15. Bölüm

UYARI: Aşağıdaki yazı hafif oranda cinsellik içermektedir. 16 yaşından küçüklerin okuması sakıncalı olabilir, ama beni dinlemeyip okuyacağınızı bildiğim için sadece “büyükler ayıp şeyler yapabilir, siz onlara uymayın” demekle yetiniyorum. 😀 😀

“Üç şey uzun süre gizli kalamaz: Güneş, Ay, ve gerçek…”

Buda

Peppertones – Galaxy Tourist

Ayça çalışma masasında oturmuş, bir yandan internetten günün gazetelerine göz gezdirirken bir yandan da elindeki tostu dişliyordu. Dün geceki nöbetten sonra bugün kliniğe geç gidecekti. Sonra laptopu kapattı, üzerini değiştirmek üzere ayağa kalktı. O sırada gözü, masaya bıraktığı bir dizi fotoğrafa takıldı. Gülümseyerek fotoğraf destesini eline aldı.

İki gün önce eğlence parkına gittiklerinde çekilmiş resimlerdi bunlar. Ayça’nın en az yirmi değişik pozu vardı; dondurma yerken, dönen salıncaktayken, yolda durmuş, ileride gösteri yapan bir adamı hayran hayran izlerken… Moon Jee hangi ara çekmişti bunları, hiç bilmiyordu. Neyse ki haberdar olduğu anlarda çekilmiş birkaç poz da vardı; hatta birkaç tanesinde de kameraya birlikte gülümsüyorlardı: Moon Jee’nin ona sarılıp cep telefonunu olabildiğince uzağa tutarak çektiği resimlerdi bunlar. Genç adam hepsini bilgisayara atmış, yetmezmiş gibi bir de bir kopya kendisi için, bir kopya da Ayça için bastırmıştı.

“Bu resimleri odamın her yerine asacağım. Yaşadığımız tüm güzel anlar, her an gözümün önünde olsun istiyorum,” demişti. “Ve tabii güzel sevgilimin yüzü de…”

Ayça ikisinin birlikte poz verdiği bir resme bakıp fotoğraftaki çocuğa sevgiyle gülümsedi. Seni gidi küçük romantik…

Sonra birden gözü rafta duran parıltılı bir şeye takıldı ve dudağındaki gülümseme siliniverdi: Han Seul’ün kendisine aldığı hilâl kolyesi…

Ayça umutsuzca dudaklarını ısırdı: Ne zaman gerçekten kendini çok mutlu hissedecek olsa, vicdan azabı kalbine batan bir kıymık gibi geri geliyordu. Han Seul’ü; kendisine en zor zamanlarında el uzatan, yıkılmış özgüvenini yeniden tamir eden, kendisine karşı hep çok nazik, çok sevgi dolu olan bu adamı öylece ortada bırakıverdiğini düşündükçe çok fena oluyordu… Hayır, elbette Moon Jee’ye karşı bu hisleri taşırken Han Seul’le birlikte olamazdı; ama yine de, şimdi kendileri bu kadar mutluyken Han Seul’ün canının yandığını bilmek içinde kendisinin dünyanın en kötü yaratığı olduğu hissini uyandırıyordu!

Ayça sıkıntıyla ofladı. Moon Jee’ye kalsa daha uzun bir zaman Han Seul’e aralarındaki ilişkiden bahsetmemeleri gerekiyordu. “O kendisini toparlayana kadar,” demişti genç adam. Ama Ayça, bunun ne kadar süreceğini bilmiyordu. Ve bu süre içinde Han Seul ikisinin aşkını kendileri dışında bir başkasından duyarsa neler olacağını düşünmek bile istemiyordu! Bu gerçekten çok, çok fena olurdu!

Birden, aklına gelen fikirle alnı kırıştı: Elini atıp hilâl kolyesini durduğu raftan aldı, avcunda tutup parlak kolye ucuna dikti gözlerini: Acaba…

Sonra kararlı bir biçimde döndü, gardrobunu açıp hızlı hızlı giyinmeye başladı.

Yaklaşık bir saat sonra genç kız, başbakanlık binasından içeri giriyordu. Danışmadaki memurlara başıyla selam verip gülümsedi; burada çalıştığı zamanlardan onlarla tanışıklığı vardı. Sonra, Han Seul’ün ofisine gitmek üzere asansöre yöneldi.

Asansörü beklerken gerginlikten yerinde duramıyordu. Han Seul’e her şeyi anlatmak için gelmişti, ama her an cesaretini yitirip gerisin geri dönmemek için kendini zor tutuyordu. Yoldayken söyleyeceklerini kafasında yüzlerce kez prova etmişti; ama Han Seul’le yüz yüze geldiği anda her şeyin aklından uçup gidivereceğinden neredeyse emindi.

O sırada asansör zemin kata indi ve Ayça derin bir nefes alıp asansör kapısının açılmasını bekledi.

Birden, tam karşısında San Young’u görür görmez donup kaldı.

San Young da onu görünce bir an şaşırmıştı. Ama hemen sonra yüzüne sevinçli bir ifade düştü:

“Ayça! Burada ne yapıyorsun? Yoksa beni görmeye mi geldin?”

“Tabii ki hayır, Han Seul’ü görmeye geldim,” dedi Ayça soğuk soğuk.

San Young’un yüzünden bir hayalkırıklığı geçerken genç adam hüzünle başını eğdi: “Doğru ya… Tabi…” Ama sonra, yine umutla kaldırdı başını. Ayça’ya küçük bir çocuk saflığında baktı:

“Yine de… seni görmek öyle güzel ki… Çok özlemişim… Gerçekten…”

Ayça bir an şaşırdı, sonra elinde olmadan burukça gülümsedi. San Young’a karşı bir şeyler hissettiği günlerin üzerinden sanki asırlar geçmiş gibiydi. Onu artık tamamen objektif bir gözle görebiliyor, ve bu genç adamın aslında ne bir zamanlar gözünde büyüttüğü kadar mükemmel, ne de ondan nefret ettiği zamanlarda zannettiği kadar kötü biri olmadığını anlıyordu: Sadece çok hırslıydı. Zaten o hırsı yüzünden Ayça’yı kaybetmişti. Sonra pişman olmuş, hatasını telafi etmek istemişti ama artık çok geçti…

“Benimle bir kahve içsen?” dedi San Young birden. Genç kıza umut ve özlem dolu gözlerle bakıyordu. “Yemin ederim başka bir şey istemeyeceğim, sadece seninle bir kahve içmek istiyorum! Eski günlerin hatrına… Sadece birazcık birlikte oturalım, konuşalım… Ne dersin?”

O sırada arka taraftaki merdivenlerden Han Seul iniyordu. Genç adam dalgındı, dün bütün gece kabuslarla boğuşmuştu. Arada bir yüreğine, Ayça’yla Moon Jee arasında bir şeyler olup olmadığına dair korkunç bir şüphe düşüyor, ama hemen sonra aklıselim tarafı bu şüpheyi duyduğu için kendine fena halde öfkeleniyordu! Zavallı Han Seul kendi kendisiyle kavga etmekten bitap düşmüştü.

 Prosecutor Princess – Goodbye My Princess

Birden, tam karşısında, asansörlerin orada, Ayça ve San Young’u karşılıklı konuşurlarken gördü ve hayretle durakladı.

Bu sırada Ayça da şaşkındı. San Young’un umut dolu gözlerini ısrarla kendisine dikmiş bir cevap beklediğini görünce bir an kekeledi:

“Ama…”

“Hadi Ayça, ne olur… Bu kadarcık hatrım da mı yok? Birlikte geçen iki senemizin hiç mi hatrı yok? Hem Türkçe konuşmayı özlemedin mi, birlikte Türkçe konuşuruz; ben de böylece Türkçe’mi unutmamak için bir yol bulmuş olurum! Senleyken ne güzel konuşurdum, ama şimdi kelimeleri unutup duruyorum!”

Ayça birden gülmeye başladı. Aklına San Young’un Türkçe konuşmaya çabaladığı günler gelmişti. Genç adamla ne çok dalga geçerdi. Ve ne çok eğlenirlerdi…

San Young onun güldüğünü görünce birden sevindi. Kızın ellerine yapıştı:

“Ha? Senin de hoşuna gitti, değil mi? Dur bakayım nasıldı o laf: “Anladıysam Arap olayım?”? Hatırlıyor musun, ben bunu sürekli karıştırıyordum!”

“Hatırlamaz mıyım, “anladıysam armut olayım” derdin, ne salaktın be San Young!” diye bir kahkaha attı Ayça.

Uzaktan ikisini izleyen Han Seul’ünse birden gözleri doldu. Sonra kendi kendine acıyla gülümsedi: Zavallı Moon Jee’den boşuna şüphelenmişti. Ayça bal gibi de San Young’la beraberdi işte. Bir yandan biraz rahatlayarak, bir yandansa ikisini birlikte görmenin verdiği büyük acıyla gerisin geriye döndü, hızlı adımlarla binadan çıktı.

Bu sırada Ayça da buraya aslında ne yapmak için geldiğini anımsamıştı. Yüzündeki ifade yeniden ciddileşti. Yine de yumuşak bir sesle San Young’a:

“Özür dilerim, ama ben Han Seul’ün yanına çıkmalıyım San Young,” dedi. “Seninle kahve içmem artık pek hoş kaçmaz, çünkü ben… ben başkasıyla beraberim sonuçta…”

San Young birden hüzünle başını eğdi. Ayça’yı iyi tanırdı, onun kalbine birisi girmişse asla başkasına dönüp bakmayacağını bilecek kadar iyi tanırdı. Dudakları titreyerek:

“Anladım,” diye mırıldandı. “Peki…”

Sonra hüzünle yüzünü kaldırdı, Ayça’nın gözlerinin içine baktı. Keder dolu bir sesle:

“Ben sendeki şansımı çoktan kaybettim, öyle değil mi?” diye mırıldandı. “Ah… ne büyük aptallık ettim! Beni mutlu edecek tek kadını kendi ellerimle kaybettim!…”

Genç adamın gözleri dolmuştu. Ayça birden kalbinde hafif bir sızı hissetti: Bu adam yüzünden ne çok acı çekmişti. Ama merhametli kalbi, şimdi onun için bile üzülüyordu.

“San Young…” diye mırıldandı. “Artık beni bekleme… Artık seni mutlu edecek bir başka kadını ara… Tamam mı?”

“Söylemek kolay,” diye gülümsedi San Young acı acı. Sonra Ayça’nın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde yaşlar titriyordu:

“Ben yine de, senin evlendiğin haberini alıncaya kadar başka kimseye dönüp bakmayacağım! Sana ettiğim evlilik teklifi hâlâ geçerli olacak! Sen ne zaman dönmek istersen, ben seni geri almaya hazırım Ayça! Bunu sakın aklından çıkarma, tamam mı?”

Böyle dedi ve son bir kez gülümseyerek gerisin geri döndü, hızlı adımlarla çıkış kapısına doğru uzaklaştı.

Ayça ise şaşkınlık ve üzüntü ile kalakalmıştı. Bir an, uzaklaşan genç adamı yüreğinde büyük bir hüzünle izledi ve derin derin içini çekti. Ne çok kalp kırmıştı… Önce San Young, şimdi de Han Seul…

Sonra sıkıntıyla kaşlarını çattı: Şimdi San Young’u düşünmenin sırası değildi. Ne de olsa o, ektiğini biçiyordu. Ama Han Seul, zavallı tatlı Han Seul… Onun hiçbir günahı yokken Ayça tarafından acı çekmeye mahkum edilmişti.

Genç kız yeniden asansöre binerken kararlıydı: Han Seul’e her şeyi anlatacak, yalvararak af dileyecekti. Kendisine kızarsa, bağırıp çağırırsa hiç alınmayacak; hatta hakaret bile etse her şeyi büyük bir sabırla kabullenecekti. Çünkü Han Seul, bu durumda yüzde yüz haklıydı.

Yazık ki Han Seul’ü odasında bulamadı Ayça. Bir saatten fazla odasının kapısında bekledi, telefonla aradı, hatta kattaki diğer memurlara ve Han Seul’ün altında çalışan koruma birimi görevlilerine sordu; ama kimsenin Han Seul’den haberi yoktu. Çaresiz, tıpış tıpış binadan çıktı, bir taksiye atlayıp kliniğe gitti.

Klinikteki mesaisinin bitimine yakın bir hastasını uğurlamış, odada oturuyordu ki, telefonu çalmaya başladı. Arayan Moon Jee’ydi.

“Selam bebek, nasılsın?” dedi Moon Jee neşeyle, “Klinikte misin?”

“Evet canım…” dedi Ayça yüzüne bir gülümseme yayılırken. Moon Jee’nin neşeli sesi:

“Oh, çok iyi!” diye devam etti, “O zaman üzerini değiştir ve derhal aşağıya gel!”

“Aşağıya mı? Neden- Moon Jee-ya? Moon Jee?!”

Ama Moon Jee çoktan telefonunu kapatmıştı bile. Ayça şaşkın şaşkın elindeki telefona bakakaldı; sonra dudak büküp telefonu elinden bıraktı. Aynı anda, dışarıdan gelen bir motor gürültüsü ve çocuk çığlıkları dikkatini çekti. Merakla pencereye yaklaştı.

10 cm – Beautiful Moon

Dışarıdaki manzarayı görünce gözlerine inanamadı genç kız: Moon Jee nerden bulmuşsa bulmuş, son model bir Harley Davidson motosiklet üzerinde kliniğe gelmişti! Etrafını saran mahalle çocuklarıyla konuşup şakalaşıyordu. Ayça ağzı açık kalmış bir halde koşturarak odadan çıktı, kliniğin merdivenlerinden koşar adımlarla indi. Dışarı çıktığında Moon Jee sevinçle el sallayıp bağırdı:

“Gelsene Ayça!”

Ayça şaşkın şaşkın yanına yaklaşınca hemen arkasında duran bir kaskı da ona uzattı.

“Al bakalım, şöyle sıkıca tak. Hah, aferin!”

“Moon Jee bu da nerden çıktı?” dedi Ayça hayretle, ama Moon Jee aldırmaz bir tavırla: “Jin Beom’dan çarptım!” dedikten sonra onu kucaklayıp motorun arkasına oturtmuştu bile.

“Ellerini de belime koy… Hah, işte böyle! Hadi bakalım, gidiyoruuuuuz!”

Böyle deyip çevresindeki çocuklara el salladı, onların neşeli çığlıkları arasında motosiklet hareket etti! Ayça korkuyla Moon Jee’nin beline yapıştı:

“Moon Jee! Yavaş git, n’olursun!”

“Aigooo, sen tam bir korkak tavuksun!” diye bir kahkaha attı Moon Jee. Ama yüzüne keyifli bir gülümseme yayılmıştı. Bir elini Ayça’nın kendi belindeki elinin üzerine koydu, neşeyle bağırdı:

“Hey Seul sokakları! Bekleyin, biz geliyoruuuuz! Yihuuuu!”

Az sonra motosiklet güneşli Seul sokaklarında ilerlerken Ayça da az önceki korkuyu üzerinden atmış, kendini bu maceranın keyfine kaptırmıştı. Yüzüne keyifli bir gülümseme gelirken sesini duyurmak için yüksek sesle:

“Bununla gezmek cidden çok güzelmiş!” diye bağırdı, “Teşekkür ederim Moon Jee-ya!”

“Böyle kuru bir teşekkürü kabul etmiyorum!” diye bağırdı Moon Jee de sırıtarak. “Bana duyduğun aşkı tüm dünyaya haykırırsan belki kabul edebilirim…”

Bunun üzerine genç kız bir kahkaha attı. Sonra bu afacan oğlana uymaya karar verdi ve yüzünü okşayan rüzgara karşı neşeyle bağırdı:

“Heeeeyyy!!! Heeeeeey, tüm dünya! Beni dinleyin! Ben bu çocuğu seviyoruuuum!”

“Daha çok bağırmalısın, bütün dünya duyamadı!” dedi Moon Jee neşeyle sırıtarak. Ayça bütün gücüyle bağırdı:

“Ayça Moon Jee’yi seviyooooor! Onu çok, çok, çok seviyooor!”

“Moon Jee de Ayça’yı seviyor! Heeey, Ajumma, Ajusshi, duydunuz mu beni??” diye bağırdı Moon Jee yanlarından geçtikleri yaşlı teyze ve amcaya doğru. Ayça bir kahkaha attı. O sırada az daha dengesini kaybediyordu; korkuyla yeniden genç adama sarıldı. Sonra da başını onun sırtına yasladı, gözlerini yumdu. Yüzüne neşeli bir gülümseme düşerken sonsuza kadar böyle gidebileceğini düşündü…

Biraz sonra Moon Jee bir parkın girişinde yavaşladı ve durdu. Ayça merakla gözlerini açtı. Moon Jee arkasına döndü, genç kıza sevgiyle gülümsedi:

“Gel bakalım güzel kız: Seni gizli parkımla tanıştırayım…”

Bir eliyle Ayça’nın elinden tuttu, motorun arkasındaki ufak sepeti de diğer eline aldı ve parkın nehir manzaralı güzel bir köşesine kadar yürüdüler. Moon Jee yere oturup derin bir nefes aldı:

“Vuhaaaa! Buraya ilk kez mutlu olduğum bir zamanda geliyorum, biliyor musun?”

“Aaa, o da nedenmiş?” dedi Ayça merakla. Moon Jee çarpık bir gülümsemeyle mırıldandı:

“İlk kez burayı keşfettiğim gün, seni verandada öptüğüm ve bunu yaptığım için kendimden nefret ettiğim gündü… İkinci defa ise, senin San Young’a geri döndüğünü zannettiğim zamandı… Yani bu güzel yer, en depresif anlarıma tanıklık etti. Ama artık burayı o kötü anılarla hatırlamak istemiyorum: Bu güzel park, bizim en mutlu zamanlarımızla hafızama kazınmalı!”

Ayça tatlılıkla gülümsedi ve Moon Jee’nin elini sıktı. Sonra yüzüne hafif bir hüzün düştü:

“Ben bugün Han Seul’e gittim Moon Jee,” dedi.

Moon Jee birden irkildi. Merak ve korkuyla ona baktı: “Ee? Konuştun mu?”

“Hayır, konuşamadım,” dedi Ayça, “Odasında yoktu… Uzun zaman bekledim ama gelmedi…”

Moon Jee rahatlayıp derin bir nefes verdi. Sonra:

“Kızacaksın belki ama bence iyi olmuş,” dedi. “Birazcık daha sabret Ayça… Ben ona en müsait zamanda her şeyi anlatacağım…”

Ayça’nın yine susup hüzünlü düşüncelere daldığını görür görmez de hemen atıldı:

“Ah, bak ne getirdim: İkimize kendi ellerimle sandviç hazırladım! Bu güzel havalar sona ermeden şöyle bir tadını çıkaralım, öyle değil mi?”

Böyle deyip yanında getirdiği sepeti açtı, birer sandviç ve birer şişe meyve suyu çıkardı. Ayça ona neşeyle karışık şaşkınlıkla bakıyordu:

“Vayyy…. Senin böyle marifetlerin de mi vardı? Madem öyle, neden bunca zamandır bir kere bile bize yemek pişirip getirmedin bakiyim?”

“Eh, biraz tembel olduğum doğrudur,” diye sırıttı Moon Jee, “Ama sevdiğim kadın için gerekirse her gün yemek de pişiririm!”

Ayça yan yan baktı ona: “Bu lafını unutma, hatırlatırım!” Moon Jee ise birden düştüğü tuzağı fark edip kekelemeye başlamıştı:

“Ee… Yani her gün dediysek… Yani…” Sonra sevimli bir biçimde Ayça’ya sokuldu: “Ama sen bana kıyamazsın ki? Di mi? Di mi?”

Öyle sevimliydi ki Ayça dayanamadı gülmeye başladı. Genç adamın saçlarını okşarken: “Tamam tamam,” diye güldü, “Sadece arada bir pişirsen yeter…” Moon Jee bunun üzerine sevimli bir köpek yavrusu gibi başını sevinçle, hızlı hızlı salladı.

Biraz sonra sandviçlerini yemiş, karınları doymuş bir biçimde arkaya doğru yaslanmış, batan güneş manzarasının tadını çıkarıyorlardı. Moon Jee birden yerinde doğruldu:

“Ah, dur, dur! Daha sürprizlerim bitmedi…”

“Daha ne varmış?” dedi Ayça merakla. O sırada Moon Jee sepetten kitap gibi bir şey çıkarmıştı. Ayça’ya dönüp gülümsedi:

“Kim ailesinin geçmişiyle tanışmaya hazır mısın bakalım?”

Ayça sevinçle yerinde doğruldu:

“Ah… Yoksa o bir fotoğraf albümü mü?”

“Aynen öyle küçük hanım! Şimdi size sevgili Moon Jee’nizin ne kadar tatlı bir çocuk olduğunu bir defa daha kanıtlamak üzereyiz: İşte küçük Moon Jee!”

Böyle deyip ilk sayfayı açtı, ama önce bir düğün fotoğrafı çıktı karşılarına. Moon Jee sırıttı: “Tabii önce Moon Jee’nin yapım aşamalarını izliyoruz: Anne ve babanın düğünü…”

Small Acacia Band – Love

Moon Jee Ayça’nın yanına oturdu ve birlikte sayfaları yavaş yavaş çevirmeye başladılar. Ayça, yüzünde hafif buruk bir tebessümle bakıyordu pek çok fotoğrafa: Demek Moon Jee’nin annesi ve babası, şu ciddi görünüşlü adam ve kibar kadındı. Ayça babasının hiç gülmeyen yüzüne baktıkça Moon Jee gibi şebek bir oğlanın bu aileden nasıl çıktığına hayret ediyordu!

Daha ilerideki fotoğraflarda, asil görünüşlü anne ve babanın kucaklarında bir bebek beliriyordu: Han Seul… Sonra, Han Seul’ün biraz daha büyük halleri, altı-yedi yaşlarındaki resimleri geliyor, ve bu sefer bir başka minik bebek giriyordu görüntüye: Moon Jee…

“İkiniz de ne kadar şirinsiniz,” dedi Ayça gülümseyerek. Moon Jee başını salladı; o da hafif bir nostaljiyle bakıyordu eski fotoğraflara… Bir fotoğrafta abisi onu salıncakta sallıyor, diğerinde omzuna oturtmuş koşturuyordu! Moon Jee burukça gülümsedi: Gerçekten, abisinin onun üzerinde ne çok emeği vardı!

O sırada Ayça Moon Jee’nin 2-3 yaşlarında olduğu, tepeden bağlanmış fıskiye modeli saçları olan bir fotoğrafını görünce kahkahalarını tutamadı:

“Omoooo! Şunun şirinliğine bak! Burda aynen kız çocukları gibisin Moon Jee!”

“Hiç de bileeee!” diye feryat etti Moon Jee, “Ben şimdi bile arada bir öyle yaparım saçımı! Bak, bak! Hiç de bile kıza benzemiyorum, tamam mı?!”

“Boşuna uğraşma, kıza benziyorsun,” diye sırıttı Ayça. Sonra, yanındaki çocuğun saçlarını karıştırdı: “Ama çok, çok şekersin! Şu halini elime verseler ısırmaktan kollarını mosmor ederdim!”

“Şimdi de ısırabilirsin, ben bir şey demem,” diye sırıttı Moon Jee. Ayça gülerek onun kafasına vurdu: “Zevzek!” Ama fotoğraftaki bebeği eliyle sevmeden edemedi. Gerçekten çok sevimliydi…

Fotoğraf albümünü kapattıklarında ikisinin de yüzüne mutlu birer sırıtma gelmişti.

“Senin fotoğrafın yok mu? Senin bebekliğinin de en az bu kadar sevimli olduğuna eminim,” dedi Moon Jee. Ayça hüzünle başını salladı:

“Hepsi Türkiye’de kaldı… Belki günün birinde gösteririm…”

“Evet, ileride bir gün birlikte Türkiye’ye gittiğimiz zaman albümlerine de bakarız,” dedi Moon Jee hevesle. “Ama keşke o hallerini daha önce görmemin bir yolu olsaydı… Merak ettim…”

“Benim de böyle fıskiye modeli saçlı bir sürü fotoğrafım vardır,” dedi Ayça gülerek. “Gözlerimi de böyle kocaman açmışım, maviş maviş bakıyorum…”

“Omoooo, senin küçüklüğün süper şirin bir şeydir desene!” dedi Moon Jee. Sonra sırıttı, kolunu Ayça’nın omzuna attı: “Ne dersin Ayça? Bir an önce evlenip bir tane sana, bir tane de bana benzeyen bebekler yapalım mı?”

Ayça birden kıpkırmızı oldu! Öksürmeye başladı.

“Öhö öhö! Moon Jee! Sen… sen neler diyorsun?!”

“N’olmuş?” diye omuz silkti Moon Jee kaygısızca. “Bir gün evlenmeyecek miyiz? Sen sonsuza kadar böyle sevgili modunda takılmayı mı düşünüyordun?!”

“Yani… Şimdi…” Ayça ne diyeceğini bilemez haldeydi. Daha bırak kendi ailesini, Han Seul’e bile sevgili olduklarına dair bir şey söyleyememişken, bu muhabbetleri açmanın sırası mıydı hiç?! Ama Moon Jee çoktan hülyalara dalmıştı bile:

“Evet, bir tane sana benzeyen kızımız olsun,” diye gözlerini göğe dikip hayal kurmaya başladı. “Gözleri iri olsun, hatta mavi de olabilir, ben artık mavi göz sever oldum, cidden bak… Oğlan çocuğu bana benzesin ama, benim gibi yakışıklı olsun kerata!”

Ayça gülmeden edemedi: “Valla mavi gözlü bir kız çocuğu bekleme: Mavi göz geni çekiniktir; iki tarafta da yoksa ortaya çıkmaz…”

“Hadi yaa?” dedi Moon Jee. Sonra dudak büktü: “Neyse n’apalım, anneleriyle idare ederiz…”

“Ama belki torunlarımız mavi gözlü olabilir,” dedi Ayça ciddi ciddi. Moon Jee de: “Hımm, olabilir…” diye mırıldandı.

Ayça birden gülmeye başladı: Bu da neydi böyle?! Kendisi de bu hayalci çocuğun hayallerine kapılmış, ciddi ciddi torunlarının göz renginden bahsediyordu, öyle mi?!

“Ne oldu, niye gülüyorsun?” dedi Moon Jee merakla.

“Yani… Ne bileyim, az önce konuştuklarımız biraz tuhaf geldi…” dedi Ayça. Moon Jee sırıttı, sonra genç kızın iki yanağını tutup sıkıştırmaya başladı:

“Aigooo! Benim utangaç sevgilim! Çocuk yapmaktan bahsettik diye utandın mı kız??” Sonra yavaşça genç kızın kulağına yaklaştı, çapkın bir sesle fısıldadı: “Hiç merak etme: Ben sana bütün teknikleri uygulamalı olarak öğreteceğim!”

Ayça birden kıpkırmızı oldu! Öfkeyle: “YA!” diye bağırdı, “Çok terbiyesizsin Moon Jee!” Ve Moon Jee’ye vurmaya başladı; Moon Jee ise bir yandan kendini korumaya çalışırken bir yandan da kahkahalarla gülüyordu.

Jin Beom, Joon Hwa ve Hyung Kan geniş mansiyonun modern bir biçimde döşenmiş olan geniş salonunda oturmuş, ellerinde birer meyve suyu, TV izliyorlardı. Birden kapı çaldı. Çocuklar şaşkınlıkla birbirlerine baktılar:

“Moon Jee Hyung olabilir mi? Bu akşam burda kalacağından bahsediyordu…”

“Umarım gelen odur, motorumu aldı alalı iki gündür adamdan ses-seda çıkmadı!” diye homurdandı Jin Beom.

“Bunu öğrenmenin tek bir yolu var: kapıyı açmak,” diye sırıttı Joon Hwa ve açmak üzere kapıya doğru yöneldi. Kapıyı açar açmaz da “ah, siz!” diye kekelerken Su Hyun, onun bir şey demesine izin vermeden içeriye dalmıştı:

“Nasılmış bakalım benim Çoğunlukla Zararsız’larım? Ne yaptınız, yerleşebildiniz mi? Hani, Moon Jee-sshi nerde?”

Joon Hwa gözlerini kaçırıp “şeyyy…” diye kekelemeye başladığı anda Su Hyun’un kaşları çatıldı:

“Sakın bana hâlâ gelmediğini söylemeyin! Bu çocuk ne yapmaya çalışıyor??”

“Sadece hayatın tadını çıkarmaya çalışıyor,” dedi kapıdan bir ses. Hepsi dönüp baktılar. Gelen Moon Jee’ydi. Genç adam kaygısız bir tavırla içeri girdi, sonra elindeki motosiklet anahtarını Jin Beom’a attı: “Al bakalım Jin Beom… Depoyu fulledim!” Sonra, Su Hyun’a döndü:

“İşte geldim Su Hyun-sshi… Bu gece burada kalacağım…”

“Sadece bu gece değil, bundan böyle burada yaşamalısın,” diye kaşlarını çattı Su Hyun. “Yakında albüm çıkıyor, promosyon çalışmaları için her gün başka bir yerde olacaksınız. Hepinizi ayrı ayrı yerlerden toplayamayız, değil mi? Hem artık ünlü biri olacaksın; o eski mahalle evinde her dakika kapında bitip seni rahatsız edecek olan hayranlarla yaşayamazsın!”

Moon Jee gözlerini devirdi. Adamların bu işi fazla abarttıklarını düşünüyordu. Ama gene de Su Hyun’un suyuna gitmek için: “Ha ha, evet…” dedi ve adamın omzunu patpatladı: “Tamam Su Hyun-sshi… Anladım ben, anladım…” Sonra da kaygısız bir biçimde salonun ortasına doğru yürümeye başladı. Su Hyun’sa:

“Sonra bir de Ayça denen o kız meselesi var!” diye bağırdı hemen.

Princess’ Man OST – Resent You, Love You

Moon Jee birden hayretle döndü. Gözlerini kısıp adama baktı. Yüzünde ilk defa ciddi bir anlam belirmişti:

“Ne olmuş Ayça’ya?” dedi ciddi bir sesle.

Su Hyun sert adımlarla geldi, genç adamın tam karşısında durdu. Ona dik dik bakarak:

“Kontrat maddelerini unutma Moon Jee-sshi,” dedi. “Albümün çıkış tarihinden itibaren iki sene boyunca sevgili edinmeniz yasak! O kızdan derhal ayrılmak zorundasın!”

Moon Jee birden alaycı bir biçimde sırıttı. Tekrar Su Hyun’a döndüğünde bakışları ateş saçıyordu adeta:

“Ayrılmak mı??! Kusura bakma Su Hyun, ama Ayça’dan asla, ama asla ayrılmam!” Sonra parmağıyla Su Hyun’un göğsüne dokundu, onu sertçe itti: “Bu konuda ısrar edersen kırıcı olmak zorunda kalacağım!”

Diğerleri sus-pus olmuşlardı. Hiçbiri Moon Jee’nin bu kadar ciddi olduğu başka bir zamanı görmemişti. Su Hyun da şaşkındı, ama hemen sonra kaşlarını çattı:

“Yaptığımız kontratı unutma Moon Jee-sshi: Eğer bir sevgili edinirsen albümden de, bu güzelim malikaneden de, şan şöhret ve paradan da vazgeçmek zorundasın!”

Moon Jee birden alaycı bir kahkaha attı!

“Demek öyle!” diye bağırdı. “Al albümünü de, paranı da, götüne sok! Hiçbiri zerre kadar umrumda bile değil, tamam mı?! Ayça’dan asla ayrılmayacağım, ASLA!”

Ve birden arkasını döndü, hızlı adımlarla yürüyüp evden çıktı! Su Hyun ağzı açık kalakalmıştı; diğerleri de en az onun kadar şaşkındılar. Kendini ilk toparlayan Joon Hwa oldu; Su Hyun’a döndü, beline kadar eğilip hızlı bir selam verdi:

“Siz merak etmeyin Su Hyun-sshi, ben onunla konuşur aklını başına getiririm!” diye bağırdıktan sonra hemen kapıya doğru koşturdu.

Moon Jee öfke dolu adımlarla hızlı hızlı yürüyordu. Joon Hwa ona yetişebilmek için koşturmak zorunda kaldı:

“Hyuuung! Bekle beni, Moon Jee Hyung!”

Moon Jee yavaşlamadı bile. Joon Hwa “ah, cidden inanamıyorum!” diye kendi kendine söylenerek bütün gücüyle canını dişine takıp koşturdu; genç adamı evin bahçe kapısına varmadan yakaladı. Kolundan tuttuğunda soluk soluğaydı:

“Hyung… Dur… dur…” Kesik kesik nefesler alıyordu. Moon Jee ise kolunu kurtarmaya çabaladı:

“Bırak Joon Hwa! Parası da, ünü de onun olsun! Umrumda bile değil!”

“Peki ama ya biz?? Biz ne olacağız?!” diye bağırdı Joon Hwa.

Moon Jee birden durdu. Karşısında, çaresizlikle gözlerini kendisine dikmiş olan genç adama hafif bir suçluluk duygusuyla baktı. Joon Hwa ise hüzünlü bir biçimde feryat ediyordu:

“Bunca zamandır verdiğimiz emekler boşa mı gidecek?! Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik! Adamların bütün şartlarını kabul ettik, her birimiz kendi özel hayatımızı hiçe saydık! Ve sen, sen tek bir hareketinle tüm bunları yıkıp geçecek misin Hyung??”

Moon Jee tereddütle dudaklarını ısırdı. Karşısındaki öfkeli genç adamın hakkı vardı: Çocukcağız bu projede yer alabilmek için iki senedir peşinde koştuğu Yu Ra’yla sevgili olma şansını bile tepmişti!

Ama… ama Ayça her şeyden önemliydi işte… Yavaşça:

“Özür dilerim,” dedi. “Sizi asla ama asla yarı yolda bırakmak istemem… Bunu biliyorsun… Ama Ayça’dan da vazgeçemem…”

“Ondan vazgeçmeni söyleyen kim?!” dedi Joon Hwa. “Sadece biraz ara verin. Ya da gizli gizli görüşün, ama kimselere, özellikle de Su Hyun’a ve büyük yapımcıya çaktırmayın! Bunu bile yapamayacak kadar körkütük âşık olmuş olamazsın!”

Moon Jee hafifçe gülümsedi. Aslında tam da öyleydi; gözü karalığı öyle abartmıştı ki, politik davranıp durumu idare etmeyi bile aklına getiremeyecek haldeydi. Ama Joon Hwa’nın da haklılık payı vardı: Bunca zamandır hayalini kurdukları gün gelip çatmışken, Moon Jee bunu kendi elleriyle yıkan kişi olamazdı…

Derin derin içini çekti. Sonra elini dostça hoobae’sinin omzuna koydu, sevimlice gülümsedi:

“Öyle olsun Joon Hwa… Ayça’dan vazgeçemem, ama bir çıkar yol bulmaya çalışacağım… Sizin için yapacağım bunu.”

Joon Hwa da rahatlayarak gülümsedi. Moon Jee’ye güvenebileceğini biliyordu. Hyung, onları yarı yolda bırakmazdı.

İki çocuk omuz omuza eve döndüler. Moon Jee içeri girer girmez Su Hyun’a soğuk bir bakış attı:

“Öncelikle şunu söyleyeyim Su Hyun: Ayça’dan ayrılacak falan değilim… Ama kontrat maddeleri sevgilim olduğu bilgisinin hiçbir biçimde sızmaması gerektiği şeklinde değiştirilirse, buna uymaya azami dikkat sarf edeceğim. Sizinle anlaşacağımız nokta ancak bu kadar olacaktır…”

Böyle deyip adamın cevabını bile beklemeden arkasını döndü, sert adımlarla merdivenlerden çıkıp yukarıdaki kendi odasına doğru ilerledi. Su Hyun’sa ne diyeceğini bilemeyerek kalakalmıştı. Orta yaşlı adam dişlerini sıktı: Bu meseleyi büyük patronla görüşmesi gerekiyordu. Ama içinden bir ses, patronun bu kadarına razı olmayacağını söylüyordu…

Ani bir hareketle diğer üç çocuğa döndü:

“Gençler… Bu Ayça denen kızın telefon numarasını bilen var mı?”

Diğerleri şaşkınlıkla birbirlerine baktılar, sonra üçü birden başlarını salladılar. Su Hyun memnuniyetle gülümsedi.

Henüz elindeki kozlar bitmemişti…

Moon Jee malikânede fazla kalmadı: Ertesi gün, provalardan sonra yine kendi evine geçti. Aklı, o akşam için Ayça’ya hazırlayacağı sürprizle dopdolu, sırıtarak mutfağa geçti. Bu arada genç kıza mesaj atmış, klinikte işi biter bitmez onun evine gelmesini söylemişti.

Kapı çaldığı zaman hazırlıkları tamamlamıştı bile. Yüzüne büyük bir gülümseme yerleşirken sevinçle kapıya koşturdu.

Protect the Boss OST – A Pink – Please Let Us Just Love

Gelen gerçekten de Ayça’ydı. Genç kız yorgun, ama yine de neşeli bir biçimde gülümsüyordu:

“N’aber Moon Jee-ya? Telefon mesajın son derece gizemliydi, hayırdır, beni içeride büyük bir sürpriz mi bekliyor?”

Moon Jee sevimlice sırıtıp başını salladı:

“Eh, öyle de denebilir… Gel bakalım içeriye…”

Genç kız içeri girer girmez de onun arkasına geçti, elleriyle gözlerini kapadı:

“Evet, şimdi ilerleyelim lütfen hanfendi… Dikkat, sağ tarafında ayakkabılık var, ona çarpıp devirme sakın!”

Ayça ise ellerini uzatmış, kör bir biçimde ilerlemeye çalışırken bir yandan da kıkırdıyordu: “Âlemsin Moon Jee… Bu kadar törene ne gerek var yahu, şöyle gözlerim açık doğru dürüst yürüyemez miyim?!”

“Oyunbozanlık etme bakiyim! Zaten geldik bile… Hah, şimdi gözlerini açabilirsin…”

Böyle deyip ellerini Ayça’nın gözlerinden çekti. Genç kız gülümseyerek gözlerini açtı. Birden, karşısındaki manzarayla nefesi kesildi:

Moon Jee, bahçeyi rengârenk fenerlerle süslemişti. Normalde de zaten muhteşem olan bahçe, şimdi adeta bir masal dünyasından fırlamış gibi görünüyordu. Bahçenin ortasında yemek masası, üzerinde çeşit çeşit yemekler ve tam ortada boş kalan yerde mumlarla yazılmış “seni seviyorum” yazısı vardı. Ayça gözlerine inanamıyordu; çocukcağız ne kadar da uğraşmıştı böyle?!

Şaşkınlıkla Moon Jee’ye döndü. Genç adamın yüzüne gururlu bir gülümseme yayılmıştı:

“Beğendin mi?”

“Beğenmek mi… Bayıldım!” dedi Ayça titreyen bir sesle. Öyle duygulanmıştı ki, her an ağlamaya başlayabilirdi!

Moon Jee sürprizin işe yaradığına memnun, sevinçle gülümsüyordu. Sonra genç kızı elinden tuttu, heyecanla çekiştirip masaya oturttu. Bir yandan da:

“Sen asıl yemeklerimi tadana kadar bekle: Özümde tembel bir insan olabilirim; ama bir işi yaptım mı tam yaparım sevgili küçük hanım. Ve yemek konusunda da iddialıyım!” diye neşeyle konuşuyordu.

Gerçekten de Moon Jee’nin yemekleri oldukça lezzetliydi. Kore mutfağını bir türlü sevemeyen ve hâlâ tam bir kebapçı olan Ayça bile bunu itiraf etmek zorunda kaldı! Moon Jee ise onun iştahla yemesine baktıkça sevinçle sırıtıyordu:

“Evet, Çinli bilgelerin haklılığı bir defa daha doğrulandı: Bir kadının kalbine giden yol midesinden geçiyor!”

Ayça bir kahkaha patlattı:

“Onun aslı Türkçe’dir. Ve kadının değil, erkeğin kabine giden yol midesinden geçer!”

Moon Jee: “Gene mi tutturamadım?? Olamaz yaa!” diye feryat ederken Ayça sırıtarak karşısındaki çocuğun saçlarını karıştırdı: Çok şirindi yaa…

Yemekten sonra ellerinde birer kadeh şarapla verandaya geçip oturdular. Ayça’nın gözü az ilerideki gitara takılınca genç kız hevesle ellerini çırptı:

“Ah! Hadi bana biraz gitar çalmayı öğret Moon Jee-ya! Bir müzisyenin sevgilisi olarak azcık da olsa müzikten anlamam gerekir, öyle değil mi?”

Moon Jee neşeyle: “Aye Aye Captain!” deyip elini başına götürdü, asker selamı çaktı. Sonra gitarı almak üzere koşturdu.

Böylece yarım saat kadar uğraştılar. Ayça temel akorları öğrenmişti bile.

“Aferin sana, hiç de fena değilsin,” dedi Moon Jee sırıtarak. “Hatta böyle gidersen bir seneye kalmaz gruba bizim Jin Beom’un yerine seni alırız!”

“Yok canım, bir başkasını yerinden etmek gibi hain emellerim yok çok şükür! Ben sadece sadık bir hayranınız olarak kalmakla yetineyim şekerim…”

Ayça böyle deyip gülümseyerek gitarı bir köşeye bıraktı. Sevgiyle Moon Jee’ye döndü:

“Bana bir şarkı söyler misin Moon Jee?”

Moon Jee şaşkınca ona döndü. Genç kız, ilk kez kendisinden şarkı söylemesini istiyordu. Sonra sevimlice başını salladı: Neden olmasın?

Bir an durdu. Acaba hangi şarkıyı söylemeliydi? İkisinin şarkısı olan Forever’ı mı mesela?

Ama sonra, aklına gelen şarkı ile birlikte yüzüne hafif bir gülümseme geldi. Yumuşak bir sesle mırıldanmaya başladı:

Richard Marx – Can’t help falling in love with you

“Wise men say only fools rush in (akıllı adamlar der ki, sadece aptallar acele eder)

But I can’t help falling in love with you… (Ama ben sana âşık olmama engel olamıyorum…)

Shall I stay? Would it be a sin? (Kalayım mı? Bu bir günah mı olur?)
If I can’t help falling in love with you (eğer sana âşık olmama engel olamıyorsam)

Like a river flows to the sea (denize akan bir nehir gibi)
So it goes (işte böyle)
Some things are meant to be (bazı şeyler olmak zorundadır)

Take my hand (elimi tut)
Take my whole life too (bütün hayatımı da al)
For I can’t help falling in love with you… (çünkü sana âşık olmama engel olamıyorum)”

Ayça onu yüzünde tatlı bir tebessümle dinliyordu. Gözlerini bahçenin dört bir yanında parıldayan rengârenk fenerlere dikmişti. Onların ışığı gibi, kendi kalbi de duygularla titreşiyordu. Moon Jee’ye doğru sokuldu, başını onun omzuna yasladı. Genç adamın mırıldanmaya devam ettiği şarkı kulağını okşarken mutlulukla gülümsedi.

Moon Jee son notaları da mırıldandıktan sonra sustu. O da gözlerini bahçedeki fenerlere dikti. Genç adam, bir başka geceyi anımsamadan edememişti: Haeundae’de, Gwangan köprüsünün ışıklarını birlikte izledikleri gece… Kendi kendine hafifçe gülümsedi. O zaman ona şefkatle şarkı söyleyen o genç kız, kalbindeki yaraları tamir etmekle kalmamış, şimdi o kalbin kraliçesi de oluvermişti…

Başını yavaşça çevirip, hâlâ başı omzunda duran genç kıza sevgiyle baktı. Onun saçlarının üzerine hafif bir öpücük kondurdu.

Ayça mutlulukla gülümsedi. Elini genç adamın sırtından dolaştırdı, aynı anda Moon Jee de onun omzunu kavrayıp başını onun başına yasladı. İkisi de oturuşlarını hiç bozmadan, birbirlerine sarılır gibi sıkıca tutundular.

“Bu evi bırakmayacağım…” diye mırıldandı Moon Jee. “Senle böyle anılarımız olan bir yerden nasıl vazgeçerim? Burayı da kirada tutmaya devam edeceğim…”

Ayça birden heyecanla başını kaldırdı. Işıl ışıl gözlerle Moon Jee’ye baktı:

“Ah, ciddi misin? Çok sevindim! Bu bahçe başkalarının olacak diye öyle üzülüyordum ki!”

Moon Jee de gülümsedi. Genç kızın neşesi hoşuna gitmişti. Sevgiyle baktı ona:

“Burası bizim gizli bahçemiz… Onu başkalarına vermeye dayanamam! Hatta…”

Genç adam bir an durdu, sonra şakacı bir sesle ekledi:

“Belki ileride çok paramız olur, seni çok daha güzel evlerde yaşatırım… Ama yine de bu evin bahçesinde çocuklarımızın koşuşturmasını isterim doğrusu…”

Ayça bir an irkildi. Başını geriye çekip Moon Jee’ya baktı. Gözbebekleri titriyordu.

Moon Jee de ona dönüp yine neşeyle gülümsedi. Ayça birden, hafif bir hüzünle “ne kadar da kaygısız…” diye düşündüğünü fark etti. Gerçekten de Moon Jee iflah olmaz bir iyimserdi. Aklına kötü ihtimallerin zerresini bile getirmiyordu.

Ayça birden hüzünlendi. Başını öne eğdi. Usulca:

“Bunları şimdi konuşmayalım…” diye mırıldandı.

Moon Jee şaşkınca ona baktı: “Neden?”

Ayça bir an sıkıntıyla kıpırdandı. Bunu ona nasıl açıklayabilirdi ki?

Derin derin içini çekti. Sonra Moon Jee’ye döndü. Hafif bir sesle:

“Çünkü… korkuyorum!” deyiverdi.

Moon Jee bu defa sahici bir hayretle baktı ona:

“Korkuyor musun?? Ama neden?!”

Ayça hafifçe omuz silkti. Yüzüne buruk bir tebessüm düşmüştü. Gözlerini Moon Jee’ye çevirdi. Genç adam, bu güzel gözlerin hafifçe nemlenmiş olduğunu görünce şaşkınlıkla durakladı.

“Hayallere fazla inanırsam gerçek olmayacaklarından korkuyorum belki de…” diye mırıldandı Ayça. “Geçen gün çocuklarımızdan konuşurken duraklamamın sebebi buydu: Eğer hayallerimizi dillendirirsek… onlara asla ulaşamayacağımızdan korkuyorum!”

Moon Jee duyduklarına inanamaz gibi öfke ve hayretle bağırdı:

“Öyle şey olur mu?! Hayallerimize ulaşamamak da ne demek?! Hepsini birer birer gerçekleştireceğiz, görürsün bak!”

Ayça ona küçük bir çocuğa bakan bir yetişkin gibi gülümsedi. Uzanıp sevgiyle onun saçlarını okşadı:

“Böyle düşünmen normal… Sen daha çok gençsin…”

“YA! Saçmalama, çok genç falan değilim, şu yaş muhabbetini açmasan olmaz!” dedi Moon Jee kızgınca. Sonra hemen yumuşadı, genç kızın yüzünü kendisine doğru çevirdi, onun nemli gözlerinin içine bakıp tatlı bir sesle:

“Hayallere inanmaktan korkma Ayça,” diye mırıldandı. “Bugünün gerçekleri de bir zamanlar hayalimiz değil miydi ha?! Düşünsene: Senelerdir müzik yapmayı isterdim, hayattaki tek amacım buydu. Ama yine de abimi kırmamak için gittim üniversitede ekonomi okudum! Artık yaşlandığıma, müzik kariyerimin barlarda çalmaktan öteye gidemeyeceğine inanmaya başladığım günlerde bir yapımcıyla anlaştık! Harika değil mi? Bu hayallerimin gerçekleşmesi demek değil mi?”

Ayça genç adamın heyecanına hafifçe gülümsedi. Moon Jee ise devam ediyordu:

“Ya senle birlikte olabilmeme ne demeli? Bu öncekinden de büyük, öncekinden de ulaşılmaz bir hayaldi!”

Sözün burasında durdu, genç kızın gözlerinin içine baktı. Sonra elini uzatıp onun yanağına dokundu. Gözbebekleri titriyordu.

“Sana böyle dokunabilmek…”

Sonra, gözlerini yumup yavaşça ona doğru eğildi. Ayça’nın dudaklarına minik bir öpücük kondurdu, gözlerini açmadan fısıldadı:

“Seni böyle öpebilmek…”

Ayça hafifçe ürpererek gözlerini açtı. Tam karşısında, Moon Jee bütün duyguları gözlerinde toplanmış bir biçimde ona bakıyordu. Sonra hafifçe gülümsedi, ve genç kızı bağrına bastı. Kulağına:

“Ve sana böyle sarılabilmek…” diye mırıldandı. “Bunların hepsini ne kadar, ne kadar çok hayal etmiştim!”

Ayça da ona sarıldı. Genç kız iyice duygulanmıştı.

“O yüzden hayal etmekten korkmuyorum artık…” diye mırıldandı Moon Jee. “Sen yanımdayken her şeyi başarabileceğimi biliyorum çünkü! Sen de buna inan, olur mu?”

Böyle deyip hafifçe geriye çekildi, yüzündeki sevimli gülümsemeyle sevgilisinin yüzüne baktı. Ayça onun şirinliğine gülmeden edemedi. Yarı gülerek, yarı duygulanmış bir vaziyette başını salladı.

Sonra da yine başını genç adamın omzuna yasladı. Moon Jee de onun elini iki avcu arasına aldı, parmaklarını parmaklarının arasından geçirdi.

O sırada, gökyüzünde bir yıldız kaydı…

Ertesi gün, Hae In klinikten çıkmış, dalgınca eve doğru ilerliyordu. Aklına bir gece öncesinin olayları gelince kendi kendine eğlenerek sırıttı. Ayça çok geç gelmişti. Hafif sarhoştu. Yüzünde tatlı bir pembelik, gözlerinde ise her zamankinden farklı bir ışık vardı. Hae In okuduğu kitaptan başını kaldırıp şaşkın şaşkın süzmüştü arkadaşını.

“Hoşgeldin… de, bu ne hal Ayça??”

Ayça birden kıkırdayarak onun boynuna atıldı, arkadaşını şapır şupur öptü. Ağzı kulaklarına varıyordu.

“Hae In-ah,” dedi hülyalı bir sesle. “Moon Jee’ye bu gece bir kez daha âşık oldum! Şu dünyada onun kadar romantik, onun kadar muhteşem başka bir adam olduğunu zannetmiyorum…”

“Neden, ne oldu ki?” dedi Hae In şaşkınca. Sonra birden, aklına gelen fikirle gözleri irileşti: “Ayçaaaa! Yoksaaaa?? Yoksa siiiiz?”

Ayça ona şaşkınca baktı: “Yoksa biz, ne?” Sonra birden jeton düştü! Genç kız anında kıpkırmızı oldu:

“HA-HAYIR! Hayır, öyle bir şey değil!” diye kekeledi, “Off Hae In, çok kötüsüüüün!”

Böyle deyip kanepedeki yastığı arkadaşına fırlattı! Sonra bununla da yetinmedi, gidip kızın başına çullandı! Hae In’se kendini Ayça’nın darbelerinden kurtarmaya çalışırken kahkahadan kırılıyordu: “N’apiyim kızımm, sen öyle şaftın kaymış bir halde gelince aklıma ilk gelen şey o oldu! “Heralde bizim kız hayatının gecesini yaşadı” diye düşündüm!”

“YAAAA!!!” diye bağırdı Ayça bir kez daha. “Çok terbiyesizsinn!”

“Nedenmiş o?? Bunlar doğal şeyler değil mi? Kaç yaşında kızsın, daha önce benzer şeyler yaşamışsındır…”

Ayça birden durdu. Utanarak gözlerini kaçırdı. Hae In’in gözleri hayretle irileşti:

“Yoksa…?! Ayça, sakın sen bana… Ayçaaaa???”

Ayça kıpkırmızı olmuş bir halde koridorda bir koşu kopardı! Hae In de kahkahalar atarak peşinden koşuyordu: “Ayçaaa! Han Seul’le aranızda hiçbir şey yaşanmadı mı?? Ya San Young’laa?? Ayça, ciddi olamazsın!”

“Ne var yaaa, bizde böyledir, ben evlenmeyi bekliyordum!” diye bağırdı Ayça ve odasına girip kapıyı sertçe çarptı. Hae In’se kızın oda kapısına vururken hâlâ gülüyordu:

“Kızım sen resmen azizlere denk gelmişsin! Han Seul’le kaç ay çıktınız siz?? İki? Üç?? Hiç tık yok muydu yani?! Amanıııın, zavallı çocuk!”

“Seni duymuyorum! Lalalalala!” diye içeride şarkı söylemeye başladı Ayça. Hae In bir kahkaha daha attı:

“Yazık yahu çocuklara! Bari Moon Jee’ye merhamet et! Çocuğun tam kanının kaynadığı yaşlar yav!”

Ama Ayça cevap vermek yerine “la la laaaaaa!” diye söylediği şarkının tonunu iyice yükseltince Hae In içini çekip vazgeçti, kendi odasına doğru yürümeye başladı. Bir yandan da hâlâ kendi kendine gülüyordu: Yok yok, bu kız kesinlikle Han Seul’le değil, Moon Jee’yle birlikte olmalıydı. İkisinin çocuksu halleri tam da birbirlerine göreydi çünkü!

Şimdi de Hae In Ayça’nın o hallerini hatırlayınca kendi kendine sırıtmadan edemiyordu: Vay utangaç hatun vay… Genç kız yürümeye devam ederken, birdenbire hemen önünde bir araba durdu. Camı açıldı, içeriden bir ses:

“Hae In!” diye seslendi.

Hae In şaşkınca dönüp baktı. Han Seul, arabanın şoför koltuğundan tüm yakışıklılığıyla gülümsüyordu.

“Ah… Selam!” dedi genç kız.

“Nereye gidiyorsun? Eve mi?”

Hae In hâlâ şaşkın, başını evet anlamında sallayınca da kendi yanındaki boş koltuğu işaret etti:

“Eğer işin yoksa gelsene? Birlikte bir yemek yeriz, sonra istersen seni eve bırakırım…”

Hae In bir an durakladı. Aslında bir yanı, Han Seul’le birlikte gitmeyi şiddetle istiyordu: Onun sıcak dostluğunu, tatlı sohbetini çok seviyordu. Ama… bir de işin başka bir yanı vardı ki, zavallı Hae In korkmadan edemiyordu: Han Seul’le fazla vakit geçirirse, ona karşı hissettiği o eski duyguların yeniden su yüzüne çıkmasından, yeniden acı çekmekten endişe ediyordu genç kız.

Ama içindeki büyük istek, tüm korkulara baskın geldi. Hae In hafifçe gülümseyerek başını salladı: Gelecekti.

Han Seul de “süper!” deyip uzandı, arabanın kapısını açtı. Hae In içeri binip oturunca da neşeyle ona baktı:

“Eee, nereye gidiyoruz? Bir Okinawa restoranına ne dersin?”

Hae In gülmeye başladı. “Yani… tamam, su kabağı severim de, o kadar da değil Han Seul!”

“Hahaha, şakaydı şaka!” diye sırıttı Han Seul. “Hımm… Pekiiii, şöyle kallavi bir kujolpan yemeye ne dersin? Süper bir restoran biliyorum…”

Hae In sevimlice başını salladı. Han Seul de: “o halde anlaştık!” diye sırıtıp gazı kökledi.

Naruto OST – Sakura’s theme

Biraz sonra, lüks bir lokantada karşılıklı olarak oturuyorlardı. Hae In, restoranın penceresinden görünen güzel nehir manzarasına hayranlıkla bakmadan edemedi:

“Ne hoş bir yermiş… Teşekkür ederim Han Seul, sayende günün yorgunluğu uçtu gitti!”

Han Seul sevinçle gülümsedi. Genç kızı mutlu ettiğine sevinmişti. Sonra, önündeki yemeği işaret etti:

“Kujolpanını yesene! Burası bu yemeği süper yapar… Krepleri çok lezzetli değil mi sence de?”

kujolpan

kujolpan

Hae In çok gözlü yemek tabağının tam ortasında duran kreplerden bir tanesini ağzına attı ve iştahla ağzını şapırdattı: “Mmm… cidden çok iyi!”

“Beğendiğine sevindim,” diye gülümsedi Han Seul. Sonra, biraz durakladı, yüzünde hafif buruk bir tebessümle ekledi: “Ayça’yı da buraya getirmiştim… O pek beğenmemişti…”

Hae In birden canının acıdığını hissetti. Çatalını yavaşça masaya bırakırken hüzünle gülümsedi: Evet ya… Yine Ayça, değil mi… Yine eski mevzuya geri döneceklerdi demek… Zavallı Hae In, yeni bir teselli seansı için gücünü toplamaya gayret edercesine derin bir nefes aldı.

Ama Han Seul, birdenbire başını iki yana salladı ve neşeyle gülümseyerek genç kıza döndü:

“Beyzbol izlemeyi sever misin? Buradan sonra seni bir beyzbol maçına götürebilirim istersen. Ya da sinemaya gidebiliriz…”

Hae In birden şaşkınlıkla ona baktı. Ayça’dan bahsedeceklerini, Han Seul’ün yeniden sızlanmaya başlayacağını sanmıştı. Ama genç adam çoktan konuyu değiştirmiş, kendi gözlerinin içine bakıp cevabını beklerken tatlı tatlı gülümsüyordu. Hae In şaşkınca kekeledi:

“Eee… Olabilir tabii, bana uyar…”

“Ah, harika!” dedi Han Seul ve ışıl ışıl gözlerle beyzbol maçından bahsetmeye başladı. Hae In sessizce dinliyordu. Ama sonra birden usulca:

“Han Seul…” diye mırıldandı.

Han Seul cümlenin ortasında durdu, merakla ona baktı. Hae In bir an ne diyeceğini bilemez gibi sıkıntıyla durakladı, gözlerini kaçırdı. Sonra derin bir nefes aldı: Aklından geçenleri söyleyecekti.

“Beni yanlış anlama,” dedi yumuşak bir sesle, “Seninle vakit geçirmeyi seviyorum. Sen çok iyi bir arkadaş ve çok eğlenceli bir insansın… Ama…” Genç kız sözün burasında durdu, incinmekten korkan bakışlarla Han Seul’e baktı: “Ama neden benle vakit geçirmek istediğini öğrenmem gerekiyor. İleride kırılmamak için bunu şimdi öğrenmem gerekiyor! Bana gerçeği söyle, lütfen; kesinlikle ama kesinlikle alınıp kırılmayacağım. Benle… Ayça’ya yakın olmak, ona tekrar geri dönmek için mi-“

“Saçmalama Hae In, olur mu hiç?!” diye öfkeyle onun sözünü kesti Han Seul. Sonra birden, böyle sert bir tepki verdiği için utandı. Sesini tatlılaştırıp devam etti: “Özür dilerim, yani demek istiyorum ki, aklımın ucundan bile geçmedi böyle bir şey… Ben yalnızca seninle vakit geçirmeyi seviyorum, senin arkadaşlığını çok seviyorum. Ayça’yı geri kazanmak gibi bir niyetim kesinlikle yok! Ben sadece…”

Sözün burasında durakladı. Sonra acıklı bir bakışla genç kıza baktı. Sesi titriyordu:

“Ben sadece… artık iyileşmek istiyorum…” dedi fısıldar gibi.

Hae In’in yüreğine bir ok saplanmış gibi oldu. Karşısındaki genç adama bakarken yüreğindeki tüm duygular titreşti sanki. İçinden onu bağrına basma, tüm yaralarını büyük bir sevgi ve şefkatle sarma isteği yükseldi.

Sonra birden toparlandı: “Saçmalama Hae In, yeniden kendini kaptırma, yoksa yine acı çekeceksin!” dedi içinden bir ses. Hae In aceleyle yutkundu, gözlerini kaçırdı. Ama Han Seul’ün az önceki sözü hoşuna gitmişti. Çok, çok hoşuna gitmişti. İçinde ince ince parlayan bir neşeyle gülümsemesine engel olamadı.

Han Seul’se onun yüzüne düşen mutluluk ifadesini görünce rahatlayıverdi: Genç kızın incinip kendisinden uzaklaşmasını istemiyordu. Onun arkadaşlığının kendisine ne kadar iyi geldiğinin farkındaydı genç adam… Bunu kaybetmek istemiyordu.

Böylece o da sevimli bir biçimde sırıttı, ve karşısındaki kızın gözlerine baktı:

“Eee?? Beyzbola gidiyor muyuz??”

Hae In gülümseyip başını sallayınca da sevinçle: “Süper!” diye bağırdı, ve hesabı getirmesi için garsona işaret etti.

Ayça ve Moon Jee o akşam sinemaya gitmişlerdi. Ayça beyaz perdedeki filme gözlerini diktiği halde pek bir şey görmüyordu: Aklı, Hae In’in dün gece söylediklerindeydi. “Çocuğa acı biraz, bu kadar eziyet etme!” demişti Hae In.

Yan gözle Moon Jee’ye baktı. Acaba cidden çocukcağıza eziyet mi ediyordu? Ama o da şimdiye kadar sadece öpüşmekle yetiniyor gibiydi. Yani, işleri daha ileri götürmek için herhangi bir girişimi olmamıştı. Yani… Öhömmm… Genç kız sanki Moon Jee düşüncelerini okuyacakmış gibi utanarak gözlerini kaçırdı. Ama sonra dayanamadı, yeniden göz ucuyla sevgilisine baktı. Genç adam, kaygısız bir biçimde gözlerini perdeye dikmiş, bir yandan mısır patlağından atıştırarak büyük bir keyifle filmi izliyordu. Ayça onun  biçimli burnuna, pürüzsüz tenine, güzel dudaklarına baktı ve bir defa daha kalbi hopladı sanki: Yanındaki çocuk, cidden yakışıklıydı. Hem de çok yakışıklı…

Genç kız sıkıntıyla içini çekip yüzünü buruşturdu: Evet, Moon Jee’yi feci halde çekici buluyordu. Onu öpmeye doyamıyordu. Hatta… evet, itiraf etmek zordu ama kendisi de, yani artık… Yani… şey…

“Iyyy, ben ne düşünüyorum böyle bee?!”

Hemen önüne döndü. Yüzü utançtan alev alev yanıyordu. Neyse ki sinema karanlıktı da, Moon Jee’nin bir şey fark edeceği yoktu.

Fakat genç adam, yanıbaşındaki sevgilisinin tuhaf bir biçimde kıpırdandığını fark etmişti maalesef: Şaşkınca ona döndü, kulağına yaklaşıp:

“Ayçacığım, ne oldu? Bir sorun yok, di mi?” diye fısıldadı.

Ayça’nın tüyleri diken diken oldu! Genç kız fena halde kasılarak:

“Yok! Yok bir şey!” derken farkında bile olmadan koltuğun kenarlarını sıktı: Moon Jee’nin kokusu çok hoştu yahu! Yalnız artık yüzüne bu kadar yakın durmasa hiç de fena olmayacaktı!

Moon Jee ona şaşkınlıkla baktı, sonra dudak büküp önüne döndü. Kaygısızca mısır patlağını yemeye devam ederken Ayça derin bir nefes aldı. Oh, şimdilik tehlike geçmişti!

Sonra birden, ne düşündüğünü fark edip irkildi: Tehlike mi…

Ayça kendini Nuri Alço gibi hissetmeye başlarken utanç içinde koltuğunda büzüldü…

Filmden çıkıp eve gelmelerine kadar Ayça epeyce durgundu. Bu durum Moon Jee’nin de gözünden kaçmamıştı elbette. Genç adam kaygıyla iç geçirdi: Bu duygusal kız kafasını yine neye takmıştı acaba?

O yüzden Ayçalar’ın evinin kapısına gelip Ayça yavaşladığı zaman Moon Jee onu elinden tutup çekiştirdi:

“Dur bakalım küçük hanım! Öyle hemen kaçmak yok: Önce bana bu geceki durgunluğunun sebebini anlatacaksın!”

Ayça şaşkın şaşkın başını kaldırdı. “Ne durgunluğu, durgun falan değil-”

Genç kız lafının yarısında birden ayaklarının yerden kesildiğini hissetti: Moon Jee onu hop diye kucaklayıp omzuna alıvermişti!

“Demek inkâr ha?? O zaman birtakım Uzak Doğu işkencelerine maruz bırakılacaksınız genç bayan!”

“Dur Moon Jee, ne yapıyorsun?! İndirsene beniiiii!”

“Olmaaaaazzz!” diye sırıttı muzip Moon Jee ve koşturmaya başladı: “İstikamet gizli bahçe! Hücuuuuum!”

Gerçekten de Ayça’nın sızlanmalarına ve onun sırtını yumruklamalarına rağmen genç çocuk dediğini yaptı: İki dakika sonra Ayça’yı eve sokmuş, verandaya külçe gibi bırakmıştı. Kesik kesik soluklanırken:

“Uzun zamandır koşmuyorum tabii, antremansız kalmışım…” diye sırıttı. Sonra yan yan Ayça’ya baktı: “Ya da sen biraz kilo almışsın hayatım…”

“YA! Hiç de bile! Ben hâlâ elli beş kiloyum!” diye somurttu Ayça. Moon Jee gülerek onun saçlarını karıştırdı: “Tabi tabii… Hehhe…”

Biraz sonra elinde birer kadeh şarapla genç kızın yanına dönmüştü. Onun hemen yanına otururken:

“Ee, şimdi anlat bakalım,” dedi, “Güzel sevgilimin canını sıkan neymiş, öğrenelim bakalım…”

Ayça ise gözlerini gökyüzüne dikmişti: Bu gece dolunay vardı…

“Işıkları kapasana…” diye mırıldandı. “Karanlıkta gökyüzü daha güzel oluyor…”

Moon Jee onun dediğini yaptı, sonra yeniden gelip kızın yanına oturdu. Merakla ona döndü, konuşmasını bekleyerek gözlerini kızın yüzüne dikti.

Kalafina – Hikari No senritsu

Ayça suskundu. Genç kız, yüreğinde ince bir hüznün yükseldiğini hissediyordu…

“Ayça…” diye fısıldadı Moon Jee. “Neyin var?… Lütfen anlat bana… Çünkü sen konuşmadığın zaman, ben korkuyorum…”

Ayça şaşkınca baktı ona. Genç adamın yüzü endişeyle kırışmıştı. Ayça, bu çocuksu yüze endişenin hiç yakışmadığını düşündü birden. Hüzünle gülümsedi, elini uzatıp Moon Jee’nin yanağına dokundu, hafifçe okşadı:

“Korkma… Korkacak bir şey yok… Ben… ben sadece…”

Bir an durdu, içini çekti. Tekrar bakışlarını Moon Jee’ye çevirdiğinde gözlerinden hüzün okunuyordu.

“Ben sadece seni yeterince mutlu edebiliyor muyum diye düşünüyordum…” diye mırıldandı. “Sanki… yani, ne bileyim… aramızda büyük farklar var Moon Jee… Ben… Ben başka bir kültürden geldim, sen başka… Ben senden büyüğüm… Sen sanatçısın, bense bilim insanı… Yani…”

Genç kız sesi kırılarak sustu. “Öyle işte…” diye mırıldandı. Moon Jee onu hiç sözünü kesmeden dinlemişti. Sonra birden hüzünle:

“Bütün bunları neden şimdi söylüyorsun ki?” diye mırıldandı. “Yoksa… benimle birlikte olduğuna pişman mı oldun Ayça?”

Ayça şaşkınca baktı ona. Moon Jee fena halde incinmiş gibi görünüyordu. Genç kız kekeleyerek:

“Hayır! Elbette hayır, olur mu hiç?!” diye itiraz etti. O zaman Moon Jee de atıldı:

“Öyleyse neden?! Neden böyle küçük detaylara takılıyorsun?! Aramızdaki farklar şimdiye kadar sorun oldu mu ki bundan sonra olsun? Sen benim dünyamı, ben senin dünyanı tanıdıkça daha çok sevmedik mi? Ayça, bütün bunların altında başka bir şey var, öyle değil mi, öyle değil mi ha??”

“Hayır, tabii ki değil!” dedi Ayça da ateşli ateşli. “Ama şimdiye kadar sorun olmamaları, bundan sonra da olmayacakları anlamına gelmez! Şimdiye kadar aşk, bazı şeyleri görmezden gelmek için yeterli oldu… Ama ya bundan sonra?! Eğer o aşkın ateşi gün gelir de sönmeye başlarsa, o zaman mutlu olmaya devam edebilecek miyiz?! Sen benim eksikliklerimi görmeye başlamayacak mısın?! Ben senin gibi ünlü ve popüler bir adamın yanında kendimi ezik hissetmeyecek miyim?! Senin çevrende belki onlarca, yüzlerce kadın olacak ve ben… ben…”

Ayça birden sustu. Soluk soluğa kalmıştı. Konuşma, hiç istemediği bir yöne gidiyordu. Genç kız kendi de en az karşısında şaşkınlık içinde onu dinleyen genç adam kadar hayretler içindeydi. Bütün bunları sorun ettiğini az öncesine kadar kendisi de fark etmemişti.

Moon Jee birden onun bileğinden tuttu. Diğer eliyle de onun yüzünü kendisininkine doğru çevirdi. Genç kızın gözlerinin içine baktı:

“Sana söz veriyorum, bunların hiçbiri sorun olmayacak!” dedi güven dolu bir sesle. “Ben seni ömrüm boyunca böyle sevmeye devam edeceğim… Başka kadınlara dönüp bakmayacağım bile! Aramızdaki tüm farkları mutluluk içinde kabul edeceğim. Senin sevdiğin her şeye saygı göstereceğim… Yalnızzz….”

Genç adam sözün burasında durdu, ciddi bir yüzle Ayça’ya baktı:

“Yalnız eğer benim cips yememe laf edersen, o zaman büyük bir sorunumuz var demektir!”

Ayça birden gülmeye başladı. “Yok, laf etmem, söz!” dedi kıkırdayarak. Moon Jee de derin bir nefes verdi: “Oh, çok şükür! Tam şu anda, ilişkimiz çok büyük bir krizi atlattı, biliyor musun?!”

Genç adam biraz daha güldükten sonra ciddileşti. Sevgiyle Ayça’nın yanağını okşadı:

“Benim duygusal sevgilim…” diye mırıldandı sevgi dolu bir sesle. “Böyle şeyleri kafana takma… Ben seni hayatım boyunca çok, ama çok, ama çok seveceğim! Ve bu sevgi, tüm zorlukların üstesinden gelecek! Beni mutlu etmek konusunda endişelenmen için hiçbir sebep yok; senin varlığın bile beni mutlu etmeye yetiyor zaten… Lütfen kendini boş yere hırpalamaktan vazgeç. Bak yoksa çabuk yaşlanırsın, o zaman ben de yanında çok çıtır kalırım, ona göre!”

Ayça yeniden gülmeye başladı: Deli çocuk… Ama sonra, söz verir gibi başını salladı: Tamam… Her şeyi fazla kafasına takmayacaktı. Onun yerine, bu güzel günlerin ve bu harika adamın sevgisinin tadını çıkarmaya çalışacaktı.

Moon Jee elini kalbinin üzerine koydu. Son derece ciddi bir sesle:

“Bu kalbe senden sonra girebilecek tek bir kadın var,” diye mırıldandı. Ayça’nın gözleri şaşkınlıkla açılırken de muzipçe gülümsedi: “O da gelecekte doğacak olan kızımız…”

Ayça’nın birden gözleri doldu. Genç kız aşırı derecede duygulanmıştı. Ah, bu romantik çocuk… İnsanın kalbini tam on ikiden vurmayı nasıl başarıyordu!

Karşısındaki genç adama, yüreğindeki bütün sevgiyle gülümsedi. Moon Jee de ona. Ayça bir kez daha, Moon Jee’nin böyle tatlılıkla gülümserken ne kadar çekici bir erkek olduğunu düşünmeden edemedi.

Karşı konulmaz bir çekime kapılmış iki mıknatıs gibi, hiç düşünmeden, aynı anda birbirlerine doğru uzandılar…

Moon Jee’nin sıcacık dudaklarını dudaklarında hissedince, Ayça’nın içindeki çağlayanlar yeniden gürüldemeye başladı sanki… Midesinden başına doğru bir ateş yükselirken, Ayça sinemada hissettiklerinin yeniden su yüzüne çıktığını fark edip bir an duraksadı. Ama bu duraksama an’ı çok kısa sürdü. Genç kız birden, kendini ilk defa tüm açıklığıyla duygularına bırakmaya karar verdi: Bu adama güveniyordu. Artık hiçbir tereddütü yoktu… O doğru kişiydi…

Ona tüm benliğini vermeye hazırdı…

Böyle düşünüp, Moon Jee’nin ensesine elini koydu. Onu yavaşça kendi üzerine doğru çekti…

Moon Jee ise dengesini kaybetmemek için elini yere koydu, şaşkınlıkla durakladı.

“Ayça?” dedi şaşkınca, “Sen… sen ne yapıyorsun??”

Ayça’nın mavi gözleri loş ışıkta yine lacivert denizlere dönüşmüştü. İçlerinde aşk dolu parıltılar yanarken:

“Ben… seninle olmak istiyorum…” diye fısıldadı.

Moon Jee şaşkındı. Utangaç kız arkadaşından hiç böyle bir hareket beklemiyordu. Ama şimdi onun yüzüne bakarken bir kez daha onun ne kadar güzel olduğunu fark etti ve nefesi kesildi: Bütün vücudunu ateş basmıştı. Yine de kendini kapıp koyvermeden önce, bir kez daha sormadan edemedi:

“Sen gerçekten… bunu istediğinden emin misin??”

Ayça bir an korkarak baktı ona: “Yoksa… sen istemiyor musun?”

Moon Jee yutkundu ve telaşla itiraz etmeye başladı: “Yok yok! Olur mu hiç?! Yani, tabii ki istiyorum! Ben sadece, sen kendini hiçbir şeye mecbur hissetme diye-“

“Gel buraya!” diye gülerek onun sözünü kesti genç kız ve Moon Jee’nin dudaklarına yapıştı.

Bunun üzerine Moon Jee de kendini rahat bıraktı. Sevgi ve istekle, genç kızın üzerine doğru eğildi, onu öpmeye devam ederken elini kızın tişörtünün belinden içeri soktu. Eli yukarı doğru uzanırken ikisinin de nefesleri hızlanmaya başlamıştı! Moon Jee sütyenin üzerine gelince durakladı. Yüzüne çapkın bir sırıtma geldi:

“Bir saniye!”

Böyle deyip çabucak kendi tişörtünü başından sıyırıp attı. Sonra yine kızın dudaklarına kapandı. O sırada bir eli de kızın sırtından dolaşmış, kopçayı bulmuştu. Genç adam artık fena halde heyecanlanmıştı. Duygular yüreğinden taşarken aşk dolu bir sesle mırıldandı:

“Seni çok… çok seviyorum Ayça!”

“ŞANGIRRR!”

İki genç korkuyla irkilip birbirlerinden ayrıldılar. Moon Jee yerinde zıplayıp ışıkları açtı. Birdenbire, ikisinin birden gözleri korkuyla irileşti:

Mutfak kapısının tam önünde, yere düşüp tuzla buz olmuş bir bardak…

Ve cam kırıklarının başında ayakta dikilip onlara dehşet içinde bakan Han Seul duruyordu…

-Bölüm Sonu-

Reklamlar

18 thoughts on “15. Bölüm

  1. kotoko dedi ki:

    amanın amanııınnn feci yakaladı han seul :O işler karışacak. yazık yaa han seul a ama mon jee yi daha çok seviyorum 😀 bakalım han seul kalp krizi geçirecek mi kavga çıkacak mı ayça nasıl davranacak??? yeni bölümü sabırsızlıkla bekliyorum ;))) ellerine sağlık :)))

    • @kotoko: son sahneyle hepinize kalp krizi geçirtmeyi hedefledim, hahaha 😀 😀 (hain yazar! :D) işler nasıl karışacak hep birlikte göreceğiz. çok teşekkür ederim yorumun için ^^

  2. Kore.Hayranı dedi ki:

    Uyarıya her zamanki gibi uymadım, birazdan bir şey olmaz canım, olmaz de mi?. 😛 Ama sürekli vicdan azabı çekiyorum, bunu bana yapma Unnim. Yalnız sonuna kadar arkandayım, böyle heyecan, dram vs. olmayınca kuru kuru gitmiyor, aynen devam.

    Hem uyarı koymadan da yazabilirmişsin, daha hiçbir şey olmadan cinnet geçiren manyak abi çıkageldi ve çok güzel bir bölüm sonu oldu! (Neyse efenim spoiler oldu bu biraz, okumayın, okuduysanız da niye önce yorumlara bakıyorsunuz evladım, di mi yani!) ^^” Bence ben diğer bölüme hiç gelmeyeyim, adam alacak bıçağı saldıracak üzerlerine, hieyt! 😀 😀 Bu arada ben evde bulup kapağına hayran olduğum “Evlilik” diye bir kitabını okudum Danielle Steel’in, orada yok yoktu, cidden onu okuyunca etkilenmediysem bunu okuyunca hiiiiç etkilenmem. Not: Çok aşırı olduğunu sezdiğim bölümleri öhöm öhöm diyerek okumadan geçtim. 😀 Ama ne yapayım çok güzel yazmış, bırakamadım başlayınca. Bana kızma olur mu, bu yaşta neler okuyorsun sen, tirbiyesiz filan diye, çoğu bölümleri okumadan geçtim, artık onları 18’i doldurunca okurum, kısmet… 😀

    Şimdi Unnicim bu Hae In’i severken şimdi birden gıcık oldum, kızı kışkırtmasın çok rica edeceğim, aklını çelmesin, MLR’de Berna, Jin Ki öptü diye “Ben Türk’üm uleynn!” naraları atıp Jung Woo “Yanyana kuzu kuzu uyuyalım.” dedi diye az azarlamazken çocuğu, bir de diğer Türk kızına da bakın hele, cık cık cık. 😀

    Bir şey daha, bu Su Hyun bela olacak bu ikisine, cidden tırstım adamdan, çok büyük şeyler olmaz diye umut ediyorum, “Ajusshi aşıkları ayırma, günaha gireceyn.” diye bir mesajımı iletmeni de rica edeyim.

    Bir de Han Seul’e şu notumu iletirsen berhudar olurum. (Santrale bağladım işi iyice. 😀 ) “Han Seul sakin ol, bırak o elindeki bıçağı kuzum, yavaş yavaş çık kapıdan, unut onları, yok öyle bişi, şimdi hadi doooru eve, geçti, geçti. Bi daha da habersiz girme kimsenin evine, ayıp oluyor canım aaa! ”

    Güzel bir bölümdü. Han Seul’e sabır, Ayça ve Moon Jee’ye acil şifalar dilerim. =) =)

    • @korehayranı: uymayacağını biliyordum nedense 😀 😀 😀 gerçi sen zaten daniella steel’in romanlarını okuduysan bizimkiler yanında devede kulak kalır (bu arada çok hardcore bölümleri gözlerini kapatıp geçtiğine eminim, aferin sana 🙂 😀 ) ama ben gene uyarayım da içim rahat etsin 😉

      evet canım, uyarı koymasam da olurmuş, cinnet getiren abi çıkagelince zaten fazla bişey olmadı, haha 😛 😛 bu arada hae in’e kızma; aslında onun bakış açısı da bir yandan haklı: bastırılmış cinsellik de pek iyi bir şey değildir, bizim kıza böyle konuşması o yüzden… gerçi hae in batılı olsaydı eminim 28 yaşına gelmiş olan bir kızın bakire olmasına daha çok şaşırırdı; korelilerse (dizilerinden de bildiğimiz gibi) cinsellik konusundaki tutumlarıyla bize biraz daha yakınlar. MLR’de Bernacığımız daha küçüktü; 22 yaşındaydı; Ayça ise 28 yaşında; biraz daha Nuri Alço olması normal karşılanabilir bence (öhömmm! 😀 😀 :D) Ama haklısın, MLR daha çocuksu ve anime havasındaydı; burda dram ve gerçekçilik daha yoğun olduğu için böyle tuhaf şeyler geliyo bizim karakterlerin başına, hahah 😀 😀

      Su Hyun kesinlikle bela olacak 😦 Hatta Han Seul’le birlikte çifte bela olacaklar… İki sevgiliyi zor sınavlar bekliyor, doğruya doğru…

      Han Seul’e notunu ilettim, sakinleşmesine yardımcı oldu 😀 😀 “geçti, geçti…” deyişin çok işe yaramış, öyle diyor! 😀 Şaka bi yana, valla Han Seul’ün neler yapabileceğin ben bile kestiremiyorum :S Ama başkasının evinde ne aradığını yeni bölümün ilk sayfalarında öğreneceğiz.

      Yorumun için çook teşekkür ederim canım; bir sonraki bölümde görüşmek üzere 😉

  3. off off yüreğime indi çingu, son sahnede ne ettin sen öyle 😦 😦 bütün yazacaklarımı unuttum şu an 😦
    neyseki okurken not almak en sevdiğim şeylerdendir de yazacaklarımı hatırlamama yardımı olacak şimdi…

    öncelikle şunu belirteyim, bölüme bayıldım çok güzeldi her zamanki gibi^^ müzikler de cabası 🙂 amaaaaa Moon Jee’ciğimin bebek demesi hoşuma gitmedi yaa nedense 🙂 o piknik nasıl güzel bir şeydi öyle.. ben kapılmışım Moon Jee’ye böyle okudukça sırıtırıyorum pc karşısında 😀 ‘Moon Jee sırıttı: “Tabii önce Moon Jee’nin yapım aşamalarını izliyoruz: Anne ve babanın düğünü…” ‘ aayyyyy sen ne şeker bir şeysin Moon Jee, yerim ben seni yaa, hele o fotoğraf neydi çingu bayıldım ona bayıldım…ekranı sevecektim neredeyse 😀 😛 çocuk yapma muhabbetlerine girdi bizimki hemen, hızlı çıktı 😀

    Moon Jee’den bahsetmeye devam edeceğim 🙂 yine başladı Çin atasözlerine ya, Çinli bilgelermiş 🙂 Ayça bu atasözlerinin hepsini öğretsin ona çingu 😛 Su Hyun’a karşı çıkışmasına da bayıldım sonuna kadar arkasındayım, ne demek ayrılsınmış zaten zor kavuştular…bak yine sinirlendim şimdi…

    gizli bahçede şarkı söylerken Moon Jee’ye bir kez daha aşık oldum çingu, ben de istiyorum böyle bir sevgili 😛 😛 o romantizmin etkisiyle bir sonraki bölümün ilk cümlesini de kaçırmışım zati, artık kendimi Moon Jee’ye nasıl kaptırdıysam 😀 Ayça’yı çok iyi anlıyorum karşı koyamıyor bu çocuğa… “N’apiyim kızımm, sen öyle şaftın kaymış bir halde gelince aklıma ilk gelen şey o oldu! “Heralde bizim kız hayatının gecesini yaşadı” diye düşündüm!” çok güldüm çok, sen çok yaşa çingu 😀

    Bu arada Han Seul’ü bağrına basacak başka biri lazım olursa ben her zaman buradayım, hiç çekinmem yani 😛 iki dakkada sattım oppacıklarımı Han Seul’ü bağrıma basmaya geliyorum baksana bana 😛 😛 ayrıca sinemadaki Nuri Alço muhabbetini de kaçırdım sanma, nasıl bir kahkaha attıysam beynim yerinden oynadı sanırım 😀

    ama geldim yine son sahneye 😦 sen ne ettin çingum gözlerim yuvalarından fırladı, elimi ağzıma kapattım sanki dizi izliyorum da sahneyi görünce şok olum gibi oldu… öyle kaldım, içim cız etti 😦 merakla bekliyorum yeni bölümü, ölüyorum meraktan o derece…

    ellerine sağlık canım çok güzeldi, tadı damağımda kaldı^^

    • @hayalmiyim: Hoşgeldin canımmm! ^^ Ağzım kulaklarımda okudum yorumunu, işte istediğim tepki buydu, nıhahah! *kötü kadın gülüşü* Seviyorum ortalığı karıştırmayı! 😛 😛

      Bölümü sevmene sevindim; yine moon jee’nin bütün tatlılığıyla yüreğimizi eritmesini hedefleyerek yazdığım bir bölümdü: Piknikteki halleri, Ayça’ya yaptığı sürprizler, vs. vs. Allah bütün okurlarıma Moon Jee’ler versin inşallah, aminnn! 😀 😀 O fotoğrafı bunusevdim eklemişti bir zamanlar; ben de hemen kapıp download etmiştim tabii 🙂 cidden çok şirin di mi??

      Su Hyun’a karşı çıkması gerekiyordu, iyi de oldu. Susup oturmak Moon Jee’mize yakışmazdı. Ama Su Hyun’un planları bitecek zannetmeyin…

      Hae In’in o lafını ben de kıkırdayarak yazdım; ve Ayça’ya hak vermeden edemiyorum 😛 😛 Han Seul’ü teselli etmek için Mydestiny başta olmak üzere pek çok okurumuzun da sıraya gireceğinden eminim! 😀 😀

      Ve son sahne: O sahneyi yazarken çok tereddüt ettim aslında. Ama bir yalan, ya da gizlenen bir şey çok uzatılırsa feci halde boka sarar, hayatın gerçeğidir bu. O yüzden Han Seul ya başkasından duyacaktı; ya da böyle bir şeyle karşılaşacaktı. Ben bunu seçtim. Fena oldu, farkındayım, ama her şeyin ortaya çıkması gerekiyordu.

      İşte böyle… Ortaya bombayı bıraktığıma göre şimdilik kaçarım 😀 😀 Senin yeni bölümünde görüşmek üzere 😉

  4. Vuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu!!!
    Sen Aşkın Melodisi’nde bana diyordun şaşırtıyorsun beni diye am şu an resmen azım açık kalakaldım:D 😀 Of yaa çok feci yakalandılar…

    Baştan uyarayım son üç blümün yorumunu toplu olarak yapıcam (evet yine tembel koredelisi karşınızda)
    Şimdik bir adet Moon Jee hayranı olarak son üç bölümü büyük bir tebessümle okudum. Her ne kadar Han Seul’e üzülsemde aşkın zaferi deyip işin içinden sıyrılıyorum;)
    Bu zamana kadar okuduğum bölümlerde olayları yönlendiren iki kardeşti ama son üç bölümdür Ayça-şiii maşallah kimini attı kimi tuttu cillop gibi çocuğu kaptı ahahhah:D

    Moon Jee’yi bu zamana kadar hep ya duygusal yada neşeli hallerini okumuştuk o yüzden imajı ciddi anlamda çocuk gibiydi. Ama şimdi romantik bir Moon Jee çıktı karşımıza, hatta Ayça’ya ilk aşık olduğu hallarindeki duygu geçişlerinden bile daha yenilesi bişey oldu bu çocuk:D:D

    Yalnız bölümleri okurken aklımda o kadar çok şey vardı ki mesela; alıntılar harikaydı, şarkıları tam yerinde kullanılmıştı, Moon Jee’nin atasözlerine dönmesini kutlucaktım, arada yazdığın şarkılar ve anlamları çok güzeldi vs vs ama bu bölümdeki finali okuyunca daha birçok şey uçup gitti aklımdan.
    Bir an öyle bir durumda yüz ifadelerini düşündümde… Vuu Allah düşmanımın başına vermesin:D Bundan sonrası biraz yok baya bir sancılı geçicek gibi artık sadece biri değil topluca acı çekicekler:( Sayın yazar seni uyarmıyorum direk tehtit ediyorum ona göre onlara acı çektirirken bizlerede acı emi;)
    Of ya Han Seul’e ilk kez acıdığımı hissediyorum galiba;( Yazık beee adama, o kadar zaman boyunca bişi çakma gelde böyle bir durumda yakala…

    Artıgın yeni bölümde görüşürüz çingu bu sahneden sonra yeni bölümü nasıl kıvırıcanı merakla bekliyorum:D Kolay elsin sana;) Öpüldün^^

    • @koredelisi: hoşgeldin deli çingucum ^^ eheheh, sizden böyle tepkiler geldikçe ağzım kulaklarıma varıyo valla 😀 😀 evet bu hikayede aksiyon ve heyecana tavan yaptırmak istedim; görünen o ki bunu başarmışım, öhöm öhöm 😛 😀 hakkaten çok fena yakalandılar yaa, evet… han seul türk olsaydı kesin kan çıkardı, ama koreli olduğu için… hımm, gene kan çıkabilir 😛 😀

      son bölümlerde ağırlık biraz daha ayça’ya kaydı, di mi… MLR’de ta en baştan beri ağırlık hep esas kızımızdaydı; burda ise han seul-moon jee ikilisi daha ön plandayken ayça biraz daha pasifti sanki… ama iflah olmaz bir feminist olarak (hahah 😀 :D) buna daha fazla müsaade edemezdim 😛 😀 şaka bi yana, artık beni tanıyorsunuz: aşk üçgeni olacaksa iki erkek – bir kız aşk üçgenlerini tercih ederim. o yüzden sonuçta kararı verecek olan kişi esas kızımızdır! 😀

      moon jee’nin artık farklı bir yönünü göreceğimizi sanırım 12 veya 13. bölümde müjdelemiştim 🙂 o zamana kadar hep çocuksu ve şebek yönlerini gördük; ama moon jee daha derin bir karakter: istedi mi gayet romantik de olabiliyor 🙂 ama bunu komikliğinden ödün vermeden yapıyor. ya zaten diyorum ya, tam idealimdeki erkek, resmen hayallerimi yazdım moon jee karakterinde. hehe 😀 😀

      şimdi hepsinin birden acı çekeceği doğru… hatta nasıl kıvıracağımı ben de merak ediyorum, haha 😀 ama tehditler sökmez çingucum, eve alarm sistemi taktırdım! 😀 ben gene de drama sarıcam biraz, kusura bakmayasın 😛 sen de öpüldün, ayrıca artık yeni bi blogla aramıza dönsen diyorum 😦

  5. yeppudaaa dedi ki:

    Anaaammmmm!!!
    Bu ne yaaaaa nasıl bitti böyle resmem dizi seyrediomuş gibi hissediyorum kendimi 😀
    Finalde aynen yukardaki tepkiyi verdim.Çok güzel yazıyosun ya.Bu bölüme bayıldımm Moon Jae’nin pikniği çok güzeldi.Resimler, çocuk hayalleri, hadi affettim abiye ihaneti diyordum.Ama finali okuyunca kendimi Aşk-ı Memnu da Ednan Beye ne kadar üzüldüysem Han Seul e de aynı şekilde üzülür vaziyette buldum kendimi.

    Bu arada Çinli atasözleri bitiriyo beni acayip gülüyorum.”Behlül Kaçar :D” Moon Jae’yi seviyorum ama Han seul de üzülüyorum ne olcak bu serinin finali ya.Bide Gong Yoo geliyo gözümün önüne gelince daha çok üzülüyorum.Sonu Aşk-ı Memnuya dönmesin lütfen Sevgili yazara sesleniyorum.Genel bir Türk izleyicisi olarak Mutlu Final diyorum.

    Yeni bölümü sabırsızlıkla bekleyerekden İyi geceler diyorum.. 🙂

    • @yeppudaa: 😀 😀 😀 ne güzel tepkiydi o öyle, duymuş kadar oldum! 😀 bölümü ve genel olarak hikayeyi beğendiğin için çok sevindim yeppudaa, “aynen dizi izliyormuşum gibi” lafınla beni ne kadar mutlu ettiğini tahmin bile edemezsin 😀 çok çok teşekkür ediyorum ^^

      başrol karakterimiz olan üçlü arasındaki durum o kadar karışık ki, han seulcülere de moon jeecilere de hak vermek lazım: olayın neresinden baktığınıza göre hak verilen taraf değişiyor gerçekten: bir yanda birbirine âşık olan iki kişi var, diğer yanda ise masum bir üçüncü kişiye ihanet… evet, tam da aşk-ı memnu gibi olmuş yav, güzel yakalamışsın 😀 heyecanı kaçmasın diye sonu hakkında bir şey söylemiyorum, ama aşk-ı memnu kadar zalim olamam, korkmayın! 😀

      yorumun için tekrar teşekkür ederim sevgili yeppudaa ^^ sana da iyi geceler, sevgiler ^^

  6. uf uf bu nasıl bir bölüm bu nasıl bir son böyleee 🙂

    daha tatildeyken yeni bölümü yazdığını görmüş hemmen telefonumdan okumaya kalkmıştım ama senin bu bloğunu telefonumun ekranına bi türlü sığdıramıyorum, diğer hikayeleri rahatça okuyorum oysa.. neyse, telefondan okunamayacak kadar güzelmiş bu bölüm de 🙂

    öncelikle nasıl romantik bi bölümdür bu, ekran karşısında eridik bittik yahu 🙂 hele küçüklük resimlerine baktıkları bölüm! itiraf ediyorum benim de fıskiye saç modelli bir sürü küçüklük resmim var 🙂 joong ki ile ortak bi yanımın olması güzel yine de yav 🙂
    adamların küçüklükleri de kız gibi, yapılarında var tatlılık narinlik, yapacak bir şey yok 🙂

    şu yapımcı mıdır nedir feci baş belası olacak gibi bi his var içimde.. ayça’yı arayıp ayrılmalarını isteyebilir mesela. ama ayça da moon jae’nin iyiliği için ayrılmayı kabul ederse fala valla elimden kurtulamaz bilesin 🙂 bu arada kendim yazdım kendim inandım amanın 🙂

    han seul – hae in cephesinde ise işler şahane gidiyor, mikkemmel bi çift oldular kesinlikle, fighting! diyorum sadece 🙂

    ve ayça’yı ateş basan sahnelerde çok güldüm yav 🙂 yağni yanında daşş gibi çocuk onu ateş basmasın da kimi bassın dimi ama 🙂 ikisi de çok utangaç çok tatlıydı, ayrıca böyle adult bir hava çok yakıştı hikayemize tebrikler senarist hanım.. yalnızz.. han seul ikilinin ilişkisini öğrenmek bir yana resmen yatakta bastı! bundan kötü bir şekilde öğrenemezdi herhalde, ne yapacağını ben bile kestiremiyorum.. amaa moon jae’mizi üzmesin lütfenn!!

    ellerine sağlık hikarucum, yeni bölümde görüşmek üzere 🙂

    • @masalevi: hoşgeldin canım ^^ telefondan okumadığına sevindim valla; müzikleriyle okumazsan eksik kalırdı… hatta bakınız, novella’nın konu hakkındaki incelemesi, haha 😀 : http://secretnovella.blogspot.com/2011/09/hayatmzda-muzik-eksik.html.

      romantizmi gerçekten bu bölüm doruk yaptırdık. joong ki’yle fıskiye modeli saçlar da olsa bir ortak yön bulmak ne hoşmuş 😀 😀 ama unutma ki hong ki saçlarını hâlâ öyle topluyor; senin asıl ortak yönün hong ki’cikle bence! 😀 😀

      yapımcının hain planları tam olarak nedir, neyin nesidir, bir sonraki bölümde göreceğiz. ayça bunlara karşı nasıl bir tepki verecek, onu da izleyeceğiz elbette.

      han seul – hae in cephesi kesinlikle süper gidiyordu… da, şu son sahne yok mu, her şeyi berbat etti… belki de ikilimiz han seul hae in’le yakınlaştıktan sonra ilişkilerini kamuoyuna açıklasa (:D) abiden şimdi olacağı kadar büyük bir tepkiyle karşılaşmayacaklardı… fakat ne yapalım, kader böyleymiş… 😛 😛

      ayça’nın sinema sahnelerinde ben de bol bol kıkırdadım 😀 kendisini çok iyi anlıyorum! 😀 adult havanın hikayeye yakışıp yakışmayacağına dair büyük şüphelerim vardı sen de biliyorsun; ama twitter’da yazışırken beni bu konuda rahatlattığınız için hayal ve sana ayrıca teşekkür ederim tatlım ^^

      en kısa zamanda yeni bölüm geliyor. ama ondan önce, kalp hırsızı’nda görüşmek üzere! 😉

  7. Omooo 😀 O Nasıl bir son sahneydi çingu!

    Moon Jee ve Ayça’nın yerine ekran karşısında: Önce şok geçirdim, sonra bulundukları durumdan dolayı utandım, en son ise ilişkilerinin böyle öğrenilmesine üzüldüm. Ah Han Seul çok feci bir sahneyle öğrendi gerçeği. Her iki taraf içinde kötü bir durum. Hele Ayça.. Çok utanacak!

    Bölüm boyunca Ayça-Moon Jee ve Han Seul-Hae In sahnelerini keyifle okudum. Hae In için işler iyi gidiyor gibi, seviniyorum onun adına 🙂 Han Seul bir süre sonra duygusal anlamda da Hae In ile birliktelik isteyecektir..

    Neyse diğer bölüme geçiyorum ben 😛
    Ellerine sağlık, yine çok güzeldi~

    • @mydestiny: Hahaha, size şok geçirtmeyi seviyorum çingu! 😀 8. bölüm sonundan sonra sanırım en büyük şoku burada yaşadık 😀 Valla ben de yazarken az düşünmedim; kendimi onların yerine koyunca çok fena oluyorum… Ama maksat dramatikliğin dozunu artırmak olunca elim silmeye gitmedi bir türlü…

      Han Seul Hae In’le gerçekten de yakınlaştı; ama acaba bu şok edici olaydan sonra onların ilişkisi de aynı kalabilecek mi? Okuyunuz görünüz efendim 😉

      Teşekkür ederim canım yorumun için ^^

  8. minekibuu dedi ki:

    Han Seul’den evin anahtarını almayan tedbirsiz Moon Jee! gizli bahçe yeteri kadar gizli değilmiş anladın mı sonunda? HAKEME İTİRAZ EDİYORUM. GOLE GİDERKEN MAÇ İPTAL OLUR MU YA 😦 o yere düşen bardağın sesi beynimde yankılandı resmen.
    oldukça eğlenceli başlayıp devam eden, hatta finaliyle +16 sınırına yaklaşma girişiminde bulunan bölümümüz +14 de kaldı (zamanın gençleri diyelim, bizim zamanımızda böyle miydi? cık cık cık) 16. bölümde Han Seul’den sağlam küfürlü bir başlangıç gerekir ama, henüz bilemiyorum doğal olarak 🙂
    Han Seul sende gelecek zamanı buldun ya! Ayça gaza gelmiş, Moon Jee ilk dönemece girmiş falan. yapılır mı canım bu. Hatun eski sevgilin olsa da Moon Jee kardeşin ya! sessizce arkanı dönüp çıksaydın. Ajda Pekkanın da dediği gibi istenmiyorsun artık. hem o ortamda seni neden istesinler. Bu yorumuma Han Seul cavep vermeli aslında 🙂 Hae In e git Hae In e

    • @mine: ahahahah! yukarıdaki yorumlarına birkaç sefer kahkaha attım, süpersin süper! 😀 ilk paragraf bomba özellikle, moon jee kafasını taşlara vura vura gizli bahçesinin o kadar da gizli olmadığını anlamış oldu 😀 ama şu laf yok mu, bitirdi beni: “HAKEME İTİRAZ EDİYORUM. GOLE GİDERKEN MAÇ İPTAL OLUR MU YA ” ahahahah 😀 😀 😀

      han seul de işte böyle münasebetsiiiiizzz 😛 moon jee ilk dönemeci geçmiş ikinciye giderken fena enseledi onları. hae in’e git hae in’e diye ben de az kulaklarını çekmedim keratanın 😛 neyse daha fazla sulandırmadan kaçayım, zaten olaylar kendiliğinden benim vereceğim cevapların hepsini sana bir bir verecek. iyi okumalar ^^

  9. Asdfghjkxfndjfngşdsjfbgşjsfbv şds. Bu uyarıyı çok sevdim. Tebrik ediyorum -16 okuyucularını tanıdığın için. Öhöm uyarı beni bağlamıyo ama ne kadar kendime kabul ettiremesem de resmen +18im.

    Kafasına armutlar atmak istediğim san young! Armut kafa san young! ““Ben sendeki şansımı çoktan kaybettim, öyle değil mi?” diye mırıldandı” ha şunu bileydin. Armut kafanın içindeki minik çekirdekler senden daha zeki olduğuna göre kesin onlar anlamanı sağladı. Oh be! Çekil git artık görünme şu kızın hayatında nıcknıcknıck. Han seul de içine su serpti ama çok yanlış bi zamanda yaptı bunu fff. Ah şu hikaye, film, dizi ve animelerdeki zamanlama hataları ah ah.
    Moon jee-ahh sen anlattığında her şey için çok geç olacak canım benim. Tabi şuan han seul yine ayçayı san youngla olduğunu sansa da son bölümü kadar illa bi yerde tekrar kafasına dank eder sizin birlikteliğiniz fff.
    Ahahaha fotoğrafı tanımlarken hangisinden bahsettiğini anladım ama koyacağını düşünmemiştim o fotoğraf cidden efsane ya. Çocuğum olursa kız erkek demicem ben de o şekilde toplıcam saçını. Gelecekte arkadaşlarına, sevgilisine ve çocuklarına şebek haller göstersin hep ahahahaa.
    Ayçanın fıskiyesi moon jeeninkinin yanından bile geçemez. Peh
    Ahahah ayçayla aynı tepkiyi verdik. Çok terbiyesizsin moon jee! Ahahahaha.

    Hani ne yalan söyleyeyim 2 senelik ilişkisi olan san youngla bir şeyler yaşamıştır ama yine de utangaçtır diye düşünüyodum. Kız tam saf türk kızı çıktı ahahaha. Hae in baya açık sözlü çıktı ahahahahaha. Han seule acıması çok iyiydi ya ahahahah. Ama en çok san young acınmayı hakediyo hani (oh olsun!) ahahahaahaha.

    Sen gel bana bebeğim ben seni iyileştiririm. Türk olmam bile ayçayı hatırlatmaz sana yani o derece!
    Sinema mı O_O karşılaşmazlar dimi? Beyzbol maçına gittiler ilk dimi? Hem koskoca korede sadece 1 tane mi sinema salonu var da karşılaşacaklar o_O
    Ahahaha. Hep hae in yüzünden oluyo bunlar. Ayçanın kanına girdi resmen kız kafasından atamıyo “ o “ düşünceyi ahahahhahaa. Daha önceden moon jee için sorun olmasa da ayça için sorun olucak gibi ahahahah.
    Evin kapısı mııı :O –ben kafamda oturttum sen yazmasıysan da ben bunları bi yerde karşılaştırıcam anlaşıldı asdfghjklşdjbsdgşjbsd
    Evet ayça zaten senin şu konuşmandan moon jee bir şey anlardı. Çocuğun o kadar zeki olmadığını genetik sorunlardan biliyoruz zaten. Abisi de anlamazdı sdfghjklşjfnv
    Ayça bize çaktırmadan su hyunla mı konuştu yav O_o
    Sayfayı aşağı çektiğimde ““Ben… seninle olmak istiyorum…” diye fısıldadı.” Şunu gördüm ve kendi tükürüğümle boğuluyordum.
    Ayça moon jeeye kötü şeyler yapacak :O sdfghdvojzfbsodjfbvdşsojfv
    “ŞANGIRRR!” ->tam şu noktadan sonra benim yüreğim el vermez okumaya. Han seul mü o? Yok yok hayatta okuyamam yani imkansız.
    (dayanamadım ve okudum yani ne yapayım)
    Ya ama ya. Dışarıda görse bi yere kadar da tam bu haldeyken görmesi. Ama ya şarkıyı duyduğundaki halden de kötü! Aptal moon jee! Mal moon jee! Korkak moon jee! Ayça kadar olup konuşmaya gidemedin abinle! Of moon jee!!!!
    Şimdi ne diceksin abine ha? Nasıl açıklayacaksın şu halinizi? Aptal! Mal! Salak! Şapşal!

    Hikayenin bitimine çok az kaldı diye durayım günde 1 bölüm 1 bölüm gideyim diyorum ama böyle sonlar olunca dayanamıyorum. Hoş şimdi moon jee vs han seul olayı yüzünden kalbim dayanır mı bilmiyorum ama gerildim çok gerildim.

    • @seyma: senin şu çemkirmelerine bayılıyorum: “Kafasına armutlar atmak istediğim san young! Armut kafa san young!” ashsahjsajkak 😀 😀

      “Tabi şuan han seul yine ayçayı san youngla olduğunu sansa da son bölümü kadar illa bi yerde tekrar kafasına dank eder sizin birlikteliğiniz fff.” valla sen hikaye/dizi mantığını çoktan çözmüşsün 😀

      joong ki’nin o fotosu cidden efsane yaa, ben de bayılıyorum, fotoğrafa dalıp yanaklarını dişleyesim geliyor! 😀

      şu paragrafına da komple koptum ki gördüğüm kadarıyla sen de kopmuşsun, asahjsajakak 😀 😀 “Hani ne yalan söyleyeyim 2 senelik ilişkisi olan san youngla bir şeyler yaşamıştır ama yine de utangaçtır diye düşünüyodum. Kız tam saf türk kızı çıktı ahahaha. Hae in baya açık sözlü çıktı ahahahahaha. Han seule acıması çok iyiydi ya ahahahah. Ama en çok san young acınmayı hakediyo hani (oh olsun!) ahahahaahaha.” heee, ayça’yı biraz saf kdrama kızı yapayım dedim 😛 ama san young’a acıman çok hoş olmuş cidden, ajsjksajak 😀 😀

      sinema, beyzbol, evin kapısı… cık, hâlâ karşılaşmadılar 😛

      ayça moon jee^ye kötü şeyler yapacak, türk kızlarının gücü adına, go ayça go! 😀 😀

      amaaaa…. ““ŞANGIRRR!” ->tam şu noktadan sonra benim yüreğim el vermez okumaya. Han seul mü o? Yok yok hayatta okuyamam yani imkansız.
      (dayanamadım ve okudum yani ne yapayım)” evet bu kısımlar biraz iç karartıcıydı, kabul ediyorum 😛 ama sen tüm cesaretini toplayıp okumaya devam edebildiğin için ayrıca tebrik ediyorum! 😀 😀 bakalım bi sonraki yorumda neler demişsin…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s