10. Bölüm

“Aslında sürekli tebessüm edenler, içten içe acı çekenlerdir. Unutma, her gülen yüz mutluluk ifadesi değildir!”

Bob Marley

Moon Jee sabah kalkar kalkmaz ilk iş olarak kendine bir kahve koydu. Dün gece gene akşamdan kalmıştı, ama şimdi bir an önce ayılıp kendine gelmesi gerekiyordu. Öğleden sonra menajerin ofisinde olmalıydı. Dün buluşmuş, grubun isminin “Mostly Harmless” olmasına karar vermişlerdi. Sonra anlaşmalarına imza atmışlar ve bunu kutlamak için bütün geceyi içerek geçirmişlerdi. Moon Jee aralarında en çok içen ve şamata yapandı! İçmek, unutuncaya kadar içmek istemişti genç adam. Öyle çok içmeliydi ki, eve gelir gelmez kafasını vurduğu gibi sızmalıydı.

Ama yazık ki bunda başarılı olmamamıştı: O kadar içtiği halde sabaha kadar, kabuslar ve aklından bir türlü atamadığı o korkunç gerçek arasında kıvranıp durmuştu genç adam.

Galiba Ayça’dan hoşlanıyordu…

Bunu hatırlayınca bir kez daha öfkeyle saçlarını karıştırdı ve elindeki kupayı sertçe sehpaya vurdu! Hayır, olamazdı, böyle saçmalık olamazdı! Hırsla yerinden kalktı, gidip hoparlöre bağlı ipod’u açtı. Alex’in “Daisy” melodisi odayı doldurdu.

Alex – Daisy

Sonra gerisin geri gelip verandanın kenarına oturdu, kahvesinden yudumlarken üzüntülü bir yüzle düşünmeye başladı: Bu tuhaf duygular nerden çıkmıştı yaa?! Daha birkaç gün öncesine kadar böyle şeyler kesinlikle aklında yoktu… Hem Hae In’e âşıktı o! Hae In’e karşı hissettiklerini bu kadar kolay bir biçimde aklından çıkarmasının imkânı yoktu!

Ama Moon Jee sıkıntıyla fark ediyordu ki, Hae In şimdi aklına bile gelmiyordu… Genç kızı hâlâ çok seviyor, yanında vakit geçirmekten hoşlanıyordu; ama şimdi… şimdi…

…aşk deyince aklına gelen isim Hae In değildi artık…

Moon Jee bir an ne yapacağını bilemez gibi durdu. Sonra başını sertçe iki yana salladı, bu saçma düşüncelerden kurtulması lâzımdı! Gitti, bilgisayarı açtı. Biraz internette takılıp Naruto forumlarını okumak iyi bir fikirdi.

Ama biraz sonra, internette dolaşmaktan sıkılmış, bilgisayarındaki fotoğraflara tıklar buldu kendini: Ayça’nın doğumgününde çekilen fotoğraflar…

Yüzüne farkında olmadan bir gülümseme gelmişti. Fotoğrafların hepsi çok tatlıydı. Han Seul’ün twist yapmaya çalıştığı pozda elinde olmadan bir kahkaha attı. Sonra Seung Mi ve Ayça’nın hediyeleşmesi, Seung Mi’nin pasta yerken ağzı dolu dolu poz vermesi, Hae In ve Seung Mi’nin yan yana oturmuş, muhabbet ettikleri bir fotoğraf, Han Seul ve Ayça, Hae In ve Ayça… bir sürü fotoğraf geldi ardı ardına.

Birden, Ayça’nın tek başına olduğu bir resim geldi önüne ve Moon Jee yeni resme geçmeden önce uzun bir süre durakladı. Gözlerini ekrandaki kızdan ayıramıyordu.

Besbelli habersiz çekilmiş bir pozdu bu. Moon Jee çekmemişti, belki Han Seul çekmiş olabilirdi. Ayça verandada oturmuş, ayaklarını bahçeye doğru uzatmış, elinde bir bardak limonata tutuyor, karşısındakileri hafifçe gülümseyerek izliyordu. Gözleri koyu bir maviydi bu resimde, burnu çok biçimli ve hoş görünüyordu, pembe dudakları hafifçe kıvrılmış, tam yanağının başladığı yerde hafif bir gamze oluşturmuşlardı. Öyle güzel, öyle masum bir hali vardı ki, Moon Jee dalgınca gülümsedi. Sonra, sanki karşısındaki gerçekten Ayça’ymış ve kendisi onun yanaklarını okşamak istermiş gibi bilgisayar ekranına elini uzattı.

Sonra birden ne yaptığını fark edip irkildi ve sert bir hareketle bilgisayarı kapattı! Hemen ayağa kalktı. Yüzünü dehşet dolu bir ifade kaplamıştı. Elini ağzına kapattı, irileşmiş gözlerle bir süre durdu.

Kafayı yemiş olmalıydı! Evet, resmen kafayı yemişti!

Ne yapacağını bilmez gibi ofladı Moon Jee. Bu saçmalığa bir son vermesi lâzımdı; evet, bir an önce kendine gelmesi lâzımdı! Ama sorun şuydu ki, bunu nasıl yapacağını bilmiyordu!

Birden olduğu yere oturdu, kendi kendine:

“Sakin ol Moon Jee,” dedi, “Sakin ol ve düşün: Şu anda hiç de mantıklı hareket etmiyorsun… Senin hoşlandığın kişi asla ama asla Ayça olamaz! Ayça hiç senin tipin değil… Ayrıca abinin sevgilisi lan! Hem zaten sen Hae In’e âşıksın, unutma bunu. Onun seni reddettiği günün üzerinden daha sadece bir buçuk ay geçti, bu kısacık zamanda onu unutmuş olmanın imkânı yok! Evet, kendine gel… Hatta, git Hae In’e olan duygularını yeniden hatırla!”

Moon Jee birden durdu: Evet, bu iyi bir fikirdi. Hae In’e duyduğu aşk canını yaksa da, en azından yengesine âşık olup kendini küçük düşürmesinden iyiydi!

Ani bir hareketle yerinden kalktı, üzerini giyinmeye gitti: Hae In’e gidiyordu.

Biraz sonra klinikte, Hae In’in odasındaydı genç adam. Gözlerini duvarlarda ve köşedeki ilaç dolabında gezdirirken içinde hafif bir sıkıntı vardı.

O sırada kapı açıldı, Hae In her zamanki tatlı haliyle içeri girdi:

“Selam Moon Jee-ya! Hoşgeldin!”

Moon Jee ayağa kalkıp yanağından öptü genç kızı. “Canım sıkıldı, n’apıyorsun diye bakmaya geldim,” dedi. “Bugün hep burda mısın?”

“Öğleden sonra çıkacağım,” dedi Hae In ve merakla çocuğu süzdü: “Hayrola? Senin canın bir şeye mi sıkıldı?”

Moon Jee hafifçe omuz silkti. “Yoo…” diye mırıldandı. “Her zamanki şeyler işte…”

“Tamam o zaman, bekle de beraber öğle yemeğine çıkalım,” dedi Hae In üzerindeki önlüğü çıkarırken. “İstersen Ayça’ya da-“

“Hayır!”

Moon Jee sertçe sözünü kesince Hae In şaşkınlıkla baktı ona. Genç çocuk ise bu tuhaf hareketinden utanmıştı, hemen düzeltmeye çabaladı:

“Yani… şimdi boşver onu, biz ikimiz yiyelim… Senle baş başa muhabbet etmeyi özledim!”

“Eh… Peki madem…” diye dudak büktü Hae In, ama Moon Jee’yi şöyle bir süzmeden de edemedi. Evet, Ayça’nın doğumgününde sezdiği gibi bunların aralarında kesinlikle bir sorun vardı.

Biraz sonra Moon Jee ve Hae In birlikte çıkışa doğru yürürlerken birden bir hemşire koşturarak yanlarına geldi, Hae In’e imzalaması gereken evraklar olduğunu söyledi. Hae In çocuğa döndü:

“Üzgünüm Moon Jee-ya, seni biraz daha bekleteceğim… Ama merak etme çok sürmez, sanırım çıkış işlemlerini yapmam gereken birkaç hasta hakkında…”

“Tamam, sen hallet işini, ben bekliyorum,” dedi Moon Jee ve oracıkta bir banka oturdu. Hae In ona gülümseyip hemşireyle birlikte danışmaya doğru ilerledi.

Moon Jee beklemeye devam ederken birden muayenehanelerden birinin kapısı açıldı. İçeriden ufak bir oğlan çocuğu ve ailesi, sonra da Ayça çıktı. Moon Jee telaşla arkasını döndü, yüzünü sakladı. Ayça’nın kendisini görmesini istemiyordu!

Ayça ise her şeyden habersiz, ufaklıkla gülüşerek vedalaşıyordu. Moon Jee hafifçe başını çevirip görülmemeye gayret ederek onu izlemekten kendini alamadı. Genç kız her zamanki gibi çok sevimliydi. Moon Jee onun küçük çocukla şakalaşmasını, çocuğun gülmesini, neşeyle el sallayarak uzaklaşmasını izlerken farkında bile olmadan yüzüne bir tebessüm düştü.

“Çok sıcakkanlı, öyle değil mi?”

Moon Jee bir an boş bulunup yerinde zıpladı. Hae In’in geldiğini fark etmemişti.

“Hımmm… Evet, öyle… Ayça için doğru meslek gerçekten de doktorluk gibi görünüyor…” diye mırıldandı.

“Aynen öyle, Ayça hem çok iyi bir doktor, hem de çok iyi kalpli bir insan,” diye başını salladı Hae In. Sonra gözleri parlayarak ekledi: “Ah! Mesela geçenlerde ne olduğuna inanamazsın: Lösemi hastası bir yavrucak vardı. Ailesi kemik iliği nakli için gerekli parayı bir türlü bulamıyordu. Ama Ayça çıkarıp tak diye bütün parasını verdi! Tam yirmi milyon won! Şimdi ufaklık ameliyatını oldu, hızla iyileşiyor…”

Moon Jee hayretle Hae In’e bakakalmıştı. Ağzından: “Gerçekten mi…” sözleri döküldü. Sonra yeniden Ayça’ya baktı. Genç kız, izlendiğinden habersiz, küçük hastasını gülerek uğurlamış, sonra tekrar muayene odasına girmek üzereyken kendisini izleyen Hae In ve Moon Jee’yi görüp sevinçli bir şaşkınlıkla duraklamıştı.

“N’aber millet??” diye bağırdı uzaktan, “Dışarı mı çıkıyorsunuz?”

“Evet, yemeğe gidiyoruz,” dedi Hae In neşeyle. Sonra bir an yan gözle Moon Jee’ye baktı, belki onu kızdıracaktı ama eklemeden edemedi: “Sen de gelsene…”

“Ah, çok üzgünüm ama gelemem: İki hastam daha bekliyor… Size afiyet olsun!” dedi Ayça gülümseyerek, ve onlara el sallayıp gerisin geri muayene odasına doğru yürümeye başladı.

Hae In’se: “Hay Allah, çok yazık,” diye dudak bükmüş, sonra hâlâ bankta oturan Moon Jee’ye eğilmişti: “Hadi o zaman, biz gidelim Moon Jee-ya…”

Moon Jee bakışlarını uzaklaşmakta olan genç kızdan güçlükle ayırdı, “tamam…” diye mırıldandı. Ayağa kalktığında sarhoş gibiydi. Hae In şaşırarak baktı genç adama. Kaygıyla, kolunu tuttu:

“Sen… iyi misin?”

Moon Jee yavaşça başını salladı: “Hı hı…”

Ama yalandı. Moon Jee tam boğazına bir yumruk gelip oturmuş gibi hissediyordu: Genç adam aynı anda hem mutlu, hem hüzünlü, hem de şaşkındı.

Az önce Ayça’yı izlerken, tüm berraklığı ile anlamıştı çünkü: Çırpınmanın, mücadele etmenin beyhude olduğunu anlamıştı.

O çoktan bu meleğe âşık olmuştu bile…

“Sen içeri geç, rahatına bak Ayça… Ben geliyorum hemen…”

Ayça utangaçça başını salladı. Sonra evin geniş salonuna geçti, deri koltuklardan birinin üzerine oturdu. Merakla çevresine göz gezdirmeye başladı.

Han Seul evini çok zevkli bir biçimde döşemişti. Hiç bekâr evine benzemiyordu. Mobilyalar son derece şıktı; ayrıca tam ortadaki cam sehpanın üzerinde muhteşem bir vazo duruyordu. Duvarlarda ise çok hoş, siyah beyaz resimler vardı. Ayça Paris’i, New York’u tanıdı; diğer resimlerin hangi şehirlere ait olabileceğini merak etti.

Bu arada Han Seul elinde bir şarap şişesi ve iki kadehle yanına gelmişti. Gülümseyerek Ayça’nın yanına oturdu; tam karşıdaki 42 inch kocaman ekranlı LCD televizyonu açtı. Yan tarafta yerde duran bir sürü DVD’ye uzandı.

“Evet, ne izleyelim?” diye sordu, “Romantik komedi filmlerimiz var… Sonra sanat filmleri var… Macera sevmezsin diye tahmin ediyorum, değil mi?”

“Aslında fark etmez, bana hepsi uyar,” dedi Ayça sevimlice. Han Seul’se ciddi bir yüzle:

“Olmaz,” diye cevap verdi, “Senin seveceğin bir şey izleyeceğiz. Kız arkadaşım ilk defa evime geliyor, bu akşamın mükemmel geçmesi lâzım!”

Ayça gülümsedi, sonra filmler arasındaki bir tanesini işaret etti: “O zaman bu olsun…”

“My Blueberry Nights… Emredersiniz küçük hanım!” dedi Han Seul ve seçilen filmi DVD player’a takmak üzere yerinden kalktı.

Ayça onu gülümseyerek izlerken düşünüyordu. Bu akşam Han Seul’le yine dışarıda yemek yerlerken konu bir şekilde Han Seul’ün yaşadığı evden açılmış, o da gayet doğal bir biçimde: “Yemekten sonra bana gidip film izleyelim, hem sen de evimi görmüş olursun…” deyivermişti. Ayça da “Neden olmasın?” demişti, böylece birlikte Han Seul’e gelmişlerdi.

Genç kız birden doğru yapıp yapmadığını merak etti. Acaba hemen evine gelmeyi kabul etti diye Han Seul, hakkında yanlış şeyler düşünür müydü? Acaba filmi izledikten hemen sonra gitmek isterse genç adam bozulur muydu?? Ayça sıkıntıyla yüzünü buruşturdu; offf, bu işlerde çok tecrübeli değildi zaten; şimdi bir de yeni yeni tanıdığı bir kültürde nasıl davranması gerektiğini bilmemek fena halde sinirlerini geriyordu…

Ama Han Seul filmi başlatıp sevimli bir biçimde gülümseyerek yanına gelip oturunca Ayça da sıkıntılarını bir süreliğine aklından uzaklaştırıp yüzüne tatlı bir tebessüm geçirmeyi başardı. Birlikte filmi izlemeye başladılar.

Film, zavallı Han Seul’ün zevkine göre fazlasıyla durağandı, ama hemen yanında Ayça’nın büyük bir hazla Wong Kar Wai’nin ışık ve renk oyunlarını izlediğini gördüğü için genç adam sesini bile çıkarmadı. Nihayet son sahneyle birlikte Ayça derin bir nefes verip koltuğa yaslandı. Genç kız epeyce etkilenmişti:

“Çok güzeldi… Sence de öyle değil mi Han Seul?”

Han Seul ne dese bilemedi. Sonra hafifçe gülümsedi: “Ee… Evet, renkler ve çekimler bir harikaydı!”

Ayça gülmeye başladı: “Beğenmedin, di mi?”

Bunun üzerine Han Seul de güldü ve masum bir yüzle:

“Şey… Sanırım ben romantik filmlerden pek keyif alamıyorum,” dedi. “Ama bu onların kötü olduğunu göstermez…” Sonra, hemen az önce, filmde geçen bir repliği hatırladı, gülerek ekledi: “Bazen bazı şeylerin bir nedeni yoktur: İnsanlar seçim yaparlar ve şeftalili, çikolatalı pastaları tercih ederler. Ama yaban mersinli pastanın yenilmemesi kendi suçu değildir, ya da bu onun kötü olduğunu göstermez; sadece insanlar başka şeyleri tercih etmişlerdir…”

Ayça neşeyle kıkırdadı. Çok sevimliydi bu Han Seul yahu!

Sonra muzipliği tuttu, aldırmaz havalarda:

“Hımm, film seni çok sarmasa da Norah Jones ve Natalie Portman’ın hatrına izledin sanırım,” dedi. “Ya da Rachel Weisz hatrına da olabilir, bak o da gayet hoş bir kadın…”

Han Seul ona bir an itiraz edecekmiş gibi baktı. Ama sonra, genç kızın muziplik yaptığını anladı ve bıyık altından gülümsedi. O da aynı aldırmaz tonla:

“Bak bu doğru olabilir,” deyiverdi, “Hepsi birbirinden güzel kadınlardı…” Ayça’nın gözleri hayretle irileşirken gülmeye başladı: “Ne oldu?? Kıskandınız mı hanfendi?”

“Ben… Şeyy.. Yok artık!” diye bağırdı Ayça. Han Seul bir kahkaha attı: “Vücut dilin pek öyle söylemiyor ama… Çok komiksin biliyor musun?”

Sonra, gülümseyerek Ayça’ya baktı.

“Şaka yapıyordum… Seni kızdırmak için…” Hâlâ gülümserken elini uzattı, Ayça’nın yanağını sevgiyle okşadı: “Sen yanımdayken başka kadınlara bakacak biri değilim ben…”

Ayça birden kalbinin hızlandığını hissetti yine. Yüzüne mutlu bir gülümseme gelmişti, ama genç kız Han Seul’ün ona sevgiyle bakan gözlerine bakınca bir an utandı, gözlerini kaçırdı.

My Blueberry Night OST – Yumeji’s theme harmonica

Ama Han Seul bu sefer onun utangaçlığına boyun eğmeyecekti. Ayça’nın çenesinden tuttu, genç kızın yüzünü kendine doğru çevirdi. Ayça merakla, biraz da mahcupça ona bakınca, Han Seul’un kendisine aşk dolu gözlerle baktığını gördü. Han Seul, yavaşça ona doğru eğilirken ikisinin de gözleri usulca kapandı.

Ayça genç adamın dudaklarını dudaklarında hissettiği anda kalbi hızla çarpmaya başladı! Han Seul’ün üzerinden başını döndüren o güzel parfüm yükseliyordu yine. Genç kız, otel odasındaki geceyi hatırlamadan edemedi. O gece de Han Seul böyle kokuyordu, genç adam onu tehlikeden koruyabilmek için kollarında sıkı sıkı tutuyordu…

“AYÇA’YA BİR DAHA DOKUNURSAN SENİ ÖLDÜRÜRÜM!”

Genç kızın gözleri birden hayretle açıldı, bütün vücudu taş kesildi. Birdenbire, hafızasının kuytu köşelerinden bir başka erkeğin, Moon Jee’nin sesi yankılanmıştı. Ayça telaşla kendini geriye attı. Han Seul şaşkınlıkla durdu, ne olmuştu, bilmeden yanlış bir şey mi yapmıştı acaba? Ayça ise fena halde utanmıştı, kekeleyerek:

“Ben… Ben… çok özür dilerim!” diyebildi. “Özür dilerim…”

Sonra elini ağzına kapadı, başını çevirdi. Kendini çok ama çok kötü hissediyordu. Az önce… az önce…

…Moon Jee’yle öpüştükleri an’ı hatırlamıştı!

Han Seul ise bir an hayalkırıklığı ile duraklamıştı. Ama hemen sonra, yüzüne anlayışlı bir ifade geldi. Yavaşça Ayça’nın kollarını tuttu:

“Tamam canım… Asıl ben özür dilerim… Lütfen seni bir şeylere zorlayacağımı düşünme…”

Ayça hayretle başını kaldırıp ona baktı. Han Seul sevgiyle gülümsüyordu. Ayça’yı yavaşça kendisine doğru çekti, göğsüne yasladı. Tatlı bir sesle:

“Seni istemediğin hiçbir şeye zorlamam ben,” diye tekrarladı, “Seni öpmek, sana dokunmak çok… çok güzel bir şey! Ama asla seni incitecek bir şey yapmam, bunu biliyorsun, değil mi?”

Böyle deyip sevgiyle saçlarını okşadı genç kızın. Ayça bir an yüreğinin sımsıcak olduğunu hissetti: Bu genç adam kendisine çok ama çok değer veriyordu…

Ama hemen sonra, yeniden yüreği bir mengeneyle sıkıştırılır gibi acıdı; Ayça bir an nefes alamadı: Az önce… ama neden…

Genç kız kendini çok kötü hissediyordu: Allah kahretsin, keşke o akşam hiç yaşanmamış olsaydı! Han Seul kendisini her öptüğünde aklına o akşam gelecek ve böyle vicdan azabı mı duyacaktı?? Böyle ne kadar devam edebilirdi ki? Acaba her şeyi anlatsa mı…

Ama sonra, Han Seul’ün kendisine aşkla bakan yumuşacık gözlerini düşündü ve buna cesaret edemedi. O gözlerde hayalkırıklığı görmek istemiyordu… Çünkü kendisi de çok ama çok değer veriyordu bu sevimli adama. Buna aşk denir mi pek emin değildi, San Young’dan sonra bir ilişkiye aşk demeden önce fazlasıyla temkinliydi, ama bildiği bir gerçek vardı ki, Han Seul’den gerçekten çok hoşlanıyordu.

O yüzden Han Seul kendisini sevgiyle göğsüne bastırırken bir an gözlerini kapattı ve bu güzel sıcaklığın tadını çıkardı…

Mary Stayed Out At Night OST – Because of Her

“Beklenmedik bir yaz yağmuru gibi girdin hayatıma

Aşkınla ıslattın beni tepeden tırnağa

Beni bundan kurtaracak olan da sensin

Şemsiyem ol benim, yanımda ol hep, başucumda…”

Moon Jee ve grup arkadaşları şarkıyı bitirdikleri anda kendilerini kayıt odasında dinlemekte olan Lee Su Hyun, hemen yanındaki güneş gözlüklü, purolu kalantor adama döndü:

“Nasıl, dediğim kadar var, değil mi efendim?”

Purolu adam dudak büktü. İlgilenmez gibi elindeki puronun külünü hemen önündeki kültablasına silkeledi. Ama Su Hyun adamın bu huylarına çoktan alışmıştı, hiç sesini çıkarmadan bekledi. Adam sonunda:

“Fena değil…” diye mırıldandı, “Sen onlara kontrat şartlarını anlatırsın Su Hyun-sshi..”

Su Hyun içinden sevinç çığlıkları atıyordu. Ama kendini tuttu, asıl patron kayıt odasından çıkarken büyük bir saygıyla eğilerek selamladı. Adam gider gitmez de çocukların olduğu odaya koşturdu:

“Moon Jee-sshi! Başardınız arkadaşlar! Patron sizi beğendi, şimdi sırada büyük konser var!”

Üç oğlan sevinçle bağırıp yerlerinde zıplamaya başlarken Moon Jee de kendinden memnun, gülümsedi. Bunca zamandır yaptıkları çalışmalar sonunda meyvesini vermeye başlıyordu! Genç adam, neyse ki müzik kariyerinde işlerin iyi gittiğini düşündü; eğer aşkta kaybettiği gibi işte de kaybetseydi tam bir loser’a dönüşecekti!

Bu arada Su Hyun:

“Size yolladığım kontrat şartlarını incelediniz mi?” diye soruyordu, “Ne düşünüyorsunuz?”

“Açıkçası şartlar bana biraz ağır geldi,” dedi Jin Beom düşünceli bir biçimde. “Burada iki sene boyunca başka işte çalışamayacağımız yazıyor… Ayrıca hep birlikte bir evde yaşamamız ve günün yirmi dört saatini birlikte geçirmemiz bekleniyor… Kusura bakmayın ama biz sizin 17-18 yaşındaki starlarınız gibi değiliz. Biz üniversitede okuyan gençleriz; hatta benim seneye mezun olup babamın şirketinde çalışmaya başlamam gerekiyor…”

“O halde en baştan bu işe girmemeniz iyi olur Jin Beom-sshi,” dedi Su Hyun kesin bir tavırla. “S&M entertainment yaşları kaç olursa olsun kendisine bağlı olan tüm yıldızlarını aynı kontrat şartlarına tabi tutar…”

Diğer oğlanlar şaşkınlıkla birbirlerini süzerken Jin Beom: “Ama… ama…” diye kekelemeye başlamıştı. Joon Hwa ise:

“Ayrıca kontratta iki sene boyunca sevgilimiz olamayacağı da yazıyor. Pardon ama, özel hayatımız sizi ne ilgilendirir?” diye sormuştu. Su Hyun içini çekti; işte yirmi yaşın üstündekilerle çalışmaktan nefret etmesinin en büyük sebebi buydu: Her şeyi fazla kurcalıyorlardı!

“Hayran kitlenizi oluşturabilmek için bir süre boyunca hiçbir kadınla yan yana gelmemeniz önemlidir,” dedi sabırla. “Yoksa hiçbir kız sizi oppa olarak kabul etmez! Dediğim gibi, kontrat şartları bunlar, ve hiçbir şekilde bu şartlardan taviz verilemez. Eğer bu şartlar altında çalışmak istemiyorsanız en baştan bu işten vazgeçmeniz hepimiz için en iyisi olacaktır!”

Gruptaki oğlanlar aynı anda dönüp Moon Jee’ye baktılar. Moon Jee umursamaz bir yüzle:

“Benim için bir sorun yok,” dedi, “Zaten ekonomist olarak çalışmayı düşünmüyorum… Ama eğer grup arkadaşlarım için uygun olmazsa, sanırım bu işten vazgeçmemiz ve ün ve parayı elimizin tersiyle itmemiz gerekecek…”

Diğer üç çocuğun yüzünden hafif bir hayalkırıklığı geçince Moon Jee bıyık altından gülümsedi: Ün, hele hele de para kendi umrunda bile değildi; ama diğerlerini canevinden vurmak için bundan başka taktik düşünememişti. Çünkü biliyordu ki, eğer üç çocuk kontratı imzalamazsa, Su Hyun kendisine solo devam etmesi için baskı yapacaktı ve genç adam bunca yıldır kahrını çekmiş olan üç dongseng’ini yarı yolda bırakmayı kesinlikle istemiyordu.

Sonunda oğlanlar içlerini çektiler. Jin Beom:

“Peki, n’apalım…” dedi, “Babam çok kızacak ama bu benim hayatım sonuçta…”

“Kahretsin, Yu Ra’yla aramız yeni yeni ısınıyordu!” dedi Joon Hwa da. Ama sonra üzüntüyle başını salladı: Tamam, o da kontratı imzalayacaktı…

Su Hyun heyecanla ellerini ovuşturdu: “O halde gelecek haftaki konser için çalışmalara başlayın gençler!” ve ellerini Moon Jee ile Jin Beom’un omzuna koyup onları çeke çeke götürürken anlatmaya başladı: “Konser odeon’da olacak, biliyorsunuz… Ayrıca büyük bir tanıtım kampanyası düzenlenecek…”

Moon Jee dalgınca onu dinlerken düşünüyordu: Kısa bir süre sonra evinden çıkmak zorunda kalacaktı… Tüm hayatı baştan sona değişecekti…

Acaba… buna değer miydi?

Ama genç adam, Ayça’ya karşı olan duygularını hatırlayınca çenesi kasıldı: Evet, değerdi. Şan, şöhret, para umrunda bile değildi ama sırf kafasını başka şeye vermek ve Ayça’ya olan duygularını unutmak için bile olsa bu işe atılmaya değerdi!

Zaten şu anda, bu aşktan kurtulabilmek için başka hiçbir yol düşünemiyordu…

The Greatest Love OST – A Dirty Carnival

(tıklayıp başlatınız)

Han Seul öğle yemeğini yemiş, başbakanlık binasına dönüyordu. Biraz başı ağrıyordu genç adamın; o yüzden yol üzerinde bir eczane görünce arabayı sağa çekti, karşıya geçti, dükkana girip bir ağrı kesici aldı. Sonra kaygısız adımlarla karşı yolda kalan arabasına yöneldi.

Fakat aniden, tam karşıdan siyah bir mercedes, büyük bir hızla Han Seul’ün üzerine gelmeye başladı! Genç adam arabayı son anda fark etti ve çevik bir hareketle kendini sağa attı! Araba hızını bile kesmeden onun yanından geçip gidince düştüğü yerden hayretle arkasından baktı. Bu arada çevreden gelenler başına toplanmışlardı. Yaşlı bir adam:

“İyi misin genç adam?” diye sordu.

Han Seul yerden kalkıp üzerindeki tozları silkelerken: “İyiyim, teşekkür ederim, lütfen herkes işine dönsün,” dedi hemen. İnsanlar şaşkınca yanından uzaklaşırken iki kızın: “Araba bilerek bu adamın üstüne sürdü!” diye fısıldaştığını duydu.

Han Seul kaşlarını çattı: Ne zamandır sesleri sedaları çıkmayan sevgili düşmanları, yeniden başına bela olmaya karar vermişlerdi demek…

“NEE?! Taa kaç ay önce motosikletle sana çarpıyorlar ve sen bunu bana şimdi söylüyorsun, öyle mi?!”

Han Seul yüzünü buruşturup telefonu kulağından uzaklaştırdı. Emniyetten komiser arkadaşı Che Beh Zhao, daha önceki saldırı girişiminden bahsedince celallenivermişti.

Che Beh Zhao - Kang Ji Hwan

Che Beh Zhao - Kang Ji Hwan

Han Seul, Beh Zhao’yla mahalle arkadaşıydı. Eski mahallelerinde cirit atan uyuşturucu mafyasını dize getirmekte iki adamın işbirliği harika sonuçlar yaratmıştı. Han Seul içini çekti:

“Fang Yoo ve itleriyle tek başıma mücadele edebilirim, biliyorsun,” dedi arkadaşına. “Daha önce de karşıma çıktılar zaten. Hepsini bir güzel benzettim!”

“Bir de marifet gibi anlatıyorsun, aferin!” dedi Beh Zhao öfkeyle. “Lan oğlum, Fang Yoo mikrobu sorun değil ki: Onun arkasında daha büyük, daha karanlık adamlar olduğunu sen de benim kadar iyi biliyorsun!”

“Biliyorum bilmesine de, adamlara bir bok yapabildiğimiz yok ki!” diye bağırdı Han Seul de öfkeyle. “E ben bu durumda ne yapayım abi, sen söyle: Gelip polise ifade versem, bana motosikletle çarptılar desem, bu işin arkasındaki uyuşturucu mafyasının adamlarına ulaşabilecek miyiz, sen söyle…”

“Orasına sen karışmayacaksın artık!” dedi Beh Zhao öfkeyle. Sonra sesini yumuşattı: “Oğlum, bak seni severim. Okulda en sevdiğim hoobae’mdin sen benim… Bize ettiğin yardımlar için de çok teşekkür ederim; çok şey borçluyuz sana. Ama artık bu işe karışma. Kendi başını da belaya sokuyorsun… Hatta istersen seni korumaları için birkaç adam tahsis edeyim; hiç değilse birkaç günlüğüne yanında dolaşsınlar, ha, ne dersin??”

Han Seul gülmeye başladı: “Hyung, benim mesleğimi unutuyorsun! Ben kendim koruma şefiyim zaten… Korumaya koruma mı tahsis edeceksin?!”

“Ne var lan? Kalabalık bir ekip, yalnız olmaktan her zaman daha iyidir!”

“Teşekkürler ama hiç gerek yok… Sen beni boşver, ben kendimi korurum,” dedi Han Seul. “Bu meseleyi sana anlatmamın tek sebebi mafyanın yeniden harekete geçtiğine dair seni haberdar etmekti… Sen mahalledeki çocukların güvenliğiyle ilgilen, beni merak etme, kapiş? Hadi eyvallah!”

Han Seul karşı taraftan Beh Zhao’nun itirazlarını bile dinlemeden telefonu kapatırken kendi kendine gülümsüyordu: Beh Zhao iyi bir polis olduğu kadar iyi bir dosttu da. Genç adam, kendisi için endişelenen dostunun öfkeli ruh halini anlayabiliyordu.

Ama Han Seul’ün kimseden korkusu yoktu. Şimdiye dek hep tek başına dövüşmüştü, bundan sonra da öyle yapacaktı. Ona bir şey olmazdı.

Kendi kendine sırıttı ve telefonuna uzandı: Bu kadar maceradan sonra biraz deşarj olmayı hak ediyordu. Moon Jee’yi de alıp birlikte kafa çekmeye gitmek iyi olacaktı… Telefondaki hızlı arama tuşuna bastı.

“N’aber ufaklık? Akşama n’apıyorsun?”

Birkaç saat sonra, iki kardeş bir sokak lokantasında karşılıklı oturmuş, güzel havanın tadını çıkarırken bir yandan da soju’larını içiyorlardı. Han Seul ufak bardağı masaya çarparken:

“Heyt bee!” diye bağırdı neşeyle, “Demek benim küçük kardeşim sonunda albüm yapıyor! Aferin lenn!” Böyle deyip uzandı, sırıtarak karşısındaki çocuğun saçlarını karıştırdı. Moon Jee hafifçe gülümsedi, bir şey demedi. Han Seul şaşırarak baktı ona:

“E oğlum, bu halin nedir o zaman?? Hiç de bunca yıldır hayal ettiği şeyi gerçekleştirmek üzere olan biri gibi görünmüyorsun! N’oldu, bir sıkıntın, bir derdin mi var?”

Sonra, Moon Jee’nin cevap vermesine bile fırsat bırakmadan heyecanla atıldı: “Bana bak: İnce iş mi yoksa?? Yoksa Hae In’e açıldın mı? Haa? Haa??”

Moon Jee bir an ne cevap vereceğini bilemedi. Sonra hafifçe başını öne eğdi, başını salladı. Han Seul neşeyle bağırdı:

“Oley bee! Aferin oğlum! İşte budur! Eee, kız ne dedi??”

City Hall OST – Anxious Love

Moon Jee hafifçe gülümsedi. “Ah be abicim,” diye geçirdi içinden, “o işin üzerinden öyle sular aktı ki… Hatta şimdi hoşlandığım kişinin kim olduğunu bilsen, yumruğu suratımın ortasına çakarsın! Hoş, eğer bunun işe yarayacağını bilsem benim canıma minnet, seve seve yerim yumruğunu… Ama… Ama biliyorum ki işe yaramayacak…”

Han Seul ise onun buruk gülümsemesi ve sessizliğini başka şeye yordu, üzüntüyle:

“Yoksa…?! Ah beee…” diye mırıldandı, “Kız seni reddetti, öyle mi… Ah benim canım kardeşim yaa…”

Moon Jee bakışlarını yerden kaldırmadan hafifçe başını salladı. Varsın Han Seul böyle bilsindi…

Han Seul ise cidden üzülmüştü. Moon Jee’nin canının çok yanmış olduğunu şu çakırkeyif haliyle bile fark edebiliyordu. Kendisi aşkta aradığı mutluluğu bulmuşken kardeşinin üzüntülü hali çok içine dokundu; onu teselli edecek sözler arandı.

“Üzülme be ufaklık,” diye mırıldandı, “Sen daha çok gençsin… Daha karşına kimler kimler çıkacak… Benim halime baksana mesela: Jun Hee’den sonra başka kimseyi sevemem diye düşünürken, yabancı bir kız pat diye gelip girdi hayatıma! Üstelik kendini öyle bir sevdirdi ki, şimdi iki gün görmesem onu deli gibi özlüyorum.”

Han Seul bir an durdu, sevgiyle gülümsedi. Gözünün önüne Ayça’nın hayali gelmişti.

Moon Jee ise başını kaldırmış, onu gözlerinde saklayamadığı bir üzüntüyle izliyordu. Abisinin Ayça’yı çok seviyor olduğunu görmek bir kez daha canını yakmıştı. Yine de şansını denemeden edemedi:

“Ayça’nın… nesini bu kadar sevdin Hyung?” diye soruverdi.

Han Seul ona bir an şaşırarak baktı. Sonra güldü: “Ne bu, sorguya mı çekiliyoruz? N’oldu, seni daha az severim diye korkup kıskandın mı yoksa??”

Moon Jee de güldü, “Hayır, merak ettim işte… Söylesene,” dedi tekrar. Israrla gözlerini abisinin yüzüne dikti. Alacağı cevapla canının daha da yanacağından korkarak, ama yine de bir umutla bekledi.

Han Seul’se düşünüyordu.

“Hımm… Bilmem…” dedi sonunda. “Meselaaa… bir kere, çok güzel!”

“Onu geç, etrafında daha güzel kızlar da oldu,” dedi Moon Jee hemen. Han Seul dudak büktü, “Haklı olabilirsin… Hımmm, ama Ayça aynı zamanda akıllı, ve çok iyi kalpli…”

“Yani güzel, akıllı ve iyi kalpli olması yeterli mi? Bunlar yüzünden mi seviyorsun onu?” Moon Jee durdu, sonra başını iki yana salladı: “O zaman sen ona âşık değilsin Hyung… Olsa olsa onu beğeniyorsun…”

“YA! Hiç de bile!” Han Seul kızgınca baktı kardeşine. Sonra aklına başka bir düşünce geldi, heyecanla atıldı: “Onu her görüşümde kalbimde bir heyecan hissediyorum; bu da mı aşk değil?”

“Hayır, o da en fazla tutkudur,” dedi Moon Jee bilmiş bilmiş.

“Yaa…” Han Seul bir an şüpheyle durdu. Sonra: “Ayrıca çok sıcakkanlı, çok tatlı… İçimi ısıtıyor… Bense onu sürekli öpmek, ona dokunmak istiyorum…”

Moon Jee birden kalbinin bıçak saplanmış gibi acıdığını hissetti. Abisi, Ayça’yı öpmüştü demek!… “Ya ne olacaktı,” dedi içinden bir ses, “Onlar sevgili oğlum! Tabii ki öpecek, ona dokunacak, hatta…” Moon Jee içindeki sesi susturmak için başını sertçe iki yana salladı, sonra çabuk çabuk konuşmaya başladı:

“Onun en zayıf hallerini gördün mü peki? Onu o halleriyle bile kabul etmeye razı mısın? O üzgünken senin de kalbin hiç olmadığı kadar acıyor mu?? O güçlü görünürken bile içindeki zayıflığı, kırılganlığı sezebiliyor musun, ha??”

Moon Jee birden korkuyla sustu! Kendini fazla kaptırmıştı, kahretsin! Endişeyle, abisinin yüzüne kaçamak bir bakış attı; inşallah bir şey anlamamıştır diye geçirdi içinden.

Han Seul’se şaşkındı. Moon Jee’nin birdenbire dellenivermesine bir anlam verememişti. Moon Jee’nin utanarak susmasından sonra şaşkınca:

“Vaov…” dedi, “Ben… valla bunları hiç düşünmemiştim Moon Jee-ya… Yani… bilmem ki…”

Sonra bir an durdu, kardeşini incitmekten çekinir gibi sordu:

“Sen… Hae In-sshi için böyle mi hissediyorsun yani?”

Moon Jee durakladı. Bakışlarını kaçırdı. Sonra hafifçe başını salladı. Hae In için değil, ama Ayça için tam da böyle hissediyordu… Dayanamadı, buruk bir sesle:

“Evet…” diye ekledi. “Evet, böyle hissediyorum… Üstelik sadece bunlar da değil…”

Sonra gözleri daldı. Aklına birlikte geçirdikleri eğlenceli zamanlar düşmüştü. Farkında bile olmadan gülümsedi:

“Onunla vakit geçirmeyi çok seviyorum… Onun yanındayken çok, ama çok eğleniyorum! Ve onunlayken sanki daha iyi bir insan oluyorum Hyung… Onunla birlikteyken dönüştüğüm Moon Jee’yi de çok seviyorum… Galiba aşk da budur zaten: Birine âşık olmak, o kişinin yanındaki kendi halimizi seviyor olmak demektir…”

Han Seul kardeşini biraz şaşkınlık, biraz da hayranlıkla dinliyordu. Moon Jee boşuna sanatçı olmamıştı. İçinde çok derin duygular vardı bu çocuğun; ve o duyguları ne güzel anlatıyordu… Han Seul derin bir nefes koyverdi:

“Vay canına… Sen neymişsin be ufaklık?!”

Moon Jee gözlerini daldığı yerden ayırıp bir an abisine baktı, sonra utançla başını eğdi. Yüzüne buruk bir gülümseme gelmişti. Genç adam hem suçluluk duyuyor, hem de içindeki ateşi anlatmak için yanıp tutuşuyordu! Neredeyse: “Bak bana!” diye bağıracaktı, “Ben senin sevgiline âşık oldum! Hem de çok fena âşık oldum! Sen… eğer sen âşık değilsen… n’olur izin ver bana…”

“Hae In-sshi çok şanslı bir kız,” diye güldü Han Seul, “Bu kadar sevildiğini fark edince eminim yaptığı hatayı anlayıp sana koşacaktır!”

Moon Jee’nin yüzünden ani bir hüzün dalgası geçerken genç çocuk yutkundu, başını eğdi. Acıyla gülümsedi. “Öyle, değil mi?” diye mırıldandı. Han Seul’e gerçek duygularından bahsetmesi asla ama asla mümkün olmayacaktı… Onu ve herkesi kandırmaya devam etmek zorundaydı, Allah kahretsin!

Han Seul ise onu üzüntülü bakışlarla izliyordu. Keşke kardeşi için yapabileceği bir şey olsaydı.

Sonra birdenbire aklına gelen fikirle gözleri aydınlandı. Heyecanla atıldı:

“Yarın hep birlikte dışarı çıkalım! Double date gibi! Biz Namsan park’ta gezmeyi planlıyorduk, siz de gelin, hep birlikte çıkalım. Sonra biz bir şekilde Ayça’yla yanınızdan ayrılır, sizi baş başa bırakırız, ne dersin?”

Moon Jee hafifçe gülümsedi. “Bunun pek faydası olacağını sanmıyorum…”

“Olsun, denemeye değer,” dedi Han Seul kararlılıkla. “Bu işler böyle ilerler oğlum, kızla baş başa vakit geçireceksin. İtiraz istemem, yarın siz de geliyorsunuz!”

Moon Jee kaçış olmadığını anlayıp içini çekti. Başını tamam anlamında salladı. Han Seul sevinmişti:

“Hah, şöyle! Abi sözü dinle! Şimdi çak bakayım, şerefeee!”

İki çocuk içkilerini yudumlarken Moon Jee bu işe evet demekle doğru yapıp yapmadığını merak ediyordu.

Secret Garden Ost- you are my everything

Ertesi gün dört kişilik grup Namsan park’ın güzel doğasının tadını çıkarmak üzere erkenden parka gelmişlerdi. Botanik bahçelerini gezerken Hae In ve Ayça değişik bitkileri ve çiçekleri neşeyle birbirlerine işaret ediyorlardı. Han Seul’se tüm bu börtü böcek hiç ilgisini çekmese bile kızların eğlendiğini gördüğü için keyifli bir gülümsemeyle izliyordu onları. Moon Jee de öyle: Genç adam, Ayça’nın gülen yüzünü gördükçe farkında bile olmadan yüzüne hafif bir tebessüm düşmüştü.

Kore’nin halk kahramanlarının heykellerine geldikleri zaman Han Seul Ayça’nın yanına gelip her birini teker teker anlatmaya başladı:

“Bak Ayçacığım, şu heykel Joseon hanedanlığının kurucusu Yi Seong-gye’ye ait… Şurdaki ise…”

Bu arada Hae In bir kenarda ayağının ucuyla yerdeki taşlarla oynayan Moon Jee’nin yanına yaklaşmıştı. Çocuğun sabahtan beri eski neşesinde olmadığı genç kızın gözünden kaçmamıştı. Şefkatle:

“Sen iyi misin Moon Jee-ya?” diye sordu.

Moon Jee şaşkınca ona baktı, sonra hemen:

“Elbette iyiyim noona!” diye yanıtladı, “Neden böyle bir şey dedin ki?” Hae In omuz silkti:

“Ne bileyim, bugün çok sessizsin de…”

“Haa… Şey…” Moon Jee uygun bir yalan düşündü, sonra umursamaz bir tavırla: “Sanırım aklım albüm işine takıldı,” dedi, “Biliyorsun, on gün içinde büyük bir konser vereceğiz…”

“Evet, bilmez miyim?? Barda seni dinlemeye gelemedim ama bu konserini hayatta kaçırmam!”

“İyi edersin,” diye güldü Moon Jee, “Buna da gelmezsen artık fena halde küseceğim, bir daha da konuşmayacağım senle!”

Hae In gülerek onun koluna girdi: “Korkma korkma! Valla geleceğim, söz!”

Bu arada Han Seul çaktırmadan onlara baktı ve keyifle gülümsedi: Galiba taktikleri işe yarıyordu. Sonra Ayça’ya baktı, neşeyle sırıttı:

“Buraya kadar gelmişken Seul Tower’a çıkmazsak olmaz! Hadi gidip biraz Seul manzarası izleyelim!”

“Tamam ama teleferikle çıkalım,” dedi Ayça neşeyle, “Aşağıda harika çam ormanları var. Eminim teleferik manzarası süperdir!”

“Olmaz!” dedi Han Seul hemen. Alnı endişeyle kırışmıştı. Ayça şaşkınlıkla baktı ona: “Neden olmazmış??”

Han Seul’se dudaklarını ısırmıştı. Şimdi bu kıza yükseklik korkusu olduğunu nasıl söyleyecekti?! Sadece birkaç kablonun tuttuğu bir teleferiğin içinde onlarca metre yüksekte olma fikri bile, genç adamın kanını dondurmaya yetiyordu!

“Eee… Ben…” Kahretsin, aklına uygun bir yalan da gelmiyordu, iyi mi!

Ayça ise ona şaşkın şaşkın bakarken birden durumu çözdü. Yüzüne afacan bir gülümseme gelirken:

“Ah… Yoksa…? Sen yüksekten mi korkuyorsun Han Seul??” deyiverdi!

Han Seul “kahretsin, yakalandım!” ifadesiyle ona baktı, hafifçe boynunu büktü. Ayça ise keşfettiği şeyden dolayı çok eğlenmişti, bu yapılı, harika dövüşen, güçlü genç adamın yükseklik fobisi vardı ha?? Çok şekerdi yaa!

Birden gülmeye başladı. Sonra dayanamadı, Moon Jee’ye de sık sık yaptığı gibi Han Seul’ün saçlarını karıştırdı:

“Ah benim sevgilim yüksekten de mi korkarmış?? Aman da pek şekermiş buuuuu!”

Han Seul birdenbire şaşırdı. Kızsa mı gülse mi bilemedi: Ayça ona bebek muamelesi yapıyordu yahu!

Sonra genç kızın kendi saçlarını karıştıran ellerini yakaladı, kızı tuttuğu gibi havaya kaldırdı! Ayça Han Seul kendisini kucaklarken hem utanmış, hem de eğlenmiş bir halde feryat ediyordu:

“Bırak! Bırak beniii!”

“Bırakmam! Sen benle nasıl dalga geçersin bakiyim, ha??”

“Tamam bırak, valla dalga geçmiyordum, n’olur bırakk!”

Han Seul ve Ayça’nın bağırışmaları diğer iki gencin de dikkatini çekmişti; merakla onlara baktılar. Kendini nihayet Han Seul’ün elinden kurtaran Ayça gülerek onlara bağırdı:

“Heeey! Bu koca adam yüksekten korkuyormuş, biliyor muydunuz?? Gelin biz teleferiğe binelim, o tek başına tepeye kadar yürümek zorunda kalsın!”

“Çok hainsin!” diye bağırdı Han Seul ama o da gülüyordu. “Tamam be tamam: Siz binin teleferiğe! Ben yürüyerek gelirim…”

Böyle deyip küsmüş gibi arkasını döndü, yürümeye başladı. Ayça ise gülerek ona arkadan yetişti, koluna girdi. Han Seul bir an trip yapar gibi oldu, ama sonra dayanamayıp sırıttı. Şakacı bir tavırla Ayça’nın başını koltuğunun altına sıkıştırırken Ayça da gülüyordu.

Hae In’se ikisinin cilveleşmelerini yüzünde hafif bir gülümsemeyle izliyordu. Genç kız artık Ayça’yı hiç kıskanmadığını fark ettikçe içine bir ferahlık geldi: Demek ki Han Seul’e olan aşkından kurtulmuştu! Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Moon Jee’ye döndü:

“Çok şirinler, değil mi?”

Ama Moon Jee’nin yüzündeki acı dolu ifadeyle karşılaşınca genç kız hayretle durakladı.

Moon Jee abisi ve Ayça’ya bir an bakmış, sonra alelacele gözlerini kaçırmıştı. Yüzünde gizleyemediği bir acı vardı. Hae In hayretle bakakaldı: Yoksa Moon Jee…

Fakat genç çocuk hemen silkindi, kendini toparladı. Hızla arkasını döndü, abisi ve Ayça’nın ardından yürümeye başlarken neşeli bir sesle:

“Hadi Hae In-sshi, gelmiyor musun??” diye bağırdı.

Hae In de şaşkınca: “Ta-tamam! Geldim geldim!” deyip onun ardından koşturdu. Ama öndekileri takip ederken genç kızın yüzüne şüphe dolu bir ifade gelip yerleşmişti…

Biraz sonra teleferik istasyonundaydılar. Ayça, Hae In ve Moon Jee yukarı teleferikle geçmeye karar vermişlerdi. Han Seul ise ya yürüyerek ya da otobüsle tırmanacaktı tepeyi. Moon Jee sırıtarak onunla dalga geçiyordu:

“İşte bunca yıldır sakladığın büyük sır, aptal bir teleferik yüzünden açığa çıktı sevgili Hyung! Ben olsam bu teleferiği bozardım haa!”

Diğerleri gülerken Han Seul abartılı bir tavırla içini çekti: “Ne yapalım… Beni seven bütün kusurlarımla sevsin!”

Ayça gülerek onun elini sıktı. Moon Jee ise bu sefer başka bir muzurluk peşindeydi. Abisine döndü:

“Senin yerinde ben olsam Ayça-sshi’ye teleferiğe binmeyi yasaklardım! Sen binemezken sevgilin nasıl binermiş?? Olmaz işte!”

“Yok yeaa??” dedi Ayça hemen, “Sen nasıl maço bir şeysin böyle?? Allah’tan abin sana çekmemiş!” Moon Jee hemen abisine döndü, sözüm ona gizlice, ama aslında herkesin duyabileceği şekilde, fısıldadı:

“Aferin Hyung! Zayıf tarafın ortaya çıktı ama en azından maço tarafını şimdilik ondan saklamayı başarmışsın!”

Han Seul yarı şaka yarı kızgın: “YA! Ben maço falan değilim lan!” diye bağırıp Ayça’ya: “Valla yalan söylüyor…” diye açıklama yapmaya çalışırken ikisinin atışmasını izleyen kızlar gülmekten kırılıyorlardı!

Bu sırada teleferik sırası onlara gelmişti. Moon Jee hemen kabine atladı, “Sonra görüşürüz Hyuuung!” diye bağırdı abisine. Onun ardından Ayça da bindi. Han Seul Hae In’e döndü:

“Hadi sen de bin Hae In-sshi… Ben de yavaş yavaş yürümeye başlayayım, anca giderim…”

Hae In gülerek başını salladı ve kabine binmek için bir adım attı. Ama hemen sonra, aklına bir şey gelmiş gibi durdu, Han Seul’e döndü:

“Vazgeçtim,” dedi, “Seni yalnız göndermeye vicdanım el vermeyecek… Bu ikisinden de sana fayda olmadığına göre yürüyüşünde sana ben eşlik edebilir miyim?”

Han Seul ona şaşkınlıkla baktı. Sonra, gülümsemeye çalışarak -ama biraz da kuşkuyla- başını salladı. Bunun üzerine Hae In, neşeli bir tavırla Moon Jee ve Ayça’ya döndü:

“Hadi siz gidin! Biz yürüyerek geleceğiz! Orda görüşürüz!”

Böyle deyip teleferiğin kapısını kapattıktan sonra Han Seul’e baktı, gülümsedi: “Haydi, biz de yola düşelim!”

Ayça ve Moon Jee yalnız kalmışlardı. Ayça omuz silkti, neşeyle sırıttı: “Boşver onları, biz teleferik manzarasının keyfini çıkaralım!” Moon Jee de ona gülümsedi, ama genç çocuk hemen az önceki zoraki neşesini kaybedip yeniden durgunlaşıvermişti. Teleferik hareketlenip teller üzerinde kayarak ilerlemeye başladığında Moon Jee göz ucuyla Ayça’ya baktı. Ayça camlardan birine yapışmış, heyecanla aşağıdaki orman manzarasını ve Seul’ün uzak mahallelerini izlemeye koyulmuştu.

“Vaaay, teleferik manzarası cidden süpermiş! Ben bir defasında Uludağ’da da teleferiğe binmiştim. Uludağ bizim en ünlü kayak merkezimizin olduğu dağdır, bu arada… Ama ordaki böyle kapalı bir kabin değildi, salıncak şeklinde, üstü açıktı. Hatta bence daha güzeldi, bir yandan hızla gidiyor, bir yandan da püfür püfür esen rüzgarın keyfini çıkarıyordun! Ama Han Seul buna bile binmekten korktuğuna göre, bir de sağı-solu açık olsaydı kim bilir nasıl kaçardı zavallı!”

Malice Mizer – Regret

Ayça Han Seul’ün az önceki halini düşünüp kıkırdadı. Moon Jee ona hafifçe gülümseyerek baktı. Genç kız cama döndüğü için onun yüzünü ancak profilden görebiliyordu. Batmakta olan güneşin ışığı vurmuştu bu yüze. Aynı ışık, Ayça’nın koyu kumral saçlarını kızıla boyamıştı. Kirpiklerinde sarı ışıklar oynaşıyordu; Ayça batan güneşin kızıllığında her zamankinden de güzel görünüyordu. Moon Jee onun bu görüntüsünü aklına kazımak ister gibi uzun uzun ona baktı, sonra derin bir nefes alıp gözlerini camdan dışarı çevirdi. İçinde yeniden büyük bir hüzün yükselirken, genç adam Ayça’dan uzak durmasının hem kendisi hem de diğerleri için en iyisi olacağını bir defa daha düşünmeden edemedi…

O sırada birdenbire teleferik yavaşladı ve durdu. Ayça ve Moon Jee şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Moon Jee omuz silkti:

“Elektrik falan kesildi heralde… Ya da istasyonda bir sorun oldu, bir süreliğine durdurdular…”

Ayça kaygısızca başını salladı. Han Seul içeride olmadığı sürece sorun değildi.

Ama aradan on dakika geçtiği halde teleferik hâlâ hareket etmemişti. Ayça ayakta dikilmekten yorulmuştu, gitti köşeye oturdu. Moon Jee’ye de yanına oturması için işaret etti:

“Gelsene Moon Jee! Daha bir süre burda kalacağız gibi görünüyor!”

Moon Jee de biraz isteksizce geldi, Ayça’nın yanına oturdu. Ayça ona gülerek baktı:

“Allah vere de kolay halledilecek bir sorun olsa: Düşünsene, bir de bütün geceyi burda geçirmek zorunda kalırmışız!”

Moon Jee sırıtmadan edemedi: “Üstelik geceleri bu vadi fena eser… Burda asılı kalmanın üstüne bir de kabinin rüzgarda yaprak gibi sallandığını düşünsene! Hem de yerden yüz metre yüksekte!”

“Aman Tanrım, işte o zaman bende de kesin yükseklik fobisi başlar! Han Seul’le çok dalga geçtiğimiz için cezamı bulmuş olurum!” diye güldü Ayça. Moon Jee de güldü. Ama hemen sonra, yeniden sessizleşti. Ayça’nınsa canı sıkılmıştı, Moon Jee’ye döndü:

“Ee, anlatsana bir şeyler…”

Moon Jee omuz silkti: “Ne anlatayım?”

“Bilmem… Anlat işte… Müzik tarihinden bir şeyler anlat… Ah, ya da rol modelin Bob Marley amcanın söylediği başka güzel sözler yok mu, onları söyle mesela…”

Moon Jee derin derin içini çekti. Canı hiç de konuşmak istemiyordu. Daha doğrusu geyik çevirecek halde değildi. Ama yine de genç kızı kıramadı, dalgınca gülümseyip bakışlarını yukarı doğru dikti.

“Hımm, bakalım… Mesela şöyle bir şey daha der Bob amca: “belki de hepimiz hiç düşünmeden kalbimizin en iyi kısmını vermişizdir. Hem de karşılığında bizi düşünmesi bile zor olanlara.””
Sonra göz kırptı: “Bunu nasıl buldun?”

Ayça iyice anlamak ister gibi tekrarladı: “belki de kalbimizin en iyi kısmını, bizi düşünmesi bile zor olanlara vermişizdir…” Sonra takdirle başını salladı: “Evet ya… Çok doğru…”

“Neden öyledir peki?” diye mırıldandı Moon Jee yanıbaşından. Sesi hüzün doluydu.

“Bilmem…” dedi Ayça da. Gözlerini dışarı çevirmişti, uzakta görünen şehir manzarasına baktı. Şu anda kim bilir kaç kişi aşk acısı çekiyordu şu şehirde… “Galiba insanın doğasında var biraz: Hepimizde bir miktar mazoşistlik var; gidip en olmayacak insanlara âşık oluyoruz!”

Hafifçe gülümsedi. Artık eski aşklarını gülümseyerek anabildiği günlere geldiği için sevinerek başını çevirdi ve Moon Jee’ye baktı. Ama Moon Jee bir tuhaftı. Dizlerini kendisine doğru çekmiş, başını dizine yaslamıştı; güzel yüzünde hüzün dolu bir ifade vardı. Genç adam, başka şartlar altında olsa, sevdiği kadınla baş başa, muhteşem bir manzara eşliğinde bu teleferikte asılı kalmış olsalar ne korku, ne üzüntü duyacağını düşünüyordu o anda. Hayır, böyle bir macera yaşamış olmaktan dolayı heyecanlanır, neşelenir, ve büyük bir keyif alırdı; sonra da bu anıyı ömrü boyunca en değerli hazinelerinden biri olarak saklardı! Ama şimdi, böylece yan yana oturmak ve hisleri hakkında hiçbir şey söyleyememek, ona sadece acı veriyordu.

Sonra Ayça’nın onu izlediğini fark etti ve bakışlarını Ayça’ya çevirdi. Ayça onu hayretle süzüyordu:

“Sende bir şeyler var…” diye mırıldandı, “Senin canın bir şeye mi sıkıldı?”

“Yoo,” dedi Moon Jee. “Sadece… bilmem… biraz stresliyim bu aralar…”

Ayça kaşlarını çattı: Bu bahaneyi yememişti. Moon Jee’de tuhaf bir haller vardı, şu duruşundan bile o kadar belliydi ki… Zaten sabahtan beri genel olarak çok sessizdi; ama teleferiğe bindiklerinden beri iyice bir tuhaf olmuştu. Moon Jee’nin sessiz hallerine hiç alışık olmadığını düşündü; genç çocuk her zaman grubun neşe kaynağı olurdu; şimdi durup dururken ne olmuştu ki? Ayça daha önce Moon Jee’yi hiç bu kadar depresif gördüğünü hatırlamıyordu… belki bir tek, Haeundae’deki o akşam hariç.

Ayça birden nefesini tuttu: Yoksa Moon Jee’nin Hae In aşkı mı depreşmişti? Evet ya, belki de sebep buydu.

Yavaşça uzandı, yanındaki çocuğun hafifçe sırtını pat patladı.

Moon Jee şaşırarak ona baktı. Bu da neydi şimdi?? Ayça ise sevecen bir sesle:

“Her ne için üzülüyorsan lütfen artık üzülme…” diye mırıldandı, “Sana üzüntülü haller hiç yakışmıyor… Somurturken çok çirkin oluyorsun, biliyor musun?”

Moon Jee tüm sıkıntısına rağmen gülmeden edemedi. “Yaaa…” dedi, “Demek somurtunca çirkin oluyorum… Hadi ordan be! Ben her halimle yakışıklıyım bi kere!”

Ayça planın işe yaramasından memnun, neşeyle sırıttı: “Hiç de bile! Demin çok çirkindin mesela! Şirinler çizgi filmini bilir misin? İşte ordaki Gargamel’e benziyordun!”

“Yok yeaa?! Şimdi güldüm de n’ooldu, şirin babaya mı benzedim?!” dedi Moon Jee abartılı bir öfkeyle. Sonra yeniden çocuk gibi somurttu: “Ben gülerken de gülmezken de yakışıklıyım, tamam mı?!”

Ayça ise ona aldırmadı bile, çocuksu bir neşeyle genç çocuğun dudaklarının iki kenarına iki parmağını koydu; Moon Jee’nin dudaklarını iki yana çekiştirirken:

“Bak şöyle yapacaksın… Hah, aynen böyle!” deyip Moon Jee’yi zorla sırıtır hale getirdi! Sonra da eserinin karşısına geçip neşeyle sırıttı:

“Bak şimdi ne kadar yakışıklı oldun! Hep böyle duracaksın, tamam mı?”

“Tamam,” dedi Moon Jee, ama hemen sonra gözlerini şaşı yaptı: “Şimdi nasıl oldum?! Hâlâ çok yakışıklıyım di mi?! Bak gülümsememi hiç bozmadım ama!”

“Yaaa!” diye bağırdı Ayça ve yeniden Moon Jee’nin üzerine doğru atılırken Moon Jee de gülerek onun ellerini yakalamak için bir hamle yaptı. Kızın ellerini sıkıca tuttu!

Ayça ise gülerek bağırıyordu: “Bırak! Bırak beni bak fena olacak!”

Ama birdenbire tuhaf bir şeyler olduğunu fark etti ve şaşkınlıkla durdu: Moon Jee artık gülmüyordu. Hâlâ onun kollarını sıkı sıkı tutuyor, gitmesine izin vermiyordu, ama yüzündeki şakacı anlam kaybolmuştu. Ayça’ya gözlerinde garip bir ışıkla bakıyordu, ısrarla bakıyordu onun yüzüne. Ayça birden korktu. Bu da neydi şimdi?!

Moon Jee ise kendini zorlukla kontrol ediyordu: Ayça’nın kollarını sıkı sıkı tutarken aslında tek istediği genç kızı göğsüne bastırmak ve öpücüklere boğmaktı! Ama bunu yapmaya cesaret edemeden, sadece büyük bir acı ve istekle bakıyordu karşısındaki kıza. Acaba… acaba her şeyi boşverip ona sarılıverse, onu bütün aşkıyla öpmeye başlasa… acaba…

Ama hemen sonra genç adam kendine geldi. Gözlerini korku dolu bir ifade doldururken Ayça’nın kolunu bıraktı, utanarak bakışlarını başka tarafa çevirdi. Aman Tanrım, az önce nerdeyse…

Ayça ise büsbütün şaşırmıştı. “Moon Jee-ya…” diye mırıldandı, “Neyin var senin?”

Sonra genç çocuğun saçlarını okşamak ister gibi bir hamle yaptı. Ama Moon Jee sert bir hareketle kolunu kaldırdı, onun başına dokunmasına engel oldu! Ayça donakaldı. Bu arada Moon Jee başını kaldırmış, öfke dolu gözlerini onun yüzüne çevirmişti:

“LÜTFEN! Lütfen bana her istediğinde başını okşayacağın bir köpek muamelesi yapma Ayça! LÜTFEN!!”

Ayça şaşkın, kalbi kırılmış bir halde kalakalmıştı.

“Ben… ben sana…” diye kekeledi. Sonra birden gözleri doldu: “Saçmalama yaa!” diye bağırdı ve gitti, kabinin diğer köşesine oturdu. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu; bu terslemeyi hak edecek ne yapmıştı ki şimdi?!

Moon Jee ise onu kırdığını fark etmişti, “hay kafama sıçiyim!” diye üzüntüyle mırıldandı. Sonra üzgün gözlerini Ayça’ya dikti. En sonunda dayanamadı, yerinden kalkıp Ayça’nın yanına oturdu. Kızın yüzüne yavru köpek gözleriyle baktı:

“Özür dilerim…” diye mırıldandı… “Özür dilerim Ayça… Seni kırmak istememiştim… Ben… ben sadece zor zamanlar geçiriyorum bu aralar…”

Ayça derin bir nefes verdi. Moon Jee’ye karşı her zaman çok sevecen olan yüreği yine hemen yumuşayıvermişti. Yüzündeki gergin anlam çözüldü, sevecenlikle başını salladı:

“Tamam… Önemi yok…” Sonra içini çekti: “Ama beni tersleyip uzaklaştırmak yerine derdini benle paylaşabilirsin Moon Jee-yah… Belki elimden hiçbir şey gelmez, ama en azından seni dinlerim. Bazen içini dökmek bile insana iyi gelir, öyle değil mi?”

Moon Jee burukça gülümsedi. Hafifçe:

“Bu öyle bir şey değil ne yazık ki…” diye mırıldandı, “Sana anlatabileceğim bir şey değil bu…”

Sonra zeytin gözlerini Ayça’nın mavi gözlerine dikti. “Gözlerimden anla, anlayacaksan…” der gibi baktı genç kıza. Gözbebeklerinde batmakta olan güneşin son ışıkları titreşiyordu. Binlerce şeyi birden anlatmaya çalışır gibi bakıyordu bu gözler. Ayça içinde giderek büyüyen bir hayretle Moon Jee’ye baktı. Onu hiç böyle görmemişti. Karşısındaki genç, yüzündeki bu olgun ve acılı ifadeyle, artık bir çocuk değildi. Canı fena halde yanmakta olan, genç bir adamdı şimdi. Ayça gözlerini Moon Jee’nin yüzünden alamıyordu; onun “bak bana! Bak bana ve anla artık!” dediğini duyar gibiydi, ve hatta nerdeyse anlar gibi oluyordu… ama… Ama anladığı şeyi yakıştıramıyordu bir türlü; hayır, hayır, mutlaka yanlış anlıyordu! Değil mi…

İkisine de dakikalar sürmüş gibi gelen birkaç saniye boyunca göz göze kaldılar. Sonra Moon Jee derin bir nefes aldı ve bakışlarını çevirdi. Ve usulca mırıldandı:

“Neyse… Boşver…”

Ayça bir şey diyemedi. O da sessizce başını salladı. Sonra dizlerini kendine doğru çekti; ellerini dizlerinin etrafında kavuşturdu, olduğu yerde büzüldü. Moon Jee ise bir dizini kıvırmış, diğerini uzatmıştı; genç adamın üzgün ve bezgin bir hali vardı. Yenilmişti.

Böylece tek kelime bile etmeden yan yana oturdular. Biraz sonra, teleferik yeniden hareket etti…

Seul tower’daki teleferik istasyonunda Han Seul ve Hae In sabırsızlıkla ikisini bekliyorlardı. Onlar yürüyerek geleli nerdeyse yarım saat olmuştu; ama hatlarda bir arıza olduğunu, teleferiklerin bir süreliğine durdurulmak zorunda kaldığını öğrenince Han Seul’ün resmen kanı donmuştu:

“Bir de beni o şeyin içinde bir saat boyunca havada kalmak zorunda bırakacaktınız ha! İyi ki sizin gazınıza gelip de binmemişim…”

Hae In neşeyle güldü. “Ne var canım, ne güzel manzara izliyordur bizimkiler şimdi… Korkacak bir şey yok!”

Genç kız bir yandan da gizli gizli sevinmeden edememişti: Moon Jee’nin Ayça’yla uzun süre baş başa kalmış olması, tam da istediği şeydi. Sırf bu ikisi yalnız kalsın, konuşsun ve aralarındaki sorun her neyse halletsinler diye yapmıştı az önceki hareketi. Şimdi şans melekleri de ona yardım ediyor, ve teleferiği havada uzun bir süre daha tutuyordu demek. Süper!

Biraz sonra teleferik rayları yeniden hareketlendi. Han Seul neşeyle:

“Hah, geliyorlar işte!” dedi ve oturduğu yerden kalktı.

Gerçekten de birkaç başka kabinin ardından Ayça ve Moon Jee’nin içinde oldukları kabin platforma yanaştı ve kapısı açıldı. Önce Ayça, ardından da Moon Jee indiler. Moon Jee iner inmez feryat etti:

“Hyuuung!! Teleferiği sen bozdun di mi, bak doğru söyle: Yükseklik korkunu açığa çıkardığı için intikam almak için yaptın bunu!”

Han Seul sırıttı: “Evet, nasıl bildin?” Sonra Ayça’yı tuttu, göğsüne yasladı: “Ah güzelim benim, yukarıda korkmadın, değil mi?”

Ayça gülümseyerek ona baktı, şakacı bir tavırla:

“Tabii ki korkmadım,” dedi, “Ama iyi ki sen binmemişsin Han Seul, yoksa kalp krizi geçirebilirdin!”

Han Seul gülerek onun saçlarını okşadı, sonra genç kızın elini tutup yürümeye başladı. Başının arkasından diğerlerine seslendi:

“Hadi artık yemeğe gidelim yahu! Benim karnım açlıktan zil çalıyor!”

“Süper fikir!” dedi Hae In neşeyle ve Moon Jee’ye döndü: “Hadi bakalım, gelmiyor musun?”

Moon Jee’nin gözleri yine birkaç saniyeliğine abisi ve Ayça’ya takılmıştı, ama bu defa genç adam kendini daha çabuk toparladı, neşeyle gülümseyip Hae In’e döndü:

“Gelmez olur muyum?! Bana yemek olsun yeter!”

Sonra hoplaya zıplaya abisi ve Ayça’nın yürüdüğü yöne doğru ilerlemeye başladı. Hae In’se onu yüzünde buruk bir anlamla izliyordu. Genç kız, her şeyi tüm açıklığıyla anlamıştı.

Ve görülen o ki, az önceki teleferik macerası sorunları hiç de çözmemişti… Aksine, sorun giderek büyüyordu…

Seul tower’dan indiklerinde hava iyice kararmıştı. Hep birlikte Han Seul’ün mini cooper’ına doluştular ve şehrin işlek caddelerinden birinde, hoş bir et lokantasına doğru yola koyuldular. Moon Jee yoldalarken lokantayı arayıp rezervasyon yaptırmayı da akıl ettiği için fazla beklemelerine gerek kalmadan hemen oturdular.

Biraz sonra yemeklerini bitirmiş, keyifle sandalyelerinde kaykılmışlardı. Ayça diğerlerine döndü:

“Eee, burdan nereye gidiyoruz? Karaoke bara gitmek isteyen var mı?”

“Yok canım, ben almayayım,” dedi Han Seul, “Nasıl bir sesim olduğunu geçen seferden hepiniz hatırlıyorsunuzdur sanırım… Sizi bu işkenceye bir kez daha maruz bırakmak istemem!”

Hepsi gülerken bu defa Hae In:

“O zaman sinemaya gidelim,” dedi, “Şöyle güzel bir film izleyelim…”

“Bak o olur,” dedi Han Seul. Bu fikir diğerlerinin de aklına yatmıştı. Moon Jee hemen: “Ben romantik komedi izlemem ama!” deyince Han Seul hemen katıldı: “Aynen…” Ama sonra Ayça’ya dönüp sırıttı: “Yani… şeyy, tabii sen istersen izlerim…”

Moon Jee hemen: “Yaaa! Hemen sattın beni Hyuuung!” diye feryat ederken kızlar gülmeye başlamışlardı. Han Seul’se boynunu büktü: “N’apiyim oğlum… Bir ilişkide patron kadınlardır!”

“Pis kılıbık…” diye somurttu Moon Jee.

Biraz sonra Ayça ve Hae In ayaklandılar: Restorandan çıkmadan önce tuvalete gitmek istemişlerdi. Moon Jee arkalarından mırıldandı:

“Bu kızlar neden tuvalete hep birlikte giderler Hyung?? Valla bunca senedir çözemedim, çözemiyorum…”

“Onu çözdüğün gün hayatın sırrını da çözdün demektir!” diye sırıttı Han Seul. “Ne bileyim, heralde bizi çekiştirebilmek için birlikte gidiyorlar…”

“İyi de bunlar ev arkadaşı değil mi? Evde bol bol kulağımızı çınlatıyorlardır zaten…” diye dudak büktü Moon Jee.

Hae In ve Ayça’ysa tuvalette makyaj tazelerken gerçekten de onları çekiştiriyorlardı! Hae In:

“Moon Jee’yle Han Seul’ün atışmalarına bayılıyorum!” diye güldü, “Sence de çok eğlenceli değiller mi?”

“Kesinlikle öyleler!” diye güldü Ayça da. “Böyle dörtlü takılmak çok ama çok hoşuma gidiyor Hae In! Ne iyi ettiniz de bugün bizle geldiniz…”

Hae In arkadaşına sevgiyle gülümsedi. Ama sonra, sabah aklına takılan meseleyi hatırladı yine. Yan yan Ayça’yı süzdü, acaba sorsa mıydı? Ama nasıl sormalıydı?

En sonunda merakına yenildi. Aldırmaz bir tavırla:

“Bu arada, Moon Jee’yle teleferik maceranız eğlenceli miydi bari?” diye sordu. “Şebek Moon Jee seni epeyce eğlendirmiştir.”

Ayça bir an durakladı. Ama hemen sonra yeniden gülümseyip başını salladı: “Hıhı, evet… Çok eğlenceliydi!” Sonra arkadaşını kolundan tutup çekiştirdi: “Hadiii, bizimkileri çok beklettik, dönelim artık!”

Hae In başka bir şey demeden Ayça’nın peşinden ilerlerken artık emindi: Ayça da Moon Jee’nin kendisine olan duygularının farkındaydı.

İki kız tuvaletten çıkıp masalarına doğru ilerlemeye başladılar. Ayça’nın gözü, masadaki iki çocuğa takıldı. Han Seul her şeyden habersiz, yakışıklı yüzünde eğlenmiş bir ifadeyle Moon Jee’ye takılıyor, belli ki onu kızdıracak bir şeyler söylüyordu. Moon Jee’ninse arkası dönüktü, ama o da heyecanlı heyecanlı abisine laf yetiştiriyordu. Ayça ikisine bakıp sevgiyle gülümsedi. İçinde belli belirsiz bir sıkıntı vardı, ama düşünmek istemiyordu. Sadece bu akşamın tadını çıkarmak istiyordu.

Fakat birden, hemen yanından geçtikleri bar taburelerinde oturan bir adamla göz göze geldi ve başından aşağı kaynar sular dökülür gibi oldu.

“Ayça??”

San Young şaşkın gözlerle ona bakıyordu. Üzerinde bir takım elbise vardı ama yakası bağrı açılmıştı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Ayça çocuğun ne kadar zamandır içtiğini merak etti. Ama hemen sonra öfkeyle kaşlarını çattı, onunla konuşacak bir şeyi yoktu!

Hızlı hızlı yürürüp kendi masasına doğru ilerlerken San Young yerinden kalkıp onun peşinden koşturmuştu bile:

“Ayça! Ayça bekle! Lütfen konuşalım!” Bu sırada kıza yetişip kolunu tutmuştu.

“Ne konuşacağız ki? Konuşacak bir şey yok!” diye bağırdı Ayça ve hırsla silkinip kolunu kurtardı.

Bu sırada Han Seul ileride bir şeyler olduğunu fark etmişti. Kaygıyla kaşlarını çattı. Bu arada Ayça hızlı hızlı yürüyüp kendi masalarına doğru yaklaşıyordu; San Young’sa peşinden koşturuyordu. Genç adam bir restoranda olduklarına hiç aldırmadan yüksek sesle:

“Lütfen bana bir şans daha ver!” diye yalvarıyordu, “Lütfen! Bak nişanlımdan ayrıldım! Çünkü seni aklımdan çıkaramadım Ayça! Artık kariyer, mal mülk umrumda değil. Yeter ki sen yanımda ol!”

The Greatest Love OST – Destiny

Han Seul birden öfkeyle yerinden doğruldu. O sırada Ayça kendi masalarına gelmişti; kızı sert bir hareketle kendi yanına doğru çekti ve öfkeyle San Young’a döndü. Adamın gözlerinin içine baktı:

“Sen Ayça’yla ne biçim konuşuyorsun lan?!” diye bağırdı! “Ayça artık benim sevgilim! Ona artık elli metreden fazla yaklaşamazsın, anladın mı?!”

San Young birden hayretle durakladı. Kulakları uğulduyordu: Bu… bu… pislik herif, Ayça’nın sevgilisi miydi yani?! Ama… geçen günkü genç çocuk kimdi o zaman?!

Tam o sırada, Han Seul’ün kalktığı masada aynı çocuğu gördü ve gözleri hayretle irileşti. Moon Jee de ona baktı ve yüzünde bir panik ifadesi büyürken genç çocuk hemen başını eğdi. Aynı anda Ayça da San Young’un Moon Jee’yi tanıdığını fark etmişti. Genç kız dehşetle nefesini tuttu: Aman Tanrım, San Young’un tek kelimesiyle hayatları mahvolmak üzereydi!

Han Seul’ün öfkeli gözleri San Young’un üzerine dikilmiş… San Young şaşkınlık içinde, gördüklerine ve duyduklarına bir anlam vermeye çalışmakta… Ayça ve Moon Jee korkuyla nefeslerini tutmuş… Hae In’se birkaç metre öteden olan biteni anlamaya çalışıyor…

Sonraki birkaç saniye boyunca bu beş genç için dünya durdu…

-Bölüm Sonu-

Notlar:

1. Namsan Park Seul’ün ünlü gezinti yerlerinden biridir. Ayrıntılı bilgi için http://www.lifeinkorea.com/travel2/seoul/1/ lginç fotoğraflar içinse http://www.lifeinkorea.com/Travel/Seoul/namsan2.htm e bakabilirsiniz.

Reklamlar

27 thoughts on “10. Bölüm

  1. Kore.Hayranı dedi ki:

    Tekrar merhaba. Nickimi değiştirdim. Artık Kore.Hayranı’yım. 😀 Önceki yorumumda da söylediğim gibi arkadaşlarıma önerdim. Beklediğim gibi güzel tepkiler aldım. Büyük bir zevkle okuyoruz hikayenizi. ❤。◕‿◕。❤

    Ellerinize, emeğinize sağlık. ^‿^ Gerçekten mükemmel bir hikaye. Bu Moon Jee – Ayça meselesi nasıl çözümlenecek, büyük merak içerisindeyim. Teleferik sahnesi bana BOF’u hatırlattı. (Taze bitirdim ondan mı acaba? 😀 Birçok Kore dizisi izlemişimdir ama BOF’a bir türlü başlayamamıştım ve sonunda izledim, bugün bitirdim. 😀 ) Böyle çağrışımlar yaparak yazmanız çok hoşuma gitti. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum.

    Bu arada sizden küçük bir ricam olacak.. İşinize karışmak istemem. Ben sadece bir okurunuz olarak dileğimi belirtmek istedim. Lan kelimesi biraz kaba geliyor bana.. Siz daha iyi bilirsiniz tabii ki karışmak gibi olmasın ama biraz daha az kullanırsanız minnettar olurum. İlginize teşekkür ederim şimdiden.

    Başarılarınızın devamını diliyorum. (◕‿◕✿)

    Küçük bir not: Ben blog açma konusunda kararsız kaldım. Demiştim gerçi ama ben ne yapacağımı, nasıl yapacağımı gerçekten bilmiyorum. Biraz da çekiniyorum.. Ayrıntıları maille anlatırım demişsiniz ama buradan mail adresimi verirsem herkes görür diye veremiyorum. Yardımcı olursanız çok sevinirim. ^‿^

    • @Kore.Hayranı: Merhaba sevgili Kore Hayranı. Tekrar hoşgeldiniz 🙂 Hikayeyi beğenmenize çok sevindim, umarım bundan sonra da beğeniniz devam eder. Moon Jee-Ayça-Han Seul üçgeni aslında çok riskli bir konuydu; hatta bu olaya girmeden önce epeyce düşündüm. Çok da tasvip ettiğim bir durum değildir “aynı kıza/erkeğe aşık iki kardeş” hikayesi. Ama itiraf etmek gerekirse hikayede heyecanı fazlasıyla artıracağını düşünüyordum ve öyle de oldu gibi. 😀 Ama daha önce de yorumlarda belirtmiştim; hikaye asla Twilight’taki gibi bir ona bir diğerine pas veren bir kız hikayesine dönüşmeyecek, şahsen öyle kararsız v erkekleri parmağında oynatan kızlardan nefret ederim de ben… Eheh 😀 😀

      Teleferik sahnesinin BOFu hatırlatması çok yerinde olmuş 😀 Benim de aklıma gelmişti. BOF çok klişelerle dolu, ama yine de izlemesi çok zevkli bir dizidir; bilmem siz de öyle buldunuz mu? 😉

      Lan kelimesinin kaba gelmesini anlıyorum. Ama karakterlerin gerçekçiliği açısından bazen kullanmam gerekiyor, kusura bakmayın. Mesela polis arkadaşı ve Han Seul’ün konuşmasında biraz maço, erkeksi bir ton olması gerekiyordu; o yüzden o şekilde yazdım. Ama bundan sonra biraz daha sansürlemeye gayret edeceğim. (Bu arada şimdiden uyarayım, bundan sonraki iki bölümde biraz küfür dozu artabilir: Bazı mafya olayları olacak… Bölümlerin başına da uyarı ekleyeceğim; özellikle 18 yaş altı okuyucuların okumasını istemiyorum; ama burdan da yazmış olayım.)

      Mail adresiniz yorum bırakınca bende görünüyor 🙂 O yüzden ben size mail atar, ayrıntıları yazarım 😉 Yorumunuz için tekrar teşekkürler, ellerinize sağlık ^^

  2. Akustik dedi ki:

    Bende nefret ederim bi ona a buna yüz vermelere. Su halimi görmeni isterdim telefona düşüp okumamı 🙂 bölümler bitince elinden oyuncağı alınmış cocuk gibi oluyorum 🙂

    • @akustik: haha 😀 😀 MLR’deki gibi bitince okutsaydım sana keşke. aslında “göreceli olarak” epeyce hızlı yazıyorum (yazar burda diğer çingulara taş atıyor :P) ama tabii senin gibi hızlı okuyanlar için ne kadar hızlı yazsam da yetmiyor 🙂 🙂

  3. bures_mi dedi ki:

    2 gün ortadan yok oluyorum hemen ortalığı birbirine katıyorsun .Alçıyla unu birbirine kattın, bakalım nasıl ayıracaksın birbirlerinden .Moon Jee…Ben ona kötü davranma dedikçe sen uşağı, güneşi gören kar misali eritiyorsun.Acaba Han Seul’e başka bir kız mı versek…Yok yok Ayça Han Seulcü duruyor ama Moon Jee’nin de çekim alanına girmiş vaziyette.Benden demesi Ayçaa bir an önce karar verip birini seçsin yoksa bu işin suyu çıkacak.S&M’in de kafası bu hikayede atılan taşlarla yarılmadıysa başka zaman hiç yarılmaz 😀 yaaaaaaaaa Moon Jee’nin üzülmesini istemiyorum.”Hassas kalpler kırılgan olur.” Yavrum herşeyin farkında ama ….daha fazla devam edemeyeceğim Moon Jee faslına .Yüreğim elvermiyor 😦 Umarım hikayeyi yazarken dikkate alırsın ;)San Young bir yerlerden mantar gibi bitmeseydi şaşardım zati…Bence bu aşamada açığa çıkmayacak.Sarhoş zırvalaması diyip geçecekler.Şimdilik kısa kesiyorum bir terslik olmazsa yine damlarım:)

    • @bures_mi: Yine ortalığı karıştırmışım değil mi? 😀 Moon Jee’yi bu hikayenin küçük Emrah’ı yaptık; zavallıcığın yüzü bir türlü gülmedi. MLR’deki Jin Ki’cilerin elinden zor da olsa kurtulmuştum, ama bu sefer galiba sizin elinizden yakayı kurtaramayacağım 😀

      Ayça’nın Moon Jee’nin çekim alanına girdiğini düşünmen ilginç bir yorum olmuş. Ben bu bölümden böyle bir şey çıkacağını düşünmemiştim.

      SME’nin kafası cidden fena yarıldı! Eylemlerimiz sürecek 😉

      San Young da dizinin gıcık elemanı oldu; ne zaman başım entrikaya sıkışsa kendisini bir yerlerden çıkartıveriyorum 😀 Bakalım senin dediğin gibi mi olacak, yoksa bu karşılaşma Han Seul-Ayça ilişkisini çatırdatacak mı?

      Yorumun için teşekkür ederim tatlım ^^ Sen pek bir yerlere kaybolma, yoksa ben ortalığı iyice karıştırmaya devam edeceğim, haha 😀 😀

  4. bugüne kadar yorumu yazamadım çingu, mianheee 🙂
    öncelikle grubun adına bayıldığımı söyleyerek başlamak istiyorum 😀 Mostly Harmless geröekten iyi oldu 🙂
    ahhh bu Moon Jee’mize ne olcak çok merak ediyorum (içimden uri Moon Jee diye geçirdim 🙂 ) Aynı zamanda Moon Jee’nin tekrar Hae In’e gitmeye karar vermesine de kızdım yani. Yapmasın öyle şeyler 🙂

    Ayça’nın Han Seul’ün evine gitmesi güzel oldu. Sevgililerin oturup film izlemeleri falan çok hoşuma gidiyo dizilerde de 🙂 Ama film romantik olunca bizim Han Seul pek sıkıldı 😀 Adam aksiyon adamı ne de olsa 😛 Haaa bu ilk öpüşmeleri oldu dimi?? Ama onda da Ayça’nın aklından neler geçti öyle, bayaa karıştı kafalar 🙂

    SME’nin şartları da neymiş öyle yaa?? 2 sene sevgili yok falan…Sizene arkadaşım diyesi gelir insanın 😀 itiraz edeceklerdi ama ün ve para ağır bastı sanki 😀 Moon Jee’cik de sırf Ayça’da uzak kalmak için kabul etti 🙂

    Kang Ji Hwon’u ilerleyen bölümlerde görmeye devam edecek miyiz acaba?? Bir süre daha görsek şikayetim olmazdı yani 😀 😛 Aynı hisleri Jae Hee için de besliyorum yani, daha çok görsek ne iyi olur 😀

    Moon Jee Ayça’ya olan aşkını öyle bi anlattıki Moon Jee’ye aşık oldum nerdeyse (nerdeyse haa Lee Min Ho var ama, yani hemen vazgeçtim Moon Jee aşkımdan 😀 ) Ben de kendi kendime sordum “hakkaten bu Han Seul Ayça’nın nesini seviyor??” neyse şimdilik arada kaldım Ayça’yı hangi kardeş hakediyor diye…Karar veremiyorum bir türlü, iki adamı da sevdim çünkü… 🙂

    Bu “double date” olayını oldum olası sevmem yaa, hep bi aksilik yaşamışımdır…Burdaki “double date” aksiliği de iki adamın da aynı kıza aşık olması işte..Teleferik muhabbeti çok komikti yaa, Han Seul’le dalga geçmelerine bayıldım 😀 Sonra Moon Jee ve Ayça teleferikte yeni bir aşk sahnesi yaşıcaklar sandım..Sanki Ayça da yavaş yavaş Moon Jee’ye vurulmaya başladı gibi..Ama Han Seul nolucak, offf çok karışık… 😦 Bob Marley acusshi ne kadar haklıymış, hepimiz olmayacak insanlara aşık oluruz, bu çok doğru 😦

    Son olarak San Young’ın ağzına yüzüne iki tane patlatasım geldi demek istiyorum…Aklı yeni mi gelmiş başına Ayça’yı istiyo hala…Gıcık şey ortalığı da karıştıracak iyice…

    Çok uzun yazdım sanki yaa 😀 geç yazdığım için tekrar mianheee 🙂 eline sağlık çingu, çok güzeldi 🙂 (en güzel sınav hediyem 😀 )

    • @hayal: Rica ederim şeker, geç kalmış sayılmazsın, hem sen şimdi Min Ho’yla hasret gideriyorsundur! 😀 😀 Ben de City Hunter’a fena kapıldım; ama bitmesin diye elimdeki bölümlere kıyıp da izleyemiyorum 😀

      Grubun adı senin gönlünden geçen oldu. Evet, sanırım en şirin isim de buydu 🙂 Uri Moon Jee acıdan ne yaptığını biliyor mu yavrucak… Hae In’e tekrar gidip şansını denemek istedi; ama kalp bir defa değişti mi, geri dönüşü yoktur 😉 Hatta eski bir Çin atasözünün de dediği gibi “ex’ten next olmaz”!! 😀 😀

      Ayça-Han Seul ilişkisinin bu bölümde iyice hızını aldığını gördük. Film izleme muhabbetleri benim de hoşuma gider; sevgililerin sevgi pıtırcığı ev halleri bile şirin gelir 😀 Han Seul gibi bir aksiyon adamını bile kılıbık yaptık ya, aşk nelere kadir işte 😀 😀

      Burdan müjdemizi verelim, Kang Ji Hwan’ı görmeye devam edeceğiz 😀 Ama Jae Hee’nin rolü bir bölümlüktü, bitti gitti maalesef 😛

      Valla Moon Jee’nin duygulu halleri benim bile yüreğimi eritti canım. Zaten biz hayallerimizdeki ideal erkeği yazıyoruz; Winpohu’nun Kadim’i, Kimbap’ın Hiro’su… Ve arada kalmana çok sevindim, bunu gizleyemeyeceğim 😀 Benim de hedefim buydu; iki adamın ikisi de birbirinden iyi olunca hikayenin dramatik yönü tavana vuruyor 😀 Nıhahaha, okurlarına acı çektirmeyi seven hain bir senaristim ben 😛 😀

      Teleferik sahnesi sanırım hikayenin dramının en bol olduğu sahnelerdendi. Yazarken Moon Jee’ye üzülmeden edemedim 😦 Ama aşk sahnesi, işte o biraz zordu 😀 Moon Jee abisinin sevgilisine bu kadar kolayca açılamaz… Ama bir sonraki bölümde bu teleferik sahnesini gölgede bırakacak sahneler gelecek. Hatta 11. bölüm bence hikayenin heyecanının ve duygusallığının tavan yaptığı bölüm oldu, bakalım siz de öyle düşünecek misiniz? 😉

      Bu uzun yorumun için çok sağol tatlım, çok keyifle okudum ^^ Ayrıca evet, bu bölüm sana ithaf edilmişti, Hayal’in sınav hediyesi 😀 😀 Şimdi senin yeni bölümünde görüşme zamanı 😉 Ja ne! 😉

  5. hayriye dedi ki:

    ben hikayeye yeni başlamıştım bi çırpıda 10 bölümü okudum gerçekten çok güzel yazıyosun zaten my lovely roommate adlı hikayenede bayılmıştım ama bu hikaye için içim de bi ön yargı vardı ama şimdiye kadar okumadıgım için kendi aptal gibi hissettim bu hikayeyi okumamı saglayan gökçe arkadaşımada burdan teşekkürler umarım 11.bölüm çabuk gelir ne zamn geleceek bu 11. bölüm çok meraklıyım ne zaman gelcegini bir yazarsan çok memnun olurum bi de bişi daha merak ediyorum kaçıncı bölüm de finall yapmayı düşünüyosun eger soruları cevap vrirsen çok mutlu olurum 😀

    • @hayriye: güzel sözlerin için çok teşekkür ederim tatlım ^^ bir aksilik olmazsa 11. bölümü haftasonu eklemeyi planlıyorum. finali ise 18de yapmayı planlıyorum; ama duruma göre bir-iki bölüm artabilir ya da azalabilir… arkadaşın gökçe’ye de sevgiler 😀

  6. OMG sonunda ya! İşte Dram başlıyor. Han Seul öğrenecek, kıyamet kopsun herkes bir birine küssün falan 😀

    Moon’un hali ne olacak meraklardayım ya. SM ile de imzayı attılar. Ayça meselesi su yüzüne çıktı. Yalnız Han’ın Ayça’ya olan aşkını sorgulaması çok hoşuma gitti. Çünkü açıkçası bende Han Seul de Moon da gördüğüm aşkı görmüyorum. Onunki sadece bir etkilenmeymiş gibi geliyor. Ancak belli olmaz tabi henüz daha duygularını dinlemedik. Belki bu son olaydan sonra ne hissettiğine karar verecektir. Tamam mı devam mı?

    Ayça’nın Moon’a yaptığı gibi Han’ın saçlarını karıştırması da ince bir noktaydı. Aklımı karıştırmadı değil yani. İçlerde bir şeyler var ancak bir türlü inmiyor gibime geliyor. Oy oy ben en iyisi yenisine geçeyim. Böyle olmayacak 😀

    Ellerine sağlık canım. 11 beni bekler 😉

    • @ser_min: evet çingum, tam senin ağzına layık dram dolu bölümlerdeyiz şimdi 🙂 yalnız sen de tam felaket tellalı gibi oldun haa: han seul öğrensin, herkes birbirine küssün, kıyametler kopsun, kan, şiddet, entrika! 😀 😀 acımasız çingum benim 😀

      bu arada Ayça’nın Han’ın saçlarını karıştırmasından nasıl bir sonuç çıkardın, merak ettim. Yani, Moon’a yaptığı hareketi ona da yapmış olması sence neye işaret?

      11de görüşmek üzere 😉

      • Evet fazla acımasızım. Hani kendi hikayemde belli etmiyorum herkesi mutlu ediyorum falan ama aslında zırlatma yanlısıyımdır 😀 Kavga , dövüş tam benlik 😛

        Evet bölümde en çok oraya takıldım ben. Hani gözümde canlanışı şöyle; Ayça Han’ın saçlarını karıştırırken çocuksu bir gülümseme vardır suratında. Hissettiği duygular Moon ile geçirdiği nehir kenarındaki eğlenceli akşam ile aynı duygulardır. Farkında olmadan bir anda oymuşcasına sever Han’ı. Ancak bunlar bilinçsizce yaptığı, gözünün görmediği sadece ruhunun hissettiği şeylerdir. Sadece bir an için hissederiz ki Ayça sanki Moon ile şakalaşmaktadır. Belkide Han’ı içindeki Moon’u gördüğü zamanlarda seviyordur. O’nu içindeki Moon için seviyordur. Ancak henüz bunun farkında değildir.

        İşte bana böyle düşündürdü. Ne kadar derin okuyormuşum yalnız onu fark ettim. İşte bu incelememi twitter dan yapamazdım yani 😀 Tek bir cümleye baya takılmışım :S

      • Sermin, şu anda ağzım açık ekrana bakmaktayım 😀 Han Seul’ü içindeki Moon Jee’yi sezdikçe sevmek… Vay bee, acayip sanatsal olmuş! Ayrıca hiç böyle düşünmemiştim… Yani belki bilinçsizce düşünmüş olabilirim (Ayça gibi :P) ama bilinçli yaptığım bir şey değildi bu. Çok mantıklı aslında. Eğer ileriki bölümlerde Ayça’nın Moon’a hissettiklerinin sadece arkadaşça duygular olmadığı ortaya çıkarsa bu bölümdeki imalar bile referans olarak gösterilebilir 😀 Bu derin incelemen için teşekkür ediyorum. Senden süper sinema/kitap eleştirmeni olur.

  7. Maillerini kontrol etmediği için peşpeşe gelen iki bölümün yeni yeni farkına varmış okuyucu geldiiii:))

    Çok güzel bir bölümdü. Nedense Moon Jee’ye hak verdim bu bölüm.. M.J’nin Han Seul ile aşk üzerine yaptığı sohbette ben de Moon Jee gibi Han Seul’ün Ayça’yı sadece beğendiği izlenimini çıkardım. MJ’nin aşkı daha derin ve duygusal. Han Seul’ün Ayça’ya aşık olduğu konusunda şüphelerim oluştu hafiften.. Her bölümde karıştırıyorsun kafamı, kim kime aşık çözemedik hala:) Ayça’da tereddüte düştü: Han Seul ile öpüşürken aklına MJ’ni gelmesi?! Sanırım Ayça’nın da bir durup duygularıyla yüzleşmesi lazım, kafası net değil gibi..

    Diğer bölümü çok merak ediyorum yorumu burada kesip 11’e geçiş yapıyorum.
    Ellerine kollarına sağlık, hikaru^^

    • @mydestiny: hoşgeldin şeker ^^ hahah, iyi olmuş; bu sayede iki bölüm birden okur, daha az merakla günü tamamlarsın 😀

      evet, seni bile gong yoo’dan ayırıp MJ tarafına çekmeyi başardıysak başarılı olmuşum demektir 😀 😀 kafanızı karıştırmayı seviyorum, çünkü bence başarılı dramalarda her karakterle ayrı ayrı empati kurabiliyor olmamız lazım. önceleri sevmediğimiz (ya da daha az sevdiğimiz) karakterin yanında saf tutmaya başladığımız dizileri ben çok severim; galiba burda da öyle yapmaya çalıştım biraz… ayrıca karakterlerimizin de kafası karışıksa tadından yenmiyor: ayça’ya öyle olduğunu sen de fark etmişsin.

      yorumun için teşekkürler tatlım ^^

  8. miane miane miane çok geç kaldım yorum için .aslında merakla okudum ama yorumlamaya geçmedim bir süre .
    wong kar wai detayını çok sevdim ve de müzikleri de .romantik sahnleri yine çok güzel yazmışsın .moon jae nin durumu ise merak konusu .bir de ayça var sankim moon jae nin o pek kıymetli abisine aşık değilmiş izlenimine kapıldım yoksa basit bir hoşlanmamı .iyi biri olduğunu düşünüyor ve biri hakkında iyi diye düşünüyorsa o aşk değildir bence 🙂
    ee ne olacak bu durum yazar hanım .artık hanım kızımızda durumları biliyor ve üstelik her an 360 derece dönüş yapabilir izlenimi var .senin bu hikayen var ya benim kafamı allak bullak etti .gri hücrelerim çalışıyor devamlı acaba öyle olacak yoksa böylemi bravo sana ellerine sağlık kaç bölüm oldu hala meraklardayım hala hiç bir şey kesin değil 🙂

    artık kim kiminle olursa olsun diyorum bıraktım işin ucunu yeter ki sonunda hepsi mutlu olsun 🙂 yada olmasın mı 🙂

    • @winpohu: no problema şeker, okuduğunu biliyorum 🙂 wong kar wai’yi ben çok sevmesem de sizin sevdiğinizi bildiğim için ekledim buraya 🙂 ayça konusunda haklısın valla, kızımızın da duyguları net bir “aşk” değil. bu durumun sonu ne olacak diyorsan ince ince işliyoruz winpohu hanımcım, çok sürmez, herkes duygularını tamamıyle anlamaya başlar 😉 heheh, son iki cümleni koca bir sırıtmayla okudum, valla ne diyeyim, onurlandırdın beni, hehe 😀 😀 artık pek fazla ters köşe yapacak yer kalmadı ama yine de belli olmaz tabii 😀 😛

  9. Aşkı sorgulayan ve eğerlerle kendine bir umut doğurmaya çalışan sevgili Moon Jee Ahh! Dünyanın hiçbir yerinde sadakat duygusu başka hiç kimse, hiçbir şey için yok sayılmamalı. Sana çok kızdım. Belki hikayenin sonunda mutluluğun kalbinin yarısı olan Ayça ile olacak ama … (Pöööf sevmediğim konular bunlar )

    Moon Jee yi geçtim Ayça’da çok etkilendi öpücükten 😦 Han Seul masum aşık rollerinde başına geleceklerden bi haber. Ahh ah. Yorum yazacak mecalim yok keyfimde yerinde değil. Neyse kulaklarını çınlatayım ben gene

    • @OhYoonJoo: Ahhh, kızma bana kızmaaaa 😛 Sadakat önemlidir, çok haklısın; ama ben galiba aşkı her şeyin üstünde tutanlardanım: Aşk varsa benim için çok şeyi affettirebiliyor… Bu tabii demek değil ki herkes birbirinin arkasından iş çevirsin; aldatsın, vs. Hayır ama dürüstçe “ben başkasına aşık oldum” deyip ayrılmak bence hiç de kabul edilemez bir şey değil. Bu benim kişisel fikrim tabii…

      Ama sen böyle keyifsizleşeceksen bu hikayeden depresyona girmiş olarak çıkacaksın gibi bi his var içimde :/ Çın çınnn!

      • Aşk varsa hayat güzel, dünya güzel evet ama. Yaşanılan zaman ve kişide önemli. Dünyada ki en yakın varlığını bu duygu için yaralamayı göze alabilen tek canlı çiğ süt emdiğini asla unutturmayan insanoğlu maalesef 😦

  10. acaip durum dedi ki:

    of of of … çok pis panik oldum, nasıl bir finaldi o öyle ya!!

    ay benim elim ayağıma dolaştı , zavallı ayça napsın?
    yalnız vayy bee!! demekten de kendimi alamadım çünkü han seul dışındaki herkes durumu neredeyse çözmüşken ve durumun tazeliğinden dolayı kimse adamcağıza iki kelam etmemişken dan diye çıkan tesadüf ”kaderr..” diye hayıflatıyor insanı.. resmen şok gelişme yani..

    bunun dışında da kızların sadece mimik, ses tonu ve ifade tanımlamalarındaki doğa üstü yetenekleri bu tarz karmaşık durumların şıp diye anlayıvermelerini sağlıyor.. mesela hae in dakikasında olayı çözdü birde üstüne sağlamasını yaptı..:) kadın önsezisi acaip bişey arkadaş!! 🙂

    ama bu önseziye sahip olmayan han seul için gerçekleri sevgilisinin eski nişanlısından duymak çok üzücü olacak.. aslında bi yandan ortada o öpücük dışında somut birşey yok gibi, bir yandan da herşey gün gibi apaçık ortada gibi.. sanırım durum sadece o az önceki önseziyle alakalı .. ayy yine de ne olursa olsun sadakat, sadakat, sadakat diyorum.. keşke işer bu hallere gelmeseydi ..

    gerçi bi yandan moon jea’me de çok kızamıyorum bunlar çok spontane şeyler kimin başına ne zaman geleceği belli olmaz.. sonuçta kasıtlı ve planlı bir hareket değildi o öpücük ama işte bazı hareketler var ki insan ilişkilerini çok derinden etkileyebiliyor 😦
    off off efkar yaptı bende bu bölüm 😦

    • @acaip durum: sanırım bölüm finallerini vurucu bir biçimde bitirme takıntım var acaip’ciğim, seni gereksiz yere paniklere sürüklediysem özür diliyorum 😀 şok gelişmemizin bir biçimde üstesinden gelineceğini bir sonraki bölümde gördün zaten, ama dediğin gibi, çok korkunç yerlere de gidebilecek bir durumdu bu. ayça’nın panik olması çok yerindeydi.

      hae in’in durumu hemen şözmesi gerçekten kadınsı içgüdülerle ilgili olmalı: çözdü, bir de sağlamasını yaptı! 😀 😀 şimdilik sadakatsizlik gibi bir durum söz konusu değil, ama yine de han seul bunu başka türlü algılayabilir; sonuçta koreli bir erkek! 🙂 moon jee’nin başına gelenler de gerçekten çocuğun fazla seçme şansına sahip olmadığı durumlardı; o yüzden ona da kızamıyorsunuz… en iyisi işleri böyle karıştıran senariste kızın siz! 😀 😀

      efkarlı bölümler yeni başlıyor diyerek seni biraz korkutayım 🙂 teşekkür ediyorum canım yorumun için ^^

  11. Hayırrrr! Hayırrrr! San Young adi şerefiz, pislik, çamur, gıcık, ultra uyuz hergele söylerse her şey biter. Heyecan dorukta, diğer bölüme tıklayamıyorum resmen. Bu, bu , bu yapılır mı? Çok pis bir son bu yahu? 😀

    İnanılmaz heyecanla ilerliyor çingu, neler olacağını hiç kestiremiyorum ve meraktan olmayan tırnaklarımı yemeye başladım. Ellerine, kollarına, hayal gücüne sağlık 🙂

  12. 9 ve 10.bölüm arasında baya bi bekleme yaptım fff. neyse yine kürkçü dükkanıma döndüm 😀

    moon je’nin bi suçu yok ama şimdi “Ayça verandada oturmuş, ayaklarını bahçeye doğru uzatmış, elinde bir bardak limonata tutuyor, karşısındakileri hafifçe gülümseyerek izliyordu. Gözleri koyu bir maviydi bu resimde, burnu çok biçimli ve hoş görünüyordu, pembe dudakları hafifçe kıvrılmış, tam yanağının başladığı yerde hafif bir gamze oluşturmuşlardı. ” şöyle bi pozum yakalansa bana da içi geçmiş şekilde bakar yani jlgnşsejrgsş.
    Çocuk ayçaya resmen mutant muamelesi yapıyo ya jdfşsljfgşsdjbf. Sakin ol evladım gönül bu ne olacağı belli olmuyor kaçışın yok snvgsljfnjfslvefb.
    -burda olmadığım sürede han seul ve ayça ikilisini kafamda moon je ve ayça ikilisi mi yaptım ben ya fark etmeden O_O-

    Çok alakasız olucak ama blueberry hangi meyve oluyo? Bu berrygillerle baya sorun yaşıyorum şimdi görünce soruyım dedim.
    Ayça bari sen yapma bunu ya. Tamam moon je’nin etkisi büyük olabilir anlıyorum seni ama karşındaki adam da öyle es geçilecek bi adam değil ki sen böyle yapıyorsun fff.
    Han seul zaten ahh canım benim ya. Sen kızı korkuttuğunu düşünüyosun ama kızın kafada neler var. Ah bebeğim artık ayçadan yar olmaz sana T_T sen böyle iyi iyi takılırken ah be! Şu kardeşin 2 dakika tutsaydı kendini çok muhteşem şeyler olacaktı ama tutamadı işte ona da yazık :/
    Oha iki günlük bebe abisine “sen aşık değilsin” diyo. Oldu bi de “ben seviyorum çekil aradan” de istersen.
    Ben senin duygu patlamanı yerim! Tamam daha deminki çıkışı geri alıyorum. De abine “çekil aradan ben seviyorum ayçayı” ! ah yavruumm
    Han seul musun nesin git lan fikirlerini kendine sakla! Çok biliyomuş gibi bi de yalnız bırakırız diyo. Sus lan şu saatten sonra sana laf düşmez -.-

    Han seulle ortak bi noktamız çıktı iyi mi fff. Yükseklik sorun değil ama teleferik olmasın lütfen!!!
    Ya bi taraf tutmak istiyorum ama ikilemde kaldım çıkamıyorum fff. Moon je cidden sevdiği, acı çektiği için (aynı zaman da ayçayla karşılıklı duygular beslediğini düşündüğümden) onunla olsun istiyorum ama şöyle bi bakınca han seulle de çok yakışıyolar ondan birlikte olsunlar istiyorum. Napıcağımı şaşırdım fff. Şimdi bile han seul ayçaya trip atınca “ah yavrularım ya liseliler gibi eğleniyolar” derken buldum kendimi. Ama daha demin “çekil aradan laannn” nidaları atıyodum fff.
    HAE IN AMACIN NE KIZIM SENİN?!!!! Ne diye yalnız bırakıyosun bunları teleferikte?!!! NE? NEE?’!!
    Teleferikte asılı kalma olayı benim bie tüylerimi diken diken etti. Hele yaprak gibi sallanma “allahım sana geliyorum” dedim bi an.
    Büyük güçler bile bunlar beraber olsun istiyo anladım! Ayçanın mal haline gelmeyeydi iyiydi ama. O kadar baktın çocuğun gözlerine kabak gibi de her şey ortada sen ne diye “yok canım olmaz öyle şey” modundasın. Allah aşkına kızım tamam deneyim yoksunusun falan ama anla artık ya. O kadar tıp okumuşsun demek ki bi beynin var. Ne diye kullanmıyosun onu fff.

    San young sen her yerde görünmek zorunda mısın olm?! Şimdi sevgilin muhabbeti yapıcak işler karışıcak fff. Allah belanı versin dicem ama sadece karakterin oyuncuya lafım yok fff.

    Sanırım bundan sonra her gün 1 bölüm yapabilicem T_T öteki hikayeden de ses yok zaten bunu bitirdiğimde o gelir gibi bişi olucak sanırım. Ahh ahh neyse artık, bölüm yine coşturdu beni oturduğum yerde ellerine sağlık 😀

    • @seyma: hoşgeldinnn! 😀 😀

      ahahah, ne güzel yorummuş bu böyle: “şöyle bi pozum yakalansa bana da içi geçmiş şekilde bakar yani jlgnşsejrgsş.” valla sen de haklısın bacım, askjsakjsdakask 😀 😀

      blueberry yaban mersini oluyor şekerim. ufak, koyu mavi bir meyve. cranberry’nin türkçe’si yok galiba, raspberry ahududu, strawberry’yi zaten biliyosun 🙂

      Ayça-Moon Jee-Han Seul üçgeninde tam istediğim kıvamı sende yakalamışım, çok mutlu oldum, ahaha 😀 😀 Ben de Ayça kadar sizin de kafanız karışsın istiyordum; çünkü cidden bir tarafta Han Seul diğer tarafta Moon Jee varken bir seçim yapmak asla ama asla kolay olamazdı! 😀 😀 Yalnız yorumunda iki satır önce Moon Jee’ye kızarken iki dakika sonra Han Seul’e çemkirmen çok eğlenceliymiş, okurken bol bol sırıttım, ahaha 😀 😀

      Hae In kendince iyilik yaptığını düşündü, aslında ortalığı karıştırmak gibi bir niyeti yoktu.. Ama iyi niyet her zaman yeterli olmuyor :/

      Ayça anlamıyor değil ama anlamamazlıktan geliyor; çünkü böyle bir durumun işleri ne kadar karıştıracağının kendisi de farkında 😦

      Ve San Young yırtık dondan çıkar gibi her yerde beliriyor böyle 😀 😀 Böyle heyecanlı yerde bitirdim ki her gün bir bölüm okuyasın, ajsajsajak 😀 😀 Diğer hikaye zorunlu tatile girdi ama sen bunu bitirene kadar onun da yeni bölümünü yazarım, söz 😉 Öperim, görüşmek üzere ^^

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s