13. Bölüm

“My sun sets to rise again.”

Robert Browning

Redd – Prensesin Uykusuyum

Han Seul gözlerini açtığında hastane odasında olduğunu gördü. Bir önceki günün olayları yavaş yavaş zihnine dolarken, böğründe hissettiği ağrıyla yüzünü buruşturdu: Bu doktorlar seruma hiç ağrı kesici koymaz mıydı Allahaşkına?!

Ama hemen sonra aklına düşüveren şeyle, bütün acılarını bir anda unuttu: Hayattaydı! Yaşıyordu! Ve bunun için ödemesi gereken bedel biraz ağrı çekmekse, varsın öyle olsundu!

Yüzüne sevinçli bir gülümseme yayılırken yerinden doğrulmak ister gibi bir hareket yaptı. O zaman, yatağının yanı başındaki koltukta uyuyakalmış olan kızı fark etti.

Ayça, üzerinde doktor önlüğüyle uyuyordu. Koyu kumral saçları alnına dökülmüştü. Derin derin nefesler alarak uyuyordu genç kız.

Han Seul onu büyük bir sevgiyle bir süre izledi: Mavi gözlü meleği, ikinci defa hayatını kurtarmıştı…

O sırada Ayça, izlendiğini hissetmiş gibi kıpırdandı, sonra yavaşça gözlerini açtı. Tam karşısında, ona yüzünde kocaman, sevgi dolu bir gülümsemeyle bakan Han Seul’le göz göze geldi.

“Ah… Günaydın…” diye mırıldandı genç kız.

“Günaydın…” dedi Han Seul. Gözlerini onun yüzünden ayırmamıştı.

Ayça uyuyakaldığı koltuktan doğruldu. “Nasılsın? Çok ağrın var mı?” Böyle deyip genç adamın başına geldi, onun alnına elini koydu.

Han Seul birden onun elini tuttu. Usulca:

“Ağrım var, ama önemli değil…” dedi. “Sen yanımdasın ya… Başka bir şeyin önemi yok…”

Ayça hafifçe gülümsedi. Şefkatle Han Seul’ün saçlarını okşadı. Sonra, bir gün öncesinin anıları düştü aklına.

Birden içi acıdı. Zavallı, zavallı Han Seul! Olan bitenden, kız arkadaşının hislerindeki karmaşadan haberi bile yoktu zavallının…

İçi vicdan azabıyla dolarken bakışlarını kaçırıp boğazını temizledi, sonra doğal olmasına çalıştığı bir sesle:

“O zaman kahvaltı için hazırsın demektir,” dedi. “Şimdi kantine iniyor ve sana yemeğini bizzat ellerimle hazırlıyorum. Ama söz ver, getirdiklerimi beğenmemek yok, hepsini yiyeceksin, anlaştık mı?”

“Ayça…” diye fısıldadı Han Seul.

Ayça utanarak ona baktı. Han Seul’ün bakışları sevgi doluydu. Elini uzattı, genç kızın yanağına dokundu. Başparmağıyla hafifçe okşadı. Ayça ürpererek yutkundu.

“Teşekkür ederim…” dedi Han Seul. “Her şey için çok teşekkür ederim…”

Ve  Ayça’ya doğru uzandı, sevgiyle onun beline sarıldı. Ayça bir an, ne yapacağını bilemez gibi kalakalmıştı. Sonra, o da Han Seul’e sarılarak karşılık verdi.

Ama içinde bir yer fena halde sızlamaya başlamıştı.

Sonraki günler, Ayça için oldukça yoğun ve zor geçti: Han Seul, iki gün daha hastanede kaldıktan sonra taburcu olmuştu. Ama genç adam kız arkadaşına daha bir aşkla bağlanmış gibiydi; boş olduğu her an’ı onunla geçirmek istiyordu, gün içinde defalarca arıyordu. Belki de ölüm korkusu yaşamış bir insan olarak hayatın her anının sonuna kadar tadını çıkarmak istiyordu.

Ayça ise ne yapacağını bilemez haldeydi. Han Seul ona böyle davrandıkça içi vicdan azabıyla doluyordu: Bu sevgi dolu çocuğa, kalbine bir başkasının, hem de kendi öz kardeşinin düştüğünü nasıl söylerdi?!

Ayça düşündükçe işin içinden çıkamıyordu: Duygularını inkar etmeye çalışmış, kendini Han Seul’e adamaya zorlamıştı. Ama… bir türlü becerememişti… Han Seul kendisine sarıldıkça, Moon Jee’nin konser gecesi onu sıkı sıkı sarıp “lütfen bana bir şans ver…” dediği an düşüyordu aklına. Bedeni katılaşıyor, içi eziliyordu.

Birkaç hafta böyle geçti…

Bruno Mars – Talking to the moon

Bir akşam, birlikte yedikleri bir akşam yemeğinden sonra Han Seul Ayça’yı arabayla evine bırakmak üzereyken Moon Jee’yle karşılaştılar. Han Seul hemen kornaya bastı, camı açıp neşeyle seslendi:

“Hey, ünlü rock yıldızı! Bize bir merhaba yok mu?”

Moon Jee dönüp ikisine baktı. Ayça’yla bir an göz göze geldiler. Ayça’nın yüreği hopladı. Hemen gözlerini kaçırdı. Moon Jee ise bu sırada abisine dönmüş, yorgunca gülümsemişti:

“Selam Hyung… N’aber? Bakıyorum kendini iyice toparlamış, gece gezmelerine bile başlamışsın…”

Han Seul bir kahkaha attı: “Tabii oğlum! Benim ne kadar güçlü bir adam olduğumu unutmuş gibi konuşuyorsun! Hem sen iki haftadır nerelerdesin bakayım?? Hastaneden çıktığımdan beri doğru dürüst görüşemedik…”

“Özür dilerim… Albüm çalışmaları yüzünden meşguldüm biraz…” diye mırıldandı Moon Jee. Hâlâ Ayça’ya bakmıyordu.

“Öyle olduğunu tahmin etmiştim,” dedi Han Seul başını sallayarak. Sonra Ayça’ya döndü: “Böyle ayak üstü konuşmayalım… Ne dersiniz, Ayça’lara geçip birer çay içerken muhabbet etsek olmaz mı?”

Ayça: “Tabii, neden olmasın…” diye mırıldanırken Moon Jee hemen itiraz etmişti: “Olmaz! Kusura bakmayın ama ben yorgunum biraz… Bir an önce eve geçip dinlenmek istiyorum!”

“Hadi be oğlum, özledim seni,” dedi Han Seul. Sesinde sitem vardı.

Moon Jee bir an düşündü, sonra yavaşça başını salladı: “Peki…”

Böylece arabayı park edip Ayçalar’ın evine doğru yola koyuldular. Ayça anahtarını çıkarıp kapıyı açmaya davranmıştı ki, kapı içeriden açıldı, Hae In’in neşeli yüzü göründü:

“Ah, çocuklar, geldiğinizi pencereden gördüm! Buyrun, geçin içeri!”

“Selam Hae In!” dedi Han Seul neşeyle. Diğerleri de Hae In’le selamlaştılar. Ayça hemen: “Ben çay demleyeyim…” diye mutfağa geçerken Han Seul arkasından seslendi: “Türk çayı olsun ama! Senin çayını ben çok seviyorum!”

“Tamam,” diye gülümsedi Ayça ve mutfağa gitti.

Kettle’da su ısıtıp çayın demlenmesini beklerken mutfak tezgahına dayandı, derin derin nefes aldı. İçeriden gelen neşeli sesleri duyduğu halde içeri gitmek istemiyordu. Zaten daha çok Han Seul ve Hae In’in sesi çıkıyordu; Moon Jee’nin sesi işitilmiyordu bile. Ayça, onun da kendisi gibi zor bir dönemden geçip geçmediğini merak etti. Sonra kendine kızdı: Evet, elbette öyle olmalıydı. Zavallı çocuk bin türlü vicdan azabıyla boğuşmak zorunda kalmıştı. Kim bilir bu imkânsız aşkı içinden atabilmek için nasıl bir savaş veriyordu!

İmkânsız aşk… Ayça birden, aralarındaki tuhaf çekimin bundan başka bir şeyle tanımlanamayacağını düşündü: Evet, bu aşk imkânsızdı. Han Seul’le arasındaki ilişki bir gün bitse bile, Moon Jee’yle bir şey yaşaması imkânsızdı. En ideal dünyada bile, böyle bir durum iki kardeşin arasının bozulması anlamına gelirdi ki, Ayça buna sebep olan kişi olmanın vicdan azabını asla taşıyamazdı: Moon Jee’nin polis merkezinde hıçkıra hıçkıra ağlayarak: “O benim sahip olduğum tek aile! Onun olmadığı bir hayat düşünemiyorum!” dediğini unutmamıştı.

“Böyle kara kara ne düşünüyorsun?”

Ayça birden arkasından gelen sesle yerinde sıçradı. Hae In muzip muzip onu süzüyordu.

“Ben mi? Hiç canım, ne düşüneceğim… Çayın demlenmesini bekliyorum,” dedi Ayça ve gözlerini kaçırdı. Sonra dolaptan bardak çıkarmaya koyuldu. Ama Hae In onun bu numarasını yememişti. Yavaşça yanına yaklaştı, Ayça’nın kolunu tuttu:

“Ayça… Son günlerde sende bir hal var… Neler oluyor?”

Ayça birden durdu. Başını önüne eğdi. Gözlerinde yaşlar tomurcuklanmaya başlamıştı.

“Hae In…” diye mırıldandı. “Ben… ben çok kötü bir insanım!”

Hae In şaşkınlıkla baktı ona: “Saçmalama Ayça! Sen kötü falan değilsin, aksine çok iyi bir insansın! Şimdi neler olduğunu bana doğru dürüst anlatır mısın?”

Ama aynı anda koridordan Han Seul’ün sesi duyuldu: “Kızlaaaar, çay hâlâ olmadı mı?”

Ayça gözlerinde biriken yaşları çabucak elinin tersiyle sildi, sonra Hae In’e döndü: “Boşver Hae In! Önemli değil! Saçmaladım işte…” Ve çaydanlığın başına koştururken içeriye doğru seslendi: “Geliyoruuuz!”

Biraz sonra, Ayça elindeki tepside ince belli bardaklardaki tavşan kanı çaylarla oturma odasına girdiğinde Han Seul hemen yerinde kalktı, tepsiyi kızın elinden alırken:

“Yaşasın! Bu bardaklarda çayın tadı bir başka oluyor!” dedi neşeyle. Ayça ona gülümsedi:

“İçeride kuruyemiş de var… Bekleyin, şimdi getireceğim…”

Gerçekten de az sonra elinde karışık kuruyemiş olan kâselerle geldi, her birine birer tane uzatırken: “Çayın keyfi yanında çekirdek ve fıstıkla çıkar,” dedi. “Bunları geçenlerde keşfettiğim bir Arap marketinden aldım… Bakın, şöyle yiyeceksiniz…”

Ayça böyle deyip çekirdekleri çitlemeye başladı. Diğerleri de ellerine birer tane çekirdek alıp aynı şeyi yapmaya koyuldular. Ama bir türlü Ayça gibi yapamıyorlardı! Han Seul haşat ettiği dokuzuncu çekirdekten sonra:

“Ben pes ediyorum!” dedi. “Ayça, sen bizden başka bir tür yaratık olmalısın!”

“Gumiho, gumiho…” diye mırıldandı Moon Jee. Hemen yanındaki Hae In gülüp onu dürttü. Ayça ise kıkırdıyordu:

“Çekirdeğe çok fazla basınç uyguluyorsun. Daha yavaşça, tam ortasından ısır. Bak, şöyle…”

“Yok, olmuyor…” dedi Hae In de ve o da pes etti. Moon Jee ise Ayça’ya gülerek baktı:

“Papağan gibisin Ayça! Ama biz bu işi beceremedik, kusura bakma!”

“Eh, ne yapalım, çekirdekleri ben yerim o zaman,” diye güldü Ayça da. “Siz fındık-fıstıkları yiyin…”

Böyle deyip önündeki çerez tabağını Moon Jee’ninkine boşaltmaya başladı. Moon Jee de ona yardım etmek ister gibi elini uzatınca ikisinin eli birbirine değdi. Moon Jee birden, ateşe değmiş gibi çekti elini!

Sonra derhal utangaçça bakışlarını kaçırdı. Ayça da hemen kendi koltuğuna geri oturdu. Onun da kulakları yanmaya başlamıştı.

Hae In’se ikili arasında oluşan gerginliği zeki gözleriyle hemen fark etmişti. Hâlâ çekirdekle cebelleşen Han Seul’ün duruma uyanmasından korktu, hemen atıldı:

“Bizde bu tür kuruyemişler pek satılmaz, değil mi millet? O yüzden Ayça gibi küçüklükten beri çekirdek ayıklamaya alışmamışız…”

“Evet biz genelde meyve kuruturuz,” dedi Han Seul. “Ya da böcek…”

Ayça’nın yüzü birden değişirken: “Evet, maalesef bunu biliyorum,” diye mırıldandı. “Ben size Kore’ye ilk geldiğim gün yaşadığım otobüs macerasını anlatmış mıydım??”

Az sonra, Ayça’nın komik bir dille anlattığı kurutulmuş böcek anısını dinleyen üç çocuk kahkahadan kırılıyordu! Hae In gözlerindeki yaşları silerken:

“Âlemsin Ayça,” dedi, “Demek böceklerden biriyle göz göze geldin!”

“Otobüs şoförüne ne demeli?? Zavallı adam o korkuyla burdan Incheon’a kadar koşmuştur,” diye sırıttı Han Seul. Moon Jee de neşeyle güldü:

“Valla adamcağızı suçlayamam… Kocaman mavi gözleri olan bir kız benim de üstüme doğru koşarak gelse, ben de korkudan kıçıma füze takılmış gibi koşardım!”

Diğerleri onun bu lafına da gülerken Han Seul neşeyle kardeşinin saçlarını karıştırdı: “Komiksin oğlum sen!” Sonra kızlara döndü, kardeşini işaret edip dert yandı: “Bundaki mavi göz fobisi nasıl başladı hiç bilmiyorum, çocukken gumiho’larla çok korkuttular galiba… Sen Ayça’dan da ilk günlerde korkuyordun, di mi?”

“Eee… şeyy, evet…” dedi Moon Jee. Han Seul gene sırıttı: “Umarım artık bu fobini aşmışsındır! Hâlâ korkuyor musun yoksa??”

Moon Jee kısa bir an durakladı. Sonra yavaşça başını iki yana salladı. Yüzündeki gülümseme silinmişti.

“Hayır…” dedi. “Hayır… Artık korkmuyorum…”

Sonra başını kaldırdı. Ayça’ya baktı. Ayça da ona. İki gencin sessizce, yüzlerinde neşeden bir gram bile olmadan bakıştığını görünce, Hae In yine, Han Seul’ün bir şeyler anlaması korkusuyla hemen atıldı:

“Ahahaha, bence yine de biraz korksan iyi edersin! Ayça senin noona’n, senin büyüğün: Büyüklerden biraz korkmak lâzım, öyle değil mi Han Seul??”

Han Seul de gülerek: “Öyle öyle…” derken Moon Jee kendini toparlamıştı, başını eğip hafifçe gülümsedi:

“Öyle ya… Ayça benim noona’m… Benim büyüğüm, değil mi…”

Genç çocuğun sesinden hüzün akıyordu bunları söylerken. Ayça’nın yüzünün de yine duygularını ele verir şekilde fena halde karışmaya başladığını gören Hae In durumu kurtarmak için hemen konuyu değiştirdi:

“Han Seul! Bu aralar başbakanın koltuğu sallantıda diyorlar, doğru mu?? Ortalık çok karışıkmış…”

Han Seul hemen: “Ooo, bakıyorum kulislerde dolaşan dedikodular ilginizi çekiyor Hae In hanım…” diye gülümseyerek ona döndü. “Ya, aslında durum şöyle: Muhalefet partisi, başbakanın Japonya gezisiyle ilgili asılsız dedikodular üretti…”

Hae In “yaa…” “ooo…” diye ilgilendiğini belli edercesine Han Seul’ü dinlerken, bir yandan da arada bir Ayça’ya ve Moon Jee’ye kaçamak bakışlar atmaktan kendini alamıyordu. İkisi de bir anda sus pus olmuş, çaylarını yudumlamaya koyulmuşlardı. Birbirlerine bakmıyorlardı, ama üzgün yüzlerinden neler hissettiklerini anlamamak mümkün değildi. Hae In, karşısında neşeyle konuşan genç adamın bunu kardeşi ve sevgilisine konduramayacak kadar iyi yürekli olduğuna şükretmeden edemedi.

Sonra da, bir aşk üçgeninin köşelerini oluşturan üç gencin her birine ayrı ayrı büyük bir acıma duydu içinde…

Çaydan sonra Moon Jee yorgun olduğunu bahane ederek hemen kalkmıştı. Han Seul de onunla birlikte kalktı, kapıda iki kıza veda ederken:

“Ayça,” dedi, “Hayatım, yarın klinikte işin kaçta bitiyor?”

Ayça: “Akşam beşte çıkacağım,” deyince de: “Hah, süper! O zaman seni klinikten almaya gelirim ben…” dedi, “Seni yarın akşam yemeği için süper bir yere götüreceğim!”

Ayça hafif bir sıkıntıyla baktı ona: Boş olduğu her dakikayı Han Seul’le geçirmek, özellikle de bunu içinde giderek büyüyen suçluluk duygusuyla yapmak, artık genç kıza zor geliyordu.

“Han Seul’cüğüm, bu hafta tam üç kere dışarı çıktık… Yarın akşam evde takılsak diyorum…”

Hatta mümkünse herkes kendi evinde, diye geçirdi içinden genç kız. Ama Han Seul mesajı almamaya kararlı görünüyordu, bir kahkaha atıp kız arkadaşına sarıldı, yanağına hafif bir öpücük kondurdu:

“Demek benim ev yemeklerimi özledin! Tamam hayatım, haftasonu bana gelirsin, sana yemek yapmaktaki tüm marifetlerimi gösteririm, hatta gün boyu evden çıkmayız…”

Az ileride, sıkıntıyla bu vedalaşma seremonisinin bitmesini bekleyen Moon Jee’nin yüzü birden değişti: Haftasonu eve kapanıp çıkmamak da ne demekti ya…

Ayça ise irileşen gözlerle hemen: “Ay yok yok! Onu demek istemedim!” diye itiraz etmişti. Sonra biraz toparlandı ve kendini gülümsemeye zorladı: “Yani… Şeyyy, sana zahmet vermek istemem… Ben sadece bu aralar çok fazla dışarıda yiyoruz, çok masraf oluyor diye şe’ettim…”

“Yok canım, n’olacak?” dedi Han Seul kaygısızca, “Dünyaya bir daha mı geleceğiz sanki? Paramızı güzel yerlerde güzel yemekler yiyip pahalı şaraplar içerek harcamadıktan sonra niye kazanıyoruz??” Sonra genç kıza göz kırptı: “Neyse tatlım, yarın iş çıkışı hazır ol! Seni almaya geleceğim! İyi geceler aşkım! Sana da iyi geceler Hae In!”

“İyi geceler beyler!” dedi Hae In neşeyle ve el salladı. Ayça da “iyi geceler” diye mırıldanmıştı. Moon Jee hafif bir gülümsemeyle elini kaldırıp veda etti onlara, sonra abisiyle birlikte yürümeye başladı.

Ayça kapıyı arkasından kapattığı zaman yüzündeki gülümseme tamamen silinmişti. Genç kız çok yorgun bakıyordu şimdi. Hae In şefkatle, elini onun omzuna koydu:

“Ayça… Konuşmak ister misin?”

Ayça başını kaldırdı. Yüzünde acıklı bir ifade vardı:

“Sonra… Sonra Hae In… Şimdi çok yorgunum, konuşmak bana çok zor gelecek… Kusura bakma canım…”

“Ne kusuru, sen ne zaman istersen ben dinlemeye hazırım,” dedi Hae In. Ayça ona hafifçe gülümseyip kendi odasına doğru yürürken, Hae In’in yüzünde endişe ve üzüntü dolu bir anlam vardı. “Ah Ayça, ah…” diye mırıldandı kendi kendine. “Sen de Moon Jee’yi seviyorsun, öyle değil mi? Ama Han Seul’ün kalbini kırmamak için onunla kalmaya çabalıyorsun…”

Sonra yüzünü buruşturdu: “Öff, ne zor bir durum!” Bir an durdu, sonra hafifçe içini çekip kendi odasına yöneldi.

Bu arada Ayça odasına girmiş, hemen üstündekileri çıkarıp yatağına uzanmıştı. Her şeyden kaçmak ister gibi yorganı başına çekti. Bir süre uyumaya çalıştı. Ama içindeki sıkıntı büyüdükçe büyüyor, uykuya dalmasını imkânsız kılıyordu.

En sonunda, biraz kafa dağıtmak için internete girmeye karar verdi. Türk gazetelerine tıkladı, youtube’da videodan videoya atladı. Arkadaşlarından birinin blogunda gezinirken birden şöyle bir yazı çıktı karşısına:

City Hall OST – Anxious Love

“O’nun ilk aşkı olmayabilirsin, son aşkı da; hatta bir tanesi de.

Daha önce aşık oldu, tekrar olabilir.

Ama şu an seni seviyorsa daha ne olabilir ki?

Tıpkı senin gibi, o da mükemmel değil ve ikiniz birlikte asla mükemmel olmayacaksınız. Ama eğer o seni güldürebiliyorsa, iki kez düşündürebiliyorsa, hatalar yaptığını kabullenebiliyorsa, ona sıkıca tutun ve ona verebileceğin her şeyi ver…

Seni günün her anında düşünmüyor olabilir, sana şiir okumuyor olabilir, ama sana kırabileceğini bildiği bir parçasını verecektir: kalbini. Yaralama onu, değiştirmeye çalışma, çözümlemeye kalkma ve verebileceğinden fazlasını bekleme. Seni mutlu ettiğinde gülümse, kızdırdığında ona bağır, ve yokken özlediğini hissettir… Sevilebilecek birisini bulmuşken onu çok ama çok sev! Çünkü mükemmel erkek diye bir şey yoktur; ama senin için mükemmel birisi var demektir…”

Ayça hüzün dolu bir gülümsemeyle yazıyı okurken, birden en sonundaki ismi görünce ağzı şaşkınlıkla açıldı:

Bob Marley!

İşte o an, Moon Jee’nin sevimli yüzü aklına düşerken, Ayça usul usul ağlamaya başladı. Evet, kendisi Moon Jee’nin ilk aşkı değildi. Belki son aşkı bile olmayacaktı. Ama şu anda o Ayça’yı seviyordu, Ayça da onu…

Ayça kendisini güldüren, iki kere düşündüren, ve hiç düşünmeden kalbini ona teslim eden bu adamı düşündükçe özlemden burnunun direği sızladı: Onu seviyordu! Onu çok seviyordu!

Ama, ah… Onu yanında tutamazdı ki…

Gözyaşlarının görüşünü bulanıklaştırmasına bile aldırmadan, bilgisayarın başında, ekrandaki yazıya bakarak ağladı, ağladı…

Aynı anda, Moon Jee de abisinden yorgun olduğu, eve gidip uyuyacağı bahanesiyle ayrılmış, kendini en yakındaki pub’lardan birine atmıştı. Önündeki üçüncü tekilayı da shot yaptıktan sonra bardağı sertçe tezgaha vurdu, barmen seslendi: “Dostum, bir tane daha!”

Barmen ona dördüncü kadehi uzatırken uyarmadan edemedi: “Biraz hızlı gitmiyor musun genç adam??”

Moon Jee sırıttı. Ama gözlerindeki acılı ifade, dudaklarındaki gülümsemeyle birleşince olduğundan da acıklı görünüyordu. Barmen dudak büktü, önüne bir kadeh daha koydu. Moon Jee onu da alıp dudaklarına götürdü. Yine fondip yapmak üzereydi ki, bir el kadehe uzandı, onu kendi elinden aldı.

Moon Jee hayret, biraz da öfkeyle bunu yapan kişiye döndüğünde şaşkınlıkla durakladı:

“Jae Hwa-sshi…”

Jae Hwa onu gözlerinde hafif bir acıma ve özlem dolu bir bakışla süzüyordu. Sevimlice gülümsedi: “Merhaba…”

“Burda ne arıyorsun?”

“Asıl sen burda ne arıyorsun?” dedi Jae Hwa ve genç adamın yanındaki bar taburesine yerleşirken barmene seslendi: “Hey, bana da bir bira lütfen!”

Moon Jee kızsa mı gülse mi karar veremeden bakıyordu ona. Jae Hwa yeniden genç adama döndü, onun gözlerinin içine merakla baktı:

“En son görüştüğümüz zaman her şey gayet yolunda görünüyordu,” dedi. “Hatta sevdiğin kıza hepimizin ortasında sarılıp öpmüştün! Şimdi ne oldu? Neden böyle bar köşelerinde dağıtıyorsun??”

Moon Jee sıkıntıyla başını öne eğdi.

“Uzun hikâye…” diye mırıldandı. “O günden beri… çok şey oldu…”

“Benim vaktim var, anlatırsan dinlerim,” dedi Jae Hwa. Sonra genç adama döndü, tatlılıkla gülümsedi: “Bu arada büyük konserde ben de vardım… Çok iyi bir iş çıkardınız, tebrik ederim…”

Moon Jee hayretle başını kaldırdı. Ona gülümseyerek bakan Jae Hwa’ya şaşkınca baktı, “Sen de mi geldin?” diye mırıldandı. “Ah… Bilseydim… En azından önlerde bir yer ayarlatırdım sana…”

“Ahah, çok düşüncelisin,” diye güldü Jae Hwa. “Ama benim zengin ve nüfuzlu bir adamın kızı olduğumu unutuyorsun, ben zaten önlerdeydim… Hatta…”

Sözün burasında biraz durdu, muzipçe gülümsedi: “Hatta Mavi Melek şarkısını söylerken gözlerini o kıza kilitlediğini fark edecek kadar sahneye yakındım!”

Moon Jee’nin nutku tutulmuştu. Ne diyeceğini bilemedi. Sonra birden, Jae Hwa elini onun elinin üzerine koydu. Moon Jee irkildi. Jae Hwa’ya baktığında genç kız arkadaşça gülümsüyordu.

“Sen onu gerçekten seviyorsun Moon Jee-sshi… Onu bırakma… Ne olursa olsun onu bırakma…”

Moon Jee bir an, genç kızın gözlerine bakakaldı. Sonra, hüzünle başını eğdi.

“Neler olduğunu bilmiyorsun… Onunla olmam imkânsız…”

“İmkânsız diye bir şey yoktur!” diye parladı Jae Hwa. “Hayatın boyunca mutsuz mu olmak istiyorsun?? O kızı bırakma Moon Jee!”

“Anlamıyorsun,” diye yerinde kıvrandı Moon Jee. “Onunla olamam, çünkü o… başkasını seviyor!”

Jae Hwa durakladı. Bunu tahmin edememişti işte. Usulca:

“Emin misin?” dedi. “Bak, bence konserde o da sana bakarken sevdiği birine bakar gibi bakıyordu… Evet, bundan eminim, çünkü sizi çok yakından izledim Moon Jee…”

Moon Jee alaylı alaylı gülümsedi. Sonra hafifçe başını öne eğdi.

“Yanılıyorsun…” diye mırıldandı. “Bana sevgi dolu bakışlarla bakmış olabilir; ama sadece, küçük bir kardeşe duyulan sevgidir o… Hem… hem ben zaten artık vazgeçtim Jae Hwa sshi…”

Başını çevirdi, genç kıza acı dolu bir gülümsemeyle baktı:

“Artık vazgeçtim,” diye tekrarladı. “Bazen aşktan daha önemli şeyler de vardır: Aile gibi… Onları mutsuz etmemek için aşkı bir kenara bırakmak belki de en iyisidir!”

Jae Hwa hayretle:

“Bunu sen mi söylüyorsun??” diye haykırdı. “Moon Jee, sana ne olmuş böyle?! Sen değil miydin birkaç ay önce ben San Young’la evlenme arifesindeyken “o çocuk seni hak etmiyor… ailenin beklentilerini bir yana bırak, sen kendi hayatını, mutluluğunu düşün,” diyen! Şimdi sen de ailenin istediği bir kızla evlenip büyük aşkını kalbine mi gömeceksin, böyle mi yapacaksın yani?!”

Genç kızın sesinden hayalkırıklığı akıyordu. Moon Jee hiçbir şey söylemeden onun içindeki öfkeyi boşaltmasını bekledi, sonra umursamazca dudak büktü:

“Evet, belki de öyle yapacağım… Evet ya, neden olmasın? Belki ben de zengin bir ailenin kızıyla evlenirim… Ya da bana âşık, aşkından ölüp biten bir kızla evlenir, hayat boyu el üstünde tutulurum… Çok mantıklı doğrusu!”

“Aptal, aptalsın sen!” diye bağırdı Jae Hwa ve çantasını kaptığı gibi hızlı adımlarla çıkışa doğru koşturdu.

Moon Jee onun arkasından gülerek baktı: “Hemen de inandı, ah benim saf kızım…” diye mırıldandı kendi kendine. Sonra tekrar önüne döndü, gülümsemesi silinirken az önceki acı dolu ifade yeniden doldurdu yüzünü…

Kimseyle evleneceği falan yoktu elbette. Başka kızlarla uğraşacak hali yoktu.

Ama Ayça’dan da tamamen ümidi kesmesi gerektiğini, içi sızlayarak biliyordu…

Que Sera Sera OST – Moonrise 

Ayça saatine baktı: 5’e geliyordu. Han Seul birazdan burada olurdu.

Genç kız yorgun bir halde masasının başına geçti, derin bir nefes verip başını sandalyenin arkalığına yasladı. Yine çok yoğun bir gün olmuştu. Nerdeyse hiç soluklanmadan çalışmıştı. Hatta öğle yemeğine bile çıkamamıştı. Ama bundan şikayetçi değildi; bu yoğunluk sayesinde içini kemiren dertleri kısa bir süreliğine de olsa unutuyordu…

İçini çekip yerinden kalktı, üzerindeki önlüğü çıkarıp Han Seul’le çıkacağı yemek için hazırlansa iyi olacaktı…

Birden kapısı tıklatıldı. Ayça şaşkınca döndü, bütün hastaları bitirdiğini zannediyordu.

“Girin!”

Kapı açılınca genç kız bir an hayretle nefesini tuttu: San Young!

“Selam Ayça…” diye mırıldandı San Young mahcup bir gülümsemeyle. Sonra arkasına sakladığı ellerini öne uzattı: Kocaman, bembeyaz orkidelerden oluşan bir çiçek demeti vardı elinde.

“Bunu sana aldım…”

Ayça öfkeyle baktı genç adama. Buz gibi bir sesle:

“İstemiyorum,” dedi. “Ayrıca lütfen bir daha buraya gelme. Benim bir sevgilim olduğunu bilmezmiş gibi hareket ediyorsun!”

“Umrumda değil, ben Han Seul’ü adamdan saymıyorum,” dedi San Young pişkince ve çiçekleri genç kızın masasının üzerine bıraktı. Ayça ise öfkeden kıpkırmızı olmuştu:

“Sen… sen ne yüzsüz şeysin böyle be?! İstemiyorum dedim, daha ne diyeyim??”

“İsteyeceksin…” dedi San Young gülümseyerek ve Ayça’ya yaklaştı. Ayça’nın gözleri hayret ve öfkeyle irileşti: Bu ne yüzsüzlüktü yahu?!

“San Young, çabuk defol, yoksa güvenliği çağırırım!” dedi öfkeden titreyen bir sesle.

San Young durdu. Ona ilk defa yüzünde bir kırgınlık ifadesiyle baktı.

“Benden… cidden bu kadar nefret mi ediyorsun Ayça?” deyiverdi.

Ayça kızsa mı, kızmasa mı bilemedi. Genç adamın kırılgan bir edayla bunu söylemesi az önceki büyük öfkesini yumuşatmıştı. Ama yine de onun yüzsüzlüklerine daha fazla müsaade edecek değildi, herkes yerini bilmeliydi!

“Senden nefret etmiyorum San Young,” dedi. “Senden nefret etseydim, bu, içimde sana karşı hâlâ bir şeyler olduğunu gösterirdi… Ama artık senden nefret bile etmiyorum San Young…”

Durdu, hafifçe gülümsedi. San Young birden, kalbine bir ok yemiş gibi oldu: Bu ifade, bu ses tonu… Evet, Ayça gerçekten de ona karşı artık hiçbir şey hissetmiyor gibi konuşmuştu.

Genç adam şiddetle başını salladı, hayır! Buna müsaade edemezdi! Etmeyecekti!

Birden, yere diz çöktü. Cebinden bir kutu çıkardı ve şimşek gibi, genç kıza uzattı:

“AYÇA, BENİMLE EVLENİR MİSİN??” diye bağırdı!

Ayça faltaşı gibi açılmış gözlerle kalakaldı: San Young… evlenme mi teklif ediyordu?? Görünüşe göre öyleydi, çünkü genç adamın elindeki kutudan kocaman, kafam kadar bir elmas yüzük göz kırpıyordu!

Onun bir an şaşkınca kalakalması, San Young’un yeniden ümitlenmesine sebep olmuştu. Sevinçle genç kıza baktı:

“Aileme senden bahsettim Ayça! Çok kızdılar, köpürdüler, ama eğer seni kabul etmezlerse benim de bir daha yüzümü göremeyeceklerini söylediğim zaman kabullenmek zorunda kaldılar! Ayça, lütfen bana bir şans daha ver! Yemin ederim ki bu sefer seni hayal kırıklığına uğratmayacağım, seni el üstünde tutacağım!”

Ayça birden “lütfen bir şans daha ver…” cümlesiyle irkildi. “Lütfen bir şans ver…” Moon Jee de böyle dememiş miydi?

Oysa Moon Jee’ye bile bir şans vermemişti… Veremezdi… Ona bile bunu yapamazken, San Young da kim oluyordu?

Acı bir sesle:

“Ayağa kalk San Young,” diye mırıldandı. “Lütfen burayı terk et…”

San Young büyük bir hayalkırıklığıyla baktı ona. Genç kızın yüzündeki acılı ifadeyi görünce, yanlış anladı: Ayça da kendisini seviyordu! Hâlâ unutamamıştı! Ama Han Seul’e ihanet etmek istemiyordu. Genç adam, Ayça’nın yüzündeki ifadeyi böyle yorumladı ve heyecanla atıldı:

“Ayça! Ne olur biraz daha düşün! Çok yanlış yapıyorsun, sevmediğin bir insanla birlikte kalarak çok ama çok büyük bir hata yapıyorsun! Lütfen bu hataya daha fazla devam etme!”

Ayça hayretle baktı ona. Nerdeyse dudaklarının ucuna kadar geldi “nerden biliyorsun…” demek; ama neyse ki kendini tuttu, bir şey söylemedi. Hatta aksine, kendini de ikna etmek istercesine sertçe başını salladı:

“Ben Han Seul’ü seviyorum! Onun yanında kalmak, benim kendi tercihim! Şimdi lütfen saçma sapan laflar etmeyi bırak ve burdan çek git!”

“Sana inanmıyorum,” dedi San Young gülümseyerek. “Sen onu sevmiyorsun. Gözlerinden bunu okuyabiliyorum… Ayça, bak…” Derin bir nefes aldı, sonra küçük bir çocuğa anlatır gibi tane tane konuştu: “Sen Han Seul’e ihanet etmiş olmamak için ondan ayrılmak istemiyorsun… Bunu iyi anlıyorum, ben de Jae Hwa’ylayken tam da böyle hissediyordum… Ama şöyle düşün: Eğer sırf vefa duygusundan dolayı sevmediğin birinin yanında kalırsan, o zaman uzun vadede hem kendin mutsuz olur, hem de onu mutsuz edersin! O yüzden lütfen… lütfen iyi düşün! Bak, ben büyük bir hata yaptım, bunu kabul ediyorum. Ama sırf beni cezalandırmak için o adamla kalmaya devam etme, ne olur! Ne olur!”

San Young’un dudakları titremeye başlamıştı. Ayça ona acımadan edemedi, zavallı çocuk her şeyi tamamen yanlış anlıyordu. Derin bir nefes aldı:

“San Young-sshi,” dedi, “Lütfen daha fazla saçmalama… Benim-sana-karşı-hiçbir-duygum-kalmadı! Bu cümleyi anlamak bu kadar zor mu Allahaşkına?! Lütfen çık git hayatımdan ve beni rahat bırak yahu!”

San Young genç kızın giderek öfkelendiğini görünce ürkerek geri geri yürümeye başladı. Bir yandan da:

“Ta-tamam!” diye kekeledi. “Şimdi gidiyorum! Ama dediklerimi iyi düşün Ayça! Haklı olduğumu biliyorsun! Han Seul’ü sevmediğini kendin de biliyorsun! Ben seni bekleyeceğim!”

Böyle dedi ve hızlı adımlarla kapıdan çıktı.

Ayça odada yalnız kalınca bütün gücü tükenmiş gibi sandalyesine çöküverdi. Eli ayağı titriyordu; resmen sinirleri bozulmuştu. Derin nefesler alıp vererek kendine gelmeye çabaladı.

San Young ne mal bir herif çıkmıştı yahu! Adama git diyorsun gitmiyordu! Salak mıydı neydi?!

Ama Ayça, San Young‘un kendinden emin bir sesle: “Han Seul’ü sevmediğini biliyorum!” dediğini düşündükçe içini sıkıntılar basıyordu: Bu mal herif bile onu çözmüştü. Han Seul’e âşık olmadığının farkındaydı…

Sonra birden, San Young’un:

“Eğer sırf vefa duygusundan dolayı, sevmediğin birinin yanında kalırsan, o zaman uzun vadede hem kendin mutsuz olur, hem de onu mutsuz edersin!”

Demesi aklına geldi ve genç kız birden nefesini tuttu:

Doğruydu… Tam da böyle yapıyordu gerçekten!

Başını ellerinin arasına alırken gözyaşları yeniden gözlerinden süzülmeye başlamıştı: Ayça ilk kez, Han Seul’ün yanında kalarak Moon Jee kadar zavallı Han Seul’e de haksızlık yaptığını düşündü: O, kendisini seven bir kadını hak ediyordu, kardeşine âşık olan Ayça’yı değil…

Oturduğu yerde, usul usul ağlamaya başladı…

Aynı anda Han Seul de elinde kırmızı güllerden bir buketle hastaneden içeri girmek üzereydi. Genç adam, kliniğin döner kapısından alı al moru mor bir şekilde çıkıp hızlı adımlarla uzaklaşan San Young’u görünce bir an hayretle durakladı. San Young’u yakalayıp Ayça’nın çalıştığı iş yerinde ne işi olduğunu sormayı düşündü; ama San Young koşar adımlarla uzaklamıştı bile. Han Seul bir anlığına duraksadı, sonra onu takip etmekten vazgeçti, düşünceli bir biçimde içeri girdi, Ayça’nın odasına yöneldi.

Ayça’nın oda kapısını tıklatıp “Ayça…” diye yavaşça mırıldanarak içeri girince genç kızın ani bir hareketle yerinde doğrulup arkasını dönmesi, gözlerini silmesi, Han Seul’ün gözünden kaçmadı. Genç adam yüreğinde ince bir sızı hissetti: San Young’la her ne olduysa Ayça fena halde üzülmüştü.

Bu sırada Ayça kendini toparlamıştı. Hemen arkasını döndü, abartılı bir neşeyle:

“Hoşgeldin canım!” dedi. “Ben de günün yorgunluğuyla olduğum yerde böyle oturup kaldım… Neyse, hemen hazırlanıyorum!”

Böyle deyip odanın köşesindeki askılığa doğru koşturdu, üzerindeki önlüğü çıkartıp astı. Han Seul’ünse gözü masanın üzerinde duran bir demet orkideye takılmıştı. Gözünü çiçeklerden ayırmadan:

“Eee, günün nasıl geçti?” diye sordu.

Ayça dudak büktü: “Bilmem… Her zamanki gibi…” Bu arada genç kız çantasını da alıp omzuna takmıştı. Gelip Han Seul’ün koluna girdi, ona sevgiyle gülümsedi: “Gidelim mi?”

“Gidelim…” dedi Han Seul ve elindeki çiçeği genç kıza uzattı: “Bunlar senin için!”

“Ah… Çok teşekkür ederim!” dedi Ayça sevimli bir gülümsemeyle ve çiçekleri burnuna yaklaştırdı, derin derin içine çekti: “Mmmm… Çok güzel kokuyorlar…”

İki genç konuşup gülüşerek hastane koridorunda yürümeye başlarken Han Seul içinde belli belirsiz bir sıkıntının büyümeye başladığını fark ediyordu…

Moon Jee’nin de günü pek parlak geçmiyordu: Genç adam önce Lee Su Hyun’dan sağlam bir fırça yemişti: Adamlar kendileri için güzel bir malikâne ayarlayalı nerdeyse bir hafta oluyordu, ama Moon Jee daha bırakın kendi evini kapatmayı, gelip bu büyük evde kalmamıştı bile… Sonra çocuklarla prova yaptılar ve Moon Jee defalarca çaldıkları parçalarda kendinden beklenmeyecek hatalar yaptı. En sonunda diğerlerinin sabrı taştı:

“Hyung, sen bugün çok yorgunsun galiba… Provayı başka zamana bırakmaya ne dersin?” dedi Jin Beom. Diğerleri de ona katıldılar.

Moon Jee bir an itiraz edecek gibi oldu, ama sonra hafifçe başını salladı: “Tamam…”

Sonra da gitarı elinden bıraktığı gibi odadan dışarı koşturdu. Diğerleri şaşırmıştı; onun bu kadar kolaylıkla provayı bırakmaya razı olmasına inanamaz gibi birbirlerine bakıp kaldılar.

Bu sırada Moon Jee üzerine ceketini geçirmiş, stüdyo binasını terk etmeye hazırlanıyordu ki, birisi arkasından seslendi: “Moon Jee-sshi!”

Genç adam dönüp bakınca Su Hyun’un kuşkucu gözlerle onu süzdüğünü fark etti:

“Prova şimdiden bitti mi?”

“Hayır, biz bırakmaya karar verdik,” dedi Moon Jee aldırmaz bir tavırla.

Su Hyun kaşlarını çattı. Sonra yürüyüp Moon Jee’nin yanına geldi, onun kolunu tuttu:

“Bak genç adam… Son günlerde seni hiç iyi görmüyorum… En çok çalışmanız gereken bu dönemde sen böyle yaparsan bu iş baştan yatar, haberin olsun!”

Moon Jee ona döndü ve alayla sırıttı. Umursamaz, her şeye boşvermiş bir adamın sırıtmasıydı bu. Sonra yüzünü Su Hyun’un yüzüne yaklaştırdı, gıcık bir ses tonuyla:

“Açıkçası canım, hiç umrumda değil!” dedikten sonra arkasını döndü, hızlı adımlarla yürüyerek binayı terk etti!

Su Hyun’sa bir şey demeye bile fırsat bulamadan, apışıp kalmıştı…

“Ayça, sen iyi misin güzelim?”

Han Seul’ün endişeli sesi, Ayça’yı dalgınlığından uyandırdı. Bakışlarını dalıp gittiği restoranın penceresinden ayırıp hemen tekrar karşısında oturan genç adamın yüzüne çevirdi, yorgunca gülümsedi:

“Evet, tabii ki iyiyim! Özür dilerim canım, bugün biraz fazla yoruldum galiba, dalıp gidiyorum böyle…”

Han Seul sıkıntıyla durakladı. Sonra yüzünde ciddi bir anlamla, başını iki yana salladı:

“Hayır Ayça, sebep bu değil… Artık seni iyi tanıyorum: Üzerindeki bu tuhaf haller yorgunluktan değil…”

Sonra bir elini uzatıp Ayça’nın masanın üzerinde duran elini tuttu, sesini tatlılaştırdı:

“Hadi canım, neyin var söyle bana,” dedi. “Canını sıkan her neyse eminim ki birlikte düşünürsek çözemeyeceğimiz bir sorun değildir… Lütfen anlat bana Ayça, seni üzen nedir?”

Ayça bir an, karşısındaki genç adamın sevecenlikle bakan sıcacık kahverengi gözlerine baktı, ve aklından bıçak gibi: “Ben bu kadar iyiliği hak etmiyorum!” diye bir düşünce geçti. Zavallı, zavallı Han Seul! Hâlâ konuşarak Ayça’nın derdini paylaşabileceğine, hatta çözebileceğine inanan iyi yürekli, tatlı Han Seul…

Small Acacia Band – So good bye

Birdenbire, nerden çıktığı belli olmayan gözyaşları Ayça’nın gözlerine hücum etti. Birbiri ardına, pıtır pıtır dökülmeye başladılar. Ayça, sessizce ağlamaya başladı.

Han Seul böyle bir şey beklemiyordu. Gözleri korkuyla irileşirken:

“Ayça!” diye bağırdı, “Ayça, canım, neyin var?? Offf, çok, çok özür dilerim! Seni üzmek, seni zorlamak değildi niyetim, lütfen sormadım-“

“Ben ayrılmak istiyorum…” diye fısıldadı Ayça.

Han Seul’ün cümlesi yarıda kaldı, genç adam son sürat giderken bir duvara çarpan bir spor araba gibi durakladı: Ne…

Sonra başını salladı, gülmeye çabaladı. Hayır, mutlaka yanlış duymuştu. “Efendim?” dedi tekrar işitmek istercesine.

“Ben ayrılmak istiyorum Han Seul,” diye tekrarladı Ayça. Başını önüne eğmişti, sesi zorlukla çıkıyordu. Sonra başını kaldırdı, hâlâ yaşlarla dolu gözlerini Han Seul’e dikti. Acıyla gülümsedi:

“Ben seni hak etmiyorum Han Seul… Ben senin hiçbir iyiliğini hak etmiyorum… Sen muhteşem bir adamsın Han Seul ve ben, senin karşında ezildikçe eziliyorum…”

Han Seul derin bir nefes verdi. Kulakları uğulduyordu. Ayça’nın söylediği her kelime, kalbine bıçak gibi saplanıyordu sanki.

Bir kadın size “seni hak etmiyorum” diyorsa, başkasını seviyordur… Han Seul de bunu gayet iyi biliyordu. Aklına Jun Hee’nin kendisini terk ederken: “Sen benden çok daha iyilerine lâyıksın Han Seul,” deyişi gelince acı acı güldü. Tarih tekerrür ediyordu desene…

Sonra hafifçe:

“Başka birisi var, değil mi…” deyiverdi.

Ayça gözleri irileşerek ona bakınca Han Seul acı acı gülümsedi. Ayça bu bakışla, başka söze gerek bırakmamıştı.

Sonra birden, bugün San Young’un Ayça’yı ziyarete gelişini, genç kızın o üzgün hallerini ve masanın üzerinde duran çiçekleri hatırladı. Kalbi yine acıyla sıkışırken sesinin feryat gibi çıkmasına engel olamadı:

“Peki ama… neden Ayça? Neden?? Neden??”

Ayça dudakları titreyerek baktı ona. Elinde olsa, Han Seul’ü sevmez miydi?! Elinde olsa, kendi kalbini Han Seul’ün, Moon Jee’nin kalbini ise bir başka kızın sevgisiyle doldurmaz mıydı?! Böylesi çok, çok daha kolay olurdu! Ama yazık ki hayat, her zaman kolay yolları sermiyordu önünüze…

“Bir nedeni yok,” diye mırıldandı. Sonra, iki ay önce, birlikte My Blueberry Nights’ı izledikleri akşam geldi aklına. Burukça gülümsedi. Han Seul’ün gözlerinin içine baktı.

“Bazen bazı şeylerin bir nedeni yoktur,” diye fısıldadı. “İnsanlar seçim yaparlar ve şeftalili, çikolatalı pastaları tercih ederler. Ama yaban mersinli pastanın yenilmemesi kendi suçu değildir, ya da bu onun kötü olduğunu göstermez; sadece insanlar başka şeyleri tercih etmişlerdir…”

Han Seul, içinin tüm acısına rağmen gülümsemeden edemedi: Bu sözler, kendi sözleriydi!

“Demek benim payıma da yaban mersinli pasta olmak düştü, ha…” diye mırıldandı.

Ayça artık gözlerinden süzülen yaşlara engel olamıyordu.. Ayağa kalktı, gelip tam Han Seul’ün karşısında durdu. Ona sıkıca sarıldı. Sonra:

“Sen dünyadaki en harika yaban mersinli pastasın,” diye mırıldandı. “Yalnızca… yanlış insana rast geldin…”

Sonra içini çekti, burukça gülümsedi:

“İçimde bir ateş var ki, onu bir türlü söndüremiyorum Han Seul… İçimde bu ateş yanarken seninle kalmaya devam edersem sana da büyük haksızlık etmiş olurum… Lütfen, lütfen affet… Senden binlerce, milyonlarca kere özür dilerim!”

Sonra kollarını çözdü, Han Seul’ün başının üzerine doğru uzandı ve genç adamın saçlarının üzerine ufak bir öpücük kondurdu. “Senin mutlu olman için dua edeceğim…” diye mırıldandı.

Ve geriye döndü, yaptığı şeyden pişman olmaktan korkar gibi hızlı adımlarla koşarak restorandan çıktı!

Han Seul taş kesilmiş gibi kalakalmıştı. Az önce olanlara hâlâ inanamıyordu. Kendisi, Ayça’yla harika bir ilişkileri var zannederken…

Birden gözü, az önce Ayça’nın oturduğu, şimdi boş olan yerde servis peçetesi üzerinde parlayan bir şeye takıldı:

Couple ring… Ayça’yla birlikte aldıkları yüzük…

İşte o zaman, her şeyin bittiğine emin oldu Han Seul. Ellerini yüzüne kapattı, sarsıla sarsıla ağlamaya başladı…

Moonlight shadow

Ayça sokağın başına kadar soluk soluğa koştu. Sonra yoldan geçen bir taksiye el etti, hemen içeri atladı. Yolda giderken başını cama dayadı.

Çok ama çok üzgündü. Zavallı Han Seul’ün böylece kalbini kırıverdiği için ciğeri yanıyordu. Ama… başka çaresi yoktu. İki çocuğun sonsuz mutsuzluğuna sebep olmamak için, bir an önce ikisinin birden hayatından çıkıp gitmesi lâzımdı!

Ayça gözlerinden yeniden şıpır şıpır damlamaya başlayan gözyaşları arasında hüzünle, ama yine de iç rahatlığıyla gülümsedi: Evet, çok büyük acılar çekecekti belki, ama artık ne zamandır kendini rahat bırakmayan vicdan azabından kurtulacaktı. Şimdi bir an önce pılını pırtısını toplayıp eve dönme zamanıydı: Eve… Türkiye’ye!

Ayça bu kararı alınca hem hüzün, hem de rahatlama dolu bir yürekle, gökyüzüne baktı: Yeniay, yine hilâle dönerken, “doğru yaptın..” der gibi parıldıyordu gökyüzünde…

Moon Jee acı acı çalan telefonun sesiyle uyandı. Başı çatlayacakmış gibi ağrıyordu. Gözleri yarı aralık, başucunda telefonunu bulmaya çabaladı. En sonunda telefonu buldu. Arayan abisiydi.

“Efendim Hyung…” diye kırçıllı bir sesle açtı telefonu.

Karşıdan bir an ses gelmedi. Sonra Han Seul, boğuk bir sesle konuştu:

“İşin yoksa bana gelsene… Çok kötü durumdayım…”

Moon Jee şaşkınlıkla gözlerini araladı, ayılmaya çabalayıp yatağında doğruldu. Ciddi bir sesle:

“Ne oldu?” dedi. “Sesin çok kötü geliyor.”

Karşıda Han Seul derin bir nefes verdi. Sonra zorlukla çıkan bir sesle:

“Ayça…” diye mırıldandı. “Ayça beni terk etti!”

Ve daha fazla dayanamadı, ağlamaya başladı. Moon Jee şok içinde açılmış gözlerle kalakalmıştı. Sonra hemen yataktan fırladı, pantolonunu ayağına geçirmeye çalışırken: “Tamam!” dedi, “Tamam, geliyorum ben! Sakin ol, birazdan ordayım!”

Ve alelacele hazırlanmaya koyuldu.

Yaklaşık yarım saat sonra, iki genç adam karşılıklı oturuyorlardı. Moon Jee salona şöyle bir göz gezdirdi. Ortalık boş bira şişeleriyle doluydu. Gerçi kanıt aramaya gerek yoktu, Han Seul’ün şişmiş ve kızarmış gözlerine bakınca genç adamın bütün gece içip içip ağladığı gayet açıklıkla okunuyordu.

“Hyung…” diye mırıldandı Moon Jee. “Böyle birdenbire ne oldu? Kavga falan mı ettiniz??”

Han Seul büyük bir hüzünle başını iki yana salladı:

“Hayır…” diye mırıldandı. “Kavga bile etmedik… Her şey harika gidiyordu… Daha doğrusu ben öyle zannediyordum!”

Sonra başını çevirdi, alaycı bir biçimde güldü. Tekrar Moon Jee’ye baktığında yüzünde acı bir gülümseme vardı:

“Ne aptalım, değil mi?” diye mırıldandı. “Önce Jun Hee, şimdi de Ayça… Cidden… Bende kadınları iten bir şey var galiba…”

“Saçmalama, senin gibi bir adamı bulmuşlar, daha ne istiyorlar?!” dedi Moon Jee haykırarak. Abisinin durumu gerçekten de içini acıtmıştı. Ama düşündükçe işin içinden çıkamıyordu: Ayça, daha birkaç hafta önce kendisine Han Seul’ü sevdiğini söylemişti. Hadi onu bırak, bu kız Han Seul için hayatını tehlikeye atmıştı yahu! Şimdi nasıl olur da onu böylece terk ederdi?!

“Hyung,” dedi yine, “Bence ortada bilmediğimiz bir durum var: Ayça seni seviyordu! Neden böyle birdenbire ayrılmak istesin ki?!”

Han Seul derin derin içini çekti. Sonra kırgınca gülümsedi. Gözlerini yerden ayırmadan:

“Aslında… sana her şeyi anlatmadım…” dedi. “Ayça… hâlâ San Young’u seviyor!”

Ortama bomba düşse, Moon Jee daha fazla şaşıramazdı!

“NE?! Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?! Bu… bu nasıl olur?!” diye feryat etti genç adam.

“Öyle işte…” dedi Han Seul. “Bana aynen şu sözleri söyledi: İçimde bir ateş var ki, onu bir türlü söndüremiyorum. İçimde bu ateş yanarken seninle kalmaya devam edersem sana da büyük haksızlık etmiş olurum… Böyle dedi işte…”

“Ama…” Moon Jee ne diyeceğini bilemiyordu. Han Seul devam etti:

“Üstelik dün San Young onu klinikte ziyaret etmişti! Herife tam kapıdan çıkarken rastladım. Sonra Ayça’nın odasına girdiğimde Ayça gözlerini siliyordu. Hâlâ o piçkurusu için ağlıyordu Moon Jee! Artık bunun başka bir açıklaması var mı?!”

Moon Jee inanmazlıkla baktı ağabeyine. Genç adamın kalbi fena halde kırılmıştı. Abisi için mi, yoksa kendisi için mi daha çok üzüleceğini bilemez haldeydi: Ayça kendisine yalan söylemişti! Moon Jee, abisinin mutluluğu için aralarından çekildiğini düşünürken aslında Ayça çoktan eski sevgilisine dönme planları yapıyordu demek!

Genç adam birden büyük bir öfkeyle doldu. Hınçla ayağa kalktı. Han Seul başını kaldırıp kardeşine baktığında onun gözlerinde büyüyen yakıcı öfkeyi şaşkınlıkla gördü.

“Ayça’yla konuşacağım!” dedi Moon Jee. “Ona iki çift laf etmeden bu işi böylece kapatamam! Seni böyle üzdüğü için onu asla affetmeyeceğim!”

Han Seul şaşkın, ama biraz da memnun bir biçimde baktı ona. Kardeşinin onu böyle savunması hoşuna gitmişti. Yine de:

“Boşver Moon Jee,” demekten kendini alamadı. “Ayça seçimini yaptı… Bana da bu seçimi onurlu bir biçimde kabullenmek düşer…”

“Valla sen istersen onurlu bir biçimde acı çekmeye devam et abi, ama ben onunla konuşup içimdekileri dökmeden rahat edemeyeceğim!” dedi Moon Jee ve kapıya yöneldi. Çıkmadan önce son bir kez dönüp baktı abisine:

“Ayrıca sen de böyle yalnız başına depresyon takılma! Yanına bir-iki parça eşyanı al, akşam bana gel!”

Han Seul minnetle baktı kardeşine. Sevgili ufaklık…

“Sen boşver beni… Ben böyle iyiyim…” dedi. “Kıza da fazla yüklenme. Sonuçta abin bundan çok daha kötülerini de gördü, değil mi? Hahaha!”

Moon Jee zoraki bir kahkaha atan abisine içi acıyarak baktı. Zavallı Hyung… Kadınlardan yana yüzü hiç gülmeyecek miydi zavallının?

Sonra kararlı adımlarla kapıdan çıktı.

Ayça evdeydi. Kanepeye uzanmış, boş gözlerle televizyon izliyordu. Sabah kliniğe gitmişti ama ruh gibiydi, kendini işe veremiyordu. Hae In de onun bu hallerini fark etmişti ve tatlı bir sesle: “Ayça, sen eve git istersen…” deyip onu eve yollamıştı. Ayça, Hae In’e ne çok şey borçlu olduğunu düşünmeden edemedi. Dün gece eve gelince soluğu arkadaşının odasında almıştı:

“Hae In… Han Seul’le ayrıldık!”

Yüzünde büyük bir acı ifadesiyle bakıyordu Ayça. Gözleri dolmuştu. Hae In’se şaşkındı. Ne diyeceğini bilemez gibi bir an durdu, sonra merakla sordu:

“Neden ayrıldınız?”

“Çünkü onu terk ettim!” dedi Ayça. Sonra da hüzünle gülümsedi. Hae In bir an ağzı açık bakakaldı, ama sonra, o da hafifçe gülümseyip başını eğdi:

“Biliyordum…” diye mırıldandı… “Moon Jee yüzünden… öyle değil mi?”

Ayça şok içinde kalakaldı! Şimşek gibi başını kaldırıp Hae In’e baktı: Bunu nerden biliyordu??

Hae In’se gülümsüyordu:

“Anlamıştım… Uzun zamandır yüreğindekinin aslında Han Seul değil, Moon Jee olduğunu ben bile anlamıştım Ayça… Sen ne zaman fark edeceksin diye merak ediyordum…”

O zaman Ayça başını eğip usul usul ağlamaya başladı. Demek Hae In bile farkındaydı olanların… O halde… gerçekten de doğru şeyi yapmış olmalıydı… Evet… Acı çekecek, çektirecekti belki; ama bir ömür boyunca insanları ve kendini kandırarak yaşayamazdı…

Hae In’se onun bu acı dolu hallerine fena halde üzülmüştü. Yavaşça yerinden kalktı, kanepede onun yanına geldi ve ağlayan arkadaşına sıkıca sarıldı. İki kız uzun süre böyle kaldılar…

Şimdi Ayça bir gece öncesinin anılarını düşünürken hafifçe gülümsüyordu. Hae In, iyi ki vardı… Onun desteği olmasa, vicdan azabı ve kırık kalbinin acısıyla şimdi çok daha kötü bir halde olurdu…

Death Note OST – Light’s Theme

Birden evin zili ısrarla çalmaya başladı! Ayça ani bir kalp çarpıntısıyla yerinde doğruldu: Bu öfkeli ziyaretçi kim olabilirdi? Han Seul müydü yoksa?!

Korkuyla kapıya gitti. Açmadan önce seslendi: “Kim o?”

“Ayça açar mısın? Seninle konuşmak istiyorum!”

Moon Jee! Ayça şaşkınlıkla durakladı, sonra yavaşça kapıyı açtı.

Moon Jee kapının eşiğinde durmuş, onu öfkeden çakmak çakmak olmuş gözlerle süzüyordu.

“Abimle ayrılmışsınız,” dedi buz gibi bir sesle. “Bu ne demek oluyor Ayça?”

Ayça ne cevap vereceğini bilemedi. Sonra, yavaşça başını eğdi:

“Evet… Ayrıldık… Çünkü… Çünkü ben…”

“Evet, çünkü sen, ne?” dedi Moon Jee. Yüzünde buz gibi bir ifadeyle ona bakıyordu. Ayça yutkundu, gözlerini kaçırdı. Moon Jee’ye ne diyebilirdi ki?

“Çünkü sen hâlâ San Young’a âşıksın, değil mi??”

Moon Jee haykırır gibi böyle deyince Ayça donmuş gibi kalakaldı. Şaşkınca bakışlarını kaldırdı. Moon Jee’nin öfke ve üzüntüden karmakarışık olmuş yüzüne baktı. Bu da nerden çıkmıştı??

“Sana inanamıyorum!” diye bağırdı Moon Jee. “Bunu abime yaptığına inanamıyorum! Onu resmen kullandın! Kullandın ve şimdi ortada bırakıyorsun! Halbuki ben sırf senin onu sevdiğine inandım diye… inandım diye…”

Moon Jee sözün burasında durdu, devam edemedi. “Aranızdan çekildim…” diyecekti, ama bunun gereksiz olduğunu düşündü birden. Aralarından çekileceği bir durum yoktu ki, çünkü zaten hiç aralarında olmamıştı! Ayça San Young’u seviyorsa zaten abisini de kendisini de aptal yerine koymuştu!

Birden:

“Senden nefret ediyorum!” diye bağırdı ve arkasını dönüp koşmaya başladı!

Ayça tek kelime bile edemeden bakakalmıştı. Gözleri yanmaya başlamıştı; boğazına, her geçen saniye daha da büyüyen bir yumru tıkanmıştı. Moon Jee’nin koşarak uzaklaşmasını seyrederken kabuslardaki gibi bir hisse kapıldı: Koşmak istiyor, bağırmak istiyor, ama hiçbir şey, hiçbir şey yapamıyordu!

Birkaç saniye böyle donup kaldıktan sonra birden dizlerinin bağı çözüldü sanki. Kulaklarında “senden nefret ediyorum!” diyen Moon Jee’nin sesi yankılanırken Ayça olduğu yerde, kapının önünde çöktü kaldı…

Ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Moon Jee delirmiş gibi koşuyordu. Yoldan geçenler gözlerinden yaşlar süzülerek fırtına hızıyla koşan bu gence tuhaf tuhaf bakıyorlardı ama Moon Jee’nin umrunda bile değildi. Deli gibi koştu, koştu…

Sonra daha önce geldiği parkın önünde durdu: Bu park… Ayça’ya karşı hissettikleriyle artık başa çıkamadığı o gün, gelip saatlerce oturduğu park… Tıpkı o gün olduğu gibi çimenlerin üzerine oturdu, boş boş karşıdaki nehir manzarasına bakmaya başladı…

İçinde giderek büyüyen bir acılık vardı. Ayça’nın bakışları gözünün önünden gitmiyordu. Genç kızı hiç dinlemeden öylece bağırıp çağırıp sonra da çekip gittiğini düşününce kendini giderek daha fena hissetmeye başlıyordu. Ayça’nın bir şey demesine fırsat bile vermemişti. Sıkıntıyla yüzünü buruşturdu.

Ama zaten ne diyecekti ki? Ne diyebilirdi ki? Eğer hâlâ San Young’u seviyorsa, olan bitenin abisini kullanmış olması dışında bir anlamı var mıydı?

Moon Jee derin bir of çekti. Kafası, aklı, duyguları karmakarışık olmuştu. Ne yapacağını, ne düşüneceğini bilmiyordu.

Birden telefonu çalmaya başladı. Hae In’di.

“Moon Jee, nerdesin?” dedi genç kız açar açmaz. “Bir an önce bizim eve gel! Seninle konuşmam lâzım!”

Hae In telefonu elinden bıraktığında dalgındı. Alnı sıkıntıyla kırışmıştı.

Bundan yaklaşık yarım saat önce eve gelmiş, Ayça’yı kapının eşiğinde ağlarken bulmuştu. Hali, dün gecekinden de fena görünüyordu. Galiba en az yarım saattir böylece oturmuş ağlıyordu, gözleri artık iyice şişmiş, burnu kıpkırmızı olmuştu. Hae In ufak bir feryat koparmadan edemedi:

“Ayça! Bu halin ne böyle??! Hadi kalk, kalk da içeri geçelim…”

Arkadaşını zorlukla yerinden kaldırdı, içeri sürükledi. Ayça kanepeye yığılır gibi oturdu. Birdenbire, hıçkırıklar arasında ellerini yüzüne kapattı:

“Benden nefret ediyor! Benden nefret ettiğini söyledi!”

“Kim, kim senden nefret ediyor?” dedi Hae In çaresizce. Ama Ayça ağlamaktan konuşamayınca gitti, mutfaktan bir bardak su alıp geldi. Bardağı arkadaşının eline zorla tutuşturup içmesini sağlarken:

“Sakin ol, sakin ol tatlım…” diye mırıldanıyordu. Bir yandan da endişeyle düşünüyordu: Bu kızı bu hale getiren sadece bir kişi olabilirdi…

Gerçekten de Ayça biraz sonra biraz daha açılıp olanları anlatacak vaziyete geldiğinde tahmininde yanılmadığını anladı Hae In.

“Benim abisini kullandığımı düşünüyor…” diye acı acı anlattı Ayça. “Hâlâ San Young’a âşık olduğumu, Han Seul’den bu yüzden ayrıldığımı düşünüyor. Bana benden nefret ettiğini söyledi!”

Genç kızın yeniden gözleri dolarken Hae In üzülmeden edemedi. Sonra tatlı bir sesle:

“Buna gerçekten inanmıyorsun, değil mi?” dedi. “Senden nefret falan etmiyor… Sadece kalbi çok kırılmış… Bu da onun seni ne kadar çok sevdiğini göstermez mi? Hem… hem ortada bir yanlış anlaşılma var, yani sen San Young’u sevmiyorsun ki…”

“Evet ama…” Ayça durdu. Yüzüne düşünceli bir ifade gelmişti. Hafifçe:

“Sana dün de söylemiştim…” diye mırıldandı. “Moon Jee’yle olmama imkân yok Hae In… Han Seul’le aralarına girmeme imkân yok… Bunu istemiyorum da zaten… O yüzden…”

Sözün burasında durdu, acıyla gülümsedi. Hae In’e döndüğünde gözleri yaşlıydı:

“O yüzden belki de benden nefret etmesi daha iyidir, öyle değil mi? Böylece daha az acı çeker. İkisi de daha az acı çeker, ve normal hayatlarına daha kolay dönerler…”

Hae In ne diyeceğini bilemez gibi baktı ona. “Ayça…” diye mırıldandı. Ayça ise devam ediyordu:

“Bir an önce çekip gitmeliyim. Türkiye’ye dönmeliyim artık… İkisinin de hayatını yeterince mahvettim zaten; daha fazlasına hakkım yok… Evet, bir an önce gitmeliyim, hatta mümkünse yarın!”

Böyle deyip ayağa kalktı. Yüzünde hâlâ acılı, ama kararlı bir ifade vardı.

“Ben biraz dışarı çıkıyorum Hae In…” dedi. “Biraz hava alayım, kendime geleyim…”

“Tamam,” diye başını salladı Hae In. “Sana eşlik etmemi ister misin?”

Ayça bir an durdu, sonra yavaşça başını salladı: “Hayır… Tek başıma çıkmak istiyorum… Her şeyin başladığı yere gidip… anılarımla vedalaşmak istiyorum…”

Böyle deyip hüzünle gülümsedi: “Delirdiğimi düşünüyorsun, di mi?”

Hae In güldü: “Yok canım, daha neler… Sadece… hımm, biraz acele karar vermiyor musun tatlım? Belki biraz daha düşünsen, bir hal çaresi bulunur… Ardında böyle yanlış anlamalar bırakarak mı gitmeyi istiyorsun cidden?”

“İnan bana böylesi daha iyi,” dedi Ayça kararlılıkla. Sonra Hae In’e gülümsedi: “Teşekkür ederim Hae In… Bunca zamandır benim için yaptıkların için çok ama çok teşekkür ederim! Sen olmasan ne yapardım gerçekten bilmiyorum…”

“Dur kızım, hemen gitmiyorsun ya?? Böyle veda eder gibi konuşma!” dedi Hae In şakacı bir kızgınlıkla. Ayça da güldü: “Evet… Elbette…” Sonra döndü, kapıya doğru giderken:

“O zaman… akşama görüşürüz…” diye mırıldandı. Ve yorgun adımlarla kapıyı açıp çıktı.

Evde yalnız başına kalan Hae In’se bir süre sıkıntıyla düşündü: Bu iş hoşuna gitmiyordu, hem de hiç hoşuna gitmiyordu! Zavallı Moon Jee’nin ne kadar acı çektiğini düşündü: Çocukcağızın duygularının karşılıklı olduğunu bilmeye hakkı vardı… ama, bunu ona söylerse Ayça’ya ihanet etmiş gibi olmayacak mıydı? Ayça onun bilmemesini özellikle istemişti. Hae In sıkıntıyla ofladı, ne yapmalıydı??

Sonunda dayanamadı. Telefonuna uzandı. Moon Jee’yi aradı:

“Moon Jee, nerdesin? Bir an önce bizim eve gel! Seninle konuşmam lâzım!”

Moon Jee Hae In’e inanmaz gözlerle bakıyordu:

“Ne…”

“Doğru duydun,” dedi genç kız. “Ayça, Han Seul’den senin yüzünden ayrıldı. O da seni seviyor!”

Moon Jee faltaşı gibi açılmış gözlerle, ağzı yarı açık, Hae In’e bakakalmıştı. Beyni boşalmış gibiydi. Neden sonra, kekeleyerek:

“A-ama… ama abime başkasını sevdiğini… Aman Tanrım!”

Elini ağzına kapattı, irileşmiş gözlerini yere dikti. Beyni bilgisayar gibi çalışıyordu: Ayça, Han Seul’e hiç isim vermemişti ki… Ona sadece başka birini severken kendisiyle kalmasının haksızlık olacağını söylemişti. Bu kişinin San Young olduğunu düşünen Han Seul’dü! Aman Tanrım!

Moon Jee yine de inanamıyordu, Ayça, o tatlı kız… kendisini seviyordu, öyle mi?

Birdenbire, heyecanla Hae In’e doğru atıldı: Kızın kollarına yapıştı!

“Emin misin?? Emin misin Hae In?? Ayça gerçekten… gerçekten…”

“Sakin ol biraz, heyecandan tıkanıp kalacaksın” diye güldü Hae In. Sonra biraz ciddileşti: “Aslında bunu sana söylemememi istemişti, çünkü abinle ikinizin arasını bozmaktan korkuyor… O yüzden sana da hiçbir açıklama yapmak istememiş, onun hâlâ San Young’a âşık olduğunu düşünmene göz yummuş…” Sonra içini çekti, üzgün bir yüzle ekledi: “Ama yine de… Sen ona kendisinden nefret ettiğini söyleyince o kadar üzülmüştü ki Moon Jee… Ben eve gelene kadar kapının önünde oturup ağlamış, inanabiliyor musun?”

Moon Jee’nin gözleri yaşardı: Hay kopasıca dili! Keşke, keşke o sözleri söylemeseydi!

“Ondan nasıl nefret edebilirim??” diye inledi. “Onu hâlâ çok, ama çok seviyorum!”

“Biliyorum,” diye güldü Hae In yeniden. Sonra sevgiyle Moon Jee’nin kolunu sıktı: “Hadi… Git bul onu!”

“Ta-tamam!” dedi Moon Jee heyecanla ve kapıya koşturdu. Ama yarı yolda durdu, geri döndü: “İyi ama, nereye gitti??”

“Şey…” Hae In düşünceli bir biçimde kafasını kaşıdı. “Aslında bilmiyorum… Ama… her şeyin başladığı yere gitmekle ilgili bir şeyler söyledi…”

Moon Jee bir an durdu: Her şeyin başladığı yer…

Sonra, yüzüne bir gülümseme yayıldı. Gözlerini kaldırıp neşeyle Hae In’e baktı:

“Sanırım ben biliyorum! Her şey için çok teşekkür ederim Hae In! Sen benim en iyi dostumsun!”

Böyle deyip neşeyle dışarı fırladı, deli gibi koşmaya başladı. Hae In arkasından gülerek baktı:

“Deli çocuk…”

Sonra da kapıyı kapatırken, hafifçe içini çekti: İki gencin artık birbirlerine kavuşup mutlu olmasını içtenlikle diledi…

The Czars – Paint the Moon

Moon Jee koştu, koştu… Bu  kez üzüntüyle değil, büyük bir heyecan ve umutla koşuyordu.

Sonra nihayet, köprüye geldi: Her şeyin başladığı o ilk gün, Ayça’yı intihar etmekten kurtardığı gün karşılaştıkları köprüye…

Ve adımları yavaşladı: Onu görmüştü.

Ayça tıpkı o gün olduğu gibi, parmaklıkların tam kenarında durmuş, dalgın dalgın köprünün altından akan sulara bakıyordu. Batmakta olan güneşin ışıkları saçlarını kızıla boyamıştı. Güzel dudakları pespembeydi. Gözleri ve şişmiş burnu da öyle! Ama Moon Jee, onun şu hüzünlü haliyle bile ne kadar güzel olduğunu düşünmeden edemedi.

Ayça ise düşünüyordu: Birkaç ay önce bu köprüde böylece durup ölümü düşündüğü anda Moon Jee gelmemiş olsa neler olacağını düşünüyordu. Evet, kendisi ölür giderdi. Ama belki de Moon Jee şimdi olduğundan çok daha mutlu olurdu. Hayır, belki değil, kesinlikle çok daha mutlu olurdu. Zavallı çocuğun hayatını mahvetmişti.

İçini çekti. Neyse ki artık gidiyordu. Gidiyor ve onu rahat bırakıyordu. Moon Jee zamanla iyi olacaktı.

Böyle düşündü ve başını kaldırdı, derin bir nefes aldı. İşte tam o anda, sol tarafında, ona yaklaşan birinin varlığını fark etti. Başını çevirdi ve gözleri şaşkınlıkla açıldı:

Moon Jee!

Moon Jee yüzünde sevimli bir tebessümle ona bakıyordu. Hiç acelesi yokmuş gibi, sakin sakin kendisine doğru yürüyordu. Bu arada bakışlarını Ayça’dan hiç ayırmamıştı. Gözlerinde biraz hüzün, biraz da umut vardı. Ayça ona baktı ve anladı:

Moon Jee her şeyi biliyordu.

Ama… nasıl?! Ayça bir an kaşlarını çattı, ama sonra cevap şıp diye düşüverdi aklına: Hae In, tabii ki… Anlaşılan sevgili arkadaşının bu büyük sırrı daha fazla taşımaya gönlü elvermemişti. Ayça bir an Hae In’e karşı bir öfke duymayı bekledi içinde; ama hemen sonra fark etti ki, ona hiç kızmamıştı. Sanki… sanki kendisi de içten içe bunu ister gibiydi!

Bu sırada Moon Jee yanına kadar gelmiş, tam karşısında durmuştu. Ayça nefes bile almaya korkarak baktı ona.

“Merhaba…” diye mırıldandı Moon Jee.

Ayça hiçbir şey diyemedi. Ne diyeceğini bilemiyordu. Bir an arkasını dönüp kaçıp gitmeyi düşündü, ama bunu yapacak kuvveti bile kalmamıştı. Sadece, öylece baktı Moon Jee’ye. Gözleri yaşarmaya başlamıştı.

“Her şeyi öğrendim,” dedi Moon Jee. “Hae In anlattı…”

Biraz durdu, sonra bakışlarını bir anlığına kaçırıp devam etti: “Senden çok özür dilerim… Senden nefret ettiğimi söylediğim için özür dilerim! Tabii ki nefret etmiyorum, senden nasıl nefret edebilirim ki?”

Ayça hâlâ bir şey diyemeden bakıyordu ona. Dudakları titremeye başlamıştı. Öyle duygulanmıştı ki, ağzını açtığı anda ağlamaya başlamaktan korkuyordu genç kız.

Moon Jee onun gözlerinin içine baktı. Bakışları sevgi ve hüzün doluydu. Ayça’nın ne kadar çok ağladığını üzüntüyle fark ediyordu. Tıpkı o gün… onu kurtardığı ilk gün olduğu gibi kıpkırmızı ve şişti bu gözler.

Ama ne kadar güzellerdi! Moon Jee dayanamadı, hafifçe elini uzattı. Ayça’nın yanağına dokundu. Ayça baştan ayağa ürperdiğini hissetti. Moon Jee ise hafifçe gülümsüyordu, mavisinin güzelliğine kanmak ister gibi uzun uzun baktı genç kızın hafif nemli gözlerinin içine.

Sonra, elini Ayça’nın yüzünden hiç çekmeden, yavaşça ona doğru yaklaştı. Fısıltı gibi çıkan bir sesle:

“Aşkım,” dedi.

“…binlerce mil yol kat ettim…

…nehirleri geçtim, dağları aştım.

Hüsrana uğradım ve ızdırap çektim…

Nefsime karşı koydum, ve güneşi takip ettim…

Karşına çıkıp sana şunu diyebilmek için:

seni seviyorum…”

Sözlerini bitirdiğinde, Ayça’nın yanağını hafifçe okşadı. Ayça, gözyaşları arasında elinde olmadan gülümsedi: Im Juli’deki sözlerdi bunlar… Im Juli… Birlikte izledikleri ilk film…

Moon Jee elini kaldırdı, Ayça’nın yüzüne düşmüş bir parça saçı tutup kulağının arkasına attı. Sonra, eli Ayça’nın başında durdu. Diğer eliyle de yavaşça Ayça’nın beline uzandı, onu kendisine doğru çekti.

Başını Ayça’nın omzuna koydu, kızın kulağına yeniden fısıldadı:

“Seni seviyorum…”

Ayça titreyerek gözlerini kapattı. Ah, şu anda öyle mutluydu ki, mutluluktan ölebilirdi! İçini çekti, sonra o da genç adama sıkı sıkı sarıldı. Başka hiçbir şey düşünmek istemeden, bundan sonra neler olacağını hiç düşünmeden… Yaşanacak sadece şu an varmış gibi… Onu hiç bırakmak istemez gibi, sıkı sıkı sarıldı.

Moon Jee de ona sarılmıştı. Burnunu onun güzel kokulu saçlarına gömerken yüzüne huzurlu bir gülümseme gelmişti: Sonunda… sonunda gerçekten, sevdiği kızı kollarında tutuyordu! Üstelik… o da kendisini seviyordu!

Tam da o anda, Ayça onun içinden geçenleri duymuş gibi mırıldandı:

“Ben de… seni seviyorum…”

Moon Jee kalbinin güneş ışığıyla dolduğunu hissetti sanki. Yüzündeki gülümseme iyice genişledi. Genç çocuk, eski neşesine kavuşmuştu. Başını muzipçe geriye attı, Ayça’nın yüzüne baktı:

“Efendim? Ne dedin, duyamadım??”

Ayça gülmeye başladı: Bu afacan oğlan Im Juli’yi oynamaya kararlıydı demek! Gülerek, daha yüksek sesle:

“Ben de seni seviyorum dedim!” dedi.

Muzip Moon Jee ise pes edeceğe benzemiyordu. Suratında kocaman bir gülümsemeyle kulağını tuttu, Ayça’ya doğru kulağını açar gibi yaparak:

“Nee?? Çok alçak sesle konuşuyorsun, söylediklerin duyulmuyor??” dedi. Ayça bir kahkaha attı. Madem öyle, kendi kaşınmıştı: Moon Jee’nin kulağını tuttu, içine doğru bağırdı:

“Seni seviyorum zevzek şey! Seni seviyorum! Seni çok seviyorum!”

Zavallı Moon Jee bir an “aaghhh!” diye bağırıp onun elinden kurtulmaya çabaladı, bu kız onu nerdeyse sağır edecekti! Hafif bir öfkeyle Ayça’ya baktı, ama hemen sonra gülmeye başladı. Ayça’yı belki de bu yüzden böyle seviyordu: Çocuk ruhlu, sevgili oyun arkadaşı…

Birdenbire Ayça’yı kollarından yakaladı, kollarının arasına alıp kucaklayıverdi!

“Sen beni sağır mı edeceksin?? Sağır erkek fetişin mi var kızımm?? Tamam anladık, beni çok seviyorsun!”

“Tamam özür dilerim, bırak beni!” diye çırpındı Ayça, kahkahalar arasında. Bir yandan da gözü korkuluklardan görünen nehre takıldıkça ürpermeden edemiyordu: Ay, şimdi düşeceklerdi!

Neyse ki Moon Jee onu daha fazla korkutmadan yere bıraktı. Sonra muzipçe:

“İyice Daniel ve Juli’ye döndük,” diye sırıttı, “Bir de belinde güneş dövmesi görürsem tam olacak!”

Ayça güldü: “Güneş dövmem yok, ama soyadım Türkçe’de güneş anlamına gelir, bu sayılır mı?”

Moon Jee’nin gözleri heyecanla irileşti:

“Vuhaaa, deli misin, sayılmaz olur mu hiç?! Aman Tanrım, sen benim hem ay’ım, hem güneşimsin demek!”

Genç adam çocuksu gözlerinde büyük bir neşeyle bunları söyleyince Ayça gülmeden edemedi. Şakacıktan onun burnuna ufak bir fiske vurdu.

Birden, Moon Jee onun elini havada yakaladı. Şaşıran Ayça’nın yüzüne sevgiyle baktı. İçindeki büyük coşkuyla baktı bu güzel yüze.

Sonra, yavaşça ona doğru eğildi. Dudakları, onun dudaklarına yaklaşırken, gözleri usulca kapandı. Ayça’nın da öyle…

Dudakları buluşunca, ikisi de bir an hafifçe titrediler. İlk gerçek öpücükleri…

Moon Jee onun dudaklarındaki şeftali tadını alınca tam kalbine, sıcacık bir gün ışığı düştü sanki: Bu tat… ne kadar güzeldi!

Ayça ise ilk defa, gerçekten doğru kişiyi bulduğunu hissediyordu: İlk defa geçmişin ürkütücü hayalleri onu rahatsız etmeden, karşısındaki genç adamı bütün benliğiyle öpüyordu…

Moon Jee Ayça’yı kendine doğru çekip öpücüğü derinleştirirken ne kadar mutlu olduğunu düşündü: Çok, çok mutluydu! Hayatında hiç olmadığı kadar mutluydu! Ayça… Ayın diğer yarısı… Peşinde olduğu güneş…

Nehirleri geçip dağları aştıktan; hüsrana uğrayıp ızdırap çektikten, nefsine karşı koyduktan sonra, nihayet ona kavuşmuştu…

-Bölüm Sonu-

Reklamlar

20 thoughts on “13. Bölüm

  1. ilk defa ilk yorum yapan ben olacağım, güzel oldu böyle 🙂

    öncelikle böylesine romantik bir bölümü bizlere bahşettiğin için teşekkürler Hikarucum.. Koreli zalim bi senaristin eline kalsaydık bu San Young yanlış anlaması en az 2-3 bölüm sürerdi, sürünür giderdik ellerinde.. ama sen araya iyi kalpli Hae In’i sokarak bu işi hallettin.. harikasın 🙂

    moon jee ve ayça harika bir çift oldular, tabi önlerinde çok engel var ama bence gizli kapaklı da olsa bir süre aşklarını rahatça yaşamak hakları.. ama han seul’e yazık oldu, yine de ben moon jee’ci olduğum için zamanla geçer diyorum sadece, bu kadar yorum yeter onun için 🙂

    yalnız bir şeyi merak ettim, hikayeye başladığında ayça ve moon jee’yi çift yapma fikri aklında mıydı? onu intihar edecekken moon jee’nin kurtarması falan bayağı romantik geldi kulağıma bu bölümde, hatta yine orada buluşmaları.. Kore dizilerindeki kaderimdeki erkek olayı gibi oldu yani.. güzel oldu 🙂

    bu arada Korelileri çekirdek çitlerken hayal ettim çok komik sahneler canlandı gözümde aha 🙂

    kalemine sağlık canım, kendine iyi bak^^

    • @masalevi: Hoşgeldin ^^ Ben de teşekkür ederim çingucum, jet hızıyla yorum yazdığın için ^^ Koreli ve zalım bir senarist olmadığım için Hae In’in de yaptığı gibi birbirini seven iki insanın kavuşmasını içtenlikle diledim gördüğün gibi 🙂 Zaten reyting kaygımız da olmadığına göre böyle uzamış yanlış anlamalara falan gerek yok, haha 😀

      Moon Jee-Ayça çiftini sevdiğine sevindim, zaten valla bilmem kaç bölümdür okuyucuların aklına zorla sokacağım diye bir hal olmuştum 🙂 Önce çok büyük tepkiler geldi, hatta hâlâ tepkili olanlar vardır (haha :D) ama ben taaa en baştan beri bunu planlıyordum, evet: o intihar sahnesinden beri! Ama bu sefer uzun ve dolambaçlı bir aşk hikayesi olsun istedim. her iki başrolümüzün de gerçekten aşık olduğu kişinin kim olduğunu anlamadan önce başka başka insanlarla karşılaştığı, onlarla ilişki yaşayıp aradığının bu olmadığını anladığı türden bir hikaye… Ben çok severim böyle öyküleri, kendim de bir tane yazmış oldum böylece. Gerçi aslında çok sabırsızımdır; bu açıdan esas oğlan ve esas kızı teee 13. bölümde bir araya getirebilmek benim için de büyük başarı! 😀 😀 Senin de beğendiğine çok mutlu oldum canım, heyooo! 😀 😀

      O çekirdek muhabbeti aslında gerçek bir olay, benim başıma gelmişti…. Yalnız benim arkadaşlarım Amerikalı, Şilili, İzlandalı falandı; yani aslında Çinli ya da Korelilerdeki durumu bilmiyorum, eğer onlarda da çekirdek çitlemek varsa belki biraz çuvallamış olabilirim 😛 Neyse artık, öyleyse de o sahneleri başka bir Türk işi çerezle değiştiririz, napalım 🙂

      Ellerine sağlık masalcım, görüşmek üzere 😉

  2. çok çok güzel bir bölümdü çingu, ellerine sağlık^^

    öncelikle ağlamak istediğim yerleri açıklıyım 🙂 ilki Ayça’nın Han Seul’den ayrıldığı sahne ikincisi de Moon Jee’nin kapıya geldiği sahne 😦 o kısımlarda içim acıdı adeta, çok etkilendim…Ayça’nın Han Seul’ün yanındayken hissettiği suçluluk dugusunu da iyi bilirim, sevmediğin ama sevildiğin birinin yanında olmak her zaman kolay değildir işte 😦 o ayrılık sahnesinde, Han Seul’ün yüzünü daha iyi canlandırabildiğim için, gözümün önündeki bi sahneyi izliyormuşum gibi oldu 😦 (gong yoo izlemiş olmanın farkı işte)

    Moon Jee, ah Moon Jee.. mutlu olsun artık çingu, eski Çin atasözlerini öylesin yine 🙂 özledik onun o hallerini 🙂 bu arada çekirdek yeme sahnesi çok güzeldi 😛 bir de masal’ın yorumunda da vardı, o yanlış anlaşılma durumu Koreli bir senaristin eline düşseydi, en az 2 bölüm süründürürdü çocukları 🙂

    San Young’a da artık ne desem boş, bide yüzük alıp gelmiş yüzsüz… Sonra Moon Jee’nin provalarda kaçarken “Açıkçası canım, hiç umrumda değil” demesine bayıldım bayıldım 🙂 😀 müzikler yine ço güzeldi..karışık yorum yapıyorum bu sefer, kusura bakma çingu 🙂

    veee son sahne, bütün duygular dorukta 🙂 yüzümde kocaman bir gülümsemeyle okudum o son dakikaları..ilk karşılaştıkları yerde buluşmaları çok güzeldi, I’m Juli ile ilan-ı aşk daha güzeldi (artık filmi izlemek Allah’ın emri oldu ve evet hala izlemedim 😦 ) senin yazdığın herşeyi okumaya bayılıyorum çingu 🙂 kaçırdığım bir ayrıntı oldu mu bilemiyorum şimdi, salim kafayla tekrar bi okurum heralde 🙂

    tekrar ellerine sağlık canım^^

    • @hayal: teşekkür ederim tatlım ^^ sabahın bir körü yorum yapmaya geldiğin için ayrıca teşekkürler! 😉

      vuuuu, çok gurur duydum, demek ki istediğim duyguyu vermeyi başarmışım! ^^ Ayrılık sahnesini yazarken ben de çok duygulandım aslında; Gong Yoo’ya insan kıyar mı diye geçti içimden 😛 😀 Onun gözlerinin dolmasını, yüzünün düşmesini falan çok açıklıkla hayal edebiliyorum; Coffee Prince’te o duygu yoğunluğunu çok güzel yaşatmıştı bizlere. Ama senin de dediğin gibi, seni seven ama senin sevmediğin birinin yanında kalmak kolay değildir; hatta bence doğru da değildir: Ona sarılırken başkasını düşünüyorsan seni seven bu adama çok ama çok büyük haksızlık ediyorsun demektir. O yüzden Ayça’nın onurlu davranıp çok cesaret gerektiren bir biçimde ondan ayrılması ile, kendisini hayal eden yazar olaraktan gurur duydum! 😀 😀

      Moon Jee’yi son bölümlerde çok ağlattık, artık onu biraz güldürme zamanıdır: İkilinin ilişkisi nasıl gelişir, Ayça geri adım atar mı atmaz mı bilmiyorum, ama en azından artık bizim şirin ufaklık kızın da kendisini sevdiğinden emin oldu. Artık onu kimse tutamaz! Bol atasözlü neşeli günler bizi bekliyor! 😀

      San Young hikayenin en mal karakteri olma yolunda emin adımlarla ilerliyor! 😀 Aslında ona da hak vermiyor değilim, jeton geç düştü ama tam düştü elemanda: Ayça’yı kaçırdığı için başını taşlara vuruyor ama artık giden gider!
      ,
      Ve son sahne: Im Juli’yi tamamen izleseydin daha da güzel gelebilirdi, ama olsun 🙂 Beğendiğine çok sevindim canım ^^ Sizin destekleriniz sayesinde coştukça coşuyorum zaten! 😀 İleride bir gün kitap çıkarırsam ilk vereceğim röportajda “beni yorumlarıyla yüreklendiren blogger arkadaşlarım”dan bahsedeceğim, gayet ciddiyim! 😀 😀 😀
      ,
      Sevgiler, öpücükler ^^

  3. fd dedi ki:

    Unnim merhabalar,
    Epeydir yazamadim. Tam da en onemli bolumlerde hem de. Aslinda cok sey soylemek istiyorum yorum yaparken ama neyi, nasil, hangi sekilde yazacagimi dusundukce hep erteliyordum. Neyse, simdi bir iki satir yazayim.

    Son birkac bolumdur icimiz hep acidi, olaylar nasil baglanacak merak ettik. En son sahneyi de okuyunca yuregimize su serpildi.
    Aslinda en bastaki intihar sahnesinde benim aklima “ilerde bu ikisinin arasinda birsey olabilir mi?” diye gelmisti.Fakat diger tarafta milyonlarin sevgilisi Gong Yoo (yanlis anlasilmasin benim degil 🙂 ) olunca herhalde oyle olmaz demistim. Genelde hikaye veya filmlerde tahminlerim dogru cikar, yine dogru tahmin etmisim ama o kadar iyi yazdin ki tahminlerim degismisti. Tam ters kose oldum yani. 🙂

    Bu arada hikayenin sonlarina yaklasiyoruz degil mi? Acaba baska projelerin var mi? (sabirsiz okur; az bekle, yavas yavas oku, hatta tekrar oku, hikayenin tadini cikar degil mi? 🙂 )

    Son olarak cekirdek meselesi hakkinda birsey soylemek istiyorum. Benim Koreli bir arkadasim var. Birgun bizde yemek sonrasi cekirdek yedik. Daha dogrusu biz yedik, o yemeye calisti. 🙂 Ayni senin anlattigin gibiydi. Bizim icin cekirdek yemek siradan bir olay, genlerimize islemis fakat onlara cok degisik geliyor.

    Iyi gunler..

    • @fd: yaşasın, çekirdek konusunda çuvallamadım demek 🙂 bu bilgiyi paylaştığın için teşekkür ederim fd’ciğim 🙂 gerçekten de bilmeyen birinin çekirdek yemeye çalışması acayip komik oluyor; hatta uzak doğuluların çubukla yemek yemesine biz nasıl hayran hayran bakıyorsak, onlar da çekirdekleri otomatiğe bağlamış halde çitlemeyi başaran bir türk’e öyle bakıyorlar! 😀 😀

      senin de ayça-moon jee çiftini desteklemene sevinmedim desem yalan olur 😛 😛 evet, karşıda gong yoo gibi milyonların sevgilisi olan bir rakip var (haha 😀 :D) ama song joong ki de yabana atılır bir adam değil bence 😛 yine de esas oğlanı uzun bir süre gong yoo gibi gösterip okurları ters köşe yapmak çok zor olmadı; ne de olsa gong yoo ikinci adam olmayı kabullenemez demiştir pek çok okur, nıhahaha 😀 ama senaristiniz büyük bir sjk hayranı olduğu için bu son kaçınılmazdı! 😀 😀

      hikayenin sonlarına yaklaşıyoruz, ama bir kore dizisi olarak moon jee ve ayça’nın karşısına bazı engeller çıkarıp onların aşkını sınamazsak ayıp olur 😀 ayrıca ikilinin sevgili olma hallerini de biraz anlatmak istiyorum; çok tatlı, komik ve romantik sahneler yaşayacaklarından eminim. o yüzden yine bir 4-5 bölüm var bitişe. yeni hikaye planı ise ufukta yok şimdilik; hatta uzun bir süre emekliye ayrılabilirim: çünkü biraz daha hikayelere kendimi kaptırırsam karşınızda kore dramalarıyla kafayı çizdiği için doktora programından atılmış işsiz bir mühendis duracak! 😀 😀 öyle yani…

      yorumun için tekrardan ellerine sağlık canım ^^ sevgilerimle, kendine iyi bak 😉

  4. Kore.Hayranı dedi ki:

    Unni hüngür hüngür ağlattın beni. T_T 😦 Gerçekten çok ağladım, istemsiz olarak gözlerimden yaşlar süzüldü. 😦
    Dizi izlerken bile bu kadar içli ağladığımı hatırlamıyorum, gerçekten ellerine, emeğine sağlık. ^^
    Han Seul’e üzüldüm açıkçası ama Moon Jee-Ayça çiftini görmek beni çok mutlu etti. En başından beri, Han Seul’le Ayça’nın yakınlaştığı prenseslik dönemi de dahil olmak üzere, Moon Jee-Ayça olsun diyordum. Çünkü Ayça Han Seul’ün yanında rahat olamıyordu, Moon Jee ve Ayça’nın maceralarında gülümserken, hatta kahkaha atarken, Han Seul-Ayça beraber olduğunda kendimi çok kasıyordum. Artık rahatça kasılmadan okuyacağım. Şu an ne kadar mutluyum anlatamam! \(^_^)/
    Öpüşme sahnesi eklenmiş dizimize, eh artık bundan sonra heyecan dorukta, ilerleyen bölümlerde evlendirelim çiftimizi, Secret Garden gibi düğünsüz bırakma ama Hikaruivy Unnim. 😀 Not: Çiftimizin Han Seul engelini de (kırmadan üzmeden, çocuk da atlamaya kalkacak köprüden yakındır. Kurtaran da olmaz filan, aman diyeyim!) aşacağına eminim, hadi merakla bekliyorum düğünü. 😀

    • @korehayranı: ah canım kıyamam, ağladın demek! 😀 😀 valla acayip mutlu oldum şu anda 😀 😀 okurlarını ağlattığı için mutlu olan sadist yazar! 😀 😀

      ahh, han seul’e üzülmeyen yok sanırım; ama aşk üçgenlerinin kaçınılmaz sonucu maalesef birinin kalbinin kırılmasıdır, burda da bu şanssız kişi han seul oldu 😦 ama ayça’nın han seul’ün yanında moon jee ile olduğu kadar rahat ve içten olamadığını çok güzel yakalamışsın; ben de bu ayrıntıyı dikkat çeksin diye özellikle birkaç sefer tekrarlamıştım. şimdi artık ayça’nın da bizim de kasılmadığımız rahat günler geldi çattı 🙂

      öpüşme sahnesi eklendi evet 😀 düğün sahnesi olur mu bilemiyciğim (hahah 😀 :D) ama “ee, şimdi nooldu?” dedirten bir finalle bitirmeyeceğime söz veriyorum 🙂 ama oraya daha biraz var 😀

      ellerin dert görmesin canım, görüşmek üzere ^^

  5. “Açıkçası canım, hiç umrumda değil!” ha ha ha çok sevindim çocuk gibi 🙂
    ama han seul a çok üzüldüm yazık ya öyle birini terk eden iki kadın hemde başkası uğruna olacak şey mi .artık bu adamın yüzünü de güldürsen belki birileri de yaban mersini seviyordur ne dersin 🙂
    her bölümden sonra seçtiğin şarkıları uzun zaman dinliyorum .tercihlerin çok iyi hele light theme cuk oturmuş 🙂
    moon jae ve ayça erdi muradına ama bundan sonra işler daha karışacak .her zaman bir tuhaflık olacak han seul ve ayça arasında .bakalım değerli yazarımız bu işi nasıl yola koyacak 🙂

    • @winpohu: o cümleyi yazarken aklıma hep sen geliyorsun 🙂 bizim moon jee’nin diline de çok yakışıyor 😉

      han seul’e üzüleceğini tahmin etmiştim. hatta sağlam bir fırça bekliyordum senden 😀 ama evet, birileri de yaban mersini seviyordur mutlaka. ben çok severim mesela, hahah 😀 😀

      şarkıları beğendiğine sevindim çingucum, ben de senin hikayelerindeki müzikleri her bölümden sonra tekrar tekrar dinlerdim…

      ve bundan sonrası: herkes ayça-moon jee’nin kavuşma sahnesine yoğunlaştı, ama bundan sonra yaşayacakları zorluklar aslında epeyce fazla. han seul’e durumu nasıl söyleyecekler, onun tepkisi ne olacak, ayça’yla aralarındaki tuhaflık nasıl çözümlenecek… hep birlikte göreceğiz 😉 teşekkür ederim yorumun için ^^

      • bu cümlede aklınıza hep ben geleyim 🙂

        han seul a çok üzülüyorum o ayrı ama yazara fırça haddimize mi .hemde çok iyi bağlıyorsun olayları kızamıyorum ki .ne edelim aşık olmuşlar .yapcak bir şey yok . aşk bu engel ferman tanımaz 🙂

        yine de değerli çingum ne olur han seul un acılarına son ver olur mu 🙂 bu kadınlar deli mi böyle bir adam terk edilir mi ya 🙂

        kesinlikle asıl iş bundan sonra başlıyor bakalım bu durumu nasıl aşacaklar 🙂

        ellerine sağlık çingu heyecanlı bir öykü ile bizi merak içinde bırakıyorsun 🙂

  6. Evet ilk adım Moon ile birliktelik. Zamanında sana demiştim ben hani “Han ile olmasa Moon ile olsa üzülmeyeceğim galiba” diye sonra Han’a bağlanmış ve “Eğer Moon ile olursa Han için çok üzüleceğim” e dönmüştüm. Ve evet ben bu bölümde feci üzüldüm.

    Twitter’da dönmüştü devir deonseng-noona devri diye ama kabul etmiyorum ben Han’ı istiyorum 😦 Yalnız Moon ne de güzel sevindi ya!Suratı gözümün önüne geldi resmen kocaman gülümsedi bende gülümsedim. ( İşte böyle psikopatım ben. Han’a üzülüyorum ama Moon da sürekli güldürüyor beni) Ya yazar hanım ne olacak allak bullak oldum ben :D:D Hayır bunlara ne olacak şimdi? Cidden hazır köprüdeyken şok edici bir şeyler mi yapsaydın. Sende rahatlardın bizde 😀 Işığa doğru birlikte yürüdüler gibisinden. Ya da dur senin hikayeye daha uygunu yanlarına bir havlu aldılar, otostop ile galaksiyi turlayacaklar gibisinden 😀 Sonuna da yazardın elveda ve bütün balıklar için teşekkürler :D:D (Tamam sapıttım)

    Yalnız ben hala kendi tezimi savunuyorum. Bütün bu zorlukları çekecekler, kavgalar gürültüler, emin olamayışlar falan olacak ancak bizim Ayça Han’sız yapamaz ya. İçime öyle doğuyor 😀

    Ve yazar hanım bu bir tehdittir eğer Han mutsuz olursa harbi sana yine ekstra son yazdırırım senin finali de okumam yani. Bir kerede tuttuğum adam mutlu olsun ya. Bak ben Seon cheol’e çektirdim mi? Dae Han’a çektirdim mi? 😀 Aigoo Aigoo :D:D

    Ellerine, emeğine sağlık. Bekliyoruz yenisini 😀

    • @Sermin: Ehemmm, napalım birilerinin kalbini kırmadan olmuyor 😛 Üzdüğüm için özür dilerim çingum, ama Moon Jee’nin yüzünü güldürmeden edemedim. Han Seul’cüğe yazık olsa da onun da şansı dönecektir günün birinde (sinsi sinsi sırıtan spoilerci gülümseme var burda 😛 :D)

      Köprüdeyken şok edici bir şeyler yapma fikri iyiymiş! Bir dahaki hikâyemde öyle fantastik bir şeyler de olsun madem 😀 😀 Birlikte uçarak uzaklaşırlar falan, haha 😀 😀 Yok yok, düşündüm de, ben beceremem 😛 Onu bu işlerin üstadı Kaktüsçiçeği’ne bırakıyorum: Cennetten dünyaya geri gönderilen Hans Andersen ve konuşan kaldırım taşlarıyla harikalar yaratıyor! 😀

      Senin tezin konusunda yorum yapıp da spoiler vermiycem, ama yine nasip kısmet bu işler diycem 😛 Evet, içimdeki mahalleli teyze çok konuştu bu bölümde 😀 😀 ” Bak ben Seon cheol’e çektirdim mi? Dae Han’a çektirdim mi? Aigoo Aigoo :D” Bu lafına da koptum çingu, eklemeden edemiyciim 😀 😀 Tamam tamam, ben de mutlu edeceğim karakterlerimi, üzülme sen 😉

      Yeni bölüm haftasonu gelecek! ^^

  7. Tembel okuyucun geldi^^
    Epey ihmal ettim hikayeyi. Son iki bölümü okumayı unutmuşum resmen. Hikayeyi hatırlatan şey ise “mihrimah”

    Bugün “Mihrimah Sultan’ın adının anlamını öğrendim ve aklıma hemen sen geldin Hikaru. Acaba Hikaru mihrimah’tan ilham alarak mı hikayenin ismini seçti diye düşünmeden edemedim. Çünkü Güneş ve Ay çok iyi şekilde harmanlanmış, uyum içinde kullanılmış hikayende. Biliyorsundur belki, “Mihrimah” -Güneş ve ay- anlamına geliyormuş. Mimar Sinan, Mihrimah’a olan aşkından Mihrimah Sultan Camisini yapmış. Caminin iki minaresi arasında ay doğarken, yan taraftaki caminin minareleri arasından güneş batıyormuş. Aşkını simgelemek için bunu tasarlayıp öyle inşa etmiş camiyi. Çok etkilendim bu hikayeden. Bıraktığı eserlerin yanısıra aşkıyla da büyük insanmış Mimar Sinan.

    Hikayeye gelirsek: Duygusal bir bölümdü bence. Han Seul’e üzülürken, Moon Jee için sevindiğim bir bölüm oldu. Öyle karakterler yazmışsın ki hikaru ikisini de seviyorum. Çok kararsız kaldım.. Bundan sonrası zor bir süreç olacak galiba. Ayça ve Moon Jee Han Seul’e rağmen nasıl mutlu olabilir ki?!

    Han Seul çok acil kendini toplamalı, yeni sevgili falan bulmalı ya da Hae In’e aşık olsun.. Moon Jee için sevinirken Han Seul için üzülmek fena oluyor çünkü. Han Seul’e dolayısıyla da Gong yoo’ya ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum! 😀

    14. bölüm hali hazırda bekliyor aslında ama okumaya fırsatım yok, sonraki güne bekletiyorum. Ben olsam nasıl çıkarım işin içinden acaba diye düşündüm ve sadece “zaman atlatmak” geldi aklıma 😀 Demek senarist olsam köşeye sıkıştığımda zaman atlatacağım dizide 😛

    San Young bu bölüm hem güldürdü hem düşündürdü. Ayça’nın Han Seul’le konuşması için bir nevi tetiklerken düşündürdü, Ayça’nın hala kendisine aşık olduğunu sanmasıyla bir kahkaha attırdı 😀

    Çok merak ediyorum nasıl bağlayacağını.. Bu arada finale mi yaklaşıyoruz?
    Ellerine sağlık çingu, bir sonraki yorumda görüşmek üzere^^

    • @mydestiny: hoşgeldin canım! ^^ tembellikte ben seni çoktan geçtiğim için laf etmeye hiç hakkım yok 😛 ama yarın bütün fotoşop derslerini üst üste yapıp kendimi affettirmeyi umuyorum ^^

      Vayy, Mihrimah sultan sana bizimkileri hatırlattı demek 🙂 Muhteşem Yüzyıl bile bize çalışıyo! 😀 Mihrimah sultanın hikâyesini ben öğreneli de çok olmadı; Mimar Sinan’ın yaptığı iki camiinin hikâyesini de duymuştum, bu büyük mimarın dehasına da bu yakışırdı 😉 Ama güneş ve ay’ı neden asıl tema olarak seçtin dersen, belli bir sebebi yok. Sadece hikâyelerde sembolizmi çok severim, o yüzden kahramanlarımızı bir biçimde sembolize etmek hoş bir hava katar diye düşünüp böyle yapıvermiştim.

      Gelelim hikayeye: Ah evet canım, bir yanda Gong Yoo diğer yanda Joong Ki dururken ikisine de kötü karakterler yazamıyorum; içimden gelmiyor 😛 İkisi de birbirinden harika adamlar bunlar, seçmek gerçekten çok zor olmalı 😀 Ayça ve Moon Jee Han Seul’e rağmen nasıl mutlu olabilir demişsin… evet, bunu ben de henüz çözemedim. Bir yolunu bulmaya çalışacağız. Ya da belki bambaşka şeyler olacak. Biraz daha ters köşeler yapmayı düşünmüyor değilim hani…

      Hahah, Gong Yoo’ya ihanet ediyormuş gibi hissetme; ama bana kızabilirsin: Moon Jee gibi bir karakter varken Han Seul’cük cidden tüm mükemmelliğine rağmen klasik “ikinci erkek sendromu”ndan muzdarip olmak durumunda kaldı: Çok mükemmel, çok anlayışlı, çok yakışıklı… ama kız milleti gene de böyle adamları reddediyor, gel de kızma! 😀 😀 Ayrıca Gong Yoo’ya çok acı çektirmiş olabilirim, ama sorarım size, diğer dramalardakinin yanında bu nedir ki?? Mesela çocukcağız Coffee Prince’te gay olduğunu kabullenene kadar neler çekmişti, ben yine daha insaflı bir senaristim 😛 😛

      San Young’u joker eleman yaptık; kendisi bazen yüzsüzlüğüyle bizi sinir ediyor, bazen mallığıyla güldürüyor 😀

      Finale birkaç bölüm daha var. Ama çok kalmadı… Gerçi olayları bağlayabilmek için epeyce dramatik sürprizler yapabilirim; hazırlıklı olun! ^^

      Senin de ellerine sağlık çingucum, yeni bölümlerde görüşmek üzere ^^

  8. minekibuu dedi ki:

    okurken şunu yazmalıyım, bunu yazmalıyım diyorum. Ancak finale görünce hooop yalnızca finale takılı kalıyorum, bu benden ötürü değil senden ötürü yazarım. Twitterda da belirttiğim gibi BEN DE SENİ SEVİYORUM HİKARUUUU! joongki yi ağlatmayalım, yoksa bakımını üstlenmek için “kuzu haklarını koruma ve yaşatma kurulu” kurup başvuru yaparım! biliyorum zor günler gelecek gong yoo için ama üzülüyor muyum? HAYIR! izlediğim dizilerde genelde kazanan adam olmasının bunda payı var tabiki. hep bana hep bana olmaz, azıcıkta yan karakter diye kandırıldığımız ama esas eleman olduğunu öğrendiğimiz kuzu mutlu olsun. Şimdi huzurla işlerime dönebilirim. Joong ki mutlu ben mutlu 🙂 ayça mutlu ben mutlu(!). Ayrıca kafanda yarattığım mükemmel erkeği joongki üzerinden tariflemen de gözümden kaçmadı 😛

    • @minekibuu: sağol canım ben de seni seviyorum, haha 😀 😀 kuzu benim değil mi severim de döverim de demiştim ama bundan sonra ağlatmayacağım onu, söz sana 😀 gong yoo için üzülmemen iyi olmuş, onun için üzülen yeterince okuyucum vardı zaten! 😀 😀 evet bu hikayede bi feyk attım, ikinci adam gibi görünen çocuk esas oğlana dönüştü, hehe. joongki mutlu sen mutlu, ne güzel 🙂 ayrıca kafamdaki ideal erkeği moon jee olarak yarattığım doğrudur, sen daha hiçbişey görmedin, 14’le 15’i de bi oku, salyaların akmazsa şerefsizim diyorum 😀 😀 😀 iyi okumalar ^^

  9. Han seul baya kendini kaptırmış anlaşılan ne kardeşini ne de ayçadaki garipliği görüyor. Zaten kanına da Türklük bulaşmış belli siyah çay istediği yetmedi bir de ince belli bardakta tadı bi başka dedi. Bunlar daha sevgiliyken bu çocuk yozlaştıysa ohooo…
    Haha çekirdek yemekte ne var yeaaa demek isterdim ama ben de öğreneli şurda 10 ay anca oluyordur asdfghjklş. Çekirdek çitlemek zor zanaat valla ljfdjgbdg.
    Han seul kafasına fazla darbe almış belli. Adam görmüyor hiçbir şeyi! Uğraştırma kızı sen usulca aradan çekil dicem de o anlayana kadar ohoooo
    Aferin hae in! Çocuk zaten hiç acı çekmiyomuş, kalbi ve vicdanı sızlamıyormuş gibi “Ahahaha, bence yine de biraz korksan iyi edersin! Ayça senin noona’n, senin büyüğün: Büyüklerden biraz korkmak lâzım, öyle değil mi Han Seul??” de! Aferin sana -.- ah evladıımm ben çok iyi anlıyorum seni. Sen boş ver o nappın yojayı hıkhık* ayça bi yolunu bulucaktır biraz sabret yiiidiiimmm hıkhık*
    Şu “Demek benim ev yemeklerimi özledin! Tamam hayatım, haftasonu bana gelirsin, sana yemek yapmaktaki tüm marifetlerimi gösteririm, hatta gün boyu evden çıkmayız…” lafın ardından ham seule 5 ayrı dilde ayrı ayrı aptal dedim içimden bilinçsizce. Daha da derdim translatei açmaya üşendim fff. Olm sen valla aptalsın nasıl şimdiye kadar böyle yükseldin işinde anlamıyorum fff.

    San young ortaya her çıktığında geriliyorum hae in konuşmalarını duyucak, moon jee ve ayçanın öpüştüğünü öğrenecek diye fff. Ama şimdi asıl han seul duyacak diye korkuyorum. Ayça söylese bi yere kadar da bu şekilde duyarsa hiç hoş olmaz O_O hoş pek tavır yapacak gibi de değil öğrense de o ayrı mesele. Adamın kafasında resmen “ayça benim için hayatını tehlikeye attı o beni benim onu sevdiğimden de fazla seviyo” düşüncesi fink atıyo. Ah aptalım ah.
    San young evlat olsan sevilmezsin he! Sen ne pişkin ne adi ne kendini beğenmiş herifin tekisin ya. O çiçekler mümkünse *** neyse! UZAK DUR LAN KIZDAN!
    Ben ayçanın yerinde olacaktım varyaaa önümde diz çökmesinden yararlanır dizimi burnuna geçirirdim! Sonra o saçlarından tutar bütün saç diplerini acıyla hissetmesini sağladıktan sonra suratına yüzük kutusunu atar, masadan aldığım çiçeği de kafasına geçirir çantamı aldığım gibi odadan çıkardım! Oh rahatladım.
    Ulan sen kim oluyorsun da ayçanın seni sevdiğini düşünüyorsun?!! Sen kimsin ki ona “sevmediğin biriyle birlikte olman hata” öğüdünü veriyorsun?! Bak çoccukk seni bi döverim, bir yamulturum cehenneme gitsem daha iyi olurdu dersin! Konuşmalara bak! Şeytan diyo tut yakasından steteskopu tak kulağına öyle bi bastır ki beynine geçsin! O kadar nefret ediyorum senden san young! O kadar!
    Senin bu söyleidklerinden sonra ayça sana değil gitse gitsen moon jee’ye gider. Hah sen de neyse.
    Canımcım sen de durdun durdun şimdi mi ayçanın kafasının karışık olduğunu anladın?! Hem de san young gibi itin totosuna biplenecek bi adam için! Biraz beynini çalıştır olm!! Birazcık ya çok azıcık! Ah han seul ah! Ne man kafalı herifmişsin sen ya fff

    Moon jee-aahh, bebeğin kariyerini atma tehlikeye. Yapma böyle şeyler ama ya. Olm bi şarkıcının en işine yarar malzemedir aşk ve hüzün. Kullan işte hıncını müzikten çıkar. Ne diye koşuşturuyosun ortalarda siwon gibi bişi olup çıkıcaksın bak ondan korkuyorum.

    Ben sana kıyamam! Ben severim yaban mersinli pasta. Denemedim ama severim eğer senin payına düşen oysa! Evet evet ayça haklı! Sen sadece yanlış kişiye denk geldin. Türk istiyosan ben de türküm hem ortalamanın üstünde uzunum da beyaz ten koyu kumral saç falan bi gözlerde sorun var o da sorun değil. Kişilik sorunu yaşayıp yeşil-kahverengi-ela arasında gidip gelen gözlere alışırsın bak valla! Sen üzülme noluuurrrr! Masraflı kız da değilimdir hem ayça bıraktı diye sorun etmem takarım o yüzüğü de.
    İŞTE BUNU DEMİCEKTİN HAN SEUL! NE DEMEK AYÇA O &£#{[{½ ADAMI SEVİYO! Aptalsın olm sen aptal! APTAL!

    Hae in… sana da gün doğdu dimi -.- git avut han seulü hadi hadi!
    Vee şeymadan moon jeeye özel 5 ayrı dilden hakaretlerrrr… mal! Konuşmaya gittiysen dinlesene kızı! Ne o yargısız infaz ediyorsun resmen!
    “Moon Jee’nin gözleri yaşardı: Hay kopasıca dili! Keşke, keşke o sözleri söylemeseydi!” şimdi düştü dimi! Tanrı beyin dağıtırken sizin aileyi es mi geçti ne yaptı anlamıyorum ki fff.
    Pis çıkarcı. Duyamamışmış. İşine gelmeyince duymuyosun dimiiiii zibidi ya.
    Siz ne tatlı çiftsiniz öyleeee!!! Tamam han seul de beni nüfusuna alırsa bence çok muhteşem bi aile oluruz. Şu saatten sonra sana ayça ilgi göstersin moon jee ben abine yöneliyorum hah.

    Bundan sonra kısa olacak demiştim dimi bi de :/ olmadı ya ama bundan sonra olucak eminim!! Ödevimi yapıp bi bölüm için daha gelicem öhöm! Şimdilik görüşürüz ^^

    • @seyma: heheh, gong yoo’nun türk çayı içtiği anı görmek sanırım tüm türk kızlarının eridiği an olurdu 😛 😛 çekirdeği ise küçükten öğrenmek lazım 😀 😀

      han seul aptal ama zavallıcık çok iyi niyetli olduğu için aptal… zaten insan kendi kardeşine ve sevgilisine böyle bir ihaneti kondurabilir mi? konduramaz tabii; o yüzden hakkı var çocuğun…

      “Ben ayçanın yerinde olacaktım varyaaa önümde diz çökmesinden yararlanır dizimi burnuna geçirirdim! Sonra o saçlarından tutar bütün saç diplerini acıyla hissetmesini sağladıktan sonra suratına yüzük kutusunu atar, masadan aldığım çiçeği de kafasına geçirir çantamı aldığım gibi odadan çıkardım! Oh rahatladım.” muhahahah! 😀 😀 koptum bu yorumuna, sırıtıp duruyorum 😀 sana yamuk yapacak bir adam varsa şu anda ona fena acıdım, hahah 😀 Allah yamuk yaptırtmasın, orası ayrı tabii 😀 😀

      “Ne diye koşuşturuyosun ortalarda siwon gibi bişi olup çıkıcaksın bak ondan korkuyorum.” siwon nası bi şey ki, merak ettim 😀 ben onu kafayı misyonerlikle bozmuş diye biliyordum, başka bi olayı da mı var? sjasjsakjask 😀 😀

      hehheh, ayça yoksa şeyma verelim 😀 😀 öyle canım, han seul’e kız mı yok? 😛 ama yazık yavrum olayı tamamen yanlış algılıyor… san young’la ne alaka yav?? 😛

      ve moon jee de abisinin gazına gelip bir anlık öfkeyle hareket eder, ama hemen pişman olur…

      “pis çıkarcı” öyle tabii, ahah 😀 sen im juli’yi izlemş miydin? orda da aynı sahne vardı 😀 😀

      veee sonunda seni de moon jee tarafına aldık sanırım 😀 “siz ne tatlı çiftsiniz öyleee” dediğine göre.. 🙂 artık han seul’ü de size devrediyoruz şeyma hanımcım, iyi bakın yağuşuklumuza 😀 😀 diğer bölümde görüşmek üzere ^^

      • ya ben aslında hiç şiddet yanlısı bi insan değilimdir ama işte kızınca pek hoş şeyler olmuyo 😀

        fazla spor ve siwonun kasları babında dedim onu. o kadar koşup yapacağı bacak kasını toparladığı kolları ve karnı düşününce moon jee yine bi oyyhhh dedirtir de jlşljfsbşdsbgdofş

        yok im juli’yi de my blueberry nights’ı da izlemedim ama izleme kararıyla not aldım sınavlardan sonra izlicem ikisini de 😀

        12 yaş hiiiççç sorun değil valla krallar gibi bakarım ben han seule *o*

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s