Üçüncü Bölüm: “Seni Öldürücem Pislik!”

SNSD – Oh La La 

“ÇOTTTT!!!”

Min Woo’nun yüzünde patlayan yumruk aynen böyle bir ses çıkarmıştı! Çocuğun gözleri karardı, beyninde yıldızlar uçuşmaya başladı.

Ji Ah ise ilk anın şokunu üstünden atar atmaz ne yaptığını fark etti ve dehşetle nefesini tuttu: “Hiiiii!” Patronuna, o şımarık adama yumruk atmıştı! İşten kovulduğu kesindi de, bari hayvani bir tazminat ödemek zorunda kalmasaydı…

Min Woo ise birkaç saniye boş boş bakakaldı: Genç adamın ne olduğunu çözmesi vakit almıştı. Aklı ona “yumruk yedin” dese bile sanatçı egosu bunu kabul etmiyordu, nasıl edebilirdi ki? O koskoca Cha Min Woo’ydu, kim ona yumruk atabilirdi, kim?? Ama nihayet acı gerçeği kabullenmek zorunda kalınca genç kıza öfkeden çok hayretle baktı. Ji Ah ise çoktan yere çöküp adamın ayaklarına kapanmıştı:

“Efendim, ne olur affedin! İstemeden oldu, öyle bir anda uyanınca… N’olur, n’olur bağışlayın beni!”

Min Woo’nun jetonu düşünce birden gözleri öfkeyle irileşti. Kız gibi tiz bir sesle:

“Sen… sen benim… benim milyon dolarlık yüzüm… nasıl vurursun?!?” diye kesik kesik haykırdı, ve kendisi de kıza vurmak ister gibi sertçe elini kaldırıp bağırdı:

“Ji HAAAANNN!! KOVUUUUUUL-“

Ama birden sözleri yarıda kaldı: Şoförünü iki günde kovarsa Soo Hyun’un kendisiyle nasıl dalga geçeceği Min Woo’nun gözlerinin önünde canlanmıştı. Hayalindeki Soo Hyun dizlerine vura vura gülüyordu:

“Ahahah! Senin bulduğun şoför de bu kadar olur! Demek sana yumruğu geçirdi ha? HAHAHA!”

Min Woo başını sertçe iki yana sallayıp bu görüntüyü aklından uzaklaştırmaya çalıştı. Sonra öksürerek boğazını temizledi ve genç kıza döndü:

“Öhöm… Biliyorsun ki yaptığın affedilemez bir hata! Bunu bana başka birisi yapmış olsa sürüm sürüm süründürür, burnundan getirirdim! Bunun farkındasın, değil mi?”

Ji Ah başını bile kaldıramadan dudaklarını ısırdı ve başını suçlu suçlu salladı: Kendisini şimdiden demir parmaklıklar ardında görebiliyordu!

Min Woo ise bir kez daha öksürdü, ve otoriter bir ses tonuyla:

“Ama görüyorum ki çok pişmansın…” diye devam etti. “O yüzden sana başka kimseye tanımadığım bir ayrıcalık yapacağım ve bu defalık seni affedeceğim…”

Ji Ah kulaklarına inanamadı. Başını kaldırıp patronunun yüzüne baktığında gözleri umut doluydu:

“Sahi mi? Sahi mi efendim?? Ah, çok, çok teşekkür ederim!”

Böyle deyip çocuğun ellerine yapıştı. Min Woo ise “tamam tamam, sakin ol,” diye kendini onun ellerinden kurtarmaya çabalıyordu. Sonra:

“Ama bu olayı kolay kolay unutmayacağım! Ve bir daha asla, ama asla başka bir hata yapmana izin vermeyeceğim! Anlaşıldı mı?!”

“Elbette! Siz hiç merak etmeyin efendim, bundan sonra hatasız bir çalışan olacağım!” dedi Ji Ah neşeyle, “Nereye gönderirseniz gideceğim, hatta size her gün masaj yapacağım!”

Min Woo çaktırmamaya çalışarak sırıttı: İşte kendisi adamı böyle yola getirirdi! Yine ciddi bir yüz ifadesiyle:

“Neyse,” dedi, “Ama şimdi senin yüzünden uykum kaçtı! Çabuk bana yaseminli yeşil çay yap, sonra da ben uyuyana kadar başımda bekle!” diye emretti.

Ji Ah derhal: “Başüstüne!” deyip sevinçle odadan fırladı. Min Woo ise gördüğü rüyanın tesirini biraz da olsa üzerinden atmıştı. Kendi kendine gülümsedi. Her şeye rağmen onu kovmamakla iyi etmişti, sonuçta evde birinin varlığı iyi bir şeydi.

Ama yanağında şoförünün az önceki yumruğuyla buluşan kısım sızım sızım sızlamaya başlayınca acıyla yüzünü buruşturdu: Çocuk çiroz görünüyor olabilirdi, ama elleri taş gibi ağırdı! Min Woo çoktan gözden kaybolmuş olan şoförünün arkasından:

“Ji Haaan! Çayı bırak, önce bana bir buz torbası getir!” diye bağırdı. Ve olduğu yerde kendi kendine: “annecim annecim, çok acıyoooo…” diye sızlanmaya başladı…

 ***********************************

“Min Woo-şi, yanağınızdaki bu şişlik de nedir böyle??”

Yönetmen Lee’nin hayretle sorduğu bu soru üzerine Min Woo’nun suratı asıldı. Genç adam evden çıkmadan önce elmacık kemiğinin üzerindeki morluğu fondötenle kapatmaya çalışmıştı ama şişlik saklanabilecek gibi değildi ki… Min Woo somurtarak: “Kapıya çarptım…” diye mırıldandı.

“Bana daha çok birinden dayak yemişsin gibi geldi…”

Min Woo öfkeyle arkasını döndü: Hyo Rim yüzünde küstah bir gülümsemeyle ona bakıyordu. Genç adamın cevap vermesine fırsat kalmadan genç kız yönetmene döndü:

“Sanırım bugün için çalışmamızı ertelemek zorundayız yönetmen Lee… Baksanıza, ünlü starımız Cha Min Woo’nun dayaktan şişmiş suratıyla oynaması mümkün değil!”

Arkadaki makyöz, kostüm görevlisi ve ışıkçılar kıkırdamalarını gizlemek ister gibi başlarını öne eğerlerken Min Woo’nun sabrı taşmıştı. Genç adam histerik bir biçimde:

“Ben dayak falan yemedim tamam mı??” diye bağırdı. “Sadece kapıya çarptım! O küçük beynin bunu almıyor mu?!”

“Bu saçma yalana inanacağımızı sanıyorsan asıl küçük beyinli olan sensin!” diye Hyo Rim bir çırpıda cevabı yapıştırdı. Ardından kendisi için ayrılan köşeye doğru yürümeye başlarken dişlerinin arasından fısıldadı: “İdiyot!”

Min Woo iyice deliye dönmüştü: Bu kız kendisini böyle aşağılamaya nasıl cüret edebilirdi, nasıl?! Genç adam hırsından dişlerini sıktı, sonra öfkeyle yanı başında hâlâ kararsızlıkla ne yapacağını düşünen yönetmene döndü:

“Ben dayak yemedim! Bunu aklınıza sokun! Ayrıca azıcık makyajla bu şişliğin kapatılacağına eminim!”

Yönetmen hemen: “Ah, elbette efendim!” dedi ve alelacele makyaj uzmanlarını çağırdı. Kızlar hemen ellerinde fırça ve pudralarla somurtarak sandalyesinde oturan Min Woo’nun başına koşturdular.

Hyo Rim’se o sırada çekimin yapılacağı büyük hangarda kendisine ayrılan köşedeki koltuğa oturmuş, makyajının son rötuşlarını yapan makyözün işini bitirmesini bekliyordu. Az önce Min Woo’ya verdiği ayardan sonra keyfinin yerine gelmiş olması gerekirdi, ama Hyo Rim kendini bok gibi hissediyordu. Genç kız gözlerine dolmaya başlayan yaşları fark ettirmemek için ani bir hareketle makyözüne döndü:

“Bu rimel alerji yaptı sanırım, bana bir peçete getirir misin?” Makyöz “hemen efendim,” diye eğilerek selam verdi, kızın başından uzaklaştı. Hyo Rim’se o uzaklaşınca çaktırmamaya çalışarak Min Woo’ya doğru baktı.

너의 결혼식 윤종신 바비킴

Min Woo o somurtkan suratına rağmen ne kadar da yakışıklı görünüyordu! Hyo Rim onun güzel badem gözlerine, dolgun dudaklarına, pırıl pırıl saçlarına hafif bir özlemle baktı. Min Woo’nun yüzündeki somurtkanlığa inat çocuksu bir hali vardı;  genç kız “nasıl bir insan olduğunu bilmesem onu çok tatlı bulabilirim…” diye geçirdi içinden. Ama ne yazık ki Min Woo’nun karakterini gayet iyi biliyordu…

Onunla çıkmaya başladıkları ilk günler geldi aklına: Min Woo’yla yine bir moda çekimi sırasında tanışmışlar; genç kız bu şakacı ve sevimli çocuktan ilk görüşte etkilenmişti. Onun kendisini yemeğe davet etmesi karşısında ise sevinçten havalara uçmuştu! İlk randevularını dün gibi hatırlıyordu: Seul’ün en lüks ve elit restoranlarından birinde, özel bir locada, gül yaprakları ve rengarenk mumlarla süslenmiş bir masada kendisini beklerken bulmuştu genç adamı.

“Hoşgeldin!” Min Woo onu görünce yerinden kalkıp genç kızın elini zarifçe öpmüş, sonra da gerçek bir centilmen gibi sandalyesini çekip oturması için onu beklemişti. Ardından kendisi de yerine geçmiş ve parmağını şıklatmıştı: Genç adamın bu hareketiyle birlikte içeriye iki kemancının girmesi bir olmuştu.

Hyo Rim o anda hissettiği mutluluğu dün gibi hatırlıyordu: Genç kızın gözleri kamaşmıştı, bir peri masalının içinde gibiydi! Min Woo tüm karizması ile:

“Ne dersin, sipariş verelim mi?” diye ona göz kırpınca mutlulukla gülümseyip başını sallamıştı. Bunun üzerine Min Woo o tatlı gülümsemesi ile parmağını bir kez daha şıklatmış, bir garson derhal içeri girip siparişlerini almıştı. Hyo Rim o gece boyunca kendisini prenses gibi hissetmişti.

Ama… ne yazık ki bu peri masalı hiç de iyi bitmiyordu. Hyo Rim bir kez daha Min Woo’nun kendisinden ayrıldığı o korkunç günü hatırlayıp acıyla kasıldı.

Min Woo ise o esnada hâlâ öfkeden dişlerini gıcırdatıyordu: Hyo Rim, ah o kaltak Hyo Rim! Min Woo eski sevgilisinin her karşılaşmalarında kendisine laf sokmasından bıkmış usanmıştı. Kızın bu kadar nefretini kazanacak ne yapmıştı, anlamıyordu ki? Tamam, belki onu terk etmiş olabilirdi; ama o kız bunu dibine kadar hak etmişti. Hem ayrıca Min Woo şimdiye kadar bir sürü kızı terk etmişti, aralarında ünlü sunucular, sporcular, şarkıcılar da vardı. Ama Hyo Rim dışında hiçbiri kendisinden bu kadar nefret ediyor gibi görünmüyordu!

Min Woo çocuk gibi somurttu, gözlerini kısıp karşısındaki aynadan odanın diğer ucundaki kıza kötü kötü baktı. Hyo Rim’se hâlâ her şeyden habersiz dalgın dalgın oturuyordu.

“Tamam, ışıklar hazırsa hemen çekime başlayabiliriz!” dedi yönetmen o sırada. Tüm çekim ekibi yerlerine doğru koştururken yönetmen gelip Min Woo’ya karakterini son bir kez anlatmaya koyuldu: “Min Woo-şi, sizin canlandırdığınız erkek karakter, her şeyden habersizce badana yapan esas kızın arkasında gelip sarılacak, “ben kimim?” diye soracak, bu sırada esas kız bir an şaşırsa da yüzünü bile dönmeden gülümseyecek, ve boya fırçası ile duvara parfümün adını yazacak… Bu arada esas oğlanın ilk giriş anında esas kızı görmesiyle birlikte büyük bir aşk ve mutlulukla ona gülümsemesi çok önemli, bunu zaten daha önce konuşmuştuk… Evet, şimdi hazırsanız sizi çekime alalım…”

Min Woo bıkkınca başını salladı. Reklam filmi serisini bir an önce bitirip gitmek için can atıyordu. Yönetmense ona kaygıyla baktı: Bu somurtkan çocuk “çok âşık görünme” rolünü kıvırabilecek miydi acaba?

Ama oyuncular ve teknik ekip yerlerini alıp yönetmen “motor!” dediği anda Min Woo’nun az önce somurtan suratı öyle bir değişime uğradı ki, yönetmen dahil herkes çocuğun yeteneğini takdir etmeden edemedi: Min Woo tam bir oyuncuydu. Henüz iki saniye önce bıkkınlık akan yüzüne bir anda büyük aşkını uzaktan gören çok âşık bir adamın yüz ifadesini geçirivermişti!

Min Woo tam da senaryodaki gibi her şeyden habersiz (!) tahtadan bir merdivene yarım tırmanıp boya yapmakta olan Hyo Rim’e arkadan sarılmak üzere ilerledi. Yönetmense bu sırada kenardan: “Evet, şimdi kıza sarılın Min Woo-şi! Evet, harika gidiyorsunuz!” diye heyecanla direktif vermeye devam ediyordu.

Min Woo tam kıza sarılmak üzereyken birdenbire merdivenin ayaklarından birinin pek de sağlam olmadığını fark etti. Birden, aklına hınzırca bir fikir geldi ve yüzüne şeytani bir sırıtma yayıldı: Az sonra bu şeytan kadın o sivri dilinin cezasını çekecekti!

Flower Boy Band OST – Jaywalking 

Ve böylece, Hyo Rim’e sarılırken çaktırmadan merdivenin ayağına yavaşça (ama dengesini bozacak kadar) çarptı!

Hyo Rim’in dengesi bozulurken genç kız hafif bir çığlık attı: “Ayyy!”

Ve önce kendisi yere düştü, ardından da üzerine devrilen merdiven! Çevredeki herkes donmuş gibi kalakalmıştı! Min Woo suçlu kendisi değilmiş gibi: “Hyo Rim-şi! İyi misin??” diye kızın başına koşturdu. Ama bu esnada devrilen merdivenle birlikte dengesi bozulup sallanmaya başlayan boya iskelesine de çaktırmadan eliyle bir kez daha vurdu. O sırada yere oturmuş Hyo Rim’se şaşkınca gözlerini araladı:

“Ha? Ben… Ne…”

Tam o sırada kızın lafı yarıda kaldı: Boya iskelesinin de devrilmek üzere olduğunu görmüştü! Genç kızın gözleri korkuyla irileşirken bir çığlık daha attı:

“Ayyyy!

Min Woo süper bir refleksle kenara çekildiğinde Hyo Rim’in ağzını açmaya bile fırsatı kalmadan bir sarı bir de beyaz boya tenekesi uçarak gelmiş, zavallının kafasından aşağı boca olmuştu bile!

“KİYAAa-gulp!”

Kızcağızın ağzından çıkan çığlık kafasına geçen boya tenekesi tarafından kesilirken yönetmen ve teknik ekip ona doğru apar topar koşturdular ve onu boğulmaktan kurtardılar. Ama şimdi zavallı Hyo Rim, saçlarından boyalar akarak yerde oturuyordu. Genç kız sinirden ve üzüntüden zangır zangır titriyordu. Onun hemen karşısında duran Min Woo ise önce “kıhhh” diye bir ses çıkarmış, sonra da dizlerine vura vura kahkahalar atmaya başlamıştı. Karşısındaki manzara, hayal edebileceğinden bile daha iyiydi!

“Ayygoooo, ölücem gülmekten, ahahahah! Bu renkler seni çok açtı Hyo Rim-şi, çok güzel oldun, ahahah!”

Zavallı Hyo Rim saçlarından akan ve üzerindeki elbiseye bulaşan boyayı görünce öfke ve çaresizlikle dolu bir çığlık attı. Sonra, büyük bir öfkeyle karşısında kahkahalar atan Min Woo’ya döndü. Godzilla gibi gırtlağından çıkan bir sesle:

“SENİ ÖLDÜRÜCEEEEEMMMM!” diye bağırdı. Ve oturduğu yerden Min Woo’ya doğru bir hamle yaptı!

Fakat Min Woo çevik bir hareketle onun pençelerinden sıyrılmayı başardı. Ve çekim odasının çıkışına doğru koşturmaya başladı. Bir yandan da hâlâ kahkahalarla gülüyordu.

Binanın bahçesinin girişinde çekimin bitmesini sabırla bekleyen Ji Ah, içeriden gelen gürültü patırtıyı duyunca gözlerini binaya çevirdi. Tam o anda Min Woo tavşan gibi koşarak çıktı içeriden!

“Çabuk Ji Han, çabuk arabayı çalıştır!”

Ji Ah bir an hayretten bocaladı, ama hemen sonra patronunun dediğini yapmak için koşturdu. Aynı anda Hyo Rim de üzerinden boyalar akarak binanın kapısından dışarı fırladı!

“MİN WOOOOOOOO! KAÇMA, BURAYA GELLL! ACI ÇEKMEDEN ÖLMEK İSTİYORSAN BURAYA GELLL DEDİM!”

Ji Ah’nın ağzı açık kalmıştı: Güzel yıldız Hyo Rim-şi değil miydi bu? Ama kızcağıza neler olmuştu böyle?! Kızın ardından tüm çekim ekibi de binadan koşturarak çıkınca Ji Ah’nın iyice dengesi şaştı; Tanrım, neler oluyordu?!

Aynı anda Min Woo arabaya binmiş, kapıyı hızla çekmişti. Şoförünün sudan çıkmış balık gibi baktığını görünce telaşla:

“Haydi arabayı çalıştır, ne bekliyorsun?!” diye bağırdı. “Çabuk ol, çabukkk!”

Ji Ah bu sözlerle kendine geldi, arabayı çalıştırdı. Son model Mustang büyük bir hıza ileri atılırken Hyo Rim son anda yetişip Min Woo’nun penceresine boyalı elini çarpmakla yetinmek zorunda kalmıştı. Genç kız arabanın arkasından:

“SENİ ÖLDÜRÜCEM! SEN BİTTİN PİSLİK HERİFFF!” diye bağırmaya devam etti. Sonra büyük bir hırsla olduğu yere çöküp ağlamaya başladı.

Min Woo hızla geride kalan kıza bakarken çocuk gibi kahkahalar atıyordu. Yanıbaşında arabayı kullanan Ji Ah ise hâlâ şaşkın vaziyetteydi: İçeride neler dönmüştü böyle?! Hyo Rim-şi’nin o perişan hali de neydi? Yanındaki genç adamın histerik kahkahalarına bakılırsa kızı bu hale getiren Min Woo’dan başkası değildi! Ji Ah Min Woo’nun bu çekimi yapmamak için Soo Hyun’la kavga edip durmasını hatırladı; ama patronunun Hyo Rim-şi’den bu kadar nefret ediyor olduğunu şu ana kadar anlayamamıştı doğrusu…

Min Woo’nunsa keyfi o kadar yerindeydi ki genç çocuk pişmiş kelle gibi sırıtmaya devam ediyordu. Şimdi de bir ıslık tutturmuştu. Yanındaki kıza baktı ve ona takılmadan edemedi:

“Çok şanslısın biliyor musun Ji Han: Çünkü çok iyi kalpli bir patronun var. Sana bugünlük izin veriyorum, beni kulübe bıraktıktan sonra sen de çık dolaş, bu güzel havanın tadını çıkar!”

Ji Ah ona şaşkın bir bakış attı ve başını salladı. Sonra, çocuğun fikrini değiştirmesinden korkar gibi gaza bastı: Günün geri kalanını bu çatlak adamdan uzakta geçirmek kulağa cidden çok hoş geliyordu!

  ***********************************

Only You OST – Flowers Bloom

Yaklaşık bir saat sonra Ji Ah, bir cafede Young Hee ile karşılıklı oturuyordu. Ji Ah keyifle:

“Uzun zamandır senle hafta içi bu saatte görüşemiyorduk, buluşmakla ne iyi ettik,” dedi. “Öğleden sonrayı bir cafede dostunla kahve içip muhabbet ederek geçirmek ne güzel bir duyguymuş, vallahi unutmuşum! Keşke ben de senin gibi anaokulu öğretmeni olsaydım Young Hee-ya…”

“Aaa öyle deme,” dedi Young Hee hayranlıkla, “Sen koskoca iş kadınısın!” Ji Ah içinden “iş kadını mı? Ben mi?? Pfff!” diye acı acı güldü. Ama sonra sabırsızca elini salladı:

“Ama haklısın, ben anaokulu öğretmeni olamazdım. Çocuklarla uğraşmaktan hiç hoşlanmam… Hele son işimde patronun veledine dadılık yapmak zorunda kalmıştım ki, aman Allah, evlerden ırak! –Saçını işaret etti- Bu G-Dragon modeli dik saçlara da onun yüzünden sahip oldum biliyorsun!”

“Ahah, bak o konuda haklısın, çocuklarla uğraşmak zaman zaman çok yorucu olabiliyor,” diye güldü Young Hee. “Mesela benim bebeler bugün sabah bir kavgaya tutuştular ki sorma: Onlara resim yaptırırken biri diğerinin kafasından aşağı sulu boyanın pis suyunu boca etti, üstleri başları battı, inanabiliyor musun?!”

Ji Ah’ın aklına birdenbire sabahki olay geldi, genç kız dalgınca mırıldandı: “Nedense inanabiliyorum…” Çocuklarla uğraşmaktan hoşlanmadığını söylerken kendi patronunun da çocuktan bir farkının olmadığını hatırlaması içinde nahoş duygular uyandırmıştı.

O sırada telefonu çalmaya başladı. Ji Ah arayan numaraya baktı: “Kang Hyuk arıyor… Ne dersin, onu da yanımıza çağırayım mı?”

Young Hee’nin yanakları birden kıpkırmızı oldu. Genç kız gözlerini kaçırdı, kekeleyerek, ama aldırmaz görünmeye çalışan bir tavırla:

“Şey… bilmem ki? İstersen çağır tabii…” diye mırıldandı.

Ji Ah bıyık altından güldü: Young Hee’nin Kang Hyuk’a olan ilgisini çoktan beridir fark ediyordu. Young Hee’cik biraz safçaydı, bu tip şeyleri gizleme konusunda hiç mi hiç kurnaz değildi. Ji Ah, Kang Hyuk’un da kızın kendisinden hoşlandığını çoktan anlamış olması gerektiğini düşünüyordu, ama nedense Kang Hyuk genç kıza son derece normal ve kayıtsızca davranıyordu. Ji Ah bunun sebebinin belki de Young Hee’nin de, Kang Hyuk’un da çok yakın iki arkadaşı olması olduğunu düşündü: Young Hee’yle Kang Hyuk’u tanıştıran kendisiydi; belki Kang Hyuk kankasının en yakın arkadaşına sulanarak üçü arasındaki bu güzel ortamı bozmaktan çekiniyordu.

“Ama öyle düşünürse çok yanlış yapıyor demektir,” diye düşündü Ji Ah. Kendisi en sevdiği iki arkadaşını sevgili olarak görmekten çok mutlu olurdu. Bu düşüncelerle açtı telefonu.

“Alo? N’aber kanka?”

“İyidir civciv, senden n’aber?” dedi Kang Hyuk karşı taraftan. Başka zaman olsa Ji Ah bu yeni lakabı için genç oğlana iyice bir çemkirirdi, ama az önce aklına düşen fikirler arasında genç kızın kafasında yepyeni bir plan pırıl pırıl parlamaya başlamıştı, o yüzden üstünde durmadı:

“N’olsun, biz de Young Hee ile oturuyorduk… 51 Cafe’de. Sen de gelsene?”

“Bilmem ki, kız muhabbeti yapıyorsunuzdur siz şimdi, ben turp sıkmış olmayayım?”

“Saçmalama, olur mu öyle şey?” Ji Ah Young Hee’nin gözlerinin içine baktı: “Hem Young Hee de gelsin diyor…”

Young Hee gene anında kıpkırmızı olurken yarı şaka yarı kızgın Ji Ah’nın kolunu çimdikledi. Ji Ah kahkahasını güçlükle bastırdı: Bu kız cidden Kang Hyuk’a fena tutkundu!

“Tamam o zaman, yarım saat içinde geliyorum…” dedi Kang Hyuk. Sonra bir an durakladı ve ekledi: “İyi de, senin bu saatte işte olman gerekmiyor muydu?”

“Gerekiyordu aslında, ama uzun hikâye,” diye güldü Ji Ah. “Hadi çabuk ol, bekliyoruz. Çalgaaa!”

Telefonu kapattıktan sonra Young Hee’ye döndü: “Geliyor…” Young Hee ise sadece “Hımm, iyi…” demekle yetindi. Ji Ah ona muzip bir bakış attı. Kararını vermişti. Çaktırmadan telefonunu tutan elini masanın altına götürdü, kendi zil tonunu bulup çaldırdı. Ve sanki bir başkası aramış gibi hemen telefonu kulağına götürdü:

“Alo? Ah, buyrun efendim. Ne, şimdi mi? Çok mu acil? Peki, peki geliyorum efendim!”

Ve önemli telefon görüşmesini bitirip (!) hemen ayaklanırken şaşkın arkadaşına döndü:

“Şimdi patron aradı: Acil bir şey çıkmış, hemen yanına gitmemi istiyor!”

“Ne? A-ama…” Young Hee şaşkınca kekeledi. “E ben de kalkayım bari… Sen Kang Hyuk’u arar, buluşmamızın iptal olduğunu söylersin…”

“Aa ne münasebet canım? Siz ikiniz oturun işte…” dedi Ji Ah ve kalkmaya davranan kızın kollarından tutup koltuğa geri oturttu. Sonra da acele acele: “Hadi kaçtım ben, baaay!” deyip koşar adımlarla çıktı kapıdan.

Ama tabii ki fazla uzaklaşmadı: Cafenin karşısında bir duvarın arkasına gizlenerek Kang Hyuk’un gelişini beklemeye başladı. Bir yandan da fıldır fıldır olmuş gözlerle bu buluşmayı nasıl sürpriz bir date haline getirebileceğini düşünüyordu.

Biraz sonra Kang Hyuk koşar adımlarla girdi cafeden içeri. Ji Ah “ne çabuk geldi..” diye düşündü şaşkınca. Bilmediği şey, Kang Hyuk’un onu görmeye nasıl da can attığıydı.

Ama çocukcağız içeri girip masada oturan Young Hee’yi görünce gözlerindeki ışıltı bir anda sönüverdi. Şaşkınca:

“Ji Ah nerde?” diye sordu. Sonra yaptığı kabalığı fark edip gülümsemeye çabaladı: “Ah, yani şey, selam! Nasılsın Young Hee?”

“Ben iyiyim, sen nasılsın?” dedi Young Hee pembeleşerek. “Ji Ah’nın patronu aradı, o da alelacele çıkmak zorunda kaldı… Seni arayıp iptal etmesini söyledim ama siz ikiniz takılırsınız dedi bana…”

Young Hee’nin son kelimeleri hafifleyen sesiyle zor duyulur olmuştu. Kang Hyuk karşısında utangaç utangaç oturan kıza bakıp hafifçe gülümsedi. Üçü bir aradayken Young Hee kendisine gayet normal davranıyordu, ama anlaşılan baş başa olunca gerilmişti kızcağız. Aslında uzun süredir tanışıyorlardı; Ji Ah ve Young Hee aynı üniversitenin spor kulübünde tanışmış, sonra Ji Ah yeni arkadaşıyla eski kankasını da tanıştırmıştı. Ama Kang Hyuk hafızasını zorlasa da kızla sadece ikisinin olduğu bir ortamı hatırlayamadı; Ji Ah da hep yanlarında olurdu.

Şimdi Ji Ah’nın işinin çıkmasına üzülmüş olsa da bu hislerini karşısındaki kıza hissettirmek istemedi. O yüzden neşeli bir sesle:

“Eh, ne yapalım, biz de dediği gibi yaparız,” dedi. “Ben kahve içeceğim, sen de bir şeyler ister misin?”

Young Hee’nin yüzüne hafif bir gülümseme yayılır gibi oldu. Sevimlice başını salladı: “Ben de bir kahve alırım…”

“Süper.” Kang Hyuk garsona işaret etti: “Bakar mısınız, bize iki kahve!”

Bu sırada ikisini dışarıdan izlemekte olan Ji Ah neşeyle ellerini ovuşturdu: Yaşasın! Ufak çaptaki çöpçatanlık planı işe yarıyor gibiydi.

Ama ortamı biraz daha ısıtmak gerekiyordu, değil mi… Ji Ah tam önünden geçip cafeye girmek üzere olan genç bir çifti görünce heyecanla onlara seslendi:

“Afedersiniz! Pardon, bir bakar mısınız?? Evet evet, buraya bakın, burdayım!”

Genç çift şaşkınca duvarın arkasına gizlenen kıza dönünce Ji Ah bir çırpıda onlara olanları anlattı ve yardımlarını istedi. Kızla oğlan istediği şeyi kabul edince onlara hevesle teşekkür etti. Suç ortakları cafeye girerken neşeyle ellerini ovuşturuyordu.

Inssoni – Swan’s Dream

Young Hee ve Kang Hyuk içeride muhabbet ederek otururken birden cafenin bir köşesindeki music box’tan içeriye güzel bir melodi yayıldı. (Music box’un başında az önce Ji Ah’yla konuşan genç çiftin duruyor olduğunu söylememize gerek yok sanırım…) Young Hee ve Kang Hyuk bir an durakladılar ve aynı anda: “Swan’s Dream!” diye bağırdılar. Sonra göz göze gelip güldüler.

“Sever misin?” dedi Kang Hyuk.

“Hem de çok!” dedi Young Hee heyecanla. “En sevdiğim şarkıdır, hayallerimden asla vazgeçmemem gerektiğini hatırlatır bana!”

“Benim de çok sevdiğim şarkıların başında gelir,” dedi Kang Hyuk. Şarkının sözlerini düşündü: “Ama bir gün o duvarı mutlaka aşıp geçeceğim…” Bu şarkıyı dinleyince aklına Ji Ah’nın geliyor olması tesadüf değildi elbette…

Sonra başını kaldırıp karşısında büyük bir hazla şarkıyı dinleyen genç kıza baktı. Young Hee gözlerini kapamıştı, yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Kang Hyuk, kızın çok güzel olduğunu düşündü. Çok tatlı, iyi kalpli bir kızdı ayrıca.

Ama o kadar… Kang Hyuk’un dudakları hafif hüzünlü bir gülüşle bükülürken, genç adam Young Hee’yi asla arkadaştan başka gözle göremeyeceğini iyi biliyordu.

Onları dışarıdan hevesle izleyen Ji Ah ise neşeyle sırıtıyordu: İkisinin de çok sevdiği bu şarkıyı çaldırmakla iyi etmişti. Hatta ortamı biraz daha ısıtabilirdi… Bu amaçla sağına soluna bakındı ve az ileriden geçmekte olan 10-11 yaşlarında bir çocuğun arkasından bağırdı:

“Hey! Ufaklık, bir dakika baksana! Beşbin won kazanmak ister misin?”

İçeride şarkının son sözleri duyulurken Young Hee gözlerini açıp karşısında dalgınca kahvesini karıştıran genç adama bakmıştı: Kang Hyuk’u uzun zamandır çok beğeniyordu. Ama onun kendisine karşı olan duygularından emin değildi. Genç kız hüzünle içini çekti.

Tam o anda masalarının başına Ji Ah’nın az önce ajanı yaptığı ufaklık belirdi. Çocuk masanın tam yanında dikilip sırayla ikisine baktı:

“Ajuşi, Ajumma, bir dakikanızı alabilir miyim? Beni herkes “harika çocuk Seung Won” olarak tanır. Bir bakışta insanların karakterini çözebilirim! İzin verirseniz size bu yeteneğimi göstermek istiyorum.”

Başka zaman olsa Kang Hyuk “başka kapıya evladım” derdi, ama çocuğun temiz yüzü hoşuna gitmişti. Hafifçe gülerek:

“Bak seeen,” dedi. “Peki karşılığında ne istiyorsun?”

“Okul harçlığım için gönlünüzden ne koparsa,” diye sırıttı ufaklık. Kang Hyuk karşısındaki kıza döndü: “Ne dersin Young Hee? Arkadaşı dinleyelim mi?”

“Bana uyar,” dedi Young Hee ve gülerek çocuğa baktı: “Eee arkadaşım, ben nasıl bir insanım sence?”

“Çok iyi kalplisiniz, ama insanlara çok çabuk güveniyorsunuz. Ayrıca çocukları çok seviyorsunuz!” dedi çocuk bir çırpıda. Young Hee şaşkınca Kang Hyuk’a baktı: “Bildi…” diye mırıldandı. Çocuk bu sırada Kang Hyuk’a dönmüştü: “Sizse, ajuşi, okumayı ve yeni şeyler öğrenmeyi çok seviyorsunuz. Sakin bir insansınız ama eğlenceli ve yaramaz bir yanınız da var. Ve çok vefalı bir dostsunuz.”

Kang Hyuk’un da ağzı açık kalmıştı. Young Hee gülerek çocuğu alkışlamaya başladı: “Doğru! Harikasın Seung Won!”

Seung Won kendinden emin bir reveransla önlerinde eğildi. Young Hee çoktan cüzdanından bir binlik çıkarıp çocuğun eline tutuşturmuştu bile. O sırada çocuk bir ona, bir de genç adama baktı. Ve muzipçe:

“Ayrıca ikiniz birbirinize çok yakışıyorsunuz, bence çıkmaya başlamalısınız!” diye ekledi ve hemen ardından koşarak ortamdan toz oldu!

Kang Hyuk ve Young Hee bu son bombanın etkisiyle birbirlerine bakakaldılar. Sonra ikisi de aynı anda gözlerini kaçırdılar! Utançtan pancar gibi kıpkırmızı olmuşlardı. Kang Hyuk aralarında oluşan tuhaf havayı dağıtmak için boğazını temizledi, yapmacık bir kahkaha attı:

“Ahah… Ne ilginç çocuktu ama, öyle değil mi??”

“Evet, öyle!” diye gülmeye çabaladı Young Hee. “Ama çok doğru şeyler söyledi, değil mi?” Bunu der demez pot kırdığını fark edip toparlamak için çabuk çabuk ekledi: “Yani şey, son söylediği hariç tabii… Ehem, yani, benim çocukları sevmem, insanlara güvenmem falan, çok doğruydu! Ve sen cidden çok iyi bir dostsun, Ji Ah bunu sürekli anlatır…”

Birdenbire, Kang Hyuk olan biteni anlayıverdi: “Ji Ah…”

Ve karşısındaki genç kıza çaktırmamaya çalışarak üzüntüyle dişlerini sıktı: Ah be Ji Ah… Bunu neden yaptın ki?

Genç adamın içinde bir şeyler kırılmıştı…

  ***********************************

The Cure – Boys don’t cry

Min Woo bütün günü kulüpte, birbirinden güzel kızlar tarafından eğlendirilerek geçirmişti. Gece bastırmak üzereyken evine bir taksiyle döndüğünde içkiden gözleri kaymıştı, yüzünde de bir sürü öpücük izi vardı. Sallana sallana taksiden indi, evin kapısına kadar geldi. Girişteki elektronik kutuya şifresini girdi. Ama tuhaf şey, evin kapısı açılmıyordu. Min Woo kendine gelmeye çabaladı; çok içkili olduğu için şifreyi yanlış girmiş olmalıydı. Dikkatle, şifresini tekrar girdi. Ama kapı bana mısın demiyordu! Min Woo şaşkınca gözlerini kıstı, neler oluyordu?

“Şifreni ben değiştirdim,” dedi arkasından bir ses.

Min Woo döndüğünde kapıda durup kendisine asık suratla bakan Soo Hyun’u gördü ve sırıtmaya başladı:

“Aaa, selam Hyung… N’aaaber?”

“Bugün Hyo Rim-şi’ye yaptıklarını öğrendim,” dedi Soo Hyun, yüzündeki somurtuk ifade bir gram yumuşamadan. Sesi buz gibiydi. Devam etti: “Çekimi bir kez daha mahvetmekle kalmamış, bir de kızcağızı boyaya bulamışsın! Hyo Rim beni aradığında sinirden titriyordu. Onu seni dava etmekten vazgeçirebilmek için akla karayı seçtim!”

“Ama eminim ki sen halletmişsindir, sen bu işlerde ustasındır Hyungnim,” dedi Min Woo yalaka bir tavırla. Ama Soo Hyun onun bu yaltaklanmalarına kanacak değildi. Yüzünde hâlâ hiçbir yumuşama belirtisi olmadan:

“Senin bu şımarıklıkların artık yetti,” dedi sesini yükselterek. “İki güne kadar yeni dramanın çekimleri başlıyor, ve sen hâlâ kıçıkırık birkaç reklam filmini bile çekmeyi beceremedin! Hyo Rim-şi’yle olan bu projenin üç gün önce bitmiş olması lâzımdı! Hem kendi vaktini boşa harcıyor, hem de başka insanların zamanını çalıyorsun!!”

Min Woo artık sıkılmaya başlamıştı. Girişe doğru birkaç adım atarken:

“Bunları sonra konuşalım, çok içtim, feci halde yorgunum,” dedi. “Şu anda uyumaktan başka bir düşüncem yok…”

Böyle deyip içeri girmek için bir hamle yaptı. Ama Soo Hyun ondan önce davranıp çevik bir hareketle içeri girmiş, yandaki düğmeye basmıştı bile. Evin cam kapısı Min Woo’nun suratına kapandı!

Min Woo şaşkınlık içinde neler olduğunu çözmeye çalışırken camın öteki tarafında Soo Hyun pis pis sırıtıyordu:

“Bu geceyi dışarıda geçir de aklın başına gelsin,” dedi. “Yarın sabah ayık ve aklı başına gelmiş bir vaziyette gelirsen konuşuruz!”

Min Woo ona hayretle baktı: Menajerinin böyle bir şey yapabileceğini aklı almıyordu. Alaycı bir biçimde güldü:

“Büyük yıldız Min Woo’nun geceyi dışarıda mı geçireceğini sanıyorsun?? Hah, aklın başında mı senin?? Bir otele gidemeyecek miyim sanki?!”

“Kredi kartlarının tümüne hold koydurdum,” dedi Soo Hyun sakince. “Ayrıca hadi para meselesini sonradan getireceğini söyleyerek hallettin diyelim: Ama beş, hatta dört yıldızlı otellerin her birini arayarak uyardım, bu gece Min Woo-şi gelirse paparazzilerin de orada olacağını, büyük bir rezalet çıkacağını söyleyip seni kibar bir biçimde reddetmelerini, yoksa isimlerine leke sürüleceğini anlattım! Sanırım gideceğin hiçbir otelde yer bulamayacaksın…”

Min Woo menajerine şaşkınlık ve öfkeyle bakıyordu:

“Ne rezaleti be, benim bir geceliğine bir otelde kalmam nasıl bir rezalete sebep olabilir ki? Yanımda bir fahişe götürecek değilim ya?!”

“Ama otel yöneticileri bunun tersini zannediyor olabilir, değil mi?” dedi Soo Hyun şeytani bir sırıtmayla. Min Woo bir şey demek için ağzını açtı, ama diyecek laf bulamayıp kalakaldı. En sonunda:

“Sen çıldırmışsın!” dedi. “Ama bu planın işe yaramayacak Hyung, hiç kusura bakma! Otele gidemesem bile beni bir geceliğine misafir etmek için yanıp tutuşan binlerce insan biliyorum!”

Soo Hyun bir kahkaha attı: “HAHAHA! Güldürme beni! Senin tek bir arkadaşın bile yok ki Min Woo’cuğum!”

Min Woo hemen itiraz etmeye başladı: “Nasıl yok be, geçen yılki dizimde partnerim olan Eun Bi var mesela.”

“Drama bitince Eun Bi-şi’nin ilk uçakla ABD’ye uçup tam üç ay dönmediğini unuttun galiba: Kız senle bir daha karşılaşmamak için kendi filminin galasına bile katılmadı!”

“Ha… Doğru…” diye itiraf etti Min Woo isteksizce. Sonra yine aklına gelen ismin heyecanıyla atıldı: “Jae Hee? Ya Jae Hee’ye ne diyeceksin?? İki yıl önceki diziyi çekerken onunla kanka olmuştuk!”

“Ama sanırım o kankalık çocukcağızı “sen benim özel havuzuma nasıl girersin beee??” diyerek korumalarına attırdığın zaman bitmiştir!” dedi Soo Hyun sırıtarak. Min Woo’nun yüzü asıldı, hafifçe mırıldandı: “Ee… Olabilir… Ama o da benim kişisel havuzuma pat diye girmeseydi be, ben o havuzun suyuna eklenecek minarelleri Maldivler’den özel getirtmiştim!”

Soo Hyun camın öteki tarafındaki şımarık yıldızını sırıtarak izliyordu. En sonunda:

“Her neyse, sen o çok kabarık dost listendeki isimlerden birini seçedur, ben içeri girip Min Woo’nun Endonezya’dan özel getirttiği yüzlerce dolarlık kopi luwak kahvesinin tadına bakayım,” dedi. Ve gıcık bir biçimde “çavvvv!” diye el sallayarak camın önünden ayrıldı. Min Woo ise cama yapışmış, deli gibi vurmaya başlamıştı:

“Hayır! DUR! Nereye gidiyorsun?! Aç kapıyı, beni böyle bırakamazsın! Hyuuuunggg!”

öfkeli min woo 🙂

Ama Soo Hyun’un geri dönmeye niyeti yoktu. Min Woo en sonunda hiç istemese de durumu kabullenmek zorunda kaldı. İçindeki şaşkınlık ve hayalkırıklığı yerini öfkeye bırakırken:

“Hah! Sen görürsün be! Bir geceliğine kalacak yer mi bulamayacakmışım, hahah, güldürme beni!” diyerek telefonunu çıkardı. Rehberdekileri tek tek incelerken: “Görürsün işte, yüzlerce arkadaşım var benim,” diye kendi kendine söyleniyordu.

Ama Min Woo’nun telefon rehberindeki toplam 85 ismin 59’unun araba yıkama, hizmetçi bulma kurumu, kuru temizleme, restoran, spa ve benzeri yerlerin telefonu; geri kalanlardan 14’ünün Busan’da yaşayan akrabalar, diğer 10 ismin ise bir zamanlar birlikte çalıştığı, ama şimdi Min Woo’nun adını bile duymaya tahammülleri olmayan genç aktör ve aktrisler olduğunu fark etmesi uzun sürmedi… Min Woo, Soo Hyun’un ismini de gıcık bir suratla geçtikten sonra son kalan ismin üzerinde bir süre durakladı.

Nihayet, içini çekip “ara” tuşuna bastı…

  ***********************************

Jung Il Woo – 너란 사람

Ji Ah evine döndüğünde saat ona geliyordu. Genç kız iki arkadaşını cafede bir süre daha izledikten sonra aralarındaki aşının tuttuğunu düşünüp keyifle oradan ayrılmıştı. Canı hemen eve gitmek istemediği için nehir kıyısına indi, biraz nehri ve martıları seyretti. Eve giden otobüse bindiğinde saat dokuzu geçiyordu.

Ji Ah ağır adımlarla evlerinin olduğu yokuşu tırmanırken tam evin köşesinde bir gölge yavaşça ayağa kalktı. Genç kız merak, biraz da tedirginlikle başını kaldırdı. Sokak lambasının ışığında, kendisini bekleyen kişinin yüzünü görünce ağzından şaşkınlıkla iki kelime döküldü:

“Kang Hyuk-ah…”

Kang Hyuk hiçbir şey demeden onun kendisine yaklaşmasını bekledi. Ji Ah çocuğun yanına gelince şaşkınca:

“Burda ne yapıyorsun?” diye sordu. “Şey, yani, siz Young Hee’yle takılırsınız diye düşünmüştüm ben…”

“Takıldık zaten,” dedi Kang Hyuk doğal bir tavırla. “Hatta takılmaktan da ötesini yaptık: Biliyor musun, biz çıkmaya başladık!”

Ji Ah’nın ağzı açık kaldı! Heyecanla bağırdı:

“Aaa, sahi mi??!! Aman Tanrım, ne çabuk!”

Kang Hyuk’sa sinirli sinirli sırıttı. Sonra geldi, kızın tam önünde durdu. Öfkeyle kızın gözlerinin içine baktı:

“Tabii ki hayır, dalga geçiyorum! Tanrı aşkına Ji Ah, senin derdin ne?? Niye böyle aptalca bir işe kalkışıyorsun?! Young Hee ile beni sevgili yapma çabası da nerden çıktı?!”

Ji Ah birden fena halde utandı. Bakışlarını kaçırdı:

“Anladın demek…” diye mırıldandı.

“Anladım tabii!” diye bağırdı Kang Hyuk yeniden. Bir an durdu, somurtarak: “Yanımıza yolladığın o ufak velede benim için “vefalı bir dosttur” dedirttiğin anda anladım…”

Ji Ah hâlâ mahcup olsa da, istemsizce sırıttı: “Evet, o lafı söyletmemeliydim, değil mi? Hay Allah…”

Onun güldüğünü gören Kang Hyuk’un da hiç istemediği halde yüzündeki somurtkan ifade yumuşadı. Ji Ah ile göz göze geldiler. Aynı anda ikisi de ufak birer kahkaha attı.

Sonra kahkahaları yavaşladı ve söndü. Kang Hyuk başını kaldırıp arkadaşına baktı. Bakışları sevecen, ama biraz da hüzünlüydü:

“Ji Ah, lütfen bir daha benim haberim olmadan böyle bir işe kalkışma. Neyse ki Young Hee senin çöpçatanlık yapmaya çalıştığını anlamadı, ama anlamış olsa ve benim böyle bir şeye niyetim olmadığını fark etse kendini ne kadar kötü hissederdi, düşündün mü hiç?”

Ji Ah üzüntüyle yüzünü sarkıttı: “Sahi, Young Hee’den hiç mi hoşlanmıyorsun?”

Ama Kang Hyuk ona “ben ne diyorum, sen ne diyorsun?” gibi bir bakış atınca hemen telaşla atıldı: “Tamam tamam, özür dilerim! Çok afedersin, ikinizin arkasından böyle bir iş çevirmemeliydim, biliyorum! Ama ikinizin harika bir çift olabileceğinizi düşündüm! Ama sen öyle düşünmüyorsan yapacak bir şey yok tabii. Çok özür dilerim, bir daha böyle bir şeye kalkışmayacağım!”

kang hyuk...

Ji Ah çabuk çabuk konuşup özür dilerken Kang Hyuk’un içindeki hüzün giderek büyüyordu. Genç adam karşısındaki kızın yüzüne acıyla bakarken: “Hiçbir fikrin yok, değil mi…” diye geçiriyordu içinden. “Ben senden başkasını istemiyorum… Kalbimde sen varken başka kıza dönüp bakamam Ji Ah… Ama sen beni eski bir arkadaştan başka bir şey olarak görmüyorsun, değil mi?”

Kang Hyuk hüzünle gülümsedi ve başını öne eğdi. Gözleri dolmaya başlamıştı.

Karşısında konuşup duran Ji Ah’nınsa onun hislerinden haberi bile yoktu. Kang Hyuk’un sessizliğini kendisine çok kızmış olmasına bağlıyor, özür üstüne özür diliyordu.

Birdenbire Kang Hyuk’un gözlerinde vahşi bir ışık çaktı: Artık bu yanlış anlama canına tak etmişti! Ji Ah’nın da ona karşı hissettiklerinden haberi olsun istiyordu! Yıllar önce verdikleri o sözü hatırlasın istiyordu! Bunu çok, çok istiyordu!

Aniden başını kaldırdı. Kızın sertçe sözünü kesti:

“Ji Ah!”

Ji Ah susup şaşkınca arkadaşına baktı. Onun gözlerinde daha önce görmediği kararlı ve gergin ifadeyi görünce iyice şaşırdı. Kang Hyuk çok tuhaf görünüyordu. Genç kız şaşkın, biraz da korkuyla kekeledi:

“E-efendim?”

Kang Hyuk’un boğazı kurumuştu. Genç adamın dizleri titriyordu. Ama “ya şimdi, ya hiç!” diye geçirdi aklından. Az önceki deli cesaretini kaybetmemeye çalışarak genç kıza doğru bir adım attı. Ji Ah hâlâ ona şaşkınca bakıp çocuğun ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken:

“Ben…” diye söze başladı. “Ben sana bir şey-“

“Zırrrrr!”

Ji Ah’nın bütün gücüyle çalmaya başlayan telefonu birden çocuğun sesini böldü. Ji Ah’nın telefonuna bakmasıyla birlikte yüzünün buruşması bir oldu: Sevgili patronu bir günlük tatili kendine çok görmüştü demek.

Genç kız arkadaşına döndü, özür dileyen bir sesle: “Afedersin Kang Hyuk-a,” dedi, “Bu telefona bakmam lazım… Sen ne diyeceğini unutma, hemen geliyorum!”

Böyle deyip telefonu açtı, kulağına götürürken arkadaşının yanından birkaç adım uzaklaştı: “Alo? Buyrun efendim?”

“Jİ Han, nerdesin? Çabuk buraya gel!” diye emretti Min Woo telefonun diğer ucundan. Ji Ah gönülsüzce: “Neden, bir şey mi oldu?” diye sorunca Min Woo patladı: “Soru sorma! Hemen eve gel! Sana on dakika veriyorum, çabukkkk!”

“On dakika mı?!” diye feryat etti Ji Ah, “Efendim ben şehrin öbür ucu-”

Ama telefon çoktan yüzüne kapanmıştı bile! Ji Ah inanmaz bir tavırla elindeki telefona baktı. Sonra derin bir nefes koyverdi: “Ahh, cidden inanamıyorum!!!”

Ve üzgün bir yüzle arkadaşının yanına döndü: “Kang Hyuk-a, benim gitmem lazım… İş yerinden çağırıyorlar, çok acilmiş…”

“Nasıl yani, bu saatte mi?” dedi Kang Hyuk şaşkınlık içinde. Ji Ah üzgün bir tavırla başını salladı ve çabuk çabuk:

“Kusura bakma, olur mu? Bugünkü olaydan dolayı senden tekrar özür dilerim! Hadi kendine iyi bak!” deyip yokuş aşağı koşturmaya başladı. İki sokak ötede, Min Woo’nun Mustang’ini park ettiği otoparka gidip arabayı alması ve bir an önce patronunun yanına ulaşması nerden baksan yarım saat alacaktı ki, genç kız Min Woo’nun böylesi bir gecikme karşısında dünyanın sonu gelmiş gibi davranacağına emindi!

Kang Hyuk’sa olduğu yerde kalakalmıştı. Koşarak uzaklaşan genç kızı izlerken, genç adamın ilk anki şaşkınlığı yerini büyük bir hayalkırıklığına bıraktı. Kang Hyuk bir an durdu, sonra kendi kendine hüzünle gülümsedi:

“Bunca yıl bekledim… Sanırım biraz daha bekleyebilirim…” diye mırıldandı kendi kendine.

Sonra da gerisin geri dönüp ağır adımlarla kendi evine doğru yürümeye başladı. Ağır, ve hayalkırıklığı yüklü adımlarla…

  ***********************************

mint paper project vol.4 Cafe: Night and Day

Ji Ah’nın arabayı alıp Min Woo’nun evine gelmesi yarım saatten fazla sürmüştü. Genç kız korka korka malikanenin kapısına yanaşıp etrafa bakındı: Min Woo onu kesin öldürecekti!

Birdenbire, nerden çıktığını anlamadığı Min Woo pat diye gelip şoför tarafındaki cama yapıştı! Ji Ah korkuyla bir çığlık attı: “Ayyyy!”

Min Woo gerçekten de onu öldürecekmiş gibi bakıyordu. Dişlerinin arasından tısladı:

“Tam otuz altı buçuk dakika oldu! Bu ayazda dondum!!! Bunu bana, ünlü yıldız Min Woo’ya yapmaya nasıl cüret edersin ha, nasılll?!!”

Sonra, Ji Ah’nın inip kapıyı açmasına bile fırsat bırakmadan yolcu kapısını kendisi açtı, soğuktan dişleri birbirine vurarak içeri attı kendini. Ji Ah ise şaşkınca:

“Ama neden evde beklemediniz? Bu soğukta dışarıda beklenir mi?” dedi.

Ancak Min Woo gözlerini aça aça ona öyle korkunç bir biçimde baktı ki, kızcağızın lafı boğazında kaldı. Min Woo öfkeyle:

“Sen beni salak mı zannediyorsun?! Eve girebilmiş olsam girerdim tabii! Ama Soo Hyun isimli cehennem zebanisi beni eve almıyor! Neymiş, Hyo Rim’in başından aşağı boya dökmüşüm! Peeehhh!”

Min Woo öfkeyle dişlerini gıcırdattı. Ji Ah ise soru sormaya bile korkar olmuştu. Kısık sesle:

“Ee… O halde… hangi otele gidiyoruz efendim?” dedi patronunu kızdırmamaya gayret ederek.

Min Woo birden ona döndü, gözlerini kızın gözlerinin içine dikti:

“Otele değil canım,” dedi asık suratla, “Size gidiyoruz!”

“HAAA???!!!”

Ji Ah’nın gözleri hayretle açılırken genç kız sağ yanındaki koltuğa yayılan patronuna bakakaldı…

-Üçüncü Bölümün Sonu-

İkinci Bölüm: “Bu adam tam bir baş belası!”

2NE1 – It hurts

Ji Ah evden içeri ayaklarını sürüyerek girdiğinde bastığı yeri görmez haldeydi: Başına gelenlere hâlâ inanamıyordu: Şimdi kendisi ünlü aktör Min Woo’nun şoförü müydü yani??

Genç kız bir hayalet gibi sallanarak banyoya gitti, tam lavabonun karşısında durdu. Gözlerini aynadaki aksine dikti, dikkatle kendi yüzünü incelemeye başladı: Tamam, saçları erkek modeli olabilirdi; ama yüzü kadın yüzüydü işte beee! “Son bir aydır bıyıklarımı almamıştım, acaba ondan mı…” diye düşünüp aynaya iyice yaklaştı. Bir süre dudağının üst tarafını inceledi, sonra bu yüzden olamayacağına karar verdi: Bıyıkları biraz biraz belli olsa da bir erkeğinki kadar değildi sonuçta. Bakışlarını vücuduna çevirdi, ve umutsuzca göğüslerini avuçladı: Evet, göğüs ölçüsü A-cup’tı, yani varla yok arası… Galiba esas neden buydu. Dişlerini gıcırdattı: Bunu bana bir kez daha hatırlattığın için sağol Min Woo-şi!

“Ji Aaaah! Sen mi geldiiiin?” diye bağırdı ablası içeriden.

Ji Ah bakışlarını kendi üzerinden ayırıp içeri doğru seslendi: “Evet abla, benim!”

“Yemek getirdin mi?”

Ji Ah somurttu: Anlaşılan ablası gene gün boyu dizi izlemeye dalıp hiçbir şey pişirmemişti!

kim sun ah

Hızlı adımlarla banyodan çıktı, ablasının olduğu odaya kadar geldi. Gerçekten de Sun Ah elinde bir patates cipsi, gözlerini dikmiş televizyon seyrediyordu. Ji Ah derin bir of çekti:

“İnanamıyorum yaa! Sen bu saatte hâlâ televizyon mu seyrediyorsun?! Ne vardı sanki iki kap yemek pişirsen?? Kardeşim gün boyu çalışıyor, yorgun argın geliyor demiyorsun hiç! Çok bir şey istemiyorum, hazır ramen yapsan bile yeter!”

“Hişttt, susar mısın, şurda sevgili Gong Yoo’mu izliyorum,” dedi Sun Ah. “Hem ben geçen hafta sana yengeç pişirdim, ellerim onların kıskaçlarından lime lime oldu, ne çabuk unuttun nankör?! Prenses soyundan gelen bir insanın gördüğü muameleye bak!”

“Sen prenses soyundan geliyorsan otomatikman ben de geliyorum,” diye somurttu Ji Ah. “Hoş, onu da bir tarafından salladığına eminim ya: Bizim atalarımız olsa olsa sarayda ibrikçibaşı olurlar!”

Sun Ah ilk kez gözünü televizyondan çevirdi, yanındaki yastığı alıp hırsla kardeşine fırlattı! Genç kadın iki şeye büyük bir aşkla inanırdı: Soylarının saraya dayandığına, ve kendisinin ünlü aktris Kim Sun Ah’ya çok benzediğine! Hatta isimleri bile aynıydı; bu kadar büyük bir tesadüf olabilir miydi?! Bir yerlerde Tanrı büyük bir hata yapmış ve aynı kişiyi iki kez yaratmış olmalıydı – ama elbette asıl büyük hata kopyalardan biri ünlü bir aktris olurken diğerinin –aynı yetenekte olmasına rağmen!- böyle sürünmesiydi.

“Kapa çeneni, tamam mı?? Büyükbüyükbabamdan kalan el yazması kitabı sen de biliyorsun! O bizim soylu olduğumuza dair en büyük kanıt!”

“Bırak Allahaşkına,” diye mırıldandı Ji Ah, ama uzatmamak için susup mutfağa doğru yürüdü. Kitap eski bir kitaptı, güzel süslemelerle bezenmişti, bunlar doğru. Ama soylu birinden kaldığına dair hiçbir işaret yoktu. Eski kitaplardan anlayan Kang Hyuk da aynen böyle demişti.

“Bu arada… sen saçlarına bir şey mi yaptın??” diye bağırdı ablası arkasından. Ji Ah sırıttı: Ablasının TV’de en sevdiği aktörün dizisi oynarken bunu fark etmesi bile bir mucizeydi!

Me Too Flower OST- Oh My Boy

Ji Ah ertesi gün sabah 6’da çalan telefonun sesiyle uyandı. Uykulu uykulu elini uzattı, gözleri hâlâ kapalı, mahmur bir sesle mırıldandı: “Alo?”

“JI HAN!!! Nerdesin sen?! Çabuk gel, sana ihtiyacım var!”

Ji Ah’nın gözleri birden açıldı: Arayan Min Woo’ydu. Genç kız saate baktı ve şaşkınlıkla mırıldandı: “Ama efendim, saat daha sabahın altısı!”

“Umrumda bile değil, derhal buraya geliyorsun!” dedi Min Woo. “Anlaşmamızı unutmadın, değil mi? Ben ne zaman istersen buraya gelmek zorundasın!”

Ji Ah bir an durdu. Sonra: “Ah evet, elbette…” diye mırıldandı. “Hemen geliyorum efendim!” Ve telefonu kapattı, şaşkınca odanın içinde giyebileceği bir şeyler aramaya koyuldu.

Yaklaşık yirmi dakika sonra Min Woo’nun büyük rezidansının kapısına gelmişti. Kapıyı açan Min Woo’nun suratı sirke satıyordu:

“Niye bu kadar geciktin?”

“Siz arar aramaz hemen çıktım efendim,” dedi Ji Ah hayretle. Üstelik boş yollarda tam yüzyirmi basarak geldim, diye geçirdi içinden. Polis falan durdursa halim haraptı. Gene de adama yaranamadık, iyi mi…

“Sanırım seni yatılı alsam iyi olacak,” diye dudak büktü Min Woo. Sonra arkasını dönüp yürüdü: “Gel içeri.”

Az sonra evin bembeyaz ışıl ışıl fayanslarla kaplı kocaman banyosunda (Ji Ah bu banyonun kendi evlerinden daha büyük olduğunu hayretle fark ediyordu) yan yana dikiliyorlardı. Ji Ah yanlış duyduğunu düşünüp gözlerini kırpıştırarak patronuna baktı:

“Ne? Beni bunun için mi çağırdınız yani?”

“Anlamadın galiba, bak bir daha açıklayayım: Şu köşedeki örümceği görüyor musun? İşte onu almanı istiyorum.”

“Hayır hayır, onu anladım da…” Ji Ah ne diyeceğini bilemiyordu. Adam sabahın altısında kendisini minicik bir örümceği banyodan atması için mi uyandırıp ayağına çağırmıştı yani?!

“Hadi çabuk ooooll, zaten yarım saattir bekliyorum, daha da bekleyemem! Sıkıştım, anlamıyor musun?! Ve o yaratık orda durduğu sürece çişimi yapmamın imkânı yok!”

Ji Ah derin derin içini çekti. Sonra bir parça tuvalet kâğıdı kopardı ve uzanıp minik hayvanı aldı, klozete attı. Sifonu çekerken:

“Tamam mı? Artık gönül rahatlığıyla çişinizi yapabilirsiniz efendim!” dedi sakin kalmaya gayret ederek. Min Woo klozete şöyle bir bakıp hayvanın gittiğine emin olunca elini umursamazca salladı: “Tamam, çıkabilirsin… İstersen evine geri dön, mesain saat 8’de başlıyor…”

Ji Ah gözlerini açıp korkunç bir ifadeyle baktı ona. Neyse ki kendini tuttu, bir şey demeden banyodan çıktı.

Ama Min Woo az sonra banyodan çıktığında fikrini değiştirmişti. Şoförüne telefon açtı:

“Nerdesin Ji Han? Evine dönmedin henüz, değil mi? Hah, tamam, süper, tekrar buraya dön. Sana üniformanı vereceğim.”

Arabanın koltuğuna oturmuş tam marşa basmak üzere olan Ji Ah öfkeyle dişlerini gıcırdattı: Adam resmen kendisiyle oyuncak gibi oynuyordu!

Yine de sabırla eve geri döndüğünde Min Woo’yu en alt katta, kıyafetlerle dolu bir odada askıda asılı ceket-pantolon takımlarından seçmeye uğraşırken buldu.

“Burası… sizin gardrobunuz mu efendim?” diye sordu Ji Ah, bakışlarını askılardaki giysiler üzerinde dolaştırıp bu giysi dolabının bile kendi odasından büyük olduğunu fark ederken.

“Ahaha, saçmalama seni küçük aptal!” diye güldü Min Woo. “Hayır canım, bu küçücük yer benim kostümlerimi nasıl alsın? Burası bir çeşit ardiye; eve gelen hizmetli kadrosundaki insanlara uygun kılık kıyafet bulmak için ayırdığım yer… Evet neyse, al bakalım şunları, şuraya geç, sırayla giyip bana göster!” Böyle deyip genç kızın eline bir yığın kıyafet tutuşturdu. Ji Ah giysi yığını altında ezilmemeye gayret ederek kendisine gösterilen yere geçti.

Yaklaşık bir buçuk saat sonra Min Woo her takımı en az üçer kez denettirdikten sonra nihayet siyah bir ceket-pantolon takımını beğenmiş, onu seçmişti. Esneyerek:

“Offf, senin yüzünden uykusuz kaldım Ji Han…” diye mırıldandı. “Neyse, ben şimdi uykuma geri dönüyorum… Sen de…” Bir an düşündü, sonra umursamazca elini sallayarak: “Eh, mesai saatin geldiğine göre sen de salonda bir yerlerde takıl işte, benim uyanıp sana iş buyurmamı bekle,” dedi. “Ama bana bak, salondaki oyun konsollarını, televizyon, müzik sistemi ve diğer elektronikleri kurcalamak kesinlikle yasak! Buzdolabımdan bir şeyler aşırmak da yasak, oradaki tüm yiyecekler benim özel diyetime göre sınırlı miktarda hazırlandı! Sen sadece kanepede otur, kendi kendine Angry Birds falan oyna, ne bileyim…” Yine durdu, parmağını tehdit eder biçimde sallayarak ekledi: “Ama kanepede otur dediysem odadaki beyaz kanepenin tam 250 milyon won değerinde olduğunu hatırlatmak isterim: Ona sakın oturma, bir şey döker de leke yaparsan ömrün boyunca yanımda çalışsan bile borcunu ödeyemezsin! Tamam mı? Anlaştık mı? Hadi bakiyim…”

Min Woo bunları sıraladıktan sonra esneyerek odasına geçerken Ji Ah dişlerini sıkmış, “sinirlenmiycem… sinirlenmiycem…” diye kendi kendine telkin etmekle meşguldü. Ama sinirlenmemek elde değildi ki? Adamın her cümlesinde en az iki tane aşağılayıcı laf vardı yahu! Her an bir köşede işe yaramayı bekleyen süpürge muamelesi gördüğüne mi yansın, potansiyel hırsız olarak görüldüğüne mi, yoksa mobiyaların kendisinden değerli oluşuna mı?! Ji Ah işi kabul ettiği andan itibaren tam otuz yedinci defa çok büyük bir hata yapıp yapmadığını sordu kendine. Sonra içini çekip merdivenlere doğru yürüdü, giriş katındaki geniş salona çıktı.

Ama kızcağızın çilesi henüz bitmemişti: Yaklaşık iki saat salondaki siyah ikili koltuğa sığmaya çalışarak rahatsız bir uyku uyumuştu ki, baş ucunda birinin dürtmesiyle kendine geldi. Gözlerini açtığında karşısında 40’lı yaşlarda tanımadığı ciddi bakışlı bir adam duruyordu.

“Sen…” dedi adam onu şüpheyle süzerken. “Sen de kimsin?”

“Adım Kim Ji Ah,” dedi Ji Ah, toparlanmaya çalışarak. “Min Woo-şi’nin yeni şoförüyüm.”

Soo Hyun karşısındaki insanı tepeden tırnağa süzerken kafası karışmıştı: Çocuğun üzerinde bir erkek takım elbisesi vardı, saçları da kısaydı, ama bu güzel yüz sahibinin erkek olamayacağını bas bas bağırıyordu. Ama Min Woo ne kadar manyak olursa olsun kendisine bir kadın şoför tutacak kadar saçmalayamazdı; kadınlarla çalışmaktan nefret ederdi o! Soo Hyun şüpheyle gözlerini kıstı: Acaba Min Woo oyuna mı getirilmişti?

“Şoförü mü?” diye tekrarladı, “Ben yeni şoför için iş bulma kurumuna telefon edeli yalnızca bir saat oldu, seni göndermiş olamazlar. Söyle bakalım, sen nerden çıktın?”

Ji Ah ayağa kalkmış, bu ciddi görünüşlü adamın karşısında saygılı bir biçimde hazırola geçmişti. Kim olduğunu bilmiyordu ama önemli birine benziyordu, anlaşılan Min Woo’nun tüm işlerini bu adam hallediyordu. Açık yüreklilikle cevap verdi:

“Min Woo-şi ile dün tanıştık. Bana şoförü olmak isteyip istemediğimi sordu, ben de kabul ettim.”

Soo Hyun gene bir an durup kızı süzdü. Sonra birdenbire hızlı bir hareketle kızı itip duvara yapıştırdı! Ji Ah ne yapacağını bilemeyecek kadar korkmuştu!

“Bayım, durun, siz ne-”

“Saçmalamayı kes ve bana doğruyu söyle!” diye gürledi Soo Hyun. “Bana bak, sen Min Woo’nun manyak hayranlarından birisin değil mi? Min Woo’ya yakın olabilmek için erkek kılığına giren bir stan (stalker+fan) misin ha, çabuk doğruyu söyle!”

Ji Ah’ın gözleri korkuyla irileşmişti. Genç kız heyecanla kekeledi:

“Ha-hayır! B-ben sadece… bu işe çok ihtiyacım vardı ve-”

“Şimdi Min Woo’ya gidip seni derhal kovmasını söyleyeceğim,” dedi Soo Hyun ve yürümeye başladı. Ji Ah birdenbire onun önüne attı kendini. Adamın bacaklarına yapıştı:

“HAYIR! Hayır efendim, lütfen bunu yapmayın! Size yalvarıyorum, lütfen! Yemin ederim ki ben bir hayran değilim, bunu Min Woo-şi’ye yakın olmak için de yapmadım; sadece çok zor durumdayım ve bir işe çok ihtiyacım var!”

Soo Hyun kendini genç kızın kollarından kurtarmaya çabaladı ama kız kene gibi yapışmıştı! Tam o sırada yukarıdan yarı uykulu yarı sinirli bir ses:

“Hey!” diye bağırdı, “Orda neler oluyor?? Tanrım, güzellik uykumu neden bölüyorsunuz?! Sizin yüzünüzden göz altlarım moraracak, ah, inanamıyorum cidden!”

Üzerinde saten bir pijama takımı, başında ise uyku bandı olan Min Woo sinirli sinirli odasından çıktı, merdivenlerden indi. Ji Ah onu görünce çenesini kapatıp yalvarır gözlerle bacağına yapıştığı adama bakmaya başladı. Soo Hyun’sa kararsız kalmıştı. Bir an kıza baktı, sonra Min Woo’ya çevirdi gözlerini:

“Yeni şoförün bu mu?” dedi alaycı bir sesle. Min Woo sırıttı:

“Evet ya, bak, sen olmadan da işlerimi halledebiliyorum sevgili Hyung!” dedi aynı alaycılıkla. “Ji Han’ı ben keşfettim, o çok iyi bir şoför: Dün paparazzilerden kaçmamda bana büyük yardımı dokundu!”

Soo Hyun birden buraya asıl geliş sebebini hatırladı, Ji Ah da, erkek kılığına girmiş olması da silindi aklından. Büyük bir öfkeyle Min Woo’ya döndü:

“YA! Dünkü çekime gitmemişsin! Bunu nasıl yaparsın ha? NASILLL YAPARSIN?!!!”

“Dur biraz Hyung, sakin ol,” dedi Min Woo hemen. “Bak, inan ki gidecektim, yemin ederim, valla gitcektim yaa! Ama gidiş yolunda başıma neler geldi biliyor musun: Beni köpekler kovaladı yaa, büyük yıldız Min Woo’yu, aahhh, inanamıyoruuum!”

Min Woo gerçekten de inanmaz tavırlarla gözlerini iri iri açmış, yüzünü yelpazeliyordu. Ji Ah onun bu tavrını görünce az önceki tüm endişesine rağmen “khhhh…” diye kıkırdamadan edemedi: Bu manyak adam kendini köpeklerin bile tanıyıp imza istemesini falan mı bekliyordu acaba?

“Eee?” dedi Soo Hyun. Köpeklerin büyük yıldızı ısırmak istemesine hiç üzülmemişti. Zaman zaman kendisi de bunu çok istiyordu!

“Köpeklerden kurtuldum tabii, biliyorsun çok cesurumdur,” dedi Min Woo gerinerek (Ji Ah gözlerini devirdi: Yaa, ne demezsin…) “Ama o sırada saçlarım biraz bozuldu haliyle… Ve tam da o anda paparazziler beni çekmek istediler. Elbette böyle bir şeye izin veremezdim!” Min Woo burada teatral bir tavırla Ji Ah’ı işaret etti: “Ve o sırada bu sevgili genç arkadaşım ayaklarıma kapanıp: “Min Woo-şi, ben sizin büyük hayranınızım, lütfen izin verin sizi bu adamların çekmesine engel olayım” diyerek beni arabası ile kaçırma teklifinde bulundu. Ben de ona bu büyük onuru bahşettim tabii, bilirsin hayranlarıma hiç kıyamam…”

Soo Hyun soru dolu gözlerle kendisine bakınca Ji Ah hemen panik içinde itiraz etti: “Ahh, hayır, ben böyle bir şey demedim! Yemin ederim, nolur inanın bana!”

Ama Min Woo’nun da ona öfkeli bir bakış attığını fark edince kızcağız ne yapacağını şaşırdı. Ezilip büzülerek:

“Eee… Yani… ben… şimdi…” diye kekelemeye başladı.

Soo Hyun’sa bir ona, bir diğerine bakış attıktan sonra bu kızın fazla bir tehlike oluşturmayacağı kanısına varmıştı. Hem zaten Min Woo’nun yanında ne kadar dayanabilirdi ki? Üç, en fazla dört gün sonra Min Woo’nun şımarıklıkları kızı canından bezdirirdi. O yüzden bir süreliğine kıza dokunmamaya karar verdi. Hemen sesini yükseltip araya girdi:

“TAMAM! Her neyse, şimdi önemli olan şu: Dün parfüm reklamı çekimi yapılamadığı için yarın yeniden çekim ayarladım, saat 2’de orada olacaksın Min Woo! Bana bak, bu sefer sorun istemiyorum! Dün senin yüzünden bir sürü insan vakit kaybetti, bu sefer gidip paşa paşa halledeceksin bu işi! Yoksa başına gelecekleri biliyorsun…”

Min Woo’nun gözleri öfke ve hayretle irileşti. Ama genç yıldız Soo Hyun’un asla geri adım atmayacağını bildiğinden hiçbir şey demedi, sadece “OFFF!” diye bağırıp gerisin geri döndü, öfkeli adımlarla patır patır çıktı merdivenlerden. Onun uzaklaştığını görünce Soo Hyun bir an hafifçe gülümsedi. Sonra yeniden ciddileşip kıza döndü:

“Sana gelince… Sen de şimdilik kalabilirsin… Ama asla sorun istemiyorum, tamam mı?”

Ji Ah birden şansına inanamıyormuş gibi baktı menajere. Sonra yüzü sevinç dolu bir gülümseme ile aydınlandı. Bütün heyecanıyla adamın önünde dört beş kez yere eğildi:

“Çok… çok teşekkür ederim efendim! Size yemin ederim asla sorun çıkarmayacağım! Gerçekten çok teşekkür ederim!”

Soo Hyun’sa genç kızın sevincini görünce alaylı alaylı gülümsedi: “Zavallı çocuk… Başına geleceklerden haberin bile yok!” Ve kıza içten içe acıyarak kapıya doğru yürüdü…

********************************

Ertesi gün Ji Ah’nın kullandığı otomobil birkaç gün önceki çekim mahaline yanaştığında arka koltukta Min Woo’nun yanında Soo Hyun da oturuyordu. Menajer, şımarık yıldızına güvenmemiş, küçük bir çocuğun velisi gibi kendi de gelmişti.

“İşte geldik,” dedi Soo Hyun ve arabanın kapısını açtı. Ji Ah’nın koşturup açtığı diğer kapıdan Min Woo da indi. Genç yıldızın suratı sirke satıyordu.

“Niye böyle aptal bir varoş mahallesinde çekim yaptığımızı anlayamıyorum,” diye somurttu. Soo Hyun aldırmadı bile, sert bakışlarla ona yürümesini işaret etti. Min Woo somurtarak bahçe kapısından girdi, eski taş binaya doğru yürüdü.

Çekim ekibi hazırlanmış, onları bekliyorlardı. Yönetmen Min Woo’yu görünce koşturarak geldi:

“Aman efendim, hoşgeldiniz! Gözlerimiz yollarda kaldı! Geçen gün başınıza gelen talihsiz kazayı işittik, çok üzüldük. Çok geçmiş olsun!”

Min Woo güneş gözlüğünü çıkartırken umursamaz bir sesle:

“Evet, bir talihsizlik oldu,” diye cevapladı, “Bir grup kendini bilmez sokak köpeği bana saldırmaya kalktı… Ama elbette buna kalkıştıklarına pişman oldular!”

“Pişman olmalarına hiç şaşmadım, zavallıcıklar senden hastalık kapabilirlerdi!!” diye bir ses geldi arkadan.

Min Woo dişlerini gıcırdatarak nefret dolu bakışlarla sesin geldiği yere döndü: Yanılmamıştı, Hyo Rim tüm ukalalığı ile pis pis gülümsüyordu. Genç kadının makyajı henüz yapılmamıştı ama bu haliyle bile çok güzeldi. Ama Min Woo eski sevgilisinden öyle çok nefret ediyordu ki, kızın güzelliği bile onu bir gram etkilemiyordu.

wang hyo rim

“Sana da merhaba Hyo Rim-şi,” dedi Min Woo en az kızınki kadar gıcık bir ses tonuyla. “Tam da senden beklenecek sıcaklıktaki bu karşılama için teşekkürler!”

“Rica ederim canım, sen daha sıcaklarını hak ediyorsun!” dedi Hyo Rim gene. “Hatta elimde olsaydı seni kafana kızgın yağ dökerek karşılamak isterdim!”

Min Woo da ağzını açıp ters bir laf koymaya hazırlanıyordu ki Soo Hyun hemen atıldı:

“Ooo Hyo Rim-şi, sizi görmek ne kadar güzel! Her zamanki gibi çok güzel ve zarifsiniz!” Bu esnada uzun adımlarla kızın yanına kadar gelmiş, onun eline zarif bir öpücük kondurmuştu. “Min Woo sizinle çalışma fırsatı bulduğu için çok şanslı, öyle değil mi Min Woo?”

Min Woo çocuk gibi somurtup başını çevirdi. Soo Hyun’sa kibar (ama zoraki) kahkahalarla Hyo Rim’i selamlayıp Min Woo’nun çaktırmadan omzunu sıktı.

“Neyse, Min Woo içeride hazırlansın, sizi daha fazla bekletmeden çekime başlayalım, öyle değil mi yönetmen Lee?”

“Min Woo-şi ne zaman hazır olursa başlayabiliriz efendim,” dedi yönetmen yaltaklanarak. Bunun üzerine Soo Hyun Min Woo’yu içeride kendisi için hazırlanmış odaya itekledi.

Odaya girdiklerinde Min Woo sızlanmaya başlamıştı bile:

“Hyuuungg! Gördün mü bana neler dedi?! Ben sana boşuna demiyorum o kızla çalışmam diye!”

“Az bile dedi!” diye dişlerini gıcırdattı Soo Hyun. “Kızcağıza yaptıklarından sonra sen çok daha fazlasını hak ediyorsun aslında! Yine de şükret ki Hyo Rim-şi asil bir hanımefendi.”

“Puhahaha, Hyo Rim mi asilmiş?? Hiç güleceğim yoktu!” diye kıkırdadı Min Woo. Ama Soo Hyun’un ölümcül bakışlarını görünce çenesini kapatmanın daha iyi olacağını anladı. O sırada makyajını yapmak üzere makyöz içeri girince tartışma kendiliğinden sona erdi.

********************************

baek young hee

“Vaaayyy, demek hemen yeni bir iş buldun! Harikasın Ji Ah!” dedi Young Hee gözlerindeki hayran parıltılarla. Ji Ah umursamazca elini salladı:

“Evet ama şimdilik deneme süresindeyiz diyebilirim… Ben de patronum da henüz birbirimizden emin değiliz, anlaşabilecek miyiz göreceğiz…”

“Peki nerde çalışıyorsun?” diye sordu Young Hee. “Hangi şirket yani?”

Ji Ah bu soru üzerine gözlerini kaçırdı, tereddütlü bir sesle:

“Eee… Şey… Çok büyük bir şirket değil, siz bilmezsiniz,” diye cevapladı. Ama genç kızın bunu söylerken hafifçe pembeleştiği Kang Hyuk’un dikkatli gözlerinden kaçmamıştı.

Bu akşam üç arkadaş Ji Ah’nın yeni işini kutlamak için dışarı çıkmışlardı. Ji Ah en yakın iki dostuyla ızgara et yiyip soju içerken dört gündür ilk defa kendini azıcık da olsa gevşemiş hissediyordu.

Birden Young Hee:

“Aaa, Cha Min Woo LG reklamında oynamış! Şuna bakın, ne şeker adam!” diye heyecanla televizyonu işaret etti.

Kang Hyuk ve Ji Ah ilgisizce dönüp baktılar. Ji Ah reklamda türlü şirinlikler yapan Min Woo’yu görünce dişlerini gıcırdattı: Bu sevimli görünen gencin gerçek hayatta nasıl bir canavar olduğunu ondan iyi kimse bilemezdi! Aklına bir gün öncesi geldi: Min Woo reklam çekiminden döndükten sonra kendini banyoya atmış, Ji Ah’ya banyodaki tütsülerden biri bitip de yerine koymadığı için bir güzel çemkirmeyi ihmal etmemişti. Ji Ah bunun kendi görevi olmadığını söyleyince ciddi ciddi “Bu evde bitip de yerine konmayan her şeyden tüm çalışanlar sorumludur!” diye cevap vermişti! Sonra, istediği tütsü olmadığı için beyefendi banyosuna başlayamadığından Ji Ah taaa Incheon’daki tütsücü dükkanına (başka yer Hindistan’dan ithal edilen bu ürünü satmıyordu) biten çeşidi satın almak için yollanmıştı! Ji Ah’nın dört gündür ordan oraya yollanmaktan başı dönmüştü zaten; kızcağız bu kısacık sürede hayatında kullanmadığı kadar araba kullanmıştı. İlk defa, pasaportu olmadığı için şansına şükrediyordu: Eğer yurt dışına çıkma imkânı olsaydı, bu Min Woo psikopatı yeni tütsüler, sabunlar, ya da yiyecek malzemeleri almak için kendisini taa Hindistan’a da yollardı!

Üstelik sadece bu kadarla kalsa gene iyi: Ji Ah kırk beş dakika sonra tütsüyle dönüp Min Woo nihayet banyosuna girebildikten on dakika sonra banyodan ona seslenmişti:

“Ji Haaaaan! Nerdesin Ji Haan??”

“Buyrun efendim,” dedi Ji Han banyo kapısına gelerek. Min Woo: “İçeri gir!” buyurdu. Genç kız çekinerek kapıyı araladı, jakuzide keyif yapmakta olan patronuna bakmamaya çalışarak olduğu yerde bekledi. Min Woo ise küvetin kenarındaki şişelerden birini işaret etti:

“Bu jojoba yağıdır… Şimdi sırtımı ve omuzlarımı bu yağla ovacaksın!”

Zavallı Ji Ah’nın gözleri dehşetle büyüdü: “N-nasıl yani?” diye kekeledi. “Ben… ben ne anlarım sizin omzunuzu ovmaktan??”

“İyi bir çalışan her konuda patronunun eli ayağı olmalı, kendisinden her istenileni yapmalıdır Ji Han,” dedi Min Woo bilgiçlikle. Ve gayet rahat, çırılçıplak ayağa kalktı. Ji Ah korkuyla bakışlarını kaçırdı, bu çıplak adamı kabuslarında görmek istemiyordu! Min Woo ise ilerlemiş ve jakuzinin diğer yanında duran, Ji Ah’nın daha önce ne işe yaradığını anlayamadığı taş yatağın üzerine yüzüstü yatmıştı.

“Bu yatağı en ünlü spalarda kullanılan malzemeden inşa ettirdim,” diye böbürlendi. “Alttan ısıtmalıdır, bak dokun, çok sıcak… Şimdi sen jojoba yağı ile masaj yaptıktan sonra ben on dakika daha burada kalacağım… O sırada sen banyoma şu iki yağı daha ekleyeceksin. Ben de daha sonra jakuziye dönerek banyomu tamamlayacağım. Tamam mı? Anlaşıldı mı?”

Ji Ah: “Anlaşıldı efendim,” diye homurdandı. Neyse ki Min Woo sıcak taş yatak üzerinde şimdiden gevşediğinden onun gönülsüz çıkan sesini fark etmedi. Ji Ah “Tanrım, nedir benim bu çilemm??” diye içinden geçirerek (ve genç adamın çıplak poposuna bakmamaya çalışarak) kendisine masaj yaparken keyiften dört köşe olmuş sesler çıkarıyordu…

Şimdi Ji Ah gene o travmatik tecrübeyi hatırlamış, tiksintiyle yüzünü buruşturmuştu: Min Woo’nun bu kendini Muhteşem Süleyman zanneden tripleri o kadar çekilmezdi ki, genç kız adamın hiçbir çalışanının birkaç haftadan daha fazla dayanamamasına hak verir olmuştu. Zaten ilk başta evde yatılı hizmetçisinin olmayışına şaşırmıştı ama şimdi durumu anlıyordu: Kim bu psikopatla çalışıp yirmi dört saat kölelik yapmak isterdi ki?!

O yüzden Young Hee mayışmış gözlerle ve salyaları akarak ekrandaki yıldıza:

“Çok tatlıııııı!” diye yorumda bulununca Ji Ah dayanamayıp nefret dolu bir sesle:

“Nesi tatlı bee, pislik herifin teki!” diye patladı. Young Hee ve Kang Hyuk şaşkınca ona bakınca kendini ele verdiğini fark edip kulaklarına kadar kızardı:

“Yani… Yani demek istiyorum ki, eee, siz bakmayın bunların beyaz camda böyle şirin şirin salınmasına, gerçek hayatta eminim çok kaprisli, çok ukala insanlardır!”

“Aaa hiç de bileee!” dedi Young Hee hemen. “Bir kere bu çocuğun gözlerine bakan şıp diye anlar: Gerçek hayatta da çok şirin ve çok sıcakkanlı bir insan bence!”

Ji Ah nerdeyse kusacaktı ama neyse ki kendini tuttu, bu defa bir pot kırmadı. Ama Kang Hyuk ondaki tuhaflığı sezmişti…

Akşamın bitiminde önce Young Hee’yi evine bıraktılar. Ji Ah’nın ve Kang Hyuk’un evleri birbirine daha yakındı, ikili aralık ayında çok görülmeyen güzel havanın tadını çıkarmak üzere yürümeye karar verdiler. Nehir kenarındaki yürüyüş şeridinden yürürken Ji Ah temiz havayı içine çekti:

“Ahh, kısa bir süre de özgür olmak güzel bir duygu! Yarın sabah gene sabahın köründe iş var…”

Kang Hyuk hafifçe gülümsedi. Sonra:

“Ama en azından iş aramana bile gerek kalmadan yeni bir iş hemen buldu seni,” dedi. “O gün dondurmacıda arabama binen kişinin iyi bir yönetici asistanı arayan bir patron olması ne büyük bir tesadüf!”

Ji Ah utanarak bakışlarını kaçırdı. Genç kız pancar gibi kızardığına emindi. Neyse ki nehir yolu sokak fenerlerinin aydınlığı dışında oldukça loştu ve arkadaşı onun bu halini görmüyordu. Hafifçe: “Hıhı…” diye mırıldandı. Kang Hyuk’a iş bulması konusunu böyle açıklamıştı. Ünlü yıldız Min Woo’nun yanında şoför olarak işe başladığını söylemeye utanmıştı kızcağız.

“Bu arada saçlarını eski haline getirmeyi düşünmüyor musun?” diye sırıttı Kang Hyuk. “Patronun böyle punkçı gibi gezinen bir asistandan memnun mu?”

Ji Ah sırıttı: “Hımm, sanırım bir süre daha böyle kullanmaya devam edeceğim… Bana oldukça genç bir hava katıyor, sence de öyle değil mi?”

“Hahaha, lise günlerimizi hatırladım,” diye güldü Kang Hyuk da. “Hatırlar mısın, 10. Sınıftayken de saçlarını böyle kestirmiştin…”

“Ah, hatırladım elbette!” dedi Ji Ah gözleri ışıldayarak. “Çok asi, hırçın bir dönemimdi, o yüzden…”

Bigbang – Haru Haru piano version 

Birden sustu. Aklına gelen şeyle birlikte bakışlarını kaçırdı arkadaşından. O hırçınlıklarının sebebini çok iyi anımsıyordu. Aradan geçen bunca yıl sonra bile o hayalkırıklığını, o hüznün sebebini unutması mümkün değildi…

Kang Hyuk’sa bambaşka şeyler hatırlıyordu. Genç adam, 17 yaşındaki o asi kızı düşündü. Bir sabah saçları kısacık, erkek gibi gelmişti okula. Gözlerinde vahşi bir ışık vardı. O gün, veya ertesi gün olmalı, ikisi bu nehir yolundan evlerine dönerlerken büyük bir neşe (ve tuhaf bir sinirlilik haliyle) kendisine dönmüştü:

“Ben liseden sonra okulu bırakmaya karar verdim,” demişti gözleri ışıldayarak. “Bir rock grubunda şarkı söylemeye başladım. Bundan sonra üniversiteye hazırlanmakla falan vakit kaybetmeyeceğim! Hem yakında albüm yapınca ünlü olacağız, böyle dertlerim kalmayacak!”

Kang Hyuk o anda nasıl kızdığını bugün gibi anımsıyordu. Gözlerini iri iri açmış,

“Biçosso??” diye bağırmıştı. “Manyak mısın sen Ji Ah? Tüm geleceğini böyle riskli bir kararla nasıl harcarsın?! Bak, sen yine de üniversite sınavlarına haz-”

“Hayır işte, ben şarkıcı olacağım!” diye bağırmıştı Ji Ah. “Sınavlara hazırlanmayacağım! Her akşam okuldan sonra senle birlikte o aptal cram school’a gelip bütün akşamı ders çalışarak geçirmeyeceğim ben!”

Kang Hyuk birdenbire kızın kolunu tutmuş, onu sertçe sarsmaya başlamıştı. Gözleri ateş saçıyordu: “Hayır işte! Buna izin vermeyeceğim, tamam mı? Notların çok iyi Ji Ah, harika bir üniversitede harika bir bölüm kazanacaksın, bu fırsatı nasıl tepersin, nasıl, haa?”

Ji Ah gözlerini yukarı kaldırıp ona bakınca delikanlı birden duraklamış, onun kolunu tutan eli gevşemişti. Ji Ah’nın gözlerinin dolu dolu olduğunu şimdi bile anımsıyordu. Genç kız ona bir şey diyecekmiş gibi bakmış, sonra birdenbire arkasını dönüp koşmaya başlamıştı. Kang Hyuk şaşkınlık içinde kalakalmıştı.

Ertesi günse, her zamanki gibi tıpış tıpış gelmişti dersaneye. Sınıfa girip Kang Hyuk’un arka sırasına otururken ona hiç bakmamıştı ama bir daha şarkıcı olma muhabbeti açılmamıştı. Ve üniversite sınavına girip iyi bir okulun işletme bölümünü kazanmıştı Ji Ah.

Kang Hyuk fark ettirmemeye çalışarak arkadaşına baktı. O da dalgındı, belki de aynı şeyleri hatırlıyordu. Kang Hyuk içten içe bu bahtsız kızcağız için üzülmeden edemedi: İyi bir okulu bitirdiği halde işleri bir türlü yaver gitmemiş, istediği gibi kariyer yapamamıştı. Bunda üniversiteyi bitirdiği sene anne ve babasını ard arda kaybetmiş olmasının da etkisi vardı.

Ji Ah’ysa başka şeyler anımsıyordu: Kang Hyuk’un o gün kendisini nasıl sertçe sarstığını anımsıyordu mesela. Ve büyük öfkesine rağmen Kang Hyuk’un o halini görünce nasıl her şeyi unutup ona sıkı sıkı sarılmak istediğini de… O gün inadını kıran şey, Kang Hyuk’un gözlerinde gördüğü o sevgi olmuştu. Kang Hyuk onu önemsiyordu, hem de çok önemsiyordu! Ji Ah bunu fark edince o çocuksu inadı kırılmıştı… Yoksa gerçekten de ciddi ciddi her şeyi bırakıp çekip gitme planları yapıyordu o günlerde…

O sırada başını kaldırdı ve kendisine endişeli gözlerle bakan arkadaşı ile göz göze geldi. Ona sevgiyle gülümsedi ve omzuna hafif bir yumruk attı. Kang Hyuk da ona çarpıkça gülümsedi ve kızın bir erkek çocuğu görünümündeki kirpi saçlarını şöyle bir karıştırdı. Ji Ah sırıtmaya başladı:

“Ne dersin, eskiden yaptığımız gibi bizim sokağa kadar yarışalım mı?”

“Bu karanlıkta mı?” dedi Kang Hyuk şaşkınlık içinde. Ji Ah:

“Evet ne var?” diye sırıttı. “Yoksa seni geçerim diye korkuyor musun?”

“Haha, onu rüyanda görürsün!” dedi Kang Hyuk. Ji Ah bir an durdu, ona muzipçe baktı. Sonra birdenbire hızla fırlayıp koşmaya başladı!

“Heeey, ama haksızlık buu! Hile yaptın!” diye bağırdı Kang Hyuk arkasından. Ama kızın dinlemeyeceğini fark edince yarı kızgın yarı neşeli, o da koşmaya başladı.

Ji Ah geçilmemek için canını dişine takmış koşarken bir yandan da kahkahalar atıyordu! Az ileride, kendi sokaklarına dönen yolun başında durdu, zıplamaya başladı: “Heyooo, ben kazandımmm!”

“Hile yaptıııın!” diye bağırdı Kang Hyuk ona yetişirken. Ji Ah’ysa çocuk gibi şımarmaya devam etti: “Banane banane, ben kazandım!”

Kang Hyuk ona dil çıkardı. Ji Ah da ona! Sonra kıkırdayarak yürümeye devam ettiler.

Ji Ah yanında yürüyen genç adamın gölgesine bakarken hafif bir hüzün, ama büyük bir mutlulukla düşündü: O günlerin üzerinden çok zaman geçmişti. İkisi de çok şey yaşamış, çok değişmişlerdi. Ama değişmeyen ve asla değişmeyecek bir şey vardı: O da aralarındaki büyük dostluktu…

David Arkenstone – Road to the Fair

 “Panayır alanına girmeden önce bir an durakladım. Hokkabazlar, falcılar, rengarenk kıyafetli, fakir-zengin tüm kent halkı bu gece buradaydı. Işıl ışıl renkli fenerler panayır alanını aydınlatıyordu. İleride gayageum, bipa ve buk çalan başları traşlı rahipler çevrelerine toplanmış olan halkı coşturuyordu. Gülümseyerek ilerledim. Arkadaşım Ha Rim burada olmalıydı.

Ama henüz birkaç adım atmıştım ki, birdenbire nefesim kesildi: Onu görmüştüm!

Oradaydı. İleride, bir grup kadınla birlikte yaşlı ve haşmetli çınar ağacının dalına asılmış olan salıncağın yakınında durmuş, yüzünde büyük bir hayranlık ve neşe ile sallanan genç kızı izliyordu. O sırada salıncak yavaşladı ve durdu. Salıncağı sallayan orta yaşlı adam bir sonraki talihliyi seçmek üzere bağırdığı zaman çevresindeki tüm kadınlar onu ileri doğru ittiler. O ise bir an tereddüt eder gibi oldu; ama sanırım merakı ve heyecanı korkusuna baskın geldiği için ısrarlara dayanamayıp salıncağa tırmandı.

Ve işte şimdi salıncağın üzerindeydi: Daha önce birkaç defa şehrin pazar yerinde gördüğüm, ama her seferinde izini kaybettiğim güzel kız… Güzel yüzünde giderek artan rüzgarı hissetmenin neşesi… Uzun saç örgüleri ve hanbokunun etekleri, rüzgarın etkisiyle bir ileri bir geri savruluyor… Kızın üzerindeki hanbokun parlak kumaşı onun soylu bir aileden geldiğini fısıldar gibi… Bu da içimi sevinçle dolduruyor; çünkü benim ailem de soyludur ve soylu olmayan bir gelini asla kabul etmezler.

“Büyülenmiş gibi ne izliyorsun öyle?!”

Birdenbire yerimde sıçradım! Arkamdan yaklaşıp kulağımın dibinde top gibi patlayan bu muzip sesin sahibi, en yakın arkadaşlarımdan Ha Rim’di.

“Hiç… hiçbir şey!” dedim boğazımı temizleyerek. Ama kurnaz Ha Rim kızarıp bozardığımı görünce yalanımı yutmadı. Muzipçe elini omzuma attı:

“Bana hiç de öyle görünmedi… Hımm, bakalım, eveeeet, anlaşılan salıncaktaki agaşi’yi izliyorsun! Ama dikkat et, babasının adamları seni onu izlerken yakalamasın!”

Ona şaşkınlık içinde bakakaldım: Babasının adamları mı? İnkâr etmeyi falan düşünemedim, merakla: “Sen onu tanıyor musun?” diye sordum. Ha Rim bilmiş bilmiş başını salladı:

“Elbette! O genç bayan ikinci prens Songyoo’nun ikinci kızıdır!”

Demek bu kız, kralımızın ikinci küçük kardeşi olan prensin kızıydı! Ağzım açık arkadaşıma bakarken Ha Rim gülerek omzuma vurdu:

“Merak etme, agaşi evli ya da nişanlı değil! Eğer konuyu bir an önce babana açarsan eminim ki bakan Cha Im Woon biricik oğlunu prens Songyoo’nun kızı ile evlendirmekten büyük bir onur duyacaktır!”

Onun bu sözleri ile kendime geldim, kaşlarımı çattım:

“Saçmalama! Amma da yazdın! Hem ben agaşiye bakmıyordum ki, öylesine dalmışım işte…”

Ha Rim: “Hı hı” diye sırıttı, ama inanmadığı belliydi. İyice öfkelendim, benden nerdeyse bir baş kadar kısa olan arkadaşımın üzerine çullandım: “Bana bak, tepemin tasını attırma! Ona bakmıyordum diyorum!”

“Ahaha! Bırak beni, bırak yoksa bakan oğlu falan dinlemem, savaşçı yönümle tanışmak zorunda kalırsın!”

İkimiz yarı şaka yarı ciddi birbirimizle dalaşırken arkamızdan: “Hey biraderler! Bu haller Bongrim Daegun’un (prens) en sadık iki adamına yakışıyor mu?” diye bir ses çınladı.

Ha Rim’le aynı anda birbirimizden ayrıldık ve sevinçle sesin geldiği yöne döndük: Bongrim, sevgili Bongrim, tam sekiz senelik bir ayrılıktan sonra karşımızda duruyor, gülümseyerek bize bakıyordu! İkimiz de sevinç çığlıkları atarak ona doğru koşturduk, sırayla kucaklaştık.

“Nasılsın kardeşim?” dedim sesimde saklayamadığım bir sevinçle. “Chungguk’tan (Çin) döneceğiniz haberini almıştık ama seni bugün burada görmeyi beklemiyordum.”

“Sizi burada bulacağımı biliyordum” dedi Bongrim gözleri parlayarak. “Ne de olsa benim çapkın arkadaşlarım hiçbir eğlence fırsatını kaçırmazlar!” Ha Rim de ben de bir kahkaha attık. Ha Rim:

“Öyle elbet!” diye bağırdı, “Hep birlikte içmek ve güzel gisaeng’lerle günümüzü gün etmekten daha güzel ne var ki şu dünyada?!”

Bense hâlâ bu kavuşmaya inanamıyordum, sevgili arkadaşıma bakarken gözlerim doluyordu: Henüz 17 yaşındayken babası Kral Injo’nun Qing Hanedanı Kralı Hong Taiji’ye yenilmesi ve Chungguk’un Chosun (Kore) üzerindeki hakimiyetini kabul etmesi üzerine iki prens birden Hong taiji’ye olan bağlılığımızı tescil etmek üzere Chungguk’a götürülmüştü… Şimdi Qing hanedanının iyice güçlenip tüm Çin’i ele geçirmesinden sonra prenslerin Chosun’a geri döneceğine dair rivayetler söylenir olmuştu, ama açıkçası bunun bu kadar çabuk gerçekleşeceğine ihtimal vermiyordum. Ama 8 yıl önce 17 yaşında yeniyetme bir genç olarak bıraktığım sevgili dostum, şimdi 25 yaşında güçlü ve sağlam bir adam olarak karşımda duruyordu…

“Döneli iki gün oldu,” dedi Bongrim. “İki gündür babam Kral hazretlerinin isteği üzerine bakanlarla toplantılara ben de katılıyor, Chungguk’la ilgili gözlemlerimi belirtiyordum. Bilseniz, anlatacak ne çok şey var!” Prensin gözleri parlıyordu. Ben:

“Veliaht prensimiz So Hyun da döndü mü?” dedim merakla. “Onun Batı diyarlarına çok geziler yaptığını ve yepyeni şeylerle döndüğünü duydum…”

“Evet, ağabeyim de geldi, şimdi burada,” dedi Bongrim. “Doğru duymuşsun; ikimizin de Chungguk’ta kaldığımız günlerde farkına vardığımız pek çok şey oldu: Bambaşka savaş aletleriyle, bambaşka tekniklerle savaşan ordular gördük.” Bir an durdu, sonra gözleri parlarken neşeyle elini salladı: “Her neyse! Bunları sonra size uzun uzun anlatırım! Ama bu gecelik bana izin verin: Haydi hep birlikte içmeye gidelim! Sizi çok özledim!”

Böylece üçümüz kol kola girip gülüşerek yürümeye başladık. İçim mutlulukla dolmuştu: Küçüklükten beri tanıdığım en yakın iki dostumla yeniden bir arada olmak ne güzel bir duyguydu! Bongrim’in kralın ikinci oğlu, benim bakan oğlu olmama karşın Ha Rim’in babası sarayda önemsiz bir memurdu; yine de bu durum üçümüzün sınıf ve mevki farklarını bir kenara bırakıp yakın arkadaş olmamızı engelleyememişti.

Arkadaşlarımla kol kola yürürken bir an dayanamadım ve başımı çevirip salıncağın olduğu yere baktım: İkinci Prens’in kızını son bir defa daha görmek istiyordum.

Gerçekten de oradaydı: Salıncaktan inmek üzereydi. Yanakları pembe pembe olmuştu; yüzünde çok mutlu bir ifade vardı. Şu haliyle öyle güzeldi ki, güzelliğinden nefesim kesildi.

Birdenbire, genç kız ilahi bir işaret almış gibi bana doğru baktı ve aramızda en az yirmi metre olmasına karşın bakışlarımız birleşti.

Bir şimşek çaktı sanki. Kalbimden bir alev geçti. Bütün dünya durdu. Ben de durdum. Yanımda yürüyen iki arkadaşım şaşkınlıkla neden durduğumu anlamak üzere bana baktılar. Bir şeyler söylediler. Ama sesleri bir perdenin ardından geliyordu sanki; kafam dumanlı gibiydi, ve onları duyamayacak kadar şaşkındım.

Ben, töre bakanı Cha Im Woon’un oğlu, kraliyet muhafızlarının yüzbaşılarından Cha Jong Hwa, adını bile bilmediğim bu güzel ve soylu kıza oracıkta âşık olmuştum…”

Min Woo birden titreyerek uyandı! Yüzünde boncuk boncuk ter damlaları birikmişti. Genç adam birkaç saniye dehşetten kıpırdayamadı.

Yine o çok canlı, çok gerçek rüyalardan birini görmüştü: Eski Kore’de yaşayan soylu bir adam olduğu o rüyalardan biri. Bu rüyalar o kadar gerçek gibiydi ki, genç adam üzerindeki kıyafetlerin kokusunu, sert keten kumaşını, yüzüne vuran akşam rüzgârını hâlâ hisseder gibiydi. Üstelik sadece bu da değil: Min Woo, daha önceki rüyalarından farklı olarak ilk kez, bu soylu gencin uzaktan görüp âşık olduğu genç kızın güzel yüzünü tüm canlılığı ile hatırlıyordu. Ve ona karşı hissettiği yoğun duyguları da!…

Min Woo titremeye başladı: Genç adam rüyasındaki ayrıntıların canlılığı ve hissettiği duyguların yoğunluğu karşısında dehşete düşmüştü! Çünkü kendisi ömründe kimseyi böyle sevmemişti. Böyle bir sevginin mümkün olabileceğine bile inanmazdı. Belki de o yüzden bu derece bir tutku kendisini çok korkutuyordu. Ve bu tutkuyu böylesine derinden hissetmesi: Evet, rüyalarındaki adam kendisiydi. Sanki bambaşka bir zamana gidip bambaşka bir hayat yaşar gibiydi. Şimdikinden başka bir hayat… Hatta belki de asıl hayatı oradaki, rüyası ise şimdiki hayatı idi!

Birden bu ihtimal onu o kadar dehşete düşürdü ki, delirmiş gibi fırladı yataktan! Kendini ikna etmek istercesine duvarlara dokundu, lavaboya koşturup yüzüne soğuk sular çarptı. Ama vücudunu esir alan titreme bir türlü geçmek bilmiyordu. Genç adam dişleri zangır zangır birbirine vururken ayakları dolanarak merdivenlerden inmeye başladı.

Aşağı kata indiğinde birden bu gece Ji Ah’nın burda olduğunu anımsadı: Gece gece canı kavunlu dondurma çekince şoförünü arayıp getirtmiş, sonra da onun bu gece hizmetçi odalarından birinde kalmasını istemişti. Ji Ah da öyle yapmıştı. Min Woo sevinçle onun odasına koşturdu: Delikanlıyı uyandırıp kendisini sakinleştirmesini isteyecekti.

SNSD – Oh La La

Ji Ah’nın odasına girdiğinde kızcağızı derin soluklarla uyurken buldu. Hemen yatağa tırmandı, erkek zannettiği Ji Ah’yı sarsmaya başladı:

“Ji Han! Ji Han-a! Uyan çabuk, uyan diyorum!”

Min Woo bir yandan kızı sarsıyor, bir yandan da hâlâ korkudan tir tir titriyordu. Ji Ah’ysa öyle derin uyuyordu ki, bir türlü uyanmak bilmiyordu! Min Woo artık sarılır gibi iki eliyle birden omuzlarından tutmuş, öyle sarsıyordu kızı: “Ji Han! JI HAN! UYANSANA BEE!”

Ji Ah birden sıçrayarak uyandı. Ve gözlerini açar açmaz Min Woo’nun korku ile irileşmiş gözleriyle göz göze geldi!

Genç kız bu tuhaf adamın kendisini sıkı sıkı tuttuğunu görünce delirmiş gibi bir çığlık attı: “HİYAAAAA!!! SAPIK, SAPIK HERİİİİİFFFF!”

Ve Min Woo’ya tüm gücüyle yumruğu geçirdi!…

-İkinci Bölümün Sonu-

Birinci Bölüm: “Olaylı bir gün”


All American Rejects – Gives you hell

Kim Ji Ah

15 kasım 2011 günü, Ji Ah’nın 29 yıllık hayatındaki en kötü günlerden biriydi: Saat daha sabahın 11’i olduğu halde genç kız üç gündür uyumadan çalışmış gibi bitap düşmüştü. Sadece yorgun olsa gene iyi, Ji Ah aynı zamanda bir savaş esiri kadar perişandı: Yüzüne pastel boyayla garip bir şekil çizilmiş (Ki Woong bunun Noel ağacı olduğunu iddia ediyordu), elbiselerine Ki Woong’un yemeyi reddederek kendisine doğru fırlattığı ramen parçaları yapışmıştı; saçlarında ise Ki Woong’un tepesine tırmanıp özenle (!) yerleştirdiği tam üç tane kocaman sakız parçası sallanıyordu. Zavallı Ji Ah bu haliyle kafayı kırmış bir dilenciyi andırıyordu. Genç kız tüm canavarlıklarına rağmen enerjisinden bir gram kaybetmeden oradan oraya koşturan küçük çocuğa yalvarırcasına seslendi:

“Ki Woong-ah, lütfen, lütfen biraz dur! Bak birazdan baban gelecek, ortalığı biraz toparlamam gerek! DUR, DUR! Akvaryuma dokunma, balıklardan ne istiyorsun?!”

Çok geç! Ki Woong ona aldırmadan yeni kurbanlarını seçmiş, bu hafta tam üçüncü kez yaptığı gibi akvaryumu sallamaya ve içindeki iki balığı (zavallıcıklar telef ola ola iki tanecik kalmışlardı) dışarı fırlatıp fırlatamayacağını test etmeye girişmişti. Gerçekten de akvaryumun gemi gibi sallanmasına dayanamayan balıklardan biri dışarı fırladı. Aslında sallantı balığın dışarı düşmesine yetecek kadar değildi, ama Ji Ah zavallı hayvancıkların intihara meyilli olmasının bir sürpriz olmadığını düşünüyordu: Kim her gün canına kast edildikçe depresyona girmezdi ki?

Genç kız hemen koşturdu, yerde çırpınan balığı eline alıp akvaryuma geri attı. Sonra da Ki Woong’un kulağına yapışıp çocuğu sertçe ileri geri sallamaya başladı: Artık canına tak etmişti!

“Sen ne halt ediyorsun?! Yazık değil mi hayvanlara?? Yeter be, nedir senden çektikleri?! Benim senden çektiğim nedir ulan?!”

Ji Ah kendini kaptırmış, Ki Woong’un kulağını burdukça buruyordu. Küçük oğlan bakıcısını ilk defa bu kadar öfkeli görüyordu. İlk andaki şaşkınlığı kulağının acısıyla birleşince yerini büyük bir korkuya bıraktı, küçük çocuk birdenbire haykıra haykıra ağlamaya başladı!

Ji Ah birden kendine geldi. Hemen çocuğun kulağını bıraktı, diz çöktü:

“Ki Woong-a, özür dilerim! Özür dilerim tatlım, ne olur ağlama!”

Fakat nafile… Şımarık oğlan dadısının özür dilediğini duyar duymaz daha da çok bağırarak ağlamaya başladı. Ji Ah ise paniğe kapılmıştı, ne yapsa da şu çocuğu sustursaydı acaba? Ah Tanrım, birazdan bay Park gelecek ve oğlunu kıpkırmızı bir suratla bağıra bağıra ağlarken görecekti!

“BURDA NELER OLUYOR??!”

Ve işte korktuğu başına gelmişti: Salonun kapısında bay Park asık bir suratla ve tüm korkutuculuğu ile dikiliyordu. Ki Woong ağlamaklı bir sesle “abuciiiiii!” diye bağırarak babasına doğru koşturdu, Ji Ah ise yüzünde yenilmişlik dolu bir ifadeyle ayağa kalkıp kaderini beklemeye başladı.

“Sana burada neler oluyor dedim!” diye gürledi bay Park. “Oğlumu ağlatmaya utanmıyor musun, ha?! Cevap ver bana!”

“Abuciii, noona beni dövdü!” diye sızlandı Ki Woong. Ji Ah ona hayretten irileşen gözlerle baktı: Ne dövmesi ya?! Sadece azıcık kulağını çekmişti…

“NEE?!!!” diye kükredi bay Park. Hızlı adımlarla yürüyüp genç kızın karşısına geldi, ağzından tükürükler saçarak:

“Sen ne halt ettiğini zannediyorsun?!” diye gürledi. “Oğluma dokunma hakkını sen nerden buluyorsun ha?! Madem öyle, al bakalım!”

Böyle deyip elini kaldırdı, genç kızın yüzüne sıkı bir şamar indirmek üzere hızla savurdu. Ama Ji Ah artık kendine gelmişti. Kendisine doğru hızla gelen ele gözlerini bile kırpmadan baktı, ve birdenbire orta yaşlı adamın kolunu dirseğinden tutup büküverdi!

“Oğlunuzu dövmedim ben!” diye bağırdı, “Sadece kulağını çektim! Zavallı balıkları neredeyse öldürecekti!”

Zengin adamın gözleri hayretle açılmıştı. Bu kırılgan görünümlü kızın bu kadar güçlü olduğuna hayatta inanmazdı! Can acısıyla kekeleyerek:

“Bı-bırak beni!” diye tısladı, “Bırak diyorum! Kovuldun Kim Ji Ah! Seni kovuyorum!”

“Hayır, siz beni kovamazsınız!” diye bağırdı Ji Ah da. “Siz beni kovmuyorsunuz tamam mı? Ben istifa ediyorum!”

Ve sertçe eski patronunun elini bıraktı, bir hışımla yürümeye başladı. Bir yandan da “siz beni kovmuyorsunuz, ben istifa ediyorum!…” lafının kendisine nerden tanıdık geldiğini düşünüyordu (birkaç akşam önce izlediği nostaljik bir Türk filminden olduğunu çok sonra hatırlayacaktı…)

Ji Ah hızlı hızlı yürüyüp evden çıkmak üzereydi ki, birdenbire zınk diye durdu. Bir an düşündü, sonra geri dönüp hızlı hızlı yürüyerek odanın ortasına kadar geldi.

Bay Park ve oğlu hâlâ az önce olanların şokunda, oldukları yerde kalakalmışlardı. Ji Ah’nın geri döndüğünü görünce bay Park bir an gerildi, kendini korumak istercesine iki elini önünde çaprazladı. Ji Ah ise fıldır fıldır gözlerle sağa sola bakıyordu. En sonunda aradığı şeye gözü takılınca hızla koşturdu, bu arada önüne gelen Ki Woong’u itekledi. Küçük oğlan cıyaklayarak düşerken Ji Ah elindeki poşeti zafer kazanmış bir ifadeyle kaldırdı. Hemen akvaryuma koşturup Japon balıklarını bir miktar suyla birlikte poşetin içine aldı, poşedin kafasını da sıkıca bağladıktan sonra pis pis bay Park’a baktı:

“Ayrıca bundan sonra eve hayvan almayın tamam mı?! Zavallıların psikopat oğlunuzun elinden çektikleri yeter!”

Ve şaşkın adamın bir şey demesine bile fırsat bırakmadan sertçe saçlarını savurup hızlı adımlarla evden çıktı…

Protect the Boss OST – Let us just love

Song Soo Hyun

Menajer Song Soo Hyun’un günü de pek parlak geçmiyordu: Orta yaşlı adam otelinin lobisinde oturmuş, aynı numarayı tam on dokuzuncu kez ararken bir yandan da ağız dolusu küfrediyordu: “Açsana be adam! Gene nerelerdesin ulan?! Call of Duty oynuyorsun değil mi?! Yoksa uyuyor musun??”

İkisi de değildi aslında: Tam o esnada Min Woo kocaman tripleks evinin orta katındaki yüksek tavanlı ferah salonda bembeyaz deri koltukların üzerine uzanıp mayışmış bir halde elindeki ipad’i kurcalamakla meşguldü. Genç adam yazdığı her tweet’in daha beş dakika bile olmadan yüzlerce takipçisi tarafından retweet edilmesinden dolayı son derece keyifliydi, elindeki iPad’i bir türlü bırakamıyor, bir yandan da yazabileceği başka ilginç laflar düşünüyordu (gerçi şimdiye kadar yazdıklarının retweet edilme hızına bakılırsa fazla ilginç bir şey demesine de gerek yoktu: “Günaydın! Bugün Seul’de güneşli ama soğuk bir hava var” yazması bile binlerce insanı coşturmaya yetiyordu!)

Cha Min Woo

Genç yıldız, salonun diğer köşesinde kim bilir kaçıncı kez çalmaya başlayan telefonu duyunca yüzünü ekşitti: Deminden beri arayan kişi her kimse kendiliğinden vazgeçip kapatmasını bekliyordu ama anlaşılan karşıdakinde bunu anlayacak kafa yoktu. “Kesin bizim ihtiyar keçi arıyor,” diye düşündü –menajeri kırk iki yaşındaydı; 27 yaşındaki genç stara göre kırkın üzerindeki herkes ihtiyar sayılırdı- ve somurtarak kanepeden kalktı, ayaklarını sürüye sürüye gidip telefonu çalmakta olduğu büfenin üzerinden aldı. Arayana göz atınca yanılmadığını gördü: Gerçekten de ihtiyar keçiydi. Can sıkıntısıyla açtı:

“Alo?”

“NERDESİN SEN?!!!” diye gürledi Soo Hyun telefonun diğer ucundan. “Tam yirmi dakikadır sana ulaşmaya çabalıyorum, neden telefonunu açmıyorsun?!”

“Öfff, uzatma Hyung, açtım işteee,” diye esnedi Min Woo. “N’oldu, niye arıyorsun?”

“Şoförün işi bırakmış…”

“Aa, hadi yaa?” dedi Min Woo şaşkınlıkla. Soo Hyun telefonun diğer ucunda derin bir nefes koyverdi: Adama bak ulan, bundan nasıl haberdar olmazdı?!

“Adamcağıza ettiğin eziyetler canına tak etmiş demek ki,” diye tısladı. “Zaten senin çocuksu kaprislerin yüzünden gecesi gündüzü belli olmadan çalışıyordu; ayrıca koruman mıdır, sekreterin midir belli değildi… Sana kaç kere söyledim bu adamı da elinden kaçırma, sana her ay yeni bir şoför bulamam diye!”

“Bulursun bulursuuuun,” dedi Min Woo çocuksu bir sırıtmayla. Sonra en tatlı sesini takındı: “Aman da benim Hyung’um çok mu akıllıymış? Aman da çok mu becerikliymiş?”

Soo Hyun telefonun diğer ucundan “YAAA!” diye gürleyince Min Woo yarım metre zıplayıp telefonu tutan elini kulağından olabildiğinde uzaklaştırdı. Sonra yine korka korka geri getirdi ve mahcup bir çocuk gibi sırıttı: “Aman da benim Hyung’umun sesi ne kadar da gürmüş…”

“Dün gece zavallı adama “gel birlikte uyuyalım” demişsin! Bu saçmalık da ne demek oluyor?!”

“Valla kötü bir niyetim yoktu,” diye sızlandı Min Woo, “Hem ayrıca ben deli miyim, çıtır yirmilik kızlar dururken kırk yaşında bir adama o biçim hisler besleyecek değilim ya??” Sonra çocuk gibi dudağını büktü, ağlamaklı bir sesle: “Dün gece gene o korkunç rüyalarımdan gördüm Hyung!” diye sızlandı, “Çok koyktuuuuum! Hyung, sen de burda yoktun, koca malikanede tek başımaydım! Ben de şoförü arayıp derhal gelmesini söyledim, sonra da ben uyurken benle aynı odada durmasını istedim. O yanlış anladıysa benim suçum ne şimdi?!”

“Lan salak herif, adam şimdi gidip “ünlü yıldız Cha Min Woo bana eşcinsel ilişki teklif etti” diye haber kanallarına çıksa ne halt edeceğiz ha? Medya “bi skandal olsa da köpürtsek!” diye yer arıyor, derdimizi bir türlü anlatamayız. Sonra al başına belayı! Adın bir kere gay’e çıkarsa ömrübillah bu lekeyi silemeyiz, anlamıyor musun?! Ben burda taaa Japonya’larda senin için iş bağlamaya çalışayım, sense orda saçma sapan hareketlerinle bir çuval incili berbat et! Aferin, cidden bravo!”

Min Woo esnemeye başladı: Soo Hyun’un uzadıkça uzayan nutku onu fecii halde sıkmıştı. En sonunda: “Eee, neyse, sen buraya gelince konuşuruz,” dedi. “Hadi beni tutma işim var…”

“Ne işin var? Bana bak, bugün saat 3’te reklam filmi çekimin var, unutmadın değil mi?”

Min Woo bir an durdu: Kahretsin, tamamen unutmuştu! Ama kendini hemen toparladı, en cool olmaya çalışan sesiyle:

“Tabii ki unutmadım,” dedi, “High Cut içindi, değil mi? Hani şu serseri çocuk konseptli olan…”

Soo Hyun suratında “benle dalga mı geçiyorsun??” ifadesiyle bir an durdu. Fecii gıcık olmuştu, ama sabırlı olmaya çalışan bir biçimde:

“Hayır, o gelecek haftaki moda çekimi…” diye tane tane konuştu, “Bugünkü çekim parfüm reklamı için, Hyo Rim-şi’yle birlikte rol alıyorsunuz, hatırladın mı?”

“Haaa, evet, tamaaam…” dedi Min Woo. Sonra yeniden sızlanmaya başladı: “Ama Hyo Rim’le çalışmak istemiyorum ben yaaa! Şirooo! Andueee! N’olur arayıp iptal et Hyung!”

“Biçosso??” diye bağırdı Soo Hyun. Sonra hemen kendini toparladı, daha ikna edici bir ses tonu takınmaya çabaladı: “Oğlum manyak mısın, ikinizin kariyeri için de harika bir adım olacak, fotoğraflarınız boy boy dergileri, internet sayfalarını süsleyecek… Ayrıca ayrılsalar bile dost kalabilen örnek çift imajınızı pekiştirmiş olacaksınız, daha ne olsun?!”

“Ama kim eski sevgilisiyle poz vermekten hoşlanır ki?” diye mızmızlanmaya devam etti Min Woo. “Hem o kız manyağın teki! Banane, banane, gitmiycem ben işte!”

Soo Hyun dişlerini sıktı. Elindeki telefonu yere atıp üzerinde tepinmemek için kendini zor tutuyordu! Bağırmamak için insanüstü bir çaba sarf ederek en son kozunu oynadı:

“Eğer bugünkü çekime gitmezsen yemin ediyorum eve geldiğimde ilk işim Xbox’una ve iPad’ine el koymak olacak! O yüzden şimdi kaldır kıçını ve hazırlan! Birazdan bugünlük ayarladığım geçici şoför kapıda olacak. Giyeceğin kostümlere çekim yerinde karar vereceksiniz. Tamam mı? Anlaşıldı mı??”

Karşıdan Min Woo’nun “Yaaa Hyuuuunggg, of ama yaaa!” diyen sesi geldi. Soo Hyun: “İşte o kadar!” deyip çat diye telefonu genç adamın suratına kapattı. Sonra derin bir soluk aldı ve elleriyle şakaklarını ovuşturmaya başladı: Min Woo aktörlükte ne kadar yetenekliyse, gerçek hayatta da o kadar çekilmez biriydi! O sırada gözü resepsiyonun yanındaki gazetelikte duran bir genç kız dergisine takıldı: Kapakta Min Woo’nun resmi vardı, altında da “Kore’nin parlayan yıldızlarından Cha Min Woo genç kızların yeni ilahı” yazıyordu. Soo Hyun acı acı güldü, sonra da dişlerini gıcırdattı: “Kıçımın ilahı!” Ve hızla ayağa kalkıp bir asprin bulmak üzere odasına doğru ilerledi. Min Woo’yla her konuşmasından sonra olduğu gibi başına feci bir ağrı girmişti.

Min Woo ise telefon suratına kapanınca bir an “Alo? Alo??” diye inanmaz bir halde ahizeye bakakalmış, sonra da bu işten kaçışı olmadığını fark edip küçük şımarık bir çocuk gibi yerinde tepinmeye başlamıştı. Off yaaa, gene Hyo Rim’le yüz yüze gelecekti, of yaaaa! O kadar gıcık olmuştu ki, sinirden gidip kanepedeki yastıkları yumruklamaya başladı. Hıncını alamayınca sağına soluna göz gezdirdi, az ötede Hyung’un doğumgününde aldığı kocaman bambu bitkisini görünce gözleri parlayarak oraya doğru koşturdu, bambuyu kırmak ister gibi bir tekme attı:

“Al sana pis Soo Hyun! Al ded-AAAAHHH!”

Ne yazık ki tekmesinin geleceği yeri tam hesaplayamamış, ayağı ağacın gövdesi yerine seramik saksıyla buluşmuştu! Min Woo acıdan bağırarak ayağını tuttu, “Auuuuu! Auuuu!” diye sesler çıkararak odanın ortasında zıplamaya başladı.

Myung Wol the Spy OST – track 4

“Aferin Ji Ah! İyi halt ettin gerçekten! Şimdi işsiz ve parasız nasıl hayatta kalmayı düşünüyorsun acaba?!”

Ji Ah, Seul sokaklarında bir elinde balık poşedi, depresif bir biçimde ağır adımlarla ilerlerken kara kara düşünüyordu. Bay Park’la öyle kavgalı gürültülü ayrılması hiç iyi olmamıştı. Adamın iş dünyasında acayip bağlantıları vardı; Ji Ah artık bir finans şirketinde iş bulabileceğini hiç zannetmiyordu! Gerçi düşününce… zaten bir finans şirketinde çalıştığı söylenemezdi ki?! Genç kız bundan birkaç ay önce büyük bir hevesle işe başladığı yeni şirketinde kendisine patronun özel sekreteri olacağı söylendiğinde bu işin çıka çıka canavar bir çocuğa dadılık yapmak çıkacağını bilseydi, arkasına bakmadan oradan kaçardı! Ama işe bir kere başlayınca bu kadar kısa sürede ayrılmasının CV’sinde iyi durmayacağını bildiğinden dişini sıkmış, küçük canavara katlanmaya çabalamıştı. Ama sonunda eline ne geçmişti? Kocaman bir hiç! Şimdi başladığından da kötü bir yerdeydi… Bundan sonra nasıl iş bulacaktı Tanrım?! Ya ablasına ne diyecekti?! “Unni beni kesin öldürecek!” diye geçirdi içinden.

Genç kız umutsuzca yürürken sağından solundan geçenlerin kendisine ya acıyan gözlerle ya da kahkaha atmamak için zorlanarak baktıklarını görünce birden saçlarının halini anımsadı ve elini başına götürdü. Ve bunu yapar yapmaz da içindeki sıkıntı bir kat daha arttı: Sakızlar üç ayrı yerde nerdeyse saç diplerine kadar yapışmışlardı, olamaz yaaa! Genç kız iğrenerek “aişşşhh!” diye haykırdı, sakızları saçlarından temizlemeye çabaladı, ama nafile: Kendi yapabileceği bir iş değildi bu. Ji Ah “Nedir benim bu çilemm?” diye ağlamaklı bir halde az ötede gözüne ilişen “kuaför” yazısına doğru ilerledi.

Jung Kang Hyuk

Aynı esnada Kang Hyuk küçük dükkanında genç kızlardan oluşan kalabalık bir müşteri grubunu uğurluyordu. Kızlar kıkırdaşarak çıkarken kendi kendine gülümsemeden edemedi: Liseli miniklerin her gün okul çıkışı koştura koştura dükkanına gelmeleri artık kanıksadığı bir durumdu. Yedi sene önce mahalledeki küçük kitapçı dükkanını işletmeye başladığından beri bu böyleydi, dükkanın yakınındaki lisede okuyan tüm genç kızlar bu yakışıklı kitapçı oppa’yı kısa sürede keşfedip kitapçının müdavimi olurlardı. Kang Hyuk bıyık altından güldü: Eh, bu sayede her biri iyi bir okur oluyorlardı işte, fena mı? Dükkana gelmek için bahane bulabilmek adına her hafta üç kitap bitirenleri bile vardı ki, Kang Hyuk zavallıcıkların kitapçı abilerini hiçbir zaman tavlayamayacaklarını anladıkları andaki gönül kırıklıklarını dopdolu bir beyinle telafi edebileceklerini düşünüp vicdanını avutuyordu.

Evet, liseli çıtırlar kendisini hiçbir zaman tavlayamayacaklardı: Çünkü Kang Hyuk, zaten tam on dört senedir tek bir kadına âşıktı. Ondan başkasını gözü de gönlü de görmüyordu. Üstelik ona kavuşmasına o kadar az kalmıştı ki! Genç adam duvarda asılı olan takvime bir defa daha göz atınca içine dolan neşeye engel olamadı: 15 kasım… Sadece 45 gün daha! 31 Aralık gecesi saat 12’ye yaklaşırken onu bundan tam on iki yıl önce birbirlerine o sözü verdikleri yere, yani nehir kenarındaki gizli yerlerine götürecek, ve havai fişekler altında o günü hatırlatacaktı.

Genç adam o akşam yapacağı sürprizleri düşünüp kendi kendine gülümsemeden edemedi. “Evet küçük hanım, hayatının şokunu yaşamaya hazır ol, benden asla beklemeyeceğin kadar romantik bir adam olacağım!” diye geçirdi içinden. Ve önündeki kitabı (Aragon’dan şiirler) açtı, kaldığı yerden okumaya geri döndü:

“Sana büyük bir sır vereceğim

Zaman sensin…”

Flower Boy Ramyun Shop OST – Happy

“Maalesef hiç umut yok güzelim…” dedi şişman kuaför kadın. Bir yandan da başını iki yana sallayıp cık cıklamayı ihmal etmiyordu: “Zaten sen bu saçları nasıl bu hale getirdin anlamadım ki…”

Ji Ah aynadaki aksine umutsuz bir bakış attı: Başındaki sakızlar saçlarına fena yapışmışlardı; saçlarını kısack kestirmediği sürece de bunlardan kurtuluş mümkün görünmüyordu. Genç kız dişlerini sıktı: Ki Woong piçi bakıcısı olduğu yedi hafta üç gün boyunca saçlarına yapmadığını bırakmamıştı: Saçlarını çekmeler, üzerine yemek fırlatmalar, en nihayet bugünkü durum… Ji Ah dişlerini gıcırdatıp: “Ah ulan ah, keşke istifa etmeden önce veledi bir güzel pataklasaydım!” diye gerçirdi içinden. Sonra da aldırmaz bir tavırla kuaföre döndü:

“Ne yapılması gerekiyorsa öyle yapın Ajumma…”

Kuaför kadın: “Tamam o zaman, sen hiç meraklanma, ben sana en yeni modaya uygun süper bir kısa saç modeli keseceğim!” dedi hevesle ve Ji Ah’nın güzelim lüle lüle saçlarını kesmeye girişti…

Yaklaşık kırk beş dakika sonra Ji Ah ağzı şaşkınlık ve hayalkırıklığından bir karış açık halde, aynadaki aksine bakıyordu.

“Şa-şa-şa-şaka yapıyorsun!”

Kuaför kadın hemen savunmaya geçti:

“Ne var canım, şimdi moda bu! Bütün gençler saçlarını bu model kullanıyorlar!”

Ji Ah ağzı hâlâ açık, gözleri öfkeden seğirerek kuaföre döndü:

Ji Ah'nın yeni saçları...

“Evet, doğru diyorsun: G-Dragon ve onu taklit eden liseli veletler saçlarını böyle kullanıyorlar…”

Sonra ağlamaklı bir halde aynadaki yansımasına dönüp bir çığlık attı: “Ama ajumma, ben ne bir Hallyu yıldızıyım, ne de on beş yaşında bir velet! Ben yirmi dokuz yaşında bir kadınım! Bu civciv sarısı, dik dik saçlar nedir yaaa???!!”

“Ne varmış canım, gayet de güzel oldu… Hem ben sana sordum sarıya boyayalım mı diye, sen de evet dedin.”

“Böyle olacağını ne bileyim?? Ajumma, palli palli, geri eski rengine boya saçlarımı, hadi!”

Ji Ah böyle deyip kuaförün ellerine yapıştı. Kadınsa hiç yüz vermedi: “Olmaz… Aynı gün içinde ikinci kez boyarsam saçlarını yakarız, kel kalırsın! En az bir hafta beklememiz lâzım…”

“NEEE?!!” Ji Ah başına gelenlere inanamıyordu! Liseli çete liderlerine benzerken bir hafta nasıl bekleyecekti yaa? Üstelik en kısa zamanda iş araması gerekiyordu, ablası işten atıldığını öğrenirse kopacak kıyameti düşünmek bile istemiyordu. Ve bu saçlarla hiçbir iş görüşmesine gidemezdi!

Ancak az sonra kuaförden adeta kovulurcasına atıldığında genç kızın morali işten ayrıldığı andakinden de bozuktu. Kuaför kadın “ben bu sorumluluğu alamam, kel kalırsın” deyip saçı eski rengine boyamayı reddetmiş, onu ite kaka dükkanından göndermişti. Ji Ah sokakta yürürken tüm gözlerin kendisine çevrildiğini gördükçe ezilip büzülüyordu.

Neyse ki Kang Hyuk’un dükkanı çok uzakta değildi. Ji Ah arkasından atlı kovalıyormuşçasına paldır küldür attı kendini içeri.

Kang Hyuk ilk anda korkuyla yerinden sıçramıştı, ama gelenin Ji Ah olduğunu görünce yüzüne keyifli bir gülümseme yayıldı:

“Aaa, n’aber Ji-Ah? Sen bu saatte burda ne arıyorsun, işte olman ge-“

Genç adamın lafı ağzında kaldı: Ji Ah’nın civciv sarısı saçları ve perişan kıyafetini fark edince ağzı şaşkınlıkla açılırken Ji Ah yığılır gibi karşısındaki sandalyeye oturmuştu:

“İğrenç, korkunç, berbat bir gün geçiriyorum kanka! İşten atıldım, üstelik patronla çatır çatır kavga ederek ayrıldım! Adam bana tokat atmaya kalktı, inanabiliyor musun?! Ben de buna izin verecek değildim ya, büküverdim bileğini! Hah, bana tokat atacak adam daha anasının karnından doğmadı bee!”

Kang Hyuk şaşkın şaşkın başını sallayabildi. Sonra titreyen parmağıyla genç kızın saçını işaret etti: “Ama… saçlarına ne oldu Ji Ah?!”

Ji Ah’nın az önceki bıçkın tavrı yerini yeniden ağlamaklı bir kız çocuğu ifadesine bıraktı:

“Onu hiç sorma! Bay Park’ın oğlu şeytan velet Ki Woong saçlarıma sakız yapıştırdı! Kökünden kestirmek zorunda kaldım!!! Sonra bir de kuaför ajummanın gazına geldim, bu bok sarısına boyattım! –Ji Ah umutsuzca saçına dokundu- İğrenç oldu, iğrenççç! Çok çirkin olmuşum değil mi, böhüüüü!”

Ji Ah bir anda yüz seksen derece mod değiştirip hıçkırmaya başlayınca zavallı Kang Hyuk’un eli ayağına dolandı, genç adam heyecanla atıldı:

“Dur yav, ağlama! Hiç olur mu? Sen her halinle güzelsin be kızım!”

Ji Ah başını kaldırıp çocuksu bir yüzle baktı ona: “Cidden mi?”

Kızın yaşların tomurcuklandığı boncuk gözlerine bakınca genç adamın bir an içi titredi. Hem de nasıl, demek geldi içinden. Sen benim için dünyanın en güzel kızısın be Ji Ah! Saçların civciv sarısına da dönse, elbiselerinden ramen parçaları da sarksa, öylesin!

Ama bunları Ji Ah’ya söyleyemezdi. Beceriksizce yutkundu. Sonra, her zaman olduğu gibi işi şakaya vurdu:

“Yani tabii şimdi… “Tavuk götü modeli saç kesimi” kategorisinde bir numara olduğuna eminim!” Ji Ah’nın gözleri irileşirken genç kız bir an durakladı, sonra masanın üzerinden uzanıp genç adamı yumruklamaya başladı:

“EŞŞEK! Eşşeksin sen! Ne var lan azıcık yalan söylesen be??”

“Ahah, tamam tamam vurma artık!” diye bir kahkaha attı Kang Hyuk. Bir yandan da kollarını önünde siper etmiş, genç kızın yumruklarından korunmaya çalışıyordu (Ve bu arada, Ji Ah’nın yumruklarının her zamanki çelik kuvvetinden hiçbir şey kaybetmediğini acı bir tecrübeyle fark ediyordu!)  “Tamam yaa, sen her halinle güzelsin! Hem kökü sende değil mi, iki hafta sonra şekle girer! O zamana kadar da peruk denen bir şey var…”

Ji Ah birden durdu. Sahi, peruk kullanabilirdi! Bunu neden düşünememişti ki?

“Tamam mı, barıştık mı?” dedi Kang Hyuk hâlâ önüne çaprazlanmış halde duran kollarının arkasından kafasını azıcık uzatarak. Ji Ah sırıttı: “Tamam be, tamam… Ama bugün daha fazla kızdırma beni, gerçekten çok zor bir gün geçirdim…”

Ve derin derin içini çekti. Kang Hyuk ona şefkatle baktı. Kızcağız gerçekten perişan olmuştu.

“Bence eve gidip şöyle sıcak bir banyo yap, sonra da bir güzel uyu,” dedi. “Başka türlü kendine gelemezsin…”

“Şimdi eve gidemem, ablam bir sürü şey sorup kafamı ütüler,” diye iç çekti Ji Ah. “Akşama kadar sabretmem lazım…” Bir an durdu, sonra yüzünü buruşturup elbisesini işaret etti: “Ama şu üstümdekinden bir an önce kurtulmak istiyorum! Kang Hyuk-ah, baksana, senden bir şeyler ödünç alabilir miyim? Bir tişörtle bir eşofman falan? Yarın yıkayıp geri getiririm, söz!”

“Tamam canım, ne zaman getirirsen getir, sorun değil,” dedi Kang Hyuk ve ayağa kalktı. Kitapçı dükkanından ev olarak kullandığı daireye içeriden geçen merdivenleri tırmanırken: “Yalnız benim kıyafetler sana epeyce büyük gelecek, bunun farkındasın, değil mi?” diye seslendi. Ji Ah sabırsızca elini salladı: “Olsun önemli değil!” Şu üstündeki paçavralardan kurtulsun da, gerisi önemli değildi.

Az sonra Ji Ah üzerindeki son moda (!) kıyafetlerle karşısına çıkınca Kang Hyuk gülmeden edemedi: Kendi tişörtü Ji Ah’nın üzerinde elbise gibi durmuştu; eşofmanının belini iple bağlamak, paçalarını ise üç kez kıvırmak zorunda kalmışlardı. Genç adam muzip bir biçimde:

“Bu tiple Amerikalı hip-hop’çulara döndün!” diye sırıttı. Ve tüm şebekliği ile elini kolunu sallayıp zenci rapçi taklidi yapmaya başladı: “Hey n’aber ahbap, yo, yo!”

“Valla artık az önceki gibi sarımsak-soğan kokmuyorum ya, bu bana yeter,” dedi Ji Ah hiç aldırmadan. Sonra kollarını uzattı, kedi gibi gerindi: “Aaaahhhh! Şimdi işsiz ve parasız olabilirim, ama en azından özgürüm, yaşasın!”

Kang Hyuk ona gülümseyerek baktı. Genç kızın Ki Woong’dan ne çektiğini iyi biliyordu. O yüzden şimdi arkadaşının özgürlüğün tadını biraz olsun çıkarmasına seviniyordu.

Ama Ji Ah’nın gözleri hemen bulutlanıvermişti. Genç kız neşesiz bir sesle:

“Ablama fark ettirmeden yeni bir iş bulmam lazım,” diye mırıldandı. “Yoksa nasıl bik bik edip dünyayı bana dar eder, bilirsin! Hem hiç birikmişimiz falan da yok, bir hafta sonra elimizde avcumuzda bir şey kalmayacak, o zaman ne yer ne içeriz?? Evet, derhal bir iş bulmam lazım benim…”

“Sen parayı dert etme, ne kadar lazım olursa benden alabilirsin,” dedi Kang Hyuk tatlılıkla. Ama kızın kendini mahcup hissedeceğini düşünüp hemen ekledi: “Tabii borç olarak… İş bulunca ödersin…”

Ji Ah başını kaldırıp ona sevgiyle baktı: İşte can dostu, en iyi arkadaşı Kang Hyuk böyle bir adamdı. Taa lise yıllarından beri yanı başındaydı bu adam; başı sıkıştığı her zaman hiç gocunmadan yardımına koşmuştu. Ji Ah’nın Young Hee ile birlikte şu dünyada dost diyebildiği iki insandan biriydi.

Genç kız biraz daha böyle düşünürse duygulanıp ağlayacağından korktu, o yüzden hemen şakaya vurdu:

“Aaaah, demek arkadaşının açlıktan ölmesine izin vermeyeceksin ha? Ne asil bir davranış! Madem öyle, şimdi bana güzel bir yemek ısmarlarsın, di mi arkadaşım?”

Böyle deyip muzip muzip Kang Hyuk’a baktı. Genç adam gülerek başını salladı:

“Eh, ne yapalım, ısmarlayalım bari… Ne yemek istersin, söyle bakalım…”

“Sorulur mu hiç, tabii ki tavuk ayağı!” dedi Ji Ah gözleri parlayarak. Kang Hyuk ona dil çıkardı: “Zaten bir kere de adam gibi bir yemek istesen dişimi kırıcam! Hep abur cubur, hep sağlıksız yemekler…”

“Sağlıksız ama çok lezzetli!” dedi Ji Ah ciddiyetle. Sonra bugün Kang Hyuk’un kendisine normalden daha iyi davranıyor oluşunu kullanırcasına hınzırca sırıttı: “Peki arabayı ben kullanabilir miyim? Olur mu? Tamam mı ha, Kang Hyuk-ah?”

“Bak o olmaz işte, sen çok hız yapıyorsun,” dedi Kang Hyuk ve masanın üzerinde duran araba anahtarına uzandı. Ama Ji Ah ondan önce davranıp anahtarı kapmıştı bile. Genç kız gülerek dışarı koştururken Kang Hyuk: “Ji Ahhh! Dur bekle beni, hayır dedim!” diye arkasından bağırıyordu.

************

“İşte burası efendim, buyrun,” dedi şoför kapıyı açarken. “Sokaklar çok dar olduğu için araba daha fazla ilerleyemiyor, siz burada inip şu köşeye kadar yürüyeceksiniz. Zaten çekim ekibinden görevliler sizi bekliyor…”

Min Woo önünde indiği yeri dikkatle süzdü: Varoş bir mahalleye gelmişlerdi. Genç adam reklam filminin konseptini hatırlayıp yüzünü ekşitti, Hyo Rim’le ikisi fakir, sıradan bir çifti canlandıracaklardı. “Öfff, hiç de sevmem pis fakirleri…” diye mırıldanıp indi arabadan. Şoförün gösterdiği yönde dikkatle ilerlemeye başladı.

PTB OST – Save my boss

Ancak genç adam henüz köşeye bile gelememişti ki, evlerin birinin bahçe duvarının altında soteye yatmış olan üç tane iri sokak köpeği “hey ahbap, biz burda yabancıları sevmeyiz!” der gibi ayağa kalktılar. Min Woo’ya doğru yürürken hırlıyorlardı: “Hırrrrr!”

Min Woo tehlikeyi fark edip birden durdu. Korkuyla yutkundu. Sonra tatlılaştırmaya çalıştığı bir sesle: “Aman da cici köpekler… Aman da aman…” diye mırıldandı. Bir yandan da gözleri fıldır fıldır dönüyor, kaçacak bir delik, ya da kendisine yardım edecek birilerini arıyordu.

Ama köpeklerin fazla sabrı yoktu: Birdenbire, liderleri olduğu anlaşılan açık kahverengi iri köpek “Rawrrr!” diye bağırıp ileri atıldı.

“AAAYYYYYY!”

Min Woo kendinden beklenmeyecek tizlikte bir çığlık atıp bacaklarını aça aça koşmaya başladı! Köpekler de peşinden koşturuyorlardı. Min Woo bir yandan koşuyor, bir yandan da:

“İmdaaaat! Yardım edin!” diye bağırıyordu!

O sırada aşağı sokakta Ji Ah, Kang Hyuk’un arabasının şoför koltuğunda oturmuş, keyifle arabanın orasını burasını kurcalıyor, az ilerideki dondurmacıdan dondurma almakta olan arkadaşının arabaya dönmesini bekliyordu. Az önce ikisi Han nehri kıyısındaki bir sokak lokantasında çok güzel bir yemek yemişlerdi. Sonra da dondurmalarıyla ünlü olan bu salaş yere gelip birer dondurma yemeye karar vermişlerdi. Daha doğrusu Kang Hyuk çok ısrar etmişti: “Lisedeyken Sam Dong ajuşinin dondurmasını ne kadar çok severdik hatırlamıyor musun?? Madem bugünü keyif çatma günü ilan ettik, o zaman neden oraya gitmiyoruz?” Ve Ji Ah’nın da kanına girmiş, ikisi Seul’ün nerdeyse diğer ucu sayılabilecek bu mahalleye gelmişlerdi.

Ji Ah sıra bekleyen sevgili arkadaşına sevgiyle gülümsedi. Çocukcağız keyfini yerine getirebilmek için perişan olmuştu. Tamam, hâlâ arada bir eşek şakalarıyla kendisini sinir ederdi, ama Kang Hyuk yine de şu hayattaki en iyi dostuydu.

Birden, genç kızın dikkatini az ilerideki bir hareketlenme çekti. Biraz daha dikkatli bakınca bunun yukarı sokaktan can havliyle koşturarak inen genç bir adam olduğunu fark etti. Ve genç adamın peşinde… üç tane kocaman köpek vardı!

Adam kendisine doğru koşarken Ji Ah şaşkınlık içinde arabadan indi. Evet, genç adamın başı belada gibi görünüyordu. Aynı anda adam da kendisine doğru baktı ve can havliyle üzerine doğru koşmaya başladı. Ji Ah ne olduğunu bile anlayamadan adamı arkasına saklanırken buldu!

“İmdat! Lütfen, lütfen kurtarın beni!” diyordu arkasında mengene gibi kollarına yapışan adam. “Isıracaklar beni, kuduz olacağım, aman Tanrım!”

“Durun, durun sakin olun…” dedi Ji Ah, bir yandan da karşılarında durmuş, ikisine birden hırlayan köpekleri nasıl korkutup kaçıracağını çözmeye çalışıyordu. Neyse ki fazla düşünmesi gerekmedi; yerdeki iki üç taş parçasını fark edince hızlıca eğilip aldı, köpeklere fırlattı: “Hoştt! Hoşşt, çekilin çabuk, haydi! Haydi!”

Gerçekten de elebaşı köpeğin sırtına isabet eden taşla canı yanmış olacak ki, kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp ağlar gibi “vik vik!” diye sesler çıkararak gerisin geriye döndü, koşarak uzaklaştı. Diğer ikisi de onu takip ettiler. Ji Ah derin bir nefes alıp arkasındaki adama döndü:

“Ajuşi, gittiler, arkamdan çıkabilirsiniz…”

Adam korka korka gözlerini açtı. Ji Ah birden şaşkınlıkla yutkundu: Bu adam ünlü aktör, çiçek çocuk olarak ünlenen Cha Min woo’dan başkası değildi!

“Aaa, siz…” derken genç adamın birdenbire gözleri irileşti: Az ileride kendilerine doğru koşturarak gelen bir grup gazeteciyi görmüştü!

“Aaahh, olamaz! Beni köpeklerin kovaladığını görmüş olmalılar! Ah, umarım görüntü almamışlardır, kahretsin!”

Ve Ji Ah’nın bir şey demesine bile fırsat kalmadan genç kızı indiği arabaya tekrar itekledi, kendisi de öbür kapıya koşturup onun yanına bindi. Kıza dönüp bağırdı:

“Çalıştırsana! Arabayı çalıştırsana, ne bekliyorsun?!”

Ji Ah şaşkınca: “Ta-tamam…” diye kekeledi. Ve arabayı çalıştırıp gaza bastı. Araba hızla ileri atılırken karşıdan koşturarak gelen muhabirler arka cama yapıştılar. Bir yandan da: “Min Woo-şi! Min Woo-şi, az önce ne oldu? Köpeklerin saldırısına mı uğradınız??” diye bağırışıyorlardı. Genç yıldızın arabayla uzaklaştığını fark edince her biri kendi arabasına binip onu takibe başladılar: Böyle bir haber kaçmazdı!

Zavallı Kang Hyuk’sa elinde dondurmalarla dönüp yürümeye başladığı sırada arabasının hızla uzaklaştığını ve peşine bir sürü motosikletli, arabalı insanın takıldığını fark edince öylece bakakalmıştı…

Ana yola çıktıklarında Min Woo telaşla arkasına bakıp duruyordu. Paparazzileri bir türlü atlatamamışlardı! Genç adam kızgınca yanında oturan kıza döndü:

“Biraz bassana be! Ne böyle uyuz uyuz sürüyorsun?! Adamlar benim görüntülerimi çekmeyi başarırlarsa biterim, saçım başım dağıldı, korkunç görünüyorum!”

Böyle deyip dünyanın sonu gelmiş gibi “Ayşşşş!” diye feryat etti, oturduğu koltukta tepindi. Ji Ah ona hayret ve tiksintiyle baktı: Ekranların o cool görünümlü şirin aktörünün böyle huysuz bir insan olacağını hayatta tahmin edemezdi!

“YAA! Kime diyorum ben, azıcık hızlansana be! Salak mısın nesin, anlamıyorsun!” diye bağırdı Min Woo öfkeyle.

Birden Ji Ah’nın tepesi attı: Her şey olabilirdi ama salak asla!

“Peki efendim, siz nasıl isterseniz!” diye dişlerini gıcırdattı ve bağırdı: “O zaman sıkı tutunun! Hızlanıyoruz!”

One Direction – Na Na Na

Ve birden gazı kökledi! Min Woo bu kez korkuyla tiz bir çığlık atıp koltuğun tepesindeki tutma koluna yapıştı; bu çocuk onu öldürmeye niyetliydi galiba! Gerçekten de Ji Ah deli gibi makaslar atıyor, korkusuzca arabaları solluyor, direksiyonu sert bir biçimde sağa sola kırıyordu. Yedikleri kornanın haddi hesabı yoktu! Min Woo bu defa az öncekinden de beter bir biçimde tiz çığlıklar atmaya başlamıştı:

“AAAYYYY! Annecim annecim! Yavaşla, nolursun yavaşla! AYYYY!”

Ji Ah o sırada dev bir kamyonla burun buruna gelmişti! Ama büyük bir soğukkanlılıkla direksiyonu tam zamanında sağa kırıp solladığı arabanın önüne geçmeyi başardı, bir sonraki sapaktan da sert bir biçimde sağa dönüp apartmanların arasında kalan daracık bir çıkmaz sokağa girdi. Sert bir frenle, tam da çıkmaz sokağın sonundaki duvara bir metre kala arabayı durdurdu.

“Buyrun efendim, emrettiğiniz gibi paparazzilerden kurtulduk!” dedi gıcık bir sesle ve yanındaki adama döndü. Min Woo’nunsa beti benzi uçmuştu. Kendisine pis pis sırıtan kıza bir an boş gözlerle baktı. Ağzını açtı ama hiç ses çıkmadı. Ji Ah nerdeyse kendini tutamayıp bir kahkaha patlatacaktı!

Neyse ki Min Woo hemen kendini toparladı. Öksürerek normal ses tonunu buldu, üstünü başını düzeltti.

“Ehemm, aferin sana, iyi atlattık,” dedi. “Bu emeklerinin karşılığı olarak sana değerli bir şey bırakmak isterim…”

Böyle deyip ceplerini karıştırdı. Ji Ah merakla ne yapacak diye bakıyordu. Sonunda genç adam cebinden sahnede çekilmiş bir fotoğrafını çıkarttı, bir de kalem buldu, kıza bakmadan:

“Adın neydi delikanlı?” diye sordu.

Ji Ah hafifçe sırıttı. Doğru ya, emeklerinin karşılığı imzalı bir fotoğraftı, değil mi… “Bu ünlüler de kendilerini bulunmaz hint kumaşı zannederler…” diye geçirdi içinden. Yine de uyumlu bir biçimde:

“Adım Ji Ah,” diye cevapladı. Min Woo hemen yazdı: “Ji Han’a sevgilerimle… evet…” İmzasını da kondurup fotoğrafı kıza uzatırken Ji Ah: “Hayır, Ji Han değil-“ diye lafa başlayacak oldu, ama sonra gözlerini devirdi: “Her neyse…”

O sırada Min Woo arabanın kapısını açıp inmişti bile. Kıza dönüp kendini çok yakışıklı ve cool hale getirdiğini düşündüğü çarpık gülümsemelerinden birini çaktı:

“Kendine iyi davran delikanlı… Bundan böyle sokak köpeklerine dikkat et, olur mu?”

Ve göz kırpıp arkasını döndü, elleri ceplerinde cool bir biçimde yürümeye koyuldu. Ji Ah ona bir an inanmaz gözlerle baktı: Hah! “Sokak köpeklerine dikkat et”, öyle mi?! Ulan az önce ben seni kurtarmasam ölüyordun, diye geçirdi içinden. Şu havalara bak, pehhh!

Sonra başını iki yana salladı: Her neyse! Şimdi zavallı Kang Hyuk’u arayıp neden öyle kaçar gibi uzaklaştığını anlatması lazımdı, çocukcağız meraktan ölüyordu mutlaka. Gerçekten de telefonunu çıkarınca tam on bir cevapsız arama gördü: Hepsi de Kang Hyuk’tandı.

Derin bir nefes alıp geri arama tuşuna basmak üzereyken birdenbire arabanın kapısı açıldı. Ji Ah şaşkınca bakışlarını kaldırınca Min Woo’yla göz göze geldi:

“Baksana, sen ne iş yapıyorsun?”

“Ee, şu anda işsizim,” dedi Ji Ah şaşkınca, bu sorunun nerden çıktığını çözmeye çalışarak.

“Güzeeeeel,” dedi Min Woo sırıtarak. “Askerliğini yaptın mı bakayım? Kaç yaşındasın? Liseyi bitirdin, değil mi?”

“Be-ben… Askerlik mi??” diye şaşkınca kekeledi Ji Ah. Sonra birden kendine geldi, kaşlarını çattı: “Bütün bunları neden soruyorsunuz?”

Min Woo hafifçe gerindi. Kendini beğenmiş bir sesle:

“Çünkü sana ünlü bir yıldızla çalışma şansı sunmayı düşünüyorum,” dedi. “Düşündüm de, az önceki başarın sadece bir resimle geçiştirilecek bir şey değildi! Belli ki sen akıllı ve becerikli bir genç adamsın, ayrıca iyi de araba kullanıyorsun… O yüzden sana şoförüm olmak isteyip istemediğini sormaya geldim!”

Ji Ah bir an doğru duyup duymadığını düşündü: Şoförü mü?

Sonra birden jeton düştü: Genç adam mııııı????

Genç kız sinirden gülmeye başladı: Bu salak kendisini nasıl erkek zannederdi ya?! Tamam, saçları liseli gangsterleri andırıyor olabilirdi; üzerinde de erkek tişörtü vardı, ama gene de nasıl? Nasıl??

“Ve en iyi kısma henüz gelmedim,” dedi Min Woo. Genç yıldız delikanlının karşısında gülmeye başladığını görünce hafifçe bozulmuştu. Heralde ciddi olmadığımı düşünüyor, diye geçirdi içinden, ama ona ne kadar ciddi olduğumu kanıtlayacağım: “Sana her ay tam 2.5 milyon won maaş vereceğim!”

Ji Ah birdenbire gülmeyi kesti. Şaşkınca ona baktı: “2.5 milyon mu??”

“Ne oldu, beğenmedin mi?” dedi Min Woo telaşla. Bir yandan da dudaklarını ısırıyordu, hay Allah, iki buçuk az mı gelmişti? Şoföre ne kadar para verilir bilmiyordu ki… Bu işleri hep Hyung hallederdi. Hemen atıldı: “Tamam, üç milyon olsun! Ne diyorsun??”

“Ben…” Ji Ah’nın nutku tutulmuştu. Düşünüyordu. Sonra cesaretini topladı, gözlerini Min Woo’nun gözlerinin içine dikti: “Ajuşi, siz bir şeyi yanlış anladınız sanırım, ben-“

“Tamam tamam, gerçekten iyi pazarlık ediyorsun!” diye onun sözünü kesti Min Woo. “Dört milyon won! Sana tam dört milyon won vereceğim! Ama bir şartla: Ben her istediğimde geleceksin. Hatta ben istersem evimde kalacaksın! Malikanede hizmetlilere ayrılmış bir sürü boş oda var, istediğinde yatarsın. Bana bak, evli falan değilsin değil mi? Öyle “aman karım göndermiyor, aman karım şöyle, aman karım böyle” diyen adamlarla çalışamam ben! Kadın kaprisi hiç çekemediğim şeydir, kadın kaprisi çeken adamlardan da nefret ederim! Hatta hizmetçilerim bile hep erkeklerdir, prensip olarak kadınlarla çalışmam, bunların her an değişen duygusal durumları, her ay bir hafta huysuz dönemde olmaları, piiii, hiç uğraşamam! Bana senin gibi güçlü kuvvetli, becerikli adamlar lazım!” Böyle deyip Ji Ah’yı yan yan süzdü: “Gerçi senin kollar da biraz çiroz ya… Neyse, koruma almıyorum, şoför alıyorum… Eee, ne diyorsun?”

Ji Ah üzerine dökülür gibi akan bunca laf arasında çoktan kaybolmuştu! Beyni bunca şaşkınlık arasında beyhude bir biçimde çalışmaya çabalıyordu: Şimdi bu adam kendisine iş teklif ediyordu, öyle mi? Hem de ayda dört milyon karşılığında! Bay Park’tan aldığının iki katından da fazla! Ama bu adam… kendisini erkek zannetmişti galiba, di mi lan? Yanlış anlamıyordu, di mi? Ama nasıl olurdu, erkek kılığında mı çalışacaktı, ne yapacaktı? Aaahhhh!!!

Onun bir şey söylemediğini görünce Min Woo’nun siniri bozuldu. Genç adam surat astı:

“Tamam, istemiyorsan unut gitsin,” deyip gitmeye hazırlandı. Ji Ah birdenbire onun ceketinin eteğine yapıştı:

“HAYIR DURUN! İstiyorum, hem de çok istiyorum! Sizinle çalışmaktan onur duyarım Min Woo-şi!”

Min Woo durdu, kendinden emin bir biçimde gülümsedi: İşte şoför meselesini Hyung’un yardımı olmadan halletmişti! Keyifle bu anın tadını çıkardı.

Ji Ah’ysa hâlâ Min Woo’nun ceketine yapışmış halde, çok büyük bir hata yapıp yapmadığını düşünüyordu!

-Birinci Bölümün Sonu-