16. Bölüm

” If the Moon can linger in the morning so bright,

why can’t the Sun do the same at night? “

(Ay gündüzleri de parlayabiliyorken Güneş neden geceleri yapmaz aynı şeyi?)

Yasmin Ahmad

Kalafina – Hikari no senritsu

Han Seul Hae In’i evine bıraktığı zaman genç kız onu içeri davet etmişti: Geçen gün eski bir arkadaşı Fransa’dan ona şarap getirmişti; birlikte içmezler miydi? Han Seul neden olmasın diye düşünüp içeri girdi; Hae In’le muhabbet eşliğinde bir şişe şarabı devirdiler. Sonra Han Seul, Ayça’nın eve gelmesinin yakın olduğunu tahmin edip izin istedi. Hae In’in yanından ayrıldığında, yüzünde keyifli bir gece geçirmiş olmanın neşesi vardı.

Sallana sallana kendi arabasına doğru yürürken birden çok fazla içmiş olduğunu fark etti. Bu halde araba kullanamazdı… Bir an taksi çağırmayı düşündü; ama sonra Moon Jee’nin evinin hemen orada olduğunu anımsadı. Bu akşam kardeşine konuk olsa sorun olmazdı heralde…

Böylece gidip Moon Jee’nin kapısını çaldı. Ama kimse açmadı. Işıklar da yanmıyordu; Moon Jee evde değildi heralde… Han Seul bir an yüzünü buruşturdu: Yoksa bu çocuk bahsettiği gibi o büyük mâlikaneye mi taşınmıştı? Neyse ne, yine de evi boşaltmadıysa sorun değildi; çünkü Han Seul, Moon Jee’nin sürekli olarak evin yedek anahtarını tuttuğu bir yer biliyordu: Evin girişinde duran büyük saksının altı…

Gerçekten de yedek anahtar saksının altında duruyordu. Han Seul keyifle sırıttı ve kapıyı açıp içeri girdi.

Gidip kardeşinin odasındaki yatağa serildiği zaman ne çok içmiş olduğunu bir defa daha fark etti: Bu halde araba kullanmadığı iyi olmuştu… Han Seul verdiği akıllıca karardan dolayı kendini kutlarken gözleri kapanmaya başlamıştı bile. Genç adam kendini uykunun kollarına bıraktı…

Bir-iki saat sonra, içeriden gelen seslerle uyandı. Moon Jee gelmiş olmalıydı. Han Seul dikkat kesildi: Moon Jee’nin yanında biri daha vardı. Bir kız sesiydi bu.

Han Seul kendi kendine gülümsedi: Vay çapkın vay… Sonra hafifçe yerinde doğruldu. Şimdi içeri gidip onları rahatsız etmenin hiç sırası değildi, ama işin kötüsü fecii halde susamıştı. Şaraptan olmalı… Bir an düşündü, sonra yavaşça hareket ederse onlara hiç çaktırmadan mutfağa gidip gelebileceğini hesapladı. Eh, ne de olsa kendisi sessiz hareket etmenin ustasıydı.

Gerçekten de odadan mutfağa doğru yavaşça süzülürken hiç ses çıkarmamayı başardı. Bu arada göz ucuyla şöyle bir bakmış, Moon Jee ve kız arkadaşının verandada ışıkları yakmadan oturduklarını fark etmişti. Bir şey tartışıyor gibiydiler. Evet, ses çıkarmaması iyi olmuştu, böyle mahrem bir anda onları rahatsız etmek istemezdi.

Ses çıkarmamaya gayret ederek kendine bir bardak su doldurdu. Sonra bardağı aldı, parmak uçlarında mutfaktan dışarı süzüldü.

Bu sırada iki genç tartışmayı bırakmış, öpüşmeye başlamışlardı. Han Seul utançla adımlarını hızlandırdı. Kardeşinin özel hayatına bu derece tanık olmak onu utandırmıştı.

“Seni çok… çok seviyorum Ayça…”

“ŞANGIRRRR!”

Han Seul şok içinde elindeki bardağı düşürmüştü. Dehşet içinde dönüp Moon Jee ve kız arkadaşına baktı. Kulakları uğulduyordu:

Ayça…

O anda iki sevgili de irkilerek birbirlerinden ayrılmış, Moon Jee hemen kalkıp ışıkları yakmıştı. Genç adam birden, gördüğü yüz karşısında gözleri korkuyla irileşerek geriledi: Abisi!

Han Seul inanmaz gözlerle bir ona, bir de yerde dehşet dolu bir yüzle ona bakan Ayça’ya baktı. Ayça Han Seul’le göz göze gelir gelmez büyük bir utançla başını çevirdi. Genç kız “keşke yer yarılsa da içine girsem!” diye düşünüyordu; ömründe bundan daha fazla utandığı bir an’ı daha hatırlamıyordu!

Han Seul’ünse sinir ve hayalkırıklığından dolayı bütün vücudu titremeye başlamıştı. Genç adam, gözlerine inanamıyordu: Kendi kardeşi, eski sevgilisiyle… Sonra birden:

“Allah kahretsin…” diye fısıldadı.

Moon Jee karmakarışık olmuş bir yüzle abisine doğru birkaç adım attı:

“Hyung! İzin ver, açıklayayım!”

Han Seul ona tiksintiyle karışık bir bakış attı. Üzerinde tişört bile yoktu, besbelli bu ikisi birazdan… Han Seul iğrenerek yüzünü buruşturdu. Midesi bulanıyordu: Böyle bir rezillik karşısında midesi bulanıyordu!

“Neyi açıklayacaksın, şu haline bak!” diye bağırdı. Moon Jee gerçekten de utanarak durakladı, yerdeki tişörtü alıp alelacele üstüne geçirdi. Bu sırada Han Seul Ayça’ya dönmüştü. Yüzünde büyük bir tiksinti ve nefretle bakıyordu genç kıza:

“Sen ne kadar adi, ne kadar aşağılık bir insanmışsın be! Demek benden sonra kardeşimi de ayarttın! Hiç utanmadın mı, ha?!”

Ayça’nın gözleri dehşetle açılmış, dudakları titriyordu. Ağzını açtı ama hiç ses çıkmadı. Bütün kanı çekilmişti sanki.

Moon Jee ise kendini toparlamıştı, hemen abisine doğru koşturdu, onun koluna yapıştı:

“Hyung, lütfen sakin ol! Bak, biz yanlış bir şey yapmadık, seni aldatmadık! İlişkimiz Ayça’yla sen ayrıldıktan sonra başladı… Lütfen, eğer bir dinlersen-”

“Neyi dinleyeceğim lan, dinleyecek bir şey mi var, her şey apaçık ortada!” diye bağırdı Han Seul. “Bu pislik kadın seni baştan çıkarmış, olan bu! Bu ne ahlaksızlık, Allah kahretsin!”

“Ayça’nın bir suçu yok! İlk önce ben âşık oldum, önce ben duygularımı açtım! O ise beni kendinden uzaklaştırmak için çok çabaladı, yemin ederim ki doğru söylüyorum!”

Moon Jee nefes bile almadan durumu açıklamaya çalışırken Han Seul acıyla gözlerini yumdu, kulaklarını kapattı: Onların yalanlarını dinlemek istemiyordu!

Sonra nefret dolu gözlerle ikisine döndü. Acıyla haykırdı:

“Size güvenmiştim! Siz benim hayatta en çok sevdiğim iki insandınız be! Allah kahretsin, size güvenmiştim, güvenmiştim! Beni sırtımdan vurdunuz! Artık ikinizin de yüzünü bile görmek istemiyorum, defolun gidin hayatımdan!”

Böyle dedi ve deli gibi koşarak evden çıktı, kapıyı tüm hızıyla arkasından çarptı!

Ayça ve Moon Jee bir süre donup kaldılar. İkisi de utançtan buz kesmiş gibiydiler.

Sonra Moon Jee kendini toparladı, başını hafifçe yana çevirip:

“Ben… Ben onun peşinden gidiyorum…” diye mırıldandı. Sonra hızla, kapıya doğru koşturdu.

Caddeye çıktığı zaman ilk önce onu göremedi. Sağa sola bakındı. Sonra az ileride, Hae In’in kapısı önünde abisinin arabasını gördü. Genç adam arabaya binmek üzereydi. Moon Jee soluk soluğa koşmaya başladı:

“Hyuuuunggg! Lütfen konuşalım! Lütfen dinle beni!”

Ama Han Seul ona bir bakış bile atmadan arabaya binmiş, motoru çalıştırmıştı. Moon Jee koşarak geldi, arabanın camına vurmaya başladı: “Hyunng! Lütfen dinle! Lütfen dinle beniii!”

Ama Han Seul ona bakmadı bile. Gazı kökledi. Araba büyük bir gürültüyle ileri atıldı.

Moon Jee bir an dengesini kaybedip yalpalar gibi oldu. Sonra toparlandı, hareket eden arabanın peşinden koşmaya başladı. Bir yandan da tüm gücüyle: “Hyuuuuungg!” diye bağırıyordu.

Ama Han Seul durmadı. Moon Jee giderek arkada kalıp görünmez olurken, Han Seul gaz pedalına sonuna dek basmayı sürdürdü. Genç adamın yüzü acıyla çarpılmıştı, gözlerinden yaşlar akıyordu…

Moon Jee ise uzun bir süre koştuktan sonra çaresizlik ve bitkinlikle olduğu yere çöküverdi… Onun da gözleri yaşlıydı. Ağzından bir kez daha: “Hyung…” lafı döküldü…

Sonra zorlukla ayağa kalktı, sallana sallana eve döndü. İçeri girerken bir an, Ayça’nın kim bilir ne kadar berbat halde olduğunu düşünüp yüreğinin sıkıştığını hissetti.

Gerçekten de genç kız kanepeye oturmuş, dizlerini kendine doğru çekmiş, boş gözlerle karşıya bakıyor; bu arada gözlerinden sicim gibi yaşlar iniyordu. Moon Jee bir an durdu, hüzünle ona baktı. Sonra yavaş adımlarla geldi, onun tam karşısında diz çöktü. Sonra da hem teselli eder, hem teselli umarcasına, ona sıkıca sarıldı…

İki genç, saatlerce böyle kaldılar…

FMA  OST– Bratja

Han Seul ofise geldiğinde zombi gibiydi. Gece gözünü bile kırpmamıştı. Zaten gözünü kapattığı anda o iki hainin öpüşmeleri gözünün önüne geliyor, kulağını Moon Jee’nin “Seni seviyorum Ayça…” diyen aşk dolu sesi dolduruyordu. Han Seul öfkeden, hayalkırıklığından yorgun düşmüştü. Elinde olsa arabaya atlayıp nereye gideceğini bile düşünmeden basıp giderdi ama Allah kahretsin ki bugün ağırlanması gereken bir yabancı grup vardı ve bu mümkün değildi…

Böylece genç adam ofiste, önünde bir fincan kahveyle oturdu ve kendine gelmeye çabaladı. Bir an önce toparlanıp işinin başına dönmesi gerekiyordu.

Birden, kapısı çalındı. Aralanan kapıda Moon Jee’nin suçluluk dolu yüzü göründü.

Han Seul’ün tüm tüyleri diken diken oldu. Elleri titremeye başladı. Nefret dolu bir sesle:

“Sen burda ne arıyorsun?!” diye tısladı. “Dün olanlardan sonra ne yüzle geldin, ha?!” Sonra ayağa fırladı, sert bir hareketle kapıyı işaret etti: “ÇIK DIŞARI!”

Bu sırada Moon Jee çoktan içeri girmiş, kapıyı arkasından kapatmıştı. Genç adamın yüzünde büyük bir hüzün vardı. Ama gözleri kararlılıkla bakıyorlardı.

“Seninle konuşmadan şuradan şuraya gitmiyorum,” dedi. “Sana bazı şeyleri açıklamam lâzım…”

Han Seul inanamaz gibi ona baktı: Bu nasıl… nasıl bir utanmazlıktı??

“Ayça’ya uzun zamandır âşıktım,” dedi Moon Jee. “O senle çıkarken bile âşıktım… Hatta duygularımı ona da açtım… Ama beni kabul etmedi…”

Han Seul birden hırsla yürümeye başladı, Moon Jee’nin yanına kadar geldi. Onun yakasından kavradı:

“Hiçbir şey duymak istemiyorum! DEFOL!”

“Onun hiçbir suçu yok, inan bana!” diye bağırdı Moon Jee. “Önce ben âşık oldum! Onu senden çalmaya çalıştım! Evet, ben aşşağılık herifin tekiyim! O yüzden kızacaksan bana kız!”

Han Seul hırsla yumruğunu kaldırdı! Ona vurmamak için kendini zor tutuyordu!

“Sana şimdiye kadar hiç vurmadım!” diye tısladı, “Ama çıkmazsan seni fena benzeteceğim! Hem de çok fena benzeteceğim!”

“Ona âşık olduğumu söylediğimde bana çok direndi! Senin yanında kalmak için çok çabaladı! Yemin ederim!”

O sırada kendine hâkim olamayacağını anlayan Han Seul elinden bir kaza çıkmasın diye kapıyı açıp kardeşini zorla iteklemeye başlamıştı. Bir yandan da: “Kes sesini! SUS! Duymak istemiyorum!” diye bağırıyordu. Moon Jee ise onun güçlü kollarına karşı koymaya çalışırken:

“Onu seviyorum! Ondan vazgeçemem! Sen ne yaparsan yap, vazgeçemem!” diye bağırdı.

Han Seul birden durdu. Tam kalbine bir kurşun yemiş gibiydi. Acıyla kardeşine baktı: Kendi elleriyle büyüttüğü, kendi canından çok sevdiği kardeşi… Onun gözlerindeki kararlılığı görünce içinden bir ağlama hissi yükseldi: Demek… demek kendisi yerine bir kızı tercih ediyordu…

Moon Jee de durdu. Ağabeyinin içinde kopan fırtınaları tahmin edebiliyordu. İkna edici olmaya çalışan bir sesle:

“Hyung…” diye mırıldandı, “Ne olur bizi anlamaya çalış… Elimizde değildi… İkimiz de âşık olduk… Ama seni hiç aldatmadık; yemin ederim! Biz böyle insanlar değiliz, sen bizi herkesten iyi tanıyorsun! O kız senin iki defa hayatını kurtardı; düşün! Ne kadar özverili, iyi bir insan olduğunu biliyorsun!”

Han Seul acı acı güldü. Moon Jee’ye baktığında gözlerinde derin bir acı ve alay vardı:

“Evet ya, hayatımı kurtardı… Ama keşke kurtarmasaydı! Şu günü göreceğime keşke ölseydim!”

Böyle dedi ve şaşkınlıktan donup kalan Moon Jee’yi sert bir hareketle odadan dışarı itti. Sonra da: “Uzun bir süre seni görmek istemiyorum! Aklını başına toplayıp o kızdan ayrılana kadar defol!” diye bağırıp kapıyı suratına çarparak kapattı!

Moon Jee kapının önünde kalakalmıştı. Birkaç saniye, boş boş karşısındaki kapıya baktı. Sonra titreyen bir sesle:

“Çok özür dilerim!” diye hıçkırdı. “Senden milyonlarca kez özür dilerim! Ama onu bırakmayacağım! Sen ne dersen de, onu bırakamam!”

Böyle dedi ve kapıya yaslanıp bir süre durdu. Gözlerinde yaşlar tomurcuklanmıştı… Sonra, adımlarını sürüyerek yavaşça oradan ayrıldı…

İçeride ise, Han Seul kapının arkasına çökmüş, ellerini yüzüne kapatmış, ömründe yaşamadığı kadar büyük bir acıyla kalakalmıştı…

Ayça’nın da günü korkunç geçiyordu. Genç kız kendini bok çuvalı gibi hissediyor; dünyadaki en alçak, en aşağılık insan olduğunu düşünüyordu. Ömründe bundan daha kötü olduğu hiçbir zaman olmamıştı..

Yine de kendini işe vermeye, dışarıya karşı bir şey belli etmemeye çalıştı. En azından bir süre… Fakat öğleden sonra artık dayanamayacağını hissedince izin alıp eve geldi.

İçeri gireli henüz birkaç dakika olmuştu ki, kapı çaldı. Genç kız kapıyı açtı. Karşısında, yorgun bir yüzle Moon Jee duruyordu.

Genç adam birkaç saniye hüzünle onun yüzüne baktı. Sonra yavaşça:

“Beni dinlemiyor…” diye mırıldandı. “Açıklamama izin bile vermedi…”

Ayça dudaklarını ısırdı. Bunun böyle olacağını biliyordu. Yorgun bir biçimde duvara yaslandı. Gözlerinden yine yaşlar akmaya başlamıştı.

Moon Jee ise onun ne kadar üzüldüğünü görünce yüreğinin parçalandığını hissetti sanki. Hemen atıldı, genç kızı bağrına bastı. Onun yanaklarındaki yaşları eliyle silerken:

“Hişşşt… Ağlama… Bir yolunu bulacağız… Zamanla her şey düzelecek…” diye mırıldanıyordu.

Ayça birden onu kendinden uzaklaştırdı. Yaşlı gözlerle genç adamın yüzüne baktı:

“Hayır Moon Jee… Hiçbir şeyin düzeleceği yok…” dedi ağlamaklı bir sesle. “Han Seul bizi affetmeyecek! Daha doğrusu… seni bir gün affedebilir, ama beni asla affetmeyecek! Boşa hayal kurmanın lüzumu yok…”

“Ayça sen neler diyorsun?!” dedi Moon Jee hayret ve öfkeyle. “İkimizi de günün birinde affedecek! Affetmek zorunda! O benim hayattaki tek ailem, ben de onun! O bensiz yaşayamaz…”

“…Sen de onsuz,” diye genç adamın sözünü tamamladı Ayça. Yüzüne buruk bir tebessüm düşmüştü. Moon Jee’nin gözlerinin içine baktı, acılı bir sesle:

“Belki de… onu artık üzmemeliyiz Moon Jee-yah…” diye mırıldandı.

Moon Jee birden iğne batırılmış gibi irkildi! Öfke ve hayalkırıklığıyla genç kızın kollarına yapıştı:

“Sen ne saçmalıyorsun?! Benden ayrılacağını sakın söyleme, buna izin vermem! Veremem! Seni bırakmam, bırakmayacağım!”

Böyle deyip genç kızı sertçe kendine çekti, bağrına bastı. Bir yandan da: “bırakmam… bırakmayacağım!” diye mırıldanıyordu. Ayça’nın gözlerinden sicim gibi yaşlar iniyordu. Bir an gözlerini sıkıca yumdu; genç adamın o baş döndüren güzel kokusunu içine çekti… Ah küçük, tatlı sevgilisi…

Sonra Moon Jee’nin kollarını tuttu, onu kendinden uzaklaştırdı ve gözlerinin içine baktı. Kararlı bir sesle:

“Eğer Han Seul ve benim aramda bir seçim yapmak zorunda kalırsan, onu seçmek zorundasın,” dedi. “Onun kaçırıldığı zaman hissettiklerini düşünsene!… Polis merkezinde bana söylediklerini hatırlasana… Onsuz olamazsın Moon Jee, abinle küs kalarak yaşayamazsın! Aşk her zaman bulunur; ama kardeş, bir daha bulabileceğin bir şey değildir!”

Moon Jee bir an durakladı. Sonra kaşlarını çattı ve kızın kolundan tutup hırsla çekti:

“Gel benimle!”

Ve Ayça’nın itiraz etmesine bile fırsat bırakmadan onu çeke çeke evden dışarı çıkardı.

Goong OST – Aeng Moo Sae

Yarım saat sonra, bir mezarlıkta, yan yana iki mezarın başında duruyorlardı. Moon Jee yere çöktü, mezarların birindeki toprağı okşadı. Yüzünde hüzünlü bir tebessüm vardı.

“Anne, baba…” diye mırıldandı. “Bakın size kimi getirdim: Bu mavi gözlü güzel genç kız, benim sevdiğim kız… Şaşırdınız, değil mi? Size ilk defa bir kız arkadaşımı getiriyorum… Çünkü…”

Burda durdu, dönüp Ayça’ya baktı. “Çünkü,” diye tekrarladı, “Onunla evlenmeyi planlıyorum…”

Ayça hayretle durakladı. Nefesi kesilmiş bir halde Moon Jee’ye baktı. Moon Jee ise mezarların birinin hemen yanında yetişmiş birkaç papatyayı kopardı; becerikli hareketlerle saplarını birbirlerine bağlarken bir yandan da:

“Bunu önce sizin öğrenmenizi istedim… Çünkü ağabeyim büyük ihtimalle benim bu fikrime karşı çıkacak… Belki hayatta olsaydınız, siz de karşı çıkardınız… Ama şunu bilin anne, baba: Ayça, beni bu dünyada mutlu edecek tek kadın! Ondan başkasıyla hayatımı paylaşmayı düşünemiyorum bile! O yüzden şimdi, sizin de karşınızdayken ona soruyorum: Benimle evlenir misin Ayça?”

Böyle deyip diz çöktü, avcunu açıp Ayça’ya uzattı: Genç adamın avcunda, üç tane papatyanın birbirine bağlanmasıyla yapılmış bir yüzük duruyordu!

Ayça gözyaşları arasında yutkundu. O kadar duygulanmıştı ki, konuşamıyordu bile. Sadece başını salladı: Evet…

Moon Jee’nin de yüzüne hüzünlü bir tebessüm düştü. Ayağa kalktı, elindeki çiçekten yüzüğü genç kızın parmağına geçirdi. Sonra onun elini tuttu, tekrar mezarlara döndü:

“Size söz veriyorum, çok mutlu olacağız! Cennetten bize baktığınız zaman bizi hep gülerken göreceksiniz…”

Sonra, avcundaki zarif eli sevgiyle sıktı. Ayça da gülümsedi. Yüreğinde hem derin bir hüzün, hem de kocaman bir mutluluk yan yanaydı…

Alan Parson – The same old sun

Hae In aceleci adımlarla cafeden içeri girdiğinde Han Seul çoktan gelmiş, onu bekliyordu. Genç kızı görünce kırık bir gülümsemeyle selamladı onu. Hae In’inse onun yüzüne bakınca içi acımıştı: Zavallının gözlerinin altı mosmordu. Zaten Ayça da dünden beri ağlıyordu… Genç kız sıkıntıyla içini çekti: Bu işin ortaya çıkınca her şeyi böylesine korkunç bir karmaşaya dönüştüreceği belliydi!

Han Seul’ün karşısına oturdu ve ona çekingence gülümsedi: “Nasılsın?”

“Nasıl olayım, bok gibi!” dedi Han Seul çatallı bir sesle. “Sanırım sevgili ev arkadaşından olanları öğrenmişsindir! Hae In, inanabiliyor musun, o kız, kardeşimi baştan çıkarmış! Beni onun için terk etmiş!!!”

Hae In karşısındaki genç adamın öfkesini görünce korkuyla yutkundu. Evet, Han Seul bu durumu kolay kolay kabullenemeyecekti, belli olmuştu… Tatlılaştırmaya çalıştığı bir sesle:

“Ne hissettiğini çok iyi anlıyorum Han Seul…” diye mırıldandı. “Ve sana çok hak veriyorum… Ama lütfen, biraz da onların açısından bakmaya çalış: İkisi de seni o kadar çok seviyor ki, eğer birbirlerine gerçekten âşık olmasalardı asla ama asla seni böyle çiğneyip geçmezlerdi… Sadece… ellerinde değildi!”

“Ha, yani sen de “aşkta ve savaşta her şey mübahtır!” diyenlerdensin!” dedi Han Seul öfkeyle. Sonra, sertçe başını salladı: “Hayır, ben bunu kabul edemem! Böyle saçma şey olmaz! O ikisi resmen beni aptal yerine koydu Hae In, sen bana daha ne anlatıyorsun?! O kardeşim olacak pislik herif, abisinin sevgilisine sarktı! Böyle bir şey olabilir mi yaa?! Peki ya o haysiyetsiz kıza ne demeli?! Hem abi, hem de kardeşle çıkmakta hiçbir sakınca görmedi! Ben böyle geniş mezheplilik görmedim be!”

Han Seul içindeki zehri kusar gibi tüm bunları takır takır söylediği zaman nefessiz kalmıştı. Durup derin derin soluklandı. Hae In’se ne diyeceğini bilemez gibi tereddüt ediyordu. Sonra yine çekingence:

“Haklısın, çok haklısın,” diye söze başladı, “Ama onlar gerçekten çok âşıklar Han Seul! Ayça’ya ilk önce senin âşık olman, onunla ilk senin yakınlaşmış olman, Moon Jee’nin de âşık olamayacağı anlamına gelmez ki… Ayrıca ikisi de bu yüzden o kadar çok acı çekti ki! Birbirlerinden uzak durmaya çalıştılar, Ayça senin yanında kalabilmek için çok savaş verdi; hatta Moon Jee’ye karşı hissettikleri yüzünden vicdan azabı çekip gecelerce ağladığını biliyorum. Moon Jee ise kendini müziğe vermişti. Ama… olmadı!… Başaramadılar! Birbirlerinden uzak duramadılar! Bu onları suçlu mu yapar?! Hayır, bence yapmaz… Üstelik Ayça seni aldatmadı; senden ayrıldıktan sonra Moon Jee’yle çıkmaya başladı…”

Hae In birden durdu. Karşısındaki genç adamın gözlerinde vahşi bir ışıkla kendisini süzdüğünü fark etmişti. Han Seul’ün dudakları titriyordu. Birden yılan ıslığı gibi bir sesle:

“Sen de biliyordun!” diye fısıldadı!

Hae In’in kanı dondu sanki. Genç kız korkuyla yutkundu. Sonra suçluluk hissiyle başını öne eğdi. Han Seul birden, önündeki masaya bir yumruk indirdi! Cafedeki herkes şaşkınca dönüp onlara baktı. Han Seul’ünse umrunda bile değildi, genç adam birdenbire bağırmaya başlamıştı:

“Allah kahretsin! Kahretsin be! Ben kimseye güvenemeyecek miyim?! Hae In, sen de mi Hae In?? Sen bana neden anlatmadın?? Neden beni aptal yerine koymalarına izin verdin?! İnanamıyorum, resmen inanamıyorum!”

Hae In’se ne yapacağını bilemez halde kalakalmıştı. Çevredeki insanların bakışını gördükçe olduğu yerde ezilip büzülüyordu. Birkaç kez: “Han Seul… Lütfen… Lütfen sakin ol…” demeye çabalamıştı, ama vahşi bir aygır gibi ipini koparan Han Seul’ü zapt etmenin imkânı yoktu! Birden Hae In de artık dayanamayacağını hissetti. Tiz bir sesle bağırdı:

“YETER! YETER ARTIK!!!”

Han Seul birden durdu. Karşısındaki genç kızın gözleri ateş saçıyor, dudakları titriyordu. Genç adam sınırı aşmış olduğunu fark etti birden: Bu kızcağızın ne suçu vardı ki? Neden bütün hıncını ondan çıkarmaya çalışıyordu sanki?! Suçlulukla kekeledi:

“Ben… ben özür-”

“Hatırlıyor musun son görüşmemizde bana ne demiştin?” dedi Hae In onun sözünü kesip. “Ben artık iyileşmek istiyorum demiştin. Ama bu yaptıkların iyileşmeyi isteyen birinin davranışları değil Han Seul! Sen iyileşmek falan istemiyorsun! Sen Ayça’yı geri istiyorsun; ama o artık başkasını seviyor! Sense bunu kabullenemiyorsun! Çünkü aslında onun mutluluğunu falan istemiyorsun değil mi? Hatta kardeşinin, o çok sevdiğini söylediğin kardeşinin mutluluğunu da istemiyorsun! Sen sadece kendini düşünüyorsun Han Seul! Sen bencil herifin tekisin!”

Hae In’in gözlerinden yaşlar inmeye başlamıştı. Histerik bir halde söylediği bu laflardan sonra bir an durdu, sonra ani bir hareketle ayağa kalkıp koşa koşa cafeden çıktı! Bu sırada, boynundaki kolye kopmuş, yere düşmüştü. Genç kız fark etmedi bile… Koşar adımlarla uzaklaşırken, gözlerine biriken yaşlar yüzünden nerdeyse önünü göremeyecek haldeydi…

Han Seul ise tek kelimeyle donakalmıştı. İçinden dalga dalga bir suçluluk ve utanç hissi yükseliyordu: Hae In’e feci halde haksızlık etmişti… Zavallı kız şimdiye kadar az kahrını çekmemişti onun… Ayrıca Hae In’in Ayça ve Moon Jee’nin sırrını ele vermemesi gayet de makul bir durumdu; kızcağız yaşlı dedikoducu kadınlar gibi gelip her şeyi yetiştirse daha mı iyiydi? Hayır, bu hiç de Hae In’in asil karakterine uymazdı… Belli ki genç kız, arkadaşlarının kendilerinin açıklamasını beklemişti.

O sırada, cafenin garsonlarından biri yanına yaklaştı.

“Afedersiniz beyefendi… Az önceki bayan arkadaşınız koşarken bunu düşürdü…”

Böyle deyip genç adamın avcuna metal bir obje bıraktı. Han Seul, avcundakine bakınca birden nefesi kesildi:

Güneş kolyesi… Daha ilk tanıştıkları zamanlarda Hae In’e hediye ettiği kolye!… Az önce bu kolye, onun boynundaydı demek…

Han Seul güneş kabartmasının gülümseyen yüzüne baktıkça boğazına bir yumru tıkandığını hissetti…

Ayça evdeydi. Genç kız uyumaya çabalamış, ama defalarca kabuslarla uyanmıştı. En sonunda baktı olmayacak, gitti televizyonu açtı; kendisi de karşısına uzanıp boş boş ekrana bakmaya başladı.

Birden kapı çaldı. Ayça yerinde korkuyla zıpladı: Han Seul müydü acaba?

Bir an açmamayı düşündü. Ama kapıdakinin vazgeçeceği yoktu, ısrarla zili çalmayı sürdürüyordu.

Ayça çekingence kapıya yaklaştı, delikten baktı. Hayır, gelen Han Seul değildi. Tanımadığı, orta yaşlı bir adam kapıda duruyordu.

Genç kız kapıyı açınca adam onu başıyla selamladı:

“Ayça-sshi’yle müşerref oluyorum değil mi? Ben Kim Moon Jee’nin ve grubunun menajeri Lee Su Hyun. İçeri girip sizinle biraz konuşmam mümkün mü acaba?”

Ayça şaşkınlıkla yana çekilip adamın geçmesi için izin verirken: “Tabi… Buyrun…” diye mırıldandı. Bir yandan da hayretle, Moon Jee’nin menajerinin kendisinden ne isteyebileceğini düşünüyordu.

Lee Su Hyun’sa salonda bir koltuğa oturur oturmaz konuya girmişti:

“Bakın Agasshi: Sizin Moon Jee’yle bir gönül ilişkiniz olduğunu öğrendim. Fakat bilmediğiniz bir şey var: Ne Moon Jee’nin ne de Mostly Harmless’ın diğer üyelerinin iki yıl boyunca herhangi bir kızla sevgili olması mümkün değil!”

Ayça’nın gözleri hayretle açıldı: “Efendim??”

“Doğru duydunuz,” dedi Su Hyun. “Mostly Harmless grubuyla S&M Entertainment olarak yaptığımız kontratta bu madde açık seçik bulunuyor. Sebebi ise, yeni ünlenen genç müzisyenlerimizin tamamen işlerine odaklanmasını sağlamak. Ayrıca yeniyetme genç kızların kalbi dolu olan genç pop idollerine hayranları olacak kadar büyük bir aşkla bağlanmadıklarını da biliyor olmalısınız. İnternete girip birkaç foruma bakın isterseniz; mesela Yamapi’nin evlenmesi Johnny tarafından yasaklanmış durumda. Ya da mesela Justin Bieber’ın Selena Gomez’le aşk yaşadığı dedikoduları çıktığı zaman tüm dünyadan genç kızlar Selena Gomez’e ölüm tehditleri yolladılar!”

Ayça’nın ağzı açık kalmıştı. Genç kız böyle bir şeyi kırk yıl düşünse akıl edemezdi.

“O yüzden Moon Jee’den ayrılmanızı rica ediyorum!”

Ayça birden irkildi. Dehşet içinde, karşısındaki orta yaşlı adamın yüzüne baktı. Su Hyun son derece ciddiydi.

“Ondan ayrılmazsanız, korkarım kontratı iptal etmek zorunda kalacağız,” dedi. “Albümün çıkmak üzere olduğu şu günlerde doğrusu çok yazık olacak… Ama S&M Entertainment, prensiplerinden taviz vermeyen bir kurumdur. Henüz ünlenmemiş bir yıldız adayının şimdiden kurallara karşı gelip şirketi zora sokması düşünülemez bile… Böyle bir durumda S&M yönetimi şimdiye kadar yaptığı bütün yatırımları çöpe atıp projeyi iptal etmekten çekinmeyecektir…”

Ayça ne diyeceğini bilemez haldeydi. Kekeleyerek:

“A-ama… Bu, insan haklarına aykırı!” diye haykırdı. “Böyle bir şeyi nasıl isteyebilirsiniz?? İnsanların kiminle sevgili olacağına nasıl karışabilirsiniz??”

Su Hyun hafifçe gülümsedi. Genç kızdan böyle bir çıkış bekliyordu. Babacan bir tavırla:

“Eğlence dünyası hakkında hiçbir şey bilmediğiniz öyle belli ki,” diye cevap verdi. “Bakın Ayça-sshi, böyle kontrat maddeleri müzik ve aktörlük piyasasında son derece yaygındır… Ayrıca biz kimseyi hiçbir şey için zorlamadık: Eğer Moon Jee ve diğerleri bu durumu kabul edilemez bulsalardı, kontratı imzalamamakta özgürlerdi. Fakat artık bir kez imzayı attılar. Ve şimdi, eğer anlaşmayı bozarlarsa, her biri tam ikişer milyar won tazminat ödemek zorunda kalacaklar!”

Ayça dehşetle kalakalmıştı: İki milyar won… 1.8 milyon dolar! Ne Moon Jee’nin ne de gruptaki diğerlerinin bu miktarı ödemesi mümkün değildi!

Su Hyun, onun işin ciddiyetini anladığını fark etmişti. Genç kızın gözlerinin içine baktı, ikna edici bir sesle:

“O yüzden eğer Moon Jee’yi gerçekten seviyorsanız, ondan ayrılın Agasshi…” dedi. “En azından, bir süre için… Eğer iki yılın ardından aşkınız hâlâ eskisi kadar büyükse, birbirinize geri dönmemeniz için hiçbir sebep yok… Bunu askerlik gibi de düşünebilirsiniz! Yeter ki Moon Jee’nin şimdi işine konsantre olmasına ve hayallerini gerçekleştirmesine izin verin…”

Ayça susuyordu. Ne diyeceğini bilemez haldeydi. Sonra birden, derin derin içini çekti. Ağlamaklı bir ifadeyle:

“İyi ama… bana neden hiçbir şey söylemedi?” diye mırıldandı.

Su Hyun bunu da düşünmüştü. Hiç beklemeden cevap verdi:

“Moon Jee size uygun bir zamanda söyleyeceğinden bahsediyordu… Ama uygun zamanı bulamamış olmalı… Fakat ona da bu durumun ciddiyetinden defalarca bahsettik elbette: Yani kendisi de durumunun farkındaydı.”

Ayça bitkince başını salladı. Evet, Moon Jee ona söyleyecek fırsat bulamamış olmalıydı. Önceleri kendini birlikte geçirilecek mutlu anlara kaptırmış, bu güzel zamanlarını bozmak istememiş olmalıydı. Sonra da, Han Seul’le yaşanan o korkunç olay gerçekleşmişti işte…

Ayça düşünüyordu… Aslında evet, askerlik gibi düşünebilirdi: Hem zaten, kendisi beklemeye alışıktı…

Ama sonra, Moon Jee’nin güzel yüzü gözlerinin önüne geldi ve genç kız ağlamamak için kendini zor tuttu: Bu tatlı genç adamdan iki sene ayrı kalmaya gönlü nasıl elverecekti?!

Su Hyun’sa ayağa kalkmıştı. Yapımcı, genç kızın durumun ciddiyetini anladığını keyifle fark ediyordu. Evet, bu kız sağduyulu bir insana benziyordu; sevgilisinin hayallerinin yıkılmasına izin verecek kadar bencillik yapmayacaktı. Yine de, son bir defa kızın ellerine yapıştı:

“Siz son derece mantıklı bir insansınız Agasshi,” dedi. “Moon Jee’yle ilişkinize ara vermeniz gerektiğini eminim ki çok iyi anladınız. Size bu konuda güvenebilirim, öyle değil mi?”

Ayça durakladı. Boğazına bir yumru takılmıştı. Ama sonra başını eğdi, hafif bir sesle:

“Dediklerinizi araştıracağım,” dedi. “Eğer söyledikleriniz doğruysa, evet: Bana güvenebilirsiniz… Moon Jee’den tam iki sene boyunca uzak duracağım…”

Su Hyun sevinçle gülümsedi: “Doğru olduğunu göreceksiniz! Çok teşekkür ederim Ayça-sshi, sizinle anlaşacağımızı biliyordum! Sonuçta her şey, sevgili Moon Jee’mizin başarısı için! Hoşçakalın, iyi günler!”

Ve ardında, bu son darbeyle iyice yıkılmış bir Ayça bırakarak, neşeyle evden çıktı…

Winter Sonata – from the beginning

Ayça parkın girişinde durdu. Uzun uzun karşıdaki nehre baktı.

Sonra içini çekip az ilerideki bir banka doğru yürüdü. Bankın üzeri de tıpkı yerler gibi hemen yanıbaşındaki ağaçtan kopmuş sarı yapraklarla dolmuştu. Ayça yapraklar arasında kendine yer açıp oturdu, dalgın gözlerini nehre dikti.

Genç kız düşünüyordu. İçindeki hüzün giderek daha çok koyulaşıp katran gibi yüreğinde tortulaşırken, ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Dünden beri işler giderek daha da kötüleşiyordu: Su Hyun’un ziyaretinden sonra Ayça Moon Jee’nin grubundaki çocukları aramıştı. Onlar da menajerin dediklerini doğrulamışlardı: Evet, Su Hyun yalan söylemiyordu. Jin Beom:

“Lütfen anlayış gösterin Noona,” demişti ona, “Moon Jee Hyung bu konuda Su Hyun’la gerçekten de çok kavga etti. Ama S&M şirketi geri adım atmadı. Şimdi sizden anlayış bekliyoruz. Hyung’u da siz ikna etmelisiniz ve ilişkinize bir süre arar vermelisiniz… Bunu hepimiz için yapın lütfen…”

Ayça sıkıntıyla kaşlarını çattı: Evet, söz konusu olan sadece Moon Jee ve kendisinin hayatı değildi. Diğer üç çocuğun kariyeri de kendilerine bağlıydı.

Üstelik sadece bu da değil: Han Seul mevzuu vardı bir de… Hae In eve geldiğinde gözlerini suçlu suçlu kaçırdığı zaman Ayça işlerin bu cephede de iyi gitmediğini anlamıştı. Acı acı gülerek:

“Affedecek gibi görünmüyor, öyle değil mi?” demişti ev arkadaşına…

Hae In bir an, ne diyeceğini bilmez gibi durmuştu. Sonra, sanki suçlu olan kendisiymiş gibi başını eğip mırıldanmıştı:

“Üzgünüm Ayça… Evet, şu anda çok anlayışsız davranıyor… Moon Jee’ye de sana da çok ama çok kızgın…”

Ayça bunu bekliyordu, ama yine de kalbine sivri bir ok saplanmış gibi hissetmesine engel olamadı. İçinden yine dalga dalga bir acı ve vicdan azabı yükselirken, aceleyle gözlerini kaçırdı. Gözyaşlarını Hae In’in görmesini istemiyordu.

Hae In’se, onun ne kadar üzüldüğünü hemen fark etmişti. Genç kız koşturarak geldi, ev arkadaşına sarıldı. Şefkat dolu bir sesle:

“Her şeyi zamana bırak Ayça…” diye mırıldandı. “Han Seul de kabullenecek… Eminim ki o da bir gün sizi anlayacak!… Lütfen üzme kendini…”

Ayça gözyaşlarını geri göndermeye çabalarken “hı hı…” diye mırıldandı. Sonra çabucak gözlerini sildi, gülümsemeye çalışarak baktı ev arkadaşına. Hae In’se, onun aslında ne kadar acı çektiğinin farkındaydı. Üzüntüyle “Ah Ayçacığım…” diye mırıldandı.

Sonra konuyu kapattılar ve gündelik şeylerden bahsetmeye başladılar. Hae In, Ayça’nın klinikte olmadığı saatlerde gelen komik yaşlı bir teyzenin taklidini yaparken Ayça onu gülümseyerek dinliyordu. Biraz sonra birlikte bir şeyler atıştırdılar. Ayça tüm bu süre boyunca kendine hakim oldu; ağlamamayı, hatta zaman zaman sahte de olsa gülmeyi bile başardı.

Ama ilerleyen saatlerde odasına çekildiği zaman, daha fazla dayanamadı: Gözyaşları ip gibi birbiri ardına yanaklarına yuvarlanırken gün içinde bastırdığı tüm duygular yeniden açığa çıkmıştı… Ayça ses çıkarmamaya çalışarak gece boyu uzun uzun ağladı…

Bugün de işe gitmemişti. Hae In erkenden kliniğe gittikten sonra odasından çıkıp doğruca kendini dışarı atmıştı. Kahvaltı bile etmeden. Canı hiçbir şey yemek istemiyordu ki…

Şimdi, Moon Jee’yle birlikte geldikleri bu parkta otururken, düşünüyordu: Ne yapması gerektiğini düşünüyordu.

Birden başucunda birisi:

“A! Alexia!” diye bağırdı.

Ayça şaşkınlıkla başını kaldırdı: Kızıl saçlı genç bir kadın ona neşeyle gülümsüyordu.

Ayça birkaç saniye ona boş boş baktı, sonra birden kafasında bir ampul yandı:

“Mischa!”

Han Seul’ü Gab Soo’nun elinden kurtarmada ona müthiş iyiliği dokunmuş olan Rus kız! Ayça onu yeniden gördüğüne inanamıyordu, hemen yerinden kalkıp genç kızla kucaklaştı. Mischa da onu gördüğüne çok sevinmiş gibiydi, neşeyle:

“Aman Tanrım, şu tesadüfe bak!” diye bağırdı, “Seni burda görmeyi hiç beklemiyordum! Eee, nasılsın bakalım?” Sonra muzipçe göz kırptı: “O gün kurtardığımız yakışıklı sevgilinle aran nasıl bakalım??”

Ayça bir an durakladı. Bu soruya nasıl cevap vereceğini bilemiyordu: “Ben ondan ayrıldım, şimdi kardeşiyle çıkıyorum…” diyecek olsa, Mischa “oha, bir de masum, cici kız ayaklarına yatıyordun!” demez miydi?? O yüzden utanarak gözlerini kaçırdı:

“Ee… Bazı şeyler oldu…” diye mırıldandı.

Mischa ona hayretle baktı. Aynı anda genç kızın gözlerinin altındaki halkaları, yüzündeki hüzünlü ifadeyi fark etti. Gözleri de şiş gibiydi. Anlaşılan büyük bir sıkıntısı vardı.

Mischa birden üzüldüğünü hissetti: Bu genç kızın mutlu olmasını içtenlikle dilemişti. Sanki o mutlu olursa kendisi de bir zamanlar elinden kaçırdığı mutluluğu yakalayacakmış gibi hissetmişti. Ama anlaşılan hayat, Alexia’ya da adil davranmamıştı… Kore’de yabancı bir gelin adayı olmak çok zordu çünkü. İçinden yükselen büyük bir şefkatle elini genç kızın omzuna koydu, tatlı bir sesle:

“Yoksa… genç adamın ailesinden kaynaklanan problemler mi çıktı?” diye sordu.

Ayça ona şaşırarak baktı: “Evet, öyle de denebilir…” diye mırıldandı. Mischa birden hınçla yumruklarını sıktı! Ayça’ya dönüp baktığında gözleri çakmak çakmaktı:

“Bu Koreli erkeklerin Allah belasını versin!” diye bağırdı! “Aşklarına asla sahip çıkamazlar bunlar! Aileleri olmaz dediyse her şey bitmiştir!”

Sonra hüzünle Ayça’ya döndü, birden ona sıkıca sarılıverdi!

“Ah benim kader arkadaşım…” diye mırıldandı… “Ben de aynı şeyleri yaşadım… Erkek arkadaşımın peşinden buraya geldim ve o beni ortada bıraktı! Ailesi yabancı gelin istemiyormuş!!! İnanabiliyor musun??”

Ayça onun giderek kırılan sesini duyunca birden kendi derdini unuttu, ona sarılan bu Rus kızı için fena halde üzüldü: Aman Tanrım, demek bu kızcağızın hikâyesi buydu! Gerçekten de, Mischa ona sımsıkı sarılırken bir yandan da hıçkırmaya başlamıştı. Aradan bunca yıl geçtiği halde hâlâ acısı, öfkesi taptazeydi…

Ayça çekingen, ama şefkatli bir biçimde onun omzunu okşadı. Bu dostluk, Mischa’yı iyice dağıttı: Genç kız omuzları sarsılarak ağlamaya başladı…

Biraz sonra, biraz daha kendine gelmişti. Utanarak Ayça’yı bıraktı. “Afedersin, sinirlerim bozuldu heralde…” diye mırıldandı. Ayça ise tatlılıkla mırıldandı: “Önemi yok… Şimdi iyisin, değil mi?”

“Hı hı…” diye mırıldandı Mischa. Sonra ceplerini yokladı, üzerindeki ince montun iç cebinden bir sigara paketi çıkardı. İçinden bir dal çekerken elleri titriyordu. Bir tane de Ayça’ya uzattı. Ayça çekinerek aldı. Normalde sigara içmezdi, ama şimdi, içindeki büyük acıya bir nebze bile iyi gelecek bir şeye çok ihtiyacı vardı…

Bu arada Mischa hem kendi sigarasını hem de onunkini yakmış, sonra kendi sigarasından derin bir nefes çekip anlatmaya başlamıştı:

“Sevgilimle Rusya’da tanıştık. Öğrenciydi, bense garsonluk yapıyordum… Sadece yirmi yaşındaydım ve evlilik hayalleri kuruyordum. O da bana umut veriyordu; bensiz yaşayamayacağını söylüyordu. Sonra onunla birlikte Kore’ye geldim. Ama buraya gelir gelmez sevgilim ağız değiştirdi: Ailesinin beni asla kabul etmeyeceğini söyledi. Kendisini unutmamı, Rusya’ya geri dönmemi istedi. Beni öylece terk ediverdi!”

Mischa sözün burasında durdu, sinirli sinirli güldü. Ama gözlerinde yeniden domur domur yaşlar birikmişti.

“Ortada kaldım…” diye mırıldandı. “Beş parasız, mesleksiz, hatta dilini bile doğru dürüst bilmediğim bir ülkede kalakalmıştım… Ne yapacağımı bilemez bir haldeydim… O gece bir bara gidip saatlerce içtim. Bu sırada bir adamla tanıştım. O kadar çok acı çekiyordum ki, ne yaptığımın bile farkında değildim… O gece o adamla birlikte bir otele gittim ve onunla yattım! Sevgilimden intikam almak için yaptım bunu!”

Acı acı güldü. Ayça’ya baktı. Elektrik mavisi gözlerinde büyük bir hüzün vardı.

“Sabah kalktığımda yatağın başucundaki komodinde elli bin won buldum Alexia… O anda yaşadığım acıyı, utancı sana anlatamam… Öyle utandım ki, ölmek istedim!”

Sonra içini çekti. Alaycı bir biçimde gülümsedi: “Ama gördüğün gibi ölmedim işte… Hatta… hatta bu işi meslek haline getirdim! Baktım iyi kazandırıyor, ve benim yapabileceğim daha iyi bir iş yok; madem öyle, koyver gitsin dedim! Nasıl, iyi etmişim değil mi? Hahahah!”

Ayça karşısında sinirli kahkahalar atan genç kıza hüzünle bakıyordu. Onun geçmişinde de acıklı bir kalp kırıklığı hikâyesi olduğunu öğrenmek içini sızlatmıştı. Birden, Moon Jee olmasaydı, kendi hikâyesinin de belki benzer bir biçimde sonlanacağını düşündü yeniden: İntihardan kurtulsa bile beş parasız yabancı bir ülkede kadın tüccarlarının eline düşmesi son derece mümkündü! Onu kurtaran Moon Jee, ona evinin kapılarını açan Hae In, onun kalbinin yaralarını tamir eden Han Seul olmasaydı; Ayça asla ama asla kendini toparlayamazdı… Birden, ne kadar şanslı olduğunu bir defa daha fark etti ve içi, bu üç sevgili insana karşı yine büyük bir minnetle doldu. Sonra, kendisi kadar şanslı olamamış kızıl saçlı kıza şefkatle baktı.

“Mischa…” diye mırıldandı, “Yine de, her zaman bir umut vardır, öyle değil mi? Hâlâ istersen kendine bambaşka bir yol çizebilirsin…”

Mischa tatlı bir ses tonuyla bunu söyleyen genç kıza şaşkınca baktı. Alexia’nın kendisininkiler gibi mavi gözleriyle karşılaşınca birden içine sıcacık bir duygu yayıldı: Bu yabancı ülkede, bir başka yabancı kızla paylaşılan kızkardeşlik hissi yüreğini ısıtıvermişti… Sonra birden kendine geldi, hafifçe güldü: Kendisi Alexia’yı teselli etmek için buraya oturmuşken birdenbire içinden yükselen anlatma isteğine engel olamamış, asker bavulu gibi tüm hayat hikâyesini dökülmüştü! Ufak, utangaç bir kahkaha attı, elini “boşver” anlamında salladı:

“Aaaa, neyse neyse! Sen bakma banaa! Asıl senin derdine gelelim: Anlatsana, seninkinin ailesi de problem mi çıkarıyor?? Hem de sen, oğullarını mutlak bir ölümden kurtardıktan sonra! Vay nankörler vay!”

Ayça utanarak bakışlarını kaçırdı. Sonra sıkıntıyla ofladı:

“Sadece o olsa yine iyi… Başka sorunlar da var…”

Böyle deyip Moon Jee’nin albüm çıkarma işinden ve sevgilisi olması durumunda ödeyeceği tazminattan bahsetti. Mischa’nın ağzı açık kalmıştı!

“Vay beee, senin bu manitanın da ne renkli bir hayatı varmış Alexia! Bir gün mafya tarafından kaçırılır, ertesi gün albüm çıkartır…”

Ayça elinde olmadan kıkırdadı. Sonra biraz utanarak mırıldandı: “Ee… Öyle de denebilir…”

“Zavallı Alexia, senin de derdin hakikaten büyükmüş,” diye mırıldandı Mischa. Onun da kaşları çatılmıştı. Sonra şefkatle Ayça’ya baktı: “Ama sevgilin senden ayrılmayı hiç düşünmüyor, öyle değil mi? Yani ailesinin baskısına, işi konusundaki bu pürüzlere rağmen, yine de seni seviyor ve senden vazgeçmek istemiyor, değil mi?”

Ayça onaylayarak başını sallayınca da: “O zaman üzülecek bir şey yok be güzelim!” diye haykırdı, “Koyver gitsin! Birlikte her şeyi aşarsınız! Sen böyle bir adam bulmuşsun, tüm engellere rağmen senden vazgeçmeyen bir adam! Bir kız başka ne ister ki??”

Sonra alaycı alaycı sırıttı: “Benim manita da böyle birisi olsaydı, ben daha ne isterdim?! Çok şanslısın Alexia!”

Ayça burukça gülümsedi. Sonra derin derin içini çekti:

“Haklısın, çok şanslıyım… Ama… benimle birlikte olduğu için sevgilim o kadar da şanslı değil galiba: Baksana, çocuğa sorundan başka bir şey getirmiyorum!”

Mischa, arkadaşının derin hüznü karşısında ne diyeceğini bilemez gibi sustu. Sonra gözlerini onun yüzüne dikti, tatlı bir sesle:

“O halde… biraz zamana bırak Alexia…” dedi. “Bir süre uzaklaş ve düşün: Bazen ayrılık o kadar da kötü bir şey değildir, biliyor musun? Hem ne demişler, “Ayrılık, rüzgar gibidir: Küçük ateşleri söndürür, büyükleri ise daha da alevlendirir…” Yani Alyoşa, bir süre birbirinizden uzak kalırsanız belki de bu sorun ettiğiniz şeylerin aşkınızın büyüklüğü karşısında aslında hiç de dert edilecek şeyler olmadığını görürsünüz. Ne dersin, haksız mıyım?”

Ayça şaşkınlıkla başını kaldırdı. Mischa’dan böyle derin bir analiz beklemiyordu. Sonra hafifçe gülümsedi:

“Galiba haklısın… Evet, galiba bir süre uzak kalmak en iyisi…”

Sonra içini çekti. Gözlerini, karşıdaki nehir manzarasına dikti. Burukça gülümsedi:

“Şimdi zamanı ileriye sarıp iki sene sonrasına gidebilmeyi öyle çok isterdim ki…” diye mırıldandı…

Gözünün önüne hayaller düştü: Bundan iki sene sonrası… Ayça, uçaktan iniyor… Moon Jee, havaalanında onu karşılamaya gelmiş… İyice büyümüş, olgunlaşmış, her zamankinden de daha yakışıklı görünüyor… Ayça, rüzgar gibi koşup onun kollarına atılıyor…

Sonra birden gözleri doldu: İki sene… Tam iki sene! Bu kadar uzun bir ayrılığa nasıl sabredecekti?! Moon Jee’nin şirin yüzünü görmeden, güzel sesini duymadan, onu sımsıkı kucaklayamadan… tam iki sene!

Mischa ise üzüntüyle onun yüzünde beliren acılı ifadeyi izliyordu. Birden dayanamadı, hafifçe mırıldandı:

“Ama belki de… Belki ayrı kalmadan da halledebilirsiniz… Hiç yolu yok mu Alexia?”

Ayça ona döndü, hüzünle gülümsemeye çabaladı.

“Hayır…” diye mırıldandı. “Sanırım yok…”

Sonra derin derin içini çekti. Birden ayağa kalktı. Dönüp bankta oturan kıza sevgiyle baktı:

“Her şey için çok teşekkür ederim Mischa… Daha önce hem benim, hem de sevgilimin hayatını kurtarmıştın. Şimdi de bana dostluğunu sundun… Gerçekten çok, ama çok teşekkür ederim!”

Mischa duygulanmıştı. Arkadaşına sevgiyle gülümsedi, sonra işi şakaya vurdu:

“Asıl ben sana teşekkür ederim: Psikologa gitmeye gerek kalmadan bedavadan terapi seansı oldu bu bana! Oh, nasıl rahatladım anlatamam!”

Sonra neşeli bir kahkaha attı. Ayça da güldü. Sonra elini kaldırdı:

“O halde… hoşçakal! Umarım her şey dilediğin gibi olur…”

“Güle güle!” diye el salladı Mischa da. “Kendini sakın üzme! Her şey yoluna girer! Fightinggg!”

Ayça onun şamatacı bir biçimde yumruk yaptığı elini “fightinggg!” diye sallamasına içtenlikle güldü. Sonra son bir defa el sallayıp arkasını döndü, yürümeye koyuldu. Yüzünde hüzünlü, ama kararlı bir ifade belirmişti…

Evet, Mischa haklıydı… Ayça şimdi ne yapması gerektiğini biliyordu…

Mischa ise uzaklaşan kızın arkasından yarı hüzün, yarı mutlulukla baktı. Gerçekten de onunla konuşmak iyi gelmişti. Yıllar var ki Ji Hwan’dan bahsetmemiş olduğunu düşündü… Eski yaraların hâlâ canını acıttığını görmek hüzün verici olsa da, birisine bu büyük acısını anlatmak üzerinde cidden terapi etkisi yaratmıştı. Oysa az önce bu parka gelirken Mischa hayatından fena halde bezmiş vaziyetteydi: Bu iğrenç mesleği sürdürmekten, hayatının nereye gideceğini bilemeden yaşamaktan bıkmıştı. Bir miktar birikmiş parası vardı, belki de artık Rusya’ya dönmeliydi… Ama orada da kendisini bekleyen kimse kalmadığını ve muhtemelen yaşayacağı hayatın burdakinden daha aydınlık olmayacağını hüzünle hissediyordu…

Genç kız daldığı düşüncelerden birdenbire çalan bir telefonun sesiyle irkildi. Kendi telefonu değildi. Şaşkınca çevresine bakındı. Sonra bankın ucundan yere düşmüş olan telefonu fark etti. Hemen durumu anladı: Bu telefon Alexia’nındı muhakkak!

Hâlâ çalan telefonu eline aldı, ne yapacağını bilemez gibi bir an durdu. Sonra, açıp kulağına götürdü.

“Alo?”

“Ayça?? Aşkım, nerdesin??”

“Ben Alexia değilim. Telefonunu parkta düşürmüş, ben buldum,” dedi Mischa. Karşı tarafta bir an sessizlik oldu. Sonra:

“Ha öyle mi?” diye mırıldandı Moon Jee. “Şey, şu anda nerdesiniz? Ben gelip telefonu sizden alabilir miyim?”

“Ah, elbette,” dedi Mischa. “Ben Yeongdong köprüsü yakınlarında bir parktayım. Köprünün şehir tarafındaki girişinden 100 metre kadar ileride bir park…”

“Tamam, nerde olduğunuzu anladım, o parkı biliyorum,” dedi Moon Jee hemen. “Yarım saate kadar gelsem orada olursunuz, değil mi?”

“Olurum… Tamam, burada bekleyeceğim,” dedi Mischa ve telefonu kapattı.

Ayça yorgun adımlarla evden içeri girdiğinde yüzünde hüzünlü, ama kararlı bir ifade vardı. Genç kız tereddüt bile etmeden odasına geçti, dolabını açtı, birkaç parça eşyasını alıp yatağın altında duran ufak valize koydu. On dakika içinde hazırdı. Saatine baktı; öğleden sonraki uçağı yakalamak için yarım saat içinde evden çıkması gerekiyordu.

Eve gelmeden önce kliniğe gitmiş, Song Gil Nam’la konuşup vedalaşmıştı. Yaşlı adam, onun işten ayrılacağını duyunca gözle görülür biçimde üzülmüştü:

“Ayça… Sanırım zor günler geçiriyorsun kızım… İstersen bir süre uzaklaş, sana birkaç hafta izin vereyim, Türkiye’ye, ailenin yanına git! Ama sonra geri dön. Sen çok değer verdiğim bir doktorumuzsun, seni kaybetmek istemiyorum…”

Ayça ona sevgiyle gülümsedi. Bu babacan doktorla zaman içinde baba-kız gibi olmuşlardı; yaşlı adam Ayça’ya akupunktur hakkında çok değerli bilgiler öğretmişti. Ama ne yazık ki şu anda onun dediğini yapması mümkün değildi. İçini çekti:

“Üzgünüm efendim… Ama Türkiye’de çok daha uzun bir süre kalmam gerekiyor… Beni affedin. Her şey için, şimdiye kadar bütün yaptıklarınız için teşekkür ederim!”

Böyle deyip yaşlı adamın elini sıktı. Gil Nam ise hüzünle onun omzunu patpatladı.

“Pekala…” diye mırıldandı. “Git öyleyse… Ama bir gün geri gelip kliniğimize döneceğine söz ver!”

Ayça güldü: “Söz!” Sonra da son bir kez gülümseyip klinikten çıktı.

Seung Mi’ye veda etmek istediği halde genç kadını yerinde bulamamıştı genç kız. Hae In’i görmektense özellikle kaçınıyordu; çünkü genç kızın onu kolay kolay bırakmayacağına, “Saçmalama Ayça, ne geri dönmesi?? Hem de böyle apar topar?!” diye ortalığı velveleye vereceğine emindi.

Şimdi de evde eşyalarını topladıktan sonra Hae In’e mektup yazarken bir an durakladı. Hae In böyle kaçar gibi gittiği için onu asla affetmeyecekti. Ama Ayça, eğer şimdi böylece gitmezse, bir daha asla bu cesareti bulamayacağını hissediyordu.

O yüzden tekrar cesaretini topladı, Hae In’e şu satırları yazmaya başladı:

“Sevgili dostum…

Ben gidiyorum. Bugünki uçakla Türkiye’ye dönüyorum.

Bunu yapmak zorundaydım Hae In. Burada kaldıkça Moon Jee’nin başına daha fazla bela açmaktan başka bir şey yapmıyorum… Onun Han Seul’le arasının düzelmesi için, kariyerinde ilerleyip ünlü bir yıldız olabilmesi için hayatından çekip gitmek zorundayım…

O yüzden sana haber vermeden, veda etmeden kaçar gibi giden bu korkak arkadaşını affet Hae In… Beni anlayacak birisi varsa, o da sensin dostum…

Ve lütfen Moon Jee’ye iyi bak… Onu senin dostluğuna emanet ediyorum. Ona çok iyi bak, benim yokluğumdan dolayı üzülmesine izin verme, olur mu?… Sana güveniyorum.

Hoşçakal sevgili arkadaşım Hae In! Her şey için sana çok ama çok teşekkür ederim! Sen benim en iyi dostumsun ve hep öyle kalacaksın…”

Ayça son satırları yazarken gözleri dolmuştu. Mektubun yanına iki aylık kira parasını da bıraktı ve üzerine not düştü: “Yerime yeni birini buluncaya kadar idare eder umarım…”

Sonra, bir an durakladı ve beyaz bir kâğıt daha çıkardı. Moon Jee’ye de birkaç satır yazmadan ayrılamazdı…

Son satırların üzerine birkaç damla gözyaşı düşüp yazıyı dağıtınca ağladığını fark etti genç kız. Hemen gözlerini sildi. Moon Jee’ye yazdığı mektubu da bir zarfa koyup üzerine “Moon Jee” diye yazdı. Sonra çantasını eline aldı. Birkaç aydır kendisine yuva olmuş odasına hüzünle göz gezdirdi. Sonra odadan çıktı. Ağır adımlarla yürürken duvarlara, mobilyalara sevgiyle dokundu: Evini özleyecekti… Birbirinden güzel anılarla dolu olan bu evi çok özleyecekti…

Sonra içini çekti, valizini de alıp kapıdan çıktı. Moon Jee’ye yazdığı mektup hâlâ elindeydi.

Mektubu Moon Jee’nin evinin kapısına bıraktı. Sonra da evin arkasına doğru ağır adımlarla  yürüdü; acıklı gözlerle Moon Jee’nin evinin güzeller güzeli bahçesine baktı: “Gizli bahçe”lerine…

Coffee House OST –  SB Wannabe

Gözleri yine yaşlarla buğulanırken gerisin geri döndü, sokaktan geçen bir taksiye el etti. Bindikten sonra: “Havaalanına lütfen,” diye mırıldandı.

Aradan henüz on-on beş dakika henüz geçmişti ki, sokağın diğer köşesinden koşarak gelen Moon Jee göründü: Genç adam terden sırılsıklam olmuştu: Kendi evine uğramadan koşa koşa Ayça’nın evinin kapısına gitti, kapıyı yumruklamaya başladı:

“Ayça! AYÇA! Aç kapıyı, aç Ayça!”

Ama içeride hiç ses yoktu. Moon Jee sıkıntıyla kaşlarını çattı, acaba evde yok muydu?? Genç adam bir an durdu, sonra telefonunu çıkarıp Hae In’i aradı. Ama doktor kız, Ayça’nın klinikte olmadığından emindi.

“İstersen kliniğe uğra, sana anahtarı vereyim,” dedi Hae In. Moon Jee bir an düşündü, sonra kabul etti.

Dalgın adımlarla kliniğe doğru yürürken az önce Mischa’nın söylediklerini düşünüyordu. Rus kız telefonu ona geri verirken:

“Siz Alexia’nın sevgilisi olmalısınız,” demişti. “Alexia o kadar üzgün ve dalgındı ki, telefonu düşürdüğünün farkında bile olmadı anlaşılan…”

Moon Jee teşekkür ederken de kaygılı gözlerle eklemişti: “Bu arada… galiba sizden uzaklaşmayı planlıyor…”

Moon Jee’nin gözleri hayretle açıldı: “Ne?! Nasıl yani??”

“Az önce onunla sohbet ediyorduk… Alexia çok üzgündü… Size acıdan ve üzüntüden başka bir şey getirmediğini, sizin iyiliğiniz için sizden uzak durması gerektiğini söyledi… Sadece aileniz değil, aynı zamanda işinizle ilgili pürüzler de varmış galiba…”

Moon Jee şok içinde kalakalmıştı: Ayça, kontrat meselesini öğrenmişti demek!

“İnanamıyorum! Aptal, aptal kız!” diye inledi genç adam. Mischa ona hayretle baktı: “Yoksa bir yanlış anlaşılma mı var?!”

“Ne olursa olsun gitmeyi düşünmemeliydi! Ben her şeyi halledecektim!” diye bağırdı Moon Jee. Gözleri yaşarmıştı, yüzünde acı dolu bir ifade vardı.

Mischa bir an şaşkınca durdu. Sonra ince bir hüzünle gülümsedi: Görünen o ki, Alexia için hâlâ bir umut vardı.

Birden Moon Jee’nin kolunu sıktı! Şaşırarak ona dönen genç adama heyecanla fısıldadı:

“O halde ne duruyorsunuz?? Koşup gidin, durdurun onu! Gitmesine izin vermeyin! Haydi, zaman kaybetmeyin!”

Moon Jee şaşkınca kekeledi: “Ta-tamam…” Sonra şaşkın adımlarla yürümeye başladı. Birkaç adım sonra durdu, geri dönüp Rus kıza baktı.

“Çok teşekkür ederim Agasshi!” diye bağırdı. “Telefon için teşekkür ederim! Onu durduracağım! Hoşçakalın!”

Sonra tekrar döndü, ok gibi fırlayıp koşmaya başladı. Mischa onu yüzünde mutlu bir tebessümle izliyordu…

Şimdi Moon Jee kafasında düşüncelerle kliniğe doğru yürürken Ayça’yı bulamamaktan korkuyordu: Ya gerçekten de gittiyse?? İşin kötüsü telefonu da yoktu, ona nasıl ulaşacağını bilemiyordu genç adam…

Sonra birden, kendi evinin önünden geçerken gözü kapıdaki beyaz bir şeye takıldı.

Birden nefesi kesildi: Yoksa…

Koşar adımlarla bahçeye girdi, bahçe kapısını arkasından çarptı, iki adımda evin önüne ulaştı: Kapıya iliştirilmiş beyaz zarfı eline alırken elleri titriyordu.

Üzerindeki “Moon Jee” yazısını tanıyınca yüreği hopladı sanki. Zarfı parçalar gibi açıp okumaya başladı.

“Sevgilim…

Bana çok kızacaksın… Çok kırılacaksın… “Benden bir vedayı bile esirgedin!” diye nefret edeceksin belki de…

Ama kalbinin derinlerinde beni anlayacağını biliyorum. Bunu neden yaptığımı en iyi sen anlayacaksın.

Çünkü sen de benim yerimde olsan, aynen böyle yapardın…

Şirketle olan kontratında yazanları öğrendim. En az iki sene boyunca sevgilin olmaması gerektiğini biliyorum. Ayrıca Han Seul’ün öfkesinin de farkındayım. Onunla barışabilmek için tek şansının benden ayrılmak olduğunu biliyorum…

O yüzden şimdi gidiyorum Moon Jee…

Her şey düzelene kadar… Bir gün birlikte olmamız için önümüzde engel kalmayana kadar… O gün gelene kadar gidiyorum…

Ama o gün gelince… İşte o gün, geri döneceğim! Sana söz veriyorum!

O zamana kadar kendine iyi bak ve sakın üzülme, olur mu? Dünyanın hangi köşesinde olursam olayım seni bütün kalbimle sevdiğimi, ve yalnızca seni seveceğimi asla unutma…

Ve böylece, senle yüz yüze konuşmadan gittiğim için ne olur beni bağışla! Eğer seni bir defa daha görseydim, belki de bunu yapacak gücü bulamazdım kendimde…

Hoşçakal sevgilim… Seni seviyorum…”

Moon Jee son satırları okurken yüreğine bir hançer saplanmıştı sanki. Mektubu elinden bırakmadan gerisin geri sokağın başına kadar koştu, deliler gibi sağa sola bakınmaya başladı. İlk gördüğü taksinin önüne atladı! Şoför acı bir fren yaparken genç adam kapıyı açmıştı bile.

“Yavaş ol genç adam, ölmek mi is-”

“HAVAALANINA! LÜTFEN ÇABUK OLUNN!” diye bağırdı Moon Jee. Şoför şaşkınlıkla dudak büktü, sonra sürmeye başladı.

Arka koltukta derin derin soluyan Moon Jee’ninse alnı endişeyle kırışmıştı…

Ayça görevli kızdan uçuş kartını alırken yorgunca gülümsedi. Sonra ağır adımlarla kontuardan ayrıldı, bekleme salonuna doğru ilerledi.

Bekleme salonunda gözü umumi telefonlara takıldı. Ayça bir an tereddüt etti: Acaba ablasını arayıp haber vermeli miydi?

Genç kız bir an düşündü, sonra araması gerektiğine karar verdi. Şimdiye dek her şeyi onlardan saklamıştı, ama şimdi birdenbire geri dönüp yüreklerine indirmek istemiyordu. Ablasını aramalıydı ki, anne ve babasını hazırlayabilsin…

Genç kız cebinde bozukluk ararken cep telefonunu nerede düşürmüş olabileceğini düşündü bir kez daha. Telefonun yokluğunu, taksiye bindikten sonra fark etmişti. Omuz silkti, aslında bunun bir önemi yoktu. Nasılsa telefonunu bundan sonra kullanmayacaktı…

Ablasının numarasını ezberden çevirdi, sonra beklemeye başladı. Karşıdan tanıdık bir ses: “Alo?” dedi.

“Alo, abla? N’aber, nasılsın?”

“Ah, Ayça?? Sabahtan beri seni arıyorum, ama bir türlü ulaşamadım! Yabancı bir kız çıktı, Korece bir şeyler söyledi. Sonra İngilizce anlaşmaya çalıştık ama bir türlü beceremedik. “This is Alexia’s phone” falan diyordu, manyak mı nedir??”

Ayça hafifçe gülümsedi: Anlaşılan telefonu Mischa bulmuştu. Ablası ise devam ediyordu:

“Beni aradığın çok iyi oldu Ayça: Sana çok önemli bir şey söylemem lâzım…”

Ayça bir an durdu, kaşlarını çattı: “Abla, benim de söyleyeceğim önemli bir şey var… İstersen önce ben söyleyeyim, bak şimdi public phone’dan arıyorum ve-“

“Biz Kore’ye geliyoruz!”

Ayça önüne bir uzaylı çıksa bu kadar şaşıramazdı!

“HAA??!”

“Şimdi havaalanındayız, uçak birazdan kalkacak… Katar aktarmalı geliyoruz; o yüzden gelmemiz heralde yarın sabahı bulur…”

“Abla, abla dur biraz! Sen ne dediğinin farkında mısın??” Ayça kulaklarına inanamıyordu, bu da nerden çıkmıştı böyle?!

Telefonun diğer ucunda ablası derin bir nefes verdi:

“Ayça… sana anlatmadığım bazı şeyler oldu,” dedi sıkıntıyla. “Babam… babam, iki ay önce kalp krizi geçirdi!”

Ayça birden yumruk yemiş gibi oldu. Gözleri kararırken genç kız düşmemek için telefon kulübesinin duvarına tutunmak zorunda kaldı.

“Abla sen… sen ne diyorsun…” dedi fısıltı gibi çıkan bir sesle. “Yoksa babam… öldü mü…”

“Hayır canım Allah korusun, neler düşünüyorsun hemen,” dedi ablası bir çırpıda. “Yok yok, şimdi gayet iyi çok şükür… Seni telaşlandırmayalım diye o günlerde söylemedim ama aslında epey ciddi bir krizdi, toparlanması biraz vakit aldı… Ama bu hastalık ona ders oldu sanırım: O günden beri seni ağzından düşürmüyor. “Canım kızımı çok özledim, onu görüp kendi ellerimle evlendirmeden gidersem gözüm açık gider!” deyip duruyor…”

Ayça resmen nefessiz kalmıştı, olan bitenden başı dönüyordu. Kafasını toparlamaya çalıştı:

“Abla, dur, dur biraz! Ne evlenmesi, ben…”

“Ben geri dönüyorum” diyecekti, ama birden bunu söyleyemeyeceğini fark etti: Ablasına San Young’un yaptıklarını anlatmamıştı. Anlatamamıştı, çünkü utanmıştı. Sonra olanları da –Han Seul’le çıkmaya başlaması, sonra Moon Jee’ye âşık olması, Moon Jee’yle çıkmaya başlaması- ablası bilmiyordu haliyle. Ayça sıkıntıyla dudaklarını ısırdı, ne yapacaktı şimdi?!

“Neyse işte, babam dün akşam elinde üç tane biletle geldi, inanabiliyor musun?! Meğer bizden habersiz biletleri almış bile! Pasaportlar zaten vardı, bize de bir an önce valizleri hazırlayıp yola çıkmak düştü!” Ablasının sesi neşeli geliyordu; anlaşılan bu hiç hesapta olmayan macera onun epeyce hoşuna gitmişti. Sonra biraz durdu, kaygılı bir sesle ekledi: “Bu arada babamın üzülmemesi gerekiyor Ayça, yoksa bir kriz daha gelebilirmiş… O yüzden senden çok rica ediyorum; yarın bizi karşılamaya gelirken San Young’un çok saygılı davranacağından emin ol…”

Ayça’nın beyni boşalmış gibiydi. Ne söyleyeceğini, ne yapacağını bilmiyordu…

“Ah, uçağın anonsu yapılmaya başlandı, gitmemiz gerek!” dedi ablası karşıdan. “Yarın görüşürüz Ayça! Unutma, Katar havayollarıyla geliyoruz, sen Doha’dan gelen uçağı bekleyeceksin! Hoşçakal tatlım!”

Birden telefon kapandı ve Ayça kendine geldi. “Alo?? Aloo??” diye birkaç sefer tekrarladı, ama karşıda sinyal sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Ayça heyecanla ceplerini karıştırdı, biraz daha bozukluk bulup yeniden aramalı, ablasına eve geri döneceğini söylemeliydi!

Ama birden, sıkıntıyla durakladı. Bunu nasıl söyleyeceğini bilmiyordu… Bu kadar büyük bir haberi babasının hasta kalbi kaldıramayabildirdi.

Genç kız sıkıntıyla içini çekti: Şimdi ne yapacaktı?? Bu işten nasıl sıyrılacaktı?? Annesi ve babası yarın kızlarının San Young’la birlikte onları karşılamasını bekliyor olacaklardı! Onların karşısına Moon Jee’yi çıkarırsa, üstelik bir de olan biteni anlatırsa babası oracıkta bir kalp krizi daha geçirirdi!

“Allah kahretsin! Offf!!!”

Ayça çaresizce ileri-geri volta atmaya başladı. Aklına hiçbir yol gelmiyordu! Olanları telefonda anlatamazdı… Olanları anlatmadan da onlara “Bekleyin! Ben dönüyorum zaten…” diyemezdi…

Ailesinin buraya gelmesini beklemekten, onlara her şeyi yumuşatarak anlatmaktan, sonra hep birlikte geri dönmekten başka çaresi yok gibi gözüküyordu.

Ama bir de ilk karşılaşma an’ı vardı tabii…

Ayça sıkıntıyla kaşlarını çattı. Sonra yavaşça valizine uzandı. Onu sürükleyerek, yorgun adımlarla havaalanından çıktı.

Dışarıda bekleyen taksilerden birine el ettiği sırada içeride “Seul-İstanbul uçağı boarding’e başlamıştır,” anonsu yapılıyordu…

Moonlight Shadow Techno Remix 

Ayça’nın bir taksiyle havaalanından ayrılmasından sadece birkaç dakika sonra Moon Jee’nin içinde olduğu taksi aynı kapıya yanaştı. Genç adam taksi parasını “üstü kalsın!” diyerek şoföre uzattığı gibi dışarı fırladı, delirmiş gibi koşmaya başladı. Türk Hava Yolları’nın gişesine geldiğinde soluk soluğaydı:

“Uçak kalktı mı? Türkiye’ye giden uçak kalktı mı??” dedi kesik kesik, nefesler arasında.

Gişedeki iki genç kız ona şaşkınlıkla baktılar. Bir tanesi kekeleyerek:

“Şu anda yolcular uçağa geçiyorlar…” dediği anda Moon Jee onun sözünü bitirmesini bile beklemeden fırladı, pasaport kontrolüne doğru koşturdu!

Fakat genç adam bütün heyecanı ve kararlılığına rağmen pasaportu ve uçuş kartı olmadan X-ray’lerden geçemeyecekti: Güvenlik görevlileri insanları yara yara geçmeye çabalayan bu genç adamın derhal kollarına yapıştılar. Moon Jee ise kendini kurtarmaya çabalarken bağırıyordu:

“Bırakın! Lütfen bırakın! Çok önemli, hayat-memat meselesi! Lütfen izin verin!”

Ama görevlilere laf anlatamayacağını anlayınca ileride, uçuş kapılarına doğru yürüyen yolculara doğru bağırdı:

“Ayçaaaa! AYÇAAAAA! LÜTFEN GERİ DÖN! GİTME AYÇAAAAAA!”

Güvenlik görevlileri bu deli genci çeke çeke uzaklaştırırken Moon Jee’nin yüzü umutsuzlukla çarpılmıştı… Sonra birden kendini onların elinden kurtardı, bu defa, uçuş kartı veren kontuarlara doğru koşmaya başladı! Güvenlik görevlileri onun peşinden seğirtirken Moon Jee THY kontuarına gelmişti bile. Hâlâ sıra bekleyen insanların önüne geçip görevli kıza bağırdı:

“Lütfen! Lütfen bakar mısınız yolcu listesinde Ayça Güneş diye birisi var mı? Lütfen, çok önemli!”

Arkasındaki yolcular öfkeyle homurdanmaya başlayınca da onlara dönüp ağlamaklı bir sesle bağırdı: “Lütfen izin verin! Bu benim için çok, çok önemli!”

Genç adamın yaşarmış gözlerini görünce herkes sus pus oldu. Görevli genç kız da şaşkındı; ama genç adamın dediğini yapmadan edemedi. Listeye baktı ve:

“Güneş nasıl yazılıyor?” dedi merakla, “G-U-N-E-S, öyle değil mi?”

“Evet evet,” dedi Moon Jee sabırsızca. Genç kızın listedeki parmağı bir an durdu. Sonra başını kaldırdı, karşısındaki acılı genç adama baktı:

“Evet, böyle biri var,” dedi, “Az önce boarding card’ını almış…”

Moon Jee’nin birden omuzları çöktü… Genç adam yıkılmıştı.

“Anladım…” diye mırıldandı. “Peki… Teşekkür ederim…”

Sonra, geriye döndü, ayaklarını sürüye sürüye yürümeye başladı… İleride, uçuş saatlerini gösteren elektronik panoların birinin önünde durdu. Acılı gözlerle panoya baktı.

Işıklı panoda “THY Flight No: 91, Seul – İstanbul: Boarding” yazısı, kalbini yakar gibi yanıp sönüyordu…

San Young ofisinden çıkıp asansöre binerken şaşkındı: Kendisini ziyarete gelen genç bir kadın… Kim olabilirdi acaba?

Lobiye inip de bir koltukta oturmuş onu bekleyen ziyaretçisini görünce genç adam gözlerine inanamadı:

“AYÇA!”

Ayça yüzünde ciddi ve yorgun bir ifadeyle ona bakıyordu. Gülümsemeye çabalayarak genç adamı selamladı.

“Burda ne yapıyorsun?” dedi San Young heyecanla. Sonra birden neşeyle güldü: “Ah, çok afedersin, yani iyi ki geldin! Hoşgeldin! Bir şeyler içer-“

“San Young,” diye onun sözünü kesti Ayça.

San Young şaşkınlıkla durdu. Ayça’nın gözleri çok ciddi ve çok umutsuz bakıyordu.

“Senden bir ricam var,” dedi Ayça sıkıntılı bir sesle.

“Tamam…” diye mırıldandı San Young şaşkınca. “Nedir?”

Ayça derin bir nefes aldı. Sonra olan biteni özetleyiverdi: Ailesine ayrıldıklarından hiç söz etmediğini anlattı. Babasının hasta olduğunu ve şimdi Kore’ye gelmek üzere yolda olduklarını da. Sonra, yalvaran gözlerini San Young’a dikti:

“Şimdi senden bir ricam var: Lütfen, yarın sabah onları karşılamaya benle birlikte gelir misin? Olan biteni onlara alıştıra alıştıra anlatıncaya kadar senle ayrıldığımızı bilmelerini istemiyorum… Benim burada mutlu bir hayat sürdüğümü zannetmeleri lâzım; yoksa babam çok üzülür…”

San Young karşısındaki kıza hayretle baktı. Sonra dudakları alaycı bir biçimde kıvrıldı:

“Sen zaten mutlu bir hayat sürmüyor muydun Ayça? Han Seul’le mutlu olduğunuzu sanıyordum… Hani o benden çok daha iyi bir adamdı, öyle diyordun. Babanın karşısına onu çıkarsana?!”

Ayça’nın yüzündeki beklenti yüklü ifade birden somurtmaya döndü, genç kız kaşlarını çattı.

“Özür dilerim, hiç sormadım say!” dedi ve arkasını dönüp yürümeye başladı. San Young’sa genç kızın kolunu tuttu:

“Tamam tamam! Özür dilerim! Dur, dur biraz!”

Ayça somurtarak durdu. San Young’sa çabuk çabuk konuştu:

“Dediğini yapacağım… Yalnız bir şartım var…”

“Neymiş o?” dedi Ayça kaşları hafifçe çatılarak.

San Young derin bir nefes aldı ve genç kızın gözlerinin içine baktı:

“Benle… evlenmeni istiyorum!”

Ayça’nın gözleri hayretle açıldı: Bu çocuk… ne saçmalıyordu böyle??

San Young’sa kararlı gözlerini onun yüzüne dikmiş, cevap bekliyordu.

-Bölüm Sonu-

Reklamlar

10 thoughts on “16. Bölüm

  1. İlk yorum benden!
    Unni ne yaptın sen? Bu nasıl bir atraksiyondur, tanrııııım!!! Yok yok, ben şu an ne yorum yapabiliyorum ne de konuşabiliyorum! Şok oldum, şoktayım, şokeee!!! Unni ağlayayım mı güleyim mi, ne yapmalıyım? Gerçekten neler neler oldu böyle! Moon Jee bir yandan, Han Seul bir yandan, Mischa, Su Hyun, San Young, aile… Uuf, çok fena!
    San Young olayın ciddiyetinde bile değil, bencilce öneriler sunuyor.. Moon Jee garibim üzüntüden kahroldu saç baş yoluyor, Hsn Seul desen keza sinirden ölüyor, Hae In meleğimiz de çatlayacak sabır taşı misali… Ayça’nın yerinde olsam o anda bana da bir kriz gelirdi herhalde, insan olan dayanamaz bu kadar kargaşaya… :S :S Ayrıca o kadar karmaşıklaştı ki hikaye, ben de bayılacağım şuracıkta! Unni, diğer bölümü sabırsızlıkla bekliyorum, bu iş nasıl sonlanacak, kırılmadan üzülmeden (kahramanları bıraktım okurlar kalp krizi geçirmeden xD) nasıl bitecek çok büyük meraktayım. Fighting! Takipteyim. (Kore.Hayranı)

    • @harmony: Hoşgeldin canım ^^ Artık sana kore hayranı değil harmony ismiyle hitap edeceğiz o zaman 😉

      Evet bu bölümde aksiyonun dibine vurduk gerçekten! Sanırım normal bir dizide 5 bölümde olacak olayların hepsini tek bölüme sıkıştırdım, haha 😀 Dramı da biraz abartmış olabilirim; zavallı Moon Jee’cik kahroldu gerçekten… Ama Ayça’yı da anlıyorum; kızcağız kalıp da işleri daha fazla zorlaştırmamak için gitmeyi seçmişti. Ama gidemedi; orası ayrı konu 🙂 Ve evet, San Young’dan böyle bencilce bir teklif gelmesini kimse ummuyordu sanırım; başta da Ayça 🙂 Ama merak etmeyin, Ayçamız akıllı bir kız; aptal dizi karakterleri gibi San Young’la evleneceğini hiç zannetmiyorum (eğer öyle de bir şey yapacak olursa kendisini evlatlıktan reddederim! Benim hikaye karakterlerim bu kadar aptal olamaz, olmamalı! 😀 :D)

      Bu bölüm sizi biraz üzmüş olabilirim ama bir sonraki bölümde bu kargaşa biraz dinecek, söz veriyorum 🙂 Okurlarıma daha fazla kıyamam, kalp krizi geçirmenizi istemiyorum, haha 😀 😀 Yorumun için çook teşekkür ederim tatlım, çok çok öpüyorum ^^

  2. hikarucum ne yaptın sen böyle? resmen kalp atışlarım hızlandı var ya City Hunter bile beni bu kadar heyecanlandıramamıştı, eline kalemine sağlık, mükemmel bir bölüm olmuş..

    öncelikle han seul’ün tepkisi çok haklıydı yani kim olsa aynı şeyi düşünürdü. hatta başka biri olsa kardeşiyle de bağını koparırdı en azından bir süre, o yine “o kızdan ayrıl gel” diyebildi. ama çok yazık oldu ya böyle çaresiz hallerine falan üzüldüm ilk defa bu bölümde, moon jae’ci olsam da seul’ün böyle acı çekmesini istemiyorum ama..

    çiftimizin basılma sahnesi resmen zihnimde canlandı ya moon jae yarı çıplak falan ayy ne de sevimlidir şimdi 🙂 tişörtünü giymeye çalışıyor falan insan nasıl kıyar ona yav 🙂 sonra abisinin peşinden gidişi, adamın basıp gitmesi falan en sevdiğim sahnelerden oldu.

    o moon jae’nin yapımcısı da tam zamanını buldu var ya, kızın zaten aklı karışıktı tuz biber oldu tüm bunlar.. bence gizlice yürütmelilerdi ya Türkiye’ye gitmek çok ağır oldu, tabi han seul meselesi var bi de o fena..

    from the beginning eşliğinde yapılan evlenme teklifine ölürüm ben amaa.. ayy romantik bu çocuk ya, bi kızın kalbini nasıl kazanacağını iyi biliyor.. papatyadan yüzüğe de bayıldım bu arada 🙂

    vee ayça mischa konuşması da çok etkileyiciydi. ben hikayemizin sonunda mischa karakterinden de haber almak isterim hatta mutlu haberler almak isterim, tabi senarist hanım bilir ama tatlı kızmış yav, Ruslardan beklenemeyecek kadar sıcakkanlı.. gerçi Ayça’yı gitmeye ikna etti ama kızın da gidesi vardı zaten kolayca etkilendi Mischa’dan.. hele moon jae’nin o havaalanına koşuşu yok muydu? uf ya tam kdrama moduna girdim ben o an işte, gerçi bir de yakalasaydı kızı süper olacaktı ama işler tam tersi daha da karıştı..

    o san young ne saçmalıyor ya, umarım Ayça o uyuzla evlenmez ailem için falan diye.. ay o zaman Koreli senaristler için kurduğum hain planlarıma dahil olabilirsin!! Bu bir tehdittir 🙂 şaka bir yana kız ne yapacak merak ettim iki arada kaldı şimdi.. bence aile san young’un yüzünü tanımıyorsa moon jae’yi san young olarak tanıtabilir.. neyse ne olacak bakalım..

    son olarak ne kadar güzel şarkılar seçmişsin ağlayacaktım okurken.. aeng mi soo, from the beginning.. hele o coffee house’un şarkısı ne güzelmiş öyle. bu arada coffee house dizisi güzel mi, şarkısı için izleyebilirim 🙂

    twitter’da sona yaklaşıyoruz demiştin umarım biraz daha uzar hikayemiz.. bu bölümle birlikte dram yazmada da en az komedi yazmak kadar başarılı olduğunu bir kez daha görmüş oldum. tebrikler hikarucum.. yeni bölümde görüşmek üzere..

    • @masalevi: teşekkür ederim masalcım, çok mutlu ettin beni ^^ heyecan ve dram dolu bir bölüm oldu, değil mi? beğendiğine çok sevindim ^^

      han seul aklımızdakine uygun tepkiler vermeye devam ediyor 🙂 evet aslında çok üzücü bir durum; ve bütün çabalarıma (e sizden gelen tehditlere!) rağmen yüz seksen derece dönüp bunun olmasını engelleyemedim. zavallı karakterlerimiz bu bölüm hiç olmadığı kadar acı çektiler!

      basılma sahnesinde moon jee’nin sevimliliğini düşünmüşsün ya, hahayy, çok güldüm 😀 valla benim hiç aklıma gelmemişti ama çok sevimlidir hakkaten 😀 her kore dizisinin olmazsa olmazı, çıplak göğüslü erkek karakter gösterme işi yani fan service yapmış olduk bi nevi 😀 😀 bi de duş sahnesi mi yazsam, naapsam? 😀 😀

      türkiye’ye dönmek çok ağır oldu, haklısın. ama zavallı ayçacık üst üste gelen bunca ağır yüke dayanamadı garibim… yapımcının yatacak yeri yok valla, zavallı kız zaten bunalımdı, iyice tuz biber ekti!

      papatyadan yüzük bence de feci halde romantik bir şeydi; ah bana da yapan olsa 😛 😛

      mischa’yı tekrardan göreceğimizi taa 12. bölümde söylemiştim. şimdi bir defa daha burdan müjde vereyim; mischa’nın akıbetini öğreneceğiz. onu da unutmuycam, söz! 🙂

      hahah, korkma korkma, ayça’mız saf kore draması kızları gibi san young’la evlenmez! 😀 ama san young bu; entrikacı insan 🙂 onun işleri biraz karıştırmasını bekleyebiliriz sanırım. öte yandan aileye moon jee’yi san young olarak tanıtmak güzel fikirmiş, hiç aklıma gelmemişti. ama ben aklımda hep aile zaten san young’u tanıyor diye kurmuştum… hatta tanıyor ve pek sevmiyorlar; hatta en başta ayça’nın onunla olmasını istemiyorlardı ve ayça bu yüzden kaçıp kore’ye gelmişti…

      coffee house’un müzğine ben de bayılıyorum; kullanacak sahne arıyordum; havaalanına gitme sahnesine güzel uydu 😀 dizi de çok eğlenceli, acayip tatlı bir dizidir zaten; izlemeni tavsiye ederim.

      sona yaklaşıyoruz gerçekten; heyecanı dorukta tutmaya çalışıyorum. yine söylemeden edemiycem, yorumunla beni acayip mutlu ettin, çok teşekkür ederim çingucum 🙂 dramda çok iddialı değilim; ama bu dizi de böyle oldu işte 😛 yine de eski alışkanlığım olan komediye dönmeden edemeyeceğim 😉 sevgilerimle, kalp hırsızı’nda görüşmek üzere! ^^

  3. canım yine çok güzel bir bölümdü, gözlerim dolarak okudum büyük bir kısmını 😦 Han Seul’ün yüzünü görmüş, acısını yaşamış kadar oldum yaa nasıl güzel yazıyorsun var ya 🙂 önce parmak uçlarında yürüyerek mutfağa geçen muzip görünümlü bir Han Seul, arkasından yüzündeki yıkılmış ifade.. içim tuhaf oldu okurken valla.. ama Han Seul’ün verdiği tepki yerindeydi yaa, kim olsa böyle bir sahne karşısında bu tepkiyi verirdi heralde 😦 her ne kadar Moon Jee’yi çok seviyor olsam da Han Seul’de değerlidir ya üzülmesine dayanamadım 😦

    Moon Jee’nin arabanın peşinden koşması, sonra ofise gidip abisiyle konuşmak için çabalaması..o sahnelerde neredeyse alayacaktım çingu, Moon Jee’nin çaresizliğine Han Seul’ün yıkılmışlığına..ne yazacağımı şaşırdım valla 😦 ama Han Seul’ün bütün derdine rağmen, Hae In’in kafede ona patlamasına da hak verdim^^ kızın üstüne çok gitti orada, sonuçta tek acı çeken kendisi değildi…

    Moon Jee’nin evlenme teklifi de ne romantikti öyle yaa kıskandım valla Ayça’yı 🙂 ben de istiyorum papatyadan yüzük 😀 eski anılarım su yüzüne çıktı sanki ama benimkiler bu kadar romantik değildi ne yazıkki…

    menajer bozuntusu da nereden çıktı geldi yaa..adama ilk günden beri uyuz oluyordum zaten şimdi daha da uyuz oldum..SM değil mi zaten ona da uyuz oluyorum, bizim bebelere neler çektiriyorlar 😦 “Ya da mesela Justin Bieber’ın Selena Gomez’le aşk yaşadığı dedikoduları çıktığı zaman tüm dünyadan genç kızlar Selena Gomez’e ölüm tehditleri yolladılar!” ama bak buna çok güldüm^^ ergen tayfası ne kadar üzülmüştür Bibırlarının sevgilisi oluca hahahahhh 🙂

    Mischa’yı yeniden örmek hoş oldu 🙂 hem onun derdini de öğrenmiş olduk, hem de Kore’de yabancı gelinin pek istenmediği gerçeğini burada da görmüş olduk..ben de bir yerde okumuştum pek istemiyorlarmış yabancı gelin diye.. çok samimi bir kızmış Mischa..sanki onu terk eden de San Young’muş gibi bir manzara canlandı gözümün önünde 😀 😛

    sanırım Han Seul olayı olmasa Ayça Türkiye’ye dönmeyi düşünmezdi, ben öyle düşündüm yani 🙂 ama Moon Jee o kadar koşturmuşken keşke yakalayabilseydi Ayça’yı, işler iyice sarpa sardı bakalım ne olacak… bir de bu bölümde zavallı Moon Jee’cik hep birilerinin peşinden koştu yaa 🙂 ayrıca San Young’a noluyor yaa ne evlenmesi?? hööyttttt derim ben adama (San Young’a yani) hakkaten bu çocuk ne saçmalıyor böyle??

    yeni bölümü çok merakla bekliyorum çingu, olaylar iyice karıştı valla^^ çok güzel yazdığını söylemiş miydim? müziklere de bayıldım ayrıca, neredeyse ağlıyordum yani annem bakıyor diye tuttum kendimi 🙂 ellerine sağlık canım 😀

    • @hayalmiyim: çok teşekkür ederim canım, yorumunu hemen okudum ama güzelce cevaplayayım deyince cevabı gecikti 😛 Han Seul’ün canı çok yandı, değil mi… Yazık oldu zavallıcığa 😦 Ama hikayeyi elimden geldiğince gerçekçi yapabilmek için o anki durumunu ve sonraki tepkisini bu şekilde betimlemem gerekiyordu; sizi çok üzdüysem affola…

      Han Seul’ün Hae In’in çok üstüne gitmesi de sanırım bir suçlu arayışından kaynaklanıyor. O kadar üzülüp kırıldı ki, etrafındaki her şeyi herkesi kırıp dökmek istiyor. Ama Hae In de patlamakta haklıydı; kızcağız son olaylarda Han Seul’e destek olmaktan başka bir şey yapmadı, böyle üzerine gelinmesini hak etmiyordu.

      Heheh, evlenme teklifi konusunda senin de başından bir şeyler geçmiş anlaşılan 😀 😀 Detayları twitter’da istiyorum 😀 😀

      Menajer bozuntusu tam da uyuz olunası bir insan cidden. SM genel olarak uyuz bir şirket; zavallı Koreli idollerin bu kanayan yarasına parmak basmadan edemezdim, ajssaajaakdsjd 😀 😀 Justin Bieber olayı çok komik ama şaka değil maalesef: Selena Gomez’e cidden ölüm tehditleri yağıyormuş!!! o_O o_O

      Hahah, Mischa’yı terk eden de San Young olsaydı artık Kore dizisinden Brezilya dizisine dönüşmüş olurduk 😀 😀 Kore’de yabancı gelin istenmediğini ben de pek çok yerde duyduğum için böyle bir hikayeyi geliştirdim.

      Ve Ayça’nın TR’ye dönme kararı: Evet, gerçekten biraz abartılı oldu. Ama o kadar baskı altında sanırım daha iyi bir çözüm düşünemedi. Ama şimdi ailesi geldiğine göre işler daha da karışacak. San Young’a bakma sen, saçmalıyor işte 😀 😀

      Güzel yorumun için tekrardan teşekkür ederim tatlım; müzikleri beğenmene de çok sevindim ^^ Şimdi sıra sende, ama yeni işe başlamanın yoğunluğuyla yazamazsın diye çok baskıcı davranmıyorum, bak bu iyiliğimi unutma, haha 😀 😀 Görüşmek üzere 😉

  4. Wow! Fazlasıyla hareketli bir bölümdü.

    Han Seul’e acıdım bu bölüm.. Ayrılık acısını atlatıyor derken bu durumu öğrenmesi kötü oldu. Acıların çocuğuna döndü zavallı 😛 Hae In’in çıkışı çok iyi oldu, Han Seul kendine gelir belki. Olayları sakince düşündüğünde affetmek, daha kolay olacaktır. Hae In tam bu zamanda en ihtiyaç duyulan kişi bence. Her üçünün de konuşacak bir dosta ihtiyacı var çünkü ve Hae In bu boşluğu iyi doldurdu.

    Su Hyun..Ayça’nın aklı bu kadar karışıkken bu adamla karşılaşmasını istemezdim. İşleri daha da karıştırdı. Ayça’nın gitme kararı tüm yaşanılanları ve Su Hyun’un söylediklerini düşününce yanlış bulmuyorum. Ben de olsam heralde gitmeyi çözüm olarak görürdüm.

    Allahtan havalanında ablasını aradı 😀 Şok! 😛 Türk aile Kore’ye geliyor demek. Hem de çok feci bir ilişki karmaşasının içine!

    Mischa’nın hikayesini dinlerken nedense kendisini terkeden kişinin Han Seul’ün arkadaşı olduğunu düşündüm ama sonra vazgeçtim. Arkadaşı evliydi sanki ? Amann hatırlayamadım işte 😀 Ne çıkacak bakalım:))

    Ellerine sağlık, okumaya devam =)

    • @mydestiny: Evet gerçekten de bol koşuşturmacalı bir bölümdü. Han Seul’e üzülmeyen yok sanırım… Ama Hae In kızımız sağduyunun sesi olarak onu kendine getirdi diye düşünüyorum. Elbette her şeyi sineye çekmesi kolay olmayacak; ama Han Seul artık olaylara biraz dışarıdan bakmayı becerecek gibime geliyor…

      Su Hyun işleri çok fena karıştırdı; Ayça’yı hiç sapmayacağı yollara sürükledi. Ama Ayça’nın kaderi Kore’den ayrılmasına izin vermeyecek. Evet, işler yeterince karışık değilmiş gibi bir de aileyi sokacağız bu karmaşa yumağının içine! 😀

      Mischa’yı terk eden kişinin hikâyedeki diğer karakterlerle bir bağlantısı yok, bunu spoiler olarak verebilirim 🙂 Ama Mischa’yı mutlu günlerinde yeniden göreceğiz 😉

      Çok teşekkür ederim yorumun için. 17de görüşmek üzere! 😉

  5. Bölümü açtım ama okuyamıyorum çok gerildim fff.
    Hıııııı :O onları o şekilde gördüğü yetmedi bir de bütün konuşmaları mı duydu yani :O aptal çocuk ya anahtar hiç saksının altına konulur mu?!
    Yoo dostum yooo “siz ayrıldıktan sonra başladık” yeterli bi açıklama değğiillll.
    Sen üzülme, ağlama. Sen gül hep, daima (böyle ya da buna benzer bi şarkı vardı eskiden) han seulllll. Hıkhık* ihanet gibi gelebilir bu olaylar ama deeğğiill hıkhık* han seul-sshi yapma böyle ama hıkhık*
    O değil de, han seul şimdi hae ine de tavır alır mı acaba? O da biliyordu ilişkilerini ne de olsa ve ona hiçbir şey söylemedi…

    Hıkhık* şarkıyla beraber bu evlenme teklifi içimi bi garip yaptı. Hıkhık* hadi şu sahneyi han seul de görmüş olsun. Affetsin kardeşini ve ayçayı hadi ama ya hıkhık*
    Oyhh hae in’e fena patladı. Ama han seul biraz daha geniş çerçeveden bakamaz mı en azından hae in’in ona söyleyemeyeceğini düşünüp ona biraz daha yumuşak davranabilir. Birazcık ya :/
    Heyt be! Yürü be kızım kim tutar seni vuhuuu.
    Şimdi biraz akıllandın mı han seul-sshi? Ha? Öyle bağırıp çağırınca karşındaki nasıl hissediyormuş anladın mı? Oh hae in aferin sana! Han seule ya aklını toplaması için sağlam bi tokat ya da tokat kadar etkili böyle bi konuşma gerekiyodu. Oh çok iyi oldu.

    Kızın başında zaten yeterince dert yok bir de sen çıktın su hyun! Allahım nedir bu ayçanın çektiği çile? Dön kızım ülkene sen. Valla bak orda daha mutluydun fff. 28 yılın kişisel ağlama rekorunu kurdun yav bu ne böyle.

    Havaalanında bi kavuşma sahnesi çok muhteşem olur ama bi ayrılığa dönüşürşe içime bariz bi öküz oturur T_T
    OHA! Gözlerim yerinde pörtleyecekti az kalsın O_O koreye geliyorlarsa napıcaklar şimdi :O ortada ne koca olarak bi san young var ne bi evlilik ne bi bişi :O ayça kızım işte şimdi mıçtın!

    San young pislik yapmayı bırakıp sevdiğini söylediğini kadına yardım etmese! Sen ne iğrenç bi insansın lan! Tiksiniyorum olm senden!
    AAAAHHHHHHH!!!! Şimdi senden daha da nefret ediyorum! Olm sen demedin mi bu kıza daha önce “sevmediğin biriyle birlikte olma üzülürsün” diye bu ne şimdi? Ha? Kız seni sevmediğini kaç kere söyledi ben bile artık sayısını aklımda tutamıyorum sen kızın seninle evlenmesini şart koşuyosun. Biptir git lan! İstemiyo senden yardım falan! Allahım ya tam ıslak sopayla dövülesi biri bu da!

    Finale çok az kaldı ve ben sözde bölümleri yavaş yavaş gidicektim fff. Şu merak denilen şey ne pis illet ya fff. Of of içim yanar, içim kanar.
    Son bölümlerde bildiğin melankoliye bağladım ama yine de çok iyi gidiyo ellerine sağlık 😀

    • @seyma: han seul-şi’yi hıçkırıklar arasında teselli etmeye çabalaman çok acıklı olmuş, han seul’dan çok sana üzüldüm yavu 😛 😀 “O değil de, han seul şimdi hae ine de tavır alır mı acaba? O da biliyordu ilişkilerini ne de olsa ve ona hiçbir şey söylemedi…” bingo! ama neyse ki kızımız da ona patladı ve aklını biraz da olsa başına getirdi koca oğlanın 😉

      “Kızın başında zaten yeterince dert yok bir de sen çıktın su hyun! Allahım nedir bu ayçanın çektiği çile? Dön kızım ülkene sen. Valla bak orda daha mutluydun fff. 28 yılın kişisel ağlama rekorunu kurdun yav bu ne böyle.” öyle oldu di mi… içini şişirdim kızın resmen 😛 ama işte çıtır koreli oğlanı kapmak böyle sınavlardan geçince oluyor ancak, asnsakakaslasl 😀 😀

      san young’a söylediklerine aynen katıldım: “Biptir git lan! İstemiyo senden yardım falan! Allahım ya tam ıslak sopayla dövülesi biri bu da!” ahahah, çok da usturuplu küfrediyorsun, ağzına sağlık 😀 😀 😀

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s