aynaya iyice yaklaştı. Bir süre dudağının üst tarafını inceledi, sonra bu yüzden olamayacağına karar verdi: Bıyıkları biraz biraz belli olsa da bir erkeğinki kadar değildi sonuçta. Bakışlarını vücuduna çevirdi, ve umutsuzca göğüslerini avuçladı: Evet, göğüs ölçüsü A-cup’tı, yani varla yok arası… Galiba esas neden buydu. Dişlerini gıcırdattı: Bunu bana bir kez daha hatırlattığın için sağol Min Woo-şi!

“Ji Aaaah! Sen mi geldiiiin?” diye bağırdı ablası içeriden.

Ji Ah bakışlarını kendi üzerinden ayırıp içeri doğru seslendi: “Evet abla, benim!”

“Yemek getirdin mi?”

Ji Ah somurttu: Anlaşılan ablası gene gün boyu dizi izlemeye dalıp hiçbir şey pişirmemişti!

kim sun ah

Hızlı adımlarla banyodan çıktı, ablasının olduğu odaya kadar geldi. Gerçekten de Sun Ah elinde bir patates cipsi, gözlerini dikmiş televizyon seyrediyordu. Ji Ah derin bir of çekti:

“İnanamıyorum yaa! Sen bu saatte hâlâ televizyon mu seyrediyorsun?! Ne vardı sanki iki kap yemek pişirsen?? Kardeşim gün boyu çalışıyor, yorgun argın geliyor demiyorsun hiç! Çok bir şey istemiyorum, hazır ramen yapsan bile yeter!”

“Hişttt, susar mısın, şurda sevgili Gong Yoo’mu izliyorum,” dedi Sun Ah. “Hem ben geçen hafta sana yengeç pişirdim, ellerim onların kıskaçlarından lime lime oldu, ne çabuk unuttun nankör?! Prenses soyundan gelen bir insanın gördüğü muameleye bak!”

“Sen prenses soyundan geliyorsan otomatikman ben de geliyorum,” diye somurttu Ji Ah. “Hoş, onu da bir tarafından salladığına eminim ya: Bizim atalarımız olsa olsa sarayda ibrikçibaşı olurlar!”

Sun Ah ilk kez gözünü televizyondan çevirdi, yanındaki yastığı alıp hırsla kardeşine fırlattı! Genç kadın iki şeye büyük bir aşkla inanırdı: Soylarının saraya dayandığına, ve kendisinin ünlü aktris Kim Sun Ah’ya çok benzediğine! Hatta isimleri bile aynıydı; bu kadar büyük bir tesadüf olabilir miydi?! Bir yerlerde Tanrı büyük bir hata yapmış ve aynı kişiyi iki kez yaratmış olmalıydı – ama elbette asıl büyük hata kopyalardan biri ünlü bir aktris olurken diğerinin –aynı yetenekte olmasına rağmen!- böyle sürünmesiydi.

“Kapa çeneni, tamam mı?? Büyükbüyükbabamdan kalan el yazması kitabı sen de biliyorsun! O bizim soylu olduğumuza dair en büyük kanıt!”

“Bırak Allahaşkına,” diye mırıldandı Ji Ah, ama uzatmamak için susup mutfağa doğru yürüdü. Kitap eski bir kitaptı, güzel süslemelerle bezenmişti, bunlar doğru. Ama soylu birinden kaldığına dair hiçbir işaret yoktu. Eski kitaplardan anlayan Kang Hyuk da aynen böyle demişti.

“Bu arada… sen saçlarına bir şey mi yaptın??” diye bağırdı ablası arkasından. Ji Ah sırıttı: Ablasının TV’de en sevdiği aktörün dizisi oynarken bunu fark etmesi bile bir mucizeydi!

Me Too Flower OST- Oh My Boy

Ji Ah ertesi gün sabah 6’da çalan telefonun sesiyle uyandı. Uykulu uykulu elini uzattı, gözleri hâlâ kapalı, mahmur bir sesle mırıldandı: “Alo?”

“JI HAN!!! Nerdesin sen?! Çabuk gel, sana ihtiyacım var!”

Ji Ah’nın gözleri birden açıldı: Arayan Min Woo’ydu. Genç kız saate baktı ve şaşkınlıkla mırıldandı: “Ama efendim, saat daha sabahın altısı!”

“Umrumda bile değil, derhal buraya geliyorsun!” dedi Min Woo. “Anlaşmamızı unutmadın, değil mi? Ben ne zaman istersen buraya gelmek zorundasın!”

Ji Ah bir an durdu. Sonra: “Ah evet, elbette…” diye mırıldandı. “Hemen geliyorum efendim!” Ve telefonu kapattı, şaşkınca odanın içinde giyebileceği bir şeyler aramaya koyuldu.

Yaklaşık yirmi dakika sonra Min Woo’nun büyük rezidansının kapısına gelmişti. Kapıyı açan Min Woo’nun suratı sirke satıyordu:

“Niye bu kadar geciktin?”

“Siz arar aramaz hemen çıktım efendim,” dedi Ji Ah hayretle. Üstelik boş yollarda tam yüzyirmi basarak geldim, diye geçirdi içinden. Polis falan durdursa halim haraptı. Gene de adama yaranamadık, iyi mi…

“Sanırım seni yatılı alsam iyi olacak,” diye dudak büktü Min Woo. Sonra arkasını dönüp yürüdü: “Gel içeri.”

Az sonra evin bembeyaz ışıl ışıl fayanslarla kaplı kocaman banyosunda (Ji Ah bu banyonun kendi evlerinden daha büyük olduğunu hayretle fark ediyordu) yan yana dikiliyorlardı. Ji Ah yanlış duyduğunu düşünüp gözlerini kırpıştırarak patronuna baktı:

“Ne? Beni bunun için mi çağırdınız yani?”

“Anlamadın galiba, bak bir daha açıklayayım: Şu köşedeki örümceği görüyor musun? İşte onu almanı istiyorum.”

“Hayır hayır, onu anladım da…” Ji Ah ne diyeceğini bilemiyordu. Adam sabahın altısında kendisini minicik bir örümceği banyodan atması için mi uyandırıp ayağına çağırmıştı yani?!

“Hadi çabuk ooooll, zaten yarım saattir bekliyorum, daha da bekleyemem! Sıkıştım, anlamıyor musun?! Ve o yaratık orda durduğu sürece çişimi yapmamın imkânı yok!”

Ji Ah derin derin içini çekti. Sonra bir parça tuvalet kâğıdı kopardı ve uzanıp minik hayvanı aldı, klozete attı. Sifonu çekerken:

“Tamam mı? Artık gönül rahatlığıyla çişinizi yapabilirsiniz efendim!” dedi sakin kalmaya gayret ederek. Min Woo klozete şöyle bir bakıp hayvanın gittiğine emin olunca elini umursamazca salladı: “Tamam, çıkabilirsin… İstersen evine geri dön, mesain saat 8’de başlıyor…”

Ji Ah gözlerini açıp korkunç bir ifadeyle baktı ona. Neyse ki kendini tuttu, bir şey demeden banyodan çıktı.

Ama Min Woo az sonra banyodan çıktığında fikrini değiştirmişti. Şoförüne telefon açtı:

“Nerdesin Ji Han? Evine dönmedin henüz, değil mi? Hah, tamam, süper, tekrar buraya dön. Sana üniformanı vereceğim.”

Arabanın koltuğuna oturmuş tam marşa basmak üzere olan Ji Ah öfkeyle dişlerini gıcırdattı: Adam resmen kendisiyle oyuncak gibi oynuyordu!

Yine de sabırla eve geri döndüğünde Min Woo’yu en alt katta, kıyafetlerle dolu bir odada askıda asılı ceket-pantolon takımlarından seçmeye uğraşırken buldu.

“Burası… sizin gardrobunuz mu efendim?” diye sordu Ji Ah, bakışlarını askılardaki giysiler üzerinde dolaştırıp bu giysi dolabının bile kendi odasından büyük olduğunu fark ederken.

“Ahaha, saçmalama seni küçük aptal!” diye güldü Min Woo. “Hayır canım, bu küçücük yer benim kostümlerimi nasıl alsın? Burası bir çeşit ardiye; eve gelen hizmetli kadrosundaki insanlara uygun kılık kıyafet bulmak için ayırdığım yer… Evet neyse, al bakalım şunları, şuraya geç, sırayla giyip bana göster!” Böyle deyip genç kızın eline bir yığın kıyafet tutuşturdu. Ji Ah giysi yığını altında ezilmemeye gayret ederek kendisine gösterilen yere geçti.

Yaklaşık bir buçuk saat sonra Min Woo her takımı en az üçer kez denettirdikten sonra nihayet siyah bir ceket-pantolon takımını beğenmiş, onu seçmişti. Esneyerek:

“Offf, senin yüzünden uykusuz kaldım Ji Han…” diye mırıldandı. “Neyse, ben şimdi uykuma geri dönüyorum… Sen de…” Bir an düşündü, sonra umursamazca elini sallayarak: “Eh, mesai saatin geldiğine göre sen de salonda bir yerlerde takıl işte, benim uyanıp sana iş buyurmamı bekle,” dedi. “Ama bana bak, salondaki oyun konsollarını, televizyon, müzik sistemi ve diğer elektronikleri kurcalamak kesinlikle yasak! Buzdolabımdan bir şeyler aşırmak da yasak, oradaki tüm yiyecekler benim özel diyetime göre sınırlı miktarda hazırlandı! Sen sadece kanepede otur, kendi kendine Angry Birds falan oyna, ne bileyim…” Yine durdu, parmağını tehdit eder biçimde sallayarak ekledi: “Ama kanepede otur dediysem odadaki beyaz kanepenin tam 250 milyon won değerinde olduğunu hatırlatmak isterim: Ona sakın oturma, bir şey döker de leke yaparsan ömrün boyunca yanımda çalışsan bile borcunu ödeyemezsin! Tamam mı? Anlaştık mı? Hadi bakiyim…”

Min Woo bunları sıraladıktan sonra esneyerek odasına geçerken Ji Ah dişlerini sıkmış, “sinirlenmiycem… sinirlenmiycem…” diye kendi kendine telkin etmekle meşguldü. Ama sinirlenmemek elde değildi ki? Adamın her cümlesinde en az iki tane aşağılayıcı laf vardı yahu! Her an bir köşede işe yaramayı bekleyen süpürge muamelesi gördüğüne mi yansın, potansiyel hırsız olarak görüldüğüne mi, yoksa mobiyaların kendisinden değerli oluşuna mı?! Ji Ah işi kabul ettiği andan itibaren tam otuz yedinci defa çok büyük bir hata yapıp yapmadığını sordu kendine. Sonra içini çekip merdivenlere doğru yürüdü, giriş katındaki geniş salona çıktı.

Ama kızcağızın çilesi henüz bitmemişti: Yaklaşık iki saat salondaki siyah ikili koltuğa sığmaya çalışarak rahatsız bir uyku uyumuştu ki, baş ucunda birinin dürtmesiyle kendine geldi. Gözlerini açtığında karşısında 40’lı yaşlarda tanımadığı ciddi bakışlı bir adam duruyordu.

“Sen…” dedi adam onu şüpheyle süzerken. “Sen de kimsin?”

“Adım Kim Ji Ah,” dedi Ji Ah, toparlanmaya çalışarak. “Min Woo-şi’nin yeni şoförüyüm.”

Soo Hyun karşısındaki insanı tepeden tırnağa süzerken kafası karışmıştı: Çocuğun üzerinde bir erkek takım elbisesi vardı, saçları da kısaydı, ama bu güzel yüz sahibinin erkek olamayacağını bas bas bağırıyordu. Ama Min Woo ne kadar manyak olursa olsun kendisine bir kadın şoför tutacak kadar saçmalayamazdı; kadınlarla çalışmaktan nefret ederdi o! Soo Hyun şüpheyle gözlerini kıstı: Acaba Min Woo oyuna mı getirilmişti?

“Şoförü mü?” diye tekrarladı, “Ben yeni şoför için iş bulma kurumuna telefon edeli yalnızca bir saat oldu, seni göndermiş olamazlar. Söyle bakalım, sen nerden çıktın?”

Ji Ah ayağa kalkmış, bu ciddi görünüşlü adamın karşısında saygılı bir biçimde hazırola geçmişti. Kim olduğunu bilmiyordu ama önemli birine benziyordu, anlaşılan Min Woo’nun tüm işlerini bu adam hallediyordu. Açık yüreklilikle cevap verdi:

“Min Woo-şi ile dün tanıştık. Bana şoförü olmak isteyip istemediğimi sordu, ben de kabul ettim.”

Soo Hyun gene bir an durup kızı süzdü. Sonra birdenbire hızlı bir hareketle kızı itip duvara yapıştırdı! Ji Ah ne yapacağını bilemeyecek kadar korkmuştu!

“Bayım, durun, siz ne-”

“Saçmalamayı kes ve bana doğruyu söyle!” diye gürledi Soo Hyun. “Bana bak, sen Min Woo’nun manyak hayranlarından birisin değil mi? Min Woo’ya yakın olabilmek için erkek kılığına giren bir stan (stalker+fan) misin ha, çabuk doğruyu söyle!”

Ji Ah’ın gözleri korkuyla irileşmişti. Genç kız heyecanla kekeledi:

“Ha-hayır! B-ben sadece… bu işe çok ihtiyacım vardı ve-”

“Şimdi Min Woo’ya gidip seni derhal kovmasını söyleyeceğim,” dedi Soo Hyun ve yürümeye başladı. Ji Ah birdenbire onun önüne attı kendini. Adamın bacaklarına yapıştı:

“HAYIR! Hayır efendim, lütfen bunu yapmayın! Size yalvarıyorum, lütfen! Yemin ederim ki ben bir hayran değilim, bunu Min Woo-şi’ye yakın olmak için de yapmadım; sadece çok zor durumdayım ve bir işe çok ihtiyacım var!”

Soo Hyun kendini genç kızın kollarından kurtarmaya çabaladı ama kız kene gibi yapışmıştı! Tam o sırada yukarıdan yarı uykulu yarı sinirli bir ses:

“Hey!” diye bağırdı, “Orda neler oluyor?? Tanrım, güzellik uykumu neden bölüyorsunuz?! Sizin yüzünüzden göz altlarım moraracak, ah, inanamıyorum cidden!”

Üzerinde saten bir pijama takımı, başında ise uyku bandı olan Min Woo sinirli sinirli odasından çıktı, merdivenlerden indi. Ji Ah onu görünce çenesini kapatıp yalvarır gözlerle bacağına yapıştığı adama bakmaya başladı. Soo Hyun’sa kararsız kalmıştı. Bir an kıza baktı, sonra Min Woo’ya çevirdi gözlerini:

“Yeni şoförün bu mu?” dedi alaycı bir sesle. Min Woo sırıttı:

“Evet ya, bak, sen olmadan da işlerimi halledebiliyorum sevgili Hyung!” dedi aynı alaycılıkla. “Ji Han’ı ben keşfettim, o çok iyi bir şoför: Dün paparazzilerden kaçmamda bana büyük yardımı dokundu!”

Soo Hyun birden buraya asıl geliş sebebini hatırladı, Ji Ah da, erkek kılığına girmiş olması da silindi aklından. Büyük bir öfkeyle Min Woo’ya döndü:

“YA! Dünkü çekime gitmemişsin! Bunu nasıl yaparsın ha? NASILLL YAPARSIN?!!!”

“Dur biraz Hyung, sakin ol,” dedi Min Woo hemen. “Bak, inan ki gidecektim, yemin ederim, valla gitcektim yaa! Ama gidiş yolunda başıma neler geldi biliyor musun: Beni köpekler kovaladı yaa, büyük yıldız Min Woo’yu, aahhh, inanamıyoruuum!”

Min Woo gerçekten de inanmaz tavırlarla gözlerini iri iri açmış, yüzünü yelpazeliyordu. Ji Ah onun bu tavrını görünce az önceki tüm endişesine rağmen “khhhh…” diye kıkırdamadan edemedi: Bu manyak adam kendini köpeklerin bile tanıyıp imza istemesini falan mı bekliyordu acaba?

“Eee?” dedi Soo Hyun. Köpeklerin büyük yıldızı ısırmak istemesine hiç üzülmemişti. Zaman zaman kendisi de bunu çok istiyordu!

“Köpeklerden kurtuldum tabii, biliyorsun çok cesurumdur,” dedi Min Woo gerinerek (Ji Ah gözlerini devirdi: Yaa, ne demezsin…) “Ama o sırada saçlarım biraz bozuldu haliyle… Ve tam da o anda paparazziler beni çekmek istediler. Elbette böyle bir şeye izin veremezdim!” Min Woo burada teatral bir tavırla Ji Ah’ı işaret etti: “Ve o sırada bu sevgili genç arkadaşım ayaklarıma kapanıp: “Min Woo-şi, ben sizin büyük hayranınızım, lütfen izin verin sizi bu adamların çekmesine engel olayım” diyerek beni arabası ile kaçırma teklifinde bulundu. Ben de ona bu büyük onuru bahşettim tabii, bilirsin hayranlarıma hiç kıyamam…”

Soo Hyun soru dolu gözlerle kendisine bakınca Ji Ah hemen panik içinde itiraz etti: “Ahh, hayır, ben böyle bir şey demedim! Yemin ederim, nolur inanın bana!”

Ama Min Woo’nun da ona öfkeli bir bakış attığını fark edince kızcağız ne yapacağını şaşırdı. Ezilip büzülerek:

“Eee… Yani… ben… şimdi…” diye kekelemeye başladı.

Soo Hyun’sa bir ona, bir diğerine bakış attıktan sonra bu kızın fazla bir tehlike oluşturmayacağı kanısına varmıştı. Hem zaten Min Woo’nun yanında ne kadar dayanabilirdi ki? Üç, en fazla dört gün sonra Min Woo’nun şımarıklıkları kızı canından bezdirirdi. O yüzden bir süreliğine kıza dokunmamaya karar verdi. Hemen sesini yükseltip araya girdi:

“TAMAM! Her neyse, şimdi önemli olan şu: Dün parfüm reklamı çekimi yapılamadığı için yarın yeniden çekim ayarladım, saat 2’de orada olacaksın Min Woo! Bana bak, bu sefer sorun istemiyorum! Dün senin yüzünden bir sürü insan vakit kaybetti, bu sefer gidip paşa paşa halledeceksin bu işi! Yoksa başına gelecekleri biliyorsun…”

Min Woo’nun gözleri öfke ve hayretle irileşti. Ama genç yıldız Soo Hyun’un asla geri adım atmayacağını bildiğinden hiçbir şey demedi, sadece “OFFF!” diye bağırıp gerisin geri döndü, öfkeli adımlarla patır patır çıktı merdivenlerden. Onun uzaklaştığını görünce Soo Hyun bir an hafifçe gülümsedi. Sonra yeniden ciddileşip kıza döndü:

“Sana gelince… Sen de şimdilik kalabilirsin… Ama asla sorun istemiyorum, tamam mı?”

Ji Ah birden şansına inanamıyormuş gibi baktı menajere. Sonra yüzü sevinç dolu bir gülümseme ile aydınlandı. Bütün heyecanıyla adamın önünde dört beş kez yere eğildi:

“Çok… çok teşekkür ederim efendim! Size yemin ederim asla sorun çıkarmayacağım! Gerçekten çok teşekkür ederim!”

Soo Hyun’sa genç kızın sevincini görünce alaylı alaylı gülümsedi: “Zavallı çocuk… Başına geleceklerden haberin bile yok!” Ve kıza içten içe acıyarak kapıya doğru yürüdü…

********************************

Ertesi gün Ji Ah’nın kullandığı otomobil birkaç gün önceki çekim mahaline yanaştığında arka koltukta Min Woo’nun yanında Soo Hyun da oturuyordu. Menajer, şımarık yıldızına güvenmemiş, küçük bir çocuğun velisi gibi kendi de gelmişti.

“İşte geldik,” dedi Soo Hyun ve arabanın kapısını açtı. Ji Ah’nın koşturup açtığı diğer kapıdan Min Woo da indi. Genç yıldızın suratı sirke satıyordu.

“Niye böyle aptal bir varoş mahallesinde çekim yaptığımızı anlayamıyorum,” diye somurttu. Soo Hyun aldırmadı bile, sert bakışlarla ona yürümesini işaret etti. Min Woo somurtarak bahçe kapısından girdi, eski taş binaya doğru yürüdü.

Çekim ekibi hazırlanmış, onları bekliyorlardı. Yönetmen Min Woo’yu görünce koşturarak geldi:

“Aman efendim, hoşgeldiniz! Gözlerimiz yollarda kaldı! Geçen gün başınıza gelen talihsiz kazayı işittik, çok üzüldük. Çok geçmiş olsun!”

Min Woo güneş gözlüğünü çıkartırken umursamaz bir sesle:

“Evet, bir talihsizlik oldu,” diye cevapladı, “Bir grup kendini bilmez sokak köpeği bana saldırmaya kalktı… Ama elbette buna kalkıştıklarına pişman oldular!”

“Pişman olmalarına hiç şaşmadım, zavallıcıklar senden hastalık kapabilirlerdi!!” diye bir ses geldi arkadan.

Min Woo dişlerini gıcırdatarak nefret dolu bakışlarla sesin geldiği yere döndü: Yanılmamıştı, Hyo Rim tüm ukalalığı ile pis pis gülümsüyordu. Genç kadının makyajı henüz yapılmamıştı ama bu haliyle bile çok güzeldi. Ama Min Woo eski sevgilisinden öyle çok nefret ediyordu ki, kızın güzelliği bile onu bir gram etkilemiyordu.

wang hyo rim

“Sana da merhaba Hyo Rim-şi,” dedi Min Woo en az kızınki kadar gıcık bir ses tonuyla. “Tam da senden beklenecek sıcaklıktaki bu karşılama için teşekkürler!”

“Rica ederim canım, sen daha sıcaklarını hak ediyorsun!” dedi Hyo Rim gene. “Hatta elimde olsaydı seni kafana kızgın yağ dökerek karşılamak isterdim!”

Min Woo da ağzını açıp ters bir laf koymaya hazırlanıyordu ki Soo Hyun hemen atıldı:

“Ooo Hyo Rim-şi, sizi görmek ne kadar güzel! Her zamanki gibi çok güzel ve zarifsiniz!” Bu esnada uzun adımlarla kızın yanına kadar gelmiş, onun eline zarif bir öpücük kondurmuştu. “Min Woo sizinle çalışma fırsatı bulduğu için çok şanslı, öyle değil mi Min Woo?”

Min Woo çocuk gibi somurtup başını çevirdi. Soo Hyun’sa kibar (ama zoraki) kahkahalarla Hyo Rim’i selamlayıp Min Woo’nun çaktırmadan omzunu sıktı.

“Neyse, Min Woo içeride hazırlansın, sizi daha fazla bekletmeden çekime başlayalım, öyle değil mi yönetmen Lee?”

“Min Woo-şi ne zaman hazır olursa başlayabiliriz efendim,” dedi yönetmen yaltaklanarak. Bunun üzerine Soo Hyun Min Woo’yu içeride kendisi için hazırlanmış odaya itekledi.

Odaya girdiklerinde Min Woo sızlanmaya başlamıştı bile:

“Hyuuungg! Gördün mü bana neler dedi?! Ben sana boşuna demiyorum o kızla çalışmam diye!”

“Az bile dedi!” diye dişlerini gıcırdattı Soo Hyun. “Kızcağıza yaptıklarından sonra sen çok daha fazlasını hak ediyorsun aslında! Yine de şükret ki Hyo Rim-şi asil bir hanımefendi.”

“Puhahaha, Hyo Rim mi asilmiş?? Hiç güleceğim yoktu!” diye kıkırdadı Min Woo. Ama Soo Hyun’un ölümcül bakışlarını görünce çenesini kapatmanın daha iyi olacağını anladı. O sırada makyajını yapmak üzere makyöz içeri girince tartışma kendiliğinden sona erdi.

********************************

baek young hee

“Vaaayyy, demek hemen yeni bir iş buldun! Harikasın Ji Ah!” dedi Young Hee gözlerindeki hayran parıltılarla. Ji Ah umursamazca elini salladı:

“Evet ama şimdilik deneme süresindeyiz diyebilirim… Ben de patronum da henüz birbirimizden emin değiliz, anlaşabilecek miyiz göreceğiz…”

“Peki nerde çalışıyorsun?” diye sordu Young Hee. “Hangi şirket yani?”

Ji Ah bu soru üzerine gözlerini kaçırdı, tereddütlü bir sesle:

“Eee… Şey… Çok büyük bir şirket değil, siz bilmezsiniz,” diye cevapladı. Ama genç kızın bunu söylerken hafifçe pembeleştiği Kang Hyuk’un dikkatli gözlerinden kaçmamıştı.

Bu akşam üç arkadaş Ji Ah’nın yeni işini kutlamak için dışarı çıkmışlardı. Ji Ah en yakın iki dostuyla ızgara et yiyip soju içerken dört gündür ilk defa kendini azıcık da olsa gevşemiş hissediyordu.

Birden Young Hee:

“Aaa, Cha Min Woo LG reklamında oynamış! Şuna bakın, ne şeker adam!” diye heyecanla televizyonu işaret etti.

Kang Hyuk ve Ji Ah ilgisizce dönüp baktılar. Ji Ah reklamda türlü şirinlikler yapan Min Woo’yu görünce dişlerini gıcırdattı: Bu sevimli görünen gencin gerçek hayatta nasıl bir canavar olduğunu ondan iyi kimse bilemezdi! Aklına bir gün öncesi geldi: Min Woo reklam çekiminden döndükten sonra kendini banyoya atmış, Ji Ah’ya banyodaki tütsülerden biri bitip de yerine koymadığı için bir güzel çemkirmeyi ihmal etmemişti. Ji Ah bunun kendi görevi olmadığını söyleyince ciddi ciddi “Bu evde bitip de yerine konmayan her şeyden tüm çalışanlar sorumludur!” diye cevap vermişti! Sonra, istediği tütsü olmadığı için beyefendi banyosuna başlayamadığından Ji Ah taaa Incheon’daki tütsücü dükkanına (başka yer Hindistan’dan ithal edilen bu ürünü satmıyordu) biten çeşidi satın almak için yollanmıştı! Ji Ah’nın dört gündür ordan oraya yollanmaktan başı dönmüştü zaten; kızcağız bu kısacık sürede hayatında kullanmadığı kadar araba kullanmıştı. İlk defa, pasaportu olmadığı için şansına şükrediyordu: Eğer yurt dışına çıkma imkânı olsaydı, bu Min Woo psikopatı yeni tütsüler, sabunlar, ya da yiyecek malzemeleri almak için kendisini taa Hindistan’a da yollardı!

Üstelik sadece bu kadarla kalsa gene iyi: Ji Ah kırk beş dakika sonra tütsüyle dönüp Min Woo nihayet banyosuna girebildikten on dakika sonra banyodan ona seslenmişti:

“Ji Haaaaan! Nerdesin Ji Haan??”

“Buyrun efendim,” dedi Ji Han banyo kapısına gelerek. Min Woo: “İçeri gir!” buyurdu. Genç kız çekinerek kapıyı araladı, jakuzide keyif yapmakta olan patronuna bakmamaya çalışarak olduğu yerde bekledi. Min Woo ise küvetin kenarındaki şişelerden birini işaret etti:

“Bu jojoba yağıdır… Şimdi sırtımı ve omuzlarımı bu yağla ovacaksın!”

Zavallı Ji Ah’nın gözleri dehşetle büyüdü: “N-nasıl yani?” diye kekeledi. “Ben… ben ne anlarım sizin omzunuzu ovmaktan??”

“İyi bir çalışan her konuda patronunun eli ayağı olmalı, kendisinden her istenileni yapmalıdır Ji Han,” dedi Min Woo bilgiçlikle. Ve gayet rahat, çırılçıplak ayağa kalktı. Ji Ah korkuyla bakışlarını kaçırdı, bu çıplak adamı kabuslarında görmek istemiyordu! Min Woo ise ilerlemiş ve jakuzinin diğer yanında duran, Ji Ah’nın daha önce ne işe yaradığını anlayamadığı taş yatağın üzerine yüzüstü yatmıştı.

“Bu yatağı en ünlü spalarda kullanılan malzemeden inşa ettirdim,” diye böbürlendi. “Alttan ısıtmalıdır, bak dokun, çok sıcak… Şimdi sen jojoba yağı ile masaj yaptıktan sonra ben on dakika daha burada kalacağım… O sırada sen banyoma şu iki yağı daha ekleyeceksin. Ben de daha sonra jakuziye dönerek banyomu tamamlayacağım. Tamam mı? Anlaşıldı mı?”

Ji Ah: “Anlaşıldı efendim,” diye homurdandı. Neyse ki Min Woo sıcak taş yatak üzerinde şimdiden gevşediğinden onun gönülsüz çıkan sesini fark etmedi. Ji Ah “Tanrım, nedir benim bu çilemm??” diye içinden geçirerek (ve genç adamın çıplak poposuna bakmamaya çalışarak) kendisine masaj yaparken keyiften dört köşe olmuş sesler çıkarıyordu…

Şimdi Ji Ah gene o travmatik tecrübeyi hatırlamış, tiksintiyle yüzünü buruşturmuştu: Min Woo’nun bu kendini Muhteşem Süleyman zanneden tripleri o kadar çekilmezdi ki, genç kız adamın hiçbir çalışanının birkaç haftadan daha fazla dayanamamasına hak verir olmuştu. Zaten ilk başta evde yatılı hizmetçisinin olmayışına şaşırmıştı ama şimdi durumu anlıyordu: Kim bu psikopatla çalışıp yirmi dört saat kölelik yapmak isterdi ki?!

O yüzden Young Hee mayışmış gözlerle ve salyaları akarak ekrandaki yıldıza:

“Çok tatlıııııı!” diye yorumda bulununca Ji Ah dayanamayıp nefret dolu bir sesle:

“Nesi tatlı bee, pislik herifin teki!” diye patladı. Young Hee ve Kang Hyuk şaşkınca ona bakınca kendini ele verdiğini fark edip kulaklarına kadar kızardı:

“Yani… Yani demek istiyorum ki, eee, siz bakmayın bunların beyaz camda böyle şirin şirin salınmasına, gerçek hayatta eminim çok kaprisli, çok ukala insanlardır!”

“Aaa hiç de bileee!” dedi Young Hee hemen. “Bir kere bu çocuğun gözlerine bakan şıp diye anlar: Gerçek hayatta da çok şirin ve çok sıcakkanlı bir insan bence!”

Ji Ah nerdeyse kusacaktı ama neyse ki kendini tuttu, bu defa bir pot kırmadı. Ama Kang Hyuk ondaki tuhaflığı sezmişti…

Akşamın bitiminde önce Young Hee’yi evine bıraktılar. Ji Ah’nın ve Kang Hyuk’un evleri birbirine daha yakındı, ikili aralık ayında çok görülmeyen güzel havanın tadını çıkarmak üzere yürümeye karar verdiler. Nehir kenarındaki yürüyüş şeridinden yürürken Ji Ah temiz havayı içine çekti:

“Ahh, kısa bir süre de özgür olmak güzel bir duygu! Yarın sabah gene sabahın köründe iş var…”

Kang Hyuk hafifçe gülümsedi. Sonra:

“Ama en azından iş aramana bile gerek kalmadan yeni bir iş hemen buldu seni,” dedi. “O gün dondurmacıda arabama binen kişinin iyi bir yönetici asistanı arayan bir patron olması ne büyük bir tesadüf!”

Ji Ah utanarak bakışlarını kaçırdı. Genç kız pancar gibi kızardığına emindi. Neyse ki nehir yolu sokak fenerlerinin aydınlığı dışında oldukça loştu ve arkadaşı onun bu halini görmüyordu. Hafifçe: “Hıhı…” diye mırıldandı. Kang Hyuk’a iş bulması konusunu böyle açıklamıştı. Ünlü yıldız Min Woo’nun yanında şoför olarak işe başladığını söylemeye utanmıştı kızcağız.

“Bu arada saçlarını eski haline getirmeyi düşünmüyor musun?” diye sırıttı Kang Hyuk. “Patronun böyle punkçı gibi gezinen bir asistandan memnun mu?”

Ji Ah sırıttı: “Hımm, sanırım bir süre daha böyle kullanmaya devam edeceğim… Bana oldukça genç bir hava katıyor, sence de öyle değil mi?”

“Hahaha, lise günlerimizi hatırladım,” diye güldü Kang Hyuk da. “Hatırlar mısın, 10. Sınıftayken de saçlarını böyle kestirmiştin…”

“Ah, hatırladım elbette!” dedi Ji Ah gözleri ışıldayarak. “Çok asi, hırçın bir dönemimdi, o yüzden…”

Bigbang – Haru Haru piano version 

Birden sustu. Aklına gelen şeyle birlikte bakışlarını kaçırdı arkadaşından. O hırçınlıklarının sebebini çok iyi anımsıyordu. Aradan geçen bunca yıl sonra bile o hayalkırıklığını, o hüznün sebebini unutması mümkün değildi…

Kang Hyuk’sa bambaşka şeyler hatırlıyordu. Genç adam, 17 yaşındaki o asi kızı düşündü. Bir sabah saçları kısacık, erkek gibi gelmişti okula. Gözlerinde vahşi bir ışık vardı. O gün, veya ertesi gün olmalı, ikisi bu nehir yolundan evlerine dönerlerken büyük bir neşe (ve tuhaf bir sinirlilik haliyle) kendisine dönmüştü:

“Ben liseden sonra okulu bırakmaya karar verdim,” demişti gözleri ışıldayarak. “Bir rock grubunda şarkı söylemeye başladım. Bundan sonra üniversiteye hazırlanmakla falan vakit kaybetmeyeceğim! Hem yakında albüm yapınca ünlü olacağız, böyle dertlerim kalmayacak!”

Kang Hyuk o anda nasıl kızdığını bugün gibi anımsıyordu. Gözlerini iri iri açmış,

“Biçosso??” diye bağırmıştı. “Manyak mısın sen Ji Ah? Tüm geleceğini böyle riskli bir kararla nasıl harcarsın?! Bak, sen yine de üniversite sınavlarına haz-”

“Hayır işte, ben şarkıcı olacağım!” diye bağırmıştı Ji Ah. “Sınavlara hazırlanmayacağım! Her akşam okuldan sonra senle birlikte o aptal cram school’a gelip bütün akşamı ders çalışarak geçirmeyeceğim ben!”

Kang Hyuk birdenbire kızın kolunu tutmuş, onu sertçe sarsmaya başlamıştı. Gözleri ateş saçıyordu: “Hayır işte! Buna izin vermeyeceğim, tamam mı? Notların çok iyi Ji Ah, harika bir üniversitede harika bir bölüm kazanacaksın, bu fırsatı nasıl tepersin, nasıl, haa?”

Ji Ah gözlerini yukarı kaldırıp ona bakınca delikanlı birden duraklamış, onun kolunu tutan eli gevşemişti. Ji Ah’nın gözlerinin dolu dolu olduğunu şimdi bile anımsıyordu. Genç kız ona bir şey diyecekmiş gibi bakmış, sonra birdenbire arkasını dönüp koşmaya başlamıştı. Kang Hyuk şaşkınlık içinde kalakalmıştı.

Ertesi günse, her zamanki gibi tıpış tıpış gelmişti dersaneye. Sınıfa girip Kang Hyuk’un arka sırasına otururken ona hiç bakmamıştı ama bir daha şarkıcı olma muhabbeti açılmamıştı. Ve üniversite sınavına girip iyi bir okulun işletme bölümünü kazanmıştı Ji Ah.

Kang Hyuk fark ettirmemeye çalışarak arkadaşına baktı. O da dalgındı, belki de aynı şeyleri hatırlıyordu. Kang Hyuk içten içe bu bahtsız kızcağız için üzülmeden edemedi: İyi bir okulu bitirdiği halde işleri bir türlü yaver gitmemiş, istediği gibi kariyer yapamamıştı. Bunda üniversiteyi bitirdiği sene anne ve babasını ard arda kaybetmiş olmasının da etkisi vardı.

Ji Ah’ysa başka şeyler anımsıyordu: Kang Hyuk’un o gün kendisini nasıl sertçe sarstığını anımsıyordu mesela. Ve büyük öfkesine rağmen Kang Hyuk’un o halini görünce nasıl her şeyi unutup ona sıkı sıkı sarılmak istediğini de… O gün inadını kıran şey, Kang Hyuk’un gözlerinde gördüğü o sevgi olmuştu. Kang Hyuk onu önemsiyordu, hem de çok önemsiyordu! Ji Ah bunu fark edince o çocuksu inadı kırılmıştı… Yoksa gerçekten de ciddi ciddi her şeyi bırakıp çekip gitme planları yapıyordu o günlerde…

O sırada başını kaldırdı ve kendisine endişeli gözlerle bakan arkadaşı ile göz göze geldi. Ona sevgiyle gülümsedi ve omzuna hafif bir yumruk attı. Kang Hyuk da ona çarpıkça gülümsedi ve kızın bir erkek çocuğu görünümündeki kirpi saçlarını şöyle bir karıştırdı. Ji Ah sırıtmaya başladı:

“Ne dersin, eskiden yaptığımız gibi bizim sokağa kadar yarışalım mı?”

“Bu karanlıkta mı?” dedi Kang Hyuk şaşkınlık içinde. Ji Ah:

“Evet ne var?” diye sırıttı. “Yoksa seni geçerim diye korkuyor musun?”

“Haha, onu rüyanda görürsün!” dedi Kang Hyuk. Ji Ah bir an durdu, ona muzipçe baktı. Sonra birdenbire hızla fırlayıp koşmaya başladı!

“Heeey, ama haksızlık buu! Hile yaptın!” diye bağırdı Kang Hyuk arkasından. Ama kızın dinlemeyeceğini fark edince yarı kızgın yarı neşeli, o da koşmaya başladı.

Ji Ah geçilmemek için canını dişine takmış koşarken bir yandan da kahkahalar atıyordu! Az ileride, kendi sokaklarına dönen yolun başında durdu, zıplamaya başladı: “Heyooo, ben kazandımmm!”

“Hile yaptıııın!” diye bağırdı Kang Hyuk ona yetişirken. Ji Ah’ysa çocuk gibi şımarmaya devam etti: “Banane banane, ben kazandım!”

Kang Hyuk ona dil çıkardı. Ji Ah da ona! Sonra kıkırdayarak yürümeye devam ettiler.

Ji Ah yanında yürüyen genç adamın gölgesine bakarken hafif bir hüzün, ama büyük bir mutlulukla düşündü: O günlerin üzerinden çok zaman geçmişti. İkisi de çok şey yaşamış, çok değişmişlerdi. Ama değişmeyen ve asla değişmeyecek bir şey vardı: O da aralarındaki büyük dostluktu…

David Arkenstone – Road to the Fair

 “Panayır alanına girmeden önce bir an durakladım. Hokkabazlar, falcılar, rengarenk kıyafetli, fakir-zengin tüm kent halkı bu gece buradaydı. Işıl ışıl renkli fenerler panayır alanını aydınlatıyordu. İleride gayageum, bipa ve buk çalan başları traşlı rahipler çevrelerine toplanmış olan halkı coşturuyordu. Gülümseyerek ilerledim. Arkadaşım Ha Rim burada olmalıydı.

Ama henüz birkaç adım atmıştım ki, birdenbire nefesim kesildi: Onu görmüştüm!

Oradaydı. İleride, bir grup kadınla birlikte yaşlı ve haşmetli çınar ağacının dalına asılmış olan salıncağın yakınında durmuş, yüzünde büyük bir hayranlık ve neşe ile sallanan genç kızı izliyordu. O sırada salıncak yavaşladı ve durdu. Salıncağı sallayan orta yaşlı adam bir sonraki talihliyi seçmek üzere bağırdığı zaman çevresindeki tüm kadınlar onu ileri doğru ittiler. O ise bir an tereddüt eder gibi oldu; ama sanırım merakı ve heyecanı korkusuna baskın geldiği için ısrarlara dayanamayıp salıncağa tırmandı.

Ve işte şimdi salıncağın üzerindeydi: Daha önce birkaç defa şehrin pazar yerinde gördüğüm, ama her seferinde izini kaybettiğim güzel kız… Güzel yüzünde giderek artan rüzgarı hissetmenin neşesi… Uzun saç örgüleri ve hanbokunun etekleri, rüzgarın etkisiyle bir ileri bir geri savruluyor… Kızın üzerindeki hanbokun parlak kumaşı onun soylu bir aileden geldiğini fısıldar gibi… Bu da içimi sevinçle dolduruyor; çünkü benim ailem de soyludur ve soylu olmayan bir gelini asla kabul etmezler.

“Büyülenmiş gibi ne izliyorsun öyle?!”

Birdenbire yerimde sıçradım! Arkamdan yaklaşıp kulağımın dibinde top gibi patlayan bu muzip sesin sahibi, en yakın arkadaşlarımdan Ha Rim’di.

“Hiç… hiçbir şey!” dedim boğazımı temizleyerek. Ama kurnaz Ha Rim kızarıp bozardığımı görünce yalanımı yutmadı. Muzipçe elini omzuma attı:

“Bana hiç de öyle görünmedi… Hımm, bakalım, eveeeet, anlaşılan salıncaktaki agaşi’yi izliyorsun! Ama dikkat et, babasının adamları seni onu izlerken yakalamasın!”

Ona şaşkınlık içinde bakakaldım: Babasının adamları mı? İnkâr etmeyi falan düşünemedim, merakla: “Sen onu tanıyor musun?” diye sordum. Ha Rim bilmiş bilmiş başını salladı:

“Elbette! O genç bayan ikinci prens Songyoo’nun ikinci kızıdır!”

Demek bu kız, kralımızın ikinci küçük kardeşi olan prensin kızıydı! Ağzım açık arkadaşıma bakarken Ha Rim gülerek omzuma vurdu:

“Merak etme, agaşi evli ya da nişanlı değil! Eğer konuyu bir an önce babana açarsan eminim ki bakan Cha Im Woon biricik oğlunu prens Songyoo’nun kızı ile evlendirmekten büyük bir onur duyacaktır!”

Onun bu sözleri ile kendime geldim, kaşlarımı çattım:

“Saçmalama! Amma da yazdın! Hem ben agaşiye bakmıyordum ki, öylesine dalmışım işte…”

Ha Rim: “Hı hı” diye sırıttı, ama inanmadığı belliydi. İyice öfkelendim, benden nerdeyse bir baş kadar kısa olan arkadaşımın üzerine çullandım: “Bana bak, tepemin tasını attırma! Ona bakmıyordum diyorum!”

“Ahaha! Bırak beni, bırak yoksa bakan oğlu falan dinlemem, savaşçı yönümle tanışmak zorunda kalırsın!”

İkimiz yarı şaka yarı ciddi birbirimizle dalaşırken arkamızdan: “Hey biraderler! Bu haller Bongrim Daegun’un (prens) en sadık iki adamına yakışıyor mu?” diye bir ses çınladı.

Ha Rim’le aynı anda birbirimizden ayrıldık ve sevinçle sesin geldiği yöne döndük: Bongrim, sevgili Bongrim, tam sekiz senelik bir ayrılıktan sonra karşımızda duruyor, gülümseyerek bize bakıyordu! İkimiz de sevinç çığlıkları atarak ona doğru koşturduk, sırayla kucaklaştık.

“Nasılsın kardeşim?” dedim sesimde saklayamadığım bir sevinçle. “Chungguk’tan (Çin) döneceğiniz haberini almıştık ama seni bugün burada görmeyi beklemiyordum.”

“Sizi burada bulacağımı biliyordum” dedi Bongrim gözleri parlayarak. “Ne de olsa benim çapkın arkadaşlarım hiçbir eğlence fırsatını kaçırmazlar!” Ha Rim de ben de bir kahkaha attık. Ha Rim:

“Öyle elbet!” diye bağırdı, “Hep birlikte içmek ve güzel gisaeng’lerle günümüzü gün etmekten daha güzel ne var ki şu dünyada?!”

Bense hâlâ bu kavuşmaya inanamıyordum, sevgili arkadaşıma bakarken gözlerim doluyordu: Henüz 17 yaşındayken babası Kral Injo’nun Qing Hanedanı Kralı Hong Taiji’ye yenilmesi ve Chungguk’un Chosun (Kore) üzerindeki hakimiyetini kabul etmesi üzerine iki prens birden Hong taiji’ye olan bağlılığımızı tescil etmek üzere Chungguk’a götürülmüştü… Şimdi Qing hanedanının iyice güçlenip tüm Çin’i ele geçirmesinden sonra prenslerin Chosun’a geri döneceğine dair rivayetler söylenir olmuştu, ama açıkçası bunun bu kadar çabuk gerçekleşeceğine ihtimal vermiyordum. Ama 8 yıl önce 17 yaşında yeniyetme bir genç olarak bıraktığım sevgili dostum, şimdi 25 yaşında güçlü ve sağlam bir adam olarak karşımda duruyordu…

“Döneli iki gün oldu,” dedi Bongrim. “İki gündür babam Kral hazretlerinin isteği üzerine bakanlarla toplantılara ben de katılıyor, Chungguk’la ilgili gözlemlerimi belirtiyordum. Bilseniz, anlatacak ne çok şey var!” Prensin gözleri parlıyordu. Ben:

“Veliaht prensimiz So Hyun da döndü mü?” dedim merakla. “Onun Batı diyarlarına çok geziler yaptığını ve yepyeni şeylerle döndüğünü duydum…”

“Evet, ağabeyim de geldi, şimdi burada,” dedi Bongrim. “Doğru duymuşsun; ikimizin de Chungguk’ta kaldığımız günlerde farkına vardığımız pek çok şey oldu: Bambaşka savaş aletleriyle, bambaşka tekniklerle savaşan ordular gördük.” Bir an durdu, sonra gözleri parlarken neşeyle elini salladı: “Her neyse! Bunları sonra size uzun uzun anlatırım! Ama bu gecelik bana izin verin: Haydi hep birlikte içmeye gidelim! Sizi çok özledim!”

Böylece üçümüz kol kola girip gülüşerek yürümeye başladık. İçim mutlulukla dolmuştu: Küçüklükten beri tanıdığım en yakın iki dostumla yeniden bir arada olmak ne güzel bir duyguydu! Bongrim’in kralın ikinci oğlu, benim bakan oğlu olmama karşın Ha Rim’in babası sarayda önemsiz bir memurdu; yine de bu durum üçümüzün sınıf ve mevki farklarını bir kenara bırakıp yakın arkadaş olmamızı engelleyememişti.

Arkadaşlarımla kol kola yürürken bir an dayanamadım ve başımı çevirip salıncağın olduğu yere baktım: İkinci Prens’in kızını son bir defa daha görmek istiyordum.

Gerçekten de oradaydı: Salıncaktan inmek üzereydi. Yanakları pembe pembe olmuştu; yüzünde çok mutlu bir ifade vardı. Şu haliyle öyle güzeldi ki, güzelliğinden nefesim kesildi.

Birdenbire, genç kız ilahi bir işaret almış gibi bana doğru baktı ve aramızda en az yirmi metre olmasına karşın bakışlarımız birleşti.

Bir şimşek çaktı sanki. Kalbimden bir alev geçti. Bütün dünya durdu. Ben de durdum. Yanımda yürüyen iki arkadaşım şaşkınlıkla neden durduğumu anlamak üzere bana baktılar. Bir şeyler söylediler. Ama sesleri bir perdenin ardından geliyordu sanki; kafam dumanlı gibiydi, ve onları duyamayacak kadar şaşkındım.

Ben, töre bakanı Cha Im Woon’un oğlu, kraliyet muhafızlarının yüzbaşılarından Cha Jong Hwa, adını bile bilmediğim bu güzel ve soylu kıza oracıkta âşık olmuştum…”

Min Woo birden titreyerek uyandı! Yüzünde boncuk boncuk ter damlaları birikmişti. Genç adam birkaç saniye dehşetten kıpırdayamadı.

Yine o çok canlı, çok gerçek rüyalardan birini görmüştü: Eski Kore’de yaşayan soylu bir adam olduğu o rüyalardan biri. Bu rüyalar o kadar gerçek gibiydi ki, genç adam üzerindeki kıyafetlerin kokusunu, sert keten kumaşını, yüzüne vuran akşam rüzgârını hâlâ hisseder gibiydi. Üstelik sadece bu da değil: Min Woo, daha önceki rüyalarından farklı olarak ilk kez, bu soylu gencin uzaktan görüp âşık olduğu genç kızın güzel yüzünü tüm canlılığı ile hatırlıyordu. Ve ona karşı hissettiği yoğun duyguları da!…

Min Woo titremeye başladı: Genç adam rüyasındaki ayrıntıların canlılığı ve hissettiği duyguların yoğunluğu karşısında dehşete düşmüştü! Çünkü kendisi ömründe kimseyi böyle sevmemişti. Böyle bir sevginin mümkün olabileceğine bile inanmazdı. Belki de o yüzden bu derece bir tutku kendisini çok korkutuyordu. Ve bu tutkuyu böylesine derinden hissetmesi: Evet, rüyalarındaki adam kendisiydi. Sanki bambaşka bir zamana gidip bambaşka bir hayat yaşar gibiydi. Şimdikinden başka bir hayat… Hatta belki de asıl hayatı oradaki, rüyası ise şimdiki hayatı idi!

Birden bu ihtimal onu o kadar dehşete düşürdü ki, delirmiş gibi fırladı yataktan! Kendini ikna etmek istercesine duvarlara dokundu, lavaboya koşturup yüzüne soğuk sular çarptı. Ama vücudunu esir alan titreme bir türlü geçmek bilmiyordu. Genç adam dişleri zangır zangır birbirine vururken ayakları dolanarak merdivenlerden inmeye başladı.

Aşağı kata indiğinde birden bu gece Ji Ah’nın burda olduğunu anımsadı: Gece gece canı kavunlu dondurma çekince şoförünü arayıp getirtmiş, sonra da onun bu gece hizmetçi odalarından birinde kalmasını istemişti. Ji Ah da öyle yapmıştı. Min Woo sevinçle onun odasına koşturdu: Delikanlıyı uyandırıp kendisini sakinleştirmesini isteyecekti.

SNSD – Oh La La

Ji Ah’nın odasına girdiğinde kızcağızı derin soluklarla uyurken buldu. Hemen yatağa tırmandı, erkek zannettiği Ji Ah’yı sarsmaya başladı:

“Ji Han! Ji Han-a! Uyan çabuk, uyan diyorum!”

Min Woo bir yandan kızı sarsıyor, bir yandan da hâlâ korkudan tir tir titriyordu. Ji Ah’ysa öyle derin uyuyordu ki, bir türlü uyanmak bilmiyordu! Min Woo artık sarılır gibi iki eliyle birden omuzlarından tutmuş, öyle sarsıyordu kızı: “Ji Han! JI HAN! UYANSANA BEE!”

Ji Ah birden sıçrayarak uyandı. Ve gözlerini açar açmaz Min Woo’nun korku ile irileşmiş gözleriyle göz göze geldi!

Genç kız bu tuhaf adamın kendisini sıkı sıkı tuttuğunu görünce delirmiş gibi bir çığlık attı: “HİYAAAAA!!! SAPIK, SAPIK HERİİİİİFFFF!”

Ve Min Woo’ya tüm gücüyle yumruğu geçirdi!…

-İkinci Bölümün Sonu-

Reklamlar

29 thoughts on “İkinci Bölüm: “Bu adam tam bir baş belası!”

  1. Merhabalar,
    Bak ne kadar erken yorum yaziyorum. Belki de ilk yorumdur. 🙂

    Bu bolumdeki muzikler cok hosuma gitti (Her zaman guzel ama ne bileyim, bugun daha cok begendim). Ozellikle ruya sahnesindekini.. Bu arada Min Woo’nun ilk ruyasini da gorduk. Kiz kim soyleyeyim mi? 🙂

    Su anki haliyle Min Woo o kadar gicik ki, nasil bir degisim gecirecek epey merak ediyorum.

    Abla da cok hos. Kendini Kim Sun Ah’a benzetmesi, aksama kadar diz izlemesi,.. 🙂 Bence abla ile de Soo Hyun’un arasini yapalim ilerleyen bolumlerde.

    Ellerine saglik, cok guzel bir bolumdu.
    Ama simdi bir sonrakini nasil bekleyecegiz..:(

    • @köroğlu: hoşgeldin köroğlucum! 🙂 tamamdır, ben inandım senin sıkı bir takipçim olduğuna, haha 😀 😀

      müzikleri beğenmene sevindim; rüya sahnesindeki müzik kelt (celtic) müziklerinden. irlanda müziklerinin kore tarihi dramalarına acayip derecede yakışacağını ben de hayretle fark etmiş bulunuyorum! 😛

      min woo’nun ilk rüyasını gördük, devamı gelecek 😉 yalnız senden de hiçbir şey kaçmıyor, diğer arkadaşlara spoiler vermemek üzre bu konuyu burda kapatıyorum 🙂

      min woo çok gıcık di mi yaa? 😀 bu çocuk nasıl adam olacak, ben de merak ediyorum! ama özünde iyi bi insan ablası, valla bak 😀 😀

      abla karakterini çok eğlenerek yazdım, onunla ilgili epey komedi çıkabilir 🙂 soo hyun’la tanıştıkları zaman neler olacak ben bile bilmiyorum 😀

      bende böyle gaza getiren okurlar olduktan sonra ben haftada bir yeni bölüm yazarım gibime geliyor 😉 çok teşekkür ederim yorumun için ^^

  2. Ayyy ben bu hikayeyi çok sevdim. Yeni dizi izlemeye başladımmı yattığım yerden fırlayıp hemen yeni bölümü açardım reklamı izlemeden. Şu anda da aynı şeyleri yaşıyorum valla. Yeni bölüm! yeni bölüm! 😀

    Min wo’nun milyon dolarlık yüzüne yumruğu attı deli kız. Şimdi Min Wo’nun ona çektiriceklerini düşündüm de acıdım.Yazık! 😀 Min woo’nun bu gıcık hallerini acayip sevdim ya. Tamam benim birinci adamım belli oldu İl woo’yu sevsemde, ıh hı -_-. JJ mutlu olmalı. Ters köşe olmaz dimi? Emin olamıyorum güneş ve ay’dan sonra. 😀

    “Son bir aydır bıyıklarımı almamıştım, acaba ondan mı…” Bu satırda koptum. Yazık kız kendi güzelliğinden de şüphe etmeye başlıcak. 🙂

    – ama elbette asıl büyük hata kopyalardan biri ünlü bir aktris olurken diğerinin –aynı yetenekte olmasına rağmen!- böyle sürünmesiydi., Bu düşüncelere de bayıldım, ablayı sevicem inanıyorum. Bize yakın bi karakter hem. Dizi izleme konusunda kendime yakın buldum kendilerini 😛 😀

    “Bir grup kendini bilmez sokak köpeği bana saldırmaya kalktı… Ama elbette buna kalkıştıklarına pişman oldular!” Kendini bilmez sokak köpeği hahahah 😀 acayip eğlenerek okudum. Gözlüklerini çıkarışı bunları söylemesi… bu hikaye çok eğlenceli 😀

    Karakter başka dizilerden o kadar tanıdık geliyor ki gözümde hemen canlanıyor. Dizi izlemek, sahneleri kafamda kurma konusunda acayip yardımcı oluyor. Bi paragrafı okudummu hemen dizilerden mekanları çalıyorum, yüz ifadelerini çalıyorum. Bildiğin okurken izliyorum hikayeyi 😀

    Ya ben bi yere takıldım aslında.Dikkatli okuyucu yanım çıktı “Ji Ah’nın daha önce ne işe yaradığını anlayamadığı taş yatağın üzerine sırt üstü yatmıştı.” sırt üstü yatsa Min wo’nun totoyu göremeyiz ama dimi? Yüz üstü yatması gerekmez mi? 😀

    Çok keyifli bi bölümdü ellerine sağlık ikinci bölümüde hemen yaz, bekletme okurlarını -okurlarını desemde tamamen kendimi düşünüyorum 😀

    • @nomuyeppudaa: oyyy, sağolasın kuzucum, ne güzel şeyler demişsin, çok mutlu oldum vallahi 🙂 aslında biriktirip öyle okusan daha iyi olucakmış, ama o zaman da böyle güzel yorumlara alamam, sen en iyisi gene dizimizi haftalık takip etmeye devam et 😉 😀

      min woo’nun milyon dolarlık yğzğne yumruk attı cidden yaaa! şimdi uri star min woo onu paralar, lime lime eder! 😛 min woo’yu gıcık olduğu halde sevebildiğin için helal olsun, şu haliyle pek de sevilesi bi insan değil 😀 ters köşe olur mu olmaz mı henüz bilemiyorum, hatta aslında okurların tercihine göre iki tarafa da gidebilecek bi senaryo var aklımda 😉

      erkek kılığına giren kız hikayelerinde benim en çok ilgimi çeken şeylerden biri, kızın erkek görünümünde olduğunu kolayca kabullenivermesidir! halbuki insan bi üzülür, komplekse girer, diil mi yaa? bizim kız işte bu aşamaları yaşıyor 😀

      abla karakterinden daha çok bombalar çıkacak 😉 bize benzediği de doğru bir yerde! 😀

      kesinlikle haklısın, hikayemiz başka dizilerdeki aktörlerin mimiklerine, hareketlerine, değişik sahnelere çağrışımlarla dolu. o yüzden hayal etmekte zorlanmayacağınızı biliyordum. ben de yazarken öyle yapıyorum çünkü; jaejoong’u hiç böyle bir karakterde görmediğim halde flower boy il woo’nun, TGL’deki dok go jin’in, hatta YAB’da tae kyung (geun suk) ve secret garden’da hyun bin’in karakterleri bile gözümün önüne geliyor, JJ’e uyarlayabiliyorum 🙂

      sırt üstü – yüz üstü vay canına, ben nasıl kaçırırım böyle bi şeyi?! hemen düzeltiyorum, sağolasın valla… yani elbette sırt üstü olamaz, yoksa takım taklavat her şey ortada olur, ahaha 😀 😀 😀

      senin de eline sağlık, süper bi yorumdu 😉

      • “elbette sırt üstü olamaz, yoksa takım taklavat her şey ortada olur, ahaha 😀 😀 :D” ay dayanamadım çok güldüm bu yorumuna demek istedim 😀 😀

  3. Sabah maillerimi kontrol ederken yeni bölüm geldiğini görünce çok sevindim, çünkü bugün sana sormayı düşünüyordum ne zaman gelecek diye 😀

    Min Woo’yu sevdiğimi söylemiş miydim? 😀 Deli meli gıcık mıcık hiç fark etmiyor, her zamanki gibi ikinci adama acıyıp arızalı adamı seçiyorum! 😛 Il Woo kusura bakmasın ama şansı yok gibi:)

    Bir an için Sun Ah ve Min Woo birlikteliği geldi aklıma kiii katiyen karşıyım Sun Ah’nın, Soo Hyun ile çift olmasını istiyorum! Min Woo’nun rüyalarında gördüğü soylu kız belki de Sun Ah’dır, zaten o da soylu olduğunu düşünüyor 😛 Bu uçuk fikrin aklıma gelme sebebi tabi ki senin okuyucuyu ters köşe yapma ihtimalinden geliyor 😀 Rüyalardaki kızla ilgili düzgün bir tahminim yok fark ettiğin gibi..

    Ji Ah lise yıllarında ne oldu da her şeyi bırakıp gitmek istedi anlamadım. Gereksiz bir ergen tribi miydi yoksa bunun altından bir şey mi çıkacak merak ediyorum doğrusu.

    Son sahnede atılan o yumruk Ji Ah’a fena patlayacak, yazık, kıza şimdiden acıdım. O değerli yüze yumruk atmanın ne demek olduğunu işkencelerle öğrenmek zorunda kalacak! 😀

    Ellerine sağlık, yeni bölümde görüşmek üzereee:)

    • @mydestiny: evet bu bölüm böyle erkenden geldi, bi önceki bölümde o kadar çok yorum alınca yazma aşkım depreşti sanırsam 😀

      min woo’yu sevdiğinize çok seviniyorum; çünkü böyle şımarık bir adam gerçek hayatta evlat olsa sevilmez 😛 😛 ama şeytan tüyü var galiba keratada… bi de sen ikinci adamcılardan değilsin, demek o yüzden…

      sun ah ve min woo birlikteliği çok ilginç bi fikirmiş! 😀 sun ah bayıla bayıla kabul ederdi tabii de, min woo’dan pek emin değilim! 😀 ama güzel bağlamışsın, ben bunu bi düşüneyim (haha! şaka şaka :P) rüyalardaki kız kimdir, tanıdığımız birisi mi yoksa bambaşka şeyler mi çıkacak burdan, bu konuda ipucu vermek için henüz çok erken 😉

      ji ah’nın lise yıllarındaki tribi gereksiz bir ergen tribi değildi, zamanı gelince neler olduğunu açıklayacağız korkmayınız efenim…

      ve son sahne: şimdiden ji ah için dua etmeye başlayabilirsiniz! 😀 😀 çok sağol canım yorumun için, en kısa zamanda 3’le karşınızda olacağım ^^

  4. Ama ama ama lütfen böyle drama tadında hikayeler yazmayınız, kendi hikayemden soğuyorum 😀

    -“Bizim atalarımız olsa olsa sarayda ibrikçibaşı olurlar!” ama öyle demeyin sayın ji-ah, sizdeki asalet hangi koreli artistte var 😀 :)))))))))))))))
    -“Tamam, çıkabilirsin… İstersen evine geri dön, mesain saat 8’de başlıyor…” tam dayaklık yaa 😀 😀 😀
    Min Woo güneş gözlüğünü çıkartırken umursamaz bir sesle:
    – “Bir grup kendini bilmez sokak köpeği bana saldırmaya kalktı… Ama elbette buna kalkıştıklarına pişman oldular!”… kendini bilmez!!! ahahhaha 😀
    -“Ji Ah “Tanrım, nedir benim bu çilemm??” diye içinden geçirerek (ve genç adamın çıplak poposuna bakmamaya çalışarak)” aklıma bu noktada JYJ’nin totosuyla ünlü Junsu’su aklıma geldi 😀 😀 😀 ay hareme alaydım keşke yahu canım çekti 😀
    -“Sanki bambaşka bir zamana gidip bambaşka bir hayat yaşar gibiydi. Şimdikinden başka bir hayat… Hatta belki de asıl hayatı oradaki, rüyası ise şimdiki hayatı idi!” burada tüylerim diken diken oldu o_O gizem bu hikayeye çok yakışıyor , karakterlerimizin felsefik yorumları da çok güzel 🙂
    – kelt müziğini duyar duymaz saray rüyasına geçiş yaptığımızı anladım hikarum, tabi italic yazılmasının da bunda büyük bir etkisi var ama olsun süper olmuş o bölüm 😀 😀
    – ve son vuruş, off yarıldım gülmekten 😀 nomuyeppudaa’nın demesiylen harbi “Min wo’nun milyon dolarlık yüzüne yumruğu attı deli kız. ” 😀 😀 😀

    şarkılarda çok güzeldi ben niye böyle ayarlayamıyorum şarkıları :S

    • @makino: ayy olur mu hiiiççç? senin fantastik hikayenle hangi drama yarışabilir, sorarım sana! ben kore dizisi tadı yakalamak için böyle yazıyorum; ama fantastik-masalsı hollywood yapımlarıyla kore’yi bağdaştıracak bir yapım kategorisinde küçük siren rakipsizdir!

      -ibrikçibaşı muhabbetini çocukluğumuzun dizisi ruhsar’dan çarptım 😀 😀 orda da mazhar’ın annesi sürekli “bizim soyumuz taaa 3. mahmut’a dayanıyor!” deyip dururdu. ama bölümün birinde geçmişe gidildiği zaman büyükbüyükdedelerinin sarayda ibrikçibaşı olduğu ortaya çıkmıştı, ahaha 😀 😀

      -min woo tam dayaklık, katılıyorum. ji ah ona ilk dayağını attı bile, hahah 😀

      -totosuyla ünlü junsu aklına geldi ha?! ahahahah, cok yaramazsın biliyosun di mi? 😀 bu harem mimi sana yaramadı çingum, eskiden ji sub’dan başkasını gözün görmezdi, şimdi junsu’yu falan canın çekiyo, tövbe tövbe! 😀 😀

      -rüyadaki olaylar daha yeni başlıyor… gerçek karakterlerden ilham alarak oluşturacağım o hikayeyi. bakalım gerçek dünya ile bağlanmasını nasıl bulacaksınız? 😉

      -yukarıdaki yorumların birinde de dedim ya, kelt müziği acayip yakıştı tarihi kore dramalarına, ben de hayret ettim. sen de benim gibi düşünmüşsün 🙂

      -şarkıları nasıl ayarlıyorum ben de bilmiyorum yaa… dinlerken aklıma düşüveriyor, “bu şarkı şöyle bir sahneye yakışır” diye. ama kelt müziklerinin buraya yakışacağını tamamen tesadüf eseri keşfettim mesela (uçakta dönerken david arkenstone’un albümünü dinlemeye başladım ve çok sevdim; sonra bu kısımları yazarken o aklıma geldi…) öyle yani 🙂

      çok teşekkür ederim canım yorumun için! öpüyorum ve küçük siren’in yeni bölümünü hemennnn istiyorum! 😀 😀

  5. ayy çok güzeldi bu bölüm de yaa bi çırpıda bitti ama 😦 yine yine çok güldüm:

    -bu min woo var ya tam dayaklık dinlene dinlene döveceksin bu çocuğu 🙂 örümcek için 6’da çağırdı kızı manyak 🙂 yaa kendimi kızın yerine koydum da bu bi cinayet sebebi bile olabilirdi var yaaa 🙂

    -“Ve o sırada bu sevgili genç arkadaşım ayaklarıma kapanıp: “Min Woo-şi, ben sizin büyük hayranınızım, lütfen izin verin sizi bu adamların çekmesine engel olayım” diyerek beni arabası ile kaçırma teklifinde bulundu. Ben de ona bu büyük onuru bahşettim tabii, bilirsin hayranlarıma hiç kıyamam…” burada bildiğin yarıldım yaa bu çocuk çok fenaa 🙂 kız da kötü bi duruma düştü yazık fanı değilim demişti bir de.. şimdi bu menajer gerçöeği biliyor ya bu nelere sebep olacak pek kestiremiyorum.. kızı sevip yardım mı edecek yoksa tehdit etmeye falan mı kalkacak alttan.. neyse okuyup göreceğiz 🙂

    – hyo rim’i de sevdim ben.. sen zaten kötü kız yazmayı sevmiyorsun ya bu kız da kötü olmayacak gibime geliyor..

    – pasaportu olsa Hindistan’a gidecekti haa ahaha 🙂 özel jetini de verirdi kızın altına oh gez babam gez 🙂

    -banyo kısmı bildiğin komediydi, poposuna bakmamaya çalışması falan ahaha 🙂 işi zor valla ben çaktırmadan bakardım naapim 🙂

    – rüya kısmı da nasıl gerçekçiydi yaa bu çocuğun nasıl bi bilinçaltı var anlamadım:/ freud gelse çözemez aman aman 🙂 ama gördüğü prenses kızımız ji ah gibi bi his var içimde ya hayırlısı 🙂

    – ama çok feci bi yerde bitti bölüm ya o değerli yüze nasıl yumruk attı kızımız! gelecek bölümde kesin kovulması lazım ama bi şeylerin olmasını umuyorum sadece.. yalnız çocuk bunu onun burnundan fitil fitil getirecek 🙂

    ellerine sağlık hikarum, çabucak yazdığın bizi merakta bırakmadığın çonnnnmal kumavoyo 🙂

    • @masalevi: hoşgeldin canım ^^ mukaddes’i bekleyip de okumuşsundur inşallah, bak sonra sana kızmasın? 🙂

      -min woo bence de tam dayaklık! hikayede okurken eğlenceli de, gerçek hayatta böyle bir adam karşıma çıksa dayak manyağı yapardım heralde! 😀 6’da çağırdı, sonra da mesain 8’de başlıyo, istersen git dedi, böyle bir manyak 😀 😀

      -menajer kızımızın sırrını fark etti, evet. bunu ileride gerekirse kendi çıkarları için kullanacaktır! 😀 soo hyun böyle pragmatik bir insan.

      -hyo rim’i henüz çok tanıtamadım ama sen beni çözmüşsün: ben kötü kız yazamıyorum 😛 o yüzden muhtemelen bu kızımız da iyi biri çıkacaktır 😛

      -“işi zor valla ben çaktırmadan bakardım naapim” ahahaha, koptum burda! 😀 😀 ne yalan söyliyim, ben de bakardım galiba 😛

      -rüya kısmı çok gerçekçi olduğu için tırsak min woo’muz bu kadar korkuyor zaten… ilk bölümde şoförüne birlikte yatalım demesinin sebebi buydu! 😀 rüyalar nasıl bir bilinçaltına işaret ediyor, yakında öğreneceğiz 😉

      rica ederim tatlım, dedim ya ilk bölümdeki gazla hemen yazasım geldi valla 😀 3’e de bugün başlıyorum, bakalım haftaya yetişecek mi? 😉 sevgiler, öperim çok ^^

  6. minekibuu dedi ki:

    eline sağlık canım çok eğlendim. hadi yeni bölüm gelsin 😛
    Şizofren okuyucu notlarım şöyledir ki;
    Irkın tüysüz olduğu düşünülürse son bir ay alınmayan bıyık nedeniyle erkek sanılması zor kesinlikle 🙂 yüzünün ise kadın yüzü olduğundan emin olduğu bölüm için şüpheliyim ki ne namcalar var bildiğimiz kadınlara taş çıkarır güzelliğiyle. Örnek vermek gerekirse oynak kuzum Heechul tabikiside 😛
    Saten pijama takımının ayrıntılandırılmasını diliyorum. Amin 🙂
    Wuuhuuu jojobaları getirin bana iki kese atıciğiim JJ’ye 😛 kızım Jin Ah, önünde uzanan taşı görmezden gelmek mi? Allah taş eder yemin ederim.
    Neyse salıncakta sallanmakla Min Woo kollarında sallanmak arasındaki farkı görmezden gelirsek. Final çok iyiydi. O yumruğun hesabı ağır sorulur. Biricik starın yüzünde patlayan yumruk kolay kolay affedilemez en azından starımız tarafından. İşkence yeni başlıyor Ji Ah ya da Ji Han mı demeliydim 😛
    Bu arada nomunun yorumundaki banyo detayında da koptum orası ayrı 😀

    • @minekibuu: sağol kuzum, yeni bölümün çekimleri biter bitmez burdayız 😀 😀 gelelim notlara:

      -ırk tüysüz ama ben sana çinli doktora öğrencisi kızlarda gördüğüm bıyığı itü’de mühendislik okuyan kızlarda bile görmedim desem?!?! hiç beklemezsin ama bembeyaz tende simsiyah bıyıkları olabiliyor! o_O ama senin de heechul’u öne sürerek pek güzel belirttğin gibi (:D) nice güzel namcalar olabildiği için kızımızın min woo tarafından erkek zannedilmesi çok da mantıksız değil; benim de gdragon’u tanımadığım zamanlarda coffee prince parodisini görüp ne güzel kız demişliğim vardır 😀 😀 😀

      -saten pijama ve banyo sahnelerini küçük okuyucular da olabilir diye fazla ayrıntılandıramıyorum, senin hayalgücüne bırakıyorum artık… sende o hayalgücü olduktan sonra fazla ayrıntıya gerek yok zaten 😛 ji ah’nın yerine jojoba yağlarıyla masajı sen yapmalıydın! 😀

      -finalde herkes o yumruğun hesabının çok fena sorulacağını söylemiş, ama sizi ters köşe yapabilirim: belki de bu yumruk min woo’nun aklını başına getirmede ilk basamak olur! (dermişim… haha, tabii ki hayır, o kadar kolay olmayacak :P)

      -nomu’nun yorumundaki detay cidden süperdi, iyi yakaladı akıllı kız! 😉 önemli ayrıntılar bunlar tabii… 😀

      sağol cnm yorum için, jalgaa! 😉

  7. Jaejoong tam dayaklık bir oğlan çocuğu (: O etrafta yaptığı şapşallıklarla dolaşırken ben geçmişte fark edilmiş o güzel sevginin mağduru oldum. Gözümde ne hayaller ne hayaller (: E zaten kalbimde o tarafta atıyor ya . Ama sen naptın ben o alemlerde dolaşırken , Çaaat ters köşe. Bir anda sisler arasında açılan alanda büyük bir olgunlukla pazar yerini gezen, gizemli, genç ve yakışıklı bir adam. (Hayali kurarken Duelist filminden aşırmalar yaptım hatta) Kalbimde bir çarpıntı oluştu bu kadar erken beklemiyordum bu kısmı. Ve daldım orada kaldım ben 😀 İtiraf ediyorum ben İl Woo ile girmiştim o rüyaya uyandığımda yanımda JJ vardı ahahahah 😀

    Yorumları nedeniyle yukarıda beni yerden yere vuran çingulara selamlar saygılar (: Bir de hikaye sunucumuz hikaru insanına benden yanar döner meyve tabağı geliyor efenim 😀

    • @ohyoonjoo: sen bir il woo’cu olarak JJ ne yapsa beğenmiyceksin zaten 😛 😛 ama çok güzel yakalamışsın, geçmişte fark edilip heba olmuş bir sevgi var, acaba neler oldu? 😛 yalnız o hayaller faslına nasıl geçtin anlayamadım, gene beynin parmaklarından hızlı çalışmış cadım, pazar yeri nerden çıktı ayol?! 😛 😀 izlemedim duelist’i ben, benim anlayacağım dilden konuş 😀

      meyve tabağın geldi kuzum, sağolasın, hahah 😀 😀

  8. Işık dedi ki:

    İlk okuduğumda yorum yapamamıştım. 2.kez okudum şimdi 🙂 üstüste okunma potansiyeli olan hariaka bir bölümdü cnm, ellerine sağlık. Çinguların yazdıklarına katılıyorum, çok güldüm, çok eğlendim. Ablaya, bıyıklara, kendini bilmez köpeklere, totoya :)) Banyo sahnesi gelince, benim de beklentilerim tavan yapmıştı, hayal gücüme sağlık, oraları itinayla doldurdum 😀 Yumruğuna ardından ne gelecek bakalım. Heyecanla bekliyorum..

    • @Işık: sağol canım, eğlendiğine sevindim 🙂 banyo kısmını sizin hayalgücünüze bıraktım; eee, burası bir aile blogu 😀 😀 ama sizdeki hayalgücü görünmeyeni görmeye de yeter! 😀 😀 teşekkür ederim yorumun için, 3. bölümü en kısa zamanda eklemeye çalışacağım 😉

  9. he he banyo sahnesi neydi öyle çingu amanınnnn 🙂 her hikaye de kendini aşıyorsun be kok . çok güzeldi min woo ve ji ah ın çekişmeleri çok eğlenceliydi. kıza eziyetler etmesi bana bir kim joo won bir dok go jin bir go jun pyo havası verdi severim böyle şeyleri ama . diğer eleman daha cool gibi hem yıllardır kızımızla tanışıyor ve de daha yakışıklı o yüzden ben onu destekliyorum 🙂
    ve gelelim rüya kısmına o kısımı çok sevdim aynı hikaye de başka bir hikaye gibi ama değil iç içe geçmiş çok güzel bir detay . üstelik olayları anlatışın burada çok romantik , çok sevdim tarzını bu rüyalara devam diyorum soru işaretleri ortadan kalsın yavaş yavaş sis bulutu dağılsın 🙂
    yeni bölümde görüşürüz 🙂

    • @winpohu: hehehe, banyo sahnelerine bir fan daha! 😀 sizin için fan service’lerimiz devam edecek 😉

      min woo’nun dok go jin-gu jun pyo havalarını ben de seviyorum, yalan değil… kang hyuk’sa cool ve daha tatlı, tipik 2. erkek 🙂 bildiğiniz gibi ben de 2. erkekleri koruma-kollama vakfının üyelerindenim; ama bu hikâyede iki çocuğun ikisini de çok sevdiğim için galiba son ana kadar aralarında tercih yapamayacağım 😉

      rüya kısmı bambaşka bir hikâye gibi ilerlemeye devam edecek; ama bir yerde bizim günümüzün gerçekliği ile kesişecek. hadi bakalım, inşallah elime yüzüme bulaştırmadan bu işi halledebilirim 🙂

      yorumun için teşekkür ettim tatlım ^^

  10. bu da çok güzel bir bölüm olmuş başta pek sakin geçecek bu bölüm galiba dedim ama yanılmışım çoook eğlenceliydi 😀 Sun Ah’ın inandığı 2 şey doğru galiba 😛 Çok çok benziyorlar ama doğru düşünüyor kız 😀 😀 Wang Ji Hye’a protect the boss’tan ötürü bayılırım onu da burda görmek sevindirdi beni 😀
    Min Woocum daha ji han ji haaaan diye takılıyor bakalım ji ah’ın kız olduğunu öğreneceği anı merakla bekliyorum 😀 sinirlenir mi bugünleri hatırlayıp utanır mı 😀 😀 Rüya kısmına bayıldım çhikayeye daha da bi renk katıyor 🙂 hele ki benim gibi tarihsever insanlar için büyük bi sevinç genelde tarihle dramı birleştirmekten komediye sıra gelmiyor dizilerde 😀 Bi de bana Taming of Heir’ı hatırlattı bu durum izlemiş miydin?En sevdiğim dizilerdendir o 😀
    Ellerine sağlıııık hikaru^^

    • @canlina: sağol canım, beğendiğine sevindim. sağ gösterip sol vururum, sakin görünen bir bölüm sonradan aksiyona bağlayabilir! 😛 sun ah haklı, di mi ama yaa? 😀 wang ji hye’yi ben de PTB sayesinde sevdim, burda da saf kız rolünü ona vermeden edemedim. 😉

      min woo ji ah’nın kız olduğunu nasıl öğrenmeli, bu soru benim de kafamı kurcalıyor 😀 ama ona daha vakit var, önce işleri iyice bir arapsaçına döndürmemiz lazım 😀 tarihi dizileri ben de çok sevmeye başladım, o yüzden kısa kısa da olsa hikayey tarihi bir şeyler eklemeden edemedim. taming of heir’i izlemedim; hatta ilk kez senden duyuyorum. şimdi baktım da eğlenceli bir diziye benziyor, izleme listesine adını yazalım o zaman 🙂 sağol canım yorumun için ^^

      • Min Woo en manyak şekilde öğrenecektir bence ama ben sonra ne yapacağını merak ediyorum sinirlenip küsüp duracak bizleri uğraştıracak mı yoksa az bir sinir etmeden sonra sevinçten uçacak mı?Napacağız?Bekleyip görücez bakalım 😀 😀

        Kesinlikle izlemelisin o diziyi hikaru çok eğlenceli çok güzel bir dizi.Ve duymaman normal çok kenarda kalmış bir dizi ama bunu haketmiyor bence 😀 Aslında uzun bir zamanda blogumda tanıtımı yapmayı çok istiyorum da bi türlü fırsat olmadı.Umarım yazabilirim bir gün 😀 😀

  11. Bütün sevdiğim aktrisler burada çingu 🙂

    Hye Rm, Han Ga In değil mi yahu? Ben bayılırım ona.
    Wang Ji Hye, Kim Sun Ah. Bütün favorilerim burada, daha ne isterim 🙂

    Yalnız abla çok bomba karakter, şimdiden favorim oldu. Bir orçun, bir nurhayat olayı var ondan. Daha öne çıkarmalısın çingu hahahaha

    Banyo sahnesine çok güldüm. Sonra şey düşündüm, aslında azılı hayranı olsa. Min Woo ona dünyayı dar ederken, Ji Ah da ona dünyayı dar etse nasıl olurdu diye paralel evrene 5 dakikalık bir yolculuk yapıp geri döndüm 😀

    O yumruğum bedeli büyük olur, hemen bakmam lazım 3. bölüme 😀

    İşten atılacağım hikayelerin yüzünden hikaru hahahahaha 😀

    • @Lee: Evet ya, bu diziyi senin için yazdık resmen, filme çekilirse ekran karşısından ayrılamayacaksın 😀 Han Ga In’i esas kız yapamayınca ikinci kız yaptık. Wang Ji Hye zaten PTB ile gönlümü çaldı. Kim Sun AH’ya ise çatlak kadın rolleri acayip yakışıyor! 😀 Ablada cidden bir Orçun, bir Nurhayat potansiyeli var, ordan daha neler neler çıkacak 😀 😀

      Banyo sahnesinde Ji Ah çocuğun hayranı olsa cennete düşmüş olurdu, ahah 😀 Bizim Meli’yi göndermek lazımdı aslında! 😀 😀

      İşten atılmazsın korkma, sadece ekrana bakıp bakıp kahkaha atma yeter! 😛

  12. harmonyhalmeoni dedi ki:

    Düşüncelerimi 180 derece değiştirdin Unni. Şimdi anladım ki Coffee Prince’le uzaktan yakından alakası yok. Hatta bu hikaye giderek Myth’a dönüyor, Efsane filmi bir kez daha yayınlanınca tvde bu sefer kaçırmadım izledim, ama şu an anladım ki bu aynı ona döndü! Şu an çok merak ettim, hatta baya baya meraktan çatlıcam, bunların sonu ne olacak??? Ya da zamanında ne olmuş? Ay ben yotum yapamıyorum, 3. bölüme koşuyorum, affet…
    Görüşürüz! ~

    • @harmony: aslında hâlâ birazcık coffee prince’le alâkası var, ama çok haklısın, myth’le acayip bir benzerlik söz konusu! o rüyaların gizemi çözüldüğü zaman epeyce ilginç olacak 😉 😀 sevgilerimle, yorumun için teşekkürler tatlım ^^

  13. Sun Ah, seviyoruz seni. Çok orijinal bir karakter ve ilerde bol aksiyon bekliyorum kendilerinden.
    Ji Ah kendini kabul ettirdi bakalım menajere de, bakalım bu çileli görev başına daha ne işler açacak. Masaj sahnesinden onu çok da parlak şeylerin beklemediği belli.
    Kang Hyuk’a üzülüyordum ama sanki şu flashback sahnesinden Ji Ah’da da bir şeyler var gibi hissettim. Umarım vardır 🙂
    Tahminimce Min Woo da Ji Ah’ın arkadaşına varacak. Hatta şu rüyasında gördüğü de o olabilir. Demek son dönem dizilerinde revaçta olduğu gibi sen de bugün ve geçmişi bir arada veriyorsun, bu hoşuma gitti. O hikayenin altından neler çıkacağını merakla bekliyorum. Gerçi Min Woo’dan böyle sağlam bir hikaye beklemezdim, yan, karakterini göz önüne alırsak 😀 Hele köpekler hakkındaki yorumlarına koptum. Egoyu biraz indirmek gerek, arşa değmiş maşallah:)
    Sun Ah da menajere varmalı, eh o ikilinin bir araya gelince hiç de fena olmadıklarını biliyoruz nasılsa 🙂
    Eline sağlık, pek eğlenceli bir bölümdü.

    • @kimbap: sun ah hepimizin biricik unni’si oldu, zaten oyun’dan da ona epeyce aşinalığınız var artık 🙂 🙂 neler neler yapacak ji ah’yla min woo’ya, çok yakında göreceksin, ihihi 🙂

      “Kang Hyuk’a üzülüyordum ama sanki şu flashback sahnesinden Ji Ah’da da bir şeyler var gibi hissettim. Umarım vardır” süper tespit, bunu fark ettiğin için seni tebrik ediyorum 🙂 ama ji ah’nın duygularını görmek için epeyce beklemek zorunda kalabilirsin, şöyle 7-8 bölüm kadar 🙂

      valla sorma kimbapcım, hep benden kopya çekti bu koreliler 😛 😀 şaka maka, bu hikaye fikri aklımda oluştuğu zaman ne rooftop prince vardı, ne queen in hyun… hatta jaejoong’un time slip dr jin’i bile son dönemde yetişti biliyorsun; hatta o dizi sayesinde geleneksel kıyafetler içerisinde JJ resmi bulabilmeye başladım! bizde zaman yolculuğu yok, ama reenkarnasyon ya da bambaşka bir şeyler olabilir 😉 şimdilik başka bir şey söylemiyor ve okuyunca göreceksin diyorum 🙂

      “Gerçi Min Woo’dan böyle sağlam bir hikaye beklemezdim, yani karakterini göz önüne alırsak” hehe 😀 çocuğun kendi elinde olan bir şey değil bu, o yüzden bu kadar derinlikli olabiliyor 😀 😀 ego yani toto arşa vurmuş gerçekten 😀 😀

      sun ah ve menajeri bir araya getirme çalışmalarına ileride hız vericiğiz efenim 😉 sevgiler, teşekkür ederim yorum için ^^

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s