12. Bölüm

UYARI: Aşağıdaki yazı argo, küfür, şiddet ve cinsellik içermektedir. 16 yaşından küçüklerin okuması sakıncalıdır, blogda unutulan çocukların başına geleceklerden müessesemiz sorumlu değildir.

“It’s you are whatever a moon has always meant

And whatever a sun will always sing is you…”

E. E. Cummings”

A Love to Kill OST

Moon Jee ve Ayça soluk soluğa polis karakolunun merdivenlerinden çıktılar, girişteki memura Che Beh Zhao’nun odasını sorduktan sonra hızla ikinci kat merdivenlerini tırmanmaya başladılar. Moon Jee, Ayça’nın kendisini takip edip etmediğine bile aldırmadan önden koşuyordu; Ayça ise canını dişine takmış onun hızına yetişmeye çabalıyordu.

Moon Jee, Beh Zhao’nun odasına fırtına gibi daldığında Beh Zhao, Dong Sae ve bir sürü polis memurunu yoğun bir koşuşturma içinde buldu: Birkaç kişi, bilgisayarlarda yer takibi yapmaya uğraşıyordu. Bir başkası yine bilgisayar aracılığıyla başka ekiplerle konuşuyordu. Ayrıca telefonla konuşan, bir birimden diğerine koşuşturan memurlar çarptı genç adamın gözüne. Polis merkezi, tam bir hengame içindeydi!

“Neler oluyor?!” diye bağırdı genç çocuk. Koşmaktan nefesi tıkanmıştı, ama yine de delirmiş gibi Dong Sae’nin karşısına geçip adamın yakasına çoktan yapışmıştı bile: “Neler oluyor Dong Sae Ajusshi?! Abime ne oldu?!”

“Sakin ol genç adam, sakin ol…” diye onu yatıştırmaya çabaladı Dong Sae. Bu arada gözü, odaya yeni giren Ayça’ya takılmıştı. Ayça da kesik kesik soluyordu; saçları terden şakaklarına yapışmıştı. Dong Sae, Moon Jee’nin de Ayça’nın da korku ve endişeden perişan halde olduklarını anlamıştı; hemen yanındaki genç koruma memurlarından birine döndü:

“Soon Yu-sshi, bu iki gence birer bardak su getirir misin lütfen?”

“Abime ne oldu diyorum!” diye bağırdı Moon Jee, suyla falan uğraşacak hali yoktu, cevabı derhal istiyordu!

“Han Seul’ün uyuşturucu mafyası tarafından kaçırıldığını zannediyoruz,” diye cevap, az ötede duran Beh Zhao’dan geldi.

Moon Jee şaşkınlıkla ona baktı. Bu otuzlarının ortalarında görünen sağlam görünüşlü adamı bir yerlerden tanıyor gibiydi. Beh Zhao onu meraklandırmadı, Moon Jee’nin yanına gelip elini sıktı:

“Ben abinin üniversiteden arkadaşıyım Moon Jee-yah… Senle de tanışmıştık, ama o zaman on üç – on dört yaşlarındaydın, muhtemelen hatırlamıyorsundur bile… Ben Che Beh Zhao; narkotik biriminde başkomiserim…”

Böyle dedikten sonra Ayça’ya döndü:

“Siz de Han Seul’ün güzel kız arkadaşı olmalısınız… Han Seul sizden bahsetmişti…”

Ayça şaşkınca başını salladı. Genç kız dilini yutmuş gibiydi; yaşananları aklı almıyordu…

Neyse ki Beh Zhao durumu tamamen kontrol altına almıştı: İki genci hemen köşedeki sandalyelere oturttu, memurunun getirdiği suyu ellerine tutuşturdu ve sakin bir sesle durumu açıklamaya başladı:

“Han Seul’le pek çok kereler birlikte çalıştık: Kendisi resmi hiçbir görevi olmasa da polis kuvvetleriyle işbirliği yapıp eski mahallesindeki suç örgütlerini temizlemeyi kendine amaç edinmişti. Ayrıca mahallede çok sevilen bir şahsiyet olduğu için ondan başka kimsenin başaramayacağı şekilde mahalleliden destek görüyor, suç örgütüyle bağlantısı olan mahalle gençlerini ikna edip bize casusluk yapmalarını sağlıyordu.”

Moon Jee’nin elleri titremeye başlamıştı. Fısıltı gibi çıkan bir sesle:

“O halde… o halde örgüt onun bu işlerinden haberdar olmuş olmalı…”

“Evet, muhtemelen olan bu,” dedi Beh Zhao düşünceli bir sesle. “Akşam sularında Han Seul’le telefonda konuştum. Sesi biraz tuhaf geliyordu, ama yine de bir şeyden şüphelenmedim. Bana birazdan konsere gideceğini söyledi, sonra da Tayland’dan kaçak bir gemiyle Seul limanına yapılacak olan büyük teslimatın gününün değiştiğini haber verdi. Bundan da şüphelenmedim, çünkü teslimat tarihinin değişmesi sık sık olan bir şeydir; özellikle de adamlarımız kendilerini birilerinin ihbar ettiği veya edeceğinden şüpheleniyorsa… Ama tuhaf bir şey oldu: Han Seul kapatırken “yengeye selam” dedi. Bu ikimizin arasında bir şifreydi: Eğer birimizden biri yakalanır veya başı belaya girerse diğerine ulaşıp bunu söyleyecekti!”

Ayça ve Moon Jee başkomiseri kâğıt gibi bembeyaz olmuş yüzlerle dinliyorlardı. Ayça ağlamamak için kendini zor tutuyordu; Han Seul ne biçim işlere bulaşmıştı böyle? Moon Jee ise az önce kendisi konserde coşku içinde sahnede olmanın tadını çıkarırken abisinin neler yaşadığını düşündükçe bayılacak gibi hissediyordu!

“Bunu duyar duymaz Ha Dong Sae’yi aradım ve Han Seul’den haberi olup olmadığını sordum. Onu en son nerde gördüğünü de… Sonra seni aradım, ama konserde olduğun için cevap veremeyeceğini tahmin etmiştim… Bu arada emniyet güçlerini de alarma geçirdik, onun son görüldüğü yer olan başbakanlık otoparkında ekiplerimiz aramalarını sürdürüyorlar…” Sonra başıyla az ötede bilgisayar başında uğraşan memurları işaret etti: “Ayrıca Han Seul’ün telefonunu GPS takip sistemiyle bulmaya çalışıyoruz… Yalnız maalesef bu mümkün olmayabilir; karşımızdaki heriflerin sadece telefonu kapatmakla kalmayıp sim kartı da çıkarmayı akıl edecek kadar zeki olmaları yüksek ihtimal…”

Gerçekten de bilgi işlem memurlarından biri, tam o anda başını kaldırıp umutsuzca başını iki yana salladı: “Bulamadık,” anlamına geliyordu bu. Moon Jee acıyla inledi.

“Peki şimdi ne olacak??” dedi Ayça büyük bir endişeyle. “Böylece elimiz kolumuz bağlı oturacak mıyız?!”

“Hayır…” dedi Beh Zhao yavaşça. Biraz tereddütlüydü, bu önemli bilgiyi karşısındaki iki gence verip vermemekte kararsızdı ama sonra ikisinin de perişan halini görünce dayanamadı. Bir sır verir gibi kulaklarına eğildi:

“İçeride bir adamımız daha var, gençler… Şimdi ondan haber bekliyoruz… O bize Han Seul’ün tutulduğu yeri bildirebilir. Tabii kendisi de biliyorsa…”

Ayça ve Moon Jee umutla ona baktılar. Beh Zhao onlara güven verici bir biçimde gülümsedi ve: “Merak etmeyin,” dedi, “Han Seul’ü size sağ salim getireceğiz…”

Ayça ve Moon Jee başlarını salladılar. Beh Zhao onların yanından ayrılıp yeniden işinin başına dönerken bu iki gence verdiği sözü tutabilmesi için içinden Tanrı’ya dua etti…

Bu esnada zavallı Han Seul’ün hali pek de parlak değildi: Genç adam aynen Jung Wyung’a olduğu gibi bir sandalyeye bağlanmış, sonra da eşek sudan gelinceye kadar dövülmüştü. Yüzü gözü kanlar içindeydi. Yine de içi rahattı: Kendisine bu kadar vahşi bir biçimde davrandıklarına göre bu heriflerin elinde başka koz yoktu: Moon Jee ve Ayça güvendeydiler yani… Han Seul, Beh Zhao ve Dong Sae’nin kardeşi ve Ayça’yı derhal emniyete çağırıp güvenlik altına alacaklarını tahmin ediyordu zaten.

“Konuş lan g.tlek herif!” diye bağırdı Gab Soo kulağının dibinde. Han Seul’ü sorguya çekmeye başladığı ilk anda Godfather tripleri içine girip İtalyan mafya babası havalarında davranmaya çalışmıştı ama Han Seul’ün konuşmamaktaki inadı en sonunda onun da sinirlerini bozmuştu. Genç adamı yakasından tutup sarstı: “Konuş diyorum ulan, ağzına sıçtığım! Söyle, ikinci köstebek kim???”

Han Seul gözlerini zorlukla araladı, sonra pis pis sırıttı: “Bilmem?? Acaba kim?? Elma dersek çıkar mı acaba? Elmaaa!”

“Ulan it, gösteririm ben sana elmayı!” diye bağırdı Gab Soo ve zavallı Han Seul’e bir şamar daha patlattı! Han Seul acıyla inledi. Çıplak elle atılan şamarlar neyse de, herifin yüzüğü canını fena acıtıyordu yahu… Acaba rica etse çıkarır mıydı??

Gab Soo ise öfkeyle soluyordu: Han Seul dişli çıkmıştı. Üstelik bu Fang Yoo denen beceriksiz herif, Han Seul’ün kardeşini bulup getirmeyi becerememişti: Çocuğun konseri varmış, o kalabalık içine sızamamışmış… Beceriksiz herif! Gab Soo öfkeyle dişlerini gıcırdattı. Sonra sıkıntıyla boynunu ovuşturdu. Bugünkü ikinci infazdı bu; o yüzden adamakıllı yorulmuştu. Köşküne çekilip birkaç sarışın hatun tarafından rahatlatılsa hiç de fena olmayacaktı…

Bir an durdu, sonra adamlarına döndü, iki tanesini işaret etti:

“Sen ve sen: İkiniz burda kalıyorsunuz! Bu itoğluitin üzerinden bir dakika bile gözünüzü ayırırsanız bittiniz demektir! Geri kalanlar: Toparlanın, gidiyoruz!”

Sonra kızgınca Han Seul’ün üzerine eğildi. Nefret dolu bir sesle:

“Sen de bu gece iyice bir düşün,” dedi. “Köstebeği nasolsa bulacağız… Eğer bizi uğraştırmadan ismini sen söylersen, o zaman sana acısız bir ölüm vaad edebilirim! Aksi takdirde, yarın sabah değişik Çin işkencelerini üzerinde denemek için geri geleceğim!”

Han Seul zorlukla ağzını açtı. Gab Soo dikkat kesildi: Yoksa herif konuşacak mıydı?

“Hass.ktir…” dedi Han Seul ve başı yana düştü.

Gab Soo kıpkırmızı oldu: Adama bak lan! Şu halinde bile kendileriyle taş.k geçiyordu!

Bir an yine yumruğunu kaldırdı, ama sonra Han Seul’ün çoktan kendinden geçmiş olduğunu düşünüp yüzünü ekşiterek durdu. Yarın nasıl olsa icabına bakacaktı, bıraktı bu gece acılar içinde bir son gece geçirsin…

Hışımla yürüyüp Han Seul’ün hapsedildiği odadan çıktı.

Full Metal Alchemist OST – Bratja (Brothers) 

Polis merkezindeki hareketlilik sürüyordu. Fakat önceki kadar yoğun değildi; bilgisayar başında diğer ekiplerle haberleşenler dışındaki memurlar ya keşfe gönderilmişti, yahut bir sonraki emre kadar beklemeleri söylenmişti. Herkes bekliyordu: İçerideki adamdan gelecek olan bir ipucunu bekliyorlardı.

Moon Jee ve Ayça da bekliyorlardı. İkisinin de yüzü karmakarışıktı. Bir köşede yan yana, sessizce oturmuş, kendi dünyalarına dalmış, konuşmaya bile çekinerek bekliyorlardı.

Ayça göz ucuyla yanındaki çocuğa baktı. Moon Jee ellerini dizlerine dayamış, başını önüne eğmişti. Konser kostümü hâlâ üzerindeydi, gözlerindeki siyah kalem yer yer akmıştı. Çok yorgun, çok bitkin görünüyordu. Ayça içinin sızlamasına engel olamadı. Bir an tereddüt etti, ama sonra içindeki dürtüye engel olamadı. Elini uzattı, yavaşça Moon Jee’nin omzuna dokundu.

Moon Jee başını kaldırıp ona baktı. Gözlerindeki büyük acıyı görünce Ayça’nın yüreği paramparça oldu.

“Moon Jee…” dedi usulca. “Onu bulacaklar… Onu hiçbir zarar görmeden kurtaracaklar… Biliyorsun, değil mi?”

Moon Jee hafifçe gülümsedi. Ama hüzün ve acı dolu bir gülümsemeydi bu. Sonra bakışlarını kaçırdı, derin bir nefes verdi.

“Ben…” diye mırıldandı. “Hyung’un başına bir şey gelirse… ben…”

Devam edemedi, tıkanarak yutkundu. Ayça ise heyecanla:

“Hiçbir şey olmayacak diyorum! Onu kurtaracaklar Moon Jee, söz veriyorum sana!”

Moon Jee’nin gözleri dolmuştu. Teselli arayan bir çocuk gibi baktı Ayça’ya. Dudakları titreyerek:

“Gerçekten mi?” diye fısıldadı, “Ona bir şey olmayacak, değil mi Ayça?”

“Olmayacak,” dedi Ayça güven dolu bir sesle. Kendisi de en az Moon Jee kadar buna inanmak istiyordu.

Sonra genç çocuğun yüzüne baktı ve onun sevimli yüzündeki büyük hüznü ve birine sığınma isteğini görünce içi titredi. Elini uzatıp Moon Jee’nin başını kendi omzuna yasladı. Moon Jee buz gibi bir havada ateşe sokulan üşümüş bir çocuk gibi sokuldu ona. Gözlerini boşluğa dikmişti. Mırıldanır gibi:

“Hyung’un olmadığı bir hayat düşünemiyorum…” diye mırıldandı. “O benim sahip olduğum tek aile! Kendimi bildim bileli benim yanıbaşımda olan, beni koruyan, kollayan tek insan… O benim için ağabeyden de öte: Annem, babam, en yakın dostum! Onu kaybetmeye dayanamam Ayça!”

Ayça şefkatle saçlarını okşadı Moon Jee’nin: “Hişştt… Böyle konuşma… Onu kaybetmeyeceksin…”

“Buna inanmaya o kadar çok ihtiyacım var ki…” diye yutkundu Moon Jee. Boğazına bir yumru gelip tıkanmıştı. Çocukluğunu düşünüyordu: Annesi ve babasıyla ilgili anıları o kadar silik, belli belirsizdi ki… Hatta en belirgin anısı, cenaze törenine ait olanlardı. Mezarlıkta neler olduğunu bile çok anlamadan ayakta dikilirken abisinin yanında durup onun elini sıkı sıkı tutmasını anımsıyordu. Sonra eve geldikleri zamansa ona sıkıca sarılmış ve: “Korkma Moon Jee,” demişti, “Ben seni asla bırakmayacağım…”

Tüm bunları düşünürken gözlerinden birer damla yaş süzüldü Moon Jee’nin. Oysa kendisi ne yapmıştı: Abisinin sevgilisine âşık olmuştu! Üstelik onu abisinden çalmaya kalkışmıştı! Bunun için abisinin arkasından dolaplar çevirmişti! Tanrım, ne kadar da aşağılık bir adamdı!

Hele de Ayça’ya: “o olmasaydı bir şansımız olur muydu…” diye sorduğu an’ı düşündükçe midesine kramplar giriyordu: Abisinin olmadığı bir dünyayı nasıl düşleyebilmişti?! Kendisi bu soruyu sorarken abisi çoktan kaçırılmış, hatta belki de…

İnleyerek ellerini kulaklarına götürdü, tüm kötü düşünceleri aklından çıkarıp atmak ister gibi başını iki yandan sıkıştırıp sıkıca gözlerini yumdu! Ayça da onun bu ani hareketinden ürkmüştü, yerinde doğrulup:

“İyi misin?” diye sordu. “Moon Jee, bana bak: İyi misin?? Kendine gel Moon Jee!”

Moon Jee gözlerini açtığında bu gözlerdeki acıyı görünce daha da ürktü genç kız. O yüzden Moon Jee:

“Abime bir şey olursa… kendimi asla affetmeyeceğim…”

Diye mırıldandığı zaman içine büyük bir korku ve korkunç bir üzüntü çöktü: Moon Jee’nin neden böyle hissettiğini çok iyi anlamıştı. İşin kötüsü, onun da elinden hiçbir şey gelmiyordu. Sadece yorgunca başını salladı ve ona güç vermek ister gibi Moon Jee’nin omzunu sıktı.

“Amirim, içerideki adamımızdan mesaj geldi!”

Bilgisayarların birinin başındaki genç memur kız birdenbire böyle bağırınca Moon Jee de Ayça da heyecanla yerlerinden fırladılar. Beh Zhao ve Dong Sae de çoktan bilgisayarın başına koşmuşlardı bile.

“Ne diyor?” dedi Beh Zhao hemen. Gözleri avına kilitlenmiş bir şahin gibiydi, pür dikkat kesilmişti.

“Park Gab Soo malikânesine dönmüş,” dedi genç polis kız. “Ama yanında Han Seul’e benzer biri yokmuş.”

Beh Zhao ve Dong Sae göz göze geldiler. İkisinin de bakışlarında ciddiyet vardı.

“Han Seul’ü başka bir yere götürmüş olmalılar,” diye mırıldandı Dong Sae. Beh Zhao da başını sallayarak onu onayladı.

“Amirim, hepsi bu kadar değil!” diye atıldı polis kız yine. “Adamımız aynı zamanda Park Gab Soo’nun şimdi dinlenmeye çekildiğini, hatta gece için kendisinden üç-dört tane Rus fahişe bulup getirmesini istediğini söylüyor…”

Beh Zhao düşünceli bir tavırla çenesini kaşıdı: “O halde en azından bu gece Han Seul’ün olduğu yere bir daha uğramayacağına emin olabiliriz,” dedi. Sonra yumruklarını sıktı: “Ah, nerde tutulduğunu bilseydik derhal operasyon yapabilirdik!”

“Gab Soo’yu tutuklayamaz mısınız?” dedi Moon Jee beklenti dolu gözlerle. “Sonuçta bu işin arkasında onun olduğunu biliyorsunuz, öyle değil mi?”

“Evet ama maalesef bu iş o kadar kolay değil,” dedi Beh Zhao. “Adamın kirli işlerde parmağı olduğunu biliyoruz ama hiçbir şey ispatlayamıyoruz! Hem şimdi elimizde hiçbir kanıt olmadan adamı içeri alırsak Gab Soo olaya uyanır ve Han Seul’ü kaçırdığını bildiğimizi anlar. Ve o zaman, Han Seul’ün hayatını daha da tehlikeye atmış oluruz: Adamın tek bir işaretiyle Han Seul’ü öldürebilirler!”

Ayça dehşet içinde elini ağzına kapadı! Çığlık atmamak için kendini zor tutuyordu! Moon Jee de bembeyaz olmuştu, acıyla inledi:

“Ama şimdi ne yapacağız?!”

Beh Zhao ve Dong Sae sıkıntıyla birbirlerine baktılar, sonra bakışlarını kaçırdılar. Beh Zhao:

“Bilmiyorum…” diye itiraf etti. “İçerideki adamımızın Han Seul’ün tutulduğu yere dair başka şeyler  öğrenmesini beklemek zorundayız gibi gözüküyor…”

“Ama bu saatler sürebilir!” diye bağırdı Ayça, “Adam gece âlem yapacak demediniz mi?!”

Beh Zhao’nun buna verecek cevabı yoktu. Sıkıntıyla başını kaşıdı ve “evet,” diye itiraf etti, “bu, zaman alabilir, doğru…”

“Aslında eğer Rus fahişeler arasında da bir ajanımız olsaydı…” diye mırıldandı Dong Sae ve Beh Zhao’ya baktı: “Ne dersin Beh Zhao-sshi? Böyle birini bulabilir miyiz? Sizin böyle durumlarda muhbir olarak kullanacağınız hayat kadınları vardır mutlaka…”

Ayça ve Moon Jee umutla Beh Zhao’ya baktılar. Ama adamın yüzündeki ifade pek de iç açıcı değildi:

“Evet böyle muhbirlerimiz var, doğru…” diye mırıldandı. “Ama Rus fahişe… İşte o biraz zor…”

Moon Jee birden adamın yakasına yapıştı, bağırmaya başladı:

“Neden zormuş?! Sen koskoca başkomiser değil misin?? Herkes senin tek bir hareketine bakmıyor mu?! İstersen şehirdeki tüm Rus kadınlarını tek hareketinle merkeze getirtemez misin?”

“Getirtmesine getirtirim, ama bu işin tehlikesine razı olup da ajanlık yapabilecek olanını biraz zor buluruz delikanlı,” dedi Beh Zhao. Ama o da kızmıştı. Devam etmekten kendini alamadı: “Tanrı aşkına, kendini tehlikeye atmaya razı olacak ve adamın ağzından laf alabilecek bir Rus kadınını, hem de bu kadar kısa sürede nerden bulayım?!”

Moon Jee umutsuzlukla adamın yakasını kavrayan ellerini gevşetti, başını öne eğdi. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Gitti, bir köşeye oturdu.

Ayça ise onu üzüntüyle izliyordu. Yapacak bir şeyler olmalıydı, olmak zorundaydı, ama ne… Ne?!…

Birdenbire genç kızın aklında bir şimşek çaktı: İyi Korece konuşan, kendini tehlikeye atmaktan gocunmayacak bir Rus kadını…

“Ben yapabilirim!” diye heyecanla bağırdı.

Beh Zhao ve Dong Sae merakla ona dönüp bakınca, genç kız çabuk çabuk konuşmaya başladı:

“Aradığınız Rus fahişe… Ben bunu yapabilirim! Sadece sarı bir peruğa bakar!” Sonra Dong Sae’ye döndü, yaşlı adamın ellerini tutup heyecandan taramalı tüfek gibi konuşmaya başladı: “Daha önce de yapmıştım Dong Sae-sshi, hatta çok başarılı olmuştum, biliyorsunuz! Kılık değiştirebilirim, rol yapabilirim! Lütfen, lütfen bana izin verin!”

Dong Sae ve Beh Zhao şaşkınlık içinde önce kıza, sonra birbirlerine baktılar. Beh Zhao:

“Hımm… Olabilir aslında…” diye mırıldanırken Moon Jee yerinden kalkmış, hızlı adımlarla Ayça ve iki adamın arasına girmişti:

“Olmaz Ayça!” diye bağırdı, “Kendini böylesi bir tehlikeye atmana izin veremem!”

“Moon Jee, bu bizim son şansımız olabilir!” diye bağırdı Ayça da. Genç adama yalvaran gözlerle bakıyordu: “Lütfen engel olma. Han Seul’ün hayatını kurtarmak için kendimi riske atmışım çok mu?”

Moon Jee bir an durakladı. Ama hemen sonra acıyla inledi:

“Olmaz Ayça! Ya senin de başına bir şey gelirse? Ya o adam sana… sana kötü bir şey yaparsa?!” Kafasını şiddetle iki yana salladı: “Olmaz! Hayatta izin vermem!”

“Senden izin istemiyorum! Bunu yapacağım!” diye bağırdı Ayça ve kararlılıkla Beh Zhao’ya döndü: “Evet, ne diyorsunuz? İçerideki adamınıza beni de bulduğu fahişeler grubunun içine sokması için emir gönderebilir misiniz?”

Beh Zhao bir an durakladı ve izin ister gibi Dong Sae’ye baktı. Dong Sae takdir dolu bir bakışla süzüyordu genç kızı. Han Seul, böyle bir kız arkadaşı olduğu için çok şanslıydı. Beh Zhao’ya dönüp hafifçe tebessüm edip başını sallayınca başkomiser de Ayça’ya döndü ve bir baş hareketiyle:

“Tamam,” dedi, “O halde sizi hazırlayıp ne yapmanız gerektiğini anlatalım Ayça-sshi… Beni takip edin…”

Ayça kararlı adımlarla başkomiserin peşinden yürürken Moon Jee’ye döndü:

“Söz veriyorum!” diye bağırdı, “Sana abini geri getireceğim!”

Ve nutku tutulmuş gibi ne yapacağını bilmez halde kalakalan Moon Jee’nin şaşkın bakışları arasında kararlı adımlarla koşturarak uzaklaştı…

Han Seul kendinden geçmişti. Kabuslarla dolu bir baygınlık halinden: “Su…” diye mırıldanarak uyandı.

“Baksana, adam su istiyor,” dedi başında kalan iki adamdan bir tanesi. “Verecek miyiz?”

“Boşver be, bir de herife bebek bakıcılığı mı yapacağız??” dedi diğeri. “Bırak, iki söylenir, sonra gene bayılır…”

“Yok lan, vermezsek kafa s.kecek…” dedi ilk konuşan adam ve az öteden bir pet şişe alıp Han Seul’ün dudaklarına dayadı: “İç hadi! İç de zıbar!”

Han Seul zorlukla suyu içti. Birazcık da olsa kendine gelmişti. Ama vücudunun her tarafı ayrı ayrı ağrıyordu; genç adam hâlâ hayatta olduğuna sevinmeli mi üzülmeli mi bilemiyordu.

Gözünü hafifçe aralayarak başındaki iki adama baktı. Az ileride bir masanın iki tarafına oturmuşlar, iskambil oynuyorlardı. Han Seul kendisini bağlayan ipleri çözüp çözemeyeceğini şöyle bir yokladı. Amma da sıkı bağlamışlardı pis herifler! Çözmesinin imkânı yoktu… Gerçi çözebilmiş olsa bile yediği bir araba dolusu dayaktan sonra bu adamlarla nasıl başa çıkardı, doğrusu bilmiyordu.

İçine büyük bir umutsuzluk çökerken “Buraya kadarmış Han Seul…” diye mırıldandı. Otuz bir yıllık yaşamı böyle iğrenç bir fare deliğinde sona erecekti demek… Ölmek sorun değildi de, Moon Jee ve Ayça aklına gelince burnunun direği sızladı: Canından çok sevdiği kardeşi ve biricik sevgilisi… Onları bir daha göremeyecek olması her şeyden daha acıydı…

Gözlerinden birer damla yaş süzülürken, baygınlığın karanlık dünyasına doğru kayıp gitti…

“Kızlarımız birbirinden güzeldir, Park Gab Soo efendinin ağzına layıktır hepsi,” diye sırıttı kapıdaki yaşlı, meymenetsiz suratlı adam; ve arabanın içinde bekleyen kızlara seslendi:

“Hey! Mischa, Natasha, Anastasia, Alexia! Gelin buraya!”

Her biri süper mini etekler giymiş dört tane beyaz tenli, sarışın, renkli gözlü hatun arabadan inip malikânenin kapısına geldiler. Kapıdaki görevli kızları alıcı gözüyle süzdü. Evet, hepsi Avrupalı kızlardı; hoş hatunlardı hepsi. Yalnız biri diğerlerine göre biraz kısa mıydı ne? Gerçi patronun boya fazla takılacağını sanmıyordu, o yüzden içlerinden birinin biraz kısa olmasının bir zararı yoktu. Kızlara bir baş hareketiyle içeri geçmelerini işaret etti, sonra pazarlayıcı herifin eline bir deste banknot tutuşturdu: “Hadi bakalım, al bunları ve yarın sabaha kadar toz ol! Yarın kızları almaya gelirsin.”

“Eyvallah beyim, sağol!” diye sırıttı adam ve arabasına binip gazladı gitti.

Diğer kızlarla birlikte malikâneye giren Ayça derin bir nefes aldı. Kalbi heyecandan pır pır çarpıyordu, içinden dualar ediyordu: Allah vere de bu işi eline yüzüne bulaştırmayaydı; yoksa işin ucunda ölmek, hatta daha da beteri, Koreli bir mafya babasının grup seks partisine meze olmak vardı!

Birden, korumanın ellerini üzerinde hissedip irkildi!

“Rahat dur, üzerini arayacağım!” diye bağırdı adam. Sonra cebindeki telefonu aldı: “Bunu yarın çıkarken alırsın…” Diğer kızlara da aynısını yaptıktan sonra başıyla: “bu taraftan” diye işaret edip onları içeri doğru götürdü.

Ayça huzursuzlukla etrafı inceliyordu. Cep telefonunun alınması kötü olmuştu; Che Beh Zhao ve adamları bir yan sokakta konuşlanıp evi izleyeceklerdi ama ters bir durumda onlara hemen haber verebilme şansı elinden alınmıştı! Sıkıntıyla yüzünü buruşturup geniş koridorda diğer kızlara ilerlemeye koyuldu.

Burası kocaman, yüksek tavaları ve geniş koridorları olan bir malikâneydi. Ama Arap zenginlerinin altın kaplama görgüsüz sarayları gibi bunca şatafat içinde bir görmemişlik havası hakimdi. Ayça, önünden geçtikleri her odada kapıya yaklaşıp içeriyi dinleme dürtüsünü güçlükle bastırıyordu; acaba Han Seul bu odaların birinde olabilir miydi?

Nihayet koruma bir oda kapısını açtı ve kızlara girmeleri için işaret etti: “Burada bekleyeceksiniz…”

Kızlar kıkırdaşarak içeri girdiler. Koruma arkalarından kapıyı kapatırken her biri koltuklardan birine oturdu, gürültülü bir biçimde konuşup gülüşmeye başladılar. Ayça ise sessizdi. Kızların konuştuğu dilden tek kelime bile anlamıyordu.

Onun bu halleri, kızıl saçlı Mischa’nın dikkatini çekti. Aksanlı bir Korece’yle:

“Hey sen!” diye seslendi, “Sen nerelisin? Rus değilsin, değil mi?”

Ayça sıkıntıyla ona baktı. Sonra yavaşça başını olumsuz anlamda salladı: “Hayır… Rus değilim ben, Türk’üm…”

Mischa’nın gözleri hayretle açıldı: “Vaay… Peki neden Rus taklidi yapıyorsun? Daha çok para kazanmak için mi?”

“E-evet,” diye yalan söyledi Ayça. Diğerleri aynı anda güldüler. Natasha: “Biz Türk kızlarından daha güzeliz, bu da bunu kanıtlıyor!” diye bağırdı.

“Hiç de bile, biz de gayet güzelizdir,” dedi Ayça hafifçe bozularak. Bir yandan da Rus fahişelerle şu anda böyle bir tartışmaya girdiğine inanamıyordu!

“Ayrıca sen bu işlerde çok tecrübeli değilsin galiba,” dedi Mischa yine. Genç kızın gözünden hiçbir şey kaçmıyordu, bilmiş bir tavırla yerinden kalktı, salına salına Ayça’nın yanına geldi. Kıpkırmızı uzun tırnaklı parmağını uzatıp onun yüzüne dokununca Ayça istemsizce irkildi. Mischa bir kahkaha attı:

“Mooo, bu kız ana kuzusu!”

Sonra gözleri muzip muzip parladı:

“Bu işin içinde başka bir iş var… Zaten Hun Cheong’un kendi çalıştığı kızlardan başka birini işe çıkardığı hiç görülmemiştir; belli ki emir büyük yerden… Hadi anlat bakalım, burda ne arıyorsun?”

Ayça bir an: “Saçmalamayın, ben de para için burdayım!” diye savunmaya geçti, ama Mischa:

“Yalan söylemene gerek yok,” dedi güven verici bir sesle. “Bize güvenebilirsin! Biz sır tutmasını biliriz.” Sonra sırıtarak ekledi: “Zaten sır tutmasaydık bu meslekte kalamazdık…”

Ayça hâlâ tereddüt ediyordu. Mischa ise onu çoktan çözmüştü.

“Yoksa… intikam için mi?” diye fısıldadı. “Gab Soo sevdiğin birine bir şey mi yaptı?!”

“Aman Tanrım, onu öldürmeyi düşünüyorsan lütfen biz burdayken bir şey yapma,” dedi Anastasia hemen. “Hatta öyle bir şey varsa kusura bakma ama ben burda daha fazla kalamam, voltamı alırım. Başımın belaya girmesini istemem!”

“Hayır hayır, öyle bir şey değil!” dedi Ayça hemen. Sonra, nasıl olsa foyasının ortaya çıktığını ve bu kızlara güvenmek zorunda olduğunu düşündü. Hafifçe başını eğdi:

“Gab Soo…” diye mırıldandı, “Gab Soo benim sevgilimi kaçırdı! Onu nerde tuttuğunu bile bilmiyoruz… Gab Soo onu öldürmeden yerini öğrenebilmek için girdim buraya!”

Bunu dedikten sonra gözyaşlarına boğuldu. Diğer kızlar birden sus-pus oluvermişlerdi. Mischa hemen:

“Ağlama, yoksa makyajın akacak…” deyip Ayça’nın yüzüne uzandı, gözlerinden akan yaşları parmaklarının kenarıyla aldı. Sonra Ayça’nın oturduğu koltuğun önünde diz çöktü, genç kızın gözlerinin içine bakıp gülümsedi:

“Kendini bunun için mi tehlikeye attın yani? Hem de aslında fahişe olmadığın halde?”

Ayça dudaklarını ısırıp başını salladı. Mischa bir kahkaha attı:

“Aman Tanrım! Kızlar şu aptala da bakın!” deyip diğer kızlara döndü. Tekrar Ayça’ya baktığında yarı acır, yarı alay eder bir biçimde onun yüzünü okşadı: “Kusura bakma tatlım, ama bu çok aptalca bir planmış!”

Diğer kızlar da güldüler. Ayça’nın dudakları titremeye başlamıştı; aptalca-maptalca; şu anda Han Seul’ü kurtarmak için tek şansları buydu! Ağzını açıp itiraz etmeye hazırlanırken Mischa neşeyle onun sözünü kesti:

“Tecrübesiz bir kızcağız olarak onun ağzından laf alabileceğini bile düşünme! Bunun için gerçek bir kadın olmak gerekir sevgili küçük kız… Yani bizim gibi!”

Böyle dedi ve diğer kızlar da aynı anda bağırıp onu alkışlamaya başladılar: “Vuuu! Yaşa Mischaa!” Bu arada Mischa üzerindeki daracık ceketin iç cebinden ufak beyaz bir hap çıkarmıştı:

“Tabii bunun da yardımı olmazsa olmaz…”

“O nedir?” dedi Ayça merakla. Mischa güldü: “Sen onu kafana takma tatlım! Doğruluk serumu diye bil, yeter!”

“Nasıl yani, yoksa siz bana yardım-“

Ayça lafını tamamlayamadan kapı açıldı ve içeri Gab Soo girdi. Ayça hemen çenesini kapattı. Gab Soo ise suratında pis bir sırıtmayla hemen Mischa’ya doğru ilerlerdi:

“My darling, Mischa!” dedi heyecanla, “Seni yeniden görmek ne güzel! Diğer arkadaşlarınla da beni tanıştırmayacak mısın??”

“Tanıştırmaz olur muyum, hepsi sizinle tanışmak için can atıyorlardı Gab Soo-sshi!” dedi Mischa abartılı bir heyecanla ve adamın yanağına şuh bir öpücük kondurdu. Sonra kızları işaret etti: “Bunlar Natasha, Anastasia ve… eee, Alexia!”

Naruto OST – Sexiness

“Memnun oldum tatlı bayanlar…” dedi Gab Soo ve meymenetsiz suratında yılışık bir sırıtmayla süzdü onları. Natasha ve Anastasia cilveli cilveli gelip adamın boynuna sarıldılar. Ayça ise korkuyla yutkundu: Hasss… bu iş düşündüğünden daha zordu be!

“Sen bana meraba demeyecek misin güzelim?” dedi Gab Soo ona dönüp. Ayça korkuyla kekeledi:

“Eee, şeyyy, benn-“

“Alexia biraz tecrübesizdir,” dedi Mischa hemen. “Ama gecenin sonlarına doğru o da açılır, siz hiç merak etmeyin… Neden şöyle güzel bir masajla başlamıyoruz?”

Böyle deyip Gab Soo’yu odanın ortasındaki koltuğa doğru yönlendirdi. Gab Soo onun dediğini ikiletmedi. Adam koltuğa oturunca Natasha ve Anastasia ayaklarındaki ayakkabıları ve çorapları çıkartıp adama ayak masajına başlamışlardı bile. Hepsinin lideri olduğu anlaşılan Mischa ise Ayça’ya işaret etti:

“Alexia! Sen de beyefendinin omuzlarını ovarak işe başla!”

Ayça onun dediğini ikiletmedi ve Gab Soo’nun arkasından dolaşıp adama omuz masajı yapmaya başladı. Bir yandan da şu pislik herifin boynunu sıkıp öldürüverse ne güzel olacağını düşünüyordu!

Mischa ise odadaki içki barına gidip bir bardağa viski doldurmaktaydı. Bir yandan da Gab Soo’ya seksi bir biçimde göz kırptı: “Şöyle bir duble bir şeyler gerginliğinizi azaltmaya yardımcı olacaktır, değil mi Gab Soo-sshi?”

“Ohh, çok iyi olur gerçekten…” dedi Gab Soo zevkten mayışmış bir halde. Mischa yine seksi seksi gülerek elindeki içki kadehiyle geldi, kadehi adamın eline tutuşturdu. Bu arada Ayça’yla göz göze gelip hafifçe gülümsemişti; Ayça’nın yüreği hopladı: Kız, az önce gösterdiği hapı viskiye atmış olmalıydı! Mischa koltuğun kenarına oturdu, adamın boynuna sarıldı:

“Beni özledin mi bakalım?” dedi cilveli bir ses tonuyla. Bir yandan da adamın yakasıyla oynuyordu.

“Özlemez olur muyum??” diye bağırdı Gab Soo. “Hele bugün beni nasıl yordular bilemezsin Mischa! Seni göreceğim an’ı iple çekiyordum meleğim…”

“Ah, çok üzüldüm,” dedi Mischa. Sonra sesini çocuklaştırdı, yüzünü adamın yüzüne yaklaştırıp adamın burnuna parmağıyla pıt pıt vurdu: “Benim sevgili boz ayımı çok mu yordular bugün? Sizin çocuklar çok mu yaramazlık yaptı, söyle bakalım…”

“Sorma sevgili meleğim…” diye mırıldandı Gab Soo. “Öyle çok yaramazlık yaptılar ki…”

Mischa ise yine şuh tavırlarla adamın elindeki kadehi ağzına götürtüp içmesini sağladı, sonra da yine çocuk sesiyle:

“Ama onlara söyle de seni çok yormasınlar…” dedi dudaklarını büzerek. “Eğer yaramazlık yapan birileri varsa onları benim boz ayım değil, onun adamları cezalandırmalı… Çünkü boz ayım sadece ben yaramazlık yaparsam beni cezalandırabilir!”

Gab Soo bu lafın üzerine bir kahkaha patlattı. Belli ki kızın dedikleri çok hoşuna gitmişti. Mischa’nın yanağını okşayarak:

“Elbette öyle tatlım!” diye sırıttı, “Ama biliyorsun ki bir kralın etrafındaki köle sürüsü zaman zaman kralın gücünü görmek isterler: Eğer kral, bütün işi vezirlerine bırakırsa, zaman içinde otoritesi zayıflar!”

Mischa birden ayağa fırlayıp ellerini çırptı:

“Ah, ben de görmek istiyorum, ben de!” diye bağırdı küçük kız heyecanıyla, “Aşkımm, n’olur bir dahaki sefere birine ceza verirken ben de izleyeyim! Hatta hepimiz izleyelim, değil mi kızlar?? Emin ol hepimizin çok hoşuna gidecektir! Senin gücünü zaten hepimiz biliyoruz, ama sana bir kez daha hayran kalmamızı istemez misin?”

Gab Soo yine gevrek gevrek güldü. Ayça ağzı açık kalmış bir halde Mischa’yı süzmeden edemiyordu, adamı nasıl da kıvama getirmişti! Gab Soo viskiden bir yudum daha aldı, sonra:

“Demek aslanlara yem edilen gladyatörü izlemek istiyorsunuz!” dedi sırıtarak. “Ama… ama bu akşam gerçekten çok yorgunum güzelim… Yoksa emin ol, sırf sizi eğlendirebilmek için özel uçağımı hazırlatır, gladyatörler gösterisi için Roma’ya, Colosseum’a götürürdüm hepinizi! Ne kadar centilmen bir adam olduğumu bilirsin…”

“Bilmez miyim benim yakışıklı boz ayım,” dedi Mischa ve adamın göğsünü sıvazladı. Sonra hayalkırıklığı ile içini çekti: “Ah… Oysa ben ne kadar da heveslenmiştim! Sahi…” Adama sokuldu, gözleri afacan afacan parlıyordu: “Bu evde cezalandırılmayı bekleyen kimse olmadığına emin misin?? Bak eğer benden saklıyorsan, cidden çok kırılırım ama!”

“Yok yahu, olsa dükkan senin,” dedi Gab Soo hemen. Kızın kendisine yem attığı aklının ucundan bile geçmiyordu. “Öyle kanlı irinli pis işleri buraya taşıyacak kadar aptal mı sandın beni?! Sahip olduğum diğer evler ne güne duruyor?!”

Ayça’nın gözleri heyecanla parladı. Yavaş yavaş bir yerlere yaklaşıyorlardı. Mischa da bunu fark etmişti, genç kız Gab Soo’nun boynuna uzandı, onu öpücüklere boğarken:

“O zaman  bizi bir an önce büyük bir ceza gösterisine götür!” dedi cilveli cilveli. “Ama şöyle en fiyakalısından bir gösteri olsun! Söz mü?”

“Tamam, aslında tam zamanında istedin bunu,” diye sırıttı Gab Soo, “İki sokak yukarıda bir evim var: Orada cezalandırılmayı bekleyen şerefsiz bir kancık var: Üstelik herif dövüş sporlarında usta! Onu bizim elemanların hepsiyle birden aynı anda dövüştürüp sizi biraz eğlendirebilirim!”

Mischa göz ucuyla Ayça’ya baktı. Kızın dudakları titriyordu. Mischa şeytani bir gülümsemeyle: “bingo!” diye düşündü, “bu Alexia’nın sevgilisi olmalı!” Neşeyle bir kahkaha attı: “Yaşasın!! Evet, evet, yarın mutlaka bu gösteriyi izleyelim, değil mi kızlar??”

“Eveeeet!” diye bağırıştı Natasha ve Anastasia hep bir ağızdan. Diğer iki kız da bu oyuna kendilerini kaptırmış, eğlenmeye başlamışlardı. Ayça onlara minnetle baktı.

Bu arada Gab Soo içtiği içkinin ve ilacın etkisiyle iyice mayışmıştı. Koltuktan kalkmaya çabaladı:

“Kızlar, ben çok yorulmuşum bugün… Bir an önce yatağa gitmezsek bugünkü eğlenceden mahrum kalacaksınız…”

“Aaaa, olmaz amaaa, senin güçlü kolların tarafından sarılıp sarmalanmadan şurdan şuraya gitmeyiz!” dedi Mischa ve sırıttı. Diğer kızlar da Ayça’yla göz göze gelip kıkırdadılar: Herifin sızması aslında daha çok işlerine gelirdi, ama böyle yalandan da olsa yağlamalarına erkekler fena halde inanırdı!

Bu arada dört kız Gab Soo’yu zorlukla yatağa yatırmışlardı. Mischa herifi yatağa bırakınca derin bir soluk aldı: “Huh… Uyudu galiba…”

Ama aynı anda Gab Soo son bir gayretle gözlerini açtı ve Mischa’nın boynuna sarılıp onu öpmeye çabaladı: “Mischaaaa! My darliiiinggg…”

Ama hemen sonra yine sırt üstü yatağa devrildi, gözlerini kapatıp horlamaya başladı. Mischa bir an durdu, sonra kıkırdadı: “Bu sefer kesin uyudu ayı!”

Sonra hemen Ayça’ya döndü: “Dediğini duydun, değil mi? İki sokak yukarıda bir evi varmış, senin sevgilini orda tutuyor olmalılar! Hadi koş git, bir an önce bunu haber ver!”

“Ta-tamam!” diye kekeledi Ayça ve kapıya doğru koşturdu. Çıkmadan önce son bir kez onlara baktı: “Ya siz? Siz burda mı kalacaksınız?”

“Evet tatlım, biz sabaha kadar bu ayının odasında keyif çatacağız,” diye sırıttı Natasha. Mischa da ona göz kırptı: “Hadi sen git! Kimseye görünmeden çık ama! Hadi çabuk ol!”

“Tamam!” dedi Ayça tekrar ve kapıyı hafifçe araladı, koridorda kimse olmadığını görünce de yavaşça odadan dışarı süzüldü.

Kill Bill OST – Goodnight moon

Ayça’nın şansına koridorda kimseler görünmüyordu. Genç kız derin bir soluk alıp geldikleri yönü hatırlamaya çalıştı. Sonra dikkatle yürümeye başladı.

Bir köşeyi dönmüştü ki, ileride birkaç korumanın dikildiklerini gördü. Hemen geri kaçtı. Başını hafifçe ileri uzattı: Evet, evin kapısı koridorun sonundaydı ve birkaç adam kapıda durmuş, çene çalıyorlardı.

Ayça hafifçe kaşlarını çattı: Acaba bu heriflere evden çıkmak için nasıl bir yalan söylemeliydi?

Sonra aklına bir fikir geldi: Hasta taklidi yapacaktı!

Böylece, karnını tuta tuta ilerideki iki adamın yanına yaklaştı. Adamlara:

“Ben var çok hasta olmak… Bir taksi çağırmak bana, çabuk!”

Adamlar şüpheyle ona baktılar. Bir tanesi: “Kız hasta galiba,” dedi, “Hadi çıkaralım şunu dışarı…”

“Bir dakika, önce içeriye haber vereyim,” dedi diğeri ve cebinden bir telsiz çıkardı: “Bay Park Gab Soo-sshi’nin yanındaki kızlardan biri dışarı çıkmak istiyor… Gab Soo-sshi’nin bu konuda emir verdiğinden emin olun!”

“Ama ben çok kötü olmak!” diye sızlandı Ayça, “Gab Soo-sshi özellikle gitmemi istemek. Hasta kızla işi olmazmış, öyle demek bana.”

İlk konuşan adam yine: “İnat etme Ki Woo,” dedi, “Kız çok fena işte, görmüyor musun? Hem bir hayat kadınından kime ne zarar gelir ki?!”

“Ama onu izinsiz çıkarırsak yarın Gab Soo canımıza okur!” dedi diğeri ve o sırada telsize gelen cızırtı üzerine aleti kulağına yaklaştırıp dinledi. Ayça heyecan içinde bekliyordu.

Telsizi dinleyen Ki Woo’nun gözleri birden irileşti. Aniden, elindeki telsizi bir tarafa fırlattı ve cebinden bir tabanca çıkardı! Ayça’ya doğrulttu:

“KIPIRDAMA! SEN BİR KÖSTEBEKSİN, DEĞİL Mİ?!!”

Ayça birden donakaldı: Nasıl… nasıl anlamışlardı?! Ki Woo ise diğer adama dönmüştü: “Young Jae, bu kız bir ajan! Bizim çocuklar tam da şu anda video odasından kayıtlara bakıyorlarmış, kızın diğer Rus kızlarla konuşmalarını dinlemişler, bu kız Gab Soo’dan bilgi sızdırmak için burdaymış!”

Ayça hırsla dudağını ısırdı, kahretsin! İzleniyor oldukları hiç aklına gelmemişti!

Ki Woo ise silahını Ayça’ya nişanladı, pis pis sırıttı:

“Acaba seni Gab Soo’nun ellerine mi teslim etsem, yoksa icabına kendim mi baksam tatlım?? Galiba kendim halletsem daha iyi olacak, Gab Soo-sshi kendisine musallat olan küçük bir sivrisineği ortadan kaldırdığım için beni ödüllendirecektir!” Silahın emniyet kilidini açarken neşeyle bağırdı: “Hayata elveda de bakalım tatlım!”

Ayça korkudan gözlerini sıkıca yumdu: Ahh, olamaz! Her şey böyle mi bitecekti?!

“BUM!!!”

Birden bir silah patladı!

Ayça’nın kalbi duracak gibi oldu. “Hoşçakal hayat…” diye geçti içinden. Gözlerinin önünden hayatının film şeridi gibi geçmesini bekleyerek durdu. Ama tuhaf şey, sadece Moon Jee’nin gülümseyen yüzü geldi gözlerinin önüne. Ayça’nın, onu bir daha göremeyecek olduğu için içi sızladı…

Birden kulağının dibinde bir ses: “Çabuk ayağa kalk!” diye bağırdı.

Ayça korkuyla gözlerini açtı. Diğer koruma, Young Jae, kolundan tutmuş onu sarsıyordu: “Çabuk çık dışarı! Neredeyse gelirler!”

Ayça bir an şaşkınlıkla durdu, neler olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra az ötede, kanlar içinde yatan Ki Woo’yu görünce neler olduğunu kavradı: Young Jae, Ki Woo’yu vurmuştu! Ama… ama neden?…

Ah… Tabi yaa… Young Jae, içerideki ikinci köstebekti…

Bu arada Young Jae çoktan kapıyı açmıştı bile. Ayça’yı adeta iterek evin dışına attı: “Çabuk çık! Koş!”

“Sen… sen gelmiyor musun?” dedi Ayça korkuyla. Ama adam kollarını sallayarak: “Buna vakit yok! Ben diğerlerine bir yalan uyduracağım, sen koş!” deyince kendine geldi, bütün gücüyle koşmaya başladı.

Bahçe kapısına yaklaşırken az ötede başka korumaların da olduğunu gördü ve korkuyla durakladı: O taraftan gidemezdi. Onlar kendisini görmeden gerisin geriye döndü. Bu arada evin içinde birkaç silah daha patladı!

Ayça ufak bir çığlık kopararak bahçede koşmaya başladı. Bahçe kapısındaki korumaların bağırıp çağırarak eve doğru geldiğini duyuyordu. Ayça kendini bir çalının arkasına attığı anda adamlar önünden geçip gittiler. Genç kız korkuyla bekledi, kalbi güm güm atmaya başlamıştı!

Bu arada evin dışından polis sirenleri duyulmaya başlamıştı. Ayça polislere bir an önce ulaşması gerektiğini düşündü. Ama tam o anda iki taraftan da silah sesleri yükseldi: Anlaşılan polisler evdekilerle çatışmaya girmişlerdi! Ayça korkuyla kulaklarını kapattı, olduğu yerde büzüldü.

“Ayça! AYÇAAA!”

Ayça birden kendi adını bağıran bir ses duydu ve ellerini kulaklarından çekti: Moon Jee!

Dikkatle çevresine bakındı, sonra artık kimsenin kendisiyle ilgilenecek hali olmadığını görünce saklandığı çalının arkasından çıktı. Ürkek adımlarla bahçe kapısına doğru ilerlemeye başladı. Bu arada Moon Jee hâlâ “AYÇAAA!” diye adını sesleniyordu.

Sonra, onu gördü: Yüzünde korku dolu bir anlamla, bahçe kapısında durmuş içeri bakıyordu. İçeri girmek ister gibi bir hareket yaptı, ama hemen yanındaki iki polis kollarından tutup onu engellediler.

“Bırakın beni! Ayça’yı bulmam lâzım!”

“Olmaz Moon Jee-sshi, şimdi giremezsiniz, bu çok tehlikeli!”

“Anlamıyorsunuz, onu orada bırakamam!” diye bağırdı genç adam ve içeri girmek için bir kez daha hamle yaptı. Bir yandan da var gücüyle bağırıyordu: “AYÇAAAAA!!!”

“MOON JEE!” diye bağırdı Ayça ve arkasına saklandığı Japon gülünün arkasından çıkıp rüzgar gibi koşarak Moon Jee’nin kollarına atıldı.

Bruno Mars – Talking to the moon 

Bir an bütün dünya, çevrelerindeki polis sirenleri, atılan kurşunlar, her şey silindi sanki… Ayça huzurla gözlerini kapattı: Kurtulmuştu!

Moon Jee de ilk andaki şaşkınlığı üzerinden attıktan sonra:

“AYÇA!” diye bağırdı, “Ayça iyisin, iyisin değil mi?? Sana bir şey olacak diye çok, çok korktum!”

Ve kollarına atılan kıza sıkı, sımsıkı sarıldı! Gözlerini sıkıca yumdu, yüzünü Ayça’nın saçlarına gömdü:

“Çok korktum!” diye hıçkırdı. “Böyle bir şeye asla izin vermemeliydim! ASLA! ASLA!”

Ayça’nın da hali perişandı. Az önceki korkudan dolayı hâlâ bacakları titriyordu. O da boğazından yükselen ağlama hissine daha fazla karşı koyamadı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bir yandan da: “Ben de…” diye fısıldadı hıçkırıklar arasında, “ben de çok korktum! Seni bir daha göremeyeceğimi zannettim…”

Moon Jee birden hayretle durakladı. Kendini geriye doğru attı, sonra hayretle Ayça’nın yüzüne baktı. Ayça’nın gözleri yaşlardan sırılsıklamdı. Dudakları titriyordu. Üzüntüyle, başını kaldırdı ve gözleri, Moon Jee’nin gözlerini buldu.

İkisine de bir asır gibi gelen birkaç saniye boyunca birbirlerinin gözlerinin içine baktılar.

“Ayça…” diye fısıldadı Moon Jee.

“AYÇA! Han Seul’ün yerini öğrenebildin mi?”

Beh Zhao içeriden şimşek gibi koşarak gelip bu soruyu sorunca Ayça birden kendine geldi: Han Seul! Elbette! Şimdi önemli olan oydu! Zavallı çocuk kim bilir ne haldeydi?!

Hemen kendini Moon Jee’nin kollarından kurtardı, heyecanla:

“İki sokak yukarıda Gab Soo’nun başka bir evi daha varmış,” dedi, “Han Seul’ü orada tutuyor olmalılar! Lütfen çabuk olun, lütfen kurtarın onu!”

Beh Zhao sert bir baş hareketiyle onu onayladı, sonra adamlarına seslendi: “Yürüyün, gidiyoruz!”

“Beni de götürün!” dedi Ayça heyecanla. Beh Zhao ileride bekleyen başka bir arabayı işaret etti:

“Siz Dong Sae-sshi’yle gelirsiniz… Hadi biz bir an önce işimize bakalım!”

Sonrası, hem Ayça hem de Moon Jee için film şeridi gibiydi: İkisi de bastıkları yeri bile bilmeden kendilerine söylenenleri yaptılar. Bahsi geçen sokağa geldiklerinde, Beh Zhao ve ekibi çoktan sokaktaki tüm evlere sırayla dalıp Han Seul’ü aramaya başlamıştı bile: Çok geçmedi, girdikleri dördüncü evde Han Seul’ü yaralı bir halde buldular. Genç adam, bir sedyede baygın halde evden çıkarılırken Ayça hıçkırıklarla onun üzerine kapandı:

“Han Seul! Konuş benimle Han Seul!”

Birden birisi ellerinden tuttu. Genç kız başını kaldırınca, bunun Dong Sae olduğunu gördü. Yaşlı adam, sevgiyle gülümsedi ona:

“Sakin ol Ayça-sshi, sakin ol! Han Seul iyi olacak, güven bana… Biraz hırpalamışlar tabii, ama o neleri atlatmadı ki, bunu da atlatır!”

Babacan bir tavırla elini Ayça’nın omzuna koydu, sonra Moon Jee’ye seslendi:

“Hadi bakalım genç adam! Sen de düş önüme, hep birlikte hastaneye gidelim. Han Seul’ün şimdi en çok size ihtiyacı var…”

Moon Jee de başını kaldırdı, ve Dong Sae Ajusshi’ye buruk bir gülümsemeyle baktı: Evet… Abisi kurtulmuştu ya, önemli olan buydu…

Geldikleri polis arabasına tekrar binip ambulansı takip etmeye başladılar. Yine Gab Soo’nun büyük malikânesinin önünden geçerlerken Ayça polisler tarafından ite kaka çıkarılan yarı baygın (anlaşılan ilacın etkisinden hâlâ çıkamamıştı!) Gab Soo’yu gördü ve kendi kendine sırıttı. Onun biraz arkasından Young Jae’nin yürüdüğünü görünce içi rahatlayıverdi birden. Kendisini kurtaran bu genç adamın iyi olduğunu bilmek yüreğine su serpmişti.

Sonra birden, birkaç polisin arasında Mischa ve diğer kızların yürüdüğünü gördü. “Ah!” diye ufak bir feryat kopardı. Sonra hemen arabanın şoförüne seslendi: “Durun! Lütfen bir dakika durun!”

Araba fren yapınca hemen indi, rüzgar gibi onların yanına koşturdu.

“Mischa!”

Mischa ona dönüp baktı. Yüzünde sevecen bir gülümseme vardı:

“Ah, selam… Sanırım plan işe yaradı, öyle değil mi?”

Ayça’nın dudakları titriyordu. Genç kız fısıltıyla:

“Teşekkür ederim…” diye mırıldandı, “Siz olmasaydınız başaramazdım! Çok, ama çok teşekkür ederim! Eğer benim de sizin için yapabileceğim bir şey varsa, lütfen söyle…”

“Aaah, yok canım, biz başımızın çaresine bakarız,” diye sırıttı Mischa. Sonra kızın kulağına eğildi: “Her ay en az bir kere polis merkezini ziyaret ederiz zaten; sonra hiçbir şey olmaz ve serbest bırakılırız… Ayrıca…” Muzip bir sırıtışla ekledi: “Neyse ki bu sefer paramızı peşin almıştık!”

Böyle dedi ve şakacı bir biçimde dil çıkarıp göz kırptı. Ayça da bütün heyecan ve gerginliğine rağmen elinde olmadan güldü. Ne kafa kızdı bu!

O sırada polislerin onun kolunu çekiştirmesi üzerine: “Tamam, tamaaam!” diye mırıldandı Mischa ve yürümeye devam ederken omzunun üzerinden dönüp Ayça’ya seslendi: “Sevdiğin adama sıkı sıkı yapış Alexia! Onun için bu fedakarlığı yaptığına göre onu gerçekten seviyorsun demektir! Söyle ona, senin değerini iyi bilsin!”

Ve son bir kez veda anlamında elini kaldırdı, sonra da diğer kızlarla birlikte polis arabasına bindi.

Arabada yanına oturduğu Natasha ise hemen onun kulağına eğildi:

“Söylesene Mischa, cidden kendi başımızı belaya sokmaya değer miydi?! Ne diye yardım ettin ki bu kıza?”

Mischa güldü ve omuz silkti: “Kızım, yardım etmesem bile polisler çoktan pusuyu kurmuş… Mutlaka içeri dalacaklardı ve Gab Soo ayık olsaydı kesin daha büyük bir çatışma çıkacaktı! Biz de arada kim vurduya gidecektik!”

“Haaa,” dedi Natasha, “Sen kendi kıçımızı kurtarmak için yaptın bunu…”

“Ha şunu bileydin!” diye sırıttı Mischa. Ama diğer kızlar başlarını çevirir çevirmez kendisi de öbür tarafa döndü, polis arabasının camından dışarı baktı. Ayça’nın az önce indiği arabaya yeniden binişini izlerken yüzüne hüzünlü bir ifade düşmüştü…

Bir zamanlar kendisinin de Ayça gibi olduğunu anımsadı. Keşke… keşke kendisi de onun kadar şanslı olabilseydi…

Polis arabası hareket ederken Mischa’nın camda yansıyan yüzü, hüzünle doluydu…

Limp Bizkit – Behind Blue Eyes

Han Seul neler olduğunu hiç hatırlayamıyordu. İki adamdan su istedikten sonra bir kez daha bayılmış ve tekrar kendine geldiğinde gözlerini bir hastane odasında açmıştı. Tepesindeki beyaz tavan bir an için gözlerini kamaştırdı. Genç adam kıpırdanarak kendine gelmeye çabaladı.

“Han Seul!”

Birdenbire başının üzerinde telaşlı bir yüz belirdi: Ayça’ydı bu!

“Ayça?…” diye mırıldandı Han Seul inanamaz gibi. Acaba rüya mı görüyordu?? O cehennem çukurundan kurtulmayı nasıl başarmıştı?! Yerinde doğrulacak gibi oldu, ama Ayça kollarına bastırıp engel oldu:

“Dur! Kalkma, yorma kendini!”

Bu arada Moon Jee de odaya girmişti, abisinin kendine geldiğini görünce fırtına gibi koşarak onun başına geldi:

“Hyung! Hyung iyi misin?! Ah, bizi o kadar korkuttun ki!”

Han Seul bir ona, bir de diğerine baktı. Sonra, minnet dolu derin bir nefes verdi. Gözleri dolmuştu: “Teşekkür ederim Tanrım…” diye geçirdi içinden, “Beni en sevdiğim iki insana kavuşturduğun için çok teşekkür ederim!”

“Seni çok fena hırpalamışlar,” dedi Ayça’nın hüzünlü sesi. Genç kızın hâlâ Han Seul’e baktıkça içi acıyordu, çocuğu ne hale getirmişlerdi şerefsizler! “O yüzden birkaç gün hastanede kalacaksın Han Seul-ah… Seni bizim kliniğe getirdik, böylece Hae In ve ben dönüşümlü olarak sürekli seninle ilgilenebileceğiz…”

“Tabii ben de!” diye atıldı Moon Jee. Ayça hafifçe güldü: “Sen sadece refakatçi olacaksın Moon Jee-ya… Ben doktor olarak ilgilenmekten bahsediyordum…”

“Ha… Tamam… Pardon noona,” dedi Moon Jee gözlerini kaçırarak.

Ayça bir an durakladı, sonra boğazını temizleyip tekrar Han Seul’e döndü. Tatlı bir sesle:

“Şimdi uyu ve dinlen, tamam mı Han Seul-a?” dedi. “Kendine geldiğin zaman yeniden konuşuruz… Hadi canım…”

Han Seul “tamam…” diye mırıldandı. Zaten gözlerini zorlukla açık tutabiliyordu. Bayılır gibi yeniden uykunun kollarına bıraktı kendini.

Ayça onun yüzüne düşen bir tutam saçı şefkatle alnından çekti, sonra serumunun ayarına baktı. Bu arada Moon Jee, kaçamak bir bakış attı ona. Sonra derin bir nefes aldı ve:

“Ayça…” diye mırıldandı.

Ayça ona dönüp bakmadan önce bir an durakladı. Yüzüne sakin, kaygısız bir ifade vermeye çalışarak:

“Evet?” dedi.

Moon Jee onun eski konuyu açmaya pek de gönüllü olmadığını anlamıştı. Zaten kendisi de artık bundan bahsetmek istemiyordu. Bir an sıkıntıyla kıvrandı, gözlerini kaçırdı:

“Şey… Ben… Abimi bana geri getirdiğin için… Yani yaptıkların için teşekkür ederim!”

Ayça bir an ne diyeceğini bilemez gibi durdu, sonra hafifçe başını salladı: “Bir şey değil… Ben zaten… en azından bu kadarını ona ve sana borçluydum…”

Moon Jee hayretle başını kaldırıp ne demeye çalıştığını anlamaya çalışır gibi bakınca, burukça gülümsedi:

“Bunca zamandır benim için yaptığınız şeyler… Girdiğiniz riskler… Her ikinizin de üzerimdeki hakkı o kadar büyük ki, kolay kolay ödeyemem!”

“Saçmalama!” dedi Moon Jee kaşlarını çatarak. “Senin bize bir borcun falan yok! Böyle düşünmene cidden inanamıyorum!”

Ayça ısrar etmedi. Hafifçe gülümseyip sustu. Moon Jee farkında olmasa da aslında ikisine de öyle çok şey borçluydu ki! Hayatını borçluydu, mutluluğunu borçluydu, yaşama sevincini borçluydu.

Moon Jee ise kaşlarını çatmış, bir şey söylemek ister de söyleyemez gibiydi. Sonra:

“Ben…” diye söze başladı, “aslında sana söylemek istediğim-“

Birden odanın kapısı açıldı, Hae In içeri daldı. Moon Jee ve Ayça’ya yüzünde sevecen bir anlamla baktı:

“Hey siz! Dün geceki hengameden beri bir damla uyku uyumadınız, değil mi?! Hadi bakalım, şimdi ikiniz de eve gidiyor ve Han Seul’ü benim şefkatli ellerime bırakıyorsunuz!”

Ayça da Moon Jee de aynı anda itiraz etmeye başladılar:

“Hayır, olmaz!” “Ben refakatçi koltuğunda dinlensem bana yeter!”

“Tamam tamam, bağırmayın, hasta uyanacak!” diye güldü Hae In ve içini çekti: “Ah siz yok musunuz… Han Seul’ü çok sevdiğinizi biliyorum ama biraz da kendinizi düşünün!”

Ayça da Moon Jee de susup kaldılar bu laf üzerine. Hae In’se çoktan ikisini birden kollarından tutup odadan çıkarmıştı:

“Ayça: Sen doğruca odana gidiyor ve oradaki muayene yatağına uzanıyorsun! Moon Jee, sen de benim odamdaki yatağa geç. İkiniz de en az iki saat uyumadan buraya dönmüyorsunuz, anlaşıldı mı? Hadi bakalım, marş marş!”

İki genç “tamam” diye kekeleyip odadan çıkınca da gülerek Han Seul’ün başına döndü. Dün geceki korkulu olaylardan her şey bitip tatlıya bağlanınca haberdar olmuştu, o yüzden aralarındaki en dinamik ve enerjik olan kendisiydi. Han Seul’ün değerlerini ölçmek üzere başına geçerken, Ayça ve Moon Jee’nin bitkin hallerini düşünüp üzülmeden edemedi…

Diğerleri ise Hae In tarafından odadan kovulunca koridorda bir an ne yapacaklarını bilemez gibi durdular. Sonra Ayça, şefkatle Moon Jee’ye baktı:

“Sanırım Hae In haklı… Biraz dinlenmemiz lâzım… Hadi gel, seni Hae In’in odasına götüreyim…”

Moon Jee de başını salladı, ve Ayça’yı takip etti.

Ayça kendi odasındaki muayene yatağına sırt üstü yattığı anda ne kadar yorgun olduğunu bir kez daha fark etti: Bütün kemikleri sızlıyordu…

Ama yine de, Han Seul’ü kurtarmış olmak her şeye değerdi: Genç kız, kendi kendine sevinçle gülümsedi: Moon Jee’ye verdiği sözü tutabilmişti… Ona abisini geri getirmişti…

“O sevdiğin adama sıkı sıkı yapış Alexia! Onun için bu fedakarlığı yaptığına göre onu gerçekten seviyorsun demektir!”

Birden, Mischa’nın ayrılırken söylediği sözler kulağında yankılandı ve kapanmaya başlayan gözleri ani bir hareketle açılıverdi: Onu gerçekten seviyorsun demektir…

Ayça nefes bile almaya çekinerek durdu. Gerçekten… Han Seul’ü seviyor muydu?

Ama o halde, öleceğini düşündüğü o kısa anda, neden Han Seul değil de Moon Jee gelmişti aklına?!

Ayça endişeyle yüzünü buruşturdu, sıkıntıyla bir nefes verdi. Son yirmi dört saattir yaşadıkları bütün dengesini alt üst etmişti! Önce o tuhaf konser, Moon Jee’nin davranışları… Sonra bu kaçırılma işi ve yaşadığı büyük korkular, büyük heyecanlar… Ayça resmen tükenmişti…

Duygularını analiz etmeyi sonraki bir zamana bırakarak derin bir uykunun kollarına kaydı…

“Ayça… Ayça…”

Uyandığından başucunda gülümseyen yüzüyle Hae In’i buldu Ayça. Hemen yerinde doğruldu:

“Ben… Ben ne kadar uyudum?? Han Seul nasıl Hae In?”

“Merak etme, gayet iyi,” dedi Hae In sıcak bir sesle. “Hatta kendine geldi!”

“Gerçekten mi?” dedi Ayça heyecanla ve hızla yatakta doğruldu. Saatine baktığında ufak bir çığlık attı: “Hae In! Nerdeyse akşam olacak! Ben sadece iki saatliğine yatmıştım halbuki!”

“Dinlenmeye ihtiyacın varmış, büyütme Ayça,” diye güldü Hae In ve onu omzundan itti: “Hadii, Han Seul’ün ne kadar iyi olduğunu kendi gözlerinle gör de için rahat etsin!”

Ayça onun lafını ikiletmedi, aceleci adımlarla Han Seul’ün odasına doğru koşturdu. İçeri girince Dong Sae’yle birlikte Moon Jee’yi de genç adamın başında buldu.

“Ooo, işte kurtarıcı meleğimiz de geldi!” dedi Dong Sae onu görünce. Sonra, yataktaki genç adama döndü:

“Senin hayatını Ayça-sshi’nin cesaretine borçluyuz Han Seul: Dün gece Park Gab Soo’nun köşküne ajan gibi sızıp senin tutulduğun yer hakkındaki bilgiyi bize o verdi!”

“NEE?! Siz ne diyorsunuz Dong Sae-sshi??” dedi Han Seul ve yine yerinde doğrulmaya çabaladı. Ayça hemen koşarak başına geldi genç adamın:

“Han Seul! Ne yapıyorsun, senin kalkmaman gerek!” Sonra da azarlar gibi Dong Sae’ye döndü: “Sevgili Dong Sae-sshi, siz de heyecanlanmaması gereken bir hastaya nasıl haberler veriyorsunuz böyle?!”

“Eee, ben… özür dilerim!” dedi Dong Sae, yaşlı yüzünde suç işlemiş bir çocuk ifadesiyle. Sonra ayağa kalktı: “Neyse, ben hastayı daha fazla yormayayım… Size iyi günler!”

Böyle deyip kaçar gibi uzaklaştı. Ayça ve Moon Jee onun bu tavrına gülmeden edemediler.

Han Seul’se ciddi bir yüzle süzüyordu Ayça’yı.

“Ayça… Gerçekten olay böyle mi oldu? Sen o herifin evine mi girdin?!”

Ayça utanarak bakışlarını kaçırdı, sonra mahcupça başını salladı. Han Seul kaşlarını çattı:

“Bunu nasıl yaparsın?!” dedi tıslama gibi çıkan bir sesle. Bağırmamıştı, ama öfkesini zor kontrol ettiği anlaşılıyordu. Sonra, az ötede onları izleyen Moon Jee’ye döndü: “Ya sen? Sana ne demeli? Ayça’nın böyle tehlikeli bir işe kalkışmasına nasıl izin verirsin?!”

“Çocuğu suçlama,” dedi Ayça hemen, “Moon Jee beni durdurmaya çalıştı. Ama ben… ben seni öylece bırakamazdım!”

Han Seul bir an ne diyeceğini bilemez gibi durdu. Sonra yavaşça:

“Yine de keşke bunu yapmasaydın Ayça…” diye mırıldandı. “Senin başına bir şey gelseydi, ben…”

Durdu, ne diyeceğini bilemez gibi gözlerini odada dolaştırdı. Ayça ise şefkatle gülümsedi ona:

“Tamam, daha fazla tartışmayalım… Bak ikimiz de iyiyiz, kimseye bir şey olmadı… Hadi artık bu konuyu kapatalım, tamam mı?”

Böyle deyip Han Seul’ün saçlarına dokundu şefkatle. Han Seul birden onun elini tuttu. Büyük bir sevgiyle Ayça’nın gözlerinin içine baktı:

“Seni çok seviyorum Ayça…” diye mırıldandı.

Ve kızı kendine çekip ona sıkıca sarıldı.

Ayça ne diyeceğini bilemez gibi donup kalmıştı. Sonra o da yavaşça ellerini Han Seul’ün vücudunun çevresinde dolaştırdı, genç adama sarıldı.

Aynı anda, kapının yavaşça kapatılma sesini duyunca başını hafifçe çevirip göz ucuyla odanın diğer köşesine baktı.

Moon Jee odadan çıkmıştı…

Badem – Sen Ağlama

Moon Jee oda kapısını arkasından kapatıp gözleri kapalı bir biçimde kapıya yaslandı, derin bir nefes verdi. O ikisini yalnız bıraksa iyi olacaktı…

Sallanan adımlarla koridorda ilerledi, az ötedeki bekleme koltuklarına oturdu. Gözlerini boş boş, koridorun sonundaki pencereden gelen kızıl güneş ışığına dikti: Güneş batıyordu…

Han Seul’ün dedikleri aklına düşünce içine büyük bir suçluluk hissi çöreklendi: Evet… Abisi haklıydı! Ayça’yı asla ama asla o tehlikeli göreve göndermemeliydi!

Sonra Ayça’nın bu işe ne kadar hevesli olduğu geldi aklına: Genç kız hiçbir itirazı dinlemeyecek haldeydi: Han Seul için gözünü bile kırpmadan tehlikeye atılmıştı! Ayça, Han Seul’ü gerçekten çok seviyordu! Ve kendisi aptal gibi… aptal gibi…

Moon Jee utanç ve acıyla yüzünü buruşturdu: Ahhhh, kendi kendini tokatlamak istiyordu!

Biraz sonra, abisinin oda kapısı açıldı, Ayça dışarı çıktı. Eli oda kapısının kapı kolunda, bir an durdu. Sonra içini çekti, arkasını dönüp yürümeye başlamıştı ki, Moon Jee’yi fark etti. İki genç bir an göz göze geldiler. Sonra ikisi de bakışlarını kaçırdı.

Ayça bir an tereddüt ettikten sonra ağır adımlarla Moon Jee’nin yanına geldi. Onun yanındaki boş yere oturdu.

“Uyudu,” dedi. “Kendini toparlaması için epeyce dinlenmeye ihtiyacı var…”

“Hımm…” diye mırıldanıp başını salladı Moon Jee.

İkisi de bir süre sustular. Sonra Moon Jee acı bir sesle:

“Abim kızmakta haklıydı,” dedi. “Sonuçta sen bana onun emanetiydin… ve ben, senin bu tehlikeye atılmana engel olamadım! Çok büyük aptallık ettim!”

Ayça ise kaşlarını çatmıştı:

“Artık sıkıldım ama!” dedi sert bir sesle. “Biriniz daha bu konuyu açarsa bağırıvereceğim! Ben ne yaptımsa kendi isteğimle yaptım, tamam mı?! Lütfen artık bana kendini başkası için feda etmiş bir zavallı muamelesi yapmaktan vazgeçin!”

Makineli tüfek gibi bunları söyleyip sustuğunda soluk soluğa kalmıştı. Moon Jee hafif tırsarak baktı ona, süt dökmüş kediye dönmüştü çocukcağız.

“Ta-tamam….” diye kekeledi. “Tamam! Özür dilerim…”

Sonra bir süre durdu. Tekrar konuşmaya başladığında sesi buruktu.

“Aslında bu yaptığın bana da iyi bir ders oldu… Kendi aptallığımı bir defa daha anladım…”

Sözün burasında durdu, yutkundu. Ayça merakla ne diyecek diye bakıyordu ona. Moon Jee hafifçe gülümsedi. Sonra Ayça’ya döndü. Gözleri hafifçe nemlenmişti.

“Çok saçmaladım, değil mi? Dün… konserde olanlar büyük saçmalıktı!”

Sonra yeniden önüne döndü. Dudakları titriyordu, ama sözünü bitirmeye kararlı görünüyordu. Bir an durdu, gücünü topladı, sonra yine devam etti:

“Senin abimi ne kadar çok sevdiğin, bu gözükara hareketinden bile belliydi! Gözünü bile kırpmadan onun için hayatını tehlikeye attın! Oysa ben… ben…”

Birden sesi kırıldı, bir an durakladı. Ellerini yüzüne kapatırken: “Özür dilerim!” diye hıçkırdı, “Dün olanlardan dolayı özür dilerim! Bir daha asla bu konuyu açmayacağım! Asla aranıza girmeye çalışmayacağım! Eğer abime bir şey olsaydı… eğer ona bir şey olsaydı…”

Sözün burasında kelimeler hıçkırıklarına karıştı, daha fazla devam edemedi. Omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.

Ayça ise ne tepki vereceğini bilemez gibi kalakalmıştı. Bir an elini Moon Jee’ye uzattı, ama hemen sonra onun bu hallerinden ürküp geriye çekti. Sıkıntıyla yerinde kıpırdandı. Sonra, “ne olursa olsun!” der gibi yeniden Moon Jee’ye uzandı, onu omzundan tutup kendine doğru çekti.

Moon Jee küçük bir çocuk gibi yüzünü onun omzuna gömüp ağlamaya devam ederken Ayça yüzünde büyük bir hüzünle genç adamın sırtını pat patlıyordu. Bir yandan da kendi gözlerine dolmaya başlayan yaşları geri göndermeye çabalıyordu. Nedense Moon Jee’nin ağlaması içine fena dokunmuştu. Nerdeyse kendini tutamayıp: “Ben bunu abin için yapmadım!” demek geliyordu içinden, “Senin o perişan halini gördüğüm için yaptım! Abine bir şey olsaydı kendini nasıl suçlayacağını, bir daha asla eskisi gibi olamayacağını bildiğim için yaptım!”

Birden, taş kesilmiş gibi durdu Ayça. Gözlerini bile kırpmaya çekinir gibi durup nefesini tuttu: Az önce… az önce ne düşünmüştü?!

Gerçekten böyle mi düşünmüştü?!

Bu sırada Moon Jee de kendini toparlamıştı. Hıçkırıkları duruldu, genç adam başını Ayça’nın omzundan kaldırdı. Sonra hemen yüzünü diğer tarafa çevirdi.

“Ben… özür dilerim…” diye mırıldandı… “Çok dolmuşum galiba… Özür dilerim…”

Hızla ayağa kalktı. Birkaç adım attı. Sonra birden durdu. Arkasını dönmeden:

“Ayça…” dedi. “Bundan sonra korkma: Dün geceki aptallığımı tekrarlamayacağım… Seni bir daha asla ama asla aptalca hayallerimle ve isteklerimle rahatsız etmeyeceğim… Bundan sonra sen bana abimin emanetisin, noona’msın! Şimdiye kadarki bütün aptallıklarım için senden özür dilerim! Lütfen affet!”

Böyle dedi ve Ayça’nın cevabını bile beklemeden koşar adımlarla uzaklaştı. Biraz daha durursa yeniden ağlamaya başlayacağından korkuyordu.

Ayça ise hiçbir şey diyemeden kalakalmıştı. Bir süre, ne düşüneceğini bile bilemez gibi durdu.

Sonra, gözü omzunda kalan ufak bir ıslaklığa ilişti:

Moon Jee’nin gözyaşları…

İşte o anda, Ayça, içindekileri daha fazla taşıyamayacağını hissetti. Dünden beri biriktirdiği bütün korkular, acılar, hayalkırıklıkları ve hüzünler, gözyaşı olup gözlerinden boşaldı: Genç kız, önce usul usul, sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Çok, çok büyük bir felaketin eşiğinden dönmüşlerdi… Han Seul, sevgili Han Seul nerdeyse ölecekti!

Ama Ayça, yüreğinde kocaman bir acı ve suçluluk duygusuyla fark ediyordu ki, Rus fahişe kılığına girme konusundaki deli cesareti, Han Seul’ün ölüm tehlikesi altında olması yüzünden değildi: Han Seul’e çok şey borçluydu, evet…

…Ama hayatını, bir başkasına borçluydu: Ve bu işe, o borcu ödemek için girişmişti…

Bu borcu ödemek… ve onu vicdan azabından kurtarmak için… Onun bütün ömrü boyunca acı çekmesini izlemeye katlanamayacağı için…

Moon Jee için…

Ayça hıçkırıkları giderek artarken, ellerini yüzüne kapattı: Çok, çok utanıyordu! Bu hislerinden dolayı çok utanıyordu!

Ama galiba… yani galiba…

Han Seul’e âşık değildi…

Gözlerini kapattığında gözünün önüne gelen yüz, Han Seul’e ait değildi… Sarılmak, sıkıca sarılmak istediği kişi Han Seul değildi… Kalbine giren kişi, Han Seul değildi…

Han Seul’ün yüzündeki yaraları değil… Bir başkasının kalbindeki yaraları iyileştirmek istiyordu…

Bunca zamandır kardeşi gibi sevdiğini zannettiği birinin…

Ayça, Moon Jee’ye sıkıca sarılmak… ve hiç bırakmamak istiyordu…

-Bölüm Sonu-

Reklamlar

23 thoughts on “12. Bölüm

  1. yine çok güzel bir bölümdü 🙂 bu aralar City Hunter da izleyince ajanlık, içeri sızma falan 🙂 bence tam kıvamındaydı çingu 😀

    moon jee ağlayınca bi kötü oluyorum ben yaa, hani dizi izlerken de böyle sevdiğin bi karakter ağlayınca için acır ya, öyle bi garip yaa 🙂 sevdim bu çocuğu iyice 🙂 bu aralar han seul’ü de daha çok sevmeye başladım ama yine de moon jee iki adım önde 😀 neyse hikayeye yorum yapıyım, moon jee’ye değil 😀

    valla çingu heyecan doruktaydı, naptın sen böyle 😀 han seul’e bişey olcak diye içim çıktı burda (artık içim nası çıktıysa bilemedim 😛 ) zavallı moon jee’cik ne hallere düşerdi han seul’e bişey olsaydı 😦 ben de yani han seul’e bişey olcak diye üzülürken bile moon jee’yi düşünüyormuşum, ayça gibi 😀 (moon jee gönüllerin prensi 😛 )

    bu arada ayça da iyice moon jee’ye kapıldı gitti, desteklemiyor değilim hani 🙂 hatta süperkulade bi fikrim de var, ayça-moon jee ve han seul-hae in çiftlerini düşünüyorum 😀 nasıl düşünüyorum ama?? 😀

    müziklerini de çok beğendim yine. özellikle ayça’yla moon jee’nin sarıldıkları sahnede çalan talking to the moon ve sen ağlama en sevdiklerim oldu 😀 sen ağlama şarkısını zaten arka arkaya 50 kere falan dinleyen bir tiptim, evdekilerin şikayetleri nedeniyle çok kafam şişmişti 😀

    mischa’nın hikayesinin arkasındaki şeyleri de merak ettim 🙂 acaba gelecek mi onunla ilgili bi ayrıntı? (onu da san young kandırmış olmasın sakın 😛 saçmaladım ama kusura bakma 😀 )

    atladığım birşey oldu mu bilmiyorum, bi solukta okuduğum için aklımda kalanları yazdım 😀 ellerine sağlık canım, yine çok beğendim 😀

    • @hayal: yaşasın ^^ ajanlık işlerinde fazla uçtuğumu düşünüyordum, yorumunla beni rahatlattın çingu. sağol var ol 😀

      moon jee sevilmez mi? şebek hallerinden sonra duygusal yönünü de gördük, ama bitmedi: daha -bence- onun en tatlı yönlerini görmedik bile; ileriki bölümlerde başka özellikleriyle de karşımıza çıkacak, süprizlere hazır olun 🙂 bu arada ben de çaktırmadan kendi hayal prensimdeki bütün özellikleri joong ki’ye yüklüyorum haa, acaba neden? hehe 😀

      han seul’e bir şey olacağı izlenimini vermeye çalıştım zaten, başardığıma sevindim 😀 😀 gerçi kıyamazdım ben gong yoo’ya, merhametli bir senaristimdir 🙂 bi de sonuçta bu romantik komedi olacak dedik; dram olsa yine bir derece… romantik komedide karakterlerden birini öldürürsem iyice saykoya bağlamış olurdum 😀

      ayça da hislerini çözmeyi başardı sonunda. hayal’in de desteğiyle moon jee’yi seçti 🙂 ama han seul şimdi hayatını 2. kez kurtaran bir kıza bu kadar bağlanmışken, ve moon jee ayça’ın hislerinden habersizce aradan çekilmeye karar vermişken bu ikisinin bir araya gelmesi nasıl mümkün olur, bunu bilemiyorum… han seul-hae in çiftinin yakın gelecekte bir şansı yok; ama uzun vadede neler olur bilemiyorum tabii 🙂 🙂

      talking to the moon’u bir ara deliler gibi dinliyordum; isminde “moon” geçen şarkılar seçme eğilimimin son kurbanı o oldu 😀 sen ağlama’yı ben de çok severim; özellikle ilk çıktığı zamanlar hastasıydım. şimdi tam da moon jee’nin ayça’nın omzunda ağladığı sahneye cuk oturdu bence: ayça’nın içinden geçenlerin özeti gibi: “kara gözlerinden bir damla yaş düşünce / hüzün keder yüreğime yaslanır / sen ağlama…”

      mischa’yı ileriki bölümlerde yeniden göreceğiz ve hikayesini o zaman öğreneceğiz. kim bilir, san young’la ya da bir başkasıyla bir tanışıklığı vardır belki. biliyorsun dizilerde dünya küçük, herkes birbirini tanıyor! 😀 😀

      sağol canım yorumun için, beni çok mutlu ettin ^^ artık sena’nın hikayesinde görüşmek üzere 😉

  2. korehayrani dedi ki:

    Vee bitti! Ne bölümdü ama! Çok heyecanlıydı! Vuhu! Ama sonu acıklıydı hem de çok acıklıydı, tutmayın beni ağlayacağımm.. 😦 Süper ötesiydi bu bölüm de, izlemiş kadar oldum cidden. Düşünceli yazarımıza teşekkür ettikten sonra belirtmeliyim ki bence 16 yaşından küçükler okusun, izlediğimiz dizilerde neler var hem de onlar Genel İzleyici kitlesi diyorlar hiç düşünmeden (Gerçekten de cık cık cık, diziler zıvanadan çıktı yahu!), yani demem o ki okuyun evladım okuyun. 😀 Bu 2 bölümü de kazasız belasız atlattığımıza göre uyarısız olarak -suçluluk duymadan. :D- okuyabilirim artık bölümleri. Yihuu!! Başarılar. ^^

    • @korehayranı: çooook teşekkür ederim sevgili korehayranı, yine sevindirik oldum yorumun sayesinde 🙂 🙂 evet psikolojiler hâlâ yerindeyse bundan sonraki bölümleri gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz, haha 😀 bu arada o genel izleyici kitlesi muhabbetini hiç sorma; vurdulu-kırdılı, mafyalı dizileri minnacık çocuklar izliyor, acayip sinir oluyorum! bu yaraya da parmak bastığın için ayrıca teşekkürler 😉

  3. Merve dedi ki:

    Heyecanlı bir bölümdü.Hele han seul’ün dayak yediği sahnelerde cidden kötü oldum.Moon jee’ye gelince ona üzülüyorum ama ben bir goong yo hayranıyım yani esas kızın han seul’ü değil de moon jee yi sevmesine çok üzüldüm.İşler de iyice karışacak gibi görünüyor.Ben de diğer okuyucular gibi merakla bekliyorum.Teşekkürler…

    • @merve: hoşgeldin sevgili merve! ^^ beğendiğine sevindim, han seul’e biraz yazık ettiğimiz doğru… ama sonuçta başındaki beladan kurtuldu 😉 esas kızın moon jee’yi seviyor olması ise hikâyenin dramatik yönünü artırmak için senaristinizin bir komplosu! 😛 çünkü şimdi işler gerçekten de olabildiğince karıştı: ayça, han seul’le çıkıyor… ama moon jee’yi sevdiğini fark etti… bu arada moon jee ayça’dan vazgeçmeye karar verdi… han seul ise kendisini kurtaran kıza bir defa daha âşık oldu… üstelik moon jee ve han seul abi-kardeş; ayrıca san young, hae in ve jae hwa da işleri karıştırmak için pusuda bekliyorlar 😀 😀 sanırım daha fazla entrikayı ben de kaldıramam; bu kadar dramatiklik yeter: bir sonraki bölümde işler yavaş yavaş rayına girecek. yorumun için teşekkürler 😉

  4. bures_mi dedi ki:

    alıştım artık sağ gösterip sol vurmalarına :)ya ne bölüm yazmışsın öyle…Han Seul tahtalıköye gitti gidecek deyip durdum.Neyse ki Ayça vardı da gitmekten kurtuldu.Yihuuuuuuuuuuuuu Ayça’nin akıllı bir kız olduğunu biliyordum zaten.Kalbi nihayet anladı doğruyu, Moon Jee’yi… Dediğimin çıkmasına sevindim açıkçası (Önceki yorumlarımın birinde Ayça’nın moon Jee’nin çekim alanına girdiğini belirtmiştim.)Müzikler,Moon Jee ve Ayça yine kıvamdaydılar. Yaaaaaaaaaaa şimdi napcakkkk Moon Jee:( uşağı öldürüp öldürüp dirilttin,tabi vazgeçer Ayça’dan.Han Seul’un aşkının dozu arttı…Ayyyyyyyyyy sıkıntılar bastı.Birileri üzülmeden işler nasıl rayına oturacak bilmiyorum.Düşünmekten saçlarım beyazladı valla 🙂 Mischa da içinde yara taşıyanlardan.Belki de sevdiği heriften kazık yedi kimbilir? Ama merhametli kızmışşş üzüldüm onun için yaaaaaa …bilmem farkında mısın Şermin’e uydun dramın dozunu artırdın .Sana dram yakışmıyor önümüzdeki bölümlerde azıcık gülsek,Moon Jee’nin de gelecek bölümlerdeki performansını sabırsızlıkla bekliyorummmmmm 😀

    • @bures_mi: hoşgeldin canım! ^^ hahaha, han seul’ü tahtalı köye yollar mıyız hiç, kıyamam ben ona. zaten kıyarsam gong yoo hayranları parçalar beni 😛 ama ayça’yı yine onun kurtarıcısı yaptık, kahraman türk kızı, hahah 😀 😀 evet sen epey önceden bilmiştin bu kız moon jee’nin çekim alanına giriyor diye, ama ben çok çaktırmamaya çalışmıştım. artık tamamen ortaya çıktı. mischa’yı iyi çözmüşsün, onunla tekrar karşılaşıp geçmişini öğreneceğiz.

      ahah, beni sermin yaktı evet 😛 suçu büyük bir gönül rahatlığıyla onun üzerine atıyorum; beni gaza getiren odur hakim hanım! 😀 ama yeterince dram yazdım artık. bir sonraki bölüm yine hüzünlü başlıyor, ama artık dram bu kadar koyu olmayacak, yavaş yavaş komedi dozumuz yine artacak 🙂 moon jee’nin ünlü çin atasözlerini özledik di mi, onları yeniden hatırlamak lâzım 😀 yorumun için teşekkür ederim bures_mi’cim ^^

  5. bures_mi dedi ki:

    hahayyyyyyy işte bu sevindirici bir haber :)komedili günlere dönüyoruz .Moon Jee’nin kıpır kıpır, sevimli ve eğlenceli hallerini özlemiştik.

  6. hiharucum selamlar:) ellerine sağlık 5 bölümü ardarda soluksuz okudum.. yorum bile bırakamadım aceleden düşün artık 🙂 ellerine kalemine sağlık.. ve şunu söylemeliyim beni fena halde ters köşe yaptın.. moon jae ve ayça’yı hiç düşünmemiştim diyebilirim. yani ayça ona olumlu tepki vermez diye düşünüyordum ama öyle olmadı.. ama ben moon jae’ci olduğum için hiç problem değil, çok sevindim hatta,, harika bir çift olacaklarına eminim.. ve son sahnedeki sen ağlama eşliğindeki o duygusal sahne bir harika olmuş, yaşar gibi okudum.. ama bu güzel sahnede ayça çocuğa gerçeği söyleseydi keşke, bir daha buna cesaret edemeyebilir çünkü.. neyse senarist hanım iyisini bilir diyeyim ben yine 🙂 yine de fikrimi belirtmeden geçmeyeyim, umarım bu güzel aşk heba olmaz, aşkı memnu vakasındaki gibi çocuk “sen benim yengemsin” diye aşkından vazgeçmez ve ayça sadık olma adına han seul’de ısrar etmez.. gerçi han seul’de çok tatlı ama jön ışığı alamadım ben ondan, artık anormal, komik, kendini beğenmiş jönlere alıştığımız için o fazla iyi geldi bana.. bence hae in ile mükemmel bir ikili olabilirler..

    moon jae’ye bu duygusal haller çok yakışıyor, aşkından vazgeçmemesini eski ağustos böceği hallerine dönememesini umuyorum ben 🙂

    diğer bölümlerle ilgili yorumlarımı da araya katayım, super seniors, boys generation esprine bayıldım, çok akıllıca, harika göndermeler olmuş 🙂 bu arada otostopçunun galaksi rehberi’ni hemen alıp okuyorum, çok merak ettim..

    son olarak güneş ve ay göndermelerini çok güzel yerlerde kullanıyorsun, filmler, şarkılar.. detaylı araştırma ve emek ürünü hepsi belli. tekrar ellerine sağlık..
    yeni bölümü merakla bekliyorum.. bu arada umarım sona az kalmamıştır 🙂 kendine iyi bak canım^^

    • @masalevi: hahayy, yaşasın! 😀 😀 sen tatile çıkmadan önceki yorumuna cevap olarak yazmıştım zaten, sen dönene kadar işleri çok karıştıracağım, bakalım nasıl bulacaksın diye. demek ki hakkaten dediğimi yapmışım, buraya bir “dok go jin gülüşü” koyalım, nıhaha 😀 moon jee ve ayça benim en baştan beri aklımda vardı; ama böyle usul usul ilerleyip sizi ters köşe yapmak amacındaydım, yaşasın kötülük! 😛 moon jee’yi tüm okurlara sevdirdiğimize göre bu riski almaya değmiş demek ki 🙂 yine de ikilinin bir araya gelmesi mümkün mü değil mi, orasını henüz açıklamayayım, sürpriz olsun. son sahnede ayça’nın moon jee’ye gerçeği söylemesi pek kolay olmayacaktı; çünkü o bile hislerini yeni keşfetti ve bundan dolayı büyük utanç içinde. o yüzden ikisine de biraz zaman vermek gerekir diye düşünüyorum 🙂 bu arada han seul’cüğü mükemmel erkek yaptık; gene de kızlar burun kıvırıyor, olmaz ki böyle 😛 😛 kız milleti cidden biraz arıza adam seviyor galiba, eheh 😀 😀 ya da bu kore dizileri çaktırmadan beynimizi yıkayıp “erkek dediğin biraz huysuz, soğuk nevale olur” fikrine bizi alıştırdılar!!

      yorumun için teşekkür ederim tatlım, bir sonraki bölümde görüşmek üzere 😉

  7. koredelisi dedi ki:

    Heytttt ben geldimmm!!
    Masalevi gibi bende bölümleri ardarda okudum o yüzden şöyle toplu bir yorum bırakayım dedim çingum. Yalnız hazırlıklı ol seni çok fena haşlamaya geldim ona göre:D
    Yahu bir gittim geldim benim akide şekeri moon jeemi salya sümük ağlatmişsin!! Huu hanım hanım noluyoruz, benim gülme sebebim gitmiş yerine ağlak bir çocuk gelmiş cık cık cıkO_o
    Hahah şaka bir yana cidden bu çocuğun ağlamasına dayanamıyorum yaa:( Moon jee ağladıkça ben burda depresyona giriyorum gel kulak ver sesime ağlat artık şu çocuğu;)
    (Yalnız ağzımı açtığımdan beri moon jee sayıklıyorum:D Düşün yani beni ne kadar etkilediğini:D)

    Bu ajanlık işleri seni fena halde sarmış çingum hayırdır küçükken polis yada ajan olmak isteyenlerden miydin;) Ama dozunda gidiyorsun devam;)
    En çokta Ayçanın duygu geçişlerini bu kadar iyi yansıtmanı sevdim, ne çok uğraştırdı nede pat diye tamam dedi;)

    Amaaaa en çok merak ettiğim bir şey var! Sen bu üçlüyü ( moon jee, ayça,han seul) kaç bölümdür abi kardeş ayağına resmen süründürüyorsun. Bu işin sonunu nasıl çıvırıpta bir sona bağlayacaksın inan çokkk merak ediyor ve bekliyorum:D:D:D Şimdiden kolay gelsin yazar hanım öpüldünüz;)

    • @koredelisi: deli çingum gene “cee” yapmaya gelmiş, hoşgelmiş 😀 😀 evet, çok pis haşladın beni cidden 😛 ama bütün suç serminin, beni o gaza getirdi, hehe 😀 moon jee’ye ağlamak çok yakışıyor dedi, dramın dibine vur dedi, ben de onun sözünü dinledim 😀 hatta o han seul’ü de öldürmekten yanaydı ama ben kıyamadım.

      küçükken dedektiflik romanlarına bayılırdım valla! hatta kendim de yazardım, kötü adamların peşine düşen çocuklar hikayelerini 😀 😀 o yüzden bu ajanlık muhabbetlerini buraya eklediğim için çok şaşmamalı 😉 ama artık bitti, gab soo yakalandı; şimdi normal hayatımıza geri dönebiliriz 🙂

      ayça’nın duygu geçişlerini verebildiysem ne mutlu. çünkü zor bir durum aslında; okuyana inandırıcı gelmeyebilirdi. ama dikkat ettiysen ayça hep kendini han seul’e aşık olduğuna dair ikna etme çabasındaydı; yani hiçbir zaman gönül rahatlığıyla “ben bu adama âşığım” diyemedi, sadece “bu çok mükemmel bir adam, karşıma çıkmış olması benim için büyük bir şans, ben ondan çok hoşlanıyorum” falan dedi kendi kendine. moon jee’ye ise abla şefkati duyduğunu zannediyordu; ama ona karşı hep bir zaafı vardı; teleferik sahnesinde mesela kendisini kırdığı halde hemen affedivermişti… o yüzden ben kendimce bu aşkın şimdi su yüzüne çıkmasını mantıklı buluyorum, ama bilmem ki altında yatanları yeterince iyi anlatabildim mi…

      evet bu işin sonunu nasıl bağlayacağım, cidden ben de merak ediyorum! 😀 😀 olabildiğince kimseyi üzmeden kırmadan yapmaya çalışacağım 😀 ama tabii bir dizi dünyasında olduğumuzu ve dizi dediğin şeyin entrikalardan beslendiğini de unutmamak lâzım, eheh 😀 neyse, sen beni yine haşlamaya gelebilirsin canım, siper aldım bekliyorum! 😀 😀

  8. oh my god … başka da söz bulamıyorum . alove to kill ile giriş yapman aslında bir şeyler olacağının sinyaliydi dimi hain çingu 🙂
    çok heyecanlı br bölüm oldu tempo hiç düşmedi polisiye tadında hoş bir bölümdü ama final var ya final çingu han seul a bunu nasıl yaparsın hem ona üzülüyorum hem moon jae ye .her ikisi de mutlu olsun istiyorum neden beni böyle bir kıskaca aldın, ayçadan da nefret ediyorum .bu ne ya bir öyle bir böyle .
    han seul ve moon jae için neler planlıyorsun acaba gelecek bölümler kesin daha hengameli olacak .kalemine pardon klavyene sağlık 🙂

    merakla bekliyorum 🙂

    • @winpohu: ahah, valla öyle: a love to kill, isim süper uydu bizim bu bölümlere 😀 😀 beğendiğine sevindim canım; eee, polisiye üstadı sensin 😀 han seul’e yazık oldu, ben de üzüldüm, evet… ama yapacak bir şey yok, gönül ferman dinlemiyor 😛 ahahah, ayça’dan nefret etme ama yaa, kızcağız ne yapsın, gönlüne söz geçiremedi… bundan sonraki bölümler hem hengameli, hem de daha az dramatik olacak, korkmayınız 😉

      • ne üstadı ben senin gibi ters köşe yapamıyorum ki 🙂
        ayça konusuna gelirsek nefret ediyorum işte ban ne bana ne iki tane taş gibi elemanı kaptı ister istemez nefret ediyorum muahahhaa 🙂

        ayrıca senin komedi dolu kalemini özledik bırak şu dramı da güldür bizi çingu . işte böyle de yüzsüz bir ısrar var nede olsa senaristi tanıyorum ya kıskaca alacağım hahaha yaşasın kötülük 🙂

      • hahah, eh, o konuda haklısın: bir tane bile bulamayanlar var, iki taşı da kapmak haksızlık! 😀 adaletsiz dünya işte 😛

        sermin bir yandan dram olsun diye bastırır, sen bir yandan komedi diye… işim zor! 😀 😀 ama dengeyi kurmaya çalışacağım 😉

  9. Haha cidden hemen suçu bana atmışsın 😀 Duyurulur evet bu hikayedeki dramın nedeni benim. Kendimi istediklerini zorla yaptırmaya çalışan bir yapımcı gibi hissettim. Senaristin üzerinde baskı kurarak kendi istediğini yazdıran nappun sal(r)am 😀

    Bu zamana kadar Ayça’nın hangisiyle olduğunu önemsemediğimi sanıyordum ancak bu bölümden sonra kararımı verdim demek isterdim ama diyemiyorum 😀 Her ne kadar Han Seul’ün sevgisini Moon’unkinden daha aşağıda görsem de (Daha az seviyor açısından diyorum) şuan Han Seul’e bu yapılmamalı diyorum. sol tarafım onun için çok üzüldü. Moon’unda ağlamasına dayanamıyorum. Kavuşsunlar diyorum ama bir yandan da istemiyorum. Anlayacağın bir duygu karmaşında kaldım. Ki tahminimce sen şimdi bize Ayça Moon’a yazıyor onu seçicek imajı versen de Kazanan Han Seul olacak gibime geliyor. gözümü kapatıp sonu düşündüğümde Ayça’yı Han’ın yanında Moon’a gülümserken ve aynı şekilde karşılığını alırken görüyorum. Akıllarından da onca yaşadıkları ve onlara kazandırdıkları bir birlerine sahip oldukları için şanslı oldukları geçiyor. E arayıda sen doldur işte 😀

    Ellerine sağlık canım. Her ne kadar dram bitti desende o olmazsa olmaz. Henüz hikaye bitmedi. Ortada bir hikaye varsa dram illaki vardır. Çocuk masallarında bile olur bunda illaki 😀 Suçu bana at sen yine yaz 😀

    • @sermin: hahah, kulağını çok çınlattım galiba çingucum, evet suçu hep sana attım 😛 😛 ama ayıpsın, seni mi kıracaktım? hem ben de severim dozunda dram. sonu mutlu bitsin yeter! 😉

      şimdi böyle dedim de, mutlu sonumuz nasıl olacak, işte o kısmı söyleyemem. yalnız aklından geçenlerin çok mantıklı olduğunu belirtmeden edemiyciğim 🙂 yine de no comment! 😀

      tamam, ben yine suçu sana atıp arada bir dram serpiştirmeye devam edeceğim. kulakların çınlarsa bil ki bu blogda çekiştiriliyorsundur! 😀 😀

  10. Ellerine sağlık hikaru^^

    Heyecanlı ve hareketli bir bölümdü. Ayça’nın Han Seul için böylesine tehlikeli bir işe girişip hayatını hiçe saymasını nihayet duygularını anladı diye yorumluyordum ki ters köşe oldum, hain senarist 😛 İtiraf et Song Joong Ki aşkına yapıyorsun böyle değil mi? 😛 Gong Yoo’cuma yazık olacak. Şimdi hasta yatağında her şey düzeldi, mutlu son kafasında yatıyor ama asıl olaylar şimdi başlıyor.

    Hakikaten durum karışık: Moon Jee aşkından vazgeçti, çekildi… Ayça, Moon Jee’yi sevdiğini anladı.. Han Seul Ayça’ya zaten aşıktı (???) şimdi bu olaydan sonra iyice bağlanır..

    Ayça, Moon Jee’ye aşıkken Han Seul’ün yanında kalmaz gibi geliyor bana. Han Seul iyileştiğinde ciddi bir konuşma yapar sanırım ya da Son Young bir haltlar çevirip bu işin ortaya çıkmasına sebep olabilir.. Her ikisi de kötü sonuçlar çıkaracaktır.

    Gizli kahraman Mischa’ydı bence. O olmasa Ayça’nın işi yaştı 😀 Onun hikayesi de var belli ki arada okusak fena olmazdı.

    Son sahne ve müzikler çok iyiydi. Ellerine sağlık.

    • @mydestiny: sağol canım^^ hain senarist’i iltifat olarak alıyorum, hehe 🙂 😀 gong yoo’cuğa yazık mı olacak göreceğiz. hayırlısı, nasip kısmet tabi bu işler 😛 😀

      evet tahminler çok güzel. bence de ayça ya han seul’le konuşmalı, ya da o buna fırsat bulamadan san young işleri karıştırmalı. ikisi de kısa vadede kötü olsa da, uzun vadede iyi olabilir belki, hı? 😉

      mischa gerçekten de gizli kahramandı. onu bir bölümlük karakter yapmaya gönlüm elvermedi, ileride yine göreceğiz ve bu rus kızının hikayesini öğreneceğiz 😉

      senin de ellerine sağlık, teşekkür ediyorum yorum için ^^

  11. Özel güçlerin benim otostopçunun galaksi rehberini okumamı istediğini biliyordum! Evde konusu açıldı, burada konusu geçti, 2-3 üzüldüm ve bu gün ablam beşibiryerde ciltli haliyle eve geldi!!!
    Öhöm neyse konu bu değildi. Han seule vuran elleriniz kırılsın e mi!!
    Ama yani sen de 😀 şurda gerilmişiz han seul için ah, vah nidaları atıyoruz sen “. Çıplak elle atılan şamarlar neyse de, herifin yüzüğü canını fena acıtıyordu yahu… Acaba rica etse çıkarır mıydı??” diyerek ortamdaki bütün ciddiyeti atıp güldürüyosun ldnfsjfgnsşdfjbvsdşjf. Oldu mu bu şimdi fnslgsdşjgnşsd.
    Kötü bi olay karşısında apışıp kaldığım ve hiçbir şey söyleyemediğim nasıl da belli. Moon je acı çekiyor ben burada yorum bile yapmadan duruyorum. İnsanın içinde odunluk olmasın ya. Ah yavrum ah
    Ayça rus fahişesi kılığına girmicek dimi O_O
    OTUR KIZIM OTURDUĞUN YERE! SEN DAHA ÇOCUK SENİ ÖPÜNCE UTANCINDAN ÖLÜYOSUN!

    Biraz daha nefesimi tutsaydım muhtemelen sonum intihar eden yunuslar gibi olacaktı. Bi başladım normal yaptığım gibi yorum yazdığım sayfaya gelemedim. İyi gerilim verdin gece gece tebrik ettim 😀

    Nonna dedi! Nonna dedi! Moon je ayçaya nonna dedi! Abin onları yaşadıktan sonra ayçaya yan gözle bakmayı bıraktın mı ha? Ha? Aradan çekilmeye karar verdin mi? *o*
    Yine sol taraftaki şeytan iş başında. Ayçayı yalnız bıraksana sen ya! Kız ne güzel bi karara varmıştı –hoş cidden ölmek üzereyken moon jeyi düşündü ama olsun onun için o kadar risk aldı bu ona karşı boş olmadığını gösterir fff.

    -dikkat dağınıklığı hoş bir şey değil! Okurken bi anda kafamda bu karakterlerin gerçek olabileceği ve ayça ve han seulün ileride evlendiği falan geçti. Ve kendime “ne güzel ya çocuklarına anlatacakları atraksiyonik zibilyon tane olay var” dedim. Moon jeye içti diyodum ama sanırım ben içtim ya fff.-

    Ayça bi karar verdin mi? Tamam mı? Moon je mi son kararın? –güzel karar canım tebrik ettim seni. Şimdi temizle öncesini de tam olsun. Han seule açıkla kardeşini seviyorum diye o da atsın kendini bi yerden. Durumu eşitle dicem ikisi de terk edildi zamanında 1 kere bu demek oluyo ki sen skoru bozan bi etmensin. En iyisi git ülkene 1,5-1,5 eşit kalsınlar. Ama siz böyle acı çekerseniz karşılıklı ben dayanamam ki. Yapma böyle biraz kötü kadın ol sen de ya. Han seule cidden ne söyleyeceksin? Kardeşini sevsen de onunla nasıl birlikte olucaksın :/ yapma böyle ama ya T_T
    Gerilimi fena halde verdiğin bu bölüm için teşekkürler, ellerine sağlık yarın (ya da 2 saat sonra dayamaz tekrar gelebilirim) görüşürüz ^^

    Yorumlarımın neden çok uzun olduğunu anladım! Bi tarafta hikaye sayfası diğer tarafta word sayfası açık. Aklıma bişey geldiği an çat diye yazıyorum fff. Bundan sonra bu konuda daha dikkatli olucam söz! Bi önceki sayfadaki yorum 2 sayfaydı çünkü O_O yorum olmaktan çıkmıştı o.

    • @seyma: vuuuu, yaşasın, sen de rehberi okuyanlar arasına katılacaksın demek ^^ çok eğlenceli ve zekice yazılmış bir kitaptır, beğeneceğine eminim.

      han seul’e vuran eller kırılsın! ama baktım ki hikaye fena karanlıklaşıyor, araya öyle birkaç espri atmadan edemedim…

      ayça’nın ne yapacağını önceden sezdin, bravo. seni gece gece gerdiğim için kusura bakma 😛 neyse ki olayları süründürmekten hoşlanmam, hemen olup bitti her şey. ama ayça’nın sol yanındaki şeytan kafa karıştırmaya devam ediyor… gerçi artık kızımız duygularını tamamen çözdü, ama bu defa da ortalık fena karışacak 😦 “Han seule açıkla kardeşini seviyorum diye o da atsın kendini bi yerden.” haklısın yav, çocukcağız yıkılacak 😦 😦 bu kısımlar hikayenin en zor yazdığım yerleriydi; ama komediden ayrılıp biraz da dram yazmak istediğim için daldım bu tehlikeli sulara…

      yorumların istediğin kadar uzun olsun canım, valla ben bayıla bayıla okuyorum 🙂 istediğin kadar saydırıp içini dökebilirsin, karakterlerin kulağını çektiğin satırlar çok eğlenceli oluyor 😀 😀 öperim, görüşmek üzere ^^

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s