14. Bölüm

“Sevmek ve sevilmek, güneşi iki yandan birden hissetmektir.”

David Viscott

SuJu Happiness

Moon Jee çalan kapının ziliyle yerinden zıpladı. Yüzüne kocaman bir gülümseme yayılırken hemen kapıya doğru koşturdu.

Yanılmamıştı, gelen gerçekten de Ayça’ydı. Elinde bir tabak yemek tutuyordu.

“Selam,” diye gülümsedi şirin bir biçimde. “Börek yapmıştım, sen de daha kahvaltını yapmamışsındır diye düşündüm…”

Moon Jee kafasını kapıdan dışarı uzatıp sağa sola baktı, sonra genç kızı kolundan tuttuğu gibi hop diye içeri çekti! Ayça nerdeyse elindeki börek tabağını düşürecekti!

“Moon Jee, dur, napıy-“

Ama Moon Jee’nin kendi dudakları üzerine kapanan dudakları lafını yarıda kesti. Ayça’nın son kelimeleri Moon Jee’nin dudaklarının altında boğulurken genç kız bir an mücadele eder gibi oldu; ama sonra, onun da gözleri kapandı. Kendini bu öpüşün tatlılığına bıraktı…

Ancak birden elindeki tabaktaki börekler birbiri ardına patır patır yere düşünce Ayça kendine geldi. Hemen Moon Jee’yi itti:

“Ayyy, gitti börekler!”

“Boşver şimdi, ben onları öyle de yerim!” dedi Moon Jee ve Ayça’nın elindeki tabağı kapının girişindeki vestiyerin üzerine bıraktı, sonra Ayça’nın kollarını sıkıca tuttu ve az önceki öpücüğe kaldığı yerden devam etti. Ayça ise onun bu tutkulu hallerine kısa bir an gülmeden edememişti. Ama hemen sonra, o da Moon Jee’nin yumuşak dudaklarının güzel hissine kapıldı, her defasında olduğu gibi, başka her şeyi unuttu…

Birden çalan telefonla ikisi de yerlerinde zıpladılar. Moon Jee hemen: “Boşver, sonra bakarız…” diye mırıldanıp onu öpmeye devam edecek oldu; ama Ayça usta bir hareketle sıyrıldı onun kollarının arasından. Genç adama gülerek baktı:

“Hadi bakalım, uslu bir çocuk ol ve aç telefonunu…”

Moon Jee çocuk gibi dudağını uzatıp somurttu. Sonra içini çekti, hâlâ çalan telefonu cebinden çıkarıp arayan numaraya baktı. Hemen sonra, yüzü ciddileşti:

“Hyung arıyor…”

Ayça da birden ciddileşti. Yavaşça başını salladı, sonra sanki arayan kendilerini görebilecekmiş gibi Moon Jee’den uzaklaştı; kollarını göğsünde çaprazlayıp ciddi bir yüzle onun konuşmasını beklemeye başladı. Moon Jee telefonu kulağına götürdü:

“Alo? Efendim Hyung? İyidir, n’olsun işte… Efendim? Bugün mü… Şey… Bugün biraz işim var benim… Yarın akşam yapsak? Kusura bakmazsın, değil mi? Tamam, kendine iyi bak…”

Telefonu kapattığında derin bir nefes verdi genç adam. Bir an kaşları çatık, ekrana baktı; sonra kaygılarını aklından atmak ister gibi başını salladı. Ayça’ya dönüp gülümsedi:

“Bu akşam buluşmak istedi, ama bugün bütün günü birlikte geçireceğimiz için yarına erteledim…” diye açıklama yaptı. Sonra biraz mahcup, kafasını kaşıdı. “Neyse işte… İçeri geçelim mi?”

A love to Kill OST– Dream

Ayça da hafifçe başını salladı. Genç kızın bütün huzuru kaçmıştı. Yere dökülen börekleri sessizce topladı, tabağı alıp yürümeye başladı. Börekleri mutfak tezgahına bıraktı; sonra gelip verandanın kenarına oturdu.

Moon Jee de geldi, onun yanına oturdu. Ayça ona bakmıyordu. Başını öne eğmişti, çıplak ayağının başparmağıyla verandanın merdivenlerinin bahçeyle birleştiği noktadaki toprakla oynuyordu. Moon Jee onun canının neye sıkıldığını anlayacak kadar zekiydi elbette.

“Onunla konuşacağım Ayça… Lütfen biraz sabırlı ol…”

“Bilemiyorum Moon Jee,” diye mırıldandı Ayça. Canı başka bir şey söylemek istemiyordu. Çünkü zaten bu konuşmayı daha önce birkaç sefer daha yapmışlardı, her seferinde bir sonuca bağlanamadan kalmıştı. Ayça bir an önce Han Seul’e aralarındaki ilişkiden bahsetme yanlısıydı. Moon Jee ise abisinin ne kadar yıkıldığının en yakın şahidi olarak onun kendini toparlaması için biraz daha zamana ihtiyaçları olduğunu düşünüyordu.

Moon Jee uzandı, Ayça’nın ellerini ellerinin arasına aldı. Kararlı bir biçimde genç kızın gözlerinin içine baktı:

“Aşkımızı böyle gizli saklı yaşamaktan benim de hiç mutlu olmadığımı biliyorsun canım… Ama lütfen bana biraz zaman ver: Abimle yüzleşmek benim için kolay değil… Özellikle, onun çok üzgün olduğu şu günlerde bunu yapmam çok ama çok zor!”

Ayça içini çekti. Han Seul aklına geldikçe hâlâ içi sızlıyordu. Onu restoranda ayrıldıkları o akşamdan beri, yani iki haftadır hiç görmemişti.

“O nasıl?” diye sordu usulca. “Biraz daha toparlanabildi mi bari?”

Moon Jee hafifçe omuz silkti. “Toparlanıyor,” diye mırıldandı, “Daha iyi olacak…”

Aklına Han Seul’ün geçen akşam buluştuklarında yine sojuları birbiri ardına devirmesi geldi. Han Seul içtikçe Moon Jee’nin elinden sıkıntıyla onu izlemekten başka bir şey gelmiyordu. Konu her zamanki gibi Ayça’ydı. Han Seul, sevdiği kadının artık karşısındaki genç adamla birlikte olduğundan habersiz, kederle içini döküyordu:

“San Young şerrrefsizine rastladığım yerde kaçıyorum, biliyor musun?? Herifi gördükçe elimden bir kaza çıkacak zannediyorum! Zaten uyuz olurdum, şimdi iyice nefret eder oldum!”

Moon Jee ne diyeceğini bilemez gibi yutkunmuştu. Zavallı San Young’un hiç suçu olmadığı halde Han Seul’ün tüm nefretini üzerine çekmesine biraz vicdanı sızlasa da, bu yanlış anlaşılmadan dolayı mutsuz olduğu söylenemezdi! Yine de, tatlılaştırdığı bir sesle konuşmadan edememişti:

“Hyung… Belki de Ayça ona dönmemiştir?? Senden ayrıldığı zaman San Young’a geri döneceğini söylemedi ya? Emin olmadan çocuğu suçlama bence…”

“Lan daha ne emin olucam, başka kim olabilir ki??” demişti Han Seul boş şişeyi masaya çarparken. “Şimdi sen de Ayça’nın Türkiye’ye dönmediğini söylüyorsun… Demek ki o adam, buradaki birisi…”

Moon Jee yine sıkıntıyla susmuştu. Dilinin ucuna kadar geldi, ama “O aradığın adam var ya… işte o benim!” cümlesi çıkmadı, çıkamadı ağzından.

“Peki… o nasıl?” diye sordu Han Seul kırgın bir sesle.

Ayça’dan bahsediyordu. O kadar kırgındı ki, adını bile söyleyemiyordu. Moon Jee hafifçe omuz silkti. “İyi,” diye mırıldandı. “Her zamanki gibi işte… Kliniğe gidip geliyor…”

“Hıh,” diye alayla güldü Han Seul. “Klinikteki işi bırakıp o uyuzla bir an önce düğün hazırlıklarına başlamamış mı? Gerçi o herif kızı gene yarı yolda bırakır, demedi deme…”

Böyle deyip tekrar soju şişesine uzanınca Moon Jee artık müdahale etmeden edemedi: “Hyuuung, yeter artık!” Sonra da abisini zorla kaldırdı, masanın üzerine para bıraktı ve restorandan çıkardı. Sokakta bir taksi çevirmek için beklerken, Moon Jee’nin omzuna yaslanarak ayakta zorlukla duran ağabeyi, minnetle fısıldadı: “İyi ki sen varsın kardeşim… Sağol…”

Moon Jee o dakikada utançtan ölmediyse, bir daha öleceğini sanmıyordu!

Tüm bunları zihninden atmak ister gibi başını sertçe iki yana salladı. Zamanla her şey iyi olacaktı. Her şey yoluna girecekti! Girmek zorundaydı! Bahçede parlayan eylül güneşine umut ve özlemle baktı. Gelecek günler böyle parlak olacaktı, değil mi?.. Kendini buna inandırmak ister gibi, Ayça’ya dönüp sevgiyle gülümsedi:

“Her şey düzelecek Ayça! Hyung’a olanları doğru zamanda, doğru kelimelerle anlattığımız zaman o da bizi anlayacak, eminim buna! Hyung aslında çok adaletlidir, biliyor musun?”

Ayça inanmak ister gibi baktı Moon Jee’nin yüzüne. Bakışlarındaki tatlı masumiyet Moon Jee’nin içini titretti. Tanrım, bu kızı ne çok seviyordu! Elini uzatıp onun yüzünü okşadı.

“Biliyor musun, hâlâ rüyada gibiyim,” diye mırıldandı. “Senin beni seçtiğine hâlâ inanamıyorum! Yani…” Muzip bir sesle ekledi: “Tamam, çok yakışıklı ve çok yetenekli bir çocuğum, üstelik gelecek vaad ediyorum!”

Ayça sözün burasında bir kahkaha atıp onun kafasına hafifçe vurdu. Moon Jee ise bir an güldü, sonra yeniden ciddileşti. Yüzünde çocuksu bir safiyetle:

“Ama yine de… yine de Han Seul gibi gerçek bir adam dururken, benim gibi bir çocuğu seçmiş olmana inanamıyorum işte… Bu… bu gerçekten hayatımın en büyük şansı!”

Ayça Moon Jee’nin hayranlık ve inanmazlıkla dolu bakışlarını görünce sevgiyle gülümsedi. “İşte tam da bu yüzden seni seçtim belki de…” diye düşündü. “Şu hallerin, şu bana âşık bakışların, her şeyi göze alman… Bunları senden başka kimseden görmedim ki ben…”

Ama sadece bunlar da değildi: Genç kız, Moon Jee’nin yanında, başka hiç kimseyle olamadığı kadar rahat, içten, kendisiydi. Ve başka hiç kimsenin yanında olamadığı kadar mutlu… Hiçbir şeyi saklamasına, gizlemesine gerek yoktu. Moon Jee onun tüm zayıflıklarını, acılarını görmüştü. Ve tüm bunları bilerek kendisine âşık olmuştu! Bir kız, karşısındaki erkekten başka ne isterdi ki?…

O da elini uzattı. Bu defa da o, Moon Jee’nin yüzüne dokundu. Beyaz, yumuşak, genç bir ten…

Moon Jee gülümsedi, elini kaldırıp onun elinin üzerine koydu. Ayça’nın gözlerinin içine tatlılıkla baktı. Ayça bir defa daha, bu genç adamın ne kadar masum, tatlı bir kalbi olduğunu düşünmeden edemedi.

Birden fena halde duygulandı. Hafifçe nemlenen gözlerini ondan kaçırdı.

“Aslında biliyor musun, elimde olsaydı seni seçmezdim,” diye mırıldandı. “Seni seçmemek için çok uğraştım da! Kendimle çok savaştım!”

Tekrar Moon Jee’ye baktığında gözleri yaşarmıştı. Moon Jee de hüzünlü bir biçimde dinliyordu onu. Hiç alınmamıştı, Ayça’nın yaşadığı büyük çelişkilerin, vicdan azabının farkındaydı. Ne de olsa, terk ettiği adam kendi ağabeyiydi!

Ayça’nınsa gözünden bir damla yaş damladı. Çaresizce gülümsedi:

“Ne yapayım ki kalbime söz geçiremedim…” dedi. “Başka birine sarılırken içten içe sana sarılmayı istemek, ama bunu yapamayacak olmak… çok, çok zordu! Dayanamadım Moon Jee… Yapamadım…”

Sözün burasında, sesi kırıldı. Ayça sustu, gözlerinden pıtır pıtır yaşlar dökülmeye başladı. Moon Jee ise hem hüzünlenmiş, hem de ona karşı yeniden, kocaman bir sevgiyle dolmuştu içi.

“Gel buraya,” diye mırıldandı ve genç kızı sevgiyle kendisine doğru çekti; ona sımsıkı sarıldı. Ayça da yüzünü onun göğsüne gömdü, gözlerini kapadı. Ahh, bu göğse yaslanmak ne kadar güzeldi… İnsana tüm dertlerini unutturuyordu…

“Seni seviyorum…” diye mırıldandı belli belirsiz.

Moon Jee sevinçle gülümsedi. Onu kollarının arasında bir defa daha sıktı. “Teşekkür ederim…” dedi içinden. “Beni sevdiğin için, teşekkür ederim…”

Gizli bahçelerinden gelen serin meltem yüzlerini okşarken, bir süre böylece kaldılar…

Han Seul boş boş televizyona bakıyordu. Canı sıkkındı; bu akşam Moon Jee’yle kafaları çekmeye gidemeyecekti. Diğer arkadaşlarının da çoğu evli barklı adamlardı; kimsenin aşk acısı çeken bu adamı gece boyu dinleyip teselli edecek hali yoktu… Han Seul, sıkıntıyla televizyona boş boş bakmaya devam etti.

Birden “Türkiye” lafını duydu; haberler başlamış, spiker Türkiye’yle ihracat ortaklığı anlaşması yapıldığına dair bir haberden bahsediyordu. Han Seul kaşlarını çatıp kanalı değiştirdi.

Diğer kanalda, bir aşk dizisi vardı. Başroldeki kadın karakter: “Ben seni hak etmiyorum!” deyip arkasını döndü, ağlaya ağlaya koşarak oradan uzaklaştı. Han Seul içinin sıkıştığını hissedip yeniden kanalı değiştirdi.

Diğer kanalda da yaban mersinli pasta tarifine rastlayınca gözlerine inanamadı: Bu neydi be?! Bütün dünya bir olmuş, kendisine Ayça’yı unutturmamaya karar vermişti sanki! Öfkeyle televizyonu kapadı, kumandayı bir tarafa fırlattı. Cep telefonunu eline aldı, rehberde konuşabileceği birilerini aramaya başladı.

Birden, bir ismin üzerinde durakladı: Hae In…

Bir süre gözünü boşluğa dikip düşündü… Genç kızın arkadaşlığı ona her zaman iyi gelmişti. Ama şimdi, yani Hae In kendisinden çok Ayça’ya yakınken, acaba onu araması doğru olur muydu? Hem sonra, daha önce aralarında geçen tuhaf şeyler durumu karmaşıklaştırmaz mıydı?

Han Seul bir süre tereddüt etti; ama sonra yüzüne bir umursamazlık ifadesi yayıldı: Neyse ne! Ayça’dan ayrıldığı halde hâlâ bu tür şeyleri dert etmek zorunda mıydı?! Üstelik de kendisini Ayça terk etmişken?!

Han Seul bunları düşündü ve kararlı bir biçimde Hae In’in numarasının üzerine gelip arama tuşuna bastı. Telefonu kulağına götürüp beklemeye başladı.

Telefon dördüncü çalışta açıldı ve karşıdan şaşkın bir ses geldi: “Alo? Han Seul-sshi?”

“Eee… merhaba,” dedi Han Seul. Az önceki cesaret uçup gitmişti. Kendisini şimdiden garip hissediyordu. “Eee… Nasılsın Hae In-sshi?” dedi biraz titrek bir sesle.

Karşıdan bir an ses gelmedi. Han Seul endişeyle yüzünü buruşturdu, kahretsin! Saçma bir şey yapmıştı, dertleşmek için eski sevgilinin en yakın arkadaşını aramak da neydi Allahaşkına?! Offf…

“Benden iyilik de, asıl sen nasılsın?” dedi Hae In neden sonra. Biraz durdu. Sonra tatlı bir ses tonuyla ekledi: “Aslında aramana memnun oldum Han Seul-sshi… Sen aramasaydın ben seni arayacaktım… Nasılsın, keyfin yerinde mi?”

Hae In’in tatlı sesiyle kendisi hakkında endişelendiğini belli eder biçimde konuşması birden Han Seul’ün fena halde içine işledi. Boğazına bir yumru takıldı. Gözleri dolmaya başlarken:

“Aslında… pek iyi değilim…” diye itiraf etti. “Ben… ayrılık acısını pek atlatamadım galiba… Ahaha… Benden beklemezdin, değil mi… Yani hep güçlü bir imaj çizdim size karşı…”

Hae In yine bir an durakladı. Sonra fısıltı gibi bir sesle:

“Aslında tam da bunu beklerdim,” dedi. “Çünkü sert görünmeye çabalasan da çok yumuşak bir yüreğe sahip olduğun belliydi…”

Han Seul birden daha fazla dayanamadı. Gözyaşları gözlerinden fışkırmaya başlarken boğuk bir sesle:

“Ben… neyse, ben kapatıyorum!” dedi.

“DUR! Kapatma!”

Hae In’in çığlık gibi çıkan sesi genç adamın şaşkınlıkla duraklamasına neden oldu. Hae In’se soluk soluğa:

“Nerdesin, evde mi?” diye soruyordu, “Bekle, ben geliyorum, tamam mı?”

Han Seul şaşkınlıkla “tamam” diyebildi sadece. Sonra telefonu kapattığında gözlerini boş boş karşısındaki duvara dikti. Şaşkındı.

Ama yine de içten içe, genç kızın kendisini yalnız bırakmamasına memnun olmuştu.

T-Ara – I am Hurt

“Allah’ım kesin ölücem! Aaaaghhhh! Nerden de uydum ben sana?!!!”

Ayça raylarda yavaş yavaş yükselen roller coaster’dan aşağı baktıkça giderek daha çok korkmaya başlıyordu: Bu alet aşağıdayken gözüne bu kadar korkunç görünmemişti yahu! Ama az ilerideki tepeyi aştıkları anda, büyük bir hızla dimdik aşağı ineceklerini bilmek genç kızın ödünü koparmaya yetmişti!

Önündeki emniyet barına sıkı sıkı yapıştı. Bir yandan da dişlerinin arasından:

“Sana bir daha uyarsam top oliyim e mi!” diye tısladı. Moon Jee ise tüm şebekliği üstünde, kıkırdıyordu:

“Omo omooooo, şu koskoca yetişkin kadına da bakın! Küçücük çocuklar bile korkmuyor bundan!”

“O küçük çocuklar daha ölümün ne olduğunu anlayacak yaşta değiller!” diye cevap verdi Ayça. Bu sırada tam tepeye gelmişlerdi. Roller coaster bir an duracak kadar yavaşladı, sonra birden, tüm hızıyla aşağı inmeye başladı!

“HİYAAAAAAAAAAAAAHHHHHHHHH! ANNECİM ANNECİİİİİİİMMM!!!!”

Ayça artık utanmayı falan tamamen bırakmış, bütün gücüyle bağırıyordu. Hemen yanındaki Moon Jee ise ellerini havaya kaldırmış, bu hızın tadını çıkarıyordu:

“VUUUUUUUUUUU! İşte budur!! Yaşadığını hisset Ayçaaa! Heyooooooo!!!!!!”

Roller coaster’dan indikleri zaman Ayça’nın suratı bembeyazdı. Moon Jee onun haline bakıp bir kahkaha attı:

“Çok komiksin Ayça! Bunda korkacak ne vardı ki?? Korkak tavuuuk!”

“Hızlı giden bir trene binmenin neresi cesaret işi bee?” diye çemkirdi Ayça. “Hem ben… ben korkmadım, sadece aşağı inerken midemin tuhaf olması hissinden hoşlanmıyorum, tamam mı?”

“Evet ama resimler hiç de öyle söylemiyor,” dedi Moon Jee ve elini Ayça’nın omzuna atıp hemen çıkıştaki fotoğrafları işaret etti: Bunlar, az önce roller coaster’ın üzerindeyken çekilmiş resimlerdi. Ve hepsinde Moon Jee gayet eğleniyor gibi görünürken Ayça gözleri sımsıkı kapalı, ağzı çığlık atar şekilde bir karış açık, ve elleri demire sıkı sıkı yapışmış halde çıkmıştı! Moon Jee yeniden gülmeye başlarken Ayça somurtarak ona bir dirsek attı:

“Ne var ya? Ben böyle hızlı trenlere alışık değilim; Ankara’daki en hızlı tren Gençlik Parkı’ndaki Galaksi’ydi… O da bunun beşte biri kadar bir yükseklikten inerdi…”

“Korkak tavuksun işte, kabul et,” diye sırıttı Moon Jee ve tezgahtaki adama seslendi: “Ajusshi! Şu resmi satın almak istiyorum! Kız arkadaşımın korkaklığına dair elimde bir belge olmalı!”

Ayça iyice somurttu ve hızlı hızlı yürümeye başladı. Moon Jee resmi alır almaz sırıtarak onun peşinden koşturdu: Bu kızı kızdırmaya bayılıyordu!

Neyse ki biraz sonra Ayça’nın gönlünü almış, ikisi yine gülüşerek eğlence parkının tadını çıkarmaya başlamışlardı: Çarpışan arabalara bindiklerinde Ayça az önceki dalga geçmelerin intikamını almak istercesine Moon Jee’ye birkaç defa tam ortadan bodoslama bindirdi! Moon Jee de bunun üzerine onu kovalamaya başladı! Ayça daracık pistte yarış arabalarına taş çıkartırcasına aralardan sıyrılarak arabasını sürerken bir yandan da çığlıklar atıyor, ikisi de gülmekten kırılıyorlardı.

Aynalı odaya girdiklerinde de birbirleriyle dalga geçip durdular: Ayça’nın önünde durduğu ayna, onu iyice kısa boylu ve üstten basık gibi gösteriyordu. Moon Jee sırıttı:

“Böyle kime benzedin biliyor musun: Sünger Bob’a! Bir de sarışın olsan tam olacak!”

“Sen kendine bak!” diye onu işaret etti Ayça. “Ben sünger Bob’sam sen de Patrick’sin!”

Gerçekten de Moon Jee’nin aynası ise, üst tarafı incecik, alt tarafı iyice şişko gösteriyordu. Moon Jee bir kahkaha attı:

“Doğru söze ne denir?” Sonra da Ayça’nın koluna girdi: “Süper bir ikili olduk bence! Hadi gidelim dostum!”

Kol kola aynalı odadan çıktıklarında Ayça’nın gülmekten yanakları ağrıyordu. Kendi kendine keyifle sırıttı: Böyle bir çocuğun yanında insan bir ömür sıkılmazdı…

Han Seul oturma odasında oturduğu koltukta rahatsızca kıpırdandı. Sonra mutfağa doğru seslendi:

“Yardım istemediğine emin misin?”

“Eminiiiim!” diye bağırdı Hae In içeriden. “Geldim bile!”

Gerçekten de genç kız elinde bir tepsi içinde pirinç topları ve gaeran mari’yle mutfaktan çıkıp oturma odasına geldi. Han Seul hayranlıkla baktı ona:

“Vay canına… Ne kadar çabuk hazırladın! Ayrıca çok lezzetli görünüyor…”

“Afiyet olsun,” diye gülümsedi Hae In. Ve sevinçle, genç adamın büyük bir iştahla yemeğe yumulmasını izlemeye başladı.

Biraz sonra müzik setinden yükselen güzel, dinlendirici bir Eric Satie Gnossienne’i eşliğinde ellerinde birer kadeh kırmızı şarapla karşılıklı oturuyorlardı. Han Seul hiçbir şey konuşmadıkları halde şimdiden hafiflediğini hisseder gibiydi. Sevgiyle karşısındaki genç kıza baktı. Hae In de aynı anda bakışlarını kaldırdı ve genç adamın yüzündeki minnet dolu ifadeyi görünce gülümsedi:

“Evet sevgili Han Seul-sshi, şimdi ne yapalım istersiniz?” dedi neşeli bir sesle, “Bir film falan izleyelim mi? Ya da dışarı çıkıp kafaları çekebiliriz! Ah, hatta bu akşam süper bir konser var, bir arkadaşım bahsediyordu, eğer şimdi gidersek eminim bilet-“

“Dur Hae In, dur,” diye onun sözünü kesti Han Seul gülerek. Sonra da elindeki şarabı işaret etti: “Ben böyle gayet iyiyim… Burada kalıp seninle birlikte bu şarabın tadını çıkarmak istiyorum… Yani… eğer sen de istersen?”

Böyle deyip merakla Hae In’e baktı. Hae In hafifçe pembeleşti, sonra başını salladı. Genç adamın sadece böyle kendisiyle oturarak neşelenmiş olması gururunu okşamıştı.

 which star are you from OST – Miracle

Bir süre sessizce şaraplarını yudumladılar. Sonra Han Seul, biraz buruk bir gülümsemeyle ona baktı:

“Ayça’yla ilgili bir şey sormayacak mısın? Bugün telefonda nasıl ağladığımdan bahsetmeyecek miyiz?”

Hae In sıkıntıyla yerinde kıpırdandı. Sonra usul bir sesle:

“Sen anlatmak istersen dinlerim,” dedi. “Ama ben konuyu açmak istemedim… Sen istersen zaten anlatırsın diye düşündüm…”

Sonra bakışlarını kaldırdı. Han Seul onu hayranlıkla süzüyordu.

“Biliyor musun Hae In, sen gerçekten harika bir dostsun,” dedi usulca. “Ben… nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum…”

Hae In anlayışla gülümsedi. “Teşekkür edecek bir şey yok… Ben sadece… sadece hepiniz iyi olun istiyorum, hepsi o kadar…”

Genç adam burukça içini çekti. “Hepimiz iyi olalım… Evet… Ben de bunu istiyorum…”

Sonra hafifçe gülümsedi. Kırgın bir sesle:

“Aslında bazen tam bir aptal olduğumu düşünüyorum, biliyor musun…” diye mırıldandı. “Sevdiğim kadınlar hayatımdan öylece çıkıp gidiveriyor, ve ben onları durdurmak için hiçbir şey yapamıyorum! Öylece arkalarından bakıyorum yalnızca… Hatta mutlu olmaları için dua ediyorum!” Sinirli bir kahkaha attı: “Tanrım, ne salaklık! Onları geri almak için bir şeyler yapmayı, planlar kurmayı bile düşünemeyecek kadar salağım ben…”

“Kendine haksızlık etme,” dedi Hae In kaşlarını çatarak. Sonra elindeki şarap kadehini sehpaya bıraktı, Han Seul’e doğru eğildi, biraz daha tatlılaştırdığı bir sesle devam etti:

“Bence sen doğru olanı yapıyorsun Han Seul… Bazen birisi giderse o iş bitmiştir, geri dönüşü yoktur… Ayça’yla olan buydu; onu ne yaparsan yap geri getiremezsin… Sanırım Ayça’dan önceki hayalkırıklıklarında da olan buydu. Ve sen, içten içe bunu bildiğin için onları geri getirmek için çabalamadın. Ve bence doğru olanı yaptın; çünkü bu, beyhude bir çaba olurdu. Çünkü bazen…”

Genç kız bir an durakladı, gözleri daldı. Sonra tekrar Han Seul’e baktı, hafifçe gülümsedi:

“Bazen biten bir aşkın ardından hiçbir şey yapmadan, sadece gülümseyerek bakmak, yapılacak en doğru şeydir. Yaşadığın güzel an’lar için o kişiye minnettar olmak… Sonra da onu, kendi yoluna gitmesi için özgür bırakmak…”

Han Seul de ona baktı. Sonra başını öne eğdi, burukça gülümsedi.

“Haklısın… Haklısın da, kolay değil… Hiç kolay değil Hae In…”

Derin derin içini çekti. Hae In burukça gülümsedi ona. İçinden: “Biliyorum…” diye geçirdi. “Biliyorum, hiç kolay değil…” Karşısında, bir başka kız yüzünden acı çeken bu adama baktıkça, çok çok geride kaldığını düşündüğü duygular su yüzüne çıkmaya başlıyor, genç kıza acı veriyordu…

“Ayça’yı geri getiremeyeceğimi söyledin…” diye mırıldandı Han Seul. Birden merakla başını kaldırdı, acıyla gülümsedi: “Neden öyle söyledin? O adamı bu kadar çok mu seviyor?”

Hae In bir an durakladı. Buna Han Seul’ü kırmadan nasıl cevap vereceğini bilemiyordu.

Yavaşça başını eğdi:

“Evet,” diye mırıldandı. “Onu çok seviyor…”

Sonra başını kaldırdı, Han Seul’ün yüzüne bakıp burukça gülümsedi:

“Ama inan bana sana âşık olmak için çok uğraştı! Çok çabaladı! O çabalarının en yakın tanığı benim! Ne yazık ki, yapamadı… Diğer adama duyduğu sevgi baskın geldi…”

Han Seul bir an onun yüzüne bakakaldı. Sonra o da yavaşça başını eğdi. Gözleri nemlenmeye başlarken hüzünle gülümsedi.

“Demek öyle…” diye mırıldandı…

Sonra hafifçe güldü genç adam. Tekrar başını kaldırıp Hae In’e baktı:

“Hatırlıyor musun, sen bana bunun böyle olacağını aylar öncesinden söylemiştin,” dedi. “Woo Wan’ın okuluna konuşma yapmaya gittiğimiz o akşam…”

Hae In şaşkınca durakladı. Sonra, biraz da sıkıntıyla başını salladı. Evet, hatırlıyordu: İçkinin ardına sığınıp Han Seul’e: “Ayça bir ilişki istemiyor! Hatta belki senden hoşlanmıyor bile… Sen yine de neden onunla yakınlaşmaya çabalıyorsun ha, neden???” diye bağırdığı zamanı gayet iyi hatırlıyordu ne yazık ki… Ve sonrasında olanları da!

Han Seul’se buruk bir sesle devam ediyordu:

“Keşke o gün seni dinleseymişim… Keşke Ayça’nın kalbinde bir başkası varken beni sevemeyeceğini görseymişim… O zaman belki de şimdi bu kadar acı çekiyor olmazdım…”

Hae In birden başını kaldırdı. Kaşları çatılmıştı:

“Saçmalama!” dedi. Sesinin sert çıkmasına engel olamamıştı. Han Seul şaşkınca başını kaldırıp ona bakınca bir an utandı, ama cesaretini toplayıp devam etti: “Sen elinden geleni yaptın. Onu sevdin, ona sevildiğini hissettirdin! Ve şimdi gitmiş olsa bile, o da seninleyken çok mutlu oldu, bundan eminim! Şimdi acı çekiyorsun diye birlikte yaşadığınız bir sürü güzel anı için “keşke hiç yaşanmasaydı” diye nasıl dersin?! Bu… bu tıpkı…” Hae In biraz durakladı, sonra aklına gelen ilk benzetmeyi söyleyiverdi: “Güzel bir tabak su kabağı yemeği yedikten sonra “keşke yemeseydim, şimdi hiç su kabağım kalmadı!” diye ağlamak gibi bir şey! Halbuki onu yerken ne kadar keyif aldığını, mutlu olduğunu unutmaman gerekir: Yoksa bunun adına nankörlük derler!”

Hae In birden sustu. Soluk soluğa kalmıştı. Sonra, az önceki sözlerini düşündü ve birden kırpkırmızı oldu:

Han Seul’ün Ayça’ya olan aşkını su kabağı yemeye benzetmişti! Hass…!

Fena halde utanmış bir biçimde göz ucuyla Han Seul’e baktı: Genç adam, şaşkın şaşkın onu süzüyordu. Az önceki melankolik ifadesi tamamen kaybolmuştu; hatta gergince çatılmış kaşları açılmış, ağzı hafifçe aralık, yüzüne sanki şaşkınlıkla eğlenme arası bir ifade gelmişti. Birden, genç kızın kıpkırmızı bir biçimde kendisine kaçamak bir bakış attığını gördü ve gülmeye başladı. Hae In iyice bozum oldu. Büyük bir utançla ayağa kalkmak üzere hamle yaptı. Ama Han Seul onu kolundan tuttu:

“Bekle! Gitme Hae In-sshi! Haklısın, hem de çok haklısın!”

Hae In’in gergin kasları birden gevşedi, genç kız şaşkınca ona döndü. Han Seul gülümsüyordu:

“Haklısın,” diye tekrarladı, “Nankörlük ediyorum… Oysa ki mutlu olduğum günleri düşünüp şükretmem gerekir… Öyle ya, bizi biz yapan anılarımızdır, değil mi? Böyle güzel anılara sahip olmama izin verdiği için belki de Ayça’ya kızmak yerine teşekkür etmeliyim…”

Hae In ciddi mi değil mi anlamak ister gibi gözlerini genç adamın yüzüne dikti. Han Seul’ün yüzünde ilk defa huzurlu bir ifade belirmişti. Bunu görünce Hae In de rahatlayıp gülümsedi. Onun böyle düşünmesine sevinmişti.

“Aklıma nedense City of Angels geldi, sen o filmi izledin mi?” diye sordu genç kız.

Han Seul başını olumsuz anlamda salladı: “Hayır… Kimin filmi?”

“Yönetmenini bilmiyorum, ama Nicholas Cage ve Meg Ryan oynuyor,” dedi Hae In. “Tam da şimdi konuştuklarımıza benzer bir konudan bahsediyor…” Sonra merakla ona baktı: “Ne dersin? Bir yerden DVD’sini kiralayıp bu akşam izleyelim mi?”

Han Seul: “Bana uyar!” deyince de sevinçle ayağa kalktı: “Hadi o zaman! DVD kiralayan yerler kapanmadan gidip bulalım şu filmi!”

“Tamam!” dedi Han Seul biraz şaşkınca ve o da bu heyecanlı kızın arkasından ayaklandı. Sonra, birdenbire durakladı.

“Hae In!”

Hae In merakla arkasını döndü. Han Seul, ona gülümseyerek bakıyordu:

“Bu arada… Ben su kabağını çok severim, biliyor musun?”

Hae In bir an kızardı, sonra gülmeye başladı. Han Seul de gülüyordu. Sonra “hadi” dedi, iki genç birlikte evden çıktılar…

Akşam geceye dönmek üzereydi. Ayça ve Moon Jee, oradan oraya koşturdukları bir günün yorgunluğunu atmak için tüm parkı yavaş yavaş dolaşan eğlence trenine binmişlerdi. Ayça başını hafifçe Moon Jee’nin omzuna yasladı:

“Çok yoruldum…” diye sızlandı. “Eve gider gitmez kafamı vurup uyumak istiyorum… Uff, yarın nöbet de var…”

Moon Jee ona şefkatle baktı. Sonra kolunu genç kızın sırtının arkasından dolaştırıp sevgiyle sardı onu.

“İstersen şimdi uyumaya başlayabilirsin… Ben seni eve kadar taşırım…”

“Geçen sefer bunu yaptığında nerdeyse bel fıtığı oluyordun, unutma,” diye güldü Ayça. Moon Jee de sırıttı: “Evet ya, öyleydi di mi?… İyisi mi sen yine taksiye bininceye kadar sabret…”

Ayça bir şey demedi, güldü. Sonra sessizce, yanından geçtikleri oyuncakları, insanları izlemeye başladı. Lunaparkta hayat tüm hızıyla sürüyordu. Aileler, çocuklar, kendileri gibi genç çiftler, grup halinde gezinen öğrenciler… Hepsi öyle tatlı, öyle neşeli görünüyorlardı ki! Ayça her şeyi böyle pespembe görmesinin gerçek sebebinin kendi neşesi olabileceğini düşündü: Öyle mutluydu ki, sanki bütün dünya mutluluk şarkıları söylüyor gibiydi!

Başını kaldırıp yanındaki genç adama baktı. Moon Jee, yüzündeki hafif tebessümle ve loş ışıkta bile ışıl ışıl görünen zeytin gözleriyle her zamanki gibi o kadar sevimliydi ki, Ayça gülümsemesine engel olamadı: Bu tatlı çocuğa böyle bakmak bile mutlu olması için yetip de artıyordu!

O sırada Moon Jee de ona döndü ve kendisini sevgiyle süzen kıza bir an şaşkın, sonra hafif bir alayla baktı:

“Bakıyorum gözlerinizi benden alamıyorsunuz Ayça hanım,” dedi muzipçe. “Eh, tabii sen de haklısın, bu kadar yakışıklı bir çocuğu bulmuşken bol bol bak, di mi? Hem eski bir Çin atasözü ne der biliyor musun: Güzele bakmak sevaptır!”

Ayça sırıttı: Zavallı Moon Jee, her zamanki gibi gene atasözünün milliyetini tutturamamıştı! Elini uzatıp şakacı bir biçimde genç adamın saçlarını karıştırdı.

The Red Jumpsuit Apparatus – Your Guardian Angel

Moon Jee birden bu eli yakaladı ve dudaklarına götürdü. Genç kızın parmak uçlarını sevgiyle öperken Ayça yine kalp atışlarının hızlandığını hissetmişti. Utanarak bakışlarını kaçırdı.

Bu defa, ona sevgiyle bakma sırası Moon Jee’deydi: Genç adam, hemen yanında utanarak başını çeviren güzel genç kızın pembe-beyaz yanaklarına, profilden görünen biçimli burnuna, uzun kirpiklerine hayranlıkla baktı. Ne güzel, ne tatlı bir şeydi bu kız! Ve kendisini seviyordu, öyle mi?? Genç adam şansına hâlâ inanamıyordu. Birden dayanamadı:

“Söylesene Ayça, sen bana ne zaman âşık oldun?” diye soruverdi.

Ayça şaşkınca döndü ona. Dudak büküp, bir an düşündü. Sonra omuz silkti.

“Bilmem… Belki…” Hafifçe gülümsedi: “Belki konserde, Forever’ı gözlerimin içine bakarak söylediğin zaman…”

Genç kız, gözlerinin önüne düşen hayale gülümsedi: Gerçekten de, ne muhteşem bir an’dı o! Sahnedeki Yunan heykelleri kadar yakışıklı genç adam, gözünüzün içine baka baka billur gibi sesiyle: “Sen de beni sev… Hep yanımda kal… Her şeyden vazgeçerim, ne olur benimle kal!” dediği zaman, size ona âşık olmaktan başka bir seçenek bırakıyor muydu sanki?!

Moon Jee ise neşeyle sırıttı. Şakayla karışık havaya bir yumruk attı:

“Biliyordummm! Rock’çı, yakışıklı bir adama hiçbir kızın hayır diyemeyeceğini biliyordum!!”

Ayça da kahkahasına engel olamadı: Zevzek şey! Ama hemen sonra, gizemli bir biçimde gülümsedi:

“Ama bu yalnızca bir tahmin. Belki de sana o anda âşık olmamışımdır…”

Moon Jee merakla ona dönüp bakınca, afacan bir tavırla gözlerini havaya kaldırdı, düşünür gibi yaptı:

“Hımmm, mesela… Mesela…”

Tekrar ona dönüp baktığında gözbebekleri titriyordu. Usul bir sesle:

“Belki de, polis merkezinde abisinin kurtarılmasını endişeyle beklerken “ona bir şey olursa kendimi asla affetmem!” diye hıçkırdığın anda âşık oldum…

Ya da belki, hastane koridorunda, “bundan sonra aranıza girmeyeceğim…” dediğin anda… Ağabeyinin mutluluğu için kendi aşkını feda eden o adama âşık oldum belki…”

Ayça bir an durakladı. Moon Jee nefesi kesilmiş gibi ona bakıyordu. Fena halde duygulanmıştı.

Ayça birden gülümsedi. Ona biraz muzipçe baktı:

“Ama belki de beni ikinci defa öptüğünde âşık olmuşumdur,” dedi. “Hani verandada… gizli bahçemizde…”

Moon Jee birden ufak bir feryat kopardı:

“NE?! Sen o zaman uyumuyor muydun bee??”

“Uyukluyordum, ama beni öptüğünü fark etmeyecek kadar derin değil,” dedi Ayça ve güldü: “Demek sen kızların uyuyor olmalarından faydalanıp onları öpen bir sapıksın!”

“Hiç de bileeee!” diye feryat etti Moon Jee. “Sadece… ben… ben o gün…” Bir an durdu, yutkundu, sonra buğulu bir sesle devam etti: “O gün seni öptüm, çünkü uyurken o kadar güzeldin ki… Melek gibiydin… Dayanamadım…”

Sonra Ayça’ya sevgiyle baktı. Ayça da ona baktı, gülümsedi. Sonra başını hafifçe onun omzuna yasladı.

“İşte böyle,” diye mırıldandı. “Sana ne zaman, nasıl âşık oldum, bilmiyorum… Ama beni San Young’a inat olsun diye öptüğün o ilk andan beri aklımdan çıkmıyorsun… Ta o günden beri, başka birisi bana dokununca seni aldatıyor gibi hissediyor, boğuluyordum. Büyü mü yaptın acaba bana?”

Moon Jee’nin yüzüne geniş bir gülümseme yayılırken çocuksu bir sesle itiraz etti:

“Asıl sen bana büyü yapmış olmalısın! Düşünsene: Mavi gözlü, etli-butlu, hem de benden üç yaş büyük bir kıza âşık oldum! Evet, kesin büyü yaptın bana!”

Ayça gülmeye başladı. Başını kaldırdı, Moon Jee’nin gözlerinin içine baktı. Muzipçe:

“Doğru…” dedi. “Ben senin hiç tipin değildim… Peki ama söylesene, o halde “sen” bana nasıl âşık oldun?? Neden??”

Moon Jee gözlerini onun gözlerine kilitledi. Nefes gibi hafif bir sesle:

“Nedenini bilmiyorum,” diye itiraf etti. “Nasıl olduğunu bilmiyorum… Ama gerçekten sana âşık olduğumu nasıl anladığımı soruyorsan, işte tam da bu yüzden…” Parmağıyla hafifçe Ayça’nın burnuna dokundu: “Çünkü hiç benim tipim değilsin! Doğru! Güzelsin, hem de çok; ama benim sokakta dönüp bakacağım birisi değilsin. Ama ben yine de seni aklımdan çıkaramıyordum. Gerçekten güzel bulmam gereken kızlara dönüp bakmıyordum bile! İşte o zaman anladım: Anladım ki seni seviyorum…”

Ayça mutlulukla gülümsedi. Ama sonra, hafif bir hüzünle eklemeden edemedi:

“Yine de keşke… şöyle 3-4 yaş daha büyük olsaydın keşke… Ya da ben 3-4 yaş küçük olsaydım…”

“Ne?! Nedenmiş o?” dedi Moon Jee hafifçe bozularak. Ayça omuz silkti:

“Çünkü hâlâ sokakta yürürken insanların bana ters ters baktıklarını hissediyorum: Bu kocaman, yaşlı kadın, küçücük çocukla ne arıyor der gibi bakıyorlar sanki!”

“Saçmalama Ayça!” dedi Moon Jee sert bir sesle. “Bir kere ben o kadar küçük göstermiyorum, ayrıca sen de o kadar büyük göstermiyorsun, ayrıca aramızda sadece üç yaş var! Abartma istersen…”

“Dört,” diye dudak büktü Ayça. Moon Jee: “Hayır efendim, üç, aralıkta yirmi beş olacağım,” diye başını salladı bilmiş bilmiş. Sonra Ayça’nın eline uzandı. Onu sıkı sıkı tuttu, genç kızın gözlerinin içine baktı:

“Kaç yaşında olduğumuzun önemi yok: Önemli olan, en uygun zamanda birbirimizin karşısına çıkmış olmamız… Bak:

Ben senin hayatına biraz daha erken girseydim, sen San Young’la birlikteyken seninle olma şansım yoktu… Biraz daha geç girseydim, seni hiç bulamayacaktım bile: Ya Türkiye’de, ya da belki de nehrin dibinde olacaktın!

Sen benim hayatıma daha erken girseydin, Hae In’e olan duygularımın en yüksek olduğu zamanda, sana dönüp bakmayacaktım bile… Bu arada hâlâ üniversite öğrencisi, aklı beş karış havada bir çocuk olacaktım… Biraz daha geç girseydin, eee, bu sefer de ünlü ve hayranlar tarafından çevresi sarılı bir stara ulaşma şansın pek olmayacaktı, doğruya doğru!”

Sözün burasında ikisi birden güldüler. Sonra Moon Jee yeniden ciddileşti. Elini uzatıp Ayça’nın yanağına dokundu, gözlerinin içine baktı:

“O yüzden… o yüzden tam zamanında geldin Ayça… Ve iyi ki de geldin: Çünkü hayatın anlamı, o özel insanı bulmaktır. Ve senin sayende, benim hayatım anlam kazandı…”

Ayça’nın kalbi titredi. “Benim de…” demek geldi içinden. Ama onun yerine, yavaşça uzandı, karşısındaki genç adamın dudaklarına yaklaştı, onu uzun uzun öptü.

Haklıydı… Bunları diyen bir erkek… Kaç yaşında olursa olsun, doğru kişiydi…

Ertesi gün, Moon Jee provada her zamankinden daha da neşeliydi. Bu durum diğerlerinin de dikkatinden kaçmadı.

“Hayırdır Hyung?? Son bir haftadır yüzünde güller açıyor…” dedi Jin Beom.

“Öyle mi? Her zamanki halim yahu…” dedi Moon Jee sırıtarak. Diğerleri birbirlerine bakıp gözlerini devirdiler. Yaa ne demezsin diyordu her biri içinden…

“Bu arada, eve ne zaman taşınıyorsun?” diye sordu Joon Hwa. “Su Hyun seni sorup duruyor…”

“Aynen öyle! Artık bu işi geciktirme Moon Jee-sshi!” dedi o sırada kapıdan gelen bir ses. Su Hyun, prova yaptıkları odaya girmişti. Moon Jee’ye dik dik baktı:

“Ayrıca iki hafta içinde stüdyoya kapanıp bundan sonra evle stüdyo dışında bir yere çıkmayacağınızı da hatırlatırım! Albümünüzün ekim başında piyasaya çıkması için işleri hızlandırmamız lâzım, biliyorsunuz…”

“Tamam, tamaaaam…” dedi Moon Jee kaygısızca. Sonra diğerlerine döndü: “Evet, bugünlük yeterince çalıştığımıza göre Çinliler’in de dediği gibi: “Behlül kaçar!””

“Hyung, dur, nereye?”

“Moon Jee-sshi! MOON JEE-SSHİ!”

Ama genç adam ne grup arkadaşlarının, ne de Su Hyun’un arkasından seslenmesine aldırmadan çoktan çıkıp gitmişti bile! Su Hyun hayalkırıklığı ile derin bir nefes verdi:

“Bu çocuk hep böyle midir?! Bunu nasıl disipline sokacağız?!”

“Son zamanlarda böyle oldu,” dedi Hyung Kan düşünceli bir biçimde. “Yoksa önceden aramızda en disiplinli olan oydu…”

“Evet, prova zamanları şarkıları hiçbir notayı eksik çalmadan tamamlayamadığımız zaman asla provayı bitirmemize izin vermezdi! Ama şimdi, aldırmıyor bile!” dedi Jin Beom da. Joon Hwa başını kaşıdı:

“Galiba şu Ayça yüzünden böyle oldu…”

Su Hyun ani bir hareketle onlara döndü: “Ayça mı? Ayça da kim?!”

Diğerleri korkuyla birbirlerine baktılar. Sonra Jin Beom tereddütle:

“Ee… Şey…” diye kekeledi, “Aslında… biz de tam olarak bilmiyoruz… Yani sadece tahmin ediyoruz…”

“Lafı gevelemeyi bırak da söyle!” dedi Su Hyun öfkeyle. Jin Beom hemen: “Tamam, tamam,” diye kekeledi, “Konserde ilk defa çaldığımız Forever şarkısını hatırlıyor musunuz? Hatta sizin bile o şarkıyı çalacağımızdan haberiniz yoktu… Çünkü Hyung, konsere sadece iki gün kala o şarkıyı bize getirip konsere dahil edeceğimizi, bunun kendisi için çok önemli olduğunu söylemişti! İşte o şarkıyı büyük ihtimalle Ayça denen kıza yazdı…”

Su Hyun öfkeyle: “NE?!” diye bağırdı. “O şarkı öylesine bir şey değil miydi be?! Moon Jee gerçekten de bir kızla birlikte, öyle mi?! Yaptığımız kontrata rağmen?!”

Diğerleri ne diyeceklerini bilemeden sustular. Su Hyun’sa öfkeyle dişlerini gıcırdattı: Bu işi bir an önce çözmeliydi; eğer büyük patron durumu öğrenirse Mostly Harmless’ın müzik kariyeri başlamadan bitecekti! Ve kendi komisyonu, bu grup üzerinden kazanacağı milyonlarca won da buhar olup uçacaktı…

¤¤¤¤¤¤¤¤

Eels – Now you’re really living 

Bu sırada Moon Jee her şeyden habersiz, uça uça Ayça’nın yanına, kliniğe gitmişti bile: Genç kızın odasının kapısını tıklatıp muzip suratını içeri uzattı:

“Doktor hanım?? Burada aşkından ölmek üzere olan bir hasta var, kendisine nasıl bir tedavi uygulamak istersiniz acaba?”

Ayça gülerek başını kaldırdı, Moon Jee’nin afacan gözleriyle karşılaşınca neşeyle sırıttı:

“Bilmem ki? Şöyle sağlam bir antibiyotik iğnesi yapsam belki iyi gelir, hıı?”

“Tedavi yöntemlerinize karışmak gibi olmasın sayın doktor, ama benim daha iyi bir fikrim var,” dedi Moon Jee ve hemen içeri girip kapıyı arkasından sıkıca kapattı. Sonra koşarak gelip genç kızı kollarının arasına aldı, havaya kaldırdığı gibi döndürmeye başladı!

“Moon Jee! Bırak beni, n’apıyorsun??”

“Baş döndürücü güzelliğinin etkisini ters tarafa dönerek ortadan kaldırmaya çalışıyorum!” diye sırıttı Moon Jee. Sonra kızı yere indirdi, saçının üzerine ufak bir öpücük kondurdu: “Şimdi de topraklama yapıp negatif enerjimi atmaya çalışıyorum.”

Ayça gülerek onun kafasına hafifçe vurdu: “Al bakalım o zaman: Bu da travma tedavisi! Bazı zevzek hastalarımızın aklını başına getirmek için bunu uyguluyoruz!”

Moon Jee sırıttı: “Sen zaten benim sayemde bu travma tedavisini epeyce ilerlettin… Neyse neyse, ben asıl ne diyeceğim: Bu akşam işin kaçta bitiyor?”

“Bütün gece burada olacağım, bugün nöbet var ya…” diye üzgün bir yüzle cevap verdi Ayça. Moon Jee’nin bir an yüzü asıldı, ama hemen sonra omuz silkti:

“Neyse, ben de yanında kalırım o zaman… Fazla yatak vardır heralde? Yoksa da benim için fark etmez, senin yanına kıvrılır uyurum…”

Ayça gülmeye başladı. “Merak etme, fazla yatak var… Beni sıkıştırmak zorunda değilsin…”

“Ama hiç değilse akşam yemeği yemek için hastaneden ayrılabilirsin sanırım, di mi?” dedi Moon Jee beklentiyle. Ayça üzüntüyle başını salladı:

“Zannetmiyorum, genelde nöbetteyken yakınlardaki lokantaların birinden buraya sipariş veririz…”

Moon Jee bir an durdu, sonra:

“Peki şimdi hastanede başka doktor yok mu ki?” dedi, “Şöyle bir-iki saat de çıkamaz mısın canım?”

“Seung Mi Unni burada, ama zannet- Aaa, dur, nereye gidiyorsun?!”

Moon Jee onun sözünü bile bitirmesini beklemeden “Birazdan geliyorum!” diye bağırıp çıkıp gitmişti. Ayça şaşkınlıkla onun arkasından bakakaldı.

Aradan henüz iki dakika bile geçmemişti ki, genç çocuğun gülen yüzü yeniden kapıda göründü. Ayça’ya göz kırptı:

“Hadi bakalım hanfendi, akşam yemeği yiyip gelene kadar Seung Mi noona senin yerine bakacak! Bir an önce üstündeki önlüğü çıkar da gidip gelelim!”

“Hadi yaa? Cidden mi? Ah… Tamam!” dedi Ayça şaşkınca ve önlüğü çıkartıp çantasını eline aldı. Moon Jee onu elinden tuttuğu gibi neşeyle sürükledi:

“Seung Mi noona çok kafa kadın yaa… Gerçi ona ufak çapta bir rüşvet vermek zorunda kaldım: Albümümüz çıkınca ona imzalı bir kopya getireceğime dair söz verdim! Ama bence bu, senle yemeğe çıkmak karşılığında çok ufak bir bedel…”

Ayça neşeyle kıkırdadı. Moon Jee ona yan yan baktı ve muzipçe ekledi:

“Ama benim bu fedakarlığıma karşın hesaplar senden!”

“Çok kötüsün!” diye feryat etti Ayça ve şakadan onun omzuna vurdu. İki genç gülerek klinikten çıkarken Moon Jee hâlâ: “Ama sen de biraz fedakarlık yapmayı öğrenmek zorundasın Ayça-sshi!” diye onu kızdırmaya devam ediyordu…

Hae In kapıyı açtığı anda karşısında gülerek ona bakan adamı görünce gözlerine inanamadı.

“Selam!” diye sırıttı Han Seul. Ve elindeki market poşetini gösterdi: “Sana su kabağı getirdim: Hem de Okinawa kabağı!”

Hae In’in hâlâ boş gözlerle ona baktığını görünce şakadan surat astı:

“Dün geceki muhabbeti hemen unuttun mu yoksa?! Oysa ben senin de su kabağı sevdiğini zannetmiştim! Üstelik ben bunu öyle güzel pişiririm ki, parmaklarını yersin! Ee… izninle içeri girebilir miyim?”

Hae In kapıda durup onun geçmesini engellediğini o zaman fark etti. Şaşkınca yana çekildi: “Ah… Tabi… Geç lütfen…”

Han Seul yüzünde neşeli bir sırıtmayla içeri girerken Hae In hâlâ yarı açık duran ağzını kapamayı ancak akıl edebilmişti. Ama genç kız fena halde şaşkındı: Dünkü bunalım takılan genç adam nerde, bugün elinde bir poşet dolusu kabakla çatkapı ziyaretine gelen adam nerdeydi?!

“Dün yemeklerimiz sendendi, ben de borçlu kalmak istemedim,” diye konuşmaya devam ediyordu Han Seul. “O yüzden bu akşamın yemeğini de bana bırakıyorsun, tamam mı? Dediğim gibi, ben süper bir kabak yemeği tarifi bilirim. Bunu Japon bir arkadaşımdan öğrenmiştim… Şimdi şöyle yapıyoruz: Sen oturma odasına geçiyor ve keyfine bakıyorsun. Yaklaşık kırk beş dakika sonra ben ve kabaklarım büyük bir ziyafetle karşınızda olacağız sevgili bayan!”

Hae In sadece “tamam…” diyebildi. Oturma odasına geçerken birden durdu, mutfağa doğru seslendi: “İhtiyacın olan bir şey olursa seslen lütfen!”

“Tamaaaaaam! Hadi sen keyfine bak!” diye bağırdı Han Seul de.

Hae In oturma odasındaki koltuğa kendini bırakıverdiğinde şaşkındı. Gülse mi ağlasa mı bilemiyordu… Han Seul’ün ziyareti tam bir sürpriz olmuştu!

Genç kız kendi kendine gülümsemeden edemedi. Aslında, dün gece ayrılırlarken Han Seul oldukça iyi durumdaydı. Hatta “City of Angels”ı izledikten sonra burukça gülümseyerek ona dönmüş, “teşekkür ederim Hae In,” demişti, “sanırım ne demek istediğini şimdi daha iyi anladım…” Sonra da onu evine bırakmak için ısrar etmiş, arkadaşça bir sevgiyle yanaklarından öperek uğurlamıştı.

Ama bu akşam böyle neşe dolu bir Han Seul’ü karşısında görmeyi cidden beklemiyordu! Adam kabak alıp gelmiş yahu…

Birden, Han Seul’ün nasıl olup da Ayça’yla karşılaşma korkusu olmadan böyle elini kolunu sallayarak geldiğini merak etti. Ama hemen sonra, onun nöbetçi olduğunu Han Seul’ün de hesaplamış olacağını düşündü. Evet, Han Seul gerçekten de kendisi için buradaydı. Bunu düşünmek birden Hae In’in içini sımsıcacık yaptı…

Biraz sonra, oturma odasındaki küçük masada karşılıklı oturmuş, Han Seul’ün özenle hazırladığı yemeği yiyorlardı. Hae In, kabak yemeğini tadınca ağzından çıkan bir beğeni nidasına engel olamadı:

“Mmmm… Gerçekten çok iyi olmuş! Eline sağlık Han Seul!”

“Cidden beğendin mi?” dedi Han Seul neşeyle. Sonra derin bir nefes verdi: “Ohh, çok şükürr! Tarifi yanlış hatırlıyorum diye ödüm kopmuştu!”

Hae In elinde olmadan gülmeye başladı: Ne âlem adamdı bu yaa…

“Dün sen kabaklardan bahsedince aklıma geldi,” diye sırıttı Han Seul. “Ne zamandır bu tarifi pişirmediğimi düşündüm… Aslında seni kobay yapmak yerine Moon Jee’nin üzerinde denemeyi tercih ederdim, ama küçük bey gene evinde yoktu maalesef… Üstelik bu akşam benle içmeye geleceğine söz vermişti! Bu çocuk son zamanlarda beni iyice eker oldu yav… Albüm işleri çok fazla zamanını alıyor galiba…”

Hae In’in gülümsemesi dudaklarında dondu birden. Genç kız huzursuzca bakışlarını kaçırdı, “ya… öyle mi…” diye mırıldandı. Moon Jee’yi meşgul edenin albüm çalışmaları olmadığını gayet iyi biliyordu da, bunu Han Seul’e söyleyecek olan kendisi olamazdı. İçten içe Moon Jee ve Ayça’ya öfkelenmeden edemedi: Bu ikisinin olan biteni bir an önce şu karşısında oturan zavallı çocukcağıza anlatmaları gerekirdi! Ne halt etmeye bu işi geciktirip duruyorlardı ki?!

Han Seul’se her şeyden habersiz, neşeyle konuşmaya devam ediyordu:

“Albüm dedim de, Moon Jee şimdilik bir demo kaydı gibi bir şeyler doldurduklarını, bana da yollayacağını söylemişti. Ama onu bile unuttu serseri… Halbuki keratanın bestelerini cidden merak ediyordum…”

“Aaa, öyle mi? Bize bir kopya gönderdi bile,” dedi Hae In az önceki konudan uzaklaşmak için bir bahane bulma sevinciyle. Sonra hevesle yerinden kalktı, az ötede kitaplıkta duran bir CD kabıyla geri geldi. CD’yi Han Seul’e uzatırken gülümsüyordu:

“Al bakalım… Kardeşinin konserini kaçırmıştın, ama hiç değilse şarkılarını albüm çıkmadan dinleme şansın olsun…”

“Vayyy, süpersin Hae In!” dedi Han Seul neşeyle ve CD’yi cebe attı. Sonra, ışıltılı gözlerle karşısındaki genç kıza döndü: “Eee, gecenin geri kalanında ne yapıyoruz? Sinema? Kafa çekme? Karaoke?”

“Karaoke hariç, hepsi uyar,” dedi Hae In ve gülmeye başladı. Han Seul de bir an durdu, sonra yarı şaka yarı kızgın: “Aşkolsun! O kadar da kötü değilim! Yoksa… o kadar kötü müyüm? O kadar mııı??” diye bağırırken Hae In’se kahkahalarını tutamıyordu!

Bu sırada Ayça ve Moon Jee yemeklerini yemiş, kliniğe dönüyorlardı. El eleydiler, keyifle geçirilmiş bir zamanın ardından ikisinin de gözleri neşeyle parlıyordu. Moon Jee yine aklına gelen absürt bir fikirden bahsediyordu:

“Bir daha dışarı çıktığımız zaman hiç tanınmadığımız bir mahalleye basıp gidelim. Sonra rasgele bir sokak seçelim. Ondan sonra da rastgele bir apartman…”

“Eee?” dedi Ayça, bunun altından ne çıkacağını merak ederek. Moon Jee gözleri parlayarak:

“Sonra,” dedi, “Apartmandaki bütün zillere basıp kaçalım!”

Ayça bir kahkaha attı: “Yuh! Manyak mısın yav, neden yapıyoruz böyle bir şey?!”

“Macera olur işte, adrenalin,” diye sırıttı Moon Jee, “Hatta biliyor musun, kaçmamıza bile gerek yok! O sırada sokakta oynayan birkaç çocuk bulduk mu, yeterli: İnsanlar kızgın kızgın evlerinden dışarı çıktıkları zaman suçu sokaktaki çocukların üstüne atarız! Ne dersin?!”

“Psikopatsın derim,” diye sırıttı Ayça. Manzarayı gözünün önüne getirdikçe gülmeden edemiyordu. Moon Jee ise gözleri parlayarak bu planını savunmaya devam ediyordu:

“Ama Ayça, düşünsene: Millet iki tane kocaman yaşlı-başlı sevgiliye mi inanır, yoksa sokaktaki veletlere mi? Evet, kesin paçayı kurtarırız! Hatta veletlerin kaçmasını izlerken acayip güleriz, düşünsene! Hahaha!”

“Seninle çıkma işini bir daha gözden geçirmeye karar vermek üzereyim,” diye sırıttı Ayça. Moon Jee küçük bir çocuk gibi sızlanmaya başladı bunun üzerine:

“Yaaa, hadi amaaa! Kabul et, sen de çok eğlenceli olduğunu düşünüyorsun! Hadiiiii, içindeki çocuk nerde senin bakiyim?! Yoksa şimdiden yaşlı bir ajumma mı oldun? Hıı? Hıı??”

Böyle deyip kızın iki yanağını birden sıkmaya başladı. Ayça bir yandan gülüyor, bir yandan da kendini onun elinden kurtarmaya çabalıyordu: “Yapmasana yaaa! Bak valla terk ederim seni! Bak, valla diyorum!”

“Moon Jee-sshi…”

İki çocuk birdenbire karşılarından gelen sesle durdular. Merakla sesin geldiği yöne döndüler.

Jae Hwa, her zamanki güzelliği ile tam karşılarında durmuş, onlara tatlı tatlı gülümsüyordu.

Ayça ve Moon Jee şaşkınlıkla kollarını çözüp birbirlerinden ayrıldılar. Jae Hwa, kendinden emin adımlarla ikisine yaklaştı, bir ona bir diğerine baktı.

“Sonunda birbirinize kavuştuğunuza sevindim,” dedi içten bir sesle. Sonra Ayça’ya döndü: “Unni… Bu adam sizin için o kadar çok acı çekti ki, eğer onu kabul etmeseydiniz kalpsiz bir insan olduğunuza hükmedecektim…”

Ayça ne diyeceğini bilemeyerek durakladı. Moon Jee ise kaşlarını çatmıştı:

“Jae Hwa-sshi…” dedi sesinde belirgin bir ihtar tonuyla.

Jae Hwa onun gerildiğini anlamıştı, hemen:

“Yoo, ben sizin keyfinizi bozmaya gelmedim,” dedi. “Sadece yürürken birbiriyle böyle cilveleşen, bu kadar neşeli bir çift dikkatimi çekti. Sonra size baktım ve ikinizi gördüm. O zaman aklıma daha birkaç hafta önce barda oturup tekila shot’ları birbiri ardına yuvarlayan Moon Jee’nin hali geldi…” Böyle deyip şefkatle genç adama baktı. Sonra tekrar Ayça’ya döndü: “Bu çocuğun değerini iyi bilin Unni… Çünkü o sizi gerçekten çok seviyor! Size kavuşmasının imkânsız olduğunu düşündüğü için nerdeyse acıdan delirecekti! Ama aşkta asla imkânsız yoktur, değil mi? Bunu bana bir kez daha hatırlattınız, o yüzden size teşekkür ederim!”

Birden arkasını döndü, hızlı hızlı yürümeye başladı. Yüzünde buruk bir tebessüm vardı; ama aynı zamanda gözleri nemlenmişti…

Ayça ve Moon Jee bir an şaşkınca bu uzaklaşan kızı izlediler. Sonra Moon Jee, çekinerek kız arkadaşına baktı:

“Kızmadın… öyle değil mi?”

Ayça omuz silkti: “Yoo, neden kızayım ki?” Sonra dik dik baktı genç adama: “Yoksa… bu kızla aranda bir şeyler mi geçti?!”

Moon Jee hemen ateşli bir biçimde itiraz etmeye başladı: “Hayır, elbette hayır! Kız sadece okulda benim hoobae’mdi, sen de biliyorsun! Ayrıca San Young’la nişanlıydı! Valla aramızda hiçbir şey geçmedi, yemin ederim!”

“Tamam tamam, sakin ol,” diye güldü Ayça. Sonra Moon Jee’ye döndü, ona sevgiyle baktı. Zavallıcık, yanlış anlaşılma korkusuyla nasıl da paniğe kapılmıştı.

Ayça elini uzattı. Onun yanağına dokundu. Hafifçe okşadı.

“Kızmadım,” diye tekrarladı. “Hatta senin için bir kez daha üzüldüm Moon Jee-ya… Demek… barlarda içip içip dağıttın, öyle mi?”

Dr. Skull – princess

Moon Jee burukça ona baktı. Yüzünden kırık bir tebessümün gölgesi geçti.

“Seni unutmaya çalışıyordum,” diye mırıldandı… “Seninle olmamızın imkânsız olduğunu düşünüyordum… O yüzdendi…”

Ayça bir şey diyemedi. Sadece, üzgün gözlerle ona baktı. Sonra, tatlılıkla gülümsedi, genç adamın yanağını hafifçe okşadı.

Moon Jee de onun elini tuttu. Sonra, onu kendine doğru çekti, kızın başını göğsüne yasladı. Hafifçe:

“Geçti artık,” diye mırıldandı, “Artık asla ayrılmayacağız… Seni asla bırakmayacağım… Senden asla vazgeçmeyeceğim. Asla!”

Ayça, başını onun geniş göğsüne gömerken gözlerinin yeniden nemlenmeye başladığını fark etti. Yarı hüzünlü, yarı mutlu gülümseyip hafifçe başını salladı.

Ve genç adama, sımsıkı sarıldı…

Han Seul, kendi evine girdiğinde, dudaklarında hâlâ hafif bir tebessümün izi vardı. Hae In’le yemek yedikten sonra dışarı çıkıp bir sokak pazarında gezinmiş, birbirinden ilginç eşyalar arasında şapkaları takıp çıkararak, komik bibloları birbirlerine göstererek, çocuklar gibi eğlenmişlerdi. Sonra, bir sokak lokantasında oturup güzel bir muhabbet eşliğinde birkaç kadeh içmişlerdi. Han Seul, uzun bir aradan sonra, ilk kez içtenlikle gülebildiğini hissediyordu. Böyle gülmek iyi gelmişti. Çok çok iyi gelmişti! Genç adam, kendisinden içten dostluğunu esirgemeyen tatlı Hae In’e minnettardı…

Üzerindeki ceketi çıkarmak üzereyken cebindeki bir şeyi fark etti ve elini cebine atıp içinde CD olan zarfı çıkardı: Moon Jee’nin albüm demosu…

Yatmayı planlıyordu ama vazgeçti: CD’yi müzik setine takarken yüzündeki gülümseme daha da genişlemişti: Şu ufaklığın müziklerini bir dinleyip telefon açacak, ona sitemle karışık “sen bana yollamayı unuttun ama ben dinledim! Aferin lan!” diye takılacaktı.

CD’deki ilk parça başlarken mutfağa gidip kendine bir bardak meyve çayı doldurdu. Sonra içeri geldi. Koltuğa otururken dudak büktü, hımm, hiç fena değildi. Gerçi kendisi gibi yaşlı bir adam için fazla sert tınılar vardı, ama adam rock’çıydı, olacaktı o kadar…

İkinci sıradaki şarkıyı önceden biliyordu ve albümdeki versiyonunu ilk şarkıdan daha çok beğendi: Daha yumuşak, tatlı bir müzik…

Üçüncü şarkıyı beğenmedi, ortasına gelince değiştirdi, bir ileridekine geçti. Eh, her şarkıyı beğenerek dinleyecek diye bir kural yoktu ya…

Luna Sea – Forever 

Dördüncü şarkı da bir gitar solosu ve sert rock tonlarıyla başladı. Ama melodisi kulağa hoş gelen, takip etmesi kolay bir melodiydi. Moon Jee’nin güzel sesi yine odayı doldururken Han Seul keyifle dinlemeye başladı.

“Sen benim mavi meleğim / Göklerden önüme düşen

Masmavi bir akşamdı / Gözlerinin renginde”

Han Seul’ün neşeli bir gülümseme ile parlayan gevşemiş yüzü, yavaş yavaş değişmeye başladı. Oturduğu koltukta dikleşti, şarkıyı daha dikkatlice dinlemeye başladı:

“Gökte ay vardı, hilaldi / Seni bana o getirdi

Artık bırakamam seni / Bizi birleştiren kaderdi…”

Genç adamın elleri titremeye başlamıştı. İrileşmiş gözlerle bir an durdu: Bu… bu… ne demekti böyle?!

“Ellerimi uzatsam sana / dokunacak kadar yakınım

Ama bunu yapamam, yapamam / Çünkü sen bana ait değilsin”

Moon Jee’nin sesi: “Forever ever, lütfen beni sev /Forever ever, hep yanımda kal / Forever ever, her şeyden vazgeçerim /Forever ever…”dediği anda, Han Seul sert bir hareketle yerinden kalktı! Beyni derin bir girdaba çekilmiş gibi başı dönüyordu: İrileşmiş gözlerini yere dikti, delirmiş gibi bir o tarafa bir bu tarafa hızlı hızlı gidip gelmeye başladı: Bu şarkı… Bu sözler… Olabilir miydi?! Böyle bir şey olabilir miydi?! Sonra birden, kendi kendine sinirli bir kahkaha attı: Hayır! Mutlaka yanlış anlıyordu! Bu… bu kadar saçma bir şey olamazdı! Hayır!

“HAYIR!”

Kendini ikna etmek istercesine öfkeyle bağırmıştı! Sonra, başını ellerinin arasına aldı, inleyerek koltuğa çöktü.

“Saçmalama Han Seul! Saçmalama! Kendine gel! Böyle bir şey olabilir mi?! Moon Jee bunu sana yapar mı?! O şarkı sadece… sadece… onun öylesine yazdığı bir şey olmalı! Evet, evet! Hem Ayça da sana böyle bir şey yapmaz! Yapamaz! Hayatta en çok sevdiğin iki insan sana bunu yapmaz!”

Kendi kendini ikna etmek için birbiri ardına takır takır sıraladı tüm bu düşünceleri. Ama kahretsin ki, aklına saçma sapan şeyler geliyordu: Daha önce, farkında bile olmadığı şeyler… Küçük detaylar… Önceleri dikkatini çekmeyen, ama şimdi bakınca anlamlı görünen detaylar…

Ayça’nın son zamanlardaki o tuhaf halleri… Moon Jee’yi gördüğü zaman sessizleşmesi… Moon Jee’nin garip davranışları… Restoranda, San Young’la karşılaştıkları akşam, Ayça’yla ikisinin sevgili olduğunu öğrendiği anda San Young’un yüzünde beliren şaşkın anlam… Ve pis pis sırıtarak söylediği o sözler:

“Nasıl bir oyuna geldiğinden haberin bile yok! Seni salaklığınla baş başa bırakıyorum Han Seul-sshi! Hadi eyvallah!”

Han Seul ellerini yüzüne kapatıp acıyla inledi. Bunu… bunu kaldıramazdı! Hayır, mutlaka yanlış anlıyordu; öyle olmak zorundaydı! Böyle bir ihaneti, asla, asla kaldıramazdı!

Moon Jee’nin güzel sesi odayı doldurmaya devam ederken, Han Seul’ün duvara sabitlenmiş gözlerinde koyu gölgeler ve paramparça olmuş kalbinde kapkara bir şüphe giderek büyüyordu…

-Bölüm Sonu-

Reklamlar

13. Bölüm

“My sun sets to rise again.”

Robert Browning

Redd – Prensesin Uykusuyum

Han Seul gözlerini açtığında hastane odasında olduğunu gördü. Bir önceki günün olayları yavaş yavaş zihnine dolarken, böğründe hissettiği ağrıyla yüzünü buruşturdu: Bu doktorlar seruma hiç ağrı kesici koymaz mıydı Allahaşkına?!

Ama hemen sonra aklına düşüveren şeyle, bütün acılarını bir anda unuttu: Hayattaydı! Yaşıyordu! Ve bunun için ödemesi gereken bedel biraz ağrı çekmekse, varsın öyle olsundu!

Yüzüne sevinçli bir gülümseme yayılırken yerinden doğrulmak ister gibi bir hareket yaptı. O zaman, yatağının yanı başındaki koltukta uyuyakalmış olan kızı fark etti.

Ayça, üzerinde doktor önlüğüyle uyuyordu. Koyu kumral saçları alnına dökülmüştü. Derin derin nefesler alarak uyuyordu genç kız.

Han Seul onu büyük bir sevgiyle bir süre izledi: Mavi gözlü meleği, ikinci defa hayatını kurtarmıştı…

O sırada Ayça, izlendiğini hissetmiş gibi kıpırdandı, sonra yavaşça gözlerini açtı. Tam karşısında, ona yüzünde kocaman, sevgi dolu bir gülümsemeyle bakan Han Seul’le göz göze geldi.

“Ah… Günaydın…” diye mırıldandı genç kız.

“Günaydın…” dedi Han Seul. Gözlerini onun yüzünden ayırmamıştı.

Ayça uyuyakaldığı koltuktan doğruldu. “Nasılsın? Çok ağrın var mı?” Böyle deyip genç adamın başına geldi, onun alnına elini koydu.

Han Seul birden onun elini tuttu. Usulca:

“Ağrım var, ama önemli değil…” dedi. “Sen yanımdasın ya… Başka bir şeyin önemi yok…”

Ayça hafifçe gülümsedi. Şefkatle Han Seul’ün saçlarını okşadı. Sonra, bir gün öncesinin anıları düştü aklına.

Birden içi acıdı. Zavallı, zavallı Han Seul! Olan bitenden, kız arkadaşının hislerindeki karmaşadan haberi bile yoktu zavallının…

İçi vicdan azabıyla dolarken bakışlarını kaçırıp boğazını temizledi, sonra doğal olmasına çalıştığı bir sesle:

“O zaman kahvaltı için hazırsın demektir,” dedi. “Şimdi kantine iniyor ve sana yemeğini bizzat ellerimle hazırlıyorum. Ama söz ver, getirdiklerimi beğenmemek yok, hepsini yiyeceksin, anlaştık mı?”

“Ayça…” diye fısıldadı Han Seul.

Ayça utanarak ona baktı. Han Seul’ün bakışları sevgi doluydu. Elini uzattı, genç kızın yanağına dokundu. Başparmağıyla hafifçe okşadı. Ayça ürpererek yutkundu.

“Teşekkür ederim…” dedi Han Seul. “Her şey için çok teşekkür ederim…”

Ve  Ayça’ya doğru uzandı, sevgiyle onun beline sarıldı. Ayça bir an, ne yapacağını bilemez gibi kalakalmıştı. Sonra, o da Han Seul’e sarılarak karşılık verdi.

Ama içinde bir yer fena halde sızlamaya başlamıştı.

Sonraki günler, Ayça için oldukça yoğun ve zor geçti: Han Seul, iki gün daha hastanede kaldıktan sonra taburcu olmuştu. Ama genç adam kız arkadaşına daha bir aşkla bağlanmış gibiydi; boş olduğu her an’ı onunla geçirmek istiyordu, gün içinde defalarca arıyordu. Belki de ölüm korkusu yaşamış bir insan olarak hayatın her anının sonuna kadar tadını çıkarmak istiyordu.

Ayça ise ne yapacağını bilemez haldeydi. Han Seul ona böyle davrandıkça içi vicdan azabıyla doluyordu: Bu sevgi dolu çocuğa, kalbine bir başkasının, hem de kendi öz kardeşinin düştüğünü nasıl söylerdi?!

Ayça düşündükçe işin içinden çıkamıyordu: Duygularını inkar etmeye çalışmış, kendini Han Seul’e adamaya zorlamıştı. Ama… bir türlü becerememişti… Han Seul kendisine sarıldıkça, Moon Jee’nin konser gecesi onu sıkı sıkı sarıp “lütfen bana bir şans ver…” dediği an düşüyordu aklına. Bedeni katılaşıyor, içi eziliyordu.

Birkaç hafta böyle geçti…

Bruno Mars – Talking to the moon

Bir akşam, birlikte yedikleri bir akşam yemeğinden sonra Han Seul Ayça’yı arabayla evine bırakmak üzereyken Moon Jee’yle karşılaştılar. Han Seul hemen kornaya bastı, camı açıp neşeyle seslendi:

“Hey, ünlü rock yıldızı! Bize bir merhaba yok mu?”

Moon Jee dönüp ikisine baktı. Ayça’yla bir an göz göze geldiler. Ayça’nın yüreği hopladı. Hemen gözlerini kaçırdı. Moon Jee ise bu sırada abisine dönmüş, yorgunca gülümsemişti:

“Selam Hyung… N’aber? Bakıyorum kendini iyice toparlamış, gece gezmelerine bile başlamışsın…”

Han Seul bir kahkaha attı: “Tabii oğlum! Benim ne kadar güçlü bir adam olduğumu unutmuş gibi konuşuyorsun! Hem sen iki haftadır nerelerdesin bakayım?? Hastaneden çıktığımdan beri doğru dürüst görüşemedik…”

“Özür dilerim… Albüm çalışmaları yüzünden meşguldüm biraz…” diye mırıldandı Moon Jee. Hâlâ Ayça’ya bakmıyordu.

“Öyle olduğunu tahmin etmiştim,” dedi Han Seul başını sallayarak. Sonra Ayça’ya döndü: “Böyle ayak üstü konuşmayalım… Ne dersiniz, Ayça’lara geçip birer çay içerken muhabbet etsek olmaz mı?”

Ayça: “Tabii, neden olmasın…” diye mırıldanırken Moon Jee hemen itiraz etmişti: “Olmaz! Kusura bakmayın ama ben yorgunum biraz… Bir an önce eve geçip dinlenmek istiyorum!”

“Hadi be oğlum, özledim seni,” dedi Han Seul. Sesinde sitem vardı.

Moon Jee bir an düşündü, sonra yavaşça başını salladı: “Peki…”

Böylece arabayı park edip Ayçalar’ın evine doğru yola koyuldular. Ayça anahtarını çıkarıp kapıyı açmaya davranmıştı ki, kapı içeriden açıldı, Hae In’in neşeli yüzü göründü:

“Ah, çocuklar, geldiğinizi pencereden gördüm! Buyrun, geçin içeri!”

“Selam Hae In!” dedi Han Seul neşeyle. Diğerleri de Hae In’le selamlaştılar. Ayça hemen: “Ben çay demleyeyim…” diye mutfağa geçerken Han Seul arkasından seslendi: “Türk çayı olsun ama! Senin çayını ben çok seviyorum!”

“Tamam,” diye gülümsedi Ayça ve mutfağa gitti.

Kettle’da su ısıtıp çayın demlenmesini beklerken mutfak tezgahına dayandı, derin derin nefes aldı. İçeriden gelen neşeli sesleri duyduğu halde içeri gitmek istemiyordu. Zaten daha çok Han Seul ve Hae In’in sesi çıkıyordu; Moon Jee’nin sesi işitilmiyordu bile. Ayça, onun da kendisi gibi zor bir dönemden geçip geçmediğini merak etti. Sonra kendine kızdı: Evet, elbette öyle olmalıydı. Zavallı çocuk bin türlü vicdan azabıyla boğuşmak zorunda kalmıştı. Kim bilir bu imkânsız aşkı içinden atabilmek için nasıl bir savaş veriyordu!

İmkânsız aşk… Ayça birden, aralarındaki tuhaf çekimin bundan başka bir şeyle tanımlanamayacağını düşündü: Evet, bu aşk imkânsızdı. Han Seul’le arasındaki ilişki bir gün bitse bile, Moon Jee’yle bir şey yaşaması imkânsızdı. En ideal dünyada bile, böyle bir durum iki kardeşin arasının bozulması anlamına gelirdi ki, Ayça buna sebep olan kişi olmanın vicdan azabını asla taşıyamazdı: Moon Jee’nin polis merkezinde hıçkıra hıçkıra ağlayarak: “O benim sahip olduğum tek aile! Onun olmadığı bir hayat düşünemiyorum!” dediğini unutmamıştı.

“Böyle kara kara ne düşünüyorsun?”

Ayça birden arkasından gelen sesle yerinde sıçradı. Hae In muzip muzip onu süzüyordu.

“Ben mi? Hiç canım, ne düşüneceğim… Çayın demlenmesini bekliyorum,” dedi Ayça ve gözlerini kaçırdı. Sonra dolaptan bardak çıkarmaya koyuldu. Ama Hae In onun bu numarasını yememişti. Yavaşça yanına yaklaştı, Ayça’nın kolunu tuttu:

“Ayça… Son günlerde sende bir hal var… Neler oluyor?”

Ayça birden durdu. Başını önüne eğdi. Gözlerinde yaşlar tomurcuklanmaya başlamıştı.

“Hae In…” diye mırıldandı. “Ben… ben çok kötü bir insanım!”

Hae In şaşkınlıkla baktı ona: “Saçmalama Ayça! Sen kötü falan değilsin, aksine çok iyi bir insansın! Şimdi neler olduğunu bana doğru dürüst anlatır mısın?”

Ama aynı anda koridordan Han Seul’ün sesi duyuldu: “Kızlaaaar, çay hâlâ olmadı mı?”

Ayça gözlerinde biriken yaşları çabucak elinin tersiyle sildi, sonra Hae In’e döndü: “Boşver Hae In! Önemli değil! Saçmaladım işte…” Ve çaydanlığın başına koştururken içeriye doğru seslendi: “Geliyoruuuz!”

Biraz sonra, Ayça elindeki tepside ince belli bardaklardaki tavşan kanı çaylarla oturma odasına girdiğinde Han Seul hemen yerinde kalktı, tepsiyi kızın elinden alırken:

“Yaşasın! Bu bardaklarda çayın tadı bir başka oluyor!” dedi neşeyle. Ayça ona gülümsedi:

“İçeride kuruyemiş de var… Bekleyin, şimdi getireceğim…”

Gerçekten de az sonra elinde karışık kuruyemiş olan kâselerle geldi, her birine birer tane uzatırken: “Çayın keyfi yanında çekirdek ve fıstıkla çıkar,” dedi. “Bunları geçenlerde keşfettiğim bir Arap marketinden aldım… Bakın, şöyle yiyeceksiniz…”

Ayça böyle deyip çekirdekleri çitlemeye başladı. Diğerleri de ellerine birer tane çekirdek alıp aynı şeyi yapmaya koyuldular. Ama bir türlü Ayça gibi yapamıyorlardı! Han Seul haşat ettiği dokuzuncu çekirdekten sonra:

“Ben pes ediyorum!” dedi. “Ayça, sen bizden başka bir tür yaratık olmalısın!”

“Gumiho, gumiho…” diye mırıldandı Moon Jee. Hemen yanındaki Hae In gülüp onu dürttü. Ayça ise kıkırdıyordu:

“Çekirdeğe çok fazla basınç uyguluyorsun. Daha yavaşça, tam ortasından ısır. Bak, şöyle…”

“Yok, olmuyor…” dedi Hae In de ve o da pes etti. Moon Jee ise Ayça’ya gülerek baktı:

“Papağan gibisin Ayça! Ama biz bu işi beceremedik, kusura bakma!”

“Eh, ne yapalım, çekirdekleri ben yerim o zaman,” diye güldü Ayça da. “Siz fındık-fıstıkları yiyin…”

Böyle deyip önündeki çerez tabağını Moon Jee’ninkine boşaltmaya başladı. Moon Jee de ona yardım etmek ister gibi elini uzatınca ikisinin eli birbirine değdi. Moon Jee birden, ateşe değmiş gibi çekti elini!

Sonra derhal utangaçça bakışlarını kaçırdı. Ayça da hemen kendi koltuğuna geri oturdu. Onun da kulakları yanmaya başlamıştı.

Hae In’se ikili arasında oluşan gerginliği zeki gözleriyle hemen fark etmişti. Hâlâ çekirdekle cebelleşen Han Seul’ün duruma uyanmasından korktu, hemen atıldı:

“Bizde bu tür kuruyemişler pek satılmaz, değil mi millet? O yüzden Ayça gibi küçüklükten beri çekirdek ayıklamaya alışmamışız…”

“Evet biz genelde meyve kuruturuz,” dedi Han Seul. “Ya da böcek…”

Ayça’nın yüzü birden değişirken: “Evet, maalesef bunu biliyorum,” diye mırıldandı. “Ben size Kore’ye ilk geldiğim gün yaşadığım otobüs macerasını anlatmış mıydım??”

Az sonra, Ayça’nın komik bir dille anlattığı kurutulmuş böcek anısını dinleyen üç çocuk kahkahadan kırılıyordu! Hae In gözlerindeki yaşları silerken:

“Âlemsin Ayça,” dedi, “Demek böceklerden biriyle göz göze geldin!”

“Otobüs şoförüne ne demeli?? Zavallı adam o korkuyla burdan Incheon’a kadar koşmuştur,” diye sırıttı Han Seul. Moon Jee de neşeyle güldü:

“Valla adamcağızı suçlayamam… Kocaman mavi gözleri olan bir kız benim de üstüme doğru koşarak gelse, ben de korkudan kıçıma füze takılmış gibi koşardım!”

Diğerleri onun bu lafına da gülerken Han Seul neşeyle kardeşinin saçlarını karıştırdı: “Komiksin oğlum sen!” Sonra kızlara döndü, kardeşini işaret edip dert yandı: “Bundaki mavi göz fobisi nasıl başladı hiç bilmiyorum, çocukken gumiho’larla çok korkuttular galiba… Sen Ayça’dan da ilk günlerde korkuyordun, di mi?”

“Eee… şeyy, evet…” dedi Moon Jee. Han Seul gene sırıttı: “Umarım artık bu fobini aşmışsındır! Hâlâ korkuyor musun yoksa??”

Moon Jee kısa bir an durakladı. Sonra yavaşça başını iki yana salladı. Yüzündeki gülümseme silinmişti.

“Hayır…” dedi. “Hayır… Artık korkmuyorum…”

Sonra başını kaldırdı. Ayça’ya baktı. Ayça da ona. İki gencin sessizce, yüzlerinde neşeden bir gram bile olmadan bakıştığını görünce, Hae In yine, Han Seul’ün bir şeyler anlaması korkusuyla hemen atıldı:

“Ahahaha, bence yine de biraz korksan iyi edersin! Ayça senin noona’n, senin büyüğün: Büyüklerden biraz korkmak lâzım, öyle değil mi Han Seul??”

Han Seul de gülerek: “Öyle öyle…” derken Moon Jee kendini toparlamıştı, başını eğip hafifçe gülümsedi:

“Öyle ya… Ayça benim noona’m… Benim büyüğüm, değil mi…”

Genç çocuğun sesinden hüzün akıyordu bunları söylerken. Ayça’nın yüzünün de yine duygularını ele verir şekilde fena halde karışmaya başladığını gören Hae In durumu kurtarmak için hemen konuyu değiştirdi:

“Han Seul! Bu aralar başbakanın koltuğu sallantıda diyorlar, doğru mu?? Ortalık çok karışıkmış…”

Han Seul hemen: “Ooo, bakıyorum kulislerde dolaşan dedikodular ilginizi çekiyor Hae In hanım…” diye gülümseyerek ona döndü. “Ya, aslında durum şöyle: Muhalefet partisi, başbakanın Japonya gezisiyle ilgili asılsız dedikodular üretti…”

Hae In “yaa…” “ooo…” diye ilgilendiğini belli edercesine Han Seul’ü dinlerken, bir yandan da arada bir Ayça’ya ve Moon Jee’ye kaçamak bakışlar atmaktan kendini alamıyordu. İkisi de bir anda sus pus olmuş, çaylarını yudumlamaya koyulmuşlardı. Birbirlerine bakmıyorlardı, ama üzgün yüzlerinden neler hissettiklerini anlamamak mümkün değildi. Hae In, karşısında neşeyle konuşan genç adamın bunu kardeşi ve sevgilisine konduramayacak kadar iyi yürekli olduğuna şükretmeden edemedi.

Sonra da, bir aşk üçgeninin köşelerini oluşturan üç gencin her birine ayrı ayrı büyük bir acıma duydu içinde…

Çaydan sonra Moon Jee yorgun olduğunu bahane ederek hemen kalkmıştı. Han Seul de onunla birlikte kalktı, kapıda iki kıza veda ederken:

“Ayça,” dedi, “Hayatım, yarın klinikte işin kaçta bitiyor?”

Ayça: “Akşam beşte çıkacağım,” deyince de: “Hah, süper! O zaman seni klinikten almaya gelirim ben…” dedi, “Seni yarın akşam yemeği için süper bir yere götüreceğim!”

Ayça hafif bir sıkıntıyla baktı ona: Boş olduğu her dakikayı Han Seul’le geçirmek, özellikle de bunu içinde giderek büyüyen suçluluk duygusuyla yapmak, artık genç kıza zor geliyordu.

“Han Seul’cüğüm, bu hafta tam üç kere dışarı çıktık… Yarın akşam evde takılsak diyorum…”

Hatta mümkünse herkes kendi evinde, diye geçirdi içinden genç kız. Ama Han Seul mesajı almamaya kararlı görünüyordu, bir kahkaha atıp kız arkadaşına sarıldı, yanağına hafif bir öpücük kondurdu:

“Demek benim ev yemeklerimi özledin! Tamam hayatım, haftasonu bana gelirsin, sana yemek yapmaktaki tüm marifetlerimi gösteririm, hatta gün boyu evden çıkmayız…”

Az ileride, sıkıntıyla bu vedalaşma seremonisinin bitmesini bekleyen Moon Jee’nin yüzü birden değişti: Haftasonu eve kapanıp çıkmamak da ne demekti ya…

Ayça ise irileşen gözlerle hemen: “Ay yok yok! Onu demek istemedim!” diye itiraz etmişti. Sonra biraz toparlandı ve kendini gülümsemeye zorladı: “Yani… Şeyyy, sana zahmet vermek istemem… Ben sadece bu aralar çok fazla dışarıda yiyoruz, çok masraf oluyor diye şe’ettim…”

“Yok canım, n’olacak?” dedi Han Seul kaygısızca, “Dünyaya bir daha mı geleceğiz sanki? Paramızı güzel yerlerde güzel yemekler yiyip pahalı şaraplar içerek harcamadıktan sonra niye kazanıyoruz??” Sonra genç kıza göz kırptı: “Neyse tatlım, yarın iş çıkışı hazır ol! Seni almaya geleceğim! İyi geceler aşkım! Sana da iyi geceler Hae In!”

“İyi geceler beyler!” dedi Hae In neşeyle ve el salladı. Ayça da “iyi geceler” diye mırıldanmıştı. Moon Jee hafif bir gülümsemeyle elini kaldırıp veda etti onlara, sonra abisiyle birlikte yürümeye başladı.

Ayça kapıyı arkasından kapattığı zaman yüzündeki gülümseme tamamen silinmişti. Genç kız çok yorgun bakıyordu şimdi. Hae In şefkatle, elini onun omzuna koydu:

“Ayça… Konuşmak ister misin?”

Ayça başını kaldırdı. Yüzünde acıklı bir ifade vardı:

“Sonra… Sonra Hae In… Şimdi çok yorgunum, konuşmak bana çok zor gelecek… Kusura bakma canım…”

“Ne kusuru, sen ne zaman istersen ben dinlemeye hazırım,” dedi Hae In. Ayça ona hafifçe gülümseyip kendi odasına doğru yürürken, Hae In’in yüzünde endişe ve üzüntü dolu bir anlam vardı. “Ah Ayça, ah…” diye mırıldandı kendi kendine. “Sen de Moon Jee’yi seviyorsun, öyle değil mi? Ama Han Seul’ün kalbini kırmamak için onunla kalmaya çabalıyorsun…”

Sonra yüzünü buruşturdu: “Öff, ne zor bir durum!” Bir an durdu, sonra hafifçe içini çekip kendi odasına yöneldi.

Bu arada Ayça odasına girmiş, hemen üstündekileri çıkarıp yatağına uzanmıştı. Her şeyden kaçmak ister gibi yorganı başına çekti. Bir süre uyumaya çalıştı. Ama içindeki sıkıntı büyüdükçe büyüyor, uykuya dalmasını imkânsız kılıyordu.

En sonunda, biraz kafa dağıtmak için internete girmeye karar verdi. Türk gazetelerine tıkladı, youtube’da videodan videoya atladı. Arkadaşlarından birinin blogunda gezinirken birden şöyle bir yazı çıktı karşısına:

City Hall OST – Anxious Love

“O’nun ilk aşkı olmayabilirsin, son aşkı da; hatta bir tanesi de.

Daha önce aşık oldu, tekrar olabilir.

Ama şu an seni seviyorsa daha ne olabilir ki?

Tıpkı senin gibi, o da mükemmel değil ve ikiniz birlikte asla mükemmel olmayacaksınız. Ama eğer o seni güldürebiliyorsa, iki kez düşündürebiliyorsa, hatalar yaptığını kabullenebiliyorsa, ona sıkıca tutun ve ona verebileceğin her şeyi ver…

Seni günün her anında düşünmüyor olabilir, sana şiir okumuyor olabilir, ama sana kırabileceğini bildiği bir parçasını verecektir: kalbini. Yaralama onu, değiştirmeye çalışma, çözümlemeye kalkma ve verebileceğinden fazlasını bekleme. Seni mutlu ettiğinde gülümse, kızdırdığında ona bağır, ve yokken özlediğini hissettir… Sevilebilecek birisini bulmuşken onu çok ama çok sev! Çünkü mükemmel erkek diye bir şey yoktur; ama senin için mükemmel birisi var demektir…”

Ayça hüzün dolu bir gülümsemeyle yazıyı okurken, birden en sonundaki ismi görünce ağzı şaşkınlıkla açıldı:

Bob Marley!

İşte o an, Moon Jee’nin sevimli yüzü aklına düşerken, Ayça usul usul ağlamaya başladı. Evet, kendisi Moon Jee’nin ilk aşkı değildi. Belki son aşkı bile olmayacaktı. Ama şu anda o Ayça’yı seviyordu, Ayça da onu…

Ayça kendisini güldüren, iki kere düşündüren, ve hiç düşünmeden kalbini ona teslim eden bu adamı düşündükçe özlemden burnunun direği sızladı: Onu seviyordu! Onu çok seviyordu!

Ama, ah… Onu yanında tutamazdı ki…

Gözyaşlarının görüşünü bulanıklaştırmasına bile aldırmadan, bilgisayarın başında, ekrandaki yazıya bakarak ağladı, ağladı…

Aynı anda, Moon Jee de abisinden yorgun olduğu, eve gidip uyuyacağı bahanesiyle ayrılmış, kendini en yakındaki pub’lardan birine atmıştı. Önündeki üçüncü tekilayı da shot yaptıktan sonra bardağı sertçe tezgaha vurdu, barmen seslendi: “Dostum, bir tane daha!”

Barmen ona dördüncü kadehi uzatırken uyarmadan edemedi: “Biraz hızlı gitmiyor musun genç adam??”

Moon Jee sırıttı. Ama gözlerindeki acılı ifade, dudaklarındaki gülümsemeyle birleşince olduğundan da acıklı görünüyordu. Barmen dudak büktü, önüne bir kadeh daha koydu. Moon Jee onu da alıp dudaklarına götürdü. Yine fondip yapmak üzereydi ki, bir el kadehe uzandı, onu kendi elinden aldı.

Moon Jee hayret, biraz da öfkeyle bunu yapan kişiye döndüğünde şaşkınlıkla durakladı:

“Jae Hwa-sshi…”

Jae Hwa onu gözlerinde hafif bir acıma ve özlem dolu bir bakışla süzüyordu. Sevimlice gülümsedi: “Merhaba…”

“Burda ne arıyorsun?”

“Asıl sen burda ne arıyorsun?” dedi Jae Hwa ve genç adamın yanındaki bar taburesine yerleşirken barmene seslendi: “Hey, bana da bir bira lütfen!”

Moon Jee kızsa mı gülse mi karar veremeden bakıyordu ona. Jae Hwa yeniden genç adama döndü, onun gözlerinin içine merakla baktı:

“En son görüştüğümüz zaman her şey gayet yolunda görünüyordu,” dedi. “Hatta sevdiğin kıza hepimizin ortasında sarılıp öpmüştün! Şimdi ne oldu? Neden böyle bar köşelerinde dağıtıyorsun??”

Moon Jee sıkıntıyla başını öne eğdi.

“Uzun hikâye…” diye mırıldandı. “O günden beri… çok şey oldu…”

“Benim vaktim var, anlatırsan dinlerim,” dedi Jae Hwa. Sonra genç adama döndü, tatlılıkla gülümsedi: “Bu arada büyük konserde ben de vardım… Çok iyi bir iş çıkardınız, tebrik ederim…”

Moon Jee hayretle başını kaldırdı. Ona gülümseyerek bakan Jae Hwa’ya şaşkınca baktı, “Sen de mi geldin?” diye mırıldandı. “Ah… Bilseydim… En azından önlerde bir yer ayarlatırdım sana…”

“Ahah, çok düşüncelisin,” diye güldü Jae Hwa. “Ama benim zengin ve nüfuzlu bir adamın kızı olduğumu unutuyorsun, ben zaten önlerdeydim… Hatta…”

Sözün burasında biraz durdu, muzipçe gülümsedi: “Hatta Mavi Melek şarkısını söylerken gözlerini o kıza kilitlediğini fark edecek kadar sahneye yakındım!”

Moon Jee’nin nutku tutulmuştu. Ne diyeceğini bilemedi. Sonra birden, Jae Hwa elini onun elinin üzerine koydu. Moon Jee irkildi. Jae Hwa’ya baktığında genç kız arkadaşça gülümsüyordu.

“Sen onu gerçekten seviyorsun Moon Jee-sshi… Onu bırakma… Ne olursa olsun onu bırakma…”

Moon Jee bir an, genç kızın gözlerine bakakaldı. Sonra, hüzünle başını eğdi.

“Neler olduğunu bilmiyorsun… Onunla olmam imkânsız…”

“İmkânsız diye bir şey yoktur!” diye parladı Jae Hwa. “Hayatın boyunca mutsuz mu olmak istiyorsun?? O kızı bırakma Moon Jee!”

“Anlamıyorsun,” diye yerinde kıvrandı Moon Jee. “Onunla olamam, çünkü o… başkasını seviyor!”

Jae Hwa durakladı. Bunu tahmin edememişti işte. Usulca:

“Emin misin?” dedi. “Bak, bence konserde o da sana bakarken sevdiği birine bakar gibi bakıyordu… Evet, bundan eminim, çünkü sizi çok yakından izledim Moon Jee…”

Moon Jee alaylı alaylı gülümsedi. Sonra hafifçe başını öne eğdi.

“Yanılıyorsun…” diye mırıldandı. “Bana sevgi dolu bakışlarla bakmış olabilir; ama sadece, küçük bir kardeşe duyulan sevgidir o… Hem… hem ben zaten artık vazgeçtim Jae Hwa sshi…”

Başını çevirdi, genç kıza acı dolu bir gülümsemeyle baktı:

“Artık vazgeçtim,” diye tekrarladı. “Bazen aşktan daha önemli şeyler de vardır: Aile gibi… Onları mutsuz etmemek için aşkı bir kenara bırakmak belki de en iyisidir!”

Jae Hwa hayretle:

“Bunu sen mi söylüyorsun??” diye haykırdı. “Moon Jee, sana ne olmuş böyle?! Sen değil miydin birkaç ay önce ben San Young’la evlenme arifesindeyken “o çocuk seni hak etmiyor… ailenin beklentilerini bir yana bırak, sen kendi hayatını, mutluluğunu düşün,” diyen! Şimdi sen de ailenin istediği bir kızla evlenip büyük aşkını kalbine mi gömeceksin, böyle mi yapacaksın yani?!”

Genç kızın sesinden hayalkırıklığı akıyordu. Moon Jee hiçbir şey söylemeden onun içindeki öfkeyi boşaltmasını bekledi, sonra umursamazca dudak büktü:

“Evet, belki de öyle yapacağım… Evet ya, neden olmasın? Belki ben de zengin bir ailenin kızıyla evlenirim… Ya da bana âşık, aşkından ölüp biten bir kızla evlenir, hayat boyu el üstünde tutulurum… Çok mantıklı doğrusu!”

“Aptal, aptalsın sen!” diye bağırdı Jae Hwa ve çantasını kaptığı gibi hızlı adımlarla çıkışa doğru koşturdu.

Moon Jee onun arkasından gülerek baktı: “Hemen de inandı, ah benim saf kızım…” diye mırıldandı kendi kendine. Sonra tekrar önüne döndü, gülümsemesi silinirken az önceki acı dolu ifade yeniden doldurdu yüzünü…

Kimseyle evleneceği falan yoktu elbette. Başka kızlarla uğraşacak hali yoktu.

Ama Ayça’dan da tamamen ümidi kesmesi gerektiğini, içi sızlayarak biliyordu…

Que Sera Sera OST – Moonrise 

Ayça saatine baktı: 5’e geliyordu. Han Seul birazdan burada olurdu.

Genç kız yorgun bir halde masasının başına geçti, derin bir nefes verip başını sandalyenin arkalığına yasladı. Yine çok yoğun bir gün olmuştu. Nerdeyse hiç soluklanmadan çalışmıştı. Hatta öğle yemeğine bile çıkamamıştı. Ama bundan şikayetçi değildi; bu yoğunluk sayesinde içini kemiren dertleri kısa bir süreliğine de olsa unutuyordu…

İçini çekip yerinden kalktı, üzerindeki önlüğü çıkarıp Han Seul’le çıkacağı yemek için hazırlansa iyi olacaktı…

Birden kapısı tıklatıldı. Ayça şaşkınca döndü, bütün hastaları bitirdiğini zannediyordu.

“Girin!”

Kapı açılınca genç kız bir an hayretle nefesini tuttu: San Young!

“Selam Ayça…” diye mırıldandı San Young mahcup bir gülümsemeyle. Sonra arkasına sakladığı ellerini öne uzattı: Kocaman, bembeyaz orkidelerden oluşan bir çiçek demeti vardı elinde.

“Bunu sana aldım…”

Ayça öfkeyle baktı genç adama. Buz gibi bir sesle:

“İstemiyorum,” dedi. “Ayrıca lütfen bir daha buraya gelme. Benim bir sevgilim olduğunu bilmezmiş gibi hareket ediyorsun!”

“Umrumda değil, ben Han Seul’ü adamdan saymıyorum,” dedi San Young pişkince ve çiçekleri genç kızın masasının üzerine bıraktı. Ayça ise öfkeden kıpkırmızı olmuştu:

“Sen… sen ne yüzsüz şeysin böyle be?! İstemiyorum dedim, daha ne diyeyim??”

“İsteyeceksin…” dedi San Young gülümseyerek ve Ayça’ya yaklaştı. Ayça’nın gözleri hayret ve öfkeyle irileşti: Bu ne yüzsüzlüktü yahu?!

“San Young, çabuk defol, yoksa güvenliği çağırırım!” dedi öfkeden titreyen bir sesle.

San Young durdu. Ona ilk defa yüzünde bir kırgınlık ifadesiyle baktı.

“Benden… cidden bu kadar nefret mi ediyorsun Ayça?” deyiverdi.

Ayça kızsa mı, kızmasa mı bilemedi. Genç adamın kırılgan bir edayla bunu söylemesi az önceki büyük öfkesini yumuşatmıştı. Ama yine de onun yüzsüzlüklerine daha fazla müsaade edecek değildi, herkes yerini bilmeliydi!

“Senden nefret etmiyorum San Young,” dedi. “Senden nefret etseydim, bu, içimde sana karşı hâlâ bir şeyler olduğunu gösterirdi… Ama artık senden nefret bile etmiyorum San Young…”

Durdu, hafifçe gülümsedi. San Young birden, kalbine bir ok yemiş gibi oldu: Bu ifade, bu ses tonu… Evet, Ayça gerçekten de ona karşı artık hiçbir şey hissetmiyor gibi konuşmuştu.

Genç adam şiddetle başını salladı, hayır! Buna müsaade edemezdi! Etmeyecekti!

Birden, yere diz çöktü. Cebinden bir kutu çıkardı ve şimşek gibi, genç kıza uzattı:

“AYÇA, BENİMLE EVLENİR MİSİN??” diye bağırdı!

Ayça faltaşı gibi açılmış gözlerle kalakaldı: San Young… evlenme mi teklif ediyordu?? Görünüşe göre öyleydi, çünkü genç adamın elindeki kutudan kocaman, kafam kadar bir elmas yüzük göz kırpıyordu!

Onun bir an şaşkınca kalakalması, San Young’un yeniden ümitlenmesine sebep olmuştu. Sevinçle genç kıza baktı:

“Aileme senden bahsettim Ayça! Çok kızdılar, köpürdüler, ama eğer seni kabul etmezlerse benim de bir daha yüzümü göremeyeceklerini söylediğim zaman kabullenmek zorunda kaldılar! Ayça, lütfen bana bir şans daha ver! Yemin ederim ki bu sefer seni hayal kırıklığına uğratmayacağım, seni el üstünde tutacağım!”

Ayça birden “lütfen bir şans daha ver…” cümlesiyle irkildi. “Lütfen bir şans ver…” Moon Jee de böyle dememiş miydi?

Oysa Moon Jee’ye bile bir şans vermemişti… Veremezdi… Ona bile bunu yapamazken, San Young da kim oluyordu?

Acı bir sesle:

“Ayağa kalk San Young,” diye mırıldandı. “Lütfen burayı terk et…”

San Young büyük bir hayalkırıklığıyla baktı ona. Genç kızın yüzündeki acılı ifadeyi görünce, yanlış anladı: Ayça da kendisini seviyordu! Hâlâ unutamamıştı! Ama Han Seul’e ihanet etmek istemiyordu. Genç adam, Ayça’nın yüzündeki ifadeyi böyle yorumladı ve heyecanla atıldı:

“Ayça! Ne olur biraz daha düşün! Çok yanlış yapıyorsun, sevmediğin bir insanla birlikte kalarak çok ama çok büyük bir hata yapıyorsun! Lütfen bu hataya daha fazla devam etme!”

Ayça hayretle baktı ona. Nerdeyse dudaklarının ucuna kadar geldi “nerden biliyorsun…” demek; ama neyse ki kendini tuttu, bir şey söylemedi. Hatta aksine, kendini de ikna etmek istercesine sertçe başını salladı:

“Ben Han Seul’ü seviyorum! Onun yanında kalmak, benim kendi tercihim! Şimdi lütfen saçma sapan laflar etmeyi bırak ve burdan çek git!”

“Sana inanmıyorum,” dedi San Young gülümseyerek. “Sen onu sevmiyorsun. Gözlerinden bunu okuyabiliyorum… Ayça, bak…” Derin bir nefes aldı, sonra küçük bir çocuğa anlatır gibi tane tane konuştu: “Sen Han Seul’e ihanet etmiş olmamak için ondan ayrılmak istemiyorsun… Bunu iyi anlıyorum, ben de Jae Hwa’ylayken tam da böyle hissediyordum… Ama şöyle düşün: Eğer sırf vefa duygusundan dolayı sevmediğin birinin yanında kalırsan, o zaman uzun vadede hem kendin mutsuz olur, hem de onu mutsuz edersin! O yüzden lütfen… lütfen iyi düşün! Bak, ben büyük bir hata yaptım, bunu kabul ediyorum. Ama sırf beni cezalandırmak için o adamla kalmaya devam etme, ne olur! Ne olur!”

San Young’un dudakları titremeye başlamıştı. Ayça ona acımadan edemedi, zavallı çocuk her şeyi tamamen yanlış anlıyordu. Derin bir nefes aldı:

“San Young-sshi,” dedi, “Lütfen daha fazla saçmalama… Benim-sana-karşı-hiçbir-duygum-kalmadı! Bu cümleyi anlamak bu kadar zor mu Allahaşkına?! Lütfen çık git hayatımdan ve beni rahat bırak yahu!”

San Young genç kızın giderek öfkelendiğini görünce ürkerek geri geri yürümeye başladı. Bir yandan da:

“Ta-tamam!” diye kekeledi. “Şimdi gidiyorum! Ama dediklerimi iyi düşün Ayça! Haklı olduğumu biliyorsun! Han Seul’ü sevmediğini kendin de biliyorsun! Ben seni bekleyeceğim!”

Böyle dedi ve hızlı adımlarla kapıdan çıktı.

Ayça odada yalnız kalınca bütün gücü tükenmiş gibi sandalyesine çöküverdi. Eli ayağı titriyordu; resmen sinirleri bozulmuştu. Derin nefesler alıp vererek kendine gelmeye çabaladı.

San Young ne mal bir herif çıkmıştı yahu! Adama git diyorsun gitmiyordu! Salak mıydı neydi?!

Ama Ayça, San Young‘un kendinden emin bir sesle: “Han Seul’ü sevmediğini biliyorum!” dediğini düşündükçe içini sıkıntılar basıyordu: Bu mal herif bile onu çözmüştü. Han Seul’e âşık olmadığının farkındaydı…

Sonra birden, San Young’un:

“Eğer sırf vefa duygusundan dolayı, sevmediğin birinin yanında kalırsan, o zaman uzun vadede hem kendin mutsuz olur, hem de onu mutsuz edersin!”

Demesi aklına geldi ve genç kız birden nefesini tuttu:

Doğruydu… Tam da böyle yapıyordu gerçekten!

Başını ellerinin arasına alırken gözyaşları yeniden gözlerinden süzülmeye başlamıştı: Ayça ilk kez, Han Seul’ün yanında kalarak Moon Jee kadar zavallı Han Seul’e de haksızlık yaptığını düşündü: O, kendisini seven bir kadını hak ediyordu, kardeşine âşık olan Ayça’yı değil…

Oturduğu yerde, usul usul ağlamaya başladı…

Aynı anda Han Seul de elinde kırmızı güllerden bir buketle hastaneden içeri girmek üzereydi. Genç adam, kliniğin döner kapısından alı al moru mor bir şekilde çıkıp hızlı adımlarla uzaklaşan San Young’u görünce bir an hayretle durakladı. San Young’u yakalayıp Ayça’nın çalıştığı iş yerinde ne işi olduğunu sormayı düşündü; ama San Young koşar adımlarla uzaklamıştı bile. Han Seul bir anlığına duraksadı, sonra onu takip etmekten vazgeçti, düşünceli bir biçimde içeri girdi, Ayça’nın odasına yöneldi.

Ayça’nın oda kapısını tıklatıp “Ayça…” diye yavaşça mırıldanarak içeri girince genç kızın ani bir hareketle yerinde doğrulup arkasını dönmesi, gözlerini silmesi, Han Seul’ün gözünden kaçmadı. Genç adam yüreğinde ince bir sızı hissetti: San Young’la her ne olduysa Ayça fena halde üzülmüştü.

Bu sırada Ayça kendini toparlamıştı. Hemen arkasını döndü, abartılı bir neşeyle:

“Hoşgeldin canım!” dedi. “Ben de günün yorgunluğuyla olduğum yerde böyle oturup kaldım… Neyse, hemen hazırlanıyorum!”

Böyle deyip odanın köşesindeki askılığa doğru koşturdu, üzerindeki önlüğü çıkartıp astı. Han Seul’ünse gözü masanın üzerinde duran bir demet orkideye takılmıştı. Gözünü çiçeklerden ayırmadan:

“Eee, günün nasıl geçti?” diye sordu.

Ayça dudak büktü: “Bilmem… Her zamanki gibi…” Bu arada genç kız çantasını da alıp omzuna takmıştı. Gelip Han Seul’ün koluna girdi, ona sevgiyle gülümsedi: “Gidelim mi?”

“Gidelim…” dedi Han Seul ve elindeki çiçeği genç kıza uzattı: “Bunlar senin için!”

“Ah… Çok teşekkür ederim!” dedi Ayça sevimli bir gülümsemeyle ve çiçekleri burnuna yaklaştırdı, derin derin içine çekti: “Mmmm… Çok güzel kokuyorlar…”

İki genç konuşup gülüşerek hastane koridorunda yürümeye başlarken Han Seul içinde belli belirsiz bir sıkıntının büyümeye başladığını fark ediyordu…

Moon Jee’nin de günü pek parlak geçmiyordu: Genç adam önce Lee Su Hyun’dan sağlam bir fırça yemişti: Adamlar kendileri için güzel bir malikâne ayarlayalı nerdeyse bir hafta oluyordu, ama Moon Jee daha bırakın kendi evini kapatmayı, gelip bu büyük evde kalmamıştı bile… Sonra çocuklarla prova yaptılar ve Moon Jee defalarca çaldıkları parçalarda kendinden beklenmeyecek hatalar yaptı. En sonunda diğerlerinin sabrı taştı:

“Hyung, sen bugün çok yorgunsun galiba… Provayı başka zamana bırakmaya ne dersin?” dedi Jin Beom. Diğerleri de ona katıldılar.

Moon Jee bir an itiraz edecek gibi oldu, ama sonra hafifçe başını salladı: “Tamam…”

Sonra da gitarı elinden bıraktığı gibi odadan dışarı koşturdu. Diğerleri şaşırmıştı; onun bu kadar kolaylıkla provayı bırakmaya razı olmasına inanamaz gibi birbirlerine bakıp kaldılar.

Bu sırada Moon Jee üzerine ceketini geçirmiş, stüdyo binasını terk etmeye hazırlanıyordu ki, birisi arkasından seslendi: “Moon Jee-sshi!”

Genç adam dönüp bakınca Su Hyun’un kuşkucu gözlerle onu süzdüğünü fark etti:

“Prova şimdiden bitti mi?”

“Hayır, biz bırakmaya karar verdik,” dedi Moon Jee aldırmaz bir tavırla.

Su Hyun kaşlarını çattı. Sonra yürüyüp Moon Jee’nin yanına geldi, onun kolunu tuttu:

“Bak genç adam… Son günlerde seni hiç iyi görmüyorum… En çok çalışmanız gereken bu dönemde sen böyle yaparsan bu iş baştan yatar, haberin olsun!”

Moon Jee ona döndü ve alayla sırıttı. Umursamaz, her şeye boşvermiş bir adamın sırıtmasıydı bu. Sonra yüzünü Su Hyun’un yüzüne yaklaştırdı, gıcık bir ses tonuyla:

“Açıkçası canım, hiç umrumda değil!” dedikten sonra arkasını döndü, hızlı adımlarla yürüyerek binayı terk etti!

Su Hyun’sa bir şey demeye bile fırsat bulamadan, apışıp kalmıştı…

“Ayça, sen iyi misin güzelim?”

Han Seul’ün endişeli sesi, Ayça’yı dalgınlığından uyandırdı. Bakışlarını dalıp gittiği restoranın penceresinden ayırıp hemen tekrar karşısında oturan genç adamın yüzüne çevirdi, yorgunca gülümsedi:

“Evet, tabii ki iyiyim! Özür dilerim canım, bugün biraz fazla yoruldum galiba, dalıp gidiyorum böyle…”

Han Seul sıkıntıyla durakladı. Sonra yüzünde ciddi bir anlamla, başını iki yana salladı:

“Hayır Ayça, sebep bu değil… Artık seni iyi tanıyorum: Üzerindeki bu tuhaf haller yorgunluktan değil…”

Sonra bir elini uzatıp Ayça’nın masanın üzerinde duran elini tuttu, sesini tatlılaştırdı:

“Hadi canım, neyin var söyle bana,” dedi. “Canını sıkan her neyse eminim ki birlikte düşünürsek çözemeyeceğimiz bir sorun değildir… Lütfen anlat bana Ayça, seni üzen nedir?”

Ayça bir an, karşısındaki genç adamın sevecenlikle bakan sıcacık kahverengi gözlerine baktı, ve aklından bıçak gibi: “Ben bu kadar iyiliği hak etmiyorum!” diye bir düşünce geçti. Zavallı, zavallı Han Seul! Hâlâ konuşarak Ayça’nın derdini paylaşabileceğine, hatta çözebileceğine inanan iyi yürekli, tatlı Han Seul…

Small Acacia Band – So good bye

Birdenbire, nerden çıktığı belli olmayan gözyaşları Ayça’nın gözlerine hücum etti. Birbiri ardına, pıtır pıtır dökülmeye başladılar. Ayça, sessizce ağlamaya başladı.

Han Seul böyle bir şey beklemiyordu. Gözleri korkuyla irileşirken:

“Ayça!” diye bağırdı, “Ayça, canım, neyin var?? Offf, çok, çok özür dilerim! Seni üzmek, seni zorlamak değildi niyetim, lütfen sormadım-“

“Ben ayrılmak istiyorum…” diye fısıldadı Ayça.

Han Seul’ün cümlesi yarıda kaldı, genç adam son sürat giderken bir duvara çarpan bir spor araba gibi durakladı: Ne…

Sonra başını salladı, gülmeye çabaladı. Hayır, mutlaka yanlış duymuştu. “Efendim?” dedi tekrar işitmek istercesine.

“Ben ayrılmak istiyorum Han Seul,” diye tekrarladı Ayça. Başını önüne eğmişti, sesi zorlukla çıkıyordu. Sonra başını kaldırdı, hâlâ yaşlarla dolu gözlerini Han Seul’e dikti. Acıyla gülümsedi:

“Ben seni hak etmiyorum Han Seul… Ben senin hiçbir iyiliğini hak etmiyorum… Sen muhteşem bir adamsın Han Seul ve ben, senin karşında ezildikçe eziliyorum…”

Han Seul derin bir nefes verdi. Kulakları uğulduyordu. Ayça’nın söylediği her kelime, kalbine bıçak gibi saplanıyordu sanki.

Bir kadın size “seni hak etmiyorum” diyorsa, başkasını seviyordur… Han Seul de bunu gayet iyi biliyordu. Aklına Jun Hee’nin kendisini terk ederken: “Sen benden çok daha iyilerine lâyıksın Han Seul,” deyişi gelince acı acı güldü. Tarih tekerrür ediyordu desene…

Sonra hafifçe:

“Başka birisi var, değil mi…” deyiverdi.

Ayça gözleri irileşerek ona bakınca Han Seul acı acı gülümsedi. Ayça bu bakışla, başka söze gerek bırakmamıştı.

Sonra birden, bugün San Young’un Ayça’yı ziyarete gelişini, genç kızın o üzgün hallerini ve masanın üzerinde duran çiçekleri hatırladı. Kalbi yine acıyla sıkışırken sesinin feryat gibi çıkmasına engel olamadı:

“Peki ama… neden Ayça? Neden?? Neden??”

Ayça dudakları titreyerek baktı ona. Elinde olsa, Han Seul’ü sevmez miydi?! Elinde olsa, kendi kalbini Han Seul’ün, Moon Jee’nin kalbini ise bir başka kızın sevgisiyle doldurmaz mıydı?! Böylesi çok, çok daha kolay olurdu! Ama yazık ki hayat, her zaman kolay yolları sermiyordu önünüze…

“Bir nedeni yok,” diye mırıldandı. Sonra, iki ay önce, birlikte My Blueberry Nights’ı izledikleri akşam geldi aklına. Burukça gülümsedi. Han Seul’ün gözlerinin içine baktı.

“Bazen bazı şeylerin bir nedeni yoktur,” diye fısıldadı. “İnsanlar seçim yaparlar ve şeftalili, çikolatalı pastaları tercih ederler. Ama yaban mersinli pastanın yenilmemesi kendi suçu değildir, ya da bu onun kötü olduğunu göstermez; sadece insanlar başka şeyleri tercih etmişlerdir…”

Han Seul, içinin tüm acısına rağmen gülümsemeden edemedi: Bu sözler, kendi sözleriydi!

“Demek benim payıma da yaban mersinli pasta olmak düştü, ha…” diye mırıldandı.

Ayça artık gözlerinden süzülen yaşlara engel olamıyordu.. Ayağa kalktı, gelip tam Han Seul’ün karşısında durdu. Ona sıkıca sarıldı. Sonra:

“Sen dünyadaki en harika yaban mersinli pastasın,” diye mırıldandı. “Yalnızca… yanlış insana rast geldin…”

Sonra içini çekti, burukça gülümsedi:

“İçimde bir ateş var ki, onu bir türlü söndüremiyorum Han Seul… İçimde bu ateş yanarken seninle kalmaya devam edersem sana da büyük haksızlık etmiş olurum… Lütfen, lütfen affet… Senden binlerce, milyonlarca kere özür dilerim!”

Sonra kollarını çözdü, Han Seul’ün başının üzerine doğru uzandı ve genç adamın saçlarının üzerine ufak bir öpücük kondurdu. “Senin mutlu olman için dua edeceğim…” diye mırıldandı.

Ve geriye döndü, yaptığı şeyden pişman olmaktan korkar gibi hızlı adımlarla koşarak restorandan çıktı!

Han Seul taş kesilmiş gibi kalakalmıştı. Az önce olanlara hâlâ inanamıyordu. Kendisi, Ayça’yla harika bir ilişkileri var zannederken…

Birden gözü, az önce Ayça’nın oturduğu, şimdi boş olan yerde servis peçetesi üzerinde parlayan bir şeye takıldı:

Couple ring… Ayça’yla birlikte aldıkları yüzük…

İşte o zaman, her şeyin bittiğine emin oldu Han Seul. Ellerini yüzüne kapattı, sarsıla sarsıla ağlamaya başladı…

Moonlight shadow

Ayça sokağın başına kadar soluk soluğa koştu. Sonra yoldan geçen bir taksiye el etti, hemen içeri atladı. Yolda giderken başını cama dayadı.

Çok ama çok üzgündü. Zavallı Han Seul’ün böylece kalbini kırıverdiği için ciğeri yanıyordu. Ama… başka çaresi yoktu. İki çocuğun sonsuz mutsuzluğuna sebep olmamak için, bir an önce ikisinin birden hayatından çıkıp gitmesi lâzımdı!

Ayça gözlerinden yeniden şıpır şıpır damlamaya başlayan gözyaşları arasında hüzünle, ama yine de iç rahatlığıyla gülümsedi: Evet, çok büyük acılar çekecekti belki, ama artık ne zamandır kendini rahat bırakmayan vicdan azabından kurtulacaktı. Şimdi bir an önce pılını pırtısını toplayıp eve dönme zamanıydı: Eve… Türkiye’ye!

Ayça bu kararı alınca hem hüzün, hem de rahatlama dolu bir yürekle, gökyüzüne baktı: Yeniay, yine hilâle dönerken, “doğru yaptın..” der gibi parıldıyordu gökyüzünde…

Moon Jee acı acı çalan telefonun sesiyle uyandı. Başı çatlayacakmış gibi ağrıyordu. Gözleri yarı aralık, başucunda telefonunu bulmaya çabaladı. En sonunda telefonu buldu. Arayan abisiydi.

“Efendim Hyung…” diye kırçıllı bir sesle açtı telefonu.

Karşıdan bir an ses gelmedi. Sonra Han Seul, boğuk bir sesle konuştu:

“İşin yoksa bana gelsene… Çok kötü durumdayım…”

Moon Jee şaşkınlıkla gözlerini araladı, ayılmaya çabalayıp yatağında doğruldu. Ciddi bir sesle:

“Ne oldu?” dedi. “Sesin çok kötü geliyor.”

Karşıda Han Seul derin bir nefes verdi. Sonra zorlukla çıkan bir sesle:

“Ayça…” diye mırıldandı. “Ayça beni terk etti!”

Ve daha fazla dayanamadı, ağlamaya başladı. Moon Jee şok içinde açılmış gözlerle kalakalmıştı. Sonra hemen yataktan fırladı, pantolonunu ayağına geçirmeye çalışırken: “Tamam!” dedi, “Tamam, geliyorum ben! Sakin ol, birazdan ordayım!”

Ve alelacele hazırlanmaya koyuldu.

Yaklaşık yarım saat sonra, iki genç adam karşılıklı oturuyorlardı. Moon Jee salona şöyle bir göz gezdirdi. Ortalık boş bira şişeleriyle doluydu. Gerçi kanıt aramaya gerek yoktu, Han Seul’ün şişmiş ve kızarmış gözlerine bakınca genç adamın bütün gece içip içip ağladığı gayet açıklıkla okunuyordu.

“Hyung…” diye mırıldandı Moon Jee. “Böyle birdenbire ne oldu? Kavga falan mı ettiniz??”

Han Seul büyük bir hüzünle başını iki yana salladı:

“Hayır…” diye mırıldandı. “Kavga bile etmedik… Her şey harika gidiyordu… Daha doğrusu ben öyle zannediyordum!”

Sonra başını çevirdi, alaycı bir biçimde güldü. Tekrar Moon Jee’ye baktığında yüzünde acı bir gülümseme vardı:

“Ne aptalım, değil mi?” diye mırıldandı. “Önce Jun Hee, şimdi de Ayça… Cidden… Bende kadınları iten bir şey var galiba…”

“Saçmalama, senin gibi bir adamı bulmuşlar, daha ne istiyorlar?!” dedi Moon Jee haykırarak. Abisinin durumu gerçekten de içini acıtmıştı. Ama düşündükçe işin içinden çıkamıyordu: Ayça, daha birkaç hafta önce kendisine Han Seul’ü sevdiğini söylemişti. Hadi onu bırak, bu kız Han Seul için hayatını tehlikeye atmıştı yahu! Şimdi nasıl olur da onu böylece terk ederdi?!

“Hyung,” dedi yine, “Bence ortada bilmediğimiz bir durum var: Ayça seni seviyordu! Neden böyle birdenbire ayrılmak istesin ki?!”

Han Seul derin derin içini çekti. Sonra kırgınca gülümsedi. Gözlerini yerden ayırmadan:

“Aslında… sana her şeyi anlatmadım…” dedi. “Ayça… hâlâ San Young’u seviyor!”

Ortama bomba düşse, Moon Jee daha fazla şaşıramazdı!

“NE?! Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?! Bu… bu nasıl olur?!” diye feryat etti genç adam.

“Öyle işte…” dedi Han Seul. “Bana aynen şu sözleri söyledi: İçimde bir ateş var ki, onu bir türlü söndüremiyorum. İçimde bu ateş yanarken seninle kalmaya devam edersem sana da büyük haksızlık etmiş olurum… Böyle dedi işte…”

“Ama…” Moon Jee ne diyeceğini bilemiyordu. Han Seul devam etti:

“Üstelik dün San Young onu klinikte ziyaret etmişti! Herife tam kapıdan çıkarken rastladım. Sonra Ayça’nın odasına girdiğimde Ayça gözlerini siliyordu. Hâlâ o piçkurusu için ağlıyordu Moon Jee! Artık bunun başka bir açıklaması var mı?!”

Moon Jee inanmazlıkla baktı ağabeyine. Genç adamın kalbi fena halde kırılmıştı. Abisi için mi, yoksa kendisi için mi daha çok üzüleceğini bilemez haldeydi: Ayça kendisine yalan söylemişti! Moon Jee, abisinin mutluluğu için aralarından çekildiğini düşünürken aslında Ayça çoktan eski sevgilisine dönme planları yapıyordu demek!

Genç adam birden büyük bir öfkeyle doldu. Hınçla ayağa kalktı. Han Seul başını kaldırıp kardeşine baktığında onun gözlerinde büyüyen yakıcı öfkeyi şaşkınlıkla gördü.

“Ayça’yla konuşacağım!” dedi Moon Jee. “Ona iki çift laf etmeden bu işi böylece kapatamam! Seni böyle üzdüğü için onu asla affetmeyeceğim!”

Han Seul şaşkın, ama biraz da memnun bir biçimde baktı ona. Kardeşinin onu böyle savunması hoşuna gitmişti. Yine de:

“Boşver Moon Jee,” demekten kendini alamadı. “Ayça seçimini yaptı… Bana da bu seçimi onurlu bir biçimde kabullenmek düşer…”

“Valla sen istersen onurlu bir biçimde acı çekmeye devam et abi, ama ben onunla konuşup içimdekileri dökmeden rahat edemeyeceğim!” dedi Moon Jee ve kapıya yöneldi. Çıkmadan önce son bir kez dönüp baktı abisine:

“Ayrıca sen de böyle yalnız başına depresyon takılma! Yanına bir-iki parça eşyanı al, akşam bana gel!”

Han Seul minnetle baktı kardeşine. Sevgili ufaklık…

“Sen boşver beni… Ben böyle iyiyim…” dedi. “Kıza da fazla yüklenme. Sonuçta abin bundan çok daha kötülerini de gördü, değil mi? Hahaha!”

Moon Jee zoraki bir kahkaha atan abisine içi acıyarak baktı. Zavallı Hyung… Kadınlardan yana yüzü hiç gülmeyecek miydi zavallının?

Sonra kararlı adımlarla kapıdan çıktı.

Ayça evdeydi. Kanepeye uzanmış, boş gözlerle televizyon izliyordu. Sabah kliniğe gitmişti ama ruh gibiydi, kendini işe veremiyordu. Hae In de onun bu hallerini fark etmişti ve tatlı bir sesle: “Ayça, sen eve git istersen…” deyip onu eve yollamıştı. Ayça, Hae In’e ne çok şey borçlu olduğunu düşünmeden edemedi. Dün gece eve gelince soluğu arkadaşının odasında almıştı:

“Hae In… Han Seul’le ayrıldık!”

Yüzünde büyük bir acı ifadesiyle bakıyordu Ayça. Gözleri dolmuştu. Hae In’se şaşkındı. Ne diyeceğini bilemez gibi bir an durdu, sonra merakla sordu:

“Neden ayrıldınız?”

“Çünkü onu terk ettim!” dedi Ayça. Sonra da hüzünle gülümsedi. Hae In bir an ağzı açık bakakaldı, ama sonra, o da hafifçe gülümseyip başını eğdi:

“Biliyordum…” diye mırıldandı… “Moon Jee yüzünden… öyle değil mi?”

Ayça şok içinde kalakaldı! Şimşek gibi başını kaldırıp Hae In’e baktı: Bunu nerden biliyordu??

Hae In’se gülümsüyordu:

“Anlamıştım… Uzun zamandır yüreğindekinin aslında Han Seul değil, Moon Jee olduğunu ben bile anlamıştım Ayça… Sen ne zaman fark edeceksin diye merak ediyordum…”

O zaman Ayça başını eğip usul usul ağlamaya başladı. Demek Hae In bile farkındaydı olanların… O halde… gerçekten de doğru şeyi yapmış olmalıydı… Evet… Acı çekecek, çektirecekti belki; ama bir ömür boyunca insanları ve kendini kandırarak yaşayamazdı…

Hae In’se onun bu acı dolu hallerine fena halde üzülmüştü. Yavaşça yerinden kalktı, kanepede onun yanına geldi ve ağlayan arkadaşına sıkıca sarıldı. İki kız uzun süre böyle kaldılar…

Şimdi Ayça bir gece öncesinin anılarını düşünürken hafifçe gülümsüyordu. Hae In, iyi ki vardı… Onun desteği olmasa, vicdan azabı ve kırık kalbinin acısıyla şimdi çok daha kötü bir halde olurdu…

Death Note OST – Light’s Theme

Birden evin zili ısrarla çalmaya başladı! Ayça ani bir kalp çarpıntısıyla yerinde doğruldu: Bu öfkeli ziyaretçi kim olabilirdi? Han Seul müydü yoksa?!

Korkuyla kapıya gitti. Açmadan önce seslendi: “Kim o?”

“Ayça açar mısın? Seninle konuşmak istiyorum!”

Moon Jee! Ayça şaşkınlıkla durakladı, sonra yavaşça kapıyı açtı.

Moon Jee kapının eşiğinde durmuş, onu öfkeden çakmak çakmak olmuş gözlerle süzüyordu.

“Abimle ayrılmışsınız,” dedi buz gibi bir sesle. “Bu ne demek oluyor Ayça?”

Ayça ne cevap vereceğini bilemedi. Sonra, yavaşça başını eğdi:

“Evet… Ayrıldık… Çünkü… Çünkü ben…”

“Evet, çünkü sen, ne?” dedi Moon Jee. Yüzünde buz gibi bir ifadeyle ona bakıyordu. Ayça yutkundu, gözlerini kaçırdı. Moon Jee’ye ne diyebilirdi ki?

“Çünkü sen hâlâ San Young’a âşıksın, değil mi??”

Moon Jee haykırır gibi böyle deyince Ayça donmuş gibi kalakaldı. Şaşkınca bakışlarını kaldırdı. Moon Jee’nin öfke ve üzüntüden karmakarışık olmuş yüzüne baktı. Bu da nerden çıkmıştı??

“Sana inanamıyorum!” diye bağırdı Moon Jee. “Bunu abime yaptığına inanamıyorum! Onu resmen kullandın! Kullandın ve şimdi ortada bırakıyorsun! Halbuki ben sırf senin onu sevdiğine inandım diye… inandım diye…”

Moon Jee sözün burasında durdu, devam edemedi. “Aranızdan çekildim…” diyecekti, ama bunun gereksiz olduğunu düşündü birden. Aralarından çekileceği bir durum yoktu ki, çünkü zaten hiç aralarında olmamıştı! Ayça San Young’u seviyorsa zaten abisini de kendisini de aptal yerine koymuştu!

Birden:

“Senden nefret ediyorum!” diye bağırdı ve arkasını dönüp koşmaya başladı!

Ayça tek kelime bile edemeden bakakalmıştı. Gözleri yanmaya başlamıştı; boğazına, her geçen saniye daha da büyüyen bir yumru tıkanmıştı. Moon Jee’nin koşarak uzaklaşmasını seyrederken kabuslardaki gibi bir hisse kapıldı: Koşmak istiyor, bağırmak istiyor, ama hiçbir şey, hiçbir şey yapamıyordu!

Birkaç saniye böyle donup kaldıktan sonra birden dizlerinin bağı çözüldü sanki. Kulaklarında “senden nefret ediyorum!” diyen Moon Jee’nin sesi yankılanırken Ayça olduğu yerde, kapının önünde çöktü kaldı…

Ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Moon Jee delirmiş gibi koşuyordu. Yoldan geçenler gözlerinden yaşlar süzülerek fırtına hızıyla koşan bu gence tuhaf tuhaf bakıyorlardı ama Moon Jee’nin umrunda bile değildi. Deli gibi koştu, koştu…

Sonra daha önce geldiği parkın önünde durdu: Bu park… Ayça’ya karşı hissettikleriyle artık başa çıkamadığı o gün, gelip saatlerce oturduğu park… Tıpkı o gün olduğu gibi çimenlerin üzerine oturdu, boş boş karşıdaki nehir manzarasına bakmaya başladı…

İçinde giderek büyüyen bir acılık vardı. Ayça’nın bakışları gözünün önünden gitmiyordu. Genç kızı hiç dinlemeden öylece bağırıp çağırıp sonra da çekip gittiğini düşününce kendini giderek daha fena hissetmeye başlıyordu. Ayça’nın bir şey demesine fırsat bile vermemişti. Sıkıntıyla yüzünü buruşturdu.

Ama zaten ne diyecekti ki? Ne diyebilirdi ki? Eğer hâlâ San Young’u seviyorsa, olan bitenin abisini kullanmış olması dışında bir anlamı var mıydı?

Moon Jee derin bir of çekti. Kafası, aklı, duyguları karmakarışık olmuştu. Ne yapacağını, ne düşüneceğini bilmiyordu.

Birden telefonu çalmaya başladı. Hae In’di.

“Moon Jee, nerdesin?” dedi genç kız açar açmaz. “Bir an önce bizim eve gel! Seninle konuşmam lâzım!”

Hae In telefonu elinden bıraktığında dalgındı. Alnı sıkıntıyla kırışmıştı.

Bundan yaklaşık yarım saat önce eve gelmiş, Ayça’yı kapının eşiğinde ağlarken bulmuştu. Hali, dün gecekinden de fena görünüyordu. Galiba en az yarım saattir böylece oturmuş ağlıyordu, gözleri artık iyice şişmiş, burnu kıpkırmızı olmuştu. Hae In ufak bir feryat koparmadan edemedi:

“Ayça! Bu halin ne böyle??! Hadi kalk, kalk da içeri geçelim…”

Arkadaşını zorlukla yerinden kaldırdı, içeri sürükledi. Ayça kanepeye yığılır gibi oturdu. Birdenbire, hıçkırıklar arasında ellerini yüzüne kapattı:

“Benden nefret ediyor! Benden nefret ettiğini söyledi!”

“Kim, kim senden nefret ediyor?” dedi Hae In çaresizce. Ama Ayça ağlamaktan konuşamayınca gitti, mutfaktan bir bardak su alıp geldi. Bardağı arkadaşının eline zorla tutuşturup içmesini sağlarken:

“Sakin ol, sakin ol tatlım…” diye mırıldanıyordu. Bir yandan da endişeyle düşünüyordu: Bu kızı bu hale getiren sadece bir kişi olabilirdi…

Gerçekten de Ayça biraz sonra biraz daha açılıp olanları anlatacak vaziyete geldiğinde tahmininde yanılmadığını anladı Hae In.

“Benim abisini kullandığımı düşünüyor…” diye acı acı anlattı Ayça. “Hâlâ San Young’a âşık olduğumu, Han Seul’den bu yüzden ayrıldığımı düşünüyor. Bana benden nefret ettiğini söyledi!”

Genç kızın yeniden gözleri dolarken Hae In üzülmeden edemedi. Sonra tatlı bir sesle:

“Buna gerçekten inanmıyorsun, değil mi?” dedi. “Senden nefret falan etmiyor… Sadece kalbi çok kırılmış… Bu da onun seni ne kadar çok sevdiğini göstermez mi? Hem… hem ortada bir yanlış anlaşılma var, yani sen San Young’u sevmiyorsun ki…”

“Evet ama…” Ayça durdu. Yüzüne düşünceli bir ifade gelmişti. Hafifçe:

“Sana dün de söylemiştim…” diye mırıldandı. “Moon Jee’yle olmama imkân yok Hae In… Han Seul’le aralarına girmeme imkân yok… Bunu istemiyorum da zaten… O yüzden…”

Sözün burasında durdu, acıyla gülümsedi. Hae In’e döndüğünde gözleri yaşlıydı:

“O yüzden belki de benden nefret etmesi daha iyidir, öyle değil mi? Böylece daha az acı çeker. İkisi de daha az acı çeker, ve normal hayatlarına daha kolay dönerler…”

Hae In ne diyeceğini bilemez gibi baktı ona. “Ayça…” diye mırıldandı. Ayça ise devam ediyordu:

“Bir an önce çekip gitmeliyim. Türkiye’ye dönmeliyim artık… İkisinin de hayatını yeterince mahvettim zaten; daha fazlasına hakkım yok… Evet, bir an önce gitmeliyim, hatta mümkünse yarın!”

Böyle deyip ayağa kalktı. Yüzünde hâlâ acılı, ama kararlı bir ifade vardı.

“Ben biraz dışarı çıkıyorum Hae In…” dedi. “Biraz hava alayım, kendime geleyim…”

“Tamam,” diye başını salladı Hae In. “Sana eşlik etmemi ister misin?”

Ayça bir an durdu, sonra yavaşça başını salladı: “Hayır… Tek başıma çıkmak istiyorum… Her şeyin başladığı yere gidip… anılarımla vedalaşmak istiyorum…”

Böyle deyip hüzünle gülümsedi: “Delirdiğimi düşünüyorsun, di mi?”

Hae In güldü: “Yok canım, daha neler… Sadece… hımm, biraz acele karar vermiyor musun tatlım? Belki biraz daha düşünsen, bir hal çaresi bulunur… Ardında böyle yanlış anlamalar bırakarak mı gitmeyi istiyorsun cidden?”

“İnan bana böylesi daha iyi,” dedi Ayça kararlılıkla. Sonra Hae In’e gülümsedi: “Teşekkür ederim Hae In… Bunca zamandır benim için yaptıkların için çok ama çok teşekkür ederim! Sen olmasan ne yapardım gerçekten bilmiyorum…”

“Dur kızım, hemen gitmiyorsun ya?? Böyle veda eder gibi konuşma!” dedi Hae In şakacı bir kızgınlıkla. Ayça da güldü: “Evet… Elbette…” Sonra döndü, kapıya doğru giderken:

“O zaman… akşama görüşürüz…” diye mırıldandı. Ve yorgun adımlarla kapıyı açıp çıktı.

Evde yalnız başına kalan Hae In’se bir süre sıkıntıyla düşündü: Bu iş hoşuna gitmiyordu, hem de hiç hoşuna gitmiyordu! Zavallı Moon Jee’nin ne kadar acı çektiğini düşündü: Çocukcağızın duygularının karşılıklı olduğunu bilmeye hakkı vardı… ama, bunu ona söylerse Ayça’ya ihanet etmiş gibi olmayacak mıydı? Ayça onun bilmemesini özellikle istemişti. Hae In sıkıntıyla ofladı, ne yapmalıydı??

Sonunda dayanamadı. Telefonuna uzandı. Moon Jee’yi aradı:

“Moon Jee, nerdesin? Bir an önce bizim eve gel! Seninle konuşmam lâzım!”

Moon Jee Hae In’e inanmaz gözlerle bakıyordu:

“Ne…”

“Doğru duydun,” dedi genç kız. “Ayça, Han Seul’den senin yüzünden ayrıldı. O da seni seviyor!”

Moon Jee faltaşı gibi açılmış gözlerle, ağzı yarı açık, Hae In’e bakakalmıştı. Beyni boşalmış gibiydi. Neden sonra, kekeleyerek:

“A-ama… ama abime başkasını sevdiğini… Aman Tanrım!”

Elini ağzına kapattı, irileşmiş gözlerini yere dikti. Beyni bilgisayar gibi çalışıyordu: Ayça, Han Seul’e hiç isim vermemişti ki… Ona sadece başka birini severken kendisiyle kalmasının haksızlık olacağını söylemişti. Bu kişinin San Young olduğunu düşünen Han Seul’dü! Aman Tanrım!

Moon Jee yine de inanamıyordu, Ayça, o tatlı kız… kendisini seviyordu, öyle mi?

Birdenbire, heyecanla Hae In’e doğru atıldı: Kızın kollarına yapıştı!

“Emin misin?? Emin misin Hae In?? Ayça gerçekten… gerçekten…”

“Sakin ol biraz, heyecandan tıkanıp kalacaksın” diye güldü Hae In. Sonra biraz ciddileşti: “Aslında bunu sana söylemememi istemişti, çünkü abinle ikinizin arasını bozmaktan korkuyor… O yüzden sana da hiçbir açıklama yapmak istememiş, onun hâlâ San Young’a âşık olduğunu düşünmene göz yummuş…” Sonra içini çekti, üzgün bir yüzle ekledi: “Ama yine de… Sen ona kendisinden nefret ettiğini söyleyince o kadar üzülmüştü ki Moon Jee… Ben eve gelene kadar kapının önünde oturup ağlamış, inanabiliyor musun?”

Moon Jee’nin gözleri yaşardı: Hay kopasıca dili! Keşke, keşke o sözleri söylemeseydi!

“Ondan nasıl nefret edebilirim??” diye inledi. “Onu hâlâ çok, ama çok seviyorum!”

“Biliyorum,” diye güldü Hae In yeniden. Sonra sevgiyle Moon Jee’nin kolunu sıktı: “Hadi… Git bul onu!”

“Ta-tamam!” dedi Moon Jee heyecanla ve kapıya koşturdu. Ama yarı yolda durdu, geri döndü: “İyi ama, nereye gitti??”

“Şey…” Hae In düşünceli bir biçimde kafasını kaşıdı. “Aslında bilmiyorum… Ama… her şeyin başladığı yere gitmekle ilgili bir şeyler söyledi…”

Moon Jee bir an durdu: Her şeyin başladığı yer…

Sonra, yüzüne bir gülümseme yayıldı. Gözlerini kaldırıp neşeyle Hae In’e baktı:

“Sanırım ben biliyorum! Her şey için çok teşekkür ederim Hae In! Sen benim en iyi dostumsun!”

Böyle deyip neşeyle dışarı fırladı, deli gibi koşmaya başladı. Hae In arkasından gülerek baktı:

“Deli çocuk…”

Sonra da kapıyı kapatırken, hafifçe içini çekti: İki gencin artık birbirlerine kavuşup mutlu olmasını içtenlikle diledi…

The Czars – Paint the Moon

Moon Jee koştu, koştu… Bu  kez üzüntüyle değil, büyük bir heyecan ve umutla koşuyordu.

Sonra nihayet, köprüye geldi: Her şeyin başladığı o ilk gün, Ayça’yı intihar etmekten kurtardığı gün karşılaştıkları köprüye…

Ve adımları yavaşladı: Onu görmüştü.

Ayça tıpkı o gün olduğu gibi, parmaklıkların tam kenarında durmuş, dalgın dalgın köprünün altından akan sulara bakıyordu. Batmakta olan güneşin ışıkları saçlarını kızıla boyamıştı. Güzel dudakları pespembeydi. Gözleri ve şişmiş burnu da öyle! Ama Moon Jee, onun şu hüzünlü haliyle bile ne kadar güzel olduğunu düşünmeden edemedi.

Ayça ise düşünüyordu: Birkaç ay önce bu köprüde böylece durup ölümü düşündüğü anda Moon Jee gelmemiş olsa neler olacağını düşünüyordu. Evet, kendisi ölür giderdi. Ama belki de Moon Jee şimdi olduğundan çok daha mutlu olurdu. Hayır, belki değil, kesinlikle çok daha mutlu olurdu. Zavallı çocuğun hayatını mahvetmişti.

İçini çekti. Neyse ki artık gidiyordu. Gidiyor ve onu rahat bırakıyordu. Moon Jee zamanla iyi olacaktı.

Böyle düşündü ve başını kaldırdı, derin bir nefes aldı. İşte tam o anda, sol tarafında, ona yaklaşan birinin varlığını fark etti. Başını çevirdi ve gözleri şaşkınlıkla açıldı:

Moon Jee!

Moon Jee yüzünde sevimli bir tebessümle ona bakıyordu. Hiç acelesi yokmuş gibi, sakin sakin kendisine doğru yürüyordu. Bu arada bakışlarını Ayça’dan hiç ayırmamıştı. Gözlerinde biraz hüzün, biraz da umut vardı. Ayça ona baktı ve anladı:

Moon Jee her şeyi biliyordu.

Ama… nasıl?! Ayça bir an kaşlarını çattı, ama sonra cevap şıp diye düşüverdi aklına: Hae In, tabii ki… Anlaşılan sevgili arkadaşının bu büyük sırrı daha fazla taşımaya gönlü elvermemişti. Ayça bir an Hae In’e karşı bir öfke duymayı bekledi içinde; ama hemen sonra fark etti ki, ona hiç kızmamıştı. Sanki… sanki kendisi de içten içe bunu ister gibiydi!

Bu sırada Moon Jee yanına kadar gelmiş, tam karşısında durmuştu. Ayça nefes bile almaya korkarak baktı ona.

“Merhaba…” diye mırıldandı Moon Jee.

Ayça hiçbir şey diyemedi. Ne diyeceğini bilemiyordu. Bir an arkasını dönüp kaçıp gitmeyi düşündü, ama bunu yapacak kuvveti bile kalmamıştı. Sadece, öylece baktı Moon Jee’ye. Gözleri yaşarmaya başlamıştı.

“Her şeyi öğrendim,” dedi Moon Jee. “Hae In anlattı…”

Biraz durdu, sonra bakışlarını bir anlığına kaçırıp devam etti: “Senden çok özür dilerim… Senden nefret ettiğimi söylediğim için özür dilerim! Tabii ki nefret etmiyorum, senden nasıl nefret edebilirim ki?”

Ayça hâlâ bir şey diyemeden bakıyordu ona. Dudakları titremeye başlamıştı. Öyle duygulanmıştı ki, ağzını açtığı anda ağlamaya başlamaktan korkuyordu genç kız.

Moon Jee onun gözlerinin içine baktı. Bakışları sevgi ve hüzün doluydu. Ayça’nın ne kadar çok ağladığını üzüntüyle fark ediyordu. Tıpkı o gün… onu kurtardığı ilk gün olduğu gibi kıpkırmızı ve şişti bu gözler.

Ama ne kadar güzellerdi! Moon Jee dayanamadı, hafifçe elini uzattı. Ayça’nın yanağına dokundu. Ayça baştan ayağa ürperdiğini hissetti. Moon Jee ise hafifçe gülümsüyordu, mavisinin güzelliğine kanmak ister gibi uzun uzun baktı genç kızın hafif nemli gözlerinin içine.

Sonra, elini Ayça’nın yüzünden hiç çekmeden, yavaşça ona doğru yaklaştı. Fısıltı gibi çıkan bir sesle:

“Aşkım,” dedi.

“…binlerce mil yol kat ettim…

…nehirleri geçtim, dağları aştım.

Hüsrana uğradım ve ızdırap çektim…

Nefsime karşı koydum, ve güneşi takip ettim…

Karşına çıkıp sana şunu diyebilmek için:

seni seviyorum…”

Sözlerini bitirdiğinde, Ayça’nın yanağını hafifçe okşadı. Ayça, gözyaşları arasında elinde olmadan gülümsedi: Im Juli’deki sözlerdi bunlar… Im Juli… Birlikte izledikleri ilk film…

Moon Jee elini kaldırdı, Ayça’nın yüzüne düşmüş bir parça saçı tutup kulağının arkasına attı. Sonra, eli Ayça’nın başında durdu. Diğer eliyle de yavaşça Ayça’nın beline uzandı, onu kendisine doğru çekti.

Başını Ayça’nın omzuna koydu, kızın kulağına yeniden fısıldadı:

“Seni seviyorum…”

Ayça titreyerek gözlerini kapattı. Ah, şu anda öyle mutluydu ki, mutluluktan ölebilirdi! İçini çekti, sonra o da genç adama sıkı sıkı sarıldı. Başka hiçbir şey düşünmek istemeden, bundan sonra neler olacağını hiç düşünmeden… Yaşanacak sadece şu an varmış gibi… Onu hiç bırakmak istemez gibi, sıkı sıkı sarıldı.

Moon Jee de ona sarılmıştı. Burnunu onun güzel kokulu saçlarına gömerken yüzüne huzurlu bir gülümseme gelmişti: Sonunda… sonunda gerçekten, sevdiği kızı kollarında tutuyordu! Üstelik… o da kendisini seviyordu!

Tam da o anda, Ayça onun içinden geçenleri duymuş gibi mırıldandı:

“Ben de… seni seviyorum…”

Moon Jee kalbinin güneş ışığıyla dolduğunu hissetti sanki. Yüzündeki gülümseme iyice genişledi. Genç çocuk, eski neşesine kavuşmuştu. Başını muzipçe geriye attı, Ayça’nın yüzüne baktı:

“Efendim? Ne dedin, duyamadım??”

Ayça gülmeye başladı: Bu afacan oğlan Im Juli’yi oynamaya kararlıydı demek! Gülerek, daha yüksek sesle:

“Ben de seni seviyorum dedim!” dedi.

Muzip Moon Jee ise pes edeceğe benzemiyordu. Suratında kocaman bir gülümsemeyle kulağını tuttu, Ayça’ya doğru kulağını açar gibi yaparak:

“Nee?? Çok alçak sesle konuşuyorsun, söylediklerin duyulmuyor??” dedi. Ayça bir kahkaha attı. Madem öyle, kendi kaşınmıştı: Moon Jee’nin kulağını tuttu, içine doğru bağırdı:

“Seni seviyorum zevzek şey! Seni seviyorum! Seni çok seviyorum!”

Zavallı Moon Jee bir an “aaghhh!” diye bağırıp onun elinden kurtulmaya çabaladı, bu kız onu nerdeyse sağır edecekti! Hafif bir öfkeyle Ayça’ya baktı, ama hemen sonra gülmeye başladı. Ayça’yı belki de bu yüzden böyle seviyordu: Çocuk ruhlu, sevgili oyun arkadaşı…

Birdenbire Ayça’yı kollarından yakaladı, kollarının arasına alıp kucaklayıverdi!

“Sen beni sağır mı edeceksin?? Sağır erkek fetişin mi var kızımm?? Tamam anladık, beni çok seviyorsun!”

“Tamam özür dilerim, bırak beni!” diye çırpındı Ayça, kahkahalar arasında. Bir yandan da gözü korkuluklardan görünen nehre takıldıkça ürpermeden edemiyordu: Ay, şimdi düşeceklerdi!

Neyse ki Moon Jee onu daha fazla korkutmadan yere bıraktı. Sonra muzipçe:

“İyice Daniel ve Juli’ye döndük,” diye sırıttı, “Bir de belinde güneş dövmesi görürsem tam olacak!”

Ayça güldü: “Güneş dövmem yok, ama soyadım Türkçe’de güneş anlamına gelir, bu sayılır mı?”

Moon Jee’nin gözleri heyecanla irileşti:

“Vuhaaa, deli misin, sayılmaz olur mu hiç?! Aman Tanrım, sen benim hem ay’ım, hem güneşimsin demek!”

Genç adam çocuksu gözlerinde büyük bir neşeyle bunları söyleyince Ayça gülmeden edemedi. Şakacıktan onun burnuna ufak bir fiske vurdu.

Birden, Moon Jee onun elini havada yakaladı. Şaşıran Ayça’nın yüzüne sevgiyle baktı. İçindeki büyük coşkuyla baktı bu güzel yüze.

Sonra, yavaşça ona doğru eğildi. Dudakları, onun dudaklarına yaklaşırken, gözleri usulca kapandı. Ayça’nın da öyle…

Dudakları buluşunca, ikisi de bir an hafifçe titrediler. İlk gerçek öpücükleri…

Moon Jee onun dudaklarındaki şeftali tadını alınca tam kalbine, sıcacık bir gün ışığı düştü sanki: Bu tat… ne kadar güzeldi!

Ayça ise ilk defa, gerçekten doğru kişiyi bulduğunu hissediyordu: İlk defa geçmişin ürkütücü hayalleri onu rahatsız etmeden, karşısındaki genç adamı bütün benliğiyle öpüyordu…

Moon Jee Ayça’yı kendine doğru çekip öpücüğü derinleştirirken ne kadar mutlu olduğunu düşündü: Çok, çok mutluydu! Hayatında hiç olmadığı kadar mutluydu! Ayça… Ayın diğer yarısı… Peşinde olduğu güneş…

Nehirleri geçip dağları aştıktan; hüsrana uğrayıp ızdırap çektikten, nefsine karşı koyduktan sonra, nihayet ona kavuşmuştu…

-Bölüm Sonu-