16. Bölüm

” If the Moon can linger in the morning so bright,

why can’t the Sun do the same at night? “

(Ay gündüzleri de parlayabiliyorken Güneş neden geceleri yapmaz aynı şeyi?)

Yasmin Ahmad

Kalafina – Hikari no senritsu

Han Seul Hae In’i evine bıraktığı zaman genç kız onu içeri davet etmişti: Geçen gün eski bir arkadaşı Fransa’dan ona şarap getirmişti; birlikte içmezler miydi? Han Seul neden olmasın diye düşünüp içeri girdi; Hae In’le muhabbet eşliğinde bir şişe şarabı devirdiler. Sonra Han Seul, Ayça’nın eve gelmesinin yakın olduğunu tahmin edip izin istedi. Hae In’in yanından ayrıldığında, yüzünde keyifli bir gece geçirmiş olmanın neşesi vardı.

Sallana sallana kendi arabasına doğru yürürken birden çok fazla içmiş olduğunu fark etti. Bu halde araba kullanamazdı… Bir an taksi çağırmayı düşündü; ama sonra Moon Jee’nin evinin hemen orada olduğunu anımsadı. Bu akşam kardeşine konuk olsa sorun olmazdı heralde…

Böylece gidip Moon Jee’nin kapısını çaldı. Ama kimse açmadı. Işıklar da yanmıyordu; Moon Jee evde değildi heralde… Han Seul bir an yüzünü buruşturdu: Yoksa bu çocuk bahsettiği gibi o büyük mâlikaneye mi taşınmıştı? Neyse ne, yine de evi boşaltmadıysa sorun değildi; çünkü Han Seul, Moon Jee’nin sürekli olarak evin yedek anahtarını tuttuğu bir yer biliyordu: Evin girişinde duran büyük saksının altı…

Gerçekten de yedek anahtar saksının altında duruyordu. Han Seul keyifle sırıttı ve kapıyı açıp içeri girdi.

Gidip kardeşinin odasındaki yatağa serildiği zaman ne çok içmiş olduğunu bir defa daha fark etti: Bu halde araba kullanmadığı iyi olmuştu… Han Seul verdiği akıllıca karardan dolayı kendini kutlarken gözleri kapanmaya başlamıştı bile. Genç adam kendini uykunun kollarına bıraktı…

Bir-iki saat sonra, içeriden gelen seslerle uyandı. Moon Jee gelmiş olmalıydı. Han Seul dikkat kesildi: Moon Jee’nin yanında biri daha vardı. Bir kız sesiydi bu.

Han Seul kendi kendine gülümsedi: Vay çapkın vay… Sonra hafifçe yerinde doğruldu. Şimdi içeri gidip onları rahatsız etmenin hiç sırası değildi, ama işin kötüsü fecii halde susamıştı. Şaraptan olmalı… Bir an düşündü, sonra yavaşça hareket ederse onlara hiç çaktırmadan mutfağa gidip gelebileceğini hesapladı. Eh, ne de olsa kendisi sessiz hareket etmenin ustasıydı.

Gerçekten de odadan mutfağa doğru yavaşça süzülürken hiç ses çıkarmamayı başardı. Bu arada göz ucuyla şöyle bir bakmış, Moon Jee ve kız arkadaşının verandada ışıkları yakmadan oturduklarını fark etmişti. Bir şey tartışıyor gibiydiler. Evet, ses çıkarmaması iyi olmuştu, böyle mahrem bir anda onları rahatsız etmek istemezdi.

Ses çıkarmamaya gayret ederek kendine bir bardak su doldurdu. Sonra bardağı aldı, parmak uçlarında mutfaktan dışarı süzüldü.

Bu sırada iki genç tartışmayı bırakmış, öpüşmeye başlamışlardı. Han Seul utançla adımlarını hızlandırdı. Kardeşinin özel hayatına bu derece tanık olmak onu utandırmıştı.

“Seni çok… çok seviyorum Ayça…”

“ŞANGIRRRR!”

Han Seul şok içinde elindeki bardağı düşürmüştü. Dehşet içinde dönüp Moon Jee ve kız arkadaşına baktı. Kulakları uğulduyordu:

Ayça…

O anda iki sevgili de irkilerek birbirlerinden ayrılmış, Moon Jee hemen kalkıp ışıkları yakmıştı. Genç adam birden, gördüğü yüz karşısında gözleri korkuyla irileşerek geriledi: Abisi!

Han Seul inanmaz gözlerle bir ona, bir de yerde dehşet dolu bir yüzle ona bakan Ayça’ya baktı. Ayça Han Seul’le göz göze gelir gelmez büyük bir utançla başını çevirdi. Genç kız “keşke yer yarılsa da içine girsem!” diye düşünüyordu; ömründe bundan daha fazla utandığı bir an’ı daha hatırlamıyordu!

Han Seul’ünse sinir ve hayalkırıklığından dolayı bütün vücudu titremeye başlamıştı. Genç adam, gözlerine inanamıyordu: Kendi kardeşi, eski sevgilisiyle… Sonra birden:

“Allah kahretsin…” diye fısıldadı.

Moon Jee karmakarışık olmuş bir yüzle abisine doğru birkaç adım attı:

“Hyung! İzin ver, açıklayayım!”

Han Seul ona tiksintiyle karışık bir bakış attı. Üzerinde tişört bile yoktu, besbelli bu ikisi birazdan… Han Seul iğrenerek yüzünü buruşturdu. Midesi bulanıyordu: Böyle bir rezillik karşısında midesi bulanıyordu!

“Neyi açıklayacaksın, şu haline bak!” diye bağırdı. Moon Jee gerçekten de utanarak durakladı, yerdeki tişörtü alıp alelacele üstüne geçirdi. Bu sırada Han Seul Ayça’ya dönmüştü. Yüzünde büyük bir tiksinti ve nefretle bakıyordu genç kıza:

“Sen ne kadar adi, ne kadar aşağılık bir insanmışsın be! Demek benden sonra kardeşimi de ayarttın! Hiç utanmadın mı, ha?!”

Ayça’nın gözleri dehşetle açılmış, dudakları titriyordu. Ağzını açtı ama hiç ses çıkmadı. Bütün kanı çekilmişti sanki.

Moon Jee ise kendini toparlamıştı, hemen abisine doğru koşturdu, onun koluna yapıştı:

“Hyung, lütfen sakin ol! Bak, biz yanlış bir şey yapmadık, seni aldatmadık! İlişkimiz Ayça’yla sen ayrıldıktan sonra başladı… Lütfen, eğer bir dinlersen-”

“Neyi dinleyeceğim lan, dinleyecek bir şey mi var, her şey apaçık ortada!” diye bağırdı Han Seul. “Bu pislik kadın seni baştan çıkarmış, olan bu! Bu ne ahlaksızlık, Allah kahretsin!”

“Ayça’nın bir suçu yok! İlk önce ben âşık oldum, önce ben duygularımı açtım! O ise beni kendinden uzaklaştırmak için çok çabaladı, yemin ederim ki doğru söylüyorum!”

Moon Jee nefes bile almadan durumu açıklamaya çalışırken Han Seul acıyla gözlerini yumdu, kulaklarını kapattı: Onların yalanlarını dinlemek istemiyordu!

Sonra nefret dolu gözlerle ikisine döndü. Acıyla haykırdı:

“Size güvenmiştim! Siz benim hayatta en çok sevdiğim iki insandınız be! Allah kahretsin, size güvenmiştim, güvenmiştim! Beni sırtımdan vurdunuz! Artık ikinizin de yüzünü bile görmek istemiyorum, defolun gidin hayatımdan!”

Böyle dedi ve deli gibi koşarak evden çıktı, kapıyı tüm hızıyla arkasından çarptı!

Ayça ve Moon Jee bir süre donup kaldılar. İkisi de utançtan buz kesmiş gibiydiler.

Sonra Moon Jee kendini toparladı, başını hafifçe yana çevirip:

“Ben… Ben onun peşinden gidiyorum…” diye mırıldandı. Sonra hızla, kapıya doğru koşturdu.

Caddeye çıktığı zaman ilk önce onu göremedi. Sağa sola bakındı. Sonra az ileride, Hae In’in kapısı önünde abisinin arabasını gördü. Genç adam arabaya binmek üzereydi. Moon Jee soluk soluğa koşmaya başladı:

“Hyuuuunggg! Lütfen konuşalım! Lütfen dinle beni!”

Ama Han Seul ona bir bakış bile atmadan arabaya binmiş, motoru çalıştırmıştı. Moon Jee koşarak geldi, arabanın camına vurmaya başladı: “Hyunng! Lütfen dinle! Lütfen dinle beniii!”

Ama Han Seul ona bakmadı bile. Gazı kökledi. Araba büyük bir gürültüyle ileri atıldı.

Moon Jee bir an dengesini kaybedip yalpalar gibi oldu. Sonra toparlandı, hareket eden arabanın peşinden koşmaya başladı. Bir yandan da tüm gücüyle: “Hyuuuuungg!” diye bağırıyordu.

Ama Han Seul durmadı. Moon Jee giderek arkada kalıp görünmez olurken, Han Seul gaz pedalına sonuna dek basmayı sürdürdü. Genç adamın yüzü acıyla çarpılmıştı, gözlerinden yaşlar akıyordu…

Moon Jee ise uzun bir süre koştuktan sonra çaresizlik ve bitkinlikle olduğu yere çöküverdi… Onun da gözleri yaşlıydı. Ağzından bir kez daha: “Hyung…” lafı döküldü…

Sonra zorlukla ayağa kalktı, sallana sallana eve döndü. İçeri girerken bir an, Ayça’nın kim bilir ne kadar berbat halde olduğunu düşünüp yüreğinin sıkıştığını hissetti.

Gerçekten de genç kız kanepeye oturmuş, dizlerini kendine doğru çekmiş, boş gözlerle karşıya bakıyor; bu arada gözlerinden sicim gibi yaşlar iniyordu. Moon Jee bir an durdu, hüzünle ona baktı. Sonra yavaş adımlarla geldi, onun tam karşısında diz çöktü. Sonra da hem teselli eder, hem teselli umarcasına, ona sıkıca sarıldı…

İki genç, saatlerce böyle kaldılar…

FMA  OST– Bratja

Han Seul ofise geldiğinde zombi gibiydi. Gece gözünü bile kırpmamıştı. Zaten gözünü kapattığı anda o iki hainin öpüşmeleri gözünün önüne geliyor, kulağını Moon Jee’nin “Seni seviyorum Ayça…” diyen aşk dolu sesi dolduruyordu. Han Seul öfkeden, hayalkırıklığından yorgun düşmüştü. Elinde olsa arabaya atlayıp nereye gideceğini bile düşünmeden basıp giderdi ama Allah kahretsin ki bugün ağırlanması gereken bir yabancı grup vardı ve bu mümkün değildi…

Böylece genç adam ofiste, önünde bir fincan kahveyle oturdu ve kendine gelmeye çabaladı. Bir an önce toparlanıp işinin başına dönmesi gerekiyordu.

Birden, kapısı çalındı. Aralanan kapıda Moon Jee’nin suçluluk dolu yüzü göründü.

Han Seul’ün tüm tüyleri diken diken oldu. Elleri titremeye başladı. Nefret dolu bir sesle:

“Sen burda ne arıyorsun?!” diye tısladı. “Dün olanlardan sonra ne yüzle geldin, ha?!” Sonra ayağa fırladı, sert bir hareketle kapıyı işaret etti: “ÇIK DIŞARI!”

Bu sırada Moon Jee çoktan içeri girmiş, kapıyı arkasından kapatmıştı. Genç adamın yüzünde büyük bir hüzün vardı. Ama gözleri kararlılıkla bakıyorlardı.

“Seninle konuşmadan şuradan şuraya gitmiyorum,” dedi. “Sana bazı şeyleri açıklamam lâzım…”

Han Seul inanamaz gibi ona baktı: Bu nasıl… nasıl bir utanmazlıktı??

“Ayça’ya uzun zamandır âşıktım,” dedi Moon Jee. “O senle çıkarken bile âşıktım… Hatta duygularımı ona da açtım… Ama beni kabul etmedi…”

Han Seul birden hırsla yürümeye başladı, Moon Jee’nin yanına kadar geldi. Onun yakasından kavradı:

“Hiçbir şey duymak istemiyorum! DEFOL!”

“Onun hiçbir suçu yok, inan bana!” diye bağırdı Moon Jee. “Önce ben âşık oldum! Onu senden çalmaya çalıştım! Evet, ben aşşağılık herifin tekiyim! O yüzden kızacaksan bana kız!”

Han Seul hırsla yumruğunu kaldırdı! Ona vurmamak için kendini zor tutuyordu!

“Sana şimdiye kadar hiç vurmadım!” diye tısladı, “Ama çıkmazsan seni fena benzeteceğim! Hem de çok fena benzeteceğim!”

“Ona âşık olduğumu söylediğimde bana çok direndi! Senin yanında kalmak için çok çabaladı! Yemin ederim!”

O sırada kendine hâkim olamayacağını anlayan Han Seul elinden bir kaza çıkmasın diye kapıyı açıp kardeşini zorla iteklemeye başlamıştı. Bir yandan da: “Kes sesini! SUS! Duymak istemiyorum!” diye bağırıyordu. Moon Jee ise onun güçlü kollarına karşı koymaya çalışırken:

“Onu seviyorum! Ondan vazgeçemem! Sen ne yaparsan yap, vazgeçemem!” diye bağırdı.

Han Seul birden durdu. Tam kalbine bir kurşun yemiş gibiydi. Acıyla kardeşine baktı: Kendi elleriyle büyüttüğü, kendi canından çok sevdiği kardeşi… Onun gözlerindeki kararlılığı görünce içinden bir ağlama hissi yükseldi: Demek… demek kendisi yerine bir kızı tercih ediyordu…

Moon Jee de durdu. Ağabeyinin içinde kopan fırtınaları tahmin edebiliyordu. İkna edici olmaya çalışan bir sesle:

“Hyung…” diye mırıldandı, “Ne olur bizi anlamaya çalış… Elimizde değildi… İkimiz de âşık olduk… Ama seni hiç aldatmadık; yemin ederim! Biz böyle insanlar değiliz, sen bizi herkesten iyi tanıyorsun! O kız senin iki defa hayatını kurtardı; düşün! Ne kadar özverili, iyi bir insan olduğunu biliyorsun!”

Han Seul acı acı güldü. Moon Jee’ye baktığında gözlerinde derin bir acı ve alay vardı:

“Evet ya, hayatımı kurtardı… Ama keşke kurtarmasaydı! Şu günü göreceğime keşke ölseydim!”

Böyle dedi ve şaşkınlıktan donup kalan Moon Jee’yi sert bir hareketle odadan dışarı itti. Sonra da: “Uzun bir süre seni görmek istemiyorum! Aklını başına toplayıp o kızdan ayrılana kadar defol!” diye bağırıp kapıyı suratına çarparak kapattı!

Moon Jee kapının önünde kalakalmıştı. Birkaç saniye, boş boş karşısındaki kapıya baktı. Sonra titreyen bir sesle:

“Çok özür dilerim!” diye hıçkırdı. “Senden milyonlarca kez özür dilerim! Ama onu bırakmayacağım! Sen ne dersen de, onu bırakamam!”

Böyle dedi ve kapıya yaslanıp bir süre durdu. Gözlerinde yaşlar tomurcuklanmıştı… Sonra, adımlarını sürüyerek yavaşça oradan ayrıldı…

İçeride ise, Han Seul kapının arkasına çökmüş, ellerini yüzüne kapatmış, ömründe yaşamadığı kadar büyük bir acıyla kalakalmıştı…

Ayça’nın da günü korkunç geçiyordu. Genç kız kendini bok çuvalı gibi hissediyor; dünyadaki en alçak, en aşağılık insan olduğunu düşünüyordu. Ömründe bundan daha kötü olduğu hiçbir zaman olmamıştı..

Yine de kendini işe vermeye, dışarıya karşı bir şey belli etmemeye çalıştı. En azından bir süre… Fakat öğleden sonra artık dayanamayacağını hissedince izin alıp eve geldi.

İçeri gireli henüz birkaç dakika olmuştu ki, kapı çaldı. Genç kız kapıyı açtı. Karşısında, yorgun bir yüzle Moon Jee duruyordu.

Genç adam birkaç saniye hüzünle onun yüzüne baktı. Sonra yavaşça:

“Beni dinlemiyor…” diye mırıldandı. “Açıklamama izin bile vermedi…”

Ayça dudaklarını ısırdı. Bunun böyle olacağını biliyordu. Yorgun bir biçimde duvara yaslandı. Gözlerinden yine yaşlar akmaya başlamıştı.

Moon Jee ise onun ne kadar üzüldüğünü görünce yüreğinin parçalandığını hissetti sanki. Hemen atıldı, genç kızı bağrına bastı. Onun yanaklarındaki yaşları eliyle silerken:

“Hişşşt… Ağlama… Bir yolunu bulacağız… Zamanla her şey düzelecek…” diye mırıldanıyordu.

Ayça birden onu kendinden uzaklaştırdı. Yaşlı gözlerle genç adamın yüzüne baktı:

“Hayır Moon Jee… Hiçbir şeyin düzeleceği yok…” dedi ağlamaklı bir sesle. “Han Seul bizi affetmeyecek! Daha doğrusu… seni bir gün affedebilir, ama beni asla affetmeyecek! Boşa hayal kurmanın lüzumu yok…”

“Ayça sen neler diyorsun?!” dedi Moon Jee hayret ve öfkeyle. “İkimizi de günün birinde affedecek! Affetmek zorunda! O benim hayattaki tek ailem, ben de onun! O bensiz yaşayamaz…”

“…Sen de onsuz,” diye genç adamın sözünü tamamladı Ayça. Yüzüne buruk bir tebessüm düşmüştü. Moon Jee’nin gözlerinin içine baktı, acılı bir sesle:

“Belki de… onu artık üzmemeliyiz Moon Jee-yah…” diye mırıldandı.

Moon Jee birden iğne batırılmış gibi irkildi! Öfke ve hayalkırıklığıyla genç kızın kollarına yapıştı:

“Sen ne saçmalıyorsun?! Benden ayrılacağını sakın söyleme, buna izin vermem! Veremem! Seni bırakmam, bırakmayacağım!”

Böyle deyip genç kızı sertçe kendine çekti, bağrına bastı. Bir yandan da: “bırakmam… bırakmayacağım!” diye mırıldanıyordu. Ayça’nın gözlerinden sicim gibi yaşlar iniyordu. Bir an gözlerini sıkıca yumdu; genç adamın o baş döndüren güzel kokusunu içine çekti… Ah küçük, tatlı sevgilisi…

Sonra Moon Jee’nin kollarını tuttu, onu kendinden uzaklaştırdı ve gözlerinin içine baktı. Kararlı bir sesle:

“Eğer Han Seul ve benim aramda bir seçim yapmak zorunda kalırsan, onu seçmek zorundasın,” dedi. “Onun kaçırıldığı zaman hissettiklerini düşünsene!… Polis merkezinde bana söylediklerini hatırlasana… Onsuz olamazsın Moon Jee, abinle küs kalarak yaşayamazsın! Aşk her zaman bulunur; ama kardeş, bir daha bulabileceğin bir şey değildir!”

Moon Jee bir an durakladı. Sonra kaşlarını çattı ve kızın kolundan tutup hırsla çekti:

“Gel benimle!”

Ve Ayça’nın itiraz etmesine bile fırsat bırakmadan onu çeke çeke evden dışarı çıkardı.

Goong OST – Aeng Moo Sae

Yarım saat sonra, bir mezarlıkta, yan yana iki mezarın başında duruyorlardı. Moon Jee yere çöktü, mezarların birindeki toprağı okşadı. Yüzünde hüzünlü bir tebessüm vardı.

“Anne, baba…” diye mırıldandı. “Bakın size kimi getirdim: Bu mavi gözlü güzel genç kız, benim sevdiğim kız… Şaşırdınız, değil mi? Size ilk defa bir kız arkadaşımı getiriyorum… Çünkü…”

Burda durdu, dönüp Ayça’ya baktı. “Çünkü,” diye tekrarladı, “Onunla evlenmeyi planlıyorum…”

Ayça hayretle durakladı. Nefesi kesilmiş bir halde Moon Jee’ye baktı. Moon Jee ise mezarların birinin hemen yanında yetişmiş birkaç papatyayı kopardı; becerikli hareketlerle saplarını birbirlerine bağlarken bir yandan da:

“Bunu önce sizin öğrenmenizi istedim… Çünkü ağabeyim büyük ihtimalle benim bu fikrime karşı çıkacak… Belki hayatta olsaydınız, siz de karşı çıkardınız… Ama şunu bilin anne, baba: Ayça, beni bu dünyada mutlu edecek tek kadın! Ondan başkasıyla hayatımı paylaşmayı düşünemiyorum bile! O yüzden şimdi, sizin de karşınızdayken ona soruyorum: Benimle evlenir misin Ayça?”

Böyle deyip diz çöktü, avcunu açıp Ayça’ya uzattı: Genç adamın avcunda, üç tane papatyanın birbirine bağlanmasıyla yapılmış bir yüzük duruyordu!

Ayça gözyaşları arasında yutkundu. O kadar duygulanmıştı ki, konuşamıyordu bile. Sadece başını salladı: Evet…

Moon Jee’nin de yüzüne hüzünlü bir tebessüm düştü. Ayağa kalktı, elindeki çiçekten yüzüğü genç kızın parmağına geçirdi. Sonra onun elini tuttu, tekrar mezarlara döndü:

“Size söz veriyorum, çok mutlu olacağız! Cennetten bize baktığınız zaman bizi hep gülerken göreceksiniz…”

Sonra, avcundaki zarif eli sevgiyle sıktı. Ayça da gülümsedi. Yüreğinde hem derin bir hüzün, hem de kocaman bir mutluluk yan yanaydı…

Alan Parson – The same old sun

Hae In aceleci adımlarla cafeden içeri girdiğinde Han Seul çoktan gelmiş, onu bekliyordu. Genç kızı görünce kırık bir gülümsemeyle selamladı onu. Hae In’inse onun yüzüne bakınca içi acımıştı: Zavallının gözlerinin altı mosmordu. Zaten Ayça da dünden beri ağlıyordu… Genç kız sıkıntıyla içini çekti: Bu işin ortaya çıkınca her şeyi böylesine korkunç bir karmaşaya dönüştüreceği belliydi!

Han Seul’ün karşısına oturdu ve ona çekingence gülümsedi: “Nasılsın?”

“Nasıl olayım, bok gibi!” dedi Han Seul çatallı bir sesle. “Sanırım sevgili ev arkadaşından olanları öğrenmişsindir! Hae In, inanabiliyor musun, o kız, kardeşimi baştan çıkarmış! Beni onun için terk etmiş!!!”

Hae In karşısındaki genç adamın öfkesini görünce korkuyla yutkundu. Evet, Han Seul bu durumu kolay kolay kabullenemeyecekti, belli olmuştu… Tatlılaştırmaya çalıştığı bir sesle:

“Ne hissettiğini çok iyi anlıyorum Han Seul…” diye mırıldandı. “Ve sana çok hak veriyorum… Ama lütfen, biraz da onların açısından bakmaya çalış: İkisi de seni o kadar çok seviyor ki, eğer birbirlerine gerçekten âşık olmasalardı asla ama asla seni böyle çiğneyip geçmezlerdi… Sadece… ellerinde değildi!”

“Ha, yani sen de “aşkta ve savaşta her şey mübahtır!” diyenlerdensin!” dedi Han Seul öfkeyle. Sonra, sertçe başını salladı: “Hayır, ben bunu kabul edemem! Böyle saçma şey olmaz! O ikisi resmen beni aptal yerine koydu Hae In, sen bana daha ne anlatıyorsun?! O kardeşim olacak pislik herif, abisinin sevgilisine sarktı! Böyle bir şey olabilir mi yaa?! Peki ya o haysiyetsiz kıza ne demeli?! Hem abi, hem de kardeşle çıkmakta hiçbir sakınca görmedi! Ben böyle geniş mezheplilik görmedim be!”

Han Seul içindeki zehri kusar gibi tüm bunları takır takır söylediği zaman nefessiz kalmıştı. Durup derin derin soluklandı. Hae In’se ne diyeceğini bilemez gibi tereddüt ediyordu. Sonra yine çekingence:

“Haklısın, çok haklısın,” diye söze başladı, “Ama onlar gerçekten çok âşıklar Han Seul! Ayça’ya ilk önce senin âşık olman, onunla ilk senin yakınlaşmış olman, Moon Jee’nin de âşık olamayacağı anlamına gelmez ki… Ayrıca ikisi de bu yüzden o kadar çok acı çekti ki! Birbirlerinden uzak durmaya çalıştılar, Ayça senin yanında kalabilmek için çok savaş verdi; hatta Moon Jee’ye karşı hissettikleri yüzünden vicdan azabı çekip gecelerce ağladığını biliyorum. Moon Jee ise kendini müziğe vermişti. Ama… olmadı!… Başaramadılar! Birbirlerinden uzak duramadılar! Bu onları suçlu mu yapar?! Hayır, bence yapmaz… Üstelik Ayça seni aldatmadı; senden ayrıldıktan sonra Moon Jee’yle çıkmaya başladı…”

Hae In birden durdu. Karşısındaki genç adamın gözlerinde vahşi bir ışıkla kendisini süzdüğünü fark etmişti. Han Seul’ün dudakları titriyordu. Birden yılan ıslığı gibi bir sesle:

“Sen de biliyordun!” diye fısıldadı!

Hae In’in kanı dondu sanki. Genç kız korkuyla yutkundu. Sonra suçluluk hissiyle başını öne eğdi. Han Seul birden, önündeki masaya bir yumruk indirdi! Cafedeki herkes şaşkınca dönüp onlara baktı. Han Seul’ünse umrunda bile değildi, genç adam birdenbire bağırmaya başlamıştı:

“Allah kahretsin! Kahretsin be! Ben kimseye güvenemeyecek miyim?! Hae In, sen de mi Hae In?? Sen bana neden anlatmadın?? Neden beni aptal yerine koymalarına izin verdin?! İnanamıyorum, resmen inanamıyorum!”

Hae In’se ne yapacağını bilemez halde kalakalmıştı. Çevredeki insanların bakışını gördükçe olduğu yerde ezilip büzülüyordu. Birkaç kez: “Han Seul… Lütfen… Lütfen sakin ol…” demeye çabalamıştı, ama vahşi bir aygır gibi ipini koparan Han Seul’ü zapt etmenin imkânı yoktu! Birden Hae In de artık dayanamayacağını hissetti. Tiz bir sesle bağırdı:

“YETER! YETER ARTIK!!!”

Han Seul birden durdu. Karşısındaki genç kızın gözleri ateş saçıyor, dudakları titriyordu. Genç adam sınırı aşmış olduğunu fark etti birden: Bu kızcağızın ne suçu vardı ki? Neden bütün hıncını ondan çıkarmaya çalışıyordu sanki?! Suçlulukla kekeledi:

“Ben… ben özür-”

“Hatırlıyor musun son görüşmemizde bana ne demiştin?” dedi Hae In onun sözünü kesip. “Ben artık iyileşmek istiyorum demiştin. Ama bu yaptıkların iyileşmeyi isteyen birinin davranışları değil Han Seul! Sen iyileşmek falan istemiyorsun! Sen Ayça’yı geri istiyorsun; ama o artık başkasını seviyor! Sense bunu kabullenemiyorsun! Çünkü aslında onun mutluluğunu falan istemiyorsun değil mi? Hatta kardeşinin, o çok sevdiğini söylediğin kardeşinin mutluluğunu da istemiyorsun! Sen sadece kendini düşünüyorsun Han Seul! Sen bencil herifin tekisin!”

Hae In’in gözlerinden yaşlar inmeye başlamıştı. Histerik bir halde söylediği bu laflardan sonra bir an durdu, sonra ani bir hareketle ayağa kalkıp koşa koşa cafeden çıktı! Bu sırada, boynundaki kolye kopmuş, yere düşmüştü. Genç kız fark etmedi bile… Koşar adımlarla uzaklaşırken, gözlerine biriken yaşlar yüzünden nerdeyse önünü göremeyecek haldeydi…

Han Seul ise tek kelimeyle donakalmıştı. İçinden dalga dalga bir suçluluk ve utanç hissi yükseliyordu: Hae In’e feci halde haksızlık etmişti… Zavallı kız şimdiye kadar az kahrını çekmemişti onun… Ayrıca Hae In’in Ayça ve Moon Jee’nin sırrını ele vermemesi gayet de makul bir durumdu; kızcağız yaşlı dedikoducu kadınlar gibi gelip her şeyi yetiştirse daha mı iyiydi? Hayır, bu hiç de Hae In’in asil karakterine uymazdı… Belli ki genç kız, arkadaşlarının kendilerinin açıklamasını beklemişti.

O sırada, cafenin garsonlarından biri yanına yaklaştı.

“Afedersiniz beyefendi… Az önceki bayan arkadaşınız koşarken bunu düşürdü…”

Böyle deyip genç adamın avcuna metal bir obje bıraktı. Han Seul, avcundakine bakınca birden nefesi kesildi:

Güneş kolyesi… Daha ilk tanıştıkları zamanlarda Hae In’e hediye ettiği kolye!… Az önce bu kolye, onun boynundaydı demek…

Han Seul güneş kabartmasının gülümseyen yüzüne baktıkça boğazına bir yumru tıkandığını hissetti…

Ayça evdeydi. Genç kız uyumaya çabalamış, ama defalarca kabuslarla uyanmıştı. En sonunda baktı olmayacak, gitti televizyonu açtı; kendisi de karşısına uzanıp boş boş ekrana bakmaya başladı.

Birden kapı çaldı. Ayça yerinde korkuyla zıpladı: Han Seul müydü acaba?

Bir an açmamayı düşündü. Ama kapıdakinin vazgeçeceği yoktu, ısrarla zili çalmayı sürdürüyordu.

Ayça çekingence kapıya yaklaştı, delikten baktı. Hayır, gelen Han Seul değildi. Tanımadığı, orta yaşlı bir adam kapıda duruyordu.

Genç kız kapıyı açınca adam onu başıyla selamladı:

“Ayça-sshi’yle müşerref oluyorum değil mi? Ben Kim Moon Jee’nin ve grubunun menajeri Lee Su Hyun. İçeri girip sizinle biraz konuşmam mümkün mü acaba?”

Ayça şaşkınlıkla yana çekilip adamın geçmesi için izin verirken: “Tabi… Buyrun…” diye mırıldandı. Bir yandan da hayretle, Moon Jee’nin menajerinin kendisinden ne isteyebileceğini düşünüyordu.

Lee Su Hyun’sa salonda bir koltuğa oturur oturmaz konuya girmişti:

“Bakın Agasshi: Sizin Moon Jee’yle bir gönül ilişkiniz olduğunu öğrendim. Fakat bilmediğiniz bir şey var: Ne Moon Jee’nin ne de Mostly Harmless’ın diğer üyelerinin iki yıl boyunca herhangi bir kızla sevgili olması mümkün değil!”

Ayça’nın gözleri hayretle açıldı: “Efendim??”

“Doğru duydunuz,” dedi Su Hyun. “Mostly Harmless grubuyla S&M Entertainment olarak yaptığımız kontratta bu madde açık seçik bulunuyor. Sebebi ise, yeni ünlenen genç müzisyenlerimizin tamamen işlerine odaklanmasını sağlamak. Ayrıca yeniyetme genç kızların kalbi dolu olan genç pop idollerine hayranları olacak kadar büyük bir aşkla bağlanmadıklarını da biliyor olmalısınız. İnternete girip birkaç foruma bakın isterseniz; mesela Yamapi’nin evlenmesi Johnny tarafından yasaklanmış durumda. Ya da mesela Justin Bieber’ın Selena Gomez’le aşk yaşadığı dedikoduları çıktığı zaman tüm dünyadan genç kızlar Selena Gomez’e ölüm tehditleri yolladılar!”

Ayça’nın ağzı açık kalmıştı. Genç kız böyle bir şeyi kırk yıl düşünse akıl edemezdi.

“O yüzden Moon Jee’den ayrılmanızı rica ediyorum!”

Ayça birden irkildi. Dehşet içinde, karşısındaki orta yaşlı adamın yüzüne baktı. Su Hyun son derece ciddiydi.

“Ondan ayrılmazsanız, korkarım kontratı iptal etmek zorunda kalacağız,” dedi. “Albümün çıkmak üzere olduğu şu günlerde doğrusu çok yazık olacak… Ama S&M Entertainment, prensiplerinden taviz vermeyen bir kurumdur. Henüz ünlenmemiş bir yıldız adayının şimdiden kurallara karşı gelip şirketi zora sokması düşünülemez bile… Böyle bir durumda S&M yönetimi şimdiye kadar yaptığı bütün yatırımları çöpe atıp projeyi iptal etmekten çekinmeyecektir…”

Ayça ne diyeceğini bilemez haldeydi. Kekeleyerek:

“A-ama… Bu, insan haklarına aykırı!” diye haykırdı. “Böyle bir şeyi nasıl isteyebilirsiniz?? İnsanların kiminle sevgili olacağına nasıl karışabilirsiniz??”

Su Hyun hafifçe gülümsedi. Genç kızdan böyle bir çıkış bekliyordu. Babacan bir tavırla:

“Eğlence dünyası hakkında hiçbir şey bilmediğiniz öyle belli ki,” diye cevap verdi. “Bakın Ayça-sshi, böyle kontrat maddeleri müzik ve aktörlük piyasasında son derece yaygındır… Ayrıca biz kimseyi hiçbir şey için zorlamadık: Eğer Moon Jee ve diğerleri bu durumu kabul edilemez bulsalardı, kontratı imzalamamakta özgürlerdi. Fakat artık bir kez imzayı attılar. Ve şimdi, eğer anlaşmayı bozarlarsa, her biri tam ikişer milyar won tazminat ödemek zorunda kalacaklar!”

Ayça dehşetle kalakalmıştı: İki milyar won… 1.8 milyon dolar! Ne Moon Jee’nin ne de gruptaki diğerlerinin bu miktarı ödemesi mümkün değildi!

Su Hyun, onun işin ciddiyetini anladığını fark etmişti. Genç kızın gözlerinin içine baktı, ikna edici bir sesle:

“O yüzden eğer Moon Jee’yi gerçekten seviyorsanız, ondan ayrılın Agasshi…” dedi. “En azından, bir süre için… Eğer iki yılın ardından aşkınız hâlâ eskisi kadar büyükse, birbirinize geri dönmemeniz için hiçbir sebep yok… Bunu askerlik gibi de düşünebilirsiniz! Yeter ki Moon Jee’nin şimdi işine konsantre olmasına ve hayallerini gerçekleştirmesine izin verin…”

Ayça susuyordu. Ne diyeceğini bilemez haldeydi. Sonra birden, derin derin içini çekti. Ağlamaklı bir ifadeyle:

“İyi ama… bana neden hiçbir şey söylemedi?” diye mırıldandı.

Su Hyun bunu da düşünmüştü. Hiç beklemeden cevap verdi:

“Moon Jee size uygun bir zamanda söyleyeceğinden bahsediyordu… Ama uygun zamanı bulamamış olmalı… Fakat ona da bu durumun ciddiyetinden defalarca bahsettik elbette: Yani kendisi de durumunun farkındaydı.”

Ayça bitkince başını salladı. Evet, Moon Jee ona söyleyecek fırsat bulamamış olmalıydı. Önceleri kendini birlikte geçirilecek mutlu anlara kaptırmış, bu güzel zamanlarını bozmak istememiş olmalıydı. Sonra da, Han Seul’le yaşanan o korkunç olay gerçekleşmişti işte…

Ayça düşünüyordu… Aslında evet, askerlik gibi düşünebilirdi: Hem zaten, kendisi beklemeye alışıktı…

Ama sonra, Moon Jee’nin güzel yüzü gözlerinin önüne geldi ve genç kız ağlamamak için kendini zor tuttu: Bu tatlı genç adamdan iki sene ayrı kalmaya gönlü nasıl elverecekti?!

Su Hyun’sa ayağa kalkmıştı. Yapımcı, genç kızın durumun ciddiyetini anladığını keyifle fark ediyordu. Evet, bu kız sağduyulu bir insana benziyordu; sevgilisinin hayallerinin yıkılmasına izin verecek kadar bencillik yapmayacaktı. Yine de, son bir defa kızın ellerine yapıştı:

“Siz son derece mantıklı bir insansınız Agasshi,” dedi. “Moon Jee’yle ilişkinize ara vermeniz gerektiğini eminim ki çok iyi anladınız. Size bu konuda güvenebilirim, öyle değil mi?”

Ayça durakladı. Boğazına bir yumru takılmıştı. Ama sonra başını eğdi, hafif bir sesle:

“Dediklerinizi araştıracağım,” dedi. “Eğer söyledikleriniz doğruysa, evet: Bana güvenebilirsiniz… Moon Jee’den tam iki sene boyunca uzak duracağım…”

Su Hyun sevinçle gülümsedi: “Doğru olduğunu göreceksiniz! Çok teşekkür ederim Ayça-sshi, sizinle anlaşacağımızı biliyordum! Sonuçta her şey, sevgili Moon Jee’mizin başarısı için! Hoşçakalın, iyi günler!”

Ve ardında, bu son darbeyle iyice yıkılmış bir Ayça bırakarak, neşeyle evden çıktı…

Winter Sonata – from the beginning

Ayça parkın girişinde durdu. Uzun uzun karşıdaki nehre baktı.

Sonra içini çekip az ilerideki bir banka doğru yürüdü. Bankın üzeri de tıpkı yerler gibi hemen yanıbaşındaki ağaçtan kopmuş sarı yapraklarla dolmuştu. Ayça yapraklar arasında kendine yer açıp oturdu, dalgın gözlerini nehre dikti.

Genç kız düşünüyordu. İçindeki hüzün giderek daha çok koyulaşıp katran gibi yüreğinde tortulaşırken, ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Dünden beri işler giderek daha da kötüleşiyordu: Su Hyun’un ziyaretinden sonra Ayça Moon Jee’nin grubundaki çocukları aramıştı. Onlar da menajerin dediklerini doğrulamışlardı: Evet, Su Hyun yalan söylemiyordu. Jin Beom:

“Lütfen anlayış gösterin Noona,” demişti ona, “Moon Jee Hyung bu konuda Su Hyun’la gerçekten de çok kavga etti. Ama S&M şirketi geri adım atmadı. Şimdi sizden anlayış bekliyoruz. Hyung’u da siz ikna etmelisiniz ve ilişkinize bir süre arar vermelisiniz… Bunu hepimiz için yapın lütfen…”

Ayça sıkıntıyla kaşlarını çattı: Evet, söz konusu olan sadece Moon Jee ve kendisinin hayatı değildi. Diğer üç çocuğun kariyeri de kendilerine bağlıydı.

Üstelik sadece bu da değil: Han Seul mevzuu vardı bir de… Hae In eve geldiğinde gözlerini suçlu suçlu kaçırdığı zaman Ayça işlerin bu cephede de iyi gitmediğini anlamıştı. Acı acı gülerek:

“Affedecek gibi görünmüyor, öyle değil mi?” demişti ev arkadaşına…

Hae In bir an, ne diyeceğini bilmez gibi durmuştu. Sonra, sanki suçlu olan kendisiymiş gibi başını eğip mırıldanmıştı:

“Üzgünüm Ayça… Evet, şu anda çok anlayışsız davranıyor… Moon Jee’ye de sana da çok ama çok kızgın…”

Ayça bunu bekliyordu, ama yine de kalbine sivri bir ok saplanmış gibi hissetmesine engel olamadı. İçinden yine dalga dalga bir acı ve vicdan azabı yükselirken, aceleyle gözlerini kaçırdı. Gözyaşlarını Hae In’in görmesini istemiyordu.

Hae In’se, onun ne kadar üzüldüğünü hemen fark etmişti. Genç kız koşturarak geldi, ev arkadaşına sarıldı. Şefkat dolu bir sesle:

“Her şeyi zamana bırak Ayça…” diye mırıldandı. “Han Seul de kabullenecek… Eminim ki o da bir gün sizi anlayacak!… Lütfen üzme kendini…”

Ayça gözyaşlarını geri göndermeye çabalarken “hı hı…” diye mırıldandı. Sonra çabucak gözlerini sildi, gülümsemeye çalışarak baktı ev arkadaşına. Hae In’se, onun aslında ne kadar acı çektiğinin farkındaydı. Üzüntüyle “Ah Ayçacığım…” diye mırıldandı.

Sonra konuyu kapattılar ve gündelik şeylerden bahsetmeye başladılar. Hae In, Ayça’nın klinikte olmadığı saatlerde gelen komik yaşlı bir teyzenin taklidini yaparken Ayça onu gülümseyerek dinliyordu. Biraz sonra birlikte bir şeyler atıştırdılar. Ayça tüm bu süre boyunca kendine hakim oldu; ağlamamayı, hatta zaman zaman sahte de olsa gülmeyi bile başardı.

Ama ilerleyen saatlerde odasına çekildiği zaman, daha fazla dayanamadı: Gözyaşları ip gibi birbiri ardına yanaklarına yuvarlanırken gün içinde bastırdığı tüm duygular yeniden açığa çıkmıştı… Ayça ses çıkarmamaya çalışarak gece boyu uzun uzun ağladı…

Bugün de işe gitmemişti. Hae In erkenden kliniğe gittikten sonra odasından çıkıp doğruca kendini dışarı atmıştı. Kahvaltı bile etmeden. Canı hiçbir şey yemek istemiyordu ki…

Şimdi, Moon Jee’yle birlikte geldikleri bu parkta otururken, düşünüyordu: Ne yapması gerektiğini düşünüyordu.

Birden başucunda birisi:

“A! Alexia!” diye bağırdı.

Ayça şaşkınlıkla başını kaldırdı: Kızıl saçlı genç bir kadın ona neşeyle gülümsüyordu.

Ayça birkaç saniye ona boş boş baktı, sonra birden kafasında bir ampul yandı:

“Mischa!”

Han Seul’ü Gab Soo’nun elinden kurtarmada ona müthiş iyiliği dokunmuş olan Rus kız! Ayça onu yeniden gördüğüne inanamıyordu, hemen yerinden kalkıp genç kızla kucaklaştı. Mischa da onu gördüğüne çok sevinmiş gibiydi, neşeyle:

“Aman Tanrım, şu tesadüfe bak!” diye bağırdı, “Seni burda görmeyi hiç beklemiyordum! Eee, nasılsın bakalım?” Sonra muzipçe göz kırptı: “O gün kurtardığımız yakışıklı sevgilinle aran nasıl bakalım??”

Ayça bir an durakladı. Bu soruya nasıl cevap vereceğini bilemiyordu: “Ben ondan ayrıldım, şimdi kardeşiyle çıkıyorum…” diyecek olsa, Mischa “oha, bir de masum, cici kız ayaklarına yatıyordun!” demez miydi?? O yüzden utanarak gözlerini kaçırdı:

“Ee… Bazı şeyler oldu…” diye mırıldandı.

Mischa ona hayretle baktı. Aynı anda genç kızın gözlerinin altındaki halkaları, yüzündeki hüzünlü ifadeyi fark etti. Gözleri de şiş gibiydi. Anlaşılan büyük bir sıkıntısı vardı.

Mischa birden üzüldüğünü hissetti: Bu genç kızın mutlu olmasını içtenlikle dilemişti. Sanki o mutlu olursa kendisi de bir zamanlar elinden kaçırdığı mutluluğu yakalayacakmış gibi hissetmişti. Ama anlaşılan hayat, Alexia’ya da adil davranmamıştı… Kore’de yabancı bir gelin adayı olmak çok zordu çünkü. İçinden yükselen büyük bir şefkatle elini genç kızın omzuna koydu, tatlı bir sesle:

“Yoksa… genç adamın ailesinden kaynaklanan problemler mi çıktı?” diye sordu.

Ayça ona şaşırarak baktı: “Evet, öyle de denebilir…” diye mırıldandı. Mischa birden hınçla yumruklarını sıktı! Ayça’ya dönüp baktığında gözleri çakmak çakmaktı:

“Bu Koreli erkeklerin Allah belasını versin!” diye bağırdı! “Aşklarına asla sahip çıkamazlar bunlar! Aileleri olmaz dediyse her şey bitmiştir!”

Sonra hüzünle Ayça’ya döndü, birden ona sıkıca sarılıverdi!

“Ah benim kader arkadaşım…” diye mırıldandı… “Ben de aynı şeyleri yaşadım… Erkek arkadaşımın peşinden buraya geldim ve o beni ortada bıraktı! Ailesi yabancı gelin istemiyormuş!!! İnanabiliyor musun??”

Ayça onun giderek kırılan sesini duyunca birden kendi derdini unuttu, ona sarılan bu Rus kızı için fena halde üzüldü: Aman Tanrım, demek bu kızcağızın hikâyesi buydu! Gerçekten de, Mischa ona sımsıkı sarılırken bir yandan da hıçkırmaya başlamıştı. Aradan bunca yıl geçtiği halde hâlâ acısı, öfkesi taptazeydi…

Ayça çekingen, ama şefkatli bir biçimde onun omzunu okşadı. Bu dostluk, Mischa’yı iyice dağıttı: Genç kız omuzları sarsılarak ağlamaya başladı…

Biraz sonra, biraz daha kendine gelmişti. Utanarak Ayça’yı bıraktı. “Afedersin, sinirlerim bozuldu heralde…” diye mırıldandı. Ayça ise tatlılıkla mırıldandı: “Önemi yok… Şimdi iyisin, değil mi?”

“Hı hı…” diye mırıldandı Mischa. Sonra ceplerini yokladı, üzerindeki ince montun iç cebinden bir sigara paketi çıkardı. İçinden bir dal çekerken elleri titriyordu. Bir tane de Ayça’ya uzattı. Ayça çekinerek aldı. Normalde sigara içmezdi, ama şimdi, içindeki büyük acıya bir nebze bile iyi gelecek bir şeye çok ihtiyacı vardı…

Bu arada Mischa hem kendi sigarasını hem de onunkini yakmış, sonra kendi sigarasından derin bir nefes çekip anlatmaya başlamıştı:

“Sevgilimle Rusya’da tanıştık. Öğrenciydi, bense garsonluk yapıyordum… Sadece yirmi yaşındaydım ve evlilik hayalleri kuruyordum. O da bana umut veriyordu; bensiz yaşayamayacağını söylüyordu. Sonra onunla birlikte Kore’ye geldim. Ama buraya gelir gelmez sevgilim ağız değiştirdi: Ailesinin beni asla kabul etmeyeceğini söyledi. Kendisini unutmamı, Rusya’ya geri dönmemi istedi. Beni öylece terk ediverdi!”

Mischa sözün burasında durdu, sinirli sinirli güldü. Ama gözlerinde yeniden domur domur yaşlar birikmişti.

“Ortada kaldım…” diye mırıldandı. “Beş parasız, mesleksiz, hatta dilini bile doğru dürüst bilmediğim bir ülkede kalakalmıştım… Ne yapacağımı bilemez bir haldeydim… O gece bir bara gidip saatlerce içtim. Bu sırada bir adamla tanıştım. O kadar çok acı çekiyordum ki, ne yaptığımın bile farkında değildim… O gece o adamla birlikte bir otele gittim ve onunla yattım! Sevgilimden intikam almak için yaptım bunu!”

Acı acı güldü. Ayça’ya baktı. Elektrik mavisi gözlerinde büyük bir hüzün vardı.

“Sabah kalktığımda yatağın başucundaki komodinde elli bin won buldum Alexia… O anda yaşadığım acıyı, utancı sana anlatamam… Öyle utandım ki, ölmek istedim!”

Sonra içini çekti. Alaycı bir biçimde gülümsedi: “Ama gördüğün gibi ölmedim işte… Hatta… hatta bu işi meslek haline getirdim! Baktım iyi kazandırıyor, ve benim yapabileceğim daha iyi bir iş yok; madem öyle, koyver gitsin dedim! Nasıl, iyi etmişim değil mi? Hahahah!”

Ayça karşısında sinirli kahkahalar atan genç kıza hüzünle bakıyordu. Onun geçmişinde de acıklı bir kalp kırıklığı hikâyesi olduğunu öğrenmek içini sızlatmıştı. Birden, Moon Jee olmasaydı, kendi hikâyesinin de belki benzer bir biçimde sonlanacağını düşündü yeniden: İntihardan kurtulsa bile beş parasız yabancı bir ülkede kadın tüccarlarının eline düşmesi son derece mümkündü! Onu kurtaran Moon Jee, ona evinin kapılarını açan Hae In, onun kalbinin yaralarını tamir eden Han Seul olmasaydı; Ayça asla ama asla kendini toparlayamazdı… Birden, ne kadar şanslı olduğunu bir defa daha fark etti ve içi, bu üç sevgili insana karşı yine büyük bir minnetle doldu. Sonra, kendisi kadar şanslı olamamış kızıl saçlı kıza şefkatle baktı.

“Mischa…” diye mırıldandı, “Yine de, her zaman bir umut vardır, öyle değil mi? Hâlâ istersen kendine bambaşka bir yol çizebilirsin…”

Mischa tatlı bir ses tonuyla bunu söyleyen genç kıza şaşkınca baktı. Alexia’nın kendisininkiler gibi mavi gözleriyle karşılaşınca birden içine sıcacık bir duygu yayıldı: Bu yabancı ülkede, bir başka yabancı kızla paylaşılan kızkardeşlik hissi yüreğini ısıtıvermişti… Sonra birden kendine geldi, hafifçe güldü: Kendisi Alexia’yı teselli etmek için buraya oturmuşken birdenbire içinden yükselen anlatma isteğine engel olamamış, asker bavulu gibi tüm hayat hikâyesini dökülmüştü! Ufak, utangaç bir kahkaha attı, elini “boşver” anlamında salladı:

“Aaaa, neyse neyse! Sen bakma banaa! Asıl senin derdine gelelim: Anlatsana, seninkinin ailesi de problem mi çıkarıyor?? Hem de sen, oğullarını mutlak bir ölümden kurtardıktan sonra! Vay nankörler vay!”

Ayça utanarak bakışlarını kaçırdı. Sonra sıkıntıyla ofladı:

“Sadece o olsa yine iyi… Başka sorunlar da var…”

Böyle deyip Moon Jee’nin albüm çıkarma işinden ve sevgilisi olması durumunda ödeyeceği tazminattan bahsetti. Mischa’nın ağzı açık kalmıştı!

“Vay beee, senin bu manitanın da ne renkli bir hayatı varmış Alexia! Bir gün mafya tarafından kaçırılır, ertesi gün albüm çıkartır…”

Ayça elinde olmadan kıkırdadı. Sonra biraz utanarak mırıldandı: “Ee… Öyle de denebilir…”

“Zavallı Alexia, senin de derdin hakikaten büyükmüş,” diye mırıldandı Mischa. Onun da kaşları çatılmıştı. Sonra şefkatle Ayça’ya baktı: “Ama sevgilin senden ayrılmayı hiç düşünmüyor, öyle değil mi? Yani ailesinin baskısına, işi konusundaki bu pürüzlere rağmen, yine de seni seviyor ve senden vazgeçmek istemiyor, değil mi?”

Ayça onaylayarak başını sallayınca da: “O zaman üzülecek bir şey yok be güzelim!” diye haykırdı, “Koyver gitsin! Birlikte her şeyi aşarsınız! Sen böyle bir adam bulmuşsun, tüm engellere rağmen senden vazgeçmeyen bir adam! Bir kız başka ne ister ki??”

Sonra alaycı alaycı sırıttı: “Benim manita da böyle birisi olsaydı, ben daha ne isterdim?! Çok şanslısın Alexia!”

Ayça burukça gülümsedi. Sonra derin derin içini çekti:

“Haklısın, çok şanslıyım… Ama… benimle birlikte olduğu için sevgilim o kadar da şanslı değil galiba: Baksana, çocuğa sorundan başka bir şey getirmiyorum!”

Mischa, arkadaşının derin hüznü karşısında ne diyeceğini bilemez gibi sustu. Sonra gözlerini onun yüzüne dikti, tatlı bir sesle:

“O halde… biraz zamana bırak Alexia…” dedi. “Bir süre uzaklaş ve düşün: Bazen ayrılık o kadar da kötü bir şey değildir, biliyor musun? Hem ne demişler, “Ayrılık, rüzgar gibidir: Küçük ateşleri söndürür, büyükleri ise daha da alevlendirir…” Yani Alyoşa, bir süre birbirinizden uzak kalırsanız belki de bu sorun ettiğiniz şeylerin aşkınızın büyüklüğü karşısında aslında hiç de dert edilecek şeyler olmadığını görürsünüz. Ne dersin, haksız mıyım?”

Ayça şaşkınlıkla başını kaldırdı. Mischa’dan böyle derin bir analiz beklemiyordu. Sonra hafifçe gülümsedi:

“Galiba haklısın… Evet, galiba bir süre uzak kalmak en iyisi…”

Sonra içini çekti. Gözlerini, karşıdaki nehir manzarasına dikti. Burukça gülümsedi:

“Şimdi zamanı ileriye sarıp iki sene sonrasına gidebilmeyi öyle çok isterdim ki…” diye mırıldandı…

Gözünün önüne hayaller düştü: Bundan iki sene sonrası… Ayça, uçaktan iniyor… Moon Jee, havaalanında onu karşılamaya gelmiş… İyice büyümüş, olgunlaşmış, her zamankinden de daha yakışıklı görünüyor… Ayça, rüzgar gibi koşup onun kollarına atılıyor…

Sonra birden gözleri doldu: İki sene… Tam iki sene! Bu kadar uzun bir ayrılığa nasıl sabredecekti?! Moon Jee’nin şirin yüzünü görmeden, güzel sesini duymadan, onu sımsıkı kucaklayamadan… tam iki sene!

Mischa ise üzüntüyle onun yüzünde beliren acılı ifadeyi izliyordu. Birden dayanamadı, hafifçe mırıldandı:

“Ama belki de… Belki ayrı kalmadan da halledebilirsiniz… Hiç yolu yok mu Alexia?”

Ayça ona döndü, hüzünle gülümsemeye çabaladı.

“Hayır…” diye mırıldandı. “Sanırım yok…”

Sonra derin derin içini çekti. Birden ayağa kalktı. Dönüp bankta oturan kıza sevgiyle baktı:

“Her şey için çok teşekkür ederim Mischa… Daha önce hem benim, hem de sevgilimin hayatını kurtarmıştın. Şimdi de bana dostluğunu sundun… Gerçekten çok, ama çok teşekkür ederim!”

Mischa duygulanmıştı. Arkadaşına sevgiyle gülümsedi, sonra işi şakaya vurdu:

“Asıl ben sana teşekkür ederim: Psikologa gitmeye gerek kalmadan bedavadan terapi seansı oldu bu bana! Oh, nasıl rahatladım anlatamam!”

Sonra neşeli bir kahkaha attı. Ayça da güldü. Sonra elini kaldırdı:

“O halde… hoşçakal! Umarım her şey dilediğin gibi olur…”

“Güle güle!” diye el salladı Mischa da. “Kendini sakın üzme! Her şey yoluna girer! Fightinggg!”

Ayça onun şamatacı bir biçimde yumruk yaptığı elini “fightinggg!” diye sallamasına içtenlikle güldü. Sonra son bir defa el sallayıp arkasını döndü, yürümeye koyuldu. Yüzünde hüzünlü, ama kararlı bir ifade belirmişti…

Evet, Mischa haklıydı… Ayça şimdi ne yapması gerektiğini biliyordu…

Mischa ise uzaklaşan kızın arkasından yarı hüzün, yarı mutlulukla baktı. Gerçekten de onunla konuşmak iyi gelmişti. Yıllar var ki Ji Hwan’dan bahsetmemiş olduğunu düşündü… Eski yaraların hâlâ canını acıttığını görmek hüzün verici olsa da, birisine bu büyük acısını anlatmak üzerinde cidden terapi etkisi yaratmıştı. Oysa az önce bu parka gelirken Mischa hayatından fena halde bezmiş vaziyetteydi: Bu iğrenç mesleği sürdürmekten, hayatının nereye gideceğini bilemeden yaşamaktan bıkmıştı. Bir miktar birikmiş parası vardı, belki de artık Rusya’ya dönmeliydi… Ama orada da kendisini bekleyen kimse kalmadığını ve muhtemelen yaşayacağı hayatın burdakinden daha aydınlık olmayacağını hüzünle hissediyordu…

Genç kız daldığı düşüncelerden birdenbire çalan bir telefonun sesiyle irkildi. Kendi telefonu değildi. Şaşkınca çevresine bakındı. Sonra bankın ucundan yere düşmüş olan telefonu fark etti. Hemen durumu anladı: Bu telefon Alexia’nındı muhakkak!

Hâlâ çalan telefonu eline aldı, ne yapacağını bilemez gibi bir an durdu. Sonra, açıp kulağına götürdü.

“Alo?”

“Ayça?? Aşkım, nerdesin??”

“Ben Alexia değilim. Telefonunu parkta düşürmüş, ben buldum,” dedi Mischa. Karşı tarafta bir an sessizlik oldu. Sonra:

“Ha öyle mi?” diye mırıldandı Moon Jee. “Şey, şu anda nerdesiniz? Ben gelip telefonu sizden alabilir miyim?”

“Ah, elbette,” dedi Mischa. “Ben Yeongdong köprüsü yakınlarında bir parktayım. Köprünün şehir tarafındaki girişinden 100 metre kadar ileride bir park…”

“Tamam, nerde olduğunuzu anladım, o parkı biliyorum,” dedi Moon Jee hemen. “Yarım saate kadar gelsem orada olursunuz, değil mi?”

“Olurum… Tamam, burada bekleyeceğim,” dedi Mischa ve telefonu kapattı.

Ayça yorgun adımlarla evden içeri girdiğinde yüzünde hüzünlü, ama kararlı bir ifade vardı. Genç kız tereddüt bile etmeden odasına geçti, dolabını açtı, birkaç parça eşyasını alıp yatağın altında duran ufak valize koydu. On dakika içinde hazırdı. Saatine baktı; öğleden sonraki uçağı yakalamak için yarım saat içinde evden çıkması gerekiyordu.

Eve gelmeden önce kliniğe gitmiş, Song Gil Nam’la konuşup vedalaşmıştı. Yaşlı adam, onun işten ayrılacağını duyunca gözle görülür biçimde üzülmüştü:

“Ayça… Sanırım zor günler geçiriyorsun kızım… İstersen bir süre uzaklaş, sana birkaç hafta izin vereyim, Türkiye’ye, ailenin yanına git! Ama sonra geri dön. Sen çok değer verdiğim bir doktorumuzsun, seni kaybetmek istemiyorum…”

Ayça ona sevgiyle gülümsedi. Bu babacan doktorla zaman içinde baba-kız gibi olmuşlardı; yaşlı adam Ayça’ya akupunktur hakkında çok değerli bilgiler öğretmişti. Ama ne yazık ki şu anda onun dediğini yapması mümkün değildi. İçini çekti:

“Üzgünüm efendim… Ama Türkiye’de çok daha uzun bir süre kalmam gerekiyor… Beni affedin. Her şey için, şimdiye kadar bütün yaptıklarınız için teşekkür ederim!”

Böyle deyip yaşlı adamın elini sıktı. Gil Nam ise hüzünle onun omzunu patpatladı.

“Pekala…” diye mırıldandı. “Git öyleyse… Ama bir gün geri gelip kliniğimize döneceğine söz ver!”

Ayça güldü: “Söz!” Sonra da son bir kez gülümseyip klinikten çıktı.

Seung Mi’ye veda etmek istediği halde genç kadını yerinde bulamamıştı genç kız. Hae In’i görmektense özellikle kaçınıyordu; çünkü genç kızın onu kolay kolay bırakmayacağına, “Saçmalama Ayça, ne geri dönmesi?? Hem de böyle apar topar?!” diye ortalığı velveleye vereceğine emindi.

Şimdi de evde eşyalarını topladıktan sonra Hae In’e mektup yazarken bir an durakladı. Hae In böyle kaçar gibi gittiği için onu asla affetmeyecekti. Ama Ayça, eğer şimdi böylece gitmezse, bir daha asla bu cesareti bulamayacağını hissediyordu.

O yüzden tekrar cesaretini topladı, Hae In’e şu satırları yazmaya başladı:

“Sevgili dostum…

Ben gidiyorum. Bugünki uçakla Türkiye’ye dönüyorum.

Bunu yapmak zorundaydım Hae In. Burada kaldıkça Moon Jee’nin başına daha fazla bela açmaktan başka bir şey yapmıyorum… Onun Han Seul’le arasının düzelmesi için, kariyerinde ilerleyip ünlü bir yıldız olabilmesi için hayatından çekip gitmek zorundayım…

O yüzden sana haber vermeden, veda etmeden kaçar gibi giden bu korkak arkadaşını affet Hae In… Beni anlayacak birisi varsa, o da sensin dostum…

Ve lütfen Moon Jee’ye iyi bak… Onu senin dostluğuna emanet ediyorum. Ona çok iyi bak, benim yokluğumdan dolayı üzülmesine izin verme, olur mu?… Sana güveniyorum.

Hoşçakal sevgili arkadaşım Hae In! Her şey için sana çok ama çok teşekkür ederim! Sen benim en iyi dostumsun ve hep öyle kalacaksın…”

Ayça son satırları yazarken gözleri dolmuştu. Mektubun yanına iki aylık kira parasını da bıraktı ve üzerine not düştü: “Yerime yeni birini buluncaya kadar idare eder umarım…”

Sonra, bir an durakladı ve beyaz bir kâğıt daha çıkardı. Moon Jee’ye de birkaç satır yazmadan ayrılamazdı…

Son satırların üzerine birkaç damla gözyaşı düşüp yazıyı dağıtınca ağladığını fark etti genç kız. Hemen gözlerini sildi. Moon Jee’ye yazdığı mektubu da bir zarfa koyup üzerine “Moon Jee” diye yazdı. Sonra çantasını eline aldı. Birkaç aydır kendisine yuva olmuş odasına hüzünle göz gezdirdi. Sonra odadan çıktı. Ağır adımlarla yürürken duvarlara, mobilyalara sevgiyle dokundu: Evini özleyecekti… Birbirinden güzel anılarla dolu olan bu evi çok özleyecekti…

Sonra içini çekti, valizini de alıp kapıdan çıktı. Moon Jee’ye yazdığı mektup hâlâ elindeydi.

Mektubu Moon Jee’nin evinin kapısına bıraktı. Sonra da evin arkasına doğru ağır adımlarla  yürüdü; acıklı gözlerle Moon Jee’nin evinin güzeller güzeli bahçesine baktı: “Gizli bahçe”lerine…

Coffee House OST –  SB Wannabe

Gözleri yine yaşlarla buğulanırken gerisin geri döndü, sokaktan geçen bir taksiye el etti. Bindikten sonra: “Havaalanına lütfen,” diye mırıldandı.

Aradan henüz on-on beş dakika henüz geçmişti ki, sokağın diğer köşesinden koşarak gelen Moon Jee göründü: Genç adam terden sırılsıklam olmuştu: Kendi evine uğramadan koşa koşa Ayça’nın evinin kapısına gitti, kapıyı yumruklamaya başladı:

“Ayça! AYÇA! Aç kapıyı, aç Ayça!”

Ama içeride hiç ses yoktu. Moon Jee sıkıntıyla kaşlarını çattı, acaba evde yok muydu?? Genç adam bir an durdu, sonra telefonunu çıkarıp Hae In’i aradı. Ama doktor kız, Ayça’nın klinikte olmadığından emindi.

“İstersen kliniğe uğra, sana anahtarı vereyim,” dedi Hae In. Moon Jee bir an düşündü, sonra kabul etti.

Dalgın adımlarla kliniğe doğru yürürken az önce Mischa’nın söylediklerini düşünüyordu. Rus kız telefonu ona geri verirken:

“Siz Alexia’nın sevgilisi olmalısınız,” demişti. “Alexia o kadar üzgün ve dalgındı ki, telefonu düşürdüğünün farkında bile olmadı anlaşılan…”

Moon Jee teşekkür ederken de kaygılı gözlerle eklemişti: “Bu arada… galiba sizden uzaklaşmayı planlıyor…”

Moon Jee’nin gözleri hayretle açıldı: “Ne?! Nasıl yani??”

“Az önce onunla sohbet ediyorduk… Alexia çok üzgündü… Size acıdan ve üzüntüden başka bir şey getirmediğini, sizin iyiliğiniz için sizden uzak durması gerektiğini söyledi… Sadece aileniz değil, aynı zamanda işinizle ilgili pürüzler de varmış galiba…”

Moon Jee şok içinde kalakalmıştı: Ayça, kontrat meselesini öğrenmişti demek!

“İnanamıyorum! Aptal, aptal kız!” diye inledi genç adam. Mischa ona hayretle baktı: “Yoksa bir yanlış anlaşılma mı var?!”

“Ne olursa olsun gitmeyi düşünmemeliydi! Ben her şeyi halledecektim!” diye bağırdı Moon Jee. Gözleri yaşarmıştı, yüzünde acı dolu bir ifade vardı.

Mischa bir an şaşkınca durdu. Sonra ince bir hüzünle gülümsedi: Görünen o ki, Alexia için hâlâ bir umut vardı.

Birden Moon Jee’nin kolunu sıktı! Şaşırarak ona dönen genç adama heyecanla fısıldadı:

“O halde ne duruyorsunuz?? Koşup gidin, durdurun onu! Gitmesine izin vermeyin! Haydi, zaman kaybetmeyin!”

Moon Jee şaşkınca kekeledi: “Ta-tamam…” Sonra şaşkın adımlarla yürümeye başladı. Birkaç adım sonra durdu, geri dönüp Rus kıza baktı.

“Çok teşekkür ederim Agasshi!” diye bağırdı. “Telefon için teşekkür ederim! Onu durduracağım! Hoşçakalın!”

Sonra tekrar döndü, ok gibi fırlayıp koşmaya başladı. Mischa onu yüzünde mutlu bir tebessümle izliyordu…

Şimdi Moon Jee kafasında düşüncelerle kliniğe doğru yürürken Ayça’yı bulamamaktan korkuyordu: Ya gerçekten de gittiyse?? İşin kötüsü telefonu da yoktu, ona nasıl ulaşacağını bilemiyordu genç adam…

Sonra birden, kendi evinin önünden geçerken gözü kapıdaki beyaz bir şeye takıldı.

Birden nefesi kesildi: Yoksa…

Koşar adımlarla bahçeye girdi, bahçe kapısını arkasından çarptı, iki adımda evin önüne ulaştı: Kapıya iliştirilmiş beyaz zarfı eline alırken elleri titriyordu.

Üzerindeki “Moon Jee” yazısını tanıyınca yüreği hopladı sanki. Zarfı parçalar gibi açıp okumaya başladı.

“Sevgilim…

Bana çok kızacaksın… Çok kırılacaksın… “Benden bir vedayı bile esirgedin!” diye nefret edeceksin belki de…

Ama kalbinin derinlerinde beni anlayacağını biliyorum. Bunu neden yaptığımı en iyi sen anlayacaksın.

Çünkü sen de benim yerimde olsan, aynen böyle yapardın…

Şirketle olan kontratında yazanları öğrendim. En az iki sene boyunca sevgilin olmaması gerektiğini biliyorum. Ayrıca Han Seul’ün öfkesinin de farkındayım. Onunla barışabilmek için tek şansının benden ayrılmak olduğunu biliyorum…

O yüzden şimdi gidiyorum Moon Jee…

Her şey düzelene kadar… Bir gün birlikte olmamız için önümüzde engel kalmayana kadar… O gün gelene kadar gidiyorum…

Ama o gün gelince… İşte o gün, geri döneceğim! Sana söz veriyorum!

O zamana kadar kendine iyi bak ve sakın üzülme, olur mu? Dünyanın hangi köşesinde olursam olayım seni bütün kalbimle sevdiğimi, ve yalnızca seni seveceğimi asla unutma…

Ve böylece, senle yüz yüze konuşmadan gittiğim için ne olur beni bağışla! Eğer seni bir defa daha görseydim, belki de bunu yapacak gücü bulamazdım kendimde…

Hoşçakal sevgilim… Seni seviyorum…”

Moon Jee son satırları okurken yüreğine bir hançer saplanmıştı sanki. Mektubu elinden bırakmadan gerisin geri sokağın başına kadar koştu, deliler gibi sağa sola bakınmaya başladı. İlk gördüğü taksinin önüne atladı! Şoför acı bir fren yaparken genç adam kapıyı açmıştı bile.

“Yavaş ol genç adam, ölmek mi is-”

“HAVAALANINA! LÜTFEN ÇABUK OLUNN!” diye bağırdı Moon Jee. Şoför şaşkınlıkla dudak büktü, sonra sürmeye başladı.

Arka koltukta derin derin soluyan Moon Jee’ninse alnı endişeyle kırışmıştı…

Ayça görevli kızdan uçuş kartını alırken yorgunca gülümsedi. Sonra ağır adımlarla kontuardan ayrıldı, bekleme salonuna doğru ilerledi.

Bekleme salonunda gözü umumi telefonlara takıldı. Ayça bir an tereddüt etti: Acaba ablasını arayıp haber vermeli miydi?

Genç kız bir an düşündü, sonra araması gerektiğine karar verdi. Şimdiye dek her şeyi onlardan saklamıştı, ama şimdi birdenbire geri dönüp yüreklerine indirmek istemiyordu. Ablasını aramalıydı ki, anne ve babasını hazırlayabilsin…

Genç kız cebinde bozukluk ararken cep telefonunu nerede düşürmüş olabileceğini düşündü bir kez daha. Telefonun yokluğunu, taksiye bindikten sonra fark etmişti. Omuz silkti, aslında bunun bir önemi yoktu. Nasılsa telefonunu bundan sonra kullanmayacaktı…

Ablasının numarasını ezberden çevirdi, sonra beklemeye başladı. Karşıdan tanıdık bir ses: “Alo?” dedi.

“Alo, abla? N’aber, nasılsın?”

“Ah, Ayça?? Sabahtan beri seni arıyorum, ama bir türlü ulaşamadım! Yabancı bir kız çıktı, Korece bir şeyler söyledi. Sonra İngilizce anlaşmaya çalıştık ama bir türlü beceremedik. “This is Alexia’s phone” falan diyordu, manyak mı nedir??”

Ayça hafifçe gülümsedi: Anlaşılan telefonu Mischa bulmuştu. Ablası ise devam ediyordu:

“Beni aradığın çok iyi oldu Ayça: Sana çok önemli bir şey söylemem lâzım…”

Ayça bir an durdu, kaşlarını çattı: “Abla, benim de söyleyeceğim önemli bir şey var… İstersen önce ben söyleyeyim, bak şimdi public phone’dan arıyorum ve-“

“Biz Kore’ye geliyoruz!”

Ayça önüne bir uzaylı çıksa bu kadar şaşıramazdı!

“HAA??!”

“Şimdi havaalanındayız, uçak birazdan kalkacak… Katar aktarmalı geliyoruz; o yüzden gelmemiz heralde yarın sabahı bulur…”

“Abla, abla dur biraz! Sen ne dediğinin farkında mısın??” Ayça kulaklarına inanamıyordu, bu da nerden çıkmıştı böyle?!

Telefonun diğer ucunda ablası derin bir nefes verdi:

“Ayça… sana anlatmadığım bazı şeyler oldu,” dedi sıkıntıyla. “Babam… babam, iki ay önce kalp krizi geçirdi!”

Ayça birden yumruk yemiş gibi oldu. Gözleri kararırken genç kız düşmemek için telefon kulübesinin duvarına tutunmak zorunda kaldı.

“Abla sen… sen ne diyorsun…” dedi fısıltı gibi çıkan bir sesle. “Yoksa babam… öldü mü…”

“Hayır canım Allah korusun, neler düşünüyorsun hemen,” dedi ablası bir çırpıda. “Yok yok, şimdi gayet iyi çok şükür… Seni telaşlandırmayalım diye o günlerde söylemedim ama aslında epey ciddi bir krizdi, toparlanması biraz vakit aldı… Ama bu hastalık ona ders oldu sanırım: O günden beri seni ağzından düşürmüyor. “Canım kızımı çok özledim, onu görüp kendi ellerimle evlendirmeden gidersem gözüm açık gider!” deyip duruyor…”

Ayça resmen nefessiz kalmıştı, olan bitenden başı dönüyordu. Kafasını toparlamaya çalıştı:

“Abla, dur, dur biraz! Ne evlenmesi, ben…”

“Ben geri dönüyorum” diyecekti, ama birden bunu söyleyemeyeceğini fark etti: Ablasına San Young’un yaptıklarını anlatmamıştı. Anlatamamıştı, çünkü utanmıştı. Sonra olanları da –Han Seul’le çıkmaya başlaması, sonra Moon Jee’ye âşık olması, Moon Jee’yle çıkmaya başlaması- ablası bilmiyordu haliyle. Ayça sıkıntıyla dudaklarını ısırdı, ne yapacaktı şimdi?!

“Neyse işte, babam dün akşam elinde üç tane biletle geldi, inanabiliyor musun?! Meğer bizden habersiz biletleri almış bile! Pasaportlar zaten vardı, bize de bir an önce valizleri hazırlayıp yola çıkmak düştü!” Ablasının sesi neşeli geliyordu; anlaşılan bu hiç hesapta olmayan macera onun epeyce hoşuna gitmişti. Sonra biraz durdu, kaygılı bir sesle ekledi: “Bu arada babamın üzülmemesi gerekiyor Ayça, yoksa bir kriz daha gelebilirmiş… O yüzden senden çok rica ediyorum; yarın bizi karşılamaya gelirken San Young’un çok saygılı davranacağından emin ol…”

Ayça’nın beyni boşalmış gibiydi. Ne söyleyeceğini, ne yapacağını bilmiyordu…

“Ah, uçağın anonsu yapılmaya başlandı, gitmemiz gerek!” dedi ablası karşıdan. “Yarın görüşürüz Ayça! Unutma, Katar havayollarıyla geliyoruz, sen Doha’dan gelen uçağı bekleyeceksin! Hoşçakal tatlım!”

Birden telefon kapandı ve Ayça kendine geldi. “Alo?? Aloo??” diye birkaç sefer tekrarladı, ama karşıda sinyal sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Ayça heyecanla ceplerini karıştırdı, biraz daha bozukluk bulup yeniden aramalı, ablasına eve geri döneceğini söylemeliydi!

Ama birden, sıkıntıyla durakladı. Bunu nasıl söyleyeceğini bilmiyordu… Bu kadar büyük bir haberi babasının hasta kalbi kaldıramayabildirdi.

Genç kız sıkıntıyla içini çekti: Şimdi ne yapacaktı?? Bu işten nasıl sıyrılacaktı?? Annesi ve babası yarın kızlarının San Young’la birlikte onları karşılamasını bekliyor olacaklardı! Onların karşısına Moon Jee’yi çıkarırsa, üstelik bir de olan biteni anlatırsa babası oracıkta bir kalp krizi daha geçirirdi!

“Allah kahretsin! Offf!!!”

Ayça çaresizce ileri-geri volta atmaya başladı. Aklına hiçbir yol gelmiyordu! Olanları telefonda anlatamazdı… Olanları anlatmadan da onlara “Bekleyin! Ben dönüyorum zaten…” diyemezdi…

Ailesinin buraya gelmesini beklemekten, onlara her şeyi yumuşatarak anlatmaktan, sonra hep birlikte geri dönmekten başka çaresi yok gibi gözüküyordu.

Ama bir de ilk karşılaşma an’ı vardı tabii…

Ayça sıkıntıyla kaşlarını çattı. Sonra yavaşça valizine uzandı. Onu sürükleyerek, yorgun adımlarla havaalanından çıktı.

Dışarıda bekleyen taksilerden birine el ettiği sırada içeride “Seul-İstanbul uçağı boarding’e başlamıştır,” anonsu yapılıyordu…

Moonlight Shadow Techno Remix 

Ayça’nın bir taksiyle havaalanından ayrılmasından sadece birkaç dakika sonra Moon Jee’nin içinde olduğu taksi aynı kapıya yanaştı. Genç adam taksi parasını “üstü kalsın!” diyerek şoföre uzattığı gibi dışarı fırladı, delirmiş gibi koşmaya başladı. Türk Hava Yolları’nın gişesine geldiğinde soluk soluğaydı:

“Uçak kalktı mı? Türkiye’ye giden uçak kalktı mı??” dedi kesik kesik, nefesler arasında.

Gişedeki iki genç kız ona şaşkınlıkla baktılar. Bir tanesi kekeleyerek:

“Şu anda yolcular uçağa geçiyorlar…” dediği anda Moon Jee onun sözünü bitirmesini bile beklemeden fırladı, pasaport kontrolüne doğru koşturdu!

Fakat genç adam bütün heyecanı ve kararlılığına rağmen pasaportu ve uçuş kartı olmadan X-ray’lerden geçemeyecekti: Güvenlik görevlileri insanları yara yara geçmeye çabalayan bu genç adamın derhal kollarına yapıştılar. Moon Jee ise kendini kurtarmaya çabalarken bağırıyordu:

“Bırakın! Lütfen bırakın! Çok önemli, hayat-memat meselesi! Lütfen izin verin!”

Ama görevlilere laf anlatamayacağını anlayınca ileride, uçuş kapılarına doğru yürüyen yolculara doğru bağırdı:

“Ayçaaaa! AYÇAAAAA! LÜTFEN GERİ DÖN! GİTME AYÇAAAAAA!”

Güvenlik görevlileri bu deli genci çeke çeke uzaklaştırırken Moon Jee’nin yüzü umutsuzlukla çarpılmıştı… Sonra birden kendini onların elinden kurtardı, bu defa, uçuş kartı veren kontuarlara doğru koşmaya başladı! Güvenlik görevlileri onun peşinden seğirtirken Moon Jee THY kontuarına gelmişti bile. Hâlâ sıra bekleyen insanların önüne geçip görevli kıza bağırdı:

“Lütfen! Lütfen bakar mısınız yolcu listesinde Ayça Güneş diye birisi var mı? Lütfen, çok önemli!”

Arkasındaki yolcular öfkeyle homurdanmaya başlayınca da onlara dönüp ağlamaklı bir sesle bağırdı: “Lütfen izin verin! Bu benim için çok, çok önemli!”

Genç adamın yaşarmış gözlerini görünce herkes sus pus oldu. Görevli genç kız da şaşkındı; ama genç adamın dediğini yapmadan edemedi. Listeye baktı ve:

“Güneş nasıl yazılıyor?” dedi merakla, “G-U-N-E-S, öyle değil mi?”

“Evet evet,” dedi Moon Jee sabırsızca. Genç kızın listedeki parmağı bir an durdu. Sonra başını kaldırdı, karşısındaki acılı genç adama baktı:

“Evet, böyle biri var,” dedi, “Az önce boarding card’ını almış…”

Moon Jee’nin birden omuzları çöktü… Genç adam yıkılmıştı.

“Anladım…” diye mırıldandı. “Peki… Teşekkür ederim…”

Sonra, geriye döndü, ayaklarını sürüye sürüye yürümeye başladı… İleride, uçuş saatlerini gösteren elektronik panoların birinin önünde durdu. Acılı gözlerle panoya baktı.

Işıklı panoda “THY Flight No: 91, Seul – İstanbul: Boarding” yazısı, kalbini yakar gibi yanıp sönüyordu…

San Young ofisinden çıkıp asansöre binerken şaşkındı: Kendisini ziyarete gelen genç bir kadın… Kim olabilirdi acaba?

Lobiye inip de bir koltukta oturmuş onu bekleyen ziyaretçisini görünce genç adam gözlerine inanamadı:

“AYÇA!”

Ayça yüzünde ciddi ve yorgun bir ifadeyle ona bakıyordu. Gülümsemeye çabalayarak genç adamı selamladı.

“Burda ne yapıyorsun?” dedi San Young heyecanla. Sonra birden neşeyle güldü: “Ah, çok afedersin, yani iyi ki geldin! Hoşgeldin! Bir şeyler içer-“

“San Young,” diye onun sözünü kesti Ayça.

San Young şaşkınlıkla durdu. Ayça’nın gözleri çok ciddi ve çok umutsuz bakıyordu.

“Senden bir ricam var,” dedi Ayça sıkıntılı bir sesle.

“Tamam…” diye mırıldandı San Young şaşkınca. “Nedir?”

Ayça derin bir nefes aldı. Sonra olan biteni özetleyiverdi: Ailesine ayrıldıklarından hiç söz etmediğini anlattı. Babasının hasta olduğunu ve şimdi Kore’ye gelmek üzere yolda olduklarını da. Sonra, yalvaran gözlerini San Young’a dikti:

“Şimdi senden bir ricam var: Lütfen, yarın sabah onları karşılamaya benle birlikte gelir misin? Olan biteni onlara alıştıra alıştıra anlatıncaya kadar senle ayrıldığımızı bilmelerini istemiyorum… Benim burada mutlu bir hayat sürdüğümü zannetmeleri lâzım; yoksa babam çok üzülür…”

San Young karşısındaki kıza hayretle baktı. Sonra dudakları alaycı bir biçimde kıvrıldı:

“Sen zaten mutlu bir hayat sürmüyor muydun Ayça? Han Seul’le mutlu olduğunuzu sanıyordum… Hani o benden çok daha iyi bir adamdı, öyle diyordun. Babanın karşısına onu çıkarsana?!”

Ayça’nın yüzündeki beklenti yüklü ifade birden somurtmaya döndü, genç kız kaşlarını çattı.

“Özür dilerim, hiç sormadım say!” dedi ve arkasını dönüp yürümeye başladı. San Young’sa genç kızın kolunu tuttu:

“Tamam tamam! Özür dilerim! Dur, dur biraz!”

Ayça somurtarak durdu. San Young’sa çabuk çabuk konuştu:

“Dediğini yapacağım… Yalnız bir şartım var…”

“Neymiş o?” dedi Ayça kaşları hafifçe çatılarak.

San Young derin bir nefes aldı ve genç kızın gözlerinin içine baktı:

“Benle… evlenmeni istiyorum!”

Ayça’nın gözleri hayretle açıldı: Bu çocuk… ne saçmalıyordu böyle??

San Young’sa kararlı gözlerini onun yüzüne dikmiş, cevap bekliyordu.

-Bölüm Sonu-

15. Bölüm

UYARI: Aşağıdaki yazı hafif oranda cinsellik içermektedir. 16 yaşından küçüklerin okuması sakıncalı olabilir, ama beni dinlemeyip okuyacağınızı bildiğim için sadece “büyükler ayıp şeyler yapabilir, siz onlara uymayın” demekle yetiniyorum. 😀 😀

“Üç şey uzun süre gizli kalamaz: Güneş, Ay, ve gerçek…”

Buda

Peppertones – Galaxy Tourist

Ayça çalışma masasında oturmuş, bir yandan internetten günün gazetelerine göz gezdirirken bir yandan da elindeki tostu dişliyordu. Dün geceki nöbetten sonra bugün kliniğe geç gidecekti. Sonra laptopu kapattı, üzerini değiştirmek üzere ayağa kalktı. O sırada gözü, masaya bıraktığı bir dizi fotoğrafa takıldı. Gülümseyerek fotoğraf destesini eline aldı.

İki gün önce eğlence parkına gittiklerinde çekilmiş resimlerdi bunlar. Ayça’nın en az yirmi değişik pozu vardı; dondurma yerken, dönen salıncaktayken, yolda durmuş, ileride gösteri yapan bir adamı hayran hayran izlerken… Moon Jee hangi ara çekmişti bunları, hiç bilmiyordu. Neyse ki haberdar olduğu anlarda çekilmiş birkaç poz da vardı; hatta birkaç tanesinde de kameraya birlikte gülümsüyorlardı: Moon Jee’nin ona sarılıp cep telefonunu olabildiğince uzağa tutarak çektiği resimlerdi bunlar. Genç adam hepsini bilgisayara atmış, yetmezmiş gibi bir de bir kopya kendisi için, bir kopya da Ayça için bastırmıştı.

“Bu resimleri odamın her yerine asacağım. Yaşadığımız tüm güzel anlar, her an gözümün önünde olsun istiyorum,” demişti. “Ve tabii güzel sevgilimin yüzü de…”

Ayça ikisinin birlikte poz verdiği bir resme bakıp fotoğraftaki çocuğa sevgiyle gülümsedi. Seni gidi küçük romantik…

Sonra birden gözü rafta duran parıltılı bir şeye takıldı ve dudağındaki gülümseme siliniverdi: Han Seul’ün kendisine aldığı hilâl kolyesi…

Ayça umutsuzca dudaklarını ısırdı: Ne zaman gerçekten kendini çok mutlu hissedecek olsa, vicdan azabı kalbine batan bir kıymık gibi geri geliyordu. Han Seul’ü; kendisine en zor zamanlarında el uzatan, yıkılmış özgüvenini yeniden tamir eden, kendisine karşı hep çok nazik, çok sevgi dolu olan bu adamı öylece ortada bırakıverdiğini düşündükçe çok fena oluyordu… Hayır, elbette Moon Jee’ye karşı bu hisleri taşırken Han Seul’le birlikte olamazdı; ama yine de, şimdi kendileri bu kadar mutluyken Han Seul’ün canının yandığını bilmek içinde kendisinin dünyanın en kötü yaratığı olduğu hissini uyandırıyordu!

Ayça sıkıntıyla ofladı. Moon Jee’ye kalsa daha uzun bir zaman Han Seul’e aralarındaki ilişkiden bahsetmemeleri gerekiyordu. “O kendisini toparlayana kadar,” demişti genç adam. Ama Ayça, bunun ne kadar süreceğini bilmiyordu. Ve bu süre içinde Han Seul ikisinin aşkını kendileri dışında bir başkasından duyarsa neler olacağını düşünmek bile istemiyordu! Bu gerçekten çok, çok fena olurdu!

Birden, aklına gelen fikirle alnı kırıştı: Elini atıp hilâl kolyesini durduğu raftan aldı, avcunda tutup parlak kolye ucuna dikti gözlerini: Acaba…

Sonra kararlı bir biçimde döndü, gardrobunu açıp hızlı hızlı giyinmeye başladı.

Yaklaşık bir saat sonra genç kız, başbakanlık binasından içeri giriyordu. Danışmadaki memurlara başıyla selam verip gülümsedi; burada çalıştığı zamanlardan onlarla tanışıklığı vardı. Sonra, Han Seul’ün ofisine gitmek üzere asansöre yöneldi.

Asansörü beklerken gerginlikten yerinde duramıyordu. Han Seul’e her şeyi anlatmak için gelmişti, ama her an cesaretini yitirip gerisin geri dönmemek için kendini zor tutuyordu. Yoldayken söyleyeceklerini kafasında yüzlerce kez prova etmişti; ama Han Seul’le yüz yüze geldiği anda her şeyin aklından uçup gidivereceğinden neredeyse emindi.

O sırada asansör zemin kata indi ve Ayça derin bir nefes alıp asansör kapısının açılmasını bekledi.

Birden, tam karşısında San Young’u görür görmez donup kaldı.

San Young da onu görünce bir an şaşırmıştı. Ama hemen sonra yüzüne sevinçli bir ifade düştü:

“Ayça! Burada ne yapıyorsun? Yoksa beni görmeye mi geldin?”

“Tabii ki hayır, Han Seul’ü görmeye geldim,” dedi Ayça soğuk soğuk.

San Young’un yüzünden bir hayalkırıklığı geçerken genç adam hüzünle başını eğdi: “Doğru ya… Tabi…” Ama sonra, yine umutla kaldırdı başını. Ayça’ya küçük bir çocuk saflığında baktı:

“Yine de… seni görmek öyle güzel ki… Çok özlemişim… Gerçekten…”

Ayça bir an şaşırdı, sonra elinde olmadan burukça gülümsedi. San Young’a karşı bir şeyler hissettiği günlerin üzerinden sanki asırlar geçmiş gibiydi. Onu artık tamamen objektif bir gözle görebiliyor, ve bu genç adamın aslında ne bir zamanlar gözünde büyüttüğü kadar mükemmel, ne de ondan nefret ettiği zamanlarda zannettiği kadar kötü biri olmadığını anlıyordu: Sadece çok hırslıydı. Zaten o hırsı yüzünden Ayça’yı kaybetmişti. Sonra pişman olmuş, hatasını telafi etmek istemişti ama artık çok geçti…

“Benimle bir kahve içsen?” dedi San Young birden. Genç kıza umut ve özlem dolu gözlerle bakıyordu. “Yemin ederim başka bir şey istemeyeceğim, sadece seninle bir kahve içmek istiyorum! Eski günlerin hatrına… Sadece birazcık birlikte oturalım, konuşalım… Ne dersin?”

O sırada arka taraftaki merdivenlerden Han Seul iniyordu. Genç adam dalgındı, dün bütün gece kabuslarla boğuşmuştu. Arada bir yüreğine, Ayça’yla Moon Jee arasında bir şeyler olup olmadığına dair korkunç bir şüphe düşüyor, ama hemen sonra aklıselim tarafı bu şüpheyi duyduğu için kendine fena halde öfkeleniyordu! Zavallı Han Seul kendi kendisiyle kavga etmekten bitap düşmüştü.

 Prosecutor Princess – Goodbye My Princess

Birden, tam karşısında, asansörlerin orada, Ayça ve San Young’u karşılıklı konuşurlarken gördü ve hayretle durakladı.

Bu sırada Ayça da şaşkındı. San Young’un umut dolu gözlerini ısrarla kendisine dikmiş bir cevap beklediğini görünce bir an kekeledi:

“Ama…”

“Hadi Ayça, ne olur… Bu kadarcık hatrım da mı yok? Birlikte geçen iki senemizin hiç mi hatrı yok? Hem Türkçe konuşmayı özlemedin mi, birlikte Türkçe konuşuruz; ben de böylece Türkçe’mi unutmamak için bir yol bulmuş olurum! Senleyken ne güzel konuşurdum, ama şimdi kelimeleri unutup duruyorum!”

Ayça birden gülmeye başladı. Aklına San Young’un Türkçe konuşmaya çabaladığı günler gelmişti. Genç adamla ne çok dalga geçerdi. Ve ne çok eğlenirlerdi…

San Young onun güldüğünü görünce birden sevindi. Kızın ellerine yapıştı:

“Ha? Senin de hoşuna gitti, değil mi? Dur bakayım nasıldı o laf: “Anladıysam Arap olayım?”? Hatırlıyor musun, ben bunu sürekli karıştırıyordum!”

“Hatırlamaz mıyım, “anladıysam armut olayım” derdin, ne salaktın be San Young!” diye bir kahkaha attı Ayça.

Uzaktan ikisini izleyen Han Seul’ünse birden gözleri doldu. Sonra kendi kendine acıyla gülümsedi: Zavallı Moon Jee’den boşuna şüphelenmişti. Ayça bal gibi de San Young’la beraberdi işte. Bir yandan biraz rahatlayarak, bir yandansa ikisini birlikte görmenin verdiği büyük acıyla gerisin geriye döndü, hızlı adımlarla binadan çıktı.

Bu sırada Ayça da buraya aslında ne yapmak için geldiğini anımsamıştı. Yüzündeki ifade yeniden ciddileşti. Yine de yumuşak bir sesle San Young’a:

“Özür dilerim, ama ben Han Seul’ün yanına çıkmalıyım San Young,” dedi. “Seninle kahve içmem artık pek hoş kaçmaz, çünkü ben… ben başkasıyla beraberim sonuçta…”

San Young birden hüzünle başını eğdi. Ayça’yı iyi tanırdı, onun kalbine birisi girmişse asla başkasına dönüp bakmayacağını bilecek kadar iyi tanırdı. Dudakları titreyerek:

“Anladım,” diye mırıldandı. “Peki…”

Sonra hüzünle yüzünü kaldırdı, Ayça’nın gözlerinin içine baktı. Keder dolu bir sesle:

“Ben sendeki şansımı çoktan kaybettim, öyle değil mi?” diye mırıldandı. “Ah… ne büyük aptallık ettim! Beni mutlu edecek tek kadını kendi ellerimle kaybettim!…”

Genç adamın gözleri dolmuştu. Ayça birden kalbinde hafif bir sızı hissetti: Bu adam yüzünden ne çok acı çekmişti. Ama merhametli kalbi, şimdi onun için bile üzülüyordu.

“San Young…” diye mırıldandı. “Artık beni bekleme… Artık seni mutlu edecek bir başka kadını ara… Tamam mı?”

“Söylemek kolay,” diye gülümsedi San Young acı acı. Sonra Ayça’nın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde yaşlar titriyordu:

“Ben yine de, senin evlendiğin haberini alıncaya kadar başka kimseye dönüp bakmayacağım! Sana ettiğim evlilik teklifi hâlâ geçerli olacak! Sen ne zaman dönmek istersen, ben seni geri almaya hazırım Ayça! Bunu sakın aklından çıkarma, tamam mı?”

Böyle dedi ve son bir kez gülümseyerek gerisin geri döndü, hızlı adımlarla çıkış kapısına doğru uzaklaştı.

Ayça ise şaşkınlık ve üzüntü ile kalakalmıştı. Bir an, uzaklaşan genç adamı yüreğinde büyük bir hüzünle izledi ve derin derin içini çekti. Ne çok kalp kırmıştı… Önce San Young, şimdi de Han Seul…

Sonra sıkıntıyla kaşlarını çattı: Şimdi San Young’u düşünmenin sırası değildi. Ne de olsa o, ektiğini biçiyordu. Ama Han Seul, zavallı tatlı Han Seul… Onun hiçbir günahı yokken Ayça tarafından acı çekmeye mahkum edilmişti.

Genç kız yeniden asansöre binerken kararlıydı: Han Seul’e her şeyi anlatacak, yalvararak af dileyecekti. Kendisine kızarsa, bağırıp çağırırsa hiç alınmayacak; hatta hakaret bile etse her şeyi büyük bir sabırla kabullenecekti. Çünkü Han Seul, bu durumda yüzde yüz haklıydı.

Yazık ki Han Seul’ü odasında bulamadı Ayça. Bir saatten fazla odasının kapısında bekledi, telefonla aradı, hatta kattaki diğer memurlara ve Han Seul’ün altında çalışan koruma birimi görevlilerine sordu; ama kimsenin Han Seul’den haberi yoktu. Çaresiz, tıpış tıpış binadan çıktı, bir taksiye atlayıp kliniğe gitti.

Klinikteki mesaisinin bitimine yakın bir hastasını uğurlamış, odada oturuyordu ki, telefonu çalmaya başladı. Arayan Moon Jee’ydi.

“Selam bebek, nasılsın?” dedi Moon Jee neşeyle, “Klinikte misin?”

“Evet canım…” dedi Ayça yüzüne bir gülümseme yayılırken. Moon Jee’nin neşeli sesi:

“Oh, çok iyi!” diye devam etti, “O zaman üzerini değiştir ve derhal aşağıya gel!”

“Aşağıya mı? Neden- Moon Jee-ya? Moon Jee?!”

Ama Moon Jee çoktan telefonunu kapatmıştı bile. Ayça şaşkın şaşkın elindeki telefona bakakaldı; sonra dudak büküp telefonu elinden bıraktı. Aynı anda, dışarıdan gelen bir motor gürültüsü ve çocuk çığlıkları dikkatini çekti. Merakla pencereye yaklaştı.

10 cm – Beautiful Moon

Dışarıdaki manzarayı görünce gözlerine inanamadı genç kız: Moon Jee nerden bulmuşsa bulmuş, son model bir Harley Davidson motosiklet üzerinde kliniğe gelmişti! Etrafını saran mahalle çocuklarıyla konuşup şakalaşıyordu. Ayça ağzı açık kalmış bir halde koşturarak odadan çıktı, kliniğin merdivenlerinden koşar adımlarla indi. Dışarı çıktığında Moon Jee sevinçle el sallayıp bağırdı:

“Gelsene Ayça!”

Ayça şaşkın şaşkın yanına yaklaşınca hemen arkasında duran bir kaskı da ona uzattı.

“Al bakalım, şöyle sıkıca tak. Hah, aferin!”

“Moon Jee bu da nerden çıktı?” dedi Ayça hayretle, ama Moon Jee aldırmaz bir tavırla: “Jin Beom’dan çarptım!” dedikten sonra onu kucaklayıp motorun arkasına oturtmuştu bile.

“Ellerini de belime koy… Hah, işte böyle! Hadi bakalım, gidiyoruuuuuz!”

Böyle deyip çevresindeki çocuklara el salladı, onların neşeli çığlıkları arasında motosiklet hareket etti! Ayça korkuyla Moon Jee’nin beline yapıştı:

“Moon Jee! Yavaş git, n’olursun!”

“Aigooo, sen tam bir korkak tavuksun!” diye bir kahkaha attı Moon Jee. Ama yüzüne keyifli bir gülümseme yayılmıştı. Bir elini Ayça’nın kendi belindeki elinin üzerine koydu, neşeyle bağırdı:

“Hey Seul sokakları! Bekleyin, biz geliyoruuuuz! Yihuuuu!”

Az sonra motosiklet güneşli Seul sokaklarında ilerlerken Ayça da az önceki korkuyu üzerinden atmış, kendini bu maceranın keyfine kaptırmıştı. Yüzüne keyifli bir gülümseme gelirken sesini duyurmak için yüksek sesle:

“Bununla gezmek cidden çok güzelmiş!” diye bağırdı, “Teşekkür ederim Moon Jee-ya!”

“Böyle kuru bir teşekkürü kabul etmiyorum!” diye bağırdı Moon Jee de sırıtarak. “Bana duyduğun aşkı tüm dünyaya haykırırsan belki kabul edebilirim…”

Bunun üzerine genç kız bir kahkaha attı. Sonra bu afacan oğlana uymaya karar verdi ve yüzünü okşayan rüzgara karşı neşeyle bağırdı:

“Heeeeyyy!!! Heeeeeey, tüm dünya! Beni dinleyin! Ben bu çocuğu seviyoruuuum!”

“Daha çok bağırmalısın, bütün dünya duyamadı!” dedi Moon Jee neşeyle sırıtarak. Ayça bütün gücüyle bağırdı:

“Ayça Moon Jee’yi seviyooooor! Onu çok, çok, çok seviyooor!”

“Moon Jee de Ayça’yı seviyor! Heeey, Ajumma, Ajusshi, duydunuz mu beni??” diye bağırdı Moon Jee yanlarından geçtikleri yaşlı teyze ve amcaya doğru. Ayça bir kahkaha attı. O sırada az daha dengesini kaybediyordu; korkuyla yeniden genç adama sarıldı. Sonra da başını onun sırtına yasladı, gözlerini yumdu. Yüzüne neşeli bir gülümseme düşerken sonsuza kadar böyle gidebileceğini düşündü…

Biraz sonra Moon Jee bir parkın girişinde yavaşladı ve durdu. Ayça merakla gözlerini açtı. Moon Jee arkasına döndü, genç kıza sevgiyle gülümsedi:

“Gel bakalım güzel kız: Seni gizli parkımla tanıştırayım…”

Bir eliyle Ayça’nın elinden tuttu, motorun arkasındaki ufak sepeti de diğer eline aldı ve parkın nehir manzaralı güzel bir köşesine kadar yürüdüler. Moon Jee yere oturup derin bir nefes aldı:

“Vuhaaaa! Buraya ilk kez mutlu olduğum bir zamanda geliyorum, biliyor musun?”

“Aaa, o da nedenmiş?” dedi Ayça merakla. Moon Jee çarpık bir gülümsemeyle mırıldandı:

“İlk kez burayı keşfettiğim gün, seni verandada öptüğüm ve bunu yaptığım için kendimden nefret ettiğim gündü… İkinci defa ise, senin San Young’a geri döndüğünü zannettiğim zamandı… Yani bu güzel yer, en depresif anlarıma tanıklık etti. Ama artık burayı o kötü anılarla hatırlamak istemiyorum: Bu güzel park, bizim en mutlu zamanlarımızla hafızama kazınmalı!”

Ayça tatlılıkla gülümsedi ve Moon Jee’nin elini sıktı. Sonra yüzüne hafif bir hüzün düştü:

“Ben bugün Han Seul’e gittim Moon Jee,” dedi.

Moon Jee birden irkildi. Merak ve korkuyla ona baktı: “Ee? Konuştun mu?”

“Hayır, konuşamadım,” dedi Ayça, “Odasında yoktu… Uzun zaman bekledim ama gelmedi…”

Moon Jee rahatlayıp derin bir nefes verdi. Sonra:

“Kızacaksın belki ama bence iyi olmuş,” dedi. “Birazcık daha sabret Ayça… Ben ona en müsait zamanda her şeyi anlatacağım…”

Ayça’nın yine susup hüzünlü düşüncelere daldığını görür görmez de hemen atıldı:

“Ah, bak ne getirdim: İkimize kendi ellerimle sandviç hazırladım! Bu güzel havalar sona ermeden şöyle bir tadını çıkaralım, öyle değil mi?”

Böyle deyip yanında getirdiği sepeti açtı, birer sandviç ve birer şişe meyve suyu çıkardı. Ayça ona neşeyle karışık şaşkınlıkla bakıyordu:

“Vayyy…. Senin böyle marifetlerin de mi vardı? Madem öyle, neden bunca zamandır bir kere bile bize yemek pişirip getirmedin bakiyim?”

“Eh, biraz tembel olduğum doğrudur,” diye sırıttı Moon Jee, “Ama sevdiğim kadın için gerekirse her gün yemek de pişiririm!”

Ayça yan yan baktı ona: “Bu lafını unutma, hatırlatırım!” Moon Jee ise birden düştüğü tuzağı fark edip kekelemeye başlamıştı:

“Ee… Yani her gün dediysek… Yani…” Sonra sevimli bir biçimde Ayça’ya sokuldu: “Ama sen bana kıyamazsın ki? Di mi? Di mi?”

Öyle sevimliydi ki Ayça dayanamadı gülmeye başladı. Genç adamın saçlarını okşarken: “Tamam tamam,” diye güldü, “Sadece arada bir pişirsen yeter…” Moon Jee bunun üzerine sevimli bir köpek yavrusu gibi başını sevinçle, hızlı hızlı salladı.

Biraz sonra sandviçlerini yemiş, karınları doymuş bir biçimde arkaya doğru yaslanmış, batan güneş manzarasının tadını çıkarıyorlardı. Moon Jee birden yerinde doğruldu:

“Ah, dur, dur! Daha sürprizlerim bitmedi…”

“Daha ne varmış?” dedi Ayça merakla. O sırada Moon Jee sepetten kitap gibi bir şey çıkarmıştı. Ayça’ya dönüp gülümsedi:

“Kim ailesinin geçmişiyle tanışmaya hazır mısın bakalım?”

Ayça sevinçle yerinde doğruldu:

“Ah… Yoksa o bir fotoğraf albümü mü?”

“Aynen öyle küçük hanım! Şimdi size sevgili Moon Jee’nizin ne kadar tatlı bir çocuk olduğunu bir defa daha kanıtlamak üzereyiz: İşte küçük Moon Jee!”

Böyle deyip ilk sayfayı açtı, ama önce bir düğün fotoğrafı çıktı karşılarına. Moon Jee sırıttı: “Tabii önce Moon Jee’nin yapım aşamalarını izliyoruz: Anne ve babanın düğünü…”

Small Acacia Band – Love

Moon Jee Ayça’nın yanına oturdu ve birlikte sayfaları yavaş yavaş çevirmeye başladılar. Ayça, yüzünde hafif buruk bir tebessümle bakıyordu pek çok fotoğrafa: Demek Moon Jee’nin annesi ve babası, şu ciddi görünüşlü adam ve kibar kadındı. Ayça babasının hiç gülmeyen yüzüne baktıkça Moon Jee gibi şebek bir oğlanın bu aileden nasıl çıktığına hayret ediyordu!

Daha ilerideki fotoğraflarda, asil görünüşlü anne ve babanın kucaklarında bir bebek beliriyordu: Han Seul… Sonra, Han Seul’ün biraz daha büyük halleri, altı-yedi yaşlarındaki resimleri geliyor, ve bu sefer bir başka minik bebek giriyordu görüntüye: Moon Jee…

“İkiniz de ne kadar şirinsiniz,” dedi Ayça gülümseyerek. Moon Jee başını salladı; o da hafif bir nostaljiyle bakıyordu eski fotoğraflara… Bir fotoğrafta abisi onu salıncakta sallıyor, diğerinde omzuna oturtmuş koşturuyordu! Moon Jee burukça gülümsedi: Gerçekten, abisinin onun üzerinde ne çok emeği vardı!

O sırada Ayça Moon Jee’nin 2-3 yaşlarında olduğu, tepeden bağlanmış fıskiye modeli saçları olan bir fotoğrafını görünce kahkahalarını tutamadı:

“Omoooo! Şunun şirinliğine bak! Burda aynen kız çocukları gibisin Moon Jee!”

“Hiç de bileeee!” diye feryat etti Moon Jee, “Ben şimdi bile arada bir öyle yaparım saçımı! Bak, bak! Hiç de bile kıza benzemiyorum, tamam mı?!”

“Boşuna uğraşma, kıza benziyorsun,” diye sırıttı Ayça. Sonra, yanındaki çocuğun saçlarını karıştırdı: “Ama çok, çok şekersin! Şu halini elime verseler ısırmaktan kollarını mosmor ederdim!”

“Şimdi de ısırabilirsin, ben bir şey demem,” diye sırıttı Moon Jee. Ayça gülerek onun kafasına vurdu: “Zevzek!” Ama fotoğraftaki bebeği eliyle sevmeden edemedi. Gerçekten çok sevimliydi…

Fotoğraf albümünü kapattıklarında ikisinin de yüzüne mutlu birer sırıtma gelmişti.

“Senin fotoğrafın yok mu? Senin bebekliğinin de en az bu kadar sevimli olduğuna eminim,” dedi Moon Jee. Ayça hüzünle başını salladı:

“Hepsi Türkiye’de kaldı… Belki günün birinde gösteririm…”

“Evet, ileride bir gün birlikte Türkiye’ye gittiğimiz zaman albümlerine de bakarız,” dedi Moon Jee hevesle. “Ama keşke o hallerini daha önce görmemin bir yolu olsaydı… Merak ettim…”

“Benim de böyle fıskiye modeli saçlı bir sürü fotoğrafım vardır,” dedi Ayça gülerek. “Gözlerimi de böyle kocaman açmışım, maviş maviş bakıyorum…”

“Omoooo, senin küçüklüğün süper şirin bir şeydir desene!” dedi Moon Jee. Sonra sırıttı, kolunu Ayça’nın omzuna attı: “Ne dersin Ayça? Bir an önce evlenip bir tane sana, bir tane de bana benzeyen bebekler yapalım mı?”

Ayça birden kıpkırmızı oldu! Öksürmeye başladı.

“Öhö öhö! Moon Jee! Sen… sen neler diyorsun?!”

“N’olmuş?” diye omuz silkti Moon Jee kaygısızca. “Bir gün evlenmeyecek miyiz? Sen sonsuza kadar böyle sevgili modunda takılmayı mı düşünüyordun?!”

“Yani… Şimdi…” Ayça ne diyeceğini bilemez haldeydi. Daha bırak kendi ailesini, Han Seul’e bile sevgili olduklarına dair bir şey söyleyememişken, bu muhabbetleri açmanın sırası mıydı hiç?! Ama Moon Jee çoktan hülyalara dalmıştı bile:

“Evet, bir tane sana benzeyen kızımız olsun,” diye gözlerini göğe dikip hayal kurmaya başladı. “Gözleri iri olsun, hatta mavi de olabilir, ben artık mavi göz sever oldum, cidden bak… Oğlan çocuğu bana benzesin ama, benim gibi yakışıklı olsun kerata!”

Ayça gülmeden edemedi: “Valla mavi gözlü bir kız çocuğu bekleme: Mavi göz geni çekiniktir; iki tarafta da yoksa ortaya çıkmaz…”

“Hadi yaa?” dedi Moon Jee. Sonra dudak büktü: “Neyse n’apalım, anneleriyle idare ederiz…”

“Ama belki torunlarımız mavi gözlü olabilir,” dedi Ayça ciddi ciddi. Moon Jee de: “Hımm, olabilir…” diye mırıldandı.

Ayça birden gülmeye başladı: Bu da neydi böyle?! Kendisi de bu hayalci çocuğun hayallerine kapılmış, ciddi ciddi torunlarının göz renginden bahsediyordu, öyle mi?!

“Ne oldu, niye gülüyorsun?” dedi Moon Jee merakla.

“Yani… Ne bileyim, az önce konuştuklarımız biraz tuhaf geldi…” dedi Ayça. Moon Jee sırıttı, sonra genç kızın iki yanağını tutup sıkıştırmaya başladı:

“Aigooo! Benim utangaç sevgilim! Çocuk yapmaktan bahsettik diye utandın mı kız??” Sonra yavaşça genç kızın kulağına yaklaştı, çapkın bir sesle fısıldadı: “Hiç merak etme: Ben sana bütün teknikleri uygulamalı olarak öğreteceğim!”

Ayça birden kıpkırmızı oldu! Öfkeyle: “YA!” diye bağırdı, “Çok terbiyesizsin Moon Jee!” Ve Moon Jee’ye vurmaya başladı; Moon Jee ise bir yandan kendini korumaya çalışırken bir yandan da kahkahalarla gülüyordu.

Jin Beom, Joon Hwa ve Hyung Kan geniş mansiyonun modern bir biçimde döşenmiş olan geniş salonunda oturmuş, ellerinde birer meyve suyu, TV izliyorlardı. Birden kapı çaldı. Çocuklar şaşkınlıkla birbirlerine baktılar:

“Moon Jee Hyung olabilir mi? Bu akşam burda kalacağından bahsediyordu…”

“Umarım gelen odur, motorumu aldı alalı iki gündür adamdan ses-seda çıkmadı!” diye homurdandı Jin Beom.

“Bunu öğrenmenin tek bir yolu var: kapıyı açmak,” diye sırıttı Joon Hwa ve açmak üzere kapıya doğru yöneldi. Kapıyı açar açmaz da “ah, siz!” diye kekelerken Su Hyun, onun bir şey demesine izin vermeden içeriye dalmıştı:

“Nasılmış bakalım benim Çoğunlukla Zararsız’larım? Ne yaptınız, yerleşebildiniz mi? Hani, Moon Jee-sshi nerde?”

Joon Hwa gözlerini kaçırıp “şeyyy…” diye kekelemeye başladığı anda Su Hyun’un kaşları çatıldı:

“Sakın bana hâlâ gelmediğini söylemeyin! Bu çocuk ne yapmaya çalışıyor??”

“Sadece hayatın tadını çıkarmaya çalışıyor,” dedi kapıdan bir ses. Hepsi dönüp baktılar. Gelen Moon Jee’ydi. Genç adam kaygısız bir tavırla içeri girdi, sonra elindeki motosiklet anahtarını Jin Beom’a attı: “Al bakalım Jin Beom… Depoyu fulledim!” Sonra, Su Hyun’a döndü:

“İşte geldim Su Hyun-sshi… Bu gece burada kalacağım…”

“Sadece bu gece değil, bundan böyle burada yaşamalısın,” diye kaşlarını çattı Su Hyun. “Yakında albüm çıkıyor, promosyon çalışmaları için her gün başka bir yerde olacaksınız. Hepinizi ayrı ayrı yerlerden toplayamayız, değil mi? Hem artık ünlü biri olacaksın; o eski mahalle evinde her dakika kapında bitip seni rahatsız edecek olan hayranlarla yaşayamazsın!”

Moon Jee gözlerini devirdi. Adamların bu işi fazla abarttıklarını düşünüyordu. Ama gene de Su Hyun’un suyuna gitmek için: “Ha ha, evet…” dedi ve adamın omzunu patpatladı: “Tamam Su Hyun-sshi… Anladım ben, anladım…” Sonra da kaygısız bir biçimde salonun ortasına doğru yürümeye başladı. Su Hyun’sa:

“Sonra bir de Ayça denen o kız meselesi var!” diye bağırdı hemen.

Princess’ Man OST – Resent You, Love You

Moon Jee birden hayretle döndü. Gözlerini kısıp adama baktı. Yüzünde ilk defa ciddi bir anlam belirmişti:

“Ne olmuş Ayça’ya?” dedi ciddi bir sesle.

Su Hyun sert adımlarla geldi, genç adamın tam karşısında durdu. Ona dik dik bakarak:

“Kontrat maddelerini unutma Moon Jee-sshi,” dedi. “Albümün çıkış tarihinden itibaren iki sene boyunca sevgili edinmeniz yasak! O kızdan derhal ayrılmak zorundasın!”

Moon Jee birden alaycı bir biçimde sırıttı. Tekrar Su Hyun’a döndüğünde bakışları ateş saçıyordu adeta:

“Ayrılmak mı??! Kusura bakma Su Hyun, ama Ayça’dan asla, ama asla ayrılmam!” Sonra parmağıyla Su Hyun’un göğsüne dokundu, onu sertçe itti: “Bu konuda ısrar edersen kırıcı olmak zorunda kalacağım!”

Diğerleri sus-pus olmuşlardı. Hiçbiri Moon Jee’nin bu kadar ciddi olduğu başka bir zamanı görmemişti. Su Hyun da şaşkındı, ama hemen sonra kaşlarını çattı:

“Yaptığımız kontratı unutma Moon Jee-sshi: Eğer bir sevgili edinirsen albümden de, bu güzelim malikaneden de, şan şöhret ve paradan da vazgeçmek zorundasın!”

Moon Jee birden alaycı bir kahkaha attı!

“Demek öyle!” diye bağırdı. “Al albümünü de, paranı da, götüne sok! Hiçbiri zerre kadar umrumda bile değil, tamam mı?! Ayça’dan asla ayrılmayacağım, ASLA!”

Ve birden arkasını döndü, hızlı adımlarla yürüyüp evden çıktı! Su Hyun ağzı açık kalakalmıştı; diğerleri de en az onun kadar şaşkındılar. Kendini ilk toparlayan Joon Hwa oldu; Su Hyun’a döndü, beline kadar eğilip hızlı bir selam verdi:

“Siz merak etmeyin Su Hyun-sshi, ben onunla konuşur aklını başına getiririm!” diye bağırdıktan sonra hemen kapıya doğru koşturdu.

Moon Jee öfke dolu adımlarla hızlı hızlı yürüyordu. Joon Hwa ona yetişebilmek için koşturmak zorunda kaldı:

“Hyuuung! Bekle beni, Moon Jee Hyung!”

Moon Jee yavaşlamadı bile. Joon Hwa “ah, cidden inanamıyorum!” diye kendi kendine söylenerek bütün gücüyle canını dişine takıp koşturdu; genç adamı evin bahçe kapısına varmadan yakaladı. Kolundan tuttuğunda soluk soluğaydı:

“Hyung… Dur… dur…” Kesik kesik nefesler alıyordu. Moon Jee ise kolunu kurtarmaya çabaladı:

“Bırak Joon Hwa! Parası da, ünü de onun olsun! Umrumda bile değil!”

“Peki ama ya biz?? Biz ne olacağız?!” diye bağırdı Joon Hwa.

Moon Jee birden durdu. Karşısında, çaresizlikle gözlerini kendisine dikmiş olan genç adama hafif bir suçluluk duygusuyla baktı. Joon Hwa ise hüzünlü bir biçimde feryat ediyordu:

“Bunca zamandır verdiğimiz emekler boşa mı gidecek?! Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik! Adamların bütün şartlarını kabul ettik, her birimiz kendi özel hayatımızı hiçe saydık! Ve sen, sen tek bir hareketinle tüm bunları yıkıp geçecek misin Hyung??”

Moon Jee tereddütle dudaklarını ısırdı. Karşısındaki öfkeli genç adamın hakkı vardı: Çocukcağız bu projede yer alabilmek için iki senedir peşinde koştuğu Yu Ra’yla sevgili olma şansını bile tepmişti!

Ama… ama Ayça her şeyden önemliydi işte… Yavaşça:

“Özür dilerim,” dedi. “Sizi asla ama asla yarı yolda bırakmak istemem… Bunu biliyorsun… Ama Ayça’dan da vazgeçemem…”

“Ondan vazgeçmeni söyleyen kim?!” dedi Joon Hwa. “Sadece biraz ara verin. Ya da gizli gizli görüşün, ama kimselere, özellikle de Su Hyun’a ve büyük yapımcıya çaktırmayın! Bunu bile yapamayacak kadar körkütük âşık olmuş olamazsın!”

Moon Jee hafifçe gülümsedi. Aslında tam da öyleydi; gözü karalığı öyle abartmıştı ki, politik davranıp durumu idare etmeyi bile aklına getiremeyecek haldeydi. Ama Joon Hwa’nın da haklılık payı vardı: Bunca zamandır hayalini kurdukları gün gelip çatmışken, Moon Jee bunu kendi elleriyle yıkan kişi olamazdı…

Derin derin içini çekti. Sonra elini dostça hoobae’sinin omzuna koydu, sevimlice gülümsedi:

“Öyle olsun Joon Hwa… Ayça’dan vazgeçemem, ama bir çıkar yol bulmaya çalışacağım… Sizin için yapacağım bunu.”

Joon Hwa da rahatlayarak gülümsedi. Moon Jee’ye güvenebileceğini biliyordu. Hyung, onları yarı yolda bırakmazdı.

İki çocuk omuz omuza eve döndüler. Moon Jee içeri girer girmez Su Hyun’a soğuk bir bakış attı:

“Öncelikle şunu söyleyeyim Su Hyun: Ayça’dan ayrılacak falan değilim… Ama kontrat maddeleri sevgilim olduğu bilgisinin hiçbir biçimde sızmaması gerektiği şeklinde değiştirilirse, buna uymaya azami dikkat sarf edeceğim. Sizinle anlaşacağımız nokta ancak bu kadar olacaktır…”

Böyle deyip adamın cevabını bile beklemeden arkasını döndü, sert adımlarla merdivenlerden çıkıp yukarıdaki kendi odasına doğru ilerledi. Su Hyun’sa ne diyeceğini bilemeyerek kalakalmıştı. Orta yaşlı adam dişlerini sıktı: Bu meseleyi büyük patronla görüşmesi gerekiyordu. Ama içinden bir ses, patronun bu kadarına razı olmayacağını söylüyordu…

Ani bir hareketle diğer üç çocuğa döndü:

“Gençler… Bu Ayça denen kızın telefon numarasını bilen var mı?”

Diğerleri şaşkınlıkla birbirlerine baktılar, sonra üçü birden başlarını salladılar. Su Hyun memnuniyetle gülümsedi.

Henüz elindeki kozlar bitmemişti…

Moon Jee malikânede fazla kalmadı: Ertesi gün, provalardan sonra yine kendi evine geçti. Aklı, o akşam için Ayça’ya hazırlayacağı sürprizle dopdolu, sırıtarak mutfağa geçti. Bu arada genç kıza mesaj atmış, klinikte işi biter bitmez onun evine gelmesini söylemişti.

Kapı çaldığı zaman hazırlıkları tamamlamıştı bile. Yüzüne büyük bir gülümseme yerleşirken sevinçle kapıya koşturdu.

Protect the Boss OST – A Pink – Please Let Us Just Love

Gelen gerçekten de Ayça’ydı. Genç kız yorgun, ama yine de neşeli bir biçimde gülümsüyordu:

“N’aber Moon Jee-ya? Telefon mesajın son derece gizemliydi, hayırdır, beni içeride büyük bir sürpriz mi bekliyor?”

Moon Jee sevimlice sırıtıp başını salladı:

“Eh, öyle de denebilir… Gel bakalım içeriye…”

Genç kız içeri girer girmez de onun arkasına geçti, elleriyle gözlerini kapadı:

“Evet, şimdi ilerleyelim lütfen hanfendi… Dikkat, sağ tarafında ayakkabılık var, ona çarpıp devirme sakın!”

Ayça ise ellerini uzatmış, kör bir biçimde ilerlemeye çalışırken bir yandan da kıkırdıyordu: “Âlemsin Moon Jee… Bu kadar törene ne gerek var yahu, şöyle gözlerim açık doğru dürüst yürüyemez miyim?!”

“Oyunbozanlık etme bakiyim! Zaten geldik bile… Hah, şimdi gözlerini açabilirsin…”

Böyle deyip ellerini Ayça’nın gözlerinden çekti. Genç kız gülümseyerek gözlerini açtı. Birden, karşısındaki manzarayla nefesi kesildi:

Moon Jee, bahçeyi rengârenk fenerlerle süslemişti. Normalde de zaten muhteşem olan bahçe, şimdi adeta bir masal dünyasından fırlamış gibi görünüyordu. Bahçenin ortasında yemek masası, üzerinde çeşit çeşit yemekler ve tam ortada boş kalan yerde mumlarla yazılmış “seni seviyorum” yazısı vardı. Ayça gözlerine inanamıyordu; çocukcağız ne kadar da uğraşmıştı böyle?!

Şaşkınlıkla Moon Jee’ye döndü. Genç adamın yüzüne gururlu bir gülümseme yayılmıştı:

“Beğendin mi?”

“Beğenmek mi… Bayıldım!” dedi Ayça titreyen bir sesle. Öyle duygulanmıştı ki, her an ağlamaya başlayabilirdi!

Moon Jee sürprizin işe yaradığına memnun, sevinçle gülümsüyordu. Sonra genç kızı elinden tuttu, heyecanla çekiştirip masaya oturttu. Bir yandan da:

“Sen asıl yemeklerimi tadana kadar bekle: Özümde tembel bir insan olabilirim; ama bir işi yaptım mı tam yaparım sevgili küçük hanım. Ve yemek konusunda da iddialıyım!” diye neşeyle konuşuyordu.

Gerçekten de Moon Jee’nin yemekleri oldukça lezzetliydi. Kore mutfağını bir türlü sevemeyen ve hâlâ tam bir kebapçı olan Ayça bile bunu itiraf etmek zorunda kaldı! Moon Jee ise onun iştahla yemesine baktıkça sevinçle sırıtıyordu:

“Evet, Çinli bilgelerin haklılığı bir defa daha doğrulandı: Bir kadının kalbine giden yol midesinden geçiyor!”

Ayça bir kahkaha patlattı:

“Onun aslı Türkçe’dir. Ve kadının değil, erkeğin kabine giden yol midesinden geçer!”

Moon Jee: “Gene mi tutturamadım?? Olamaz yaa!” diye feryat ederken Ayça sırıtarak karşısındaki çocuğun saçlarını karıştırdı: Çok şirindi yaa…

Yemekten sonra ellerinde birer kadeh şarapla verandaya geçip oturdular. Ayça’nın gözü az ilerideki gitara takılınca genç kız hevesle ellerini çırptı:

“Ah! Hadi bana biraz gitar çalmayı öğret Moon Jee-ya! Bir müzisyenin sevgilisi olarak azcık da olsa müzikten anlamam gerekir, öyle değil mi?”

Moon Jee neşeyle: “Aye Aye Captain!” deyip elini başına götürdü, asker selamı çaktı. Sonra gitarı almak üzere koşturdu.

Böylece yarım saat kadar uğraştılar. Ayça temel akorları öğrenmişti bile.

“Aferin sana, hiç de fena değilsin,” dedi Moon Jee sırıtarak. “Hatta böyle gidersen bir seneye kalmaz gruba bizim Jin Beom’un yerine seni alırız!”

“Yok canım, bir başkasını yerinden etmek gibi hain emellerim yok çok şükür! Ben sadece sadık bir hayranınız olarak kalmakla yetineyim şekerim…”

Ayça böyle deyip gülümseyerek gitarı bir köşeye bıraktı. Sevgiyle Moon Jee’ye döndü:

“Bana bir şarkı söyler misin Moon Jee?”

Moon Jee şaşkınca ona döndü. Genç kız, ilk kez kendisinden şarkı söylemesini istiyordu. Sonra sevimlice başını salladı: Neden olmasın?

Bir an durdu. Acaba hangi şarkıyı söylemeliydi? İkisinin şarkısı olan Forever’ı mı mesela?

Ama sonra, aklına gelen şarkı ile birlikte yüzüne hafif bir gülümseme geldi. Yumuşak bir sesle mırıldanmaya başladı:

Richard Marx – Can’t help falling in love with you

“Wise men say only fools rush in (akıllı adamlar der ki, sadece aptallar acele eder)

But I can’t help falling in love with you… (Ama ben sana âşık olmama engel olamıyorum…)

Shall I stay? Would it be a sin? (Kalayım mı? Bu bir günah mı olur?)
If I can’t help falling in love with you (eğer sana âşık olmama engel olamıyorsam)

Like a river flows to the sea (denize akan bir nehir gibi)
So it goes (işte böyle)
Some things are meant to be (bazı şeyler olmak zorundadır)

Take my hand (elimi tut)
Take my whole life too (bütün hayatımı da al)
For I can’t help falling in love with you… (çünkü sana âşık olmama engel olamıyorum)”

Ayça onu yüzünde tatlı bir tebessümle dinliyordu. Gözlerini bahçenin dört bir yanında parıldayan rengârenk fenerlere dikmişti. Onların ışığı gibi, kendi kalbi de duygularla titreşiyordu. Moon Jee’ye doğru sokuldu, başını onun omzuna yasladı. Genç adamın mırıldanmaya devam ettiği şarkı kulağını okşarken mutlulukla gülümsedi.

Moon Jee son notaları da mırıldandıktan sonra sustu. O da gözlerini bahçedeki fenerlere dikti. Genç adam, bir başka geceyi anımsamadan edememişti: Haeundae’de, Gwangan köprüsünün ışıklarını birlikte izledikleri gece… Kendi kendine hafifçe gülümsedi. O zaman ona şefkatle şarkı söyleyen o genç kız, kalbindeki yaraları tamir etmekle kalmamış, şimdi o kalbin kraliçesi de oluvermişti…

Başını yavaşça çevirip, hâlâ başı omzunda duran genç kıza sevgiyle baktı. Onun saçlarının üzerine hafif bir öpücük kondurdu.

Ayça mutlulukla gülümsedi. Elini genç adamın sırtından dolaştırdı, aynı anda Moon Jee de onun omzunu kavrayıp başını onun başına yasladı. İkisi de oturuşlarını hiç bozmadan, birbirlerine sarılır gibi sıkıca tutundular.

“Bu evi bırakmayacağım…” diye mırıldandı Moon Jee. “Senle böyle anılarımız olan bir yerden nasıl vazgeçerim? Burayı da kirada tutmaya devam edeceğim…”

Ayça birden heyecanla başını kaldırdı. Işıl ışıl gözlerle Moon Jee’ye baktı:

“Ah, ciddi misin? Çok sevindim! Bu bahçe başkalarının olacak diye öyle üzülüyordum ki!”

Moon Jee de gülümsedi. Genç kızın neşesi hoşuna gitmişti. Sevgiyle baktı ona:

“Burası bizim gizli bahçemiz… Onu başkalarına vermeye dayanamam! Hatta…”

Genç adam bir an durdu, sonra şakacı bir sesle ekledi:

“Belki ileride çok paramız olur, seni çok daha güzel evlerde yaşatırım… Ama yine de bu evin bahçesinde çocuklarımızın koşuşturmasını isterim doğrusu…”

Ayça bir an irkildi. Başını geriye çekip Moon Jee’ya baktı. Gözbebekleri titriyordu.

Moon Jee de ona dönüp yine neşeyle gülümsedi. Ayça birden, hafif bir hüzünle “ne kadar da kaygısız…” diye düşündüğünü fark etti. Gerçekten de Moon Jee iflah olmaz bir iyimserdi. Aklına kötü ihtimallerin zerresini bile getirmiyordu.

Ayça birden hüzünlendi. Başını öne eğdi. Usulca:

“Bunları şimdi konuşmayalım…” diye mırıldandı.

Moon Jee şaşkınca ona baktı: “Neden?”

Ayça bir an sıkıntıyla kıpırdandı. Bunu ona nasıl açıklayabilirdi ki?

Derin derin içini çekti. Sonra Moon Jee’ye döndü. Hafif bir sesle:

“Çünkü… korkuyorum!” deyiverdi.

Moon Jee bu defa sahici bir hayretle baktı ona:

“Korkuyor musun?? Ama neden?!”

Ayça hafifçe omuz silkti. Yüzüne buruk bir tebessüm düşmüştü. Gözlerini Moon Jee’ye çevirdi. Genç adam, bu güzel gözlerin hafifçe nemlenmiş olduğunu görünce şaşkınlıkla durakladı.

“Hayallere fazla inanırsam gerçek olmayacaklarından korkuyorum belki de…” diye mırıldandı Ayça. “Geçen gün çocuklarımızdan konuşurken duraklamamın sebebi buydu: Eğer hayallerimizi dillendirirsek… onlara asla ulaşamayacağımızdan korkuyorum!”

Moon Jee duyduklarına inanamaz gibi öfke ve hayretle bağırdı:

“Öyle şey olur mu?! Hayallerimize ulaşamamak da ne demek?! Hepsini birer birer gerçekleştireceğiz, görürsün bak!”

Ayça ona küçük bir çocuğa bakan bir yetişkin gibi gülümsedi. Uzanıp sevgiyle onun saçlarını okşadı:

“Böyle düşünmen normal… Sen daha çok gençsin…”

“YA! Saçmalama, çok genç falan değilim, şu yaş muhabbetini açmasan olmaz!” dedi Moon Jee kızgınca. Sonra hemen yumuşadı, genç kızın yüzünü kendisine doğru çevirdi, onun nemli gözlerinin içine bakıp tatlı bir sesle:

“Hayallere inanmaktan korkma Ayça,” diye mırıldandı. “Bugünün gerçekleri de bir zamanlar hayalimiz değil miydi ha?! Düşünsene: Senelerdir müzik yapmayı isterdim, hayattaki tek amacım buydu. Ama yine de abimi kırmamak için gittim üniversitede ekonomi okudum! Artık yaşlandığıma, müzik kariyerimin barlarda çalmaktan öteye gidemeyeceğine inanmaya başladığım günlerde bir yapımcıyla anlaştık! Harika değil mi? Bu hayallerimin gerçekleşmesi demek değil mi?”

Ayça genç adamın heyecanına hafifçe gülümsedi. Moon Jee ise devam ediyordu:

“Ya senle birlikte olabilmeme ne demeli? Bu öncekinden de büyük, öncekinden de ulaşılmaz bir hayaldi!”

Sözün burasında durdu, genç kızın gözlerinin içine baktı. Sonra elini uzatıp onun yanağına dokundu. Gözbebekleri titriyordu.

“Sana böyle dokunabilmek…”

Sonra, gözlerini yumup yavaşça ona doğru eğildi. Ayça’nın dudaklarına minik bir öpücük kondurdu, gözlerini açmadan fısıldadı:

“Seni böyle öpebilmek…”

Ayça hafifçe ürpererek gözlerini açtı. Tam karşısında, Moon Jee bütün duyguları gözlerinde toplanmış bir biçimde ona bakıyordu. Sonra hafifçe gülümsedi, ve genç kızı bağrına bastı. Kulağına:

“Ve sana böyle sarılabilmek…” diye mırıldandı. “Bunların hepsini ne kadar, ne kadar çok hayal etmiştim!”

Ayça da ona sarıldı. Genç kız iyice duygulanmıştı.

“O yüzden hayal etmekten korkmuyorum artık…” diye mırıldandı Moon Jee. “Sen yanımdayken her şeyi başarabileceğimi biliyorum çünkü! Sen de buna inan, olur mu?”

Böyle deyip hafifçe geriye çekildi, yüzündeki sevimli gülümsemeyle sevgilisinin yüzüne baktı. Ayça onun şirinliğine gülmeden edemedi. Yarı gülerek, yarı duygulanmış bir vaziyette başını salladı.

Sonra da yine başını genç adamın omzuna yasladı. Moon Jee de onun elini iki avcu arasına aldı, parmaklarını parmaklarının arasından geçirdi.

O sırada, gökyüzünde bir yıldız kaydı…

Ertesi gün, Hae In klinikten çıkmış, dalgınca eve doğru ilerliyordu. Aklına bir gece öncesinin olayları gelince kendi kendine eğlenerek sırıttı. Ayça çok geç gelmişti. Hafif sarhoştu. Yüzünde tatlı bir pembelik, gözlerinde ise her zamankinden farklı bir ışık vardı. Hae In okuduğu kitaptan başını kaldırıp şaşkın şaşkın süzmüştü arkadaşını.

“Hoşgeldin… de, bu ne hal Ayça??”

Ayça birden kıkırdayarak onun boynuna atıldı, arkadaşını şapır şupur öptü. Ağzı kulaklarına varıyordu.

“Hae In-ah,” dedi hülyalı bir sesle. “Moon Jee’ye bu gece bir kez daha âşık oldum! Şu dünyada onun kadar romantik, onun kadar muhteşem başka bir adam olduğunu zannetmiyorum…”

“Neden, ne oldu ki?” dedi Hae In şaşkınca. Sonra birden, aklına gelen fikirle gözleri irileşti: “Ayçaaaa! Yoksaaaa?? Yoksa siiiiz?”

Ayça ona şaşkınca baktı: “Yoksa biz, ne?” Sonra birden jeton düştü! Genç kız anında kıpkırmızı oldu:

“HA-HAYIR! Hayır, öyle bir şey değil!” diye kekeledi, “Off Hae In, çok kötüsüüüün!”

Böyle deyip kanepedeki yastığı arkadaşına fırlattı! Sonra bununla da yetinmedi, gidip kızın başına çullandı! Hae In’se kendini Ayça’nın darbelerinden kurtarmaya çalışırken kahkahadan kırılıyordu: “N’apiyim kızımm, sen öyle şaftın kaymış bir halde gelince aklıma ilk gelen şey o oldu! “Heralde bizim kız hayatının gecesini yaşadı” diye düşündüm!”

“YAAAA!!!” diye bağırdı Ayça bir kez daha. “Çok terbiyesizsinn!”

“Nedenmiş o?? Bunlar doğal şeyler değil mi? Kaç yaşında kızsın, daha önce benzer şeyler yaşamışsındır…”

Ayça birden durdu. Utanarak gözlerini kaçırdı. Hae In’in gözleri hayretle irileşti:

“Yoksa…?! Ayça, sakın sen bana… Ayçaaaa???”

Ayça kıpkırmızı olmuş bir halde koridorda bir koşu kopardı! Hae In de kahkahalar atarak peşinden koşuyordu: “Ayçaaa! Han Seul’le aranızda hiçbir şey yaşanmadı mı?? Ya San Young’laa?? Ayça, ciddi olamazsın!”

“Ne var yaaa, bizde böyledir, ben evlenmeyi bekliyordum!” diye bağırdı Ayça ve odasına girip kapıyı sertçe çarptı. Hae In’se kızın oda kapısına vururken hâlâ gülüyordu:

“Kızım sen resmen azizlere denk gelmişsin! Han Seul’le kaç ay çıktınız siz?? İki? Üç?? Hiç tık yok muydu yani?! Amanıııın, zavallı çocuk!”

“Seni duymuyorum! Lalalalala!” diye içeride şarkı söylemeye başladı Ayça. Hae In bir kahkaha daha attı:

“Yazık yahu çocuklara! Bari Moon Jee’ye merhamet et! Çocuğun tam kanının kaynadığı yaşlar yav!”

Ama Ayça cevap vermek yerine “la la laaaaaa!” diye söylediği şarkının tonunu iyice yükseltince Hae In içini çekip vazgeçti, kendi odasına doğru yürümeye başladı. Bir yandan da hâlâ kendi kendine gülüyordu: Yok yok, bu kız kesinlikle Han Seul’le değil, Moon Jee’yle birlikte olmalıydı. İkisinin çocuksu halleri tam da birbirlerine göreydi çünkü!

Şimdi de Hae In Ayça’nın o hallerini hatırlayınca kendi kendine sırıtmadan edemiyordu: Vay utangaç hatun vay… Genç kız yürümeye devam ederken, birdenbire hemen önünde bir araba durdu. Camı açıldı, içeriden bir ses:

“Hae In!” diye seslendi.

Hae In şaşkınca dönüp baktı. Han Seul, arabanın şoför koltuğundan tüm yakışıklılığıyla gülümsüyordu.

“Ah… Selam!” dedi genç kız.

“Nereye gidiyorsun? Eve mi?”

Hae In hâlâ şaşkın, başını evet anlamında sallayınca da kendi yanındaki boş koltuğu işaret etti:

“Eğer işin yoksa gelsene? Birlikte bir yemek yeriz, sonra istersen seni eve bırakırım…”

Hae In bir an durakladı. Aslında bir yanı, Han Seul’le birlikte gitmeyi şiddetle istiyordu: Onun sıcak dostluğunu, tatlı sohbetini çok seviyordu. Ama… bir de işin başka bir yanı vardı ki, zavallı Hae In korkmadan edemiyordu: Han Seul’le fazla vakit geçirirse, ona karşı hissettiği o eski duyguların yeniden su yüzüne çıkmasından, yeniden acı çekmekten endişe ediyordu genç kız.

Ama içindeki büyük istek, tüm korkulara baskın geldi. Hae In hafifçe gülümseyerek başını salladı: Gelecekti.

Han Seul de “süper!” deyip uzandı, arabanın kapısını açtı. Hae In içeri binip oturunca da neşeyle ona baktı:

“Eee, nereye gidiyoruz? Bir Okinawa restoranına ne dersin?”

Hae In gülmeye başladı. “Yani… tamam, su kabağı severim de, o kadar da değil Han Seul!”

“Hahaha, şakaydı şaka!” diye sırıttı Han Seul. “Hımm… Pekiiii, şöyle kallavi bir kujolpan yemeye ne dersin? Süper bir restoran biliyorum…”

Hae In sevimlice başını salladı. Han Seul de: “o halde anlaştık!” diye sırıtıp gazı kökledi.

Naruto OST – Sakura’s theme

Biraz sonra, lüks bir lokantada karşılıklı olarak oturuyorlardı. Hae In, restoranın penceresinden görünen güzel nehir manzarasına hayranlıkla bakmadan edemedi:

“Ne hoş bir yermiş… Teşekkür ederim Han Seul, sayende günün yorgunluğu uçtu gitti!”

Han Seul sevinçle gülümsedi. Genç kızı mutlu ettiğine sevinmişti. Sonra, önündeki yemeği işaret etti:

“Kujolpanını yesene! Burası bu yemeği süper yapar… Krepleri çok lezzetli değil mi sence de?”

kujolpan

kujolpan

Hae In çok gözlü yemek tabağının tam ortasında duran kreplerden bir tanesini ağzına attı ve iştahla ağzını şapırdattı: “Mmm… cidden çok iyi!”

“Beğendiğine sevindim,” diye gülümsedi Han Seul. Sonra, biraz durakladı, yüzünde hafif buruk bir tebessümle ekledi: “Ayça’yı da buraya getirmiştim… O pek beğenmemişti…”

Hae In birden canının acıdığını hissetti. Çatalını yavaşça masaya bırakırken hüzünle gülümsedi: Evet ya… Yine Ayça, değil mi… Yine eski mevzuya geri döneceklerdi demek… Zavallı Hae In, yeni bir teselli seansı için gücünü toplamaya gayret edercesine derin bir nefes aldı.

Ama Han Seul, birdenbire başını iki yana salladı ve neşeyle gülümseyerek genç kıza döndü:

“Beyzbol izlemeyi sever misin? Buradan sonra seni bir beyzbol maçına götürebilirim istersen. Ya da sinemaya gidebiliriz…”

Hae In birden şaşkınlıkla ona baktı. Ayça’dan bahsedeceklerini, Han Seul’ün yeniden sızlanmaya başlayacağını sanmıştı. Ama genç adam çoktan konuyu değiştirmiş, kendi gözlerinin içine bakıp cevabını beklerken tatlı tatlı gülümsüyordu. Hae In şaşkınca kekeledi:

“Eee… Olabilir tabii, bana uyar…”

“Ah, harika!” dedi Han Seul ve ışıl ışıl gözlerle beyzbol maçından bahsetmeye başladı. Hae In sessizce dinliyordu. Ama sonra birden usulca:

“Han Seul…” diye mırıldandı.

Han Seul cümlenin ortasında durdu, merakla ona baktı. Hae In bir an ne diyeceğini bilemez gibi sıkıntıyla durakladı, gözlerini kaçırdı. Sonra derin bir nefes aldı: Aklından geçenleri söyleyecekti.

“Beni yanlış anlama,” dedi yumuşak bir sesle, “Seninle vakit geçirmeyi seviyorum. Sen çok iyi bir arkadaş ve çok eğlenceli bir insansın… Ama…” Genç kız sözün burasında durdu, incinmekten korkan bakışlarla Han Seul’e baktı: “Ama neden benle vakit geçirmek istediğini öğrenmem gerekiyor. İleride kırılmamak için bunu şimdi öğrenmem gerekiyor! Bana gerçeği söyle, lütfen; kesinlikle ama kesinlikle alınıp kırılmayacağım. Benle… Ayça’ya yakın olmak, ona tekrar geri dönmek için mi-“

“Saçmalama Hae In, olur mu hiç?!” diye öfkeyle onun sözünü kesti Han Seul. Sonra birden, böyle sert bir tepki verdiği için utandı. Sesini tatlılaştırıp devam etti: “Özür dilerim, yani demek istiyorum ki, aklımın ucundan bile geçmedi böyle bir şey… Ben yalnızca seninle vakit geçirmeyi seviyorum, senin arkadaşlığını çok seviyorum. Ayça’yı geri kazanmak gibi bir niyetim kesinlikle yok! Ben sadece…”

Sözün burasında durakladı. Sonra acıklı bir bakışla genç kıza baktı. Sesi titriyordu:

“Ben sadece… artık iyileşmek istiyorum…” dedi fısıldar gibi.

Hae In’in yüreğine bir ok saplanmış gibi oldu. Karşısındaki genç adama bakarken yüreğindeki tüm duygular titreşti sanki. İçinden onu bağrına basma, tüm yaralarını büyük bir sevgi ve şefkatle sarma isteği yükseldi.

Sonra birden toparlandı: “Saçmalama Hae In, yeniden kendini kaptırma, yoksa yine acı çekeceksin!” dedi içinden bir ses. Hae In aceleyle yutkundu, gözlerini kaçırdı. Ama Han Seul’ün az önceki sözü hoşuna gitmişti. Çok, çok hoşuna gitmişti. İçinde ince ince parlayan bir neşeyle gülümsemesine engel olamadı.

Han Seul’se onun yüzüne düşen mutluluk ifadesini görünce rahatlayıverdi: Genç kızın incinip kendisinden uzaklaşmasını istemiyordu. Onun arkadaşlığının kendisine ne kadar iyi geldiğinin farkındaydı genç adam… Bunu kaybetmek istemiyordu.

Böylece o da sevimli bir biçimde sırıttı, ve karşısındaki kızın gözlerine baktı:

“Eee?? Beyzbola gidiyor muyuz??”

Hae In gülümseyip başını sallayınca da sevinçle: “Süper!” diye bağırdı, ve hesabı getirmesi için garsona işaret etti.

Ayça ve Moon Jee o akşam sinemaya gitmişlerdi. Ayça beyaz perdedeki filme gözlerini diktiği halde pek bir şey görmüyordu: Aklı, Hae In’in dün gece söylediklerindeydi. “Çocuğa acı biraz, bu kadar eziyet etme!” demişti Hae In.

Yan gözle Moon Jee’ye baktı. Acaba cidden çocukcağıza eziyet mi ediyordu? Ama o da şimdiye kadar sadece öpüşmekle yetiniyor gibiydi. Yani, işleri daha ileri götürmek için herhangi bir girişimi olmamıştı. Yani… Öhömmm… Genç kız sanki Moon Jee düşüncelerini okuyacakmış gibi utanarak gözlerini kaçırdı. Ama sonra dayanamadı, yeniden göz ucuyla sevgilisine baktı. Genç adam, kaygısız bir biçimde gözlerini perdeye dikmiş, bir yandan mısır patlağından atıştırarak büyük bir keyifle filmi izliyordu. Ayça onun  biçimli burnuna, pürüzsüz tenine, güzel dudaklarına baktı ve bir defa daha kalbi hopladı sanki: Yanındaki çocuk, cidden yakışıklıydı. Hem de çok yakışıklı…

Genç kız sıkıntıyla içini çekip yüzünü buruşturdu: Evet, Moon Jee’yi feci halde çekici buluyordu. Onu öpmeye doyamıyordu. Hatta… evet, itiraf etmek zordu ama kendisi de, yani artık… Yani… şey…

“Iyyy, ben ne düşünüyorum böyle bee?!”

Hemen önüne döndü. Yüzü utançtan alev alev yanıyordu. Neyse ki sinema karanlıktı da, Moon Jee’nin bir şey fark edeceği yoktu.

Fakat genç adam, yanıbaşındaki sevgilisinin tuhaf bir biçimde kıpırdandığını fark etmişti maalesef: Şaşkınca ona döndü, kulağına yaklaşıp:

“Ayçacığım, ne oldu? Bir sorun yok, di mi?” diye fısıldadı.

Ayça’nın tüyleri diken diken oldu! Genç kız fena halde kasılarak:

“Yok! Yok bir şey!” derken farkında bile olmadan koltuğun kenarlarını sıktı: Moon Jee’nin kokusu çok hoştu yahu! Yalnız artık yüzüne bu kadar yakın durmasa hiç de fena olmayacaktı!

Moon Jee ona şaşkınlıkla baktı, sonra dudak büküp önüne döndü. Kaygısızca mısır patlağını yemeye devam ederken Ayça derin bir nefes aldı. Oh, şimdilik tehlike geçmişti!

Sonra birden, ne düşündüğünü fark edip irkildi: Tehlike mi…

Ayça kendini Nuri Alço gibi hissetmeye başlarken utanç içinde koltuğunda büzüldü…

Filmden çıkıp eve gelmelerine kadar Ayça epeyce durgundu. Bu durum Moon Jee’nin de gözünden kaçmamıştı elbette. Genç adam kaygıyla iç geçirdi: Bu duygusal kız kafasını yine neye takmıştı acaba?

O yüzden Ayçalar’ın evinin kapısına gelip Ayça yavaşladığı zaman Moon Jee onu elinden tutup çekiştirdi:

“Dur bakalım küçük hanım! Öyle hemen kaçmak yok: Önce bana bu geceki durgunluğunun sebebini anlatacaksın!”

Ayça şaşkın şaşkın başını kaldırdı. “Ne durgunluğu, durgun falan değil-”

Genç kız lafının yarısında birden ayaklarının yerden kesildiğini hissetti: Moon Jee onu hop diye kucaklayıp omzuna alıvermişti!

“Demek inkâr ha?? O zaman birtakım Uzak Doğu işkencelerine maruz bırakılacaksınız genç bayan!”

“Dur Moon Jee, ne yapıyorsun?! İndirsene beniiiii!”

“Olmaaaaazzz!” diye sırıttı muzip Moon Jee ve koşturmaya başladı: “İstikamet gizli bahçe! Hücuuuuum!”

Gerçekten de Ayça’nın sızlanmalarına ve onun sırtını yumruklamalarına rağmen genç çocuk dediğini yaptı: İki dakika sonra Ayça’yı eve sokmuş, verandaya külçe gibi bırakmıştı. Kesik kesik soluklanırken:

“Uzun zamandır koşmuyorum tabii, antremansız kalmışım…” diye sırıttı. Sonra yan yan Ayça’ya baktı: “Ya da sen biraz kilo almışsın hayatım…”

“YA! Hiç de bile! Ben hâlâ elli beş kiloyum!” diye somurttu Ayça. Moon Jee gülerek onun saçlarını karıştırdı: “Tabi tabii… Hehhe…”

Biraz sonra elinde birer kadeh şarapla genç kızın yanına dönmüştü. Onun hemen yanına otururken:

“Ee, şimdi anlat bakalım,” dedi, “Güzel sevgilimin canını sıkan neymiş, öğrenelim bakalım…”

Ayça ise gözlerini gökyüzüne dikmişti: Bu gece dolunay vardı…

“Işıkları kapasana…” diye mırıldandı. “Karanlıkta gökyüzü daha güzel oluyor…”

Moon Jee onun dediğini yaptı, sonra yeniden gelip kızın yanına oturdu. Merakla ona döndü, konuşmasını bekleyerek gözlerini kızın yüzüne dikti.

Kalafina – Hikari No senritsu

Ayça suskundu. Genç kız, yüreğinde ince bir hüznün yükseldiğini hissediyordu…

“Ayça…” diye fısıldadı Moon Jee. “Neyin var?… Lütfen anlat bana… Çünkü sen konuşmadığın zaman, ben korkuyorum…”

Ayça şaşkınca baktı ona. Genç adamın yüzü endişeyle kırışmıştı. Ayça, bu çocuksu yüze endişenin hiç yakışmadığını düşündü birden. Hüzünle gülümsedi, elini uzatıp Moon Jee’nin yanağına dokundu, hafifçe okşadı:

“Korkma… Korkacak bir şey yok… Ben… ben sadece…”

Bir an durdu, içini çekti. Tekrar bakışlarını Moon Jee’ye çevirdiğinde gözlerinden hüzün okunuyordu.

“Ben sadece seni yeterince mutlu edebiliyor muyum diye düşünüyordum…” diye mırıldandı. “Sanki… yani, ne bileyim… aramızda büyük farklar var Moon Jee… Ben… Ben başka bir kültürden geldim, sen başka… Ben senden büyüğüm… Sen sanatçısın, bense bilim insanı… Yani…”

Genç kız sesi kırılarak sustu. “Öyle işte…” diye mırıldandı. Moon Jee onu hiç sözünü kesmeden dinlemişti. Sonra birden hüzünle:

“Bütün bunları neden şimdi söylüyorsun ki?” diye mırıldandı. “Yoksa… benimle birlikte olduğuna pişman mı oldun Ayça?”

Ayça şaşkınca baktı ona. Moon Jee fena halde incinmiş gibi görünüyordu. Genç kız kekeleyerek:

“Hayır! Elbette hayır, olur mu hiç?!” diye itiraz etti. O zaman Moon Jee de atıldı:

“Öyleyse neden?! Neden böyle küçük detaylara takılıyorsun?! Aramızdaki farklar şimdiye kadar sorun oldu mu ki bundan sonra olsun? Sen benim dünyamı, ben senin dünyanı tanıdıkça daha çok sevmedik mi? Ayça, bütün bunların altında başka bir şey var, öyle değil mi, öyle değil mi ha??”

“Hayır, tabii ki değil!” dedi Ayça da ateşli ateşli. “Ama şimdiye kadar sorun olmamaları, bundan sonra da olmayacakları anlamına gelmez! Şimdiye kadar aşk, bazı şeyleri görmezden gelmek için yeterli oldu… Ama ya bundan sonra?! Eğer o aşkın ateşi gün gelir de sönmeye başlarsa, o zaman mutlu olmaya devam edebilecek miyiz?! Sen benim eksikliklerimi görmeye başlamayacak mısın?! Ben senin gibi ünlü ve popüler bir adamın yanında kendimi ezik hissetmeyecek miyim?! Senin çevrende belki onlarca, yüzlerce kadın olacak ve ben… ben…”

Ayça birden sustu. Soluk soluğa kalmıştı. Konuşma, hiç istemediği bir yöne gidiyordu. Genç kız kendi de en az karşısında şaşkınlık içinde onu dinleyen genç adam kadar hayretler içindeydi. Bütün bunları sorun ettiğini az öncesine kadar kendisi de fark etmemişti.

Moon Jee birden onun bileğinden tuttu. Diğer eliyle de onun yüzünü kendisininkine doğru çevirdi. Genç kızın gözlerinin içine baktı:

“Sana söz veriyorum, bunların hiçbiri sorun olmayacak!” dedi güven dolu bir sesle. “Ben seni ömrüm boyunca böyle sevmeye devam edeceğim… Başka kadınlara dönüp bakmayacağım bile! Aramızdaki tüm farkları mutluluk içinde kabul edeceğim. Senin sevdiğin her şeye saygı göstereceğim… Yalnızzz….”

Genç adam sözün burasında durdu, ciddi bir yüzle Ayça’ya baktı:

“Yalnız eğer benim cips yememe laf edersen, o zaman büyük bir sorunumuz var demektir!”

Ayça birden gülmeye başladı. “Yok, laf etmem, söz!” dedi kıkırdayarak. Moon Jee de derin bir nefes verdi: “Oh, çok şükür! Tam şu anda, ilişkimiz çok büyük bir krizi atlattı, biliyor musun?!”

Genç adam biraz daha güldükten sonra ciddileşti. Sevgiyle Ayça’nın yanağını okşadı:

“Benim duygusal sevgilim…” diye mırıldandı sevgi dolu bir sesle. “Böyle şeyleri kafana takma… Ben seni hayatım boyunca çok, ama çok, ama çok seveceğim! Ve bu sevgi, tüm zorlukların üstesinden gelecek! Beni mutlu etmek konusunda endişelenmen için hiçbir sebep yok; senin varlığın bile beni mutlu etmeye yetiyor zaten… Lütfen kendini boş yere hırpalamaktan vazgeç. Bak yoksa çabuk yaşlanırsın, o zaman ben de yanında çok çıtır kalırım, ona göre!”

Ayça yeniden gülmeye başladı: Deli çocuk… Ama sonra, söz verir gibi başını salladı: Tamam… Her şeyi fazla kafasına takmayacaktı. Onun yerine, bu güzel günlerin ve bu harika adamın sevgisinin tadını çıkarmaya çalışacaktı.

Moon Jee elini kalbinin üzerine koydu. Son derece ciddi bir sesle:

“Bu kalbe senden sonra girebilecek tek bir kadın var,” diye mırıldandı. Ayça’nın gözleri şaşkınlıkla açılırken de muzipçe gülümsedi: “O da gelecekte doğacak olan kızımız…”

Ayça’nın birden gözleri doldu. Genç kız aşırı derecede duygulanmıştı. Ah, bu romantik çocuk… İnsanın kalbini tam on ikiden vurmayı nasıl başarıyordu!

Karşısındaki genç adama, yüreğindeki bütün sevgiyle gülümsedi. Moon Jee de ona. Ayça bir kez daha, Moon Jee’nin böyle tatlılıkla gülümserken ne kadar çekici bir erkek olduğunu düşünmeden edemedi.

Karşı konulmaz bir çekime kapılmış iki mıknatıs gibi, hiç düşünmeden, aynı anda birbirlerine doğru uzandılar…

Moon Jee’nin sıcacık dudaklarını dudaklarında hissedince, Ayça’nın içindeki çağlayanlar yeniden gürüldemeye başladı sanki… Midesinden başına doğru bir ateş yükselirken, Ayça sinemada hissettiklerinin yeniden su yüzüne çıktığını fark edip bir an duraksadı. Ama bu duraksama an’ı çok kısa sürdü. Genç kız birden, kendini ilk defa tüm açıklığıyla duygularına bırakmaya karar verdi: Bu adama güveniyordu. Artık hiçbir tereddütü yoktu… O doğru kişiydi…

Ona tüm benliğini vermeye hazırdı…

Böyle düşünüp, Moon Jee’nin ensesine elini koydu. Onu yavaşça kendi üzerine doğru çekti…

Moon Jee ise dengesini kaybetmemek için elini yere koydu, şaşkınlıkla durakladı.

“Ayça?” dedi şaşkınca, “Sen… sen ne yapıyorsun??”

Ayça’nın mavi gözleri loş ışıkta yine lacivert denizlere dönüşmüştü. İçlerinde aşk dolu parıltılar yanarken:

“Ben… seninle olmak istiyorum…” diye fısıldadı.

Moon Jee şaşkındı. Utangaç kız arkadaşından hiç böyle bir hareket beklemiyordu. Ama şimdi onun yüzüne bakarken bir kez daha onun ne kadar güzel olduğunu fark etti ve nefesi kesildi: Bütün vücudunu ateş basmıştı. Yine de kendini kapıp koyvermeden önce, bir kez daha sormadan edemedi:

“Sen gerçekten… bunu istediğinden emin misin??”

Ayça bir an korkarak baktı ona: “Yoksa… sen istemiyor musun?”

Moon Jee yutkundu ve telaşla itiraz etmeye başladı: “Yok yok! Olur mu hiç?! Yani, tabii ki istiyorum! Ben sadece, sen kendini hiçbir şeye mecbur hissetme diye-“

“Gel buraya!” diye gülerek onun sözünü kesti genç kız ve Moon Jee’nin dudaklarına yapıştı.

Bunun üzerine Moon Jee de kendini rahat bıraktı. Sevgi ve istekle, genç kızın üzerine doğru eğildi, onu öpmeye devam ederken elini kızın tişörtünün belinden içeri soktu. Eli yukarı doğru uzanırken ikisinin de nefesleri hızlanmaya başlamıştı! Moon Jee sütyenin üzerine gelince durakladı. Yüzüne çapkın bir sırıtma geldi:

“Bir saniye!”

Böyle deyip çabucak kendi tişörtünü başından sıyırıp attı. Sonra yine kızın dudaklarına kapandı. O sırada bir eli de kızın sırtından dolaşmış, kopçayı bulmuştu. Genç adam artık fena halde heyecanlanmıştı. Duygular yüreğinden taşarken aşk dolu bir sesle mırıldandı:

“Seni çok… çok seviyorum Ayça!”

“ŞANGIRRR!”

İki genç korkuyla irkilip birbirlerinden ayrıldılar. Moon Jee yerinde zıplayıp ışıkları açtı. Birdenbire, ikisinin birden gözleri korkuyla irileşti:

Mutfak kapısının tam önünde, yere düşüp tuzla buz olmuş bir bardak…

Ve cam kırıklarının başında ayakta dikilip onlara dehşet içinde bakan Han Seul duruyordu…

-Bölüm Sonu-