14. Bölüm

“Sevmek ve sevilmek, güneşi iki yandan birden hissetmektir.”

David Viscott

SuJu Happiness

Moon Jee çalan kapının ziliyle yerinden zıpladı. Yüzüne kocaman bir gülümseme yayılırken hemen kapıya doğru koşturdu.

Yanılmamıştı, gelen gerçekten de Ayça’ydı. Elinde bir tabak yemek tutuyordu.

“Selam,” diye gülümsedi şirin bir biçimde. “Börek yapmıştım, sen de daha kahvaltını yapmamışsındır diye düşündüm…”

Moon Jee kafasını kapıdan dışarı uzatıp sağa sola baktı, sonra genç kızı kolundan tuttuğu gibi hop diye içeri çekti! Ayça nerdeyse elindeki börek tabağını düşürecekti!

“Moon Jee, dur, napıy-“

Ama Moon Jee’nin kendi dudakları üzerine kapanan dudakları lafını yarıda kesti. Ayça’nın son kelimeleri Moon Jee’nin dudaklarının altında boğulurken genç kız bir an mücadele eder gibi oldu; ama sonra, onun da gözleri kapandı. Kendini bu öpüşün tatlılığına bıraktı…

Ancak birden elindeki tabaktaki börekler birbiri ardına patır patır yere düşünce Ayça kendine geldi. Hemen Moon Jee’yi itti:

“Ayyy, gitti börekler!”

“Boşver şimdi, ben onları öyle de yerim!” dedi Moon Jee ve Ayça’nın elindeki tabağı kapının girişindeki vestiyerin üzerine bıraktı, sonra Ayça’nın kollarını sıkıca tuttu ve az önceki öpücüğe kaldığı yerden devam etti. Ayça ise onun bu tutkulu hallerine kısa bir an gülmeden edememişti. Ama hemen sonra, o da Moon Jee’nin yumuşak dudaklarının güzel hissine kapıldı, her defasında olduğu gibi, başka her şeyi unuttu…

Birden çalan telefonla ikisi de yerlerinde zıpladılar. Moon Jee hemen: “Boşver, sonra bakarız…” diye mırıldanıp onu öpmeye devam edecek oldu; ama Ayça usta bir hareketle sıyrıldı onun kollarının arasından. Genç adama gülerek baktı:

“Hadi bakalım, uslu bir çocuk ol ve aç telefonunu…”

Moon Jee çocuk gibi dudağını uzatıp somurttu. Sonra içini çekti, hâlâ çalan telefonu cebinden çıkarıp arayan numaraya baktı. Hemen sonra, yüzü ciddileşti:

“Hyung arıyor…”

Ayça da birden ciddileşti. Yavaşça başını salladı, sonra sanki arayan kendilerini görebilecekmiş gibi Moon Jee’den uzaklaştı; kollarını göğsünde çaprazlayıp ciddi bir yüzle onun konuşmasını beklemeye başladı. Moon Jee telefonu kulağına götürdü:

“Alo? Efendim Hyung? İyidir, n’olsun işte… Efendim? Bugün mü… Şey… Bugün biraz işim var benim… Yarın akşam yapsak? Kusura bakmazsın, değil mi? Tamam, kendine iyi bak…”

Telefonu kapattığında derin bir nefes verdi genç adam. Bir an kaşları çatık, ekrana baktı; sonra kaygılarını aklından atmak ister gibi başını salladı. Ayça’ya dönüp gülümsedi:

“Bu akşam buluşmak istedi, ama bugün bütün günü birlikte geçireceğimiz için yarına erteledim…” diye açıklama yaptı. Sonra biraz mahcup, kafasını kaşıdı. “Neyse işte… İçeri geçelim mi?”

A love to Kill OST– Dream

Ayça da hafifçe başını salladı. Genç kızın bütün huzuru kaçmıştı. Yere dökülen börekleri sessizce topladı, tabağı alıp yürümeye başladı. Börekleri mutfak tezgahına bıraktı; sonra gelip verandanın kenarına oturdu.

Moon Jee de geldi, onun yanına oturdu. Ayça ona bakmıyordu. Başını öne eğmişti, çıplak ayağının başparmağıyla verandanın merdivenlerinin bahçeyle birleştiği noktadaki toprakla oynuyordu. Moon Jee onun canının neye sıkıldığını anlayacak kadar zekiydi elbette.

“Onunla konuşacağım Ayça… Lütfen biraz sabırlı ol…”

“Bilemiyorum Moon Jee,” diye mırıldandı Ayça. Canı başka bir şey söylemek istemiyordu. Çünkü zaten bu konuşmayı daha önce birkaç sefer daha yapmışlardı, her seferinde bir sonuca bağlanamadan kalmıştı. Ayça bir an önce Han Seul’e aralarındaki ilişkiden bahsetme yanlısıydı. Moon Jee ise abisinin ne kadar yıkıldığının en yakın şahidi olarak onun kendini toparlaması için biraz daha zamana ihtiyaçları olduğunu düşünüyordu.

Moon Jee uzandı, Ayça’nın ellerini ellerinin arasına aldı. Kararlı bir biçimde genç kızın gözlerinin içine baktı:

“Aşkımızı böyle gizli saklı yaşamaktan benim de hiç mutlu olmadığımı biliyorsun canım… Ama lütfen bana biraz zaman ver: Abimle yüzleşmek benim için kolay değil… Özellikle, onun çok üzgün olduğu şu günlerde bunu yapmam çok ama çok zor!”

Ayça içini çekti. Han Seul aklına geldikçe hâlâ içi sızlıyordu. Onu restoranda ayrıldıkları o akşamdan beri, yani iki haftadır hiç görmemişti.

“O nasıl?” diye sordu usulca. “Biraz daha toparlanabildi mi bari?”

Moon Jee hafifçe omuz silkti. “Toparlanıyor,” diye mırıldandı, “Daha iyi olacak…”

Aklına Han Seul’ün geçen akşam buluştuklarında yine sojuları birbiri ardına devirmesi geldi. Han Seul içtikçe Moon Jee’nin elinden sıkıntıyla onu izlemekten başka bir şey gelmiyordu. Konu her zamanki gibi Ayça’ydı. Han Seul, sevdiği kadının artık karşısındaki genç adamla birlikte olduğundan habersiz, kederle içini döküyordu:

“San Young şerrrefsizine rastladığım yerde kaçıyorum, biliyor musun?? Herifi gördükçe elimden bir kaza çıkacak zannediyorum! Zaten uyuz olurdum, şimdi iyice nefret eder oldum!”

Moon Jee ne diyeceğini bilemez gibi yutkunmuştu. Zavallı San Young’un hiç suçu olmadığı halde Han Seul’ün tüm nefretini üzerine çekmesine biraz vicdanı sızlasa da, bu yanlış anlaşılmadan dolayı mutsuz olduğu söylenemezdi! Yine de, tatlılaştırdığı bir sesle konuşmadan edememişti:

“Hyung… Belki de Ayça ona dönmemiştir?? Senden ayrıldığı zaman San Young’a geri döneceğini söylemedi ya? Emin olmadan çocuğu suçlama bence…”

“Lan daha ne emin olucam, başka kim olabilir ki??” demişti Han Seul boş şişeyi masaya çarparken. “Şimdi sen de Ayça’nın Türkiye’ye dönmediğini söylüyorsun… Demek ki o adam, buradaki birisi…”

Moon Jee yine sıkıntıyla susmuştu. Dilinin ucuna kadar geldi, ama “O aradığın adam var ya… işte o benim!” cümlesi çıkmadı, çıkamadı ağzından.

“Peki… o nasıl?” diye sordu Han Seul kırgın bir sesle.

Ayça’dan bahsediyordu. O kadar kırgındı ki, adını bile söyleyemiyordu. Moon Jee hafifçe omuz silkti. “İyi,” diye mırıldandı. “Her zamanki gibi işte… Kliniğe gidip geliyor…”

“Hıh,” diye alayla güldü Han Seul. “Klinikteki işi bırakıp o uyuzla bir an önce düğün hazırlıklarına başlamamış mı? Gerçi o herif kızı gene yarı yolda bırakır, demedi deme…”

Böyle deyip tekrar soju şişesine uzanınca Moon Jee artık müdahale etmeden edemedi: “Hyuuung, yeter artık!” Sonra da abisini zorla kaldırdı, masanın üzerine para bıraktı ve restorandan çıkardı. Sokakta bir taksi çevirmek için beklerken, Moon Jee’nin omzuna yaslanarak ayakta zorlukla duran ağabeyi, minnetle fısıldadı: “İyi ki sen varsın kardeşim… Sağol…”

Moon Jee o dakikada utançtan ölmediyse, bir daha öleceğini sanmıyordu!

Tüm bunları zihninden atmak ister gibi başını sertçe iki yana salladı. Zamanla her şey iyi olacaktı. Her şey yoluna girecekti! Girmek zorundaydı! Bahçede parlayan eylül güneşine umut ve özlemle baktı. Gelecek günler böyle parlak olacaktı, değil mi?.. Kendini buna inandırmak ister gibi, Ayça’ya dönüp sevgiyle gülümsedi:

“Her şey düzelecek Ayça! Hyung’a olanları doğru zamanda, doğru kelimelerle anlattığımız zaman o da bizi anlayacak, eminim buna! Hyung aslında çok adaletlidir, biliyor musun?”

Ayça inanmak ister gibi baktı Moon Jee’nin yüzüne. Bakışlarındaki tatlı masumiyet Moon Jee’nin içini titretti. Tanrım, bu kızı ne çok seviyordu! Elini uzatıp onun yüzünü okşadı.

“Biliyor musun, hâlâ rüyada gibiyim,” diye mırıldandı. “Senin beni seçtiğine hâlâ inanamıyorum! Yani…” Muzip bir sesle ekledi: “Tamam, çok yakışıklı ve çok yetenekli bir çocuğum, üstelik gelecek vaad ediyorum!”

Ayça sözün burasında bir kahkaha atıp onun kafasına hafifçe vurdu. Moon Jee ise bir an güldü, sonra yeniden ciddileşti. Yüzünde çocuksu bir safiyetle:

“Ama yine de… yine de Han Seul gibi gerçek bir adam dururken, benim gibi bir çocuğu seçmiş olmana inanamıyorum işte… Bu… bu gerçekten hayatımın en büyük şansı!”

Ayça Moon Jee’nin hayranlık ve inanmazlıkla dolu bakışlarını görünce sevgiyle gülümsedi. “İşte tam da bu yüzden seni seçtim belki de…” diye düşündü. “Şu hallerin, şu bana âşık bakışların, her şeyi göze alman… Bunları senden başka kimseden görmedim ki ben…”

Ama sadece bunlar da değildi: Genç kız, Moon Jee’nin yanında, başka hiç kimseyle olamadığı kadar rahat, içten, kendisiydi. Ve başka hiç kimsenin yanında olamadığı kadar mutlu… Hiçbir şeyi saklamasına, gizlemesine gerek yoktu. Moon Jee onun tüm zayıflıklarını, acılarını görmüştü. Ve tüm bunları bilerek kendisine âşık olmuştu! Bir kız, karşısındaki erkekten başka ne isterdi ki?…

O da elini uzattı. Bu defa da o, Moon Jee’nin yüzüne dokundu. Beyaz, yumuşak, genç bir ten…

Moon Jee gülümsedi, elini kaldırıp onun elinin üzerine koydu. Ayça’nın gözlerinin içine tatlılıkla baktı. Ayça bir defa daha, bu genç adamın ne kadar masum, tatlı bir kalbi olduğunu düşünmeden edemedi.

Birden fena halde duygulandı. Hafifçe nemlenen gözlerini ondan kaçırdı.

“Aslında biliyor musun, elimde olsaydı seni seçmezdim,” diye mırıldandı. “Seni seçmemek için çok uğraştım da! Kendimle çok savaştım!”

Tekrar Moon Jee’ye baktığında gözleri yaşarmıştı. Moon Jee de hüzünlü bir biçimde dinliyordu onu. Hiç alınmamıştı, Ayça’nın yaşadığı büyük çelişkilerin, vicdan azabının farkındaydı. Ne de olsa, terk ettiği adam kendi ağabeyiydi!

Ayça’nınsa gözünden bir damla yaş damladı. Çaresizce gülümsedi:

“Ne yapayım ki kalbime söz geçiremedim…” dedi. “Başka birine sarılırken içten içe sana sarılmayı istemek, ama bunu yapamayacak olmak… çok, çok zordu! Dayanamadım Moon Jee… Yapamadım…”

Sözün burasında, sesi kırıldı. Ayça sustu, gözlerinden pıtır pıtır yaşlar dökülmeye başladı. Moon Jee ise hem hüzünlenmiş, hem de ona karşı yeniden, kocaman bir sevgiyle dolmuştu içi.

“Gel buraya,” diye mırıldandı ve genç kızı sevgiyle kendisine doğru çekti; ona sımsıkı sarıldı. Ayça da yüzünü onun göğsüne gömdü, gözlerini kapadı. Ahh, bu göğse yaslanmak ne kadar güzeldi… İnsana tüm dertlerini unutturuyordu…

“Seni seviyorum…” diye mırıldandı belli belirsiz.

Moon Jee sevinçle gülümsedi. Onu kollarının arasında bir defa daha sıktı. “Teşekkür ederim…” dedi içinden. “Beni sevdiğin için, teşekkür ederim…”

Gizli bahçelerinden gelen serin meltem yüzlerini okşarken, bir süre böylece kaldılar…

Han Seul boş boş televizyona bakıyordu. Canı sıkkındı; bu akşam Moon Jee’yle kafaları çekmeye gidemeyecekti. Diğer arkadaşlarının da çoğu evli barklı adamlardı; kimsenin aşk acısı çeken bu adamı gece boyu dinleyip teselli edecek hali yoktu… Han Seul, sıkıntıyla televizyona boş boş bakmaya devam etti.

Birden “Türkiye” lafını duydu; haberler başlamış, spiker Türkiye’yle ihracat ortaklığı anlaşması yapıldığına dair bir haberden bahsediyordu. Han Seul kaşlarını çatıp kanalı değiştirdi.

Diğer kanalda, bir aşk dizisi vardı. Başroldeki kadın karakter: “Ben seni hak etmiyorum!” deyip arkasını döndü, ağlaya ağlaya koşarak oradan uzaklaştı. Han Seul içinin sıkıştığını hissedip yeniden kanalı değiştirdi.

Diğer kanalda da yaban mersinli pasta tarifine rastlayınca gözlerine inanamadı: Bu neydi be?! Bütün dünya bir olmuş, kendisine Ayça’yı unutturmamaya karar vermişti sanki! Öfkeyle televizyonu kapadı, kumandayı bir tarafa fırlattı. Cep telefonunu eline aldı, rehberde konuşabileceği birilerini aramaya başladı.

Birden, bir ismin üzerinde durakladı: Hae In…

Bir süre gözünü boşluğa dikip düşündü… Genç kızın arkadaşlığı ona her zaman iyi gelmişti. Ama şimdi, yani Hae In kendisinden çok Ayça’ya yakınken, acaba onu araması doğru olur muydu? Hem sonra, daha önce aralarında geçen tuhaf şeyler durumu karmaşıklaştırmaz mıydı?

Han Seul bir süre tereddüt etti; ama sonra yüzüne bir umursamazlık ifadesi yayıldı: Neyse ne! Ayça’dan ayrıldığı halde hâlâ bu tür şeyleri dert etmek zorunda mıydı?! Üstelik de kendisini Ayça terk etmişken?!

Han Seul bunları düşündü ve kararlı bir biçimde Hae In’in numarasının üzerine gelip arama tuşuna bastı. Telefonu kulağına götürüp beklemeye başladı.

Telefon dördüncü çalışta açıldı ve karşıdan şaşkın bir ses geldi: “Alo? Han Seul-sshi?”

“Eee… merhaba,” dedi Han Seul. Az önceki cesaret uçup gitmişti. Kendisini şimdiden garip hissediyordu. “Eee… Nasılsın Hae In-sshi?” dedi biraz titrek bir sesle.

Karşıdan bir an ses gelmedi. Han Seul endişeyle yüzünü buruşturdu, kahretsin! Saçma bir şey yapmıştı, dertleşmek için eski sevgilinin en yakın arkadaşını aramak da neydi Allahaşkına?! Offf…

“Benden iyilik de, asıl sen nasılsın?” dedi Hae In neden sonra. Biraz durdu. Sonra tatlı bir ses tonuyla ekledi: “Aslında aramana memnun oldum Han Seul-sshi… Sen aramasaydın ben seni arayacaktım… Nasılsın, keyfin yerinde mi?”

Hae In’in tatlı sesiyle kendisi hakkında endişelendiğini belli eder biçimde konuşması birden Han Seul’ün fena halde içine işledi. Boğazına bir yumru takıldı. Gözleri dolmaya başlarken:

“Aslında… pek iyi değilim…” diye itiraf etti. “Ben… ayrılık acısını pek atlatamadım galiba… Ahaha… Benden beklemezdin, değil mi… Yani hep güçlü bir imaj çizdim size karşı…”

Hae In yine bir an durakladı. Sonra fısıltı gibi bir sesle:

“Aslında tam da bunu beklerdim,” dedi. “Çünkü sert görünmeye çabalasan da çok yumuşak bir yüreğe sahip olduğun belliydi…”

Han Seul birden daha fazla dayanamadı. Gözyaşları gözlerinden fışkırmaya başlarken boğuk bir sesle:

“Ben… neyse, ben kapatıyorum!” dedi.

“DUR! Kapatma!”

Hae In’in çığlık gibi çıkan sesi genç adamın şaşkınlıkla duraklamasına neden oldu. Hae In’se soluk soluğa:

“Nerdesin, evde mi?” diye soruyordu, “Bekle, ben geliyorum, tamam mı?”

Han Seul şaşkınlıkla “tamam” diyebildi sadece. Sonra telefonu kapattığında gözlerini boş boş karşısındaki duvara dikti. Şaşkındı.

Ama yine de içten içe, genç kızın kendisini yalnız bırakmamasına memnun olmuştu.

T-Ara – I am Hurt

“Allah’ım kesin ölücem! Aaaaghhhh! Nerden de uydum ben sana?!!!”

Ayça raylarda yavaş yavaş yükselen roller coaster’dan aşağı baktıkça giderek daha çok korkmaya başlıyordu: Bu alet aşağıdayken gözüne bu kadar korkunç görünmemişti yahu! Ama az ilerideki tepeyi aştıkları anda, büyük bir hızla dimdik aşağı ineceklerini bilmek genç kızın ödünü koparmaya yetmişti!

Önündeki emniyet barına sıkı sıkı yapıştı. Bir yandan da dişlerinin arasından:

“Sana bir daha uyarsam top oliyim e mi!” diye tısladı. Moon Jee ise tüm şebekliği üstünde, kıkırdıyordu:

“Omo omooooo, şu koskoca yetişkin kadına da bakın! Küçücük çocuklar bile korkmuyor bundan!”

“O küçük çocuklar daha ölümün ne olduğunu anlayacak yaşta değiller!” diye cevap verdi Ayça. Bu sırada tam tepeye gelmişlerdi. Roller coaster bir an duracak kadar yavaşladı, sonra birden, tüm hızıyla aşağı inmeye başladı!

“HİYAAAAAAAAAAAAAHHHHHHHHH! ANNECİM ANNECİİİİİİİMMM!!!!”

Ayça artık utanmayı falan tamamen bırakmış, bütün gücüyle bağırıyordu. Hemen yanındaki Moon Jee ise ellerini havaya kaldırmış, bu hızın tadını çıkarıyordu:

“VUUUUUUUUUUU! İşte budur!! Yaşadığını hisset Ayçaaa! Heyooooooo!!!!!!”

Roller coaster’dan indikleri zaman Ayça’nın suratı bembeyazdı. Moon Jee onun haline bakıp bir kahkaha attı:

“Çok komiksin Ayça! Bunda korkacak ne vardı ki?? Korkak tavuuuk!”

“Hızlı giden bir trene binmenin neresi cesaret işi bee?” diye çemkirdi Ayça. “Hem ben… ben korkmadım, sadece aşağı inerken midemin tuhaf olması hissinden hoşlanmıyorum, tamam mı?”

“Evet ama resimler hiç de öyle söylemiyor,” dedi Moon Jee ve elini Ayça’nın omzuna atıp hemen çıkıştaki fotoğrafları işaret etti: Bunlar, az önce roller coaster’ın üzerindeyken çekilmiş resimlerdi. Ve hepsinde Moon Jee gayet eğleniyor gibi görünürken Ayça gözleri sımsıkı kapalı, ağzı çığlık atar şekilde bir karış açık, ve elleri demire sıkı sıkı yapışmış halde çıkmıştı! Moon Jee yeniden gülmeye başlarken Ayça somurtarak ona bir dirsek attı:

“Ne var ya? Ben böyle hızlı trenlere alışık değilim; Ankara’daki en hızlı tren Gençlik Parkı’ndaki Galaksi’ydi… O da bunun beşte biri kadar bir yükseklikten inerdi…”

“Korkak tavuksun işte, kabul et,” diye sırıttı Moon Jee ve tezgahtaki adama seslendi: “Ajusshi! Şu resmi satın almak istiyorum! Kız arkadaşımın korkaklığına dair elimde bir belge olmalı!”

Ayça iyice somurttu ve hızlı hızlı yürümeye başladı. Moon Jee resmi alır almaz sırıtarak onun peşinden koşturdu: Bu kızı kızdırmaya bayılıyordu!

Neyse ki biraz sonra Ayça’nın gönlünü almış, ikisi yine gülüşerek eğlence parkının tadını çıkarmaya başlamışlardı: Çarpışan arabalara bindiklerinde Ayça az önceki dalga geçmelerin intikamını almak istercesine Moon Jee’ye birkaç defa tam ortadan bodoslama bindirdi! Moon Jee de bunun üzerine onu kovalamaya başladı! Ayça daracık pistte yarış arabalarına taş çıkartırcasına aralardan sıyrılarak arabasını sürerken bir yandan da çığlıklar atıyor, ikisi de gülmekten kırılıyorlardı.

Aynalı odaya girdiklerinde de birbirleriyle dalga geçip durdular: Ayça’nın önünde durduğu ayna, onu iyice kısa boylu ve üstten basık gibi gösteriyordu. Moon Jee sırıttı:

“Böyle kime benzedin biliyor musun: Sünger Bob’a! Bir de sarışın olsan tam olacak!”

“Sen kendine bak!” diye onu işaret etti Ayça. “Ben sünger Bob’sam sen de Patrick’sin!”

Gerçekten de Moon Jee’nin aynası ise, üst tarafı incecik, alt tarafı iyice şişko gösteriyordu. Moon Jee bir kahkaha attı:

“Doğru söze ne denir?” Sonra da Ayça’nın koluna girdi: “Süper bir ikili olduk bence! Hadi gidelim dostum!”

Kol kola aynalı odadan çıktıklarında Ayça’nın gülmekten yanakları ağrıyordu. Kendi kendine keyifle sırıttı: Böyle bir çocuğun yanında insan bir ömür sıkılmazdı…

Han Seul oturma odasında oturduğu koltukta rahatsızca kıpırdandı. Sonra mutfağa doğru seslendi:

“Yardım istemediğine emin misin?”

“Eminiiiim!” diye bağırdı Hae In içeriden. “Geldim bile!”

Gerçekten de genç kız elinde bir tepsi içinde pirinç topları ve gaeran mari’yle mutfaktan çıkıp oturma odasına geldi. Han Seul hayranlıkla baktı ona:

“Vay canına… Ne kadar çabuk hazırladın! Ayrıca çok lezzetli görünüyor…”

“Afiyet olsun,” diye gülümsedi Hae In. Ve sevinçle, genç adamın büyük bir iştahla yemeğe yumulmasını izlemeye başladı.

Biraz sonra müzik setinden yükselen güzel, dinlendirici bir Eric Satie Gnossienne’i eşliğinde ellerinde birer kadeh kırmızı şarapla karşılıklı oturuyorlardı. Han Seul hiçbir şey konuşmadıkları halde şimdiden hafiflediğini hisseder gibiydi. Sevgiyle karşısındaki genç kıza baktı. Hae In de aynı anda bakışlarını kaldırdı ve genç adamın yüzündeki minnet dolu ifadeyi görünce gülümsedi:

“Evet sevgili Han Seul-sshi, şimdi ne yapalım istersiniz?” dedi neşeli bir sesle, “Bir film falan izleyelim mi? Ya da dışarı çıkıp kafaları çekebiliriz! Ah, hatta bu akşam süper bir konser var, bir arkadaşım bahsediyordu, eğer şimdi gidersek eminim bilet-“

“Dur Hae In, dur,” diye onun sözünü kesti Han Seul gülerek. Sonra da elindeki şarabı işaret etti: “Ben böyle gayet iyiyim… Burada kalıp seninle birlikte bu şarabın tadını çıkarmak istiyorum… Yani… eğer sen de istersen?”

Böyle deyip merakla Hae In’e baktı. Hae In hafifçe pembeleşti, sonra başını salladı. Genç adamın sadece böyle kendisiyle oturarak neşelenmiş olması gururunu okşamıştı.

 which star are you from OST – Miracle

Bir süre sessizce şaraplarını yudumladılar. Sonra Han Seul, biraz buruk bir gülümsemeyle ona baktı:

“Ayça’yla ilgili bir şey sormayacak mısın? Bugün telefonda nasıl ağladığımdan bahsetmeyecek miyiz?”

Hae In sıkıntıyla yerinde kıpırdandı. Sonra usul bir sesle:

“Sen anlatmak istersen dinlerim,” dedi. “Ama ben konuyu açmak istemedim… Sen istersen zaten anlatırsın diye düşündüm…”

Sonra bakışlarını kaldırdı. Han Seul onu hayranlıkla süzüyordu.

“Biliyor musun Hae In, sen gerçekten harika bir dostsun,” dedi usulca. “Ben… nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum…”

Hae In anlayışla gülümsedi. “Teşekkür edecek bir şey yok… Ben sadece… sadece hepiniz iyi olun istiyorum, hepsi o kadar…”

Genç adam burukça içini çekti. “Hepimiz iyi olalım… Evet… Ben de bunu istiyorum…”

Sonra hafifçe gülümsedi. Kırgın bir sesle:

“Aslında bazen tam bir aptal olduğumu düşünüyorum, biliyor musun…” diye mırıldandı. “Sevdiğim kadınlar hayatımdan öylece çıkıp gidiveriyor, ve ben onları durdurmak için hiçbir şey yapamıyorum! Öylece arkalarından bakıyorum yalnızca… Hatta mutlu olmaları için dua ediyorum!” Sinirli bir kahkaha attı: “Tanrım, ne salaklık! Onları geri almak için bir şeyler yapmayı, planlar kurmayı bile düşünemeyecek kadar salağım ben…”

“Kendine haksızlık etme,” dedi Hae In kaşlarını çatarak. Sonra elindeki şarap kadehini sehpaya bıraktı, Han Seul’e doğru eğildi, biraz daha tatlılaştırdığı bir sesle devam etti:

“Bence sen doğru olanı yapıyorsun Han Seul… Bazen birisi giderse o iş bitmiştir, geri dönüşü yoktur… Ayça’yla olan buydu; onu ne yaparsan yap geri getiremezsin… Sanırım Ayça’dan önceki hayalkırıklıklarında da olan buydu. Ve sen, içten içe bunu bildiğin için onları geri getirmek için çabalamadın. Ve bence doğru olanı yaptın; çünkü bu, beyhude bir çaba olurdu. Çünkü bazen…”

Genç kız bir an durakladı, gözleri daldı. Sonra tekrar Han Seul’e baktı, hafifçe gülümsedi:

“Bazen biten bir aşkın ardından hiçbir şey yapmadan, sadece gülümseyerek bakmak, yapılacak en doğru şeydir. Yaşadığın güzel an’lar için o kişiye minnettar olmak… Sonra da onu, kendi yoluna gitmesi için özgür bırakmak…”

Han Seul de ona baktı. Sonra başını öne eğdi, burukça gülümsedi.

“Haklısın… Haklısın da, kolay değil… Hiç kolay değil Hae In…”

Derin derin içini çekti. Hae In burukça gülümsedi ona. İçinden: “Biliyorum…” diye geçirdi. “Biliyorum, hiç kolay değil…” Karşısında, bir başka kız yüzünden acı çeken bu adama baktıkça, çok çok geride kaldığını düşündüğü duygular su yüzüne çıkmaya başlıyor, genç kıza acı veriyordu…

“Ayça’yı geri getiremeyeceğimi söyledin…” diye mırıldandı Han Seul. Birden merakla başını kaldırdı, acıyla gülümsedi: “Neden öyle söyledin? O adamı bu kadar çok mu seviyor?”

Hae In bir an durakladı. Buna Han Seul’ü kırmadan nasıl cevap vereceğini bilemiyordu.

Yavaşça başını eğdi:

“Evet,” diye mırıldandı. “Onu çok seviyor…”

Sonra başını kaldırdı, Han Seul’ün yüzüne bakıp burukça gülümsedi:

“Ama inan bana sana âşık olmak için çok uğraştı! Çok çabaladı! O çabalarının en yakın tanığı benim! Ne yazık ki, yapamadı… Diğer adama duyduğu sevgi baskın geldi…”

Han Seul bir an onun yüzüne bakakaldı. Sonra o da yavaşça başını eğdi. Gözleri nemlenmeye başlarken hüzünle gülümsedi.

“Demek öyle…” diye mırıldandı…

Sonra hafifçe güldü genç adam. Tekrar başını kaldırıp Hae In’e baktı:

“Hatırlıyor musun, sen bana bunun böyle olacağını aylar öncesinden söylemiştin,” dedi. “Woo Wan’ın okuluna konuşma yapmaya gittiğimiz o akşam…”

Hae In şaşkınca durakladı. Sonra, biraz da sıkıntıyla başını salladı. Evet, hatırlıyordu: İçkinin ardına sığınıp Han Seul’e: “Ayça bir ilişki istemiyor! Hatta belki senden hoşlanmıyor bile… Sen yine de neden onunla yakınlaşmaya çabalıyorsun ha, neden???” diye bağırdığı zamanı gayet iyi hatırlıyordu ne yazık ki… Ve sonrasında olanları da!

Han Seul’se buruk bir sesle devam ediyordu:

“Keşke o gün seni dinleseymişim… Keşke Ayça’nın kalbinde bir başkası varken beni sevemeyeceğini görseymişim… O zaman belki de şimdi bu kadar acı çekiyor olmazdım…”

Hae In birden başını kaldırdı. Kaşları çatılmıştı:

“Saçmalama!” dedi. Sesinin sert çıkmasına engel olamamıştı. Han Seul şaşkınca başını kaldırıp ona bakınca bir an utandı, ama cesaretini toplayıp devam etti: “Sen elinden geleni yaptın. Onu sevdin, ona sevildiğini hissettirdin! Ve şimdi gitmiş olsa bile, o da seninleyken çok mutlu oldu, bundan eminim! Şimdi acı çekiyorsun diye birlikte yaşadığınız bir sürü güzel anı için “keşke hiç yaşanmasaydı” diye nasıl dersin?! Bu… bu tıpkı…” Hae In biraz durakladı, sonra aklına gelen ilk benzetmeyi söyleyiverdi: “Güzel bir tabak su kabağı yemeği yedikten sonra “keşke yemeseydim, şimdi hiç su kabağım kalmadı!” diye ağlamak gibi bir şey! Halbuki onu yerken ne kadar keyif aldığını, mutlu olduğunu unutmaman gerekir: Yoksa bunun adına nankörlük derler!”

Hae In birden sustu. Soluk soluğa kalmıştı. Sonra, az önceki sözlerini düşündü ve birden kırpkırmızı oldu:

Han Seul’ün Ayça’ya olan aşkını su kabağı yemeye benzetmişti! Hass…!

Fena halde utanmış bir biçimde göz ucuyla Han Seul’e baktı: Genç adam, şaşkın şaşkın onu süzüyordu. Az önceki melankolik ifadesi tamamen kaybolmuştu; hatta gergince çatılmış kaşları açılmış, ağzı hafifçe aralık, yüzüne sanki şaşkınlıkla eğlenme arası bir ifade gelmişti. Birden, genç kızın kıpkırmızı bir biçimde kendisine kaçamak bir bakış attığını gördü ve gülmeye başladı. Hae In iyice bozum oldu. Büyük bir utançla ayağa kalkmak üzere hamle yaptı. Ama Han Seul onu kolundan tuttu:

“Bekle! Gitme Hae In-sshi! Haklısın, hem de çok haklısın!”

Hae In’in gergin kasları birden gevşedi, genç kız şaşkınca ona döndü. Han Seul gülümsüyordu:

“Haklısın,” diye tekrarladı, “Nankörlük ediyorum… Oysa ki mutlu olduğum günleri düşünüp şükretmem gerekir… Öyle ya, bizi biz yapan anılarımızdır, değil mi? Böyle güzel anılara sahip olmama izin verdiği için belki de Ayça’ya kızmak yerine teşekkür etmeliyim…”

Hae In ciddi mi değil mi anlamak ister gibi gözlerini genç adamın yüzüne dikti. Han Seul’ün yüzünde ilk defa huzurlu bir ifade belirmişti. Bunu görünce Hae In de rahatlayıp gülümsedi. Onun böyle düşünmesine sevinmişti.

“Aklıma nedense City of Angels geldi, sen o filmi izledin mi?” diye sordu genç kız.

Han Seul başını olumsuz anlamda salladı: “Hayır… Kimin filmi?”

“Yönetmenini bilmiyorum, ama Nicholas Cage ve Meg Ryan oynuyor,” dedi Hae In. “Tam da şimdi konuştuklarımıza benzer bir konudan bahsediyor…” Sonra merakla ona baktı: “Ne dersin? Bir yerden DVD’sini kiralayıp bu akşam izleyelim mi?”

Han Seul: “Bana uyar!” deyince de sevinçle ayağa kalktı: “Hadi o zaman! DVD kiralayan yerler kapanmadan gidip bulalım şu filmi!”

“Tamam!” dedi Han Seul biraz şaşkınca ve o da bu heyecanlı kızın arkasından ayaklandı. Sonra, birdenbire durakladı.

“Hae In!”

Hae In merakla arkasını döndü. Han Seul, ona gülümseyerek bakıyordu:

“Bu arada… Ben su kabağını çok severim, biliyor musun?”

Hae In bir an kızardı, sonra gülmeye başladı. Han Seul de gülüyordu. Sonra “hadi” dedi, iki genç birlikte evden çıktılar…

Akşam geceye dönmek üzereydi. Ayça ve Moon Jee, oradan oraya koşturdukları bir günün yorgunluğunu atmak için tüm parkı yavaş yavaş dolaşan eğlence trenine binmişlerdi. Ayça başını hafifçe Moon Jee’nin omzuna yasladı:

“Çok yoruldum…” diye sızlandı. “Eve gider gitmez kafamı vurup uyumak istiyorum… Uff, yarın nöbet de var…”

Moon Jee ona şefkatle baktı. Sonra kolunu genç kızın sırtının arkasından dolaştırıp sevgiyle sardı onu.

“İstersen şimdi uyumaya başlayabilirsin… Ben seni eve kadar taşırım…”

“Geçen sefer bunu yaptığında nerdeyse bel fıtığı oluyordun, unutma,” diye güldü Ayça. Moon Jee de sırıttı: “Evet ya, öyleydi di mi?… İyisi mi sen yine taksiye bininceye kadar sabret…”

Ayça bir şey demedi, güldü. Sonra sessizce, yanından geçtikleri oyuncakları, insanları izlemeye başladı. Lunaparkta hayat tüm hızıyla sürüyordu. Aileler, çocuklar, kendileri gibi genç çiftler, grup halinde gezinen öğrenciler… Hepsi öyle tatlı, öyle neşeli görünüyorlardı ki! Ayça her şeyi böyle pespembe görmesinin gerçek sebebinin kendi neşesi olabileceğini düşündü: Öyle mutluydu ki, sanki bütün dünya mutluluk şarkıları söylüyor gibiydi!

Başını kaldırıp yanındaki genç adama baktı. Moon Jee, yüzündeki hafif tebessümle ve loş ışıkta bile ışıl ışıl görünen zeytin gözleriyle her zamanki gibi o kadar sevimliydi ki, Ayça gülümsemesine engel olamadı: Bu tatlı çocuğa böyle bakmak bile mutlu olması için yetip de artıyordu!

O sırada Moon Jee de ona döndü ve kendisini sevgiyle süzen kıza bir an şaşkın, sonra hafif bir alayla baktı:

“Bakıyorum gözlerinizi benden alamıyorsunuz Ayça hanım,” dedi muzipçe. “Eh, tabii sen de haklısın, bu kadar yakışıklı bir çocuğu bulmuşken bol bol bak, di mi? Hem eski bir Çin atasözü ne der biliyor musun: Güzele bakmak sevaptır!”

Ayça sırıttı: Zavallı Moon Jee, her zamanki gibi gene atasözünün milliyetini tutturamamıştı! Elini uzatıp şakacı bir biçimde genç adamın saçlarını karıştırdı.

The Red Jumpsuit Apparatus – Your Guardian Angel

Moon Jee birden bu eli yakaladı ve dudaklarına götürdü. Genç kızın parmak uçlarını sevgiyle öperken Ayça yine kalp atışlarının hızlandığını hissetmişti. Utanarak bakışlarını kaçırdı.

Bu defa, ona sevgiyle bakma sırası Moon Jee’deydi: Genç adam, hemen yanında utanarak başını çeviren güzel genç kızın pembe-beyaz yanaklarına, profilden görünen biçimli burnuna, uzun kirpiklerine hayranlıkla baktı. Ne güzel, ne tatlı bir şeydi bu kız! Ve kendisini seviyordu, öyle mi?? Genç adam şansına hâlâ inanamıyordu. Birden dayanamadı:

“Söylesene Ayça, sen bana ne zaman âşık oldun?” diye soruverdi.

Ayça şaşkınca döndü ona. Dudak büküp, bir an düşündü. Sonra omuz silkti.

“Bilmem… Belki…” Hafifçe gülümsedi: “Belki konserde, Forever’ı gözlerimin içine bakarak söylediğin zaman…”

Genç kız, gözlerinin önüne düşen hayale gülümsedi: Gerçekten de, ne muhteşem bir an’dı o! Sahnedeki Yunan heykelleri kadar yakışıklı genç adam, gözünüzün içine baka baka billur gibi sesiyle: “Sen de beni sev… Hep yanımda kal… Her şeyden vazgeçerim, ne olur benimle kal!” dediği zaman, size ona âşık olmaktan başka bir seçenek bırakıyor muydu sanki?!

Moon Jee ise neşeyle sırıttı. Şakayla karışık havaya bir yumruk attı:

“Biliyordummm! Rock’çı, yakışıklı bir adama hiçbir kızın hayır diyemeyeceğini biliyordum!!”

Ayça da kahkahasına engel olamadı: Zevzek şey! Ama hemen sonra, gizemli bir biçimde gülümsedi:

“Ama bu yalnızca bir tahmin. Belki de sana o anda âşık olmamışımdır…”

Moon Jee merakla ona dönüp bakınca, afacan bir tavırla gözlerini havaya kaldırdı, düşünür gibi yaptı:

“Hımmm, mesela… Mesela…”

Tekrar ona dönüp baktığında gözbebekleri titriyordu. Usul bir sesle:

“Belki de, polis merkezinde abisinin kurtarılmasını endişeyle beklerken “ona bir şey olursa kendimi asla affetmem!” diye hıçkırdığın anda âşık oldum…

Ya da belki, hastane koridorunda, “bundan sonra aranıza girmeyeceğim…” dediğin anda… Ağabeyinin mutluluğu için kendi aşkını feda eden o adama âşık oldum belki…”

Ayça bir an durakladı. Moon Jee nefesi kesilmiş gibi ona bakıyordu. Fena halde duygulanmıştı.

Ayça birden gülümsedi. Ona biraz muzipçe baktı:

“Ama belki de beni ikinci defa öptüğünde âşık olmuşumdur,” dedi. “Hani verandada… gizli bahçemizde…”

Moon Jee birden ufak bir feryat kopardı:

“NE?! Sen o zaman uyumuyor muydun bee??”

“Uyukluyordum, ama beni öptüğünü fark etmeyecek kadar derin değil,” dedi Ayça ve güldü: “Demek sen kızların uyuyor olmalarından faydalanıp onları öpen bir sapıksın!”

“Hiç de bileeee!” diye feryat etti Moon Jee. “Sadece… ben… ben o gün…” Bir an durdu, yutkundu, sonra buğulu bir sesle devam etti: “O gün seni öptüm, çünkü uyurken o kadar güzeldin ki… Melek gibiydin… Dayanamadım…”

Sonra Ayça’ya sevgiyle baktı. Ayça da ona baktı, gülümsedi. Sonra başını hafifçe onun omzuna yasladı.

“İşte böyle,” diye mırıldandı. “Sana ne zaman, nasıl âşık oldum, bilmiyorum… Ama beni San Young’a inat olsun diye öptüğün o ilk andan beri aklımdan çıkmıyorsun… Ta o günden beri, başka birisi bana dokununca seni aldatıyor gibi hissediyor, boğuluyordum. Büyü mü yaptın acaba bana?”

Moon Jee’nin yüzüne geniş bir gülümseme yayılırken çocuksu bir sesle itiraz etti:

“Asıl sen bana büyü yapmış olmalısın! Düşünsene: Mavi gözlü, etli-butlu, hem de benden üç yaş büyük bir kıza âşık oldum! Evet, kesin büyü yaptın bana!”

Ayça gülmeye başladı. Başını kaldırdı, Moon Jee’nin gözlerinin içine baktı. Muzipçe:

“Doğru…” dedi. “Ben senin hiç tipin değildim… Peki ama söylesene, o halde “sen” bana nasıl âşık oldun?? Neden??”

Moon Jee gözlerini onun gözlerine kilitledi. Nefes gibi hafif bir sesle:

“Nedenini bilmiyorum,” diye itiraf etti. “Nasıl olduğunu bilmiyorum… Ama gerçekten sana âşık olduğumu nasıl anladığımı soruyorsan, işte tam da bu yüzden…” Parmağıyla hafifçe Ayça’nın burnuna dokundu: “Çünkü hiç benim tipim değilsin! Doğru! Güzelsin, hem de çok; ama benim sokakta dönüp bakacağım birisi değilsin. Ama ben yine de seni aklımdan çıkaramıyordum. Gerçekten güzel bulmam gereken kızlara dönüp bakmıyordum bile! İşte o zaman anladım: Anladım ki seni seviyorum…”

Ayça mutlulukla gülümsedi. Ama sonra, hafif bir hüzünle eklemeden edemedi:

“Yine de keşke… şöyle 3-4 yaş daha büyük olsaydın keşke… Ya da ben 3-4 yaş küçük olsaydım…”

“Ne?! Nedenmiş o?” dedi Moon Jee hafifçe bozularak. Ayça omuz silkti:

“Çünkü hâlâ sokakta yürürken insanların bana ters ters baktıklarını hissediyorum: Bu kocaman, yaşlı kadın, küçücük çocukla ne arıyor der gibi bakıyorlar sanki!”

“Saçmalama Ayça!” dedi Moon Jee sert bir sesle. “Bir kere ben o kadar küçük göstermiyorum, ayrıca sen de o kadar büyük göstermiyorsun, ayrıca aramızda sadece üç yaş var! Abartma istersen…”

“Dört,” diye dudak büktü Ayça. Moon Jee: “Hayır efendim, üç, aralıkta yirmi beş olacağım,” diye başını salladı bilmiş bilmiş. Sonra Ayça’nın eline uzandı. Onu sıkı sıkı tuttu, genç kızın gözlerinin içine baktı:

“Kaç yaşında olduğumuzun önemi yok: Önemli olan, en uygun zamanda birbirimizin karşısına çıkmış olmamız… Bak:

Ben senin hayatına biraz daha erken girseydim, sen San Young’la birlikteyken seninle olma şansım yoktu… Biraz daha geç girseydim, seni hiç bulamayacaktım bile: Ya Türkiye’de, ya da belki de nehrin dibinde olacaktın!

Sen benim hayatıma daha erken girseydin, Hae In’e olan duygularımın en yüksek olduğu zamanda, sana dönüp bakmayacaktım bile… Bu arada hâlâ üniversite öğrencisi, aklı beş karış havada bir çocuk olacaktım… Biraz daha geç girseydin, eee, bu sefer de ünlü ve hayranlar tarafından çevresi sarılı bir stara ulaşma şansın pek olmayacaktı, doğruya doğru!”

Sözün burasında ikisi birden güldüler. Sonra Moon Jee yeniden ciddileşti. Elini uzatıp Ayça’nın yanağına dokundu, gözlerinin içine baktı:

“O yüzden… o yüzden tam zamanında geldin Ayça… Ve iyi ki de geldin: Çünkü hayatın anlamı, o özel insanı bulmaktır. Ve senin sayende, benim hayatım anlam kazandı…”

Ayça’nın kalbi titredi. “Benim de…” demek geldi içinden. Ama onun yerine, yavaşça uzandı, karşısındaki genç adamın dudaklarına yaklaştı, onu uzun uzun öptü.

Haklıydı… Bunları diyen bir erkek… Kaç yaşında olursa olsun, doğru kişiydi…

Ertesi gün, Moon Jee provada her zamankinden daha da neşeliydi. Bu durum diğerlerinin de dikkatinden kaçmadı.

“Hayırdır Hyung?? Son bir haftadır yüzünde güller açıyor…” dedi Jin Beom.

“Öyle mi? Her zamanki halim yahu…” dedi Moon Jee sırıtarak. Diğerleri birbirlerine bakıp gözlerini devirdiler. Yaa ne demezsin diyordu her biri içinden…

“Bu arada, eve ne zaman taşınıyorsun?” diye sordu Joon Hwa. “Su Hyun seni sorup duruyor…”

“Aynen öyle! Artık bu işi geciktirme Moon Jee-sshi!” dedi o sırada kapıdan gelen bir ses. Su Hyun, prova yaptıkları odaya girmişti. Moon Jee’ye dik dik baktı:

“Ayrıca iki hafta içinde stüdyoya kapanıp bundan sonra evle stüdyo dışında bir yere çıkmayacağınızı da hatırlatırım! Albümünüzün ekim başında piyasaya çıkması için işleri hızlandırmamız lâzım, biliyorsunuz…”

“Tamam, tamaaaam…” dedi Moon Jee kaygısızca. Sonra diğerlerine döndü: “Evet, bugünlük yeterince çalıştığımıza göre Çinliler’in de dediği gibi: “Behlül kaçar!””

“Hyung, dur, nereye?”

“Moon Jee-sshi! MOON JEE-SSHİ!”

Ama genç adam ne grup arkadaşlarının, ne de Su Hyun’un arkasından seslenmesine aldırmadan çoktan çıkıp gitmişti bile! Su Hyun hayalkırıklığı ile derin bir nefes verdi:

“Bu çocuk hep böyle midir?! Bunu nasıl disipline sokacağız?!”

“Son zamanlarda böyle oldu,” dedi Hyung Kan düşünceli bir biçimde. “Yoksa önceden aramızda en disiplinli olan oydu…”

“Evet, prova zamanları şarkıları hiçbir notayı eksik çalmadan tamamlayamadığımız zaman asla provayı bitirmemize izin vermezdi! Ama şimdi, aldırmıyor bile!” dedi Jin Beom da. Joon Hwa başını kaşıdı:

“Galiba şu Ayça yüzünden böyle oldu…”

Su Hyun ani bir hareketle onlara döndü: “Ayça mı? Ayça da kim?!”

Diğerleri korkuyla birbirlerine baktılar. Sonra Jin Beom tereddütle:

“Ee… Şey…” diye kekeledi, “Aslında… biz de tam olarak bilmiyoruz… Yani sadece tahmin ediyoruz…”

“Lafı gevelemeyi bırak da söyle!” dedi Su Hyun öfkeyle. Jin Beom hemen: “Tamam, tamam,” diye kekeledi, “Konserde ilk defa çaldığımız Forever şarkısını hatırlıyor musunuz? Hatta sizin bile o şarkıyı çalacağımızdan haberiniz yoktu… Çünkü Hyung, konsere sadece iki gün kala o şarkıyı bize getirip konsere dahil edeceğimizi, bunun kendisi için çok önemli olduğunu söylemişti! İşte o şarkıyı büyük ihtimalle Ayça denen kıza yazdı…”

Su Hyun öfkeyle: “NE?!” diye bağırdı. “O şarkı öylesine bir şey değil miydi be?! Moon Jee gerçekten de bir kızla birlikte, öyle mi?! Yaptığımız kontrata rağmen?!”

Diğerleri ne diyeceklerini bilemeden sustular. Su Hyun’sa öfkeyle dişlerini gıcırdattı: Bu işi bir an önce çözmeliydi; eğer büyük patron durumu öğrenirse Mostly Harmless’ın müzik kariyeri başlamadan bitecekti! Ve kendi komisyonu, bu grup üzerinden kazanacağı milyonlarca won da buhar olup uçacaktı…

¤¤¤¤¤¤¤¤

Eels – Now you’re really living 

Bu sırada Moon Jee her şeyden habersiz, uça uça Ayça’nın yanına, kliniğe gitmişti bile: Genç kızın odasının kapısını tıklatıp muzip suratını içeri uzattı:

“Doktor hanım?? Burada aşkından ölmek üzere olan bir hasta var, kendisine nasıl bir tedavi uygulamak istersiniz acaba?”

Ayça gülerek başını kaldırdı, Moon Jee’nin afacan gözleriyle karşılaşınca neşeyle sırıttı:

“Bilmem ki? Şöyle sağlam bir antibiyotik iğnesi yapsam belki iyi gelir, hıı?”

“Tedavi yöntemlerinize karışmak gibi olmasın sayın doktor, ama benim daha iyi bir fikrim var,” dedi Moon Jee ve hemen içeri girip kapıyı arkasından sıkıca kapattı. Sonra koşarak gelip genç kızı kollarının arasına aldı, havaya kaldırdığı gibi döndürmeye başladı!

“Moon Jee! Bırak beni, n’apıyorsun??”

“Baş döndürücü güzelliğinin etkisini ters tarafa dönerek ortadan kaldırmaya çalışıyorum!” diye sırıttı Moon Jee. Sonra kızı yere indirdi, saçının üzerine ufak bir öpücük kondurdu: “Şimdi de topraklama yapıp negatif enerjimi atmaya çalışıyorum.”

Ayça gülerek onun kafasına hafifçe vurdu: “Al bakalım o zaman: Bu da travma tedavisi! Bazı zevzek hastalarımızın aklını başına getirmek için bunu uyguluyoruz!”

Moon Jee sırıttı: “Sen zaten benim sayemde bu travma tedavisini epeyce ilerlettin… Neyse neyse, ben asıl ne diyeceğim: Bu akşam işin kaçta bitiyor?”

“Bütün gece burada olacağım, bugün nöbet var ya…” diye üzgün bir yüzle cevap verdi Ayça. Moon Jee’nin bir an yüzü asıldı, ama hemen sonra omuz silkti:

“Neyse, ben de yanında kalırım o zaman… Fazla yatak vardır heralde? Yoksa da benim için fark etmez, senin yanına kıvrılır uyurum…”

Ayça gülmeye başladı. “Merak etme, fazla yatak var… Beni sıkıştırmak zorunda değilsin…”

“Ama hiç değilse akşam yemeği yemek için hastaneden ayrılabilirsin sanırım, di mi?” dedi Moon Jee beklentiyle. Ayça üzüntüyle başını salladı:

“Zannetmiyorum, genelde nöbetteyken yakınlardaki lokantaların birinden buraya sipariş veririz…”

Moon Jee bir an durdu, sonra:

“Peki şimdi hastanede başka doktor yok mu ki?” dedi, “Şöyle bir-iki saat de çıkamaz mısın canım?”

“Seung Mi Unni burada, ama zannet- Aaa, dur, nereye gidiyorsun?!”

Moon Jee onun sözünü bile bitirmesini beklemeden “Birazdan geliyorum!” diye bağırıp çıkıp gitmişti. Ayça şaşkınlıkla onun arkasından bakakaldı.

Aradan henüz iki dakika bile geçmemişti ki, genç çocuğun gülen yüzü yeniden kapıda göründü. Ayça’ya göz kırptı:

“Hadi bakalım hanfendi, akşam yemeği yiyip gelene kadar Seung Mi noona senin yerine bakacak! Bir an önce üstündeki önlüğü çıkar da gidip gelelim!”

“Hadi yaa? Cidden mi? Ah… Tamam!” dedi Ayça şaşkınca ve önlüğü çıkartıp çantasını eline aldı. Moon Jee onu elinden tuttuğu gibi neşeyle sürükledi:

“Seung Mi noona çok kafa kadın yaa… Gerçi ona ufak çapta bir rüşvet vermek zorunda kaldım: Albümümüz çıkınca ona imzalı bir kopya getireceğime dair söz verdim! Ama bence bu, senle yemeğe çıkmak karşılığında çok ufak bir bedel…”

Ayça neşeyle kıkırdadı. Moon Jee ona yan yan baktı ve muzipçe ekledi:

“Ama benim bu fedakarlığıma karşın hesaplar senden!”

“Çok kötüsün!” diye feryat etti Ayça ve şakadan onun omzuna vurdu. İki genç gülerek klinikten çıkarken Moon Jee hâlâ: “Ama sen de biraz fedakarlık yapmayı öğrenmek zorundasın Ayça-sshi!” diye onu kızdırmaya devam ediyordu…

Hae In kapıyı açtığı anda karşısında gülerek ona bakan adamı görünce gözlerine inanamadı.

“Selam!” diye sırıttı Han Seul. Ve elindeki market poşetini gösterdi: “Sana su kabağı getirdim: Hem de Okinawa kabağı!”

Hae In’in hâlâ boş gözlerle ona baktığını görünce şakadan surat astı:

“Dün geceki muhabbeti hemen unuttun mu yoksa?! Oysa ben senin de su kabağı sevdiğini zannetmiştim! Üstelik ben bunu öyle güzel pişiririm ki, parmaklarını yersin! Ee… izninle içeri girebilir miyim?”

Hae In kapıda durup onun geçmesini engellediğini o zaman fark etti. Şaşkınca yana çekildi: “Ah… Tabi… Geç lütfen…”

Han Seul yüzünde neşeli bir sırıtmayla içeri girerken Hae In hâlâ yarı açık duran ağzını kapamayı ancak akıl edebilmişti. Ama genç kız fena halde şaşkındı: Dünkü bunalım takılan genç adam nerde, bugün elinde bir poşet dolusu kabakla çatkapı ziyaretine gelen adam nerdeydi?!

“Dün yemeklerimiz sendendi, ben de borçlu kalmak istemedim,” diye konuşmaya devam ediyordu Han Seul. “O yüzden bu akşamın yemeğini de bana bırakıyorsun, tamam mı? Dediğim gibi, ben süper bir kabak yemeği tarifi bilirim. Bunu Japon bir arkadaşımdan öğrenmiştim… Şimdi şöyle yapıyoruz: Sen oturma odasına geçiyor ve keyfine bakıyorsun. Yaklaşık kırk beş dakika sonra ben ve kabaklarım büyük bir ziyafetle karşınızda olacağız sevgili bayan!”

Hae In sadece “tamam…” diyebildi. Oturma odasına geçerken birden durdu, mutfağa doğru seslendi: “İhtiyacın olan bir şey olursa seslen lütfen!”

“Tamaaaaaam! Hadi sen keyfine bak!” diye bağırdı Han Seul de.

Hae In oturma odasındaki koltuğa kendini bırakıverdiğinde şaşkındı. Gülse mi ağlasa mı bilemiyordu… Han Seul’ün ziyareti tam bir sürpriz olmuştu!

Genç kız kendi kendine gülümsemeden edemedi. Aslında, dün gece ayrılırlarken Han Seul oldukça iyi durumdaydı. Hatta “City of Angels”ı izledikten sonra burukça gülümseyerek ona dönmüş, “teşekkür ederim Hae In,” demişti, “sanırım ne demek istediğini şimdi daha iyi anladım…” Sonra da onu evine bırakmak için ısrar etmiş, arkadaşça bir sevgiyle yanaklarından öperek uğurlamıştı.

Ama bu akşam böyle neşe dolu bir Han Seul’ü karşısında görmeyi cidden beklemiyordu! Adam kabak alıp gelmiş yahu…

Birden, Han Seul’ün nasıl olup da Ayça’yla karşılaşma korkusu olmadan böyle elini kolunu sallayarak geldiğini merak etti. Ama hemen sonra, onun nöbetçi olduğunu Han Seul’ün de hesaplamış olacağını düşündü. Evet, Han Seul gerçekten de kendisi için buradaydı. Bunu düşünmek birden Hae In’in içini sımsıcacık yaptı…

Biraz sonra, oturma odasındaki küçük masada karşılıklı oturmuş, Han Seul’ün özenle hazırladığı yemeği yiyorlardı. Hae In, kabak yemeğini tadınca ağzından çıkan bir beğeni nidasına engel olamadı:

“Mmmm… Gerçekten çok iyi olmuş! Eline sağlık Han Seul!”

“Cidden beğendin mi?” dedi Han Seul neşeyle. Sonra derin bir nefes verdi: “Ohh, çok şükürr! Tarifi yanlış hatırlıyorum diye ödüm kopmuştu!”

Hae In elinde olmadan gülmeye başladı: Ne âlem adamdı bu yaa…

“Dün sen kabaklardan bahsedince aklıma geldi,” diye sırıttı Han Seul. “Ne zamandır bu tarifi pişirmediğimi düşündüm… Aslında seni kobay yapmak yerine Moon Jee’nin üzerinde denemeyi tercih ederdim, ama küçük bey gene evinde yoktu maalesef… Üstelik bu akşam benle içmeye geleceğine söz vermişti! Bu çocuk son zamanlarda beni iyice eker oldu yav… Albüm işleri çok fazla zamanını alıyor galiba…”

Hae In’in gülümsemesi dudaklarında dondu birden. Genç kız huzursuzca bakışlarını kaçırdı, “ya… öyle mi…” diye mırıldandı. Moon Jee’yi meşgul edenin albüm çalışmaları olmadığını gayet iyi biliyordu da, bunu Han Seul’e söyleyecek olan kendisi olamazdı. İçten içe Moon Jee ve Ayça’ya öfkelenmeden edemedi: Bu ikisinin olan biteni bir an önce şu karşısında oturan zavallı çocukcağıza anlatmaları gerekirdi! Ne halt etmeye bu işi geciktirip duruyorlardı ki?!

Han Seul’se her şeyden habersiz, neşeyle konuşmaya devam ediyordu:

“Albüm dedim de, Moon Jee şimdilik bir demo kaydı gibi bir şeyler doldurduklarını, bana da yollayacağını söylemişti. Ama onu bile unuttu serseri… Halbuki keratanın bestelerini cidden merak ediyordum…”

“Aaa, öyle mi? Bize bir kopya gönderdi bile,” dedi Hae In az önceki konudan uzaklaşmak için bir bahane bulma sevinciyle. Sonra hevesle yerinden kalktı, az ötede kitaplıkta duran bir CD kabıyla geri geldi. CD’yi Han Seul’e uzatırken gülümsüyordu:

“Al bakalım… Kardeşinin konserini kaçırmıştın, ama hiç değilse şarkılarını albüm çıkmadan dinleme şansın olsun…”

“Vayyy, süpersin Hae In!” dedi Han Seul neşeyle ve CD’yi cebe attı. Sonra, ışıltılı gözlerle karşısındaki genç kıza döndü: “Eee, gecenin geri kalanında ne yapıyoruz? Sinema? Kafa çekme? Karaoke?”

“Karaoke hariç, hepsi uyar,” dedi Hae In ve gülmeye başladı. Han Seul de bir an durdu, sonra yarı şaka yarı kızgın: “Aşkolsun! O kadar da kötü değilim! Yoksa… o kadar kötü müyüm? O kadar mııı??” diye bağırırken Hae In’se kahkahalarını tutamıyordu!

Bu sırada Ayça ve Moon Jee yemeklerini yemiş, kliniğe dönüyorlardı. El eleydiler, keyifle geçirilmiş bir zamanın ardından ikisinin de gözleri neşeyle parlıyordu. Moon Jee yine aklına gelen absürt bir fikirden bahsediyordu:

“Bir daha dışarı çıktığımız zaman hiç tanınmadığımız bir mahalleye basıp gidelim. Sonra rasgele bir sokak seçelim. Ondan sonra da rastgele bir apartman…”

“Eee?” dedi Ayça, bunun altından ne çıkacağını merak ederek. Moon Jee gözleri parlayarak:

“Sonra,” dedi, “Apartmandaki bütün zillere basıp kaçalım!”

Ayça bir kahkaha attı: “Yuh! Manyak mısın yav, neden yapıyoruz böyle bir şey?!”

“Macera olur işte, adrenalin,” diye sırıttı Moon Jee, “Hatta biliyor musun, kaçmamıza bile gerek yok! O sırada sokakta oynayan birkaç çocuk bulduk mu, yeterli: İnsanlar kızgın kızgın evlerinden dışarı çıktıkları zaman suçu sokaktaki çocukların üstüne atarız! Ne dersin?!”

“Psikopatsın derim,” diye sırıttı Ayça. Manzarayı gözünün önüne getirdikçe gülmeden edemiyordu. Moon Jee ise gözleri parlayarak bu planını savunmaya devam ediyordu:

“Ama Ayça, düşünsene: Millet iki tane kocaman yaşlı-başlı sevgiliye mi inanır, yoksa sokaktaki veletlere mi? Evet, kesin paçayı kurtarırız! Hatta veletlerin kaçmasını izlerken acayip güleriz, düşünsene! Hahaha!”

“Seninle çıkma işini bir daha gözden geçirmeye karar vermek üzereyim,” diye sırıttı Ayça. Moon Jee küçük bir çocuk gibi sızlanmaya başladı bunun üzerine:

“Yaaa, hadi amaaa! Kabul et, sen de çok eğlenceli olduğunu düşünüyorsun! Hadiiiii, içindeki çocuk nerde senin bakiyim?! Yoksa şimdiden yaşlı bir ajumma mı oldun? Hıı? Hıı??”

Böyle deyip kızın iki yanağını birden sıkmaya başladı. Ayça bir yandan gülüyor, bir yandan da kendini onun elinden kurtarmaya çabalıyordu: “Yapmasana yaaa! Bak valla terk ederim seni! Bak, valla diyorum!”

“Moon Jee-sshi…”

İki çocuk birdenbire karşılarından gelen sesle durdular. Merakla sesin geldiği yöne döndüler.

Jae Hwa, her zamanki güzelliği ile tam karşılarında durmuş, onlara tatlı tatlı gülümsüyordu.

Ayça ve Moon Jee şaşkınlıkla kollarını çözüp birbirlerinden ayrıldılar. Jae Hwa, kendinden emin adımlarla ikisine yaklaştı, bir ona bir diğerine baktı.

“Sonunda birbirinize kavuştuğunuza sevindim,” dedi içten bir sesle. Sonra Ayça’ya döndü: “Unni… Bu adam sizin için o kadar çok acı çekti ki, eğer onu kabul etmeseydiniz kalpsiz bir insan olduğunuza hükmedecektim…”

Ayça ne diyeceğini bilemeyerek durakladı. Moon Jee ise kaşlarını çatmıştı:

“Jae Hwa-sshi…” dedi sesinde belirgin bir ihtar tonuyla.

Jae Hwa onun gerildiğini anlamıştı, hemen:

“Yoo, ben sizin keyfinizi bozmaya gelmedim,” dedi. “Sadece yürürken birbiriyle böyle cilveleşen, bu kadar neşeli bir çift dikkatimi çekti. Sonra size baktım ve ikinizi gördüm. O zaman aklıma daha birkaç hafta önce barda oturup tekila shot’ları birbiri ardına yuvarlayan Moon Jee’nin hali geldi…” Böyle deyip şefkatle genç adama baktı. Sonra tekrar Ayça’ya döndü: “Bu çocuğun değerini iyi bilin Unni… Çünkü o sizi gerçekten çok seviyor! Size kavuşmasının imkânsız olduğunu düşündüğü için nerdeyse acıdan delirecekti! Ama aşkta asla imkânsız yoktur, değil mi? Bunu bana bir kez daha hatırlattınız, o yüzden size teşekkür ederim!”

Birden arkasını döndü, hızlı hızlı yürümeye başladı. Yüzünde buruk bir tebessüm vardı; ama aynı zamanda gözleri nemlenmişti…

Ayça ve Moon Jee bir an şaşkınca bu uzaklaşan kızı izlediler. Sonra Moon Jee, çekinerek kız arkadaşına baktı:

“Kızmadın… öyle değil mi?”

Ayça omuz silkti: “Yoo, neden kızayım ki?” Sonra dik dik baktı genç adama: “Yoksa… bu kızla aranda bir şeyler mi geçti?!”

Moon Jee hemen ateşli bir biçimde itiraz etmeye başladı: “Hayır, elbette hayır! Kız sadece okulda benim hoobae’mdi, sen de biliyorsun! Ayrıca San Young’la nişanlıydı! Valla aramızda hiçbir şey geçmedi, yemin ederim!”

“Tamam tamam, sakin ol,” diye güldü Ayça. Sonra Moon Jee’ye döndü, ona sevgiyle baktı. Zavallıcık, yanlış anlaşılma korkusuyla nasıl da paniğe kapılmıştı.

Ayça elini uzattı. Onun yanağına dokundu. Hafifçe okşadı.

“Kızmadım,” diye tekrarladı. “Hatta senin için bir kez daha üzüldüm Moon Jee-ya… Demek… barlarda içip içip dağıttın, öyle mi?”

Dr. Skull – princess

Moon Jee burukça ona baktı. Yüzünden kırık bir tebessümün gölgesi geçti.

“Seni unutmaya çalışıyordum,” diye mırıldandı… “Seninle olmamızın imkânsız olduğunu düşünüyordum… O yüzdendi…”

Ayça bir şey diyemedi. Sadece, üzgün gözlerle ona baktı. Sonra, tatlılıkla gülümsedi, genç adamın yanağını hafifçe okşadı.

Moon Jee de onun elini tuttu. Sonra, onu kendine doğru çekti, kızın başını göğsüne yasladı. Hafifçe:

“Geçti artık,” diye mırıldandı, “Artık asla ayrılmayacağız… Seni asla bırakmayacağım… Senden asla vazgeçmeyeceğim. Asla!”

Ayça, başını onun geniş göğsüne gömerken gözlerinin yeniden nemlenmeye başladığını fark etti. Yarı hüzünlü, yarı mutlu gülümseyip hafifçe başını salladı.

Ve genç adama, sımsıkı sarıldı…

Han Seul, kendi evine girdiğinde, dudaklarında hâlâ hafif bir tebessümün izi vardı. Hae In’le yemek yedikten sonra dışarı çıkıp bir sokak pazarında gezinmiş, birbirinden ilginç eşyalar arasında şapkaları takıp çıkararak, komik bibloları birbirlerine göstererek, çocuklar gibi eğlenmişlerdi. Sonra, bir sokak lokantasında oturup güzel bir muhabbet eşliğinde birkaç kadeh içmişlerdi. Han Seul, uzun bir aradan sonra, ilk kez içtenlikle gülebildiğini hissediyordu. Böyle gülmek iyi gelmişti. Çok çok iyi gelmişti! Genç adam, kendisinden içten dostluğunu esirgemeyen tatlı Hae In’e minnettardı…

Üzerindeki ceketi çıkarmak üzereyken cebindeki bir şeyi fark etti ve elini cebine atıp içinde CD olan zarfı çıkardı: Moon Jee’nin albüm demosu…

Yatmayı planlıyordu ama vazgeçti: CD’yi müzik setine takarken yüzündeki gülümseme daha da genişlemişti: Şu ufaklığın müziklerini bir dinleyip telefon açacak, ona sitemle karışık “sen bana yollamayı unuttun ama ben dinledim! Aferin lan!” diye takılacaktı.

CD’deki ilk parça başlarken mutfağa gidip kendine bir bardak meyve çayı doldurdu. Sonra içeri geldi. Koltuğa otururken dudak büktü, hımm, hiç fena değildi. Gerçi kendisi gibi yaşlı bir adam için fazla sert tınılar vardı, ama adam rock’çıydı, olacaktı o kadar…

İkinci sıradaki şarkıyı önceden biliyordu ve albümdeki versiyonunu ilk şarkıdan daha çok beğendi: Daha yumuşak, tatlı bir müzik…

Üçüncü şarkıyı beğenmedi, ortasına gelince değiştirdi, bir ileridekine geçti. Eh, her şarkıyı beğenerek dinleyecek diye bir kural yoktu ya…

Luna Sea – Forever 

Dördüncü şarkı da bir gitar solosu ve sert rock tonlarıyla başladı. Ama melodisi kulağa hoş gelen, takip etmesi kolay bir melodiydi. Moon Jee’nin güzel sesi yine odayı doldururken Han Seul keyifle dinlemeye başladı.

“Sen benim mavi meleğim / Göklerden önüme düşen

Masmavi bir akşamdı / Gözlerinin renginde”

Han Seul’ün neşeli bir gülümseme ile parlayan gevşemiş yüzü, yavaş yavaş değişmeye başladı. Oturduğu koltukta dikleşti, şarkıyı daha dikkatlice dinlemeye başladı:

“Gökte ay vardı, hilaldi / Seni bana o getirdi

Artık bırakamam seni / Bizi birleştiren kaderdi…”

Genç adamın elleri titremeye başlamıştı. İrileşmiş gözlerle bir an durdu: Bu… bu… ne demekti böyle?!

“Ellerimi uzatsam sana / dokunacak kadar yakınım

Ama bunu yapamam, yapamam / Çünkü sen bana ait değilsin”

Moon Jee’nin sesi: “Forever ever, lütfen beni sev /Forever ever, hep yanımda kal / Forever ever, her şeyden vazgeçerim /Forever ever…”dediği anda, Han Seul sert bir hareketle yerinden kalktı! Beyni derin bir girdaba çekilmiş gibi başı dönüyordu: İrileşmiş gözlerini yere dikti, delirmiş gibi bir o tarafa bir bu tarafa hızlı hızlı gidip gelmeye başladı: Bu şarkı… Bu sözler… Olabilir miydi?! Böyle bir şey olabilir miydi?! Sonra birden, kendi kendine sinirli bir kahkaha attı: Hayır! Mutlaka yanlış anlıyordu! Bu… bu kadar saçma bir şey olamazdı! Hayır!

“HAYIR!”

Kendini ikna etmek istercesine öfkeyle bağırmıştı! Sonra, başını ellerinin arasına aldı, inleyerek koltuğa çöktü.

“Saçmalama Han Seul! Saçmalama! Kendine gel! Böyle bir şey olabilir mi?! Moon Jee bunu sana yapar mı?! O şarkı sadece… sadece… onun öylesine yazdığı bir şey olmalı! Evet, evet! Hem Ayça da sana böyle bir şey yapmaz! Yapamaz! Hayatta en çok sevdiğin iki insan sana bunu yapmaz!”

Kendi kendini ikna etmek için birbiri ardına takır takır sıraladı tüm bu düşünceleri. Ama kahretsin ki, aklına saçma sapan şeyler geliyordu: Daha önce, farkında bile olmadığı şeyler… Küçük detaylar… Önceleri dikkatini çekmeyen, ama şimdi bakınca anlamlı görünen detaylar…

Ayça’nın son zamanlardaki o tuhaf halleri… Moon Jee’yi gördüğü zaman sessizleşmesi… Moon Jee’nin garip davranışları… Restoranda, San Young’la karşılaştıkları akşam, Ayça’yla ikisinin sevgili olduğunu öğrendiği anda San Young’un yüzünde beliren şaşkın anlam… Ve pis pis sırıtarak söylediği o sözler:

“Nasıl bir oyuna geldiğinden haberin bile yok! Seni salaklığınla baş başa bırakıyorum Han Seul-sshi! Hadi eyvallah!”

Han Seul ellerini yüzüne kapatıp acıyla inledi. Bunu… bunu kaldıramazdı! Hayır, mutlaka yanlış anlıyordu; öyle olmak zorundaydı! Böyle bir ihaneti, asla, asla kaldıramazdı!

Moon Jee’nin güzel sesi odayı doldurmaya devam ederken, Han Seul’ün duvara sabitlenmiş gözlerinde koyu gölgeler ve paramparça olmuş kalbinde kapkara bir şüphe giderek büyüyordu…

-Bölüm Sonu-

Reklamlar

17 thoughts on “14. Bölüm

  1. alove to kill ost u ve miracle ost u süper seçim orada da iki kardeş aynı kişiye aşık oluyor her iki hikaye senin hikayene benziyor konu itibari ile güzel detay 🙂

    çin atasözleri yine beni kırdı geçirdi .

    yaban mersini sevenler varmış .mutlu oldum .sanırım senden aşk maduru han seul u mutlu etme yolunda ilerliyorsun .çok güzel çingu böyle devam . ama han seul durumu çakozladı artık kardeşi ile bir ton sorun yaşar olay olay üstüne . bir de moon jae ve ünlü olma çabası var . artık sevgili yasak olum seç birini derlerse ne yapacak merak ediyorum . antlaşma imzalarken bunu düşünemedi tabi oh olsun . ayça ile moon jae sürünsün yazık ettiler han seul a . ama onu da hae min ile yapalım da herkes mutlu olsun 🙂

    ben mutlu son taraftarıyım çingu 🙂

    bu bölüm yine çok güzeldi .heyecan dorukta bitirdin bakalım gelecek bölüm ne olcek 🙂

    • @winpohu: gözünden hiçbir detay kaçmıyor çingu, tebrikler ^^ o müzikleri eklerken benim de aklıma aynen bu gelmişti 🙂

      han seul’ü mutlu etme yolunda ilerlerken şimdi dolambaçlı bir yöne girdik. sizi yine ters köşe yapabilirim, hiç belli olmaz 😛 😀 ve bir de moon jee’nin kontratı sorunu var… kore dizilerinde engeller biter mi hiç? 😀 hahaha, demek moon jee ve ayça sürünsün istiyorsun! hain izleyici 😛 😀 ama aynı zamanda mutlu son taraftarı olduğun için bu hainliğini görmezden geliyorum 😛 😀

      mutlu son ihtimali benim kafamda da ağır basmakla birlikte sermin kanıma girerse ne yaparım bilemem mesela 😀 sermin, huuuu, beni duyuyor musun? dram konusunda bastırmaya devam edecek misin? 😀 😀

      yorumun için teşekkür ederim winpohu’cum, gelecek bölüm daha da heyecanlı ve aksiyonlu olacak, hatta +18 bile olabilir 😛

  2. kotoko dedi ki:

    merhaba 🙂 blogunu geçenlerde keşfettim ve bağımlısı oldum 🙂 mükemmel yazıyorsun 🙂 moon jee ye aşık oldum resmen 🙂 han seul a baştan beri ısınamamıştım zaten 🙂 kurgun süper yeni bölümleri sabırsızlıkla bekliyorum 😀

    • @kotoko: teşekkür ederim sevgili kotoko, böyle yeni yüzlerden yorumlar almak ne güzel! 😀 güzel sözlerin için çok teşekkür ederim, çok mutlu oldum ^^ moon jee’yi ben de idealimdeki erkek gibi hayal ettim hep, söylemeye gerek var mı, gerçek olsa ben de âşık olurdum! 😀 😀 ama zevkler ve renkler meselesi tabii; kimi okurlara da han seul daha çekici ve ideal erkek gibi görünüyor (tabii bunda aktörün gong yoo olmasının etkisini de yadsımamak gerek :P) bundan sonra biraz daha rahat bir döneme giriyorum, o yüzden yeni bölümleri daha hızlı yazmaya çalışacağım. sevgilerimle ^^

      • kotoko dedi ki:

        harika çok sevindim 😀 blogunu sık kullanılanlara ekledim neti her açtığımda hemen yeni bölüm var mı diye bakıyorum 😀
        kore dizilerini pek izlemediğim için oyuncuları pek bilmiyorum ama resimlerine baktım hepsi çok şeker 😀 moon jee nin görüntüsü önemli değil ben onun çocuk ruhuna aşık oldum zaten 😀
        şu yaz tatilinin boş günlerinde böyle güzel bir hikayeyle bizleri mutlu ettiğin için çok çok teşekkürler 🙂 ellerine kollarına sağlık sevgiler 🙂

      • @kotoko: rica ederim 🙂 asıl ben teşekkür ederim böyle güzel yorumlarla şevkimi artırdığın için 😀 😀 Kore dizilerini, özellikle Gong Yoo ve Song Joong Ki’nin dizilerini hararetle tavsiye ederim; en başta da Coffee Prince ve Sungkyunkwan Scandal’ı. İkisi de birbirinden harikadır.

        Sevgilerimle, yeni bölümde görüşmek üzere 😉

  3. aah Han Seul tam da beklediğim tepkiyi vardi. ben de hiç ama hiç anlayışla karşılamayacağını düşünmüştüm, yani ne kadar adaletli olsa da konu çok bıçak sırtı valla tersi ters bizimkinin de..

    moon jee ve ayça iyi bir çift oldular bence, ilk başta pek yanyana düşünemesem de şimdi bayağı hoş bir görüntü ortaya çıkıyor bence. rollercoaster maceraları falan çok tatlıydı. aslında sorun moon jee’nin kızdan birkaç yaş büyük olması da değil, çocuğun ruhu küçük ya, 40 yaşına da gelse yine ziller basıp kaçmak ister o kesinlikle 🙂

    hae in ve han seul zaten çok çok uyumlu bir çift olabilirler bu belli ama han seul acısını unutmak için kızı kullanıyorsa yazık olacak bir de moon jee olayını bildiğini öğrenince onu suçlayacak kesin.. valla çocuğun yapacaklarını merak ediyorum..

    bu arada moon jee’nin kontratı yüzünden bi ayrılık kokusu sezdim senaryoda, yaa çok tatlılar ama kıyma onlara.. da senin de yapacağın bir şey yok hayat bu 🙂 TGL’daki gibi gizli kapaklı yaşarlar belki aşklarını ha, yoksa o ağustos böceği moon jee hayatta ödeyemez tazminat falan bilsin yani, uyar çocuğu sen ehu ehu:)

    bu arada ben hikayenin başında o jae hwa’nın kötü kız olmasını falan beklemiştim, hatta moon jee’ye yapışan kız tipi olabilir demiştim ama cool tarzını korudu valla bravo 🙂

    böyle tatlı romantik bölümlerden sonra entrikalar falan çıkar Kore dizilerinde, hani kızla erkek bir bölüm çıkar eğlenirler sonra acı gerçekler ortaya çıkar falan.. neyse ben heyecanlı bölümler bekliyorum, ellerine sağlık hikarucum, yeni bölümde görüşmek üzere..

    • @masalevi: aklın yolu bir çingum 🙂 gerçek hayatta kolay kabullenilecek bir şey değil bu, hele maçolukta bizim türk erkeklerine taş çıkartan koreliler için hiç normal bir şey değil! 🙂 evet, bıçak sırtı bir konu; umarım yazarken üstesinden gelebilirim.

      moon jee ve ayça gerçekten de uyumlu bir çift oldular. zaten ikisinin diyalogları çok eğlenceliydi; şimdi işin içine romantik bir sos katılınca daha da sevimli oldular 🙂 ne güzel tespit yapmışsın, hakkaten moon jee’nin ruhu çocuk, yaşı kaç olursa olsun öyle kalır o! yirim! 😀 😀

      han seul konusundaki endişelerinde son derece haklısın. şimdi han seul içine düştüğü boşluk yüzünden hae in’e sarıldı. ama aslında onu sevdiği için mi böyle yapıyor, yoksa kızı kullanıyor mu, orası pek belli değil… bunu zaman içinde hep beraber göreceğiz.

      ve kontrat meselesi: ah masalcım, kore dizisi deyince engeller olmaz olur mu? 😛 😀 güllük gülistanlık bir aşk hikayesi hangi dizide görülmüş, işleri biraz karıştırmam lâzım 😀 aşklarını gizli kapaklı yaşamak bir çözüm olabilir. bakalım 🙂

      jae hwa da cool çıktı. evet, bende kötü kız yazamama sorunu var bildiğiniz gibi 😛 bütün karakterlerim gayet iyi insanlar oluyorlar 😛 bi tek san young’u şerefsiz yaptık bak, en azından o var 😀 😀

      bundan önce dramın dozu kaçtığı için bir süre daha eğlence ve romantizm olmaya devam edecek, burdan müjdemi vereyim 🙂 ama sonra ne olacak, ben de bilemiyorum 🙂 biliyorum da kesinleşmedi kafamda 😛 öyle yani…

      ellerine sağlık canım, şimdi kalp hırsızı’nda görüşmek üzere 😉

  4. veee nihayet geldim^^ çok güzel bir bölümdü, ellerine sağlık 🙂

    Ayça ve Moon Jee’ye bayıldım bayıldım yaa, o kadar şeker bi çift canlanıyorki gözümün önünde okurken bayıldım az kalır 🙂 rollercoaster halleri, aynaların karşısındaki Sünger Bob ve Patrick benzetmeleri sırıtarak okuduğum sahnelerdi^^ hatta çarpışan arabaları bile gülerek okudum ki fobim vardır asla binemem onlara sevmem o yüzden, burda sevdim 🙂

    Han Seul’le Hae In birlikte olsunlar diye eylem başlatıcam Taksim meydanına çıkıcam çingu 🙂 yap şu gençlerin arasını bak mutlu olsun Han Seul-sshi 🙂 Moon Jee her zaman ağır basmış olsa da Han Seul’ün üzülmesine de dayanamıyorum, ağladığı sahneleri falan yaşıyorum neredeyse okurken 🙂 ayrıca o su kabağı muhabbeti de çok komikti yaa çok sevdim 🙂

    Bu kadar yorum yazıp, sevgili Moon Jee’mizin Çin atasözlerinden bahsetmemek olmaz dimi?? yine başladı bizimki bizi Çinli sanmaya 🙂 ama en çok da “Behlül kaçar”a güldüm..”Behlül Türk oluuummm ne Çinlisi??” dedim okurken. ayrıca “zile basıp kaçma” planına da bayıldım yaa, başka kimsenin aklına gelmez heralde öyle bir şey 😀 😛 yaaa belirtmeden edemicem, ben bu Moon Jee’ye aşık oldum çingu, (Moon Jee’ye ama, Joong Ki’ye değil, en yakınındaki sopayı kapıp beni kovalamana gerek yok yani 🙂 ) yaaa o nasıl bir karakter öyle hem çok çocuk hem çok olgun 😀 tam hayallerin erkeği hakkaten 🙂

    yine o kadar heyecanlı bir yerde bitridin ki, Han Seul ne yapacak, SM tmsilcisi ajusshi Moon Jee ve Ayça’nın arasına kara kedi gibi girecek mi, Hae In ve Han Seul mutlu olacak mı yoksa yine bir ters köşe mi bekliyor bizi??? soruları yankılanıyor aklımda 🙂 ben nasıl uyuyacam şimdi..uykusuzluğumdan seni sorumlu tutuyorum çingu 🙂 😛

    son olarak, diline hayranım demek istiyorum..anlatmak istediğin şeyi o kadar güzel anlatıyorsun ki, bayılıyorum 😀 chukaheeee 😀

    • @hayalmiyim: hoşgeldin ^^ uzun bir çalışma gecesinin ardından senin uzun yorumunu okumak ne güzel oluyormuş, oooh 🙂 🙂

      Ayça ve Moon Jee çok şirin oldular, di mi? Çocuk gibiler, böyle neşeli ve çocuksu çiftler benim çok hoşuma gider, böyle yanaklarını sıkmak gelir içimden. Protect the Boss’un şirin patronu ve onun sevimli sekreteri gibi 😀 😀 Sünger Bob çizgi filmini de araya sokuşturmadan edemedim, çok severim sarı süngerimizle onun pembe deniz yıldızı kankasını 🙂 🙂

      Hae In ve Han Seul konusunda henüz bir şey diyemiyorum. Ama seni böyle ateşli bi şekilde onları savunurken görmek hoşuma gitti 😀 Hae In’e pek ısınamayanlar var, ama ben seviyorum bu kızı. Han Seul umarım onu incitmez, ne diyim… 😛 Su kabağı muhabbeti komikti di mi? Hotaru no hikari’de Okinawa’nın su kabakları üzerine çok muhabbet dönüyordu; ordan aklıma geldi, eheh 😀

      Moon Jee’nin Çin atasözleri “Behlül kaçar” ile artık absürtlük sınırına ulaştı 😀 Ama ben yazarken çok eğleniyorum, böyle bi Leyla ile Mecnun havası oluyor sanki, bilmem ki siz “yok artık, amma saçmaladın be kızım!” diyor musunuz? 😛 😀 Zile basıp kaçma olayı ise ondan başkasının aklına gelmezdi! 😀 😀

      Moon Jee’ye gönül rahatlığıyla âşık olabilirsin, kızmam korkma 😀 😀 Sadece bir hikâye karakteri olması ne acı… 😛 Aslında ben Joong Ki’nin de gerçekte aşağı yukarı Moon Jee gibi bişey olduğunu düşünüyorum; hem çok çocuksu halleri varmış gibi geliyor, hem de yeri geldiğinde olgun. Ama tabii bu benim objektif olamayan bakış açımdan kaynaklanıyor da olabilir, heheh 😀 😀

      Heyecan asıl bir sonraki bölümde tavan yapacak çingu: Çok haince planlarım var! Ama ondan önce bir bölüm Melody in Dreams gelmezse yeni bölümü yayınlamam, bu da böyle bir tehdit olsun! 😀 😀

      Ellerine sağlık canım, bu uzun yorumunla çok sevindirdin beni. Ja ne! 😉

  5. Kore.Hayranı dedi ki:

    Geç kaldım, affet Unnim.
    Öncelikle çok hoş bir bölümdü, biliyorum artık hep aynı yorumu yazıyorum, artık kısacık yazmayacağım, ama cidden güzeldi. Giriş neydi öyle, yaşım küçük olsa da seviyorum böyle aşk pıtırcıklarını napıım. ^^ “Gitti börekler!” de çok komikti. Romantizm ve komedi birarada olunca böyle oluyor tabii. 😀
    Şimdi Unnim sen bana kızacaksın oyuncularına laf ettim diye ama ben bu Moon Jee’nin arkadaşlarına kıl oldum. Niye dersen çocuğu iki dakikada sattı namıssızlar! Korkak diyorum onlara başka bir şey demiyorum! Moon Jee hiç güvenmesin bunlara, gerçek hayatta olsa ve bir arkadaşım korkup bir sırrımı söylese bir daha suratına bakmam, çok kötü bir hareket bu. Yaşlı teyzeler gibi tü tü tüüüü kötüler dedikten sonra artık şu sinirli havamdan çıkıyorum.
    Espriler yine kırdı geçirdi ama bölümdeki o ağırlıklı kasvet beni hayli yordu diebilirim. Çünkü burada yasak yaşanan bir aşk var ve bu da insanı okurken biraz rahatsız hissetiriyor. Han Seul’e destek olan Hae In gözüme girdi. Özellikle birkaç bölümdür iyilik meleği oldu, çok sevdim bu halini. Han Seul’ün hali çok kötü cidden… Ama bu acının büyümesini sevmemiştim. İyi oldu böyle sevecen görünce onu.
    Eğlence parkı ve Sünger Bob olayı çok komikti, ayrıca atasözleri çok komikti. Birini de tuttursun Moon Jee, cık cık cık. 😀 Bu arada bizim falcı noldu Unni? O da atasözlerini karıştıryordu, çok komikti . 😀 Özledim onu, yine akıl versin istiyorum Moon Jee’ye çok heyecanlı ve gizemli oluyor. Senden ricam falcıyı tekrar görmem. T_T
    Son olarak söylemeliyim ki; bence Han Seul’ün fark etmesi çok iyi oldu, ben bunu beklemiştim gerçekten sağol. Çünkü hiçbir zaman gizli saklı bir ilişkim olsun istemem, geç kalınmış bile olsa abinin bu ilişkiden haberdar olması gerekirdi. Umarım kötü şeyler, küslükler anlaşmazlıklar olmaz. Ki ben Han Seul’ün bunu da atlatacağına inanıyorum. (Çok mu caniyim? Yoksa bana mı öyle geliyor?)
    Diğer bölümün etkisi en az 3 gün sürdü, bakalım bu bölümün etkisi kaç gün sürecek? Yazılarını her zaman merakla takip ediyorum, söylemiştim ama tekrar söyleyeyim hayranınım, fighting!

    • @korehayranı: oooo ne güzel bir yorum bu böyle! teşekkür ederim tatlım ^^ o girişi ben de suratımda koca bir sırıtmayla yazdım; moon jee’nin bunca zaman sabrettikten sonra ayça’sına kavuşmuşken çok neşeli ve çok aşık bir çocuğa dönüşeceği kesindi zaten! 😀 😀 kim sevmez ki böyle hem komik hem romantik aşk pıtırcıklarını? yaşımız kaç olursa olsun biz kadınların bu konuda zaafı vardır :))

      Moon Jee’nin arkadaşları biraz saf çocuklar, ama haklısın: liderlerini o kadar kolayca satmamalıydılar. namıssızlar! 😀 😀 bu durum Moon Jee’ciğin başına çok işler açacak…

      Hımm, bölümde ağır bir kasvet vardı diyorsun… Evet, haklı olabilirsin: Çünkü aslında çok zor bir durum. Ama Han Seul gerçekleri öğrenince de her şey kolayca güllük gülistanlık olmayacaktır; son sahne bunun işaretiydi mesela. Fakat neyse ki Hae In var. Hae In iyilik meleğimiz oldu. Han Seul’e bu zor günlerinde en çok o destek olacaktır.

      Falcımız kayıplara karıştı di mi… Bilmem ki, bir daha girsin mi hikayeye? Bu kadar sevdiyseniz ona bir sahne daha yazmak farz oldu 🙂 Tamamdır, uygun bi zamanda onu yeniden hikayeye dahil edeceğim 🙂

      Son olarak Han Seul’ün artık bir şeyleri fark etmesi gerekiyordu; gizli saklı şeyleri ben de sevmem bilirsin. Ama sırlar hemen ortaya çıkacak mı, yoksa bizi başka sürprizler mi bekliyor… bunu şimdilik söylemiyorum 😀 Han Seul konusunda biraz fazla iyimsersin canımcım, hemen atlatacağına inanman falan, ama umarım öyle olur diyeyim ben de, eheh 😀 😀 Ama seni biraz hayalkırıklığına uğratabilirim, hazırlıklı ol yine de.

      Güzel sözlerin için nomu nomu komawooo! 😀 😀 Sevgilerimle ^^

  6. Öldürmeliydin Han Seul’u …
    Daha önce, farkında bile olmadığı şeyler… Küçük detaylar… Önceleri dikkatini çekmeyen, ama şimdi bakınca anlamlı görünen detaylar…

  7. minekibuu dedi ki:

    eline sağlık canım 🙂 Moon Jee’nin konser sonunda Han Seul’un orada olacağını bile bile Ayça’ya şarkı söylemesini şaşırtıcı bulmuştum. abiyi kaybetmeyi göze aldı gibi gelmişti, bir an için de olsa. Şarkının sözleri de neredeyse İlk harflere baksana A-Y-Ç-A şeklindeyken iyi cesaret ya da düşüncesizlikti. Ayça yengen yavrum senin sen Behlül mü sandın kendini demek vardı ama benim tarafım belli sonuçta. Joong ki mutlu ben mutlu 😛 Han Seul onları hep sokakta el ele yakalayacak diye kurmuştum kafamda. işin içine Cd girinde dedim not çıkacak CD kabından. baktım o da yok 😛 Han Seul’un şarkıyı Moon Jee yazmamıştır şeklinde kendini kandırmasını ummuştum ama kafalarımız farklı çalışmış burda 🙂 Han Seul ölse daha mı iyiydi ne? neyse neyse Hae In le kaynaşacak o. hem zaten seni seveni seçeceksin, sevdiğini değil 🙂 kafayı kullan Han Seul al Hae In i otur yerine. Olay çıkarma Moon Jee-Ayça ilişkisinde zaten dertleri çok olur onların yok Türkiye ye dönmektir, Ayça’nın ailesidir vs. Hae In çöpsüz üzüm resmen. Ayrıca bir nevi Moon Jee ve Han Seul ödeşmişte oldu. Hae In de Han Seul’u seçti mesela 😛 Hatun dediğin namcasını kendi seçer, namcaya bırakmaz seçimi hıh! Çek ordan bir 15. bölüm Mozilla Firefox!!

    • @mine: süper yakalamışsın canım, aynen düşündüğün gibi moon jee fazla düşüncesiz ve gözü kara davrandı. hehe “Şarkının sözleri de neredeyse İlk harflere baksana A-Y-Ç-A şeklindeyken” süper tespit, sesli güldüm burda 😀 😀 neyse ki seul büyük bir şehir olduğu için el ele gezerken yakalanmadılar ama 15te senin de gördüğün gibi daha fecii bir son bekliyor onları :S hae in çöpsüz üzüm resmen, valla öyle! han seul kafasını kullanıp bu kızı kaçırmamalı 😉 yorumlayan ellerine sağlık, mucxxx!

  8. Sayfayı çat diye en aşağıya çekince en altta bi gülücük olduğunu fark ettim o ne şirin şey öyle 😀

    Moon jee… biraz abartmıyor musun evladım? Hani abin depresyonda falan ya… tamam, sevdiğine kavuşmuşsun onu bırakmak istemiyosun falan seni anlıyorum ama dur bi çocuğum bi oturun düşünün bunu abine nasıl açıklayacağınızı… böyle de fevri olunmaz ki orda dağ gibi han seul yıkıldı ayçaya olan aşkı yüzünden. Siz böyle sevgi pötürcüğü halinizle ayıp ediyosunuz ona biraz… han seul-sshi seni bi düşünen benim şurda. Bak kardeşin de bıraktı seni hıkhık* (ona istesem de o –ah getiremiyorum ya adına uymuyo çok büyük, çok olgun sdfghjkl)
    Hah haa iyi insan lafının üstüne işte.
    Et bebeğin et. Kaçma hatta san youngu gördüğünde göm suratına bir tane akıt bütün öfkeni. Valla bak çok iyi gelir demedi deme.
    Han seul de içtikçe iyice damardan giriyo anladığım kadarıyla. Kardeşimler, sağollar falan moon jee işin baya bi zor bebeem.
    Valla moon jee ne yalan söyleyeyim bence de ayça senin hayatının şansı. Ortada tam manasıyla namja dediğimiz bi han seul varken ayça seni seçti sonuç olarak. –burdan moon jeenin tipini beğenmediğim sonucu çıkmasın ama o çocuk da başlı başına bi afet ama abisi de öyle yani. Açıklayamadım ama öyle işte.

    Djvdfjgnsdşfjngasjfgnşsrjgfnaşrjgnaşjdgnfaşsljrgnşsrons büyük güçler han seule cidden ayçayı unutturmamaya kararlı anlaşılan. Ah canııımmm dljfnaşljngrjfgljefejrewjbn. Gülmek istemezdim ama ben de insanım yani djnfsaljrngşrjgsejtgbs.
    Hae in sen ne çıkarcı insansın öyle ya. Aşk acısı çeken adamın yanına git, avut, şefkat göster sonra aklı sana kaysın. Nıcknıcknıck* hep ayçadan öğreniyosun bunları dimiiii seni çakal.

    Hae in ve han seul dvd almaya çıktığında moon jee ve ayçayla karşılaşmasınlar nolur nolur nolur!!! –çok korkuyorum. Okuyamıyorum T_T off fff.
    Sdfghjklşjgdsnfşsnşf uzun zamandır bizim atasözlerimizi çin atasözü diye bize satmıyodu jfgajgşsjfb sdş. Aferin evladım böyle devam –çok gerginim. Hala görme ihtimali var diye düşünüyorum. Han seulün evi neden moon jee ve ayçanın evine yakın ya?! Sayfayı gergin gergin aşağı çekiyorum. Önce gözümle bi yokluyorum han seul ya da hae in yazıyo mu diye sonra gönül rahatlığıyla okuyorum. Kendini germekte üstüme yok dşsljrnfşsjfsşdfjbd. Şu ertesi gün diye başlayan paragraf içime su serpti yoksa halim dumandı sfjgljfnvsjdlfvbdsljf.
    Allah aşkına moon jee Çinliler neden behlül desin ya jdşjbfsşjbdfjd.
    Ha? Su hyun mu bütün işi batırıcak yoksa :O

    Yine çok gergin anlar yaşamaya başladım ama olay su hyun yüzünden aptala bağlar diye düşünüyorum ondan azıcık rahatım. Han seul hae inin dostluğunu iyi kullanıyo falan ama kız ondan hoşlanıyodu onu da unutmasa süper olur. Şimdi ona da acı çektirmeye gerek yok dimi ama. Çemkiriyorum sürekli falan ama hem cinsimin (hem de sevdiğim bi oyuncu canlandırıyosa) üzülmesini istemem.
    Oy oy oy saf abiye bak öyle. Sen kardeşini albüm hazırlıklarıyla meşgul sanırken o ohooo neler yapıyo neler dsljgsljgsdrjgbdr. Kafamda deli sorular fff. Şimdi de demo albümün içinde ayça için yazdığı şarkıyı duyarsa ve anlarsa diye paranoya kurmaya başladım fff. Saatten kaynaklı mı anlamadım ama kafa uçtu belli.

    Yavrum ya senin eğlence anlayışını yerim ben rjgbşrjbsdfjber.

    Aha han seul eve gitti. Anlayacak valla anlayacak! Yine çok gerildim okuyamıyorum. Fazla heyecan bana zarar valla balataları sıyırıyorum. Off kalbim ağzımda atıyo resmen!
    YAAAAAAAAA!!!!!
    Aptal moon jee, mal moon jee, pişkin moon jee, saftirik moon jee!!! Nolurdu cesaretini toplayıp abine daha önce söyleseydin ha?! Han seul böyle öğrenmek zorunda mıydı bunu?! HA? HA?!!
    HAE İN SENİ MAL KADIN! Ya bilmiyo musun albümde o şarkı olduğunu ne diye veriyosun cdyi ya?! Aptal! Aptal! Aptal!
    Ya han seulü geçtim ben hazır değildim öğrenmesine ya T_T of uykum da kaçtı T_T tam bitti adamın depresyonu derken şimdi bir de ihanete uğramanın verdiği depresyon başlayacak! Ama sen bunları haketmiyosun ya hıkhık*
    Aptal moon jee! Korkak moon jee! Pısırık moon jee!
    Böhüüü!!!!

    Karalar bağladım sabahın 5inde T_T han seula şimdi ne olucak diye sormak istiyorum ama diğer bölümü okumak daha mantıklı ondan ona geçiyorum T_T ellerine sağlık, diğer yorumda görüşürüz TT_TT

    • @seyma: eveeeet, destansı yorumlarına cevap verme zamanım geldi 🙂 ellerine sağlık tekrardan, okudukça gülmeye devam ediyorum 🙂 han seul-ah olmuyo tabii, kendisi olgun bir bey sonuçta, sajksajaskj 😀 gerçi şimdi yeni dizisi big’de içine ergen kaçmış bir adamı canlandırıyor, bakalım nasıl olacak ? 😉

      bu bölümde seni iyi germişim, eheh 😀 evet hikaye kore hikayesi olduğuna göre moon jee-ayça ilişkisinin çok pis bir biçimde öğrenileceği kesindi. ama bu bölüm ve bir sonrakinde zavallıcıklara güzel vakitler geçirmeleri için imkan tanıdım biraz, yazıktır yavrucaklara, ajasajsakjjahh 😀

      “Allah aşkına moon jee Çinliler neden behlül desin ya jdşjbfsşjbdfjd” ahahah, kop kop kop! 😀 😀

      hae in’se aşk acısı çeken adama destek olurken içten içe kendisine yakınlaşmasını umuyor olmalı… ama bir yandan da korkmuyor değil, bir kez daha acı çekme ihtimali var işin ucunda…

      “Ya han seulü geçtim ben hazır değildim öğrenmesine ya T_T of uykum da kaçtı T_T” ahahah 😀 😀 gerçi bi sonraki bölümün başlangıcı yüreğine su serpmiştir biraz 😉 tekrardan teşekkür ettim bu eğlenceli yorumun için 😀

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s