18. Bölüm

“I may not have gone where I intended to go, but I think I have ended up where I needed to be.”

(“Gitmeyi planladığım yere gidememiş olabilirim; ama sanırım olmam gereken yere geldim…”)

Douglas Adams – Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi

Joseph Arthur – Honey and Moon

Moon Jee motosikleti deli gibi sürüyordu: Ayça’nın nikahına yetişip onu durdurmak zorundaydı!

Genç adam bir yandan da olanlara inanamıyordu: Ayça… evleniyor! Bu nasıl olurdu?! Ayça Türkiye’ye dönmemiş miydi? Şimdi bu evlilik haberi de nerden çıkmıştı?? Yoksa her şey, Ayça’nın aşkı, kendisine yazdığı veda mektubunda söyledikleri, hepsi, hepsi yalan mıydı? Böyle bir şey olabilir miydi?!

Moon Jee öfke ve endişeyle dişlerini sıktı: Hayır, yalan değildi. O duygular, o yaşananlar yalan olamazdı! İşin içinde mutlaka ama mutlaka bilmediği bir şeyler vardı!

Genç adam nikah salonuna bu duygular içinde ulaştı. Motosikleti bir kenara çekti, başındaki kaskı fırlatır gibi bıraktı ve deli gibi koşturmaya başladı!

Danışmaya geldiğinde soluk soluğaydı:

“Kang San Young ve Ayça Güneş’in nikahı…” dedi derin nefesler arasında, “Kaçıncı katta acaba?”

“Beşinci kat. Ama önce davetiye- Heeey!”

Moon Jee adamın sözünü bitirmesini bile beklemeden merdivenlere koşturmuştu. Basamakları atlayarak çıkmaya başladı. Nefessiz kalmaktan yüzü kıpkırmızı olmuştu. Ama şimdi duramazdı. Dinlenecek zaman değildi şimdi!

Genç adam beşinci kata ulaşınca deli gibi odadan odaya koşturmaya başladı: Ayça, sevgili Ayça’sı, bu kapıların birinin ardındaydı!

Gerçekten de, açtığı ilk iki boş salondan sonra kapısını duvara yapıştırdığı üçüncü salondaki manzarayı görünce hayretle durakladı:

Yalan değildi. Rüya değildi.

Ayça… gerçekten de, beyaz bir gelinlik içinde, San Young’un yanında duruyordu!

Aynı anda içeridekiler de kapıyı büyük bir gürültüyle duvara çarpan kişiyi görmek üzere şaşkın bakışlarını o yöne çevirdiler. Ayça birden ağzından çıkan ufak bir çığlığa engel olamadı:

“Moon Jee!”

Moon Jee kapıda durmuş, derin derin soluyordu. Kaşları çatılmıştı; yüzünde öfke, şaşkınlık, hayalkırıklığı karışımı bir ifade vardı. Ayça’yla göz göze geldiler. Ayça şok içinde ona bakakalmıştı. Ama hemen sonra utanarak bakışlarını kaçırdı genç kız: Bu durumu Moon Jee’ye nasıl açıklayacağını gerçekten bilemiyordu!

San Young’unsa ağzı açık kalmıştı: Şaşkın şaşkın bir Moon Jee’ye, bir Ayça’ya baktı. Han Seul gelmiş olsa neyse, ama bu çocuk?! Ne alaka?!

Moon Jee ise birkaç saniye hiçbir şey söylemeden öylece durdu. Salondakiler hâlâ merakla onu süzüyor, böyle bodoslama salona girmesi konusunda bir açıklama bekliyorlardı. En sonunda nikah memuru hafifçe öksürdü:

“Öhöm… Sanırım misafirlerimizden birisi geç kalmış… Genç adam, lütfen yerinizi alın ve nikah merasimine devam ed-“

Fakat birden çok tuhaf bir şey oldu: Moon Jee içeridekilerin şaşkın bakışları arasında koşar adımlarla geldi, nikah memurunun sözünü bitirmesine bile fırsat vermeden gelinin eline yapıştı ve onu sürükler gibi çeke çeke götürmeye başladı!

Salondakilerden hayret dolu bir uğultu yükseldi: Adam resmen nikahı basıp gelini kaçırıyordu!

“Beyefendi, ne yapıyorsunuz??” diye davetlilerden birisi müdahale edecek oldu. Moon Jee sert bir biçimde itti onu. Bu sırada yüzündeki öfke dolu ifade hiç değişmemişti. Çenesi kasılı, kaşları çatılı, elinden sıkı sıkı tuttuğu Ayça’yı hızlı adımlarla yürümeye zorluyordu.

San Young ise ilk andaki şaşkınlığı üzerinden attıktan sonra koşarak gelmiş, ikisine yetişmişti. Ayça’yı engellemek için diğer koluna da o yapıştı! Bir yandan da: “Heey! Manyak mısın lan, ne yapıyorsun?!” diye öfkeyle bağırıyordu Moon Jee’ye.

Moon Jee hiçbir şey demedi. Ama aniden durdu, sert bir hareketle arkasını döndü. Gözlerini kısıp kendisinden bir açıklama bekleyen şaşkın San Young’a şöyle bir baktı.

Sonra, Yaradan’a sığınıp bütün gücüyle San Young’un suratının ortasına okkalı bir yumruk geçirdi!

Ortalık birden karıştı! Davetliler çığlık çığlığa bağırışırken San Young hemen kenardaki sandalyelerde oturan birkaç kişinin üzerine devrilmişti! Moon Jee bu karışıklıktan faydalanıp Ayça’yı bir defa daha elinden tuttu, genç kızı hızla koşturmaya başladı.

Ayça’nınsa gelişmelerden dili tutulmuştu: Genç kız gülse mi ağlasa mı bilemiyordu: Mucizeler gerçekten de vardı! Genç kızın ne yapacağını bilemediği bir anda Moon Jee hızır gibi yetişmişti! Ayça şu anda konuşamayacak kadar şaşkın, konuşamayacak kadar mutluydu.

İki genç merdivenlerden uçar gibi indiler. Moon Jee kızı binanın dışına çıkarıp motosikletin arkasına oturttuğu, başına yedek kaskı geçirdiği anda birdenbire nerden çıktığı belli olmayan bir sürü magazin muhabiri çevrelerini sardı. Her biri: “Moon Jee-sshi, genç bayanın adı ne?” “Gerçekten de evleniyor muydu?” “Bir açıklama yapmayacak mısınız??” diye bağırışırken Moon Jee onları hiç duymuyor gibi motosikletin başına geçmiş, gazı köklemişti bile. Motor homurdanarak ileri atılırken muhabirler geride kalmamak için arabalarına koşturdular.

Az sonra motosiklet otobanda ilerlerken Ayça hâlâ şaşkın vaziyetteydi: Bütün bu olanlar resmen rüya gibiydi! Genç kız daha on dakika önce hayatının en büyük korkusunu yaşamaktaydı: San Young kendisini oyuna getirmiş, muhtemelen anne ve babasının karşısında nikahtan dönemeyeceğini düşünüp bu tuzağı hazırlamıştı! Fakat sonra Moon Jee nerden duyduysa duymuş, gelip kendisini kurtarmıştı işte! Ama… Moon Jee’nin tam da şu anda konseri yok muydu?! Nasıl olmuş da gelmişti?! Ayça rüya görüp görmediğini anlamak istercesine gözlerini sıkı sıkı yumdu ve bir daha açtı. Hayır, rüya değildi: Şu anda saatte yüz yirmi kilometre hızla giden bir motosikletin arkasında oturup beline sarıldığı çocuk gerçekten de Moon Jee’ydi!

Böyle nerdeyse bir saate yakın gittiler. Moon Jee bir yerde otobandan çıkıp tali bir yola sapmış, bir süre de bu yönde gitmişlerdi. Bu sırada peşlerinde hiçbir paparazzi kalmamıştı; Moon Jee’nin otomobiller arasında ustaca manevralar yaparak ilerleyen motorunu gazetecilerin otomobilleriyle takip etmelerinin imkanı yoktu. En sonunda tali yol, köy yolu gibi dar, toprak bir yola dönüştüğü zaman yolda kendilerinden başka araç kalmamıştı.

Birden motosiklet yavaşladı ve durdu. Ayça başını yasladığı Moon Jee’nin sırtından kaldırıp çevresine baktı. Issız bir yerde, okyanus kenarındaydılar. Etrafta hiçbir ev görünmüyordu. Güneş batmak üzereydi. Gökyüzü tatlı bir kırmızıya boyanmıştı.

FT Island – One Person

Moon Jee sert bir hareketle motordan inmiş, sahile doğru yürümüştü. Genç kıza hiç bakmamıştı bile. Şimdi tam deniz kenarında duruyordu, dalgalar ayaklarına kadar ulaşıyordu. Arkası dönüktü. Ayça biraz da çekinerek indi, yavaş adımlarla Moon Jee’nin olduğu yere kadar yürüdü. Onun birkaç adım arkasında durdu.

“Moon Jee…” diye mırıldandı.

Moon Jee birden arkasını döndü. Ayça’ya baktığında güzel yüzü acı ve hayalkırıklığı doluydu. Ayça’nın kalbine kırık cam parçaları battı sanki: Moon Jee’yi deliler gibi özlemişti! Şu anda tek isteği, biricik sevgilisinin kollarına atılmaktı! Ama o kendisine böyle hayalkırıklığı ile bakarken… kalbi acıyla yanıyor, genç kız nefes alamıyordu: Onu böyle görmeye dayanamıyordu!

“Bunu neden yaptın?” diye fısıldadı genç adam.

Ayça’nın dudakları titremeye başlamıştı. Büyük bir suçluluk hissiyle:

“San Young beni oyuna getirdi!” diye mırıldandı. “Yoksa onunla evlenmeyi aklımın ucundan bile geçirmedim! Yemin ederim!”

Moon Jee birden öfke dolu bir kahkaha attı: “Aklının ucundan bile geçirmemiş! Ayça, gelinlik giymiş, nikah memurunun karşısında duruyordun! Gelinliği de zorla mı giydirdi Tanrı aşkına?!”

Böyle deyip öfkeyle dalgalara tekme attı! Ayça ise gözyaşlarını zor tutuyordu. Heyecanla:

“Sana yemin ederim ben onunla asla, asla evlenmeyecektim!” diye haykırdı. “Bak, ben gerçekten de Türkiye’ye dönüyordum, biletimi bile almıştım, yemin ederim! Ama bunu haber vermek için annemleri aradığım zaman onların beni evlendirmek için buraya gelmek üzere olduğunu öğrendim!”

Moon Jee şaşkınca durakladı: “Ne?”

Ayça derin bir nefes aldı ve bir çırpıda her şeyi açıkladı: Babasının hastalığından, San Young’a gidip kendisine yardım etmesini rica ettiği zaman onun nişanlılık oyununu şart koşmasından bahsetti.

“Mecbur kaldım…” diye mırıldandı. “Babama bir şey olsaydı hayatım boyunca kendimi suçlardım Moon Jee! Sorun şu ki, aileme hiçbir şey anlatmamıştım; onlar beni hâlâ San Young’la birlikteyim zannediyorlardı… Ve böyle saçma sapan bir şeyin içinde buldum kendimi işte…”

Ayça utanarak başını eğdi. Sonra gözlerinde yaşlarla mırıldandı:

“Çok utanıyorum… Bu saçmalıktan dolayı gerçekten çok utanıyorum. Daha önce cesaretimi toplayıp aileme her şeyi anlatmalıydım… İşlerin bu raddeye gelmesine kesinlikle izin vermemeliydim!” Sonra durakladı, sesi kırıldı. “Ama… olmadı işte… Yapamadım…”

Birkaç damla gözyaşı yanaklarına doğru süzüldü. Genç kız utanarak başını çevirdi. Gözyaşı silahına başvurup Moon Jee’ye kendisini acındırmak istemiyordu.

Ama Moon Jee onun yüzündeki utanç dolu ifadeyi görmüştü. Genç adamın yüreği anında yumuşayıverdi: İşin içinde başka bir iş olduğunu biliyordu zaten. Ayça’nın doğru söylediğinden hiçbir şüphesi yoktu.

Yavaşça birkaç adım attı, Ayça’nın tam önünde durdu. Hafif bir sesle:

“Tamam…” diye mırıldandı. “Hepsine tamam… Fakat…”

Durdu, kaşları çatıldı. Ayça merakla başını kaldırıp onun yüzüne baktı. Moon Jee’nin alnı endişe ve üzüntüyle kırışmıştı:

“Fakat ben gelmesem… oyun bile olsa, o adamla evlenecek miydin Ayça?!”

Ayça birden heyecanla bağırmaya başladı:

“Tabi ki hayır! Olur mu öyle şey?! Evlilik çocuk oyuncağı mı Allahaşkına?! O sırada deliler gibi kafayı çalıştırıp bu işten nasıl kaçacağımı planlıyordum!”

Sonra durdu, muzipçe sırıttı: “Hatta sen salona girmeden önceki son anlarda aklıma fenalaşma taklidi yapmak gelmişti! Eğer içeri birkaç saniye daha geç girseydin kendine doktor süsü verip beni öyle kaçırabilirdin!”

Moon Jee’nin gergin yüz ifadesi birden gevşedi, genç adam gülmeye başladı. Onun güldüğünü gören Ayça da güldü ve şakacı bir tavırla ekledi: “Ama bu pek de pratik olmazdı: O zaman beni elimden tutup çeke çeke götürmek yerine kucağında taşımak zorunda kalırdın ki, bu kadar yükü uzun süre taşıyamayacağını ikimiz de biliyoruz!”

“Doğru söze ne denir, seni taa altı ay önce sırtımda taşıdığım günden beri belim hâlâ düzelmedi!” diye sırıttı Moon Jee ve kafasına şaplağı yedi! Ayça yarı şaka yarı kızgın bağırmaya başlamıştı bile: “Zevzek! İnsan kibarlık edip “hiç de bile aşkım, sen tüy kadar hafifsin” falan der!”

“Ben seni hiç kandırmadım, sana her zaman gerçekleri söyledim hayatım,” diye sırıttı Moon Jee. Sonra genç kıza doğru bir adım daha attı ve birdenbire, hop diye Ayça’yı kucaklayıverdi! Kızı kucağında döndürürken: “Sana hep gerçekleri söyledim,” diye bağırdı, “Şimdi de öyle yapacağım! Ayça Güneş, sana çok kızgınım! Beni öylece bırakıp gidiverdiğin, benim her şeyi düzelteceğime güvenmediğin için çok kızgınım! O dallama herifle her ne sebeple olursa olsun nişanlılık oyununa giriştiğin için çok kızgınım!”

Sonra kızı kucağından indirdi, kollarını onun belinde dolaştırıp sıkıca kenetledi. Ayça’nın gözlerinin içine baktı.

“Ama… seni öyle çok seviyorum ki, bütün kızgınlığım uçup gidiveriyor… Sana sarılmak, yalnızca sıkıca sarılmak istiyorum!”

Ayça’nın gözleri dolmuştu. Genç kız gözyaşları arasında mutlulukla gülümsedi. Ve genç adamı kendisine doğru çekip sıkı, sımsıkı sarıldı. Başını onun boynuna gömdü.

“Özür dilerim…” diye mırıldandı. “Bütün yaptıklarım için, seni üzdüğüm için özür dilerim… Aptalca davrandım… Defalarca pişman oldum, defalarca her şeyi bırakıp sana koşmak istedim! Ama senin üzülmemen için, senin kariyerini engellemekten korktuğum için yapamadım Moon Jee!”

Moon Jee yüzünü onun saçlarına gömmüş, hüzünle karışık bir mutluluk içinde dinliyordu genç kızı. Hafif bir gülümsemeyle mırıldandı:

“Aptal… Kariyer falan umrumda mıydı sanki?”

Ayça birden kendini geriye attı, merak ve kaygıyla onun yüzüne baktı: “İyi ama senin bugün konserin yok muydu? Sen nikah salonuna nasıl geldin?!”

Moon Jee kaygısızca sırıttı: “Konseri beğenmedim, yarısında çıktım!”

Ayça’nın surat ifadesini (o_O) görünce birden gülmeye başladı genç adam: “Ahaha, şaka yaptım şaka! Evet, konseri yarıda bıraktım, ama korkma, hayranlarımdan izin aldım! Hatta bugünkü olaydan sonra Su Hyun’un da ilişkimize laf edemeyeceğine eminim! Sonuçta senle birlikte olabilmem için bana hayranlarım izin verdi, di mi ama?!” Böyle deyip göz kırptı. Ayça sevimlice güldü. Moon Jee’nin anlattıklarından hiçbir şey anlamamıştı, ama genç adamın sesindeki kaygısız tona bakılırsa sorun yok gibi görünüyordu.

O sırada Moon Jee elini uzatıp Ayça’nın alnına düşen perçemi yüzünden çekti. Sonra da şefkatle, kollarındaki genç kıza baktı.

“Seni öyle çok özlemişim ki…” diye mırıldandı.

Ayça’nın gözleri yeniden dolmaya başlarken genç kız mutlulukla gülümsedi: “Ben de… Ben de! Seni o kadar çok özledim ki, kalbim parçalanacak sandım!”

“O zaman bana söz ver,” diye mırıldandı Moon Jee. “Bundan sonra ne olursa olsun, asla yanımdan  ayrılmayacaksın…”

Ayça onun siyah, pırıl pırıl gözlerine baktı ve sevgiyle gülümseyip başını salladı: “Tamam… Söz!”

Moon Jee’nin yüzüne güneş doğdu sanki. Bütün kaygıları, öfkeleri, üzüntüleri içinden atarcasına derin bir nefes verdi. Ve genç kızı kendine doğru çekip ona sıkıca sarıldı.

“Seni çok… çok seviyorum…” diye mırıldandı.

Ayça da mutlulukla gülümsedi. “Ben de… Ben de seni çok… ama çok… ama çok seviyorum…”

Ve biricik aşkını kendine doğru çekip bir daha asla kopmak istemez gibi ona sıkı, sımsıkı sarıldı…

Sixpence none the richer – Kiss me

“Sobaya odun attın mı?” diye mırıldandı yaşlı kadın, elindeki mısır koçanından yaptığı purodan bir nefes çekerken. Yanındaki kocası cevap yerine bir homurdanmayla karşılık verdi. Yaşlı kadınsa: “Ama öyle deme, geceleri artık iyice serin oluyor…” diye başını salladı bilgiç bilgiç.

Birden gözü, az ileride yolun başında görünen, hareket eden bir karaltıya takıldı. Kadın, gözlerini kısıp bunun ne olduğunu seçmeye çalıştı. Sonra şaşkınlıkla durdu: Eğer kataraktlı yaşlı gözleri kendisini yanıltmıyorsa, bu bir motosikletti, ve… üzerinde bir gelinle damat vardı!

“Yobo, benim gördüğümü sen de görüyor musun?!”

“Homur homur!” diye bir ses geldi yanındaki adamdan.

İki yaşlı insanın şaşkın gözleri önünde motosiklet kendilerine yaklaştı, yaklaştı, ve tam önlerinde durdu. Üzerinde gerçekten de bir gelin ve bir damat vardı! Gelinin makyajı akmış, saçı-başı dağılmış, gelinliğinin eteği çamurlanmıştı; damatsa… hımm, damadın kıyafeti bir damada göre biraz tuhaftı aslında: Beyaz, deri bir ceket ve beyaz, dar bir pantolon giymişti; ceketinin yakalarında parlak işlemeler ve boynunda metal aksesuarlar vardı. Yaşlı adam ve kadın, damadın gelinden daha süslü göründüğünü düşünmeden edemediler.

Aynı anda motoru kullanan genç adam kafasındaki kaskı çıkarıp onlara neşeli bir selam verdi:

“İyi akşamlar halmoni (büyükanne), haraboci (büyükbaba)! Bu yakınlarda bir otel, pansiyon falan bulabileceğimiz bir yer biliyor musunuz acaba?”

Yaşlı kadın kendini toparlamıştı; yüzüne neşeli bir gülümseme yayılırken:

“Buralarda otel neyin olmaz evladım,” diye cevap verdi, “En yakın otel için Inje’ye gideceksiniz! Ama orası da yarım saat sürer… Siz boşverin, akşamın bu saatinde yola çıkmayın şimdi. Ben size şuracıkta bir yatak hazırlarım!”

Ayça ve Moon Jee şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Ayça hemen mahcupça itiraz etti:

“Ay yok yok, zahmet etmeyin, biz Inje’ye doğru gideriz, değil mi Moon Jee?”

“Ne zahmeti, siz Tanrı misafirisiniz, biz misafir çok severiz, değil mi Il Woo?” deyip kocasını dürttü yaşlı kadın. Yaşlı adam başını sallayıp homurdanınca yaşlı kadın neşeyle güldü: “Bakın amcanız da kalsınlar diyor… Hem daha az önce gopchang gui pişirmiştim, şöyle sıcak sıcak birer tabak yersiniz, değil mi?”

Moon Jee’nin yemek lafını duyunca gözleri ışıldadı! Genç adam neşeyle: “Valla ben bu teklife hayır diyemeyeceğim!” diye sırıttı ve Ayça’ya döndü: “Ne dersin hayatım?”

Ayça da sevimli bir gülümsemeyle başını salladı: “Sen nasıl istersen…”

“Hah şöyle!” dedi yaşlı kadın ve sevecen bir yakınlıkla Ayça’nın omzuna pat pat vurdu: “Gel kızım bana yardım et, sofrayı hazırlayalım!”

Aynı anda nerdeyse tüm ülke Mostly Harmless’ın konserinde olan olayla çalkalanıyordu: Tüm televizyon kanalları ana haber bültenlerinde bu ilginç olayı konu etmiş, spikerler yüzlerinde büyük bir gülümsemeyle “aşk insana neler yaptırıyor sayın seyirciler…” diye sunmuşlardı haberi. Su Hyun olayı ilk duyduğunda hiddetten nerdeyse kalp krizi geçirecekti; ama o sırada Joon Hwa onun koluna yapışıp  telefonunu açmış, internetteki yorumları göstermişti: Twitter, facebook, hepsinde Mostly Harmless en çok konuşulan konu olmuştu ve gelen yorumların çoğu “ah, bu ne büyük aşk!” diye eriyen hayran kızlara, “Kız kimmiş? Kız kimmiş?” diye araştıran meraklı melahatlara ve “Ohaaa, olayın manyaklığına bak!” diyen macera tutkunlarına aitti. Arada tek tük olumsuz şeyler yazanlar da vardı, ama bunlar genellikle “Tüm bunlar kesin oyundur! Albümü daha çok sattırmak için reklam yapmaya çalışıyorlar!” diyen aşırı paranoyak komplo teorisyenlerinden geliyordu ve grubun hayranları böylelerine cevabı yapıştırıyordu: “Kapayın çenenizi! Onların böyle promosyon malzemelerine ihtiyacı yok ki! Oppalarımızın albümü zaten en çok satanlarda bir numara!”

Bu sırada Moon Jee’nin nerde olduğu da merak konusuydu: Genç adam Ayça’yı motosikletin arkasına attıktan sonra en son Gangneung’a giden otobanda görülmüş; ama sonra izini kaybettirmişti. Onun Wonju sapağından çıktığını iddia edenler de vardı; “hayır, ben o motosikleti Pyeongchang’da  gördüm” diyenler de.

Han Seul ve Hae In konser salonundan çıkmış, artık akşamın inmiş olduğu Seul caddelerinde yürüyorlardı. Han Seul önünden geçtikleri bir beyaz eşya dükkanının önünde durakladı: Vitrindeki tüm televizyonlarda aynı görüntüler vardı: Moon Jee’nin gelinlikli Ayça’yı motosikletin arkasına oturtması ve çevresindeki paparazzilerin hiçbirine cevap vermeden motoru hareket ettirip hızla uzaklaşması… Han Seul’ün yüzüne neşeli bir gülümseme yayılırken yanındaki kıza döndü:

“Artık endişelenmeye gerek yok: Bizimki zamanında yetişip olaya müdahale etmiş gibi görünüyor!”

Hae In de sevimlice güldü ve başını salladı. Ama hemen sonra bir an durgunlaştı genç kız, ve merakla karşısındaki genç adamın yüzüne baktı: “Peki sen… iyi misin?”

Han Seul gerçek bir şaşkınlıkla baktı ona: “Neden iyi olmayacakmışım?” Hae In bakışlarını kaçırdı, utanarak alnını kaşıdı: “Şey… Yani… Moon Jee’yle aranızın neden bozulduğunu düşününce…” Genç kızın sesi giderek hafifledi, son kelimeleri duyulmaz oldu.

Han Seul ise onu yüzünde hafif buruk bir gülümsemeyle süzüyordu:

“Ben gayet iyiyim,” dedi kendinden emin bir sesle. “Olması gereken oldu: İki yarım ay, ancak birbirini tamamlar… Bunu çok daha önceden fark etmem gerekirdi…”

Johnny cash – You’re my Sunshine

Sonra elini cebine attı. Hae In merakla ne yapıyor diye bakarken cebinden bir zincir çıkardı. Zinciri boşlukta sallandırınca ucundaki kolye ucu parlayıverdi. Hae In nefesini tuttu: Bu, kendi güneş kolyesiydi!

Genç kız hayretten nefesi kesilmiş bir biçimde başını kaldırdı, Han Seul’le göz göze geldi. Genç adam, sımsıcak gülümsüyordu:

“Daha önceden fark etmem gerekirdi,” diye tekrarladı, “Ay’ın peşinde boşa vakit harcadım… Oysa tam da yanıbaşımda bir güneş vardı… Dostluğuyla yüreğimi, güzelliğiyle gözlerimi ısıtan bir güneş… Bunu daha önce anlayamadığım için çok aptalım, değil mi?!” Genç adam ufak bir kahkaha attı, şakacı bir sesle ekledi: “Ama bunu zaten biliyorduk: Ailenin zeki çocuğu Moon Jee, aptalı da benim!”

Hae In hafifçe güldü. Ama genç kızın gözleri dolmuştu, öyle heyecanlıydı ki, ne diyeceğini bilemeden bakıyordu karşısındaki genç adama. Han Seul de güldü, sonra utanarak kaşlarının arasını kaşıdı:

“Ben… ben böyle şeyleri konuşmakta biraz beceriksizimdir aslında,” dedi sevimlice. “Ama şimdi senden özür dilemek istiyorum Hae In: Ne istediğini bile bilmeyen bu aptal adamı bağışlayabilecek misin?”

Ve beklenti dolu gözlerini bütün sevimliliği ile genç kızın gözlerine dikti.

Hae In’in dudakları titriyordu. Genç kız kalbinin atışını kulağında hissedebiliyordu. Gözlerindeki yaşlar birbiri ardına dökülürken zavallı Hae In sadece başını sallayabildi: “Evet…”

Bunun üzerine Han Seul’ün yüzündeki gülümseme iyice genişledi, tüm yüzünü kaplayıverdi. Genç adam “o halde bunu sahibine iade etme zamanı geldi!” diye bağırdı ve genç kızın arkasına geçip kolyeyi boynuna taktı, klipsi ensesinde kilitledi. Sonra da onun yüzünü kendisine doğru çevirdi. Sevgiyle baktı bu güzel kızın yüzüne:

“Teşekkür ederim,” diye mırıldandı. “Bu aptal adamı bağışladığın için sana binlerce kez teşekkür ederim!” Ve uzanıp Hae In’in elini tuttu. Bu eli dudaklarına götürüp ufak bir öpücük kondurdu. Bu sırada gözlerini genç kızın gözlerinden hiç ayırmamıştı: “Eğer izin verirsen bu aptal adam bundan böyle senin yanında olmak istiyor. Ve sana söz veriyor, seni bir daha hiç üzmeyecek…”

Hae In gözyaşları arasında gülmeye başladı ve başını salladı: “Onu göreceğiz…”

“Meydan okumanızı kabul ediyorum sayın bayan, size kendimi kanıtlayacağım!” diye bağırdı Han Seul ve genç kıza muzipçe baktı: “Ne dersin, bu anlaşmamızı bir Okinawa lokantasında su kabağı yiyerek kutlayalım mı?”

Hae In bir kahkaha attı: “Böyle devam edersek yakında içimizde kabak ağacı çıkacak!” Ama hemen sonra gülerek başını salladı: “Olsun, senle olduktan sonra ne yersek yiyelim ben razıyım!”

“Heyytt! O zaman birer porsiyon lezzetli mi lezzetli kabak yemeği bizi bekliyooor!” diye neşeyle bağırdı Han Seul ve elinden tuttuğu genç kızı gülerek koşturmaya başladı.

Aynı anda Moon Jee ve Ayça yaşlı çiftin yer sofrasında oturmuş, kocaman birer porsiyon gopchang gui’yi mideye indirmekle meşguldüler! Moon Jee ağzı dolu dolu konuşuyordu:

“Halmoni, bu ne lezzetli bişiymiş! Ellerine sağlık! Bizim hanıma da bunu pişirmeyi öğretsene!”

“Öğretirim tabii, neden olmasın?” diye neşeyle güldü yaşlı kadın. Sonra genç kızı bir defa daha üzüntüyle süzdü: “Yavrum sen o gelinliğin içinde rahat mısın? Bak benim entarilerden vereyim diyorum sana…”

“Hiç gerek yok efendim, çok teşekkür ederim,” dedi Ayça mahcupça. Genç kız bu tuhaf durumdan dolayı geldiklerinden beri ezilip büzülüyordu; yanına tek parça eşyasını bile almamış olan kaçak bir gelindi resmen! Neyse ki bu yaşlı insanlar kendilerini hiç de yadırgamamışlardı.

Yemekten sonra Moon Jee göbeğini ovuşturarak arkaya doğru yığıldı: “Vuhaaa… Amma yedim bee…”

“Afiyet olsun,” dedi yaşlı kadın sevecen bir biçimde. Kocası ise yine homurdandı. Yaşlı kadın gençlere döndü: “Il Woo amcanız da afiyet olsun diyor…” Ayça ve Moon Jee sırıttılar: Yaşlı adamın dilinden elli yıllık hayat arkadaşı gibi anlamaları mümkün değildi tabii…

Moon Jee neşeyle: “Eee haraboci, buralarda hayat nasıl geçiyor?” diye yaşlı adamın cevaplarından hiçbir şey anlamadan dinleyeceği bir muhabbete dalarken Ayça da “afedersiniz, telefonunuzu kullanabilir miyim?” diye sormuş, içeri odadaki ev telefonunun başına geçmişti. Genç kız ezberindeki numarayı tuşladı.

“Alo, abla?”

“AYÇAAAA??!!! Nerdesin sen?! Seni kaçıran o çocuk kimdi bee?!”

“Ablacığım yarın gelince sana her şeyi en baştan anlatacağım, söz,” dedi Ayça çabuk çabuk. “Ama şunu söyleyeyim: O çocuğun adı Moon Jee. Ve kendisi benim sevgilim!”

Telefonun diğer ucunda Aylin derin bir nefes koyverdi: “Fiyuvvvv! Kızım manyak mısın, neden bana daha önce anlatmadın?! Ben de az kalsın San Young’la ikinizi evlendiriyordum!”

“Hahah, merak etme, o iş o kadar kolay olmazdı,” diye sırıttı Ayça. Hemen sonra yüzü yine endişeyle gölgelendi: “O değil de… annemle babam nasıllar? Bu olay onlar için büyük bir şok olmuş olmalı! Sağlıkları yerinde, öyle değil mi?”

“Gayet yerinde, korkma sen,” diye güldü Aylin. “Hatta babam senin San Young’la evlenmediğini görünce çok mutlu oldu, koskoca adam zil takıp oynayacaktı nerdeyse! “O deri kıyafetli oğlanı bulursam alnından öpücem, bizim kızı bu hayta herifin elinden kurtardı!” deyip duruyor!”

Ayça elinde olmadan kıkırdadı: Babası San Young’u oldum olası sevememişti zaten…

“Ama asıl San Young perişan oldu Ayça: Çocuğu resmen nikah masasında bırakıp başkasıyla kaçtın yav! Bari arayıp bir özür dileseydin…”

Ayça derin bir nefes aldı. San Young’a gerçekten de haksızlık etmişti. Ama onun da kendisine tuzak kurduğu düşünülürse, aslında alacak-verecek kalmadığı söylenebilirdi…

“Ablacığım, San Young’a özürlerimi ilet,” dedi sonra. “Hatta ona şöyle söyle: Ayça başkasına âşık olduğu için değil, ama senin prenses şerefine verilen kokteylde başbakana rezil olmana sebep olduğu için özür diliyor! Ama aynı zamanda bütün yaptıkların için de seni affediyor: Artık ödeştik, ikimiz de birbirimize borçlu değiliz. Bunları ona iletir misin lütfen?”

“Dur, dur bir dakika!” dedi ablası telefonun diğer ucundan, “Kafam karıştı: Ne prensesi, ne kokteyli?”

“Sen aynen böyle söyle, o anlar,” dedi Ayça sırıtarak. “Hadi ablacığım, öptüm seni, yarın görüşürüz!”

Böyle deyip telefonu kapattı ve evin sofasına döndü. Aynı esnada ev sahipleri büyükanne de içerideki bir başka odadan çıkmıştı. Yaşlı kadın kapıda durup neşeyle iki gence seslendi:

“Odanızı hazırladım yavrum. İstediğiniz zaman geçebilirsiniz. Siz şimdi yorgunsunuzdur; geçin dinlenin…” Sonra yalancıktan esnemeye başladı: “Biz de Il Woo amcanızla erkenden yatıyoruz zaten. Hem ikimizin uykusu da o kadar ağırdır ki, top atsanız uyanmayız. Siz keyfinize bakın!”

Ayça bu sözlerin altındaki ima ile kıpkırmızı olurken Moon Jee neşeyle sırıttı ve ayağa kalkıp yaşlı kadına sarıldı: “Çok teşekkür ederiz halmoni! Bu misafirperverliğinizi asla unutmayacağız! Biz de sizi Seul’e bekleriz…”

“Aman canım ne yaptım ki, deli çocuk…” diye elini sinek kovar gibi salladı yaşlı kadın, ama bu genç oğlanın sıcakkanlılığı çok hoşuna gitmişti, yüzündeki keyifli gülümsemeyi saklayamıyordu.

Böylece iki genç kendi odalarına geçtiler. Onlar kapıyı kapar kapamaz yaşlı adam gene bir şeyler homurdandı. Yaşlı kadın da alçak sesle:

“Evet evet,” diye onayladı onu, “Bence de kaçmış gelmiş bunlar… Yazık, yavrum, iyi aile çocuklarına da benziyorlar… Kim bilir saadetlerine kimler engel olmaya çalıştı?”

Sonra başını iki yana sallayıp cık cıkladı, ve yerdeki sofrayı toplamaya başladı.

Ayça ve Moon Jee ise odaya girdiklerinde Moon Jee esneyerek: “Çok yoruldum ben yaa…” demiş ve odanın ortasına doğru ilerlemişti. Genç adam birden şaşkınlıkla durdu: Yerde tek bir yatak vardı.

Moon Jee bir an duraksadı, sonra şaşkın gözlerle Ayça’ya baktı. Ayça ise onunla göz göze gelince bir domates kadar kızararak başını çevirdi. Moon Jee hafifçe gülümsedi. Sonra yatağa oturdu, eliyle yanındaki boşluğu patpatladı:

“Gel bakalım sevgili gelinim… Gel de sana şöyle bir sarılayım. Korkma kız, sadece sarılacam, valla bak!”

Ayça utangaçça kıkırdadı ve mırıldandı: “Zevzek şey!” Moon Jee bir kahkaha attı: “İnanmazsın ama, senin bu “zevzek”lerini bile özlemişim!”

Böylece Ayça da yerdeki yatağa, onun yanına oturdu. Fakat yanındaki genç adama bakmaktan hâlâ utanıyordu. Bir yandan da kendi kendine düşünüyordu: Daha önce bu utangaçlığı yenmemiş miydi ya? Niye şimdi yine böyle bir tuhaf olmuştu? Genç kız “insanlar senin sevişeceğini düşündüğü zaman bu işi yapmak cidden çok tuhafmış,” diye geçirdi içinden. Bir de bütün akrabaların, eşin dostun senin birazdan sevişmeni beklediği gerdek gecesi denilen olay vardı ki, Ayça bunun ne kadar saçma olduğunu düşünmeden edemedi!

“Ayça…” diye mırıldandı Moon Jee yanıbaşından.

Richard Marx – can’t help falling in love

Ayça başını kaldırdı ve kendisine sevgiyle bakan Moon Jee ile göz göze geldi. Genç adamın siyah, pırıl pırıl gözlerinde aşk ve özlem dolu bir ifade vardı. Güzel dudakları yine tatlı bir kıvrımla kıvrılmıştı. Ayça, başka kimsenin kendi yüzüne böyle sevgiyle bakmadığını düşündü.

“Seni öyle çok özledim ki… bütün gece yüzünü izleyebilirim…” diye mırıldandı Moon Jee, bakışlarını ondan hiç ayırmadan.

Ayça hafifçe gülümsedi. Üzerindeki utangaçlığı yavaş yavaş atıyordu. Şimdi o da, bu genç adamı ne kadar çok özlediğini bir kez daha fark ediyordu. Elini kaldırıp yavaşça onun yanağına dokundu. Başparmağı ile elmacık kemiklerinin üzerini okşadı. Moon Jee gözlerini ondan hiç ayırmadan elini kaldırdı, onun kendi yüzündeki elini tuttu ve dudaklarına götürdü. Diğer eliyle de kızın öbür elini yakaladı. Şimdi el ele oturup birbirlerinin yüzüne bakıyorlardı.

“Seni çok seviyorum,” diye fısıldadı Moon Jee.

“Ben de seni çok seviyorum,” diye fısıldayarak cevap verdi Ayça da. Kalp atışları hızlanmaya başlamıştı.

Bir süre daha birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. Sonra Moon Jee, yavaşça öne doğru eğildi. Genç adamın gözleri usulca kapanırken dudakları Ayça’nın dudaklarına yaklaştı. Ayça da gözlerini kapattı. Moon Jee’nin yumuşak dudaklarını dudaklarının üstünde hissedince bir an titredi.

Bu duyguyu ne çok özlemişti!…

Moon Jee de öyle. Genç adam, Ayça’nın şeftali tadındaki dudaklarını hafifçe ezerek öperken kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Onu ne çok, ne çok özlemişti! İçinde volkanlar patlamaya başlamıştı, Moon Jee sevgilisini öpmeye doyamıyordu. Bu güzel kokulu güzel kızın dudaklarını, yanaklarını, çenesini bütün sevgisiyle öpmeye başladı. Sonra dudakları onun beyaz boynuna indi, elleri ise kızın saçlarında, ensesinde dolaşıyordu. Ayça da ellerini onun boynunda kilitlemiş, sevgilisinin öpüşlerine eşlik ediyor, bazen de sadece o kendi boynunu öperken gözlerini hazla kapatıyordu. İkisinin de nefesleri hızlanmıştı, birbirlerinin hızlı hızlı soluduğunu ve hızlanan kalp atışlarını duydukça daha da heyecanlanıyorlardı. Moon Jee birden kızı kendine doğru çekti. Hafifçe kulağına fısıldadı:

“Sabaha kadar yüzüne bakarım demiştim ama… onun yerine sabaha kadar seni öpmeyi tercih edeceğim galiba…”

Ayça hafifçe güldü. Sonra o da dudaklarını genç adamın kulağına yaklaştırdı ve baştan çıkarıcı bir sesle:

“Buna bir itirazım yok,” diye fısıldadı. “Hatta… daha fazlasını da yapabilirsin…”

Bunun üzerine Moon Jee bir an geriye çekilip ona baktı. Sonra utangaçça güldü. Ayça da aynı anda yüzünü ateş bastığını hissedip utanarak başını çevirdi. Ama kıkırdamasına engel olamamıştı.

“Tamam o zaman, bunu siz istediniz bayan!” diye sırıttı Moon Jee ve genç kızı belinden yakaladı! Ayça neşe ve utanma karışımı ufak bir çığlık atıp gülmeye başlarken Moon Jee bir yandan genç kızın boynunu öpücüklere boğuyor, bir yandan da: “Merak etme tatlı şey, asla pişman olmayacaksın!” diye gülüyordu. Genç kızı tutkuyla bir defa daha ensesinden öptü, sonra yavaşça gelinliğin fermuarını indirdi…

Jang Geun Suk – Fly me to the moon

Bir süre sonra, yatakta yan yana yatıyorlardı. Üzerlerine çektikleri yorganın altında ikisi de çıplaktı. Ayça’nın yüzü hâlâ pespembeydi, gözlerinde neşe ve utangaçlık karışımı pırıltılar vardı. Moon Jee ise onun hemen yanıbaşında suratında kocaman bir sırıtmayla uzanıyordu. Genç adamın saçlarının dibinde ter damlacıkları vardı, hâlâ derin derin solumaya devam ediyordu, ama gözlerindeki afacan ışıklar her zamankinden de canlı ve parlaktı. Yan gözle yanında uzanan kıza baktı. Ayça başını çevirince onunla göz göze geldi. Genç kız birden kıpkırmızı oldu ve yorganı başına kadar çekti:

“Yaa! Bakma banaaa, utanıyorum!”

“Niye utanıyorsun, ne var bunda?” diye sırıttı Moon Jee, “Birbirini çok seven iki insanın yapacağı en doğal şeyi yaptık: Birbirimizi daha da çok sevdik!”

Ayça yorganı gözlerine kadar çekip “yaaaa…” diye miyavladı, yorgana sarılıp arkasını döndü. Moon Jee ise afacan bir kahkaha atıp onun sırtına sarıldı: “Senin bu utangaçlığını ne yapacağız bilmem ki? Hadi amaaa, bana doğru dön, beni bu güzellikten mahrum etme bakayım!”

Ayça yarı nazlanarak, yarı gülerek ona doğru döndüğünde de: “Hah şöyle!” diye sırıttı. Sonra hafifçe yerinde doğruldu, dirseğini yastığa koydu ve başını eline yaslayıp karşısındaki kıza sevgiyle bakmaya başladı:

“Çok güzelsin, biliyor musun?”

Gerçekten de yastığın üzerine dağılmış dalgalı kumral saçları, hafifçe pembeleşmiş yanakları, masmavi gözleri ve yorgandan görünen beyaz, çıplak omuzlarıyla Ayça çok ama çok güzel görünüyordu. Genç kız biraz daha pembeleşirken yüzündeki gülümsemeyi gizleyemedi.

“Ayrıca vücudun da çok güzel…” diye ekledi Moon Jee ve muzipçe sırıttı: “Sakın kilo verme hayatım, tamam mı? Böyle çok güzel…”

Ayça’nın gözleri irileşirken genç kız öfkeyle yanındaki genç adamın kolunu tutup çekti, onu tekrar yatağa düşürdü: “Yaaa! Çok uyuzsun amaaa!” Ve şakayla karışık onun saçını çekip kafasını yumruklamaya başladı. Moon Jee ise bir yandan kendini onun darbelerinden korumaya çalışıyor, bir yandan da: “Ne var yaa, kötü bir şey mi dedim?” diye gülüyordu. En sonunda dayanamadı, genç kızı kollarının altından yakaladığı gibi gıdıklamaya başladı! Ayça ise bir yandan kahkahalar atıyor, bir yandan da: “Yapma, n’olur yapma! Teyzeyle amca uyanacaklar!” diye ona yalvarıyordu!

En sonunda gülmekten yorgun düşmüş bir halde durup yüz yüze uzandılar. İkisi de nefes nefese kalmıştı, ama yüzlerinde kocaman birer gülümseme vardı.

“Çinliler’in bir lafı vardır,” dedi Ayça sırıtarak. “’Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla!’ derler. Hiç duymuş muydun?”

Moon Jee şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı: “Yoo, ilk defa duyuyorum… Allah Allah, ben bütün Çin atasözlerini bilirim halbuki… Çin atasözü olduğuna emin misin?” Sonra bir an durdu, kıkırdayan kıza şakacıktan bir alınganlıkla baktı: “Hem bi dakka yaa: Ne yani, sen şimdi bana böyle mi diyorsun?!”

Ayça gülmesini bastırmaya çalışarak başını iki yana salladı: “Hayır… Ben sana: “bedenim de, ruhum da yalnızca sana ait…” diyorum,” ve göz kırptı: “Oldu mu?”

Moon Jee’nin yanaklarına kocaman bir gülümseme yayılırken genç adam yataktaki kıza sıkıca sarıldı: “Olmaz olur mu?! Hem de süper oldu bence! Aferin sana!”

Ve onu bir defa daha büyük bir sevgiyle öptü…

Park Shin Hye – Lovely Day

Dışarıda pırıl pırıl bir bahar güneşi… Bu güzel günde, Seul’ün bahçeli evlerle dolu bu güzel mahallesinin sokaklarında yansıyan gün ışığından daha parlak bir şey varsa, o da Ayça’nın maviş gözleriydi heralde…

Genç kadın elleri kolları poşetlerle dolu bir biçimde mahallenin ünlü cafe’sinin kapısından girerken gözleri hemen cam kenarındaki masaya takıldı ve kendi kendine gülümsedi: Aklına, Seul’e daha ilk geldiği hafta bu cafede Moon Jee’yle karşılaşıp birlikte kahvaltı yaptıkları gün gelmişti.

“Sana bu kurabiyeye süt konmadan yapılacak demedim mi Cheol Su? Bunun tarifinde süt yok oğlum, neden dediklerimi hiç dinlemiyorsun??”

Ayça’nın düşünceleri yarı kızgın yarı şefkatli bu sesle bölündü ve genç kadın kendi kendine sırıttı: Anlaşılan sevgili mükemmeliyetçi arkadaşı gene zavallı yardımcısını fırçalıyordu…

“Çocuğa kızma Mischa, eminim sütle de sütsüz de o kurabiyeler enfes olmuştur,” dedi Ayça tezgaha yaklaşırken ve Cheol Su’ya göz kırptı: “Di mi?”

Cheol Su mahçupça sırıtıp sessizce “sağol noona,” diye dudaklarını oynattı; ve patronunun dikkatinin dağılmasından memnun, hemen ortadan toz oldu. Mischa ise öfkesini bir yana bırakıp derin bir nefes vermiş, yakınırcasına Ayça’ya dönmüştü:

“Bu oğlanla ne yapacağım bilmiyorum! Tam dördüncü defadır kurabiyeleri yanlış pişiriyor!” Sonra elini salladı, gülümsedi: “Neyse neyse, sen nasılsın tatlım? Büyük güne hazır mısın bakalım??”

“Gördüğün gibi hazırlanmaya çalışıyorum,” dedi Ayça ve elindeki paketleri işaret etti. “Klinikten izin aldım bugün, alışveriş yaptım, şimdi eve geçeceğim…”

“Pastayı şimdi ister misin?” dedi Mischa ama sonra arkadaşının elindeki paketlere bakıp güldü: “Yok, ben en iyisi sonra eve yollatayım…”

“Evet canım, öyle yapalım, ben de senden bunu rica etmek için uğramıştım zaten…” dedi Ayça, ve muzip bir gülüşle ekledi: “Bir de geç kalmamanı tembih etmek için: Biliyorsun, Beh Zhao da geliyor…”

Mischa birden gülmeye başladı: “Alemsin Ayça! Kızım, senden çöpçatanlık yapmanı isteyen mi oldu??”

“Ben anlamam valla, en geç saat 3’te bizde olacaksın!” diye sırıttı Ayça. Sonra gülerek el salladı: “Hadi ben kaçtım, daha çok işim var. Baaay!”

“Güle güle!” Ayça cafenin kapısına gelmişti ki birden durdu, içeri doğru bağırdı:

“En güzel elbiseni giymeyi ihmal etmeee!”

“Bak yaaa!” diye yarı şaka yarı kızgın tezgahtaki kepçeyi kapıp elinde salladı Mischa. Ayça bir kahkaha attı, sonra son bir kez daha el sallayıp koşturarak dükkandan çıktı.

Yolda yürürken hâlâ neşeyle gülümsüyordu: Mischa aradan geçen dört buçuk yılda en yakın arkadaşlarından biri olup çıkmıştı. Ayça genç kadının Rusya’ya dönmekten vazgeçip hayallerindeki cafe açma işine girmesinden dolayı çok mutluydu. Üstelik tam da o günlerde bu cafenin sahipleri cafeyi devretmeye karar vermiş; Ayça da Mischa’nın burayı satın almasını sağlamıştı. Cafenin açıldığı ilk günlerde Mischa’ya hep beraber yardım ettikleri, birlikte duvarları boyayıp mobilya seçtikleri günleri hatırladıkça yüzüne sevimli bir gülümseme yerleşti: Emekleri boşa gitmemiş; mahallenin en güzel cafe’si “Güneşli Günler Cafe” ismiyle bir kez daha açılıp eskisinden de popüler olmuştu.

Ayça kendi sokağına sapan köşeyi döndü ve uzaktan görünen evine bakıp sevgiyle gülümsedi. Sonra, hiç acele etmeden evine doğru yürüdü.

Bahçe kapısını açıp eve doğru ilerlerken içeriden gelen sesleri duymaya başlamıştı. “Ama Mira, böyle yaparsan olmaz ki! Bak anne gelmeden hazırlanmamız lâzım!”

“Yujumu istiyoyum ben…”

“Ama olmaz ki, küçük kızlar ruj sürmez… Mira, ne diyorum??”

Ayça gülmesine engel olamadı: Mira yine bakıcısını çıldırtıyordu!

Elindeki poşetleri mutfağın girişine bırakıp hemen verandaya ilerlerdi. Evet, yanılmamıştı: Yaramaz ufaklığı önde, bakıcısı arkada, bahçede koşturup duruyorlardı.

“Mira!”

Mira merakla sesin geldiği yöne dönünce verandadan bahçeye inmiş, kollarını ona açmış annesini gördü ve neşeyle bağırdı:

“Anneeee!”

mira - aleyna yılmaz

Küçük kız koşarak geldi, annesinin kollarına atıldı. Ayça zeytin gözlü minik kızını sevgiyle bağrına bastı. Ama sonra ufaklığı kendinden azıcık uzaklaştırıp yarı şaka yarı kızgın:

“Sen Se Ri Unni’yi yine mi üzüyordun bakayım?” dedi küçük kıza. Mira’nın sevimli yüzünde yaramazlık yaparken yakalandığı anlarda beliren suçluluk ifadesi belirdi, minik kız suçlu suçlu:

“Ama ben yuj istiyoyum!” deyince Ayça kaşlarını çattı: “Mira! Bunu daha önce konuşmamış mıydık? Hani büyüyünceye kadar ruj sürmeyecektin??”

Mira suçlu suçlu dudak bükünce Ayça dayanamadı; kaşları hâlâ çatık olduğu halde gülmeye başladı. Mira onun yumuşadığını anlamıştı, şımararak: “Noluyyy! Anne noluyyyy!” diye yalvarmaya başlamıştı bile. Ayça derin derin içini çekti ve Se Ri’ye baktı:

“Meyveli dudak besleyicilerden biraz sürelim bari Se Ri… Yoksa bu kız bizi rahat bırakmayacak…”

Se Ri başını sallayıp Mira’nın elinden tuttu, onu “hadi bakalım, karpuzlu mu istersin çilekli mi?” diyerek içeri götürürken Ayça arkalarından seslendi: “Ama sürdükten sonra dudaklarını yalamayacaksın Mira, anladın mı beni? Meyve istiyorsan ben sana meyve suyu sıkarım şimdi…”

Ayça mutfağa doğru ilerlerken hâlâ küçük kızına gülüyordu: Bu afacanla başa çıkması mümkün değildi! Hatta onunla başa çıkabilen bir tek kişi vardı şu dünyada…

Ayça bunu düşünüp yarı yolda durakladı, sonra mutfağa gitmekten vazgeçip salonda telefonun durduğu köşeye doğru yöneldi. Telefon sehpasının üzerinde duran resme bakıp sevgiyle gülümsedi: Fotoğraf karesinde anne, baba ve minik kız neşeyle gülüyorlardı. Geçen yaz Türkiye’de tatildelerken çekilmiş bir resimdi bu. Mira ikisinin tam ortasında duruyor, ikisinin de saçlarından bir tutamını ellerine dolamış bir şekilde afacan afacan kameraya bakıyordu.

Ayça telefonu eline aldı, hızlı kullanılanlarda ilk numarayı tuşladı. Telefon çalarken gözlerini duvardaki çerçeveler üzerinde gezdirdi: Kore’nin en iyi çıkış yapan grubu ödülü. Kore’nin en iyi rock grubu ödülü, tam iki kere. En iyi albüm ödülü. Mostly Harmless grubunun kapağını süslediği Times Weekly Magazine dergisinin kapağı. Moon Jee’nin tek başına poz verdiği High Cut ve Ceci dergileri kapakları.

Ve en sonunda Mira’yla birlikte üçünün birden poz verdikleri yaşam dergisi kapağı vardı ki, aynı derginin bir sayısı da özel arşivlerindeydi: Dört buçuk sene içinde röportaj vermeme kuralını bir defalığına bozmuş ve ailece Kore halkının karşısına çıkıp onlara mütevazı yaşamlarını anlatmışlardı. Derginin o sayısı yok satmıştı; hatta birkaç baskı daha yapılmıştı: Herkes oppa’larının Türk asıllı güzel karısını ve minik kızlarını fena halde merak ediyordu. Daha sonra da defalarca röportaj talepleri gelmişti ama Moon Jee kesin bir dille hepsini reddetmişti: Aile hayatını ve huzurlu yaşamlarını korumak genç adamın öncelik sırasında bir numaradaydı çünkü.

Ayça gülümseyerek bunları düşünürken telefon açıldı ve karşıdan neşeli bir ses yükseldi: “Alo?”

“Alo? N’aber canım? Eve kaçta geleceksin?”

“Birazdan stüdyodan çıkıyorum hayatım,” dedi Moon Jee’nin neşeli sesi, “Yarım saat, bilemedin bir saate kadar evde olurum.”

“Jae Hwa’dan haber var mı? Partiye gelebilecek miymiş?”

“Ah, maalesef hayır… Şirketin Hong Kong’daki ortaklarıyla önemli bir toplantıya katılması gerekiyormuş… Bana mail atıp özür dilemiş, sana da sevgilerini iletiyor. Seul’e dönünce sen, ben, o ve eşi, bir akşam hep beraber dışarı çıkar, kutlarız diyor…”

“Ah, pekala…” dedi Ayça. Jae Hwa’nın gelemeyecek olmasına biraz üzülmüştü ama kızcağız sonuçta koskoca şirketin genel müdür yardımcısıydı; işlerini ayarlaması kolay şey değildi… Bu sırada Moon Jee: “Eve gelirken almamı istediğin bir şey var mı?” dedi telefonun öbür ucundan.

“Hayır, sen gel yeter,” dedi Ayça ve gülerek ekledi: “Hatta bir an önce gel: Ben bu ufaklıkla başa çıkamıyorum! Yine ruj süreceğim diye tutturdu!”

“Yapma yav? Bak sen kerataya!” diye güldü Moon Jee ve muzip muzip içini çekti: “Ahh ahh… Bu inatçılığı kime çekmiş bilmem ki?”

“Peki bu süslü olma hevesi kime çekti acaba??” diye cevabı yapıştırdı Ayça. Moon Jee gülmeye başladı: “Hahaha, lafı koydu gene, akıllı karım benim! Ben seni laf dalaşında hiç yenemeyecek miyim kız?”

“Hadi hadiii, beni tutma, çok işim var!” diye sırıttı Ayça ve telefonu kapatmaya hazırlandı: “Çabuk ol, konuklar gelmeden gel, e mi? Öptüm canım…”

“Tamamdır bebek, görüşürüz!” dedi Moon Jee neşeyle ve telefonu kapattı.

Ayça mutfağa doğru ilerlerken gülüyordu. Moon Jee artık koskoca bir aile babası olsa da çocuksu halleri hiç değişmemişti…

C.N.Blue – Love Light

Ayça mutfak önlüğünü beline bağladı ve çabuk hareketlerle işe girişti: Önce tuzlu kurabiye yapıp fırına attı; sonra rus salatası hazırladı. Bu sırada mutfaktaki ufak televizyon açıktı; haberler başlamıştı. Ayça kulağına “Danimarka prensesi” lafı çalınınca birden durakladı. Merakla elindeki işi bırakıp ekrana baktı. Muhabir kız: “Beş yıl aradan sonra Prenses Josephine yine ülkemizde,” diye anlatıyordu, “Başbakan kendisine bir jest yapmayı ihmal etmedi: Prenses şerefine verilen davette, prensesin Türk dönerine olan düşkünlüğü bilindiği için Türk aşçılara özel olarak pişirttirilmiş döner de ikram ettirdi…” Bu arada arkadan geçen görüntülerde prensesin önüne bir porsiyon yaprak döner getirildiğini gören Ayça ufak bir kahkaha attı: Anlaşılan o ki zavallı prenses ister sevsin ister sevmesin, Ayça’nın döner düşkünlüğü yüzünden üzerine yapışıp kalmış bu imajla yaşamak zorundaydı!

Ayça hâlâ zavallı prensesi düşünüp sırıtarak tabaklarla bardakları çıkarırken, Se Ri Mira’yı elinden tutmuş bir biçimde mutfak kapısına gelmişti:

“Annesi, bak bakalım küçük prensesimiz nasıl olmuş?”

 

Ayça kapıda kırmızı bir elbise giymiş halde sevimli sevimli salınan küçük kızına bakınca bütün yorgunluğunu unuttu, yüzüne sevgi dolu bir gülümseme yayıldı. Hemen onun yanına geldi, diz çöktü:

“Aman da benim bebeğime bakın! Ne kadar da güzel olmuş böyle!”

“Ben bebek deyilim!” diye bir itiraz yükseldi küçük hanımdan. Se Ri ve Ayça göz göze gelip sırıttılar. Ayça kollarını açıp minik kızına sarılırken: “Tamam, sen bebek değilsin, prensessin! Oldu mu şimdi?” diye gülüyordu.

O sırada kapı çaldı. Mira sevinçle koşturdu: “Ben açıcamm!” Ayça da hemen koşturan kızının peşinden seğirtti. Mira zorlukla kapı koluna asılırken ona yardım etti. Açılan kapıdan Hae In’in neşeli yüzü göründü:

“Merhabaaaa! Bizim güzel prensesimiz nasılmış bakalım??”

“Kınomaaaa!” diye bağırdı Mira ve sevgili teyzesinin kollarına atıldı. Hae In de ona sarılmak için diz çökmüştü, Ayça ise telaşla: “Mira, keun ommaya (yenge) öyle sarılma, zavallıyı boğacaksın! Hem ben sana ne dedim, yavaşça sarıl, yoksa kardeşi incitebilirsin!” diye müdahale etti. Hae In gülerek Ayça’ya baktı:

“Korkma korkma, minik prenses kuş kadar bir şey; hem o oyun arkadaşına zarar verecek bir şey yapmaz, di mi?”

Böyle deyip karnını okşadı. Mira da sus pus olmuş, keun ommasının büyümüş karnına çekingence elini dokundurmuştu. Hae In: “Korkma. Bak, tekme atıyor, dinlesene,” deyince kulağını yaklaştırdı ve dinledi. Sonra heyecanla annesine döndü:

“Anneee! Kaydeş çıkmak istiyoyy!”

Hae In ve Ayça gülmeye başladılar: Eh, küçük kız haklıydı bir yerde; bebek tekme attığına göre artık içeride sıkılmış olmalıydı, değil mi? Ayça: “Bir ay sonra çıkacak zaten, sen merak etme,” derken Hae In de gülerek onun başını okşamıştı: “Kardeş çıkınca bol bol oynarsınız, di mi tatlım?”

Sonra Ayça’ya döndü, sevgiyle gülümsedi:

“N’aber Ayçacığım? Ben de koşuşturman çoktur diye sana yardım etmeye gelmiştim…”

“Canım niye zahmet ettin? Hem de bu haldeyken?” Ayça üzülmüştü. Hae In’se gülerek onun omzunu sıktı: “Aşkolsun ya, ne varmış halimde? Hamileyiz diye boş boş oturup bacaklarımı havaya mı dikeyim?”

“Ama yorulmaman gerek…”

“Merak etme ben yorulmam, oturduğum yerden yaparım işleri,” diye güldü Hae In ve içeri geçerken: “Ee, neler yapılacak söyle bakalım?” diye sordu.

Böylece Hae In mutfaktaki işleri devraldı; Ayça ise Kore mutfağı menülerini arkadaşına devretmekten memnun, bahçedeki süslemelerle ilgilenmeye başladı. Bu arada bakıcısı Mira’ya televizyonu açmış, küçük kız Pororo’nun maceralarını izlemeye dalmıştı.

Biraz sonra kapı çaldı. Ayça’dan önce yine Mira koşup gelmişti. Kapı açılınca eşikte Han Seul’ün güleç yüzü gözüktü.

“Samçoooon! (amca)” diye bağırıp bu kez onun kucağına zıpladı minik kız. Han Seul onu tuttuğu gibi kucağına aldı, havaya atıp tutmaya başladı: “Samchon’unun prensesi! Nasılmış benim minik meleğim?” Han Seul onu öpücüklere boğarken Mira neşeyle kıkırdıyordu. Ayça gülmesine engel olamadı: Ufaklık üç senedir iki evin birden prensesiydi; şimdi yeni bebek gelince kıskanmasaydı bari…

“N’aber Ayça? Nasılsın?” dedi Han Seul Mira hâlâ kucağındayken ve uzanıp onu yanağından öptü. Ayça neşeyle: “İyidir,” diye cevap vermişti, “Hani, Beh Zhao yok mu? Onu da getirecektin hani?”

“Ben burdayım,” diye bir ses geldi kapıdan ve Beh Zhao’nun yakışıklı yüzü göründü. Genç adam elini uzatıp ev sahibesinin elini sıktı: “Merhaba Ayça-shhi… Umarım erken gelmemişizdir…”

“Ay yok yok, buyrun lütfen, her şey hazır,” dedi Ayça ve iki adamın girmesi için kenara çekildi. Sonra şakayla karışık Han Seul’e döndü: “Yalnız senin hanımdan şikayetçiyim: Kendini yorma diyorum ama beni hiç dinlemiyor, kimbapları ben hazırlayacağım diye tutturdu!”

“Hahaha, öyledir o, dur ben ona yardım edeyim,” diye güldü Han Seul ve mutfağa geçti. Gerçekten de Hae In büyük bir özenle kimbap rulolarını kesiyordu. Han Seul birkaç saniye kapıda durdu, sevgiyle karısını seyretti. Sonra sessizce içeri süzüldü ve genç kadına arkadan yaklaşıp kucaklayıverdi.

“Ay!” Hae In boş bulunmuş, çığlığı basmıştı. Sonra Han Seul’ün muzip yüzünü görünce gülmeye başladı. Şakacıktan onun yanağına bir şamar attı:

“Beni böyle korkutmaya utanmıyor musun? Ya korkudan bebeği şimdi, şuracıkta doğursaydım??”

“Ben seni kollarımda taşır, yine de hastaneye yetiştirirdim hayatım!” diye güldü Han Seul ve karısının yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. Sonra da onun büyümüş karnını sevgiyle okşamaya başladı: “Sen ne yaptın bakalım bugün? Anneyi üzmedin, di mi ufaklık? Aferin sanaa…”

Hae In gülmesine engel olamadı. Sonra da başını çevirdi; yakışıklı kocasını sevgiyle öptü.

Bu sırada yine kapı çalmış, Ayça aceleyle koşturmuştu: Umarım misafirler değildir, diyordu içinden; çünkü daha giyinmeye bile fırsat bulamamıştı.

Neyse ki gelen yabancı değil, Mischa’ydı. Genç kadın elindeki pasta kutusunu uzattı:

“Bizim maybaş çırağa güvenemedim; pastayı kendim getireyim dedim!” Başını uzatıp çekingence içeri baktı: “Geç kalmadım, değil mi?”

“Hayır, tam zamanında geldin!” diye sırıttı Ayça ve arkadaşının girmesi için kenara çekildi. Sonra muzipçe Mischa’nın omuzlarından tuttu, “n’oluyoruz?” diye şaşıran arkadaşını yürümesi için itip bahçeye doğru ilerletti. Mischa bahçeye inerken bir an durakladı: Az ötede zakkumların başında ayakta dikilen çok yakışıklı bir adam onlara doğru dönmüştü.

“Mischa, bu beyin ismi Beh Zhao,” dedi Ayça. “Beh Zhao, bu genç bayan da benim en yakın arkadaşlarımdan Mischa’dır.”

Böyle deyip Mischa’yı hafifçe ittirdi. Mischa ne yapacağını bilemez gibi duraklarken Beh Zhao, yüzünde yakışıklı bir gülümsemeyle gelip elini uzatmıştı bile:

“Memnun oldum… Ayça ve Moon Jee sizden çok bahsetmişti…”

Mischa da elini uzatıp “memnun oldum…” diye mırıldanırken Ayça sessizce ortamdan çekildi. Giyinmek üzere odasına geçerken “hadi bakalım Mischa, artık top sende…” diye kendi kendine sırıtıyordu.

Genç kadın üzerini değişip beyaz bir elbise giydi; boynuna inci kolyesini ve kulağına inci küpelerini taktı ve kulaklarının arkasına her zamanki parfümünden birkaç damla sürdü. Göz makyajını henüz bitirmişti ki, kapı bir kez daha çalındı. Ayça aceleyle rujunu da sürüp kapıya koşturdu. Bu gelen kocası olmalıydı.

Gerçekten de kapıda Moon Jee’nin Mira’yı kucaklamış, onunla birlikte fır döndüğünü görünce gülmesine engel olamadı: Mira bu oyuna “uçan daire” adını takmıştı ve küçük kız babası tarafından ayakları yerden kesilmiş halde havada daireler çizerken neşe dolu çığlıklar atıyordu! Ayça gülerek bağırdı: “Yeter, yeter artık, başınız döndü!”

“Yetmeeeeezzz! Uçan daire henüz Mars’a ulaşmadııı!” diye bağırdı Moon Jee ve kızını iki defa daha döndürdü. Sonra ona sarılıp yavaşça yere bıraktı: Mira babasının elini bırakıp Ayça’ya doğru gelmeye çabalarken yalpalıyordu. Ayça telaşla ona doğru atıldı, küçük kızı düşmeden kucakladı. Sonra da şakacıktan kızgın bir halde kocasına baktı:

“Aferin Moon Jee! Bu kızı sen şımartıyorsun…”

“Benim prensesim şımarmaz ki. O çok akıllı, kocaman bir abla,” dedi Moon Jee ve kızının yanağına bir öpücük kondurdu. Mira kollarını babasının boynuna doladı ve “evet ben ablayım bi keye…” dedi ciddi ciddi. Moon Jee “Aferin benim akıllı kızıma!” deyip küçük kızı öpücüklere boğarken Ayça onları gülerek seyrediyordu: Baba-kızın muhabbeti insanı kıskandıracak kadar iyiydi maşallah!

Biraz sonra misafirler birbiri ardına gelmeye başladı: Önce Seung Mi Unni beş yaşındaki kızı Yoo Hee’nin elinden tutmuş halde Başhekim Song’la birlikte geldi. Mira başhekim büyükbabasının da boynuna atlamış, yaşlı adamın kucağından inmek bilmemişti. Ayça küçük kızının insanlarla hemen kaynaşabilmesinden memnundu memnun olmasına; ama onun her konuda olduğu gibi bu konuda da tam anlamıyla babasının kızı olduğunu düşünmeden edemiyordu: Bari birkaç şeyi de kendisinden alsaydı ya canım!

Daha sonra Mostly Harmless üyeleri partiye damladılar: Hepsinin suratında kocaman birer sırıtma vardı. Ayça’ya “N’aber noona?” deyip onu öptüler, Moon Jee ve diğer konuklarla selamlaştılar. Joon Hwa Yu Ra’yla birlikte gelmişti; ama Mira’yı görür görmez kız arkadaşının elini bırakıp neşeyle ufaklığı kucağına aldı, onu omzuna oturttu. Aynı anda Hyung Kan da heyecanlı heyecanlı peşlerindeki paparazzileri atlatma maceralarını anlatıyordu:

“Alışveriş merkezinden çıktığımız anda çevremizi muhabirler sardı. Baktık ki kaçamayacağız, biz de oradaki tuvaletlerden birine daldık! Korumalar paparazzileri gönderene kadar yarım saat o daracık tuvalette bekledik yahu!”

Bu sırada Jin Beom Ayça’ya yaklaşıp: “Noona, hediyeyi dışarıda bıraktık, kapıdan sığmayacaktı… Ön bahçede durmasının bir mahzuru olmaz, di mi?” demişti. Ayça şaşkınca baktı genç adama: “Ee… Tabii  de… Kapıdan sığmadı derken??”

“Kendin görürsün,” diye sırıtıp dışarıyı işaret etti Jin Beom. Ayça merakla dışarı çıktığında gözlerine inanamadı: Dışarıda, nerdeyse gerçek ev büyüklüğünde kocaman bir plastik ev tüm bahçeyi doldurmuştu!

 

“Jin Beom, bu ne??”

“Geçenlerde birlikte lunaparka gittiğimizde Mira bu evlerden görüp çok sevmişti; biz de biraz daha büyüyünce ona bir tane alacağımıza söz vermiştik,” diye gayet doğal bir şeymiş gibi açıkladı Jin Beom. Ayça inanmazlıkla içini çekti: Bu koca şeyi nereye sığdıracaklardı yahu? Ayrıca Mira’nın her istediğini hemencecik yapmaya devam eden bu ajusshiler yüzünden minik kızın şımarmadan büyümesi mucize olacak gibi görünüyordu!

Kang Min Hyuk – Star

O sırada çalınan kapının ardından görünen yüz, Ayça’nın sevinçle çığlık atmasına sebep oldu:

“Sena! Ah canım, hoşgeldin! Gelebildiğine çok sevindim!”

“Mira’nın doğumgününü kaçırır mıyım hiç??” dedi içeri giren yeşil gözlü, güleç yüzlü genç kız. Ayça’ya sevgiyle sarıldı: “Merhaba ablacığım! Görüşmeyeli nasılsın?”

“Valla ben hep bildiğin gibiyim, asıl haberler sende,” dedi Ayça ve muzipçe genç kıza göz kırptı: “Yakışıklı sevgilin ne âlemde bakalım? Okul da bitiyor, yakınlarda nişan-mişan bir şeyler yok mu?”

Sena birden kıpkırmızı oldu, gülerek Ayça’nın koluna şakacıktan vurdu: “Aman abla! Sen de… Daha öyle şeyler için çok erken…”

Ayça muzipçe güldü: Dört sene önce tesadüfen tanıştığı küçük arkadaşı Sena da kendi yolundan ilerliyordu: Şimdilik bunun için erken diye diretse de, onun da ailesine Koreli bir damat getireceği kesin gibiydi!

“Aa, Sena mı gelmiş?” dedi o sırada içeriden çıkan Hae In. Sena gülerek ona da sarıldı: “Merhaba Unni! Özlemişim görüşmeyeli! Ooo, bebeğin gelmesine de az kalmış!”

“Evet ya, minik prensesimiz büyüdüğü için artık oyalanacak bir başka oyuncak bebek yapma sırası Han Seul’le ikimize gelmişti,” diye güldü Hae In. Ayça ise şakacıktan: “Mira büyümüşken birkaç sene kafamızı dinleseydik keşke! Şimdi en baştan bebek ağlamaları ve uykusuz geceler bizleri bekliyor!” diye sırıttı. Hae In’se gülerek onun kolunu sıktı: Mira’yı nasıl birlikte büyütmüşlerse, yeni gelen bebeciğin de üzerine titreyecek olan iki annesi olacağını ve Ayça’nın bu hem zorlu hem de güzel günlerde onu asla yalnız bırakmayacağını biliyordu…

O sırada Sena’nın sesini duyan Mira içeriden rüzgar gibi koşarak gelip genç kızın kollarına atılmıştı bile: “Sena ablaaaa!”

“Ah canım, benim şirin kuzum burda mıymış??” dedi Sena Türkçe olarak ve küçük kızı öpücüklere boğmaya başladı. Mira ise “yaa yapmaaa!” diye çığlıklar atıyor, ama bir yandan da keyifle gülüyordu. Ayça Sena’ya minnetle gülümsedi: Küçük kızı Sena ablasına o kadar hayrandı ki, Korece’den önce Türkçe öğrenmesinde Sena’nın büyük payı vardı!

Aynı anda Moon Jee de kapıya gelmiş, Sena’yı görünce sevimlice:

“Aa, Sena mı geldi? Hoşgeldin ufaklık,” deyip genç kızı yanaklarından öpmüştü. “Eee, Dreamers’la ortak konserimizin ne zaman olacağına karar verdiniz mi bakalım?”

“Ay dur kızcağız içeri yeni girdi,” diye hemen müdahale etti Ayça, “Konser organizasyonu ile ilgili konuşmalar biraz daha bekleyebilir canım!”

Sena ise Mira’yı kucağından indirirken hemen telaşla itiraz etti: “Ah önemli değil Ayça abla, Moon Jee oppa ve Mostly Harmless’ın bizim gibi tecrübesiz bir grubun konserine misafir olması bile büyük bir onur; o yüzden uygun zamanı konuşmak için ben her zaman hazırım.”

“İyi o halde, gel bakalım bizimkilerle konuşup uygun bir tarih bulalım,” dedi Moon Jee ve Sena’nın omzuna elini attı, ikili Mostly Harmless’ın geri kalanının yanına doğru yürümeye başladılar. Mira da hemen ufak adımlarla peşlerinden koşturdu: Sena ablası buradayken minik kızın gözü başka kimseleri görmüyordu!

Biraz sonra Ha Dong Sae; Su Hyun; Woo Wan, karısı Mae Ri ve küçük kızları, yine Han Seul’ün eski arkadaşlarından Jung Wyung’un dul karısı Yoon Ji, ve en son Ayça ve Hae In’in eski hastaları Ma Ju, Ömer ve aileleri de gelince parti konukları tamamlanmış oldu. Hae In Ayça’ya yaklaştı:

“İstersen artık pastayı kesme faslına geçebiliriz tatlım…” Ayça yan gözle Ma Ju ve Sena ablalarının arasında suratında mutlu bir ifadeyle bir o tarafa bir bu tarafa koşturan kızına baktı:

“İyi olur, bizimki şimdi koşturuyor ama birazdan pili biter,” dedi gülerek.

Böylece mutfağa gidip Mischa’nın hazırladığı dev doğumgünü pastasıyla bahçeye döndüler. Onların pastayla bahçeye girişlerini gören Moon Jee hemen masanın başına seğirtti; masadaki kadehlerden birine kaşıkla hafifçe vurdu:

“Sevgili misafirler, biraz beni dinler misiniz?”

Tüm bakışlar ona döndü. Bu sırada Se Ri, Mira’yı kucaklayıp onun yanına getirmişti. Moon Jee küçük kızını kucağına aldı, boşta kalan elini yanıbaşında duran karısının beline koydu ve neşeyle:

“Öncelikle hoşgeldiniz,” diye selamladı herkesi, “Mira’nın üçüncü doğumgününde bizi yalnız bırakmayıp kutlamamıza katıldığınız için hepinize teşekkür ederiz!”

Davetliler onu neşeyle alkışladılar; Hyung Kan bağırdı: “Gelmeseydik burnumuzdan getirirdin Hyung!” Millet gülmeye başlarken Moon Jee şakacıktan kızmış bir şekilde masadaki çatallardan birini aldı ve ona doğru salladı: “Ha şunu bileydin!” Sonra da neşeyle sözünü tamamladı: “Şimdi Mira’nın doğumgünü pastasını keserken size şöyle demek istiyorum: Yumulun millet!”

Herkes bir defa daha gülmeye başlarken Moon Jee karısına dönüp muzipçe göz kırptı. Ayça hafifçe onun kafasına vurdu ve kulağına eğilip sessizce fısıldadı: “Zevzek!”

“Sağol hayatım, ben de seni seviyorum,” diye sırıttı Moon Jee ve onun yanağından öpüverdi. Sonra da kucağındaki Mira’ya döndü: “Hadi bakalım tatlım, üç deyince mumlara kocaman üflüyorsun, tamam mı? Bir, ikiiii, üç!”

Mira onun sözünü ikiletmeden tüm gücüyle mumlara üflediği anda herkes alkışlayıp “iyi ki doğdun Miraaa!” şarkısını söylemeye başlamıştı bile. Böylece pasta kesildi ve yemek yeme faslına geçildi.

Biraz sonra Ayça yüzünde hayattan memnun bir gülümsemeyle bahçedeki her bir konuk grubunu dolaşıp bir istekleri olup olmadığını sorarken, onu uzaktan izleyen Moon Jee sevgiyle gülümsedi: Güzel karısı beyaz kıyafetiyle zarif bir kelebek gibiydi. Ve aradan geçen dört buçuk yıl boyunca bu güzel ve tatlı kadına olan sevgisi bir gram bile azalmamıştı…

Moon Jee ilk günlerde büyük sıkıntılar çekeceklerini düşünmüştü, ama neyse ki yanılıyordu: Her şey tereyağından kıl çeker gibi hallolmuştu: Konserde olanların istemsizce de olsa büyük bir promosyon malzemesine dönüşmesi ve grubun hayranlarının büyük çoğunluğunun oppa’larının büyük aşkını desteklemesi üzerine büyük patron stratejik davranmış ve Moon Jee’nin sözleşmesindeki iki senelik sevgili edinme yasağını fesh etmişti. Moon Jee de derhal soluğu Ayça’nın yanında almış, genç kıza evlenme teklif etmişti! Medyatik malzeme olmamak için Kore’de ufak bir nikahla yetindiler; ama o yaz Türkiye’de yaptıkları düğün muhteşem oldu. Kore kadar Türkiye’deki magazin basını da Kore’nin ünlü müzisyenlerinden biriyle evlenen bir Türk kızının haberini atlamamıştı. Hatta Ayça ve Moon Jee Kore’nin Prens William’ı ve Prenses Kate’i diye anılır olmuşlardı ki, Moon Jee’nin gün geçtikçe artan popülaritesi düşünülürse bu benzetme yalan değildi!

Yaklaşık bir sene sonra mutlulukları Mira’nın doğumuyla taçlanmıştı. Üstelik Mira, hem Ayça hem de Moon Jee için çok önemli bir günde dünyaya açmıştı gözlerini…

Moon Jee bu güzel tesadüfü düşünüp gülümserken bir el omzuna dokundu: Genç adam arkasını dönünce kendisine neşeyle göz kırpan ağabeyini gördü.

“N’aber koçum? Ne var ne yok?”

“İyidir, asıl haberler sende,” dedi Moon Jee ve merakla ekledi: “Ha Dong Sae-sshi’nin emekli olacağını duydum, doğru mu?”

“Evet, öyle görünüyor,” dedi Han Seul az ileride Yoon Ji ile sohbet eden müdürüne bakarak. Moon Jee heyecanla:

“Vayy, o zaman yakın gelecekteki koruma birimi başkanıyla sohbet ediyor olduğumu söyleyebilir miyim??” diye atılınca da neşeyle güldü: “Eh… Sanırım söyleyebilirsin…”

“Bu harika bir haber! Tebrik ederim Hyung!” diye bağırdı Moon Jee ve elindeki bira şişesini ağabeyinin elindeki kadehe vurdu: “Bu terfiyi Gab Soo ve çetesini çökerttiğin günden beri hak ediyordun zaten!”

“Abartma oğlum, o kadar da değil…” diye mırıldandı Han Seul ama memnuniyeti parıldayan gözlerinden okunur haldeydi. Gerçekten de Han Seul son dört senede parlak başarılar kazanmıştı: Gab Soo’nun uyuşturucu çetesinin çökertilmesiyle başlayan büyük çaplı bir operasyona gönüllü olarak dahil olmuş; eski mahallesi başta olmak üzere Seul’ün varoşlarında yuvalanan pek çok uyuşturucu çetesini söküp atmakta polise büyük katkıları dokunmuştu. Hatta başbakan tarafından özel onur ödülüyle ödüllendirilmişti. Şimdi Dong Sae’nin emekli olmasından sonra koruma biriminin müdürü olacak olması herkesin beklediği, hak edilmiş bir terfiydi. Zaten Han Seul’ü tüm başbakanlıkta tanımayan ve sevmeyen yoktu: San Young’un başbakanlıktan ayrılıp özel bir şirketin üst düzey yöneticisi olarak Tayland’a gidişinden sonra başbakanlık memurları arasında bu terfiyi mutlulukla karşılamayacak tek bir kişi bile kalmamış gibi görünüyordu!

İki kardeş iş konusunda neşeli bir muhabbete başlarken Seung Mi, hemen yanından geçmekte olan Ayça’nın kolunu tuttu: Genç kadın deminden beri Mischa ve Sena ile ateşli bir tartışmaya dalmıştı:

“Ayça, baksana yav. Mischa “Mira” isminin Rusça, Sena ise Türkçe olduğunu iddia ediyor! Ama siz Mira’yı Korece “Mi Ra”dan esinlenip koydunuz, öyle değil mi?”

Ayça merakla ondan cevap bekleyen üç arkadaşına birden baktı ve gülerek başını salladı:

“Mischa haklı: Mira, Rusça “barış” anlamına geliyor!”

Seung Mi ve Sena hayretle “nasıl yaaa??” diye itiraz ederken Ayça gülmeye başladı: “Ama sen de haklısın Seung Mi: Korece’de de Mi Ra ismi var, evet aynen öyle!”

Sonra, gözlerinde afacan pırıltılarla bir ellerini Sena’nın omuzlarına koydu, bir Seung Mi’ye bir de Mischa’ya baktı:

“Fakat bizim ufaklığa bu ismi koymaktaki asıl esin kaynağımızı soruyorsanız, Mira’nın Türkçe anlamıdır hanımlar: Çünkü Mira Türkçe’de “geceleri yunuslara rehberlik eden yıldız” anlamına gelir!”

Sena yarı şaka yarı ciddi: “Biliyordum! Biliyordum!” diye bağırmaya başlarken Mischa hayranlık dolu bir: “Oooo!” sesi çıkarmış, Seung Mi ise bir kahkaha atmıştı: “O zaman çok iyi bir isim seçimi olmuş derim: İki ay parçasının çocukları da ancak bir yıldız olabilirdi!”

Ayça, Mischa ve Sena gülmeye başladılar: Seung Mi tam da taşı gediğine koymuştu! Aynı anda konuşmaları dinleyen Mae Ri başını uzattı ve:

“Mira aynı zamanda mitolojik bir tanrıçadır ve kahkahalar atarak yaramazlık yapmasıyla ünlüdür!” diye lafa karıştı. Mischa sırıttı:

“Yaramaz, ha? İşte bu tam da bizim Mira’mızı tanımlıyor!”

“Özür dilerim, konuşmalarınıza ben de kulak misafiri oldum,” dedi Zehra, Ömer’in annesi diğer köşeden. “Mira aynı zamanda Arapça’dır, bunu biliyor muydunuz?”

Diğerleri şaşkınca ona dönüp: “Yoo?” dediklerinde Zehra neşeyle güldü: “İtiraz eden, asi, anlamına gelir!”

Bunun üzerine hepsi birden gülmeye başlarken Ayça abartılı bir biçimde içini çekti: “Bizim kızın aksiliklerinin sebebi şimdi anlaşıldı!”

Ve az ileride Yoo Hee ve Ömer’in peşinde dili dışarıda koşturup duran kızına sevgiyle bakıp gülümsedi: Her dilde başka başka anlamları olan güzel isimli minik kızı… Ayrıca Ayça bilmese de Mira, Karatay Türkçe’sinde “prenses” demekti ki, doğruydu: Bu şeker mi şeker yaratık Ayça ve Moon Jee’nin gerçekten de minik prensesleriydi…

Lee So Eun  – One Summer Night

Akşam olup yıldızlar belirmeye başladığı zaman davetliler yavaş yavaş partiden ayrılmaya başladılar. Mischa partiden ayrılırken Beh Zhao’nun da apar topar ceketini alıp uzaklaşmakta olan genç kadına yetişmesi ve ikisinin birlikte yürümeye başlamaları hınzır Ayça’nın gözünden kaçmamıştı: Genç kadın kendi kendine sırıtmış, bu çöpçatanlık işini başarıyla sonuçlandırdığına emin olmuştu! Sena’nın çıkması ise Mostly Harmless üyelerinin ayrılmasına rastlamıştı; Hyung Kan Sena’yı evine kadar bırakmakta ısrarcı olmuştu. Ayça bir ara Moon Jee’ye, “o kızın erkek arkadaşı var, seninkine söyle de kıza sulanmasın!” demeyi aklının bir köşesine not etti… En son Mira’yı uyutan Se Ri de evden ayrılmış, Hae In, Han Seul, Moon Jee ve Ayça baş başa kalmışlardı. Çekirdek dörtlü bir süre daha verandada oturup tatlı sohbetlerine devam ettiler. Fakat biraz sonra Han Seul, Hae In’in yanaklarının pembe pembe olmuş olduğunu görüp şefkatle gülümsedi ve onun omzuna dokundu:

“Aşkım sen yorulmuş gibi görünüyorsun… İstersen evimize geçelim, ne dersin?”

Hae In önce itiraz edecek gibi oldu; bu tatlı sohbeti bırakıp gitmek istemiyordu. Ama sonra gülümseyerek boyun eğdi: Günler torbaya girmemişti ya… Daha uzun uzun yıllar boyunca dördü bu verandada bir araya gelecek, neşe dolu kahkahalar arasında keyifli sohbetler edeceklerdi…

“Tamam canım, geçelim,” deyip Ayça ve Moon Jee’ye döndü, özür diler gibi gülümsedi: “Ortalığı toplamakta size yardım etmek istiyordum ama çok yorulmuşum… Kusura bakmayın, olur mu?”

“Ne kusuru şekerim, bütün gün koşturdun zaten… Her şey için çok teşekkür ederim!” dedi Ayça ve sevgiyle arkadaşının omzunu sıktı. Bu sırada Han Seul ayağa kalkmış, Hae In’in de kalkmasına yardım etmişti. Moon Jee’nin omzuna vurup: “Hadi eyvallah!” dedikten sonra Ayça’ya döndü: “Yarın sabah uyandığı zaman minik meleğimi benim için öpersin annesi… Hadi iyi akşamlar!”

“İyi akşamlar,” dedi Ayça ona, sonra Hae In’e dönüp: “Yarın klinikte görüşürüz!” diyerek öptü arkadaşını. Moon Jee de: “Yarın akşam isterseniz barbekü yapalım…” diye teklif etmişti, “Dolapta bir sürü et var…”

“Sen etleri mangala atınca bir telefon çakarsın, iki dakika içinde sizde oluruz…” dedi Han Seul. Moon Jee sırıttı: Abisinin evlendikten sonra kendi evini kapatıp Hae In’le Ayça’nın eski evine taşınması bu bakımdan çok isabetli olmuştu: Artık iki aile, birbirlerinin evinden gelen güzel yemek kokularını duyar duymaz çatkapı akşam yemeğine damlayabiliyorlardı! Moon Jee: “Hepimizin Hae In’in evinin önünde karşılaştığı ilk gün dediğim şey doğru çıktı,” diye düşündü, “gerçekten de kocaman, mutlu bir aile olduk…”

Böylece Han Seul ve Hae In’i uğurladılar. Genç çift el ele kendi evlerine doğru yürüyerek uzaklaşırken Ayça ve Moon Jee bir süre daha kapıda durup onları izlediler.

Jason Mraz – Lucky

Moon Jee kapıyı kapatırken gözleri muzipçe parlıyordu:

“Oh bee, bir an hiç gitmeyecekler sandım!” Ayça gülmeye başladı: “Çok ayıp Moon Jee!”

“Nesi ayıpmış, sevgili karıcığımla bu özel günde baş başa kalmak istiyorum, alla alla…” diye dudak büktü Moon Jee. Sonra birdenbire, genç kadını hop diye kucaklayıverdi! Ayça ufak bir çığlık kopardı, sonra gülmeye başladı: “Dur, ne yapıyorsun? Belini inciteceksin!”

“Bir şey olmaaaaz, alışığım ben!” diye bağırdı Moon Jee ve onu verandaya kadar kucağında taşıdı. Sonra, koşturarak mutfağa gitti, aradan bir dakika bile geçmeden elinde birer kadeh şarapla döndü. Kadehlerden birini verandada oturmuş, ayaklarını bahçeye sallandırmış olan Ayça’ya uzattı. Kendi kadehini onunkine vururken muzipçe güldü:

“Biraz da baş başa kutlama yapalım, di mi ama?”

Ayça da gülerek kendi kadehini onunkine dokundurdu ve kadehi dudaklarına götürdü. Sonra gözlerini evlerinin güzelim bahçesine dikti: Az önceki partinin süsleri hâlâ duran, biricik gizli bahçelerine…

Tekrar başını çevirip yanıbaşındaki kocasına baktığında genç adamı hayran gözlerle kendisini izlerken buldu. Moon Jee ona sevgiyle gülümsedi ve elini uzatıp onun yüzüne düşen bir saç buklesini kulağının arkasına attı. Ayça onun elini yüzünde hissedince bir an hafifçe titredi: Bunca yıldan sonra bile bu yakışıklı adamın dokunuşları onu heyecanlandırmaya yetiyordu.

“Tam üç yıl önce beni dünyanın en güzel bebeğinin babası yaptığın için teşekkür ederim…” diye fısıldadı Moon Jee. Genç adamın siyah gözlerinde aşk ve minnet dolu pırıltılar yanıp sönüyordu. Ayça ona yüreğindeki tüm sevgiyle baktı. Kendi elini uzatıp yavaşça karşısındaki genç adamın yüzüne dokundu, onun yanağını hafifçe okşadı:

“Asıl ben teşekkür ederim…” diye mırıldandı. “Tam üç yıl önce, beni dünyanın en güzel bebeğinin annesi yaptığın için…” Sonra hafifçe gülümsedi ve ekledi: “Ve tam beş yıl önce, beni o köprüde bulduğun için…”

Moon Jee neşeyle güldü: Ayça da unutmamıştı. Zaten böyle bir şeyi unutması mümkün değildi ki: Kaderin güzel bir cilvesiyle sevgili kızlarının doğumgünü kendi tanışma yıldönümleri ile aynı güne denk gelmişti! Önceden olsa bu tesadüfe hayret ederdi Moon Jee; ama artık Ayça’yla birlikte yaşadığı hiçbir şeye şaşırmıyordu: Eh, ne de olsa bütün hayatlarının özeti ikisini birleştiren oyunbaz bir kaderden ibaret değil miydi?

“Gökte ay vardı, hilaldi / Seni bana o getirdi

Artık bırakamam seni / Bizi birleştiren kaderdi…”

Kendi yazdığı şarkı sözleri aklına gelince keyifle gülümsedi. Sonra elini cebine attı ve bir kutu çıkardı: Mavi bir mücevher kutusu.

Ayça ona şaşkınlıkla baktı: “Bu da nesi?”

“Güzel karıma bana verdiği bütün güzellikler için ufak bir teşekkür hediyesi,” diye gülümsedi Moon Jee. “Ee, açmayacak mısın?”

Ayça yarı şaşkın, yarı mutlu, elini uzattı ve kutuyu açtı. Açar açmaz da hayretle nefesini tuttu: Pırıl pırıl pırlanta bir kolye loş ışıkta bile göz alacak kadar parlıyordu.

“Sevgilim, ne gerek vardı?” dedi duygulanmış bir şekilde. “Çok, çok teşekkür ederim!”

“Beğendin mi?”

“Beğenmek ne kelime; bu müthiş bir şey!” Ayça’nın heyecandan sesi titriyordu. Moon Jee hediyesinin beğenildiğine memnun, sevinçle uzandı, genç kadının boynuna kolyeyi taktı:

“Güle güle kullan ay parçası…” Ayça onun klipsi taktığını fark edince saçlarını topladığı ellerini bıraktı ve ışıl ışıl gözlerle ona döndü. Moon Jee’yle göz göze gelince sevgiyle gülümsedi. Genç adam da sevgi dolu gözlerle ona bakıyordu.

“Çok yakıştı… Bir “Türk” atasözünün de dediği gibi, “güzele ne yakışmaz” zaten, di mi?”

Ayça kıkırdadı: Moon Jee’ye birinci evlilik yıldönümlerinde hediye ettiği “Türk deyim ve atasözleri sözlüğü” gerçekten de işe yaramışa benziyordu! Sonra kocasını kendine doğru çekip sevgiyle dudaklarından öptü. Moon Jee de onu tutkuyla öptükten sonra gözleri kapalı bir biçimde, yavaşça fısıldadı:

“Ayça…”

Ayça gözlerini açıp merakla ona bakınca, Moon Jee’nin muzipçe gülümsediğini gördü:

“Ne dersin, bu günü üçüncü bir olayın daha yıldönümü yapalım mı?”

Ayça merakla: “Neyin?” diye sorunca da birden genç kadını kucaklayıverdi: “İkinci bebeğimizi yaptığımız günün!”

Ayça ufak bir çığlık kopardı: “Moon Jee! Bir dakika, dur, daha ortalığı bile toplamadık!” Ama Moon Jee çoktan ayağa kalkmış, Ayça hâlâ kucağındayken içeri doğru koşmaya başlamıştı bile: “Boşver, yarın sabah toplarız! İstikamet yatak odası! Hücuuuum!”

Genç çiftin kahkaha dolu sesleri uzaklaşırken, gökyüzünde, karşıdaki evlerin çatısının üzerinde ince bir hilâl belirdi…

-SON-

Notlar:

1. Sena, sevgili Hayal’in “The Melody in Dreams” hikâyesinin kahramanı olup bize misafir geldi. 🙂 Sena’nın 4 yıl sonraki halini konuk etmeme izin verdiği için Hayalciğim’e bir kez daha teşekkür ediyorum.

2. Mira isminin anlamları hakkındaki bilgi ekşi sözlükten alınmıştır; doğruluğunu başka yerde araştırmadım, haberiniz olsun 😉

2. Hikâyemiz biterken bunca zamandır yorumlarını eksik etmeyen (yorum sayısı sırasına göre) hayalmiyim, winpohu, sermin, mydestiny, makinosev ve harmony başta olmak üzere bütün çingularıma teşekkürü bir borç bilirim. Sizin yorumlarınız sayesinde çok eğlendim, çok mutlu oldum, çok teşekkür ederim, ellerinize sağlık sevgili arkadaşlar ^^ Günün birinde başka hikâyelerde görüşmek üzere!  😉

Reklamlar

17. Bölüm

“Bir gün, üç sonbahar…”

Çin atasözü (“Birini o kadar çok özlemek ki bir günün 3 yıl gibi gelmesi” anlamında…)

Ayça duyduklarına inanamıyordu. San Young: “Benimle evlenmeni istiyorum,” demişti. Genç kız alaycı bir tavırla güldü:

“Aklından zorun mu var senin? Bu ne biçim bir şartmış böyle??”

Sonra arkasını dönüp yürümeye hazırlandı. Ama San Young’un pes etmeye niyeti yoktu, hemen gelip kızın kolunu tuttu:

“Bekle! Daha bitirmedim! Benle evlen… sadece bir süre evli kalalım, sonra hâlâ istiyorsan boşanırız!”

Ayça durakladı. Şaşkınca dönüp genç adama baktı. San Young’sa çabuk çabuk açıklamaya girişmişti:

“Benim de evde sorunlarım var: Babam Jae Hwa’yla nişanımız bozulduğu için aşırı derecede öfkeli! Üstelik şimdi beni bir başka zengin şirket sahibinin kızıyla evlenmeye zorluyor! Onlara senden bahsettim, senle evlenmek istediğimi söyledim; ama senin varlığına bile inanmadılar: Madem gerçekten bir kız arkadaşın var, iki aydır neden getirip tanıştırmadın diye başımın etini yiyorlar ve kahretsin ki haklılar! O yüzden lütfen sen de bana yardım et Ayça…”

Genç kız karşısındaki adamı sözünü kesmeden dinlemişti. Ama sözleri bitince kaşlarını çattı:

“Saçma sapan konuşma San Young… Evlilikten bahsediyoruz; çocuk oyuncağı mı bu iş?! Kusura bakma ama imkânı yok…”

Böyle deyip gerisin geri döndü, yürümeye başladı. San Young arkasından koşturdu:

“Ayça, bekle! Gitme! Bir daha düşün!”

Ayça onu dinlemeyip yürümeye devam ederken genç adam durdu, son kozunu oynadı:

“Peki neden Han Seul’e gitmeyip bana geldin?? Han Seul’le aranız iyi olsaydı böyle yapmazdın! Ondan ayrıldın, öyle değil mi Ayça?”

Ayça bir an durdu, sonra arkasını dönmeden cevapladı: “Bu seni ilgilendirmez!” Genç kız tekrar yürümeye başlamıştı ki, San Young:

“Ama neden bana geldin ha?? Söyle Ayça!” diye feryat etti. “Bunu babanın sağlığı için yapmadın mı?? Bu yüzden biraz daha fedakarlık yapamaz mısın?? Hem Han Seul’den ayrıldıysan seni bağlayan başka ne var ki?”

Ayça’nın adımları tereddütle yavaşladı. San Young doğru noktayı bulduğunu fark etmişti. Sevinerek genç kızın yanına koşturdu, onun yüzüne baktı. Ayça’ysa bir anlık şaşkınlıktan sonra yeniden kaşlarını çatmıştı:

“Yine de evlilik… Bu çok ciddi bir şey!” diye tekrarladı. “Böyle bir oyuna ne olursa olsun girişemem San Young!”

“Tamam o halde, bak şöyle yapalım,” dedi San Young çabuk çabuk, “Seni bu akşam ailemle tanışmaya götüreyim. Yarın sabah da sizinkilerin karşısına çıkalım, nişanlanmış ve evlenmeye karar vermiş gibi davranalım… Ama evlilik hazırlıkları sırasında kavga edip nişanı atmış gibi yaparız! Buna ne dersin?”

Ayça başını kaldırıp düşünceli bir biçimde karşısındaki genç adamın yüzüne baktı. San Young söylediklerinde çok ciddi görünüyordu. Genç kızın gözlerinin içine hevesle bakıp:

“Ne dersin Ayça?” diye tekrarladı. “Benle evlenmek zorunda değilsin, tamam! Ama hiç değilse bizimkileri oyalamam için biraz yardım et bana… Böylece sizinkilere de olanları alıştıra alıştıra söyleriz… Win-win durumu yani, ikimiz de kazançlı çıkarız! Ne dersin ha?”

Ayça düşünüyordu. San Young’un söyledikleri mantıksız değildi. En sonunda ağır ağır:

“Pekala…” diye mırıldandı. “Ama bu oyunu uzun süre sürdüremem… Annemle babamı yavaş yavaş duruma hazırladıktan sonra gerçekleri anlatacağım…”

San Young’un gözleri ışıldadı! Heyecanla Ayça’nın kolunu sıktı:

“Tamam! Tamam, sen nasıl istersen öyle olsun… O halde… Şimdi bizimkilerle tanışmaya geliyorsun, değil mi?”

Ayça bir an durakladı, sonra yavaşça başını salladı. San Young’un yüzüne kocaman bir gülümseme gelip yerleşirken Ayça bu oyuna razı olmakla büyük bir saçmalık yapıp yapmadığını düşünerek sıkıntıyla yürümeye başladı.

X-Japan: Without you

Moon Jee verandada tek başına oturmuş içki içiyordu. Işıkları yakmamıştı, buğulu gözlerini yukarıdaki ayın loş ışığına dikmiş, birbiri ardına yuvarlıyordu sojuları. Bir yandan da gözlerinden sicim gibi yaşlar iniyordu.

Birden kapı yumruklanmaya başladı. Moon Jee aldırmadı.

Ama kapıdaki kişi ısrarcıydı. Bir yandan zile basıp bir yandan yumruklamaya devam etti. Moon Jee yine aldırmayacaktı ki, kapı zilinin melodisi arasında “Moon Jee-yah! Aç kapıyı Moon Jee!” diye bağıran ince bir ses işitti ve durakladı: Hae In!

Moon Jee bir an kaşlarını çatıp düşündü, sonra genç kızı endişelendirmeye gönlü el vermedi. Sallana sallana ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdü.

Kapı açılır açılmaz karşısında endişe ve meraktan soluk soluğa kalmış Hae In göründü. Genç kız bir an karşısındaki yüze baktı ve Moon Jee’nin boynuna sarıldı.

“Çok şükür! Kendine bir şey yaptığından korkmaya başlamıştım!”

“Saçmalama,” diye alaycı bir biçimde mırıldandı Moon Jee. Sonra arkasını döndü, yine yalpalayarak verandaya doğru yürüdü.

Hae In de onun peşinden geldi. Genç kız salonun ışığını yaktığı zaman verandanın kapısında bir öbek oluşturmuş boş bira ve soju şişelerini kaygıyla fark etti. Evin içi de buz gibi olmuştu. Ama ardına kadar açık veranda kapısının başında üzerinde incecik bir şort ve tişörtle oturan Moon Jee bu duruma hiç de aldırıyor gibi görünmüyordu.

Hae In geldi, onun yanına oturdu. Şefkatle:

“Üşüteceksin,” diye mırıldandı. “Hadi içeri geçelim… Ayrıca içmeyi de bırak; yeterince içmişsin zaten…”

Moon Jee alaycı bir biçimde gülümsedi. Rhett Butler’ın ünlü repliği “Açıkçası canım, hiç umrumda değil…” ile cevap vermek isterdi ama bunu bile yapmak istemiyordu canı. Omuz silkip elindeki birayı kafasına dikmekle yetindi.

Hae In’se “YA!” diye bağırdı öfkeyle ve onun elindeki bira şişesini sert bir hareketle çekip aldı. Sonra verandanın sürgülü kapılarını kapattı. Moon Jee homurdandı, ama kıza engel olmadı. Hatta Hae In içeri geçip kalın bir battaniye alıp geldiği ve onun omzuna örttüğü zaman da hafifçe “teşekkürler…” diye mırıldandı. Hae In’se tam karşısına diz çökmüştü, genç adamın omuzlarını tutup gözlerinin içine baktı:

“Kendini toparlamalısın… Ayça senin iyiliğin için gitti… Bunu biliyorsun, değil mi?”

Moon Jee hafifçe güldü. Neşenin zerresi olmayan, acıklı ve öfkeli bir gülüştü bu. “İyiliğim içinmiş…” Sonra, gözleri doldu. Karşısındaki kıza hüzünle baktı:

“Beni dinlemedi bile… Öylece basıp gidiverdi…”

Sonra birden, içindeki öfke baskın geldi. Sanki suçlu Hae In’miş gibi genç kızın kollarına yapıştı, onu sert bir biçimde sarsarken:

“Neden beni dinlemedi, neden ha??” diye bağırdı! “Ben her şeyi halledecektim! Her şeyi! Neden bana güvenmedi, neden, neden?! Allah kahretsin!”

Genç adam birden ayağa fırladı. Delirmiş gibi elleriyle kafasına bastırmış, olduğu yerde bir ileri bir geri yürüyüp bağırıp çağırmaya başlamıştı: “NEDEN?! NEDEN?!!!”

Hae In bir süre hiç sesini çıkarmadan izledi onu. Ama sonra ağır ağır yerinde doğruldu, delirmiş gibi hareket eden Moon Jee’nin tam önüne geçti, onun omzundan tutup durdurdu, ve…

…genç adamın yüzüne sıkı bir şamar attı!

Moon Jee’nin gözleri hayretle açıldı! Genç adam yanağını tutarken inanmaz gözlerle baktı genç kıza. Ağzından: “Noona…” lafı döküldü.

Hae In’se, çelik gibi bakışlarla süzüyordu onu. Buz gibi bir sesle:

“Kendine gel!” dedi. Bağırmamıştı, ama öyle bir ses tonuyla konuşmuştu ki, Moon Jee etkilenerek durakladı. Hae In’se devam ediyordu:

“Ayça senin ağabeyinle barışman için, müzik kariyerin için, içi kan ağlayarak gitti! Bunun onun için kolay mı olduğunu sanıyorsun ha?? Hiç mi kafan basmıyor senin??”

Moon Jee ne diyeceğini bilemez gibi duraklamıştı. Kekeleyerek: “Ama… benle konuşsaydı…” diyecek oldu. Hae In sertçe sözünü kesti onun:

“Bunun artık bir önemi yok! Gitti işte, ülkesine döndü! Hem sana ne dedi, bu sonsuza kadar sürecek bir veda değil, öyle değil mi?? Bir gün geri gelecek, öyle değil mi ha? O zaman sen de kes sesini ve işine odaklan! Kızın yaptığı fedakarlığı boşa çıkarma!”

Moon Jee ne diyeceğini bilemez gibi bakıyordu karşısındaki kıza. Hae In’se kararlı gözlerini ondan ayırmamıştı. Emreder gibi bir ses tonuyla:

“Şimdi banyoya geçiyor ve yüzünü gözünü güzelce yıkıyorsun! Sonra da doğruca yatağa! Ayrıca bundan böyle bu kadar içmeyeceksin, anlaşıldı mı??”

Moon Jee yine bir an durakladı. Ama sonra, yavaşça başını salladı. Ve arkasını dönüp hafifçe yalpalayarak banyoya doğru yöneldi.

Hae In’inse yüzünde ilk defa hafif bir gülümseme belirdi: Biraz zor olacaktı, ama Moon Jee kendini toparlayacaktı. Toparlamak zorundaydı. Hae In de bu süreçte ona yardım edecek, genç adamın kendini bırakmasına izin vermeyecekti. Ayça bunu kendisinden, en yakın dostundan rica etmişti. Ve Hae In’in dostunun güvenini boşa çıkarmaya niyeti yoktu…

Ertesi gün Ayça havaalanının gelen yolcu karşılama alanında beklerken kendini hiç olmadığı kadar tuhaf hissediyordu. Göz ucuyla hemen yanındaki adama baktı. San Young, yüzünde saklayamadığı bir neşeyle sırıtıyordu. Genç adam dünden beri böyleydi. Hatta kendi ailesiyle yenilen yemekte anne ve babasının Ayça’ya gözle görülür biçimde soğuk davranması bile San Young’un moralini bozamamıştı! Halbuki Ayça, yemek boyunca kendini iğrenç bir böcek gibi hissetmişti. Karşısındaki hırslı anne ve babanın kendisini ailelerine yamanmaya çalışan fırsatçı bir kız olarak gördüklerinden emindi! San Young’un babası onun başbakanlıktaki işinden sıradan bir mahalle kliniğinde çalışmak için ayrıldığını öğrenince iyice yüzünü ekşitmişti.

“Doğrusu yazık etmişsiniz… Başbakanın bu işi size şahsen teklif ettiğini söylüyorsunuz bir de! Bir mahalle kliniğinde doktorluk yapmak için bu fırsat tepilir miydi?”

“Fakat benim mesleğim bu. Doktorluk yaparak tercümanlık yaparken olduğumdan daha faydalı olabilirim. Üstelik bundan daha çok keyif ve doyum alıyorum,” diye cevaplamıştı Ayça. Ama San Young’un anne ve babasının ekşi suratlarına bakılırsa genç kıza hiç de hak veriyor gibi gözükmüyorlardı. Ayça içini çekip konuyu kapattı.

Şimdi de erkenden San Young’la buluşup havaalanına gelmişlerdi işte. Ayça az önce Katar uçağının indiğini okumuştu. Misafirleri birazdan kapıdan çıkarlardı…

Gerçekten de az sonra gelen yolcu kapısından çıkanlar arasında annesi, babası ve ablası Aylin gözüktü. Ayça tüm sıkıntısına rağmen yüreğinde kocaman bir mutluluk hissetti: Onları ne kadar da özlemişti!

“Anne! Baba!”

Genç kız rüzgar gibi koşup bu üç kişinin kollarına atıldı! Onlar da kendisini sevgiyle sarmışlardı.

“Ayça! Nasılsın yavrum??”

“Sen zayıfladın mı?” dedi annesi hemen. Ayça sırıttı: “Eh, azıcık… Ne de olsa Kore mutfağı kebapların yerini tutmuyor… İki kilo verdim…”

“Bana aynı gözüküyorsun,” diye dudak büktü ablası. Ayça sırıttı: Ablası her zaman ondan daha zayıf olduğunu iddia ederdi zaten!

Bu sırada babasının gözü arkada bekleyen genç adama takılmış ve yüzündeki gülümseme hemen kaybolmuştu. Somurtarak elini uzattı:

“San Young’du, değil mi?”

“Evet efendim!” dedi San Young heyecanla ve onun önünde eğildi: “Hoşgeldiniz!”

Sonra yaşlı adamın elini öpmeye davrandı ama babası hemen kaldırdı onu, elini sıkmakla yetindi. Ayça onun San Young’a karşı hâlâ epeyce soğuk olduğunu hemen sezmişti. Birden içinde hafif bir pişmanlık hissi duydu: Acaba San Young’u getirmeseydi, daha mı iyi olacaktı, ne? Fakat Ayça babasının sararmış yüzüne bakınca içi sızladı: Adamcağız gerçekten de on yaş yaşlanmış görünüyordu.

O sırada babası yeniden Ayça’ya dönmüş, gözleri sevgiyle ışıldamıştı:

“Biz oteli ayarladık yavrum… Hep birlikte oraya gidelim mi?”

“Olur tabii babacığım! Bu arada ben de evimden ayrıldım, sizle kalabilirim, öyle değil mi?”

San Young: “Ayça, istersen bizde de kalabilirsin, ne de olsa artık nişanlıyız,” diyecek oldu ama babası ters ters süzdü genç adamı: “Lüzum yok! Artık ailesi burda olduğuna göre Ayça yanımızda kalacak!”

Ayça çaktırmamaya çalışarak gülümsedi: Babası kendisini evlendirmeye gelmişti sözüm ona, ama buna pek de niyeti varmış gibi gözükmüyordu…

Genç kız anne ve babasının ortasına geçti, ikisinin de birer koluna girdi ve neşeyle: “Hadi o zaman, otele gidelim de dinlenin!” diye bağırdı. Ufak grup konuşa gülüşe ilerlemeye başladığı anda genç kızın içi sevgiyle dolmuştu…

Duncan Shiek – Half Life

Han Seul derin bir nefes alıp karşısındaki kapıya baktı. Az önce Moon Jee ve grubunun yaşadığı büyük malikaneye gitmiş, çocuklardan Moon Jee’nin bugün eski evinde olduğunu öğrenmişti. Şimdi bu eski evin kapısında duruyor ve cesaretini toplamaya çalışıyordu: Birazdan Moon Jee’yle uzun bir aradan sonra ilk kez yüz yüze gelecekti…

Genç adam dün gece uzun tereddütlerden sonra en sonunda Hae In’i aramayı başarmıştı. Genç kız uzun çalışlardan sonra açmıştı telefonu. “Alo?” Sesi ifadesizdi.

Han Seul bir an telefonu kapatmayı düşünmüş, sonra neyse ki korkusuna hakim olmayı başarmıştı. Yine de konuşmaya başladığında sesi titriyordu.

“Alo? Hae In sshi? Nasılsın?”

Karşısındaki kız cevap vermeden önce bir saniye kadar durakladı. Sonra, yine ifadesiz, ne sıcak ne de soğuk olan bir sesle: “İyiyim, sağol,” dedi, “Sen nasılsın?”

“Ben…” Han Seul bir an durdu, sonra birden makineli tüfek gibi konuşmaya başladı: “Hae In, bak, çok özür dilerim! Geçen gün cafede olanlardan dolayı senden çok özür dilerim! Öfkeme hakim olamadım, her şeyin acısını senden çıkardım! Oysa sen bu olayda en günahsız olansın… Lütfen, lütfen bağışla beni!”

Genç kız derin bir nefes verdi. Sonra usulca:

“Ben… bu konuya tekrar dönmek istemiyorum…” diye mırıldandı. “Hatta bir süre seninle görüşmesek iyi olur Han Seul-sshi… Çünkü gerçekten çok incindim ve çok yoruldum…”

Han Seul onu üzüntüyle dinliyordu. Genç adamın telefonu tutan parmakları sıkmaktan bembeyaz olmuştu. Hüzünle:

“Anladım…” dedi. “Çok haklısın, hem de çok haklısın! Her şey için binlerce özür dilerim!”

Sonra bir an durdu, kırık bir sesle ekledi: “Ama… senin dostluğunu kaybetmek benim için çok acı verici… Sen de bunu anla, ne olur…”

Hae In bir an durakladı. Genç adamın sesindeki hüzün yine içini acıtmıştı.

“Ben…” diye mırıldandı. Sonra kendini toparladı, biraz daha sıcak bir sesle: “Benim dostluğumu kaybetmiş değilsin,” dedi telefonun ucundaki adama. “Sadece… biraz zaman istiyorum senden… Benim de kendimi toparlayıp yüreğimdeki yaraları iyileştirebilmem lâzım… Lütfen bu konuda bana anlayış göster…”

Han Seul’ün gözleri doldu. Karşısındaki kız kendisini görebilecekmiş gibi başını salladı. Sonra:

“Anladım,” diye mırıldandı. “Peki… Senin istediğin gibi olsun… Sen… sen ne zaman istersen… O halde… senin aramanı bekleyeceğim…”

Genç adam telefonu kapatmaya hazırlanıyordu ki, birden Hae In: “Han Seul!” diye bağırdı.

Han Seul merakla telefonu yeniden kulağına götürdü: “E-efendim?”

Hae In’se tereddüt ediyordu. Bunu ona söylemeli miydi acaba? Sonra, içindeki tüm kırgınlığa rağmen bu yalnız adamı olan bitenden habersiz bırakmaya gönlü el vermedi. Hem zaten Ayça da onların barışmasını isterdi, bu yüzden gitmişti, öyle değil mi…

“Ayça gitti…” diye mırıldandı.

Han Seul’ün gözleri şaşkınlıkla açıldı: “Efendim?”

“Ayça gitti,” diye tekrarladı Hae In. “Ülkesine döndü. Zaten Moon Jee ile ikinizin arasına girdiği için kendini suçlayıp duruyordu. O yüzden… gitti işte…”

Han Seul derin bir nefes verdi. Tek kelimeyle şoke olmuştu.

“Demek öyle…” diye mırıldandı. Sonra bir an durakladı, fısıltı gibi çıkan bir sesle: “Peki ya… Moon Jee nasıl?” diye sordu.

“İlk başta çok üzüldü elbette…” dedi Hae In. “Ama şimdi iyi… Yani, en azından daha iyi… Toparlanıyor…”

Han Seul ne diyeceğini bilemez gibi bir an durdu. Sonra yavaşça:

“Bunu bana söylediğin için teşekkür ederim,” diye mırıldandı.

İkisi de telefonun iki ucunda karşılıklı sustular. Sonra Hae In yumuşak bir sesle:

“Moon Jee’yle barışmak için bu iyi bir fırsat olabilir,” diye mırıldandı. “Bu fırsatı boşa harcama, olur mu?”

Han Seul gözlerinin nemlendiğini hissetti. Genç kızın dostluğu kalbinde bir yere dokunmuştu. Ağlayacak gibi kısık çıkan bir sesle:

“Tamam,” diye fısıldadı. “Öyle yapacağım… Ben…” Durdu, derin bir nefes aldı ve devam etti: “Ben… şimdiye kadar yaptığın her şey için çok teşekkür ederim Hae In. Ve senden çok özür dilerim! Seni kırdığım için çok özür dilerim!”

Hae In’in gözleri birden yaşlarla doldu. Genç kız o anda bütün açıklığıyla anlamıştı: Ne hata işlerse işlesin, bu adamı her zaman affedecekti… Evet, duygularıyla çok savaşmış, hatta nerdeyse onları yendiğini sanmıştı ama Han Seul’ün ufacık birkaç kelimesi bile gününü güneş gibi aydınlatmaya ya da tamamen karanlığa boğmaya yetip de artıyordu işte… Yumuşak bir sesle:

“Tamam…” diye mırıldandı. “Hoşçakal Han Seul…”

Telefonu kapattığında gözlerinden birer damla gözyaşı süzülürken, yüzünde buruk bir gülümseme vardı…

Han Seul gerçekten de onun sözünü ikiletmemişti: Sabah olunca doğruca Moon Jee’nin grup arkadaşlarıyla birlikte yaşadığı malikâneye yollandı. Genç adamın arkadaşlarından Moon Jee’nin eşyalarının kalanını da alıp evi tamamen kapatmak için eski evine gittiğini öğrendi. Hyung Kan:

“Bundan sonra adresimiz burası olacak Hyung,” diye gülmüştü, “Biliyorsun tam beş gün sonra albümümüz piyasaya çıkıyor! Sonra da o program senin, bu imza günü benim, gezmeye başlayacağız! Moon Jee Hyung’u bir daha yalnız yakalayamayacaksın, ona göre!”

Han Seul çarpıkça gülümsemiş, karşısındaki genç adamın omzunu sıkmıştı:

“Biliyorum… Umarım her şey gönlünüzce olur! Hadi eyvallah, kaçtım ben!”

Genç çocuklara veda edip arabasına binerken yüzüne düşünceli bir ifade gelmişti: Moon Jee’nin kariyerinde çok önemli bir dönüm noktasına geldiğini anlıyordu. Acaba kardeşi o yüzden mi Ayça’nın gidişini bu kadar kolayca kabullenmişti? Daha bir hafta önce kendisini ofisinde ziyarete gelen delikanlının “Sen ne yaparsan yap, ben Ayça’dan vazgeçemem!” deyişini unutmamıştı Han Seul…

FMA OST – Bratja

Şimdi de Moon Jee’nin evinin kapısında dururken bunları düşünüyordu. Acaba kardeşini nasıl bir  durumda bulacaktı?

Derin bir nefes aldı ve kapıyı çalmak üzere elini uzattı. Ama tuhaf şey: Kapı zaten aralıktı. Han Seul biraz çekinerek kapıyı itti ve içeri girdi. Yavaş adımlarla yürümeye başladı.

Moon Jee salonda, bahçeye açılan kapının tam karşısında durmuş, bir kolinin içine evdeki ufak tefeği yerleştiriyordu. Birden, salonun girişinde bir hareket hissetti ve bakışlarını kaldırdı. Han Seul’le göz göze gelince şaşkınlıkla durakladı. Gözlerini ziyaretçisinden ayırmadan, yavaşça ayağa kalktı.

Han Seul de olduğu yerde durmuş, gözlerini kardeşine dikmişti. Bir süre, ikisi de hiçbir şey demeden birbirlerine baktılar.

En sonunda Han Seul:

“Merhaba…” diye mırıldandı. Hafif bir sıkıntıyla bakışlarını kaçırdı, yerdeki kolileri işaret etti: “Evi tamamen boşaltıyorsun demek…”

Moon Jee zoraki gülümsedi. Hafifçe başını salladı: “Evet… Haftaya albüm çıkıyor… Su Hyun malikâneye taşınmayı biraz daha geciktirirsem beni gruptan atmakla tehdit etti!”

Han Seul hafifçe güldü: “Bunu yapamayacaklarını hepimiz biliyoruz.” Moon Jee de sırıtıp başını salladı: “Eh, orası öyle aslında…”

Sonra, iki genç de sessizleştiler. Han Seul kardeşine kaçamak bir bakış attı. Genç adamın gözlerinin altındaki mor halkaları fark edince içi acıdı. Moon Jee gerçekten zor zamanlar geçiriyor olmalıydı…

En sonunda yumuşak bir sesle:

“Sen nasılsın bu arada?” diye sordu. “İyisin… değil mi?”

Moon Jee alaycı bir biçimde gülümsedi. Birden başını kaldırdı, gözlerini cesurca abisinin yüzüne dikti:

“Ayça’nın gittiğini öğrenmişsindir,” dedi. “Beni de o yüzden görmeye geldin, değil mi?”

Sonra sıkıntıyla bir nefes verdi, elini uzamış saçlarının arasından geçirdi. Tekrar abisine baktığında yüzünde acı bir gülümseme vardı:

“Gitti, doğru…” diye mırıldandı. “Ama hiçbir şey bitmiş değil, eğer merak ettiğin buysa… Ben sadece, şimdilik onun istediği gibi davranmaya karar verdim: Kariyerime odaklanıp elimden geleni yapmaya. Ama beni yanlış anlama Hyung: Ondan vazgeçmiş değilim. Hiçbir zaman da vazgeçmeyeceğim! Bunu… bunu yapamam…”

Son kelimeleri söylerken sesi kırılmıştı. Genç adam başını hafifçe öne eğdi. Ağabeyine karşı hâlâ büyük bir suçluluk ve vicdan azabı duyuyordu; ama ona yalan söyleyemezdi.

Han Seul burukça gülümsedi. Bunu tahmin ediyordu zaten…

Moon Jee ise onun yüzündeki acıyla karışık kabulleniş ifadesini görmemişti. Abisinin yüzüne bakmaya çekiniyordu. Onun yerine başını verandanın açık kapısından görünen bahçeye çevirdi. Güzeller güzeli bahçesi artık kış uykusuna yatmaya hazırlanıyordu…

“Biliyor musun, seni hiç kıskanmadım ben…” diye mırıldandı. “Sen benim güçlü, yakışıklı, başarılı ağabeyimdin. Ortaokuldayken bütün kız arkadaşlarım sana hastaydı! Sen güneş gibiydin Hyung! Ortama girdiği zaman parlayan adam… Bense, senin gölgende kalmaya mahkum ay…”

Han Seul burukça gülümsedi. Alaycı bir sesle:

“Buna inanmam,” dedi, “Sen benden daha akıllı, daha parlak oldun her zaman… Babam bile seni benden daha çok severdi, hatırlamıyor musun?”

Moon Jee birden heyecanla bağırdı:

“Onların erken ölümüne en çok bu yüzden üzülüyorum biliyor musun: Senin büyüyünce ne kadar mükemmel bir adam olduğunu göremediler diye! Ve ben, bu mükemmel adamın hep gölgesinde kalmaktan hiç şikayetçi değildim! Hem de hiç!”

Moon Jee soluk soluğa durdu. Han Seul şaşırmış, duygulanmıştı. Ne diyeceğini bilemez gibi baktı kardeşine. Moon Jee ise burukça gülümsüyordu:

“Ben ailenin muzip, şımarık çocuğu olmaktan çok memnunum,” dedi. “Senin korumacı tavrın sayesinde senelerdir bu kimlikle, istediğim gibi bir hayat yaşıyorum! Benden büyüyüp adam olmamı istemedin sen… Anne ve babam hayatta olsalardı bana karşı asla göstermeyecekleri bir hoşgörüyle büyüttün beni. Ve ben, sana minnettarım Hyung! Olmak istediğim insan olmama izin verdiğin için sana çok teşekkür ederim!”

Han Seul yutkundu. Fena halde duygulanmıştı. Moon Jee de öyle: Genç çocuğun gözleri yaşarmıştı. Ağabeyine bakıp sevgiyle gülümsedi:

“Ben de seni kırmamak, üzmemek için çok çabaladım,” dedi. “Bana bu kadar iyi davranmanın yanı sıra, benim kanımdın, canımdın sen! Seni üzmektense ölmeyi tercih ederdim! Yemin ederim!”

Son sözleri deli bir heyecanla söylemişti. Sonra birden durdu, başını hafifçe öne eğdi:

“Ama seni üzdüm… Hem de çok üzdüm, değil mi…” diye mırıldandı. “Biliyorum…”

Suçlu suçlu başını öne eğdi. Gözlerinden birer damla yaş süzüldü.

Han Seul de ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Bir yanı, deliler gibi özlediği küçük kardeşini tutup bağrına basmak, onun saçını okşayıp küçükken düştüğü veya canı acıdığı zaman olduğu gibi “tamam… tamam, geçti işte…” diye mırıldanmak istiyordu. Ama diğer yanı… diğer yanı hâlâ acılı, hâlâ yaralıydı…

“Neden…” diye mırıldandı… “Neden bunca insan arasından… o?”

Moon Jee suçluluk ve acıyla gülümser gibi oldu. Hafifçe omuz silkti.

“Bilmiyorum…” diye mırıldandı. “Nasıl oldu inan ki bilmiyorum… Bir gece, Hae In’le ikinizi öpüşürken gördüm… Nehir kenarında…”

Han Seul birden irkildi! Moon Jee’nin bu olayı bildiğinden haberi yoktu. Hemen atılıp “O akşam bir yanlış an-“ diye açıklamaya girişirken Moon Jee onun sözünü kesti:

“Önemi yok! Cidden, bunun hiç önemi yok Hyung! Ben senin Hae In’e karşılık vermediğini en baştan beri anlamıştım zaten!”

Han Seul durakladı. Moon Jee hüzünle gülümsüyordu:

“Evet, senin ona karşı bir şey hissetmediğini biliyordum,” diye tekrarladı. “Ama yazık ki… Hae In sana âşıktı! Ve sana âşık olan bir kızı elde etmemin hiçbir yolu yoktu…”

Sonra derin bir nefes aldı. Hüzünle ağabeyine baktı:

“Ama Ayça değildi… Onun sana âşık olmadığını, en başından beri hissediyordum…”

Han Seul ne diyeceğini bilemez gibi yutkundu. Sonra hafif alaycı bir biçimde:

“Yine de… onu benden almak fazla zalim bir intikam oldu dongseng…” diye mırıldandı.

Moon Jee şimşek gibi başını kaldırdı! Heyecan ve öfkeyle:

“Saçmalama, ben senden intikam falan almak istemedim!!” diye bağırdı. “Ben sana kızmadım bile! Zaten Hae In’e açılmış ve reddedilmiştim… O gece onun seni öptüğünü görmek, Hae In’i tamamen kalbimden silmeme yardımcı oldu sadece. Sonra… Sonra…”

Genç adam bir an durdu, karşısındaki insanı kırmamak için kelimeleri özenle seçmeye çalışır gibi yavaşça ekledi:

“Ayça’nın kalbime nasıl girdiğini sorarsan… İnan ki bilmiyorum… Evet, Hae In’den sonra içimde bir boşluk olduğu doğru… Ayça’nın o boşluğa usul usul sızdığını, hem de bunu hiç fark etmeden ve fark ettirmeden yaptığını söyleyebilirim yalnızca… O da ben de bilemedik… Ben fark ettiğimde ise, artık çok geçti: Seninle yarışamayacağımı, hatta senle yarışmaktansa ölmeyi tercih edeceğimi bildiğim halde kendime engel olamadım: Onu çok seviyordum! Onu hiç kimseyi sevmediğim kadar çok seviyordum! O mavi melek, Hae In’in bıraktığı boşluğa öyle bir sızmıştı ki, kalbimin eskisinden de büyük bir kısmını kaplamıştı; başka duygulara, vicdana ve utanmaya bile yer bırakmamıştı!”

Han Seul kardeşini yüzünde acılı bir ifadeyle dinliyordu. Yüreği yanıyordu genç adamın, içindeki yangını nerdeyse fiziksel acı gibi hissedebiliyordu. Ama bu defa içindeki yangın başka türlüydü: Bu defa yüreğini kaplayan koyu hüzün, kendi kaybettiklerine yanmaktan çok, kardeşinin ne büyük acılar çekmiş olduğunu anladığı için gelip çöreklenmişti yüreğine…

Moon Jee ise onun yüzündeki karmakarışık ifadeyi görünce acı acı gülümsedi ve boynunu büktü:

“İşte benim anlatacaklarım bu kadar abi… Büyütüp bu yaşa getirdiğin nankör kardeşin seni arkandan vurdu! Ne desen haklısın, ne yapsan haklısın! Hatta, hatta lütfen vur bana! Vur ki için biraz da olsa soğusun!”

Birden kendi söyledikleri ile heyecanlandı. Hızlı adımlarla yürüdü, Han Seul’ün önüne kadar geldi. Onun elini sıkıca tutup kaldırdı:

“Hadi vur! Lütfen vur bana!” diye bağırdı! “Lütfen, lütfen vur bana! Böylece sen de ben de daha iyi hissedeceğiz, lütfen vur!”

Han Seul dişlerini sıkıp kolunu onun ellerinden kurtarmaya çabaladı. Bir yandan da: “Git işine bee! Manyak mısın nesin?!” diye bağırıyordu. Ama Moon Jee’nin laftan anlayacağı yoktu; genç adam bozuk plak gibi: “Vur! Hadi vur! Lütfen vur bana!” diye tekrarlayıp duruyordu. En sonunda Han Seul’ün de sabrı taştı:

“Eeeeh! Yeter bee! Bunu sen istedin o zaman!” diye bağırdı ve elini kaldırdı. Moon Jee birden, suratının tam ortasına doğru gelmekte olan bir yumruk gördü ve korkuyla gözlerini kapattı!

Ama… tuhaf şey… Beklenen yumruk bir türlü gelmiyordu.

Birdenbire, bir çift kol, sıkıca kucakladı genç adamı…

Moon Jee şaşkınlıkla gözlerini açtı. Han Seul başını onun omzuna koymuştu. Gözlerinde tomurcuklanan yaşlar arasında:

“Aptalsın oğlum sen…” diye fısıldadı. “Gerizekâlının tekisin… Eşşek herif… Piçkurusu…”

Moon Jee şaşkınlık ve sevinçle gülümsedi. O da kendisine sarılan ağabeyini sıkı sıkı sardı. Yüzünü onun omzuna gömerken:

“Ben de seni seviyorum abicim…” diye mırıldandı.

Han Seul birden gülmeye başladı. Kollarını çözüp kardeşinin yüzüne baktı. Yüzünde sevecen bir gülümseme vardı. Moon Jee birden içinin hafiflediğini hissetti sanki: Ağabeyi… Galiba onu affetmişti…

Moon Jee’nin yüreği Ayça gittiğinden beri ilk kez gerçek bir mutluluk hissiyle doldu…

Endless Love OST- The Myth

Ayça, otelin terasında sıkıntıyla oturuyordu. Gözlerini karşıdaki nehir manzarasına dikmişti.

Anne ve babası bir haftadır buradaydılar. Genç kız olanları onlara bir türlü anlatamamıştı! Buna niyetlendiği her seferinde annesi çeyiz alışverişiyle ilgili bir şeyden bahsediyor, ya da babası homurdanarak evlendikten sonra burada yaşasa bile en az senede iki kez Türkiye’ye, kendilerini ziyarete gelmesini tembihliyordu. Hele dün akşam, bu durum artık tavan yapmıştı: Ayça canına tak etmiş bir biçimde her şeyi açıklamaya kararlı bir halde anne ve babasının yanına gitmişti. Ama henüz “Anne, baba, beni bir dinler misiniz?” bile diyemeden annesi:

“Sana daha fazla nevresim takımı almamız lâzım Ayça,” dedi, “Aslında biliyorsun evde kolilerce çeyizin vardı… Ama buraya getiremedim tabii; hangi birini taşıyayım??” Ayça’yı yan gözle süzdü: “Şöyle adam gibi Türk, müslüman bir damat bulsaydın hepsini senin evine kendi ellerimle taşırdım!”

Ayça ne diyeceğini bilemedi. Utanarak sırıttı. Bir yandan da: “Sana bir iyi bir kötü haberim var anne: İyi haber, bu yabancı damatla aslında evlenmiyorum! Ama kötü haber: bir başka yabancı damat getirmeyi planlıyorum!” diye geçiriyordu içinden.

Babası ise:

“Bunların çok garip adetleri var,” diye yüzünü buruşturmuştu. “Nikâhtan önce kız tarafının erkek tarafına istediği kıyafetleri falan alması da ne oluyor? Benim bildiğim tam tersi olur, onlar bize böyle hediyeler almalıydı!”

Ayça mahcupça başını öne eğdi. “Babacığım… İstemezseniz almayın…” diye mırıldandı. Sonra da içinden: “Zaten bir işe yaramayacak, bu nişan bozulmaya mahkum bir nişan,” diye geçirdi.

Ama babası onun mahcubiyetini yanlış anlamıştı. Yüzüne şefkatli bir ifade gelirken:

“Sen üzülme kızım,” diye onun saçını okşadı. “Ben öylesine konuşuyorum işte… Yoksa üzerimize düşen her neyse yapmaya hazırız. Varsın her şey onların âdetlerine göre olsun…. Önemli olan senin mutluluğun!”

Ayça başını kaldırıp utançla babasının yüzüne baktı: Babası sevgiyle gülümsüyordu. Ayça birden kendini çok yorgun hissetti: Bu zavallı insanlara yalan söyleyip duruyordu! Ve kahretsin ki, gerçekleri anlatmak gün geçtikçe daha da zorlaşıyordu! Dün akşam da öyle olmuş, Ayça hiçbir şey anlatamadan kös kös odasına geri dönmüştü…

Ayça sıkıntıyla yüzünü buruşturdu: Şu kavga etme senaryosunu bir an önce gerçekleştirmeleri lâzımdı. Yoksa bu iş ciddi ciddi evliliğe kadar gidecekti!

Birden bir ses:

“Ne düşünüyorsun?” dedi arkasından.

Ayça yorgunca başını çevirdi. Gelen San Young’du. Genç adam bir sandalye çekti, Ayça’nın hemen yanına oturdu, gözlerini nehir manzarasına dikti.

Ayça ise bezgince omuz silkmişti:

“Kendimi bu vaziyetten nasıl kurtaracağımı düşünüyordum,” diye mırıldandı. Sonra alayla gülümsedi: “Onları karşılamaya senle birlikte gitmek ve nişanlı taklidi yapmak çok kötü bir fikirmiş! Keşke en başta her şeyi açık açık anlatsaydım…”

“Saçmalama Ayça, babanın ilk günkü halini hatırlamıyor musun?” dedi San Young hemen. “Adamcağızın suratı bembeyaz olmuştu. O uzun uçak yolculuğundan sonra senden böyle bir haber alırsa kesin oracıkta yığılıp kalırdı! Bence sen doğru olanı yaptın…”

Ayça bir şey demedi, dudak bükmekle yetindi. Sonra derin derin içini çekti:

“Şimdi babamın sağlığı gayet iyi görünüyor. Onlara anlatma vaktim geldi! Ama işin kötüsü, bu sefer de ben bunu yapacak kuvveti ve cesareti bulamıyorum bir türlü!”

San Young göz ucuyla yanındaki kıza baktı. Ona “anlatma…” demek istiyordu aslında. “Anlatma… Hatta sen de unut… Yeniden birlikte olalım. Evlenelim! Olmaz mı?”

Ama bunun yerine, hüzünle içini çekip gülümsedi. Ayça’yı yeniden kazanması bu kadar kolay olmayacaktı…

Sonra birden:

“Hatırlıyor musun,” dedi, “ben Türkiye’deyken birlikte Kore’ye gelip burada yaşama hayalleri kurardık! Sen Seul’ü çok merak ederdin. Birlikte internetten videolar izler, gezilecek yerlerini birlikte gördüğümüzü hayal ederdik.”

Ayça hafifçe gülümsedi. Sonra yavaşça:

“Evet hatırlıyorum,” dedi. “Seul Tower’ı, 63. Binayı, Yeouido adasını senle birlikte gezmenin hayallerini kurardım… Ama sonra –gözlerini genç adamın yüzüne dikip zalimce gülümsedi- her birini Han Seul’le gezdim.”

San Young’un kalbine bir bıçak saplanmış gibi oldu. Hüzünle gözlerini çevirdi, başını öne eğdi. Sonra fısıltı gibi çıkan bir sesle:

“Şimdi ondan da ayrısın…” diye mırıldandı. “Peki ama neden bana bir şans daha vermiyorsun Ayça?”

Ayça sıkıntıyla parmaklarını saçlarının arasından geçirdi: “Saçmalama San Young, beni iyi tanırsın, ben birini severken bir başkası-“

“Biliyorum, biliyorum!” diye onun sözünü kesti San Young. Sonra birden, sertçe Ayça’nın bileğine yapıştı, onu kendine bakmaya zorladı. Ayça yarı şaşkın, yarı öfkeli ona bakınca bir anlığına durakladı: Genç adamın yüzü acıyla kasılmıştı.

“Ama sen Han Seul’e âşık değilsin!” diye bağırdı San Young. “Olmadığını biliyorum! Seni iyi tanıyorum! Hem biz ayrılalı beş ay bile olmadı! Bu kadarcık bir zaman içinde bana karşı olan duyguların bitmiş olamaz! Tanrı aşkına, buraya gelmeden önce tam bir buçuk sene beni bekledin ve aşkın hiç azalmadı Ayça! Bir buçuk senede bitmeyen bir aşk, beş ayda nasıl biter?!”

San Young öfke patlaması gibi tüm bunları söyledikten sonra soluk soluğa sustu. Ayça ise ona yarı hüzün, yarı acımayla bakıyordu. Genç kız sakince bileğini onun elinden kurtardı, sonra alaycı bir sesle konuştu:

“Doğru… Senin de beni sevdiğine inandığım günlerde beklemek duygularımdan hiçbir şey eksiltmedi… Ama…” Genç kız gözlerini yanındaki adamın gözlerine dikti, alayla gülümsedi: “Ama insan aldatılıp aptal yerine konulunca aşk, koca bir yalana dönüşüyor. –Genç kız ellerindeki hayali bir lambayı üfledi- Püf! Bu kadar! Her şey böylece, kolayca bitiveriyor! O zaman üç dakika ya da beş ay fark etmiyor San Young!”

San Young bakışlarını kaçırıp sustu. Genç adam fena halde ezilmişti, diyecek söz bulamıyordu. Ne desin, kız sapına kadar haklıydı.

O sırada Ayça ayağa kalkmıştı. Genç adama umursamaz bir bakış attı:

“Ben odama gidiyorum… Sen de artık eve dön, bu akşam yemeği bizle yemene gerek yok…”

Böyle deyip ufak bir baş selamı verdi ve arkasını dönüp elleri cebinde, hızlı adımlarla yürümeye başladı.

San Young’sa onu hüzünle seyrediyordu. Genç kızın omuzları hafifçe çökük biçimde, ama kararlı adımlarla yürüyüşünü izlerken, bu kızın eski Ayça’dan ne kadar da farklı olduğunu düşünmeden edemedi: Eski Ayça olsaydı, umursamazca “sen de evine dön” demek yerine ışıl ışıl gözlerle koluna yapışır, “San Young, akşam yemeğini de birlikte yiyelim!” diye neşeyle cıvıldardı. Eski Ayça ona böyle sıkıntılı ve umursamaz bir yüzle değil, sevgi ve neşe dolu gözlerle bakardı. San Young’un birden gözleri doldu: O cıvıl cıvıl kızı kendisi bu hale getirmişti! Onun kendisine karşı olan büyük aşkını tek kalemde silip atmıştı! San Young başını ellerinin arasına aldı; belki de bininci kez Ayça’nın kalbini kırdığı o akşama lanet etti… Oysa bir zamanlar ne çok sevmişti bu tatlı kızı… O da kendisini, hem de peşinden atlayıp gelecek kadar!

Şimdi anılar delice akan bir nehir gibi gözlerinin önünden akıyordu…

“Seul Ankara’dan büyük mü aşkım?” diye neşeyle cıvıldıyordu Ayça. Bir yaz günüydü, ikisi Atatürk Orman Çiftliği’ne gelmiş, çiftliğin güzel piknik alanlarından birinin tadını çıkarıyorlardı. Ayça neşeyle konuşup duruyordu: “Büyüktür heralde, di mi? Ama İstanbul’la yarışamaz heralde! Zaten bütün dünyada İstanbul kadar büyük en fazla üç-dört şehir vardır…”

San Young hafifçe dudak bükmüştü: “Hımm, belki İstanbul kadar büyük değildir, ama Ankara’dan daha güzel ve çok daha az sıkıcı bir şehir olduğu kesin!” Ayça’nın yüzüne hafif bir şaşkınlık ifadesi gelirken genç adam kıkırdamaya başlamıştı. Ayça ise bunun üzerine onun omzunu yumruklamıştı:

“Yaaa, San Young, çok kötüsün! Ankara’ma laf etme bakiyim!”

“Niye ama, sıkıcı değil mi? Sıkıcı işteee!” Ayça’nın yumrukları hızlandı: “YAAA!” San Young’sa kendini korumak için kollarını kaldırırken bir yandan da kahkahalarla gülüyordu: “Seul daha güzel! Senin saldırılarına rağmen aksini söylemeyeceğim! Ankara sıkıcı bir şehir, kabul et!” Ayça en sonunda:

“Öf tamam yaaa…” diye durdu. Nefes nefese kalmıştı. Ama yüzündeki sözde somurtmaya rağmen aslında içten içe eğlendiği belliydi. Gülmemeye çalışarak:

“Tamam, öyle olsun bakalım!” diye dudak büktü. “Ben Ankara’mın dünyanın en güzel şehri olduğuna eminim ama gene de senin memleketine laf söylemeyeyim bari…”

“Hah şöyle!” diye sırıtmıştı San Young. Ve göz kırpmıştı: “Seul’e laf etme, ne de olsa bir gün orada yaşayacağız.”

Ayça’nın birdenbire çocuk gibi heyecanlandığını, yerinde doğrulduğunu anımsıyordu San Young. Genç kızın gözleri ışıl ışıldı:

“Öyle olacak, değil mi? Ah, öyle çok merak ediyorum ki! Senin doğduğun, büyüdüğün yerleri çok merak ediyorum aşkım!”

“Öyle olacak elbette,” demişti San Young güvenle. Sonra muzipçe sırıtmıştı: “Bir itirazınız varsa ya şimdi söyleyin, ya da sonsuza dek susun genç bayan!”

Bunun üzerine Ayça bir an durmuş, sonra gülerek onun boynuna atılmıştı: “Yok! Hiçbir itirazım yok! Senle olduktan sonra dünyanın her yerinde yaşarım!”

San Young’un gözlerinden yaşlar damlamaya başladı: “Seninle dünyanın her yerinde yaşarım!” diyen tatlı mı tatlı, bal damlası gibi bir kız arkadaşı vardı bir zamanlar… Elinden uçup gidiveren…

San Young birden kararlı bir biçimde başını kaldırdı: Hayır! Buna izin vermeyecekti! Ne olursa olsun, o kızı geri alacaktı!

Genç adam birdenbire hızla yerinden kalktı. Kaşları çatılmış, çenesi kararlı bir biçimde kitlenmişti: Gözlerini ufka dikti: Evet, ne pahasına olursa olsun, onu geri alacaktı!

Birden aklına gelen düşünce ile gülümsedi: En azından Aylin onun yanındaydı. Genç adam, Ayça’nın Han Seul’le olan ilişkisini ablasına anlatmadığını fark etmişti. Evet, Aylin ona yardım edebilirdi…

San Young birden kurnazca gülümsemeye başladı: Ayça’yı geri almak için aklına müthiş bir plan gelmişti!

“Onu sana yar etmeyeceğim Han Seul…” diye mırıldandı. Ve kararlı adımlarla yürümeye başladı: Aylin’le konuşması lâzımdı…

FT Island – Missing You

Günler geçiyordu… Mostly Harmless’ın albümü çıkar çıkmaz büyük sükse yapmıştı. Dört çocuk delice bir koşuşturma içine girmişlerdi; o TV programı senin, bu imza günü benim gezip duruyorlardı. Ufak çapta konserler de düzenlenmişti. Ama asıl büyük konserleri beş gün içinde şehrin büyük sanat merkezi “Hall of Arts”da gerçekleşecekti. Gençlere bu konser sırasında profesyonel dansçılar da eşlik edecekti. Fakat bir de kendi dansları vardı ki, Moon Jee ve arkadaşları kontratı ilk imzaladıkları günden beri bir kareografla birlikte bu dansı mükemmelleştirmek için çabalayıp duruyorlardı.

Jae Hwa elindeki dergiyi bırakırken yüzüne memnun bir gülümseme gelip yerleşmişti. Dergide Mostly Harmless’dan “müzik dünyasında yepyeni, taptaze bir soluk” diye bahsediliyordu. Çıkışını yeni yapan bu gruba tam sekiz sayfa ayrılmıştı, üstelik MBLAQ ve Bigbang hakkındaki haberler bile üç-dört sayfayı geçmezken! Röportajı yapan muhabir onları öve öve bitirememişti; her biri üniversite mezunu olan bu genç müzisyenler diğer boyband’lerden çok farklı ve özgün bir grup olarak anlatılıyordu yazıda.

O sırada cafe’nin kapısı açıldı ve içeri Moon Jee girdi. Genç adamın üzerinde dar kesim bir pantolon ve deri bir mont vardı; içindeki V-yaka kazaktan görünen geniş göğsü ve gözündeki güneş gözlükleri ile her zamanki gibi çok yakışıklıydı. İçeri girince gözlüklerini çıkardı, sağa sola bakındı. Jae Hwa hemen el salladı. Moon Jee’nin yüzüne sevimli bir gülümseme yayılırken genç adam hızlı adımlarla onun yanına geldi.

“Selam Jae Hwa-ya! Naber?”

“Benden iyilik, asıl senden n’aber?” dedi Jae Hwa neşeyle. “Albüm çıktığından beri yüzünüzü gören cennetlik!”

Moon Jee sevimlice güldü. Sonra umursamazca elini salladı: “Amaan, her zamanki koşuşturmalar işte…” Jae Hwa muzipçe sırıttı: “Gören de seni kırk yıllık rock star zannedecek! Daha dur, yeni ünlü oldunuz, kendini şöhrete fazla kaptırma!”

Moon Jee: “Haha, öyle öyle!” diye gülerken üç kız az ötedeki masaların birinden kalkıp yanlarına geldi. Kızlardan en girişken olanı: “Afedersiniz, siz Moon Jee Oppa’sınız, değil mi? Sizle bir fotoğraf çektirebilir miyiz?” diye sordu. Moon Jee her zamanki sempatikliğiyle “elbette!” diye yanıtlayıp hayranlarıyla fotoğraf çektirirken Jae Hwa onu gülümseyerek izliyordu. Son birkaç hafta içinde bu tatlı genç adamla samimi bir arkadaşlık kurabildiği için çok mutluydu. Moon Jee’yle yine her zamanki barda karşılaştıkları o hüzünlü geceyi hatırladı: Ayça’nın gittiği günün iki gün sonrasıydı. Moon Jee kadehleri yine ardı ardına deviriyordu. Sarhoşluğun verdiği açık sözlülükle:

“Artık kendimi işime adayacağıma dair Hae In’e söz verdim,” diye anlatmıştı, “Hem Ayça da böyle isterdi… Ama bu gece son bir defa yas tutacağım Jae Hwa-sshi: Beni bırakmak zorunda kalan güzel sevgilim için bu gece içebildiğim kadar içeceğim!”

Sonra, gece boyu bir yandan içmiş, bir yandan da muhabbet etmişlerdi. Jae Hwa duygularını artık kalbine gömmüş, bu tatlı adamın arkadaşı olmayı kabullenmişti. Böyle olunca da muhabbetin tadına doyulmaz oluyordu. O geceden sonra aralarında samimi bir arkadaşlık kurulmuş, iki genç ara ara görüşür olmuşlardı.

“Ee, büyük konsere hazır mısın?” diye sordu Jae Hwa, genç kızlar kendi masalarına döndükten sonra. Moon Jee her zamanki afacan ifadesiyle:

“Ben hazırım da, bizim çocuklar için aynı şeyi söyleyebilir miyim, bilmiyorum,” diye sırıttı. “Joon Hwa ve Hyung Kan arasında aşk olduğuna dair dedikodular çıktı çıkalı zavallı Joon Hwa hayalet gibi geziyor! Su Hyun onu bunun bir promosyon malzemesi olarak gerekli olduğuna, bütün büyük gruplarda böyle dedikodular olduğuna zor ikna etti! Yu Ra’ya bu söylentilerin gerçek olmadığını nasıl anlatacağını kara kara düşünüp duruyor zavallı!”

İki genç gülüştüler. Zavallı Joon Hwa’nın ünlü olmak için ödemesi gereken bedeller bir türlü bitmek bilmiyordu!

“Ya sen nasılsın? Baban yine seni bir başka geleceği parlak adamla evlendirmeye falan çalışmıyordur umarım…”

Jae Hwa sevimlice güldü: “Hayır, neyse ki artık bu saçma sapan düşüncelerden vazgeçti. Hatta bil bakalım neler oldu: Onunla konuştum ve “babacığım, neden şirketleri yönetmek için bir damada ihtiyaç duyuyorsunuz ki?” dedim, “bu işi ben de pekala yapabilirim!” Evet, aynen böyle dedim işte!”

Jae Hwa kendinden emin bir biçimde gülümseyince Moon Jee heyecanla:

“Vayy, süpersin!” dedi hemen, “Ama iş dünyasına ilgin olduğunu doğrusu bilmiyordum!”

“Aslında ben de bunu yeni yeni farkına varıyorum,” diye açıkladı Jae Hwa. “Önceleri şirket işlerini sıkıcı bulurdum. Ama geçenlerde tesadüfen Busan’daki otel inşaatıyla ilgili raporlar elime geçti; dişçi randevumda beklerken onları incelemeye başladım. Raporları okudukça rahatlıkla anlayabildiğimi fark ettim Moon Jee! Meğer biz okulda epeyce bir şeyler öğrenmişiz!”

“Haha, sen kendi adına konuş, ben derslerden tek kelime bile hatırlamıyorum,” diye sırıttı Moon Jee. Jae Hwa gülerek onun omzuna hafifçe vurdu:

“Öyle diyorsun ama eminim o bilgiler senin de bilinçaltına yerleşmiştir! Neyse işte, raporları okurken proje sorumlusunun maliyet-fayda analizi yapmaktan bile aciz bir adam olduğunu fark ettim ve ağzım açık kaldı! Hemen babamı aradım, ona olan biteni anlayabileceği bir dille anlattım. Babam da adamı çağırıp bir güzel fırçalamış!” Jae Hwa neşeyle göz kırptı: “Böylece babamın gözündeki kredim bir anda tavan yaptı: Babam kızının sadece süsülenip püslenip gezen bir taş bebek olmadığını fark etmiş oldu!”

“Senin adına sevindim Jae Hwa,” dedi Moon Jee içtenlikle. Sonra muzipçe güldü: “Eh, ekonomi mezunu olup da işini yapmayan bizim gibi dört adam arasında senin gibilerin varlığı bana Kore’nin geleceği için umut veriyor!”

Jae Hwa gülmeye başladı. Sonra elindeki kadehi Moon Jee’nin önündekine vurdu: “O halde ikimizin de parlak geleceğine içelim! Belki aşkta kazanamadık ama kariyerlerimiz parlak görünüyor!”

Moon Jee burukça gülümsedi ve başını salladı: “Cheers!”

Ross Coperman – They’ll Never Know

Ayça boş bakışlarla odadaki televizyona bakıyordu. Son üç haftadır olduğu gibi canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Bir akıntıya kapılmış da sürüklenir gibiydi.

Artık düşünmeyi de bırakmıştı. Düşünüp düşünüp bir yere varamıyordu çünkü. Anne ve babasına gerçekleri nasıl anlatacağını düşünmekten ve bir çözüm yolu bulamamaktan fena halde sıkılmıştı. San Young’un kavga senaryosunu “şimdi zamanı değil Ayça, bugünlerde şirkette işler kritik, bana biraz daha zaman ver,” diye savsaklamasından da fenalık gelmişti. Ayça birkaç gün daha bu saçma sapan arafta kalma durumunda devam ederlerse sinir krizi geçirip herkesin ortasında “bütün bunlar yalandı! Hepinizi oyuna getirdik!” diye patlamaktan korkuyordu! Ama galiba en sonunda böyle olacaktı…

Mekanik hareketlerle televizyon kumandasına uzandı, can sıkıntısı içinde kanalları gezmeye başladı. Ekrandaki görüntünün ne olduğunu bile anlamadan sinirli bir biçimde değiştirme tuşuna basıyordu.

Birden zınk diye durdu.

Televizyon ekranından Moon Jee’nin gülümseyen yüzü ona bakıyordu.

Ayça kumandayı falan bir tarafa fırlattı, gidip televizyonun dibine kadar girdi, ekrana yapıştı. Nefes bile almaya korkarak izlemeye başladı.

“Bildiğiniz gibi bugün Mostly Harmless’ın Seul’de büyük bir konseri var,” diyordu ekrandaki sunucu. Arts Center’ın önünden canlı bağlantı yapıyorlardı. “Geçtiğimiz haftalarda ilk albümleri hayranlarıyla buluşan Mostly Harmless, müzik piyasasında uzun zamandır kırılamayan bir rekorun sahibi oldu: Albüm, çıktığı ilk hafta tam beş yüz bin kopya sattı!” Bu esnada görüntüye yeniden Moon Jee’nin ve gruptakilerin görüntüleri gelmişti. Ayça nefesini tuttu: Moon Jee’nin konuşup gülüşürken, büyük bir ciddiyetle gitarı çalıp şarkısını söylerken çekilmiş görüntülerini büyülenmiş gibi izlemeye başladı. Bu arada gruptakilerin röportaj kayıtları ekrana gelmeye başlamıştı. İlk konuşan, grubun lideri olarak Moon Jee’ydi. Genç adam yüzünde ciddi bir ifadeyle:

“İlk büyük konserimiz için hepimiz çok hazırlandık,” diye anlatmaya başlamıştı, “Bugünlere gelebilmek için çok büyük emekler verdik… Hayranlarımızı hayalkırıklığına uğratmayacağımızı umuyoruz…”

Röportajı yapan genç muhabir kız muzipçe:

“Fakat sizin gizli bir aşkınız olduğu dedikodusu kulağımıza geldiğinden beri tüm genç kızlar zaten hayalkırıklığına uğradı Moon Jee-sshi,” deyince Moon Jee sevimli bir kahkaha attı:

“Eh, bu konuda yapabileceğim bir şey yok… Kalbim gerçekten de dolu, üzgünüm bayanlar…” Ancak hemen sonra, gözleri bulutlandı. Buruk bir ifadeyle ekledi: “Fakat kalbimin sahibi şimdi çok uzaklarda…”

O sırada Moon Jee’nin hemen yanındaki Jin Beom muzipçe muhabbete atladı: “Kızlar Moon Jee Hyung’u bırakıp biraz da bizle ilgilensin, bakın her birimiz bekarız!”

Diğerleri de gülerek lafa karıştılar, muhabbet başka konulara kaydı. Moon Jee de yüzündeki burukluğu atmış, onlarla gülüp konuşmaya başlamıştı. Ayça ise gözlerini ondan ayıramadan ekrana bakmaya devam ediyordu. Farkında bile olmadan elini televizyon ekranına uzattı: Sanki karşısındaki gerçekten de Moon Jee’ymişçesine parmak uçlarını onun yüzüne dokundurdu. Moon Jee’nin koyu kumral, afacan saçları… O yumuşacık saçları bir defa daha okşamak için neler vermezdi! Beyaz alnı, güzel burnu… Muzipçe kıvrılan dudakları… Ayça her birini ne çok özlediğini fark ederken kalbi asit dökülmüş gibi yanıyordu sanki…

Birden görüntü değişti, kamera yeniden canlı yayında konser salonunun dışındaki muhabire döndü. Ayça kendine gelip elini ekrandan çekti. Gözlerinden damlayan yaşları da o anda fark etti. Çabuk bir hareketle yüzündeki yaşları sildi. Sonra derin derin içini çekti.

Moon Jee’yi çok özlemişti… Onu yirmi günde deliler gibi özlemişti. Onu öyle çok, öyle çok özlemişti ki, tam iki sene boyunca ondan ayrı kalmaya nasıl tahammül edeceği hakkında hiçbir fikri yoktu…

Yavaşça çantasına uzandı. Çantanın ufak iç gözünden özenli hareketlerle beyaz bir peçete çıkardı. Peçetenin kenarlarını özenle açtı. İçinden sapları birbirine bağlanmış üç tane kuru papatya çıktı: Moon Jee’nin ona verdiği yüzük…

Moon Jee’nin ona bu yüzüğü verdiği an’ı hatırlayınca birer damla gözyaşı daha süzüldü gözlerinden… Mezarlıkta, anne ve babasının mezarları başında diz çökmüş olan genç adam, hüzün dolu ama kararlı gözlerle avcunu açmış, ona bu papatyaları uzatmıştı: “Benimle evlenir misin Ayça?”

Ayça bir defa daha o çok hüzünlü, ama çok duygulu dakikaları düşünürken içinden yükselen isyan duygusuna engel olamadı: Neden?? Neden ondan uzak kalmak zorundaydı?! Neden onun yanında olamıyordu?! Çok saçma değil miydi bu olanlar?!

Birden odasının kapısı açıldı, içeriye ablasının neşeli yüzü uzandı:

“Ayça?? Daha hazırlanmadın mı?? Hadi, geç kalacağız!”

Ayça hemen toparlandı. Gözlerinden süzülmüş olan gözyaşlarını elinin tersiyle silerken atıldı: “Tamam! Hazırım ben, çıkabiliriz!”

Böyle deyip çantasına uzandı. Aylin’se saklayamadığı bir heyecanla kardeşine bakıyor, yüzündeki gülümsemeyi kontrol altına almaya çalışıyordu. San Young’la beraber kardeşine inanılmaz bir sürpriz hazırlamışlardı. Geçen akşam San Young yanına gelip:

“Noona… Ayça bu nişan hazırlıkları stresinden iyice yoruldu ve sinirleri yıprandı. Ben onun daha fazla üzülmesini istemiyorum. Çok delice bir planım var, ama bunun için senin yardımın gerekli…” dediği zaman işin altından böyle bir şey çıkacağını tahmin bile edemezdi! Ama şimdi bu planda tuzu olduğu için sevinçten yerinde duramıyordu: Birazdan Ayça’ya hayatının sürprizini yaşatacaktı!

Ayça’yı odadan telaşlı ve neşeli hareketlerle çıkarıp kapıyı çekerken aslında kardeşinin hayatını mahvetmek üzere olduğundan haberi bile yoktu!

One Republic – Someone to Save you

Jae Hwa bir yandan “geç kaldımmmm!” diye kendi kendine söyleniyor, bir yandan da diğer arabalar arasında delice makaslar atıp hızla sürüyordu arabasını. Moon Jee’nin konseri başlamak üzereydi ve kendisi aptal gibi bu trafikte sıkışıp kalmıştı! Genç kız ilerideki trafik ışıklarının kırmızıya döndüğünü görünce öfkeyle dişlerini gıcırdattı: Bu acele içinde bir de kırmızı ışığa yakalanmıştı! Oh, çok güzel valla!

Sert bir frenle arabasını durdurdu, uflayıp puflayarak ışığın yeşile dönmesini beklemeye başladı. Sonra fırsattan istifade arabanın dikiz aynasını kendine doğru çevirdi: madem bekliyordu, bu arada makyajını kontrol etmek fena fikir değildi.

Birden, aynada gördüğü bir manzarayla gözleri hayretle irileşti:

San Young… ve Ayça!

Jae Hwa sert bir hareketle arkasını döndü, az ileride yürüyen kalabalık grupta, en önde ilerleyen kız ve delikanlının yüzünü seçmeye çalıştı. Ama aynı anda trafik lambası yeşile dönmüş, arkadaki arabalar korma çalmaya başlamıştı bile. Jae Hwa: “Patlama be adam!” diye bağırdı; sonra mecburen arabasını ilerletti. Bir yandan da hâlâ dikiz aynasına bakıyor, arkadakilerin yüzünü görmeye çalışıyordu. Aklı karmakarışık olmuştu: Şimdi Türkiye’de olması gereken Ayça’nın, burda, hem de San Young’la birlikte ne işi vardı?! Peki ya yanlarındaki kişiler kimdi? Jae Hwa, içlerinden birinin San Young’un annesi olduğuna yemin edebilirdi! Bir de Ayça’ya benzeyen bir kız daha vardı ve elinde elbise kılıfına konmuş beyaz bir elbise taşıyordu…

Beyaz elbise… Yoksa…?!

Jae Hwa aklına gelen ihtimalle irkildi! Arabayı kenara çekip sert bir frenle durdu.

Sonra alaycı bir gülüşle: “Yok canım?? Daha neler?! Saçmalama kızım!” dedi kendi kendine. Ama içinde büyüyen şüpheyi bir türlü söküp atamıyordu.

Birden kararını verdi. Sol sinyalini verip fırsat bulduğu anda direksiyonu sola kırdı: Az önceki kavşağa geri dönüyordu. Olan biteni öğrenmeden içi rahat etmeyecekti!

Yarım dakika sonra arabasını kenarda bir yere park etmiş, hızla Ayça ve San Young’u gördüğünü zannettiği yere doğru koşturmuştu. Fakat ortalıkta onlara benzeyen kimse yoktu. Jae Hwa sağa sola bakındı; sonra az ilerideki yüksek camlı, modern bir mimarisi olan bir binanın ne olduğunu anlayınca heyecandan soluğu kesildi:

Sergi galerileri, konser salonları, kokteyl ve davetler için büyük salonlar içeren bir merkezdi burası… ve içeride nikah törenleri de yapılıyordu!

Jae Hwa’nın ağzı açık kalmıştı: Korktuğu şey gerçek oluyordu galiba. Ayça ve San Young gerçekten de evleneceklerdi!

Ama… ama nasıl olurdu bu?! Ayça’nın Moon Jee’yi çok sevdiğine emindi. Hatta o kız Moon Jee’yi zavallının kendisini sevdiğinin yarısı kadar bile seviyor olsa, gidip bir başka adamla evlenemezdi! Hem de bu adam San Young’sa?!

Jae Hwa, Ayça ve San Young arasındaki eski ilişkiden çoktandır haberdardı ama Ayça’nın bir daha o adama dönebileceğini rüyasında görse inanamazdı! Neler oluyordu Tanrı aşkına?!

Jae Hwa birkaç saniye yolun ortasında böylece durdu. Sonra birden kararlılıkla başını kaldırdı: Böyle olduğu yerde durarak neler olduğunu öğrenemezdi! Hemen şimdi içeri gidip neler döndüğünü kendi gözleriyle görecekti!

Böylece kararlı adımlarla büyük, geniş camları olan beyaz binaya girdi ve koşturarak danışmaya ilerledi. Danışmadaki görevli gence yaklaştı:

“Afedersiniz, ben bugün burada bir nikah olup olmadığını öğrenmek için gelmiştim.”

“Evet, beşinci katta bir nikah salonumuz var,” diye cevapladı genç adam. “Siz kimin nikahına davetlisiniz?”

“Kang San Young,” dedi Jae Hwa hemen, “Kang San Young ve Ayça isminde bir bayan. Lütfen listeden kontrol eder misiniz?”

O sırada lobiye inen asansörün kapısı açıldı ve içeriden San Young çıktı. Genç adam kendi kendine neşeyle sırıtıyordu: Aylin’in yardımıyla Ayça’yı buraya getirmeyi başarmışlardı. Aylin, kardeşine çok romantik bir sürpriz yapıldığını düşünerek genç adamın planına dahil olmuştu. Ayça’ya Kore geleneklerine göre asıl düğünden önce bir düğün provası yapıldığını söylemişler, genç kız da gelinlik giyip provaya katılmaya razı olmuştu. Oysa ki aslında prova falan yoktu: San Young, bir avuç davetlinin katılacağı ufak çapta bir nikah töreni organize etmişti!

Genç adam bunları içinden geçirip halinden memnun gülümserken, birdenbire danışmadaki genç kızı gördü ve gülümsemesi dudaklarında dondu:

Jae Hwa!

O sırada danışma masasındaki görevli genç listede San Young’un ismini bulmuştu: “Aa evet… Bugün dediğiniz çiftin nikahı var: Kang San Young ve Ayça Güneş. Tam yarım saat sonra.”

Jae Hwa derin bir nefes koyverdi! Buna cidden inanamıyordu. Ayça nasıl olur da böyle bir şey yapardı yaa?!

Birdenbire birisi sertçe kızın kolunu kavradı! Jae Hwa şaşkınlıkla başını çevirdiğinde San Young’un öfkeli gözleriyle göz göze geldi.

“Burda ne işin var?” diye tısladı San Young. “Nerden haber aldın??”

Jae Hwa sert bir hareketle kolunu kurtardı ve öfkeyle bağırdı: “Sen ne halt ettiğini sanıyorsun?! Evlilik de ne demek? O kız başkasını seviyor!”

San Young bir an şaşkınlıkla duraklayınca genç kız ileriye doğru bir hamle yaptı: “Gidip Ayça’yla konuşacağım! Onu senle evlenmekten vazgeçireceğim!”

O sırada San Young da kendini toparlamıştı. Hemen koşturarak Jae Hwa’yı yakaladı, belinden tutup havaya kaldırdı! Jae Hwa’nın ayakları boşluğu döverken genç kız: “Bırak! Bıraksana bee!” diye bağırıyordu! San Young’sa şaşkınlık içinde bu manzarayı izleyen danışma görevlilerine dönmüştü:

“Çabuk bana güvenliği çağırın! Bu kadın benim eski nişanlım, benim nikahımı mahvetmeye geldi!”

Güvenlik görevlileri koşup yetiştiler. San Young genç kızı onların ellerine teslim ederken: “Bu bayanı lütfen içeri sokmayın, nikahımda rezalet çıkaracak!” diye tembih etmeyi ihmal etmedi. Jae Hwa ise hayret ve öfkeyle bağırıyordu: “San Young?! Ayça’yla konuşmama neden izin vermiyorsun Allah’ın cezası?! Neler oluyor, neler oluyor haa?! Bırakın beniii!”

Fakat bu sırada genç kız görevliler tarafından çeke çeke götürülüp binanın dışına çıkarılmıştı bile. Onun çığlıkları giderek uzaklaşırken San Young derin bir soluk aldı: Jae Hwa maydonoz olmadan bu işi bir an önce halletmeliydi!

Binanın dışına çıkarılan Jae Hwa ise öfkeyle durup soluklanmıştı. Gözlerini kısıp bir defa daha kapıda durup onu süzen güvenlik görevlilerine baktı. Sonra öfkeyle arkasını döndü. Hızlı adımlarla yürümeye başladı.

Neler döndüğünü bilmiyordu ama bu işin içinde bir iş olduğundan emindi. Ayrıca madem kendisi yapamayacaktı… o halde bu nikahı durdurabilecek tek bir kişi vardı…

Rocco Deluca & The Burden –  Mystified

Moon Jee’nin konseri çoktan başlamıştı. Genç adam ve arkadaşları büyük tezahüratlar eşliğinde çıkmışlardı sahneye. Beş bin kişilik konser salonu hınca hınç doluydu. Hatta içeri giremeyen hayranlar kapıda birikmiş, sevgili oppalarının sesini hiç değilse kapılar ardından duyabilmek için bekliyorlardı.

Konser başlarken Han Seul bu kalabalık arasından güçlükle sıyrılıp da girmişti içeri. Genç adam en ön sıradaki yerine ilerlerken etrafındaki kalabalığa neşe ve şaşkınlık karışımı bakışlar atmadan edemiyordu: Kardeşinin konserine ilk kez geliyordu (bir önceki esnasında çok işi vardı: kötü adamlar tarafından kaçırılmakla meşguldü!) ve onun bu kadar çok hayranı olması karşısında hayrete düşmüştü: Seul’ün 14-30 yaş arası bütün kadınları bugün buraya toplanmış gibiydi; gerçi genç erkekler de az sayıda değildi; anlaşılan o ki, Mostly Harmless genç nüfus arasında çoktan popüler olmuşlardı bile.

Han Seul bu düşünceler arasında yerine doğru ilerlerken birden kalbi yerinde hopladı: En ön sırada Hae In’i görmüştü.

Hae In bugün çok güzeldi: Genç kız saçını topuz yaptırmış, güzel boynunu açıkta bırakan hoş bir elbise giymiş ve güzel kirpiklerini, dolgun dudaklarını ortaya çıkaran hafif bir makyaj yapmıştı. Han Seul yavaş adımlarla onun oturduğu sıraya doğru ilerlerken gözlerini yandan hafifçe profilini gördüğü bu güzel kızdan ayıramıyordu. Bir yandan da şaşkınlıkla, bu hislerine bir anlam vermeye çalışıyordu: Daha önce yüzlerce defa gördüğü bu kızın güzelliğinden etkilenmek için neden bugünü seçmişti acaba?!

“Onu çok özledin de ondan…” dedi içinden bir ses.

Han Seul birden durdu. Sonra yavaşça başını eğip gülümsedi: Evet, doğruydu. Hae In’i uzun bir aradan sonra ilk defa görüyordu ve genç kızı gerçekten çok özlediğini fark etmişti… Onun sessiz ve derin dostluğu farkına bile varmadan yüreğine usul usul sızmış, Han Seul’ü adeta kendisine bağımlı kılmıştı. Genç adam birden Hae In’in sevimli kahkahalarını duymak, sıcak gülümsemesini görmek için şiddetli bir arzu duydu. Bu arzunun verdiği kararlılıkla hızlandı, en ön sıraya kadar ilerledi.

Hae In yanındaki koltuğa birinin oturduğunu fark edince gayriihtiyari başını çevirip şöylece bir bakış atmıştı. Sonra birden gözleri açıldı: Yanına oturan kişi Han Seul’dü!

“Merhaba,” diye sıcacık gülümsedi Han Seul. “Görüşmeyeli nasılsın?”

Hae In hemen toparlandı, yüzüne hafif mesafeli, ama sevimli bir gülümseme kondurdu: “İyiyim, teşekkür ederim. Ya sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim,” diye gülümsedi Han Seul. Sonra yumuşak bir sesle ekledi: “Bu arada… Moon Jee ile barıştık…”

“Biliyorum, bana söyledi,” diye tatlılıkla gülümsedi Hae In. “Çok sevindim Han Seul…”

“Teşekkür ederim,” dedi Han Seul. “Sen olmasan-“

Birden genç adamın lafı yarıda kaldı: Sahnede ışıklar yanıp sönmeye, konfetiler patlamaya başladı. Mostly Harmless’ın ilk şarkısının intro’su tüm hoparlörlerden yankılanırken bütün salon çığlıklar ve alkışlarla coşmuştu: Mostly Harmless sahneye çıkıyordu!

Hae In de neşeyle alkışlamaya başlamıştı. Han Seul onu bir an özlemle süzdü, sonra o da başını sahneye çevirdi. Ama konser biter bitmez Hae In’le uzun uzun konuşup ondan özür dilemeyi ve aradaki buzları eritmeyi kafasına koymuştu.

“Ay canım, çok güzel olduuuuun!”

Annesi ve ablası başında durup onu hayran hayran süzerken Ayça aynadaki görüntüsüne umursamaz bir bakış attı. Genç kızın üzerinde straplez, yakası dantel işlemeli, çok güzel bir gelinlik vardı; saçı topuz yapılmış, üzerine bir taç kondurulmuştu. Ayça sızlandı:

“Hadi gelinliği anladım da, basit bir prova için makyaj yaptırmama ne gerek vardı yav? Niye ısrar ettiniz anlamadım ki…”

Anne ve Aylin birbirlerine bakıp hafifçe kıkırdadılar. Aylin, olan biteni anne ve babasına da anlatmıştı. Babası biraz homurdanmıştı (böyle sürpriz mi olurmuş? Kız belki hâlâ emin değildir, nişanlılık devresi bunun için var!) ama Aylin onu yatıştırmıştı: Hem kendileri de bir an önce bu işin sonuca ulaştığını görüp gönül rahatlığıyla evlerine dönebilirlerdi, değil mi ama?

O sırada kapı çalındı. Aylin hemen koşturdu. Kapıda San Young duruyordu.

“Noona, nikah memuru on dakika sonra salona gelecekmiş…” dedi genç adam alçak sesle. “Siz Ayça’yı getirirsiniz, değil mi?”

“Tamam canım, sen merak etme,” dedi Aylin ve kapıyı örttü. Ayça merakla ona baktı: “San Young muydu? Ne istiyormuş?”

“Hiç,” diye omuz silkti Aylin, “On dakika sonra prova başlayacakmış… Sen neler söyleyeceğini, ne yapacağını ezberledin mi?”

Ayça omuz silkti: “Evet, zor bir şey değil ki… Hem prova bunun için değil mi zaten?”

Aylin ona dik dik baktı: “Kızım, bu ne heyecansızlık? Gören de sen değil, eltinin yeğeninin kayınbiraderi evleniyor zannedecek! Azıcık gül, neşelen yaa!”

Ayça gözlerini devirdi. “Ne evlenmesi yaa…” diye geçirdi içinden.

Oysa birazdan onu büyük –ve kötü!- bir sürpriz bekliyordu!

Jae Hwa arabasının kapısını hızla kapattı ve fırtına gibi koşmaya başladı: Nerdeyse yirmi dakika geçmişti bile! Bu gidişle zamanında yetişemeyeceklerdi! Kahretsin!

Genç kız konser salonunun kapısına gelince hayret dolu bir ıslık koyverdi: Bu kadar insan arasından geçip de konser salonuna girebilmesi için supermen falan olması lazımdı!

Genç kız kaşlarını çatıp yumruklarını sıktı: “Hadi Jae Hwa, yapabilirsin! Aja Aja Fighting!”

Ve saçının, makyajının bozulacağına falan aldırmadan, insanları itip kapıya doğru ilerlemeye başladı. Bir yandan da “izin verin! Geçmem lâzım! Çok, çok önemli, hayat-memat meselesi!” diye bağırıyordu! En sonunda kapıya ulaşabildiği zaman zavallı kız savaştan çıkmış gibiydi! Elindeki davetiyeyi kapıdaki siyah takım elbiseli, güneş gözlüklü görevliye uzatırken sırıttı. Görevli gözlüğünün üzerinden bu saçı başı dağınık, ruju elbisesinin yakasına bulaşmış, topuklu ayakkabılarından birinin topuğu kırılmış haldeki kızı şaşkınlıkla süzdü, sonra başını sallayarak salonun kapısını açtı: Jae Hwa neşe ve coşkuyla içeri doğru koşturdu.

Bu sırada konser çoktan hızını almıştı bile: Moon Jee ve Mostly Harmless My Precious şarkılarını söylerken salondaki seyirciler de hep bir ağızdan onlara eşlik ediyordu. Jae Hwa sahnede Moon Jee’yi görmesiyle birlikte bir an durakladı: Genç adamın yakışıklılığı göz kamaştırıcıydı. Moon Jee bu defa beyazlar içerisindeydi. Saçları yine asi bir biçimde karıştırılmıştı. Yüzünde kendisine o çok yakışan sevimli gülümsemesi, büyük bir enerjiyle şarkısını söylüyor, zıp zıp zıplıyordu! Jae Hwa, tüm acelesine rağmen bir an gülümsemeden edemedi: Moon Jee sahneye gerçekten de çok yakışıyordu.

Sonra silkindi ve koşturarak sahnenin dibindeki koltuklara kadar geldi. Bir yandan da ellerini kollarını sallayarak dikkat çekmeye çalışıyordu. Ama tüm seyirciler ayaklanmış, bağıra çağıra şarkılara eşlik ederken bunu başarması pek de kolay olmayacaktı!

O sırada şarkı bitti. Moon Jee: “Teşekkürler! Harikasınız!” diye bağırdı ve yeni şarkıya geçmeye hazırlandı. Bir anlığına müzik sustu.

Jae Hwa’nın gözleri ışıldadı: Şimdi tam zamanıydı.

Bütün gücüyle bağırdı:

“MOON JEE-YAAAA! AYÇA EVLENİYOR!”

Salondaki sesler birden kesildi. Moon Jee’nin gözleri hayretle irileşmişti. Genç adam elinin sert bir hareketiyle yeni şarkının ilk notalarını çalmakta olan Hyung Kan’ı susturdu, sonra koşarak sahnenin dibine kadar geldi. Jae Hwa’ya doğru eğildi:

“NE?! Sen ne dedin?!

“Ayça evleniyor dedim!” diye bağırdı Jae Hwa. Artık bağırmasına gerek kalmamıştı, ama genç kız heyecanını bastıramıyordu: “Ahyon-Dong’da, ana caddedeki bir düğün salonunda! San Young bir şekilde onu kandırmış olmalı! Onu durdurmalısın Moon Jee!”

Birden bütün salon karıştı: Seyirciler olanlara inanamıyorlar, kendi aralarında fısıldaşıyorlardı: “Nasıl yani?” “Moon Jee Oppa’nın sevgilisi mi evleniyormuş?” “Bu kız kim peki?!”

Tüm salon gürültüyle dolarken Han Seul ve Hae In de şok olanlar arasındaydılar. Han Seul ani bir hareketle yanındaki genç kıza döndü:

“Bundan senin haberin var mıydı?”

“Ha-hayır!” diye kekeledi Hae In. Genç kız şok olmuştu. “Ben… ben Ayça’nın Türkiye’de olduğunu sanıyordum…”

Han Seul derin bir nefes koyverdi: “Ama anlaşılan dönmemiş… Ve o pislik herifle evleniyor! Hae In, bu nasıl olur?!”

Hae In sadece başını iki yana sallayabildi. Olanlara hiçbir anlam veremiyordu…

Moon Jee de ne yapacağını bilemez gibiydi. Sahnede bir o tarafa, bir bu tarafa doğru yürüdü. Yüzünde büyük bir şok ifadesi vardı.

Sonra birden, sert bir hareketle döndü. Hızlı hızlı yürüdü, sahnenin en önüne kadar geldi. Şimdi yüzü tüm salona dönüktü:

“Siz de duydunuz,” diye söze başladı, “Sevdiğim kadının şu anda evleniyor olduğu haberini aldım! Şimdi hepinizin huzurunda size soruyorum: Bana izin verir misiniz? Gitmeme izin verir misiniz? Gidip onu durdurmak istiyorum! Hatta şu anda hayatta en çok istediğim şey bu! Ama…”

Genç adam bir an durdu. Alnı endişeyle kırışmıştı. Sonra:

“Ama benim öncelikli sorumluluğum hayranlarıma, yani sizlere karşı olan sorumluluğum! Hepiniz buraya harika bir konser için geldiniz ve ben şu anda bunu mahvetmek üzereyim!” dedi titreyen bir sesle. “O yüzden size sormak istiyorum: Moon Jee Oppa’nıza gitmesi için izin verir misiniz?!”

Salondakilerin hepsi şaşkınlık içinde kalakalmışlardı. Herkes aptala dönmüştü, hayatlarında daha önce böyle bir şeyle karşılaşmamışlardı! Şaşkınlıktan elini ağzına kapatanlar, birbirleriyle fısıldaşmaya başlayan genç kızlar, ne diyeceğini bilemeden sahneye bakanlar…  Moon Jee ise heyecan ve endişe içinde gözlerini salondakilerin üzerinde dolaştırıyor, ve bir cevap bekliyordu.

FT Island – Thunder

Birden Han Seul ayağa fırladı. Ellerini ağzının iki yanında birleştirdi ve bağırdı:

“APTAL! NE DURUYORSUN, GİTSENE! AYÇA’YA KOŞSANA! ONU DURDURMAK ZORUNDASIN!!!”

Bütün başlar Han Seul’e döndü. Moon Jee’ninse birden gözleri doldu: Genç adam kendisine sevgiyle bakan ağabeyine hafifçe gülümsedi.

O sırada Hae In de ayağa fırlamıştı. Arkasında oturanlara döndü:

“Hadi, susmayın!” diye bağırdı, “Bana eşlik edin!” Ve Moon Jee’ye dönüp bağırmaya başladı: “MOON JEE! KOŞ! KOŞ GİT! KOŞ GİT, DURDUR ONUUUU!”

Birden bütün salon dalgalandı. En öndeki fanlardan biri, şişman bir kız bağırmaya başlamıştı: “Moon Jee oppaaaa! Git onu durduuuur!”

“Evlenmesine sakın izin vermeee!” diye bağırıyordu bir başka genç kız. Sonra bir an durdu, ekledi: “Ama sen de evlenme, tamam mıııııı???”

“Git! Git! Git!” diye tempo tutuyordu bir başka dörtlü.

Moon Jee’ninse salondan yükselen sesleri duydukça yüzüne muhteşem bir gülümseme gelip yerleşmişti. Genç adam artık heyecanını gizleyemiyordu; yine mikrofona yapıştı:

“Teşekkürler! Milyonlarca kez teşekkürler! Benim mutlu olmamı isteyeceğinizi biliyordum! Sizi çok ama çok seviyorummm!”

Ve hayranlarının coşku dolu çığlıkları arasında Jin Beom’a döndü: “Anahtarlar!” Jin Beom onun ne demek istediğini anlamıştı, sert bir baş hareketiyle onayladı ve Hyung’una bir anahtarlık fırlattı. Moon Jee ona teşekkür anlamında göz kırptı ve fırtına gibi koşarak sahneden indi. Çıkış kapısına doğru deli gibi koşmaya başladı.

Ayça’ya gidiyordu! Ayça’yı almaya gidiyordu!

Jae Hwa ise yapması gerekeni yapmış olmanın iç huzuru ve hafif bir buruklukla onun gidişini izliyordu:: “Güle güle Moon Jee…” diye mırıldandı. “Çok mutlu ol, tamam mı?”

Genç kız gülümserken gözlerinden birer damla yaş süzüldü.

“Hazır mısın tatlım?”

Ayça bıkkınca başını salladı. Bir an önce şu provayı bitirip üzerindeki gelinlikten kurtulmak istiyordu! Ayrıca başında sırıtıp duran ablası da giderek sinirlerini bozmaya başlamıştı. Ona ters ters baktı:

“Hayrola? Bugün keyfin çok yerinde?”

“Sebebini birazdan öğreneceksin,” diye kıkırdadı Aylin ve Ayça’nın bir şey demesine kalmadan onu salonun girişine doğru itiverdi: “Hadii!”

Ayça içini çekip yürümeye başladı. Şu koridoru dönünce provanın yapılacağı salona gireceğini söylemişlerdi ona.

Ayça somurtuk bir suratla yürüdü, koridoru döndü ve…

…Gözlerine inanamadı:

İçeride, insanlar masalara oturmuş, içeri girdiği anda her birinin yüzü kendisine dönmüştü. Ayça şaşkınlıkla başını kaldırınca az ileride San Young’un ayakta durup gülümseyerek ona baktığını gördü. Onun hemen yanı başında ise… nikah memuru vardı!

Ayça’nın gözleri hayretle açıldı. Genç kız soğuk soğuk terlemeye başlamıştı: Bu… ne demek oluyordu?!

İlk tepkisi arkasını dönüp kaçıp gitmek oldu! Ama Aylin onu kolundan tuttu. Muzip bir biçimde kardeşinin kulağına eğildi:

“Hadi amaaa! San Young bu sürpriz için az uğraşmadı! Hem bak annemle babam da heyecan içinde senin gelmeni bekliyorlar…”

Ayça gerçekten de anne ve babasının oturduğu yere dönünce sıkıntıyla durakladı: Annesi, yüzünde duygu dolu bir gülümsemeyle ona bakıyordu. Babası ise gülümsemiyordu. Ama yaşlı adamın yüzü dokunsan ağlayacak derecede duyguluydu.

Ayça’nın aklından şimşek gibi: “Eğer kaçıp gidersem… babam bir kriz daha geçirebilir!” diye bir düşünce geçti. Genç kız buz kesti sanki. Ne yapacağını bilemez gibi bir an durdu.

O sırada ablası onu arkadan itekledi: “Hadii! Hadi yürüsene!”

Ayça hafifçe sendeledi. Sonra yavaş ve kararsız adımlarla San Young’un olduğu yere doğru yürümeye başladı. Bütün başlar ona dönmüş, herkes neşeyle bu güzel gelini izliyordu.

Ayça ise içinden çığlıklar atıyordu: “Ne yapacağım?? Ne yapacağım??”

Genç kız içinden bir mucize olması için dua ederek yürürken, mucizesi son sürat ilerlemekte olan bir motosiklet üzerinde buraya doğru geliyordu…

-Bölüm Sonu-