11. Bölüm

UYARI: Aşağıdaki metin argo, küfür ve şiddet içermektedir. 16 yaşından küçüklerin okuması sakıncalıdır (bak söylemedi demeyin, 16dan küçükseniz ve okursanız psikolojiniz bozulunca gelip bana ağlamayın :P)

“Herkes senin yaşamını aydınlatan güneş olmak istiyor. Ama ben, senin Ay’ın olmayı tercih ederim: Böylece Güneş’in olmadığı en karanlık saatlerinde seni aydınlatabilirim…” 

anonim

Secret Garden OST – Confusion

Ayça ve Moon Jee’ye asırlar gibi gelen birkaç saniye boyunca beş genç de susup birbirlerine baktılar. Ayça San Young’a yalvaran gözlerle bakıyordu: “Lütfen… Lütfen bir şey söyleme!” Moon Jee başını eğmiş, dudaklarını ısırmıştı; içinden San Young’un o geceyi unutmuş olması için (beyhude olduğunu bile bile) dua ediyor; bir yandan da o akşam fazla gaza gelip başlarına bu belayı açtığı için kendi kendine küfrediyordu! Han Seul öfkeyle San Young’u süzüyordu: Bu pislik herif Ayça’ya musallat olmaya devam ediyordu, öyle mi?! Hae In’se şaşkınlıkla bir ona bir diğerine bakıyor; Han Seul’ün öfkesinden çok, San Young’un yüzündeki şaşkın anlam ve Ayça’yla Moon Jee’nin yüzlerinde büyüyen paniğin sebebini anlamaya çalışıyordu.

San Young ise tamamen kaybolmuştu. Az önceki histerik hallerini unutup şok içinde önce Han Seul’e, sonra da Moon Jee’ye baktı. Sonra yeniden Han Seul’e dönüp şaşkınlıkla:

“Sen…” dedi, “Sen ne dediğinin farkında mısın?!”

Han Seul dişlerini sıktı. Kaşları hâlâ çatık, öfkeyle:

“Evet doğru duydun,” dedi, “Ayça artık benim sevgilim! Ve ben, senin sevgilimden uzak durmanı istiyorum!”

San Young hayretle derin bir nefes verdi. Sonra Ayça’ya baktı. Alaycı bir biçimde güldü:

“Ayça… Sen neymişsin meğer!”

Ayça’nın yüreği ağzına geldi. Ona dehşetle baktı, ne yapacağını, ne diyeceğini bilemez gibiydi. Az sonra her şey mahvolacaktı!

Ama tuhaf bir şey oldu. San Young güldü, ve gözlerini yere dikip bir an durdu. Sonra alayla Han Seul’e baktı ve sırıttı:

“Nasıl bir oyuna geldiğinden haberin bile yok! Seni salaklığınla baş başa bırakıyorum Han Seul-sshi! Hadi eyvallah!”

Böyle dedi ve pis pis gülüp arkasını döndü, restorandan çıktı.

Ayça bir süre daha yerinden kıpırdayamadı. Resmen bacakları titriyordu. Az önce mahvolmanın eşiğine gelmişlerdi. Genç kız bu tehlikeyi böylece savuşturduklarına inanamıyordu. Göz ucuyla Moon Jee’ye baktı. Genç adam da başını kaldırmış, gözlerini olanlara inanamaz gibi ona çevirmişti. Ucuz atlatmışlardı!

Han Seul’se birkaç saniye boyunca çatılmış kaşlarla San Young serserisinin ne demeye çalıştığını çözmeye çalıştı; ama sonra öfkeli bir nefes koyverip vazgeçti: Saçmalıyordu, başka bir açıklaması yoktu bunun. Ayça’yı kaybettiği için öfkeden ne dediğini bilmiyordu.

Bunu düşününce yüzündeki gergin anlam yumuşadı, sevgiyle Ayça’ya baktı:

“Boşver onu… Bizim için önemi olan bir insan değil nasıl olsa…”

Ayça şaşkınca başını salladı. Genç kız hâlâ kendine gelememişti. Han Seul’se şefkatle ona elini uzattı. Ayça’yı elinden tutup masaya oturttu. Hae In de sessizce gelmiş, yerine oturmuştu. Han Seul hepsine gülümseyerek baktı:

“Hepimizin sinirlerini bozdu ama gecemizi mahvetmesine izin vermeyelim. Hadi unutalım şu herifi de eğlenmemize bakalım. Tamam mı millet?”

Böyle deyip masadakilere göz kırptı. Hae In tatlılıkla gülümsedi. Ayça ve Moon Jee de kendilerini toparlayıp başlarını salladılar.

Ama ikisinin de yüreği hâlâ ağzında atıyordu.

Ayça’nın gecesi oldukça sıkıntılı geçti. Genç kız dışarıdan çok eğleniyormuş gibi görünse de aslında içinde kapkara bir sıkıntı büyüyordu: San Young’un az önceki hareketini aklından çıkarıp atamıyordu. İçinden bir ses bu adamın başına daha çok bela olacağını söylüyordu!

Arada bir kaçamak bakışlarla Han Seul’ü süzmeden edemiyordu genç kız: Acaba Moon Jee’nin kendisini öptüğü geceyi dosdoğru anlatsa mı? Sonuçta o kadar da büyütülecek bir şey değildi, Han Seul belki kendilerini anlardı. Belki değil, muhakkak anlardı. Yani sonuçta o anda San Young serserisine gıcıklık olsun diye yapılmış hiçbir anlamı olmayan bir hareketti bu… değil mi?

Ama Ayça Moon Jee’nin son günlerdeki tuhaf hallerini düşündükçe bundan pek de emin olamadığını endişeyle hissediyordu: Aslında bir yanı “saçmalama kızım! Manyak mısın? Moon Jee seni abla gibi görüyor; hem sen onun abisinin kız arkadaşısın, çocuk sana neden ilgi duysun ki?” derken, diğer yanı “ama davranışları hiç de öyle söylemiyor…” diye aklını karıştırıyordu. Ayça bu defa da Moon Jee’ye kaçamak bakışlar atıyor, genç adamın aklını okumak ister gibi süzüyordu onu. Moon Jee ise dışarıdan göründüğü kadarıyla gayet neşeliydi bu akşam. Gündüzün ışığında gecenin korkularının insana saçma görünmesi gibi; şimdi hep birlikte oldukları bu neşeli ortamda Ayça Moon Jee’nin teleferikteki tuhaf hallerini fazla abarttığını düşünme eğilimindeydi: Evet, mutlaka yanlış anlamış olmalıydı. İyi de… peki o zaman içindeki bu kaynağı belirsiz sıkıntı da neydi?

Genç kız bütün geceyi ikilemler içinde geçirdi. Gecenin sonunda eve geldikleri zaman bütün akşam yakasını bırakmayan ruh karmaşasından dolayı feci halde yorulmuştu. Hae In’e iyi geceler deyip kendini yatağa attı.

Ama gece boyu kabuslarla boğuştu…

Ertesi gün klinikte kendini hastalarla uğraşmaya kaptırınca bir gece öncesinin kaygıları nerdeyse yok olmuştu. Ayça artık kesinlikle abarttığını düşünüyordu. Ayrıca San Young’un elinden hiçbir şey gelmezdi; Han Seul’le aralarını bozamazdı. Öyle entrika dolu işler ancak dizilerde olurdu: Gerçek hayatta insanlar kötü niyetli bir insanın tek bir lafıyla sevgililerini terk edecek kadar salak değillerdi. Ayça bunları düşünüp neşelendiğini hissetmişti. Evet, her şey yolundaydı.

Ama öğleden sonra bütün büyü, tek bir olayla bozuluverdi: Kapısı tıklatıldı ve… içeri San Young girdi!

Ayça masasından fırladı adeta:

“Sen gene ne yüzle geldin?!”

“Sakin ol Ayça, sadece konuşmak istiyorum,” dedi San Young sakince. Sonra alaycı bir biçimde ekledi: “Sanırım dün akşamki karşılaşmamızda sonra bana en azından bu kadarını borçlusun… öyle değil mi?”

Ayça öfkeyle baktı ona. Birkaç saniye düşündü, sonra hafifçe başını salladı. San Young’la son bir kez konuşacaktı.

Yani… öyle olmasını umut ediyordu…

“Bir sonraki teslimat ayın 3’ünde olacak Hyung…” dedi genç adam mırıldanır gibi. “Limanda eski bir antrepo var. Adresi şuraya yazdım… Şimdi daha fazla oyalanmadan gitmeliyim; yoksa yokluğum fark edilecek.”

Han Seul çaktırmadan karşısındaki genç adamın uzattığı kâğıt parçasını aldı ve yüzündeki ifadesiz anlamı hiç bozmadan mırıldandı:

“Tamamdır Jung Wyung… Kendini koru, e mi koçum?”

Jung Wyung - Yoo Ah In

Jung Wyung - Yoo Ah In

Genç adam “merak etme sen Hyung” deyip sağa sola kaçamak bir bakış attı, sonra masadan kalktı. “Hadi bana eyvallah!”

Jung Wyung hızlı adımlarla cafeden çıkarken Han Seul hiçbir şey olmamış gibi önündeki kahve fincanına uzandı. Sonra gazetesini açtı, okur gibi yaparken çaktırmadan elindeki kâğıdı gazetenin üzerine açtı. Kâğıttaki adresi hemen ezberledi. Bu kadar tedbire gerek olacağını zannetmiyordu ama ne olur ne olmazdı.

Fakat genç adam yanılıyordu: Şehrin başka bir köşesinde düğmeye basılmıştı bile.

“Şimdi sen… Han Seul’le çıkıyorsun, öyle mi?”

Ayça karşısındaki adama dik dik baktı, sonra başını salladı. Gözleri tedirgin, ama öfkeliydi. Bu konuşmanın sonu nereye varacak merak ediyordu. San Young’unsa yüzüne bir tiksinti ifadesi gelmişti:

“Bula bula o herifi mi buldun Ayça?? Han Seul ukalanın, çok bilmişin, üstelik az gelişmiş ayının tekidir! Üniversiteyi bile zar zor bitirip babasının tanıdıkları vasıtasıyla başbakanlığa girdi! Buna rağmen herifçioğlunun arkası o kadar kuvvetli ki, hak etmediği halde terfi almaya devam ediyor!”

San Young öfkeyle dişlerini gıcırdattı. Han Seul, kaslarından başka övünecek bir şeyi olmayan ukala Han Seul… Nasıl tavlardı gül gibi kızı yaa??

Ayça ise soğuk soğuk baktı ona:

“Han Seul’ün aldığı terfileri sonuna kadar hak ettiğine eminim ben. Ayrıca Han Seul son derece iyi, kibar, terbiyeli ve bir kadına nasıl davranılması gerektiğini çok iyi bilen biri.” Sonra dik dik baktı karşısındaki adama: “Senin tam tersin yani!”

San Young kırılmıştı. Alınmış bir biçimde:

“Beni yaralıyorsun,” dedi, “Ben de ilişkimiz süresince sana karşı çok sevgi dolu ve kibardım. Aksini iddia edemezsin!”

“Olabilir… Ama son hareketinle her şeyi yıktın geçtin,” dedi Ayça sakin sakin. “Eski kibarlıklarının hiçbir değeri kalmadı San Young. Sen beni terk ettiğin akşam gözümdeki bütün değerini kaybettin! Üzgünüm…”

Böyle dedi ve ayağa kalktı. Ama San Young hemen koluna yapıştı onun:

“Dur! Bekle, daha söyleyeyeceklerim bitmedi!” Sonra yarı şaşkın, yarı alaycı sordu: “Tamam, Han Seul’le çıkıyorsun, anladık… Peki ya öbür çocuk kimin nesi?!”

Ayça sıkıntıyla kaşlarını çatıp bir süre durakladı. Sonra doğruyu söylemeye karar verdi.

“O… Han Seul’ün kardeşi,” dedi. “Cafede karşılaştığımız o akşam sırf seni kızdırıp üzmek için böyle bir oyuna giriştik!”

San Young derin bir nefes verdi. Yarı acılı, yarı alaycı güldü: “Biliyordum! Doğrusu çok acımasızsın Ayça…”

“Senin kadar değil…” dedi Ayça yine soğuk soğuk. “Bundan sonra beni ve Han Seul’ü rahat bırakmanı rica ediyorum. Eğer biraz olsun onurun kaldıysa bunu yaparsın!”

San Young acı acı güldü. Sonra başını kaldırdı. Bakışları soğuk ve alaycıydı.

“Bunu sadece tek bir şart altında yaparım,” dedi. “Han Seul’e gerçekten âşık olduğuna inanırsam…” Sonra genç kızın gözlerinin içine baktı. Kelimelerin üstüne basa basa:

“Doğruyu söyle Ayça,” dedi. “Ona âşık mısın?”

Ayça gafil avlanmıştı, bir an ne diyeceğini bilemedi. Ama hemen sonra kendini toparlayıp gözlerini karşısındaki genç adamın gözlerine dikti. Kararlı bir sesle:

“Evet,” dedi, “Ona âşığım.”

San Young alaycı bir biçimde gülümsedi. Kendinden emin bir biçimde:

“Yalan söylüyorsun…” dedi. “Seni iyi tanıyorum… Sen ona âşık falan değilsin…”

Ayça öfkeyle atıldı: “Aşığım dedim ya! Benden daha mı iyi bileceksin?!” Sonra hırsla çantasını kaptı, hızlı adımlarla yürümeye başladı. San Young arkasından bağırdı:

“Ona âşık değilsin! Sen de bunu çok iyi biliyorsun! Ve ben vazgeçmeyeceğim Ayça! Seni geri alana kadar vazgeçmeyeceğim!”

Ayça koşar adımlarla uzaklaşırken öfke ve endişeyle zangır zangır titriyordu. Anlaşılan o ki, San Young serserisi başına bela olmaya devam edecekti. Genç kız üzüntüyle dudaklarını ısırdı.

Sweetpea – Kiss Kiss

Sonraki günler Ayça için oldukça sıkıntılı geçmeye devam etti. Genç kız kendini klinikteki işine vermişti, hatta Çin akupunkturu konusunda oldukça ustalaşmaya başlamıştı. Başhekim Song Gil Nam kendisiyle özel olarak ilgileniyor, bu Türk kızına Uzak Doğu alternatif tıbbının sırlarını öğretiyordu. Ayça günün birinde Türkiye’ye dönerse bu konuda sayılı uzmanlardan biri olacağını düşünüp seviniyordu.

Sonra Türkiye’ye dönme düşüncesi düşüyordu genç kızın aklına: Sahi, günün birinde dönebilecek miydi? Dönmeyi istiyor muydu? Han Seul ve diğerleri buradayken dönmeyi çok da istemiyordu galiba… Ama doğrusu evini, ailesini, arkadaşlarını çok özlemişti. Ablasıyla ara sıra telefonda konuşmaya devam ediyordu, ama anne ve babasının yumuşadığına dair hâlâ bir belirti yoktu…

“Hayırdır canım? Dalgınsın…” diyen Han Seul’ün sesi onu düşüncelerinden ayırdı birden.

Ayça hemen kendini toparlayıp sevimli bir biçimde gülümsedi. Güneşli bir cumartesi günüydü ve Han Seul’le birlikte şehrin sokaklarında gezintiye çıkmışlardı. Ayça hemen omuz silkti:

“Bir şey yok,” dedi kaygısız olmaya çalışan bir sesle, “Bir an dalmışım, o kadar…”

Han Seul fazla üstelemedi. Ama hemen o anda gözüne bir kuyumcu dükkanı ilişti. Genç kızı neşeyle elinden tutup çekiştirdi:

“Ayça, gelsene! Bir fikrim var…”

Sonra şaşkınlıkla ona ayak uydurmaya çalışan kızı koşturarak dükkana soktu, içerideki görevliye ışıl ışıl gözlerle:

“Yüzüklerinizi görebilir miyiz? Şöyle güzel bir çift “couple ring” istiyoruz!” deyiverdi!

Görevli: “Tabii efendim…” deyip yüzük tablalarını çıkarırken Ayça sevgilisine hayretle bakıyordu: “Couple ring mi? Çift yüzükleri yani…”

“Elbette!” dedi Han Seul sevimli bir gülümsemeyle. “Bizde âdet böyledir: Ciddi bir ilişkin varsa bunu belli etmek için birbirine eş yüzükler takarsın!”

Sonra sevgiyle Ayça’nın gözlerinin içine baktı, onun yüzüne düşmüş saç perçemini şefkatle yüzünden çekerken:

“Bizim de bir çift yüzük takma vaktimiz geldi de geçiyor bile…” diye mırıldandı. “Sence de öyle değil mi?”

Ayça’nın yüzünü ateş basarken genç kız gülümsemesine engel olamadı. Sonra yavaşça başını salladı. Han Seul neşeyle sırıttı:

“O halde buyrun beğenin sevgili prenses: Yüzüklerimiz sizin zevkinize göre olsun!”

Ayça gülümseyerek yüzük tezgahının başına geçerken içi sıcacık olmuştu. Aklına San Young’un söyledikleri geldi ve genç kız kararlı bir biçimde: “San Young Han Seul’ü kıskandığı için çamur atıyor,” diye düşündü, “Han Seul kesinlikle ukala, gıcık bir adam falan değil! Ve ben ondan cidden çok hoşlanıyorum!”

Bunu düşündü ve içi biraz da olsa rahatladı. Sonra güzel bir yüzük seçmek için tabladaki çeşit çeşit yüzükleri dikkatle incelemeye başladı.

Moon Jee yorgun adımlarla kapıyı açmaya giderken bir yandan da kendi kendine söyleniyordu: “Üfff, abicim, insanı bir rahat bırakmayacak mısınız? Yorgunum yahu…”

Ama kapıyı açıp karşısında Hae In’in gülümseyen yüzünü görünce genç adamın yüzündeki gergin anlam hemen yumuşadı. Neşeyle:

“Hoşgeldin noona,” dedi ve aynı anda gözü kızın elindeki tabağa ilişti: “Ooo, bakıyorum küçük komşunuzu beslemeden içiniz rahat etmiyor. Çok teşekkür ederim!”

“Al bakalım, afiyet olsun,” diye elindekini ona uzattı Hae In. Sonra şakacı bir biçimde çocuğun saçlarını karıştırdı: “Kaç gündür ortalıkta gözükmüyorsun! Öldün mü kaldın mı merak ettik…”

“Provalardaydık,” dedi Moon Jee. Bir yandan da elindeki tabağı açmış, pirinç toplarından birini ağzına atmıştı. Ağzı dolu dolu: “Konser üç gün sonra,” dedi, “Geleceksin, değil mi?”

“Geleceğiz tabii, ben, Ayça, abin, hepimiz orda olacağız,” dedi Hae In. Genç kız da Moon Jee’nin arkasından eve girmişti. Moon Jee mutfağa geçip ikisine de birer bardak kahve doldurdu ve verandanın bahçeye açılan kapısına geçip oturdular. Hae In neşeyle:

“Eee, hazır mısın bakalım?” diye sordu. “Heyecanlı mısın?”

Moon Jee omuz silkti: “Bilmem… Evet, heyecanlıyım sanırım…”

“”Sanırım” mı? Gerçekten heyecanlı olan biri sanırım’lı galiba’lı konuşmaz ama!” dedi Hae In onu yan yan süzüp. Sonra dikkatli bir ses tonuyla ekledi: “Hayırdır Moon Jee? Son zamanlarda biraz tuhaf davranıyorsun…”

Moon Jee bir an şaşırdı, hemen sonra yine savunmaya geçti: “Konser stresindendir heralde… Başka ne olacak ki?”

“Bize de hiç uğramaz oldun…” dedi Hae In yine. Moon Jee dudaklarını sıkı sıkı kapattı. Sonra bir defa daha:

“Çok çalıştığım için…” diye yineledi. “İnan başka bir sebebi yok…”

Hae In içini çekti. Anlaşılan Moon Jee konuşmayacaktı. Genç kız onu rahat bırakmaya karar verdi, anlatmak isterse anlatırdı…

O sırada telefonu çaldı. Hae In arayan numaraya bakıp heyecanla:

“Aa, Ayça arıyor,” dedi, “Ona da burda olduğumu söylüyorum, tamam mı?”

Moon Jee “sorun değil” der gibi hafifçe omuz silkince Hae In neşeyle açtı telefonu:

“Ayça? N’aber canım? Bitti mi nöbet? Ha, ben Moon Jee’ye uğradım, sen de buraya gelsene… Kahve içip iki çift laf ediyoruz. Yoo, çok kalmayız, ama uğra yine de, bu, konserden önce Moon Jee’yi görmek için son şansımız olabilir… Tamam, bekliyoruz…”

Telefonu kapatınca Moon Jee’ye döndü: “Tamam, geliyor… Eve yeni gelmiş, iki dakikaya orda olurum dedi.”

Moon Jee dalgınca başını salladı. Hiç istemese de, Ayça’nın adını duymasıyla birlikte kalbi pır pır etmeye başlamıştı. Bir haftadır onu görmüyordu; aslında fena halde özlemişti… Ama onu görürse içindeki duyguların yeniden depreşivermesi korkusuyla deliler gibi çalışıp prova yapmaları gereken bu süre boyunca genç kızı görmek istememişti. Yani istemiş de istememişti: Kendine eziyet etme pahasına onu görmemesi gerekiyordu.

Yine de, şimdi Ayça’nın gelecek olması ona bir mutluluk vermişti. Hüzün ve heyecanla karışık bir mutluluk…

Hae In sessiz sessiz kahvesini içerken bir yandan da ona çaktırmadan dalgınlaşan Moon Jee’yi süzüyordu. Genç adam farkında değildi ama Hae In çoktan onun duygularını çözmüştü. Genç kız Moon Jee’nin nahif aşkına önce gülümsedi, ama hemen sonra kardeşi gibi sevdiği bu genç çocuk için hüzünleniverdi: Önce kendisi, sonra Ayça… Zavallı Moon Jee hep yanlış kızlara âşık oluyordu…

Birden kapı çaldı, Hae In hemen yerinden fırladı: “Ayça’dır! Ben açıyorum!”

Moon Jee de yerinden doğruldu, mutfağa geçti. Kapıdan gelen sesleri dinlerken bir fincan kahve daha doldurdu. Gelen gerçekten de Ayça’ydı. Hae In’in neşeli neşeli: “Hoşgeldiin!! Geçsene…” demesi, Ayça’nın biraz çekingen bir sesle: “Çok kalmayız, değil mi? Moon Jee belki çalışmak ister…” diye cevap vermesi kulağına çalındı. Ama Hae In neşeli bir biçimde Ayça’yı içeri doğru çekiştirmişti bile: “Hadi hadiiii, yarım saat oturup muhabbet etsek bunun kimseye bir zararı olmaz! Hatta Moon Jee’ye moral vermiş oluruz…”

Böylece iki kız içeri girdiler, evin salonuna kadar geldiler. Moon Jee de elinde kahve fincanıyla mutfaktan çıktı. Ayça ve Hae In’le salonun ortasında karşılaştı.

“Selam…” dedi Ayça sevimli bir sesle.

Moon Jee ise biraz yorgun, ama sakince gülümsedi: “Selam…”

Kısacık bir an, aralarında tuhaf bir sessizlik oldu. Ama hemen sonra Moon Jee elindeki kahveyi Ayça’ya uzattı: “Almaz mısın?” Ayça da şeker bir biçimde gülümseyip aldı kahveyi: “Teşekkür ederim…”

Hae In’se hemen rahat bir tavırla verandaya geçip oturmuştu. Kedi gibi gerinmeye başladı:

“Aaaaahh… Şu bahçeye bakmak bile insanı dinlendirmeye yetiyor! Moon Jee, rica etsem bizim bahçeyle de biraz ilgilenir misin?!”

Bu lafın üzerine Ayça da Moon Jee de güldüler. Moon Jee şakacı bir tavırla:

“Kusura bakma noona, ama ben bahçemi adam edene kadar epeyce uğraştım; bir daha aynı gücü bulabilir miyim pek emin değilim!”

“Yapma yaa?? Ne var sanki biz iki yaşlı kadına azcık yardım etsen??” dedi Hae In gene şakayla karışık. “Ben Ayça’dan medet umuyordum ama o da bahçe konusunda en az benim kadar tembel çıktı!”

“Evet, ben de bahçe işinden hiç anlamam,” diye ona hak verdi Ayça. “Ama zaten vakit alıcı işler bunlar… Uğraşamayız gibime geliyor… Hem…” Başını kaldırdı, merakla Moon Jee’ye baktı: “Zaten artık sen de eskisi gibi uğraşamazsın; bundan sonra tembel bir öğrenci değil, çok meşgul bir rock star olacaksın…”

“Evet, öyle…” diye başını salladı Moon Jee. Sonra birden yüzüne buruk bir gülümseme geldi. “Zaten kısa bir süre sonra uğraşacak bir bahçem de olmayacak…”

Ayça ve Hae In şaşkınlıkla ona baktılar: “Nasıl yani?!” “O da ne demek?”

“Albüm anlaşması imzalanır ve SME’yle çalışmaya başlarsak bütün grup üyeleri hep birlikte malikane gibi bir eve taşınacağız,” diye açıkladı Moon Jee. “Yani bu evden çıkmam gerekecek…”

Hae In ve Ayça şaşkınlık ve üzüntüyle susup kaldılar. Hae In:

“Ciddi olamazsın…” diye mırıldandı. Moon Jee ise yine burukça gülümsedi: “Çok ciddiyim…”

Birkaç saniye boyunca hiçbiri konuşmadı. Sonra Hae In içini çekti: “Aaaah, bu mahalle sensiz eski tadını kaybedecek Moon Jee-yah! Şimdi bizim pirinç toplarımızı kim bitirecek?!”

Bu lafın üzerine üçü birden gülmeye başlarken Moon Jee şakacı bir tavırla: “Eve bir köpek alırsınız…” dedi. “Zaten bana da evcil hayvan muamelesi yapıyorsunuz; artık yemekleri hep bana getirdiğiniz gözümden kaçmadı!”

Kızlar çığlığı bastılar:

“Hiç de bileee! Pişirir pişirmez taze taze sana getiriyoruz!”

“Nankör ayol bu…” deyip ona dil çıkardı Ayça da.

“Hem bir kere de sen pişirip bize getir! Bu ne hazırcılık??” dedi Hae In şakayla karışık. “Yemek pişirmek bu kadar mı zor?!”

“Aaa, öyle deme, akşam yemeği kozmik bir olay kadar önemli ve ciddi bir iştir,” dedi Moon Jee ciddi bir tavırla. “Uzaya, zamana, maddeye ve varlığın doğasına ilişkin tüm sorular yanıtlandığında geriye tek bir soru kalacaktır…”

“…Akşam yemeğini nerde yiyeceğiz?” diye onun sözünü tamamladı Ayça. Moon Jee ona “çak bir beşlik!” hareketi yaparken “Aynen öyle!” diye sırıttı. Hae In’se abartılı bir tavırla içini çekti:

“Sizin şu Galaksi Rehberi muhabbeti ne zaman bitecek çok merak ediyorum… Resmen kendinize özgü bir dil yaratıp dışladınız beni yaa…”

“E sen de oku hayatım, tutan mı var?” diye güldü Ayça, “O zaman seni de aramıza alırız, korkma!”

Üç genç neşeyle gülüşmeye devam ederken Hae In’in telefonu çaldı, genç kız “Ah, Seung Mi Unni arıyor!” deyip hemen açtı. “Alo? Efendim Unni… Ben mi? Yoo, bir işim yok, dinleniyorum… Ah, ne diyorsun? Üç yaralı birden mi? Tamam, peki, hemen geliyorum!”

Kapattığı zaman yüzü endişeliydi. Hemen Ayça’ya döndü:

“Ayçacığım, kliniğe bir trafik kazası vakası gelmiş, benim gitmem lâzım…”

“Ben de geleyim mi?” dedi Ayça ve Hae In’in cevabını beklemeden toparlanmaya başladı. Ama Hae In onun kollarından tutup engel oldu:

“Ay, yok yok!… Senin gelmene gerek yok. Seung Mi Unni ve başhekim Song zaten kliniktelermiş; ben de gidersem yeterli olacak… Hem sen bütün gece ordaydın zaten; eminim şu anda yorgunluktan ölüyorsundur…”

“Aslında öyle,” diye çarpık bir biçimde gülümsedi Ayça, “Doğrusu kolumu bile kaldıracak kuvvetim yok!”

“Tamam, sen dinlenmene bak,” dedi Hae In ayağa kalkarken. “Hadi ben kaçtım millet, eyvallah!”

“Güle güle!” dedi Moon Jee, Ayça ise koşar adımlarla uzaklaşan kızın ardından seslendi: “Ben gene de telefonumu açık bırakıyorum Hae In-a! Eğer yedek kuvvete ihtiyacınız olursa ara beni!”

“Tamaaaam!” diye bağırdı ve koşturarak kapıdan çıktı Hae In.

Şimdi Moon Jee ve Ayça yalnız kalmışlardı. Ayça derin bir iç geçirip verandaya boylu boyunca uzanıverdi:

“Aslında cidden acayip yorgunum Moon Jee… Dün gece hiç uyumadım… Gecenin yarısı ateşlenmiş, sürekli ağlayan bir ufaklık getirdiler; iki saat onunla uğraştım… Tam onun ateşini düşürdük derken bu defa kalp krizi geçiren yaşlı bir amca geldi. Off, ne geceydi ama!”

“Doktor olmak zor iş…” diye mırıldandı Moon Jee. Yanında uzanmış kıza şefkatle baktı: “İstersen geç içeride benim yatağıma yat… Burda böyle tahta zeminin üzerinde rahat edemeyeceksin…”

“Ay yok yok, çok kalmayacağım zaten…” diye mırıldandı Ayça. “Sadece şu verandanın biraz daha tadını çıkarmak istiyorum…”

Sonra durdu, biraz buruk bir sesle ekledi:

“Demek artık bu evden taşınacaksın öyle mi… Bu güzelim bahçe, ellere yar olacak…”

Moon Jee hafifçe başını salladı. Sonra dalgın gözlerini, bahçedeki güzelim zakkum çiçeklerinin, mavi çamın, ilerideki küçük balık havuzunun, en kuytudaki sardunyaların üzerinde gezdirdi. Gerçekten de burayı nasıl bırakıp gidecekti, hiç bilemiyordu…

Sonra göz ucuyla yanındaki kıza baktı. Ayça da yarı kapalı gözkapaklarının arasından dalgın dalgın bahçeyi süzüyordu.

“Secret garden…” diye mırıldandı. “Burası bizim için “secret garden” gibiydi…”

Moon Jee hafifçe gülümsedi. Sonra, az ilerideki gitarına uzandı. Hafif bir sesle mırıldanmaya başladı:

Secret garden OST- that man

“Bir adam seni seviyor…

Bir adam seni bütün kalbiyle seviyor…

Seni her gün bir gölge gibi takip ediyor.

O adam, gülerken ağlıyor…

Daha ne kadar… daha ne kadar sana tek başıma bakacağım?!

Bu, rüzgar gibi gelen aşk… Bu, beni bir dilenciye çeviren aşk…

Eğer böyle devam edersem, beni sever misin?

Sadece biraz daha yaklaş… birazcık daha…

Ben sana bir adım yaklaşsam, sen iki adım geriye kaçıyorsun…

Oysa seni seven ben, şimdi bile tam yanı başındayım…

Ve bu adam ağlıyor…”

Moon Jee Secret Garden dizisinin en ünlü şarkısını çalıp söylerken Ayça boğazına bir yumrunun gelip oturduğunu hissediyordu: Aklına Moon Jee’nin kendisini ilk defa bu eve getirdiği zaman, bahçeye açılan sürgülü kapıyı açtığı anda yaşadığı şaşkınlık geldi: Daha gördüğü ilk anda bahçeye vurulmuştu! Sonradan da ne güzel anıları olmuştu burada: Hae In ve Han Seul’ün de olduğu hep birlikte yenen yemekler; o güzel sürpriz doğumgünü partisi; sonra Moon Jee’yle güzel bir yaz gecesinde, gökte parlayan hilâl eşliğinde Moon Jee’nin grubu için isim seçtikleri o akşam… Ayça eski günleri düşünürken gözlerinden birer damla yaş süzüldü: Bu anıların hepsi artık geçmişin sonsuz karanlıklarında kalacaktı, öyle mi? Oysa Ayça, daha seneler, seneler boyunca bu verandada böylece, huzur içinde oturup, karşısındaki güzeller güzeli bahçeye bakmak istiyordu. Tıpkı Secret Garden dizisinde olduğu gibi, bu bahçe onun mucizesi olmuştu… Bu bahçe… ve bu adam…

Genç kızın gözleri yavaşça kapandı. Yarı hüzünlü yarı huzurlu; kendini uykunun kollarına bıraktı…

Hemen yanıbaşındaki Moon Jee ise şarkıyı mırıldanırken düşünüyordu: Secret garden… Evet, bu bahçe kendi gizli bahçesiydi. Başka kimselere açmadığı en gizli yeri… Günün birinde mavi gözlü, yabancı bir kıza açmıştı bahçesinin… ve kalbinin en kuytu köşelerini…

“Ve bu adam, seni… seni sevdi! Ama işte aptalın teki…

Yine de, gitmeden önce beni bir defacık olsun kucaklayamaz mısın?

Sevilmek istiyorum…

Kalbimin içinde bağırıyor, bağırıyorum: Bu adam, bugün bile senin yanında!

Biliyor musun, o adam benim.

Bunu bana, bildiğin halde yapmıyorsun, değil mi?

Muhtemelen bilmiyorsun: Çünkü aptalsın…

Daha ne kadar… daha ne kadar sana tek başıma bakacağım?!

Bu, rüzgar gibi gelen aşk… Bu, beni bir aptala çeviren aşk…

Eğer böyle devam edersem, beni sever misin?

Sadece biraz daha yaklaş… birazcık daha…

Ben sana bir adım yaklaşsam, sen iki adım geriye kaçıyorsun…

Oysa seni seven ben, şimdi bile tam yanı başındayım…

Ve bu adam ağlıyor…”

Moon Jee şarkıyı bitirip sustuğu zaman gözleri dolmuştu. Bir an sessizce durdu, kendini toparlayıp gözlerinde tomurcuklanan yaşları geri göndermeye çabaladı. Sonra, dönüp yanındaki kıza baktı. Ayça’nın gözleri kapanmıştı; genç kız derin soluklarla uyuyordu. Moon Jee hafifçe gülümsedi. Sonra, dirseğini yere koydu ve başını eline dayadı. Genç kızın yüzünü izlemeye başladı. O zaman, Ayça’nın gözlerinden damlayıp yanağında iz yapmış bir damla gözyaşını fark etti. İçi hüzün ve sevgiyle titredi: Ayça… o da duygulanmıştı demek… Elini uzattı, parmağının ucuyla, bu gözyaşı izini hafifçe sildi.

Sonra, parmağını Ayça’nın yüzünden kaldırdı. Ama elini bir türlü geri çekemedi. Parmaklarını Ayça’nın yüzünden sadece bir-iki santim uzakta, havada tutmaya devam ederken, o bir türlü dizginleyemediği duygular bendini yıkan sel suları gibi yeniden kalbini doldurmaya başlamıştı bile…

Moon Jee Ayça’nın yüzünü büyülenmiş gibi izliyordu: Bu beyaz ten, biçimli burun, uzun kirpikler… Genç kızın şakaklarında beyaz şeftali tüylerini görünce sevgiyle gülümsedi. Onlara dokunup sevmemek için kendini zor tutuyordu! Az önce, yanağından gözyaşını silerken Ayça’nın ne kadar yumuşak bir teni olduğunu anımsadı ve kalp atışları hızlandı: Ona dokunmak ne güzeldi!

Sonra birden, kendine daha fazla engel olamadı: Bilinmeyen bir güç tarafından çekilir gibi, genç kızın yüzüne doğru uzandı.

Dudakları Ayça’nın pürüzsüz tenine dokununca bütün kanına bir sıcaklık yayıldı sanki. Genç kızı uyandırmaktan çekinerek, ama onun güzel yasemin kokusunu iliklerine çekmek ister gibi derin derin soluyarak, birkaç saniye boyunca dudaklarını Ayça’nın yanağına hafifçe dokundurdu.

Sonra geriye çekildi. Ama ondan uzaklaşır uzaklaşmaz, o başdöndürücü güzellikteki dokunma hissini ve kokuyu yeniden feci halde özledi. Dayanamadı; bir defa daha genç kızın üzerine doğru uzandı; bu defa, yanağıyla dudağının birleştiği noktadan öptü onu. Hafifçe, ama uzunca bir öpücük…

Sonra bir defa daha geriye çekildi. Utanarak yutkundu, gözlerini kaçırdı. Ama kendine engel olamayacağını adı gibi biliyordu. Mıknatıs tarafından çekilen bir metal parçası gibi, yeniden, Ayça’ya doğru uzandı…

…ama birden, genç kızın boynundaki hilâl kolyesi güneş ışığıyla parlayıverdi.

Moon Jee birden durdu. Gözlerini kolyeden alamıyordu. Kolye: Abisinin aldığı kolye…

İçine derin bir pişmanlık ve büyük bir acı çökmeye başlarken, genç adam üzüntüyle dudaklarını ısırdı: Allah kahretsin! Kahretsin, kahretsin!

Yine kendine engel olamamıştı! Yine… Aman Tanrım, yine… Off!

Moon Jee ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Büyük bir hayalkırıklığıyla kalktı, Ayça’ya son bir kez hüzünle baktı. Sonra omuzları düşmüş bir halde yürüdü, sokak kapısını açtı, ve spor ayakkabılarını ayağına geçirdiği gibi kendini dışarı attı. Kapıyı ardından hırsla çekti. Önce yavaş, sonra giderek hızlanan bir biçimde sokakta koşmaya başladı. Koşmak, sadece koşmak… İçindeki bu aptal duygulardan kurtulmak için kendini unutuncaya kadar koşmak istiyordu!

Ayça ise kapının kapanmasıyla birlikte gözlerini açmıştı. Bir an, nefes bile almaktan çekinir gibi, açık gözlerini boşluğa dikip öylece durdu.

Az önce… az önce galiba…

…Moon Jee onu öpmüştü…

Luna Sea – Forever

Moon Jee hiç durmadan koştu. Ciğerleri yanana, bacakları artık tutmaz olana kadar koştu. Durduğunda güneş nerdeyse batmak üzereydi. Seul’ü bir baştan bir başa kat etmişti! O kadar yorgundu ki, eve nasıl döneceğini bile bilmiyordu…

Bir parka gelmişti, olduğu yere çöküverdi. Karşısında, nehir manzarası uzanıyordu. Genç adam gözlerini karşıdaki yeşil suya dikti, öylece, saatlerce boş boş oturdu.

Hava kararıp yıldızlar parlamaya başladığı zaman ayağa kalktı. Sallanan adımlarla yürümeye başladı. Caddeye gelince bir taksiye el etti.

Kendi mahallelerine nasıl geldiğini bile anımsamıyordu. Taksiden inip eve girdiğinde aklı hâlâ allak bullaktı. Çözümü olmayan bir probleme kafası takılıp bastığı yeri görmeyen bir fizikçi gibi ne yaptığını bilmeden hareket ediyordu.

Eve girince bir an durakladı. Acaba Ayça hâlâ burada mıydı?

Ama neyse ki genç kızın çoktan gitmiş olduğunu görüp derin bir soluk aldı. Buzdolabından bir kutu bira çıkardı; geri gelip yığılır gibi verandaya çöktü. Sonra gözlerini açık bahçe kapısından görünen gökyüzüne dikti: Yine hilâl vardı bu gece…

Genç adam ne yapacağını bilmez gibi bir süre öylece boş boş baktı. Duyguları yüreğinden taşıyor, artık onları daha fazla taşıyamıyordu. Daha önce hiç böyle olmadığını düşündü. Hae In’e karşı da çok yoğun hisler beslemişti; ama ona karşı olan hisleri hiçbir zaman kendisine bu kadar acı vermemişti. Hae In’e açılmak için bile bir sene beklemiş, bundan hiç gocunmamıştı. Oysa şimdi, Ayça’ya uzaktan bakıp ona dokunamadığı her an, resmen ızdırap çekiyordu! Moon Jee çaresizlikle dudaklarını ısırdı; eğer olur da bir de abisi ve Ayça evlenmeye kalkarlarsa, Ayça’yı her an yanıbaşında ama abisinin karısı olarak görmeye nasıl tahammül edeceğini bilemiyordu!

“Peki ama, onun için hiç savaştın mı?”

Birden, Im Juli filminde Juli’nin söylediği sözler beyninin kuytu bir köşesinden fırlayıp zihninde yankılandı. Moon Jee nefesini tuttu.

Onun için… hiç savaştın mı…

Hayır, savaşmamıştı. Yenilgiyi baştan kabullenmişti. Han Seul’ün karşısında hiçbir şansı olmadığı için belki… Ya da abisini çok sevdiği için…

Ama ya kendisi? Ona da yazık değil miydi? Hayatı boyunca Ayça’nın en yakınında olmaya devam ederken onun sadece küçük kardeşi olmakla yetinebilecek miydi?! Gözden ırak olan gönülden de ırak olur bile diyemeden… Onun her daim yanında olmaya, ama ona hiçbir zaman dokunamamaya mahkum olurken… Birisini özlemenin en acı şekli de bu değil miydi ha?! Onun hep yanında olup da ona asla sahip olamayacağını bilmek…

Genç adam birden hıçkırmaya başladı. Gözlerinden süzülen yaşları o zaman fark etti. Farkında bile olmadan ağlamaya başlamıştı.

Sonra yine içgüdüsel olarak kenarda duran gitarına uzandı. Belki bir şeyler çalsa, içindeki acıyı biraz gidermeye yardım ederdi…

Parmakları eski dostunun telleri üzerinde gezinmeye başladı; ve Moon Jee’nin yüreğindeki duygular parmaklarının ucundan nota olarak döküldü…

“Haberleri kime uçuruyordun?! Öt ulan!”

Jung Wyung’un ağzı yüzü kan içinde kalmıştı. Bir sandalyeye bağlanmış olan genç adam nerdeyse yarım saattir dayak yiyordu, artık tüm kaburgaları kırılmıştı. Tek gözü şişip kapanmıştı, ağzı kanla doluydu. Buradan sağ çıkamayacağını hissediyordu. İçine büyük bir hüzün doldu: Kendi canı önemli değildi ama Yoon Ji… Sevgili, güzel Yoon Ji’sini koca dünyada yalnız başına bırakacak olmak ona fena koyuyordu.

“Konuş dedim sana, g.t!” dedi Fang Yoo, saçlarından tutup kafasını kaldırarak. Jung Wyung acıyla inledi. Ama adama nefretle bakmayı başardı:

“Bunu asla söylemeyeceğim! İsterseniz beni öldürün, ama asla söylemeyeceğim!”

Fang Yoo dişsiz suratında büyük bir tiksinti ve öfkeyle genç adamın başını bıraktı, sonra soran gözlerle arkasını döndü: Karanlık garajın gölgelerinden takım elbise içinde kerli ferli bir adam çıktı. Yüzünde zalim bir anlam vardı; kısılmış gözleri ve ince dudakları ne kadar acımasız bir insan olabildiğinin kanıtı gibiydi yüzünde. Sakin adımlarla geldi, genç adamın başında durdu. Elini uzatıp Jung Wyung’un çenesini tuttu, genci kendi yüzüne bakmaya zorladı.

“Çok ayıp ama, bu kadar inatçı olmak sana hiç yakışmıyor Jung Wyung-ah!” dedi alaycı bir sesle. “Halbuki ben sen ve ailen için bugüne kadar hiçbir masraftan kaçınmadım, öyle değil mi? Annen hastalandığı zaman tedavi masraflarını hangi parayla karşıladın, bir düşün bakalım…”

Jung Wyung, karşısındaki adama nefretle baktı. Sonra ağzındaki kanı tükürdü, zorlukla konuştu:

“Senin kirli paranı aldığım için şimdi o kadar pişmanım ki! Günahlarımın kefaretini bundan sonra senin zavallı gençleri zehirlemeni engelleyerek ödeyeceğim! Evet, ben bir muhbirim! Ama bilgileri kime verdiğimi size asla ama asla söylemeyeceğim!”

“Yaaa, demek öyle!” diye dişlerini gıcırdattı Park Gab Soo. Bu küçük böcek artık sinirini bozmaya başlıyordu. İleride bekleyen adamlarına işaret etti. İki koruma, kolları arkadan bağlanmış genç ve güzel bir kadını itekleyerek getirdiler.

yoon ji - park min young

yoon ji - park min young

“Yoon Ji-ya!” diye korkuyla feryat etti Jung Wyung. Karısı, bu pislik heriflerin elinde tutsaktı!

Zavallı Yoon Ji’nin ağzı bantlanmıştı; genç kadın sessiz çığlıklar atarak gözlerinde büyüyen bir dehşet ifadesiyle vahşice dövülmüş olan kocasına bakıyordu! Park Gab Soo sırıtarak Jung Wyung’a döndü:

“Sanırım bu fikrini değiştirmek için yeterli olacaktır sevgili Jung Wyung… Haydi şimdi güzel güzel öt bakalım…”

Jung Wyung hâlâ dehşetle karısına bakıyordu. Onu bu adamların ellerinden kurtaracak çareler düşünüyordu, ama Allah kahretsin! Tam anlamıyla kapana kısılmıştı!

“Hadi ama Jung Wyung-ah… Bütün gün seni bekleyemem!” dedi Gab Soo, sinirli bir ifadeyle. “Eğer konuşmamakta ısrar edersen bu tatlı hanımla biraz eğlenmek zorunda kalacağız…”

Böyle deyip yüzünde pis bir sırıtmayla gitti, genç kadının başına çömeldi. Sonra ani bir hareketle, kadının bluzunu omzundan yırtıverdi!

“HAYIRRR! Onu rahat bırakın!” diye bağırdı Jung Wyung. Karısının bu adamların elinde oyuncak olma ihtimali, kendi başına gelebilecek olan her şeyden daha korkunçtu. “TAMAM!” diye bağırdı, “Tamam! Her şeyi anlatacağım! Lütfen onu rahat bırakın!”

Gab Soo’nun yüzüne memnun bir sırıtma geldi, vahşi adam çevik bir hareketle yerinden kalktı ve yeniden Jung Wyung’un başına geldi. Gözlerini, genç adamın gözlerinin içine dikti:

“O zaman öt bakalım: Eğer yalan söylediğini hissedersem önce gözlerinin önünde bu güzel kadını kendi kadınım yapar, sonra da tek kurşunla işini bitiririm!”

“Anlatacağım! Yemin ederim ki anlatacağım! Lütfen karımı bırakın…” diye yalvardı Jung Wyung. Gab Soo ise hiç etkilenmemişti, sakince:

“Sen bir anlat, karını bırakma işi kolay,” dedi. “Evet, bekliyorum…”

Jung Wyung acı içinde gözlerini kapattı. Sevgili Hyung’unu satmak üzereydi. Ama bunu yapmak zorundaydı… Yoksa güzel karısı… bu pislik heriflere yem olacaktı…

“Kim Han Seul…” diye mırıldandı, “Polisteki bağlantım Kim Han Seul…”

Onu dinleyen Fang Yoo derin bir nefes koyverdi: “H.s.tr! Bu işin altından da Han Seul p.çi çıktı!”

Park Gab Soo’nunsa çene kasları gerilmişti. Zalim adam düşünüyordu. Sonra ani bir hareketle Fang Yoo’ya döndü:

“Bu Han Seul iti Incheon baskınını da engelleyen herif değil miydi?? Şunun icabına çok daha önce bakmanızı söylememiş miydim lan ben size?!”

Fang Yoo bir an bocaladı, kekelemeye başladı: “E-evet Gab Soo-sshi, ama herif dokuz canlı sanki! Birkaç sefer trafik kazası gibi görünecek tuzaklar kurduk, ama herif hepsinden kurtulmasını bildi!”

Gab Soo’nun çenesi kasılmıştı, aklına başka bir şey gelmişti. Sert bir hareketle Fang Yoo’ya döndü:

“Jung Wyung Incheon baskınını bilmiyordu! O zaman Han Seul itinin bizim aramızda bir başka köstebeği daha var!”

Sonra öfkeyle sandalyeye bağlanmış adamın başına çöktü, yakasını tutup sarstı:

“Öt, pislik! Han Seul’ün diğer adamı kim?! Söyle lan çabuk!”

“Bilmiyorum, yemin ederim ki bilmiyorum!” diye haykırdı Jung Wyung. “Ben sadece Han Seul’ü biliyorum. Onun içinizde başka adamı var mı yok mu, yemin ederim ki bilmiyorum! Bana inanmalısınız!”

Gab Soo bir an durdu. Genç adamın yalan söylemediği belliydi. Bir an düşündü, sonra yüzüne zalim bir sırıtma yayılırken:

“Sana inanıyorum Jung Wyung-ah…” dedi. “Doğruyu söyleyerek karının hayatını kurtardın… Aferin sana…”

Böyle dedikten sonra, sakin bir tavırla elini ceketinin cebine attı. Bir tabanca çıkardı ve:

“Fakat üzgünüm, köstebeklere yaşam şansı tanımıyoruz…” dedi ve zavallı Jung Wyung’u tam alnına bir el ateş etti!

Zavallı Jung Wyung ses bile çıkaramadan öbür tarafı boylarken Yoon Ji bantlı ağzının ardından duyulamayan canhıraş çığlıklar atıyordu: Kocasını gözünün önünde öldürmüşlerdi! Acısından ayakta duramadı, yere çöktü, katıla katıla ağlamaya başladı. Gab Soo ise sakince adamlarına döndü:

“Şu Han Seul itini bana en kısa zamanda bulun, anladınız mı?! Hadi yürüyün, gidiyoruz!”

Böyle dedi, ve yürümeye başladı. Adamlarından biri arkasından seslendi: “Patron, peki kadını ne yapalım?”

Gab Soo omuz silkti. Koreli kadınlar ilgisini çekmeyi bırakalı uzun zaman olmuştu, şimdi favorisi sarışın Rus hatunlardı. Sakince: “Burda bırakın…” dedi, “Sabah birileri kendilerini bulana kadar mefta kocasıyla hasret gidersin…”

Böylece yürüyüp garajdan çıktı. Adamları da peşinden…

Zavallı Yoon Ji, kocasının cesediyle baş başa kalmıştı…

“Efendim? Tabii ki aklımda, hiç unutur muyum? Ama siz beni beklemeyin, önden gidin… Belki benim işim uzar… Tamam sevgilim. Orda görüşürüz, öpüyorum!”

Han Seul telefonu kapatırken neşeliydi. Az sonra küçük kardeşinin büyük şovu başlayacaktı. Bu akşamki konser Moon Jee ve grubu için çok önemliydi. Han Seul de böyle bir olayı kaçıracak değildi: Kardeşinin yanında olup ona destek olacaktı. Her zamanki gibi…

Yüzüne büyük bir gülümseme yayılırken “vay be,” diye düşündü, “bizim ufaklık dediğini yaptı sonunda…” Doğrusu Moon Jee’ye hayranlık duymadan edemiyordu: Genç adam ne yapmış yapmış, içindeki müzik tutkusunun peşinden gitmişti! Evet, belki bürokrat olmamıştı; ama babası ondan sadece ekonomist olması için söz istemişti ve Moon Jee de okulunu bitirerek bu sözü pekala tutmuştu işte. Han Seul, bundan sonra kendisine düşen görevin kardeşini desteklemek olması gerektiğini düşündü.

Gönül rahatlığıyla arabasının olduğu otoparka doğru yürüdü. Önce pastaneye uğrayıp kocaman bir kutlama pastası yaptırmayı, konsere öyle gitmeyi düşünüyordu. Kim bilir Moon Jee ve diğerleri ne kadar çok sevinecekti…

“Kıpırdama!”

Han Seul birden donakaldı. Ensesinde bir metalin soğukluğunu hissetmişti. Aynı anda, otoparkın kalın sütunları arkasına gizlenip kendisini bekleyen dört adam daha silahlarını kendisine doğrultarak yaklaştılar.

Han Seul, karşısında pis pis sırıtan Fang Yoo’yu görünce suratını ekşitti: Gene mi bu salak herif…

“Selam Han Seul-sshi,” diye sırıttı Fang Yoo dişsiz ağzıyla. “Bak yine karşılaştık…” Han Seul:

“Sen hiç uslanmayacak mısın…” diye bezgin bir biçimde söze başlamıştı ki, kulağının dibindeki tabancanın tetiğinin “klik!” ettiğini duyup buz kesti. Fang Yoo ise sırıtıyordu:

“Bu sefer öncekiler gibi değil sevgili dostum… O yüzden uslu durup bizle gelsen iyi edersin!”

Han Seul, dört tarafından onu çepeçevre kuşatan silahlı adamlara bir göz atınca, çenesini kapatıp söyleneni yapmasının kendisi için daha iyi olacağını anladı. Böylece, Fang Yoo’nun iteklemeleri arasında, siyah bir cipe bindirildi. Cip büyük bir bağırtıyla yerinden kaldırılıp otoparkın beton katlarından hızla inmeye başlarken Han Seul ömründe ilk defa korkmaya başlamıştı…

Ayça ve Hae In konserin yapılacağı açık hava konser alanında, en öndeydiler. Arkalarındaki sandalyeleri bırakın, en arka taraftaki çimenlik bile hınca hınç doluydu. Hae In neşeyle güldü:

“Bizimkiler şimdiden bu kadar izleyici çekebiliyorsa, bir de albüm yaptıkları zaman konserleri ne kadar kalabalık olur, hayal bile edemiyorum!”

“Evet ama bugünkü konserin bedava olduğunu da unutma,” diye sırıttı Ayça. İki kız kıkırdadılar. Biraz sonra Ayça arkasındaki kalabalığa umutsuz gözlerle baktı:

“Ama bu kalabalıkta Han Seul bizi bulabilecek mi, doğrusu merak ediyorum…” diye mırıldandı.

“Üzülme, en önde olacağımızı tahmin edecektir,” diye ona göz kırptı Hae In.

Bu sırada konser alanındaki ışıklar sönerken sahnenin ışıkları yandı. Ve birden, muhteşem bir gitar solosu tüm hoparlörlerden koca konser alanına yayıldı:

Mary stayed out all night – my precious

Alandaki herkes çığlık çığlığa bağırıp şarkıya eşlik etmeye başlarken Moon Jee ve diğerleri sahneye çıkmışlardı bile. Şarkıyı söyleyen, elbette kadife sesiyle Moon Jee’ydi:

“Utangaç fısıltı, kulağımızın içine dolarken anılarımız birikiyor

Birbirimizi gördüğümüz aptalca ve tatlı resimler gibi…

Sokak lambasından süzülüp gelen gün ışığı gibi

Bana küçük bir rüya verdin, daha önce hiç bilmediğim

My precious…”

Ayça sahnede şarkısını söyleyen Moon Jee’yi gülümseyerek izliyordu: Genç adam spor, siyah bir ceket ve pantolon giymiş, vücuduna tam oturan gömleğini dışarıda bırakmıştı. Saçları yine her zamanki gibi dağınık bir biçimde taranmıştı; ama gözlerindeki siyah kalemden mi, yoksa üzerindeki metalik aksesuarlardan mıdır nedir, bugün ona her zamankinden farklı, adeta asi bir hava vermişti bu saçlar… Ve Moon Jee sahnede kırk yıllık sanatçılar gibi rahat ve enerjikti; mikrofonla adeta dans ederken, bir yandan da seyirciyle göz kontağını ihmal etmiyor, belli ki alandaki tüm kızların yüreğini hoplatıyordu! Artık küçük, aptal bir ergen olmaktan çok uzak olsa da, Ayça Moon Jee’nin çok cool göründüğünü düşünmeden edemedi!

Bu arada, Han Seul aklına geldikçe Ayça’nın içini bir sıkıntı kaplıyordu: Genç adam heralde kalabalıkta onları görememişti. Ayça bir-iki sefer telefonla ulaşmayı denedi, ama Han Seul’ün telefonu hep kapalıydı. Çaresiz, konserin tadını çıkarmaya karar verdi.

Birden Moon Jee’yle göz göze geldiler. Yanıbaşında Hae In onun omzunu sıktı: “Ayçaaa, Moon Jee buraya bakıyooor!” Sonra da kollarını var gücüyle sallamaya başladı:

“Heeey, biz burdayız! Moon Jee-yaaaa, seni seviyoruuuz!”

Ayça ise bir an ne yapacağını bilemez gibi durdu; sonra onun kendisini görmesinin heyecanıyla, parmaklarını dudaklarına götürdü ve… Moon Jee’ye kocaman bir öpücük gönderdi!

Ama hemen sonra, bir domates kadar kıpkırmızı oldu! Az önce ne halt etmişti?! Resmen, on üç yaşında Justin Bieber hayranı ergen bir kız gibi davranmıştı! Genç kız utançtan dumanlar çıkarmaya başlarken içinden çığlıklar atıyordu: “Rezil olduuuuummm!”

Ama Moon Jee’nin yüzüne yayılmaya başlayan neşeli gülücüğe bakılırsa Moon Jee hiç de onun gibi düşünmüyordu.

Naruto OST – Bad situation

Han Seul’ü karanlık bir eve getirmişlerdi; dört adam sıkıca kollarına yapışıp onu tekmeler-tokatlar arasında bir sandalyeye oturtup bağladılar. Han Seul’se sağa sola tekmeler savuruyor, ağız dolusu küfrediyordu: “Bırakın lan! Bırakın beni, köpek sürüsü!”

“Aaa, ne ayıp, ne ayıp! Senin gibi bir beyefendinin ağzına bu sözler hiç yakışıyor mu?”

Han Seul şaşkınlıkla durdu, ve kendisine yaklaşmakta olan beyaz takım elbiseli adama baktı. Merakla:

“Sen de kimsin?” dedi. Takım elbiseli adam güldü. Ama bu gülüş, zaten çirkin olan suratını daha da çirkin bir hale sokmuştu:

“Burda soruları ben sorarım,” dedi. “Şimdi… anlat bakalım: Son teslimatın bilgilerini polise öttün mü lan?!”

Han Seul ona pis pis baktı ve sırıttı: “Anlaşılan sen büyük patronsun… Peki…” Dudakları alaycı bir biçimde büküldü: “Sana neden söyleyeyim ki? Nasıl olsa beni öldürmeyecek misin?!”

“Hımm, bir bakalım… Eğer bana istediğim bilgileri verirsen, belki yaşamak için bir şansın olabilir… Ya da en azından, sevdiklerini yaşatmak için…”

Han Seul birden irkildi. Gab Soo ise onu zayıf noktasından yakaladığını anlamıştı; gülümseyerek genç adamın üzerine doğru eğildi; sandalyenin arkasına elini koyup yüzünü Han Seul’ün yüzüne yaklaştırdı:

“Evet ya, o minik şarkıcı kardeşinden bahsediyorum… Ufaklık şimdi konser veriyormuş, öyle mi? Konser çıkışı hayranları yerine benim sevgili adamlarımla karşılaşırsa ne kadar üzülürdü, öyle değil mi?”

Han Seul dişlerini sıktı! Bu… bu aşşağılık herif, Moon Jee’nin konserine kadar her şeyi biliyordu, Allah kahretsin!

“Evet, sanırım anlaşmaya başlıyoruz,” diye sırıttı Gab Soo ve genç adamın cebindeki telefona uzandı. “Şimdi şu polisteki bağlantının hangisi olduğunu göster bakalım Han Seul-sshi… Ona teslimat bilgilerinin değiştiğini söyleyerek işe başlayalım…”

Aynı anda konser tüm hızıyla sürüyordu. Moon Jee sahnede resmen devleşmişti; onu kulisin kenarından izleyen Su Hyun sevinçten zıplamamak için kendini zor tutuyordu: Bu çocukta cidden iş vardı, ve onu kendisi keşfetmişti!

Artık sona yaklaşıyorlardı. Moon Jee:

“Bugün burada bizimle bu güzel geceyi paylaşan herkese teşekkürler!” diye bağırdı, “Şimdi size en yeni bestemle veda ediyoruz: Bu şarkıyı ilk defa burada paylaşıyorum; bardaki programlarımızda bile hiç söylememiştim. Çünkü zaten besteleyeli sadece üç gün oldu!”

Kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Grubun sadık fanları en çok patırtı koparanlardı; sevgili oppalarının ilk konserinde yepyeni bir şarkılarını dinleme şansı buluyorlardı, harika! Moon Jee ise kalabalığın coşkusundan memnun, devam etti:

“Şarkı benim hayatımdaki en önemli insana yazıldı. Onu çok seviyorum ve sonsuza kadar yanımda kalmasını istiyorum. Ve bunu da, ilk defa sizlerle paylaşıyorum! İşte şarkı geliyor: Forever!”

(Luna Sea – forever)

Şarkı başlarken Ayça yan gözle Hae In’e bakmadan edemedi: Galiba Moon Jee, Hae In’e bestelediği şarkıyı söyleyecekti…

Ama hemen sonra, genç adamın “daha yeni besteledim” dediğini anımsadı, ve kalbi hopladı. Yoksa…?!

“Sen benim mavi meleğim / Göklerden önüme düşen

Masmavi bir akşamdı / Gözlerinin renginde

Gökte ay vardı, hilaldi / Seni bana o getirdi

Artık bırakamam seni / Bizi birleştiren kaderdi…

Ellerimi uzatsam sana / dokunacak kadar yakınım

Ama bunu yapamam, yapamam / Çünkü sen bana ait değilsin

Forever ever, lütfen beni sev

Forever ever, hep yanımda kal

Forever ever, her şeyden vazgeçerim

Forever ever…

Hep yanımda kal,

Gizli bahçemizde, sonsuza kadar…

Sen de beni sev, ne olur

Benimle kal, sonsuza kadar…”

Ayça şarkının sözlerini dinlerken donup kalmıştı sanki: Mavi melek… Ay, hilâl… Gizi bahçe…

Genç kız, tepeden tırnağa ürperdiğini hissetti. Hiç şüphe yoktu: Bu şarkı kendisine yazılmıştı!

Sonra birden, Moon Jee’yle göz göze geldi. Moon Jee, sahneden onun gözlerini delip geçmek ister gibi bakıyordu. Sesinde duygu yüklü bir tonla son kısmı tekrarladı:

“Forever ever, lütfen beni sev

Forever ever, hep yanımda kal

Forever ever, her şeyden vazgeçerim

Forever ever…”

Lütfen beni sev… Lütfen beni seç… Ayça, lütfen benim ol!

Moon Jee içinden bu sözleri tekrarlarken genç kızın gözlerinin içine uzun uzun baktı. Sahneyi, konseri, seyircileri unutmuş gibi baktı. Birkaç saniye boyunca hem kendisi, hem de Ayça donmuş gibi göz göze kaldılar. Zaman durdu.

Moon Jee, sonunda duygularını açmıştı…

“Alo? Hyung, merhaba, ben Han Seul…”

“Ooo, n’aber oğlum? Hayırdır, sen konserde değil misin?”

“Şimdi gidiyorum,” dedi Han Seul dişlerinin arasından. Oysa hiçbir yere gideceği yoktu; başında durup konuşmayı dinleyen Gab Soo’ya nefret dolu bir bakış attı. Sonra devam etti: “Hyung, sen onu bunu bırak da asıl sana ne diyeceğim: Hani sana bugün bahsettiğim teslimat bilgisi vardı ya…”

“Evet?”

“İşte onun değiştiği haberini aldım. Yüklemeyi ayın üçünde değil, dördünde yapacaklarmış.”

“Haa… Tamam oğlum, sağol haber verdiğin için…”

“Bir şey değil… Hadi kendine iyi bak… Yengeye selam…”

Han Seul bunu der demez Gab Soo telefonu tutmakta olan adamına bir işaret çaktı, adam derhal konuşmayı bitirdi. Han Seul ters ters baktı:

“Dediğinizi yaptım işte… Benden başka ne istiyorsunuz?”

“Ohooo, senden isteyeceğimiz daha çooook şey var!” diye sırıttı Gab Soo ve Han Seul’e sıkı bir yumruk geçirdi!

O sırada, telefon hattının diğer ucunda, Che Beh Zhao, irileşmiş gözlerle kalakalmıştı.

Han Seul, kapatmadan önce “yengeye selam” demişti…

Oysa Beh Zhao evli değildi. Bir sevgilisi de yoktu. Bu, aralarında geliştirdikleri bir şifreydi: Eğer Han Seul’ün başı belaya girdiyse kullanacakları bir şifre…

Beh Zhao bir an durdu; sonra derhal telefonun rehberini açtı, tuşlara deli gibi basmaya başladı: Adamının başının büyük dertte olduğunu bir an önce Dong Sae’ye haber vermeliydi.

Luna Sea – forever

Ayça, içinde büyüyen sıkıntıyla gözlerini gökyüzüne dikti: Hilâl, yerini yarım aya bırakıyordu…

Genç kız derin derin içini çekti. Konser biteli yarım saat oluyordu… Konserden sonra Hae In’le ikisi kulise çıkmış, çocukları tebrik etmişlerdi. Ayça’ya kalsa konser biter bitmez oradan kaçmak istiyordu ya, Hae In izin vermemişti. Genç kız gözlerini iri iri açıp: “Onları tebrik etmeden gidersek Moon Jee bir daha konuşmaz bizle!” demiş, Ayça da gönülsüz bir halde kulise gitmeye razı olmuştu. Ama içi fena sıkılıyordu; az önceki şarkıyı hatırlamak yeniden tüylerini diken diken etmeye yetiyordu: Bundan sonra Moon Jee’nin yüzüne nasıl bakacaktı?! Nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranacaktı?! Ya Han Seul? Ona ne diyecekti?!

Fakat kulise çıkıp oğlanları tebrik ettikleri zaman Moon Jee ona doğal bir biçimde teşekkür edip herkesle birlikte konuşup gülüşmeye devam edince Ayça derin bir oh çekti. Bu gece bu konu açılmayacaktı galiba…

Ama maalesef yanılıyordu: İki kız eve gitmek üzere çocuklarla vedalaşıp kulisten dışarı çıkmışlardı ki, Moon Jee koşarak peşlerinden geldi, arkalarından bağırdı:

“Ayça!”

Ayça da Hae In de merakla dönüp baktılar. Moon Jee’nin az önce neşeyle ışıldayan yüzü, şimdi ciddi, hatta endişeliydi. Gözlerini Ayça’dan ayırmadan:

“Biraz… biraz konuşsak olur mu?” diye mırıldandı.

Ayça kaşlarını çattı, sonra sıkıntıyla derin bir nefes verdi ve başını salladı. Eninde sonunda bu konuşma yapılacaktı, en iyisi şimdi Han Seul de ortalarda yokken konuşup bu konuyu kapatmaları olacaktı galiba…

“Tamam…” dedi ve Hae In’e döndü: “Hae In, sen beni bekleme, git istersen…”

Hae In anlayışlı bir biçimde: “Tamam, siz beni merak etmeyin,” dedi ve anında ortamdan toz oldu. Ayça Moon Jee’ye döndü:

“Hadi konuşalım bakalım…”

“Tamam… Sen şuraya geç, ben geliyorum!” dedi Moon Jee ve kızı kulisin hemen yanındaki karanlık bir odaya soktu. Kendisi de alelacele grubun yanına döndü. Oğlanları ayarlayıp Su Hyun’u biraz oyalamalarını sağlayacaktı.

Ayça, karanlık odada yalnız başına kalınca bir an hiçbir şey göremedi. Ama hemen sonra gözleri karanlığa alıştı ve az ileride perdelerin arasından sızan hafif aydınlığı seçti. Merakla gidip perdeleri açtı. Karşısına bir terasa açılan balkon kapısı çıkınca da tereddüt etmeden kapıyı açtı, terasa çıktı.

Genç kızın, terasa adım atmasıyla birlikte dudaklarından şaşkın bir “vay…” kelimesi döküldü. Bu kocaman teras, dışarıdaki konser alanını yukarıdan görüyordu. Konser alanına gökteki yarım ayın ışığı vurmuştu. Genç kız, ayakları altında uzanan geniş çim sahaya hayranlıkla baktı. Orda burda konsercilerin bıraktığı çöpler, pet şişeler, plastik poşetler de olmasa; esen hafif meltemle birlikte bu kocaman çim saha sanki engin, dalgalı bir denize dönüşecekti…

“Güzel, değil mi? Az önceki patırtının aksine, şimdi gecenin huzuru var sanki…”

Ayça arkasından aniden yükselen sesle birlikte yerinde zıplayıverdi. Gelen Moon Jee’ydi. Muzip oğlan, onun bir anlığına irkilmesinden dolayı eğlenmişti, neşeyle sırıttı: “Korktun mu? Korkak tavuk!”

Ayça bir an: “Sensin tavuk!” demek için ağzını açtı; ama hemen sonra kaşlarını çatıp sustu. Şimdi bu çocuksu atışmaların sırası mıydı Allahaşkına?! Ortada çok daha büyük ve… saçma bir sorun dururken?!

“Moon Jee-ya…” dedi usulca. “Demin… deminki şarkı…”

Moon Jee yavaşça yürüdü, onun yanına geldi. Şimdi, tam karşısında duruyordu. Ayça kaşlarını çatıp başını yana çevirdi. İçindeki huzursuzluk giderek büyüyordu…

“Beğendin mi?” diye mırıldandı Moon Jee. “Onu sana yazdım…”

Ayça dudaklarını ısırdı. Evet, artık inkar etmenin yararı yoktu: Moon Jee ikisini son derece tuhaf bir pozisyona sokmakta bir sakınca görmüyordu anlaşılan.

Ama kendisi buna izin veremezdi. Heyecanla atıldı:

“Bak Moon Jee, sen galiba benim-“

“Sus!”

Moon Jee ani bir hareketle elini kaldırıp Ayça’nın dudaklarını kapatınca genç kızın gözleri hayret ve korkuyla irileşti: Neler oluyordu?! Moon Jee’deki bu histerik haller de neyin nesiydi?!

Moon Jee’ninse yüzüne vurdumduymaz bir ifade yerleşmişti: Genç adam artık hiçbir şeyden çekincesi kalmadığını hissediyordu: Bu gece, Ayça’ya tüm hislerini açma zamanıydı! Derin bir nefes aldı ve bir çırpıda:

“Ben sana âşık oldum Ayça…” deyiverdi!

Sonra durup buruk bir tebessümle başını hafifçe yana eğdi, karşısındaki kıza özür diler gibi bir ifadeyle baktı. “Ben sana âşık oldum…” Evet, duyguları bu dört kelimeyle ifade edilecek kadar duru ve yalındı işte…

Ayça’nın gözleri dehşetle dolmuştu. Bir an ne diyeceğini bilemedi, sadece karşısındaki çocuğa bakakaldı. Ama sonra, kaşları hafifçe çatıldı. Onun bir şeyler söylemeye hazırlandığını gören Moon Jee hemen atıldı:

“Dur, dur bir saniye! Bir şey söyleme, ne olur! Evet, çok ani oldu, biliyorum… Hatta bana ne diyeceğini de adım gibi biliyorum: “Moon Jee,” diyeceksin, “Sen bana karşı olan duygularını aşk sanıyorsun… Ama sen aslında Hae In’i unutmak için duygularını yönlendirecek birini arıyordun ve en yakınında beni buldun… İşte olay bundan ibaret…” Bana böyle diyeceksin, öyle değil mi?”

Sonra durdu, derin bir nefes verdi. Yeniden gülümseyerek Ayça’nın gözlerinin içine baktı. Nefes gibi bir sesle:

“Ama öyle değil…” deyiverdi. “Öyle değil işte… Sana karşı olan duygularım bambaşka Ayça… O kadar derin, o kadar gerçek ki; aylardır uğraşmama rağmen bir türlü içimden söküp atamıyorum!”

Ayça donmuş kalmıştı. Ne diyeceğini bilemeden bakıyordu karşısındaki genç adamın yüzüne. Moon Jee ise onun gözlerinin içine bakıp hüzünle gülümsüyordu. Üzerindeki konser kostümünü bile çıkarmamıştı henüz; sahnede tam iki saat boyunca şarkı söylemekten dolayı sesi hafifçe kısılmıştı; saçlarının diplerinde hâlâ ter tanecikleri vardı. Ama üzerinden buram buram yükselen parfüm kokusu ve gözlerindeki tuhaf parıltılarla, Yunan mitolojisinden fırlamış bir Tanrı heykeli kadar yakışıklı, bir o kadar da muhteşem görünüyordu ayın loş ışığı altında…

“O yüzden artık her şeye boşverdim…” diye fısıldadı. “Bütün kurallara, yasaklara boş verdim… Ağabeyime ihanet etme pahasına, senin sevgin için savaşmaya karar verdim Ayça… Şimdi karşında duruyor ve yalvarıyorum: Lütfen… Lütfen bana bir şans ver!”

Böyle dedi ve genç kıza yalvaran gözlerle baktı. Gözbebekleri titriyordu.

Ayça ise put kesilmişti. Ağzını açtı, ama hiç ses çıkmadı. Sonra birden kendini toparladı. Bu saçmalığa daha fazla izin veremezdi!

“Moon Jee,” diye ciddi bir ses tonuyla söze başladı, “Sen unutmuş gibisin ama, ben Han Seul’ün kız arkadaşıyım!”

“BİLİYORUM!” diye bağırdı Moon Jee birden. “Allah kahretsin, biliyorum!”

Böyle haykırıp ani bir hareketle arkasını döndü, sinirli sinirli birkaç adım attı. Sonra birden durdu. Yine ani bir hareketle geri döndü. Bir an, gözlerinde vahşi bir ışıkla Ayça’ya baktı. Sonra hızlı adımlarla, nerdeyse koşarak Ayça’ya doğru geldi ve…

…genç kıza sıkıca sarıldı!

Ayça nefes bile almaya korkarak kalakaldı! Kaskatı kesilmişti. Kendini kurtarmaya çabaladı. Ama Moon Jee onu öyle sıkı tutuyordu ki, başaramadı bir türlü.

“Lütfen… Lütfen bir şans ver bana…”

Moon Jee’nin kulağına fısıldar gibi söylediği bu birkaç sözcük, genç kızın baştan aşağı ürpermesine neden oldu. Bütün tüyleri diken diken olmuştu. Kendi halinden korkup çığlık gibi çıkan bir sesle:

“Olmaz!” diye bağırdı. “Olmaz! Han- Han Seul’e bunu yapamam!”

“Lütfen…” dedi Moon Jee yine, ağlamaklı bir sesle. Ayça’yı daha da sıkı sardı. “Lütfen… Bir şans…”

Ayça ne diyeceğini bilemez haldeydi. Moon Jee’nin üzerinden yükselen parfüm kokusu, ondan taşan sevgi, olan bu tuhaf olaylar, hepsi birden başını döndürmeye başlamıştı. Genç kız kasılmaktan dolayı öyle yorulmuştu ki, neredeyse bayılacaktı! Yine de son bir gayretle:

“Olmaz…” diye tekrarladı. “Israr etme… Lütfen…”

Moon Jee bir an durdu. Sonra kırgın bir sesle:

“Han Seul’ü bu kadar çok mu seviyorsun Ayça?” diye sordu.

Ayça bir an ne diyeceğini bilemedi. Sonra hafifçe başını salladı. “Hı hı…”

“Peki ya… peki ya o olmasaydı… o zaman… bir şansımız olur muydu?”

Moon Jee’nin hâlâ kendisini sıkı sıkı tutmaya devam ederken kırık bir sesle sorduğu bu soru Ayça’nın canını çok acıttı. Genç kız, gözlerinin dolduğunu hissetti: Ah, Moon Jee…

Moon Jee ise yüzünü onun saçlarına gömmüş, hüzünle cevabını bekliyordu. Onun da çoktan gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Kolları arasındaki kızı, asla sahip olamayacağı değerli bir hazine gibi tutuyordu. O kollarındayken bile özlemi dinmiyordu…

Ayça ne diyeceğini bilemez gibi bir an durdu. Sonra yine, hafifçe başını salladı. “Hı hı…”

Bunun üzerine Moon Jee derin bir nefes verdi. Ayça’yı bir kez daha sıktı kollarının arasında. Sonra: “teşekkür ederim…” diye mırıldandı. “teşekkür ederim…”

Sonra, yavaşça kollarını çözdü, Ayça’yı bıraktı. Yine karşısına geçti, yaşlı gözlerle baktı genç kızın yüzüne. Ama bu defa yüzünde hafif buruk bir tebessüm de vardı.

Ayça da gözlerinde tomurcuklanan yaşlar arasından bakıyordu ona. Genç kızın dudakları titriyordu. Bir yandan da kendi haline hayret ediyordu: Neden… neden böyle olmuştu?? Neden bu genç adamın hüznü onun da içini bu kadar çok yakmıştı?! Neden…

Böylece bir süre karşılıklı durup birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. En sonunda, Moon Jee burukça gülümseyip gözlerini kaçırdı.

“Aah… Biliyordum…” diye mırıldandı. “Hyung’la hiçbir zaman rekabet edemedim ki şimdi edeyim… Ah…”

Şaka yapmaya çalışıyordu, ama başaramıyordu. Onun da dudakları titremeye başlamıştı. Her an hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlayabilirdi.

Neyse ki tam o anda çalan telefonla dikkati dağıldı ve genç çocuk kendisini Ayça’nın karşısında iyice rezil olmaktan kurtardığı için can havliyle telefonunu çıkardı. Arayan numaraya bakınca birden kaşları çatıldı: Ha Dong Sae… Abisinin patronu… Endişeyle açtı telefonu:

“Alo? Evet efendim, ben Moon Jee… Buyrun, sizi dinliyorum… Abim mi? Hayır, nerede olduğunu bilmiyorum… Aslında evet, çok tuhaf, çünkü konsere kesinlikle geleceğini söylemişti…”

Moon Jee çatık kaşlarla konuşurken Ayça da kaygıyla onu dinliyordu. Şimdi Moon Jee deyince fark etmişti: Evet, Han Seul gerçekten de konserde yoktu ve bu çok tuhaf bir durumdu. Genç kız önceleri onun arka taraflarda bir yerde olduğunu, konser bitince kendilerini bulacağını düşünmüştü ama anlaşılan Han Seul hiç gelmemişti bile! Ayça Moon Jee’nin şarkısı ve şu son olanlar yüzünden dikkatinin dağıldığını ve Han Seul’ün yokluğuna gereken önemi vermediğini düşünüp içinin sızladığını hissetti: Moon Jee’nin üzüntüsü o kadar içine dokunmuştu ki, Han Seul, yani sevgilisi için endişelenmek yeni yeni aklına geliyordu!

“NE?! SİZ NE DEDİĞİNİZİN FARKINDA MISINIZ?!”

Birdenbire kulağının dibinde top güllesi gibi patlayan Moon Jee’nin sesiyle Ayça’nın ödü koptu: Çok, çok kötü bir şeyler oluyordu!

“Tamam, ben hemen geliyorum!” diye bağırdı Moon Jee ve telaşla telefonu kapattı. Sonra Ayça’ya baktı. Gözleri dehşetle büyümüştü:

“Abim… Abimi kaçırmışlar Ayça!”

Ayça’nın gözleri şok içinde açıldı. Tek kelime bile edemeden Moon Jee’ye baktı. O da en az kendisi kadar büyük bir şok içindeydi. İki genç, korku ve dehşet içinde birbirlerine bakakaldılar.

-Bölüm Sonu-

Reklamlar

22 thoughts on “11. Bölüm

  1. bu ne heyecan valla soluksuz okudum, özellikle konser ve sonrasını 🙂

    ahh Moon Jee ahh, ne desem bu çocuğa bilemedim, sevdiğini söylese bi dert söylemese bi dertti 😦 söylediği iyi mi oldu kötü mü oldu kararsız kaldım..ama çok seviyo yaa, kıyamıyorum acı çekmesine 😦 ayrıca o arada eklediğin foto nedir öyle yaa gözlerine bakınca içim titredi 🙂 (oppana yazmıyorum çingu yanlış anlama 😀 ) hayal ederken bile sahneden böyle birinin şarkı söylediğini, valla Ayça’ya akıl fikir diliyorum iki yakışıklının arasında kaldı…

    konuk oyuncularını da çok sevdim her zaman ki gibi, muhbire yazık oldu ama 😦 min young’ı görmek de güzel oldu ve gözlerindeki dehşeti görmüş kadar oldum, ne diyim bilemedim.. 🙂

    aslında moon jee’nin ayça’ya karşı bi atılımı daha olacağını tahmin etmiştim, hemen aradan çekilemicek kadar sevdiğini gördük çünkü 🙂 Secret Garden sahnesi çok güzel olmuş, hayalimde o kadar canlıydıki sahne izledim sanki okurken.. (hyun bin’in gil ra im’i uyurken izlediği sahne gibi, ordaki bakışlarına bitmiştim.) moon jee’yi hayal etmek hiç zor olmuyo nedense, hala bi dizisini izlememiş olmama rağmen 😀

    ah o san young, elime geçirsem bi kaşık suda boğacam adamı o kadar sinir oluyorum ona..pis herif 😀 hem kızı nasıl ortada bıraktı hem de şimdi kalkmış seni geri alıcam martavalları atıyo, “hadi canım bekleme yapma!!” diyorum ona 😀 ayy nası sinir oluyorum ona…

    yorumları karışık yaptım bu sefer 🙂 ama değinmeden geçemicem: yüzük fikrine bayıldım yaa ne şeker olurlar 😀 bizde de var ya “pastane sözü” 😛 haaa bi de ayça’nın konserde öpücük atıp sonra da utanması çok hoştu yaa, bayaa kıkırdadım o sahneye 😀 moon jee bu bölümde güzide çin atasözlerine yer vermedi ne yazıkki, daha dramatik bi ruh halinde olduğu için çocuğun atasözlerine hali kalmadı belliki 🙂

    yine çooook heyecanlı bi yerde bıraktın çingu, merakla bekliyorum yeni bölümü 😀 ellerine sağlık 😀

    • @hayalmiyim: Çok teşekkür ederim canım ^^ Benim en çok keyif alarak yazdığım bölümlerden biriydi bu, senin de sevmene sevindim. Diyorum ya, fazla city hunter izlemenin bünyeye zararları: Aksiyon ve dramı abarttım biraz 😛 Ama hep komedi hep komedi nereye kadar, di mi? 😉

      Moon Jee’nin sevdiğini söylemesi iyi mi oldu kötü mü, onu çok yakında göreceğiz. Aslında zamanlaması çok kötüydü maalesef: Bilmeden de olsa, tam da Han Seul büyük bir tehlike altındayken yaptı bu itiraf işini. Şimdi Han Seul’ün başına gelenler her şeyi tamamen değiştirebilir…

      Hahaha, o foto hikaruivy’nin özel koleksiyonundan özenle seçildi canım 😀 Sen Sungkyunkwan’ı izlemeye başla, bak o zaman Joong Ki’nin iyice hastası olacaksın 😀 😀 Anladım ben, sende o potansiyel var! 😀 😀 Ayça’nın işi de zor hakkaten; yerinde kim olsa işi çok zor olurdu 😛

      Muhbirciğimiz Yoo Ah In, ki kendisi kimbap’ın yavuklusudur, aslında öyle tek bölümde harcanacak adam değildi ama dayanamadım, onu da hikayeye azıcık da olsa katayım istedim. Süper tatlı bir aktördür o da. Park Min Young’u zaten biliyoruz: Şanslı hatun 🙂 😛

      Secret Garden sahnesi süper bir şans eseri tam senin izlediğin zamana denk geldi, o yüzden senin için tadı bir başka olmuştur 🙂 San Young’sa hikayenin uyuzu olmaya devam ediyor 😛 Ayça’nın konserde öpücük atıp utanması bence de şirin bir sahneydi, yazarken çok kıkırdamıştım ben de 🙂

      Bundan sonraki bölümü en kısa zamanda yazmaya çalışacağım canım. Umarım sizi çok uzun süre merakta bırakmam. Ellerine sağlık yorumun için ^^

  2. Öncelikle Luna Sea felaket bir şekilde olmuş bu bölüme. Bu kadar etkilendiysem kesinlikle bu şarkının etkisi büyük.
    Sonuna kadar soluksuz okudum. Beni tatmin edecek bir dramın geliyor olmasıda ayrı bir sevindirdi. Gerçi geçen twitter da demiştin dram yazamayan yazarın dramı diye. Çok güldüm ama harbi üzücü. Çünkü şuan bu konu öylesine güzel bir dram olur ki. Han seul olur, moon o gece Han Seul olmasaydı olur muydu cümlesi yüzünden pişmanlık duyar. Keza yine Ayça her şeyin nedeninin o olmasından dolayı kendinden nefret eder. Çünkü o gelmeseydi, moon ile karşılaşmasaydı, Han kaza geçirdiğinde orada olmasaydı bunların hiç biri olmayacaktı diye düşünür. derken hayatları biranda paramparça olur. Oy oy Drama çevir kız şunu !!!!! Söverlerse de bana sövsünler 😀

    Eline diline sağlık. Yalnız ben bildiğin açık açık yaz isterdim zaten uyarını yapmışsın. Göt herifler, piç kuruları falan yazılırdı yani 😀 Neyse anladık zaten biz. Ah yeni bölüm gelsin istiyorum birde bol dramlı olsun istiyorum. İstiyorum yahu! Bana izin vermiyorlar o yüzden seni anlıyorum. Hatta sende bana izin vermiyorsun. Ama canım çekiyor böyle olmaz ki!:D

    • @Ser_min: Evet canım, Luna Sea’nin etkisi yadsınamaz. Tüm o sahneleri de Forever eşliğinde yazdım. Felaket bir şarkı cidden; insanı alıp götürüyor. Ayrıca twitter’da da demiştim ya, çok âşık oldum bu şarkıya, o yüzden Türkçe söz yazıp helalim yaptım, haha 😀 Moon Jee’ye bestelettik, tam oldu 😀

      Daha önce de dediğim gibi seni kırmıyor ve bundan sonraki bölümde dramı biraz artırıyorum. Zaten mecburen dram olacak; çünkü Han Seul’ün başına ne gelecek belli değil; ayrıca Moon Jee’nin büyük bir vicdan azabı hissetmesi kaçınılmaz… Ayça desen öyle… Evet, tam da aklımdan geçenleri yazmışsın; cidden her biri tam da bahsettiğin duyguları hissetmeliler. Tamam, suçu sana atıp drama ağırlık veriyorum 😛

      Yazdığım küfürler zaten gayet anlaşılırdı, ama ben gene de sansürlemeden edemedim 😛 İnsan bi tuhaf oluyo öyle şeyler yazınca; Emrah Serbes değiliz ki, normal yaşantımızda cici bir kız gibi davranan bir insanız sonuçta 😀 😀 (nasıl yalan yalnız… ben de kızdım mı çok pis küfredebiliyorum :P)

      Sen de yeni hikayeni dramlı yap o zaman, benden sana müsaade 😉 Ağlarım sızlanırım ama yine de severim, mazoşist bünye sağolsun 😀

  3. korehayrani dedi ki:

    Alkışlamak istiyorum Hikaruivy. Ve bir sorum var. Siz cidden amatör müsünüz yoksa kandırıldık mı? Kameralar nerede? Nereye el sallıyoruz? 😀 Ayh bayıldım hikayelerinize, kilitlendim kaldım!! Okumaya doyamıyorum!! ^___^

    İsteğimi dikkate aldığınız, lan kelimesini (Nedense bir tek bu kelimeye karşı bir gıcıklığım var.) daha az kullandığınız, beni kırmadığınız için çoook teşekkür ederim. 16 yaş ve altı uyarısına gelirsek.. ıııı.. şey… Kızmazsanız söyleyeceğim… (bu da bana özel korkak gülüşüdür bu arada. 😀 ) Uyarıya uymadım , okudum ama beklediğim üzere sansürler muhteşemdi ve tam yerinde küfürler vardı. 😀 Sağolun buradan sevgilerimi yolluyorum, psikolojim iyi durumda. 😀 (Not: 16 yaşından küçük olanlar blog alabiliyor di mi? Pot kırmadım inşallah.. ^^” )

    Ellerinize, gözlerinize, klavyenize en çok da hayal gücünüze sağlık! Hayranınızım gerçekten, umarım bir gün şöhret basamaklarını adımlarsınız. Sevgilerimle. ^__^

    • korehayrani dedi ki:

      Korkak gülüşüm çıkmamış.. Nedenini anlayamadım.. :S Yani orda korkak bir tip vardı, siz öyle gördünüğünüzü düşünün. 😉 Sevgiler tekrar.

      • @korehayrani: korkak gülüşü görmüş kadar oldum, haha 😀 teşekkür ederim sevgili kore hayranı 😀 ne güzel iltifatlar bunlar! öyle gaza geldim ki, hemen şimdi bir yayınevinin kapısını çalabilirim! 😛 😛

        yalnız bi dakka: nasıl yani?!! siz 16dan küçük müydünüz?! o may gat! o_O o_O ben o zaman unni’yi bırakın ajummanız olacak yaştaymışım meğer 😛 lan ve benzeri kelimelerle rahatsız ettiğim için cidden özür dilerim; kendimi kötü hissettim şimdi 😛 o zaman bundan sonra biraz daha dikkat edeyim, ben küçük okurlarım olduğunu bilmiyordum. gerçi sizin yazım şekliniz ve cümleleriniz yaşınızı hiç ele vermiyor; yaşınızdan olgunsunuz demek ki 🙂 tebrik ederim canım 🙂

        12de de biraz şiddet ve epeyce dram olacak, olması gerekiyor… ama sonraki bölümlerde eski neşeli havaya biraz daha geri döneceğiz. umarım o zamana kadar psikolojik olarak çok yıpranmamış olursunuz 😀 sevgilerimle ^^

  4. hayriye dedi ki:

    Ben de kore hayranına katılıyorum.Sizin amatör olmanız imkansız.Harika yazıyorsunuz olaylar sıkıcı degil ve çok dogal bir süreç işletiniyo hikayede . Bu arada şu 16 yaş üzerine gelirse bende daha 16 yaşıma girmedim ama olsun benim de hala pisikolejim yerinde 😀

    • @hayriye: çok teşekkür ederim canım, sizin böyle yorumlarınız beni hem mahcup ediyor hem de gaza getiriyor 🙂 bir gün kitap yazarsam genç okurlarıma imzalı birer kopyasını göndereceğim, söz! 😛 😀 olayların sıkıcı olmaması için elimden geleni yapıyorum; sonuçta dizi formatında sürükleyici bir hikâye olması lâzım… o yüzden örneğin gerçekçi bir roman gibi durağan olmamalı, fazla betimleme içermemeli. tesadüflerin bazen abartılması pahasına heyecanı ayakta tutmak için böyle yazıyorum ben de 🙂

      haha, psikolojiler sağlam olduğuna göre 12de de tehlike ve aksiyona tam gaz devam edebiliriz! 😀 😀 sevgilerimle ^^

  5. Moon Jee’nin aşkı bölümü tümden hüzünlendirdi. O şarkılar, Ayça’yı uyurken öpmesi vs.. Aşk itirafı çok tuhaf oldu ama, abisinin durumunu öğrenince vicdan azabı çekecektir kesin. Ayça da aynı şekilde…

    Moon Jee’ye üzülsem de Ayça’ya daha çok üzülüyorum; kız iki kardeşin arasında kaldı, Han Seul olanlardan habersiz üstelik. Ne yapacak nasıl çıkacak merak ediyorum. Kardeşlerden biri fedakarlık yapıp aradan çıkacak ama bakalım.. Han Seul’ün başına gelen bu olay Ayça’nın duygularına bir netlik kazandıracaktır ya da Han Seul bu olaydan sonra sevdiklerini düşünerek duygularının iyice farkına varacak.. Ayça’ya gerçekten aşık mı değil mi bir sonraki bölümde biraz daha görebiliriz sanırım.

    Muhbirin o şekilde can vermesi çok kötü oldu, bir bölümlük konuk oyuncuydu ama başına en fecisi geldi. Han Seul vicdan azabı çekse hakkıdır yani. Gitti gül gibi çocuk:)

    Bu arada Otostopçunun Galaksi Rehberi serisinin ilk kitabını netten sipariş vermiştik, geldi. Yakında okumaya başlayacağım^^

    Müzikler şahaneydi, That Man zaten etkileyici bir şarkı, bir de Moon Jee’nin aşkıyla dinleyince daha bir etkileyici oldu. Aynı şekilde Luna Sea / Forever şarkısını da çok beğendim, ilk kez dinledim.

    Ellerine sağlık, yeni bölümde görüşmek üzere^^

    • @mydestiny: Evet ya, yine Moon Jee odaklı, hüzün dolu bir bölüm oldu… Vicdan azabı çekeceği kesin zaten, zavallıcık! Ama aynen senin gibi, ben de Ayça’ya üzülüyorum daha çok… Kızcağız hiç suçu yokken saçma sapan bir durumun ortasında buldu kendini! Önümüzdeki günler hem Ayça hem de Moon Jee için çok zor olacak…

      Han Seul’ün başına gelenlerin nasıl sonlanacağı ile ilgili bir spoiler vermek istemesem de tahminlerini son derece yerinde bulduğumu söyleyeyim çingucum: Ayça bu durum sayesinde duygularını net bir biçimde anlayacaktır. Han Seul de öyle: Bakalım gerçekten Ayça’ya aşık mı değil mi, bunu anlaması için belki tam da böyle bir olay gerekiyordu… Bir sonraki bölüm bunun üzerine olacak.

      Muhbirimizi çok pis harcadık; Kimbap bu bölümü okursa bana ne kadar kızsa haklı 😀 😀 Gitti gül gibi çocuk! 😀 Ama kısa da olsa Park Min Young’la ikisini buluşturdum, bu da bişeydir! 😛

      Omooo, Otostopçu’yu sana da okutuyoruz demek! 😀 Çok sevindim; çok eğlenceli ve zekice yazılmış bir kitaptır, bakalım sen nasıl bulacaksın? 😉

      Müzikleri beğenmene çok sevindim canım; That Man ve Forever bu bölüme damgasını vurdu 😉 Yeni bölümde görüşmek üzere ^^

  6. hain çingu Jung Wyung u nasıl öldürürsün için sızlamadı mı 🙂
    senin bu konuk oyuncularını çok seviyorum 🙂
    ne bölümdü bu ya ilk önce tahat man sahnesi gizli bahçe çok romantikti .valla sen kendini aştın sonra konser ve ayçaya yazılan sahne on numaraydı .itiraf sahnesi de öyle ama moon jae nin yaçayı öptüğü ve kızın uyuyor numarası yaptığı sahne anlatılmaz derecede güzeldi .böyle bir tasvir yok acıdım moon jae ye .ayça da hem o hem bu takılıyor gözümden kaçmadı değil .bak ayçacım bizde isteriz ikisi bir den olsun ama olmaz hayat bu her şeyi de elde edemezsin 🙂
    han seul a ne olacak merak ediyorum .kesin kurtulur ama kurtulduktan sonra öğreneceklerinden sonra adam ölmeyi ister 🙂

    başlangıç sahnesinde san young un konuşmaması ve bunu sırf han seul dan nefret ettiği için yapması güzel bir detaydı .
    müzikleri söylemiyorum bile .kiss kiss i ilk defa dinledim sevdim 🙂
    ha bir de neresi +16 onu anlamadım gayet de temiz bir bölümdü 🙂
    ellerine sağlık klavyene kuvvet artık merakla yeni bölümü bekliyorum 🙂

    • @winpohu: nıhahaha, kendimi acımasız bir katil gibi hissettim winpohu’cum, sağolasın 😀 😀 konuk oyuncuları en sevdiklerimden seçiyorum, ama onlara bile acımıyorum, böyle de hainim 😀 😛

      romantik sahneleri beğendiğine sevindim canım; bence de çok dokunaklı sahnelerdi, ben şahsen çok duygulandım yazarken 😛 😀 ayça’yı bence fazla suçlama; kızcağız ikisini birden parmağında oynatma sevdalısı değil. moon jee onu öperken başta gerçekten uyuyor (daha doğrusu uyukluyor) olması yüksek ihtimal; sonradan uyansa da moon jee’yi mahcup etmemek için uyuyor numarasına devam etmiş olabilir. ayrıca son ana kadar moon’a ümit vermedi dikkat edersen. ama bundan sonra neler olur, orasını bilmiyorum 😛

      san young’un psikolojisini iyi çözmüşsün canım; cidden adamın nefreti öyle büyük ki, sırf han seul sonradan aldatıldığını fark edip acı çeksin diye çenesini kapalı tuttu! haha 😀

      +16, şiddet ve küfürlü konuşmalar yüzünden ordaydı. jung wyung’un başına gelenler düşünülürse bence olması gerekiyordu.

      yei bölümü yazmaya çabalıyorum ama açıkçası çok da kolay olmuyor: çok fazla uçmaya başladığımı düşünüp silip silip yine yazıyorum 😛 gayet fantastik bir bölümle karşınıza çıkabilirim, kendinizi hazırlayınız, haha 😀

      yorumun için ellerine sağlık ^^ görüşmek üzere 😉

  7. Öldür Han Seul’u direkt, bu bölümde yaşanan acizliği görmesin. Öte ki tarafta beni seven bir kadın ve aslan gibi bir kardeşim vardı diye huzur içinde yatsın adam…

    Bu dakikadan sonra ne Ayça ne de Moon Jee için sempati duymam, duyamam. Yukarda paylaştığın o muhteşem fotoğrafa rağmen

  8. acaip durum dedi ki:

    okudum bitirdim on dk.dr ekrana bakıyorum yaa.. her bölümün ayrı ayrı güzeldi ama bu beölüm bana çok dokundu ya 😦 çok etkileyiciydi… gözlerim dolu dolu okudum resmen 😦

    ahh nerden başlasam bilemedim ki şimdi.. that man çalarken ki sahne büyüleyiciydi.. zaten o şarkı harikaydı ama o sahneyle benim için ölümsüzleşti diyebilirim.. harikaydı.. valla bu kadar iyi yazan birine helal çingu falan demeye çekiniyorum 🙂 üstad mı desem, deha mı desem.. yani onu bunu bilmem ama koreli senaristlere taş çıkartmışsın.. sahneler ,olaylar, müzikler olağanüstüydü..
    bayıldım bayıldım bayıldım..
    evet, sevgili yazara içimdeki hayranlığı döktükten ve biraz sakinledikten sonra gelelim bölümü değerlendirmeye.. ilk olarak san youngun oboşboğzlık etmemesi ve olayı ertelemesi çok iyi olmuş.. ben haliyle bayaa panik yapmıştım ama korktuğum -şimdilik- olmadı.. ilerde neler olur orası muamma tabi.. 🙂 sonraa teleferiği duyar duymaz bir aksiyon olacağını sezmiştim haliyle ama yine çook hoş olmuştu o ayrıntı 🙂 ımm sonraa konuk oyuncular harikaa!! ama ahh canım yoo ah in’imi nasıl vurur o şerefsiz yaa!! hemde karısının gözü önünde !! park min’i de severim sadece bir bölüm görünüp kaçmasa da han seul’le birlikte o şerefsizden intikam alsalar ya .. hatta han seul’le yakıştırdım bile derhal kendisini.. neyse teselli ve hayallerime ara verip bölüme devam edeyim..

    moon jee’yi nasıl sevdiğimi tekrar etmeme gerek yok sanırım.. acaip sevidiğim ve anlamaya çalıştığım bir karakter.. bu bölümde konser sahnesinde de gözümde hiç olmadığı kadar ”havalı!” göründü.. o resim de harika olmuş görünce ufak bir çığlık atmaktan kendimi alamadım hatta 😀 ama konsere ve itirafa gelmeden önce that man sahnesi mükemmeldi ya.. çok harikaydı, muhteşemdi.. yani normalde bu hikayeyi okumayıp benden dinleyen iki kişi var..onları bu sahneyi doğru dürüst anlatamamaktan çekindiğim için derhal okumaya başlamalarını söyledim 🙂 çok etkilendim o sahneden..

    sonraa, konserdeki son şarkı çok harikaydı.. acaip sevdim.. forever and ever .. favorilerime eklendi hemen 🙂 ama ilk dinlediğimde bana inanılmaz acı verdiğini de söylemeden edimiciim 😦 ay nasıl bir ikilem nasıl bir duygu karmaşasıdır o 😦 off çok fena oldum.. 😦

    yani nasıl bir çıkmaza düştük sayın senarist , heder olucaz bu acaip sevimli karakterlere üzülmekten 😦

    bu arada moon jee’nin gönül işlerine taktım ben ama tabi han seul’ün başına gelenler de içimi parçalamadı değil.. o pisliklere bildirir haddini eminim ama yinede onun gibi zor bir hayat yaşayan bir insana bu yapılır mıu kardeşim diye moon jee ve ayça’ya sitem etmekten de edemiyorum haliyle 😦

    of nasıl bağlanacak bu hikayenin sonu diye çıldırıyorum ama kısıtlı vaktimde ancak bu kadar okuyabiliyorum.. ilk fırsatta kaldığım yerden devam..
    ellerine sağlık çingu, mükemmelsin 🙂

    not: kendimi çok kaptırıp çok telaşlı yorumlar yazıyorum.. cümlelerim kulağa biraz acaip gelse de kusuruma bakma çünkü böyle upzuzuun yorumlar yapmaktan kendimi alamıyorum 😀

    • @acaip: ahhh, ben bu yorumuna cevap yazdım zannediyordum, ama yazmamşım, miane! 😦 çok da güzel yorumlamışsın, sayende ben de mutlu oldum, kıvanç duydum, sağol canım 🙂 içimdeki tüm drama aşkını yazıya döktüğüm için sahneleri elimden geldiğince etkileyici yazmaya çabalıyordum, bu çabada birbirinden güzel kdrama OST’leri de çok yardımcı oldular bana. that man gibi efsane bir müziğe yakışır bir sahne yazmaya çalışmıştım, senin de beğendiğine çok sevindim acaip’cim 🙂

      daha önce hiç söylememiştim ama sana itiraf edeyim: teleferik sahnesini aslında ilk başta moon jee – hae in çifti için yazmayı düşünmüştüm. ama sonra moon jee- ayça çiftini bu güzel sahneye layık gördüm! 😀 ikisinin imkansız aşkı bana tüm şairane yeteneklerimi konuşturmak için fırsat yaratıyor! 😀 😀

      yoo ah in’e yazk oldu, evet 😦 park min young da bundan sonra fazla rol almayacak maalesef; ikisi de hikayemizde görünüp kaçtılar…

      moon jee’nin o resmini koleksiyonumdan özel olarak çıkardım diyorum ya, öhömm 😀 😀 forever zaten muhteşem bir şarkıdır, moon jee’nin bestelediğini hayal edince daha da harika oluyor 🙂 sizi bu kadar açmaza sürüklediğim için hem mahcup oluyor, hem de seviniyorum acaip’ciğim; ikilemlerin yoğun bir biçimde yaşandığı, karakterlerin hangisinin tarafını tutacağımıza karar veremediğimiz hikayeleri ben çok severim, o yüzden bu hikayeyi de o şekilde yazmaya çabalamıştım… umarım bu çatışmaların çözümlenme şeklini de seversin canım. yorumun için tekrar çok teşekkür ediyorum, içimi ısıttın, çok mutlu ettin beni 😀 sevgilerimle, iyi okumalar, sınavlarında başarılar ^^

  9. Moon Jee’nin bu durumuna üzülmedim valla, Han Seul’ü her bölümde daha çok desteklemeye başladım sanırım 😀 Yalnız sağ salim kurtulsun şu çocuk, dayak filan yemesin çingu. Benim hikayede eski jigolo olsa dahi böyle dağılmış suratla çıkmasın okuyucuların karşısına haha 😀

    Ellerine sağlık diyorum, her bölüm heyecan kat sayısı artıyor. Hae Gwa (idi sanırım) vardı yahu, o kızcağız geri dönsün. Moon Jee ile iyi bir ikili olmuşlardı hani 🙂

    Nefesimi tuta tuta okudum, betimlemeler on numara. Hatta bu son 2 bölümü okurken benim hikaye için kurduladığım kurgud şu şu olsa diye fikir bile almaya başladım sanırım. 🙂

    Yeni bölümü yarın okuyacağım^^

    • @Lee:Vayy, sen Moon Jee’ye sempati bile beslemeyen ilk insansın sanırım. Kadın-erkek gözü arasında böyle bir fark olmalı tabii… Han Seul’cüğün başına çok gelecekler var maalesef :/ Senin hikayende kırdığı fındıkların acısı burda çıkıyor, eheh 😀

      Jae Hwa’yı diyorsun, merak etme, onu da unutmadık 😉 Yakında hikayeye geri dönüyor!

      Sana da ilham verdiğim için çok mutlu oldum, hazır gaza gelmişken yeni hikayeni de bir an önce yazarsın o zaman 😉 Sevgilerimle ^^

  10. nomusan dedi ki:

    2 günde 11 bölüm okudum ve bu bölüme yorum yapmadan geçemedim.İlk önce ‘That man’ le beni kalbimden vurdun.Hyun Bin sesiyle ağlamamak mümkün değildi hele ki o sahnede..Bu Moon Jae kızı daha çok seviyormuş gibi geldi.Acımak mıdır yoksa müziklerden midir daha bir etkiledi aşkı beni..Luna-Forever tek kelimeyle muhteşem bi uyum olmuş hikayeyi bu şarkıya yazmışsın gibi biraz 😀 Şu eski sevgili gelip Han Seul u alıp götürse diye düşünmeden edemedim 😀 Ahh daha neler olucak bakalım ama çok çok duygusal bi bölümdü ..gerçek gibiydi..Yaşadım resmen yaşattın..Teşekkür ederim :)Uzun zamandır içime işleyen bir aşk hikayesi okumamıştım..Moon Jae beni dağıttı bu gece 😦 🙂 🙂 Ellerine sağlık hikaye için özellikle bu bölüm için..:)

    • @nomusan: merhaba 🙂 çok teşekkür ederim nomusan, güneş ve ay’ı bu kadar sevdiğin için öyle mutlu oldum ki… 11. bölüm benim için de hikayenin en can yakan bölümlerindendi; çok sevdiğim moon jee karakterine bu kadar acı çektirdiğim için kendi kendime kızsam da güzel sahnelerin hatrına engel olamadım 😀 moon jee’nin bestesi olacak bir şarkı ararken forever’a denk gelince hazine bulmuş gibi hissetmiştim kendimi; gerçekten de harika bir müzik, bu sözlerle de güzel oldu bence 😀 müzikleri senin de beğendiğine çok sevindim, gerçekten çok teşekkür ederim yorumunla bunu benim de bilmemi sağladığın için ^^ sevgiler, keyifli okumalar ^^

  11. Ben de isterdim çat diye öteki bölüme geçip kendimi sıkmamayı ama sabah 5de artık okuduğumu anlamamaya başlamıştım :/ şimdi daha erken saatte geldim2 bölüm okuyabilirim belki diye (ablasının evde olmamasından yararlanan kardeş kıhkıhkıh)
    Baştaki uyarı benim içimden geçirip şu yoruma aktarmamaya çalıştığım küfürler için sanırım ljgbsdfşojgbsd. San young olm seni bi bulsam kafanı yere sürüye sürüye bütün şehri gezicem daha da hayatın boyunca kaldıramıcaksın o kafayı!
    Ayçanın sol tarafındaki melek fazla mı mesai yapıyo ne? Kafasını karıştırıp duruyo ya ne derdi varsa kızcağızla fff.

    Han seulün dinine laf eden Müslüman olsa bari! O az gelişmiş ayıysa sen nesin lan hanzo! Ya olm sen gidip kendine yamanmak için başka zengin, rütbeli babası olan bi kız bulsana! Ayçadan ne istiyosun lan?! Ne diye kızın zaten karışık olan kafasını iyice karıştırıyosun?! Bi git ya bi defol ya!

    Ah caanııımmmm.. bu mu az gelişmiş ayı? Tamam belki biraz ergen ama böyle ayıya da can kurban.
    Hıııııı. Ayçanın han seulü sevmesine lafım yok sevsin, aşık olsun falan ama şu sözde “Han Seul kesinlikle ukala, gıcık bir adam falan değil! Ve ben ondan cidden çok hoşlanıyorum!” tamamen kendini kanıtlama çabası var. Bu aşk değil fff.

    Hae in anladıysa bu çocuğun duygularını daha ne diye üsteliyo ki? Görmesin çocuk ayçayı, etmeyin sohbet falan fff. O deil zaten moon jenin kontrat imzaladığı şirket sm olduğundan ileride ne sorunlar çıkar kim bilir şeklinde paranoyalara girdim fff. Ahh ahh başka şirket mi yoktu evladım gittiniz onun himayesine girdiniz fff.
    Moon je-ah, hıkhık* sen üzülme yavrum biz senin yanındayız hıkhık* ayça da görür belki bir gün kendi içindeki sevgiyi de he hıkhık* ah yavrum ah bebeğiimm hıkhık*
    Öhöm öhöm! İki üç ağladık diye ne bu samimiyet moon je-sshi? Ayıp oluyor ama! O hala abinin sevgilisi -.- anaaa çocuk niyeti bozdu :O olm dur! Yapma bak kız uyanacak sonra toparla toparlayabilirsen fff. Hah! İyi mi oldu şimdi? Şimdi kurtul kurtulabilirsen bu vicdan azabından. Hae inde sabretmişti şimdi 2dk duramadın yerinde. Ah evladım hıkhık*

    Gab soo ve fang yoo tipik mafya olsalar da insanın kanını her türlü dondurabiliyorlar O_O
    Sarışın? Rus? Ayça sarışın değildi dimi? Renkli gözlüydü sadece dimi? Bu adamlar ona bulaşmıcak dimi? O_O

    Oyhhh!! “Genç adam spor, siyah bir ceket ve pantolon giymiş, vücuduna tam oturan gömleğini dışarıda bırakmıştı. Saçları yine her zamanki gibi dağınık bir biçimde taranmıştı; ama gözlerindeki siyah kalemden mi, yoksa üzerindeki metalik aksesuarlardan mıdır nedir, bugün ona her zamankinden farklı, adeta asi bir hava vermişti bu saçlar…” oyyhh yani o kadar.
    Ayça sen ne kadar şanslı bi kızsın ya! Normal şartlarda bi kız kendine böyle bi tip böyle bi şarkı söyledikten sonra grubun olmasa da vokalin özel groupiesi olur çıkar!
    Ya ayçaaaaa!!! Kendine gel kızım!!! İnsan kötü bir şey olduğunu hisseder dimi ama! Sevgilin ne halde sen neler düşünüyosun!!! Şu hikayede adam akıllı kızmadığım bi sen vardın şimdi seni de bi elden geçiricem!
    O_O ““Beğendin mi?” diye mırıldandı Moon Jee. “Onu sana yazdım…”” bu çocuk hep bu kadar cesurdu da ben mi görmemiştim yav O_O yoksa bu çocuk ünlü oldu diye uyuşturucuya falan mı başladı :O bi fırt çekip mi ayçanın yanına gitti O_O
    ““Peki ya… peki ya o olmasaydı… o zaman… bir şansımız olur muydu?”” bu ne demek ya O_O aha valla bu çocuk bişeyler kullanmış fff. Aşk dedikleri şey böyle de saçmalatmaz
    “Neden bu genç adamın hüznü onun da içini bu kadar çok yakmıştı?! “ vicdan azabı o vicdan vicdan. Valla bak çocuğun 2.kez üzüldüğünü gördün ya ondan yoksa daha derine inmeye gerek yok geçer yakında.

    Hoh hoh hoo 2 bölüm için erken gelmem iyi olmuş şimdi öteki bölüme geçebilirim jlfsgsşdjlgndg. Ellerine sağlık diyor gidiyorum 😀

    • @seyma: bayaa içini dökmüşsün bu yorumda da 😀 😀 özellikle san young’a saydırmaların beni benden aldı 😀 😀 Ayça’nın lafındaki kendini ikna etme çabasını da iyi yakalamışsın 😉

      moon jee-ah’ya hıçkırarak verdiğin destek gözlerimi yaşartıyor! “Moon je-ah, hıkhık* sen üzülme yavrum biz senin yanındayız hıkhık*” ahahah! 😀 😀 ama işte oğlan fena aşık oldu, artık abi mabi düşünecek halde değil… ayıp oluyo ama öyle 😛

      “Ayça sen ne kadar şanslı bi kızsın ya! Normal şartlarda bi kız kendine böyle bi tip böyle bi şarkı söyledikten sonra grubun olmasa da vokalin özel groupiesi olur çıkar!” aynen imzamı atıyorum, vallaha öyle 😛

      moon jee’nin bir şey kullanıp kullanmadığı belli diil 😛 ama üzerine bir cesaret geldiği kesin. konserin verdiği kendine güven duygusundan olabilir… ya da o şarkıyı ayça’nın gözlerinin içine baka baka söyleyebilmiş olmanın verdiği cesaret… ayça’nın duyguları ise karışık… sebebini zaten 12’de öğreniyorsun 😉

      senin de ellerine sağlık canım, içini dök rahatla böyle! 😀 😀

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s