9. Bölüm

“Thought the sun is gone, but I have a light”

Kurt Cobain

Chris Isaak – Blue Moon 

Moon Jee rüya görüyordu.

Rüyasında, tıpkı Im Juli’deki ot çekme sahnesinde olduğu gibi, bir teknede Hae In’le yan yana uzanmışlardı. Moon Jee çok mutluydu, başını çevirip hemen yanıbaşındaki Hae In’e bakıyor, sonra tekrar bakışlarını gökyüzüne çeviriyordu. Muhteşem bir gökyüzü vardı yukarıda: Binlerce yıldız göz kırpar gibi parıldıyordu üzerlerinde. Moon Jee sevinçle gülümsüyordu.

“Hae In-ah…” diye mırıldanıyordu, “Artık hiç gitmeyeceksin, değil mi?”

Yanındaki kız hiçbir şey söylemeyince merakla başını ona çeviriyordu. Fakat… o da ne?! Yanı başındaki kız Hae In değildi! Ayça’nın mavi gözleri sıcacık bakıyorlardı genç adama:

“Hayır…” diye mırıldanıyordu genç kız, “Artık gitmeyeceğim Moon Jee…”

Moon Jee hayretle yerinden doğrulmak istiyor, fakat bir türlü başaramıyordu! Korku ve panikle:

“Neler oluyor?? Hae In nerde Ayça?!”

“Hae In gitti…” diyordu Ayça sakince. Moon Jee yine hayretle haykırıyordu: “Neden?! Nereye gitti??”

“Gitti işte…” diyordu Ayça hiçbir şey olmamış gibi, ve yukarıyı işaret ediyordu: “Aaa, baksana! Mavi ay!”

Moon Jee bakışlarını gökyüzüne çevirince hayretten dili tutulacak gibi oluyordu genç adamın: Gerçekten de gökte mavi bir hilâl vardı. Çok güzel, bir o kadar da korkunçtu bu mavi hilâl. Moon Jee büyülenmiş gibiydi, bakışlarını hilâlden ayıramıyordu.

“Çok güzel…” diye mırıldanıyordu usulca. Yanındaki kız: “İşte senin aradığın şey, o…” diye mırıldanıyordu. Moon Jee başını çevirince, bu defa da Jae Hwa’yı görüyordu karşısında.

“Eee?! Ayça n’oldu?! E yok artık!” diyordu genç adam (rüya da olsa mantığın bir sınırı vardı, di mi?!) “Jae Hwa, sen nerden çıktın be?”

“Jae Hwa değilim ben, Luna’yım,” diyordu genç kız ve yüzünde şeytani bir sırıtışla yattığı yerden kalkıp genç adamın üzerine eğiliyordu! Tıpkı Im Juli’nin Luna’sı gibi Moon Jee’yi görünmez iplerle oynatılan bir kuklaya dönüştürüyordu! Moon Jee kollarının, bacaklarının kendi sözünü dinlemez hale geldiğini görünce bir çığlık atıyordu ama çırpınması yararsızdı: Jae Hwa onu istediği gibi hareket ettirmeye başlamıştı bile!

“Bırak beni! Bırak!”

Moon Jee birden irkilerek uyandı! Gözleri korkuyla açılmış halde, derin soluklar alıp verdi birkaç kez. Gördüklerinin rüya olduğunu anlaması birkaç saniyesini aldı; sonra nefesleri normale döndü ve genç adam derin bir rahatlamayla: “Neyse ki rüyaymış…” diye mırıldandı. Başucundaki suya uzanıp birkaç yudum içti, sonra tekrar yatağa yattı. Gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı.

Dün gerçekten de çok tuhaf bir gün olmuştu. Ağabeyi ve Ayça’ya saunada rastladıktan sonra olanların hiçbiri gerçek değildi sanki. Hele de o öpüşme olayı!

Dün gece Ayça’yı öptüğü aklına gelince genç çocuğun yanaklarını ateş bastı yeniden: Bunu nasıl yapabilmişti?! Genç adam suçu alkole atmak isterdi, ama aksi gibi dün akşam cafe’de yalnızca çay içmişlerdi! Moon Jee düşünüyor düşünüyor, mantıklı bir açıklama bulamıyordu. Bu hareketi yalnızca San Young serserisinin önünde fazla gaza gelmesinden kaynaklanıyor olabilirdi, ama genç adam San Young’a karşı neden bu kadar hınçla dolduğunu bir türlü açıklayamıyordu. Onun Ayça’nın kolunu maço bir tavırla tuttuğunu görünce damarlarını deli bir öfke doldurmuş, sonra da bu tuhaf tiyatronun içinde bulmuştu kendini.

Hadi buraya kadar gene iyiydi de… Genç adam Ayça’yla öpüşürken kendini kaybetmesine bir türlü anlam veremiyordu! Daha düne kadar abla gibi gördüğü kızı öperken nasıl olur da böyle baygın bir hazla kendinden geçerdi?! Üstelik bu kız abisinin sevgilisiydi lan! Moon Jee utançla yatakta döndü, yastığı kafasına bastırdı. Kendini ucuz bir çapkın gibi hissediyordu, bir daha abisinin yüzüne nasıl bakacaktı?! Allah kahretsin, her şey boka sarmıştı!

Ama neyse ki Ayça konusunda biraz daha şanslıydı: San Young ikisinin öpüşmesini gördükten sonra koşar adımlarla yanlarından uzaklaşınca onu gözleyen Ayça derhal ellerini Moon Jee’nin boynundan çözüp derin bir nefes almıştı. Moon Jee ise hâlâ sarhoş gibi bir haldeydi, bakışları Jae Hwa’ya takıldı, ama genç kızın yüzündeki şok ve hayalkırıklığı ifadesiyle gerisin geri dönüp tekrar cafeye girmesini bile hayal meyal hatırlıyordu. Neyse, sonuçta Ayça’yla baş başa kalmışlardı. Ayça utanarak gözlerini kaçırdı.

Moon Jee birden derin bir uykudan uyanır gibi kendine geldi: İçindeki esriklik duygusu, birden yerini korkunç bir pişmanlık ve utanca bıraktı. Yüzünü ateş basarken:

“Ben… özür dilerim, çok özür dilerim!” diye haykırdı.

Ayça ise hemen: “Tamam, sus, konuşmayalım!” diye sözünü kesti onun. Belli ki kendisi de utanmıştı bu tuhaf durumdan. Ama genç kızın sesinde kızgınlık yoktu, hatta aksine sanki olanlar kendi suçuymuş gibi mahcup bir sesle mırıldanmıştı:

“Az önce neden böyle davrandığını anlayabiliyorum… Sana kızmadım… Ve çok teşekkür ederim, sayende San Young artık rahatsız edemez beni…”

Sonra sustu, dudaklarını ısırdı. Moon Jee ise utançtan perişan haldeydi, feryat gibi bir sesle:

“Noona…” diye başladı, “Ben cidden nasıl özür dileyeceğimi bilmiyorum… Nasıl oldu anlamadım… O dallama herifin ağzına iki tane çakmak yerine böyle saçma bir hareket yaptım, lütfen affet…”

Ayça belli belirsiz gülümsedi. Alaycı bir sesle: “Valla bu hareketle onun canını tokat atmaktan daha çok yaktığımız kesin,” dedi. Sonra içini çekti: “Ama keşke… keşke… neyse!…”

Sonra Moon Jee’ye döndü, buruk bir biçimde gülümsedi:

“Az önce olanları unutalım, olur mu? Ve lütfen, lütfen Han Seul’e bundan bahsetmeyelim… Bizi anlayışla karşılayacak olsa bile kalbi kırılacaktır…”

Moon Jee yavaşça başını salladı. Zaten ağabeyini düşündükçe kulakları utançla yanıyordu; yanlışlıkla (!) sevgilisini öptüğünü ona anlatmaktansa ölmeyi tercih ederdi!

Ayça onun fena halde utanmış, çocuksu hallerini görünce elinde olmadan gülümsedi. İçi biraz da olsa rahatlamıştı. Gelip omzuna ufak bir yumruk attı:

“Hadi artık eve dönelim… Bugünlük bu kadar macera yeter!”

Moon Jee yine başını salladı. Konuşmaya mecali kalmamıştı, hatta mümkünse Ayça ve abisinden şöyle birkaç ay kadar uzak kalmayı planlıyordu! Tamam, belki birkaç ay fazla abartılı olurdu, ama en azından onları gördüğü zaman bu utanç verici anıyla yerin dibine geçmeyi bırakana kadar uzak kalmalıydı!

İkili eve dönene kadar hiç konuşmadılar. Aralarına tuhaf bir yabancılık girmişti sanki.

Ayça uzun süre uyuyamadı. Yattığı yerde bir sağa, bir sola dönüp durdu. Aklından Moon Jee’nin onu öpmeye başladığı an hiç gitmiyordu! Genç kız derin bir “of” çekti: Peki kendisi neden onu itmek için daha fazla çabalamamıştı yaa?? San Young hıyarına nispet yapmak bu kadar önemli miydi?! Keşke, keşke dün gece olanlar hiç yaşanmasaydı!

Genç kız üzüntüyle dudaklarını ısırdı. Bundan sonra Moon Jee’yle eskisi gibi olabilecekler miydi acaba?? Şimdiye kadar Moon Jee’yi sadece ufak, sevimli bir oğlan çocuğu gibi görmüştü. Onun yanındayken başka kimseyle olamadığı kadar rahattı, çocuksuydu. Ama şimdi…

Şimdi ise, Moon Jee’nin de bir erkek olduğunu fark etmişti işte! O da genç, yakışıklı, ve gayet güçlü kuvvetli bir erkekti. Ayça bir an Moon Jee’nin kendisini sıkı sıkı tutup öpmeye başladığı anda çırpındığı halde ondan kurtulamamasını hatırladı ve yüzünü ateş bastı: Moon Jee o anda resmen âşık, tutkulu bir erkek gibi davranıyordu! Ohaaaa!

Ayça ellerini yüzüne kapatıp inledi. Kendilerini bu saçma sapan duruma nasıl sokmuşlardı yaa?! Dün Moon Jee’nin onu öperken cinsel istek duyduğuna yemin edebilirdi! Üstelik kendisi de çok masum sayılmazdı: Çok kısa bir anlığına da olsa, Moon Jee’nin yumuşak dudaklarını dudaklarında hissetmek hoşuna gitmişti! Aman Tanrım, nasıl böyle bir şey hissederdi, nasıl, nasıl?!

Genç kız sıkıntıdan yorganı tekmeledi. Bir daha Han Seul’ün yüzüne nasıl bakacaktı, Moon Jee’yle nasıl hiçbir şey olmamış gibi konuşacaktı, cidden bilmiyordu…

Ayça bütün gece sağa sola döndükten sonra nihayet sabaha karşı sızdı. Uyandığında saat 11’e geliyordu. Neyse ki günlerden pazardı ve kliniğe gitmesi gerekmiyordu. Ayça kendini akşamdan kalma gibi hissederek uykulu gözlerle ayağa kalktı, mutfağa geçti. Bir bardak su içerken arkasından bir ses çınladı:

“Günaydın!”

Hae In dün gece nöbete kalan kendisi değilmiş gibi, ışıl ışıl gözlerle gülümsüyordu. Ayça da ona gülümsedi:

“Günaydın…”

Hae In bir şey demek isteyip de diyemiyormuş gibi kıvrandı. Sonra birden, koşarak gelip Ayça’nın boynuna atıldı!

“Teşekkür ederim!” dedi hıçkırır gibi bir sesle. “Ma Ju’nun ameliyat parasını senin verdiğini öğrendim! Çok, çok teşekkür ederim Ayça!”

Ayça ilk anda şaşırmıştı, ama hemen sonra onun da yüzüne bir gülümseme yayıldı. Arkadaşına sıkıca sarıldı. Sonra geri çekildi, gülümseyerek onun yüzüne baktı:

“Ma Ju’nun sağlığına kavuşmasına yardımcı olabilirsem ne mutlu bana…”

“O kadar parayı bir kalemde çıkarıp vermek…” Hae In ne diyeceğini bilemez gibi durakladı. Sonra şaşkınca: “Ama Ayça, senin o kadar paran var mıydı?? Nerden buldun?! Bütün paranı verdin, öyle değil mi?”

“Verdiğim para Han Seul’le birlikte çalıştığımız o üç günlük işten kalan paraydı,” dedi Ayça. Sonra kıkır kıkır güldü: “Valla zaten o öyle bir işti ki, bırak para almayı, üstüne para vermem gerekirdi!” Ayça cilt bakımlarını, pahalı elbiseleri ve en çok da San Young’dan aldığı intikamı düşünüp gülümsemeden edemedi: Evet, kesinlikle üste para vermesini isteseler yeriydi!

“Yine de… Ben…” Hae In en sonunda Ayça’nın gözlerinin içine baktı. Gözleri yaşarmıştı. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı. “Bu yaptığını hiçbir zaman unutmayacağım… Bundan sonra her şeyde ama her şeyde senin yanında olacağım Ayça…”

Ayça Hae In’in bu kadar duygulanmasına şaşırsa da, sevgiyle gülümsedi arkadaşına:

“Teşekkür ederim Hae In…”

Hae In burnunu çekti, bu ağır havadan kurtulmak ister gibi neşeli bir sesle:

“O halde bugün Pazar kahvaltımızı şöyle güzel bir yerde yapalım ha, ne dersin?” dedi. “Nehir manzaralı bir yerde krep yiyelim! Ben ısmarlıyorum! Hadi giyin de gel!”

“Yaşasınnn, tamam kaptan, hemen geliyorum!” diye bağırdı Ayça ve gülerek odasına koşturdu. Hae In onun arkasından sevgiyle baktı.

Ayça gerçekten de sahip olduklarını hak ediyordu…

Han Seul tüm sabahı senatör Ferguson ve ekibine eşlik ederek geçirmişti. Senatör, ekonomiden sorumlu devlet bakanı ve milletvekilleri ile toplantıdayken Han Seul odanın giriş kapısında yüzünde hiç bozmadığı bir ciddiyetle konuşulanları takip ediyor, bir yandan da kulağındaki bluetooth ile dışarıdaki adamlarından durum raporu alıyordu. Genç adam, iradesini sonuna kadar zorluyordu: Yoksa her an gözleri, senatörün hemen sağında oturan ve tatlı sesiyle Korece konuşmaları İngilizce’ye, İngilizce’yi de Korece’ye çeviren Jun Hee’nin yüzüne takılıp kalabilirdi…

Öğledensonra senatör dinlenmek istediğini belirtip otel odasına çekildi. Han Seul emrindeki iki genç korumayı nöbete bıraktıktan sonra bir süre dinlenip kafasını toplayabilmek için yakınlarda kahve içebileceği bir yer aramaya karar verdi. Otelin giriş katındaki restoran-bara özellikle girmedi, Jun Hee’nin orada olma ihtimali vardı çünkü.

Fakat otelin karşı sokağındaki kahve dükkanına girer girmez, elinde karton bardaktaki kahvesiyle dışarı çıkmak üzere olan Jun Hee’yle burun buruna geldi!

“Ah… Merhaba…” dedi Jun Hee çekingen bir gülümsemeyle.

Han Seul bir an ne tepki vereceğini bilemedi. Soğuk bir “merhaba”dan sonra kahve almak üzere kasaya doğru ilerlemişti ki, Jun Hee aniden kolundan tuttu. Han Seul mecburen döndü, ona baktı.

Jun Hee, yüzünde hüzünlü bir tebessümle:

“Biraz… biraz konuşalım mı Han Seul-sshi?” deyiverdi.

MGFG OST – Shin Min Ah – I can give you all

Han Seul bir an durdu, sonra kaçışı olmadığını anladı: Bu konuşma er ya da geç yapılmak zorundaydı. Genç adam sıkıntıyla nefes verip başını salladı; Jun Hee’ye geçmesi için işaret etti. Biraz sonra iki genç, önlerinde birer fincan kahveyle, bir masada karşılıklı olarak oturmuşlardı.

Jun Hee uzun uzun baktı Han Seul’e. Hiç değişmemişti…

“Nasılsın görüşmeyeli?” diye sordu, duygulanmış bir sesle.

Han Seul rahatsızca kıpırdandı. Genç kadına bakmadan:

“İyiyim,” diye cevapladı, “Ya sen?”

“Ben de iyiyim…”

Bir süre sustular. Sonra Jun Hee, biraz çekinerek, usulca sordu:

“Bana hâlâ kızgın mısın?”

Han Seul konuşmanın başından beri ilk defa gülümsedi. Ama alaycı bir gülümsemeydi bu. Karşısındaki kızın gözlerine baktı dik dik:

“Ne fark eder ki?” diye sordu. “Bir önemi var mı senin için?”

“Böyle yapma, ne olur…” diye mırıldandı Jun Hee. “Üç senenin ardından biraz da olsa beni affedemedin mi?”

Han Seul acı acı gülümsedi. Ağzında acı bir tat vardı. “Affetmek, ha?” diye düşünüyordu, “Bu, o kadar kolay mı Jun Hee? Günün birinde pat diye “ben başkasını seviyorum!” diye çekip giden bir kadını nasıl affedebilirim?! Üzgünüm, ama ben o kadar da engin gönüllü bir insan değilim!”

Ama tüm bunları karşısındaki genç kadına söylemedi. Söylese ne değişecekti ki zaten? Onun yerine:

“Bunları konuşmayalım,” dedi. “Amerika’da işlerin iyi gidiyor olmalı, senatörün ekibine katılmak kolay şey değildir. Tebrik ederim.”

“Teşekkür ederim,” diye gülümsedi Jun Hee. “Sen de koruma biriminde çabucak yükselmişsin… Ben giderken koruma birimi henüz yeni kurulmuştu, sen de çaylak bir memurdun…”

Han Seul hafifçe gülümsedi. “Sen giderken…” diye geçirdi içinden. Evet, başbakanlıkta işe girmesi ve Jun Hee’nin hayatından çıkıp gitmesi hemen hemen aynı zamana denk gelmişti. Han Seul, içindeki büyük acıyı azıcık da olsa hafifletebilmek için denize düşen kazazedenin cansimidine sarılması gibi sarılmıştı işine. Hatta kendini parçalarcasına sarılmıştı; öyle ki, en tehlikeli görevlerde hep kendini öne atıyor, eşlik etmesi gereken insanları cansiperane koruyor, hatta nerdeyse birileri saldırsın da canım pahasına kavgaya gireyim, öleyim, öldüreyim der gibi hareket ediyordu! Artık şansından mı, yoksa şanssızlığından mı, hiç gerçek bir tehlikeyle karşılaşmamıştı o günlerde: Hepi topu birkaç zararsız gösterici, birkaç büyük hayranın aşırı sevgisi, ya da politikacılara yumurta atan öğrencilerden başka kimse çıkmamıştı yoluna. Han Seul’ün içindeki Tyler Durden tarafı bu işe fena bozuluyordu. O da sonunda gitmiş, kendini eski mahallesini ıslah etmeye adamıştı…

“Peki şimdi… mutlu musun?” diye pat diye sordu Jun Hee ve genç adamı dalgınlığından kopardı. Han Seul şaşkınlıkla baktı ona. Bir an, bu mahrem soruyu sorduğu için kızı “artık seni ilgilendirmez!” diye terslese mi, yoksa normal mi davransa bilemedi. Sonra, birlikte geçirilen güzel günlerin hatrına kibar olmaya karar verdi. Hafifçe başını salladı. Evet, mutluydu. Geçen onca zamanın ardından en azından mutsuz değildi, bunu kesinlikle söyleyebiliyordu.

“Sen… mutlu musun peki?” diye sordu.

Sesi hiç istemediği halde, biraz buruk çıkmıştı. Jun Hee gözlerini kaldırdı, Han Seul’e baktı. Gözlerinde yaşlar tomurcuklanmıştı. Ama mahcupça gülümsedi genç kadın, hafifçe boynunu büktü:

“Evet Han Seul… Mutluyum…”

Sonra derin derin içini çekti: “Özür dilerim, belki de mutsuz olmalıydım: Belki de seni terk edip gittikten sonra çok ama çok mutsuz olmalıydım ki yüreğin biraz olsun soğusun… Gitti, ama kimse onu benim kadar mutlu edemezdi diye düşünüp sevinesin!”

Sonra başını eğdi genç kadın, hüzünle mırıldandı: “Ama mutluyum işte… Özür dilerim…”

Han Seul yarı alaycı, yarı buruk, gülümsedi. Biraz daha yumuşak bir sesle:

“Saçmalama…” diye mırıldandı. “Sen mutlusun diye üzülecek kadar kötü yürekli bir insan değilim…” Sonra içini çekti. “Evet… Yalan söyleyemem, canımı çok yaktın… Ama yine de senin mutsuzluğunu isteyemem Jun Hee… Belki seni hiçbir zaman bağışlayamayacağım, ama yine de, hep mutlu olman için dua edeceğim…”

Jun Hee gözlerini yerden kaldırdı, hayretle karşısındaki adama baktı. Öyle duygulanmıştı ki, dudakları titriyordu. Han Seul’se az önceki sözleri söyledikten sonra artık daha fazla konuşmaya dayanamayacağını hissetmişti, ani bir hareketle ayağa kalktı:

“Akşam yemeğinde senatöre yine eşlik edeceksin sanırım… O zaman görüşürüz!”

Böyle deyip arkasını döndü, hızlı adımlarla yürümeye başladı. Jun Hee masada öylece kalakalmıştı. Gözlerinden birer damla yaş süzülürken hüzünle gülümsedi: Han Seul… İlk aşkı… Katı görünüşünün altında bir çocuk kalbi saklayan, yakışıklı genç adam…

Hiç değişmemişti…

“İyi işti çocuklar!” diye grup arkadaşlarının omzuna ufak birer yumruk attı Moon Jee. Keyfi yerindeydi; güzel bir gece olmuştu. Bar yine tıklım tıklım doluydu ve Moon and Stars dinleyicilerini coşturma konusunda iyi iş çıkarmıştı. Şimdi sırtlarında enstrümanları, evlere dağılmadan önce bir şeyler yemeye gidiyorlardı.

“Moon Jee-sshi!”

Moon Jee dönüp baktı. Birkaç gün önceki takım elbiseli, topluca, orta yaşlı yapımcıyı gördü. Adam grubun yanına yaklaştı, çocuklara gülümsedi:

“Güzel bir programdı, tebrik ederim.”

“Burada ne arıyorsunuz?” dedi Moon Jee sabırsızlıkla. “Ben size cevabımı verdiğimi sanıyordum.”

Adam ona döndü, gülümseyerek:

“Söylediklerinizi düşündüm Moon Jee-sshi,” dedi. “Ve durumu konuşmamız gerektiğine karar verdim. Eğer temel prensiplerde anlaşabilirsek sizinle grup olarak çalışmayı düşünüyorum.” Sonra diğerlerine döndü: “Bu arada, daha önce sizinle tanışmadık: Ben Lee Su Hyun. Müzik yapımcısıyım. S&M Entertainment’a bağlı olarak çalışıyor ve yeni yetenekler arıyorum.”

Jin Beom, Hyung Kan ve Joon Hwa’nın gözleri sevinçle açıldı: Bu adam kendilerine albüm yapmayı düşünüyor olabilirdi!

“Grup olarak, öyle mi?” dedi Moon Jee pek de inanmayarak. Su Hyun’la daha önceki konuşmaları henüz aklından çıkmamıştı. Ama adam inandırıcı bir ses tonuyla:

“Evet, şu aşamada grubunuzun bütünlüğünü korumamız daha doğru olacaktır,” diye cevap verdi. “Size kartımı vereyim. Burada adresim de yazılı. Eğer konuşmak isterseniz yarın öğlen 2’de sizi ofisimde bekliyorum. Böylece birlikte çalışabilmemiz için gerekli şart ve koşulları tartışabiliriz.”

Adam her birine birer kartvizitini uzattı. Üç oğlanın gözleri sevinçle irileşmişti, eğilerek teşekkür ettiler. Moon Jee ise istifini bozmadı. Henüz bu adama yeterince güvenmiyordu.

“O halde… yarın görüşmek üzere,” dedi adam ve selam verip uzaklaştı.

Onun gidişinin ardından üç çocuk Moon Jee’nin tepesine zıpladılar: “Hyuuuung!!! Adam bize albüm yapabilir!”

“Hayallerimiz gerçek oluyor!”

“Ohaaa, gelsin paralar, gelsin kızlaaaar!”

“Durun lan, hemen gaza gelmeyin,” dedi Moon Jee en sonunda. “Biraz sakin olun yahu! Bir Çin atasözünün de dediği gibi “dereyi görmeden paçaları sıvamamak lâzım”…”

Üç çocuk birbirlerine bakıp iç geçirdiler: Moon Jee gene hiç duymadıkları saçma sapan bir lafı Çin atasözü diye kendilerine kakalamaya çalışıyordu… Jin Beom:

“Neyse neyse,” diye atıldı, “sonuç olarak karşımıza albüm yapmak için bir şans çıktı, di mi! Hadi gidip bunu kutlayalım!”

“Yehuuuu!” diye bağırdı diğerleri ve itiraz etmeye çabalayan Moon Jee’yi çeke çeke en yakın ızgaracıya doğru yöneldiler.

Mary Stayed Out At Night OST – Because of her

Ayça koşarak Seul Tower’ın önündeki geniş meydana geldi, ve heykelin önünde bekleyen Han Seul’ü görünce sevinçle gülümsedi. Küçük ama aceleci adımlarla onun yanına koştururken Han Seul de kendisini görmüştü. Yüzündeki güneş gözlüğünü çıkardı, genç kızı neşeyle selamladı:

“Selam Ayça! Nasılsın?”

“İyiyim, sen?” dedi Ayça ışıl ışıl gözlerle. Bir yandan da içinden “acaba sarılsam mı?” diye geçiriyordu ama sonra bu seferlik pas geçmeye karar verdi. Koreli’lerin “dating” olayını henüz pek çözememişti, kaçıncı buluşmada yanaktan öpüşülür, kaçıncıda sarılmak uygundur, hâlâ bilmiyordu. O yüzden sadece gülümsedi, sonra biraz beceriksizce elini uzattı.

Han Seul’se onun uzattığı ele şaşkınlıkla baktı: Bu Türk’ler de bir garipti doğrusu, kızla kaçıncı çıkışlarıydı, hâlâ yanaktan öpmenin ilerisine gidememişlerdi! Han Seul artık bu işe bir el atması gerektiğini hissediyordu: Bu neydi canım, hep böyle ortaokullu gibi mi takılacaklardı??

Böylece yüzüne çapkın bir gülümseme gelirken önce Ayça’nın elini sıktı, sonra avcundaki eli bırakmadı ve parmaklarını Ayça’nın parmaklarının arasından geçirdi. Ayça’ya bakıp gülümsedi:

“Bugün böyle yürüyeceğiz.”

Ayça küçük bir kız gibi kıkırdadı ve başını salladı: Han Seul’le el ele tutuşmaya hiçbir itirazı yoktu!

Böylece ikisi de yüzlerinde memnun bir gülümsemeyle Seul sokaklarında yürümeye başladılar.

“Eee, görüşmeyeli n’aber?” dedi Han Seul. Ayça hafifçe omuz silkti:

“İyidir, aynı şeyler… Klinikte vakit geçiyor işte…”

“Bizim ufaklıktan haberin var mı? Ben onu en son saunada karşılaştığımızdan beri görmedim… Ne yapıyor, kendine iş aramıyor mu?”

Ayça birden bakışlarını kaçırdı. Kekeleyerek:

“Ben-ben de uzun zamandır görmedim,” dedi. “Heralde çok meşgul…”

Han Seul dudak bükerken Ayça utanarak başını yana çevirmişti. Aklına Moon Jee’yle son görüşmelerinin anısı geldikçe içini bir sıkıntı basıyordu. Han Seul’ün arkasından iş çevirmiş gibi hissediyordu kendini. Hatta bırak hissetmeyi, düpedüz öyleydi!

Dikkatini dağıtmak için çabuk çabuk:

“Ya sen nasılsın?” diye konuştu, “Bu aralar çok yoğunsun galiba… Amerikalı senatör hâlâ burada mı?”

Bu defa kızarıp bozarma sırası Han Seul’deydi. Genç adam: “Hayır, henüz gitmedi, hâlâ onunla ilgileniyorum,” diye cevaplarken aklına istemsizce Jun Hee gelmişti. Han Seul, eski sevgilisiyle her gün yaklaşık on iki saat dip dibe olduklarını Ayça’ya söylemek istemiyordu.

İkisi de bir süre dalgınca kendi sırlarını düşündüler. Aralarındaki sessizliği, Han Seul’ün çalan telefonu bozdu. Han Seul arayan numaraya bakınca bir an kaşlarını çattı: Hae In’di.

“Alo?” dedi biraz da çekinerek.

“Han Seul-sshi? Meraba, rahatsız etmiyorum, değil mi?”

“Hayır, rica ederim. Seni dinliyorum.”

“Bak sana ne diyeceğim,” dedi Hae In’in neşeli sesi, “Bu salı Ayça’nın doğumgünü. Ona şöyle güzel bir sürpriz parti hazırlayalım diyorum, ne dersin? Sana da uyar mı?”

“Ah, öyle mi…” diye mırıldandı Han Seul ve çaktırmamaya çalışarak Ayça’ya baktı. Demek sevgilisinin doğumgünüydü, öyle mi… Yüzüne sevimli bir sırıtma gelirken: “Tamamdır,” dedi, “Bana uyar… Benim yapabileceğim bir şey var mı?”

“Yoo hayır, ben hazırlıkları tamamlarım,” dedi Hae In hemen. “Belki… hımm, belki Ayça’yı klinikten alabilirsin o gün.”

“Tamamdır, detayları daha sonra konuşuruz,” dedi Han Seul ve telefonu kapattı. Merakla ona bakan Ayça’ya çabucak gülümsedi:

“Önemli değil canım, işle ilgili…” Sonra ileriyi işaret etti: “Araba şurda… Eee, bugün nereye gitmek istersin?”

Ayça “bilmem, sen ne dersin?” diye sorunca da neşeyle sırıttı:

“Hadi bugün kararı arabamıza bırakalım: O bizi nereye götürürse oraya kadar gidelim, tamam mı?”

Ayça gülmeye başladı:

“Kararı arabaya bırakırsak yandık! Benzin nerde biterse orda geceleyeceğiz desene…”

“Bana uyar,” diye sırıttı Han Seul ve elinden sıkı sıkı tuttuğu genç kızı neşeyle çekerek arabaya koşturdu.

Moon Jee dalgınca yürüyordu. Aklında binlerce şey vardı. Yapımcı işi kafasına takılmıştı. Sonra bir de elbette Ayça meselesi vardı…

Genç adam o tuhaf akşamın ardından nerdeyse bir hafta geçtiği halde olanları bir türlü kafasından çıkarıp atamamıştı. O akşamı ve Ayça’yı öptüğü an’ı düşündükçe içine tuhaf bir sıkıntı basıyordu. İşin garibi, bu aptal anı sık sık aklına gelip onu huzursuz eder olmuştu. Moon Jee bu durumun abisine karşı büyük bir suçluluk duymasından ileri geldiğini düşünüyordu; hatta gidip onunla konuşmayı, her şeyi açık açık anlatıp özür dileyerek vicdanını rahatlatmayı düşünmüştü ama açıkçası gözü yemiyordu: Han Seul’ün böyle bir şeyi sebep ne olursa olsun pek de iyi karşılamayacağı kesindi!

Birdenbire, önünden geçtiği beyaz, büyük bir şemsiyenin altına bir tabure atmış oturan adama gözü takıldı ve hayretle durakladı: Birkaç hafta önce Jae Hwa ve çocuklarla eğlendiği barın karşısında gördüğü falcıydı bu!

Avatar – credits

Aynı anda oturduğu yerde keyifle nargile tüttürmekte olan falcı da onu fark etti ve Hint fakiri görünümlü adam heyecanla el kol sallamaya başladı: “Oooo, genç efendi! Gel gel, senin yarım kalan bir falın vardı!”

Moon Jee bir an tereddüt etti, ama sonra içinden yükselen meraka karşı koyamadı. Adamın karşısında durdu ve çarpıkça gülümsedi: “Merhaba falcı efendi! Sihirli baklalar ne âlemde bakalım?”

“Hepsi gayet sıhhat ve afiyetteler!” diye altın dişini göstererek sırıttı falcı ve yanındaki tabureyi patpatladı: “Hadi gel otur da falına devam edelim genç adam. Ya da “ay parçası” mı demeliyim?”

Kendi esprisine keh keh gülerken Moon Jee yine hayretle bakakalmıştı: “Bunu geçen sefer de söylemiştin! Peki ama nerden biliyorsun?”

“Bunu ve çok daha fazlasını biliyorum,” diye sırıttı adam. Moon Jee’nin cebinden çıkardığı parayı havada kaparken ekledi: “Mesela çok kısa bir süre önce önemli bir iş teklifi aldığını da biliyorum!”

Moon Jee birden geçen sefer adamın “bir teklif alacaksın ama bu işte pürüzler çıkacak” demesini hatırladı ve alayla gülümsedi:

“Sen pürüzler çıkacağını söylemiştin ama ben bunları hallettim bile: Arkadaşlarımı satmayacağımı söyledim ve karşımdaki adam geri adım atmak zorunda kaldı!”

“Dur bakalım, daha hiçbir şey halletmiş değilsin,” dedi adam bilgiç bilgiç. “Asıl zorluklar bundan sonra başlıyor. Eski bir Hint atasözü şöyle der genç adam: Dereyi görmeden paçaları sıvama!”

Moon Jee “Hint mi?! Bir dakka yav, o Çin atasözü değil midir?” diye hayretle mırıldanırken falcı abartılı bir hareketle onu susturdu ve önündeki baklaları işaret etti. Gözlerini yeniden Moon Jee’nin yüzüne çevirdiğinde yüzünde tuhaf bir sırıtma vardı:

“Aferin! Görüyorum ki güneşten vazgeçmişsin! Doğruyu yaptın evlat…”

Moon Jee bir an durakladı. Aklına Hae In gelmişti. Genç adam şaşkınca kaşlarını çattı: Gerçekten ondan vaz mı geçmişti? Bir an düşündü ve hüzünle içini çekti: Öyle ya… Nehir kenarında gördüklerinden sonra içinde en ufak bir umut kırıntısı bile kalmamıştı…

“Doğru yoldasın: Sen ay’sın, senin kendi yarını araman gerek…”

Moon Jee’nin adamın son cümlesini algılaması birkaç saniye sürdü. Genç adam şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı: “Bir dakika, şimdi sen bununla neyi-”

“Rama-san, zabıtalar geliyor!” Birdenbire fırtına gibi çadıra dalan yeniyetme bir gencin bağırarak söylediği sözler Moon Jee’nin lafını ağzına tıkadı. Çocuğun söylediklerini duyan falcı da yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle kalkıp önündeki tablayı kapamış, taburesini sırtına atmıştı; Moon Jee’yi de adeta itercesine yerinden kaldırıp onun altındaki tabureyi çekerken:

“Ben kaçar, kusura bakma delikanlı,” diye sırıttı, “Sana mutluluğu getirecek olan tek kişi, ayın diğer yarısıdır! Bunu sakın unutma, tamam mı? Hadi eyvallah!”

Ve küçük çocuğu önüne katıp koşturmaya başladı. Moon Jee ise şaşkınlık içinde kalakalmıştı. “Hey, dur, bu ne demek?!” diye bağırsa da falcı çoktan uzaklaşmıştı bile. Moon Jee hayretle başını salladı. Durup dururken yaşadığı atraksiyonlar bitmek bilmiyordu!

Dudak büktü ve yeniden yürümeye koyuldu…

Hae In mutfak tezgahı üzerinde duran çeşit çeşit kurabiye, cips, kanepe ve salataları süzdü ve kendi kendine beğeniyle gülümsedi: İstedi mi, kendisi de gayet güzel yemek yapabiliyordu. Yalnız bu isteği pek sık duymuyordu, o başka…

Ama bugün özel bir gündü: Bugün Ayça’nın doğumgünüydü. Daha önce muhabbeti geçtiği zaman Hae In şaşkınlıkla, ev arkadaşının doğumgününe çok az bir vakit kaldığını fark etmişti. Böylece tarihi aklına not etmiş, zamanı gelince de Han Seul ve Moon Jee’ye haber verip bu sürpriz partiyi düzenlemişti.

Partiyi Moon Jee’nin evinde yapacaklardı. Moon Jee’nin enfes arka bahçesi, bu iş için biçilmiş kaftandı. Genç kız o gün klinikten erken çıkmış, Moon Jee’ye gelip bahçeyi süslemesine yardım etmişti. Her yere balonlar, fenerler, kedi merdivenleri asmışlardı; cıvıl cıvıl olmuştu ortalık. Sonra bir önceki gece, Ayça klinikte nöbetteyken hazırlayıp dolaba sakladığı yiyecekleri getirip Moon Jee’nin mutfak tezgahına dizmişlerdi. Moon Jee’nin ağzı açık kalmıştı:

“Vaaaaayy, noona, senin böyle marifetlerin olduğunu bilmezdim! Süpersin!”

Böyle deyip kurabiyelerden birine uzandı, ama Hae In onun eline vurdu hemen: “Hop! Ayça gelmeden başlamak yok!”

“Bir tanecik de mi yok??” diye feryat etti Moon Jee. “Bari mekân kirası olarak alsam?? Bak evimi açtım size…”

“Olmaz, herkes gelmeden yemek yok,” diye kestirip attı Hae In. Moon Jee homurdanarak mutfaktan çıkınca da kendi kendine sırıttı: Ayça’nın dediği kadar vardı. Moon Jee’yle uğraşmak cidden keyifliydi!

Hae In son zamanlarda Moon Jee’yle arasının düzelmeye başladığını fark ediyordu, ve bu durumdan son derece mutluydu. Demek ki genç çocuk artık kendisine karşı olan duygularını içinden atmaya başlamıştı. Hae In neşeyle gülümsedi: Moon Jee önceden ona asla noona diye hitap etmezdi, ama şimdi farkında bile olmadan noona demeye başlamıştı! İyiye işaretti bu…

O sırada kapı çaldı. Moon Jee “ben açarım!” diye koştururken Hae In de alelacele konfetileri hazırlıyordu.

Kapı açılınca neşeyle sırıtan Han Seul ve şaşkın şaşkın, Moon Jee’nin evinde ne aradıklarını anlamaya çalışan Ayça çıktı karşısına. Han Seul Ayça’yı klinikten almış, ona bir sürprizi olduğunu söylemişti. Ama genç kız sürprizin Moon Jee’ye gelmek olduğunu hayatta tahmin edemezdi! Biraz korkarak iki çocuğun yüzlerine baktı, ama ikisinin de sırıttığını görünce içi rahatladı.

“Hoşgeldiniz!” dedi Moon Jee neşeyle, “Evet, partimizin onur konukları da geldiğine göre eğlenmeye başlayabiliriz!”

“Parti mi? Onur konukları mı?? N’oluyo yaa…” diye mırıldanıp içeri geçti Ayça ve verandaya açılan salonda Hae In’i kocaman bir pastanın önünde dururken buldu. Hae In onlar içeri girer girmez konfetileri birbiri ardına patlatıp Ayça’nın başından aşağı yağdırmaya başlamıştı bile:

Happy Birthday Song

“İyi ki doğduuun Ayçaaa!”

Diğerleri de ona katıldılar ve hepsi birden “iyi ki doğduuuun!” diye bağırmaya başladılar. Ayça’nın şaşkınlık ve sevinçten ağzı açık kalmıştı. Duvara boydan boya asılmış “happy birthday” yazılı afişi görünce neşeyle gülümsedi. Bu arada Moon Jee hemen pastayı Ayça’nın önüne itmiş, becerikli bir hareketle mumları yakmıştı. “Hadi üflesene!” diye bağırdı Han Seul ve Ayça onun sözünü ikiletmedi. Pastanın üzerindeki 2 ve 8 rakamı şeklindeki mumları üflerken diğerleri alkışlamaya başlamıştı bile!

“Tebrikler Ayçacığım, nice yıllara,” dedi Hae In ve onun boynuna sarıldı. Sonra Han Seul yanağından öperek tebrik etti sevgilisini. Moon Jee ise sırıttı:

“Vuhaaa, yirmi sekiiiiiz! İyice yaşlandın desene…”

“Kes sesini!” diye onun kafasına bir şaplak attı Ayça. Ama hemen sonra gülerek ona da sarıldı.

Sonra hediye faslına geçildi. Ayça cidden mahcup olmuştu; doğumgününü bildikleri yetmiyor gibi bir de hediye almaya uğraşmışlardı zavallılar… Hae In’in hediyesi çok güzel bir bluzdu. Ayça geçen gün birlikte alışverişe çıktıkları zaman beğendiği halde “çok fazla şey aldım bu aralar, bu kadar açılmayayım…” deyip almaktan vazgeçmişti. Ama Hae In unutmamıştı demek! Ayça ona: “çok teşekkür ederim canım! Niye zahmet ettin ki?…” diye sarılırken Hae In sevinçle gülümsüyordu: “Beğendiğine sevindim! Güle güle kullan…”

Moon Jee elindeki paketi uzatırken sırıttı: “Al bakalım! Artık beni sorularınla rahatsız etmezsin…”

Ayça merakla paketi açınca, bir kitap çıktı içinden. Üzerinde “Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi” yazıyordu. Ayça gülmeye başladı: “Bu sadece bana değil, kendine de bir hediye olmuş…”

“Eee, akıllı adamın hali başka oluyor,” diye sırıttı Moon Jee. Han Seul de hediyeyi görmüş, heyecanla atılmıştı: “Vaayyy, afferim lan, çok iyi düşünmüşsün! Eee, ne de olsa insanlar ikiye ayrılır, otostopçunun galaksi rehberini okumuş olanlar ve diğerleri!”

“Aynen öyle abicim! Çak!” İki çocuk neşeyle birbirlerinin eline çakarken Hae In ve Ayça göz göze gelip içlerini çektiler: Allah bilir bu Kim biraderler aynı şeyi “Fight Club”, “Naruto” ve daha binlerce film/kitap/anime için de söyleyebilirlerdi…

Nihayet sıra Han Seul’deydi. Genç adam ufak bir paket uzatırken gülümsüyordu:

“Umarım beğenirsin…”

Ayça merak ve heyecanla paketi açmaya çalışırken Moon Jee de merakla kafasını uzatıyordu: “Ne almış, ne almış?? Pırlanta yüzük mü acaba??” Han Seul bu boşboğaz oğlana ters ters bakıp dişlerinin arasından tısladı:

“YA! Pırlanta yüzük alsam bile böyle senin şebekliklerinin ortasında vermezdim, değil mi??”

“Hımm, orası da öyle tabii…” diye bilmiş bir tavırla başını salladı Moon Jee.

Ayça ise bu sırada pakedi açmayı başarmıştı: Bir mücevher kutusuydu bu. Ayça merakla kutuyu açınca, çok güzel, pırıl pırıl hilâl şeklinde bir kolye çıktı karşısına.

“Ah, çok güzel!” dedi Ayça heyecanla ve kolyeyi eline aldı. Sevinç ve beğeniyle kolyeyi incelerken Han Seul keyifle gülümsüyordu. Ayça’nın beğenmesine sevinmişti.

“Takmana yardım etmemi ister misin?”

“Evet, çok sevinirim…” dedi Ayça ve bir eliyle saçlarını topladı. Han Seul onun arkasına geçip kolyeyi takarken Moon Jee:

“Vay… Çok güzel kolyeymiş cidden…” diye mırıldandı. Nedense birden kendini biraz tuhaf hissetmişti. Abisi Ayça’nın ensesinde kolyenin klipsini açmaya uğraşırken mahrem bir sahne izlermiş gibi bakışlarını kaçırdı, alelacele Hae In’e döndü:

“Hyung bu işlerde çok zevklidir… Kadınların hoşlanacağı şeyler seçmede üstüne yoktur!”

Hae In’se yüzünde dalgın bir ifadeyle başını salladı. Bir refleks gibi eli kendi boynuna gitti, ama neyse ki hemen kendini toparlamayı başardı. Yoksa az kalsın sıkıldığı veya üzüldüğü zamanlarda yaptığı gibi Han Seul’ün hediyesi olan güneş kolyesiyle oynamaya başlayacaktı ki, bunun hiç de sırası değildi!

Genç kız burukça gülümsedi. Az ileride kolyeyle cebelleşen Ayça ve Han Seul’u izlerken bir defa daha, onların bir çift olduğunu kendi kendine hatırlatmadan edemememişti. Evet, onlar bir çiftti. Ayça’nın ışıl ışıl, pahalı kolyesi, bunun kanıtı gibiydi. Kendi basit kolyesinin Ayça’ya şu anda takılan kolyenin yanında ne kadar ucuz kaldığını düşündü bir an, ve sonra kendine kızdı: Elbette öyle olacaktı! O sadece, yeni tanışılan sevimli bir adamın kendisine hediye ettiği bir arkadaşlık kolyesiydi. Oysa Ayça, kolyesini kendisine âşık bir adamdan alıyordu.

Nihayet, Han Seul kolyeyi takıp “işte…” diye geri çekildi, Ayça da ona dönüp baktı. Genç kızın gözleri ışıl ışıldı:

“Çok teşekkür ederim Han Seul… Çok güzel bir kolye, gerçekten çok beğendim…”

“Beğendiğine sevindim,” diye gülümsedi Han Seul. “Seni anlatıyor… Ve sana gerçekten çok yakıştı…”

Ayça mahcupça gülümseyerek bakışlarını yere indirirken Han Seul sırıttı, sonra utanmış ve bu utancını konuyu dağıtarak saklamaya çalışır gibi diğerlerine döndü:

“Hadi amaaa, partiye başlamıyor muyuz??”

Moon Jee hemen kendine geldi, neşeyle bağırıp hoparlöre bağlanmış Iphone’una doğru koşturdu: “O zaman parti zamanıııı! Yehuuuuuuuuuuu!”

T-ara – Why are you being like this?

Moon Jee’nin hareketli müzik seçimleriyle ortama birden bir neşe geldi. Han Seul:

“O zaman doğumgünü çocuğu pastasını kessin ve yemeklerimize yumulalım!” diye güldü. Ayça ise merakla:

“Başka gelecek yok mu?” dedi, “Seung Mi Unni’yi falan da çağırsaydık keşke…” Hae In hemen atıldı:

“Çağırmaz olur muyum? Ama bugün geceye kadar klinikte o kalacak, biliyorsun… Yine de çıkışta belki bir-iki saatliğine uğrayabilirse uğrayacak…”

“Boşverin yaa, böyle biz bize daha iyiyiz!” dedi Moon Jee de ve pastanın kesilmesini bile beklemeden parmağını daldırıp yaladı: “Hımm, çok güzel pastaymış, eline sağlık noona!”

“MOON JEEE!” diye bağırdı diğer üçü aynı anda ve genç çocuk tırsarak onlara baktı: “Ne var yaa?? Allah Allah, yedik mi pastanızı?!”

“Yemedin mi???”

“Canım o köşesini bana verirsiniz, olur biter…” dedi Moon Jee ve sonra kendi kendine “cık cık”layarak, bu ufacık hareketini bu kadar büyüttükleri için hepsine küsüp gitti, bir köşeye oturdu.

Biraz sonra pastalarını mideye indirirken Ayça iştahlı “nmmmm”ların arasında beğenisini gizleyemiyordu:

“Hae In-ah! Ellerine sağlık, hepsi süper olmuş! Pastayı da sen mi yaptın?”

“Ahah, hayır, yaş pastayı hazır aldım,” diye sırıttı Hae In, “Ama diğerleri benim marifetim…”

“Süpersin Hae In! Ev arkadaşım olduğun için o kadar şanslıyım kiii!”

Moon Jee de laf atmadan duramadı: “Seni alan yaşadı noona!! Artık iki senede yüz kilo falan olur…”

Hae In gülerek elinin altında duran bir kanepe yastığını fırlattı oğlana. Ama neyse ki Moon Jee kendisini ve pasta tabağını yastıktan korumayı başardı!

Biraz sonra dans faslına geçilmişti ki kapı çaldı. Hae In koşturdu hemen: “Ben açarım!”

Kapıyı açtığında Seung Mi’nin neşeli suratı karşısında duruyordu:

“Selaaaam! Bana da pasta kaldı mı??”

“Ah, hoşgeldin Unni! Kalmaz olur mu, geç içeri!” dedi Hae In ve onu partinin tüm hızıyla sürdüğü arka bahçeye doğru götürdü. Moon Jee eline fotoğraf makinasını geçirmiş, partiyi resimliyordu. Bu sırada Ayça ve Han Seul karşılıklı twist yapmaya çalışıyorlardı. Ayça çocuğa “bak şöyle yapacaksın… azıcık kalçayı kıvır…” diyor, ama Han Seul kalçayı kıvırabilecek gibi görünmüyordu! “Böyle mi?” deyip sertçe kalçasını attırınca tam karşılarında ikisini izlemekte, bir yandan da fotoğraf çekmekte olan Moon Jee koptu:

“Hyung! Kalça çıkığı olan bir panda yavrusuna benzedin!”

“YAA! Hiç de bile, biraz sonra kapıcam ben bu dansı, bak görürsün!” diye bağırdı Han Seul ve kıvırtma çalışmalarına devam etti. Moon Jee ise onun en komik pozlarını yakalamak için yüzünde kocaman bir sırıtmayla tetikte bekliyordu.

O sırada Seung Mi’yi gören Ayça neşeyle koşturdu, boynuna atıldı genç kadının: “Seung Mi Unni! Hoşgeldin!”

“Hoşbulduk tatlım! Doğumgünün kutlu olsuun!” dedi Seung Mi neşeyle ve Ayça’ya bir paket uzattı. Ayça “aşkolsun, ne gerek vardı, senin gelmen yeter…” diye mırıldanıp neşeyle açtı paketi.

Seung Mi Unni ise ona çok tatlı bir abajur almıştı. Üzerinde yıldız desenleri vardı. “Karanlıkta görmelisin, mavi bir ışık yayıyor,” dedi Seung Mi ve genç kızın yanaklarını sıktı: “Tıpkı senin güzel gözlerin gibi…”

Ayça ona sarılıp teşekkür ederken kendi kendine “yaşasın, bir sürü hediyem oldu!” diye sevinmeden edemiyordu. Doğumgünü ne süper bir şeydi! Moon Jee de aynı anda: “Bozmayın, çekiyorum!” deyip iki genç kadının ellerinde abajurla resmini çekti.

Dancing Limes

O sırada Hae In gidip şarkı listesinden slow bir parça seçmişti. Diğerlerine döndü:

“Hadi biraz dans edip yediklerimizi eritelim… Yoksa bu pastalar bize yağ olarak geri dönecek!”

“O zaman bana bu dansı lütfeder misiniz sevgili hanfendi?” dedi Han Seul ve saygılı bir reveransla Seung Mi’nin önünde eğildi. Seung Mi ise gülerek ellerini sallamaya başladı: “Ay yok, yok! Siz Hae In’le veya Ayça’yla dans edin… Ben bugün klinikte o kadar yoruldum ve acıktım ki, şu anda bir köşeye geçip pasta tıkınmaktan başka bir şey düşünemiyorum…”

Diğerleri onun bu lafına güldüler. Bunun üzerine Han Seul Ayça’yı dansa kaldırdı. Moon Jee de Hae In’e baktı, genç kız gülerek başını sallayınca onunla birlikte bahçede sardunyalar arasında kalan ufak dans pistlerine doğru ilerledi.

Ayça Han Seul’le dans ederken düşünüyordu. Genç kız hayatından son derece memnundu. Şu bahçede, bu insanlarla olmak onu gerçekten mutlu ediyordu. Başını biraz geriye çekip Han Seul’e baktı. Han Seul de ona bakıp gülümsedi. Ayça’nın yüzüne sevimli bir gülümseme yayıldı: Bu hoş adam cidden sevgilisi miydi yani? Vay canına, inanılır gibi değildi!

“Ne düşünüyorsun?” dedi Han Seul ona merakla bakıp.

Ayça güldü. Genelde bu tür soruları kadınlar sorardı, erkekler değil. Yine de hafifçe omuz silkti, gülümseyerek genç adamın gözlerinin içine baktı:

“Senle karşılaştığım için çok şanslı olduğumu…”

Han Seul neşeyle sırıttı. Ayça’nın cevabı hoşuna gitmişti. Genç kızı neşeyle kollarının arasında döndürürken:

“Eh, bu konuda haksız olduğunu söyleyemeyeceğim!” dedi. Ayça gülerek onun omzuna hafifçe vurdu: “Kendini beğenmiş şey!”

Bu sırada yine Han Seul’ün telefonu çalmaya başlayınca genç kızın yüzünden bir sıkıntı geçti: Han Seul’ün belki de tek kusuru, şu susmak bilmeyen telefonuydu!

“Özür dilerim, yine işten arıyorlar,” dedi Han Seul yüzünde üzgün bir ifadeyle. “Hemen cevaplayıp geliyorum, tamam mı? Çok özür dilerim!”

Böyle deyip içeri geçti, Ayça da tıpış tıpış Seung Mi’nin oturup pastalara yumulduğu yere doğru ilerledi. Bu arada Hae In de Moon Jee’ye dönmüştü:

“Biz de otursak olur mu Moon Jee-yah? Bütün gün pasta yapacağım diye ayakta dikilmekten bayağı yorulmuşum…”

“Tamam noona, nasıl istersen,” dedi Moon Jee gayet doğal bir biçimde. Hae In çaktırmadan onu süzdü ve gülümsedi: Evet, bu çocuk kesinlikle kendisini kafasında bitirmişti.

Blue Moon

Onlar da Seung Mi ve Ayça’nın yanına geçtiler. Tam oturmuşlardı ki, ipod’un shuffle’ında yeni bir şarkı başladı: Blue Moon’du bu. Ayça’nın gözleri parladı:

“Aaa, bu şarkıyı tanıdın mı Moon Jee?” dedi neşeyle, “Im Juli’de de çalıyordu!”

“Tanımaz olur muyum, süper sahneydi!” diye sırıttı Moon Jee. Hae In şaşkınca: “Im Juli de ne?” diye sorarken Seung Mi bir Ayça’ya, bir de Moon Jee’ye baktı:

“İkinizin de bildiği bir şarkıysa ikinizin dans etmesi gerekir. Hadi kalkın, ne duruyorsunuz?”

Ayça ve Moon Jee önce şaşkınlıkla ona, sonra da birbirlerine baktılar. Ayça hafifçe omuz silkti: “Neden olmasın?” Moon Jee de dudak büktü ve elini uzatıp kızı ayağa kaldırdı. Hae In ve Seung Mi’nin eğlenen bakışları altında tekrar bahçeye döndüler.

Moon Jee elini onun beline koyunca Ayça birden kendini biraz tuhaf hissetti. Bir an, nedenini bilmeden gözlerini kaçırdı. Aklına istemsizce, Moon Jee’nin kendisini sıkı sıkı tutup öptüğü an gelmişti.

Moon Jee de aniden gerilmişti. Biraz öncesine kadar aslında hiçbir şeyi yoktu. Hatta Ayça’yı o günden sonra ilk görüşü olduğu halde kızın yanında eskisi gibi rahatça davranabildiğini görüp sevinmişti bile. Ama şimdi Ayça’nın saçlarının kokusu burnuna gelince nedense yine bir garip oldu. Dikkatini dağıtmak için çabucak konuşacak başka şeyler düşündü, hemen atıldı:

“Güzel şarkı, di mi? Ben çok severim Blue Moon’u… Bir de Mizuki Nana’nın Blue Moon’u vardır, onu bilir misin?”

“Hayır, Mizuki Nana’yı da ilk defa duyuyorum,” dedi Ayça. Moon Jee feryat etti:

“Nasıl yaa?? Mizuki Nana’yı nasıl bilmezsin?!” Sonra başını esefle iki yana salladı: “Agasshi, senin ciddi bir müzik kültürü sorunun var…”

Ayça güldü. Biraz rahatlamaya başlamıştı. Şakacı bir sesle:

“Müzisyen olan sensin,” dedi. “Beni sen aydınlatacaksın!” Sonra bir an durdu, gerçekten merakla ekledi: “Hakikaten Moon Jee, neden müzik yapmayı bu kadar seviyorsun? Neden kendine bu yolu seçtin?”

Moon Jee küçük bir çocuğun safça sorusuyla karşılaşmış bilge bir adam edasıyla gülümsedi: Bu da soru muydu yani? Müzikten daha güzel bir şey var mıydı şu dünyada?

“Senin bu soruna sevgili idolüm Bob Marley’in sözleriyle cevap vermek isterim: “Müziğin iyi yanı şudur ki”, der bu bilge adam, “sana çarptığı zaman acı hissetmezsin…” İşte müzik bu yüzden güzeldir Ayça: Seni hüzünlendirirken bile mutlu eder, hayatını daha anlamlı bir hale getirir… “Music is what feelings sound like!” Müzik, duyguların sesidir!”

Ayça birden hayretle baktı genç adama. Moon Jee’nin gözleri dalmıştı, yüzünde keyifli ve kendinden emin bir gülümseme vardı. Severek yaptığı şeyin güzelliğinden şüphesi olmayan birinin gülümsemesiydi bu. Genç kız şaşkınlıkla durakladı. Moon Jee’nin dediklerinden şaşırtıcı biçimde etkilenmişti.

O sırada Moon Jee de dalgınlığından sıyrıldı, ve gözlerini kendi yüzüne dikmiş, şaşkınlık ve hayranlık karışımı bir ifadeyle ona bakan Ayça’yla göz göze geldi. Genç adam yine kısacık bir an, vücudundan elektrik akımı geçmiş gibi sarsıldı: Ayça’nın iri gözleri, bahçedeki fenerlerin ve verandadan yayılan loş ışığın altında içinde minik minik ışıklar parlayan koyu lacivert bir denize dönüşmüştü ve uzun kirpikleriyle çok, çok güzellerdi. Moon Jee boğazının kuruduğunu hissetti ve utanarak bakışlarını kaçırdı. Ayça da aynı anda kendini bir tuhaf hissedip kızararak yüzünü başka tarafa çevirdi. Az önceki geçici rahatlama, yerini eskisinden de beter bir gerginliğe bırakmıştı. Genç kız “N’oluyo yaa??…” diye mırıldandı kendi kendine. Moon Jee ise bir an sıkıntıyla yutkunmuştu, sonra hemen aralarındaki tuhaf atmosferi dağıtmak için aklına ilk geleni söyleyip atıldı:

“Ah! Bu arada… Demek… Hımm, demek, sen temmuz doğumlusun! Yengeç burcu oluyorsun, di mi? Hımm, yengeçler evcimen olur…”

“Evet, öyle derler,” dedi Ayça, o da kendi tuhaf hallerinden sıyrılmaya çalışarak. “Ya sen ne burcusun?”

“Ben aralık doğumluyum, yay burcuyum,” dedi Moon Jee. Ayça sırıttı: “Havai, çapkın ve ele avuca sığmaz! Tam yay erkeği!”

“Aşkolsun, ne çapkınlığımı gördün?” dedi Moon Jee ve der demez pişman oldu. Ayça’nın bakışlarını kaçırması ve yüzünün aldığı garip şekil, yeniden son karşılaşmalarının anısını hatırladığının işareti gibiydi!

“Aa, bu arada abim de akreptir!” diye atıldı hemen, onun dikkatini çekmek için, “akreple yengeç iyi anlaşırlar, di mi?”

“Yaa… Evet…” diye mırıldandı Ayça. Yine de bakışlarını Moon Jee’ye çevirmedi. Kulakları hâlâ alev alev yanıyordu, Moon Jee’yle böyle yakın bir biçimde dans ederken o öpüşme anısını aklından çıkarıp atması pek de kolay olmayacaktı… Moon Jee ise yüzünü buruşturup dudaklarını ısırdı: Bu iş gittikçe daha tuhaf bir hal alıyordu!

Bu arada Seung Mi’nin dikkatle ikisini süzdüğünü gören Hae In şaşkınca ona baktı:

“Ne oldu Unni? Aklına bir şey takılmış gibi?”

“Şu ikisini izliyordum,” diye mırıldandı Seung Mi, “Bunların arasında tuhaf bir şeyler geçmiş…”

Hae In hayretle bir dans eden çifte, bir de Seung Mi’ye baktı: “Kim? Moon Jee ve Ayça arasında mı? Nasıl yani??”

“Yani’si, ya kavga etmişler, ya da başka bir şey…” dedi Seung Mi ve onları işaret etti: “Baksana, hiç de doğal bir biçimde dans edemiyorlar. Aralarında bir gerginlik var…”

Hae In şaşkın şaşkın bakakaldı. Evet, Ayça da, Moon Jee de bir tuhaftı. Konuşup gülüşmek yerine, birbirlerinden gözlerini kaçırıp gergin gergin, sanki zoraki dans ediyorlardı! Genç kız hayretle dudak büktü, ne olmuş olabilirdi ki?

Aynı anda Han Seul içeri girdi ve dans edenlere şöyle bir bakıp Hae In ve Seung Mi’nin yanına oturdu: “Ee, klinikte işler nasıl Seung Mi Noona?”

“İyidir Han Seul-sshi,” diye güldü genç kadın, “Sadece Ayça’yı almak için değil, arada bir çayımızı içmek için de uğra!”

“Tamam, uğrarım,” diye güldü Han Seul. Bu arada Moon Jee ve Ayça Han Seul’ün geldiğini görür görmez dansı bırakmak için bir bahane bulmuş olmanın sevinciyle onların yanına doğru yürümeye başlamışlardı. Han Seul kardeşine bakıp sırıttı:

“Benle dalga geçiyordun ama kabul et oğlum, sen benim kadar bile dans edemiyorsun!” Sonra Ayça’ya döndü: “Di mi Ayça? Sen söyle…”

Ayça biraz zoraki gülümsedi, başıyla onayladı. Han Seul: “Yaaa işteee, ben biliyordum!” deyip Moon Jee’nin saçını karıştırdı, Moon Jee ise “Hyuuung!” diye feryadı bastı. Ama genç çocuğun halinde bir gariplik vardı, sıkılmış gibi, hatta suçlu gibiydi.

Hae In kaşlarını çattı. Seung Mi Unni haklıydı. Bu ikisinin arasında tuhaf bir şeyler geçmişti.

Han Seul senatörü oteline bıraktıktan sonra üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi rahatlamıştı: Bugün sondu. Artık ona eşlik etmesi gerekmiyordu. Dong Sae, yarın sabah senatöre bizzat kendisi eşlik edeceğini, Han Seul’ün gelmesine gerek olmadığını söylemişti. Han Seul bu duruma sevinmişti. Doğrusunu söylemek gerekirse artık Jun Hee’yi görmekten yorgun düşmüştü.

Fakat otelin kapısından çıkar çıkmaz arkasından: “Han Seul-sshi!” diye seslenen ince bir kadın sesini duyunca henüz her şeyin bitmediğini anladı. Biraz bezgin bir ifadeyle arkasını döndü. Seslenen gerçekten de Jun Hee’ydi.

The Greatest Love OST – Don’t forget me

Jun Hee ona biraz buruk bir gülümsemeyle bakıyordu:

“Bana veda etmeden mi gidiyordun?”

Han Seul sıkıntıyla bir nefes verdi. “Sana neden veda edeyim ki?” demek geliyordu içinden, ama genç adam yine kendini tuttu, bir şey demedi. Ağır adımlarla genç kadına yaklaştı, elini uzattı:

“Sanırım bir daha görüşemeyeceğiz Jun Hee-sshi… Sana iyi yolculuklar dilerim…”

Jun Hee, yüzünde buruk bir ifadeyle onu süzüyordu. Sonra birdenbire, genç adamın boynuna atıldı, ona sıkıca sarıldı! Han Seul şok içinde kalakalmıştı, bu da nesiydi şimdi?!

“Kendine çok iyi bak!” diye hıçkırdı genç kadın. “Bunu sana geçen sefer söyleyememiştim, o yüzden şimdi içimde kalsın istemiyorum: Kendine çok iyi bak ve çok mutlu ol Han Seul! Sen bunu öyle çok hak ediyorsun ki! Mutlu ol, tamam mı?”

Han Seul ilk andaki şaşkınlığından kurtulmuştu. Yüzüne biraz buruk, biraz şefkatli bir gülümseme geldi.

“Benim için endişelenmene gerek yok Jun Hee,” dedi, “ben mutluyum zaten… Evet, çok mutluyum…”

Birden gözünün önüne Ayça’nın hayali düştü ve genç adam sevgiyle gülümsedi: Evet, gerçekten de mutluydu. Bu ışıltılı, sevimli genç kız, onun yüreğini ısıtıyordu. Birlikte el ele yürürken, ya da doğumgününde hilâl kolyesini boynuna takarken Ayça’nın yüzünde beliren neşeyi gördükçe kendisi de mutlu oluyordu. Jun Hee ise hayretle baktı eski sevgilisine. Birden dudaklarından:

“Demek… bir sevgilin var!” sözleri döküldü. Genç kadın aniden, içinde bir yerin sızladığını hissetti: Han Seul’ün gerçekten de artık sevdiği başka biri vardı!

Ama hemen sonra, sevinçle gülümsedi: Artık vicdan azabı çekmesine gerek yoktu.

“Çok sevindim,” dedi fısıltıyla. Biraz buruk, ama sevinçle gülümsüyordu: “Gerçekten çok sevindim Han Seul-sshi… Artık gönül rahatlığıyla gidebilirim…”

Han Seul de ilk defa ardında başka bir şey olmadan gülümsedi genç kadına. İlk defa kalbinde bir rahatlık hissetti, ve anladı: Artık ilk aşkını, onu fena halde yaralayan, inciten ilk aşkını affetmenin ve özgür bırakmanın zamanı gelmişti.

“Ben… geçmişteki güzel günlerimiz için sana teşekkür ederim…” diye fısıldadı.

Jun Hee’nin birden gözleri doldu. Ama yine de sevgiyle gülümseyip başını salladı: “Ben de… Ben de çok teşekkür ederim…”

Sonra, elini uzattı. Han Seul’ün elini sıktı. Sonra, arkasını döndü ve son bir defa gülümseyerek genç adama baktıktan sonra otele girdi.

Han Seul’se, bir süre öylece kaldı. Kalbinde binlerce duygu uçuşuyordu; eski bir aşkın sızısı, özlem, sevinç, mutluluk ve ince bir hüzün… Genç adam, uzun uzun, otel lobisinde ilerleyerek gözden kaybolmak üzere olan ilk aşkını seyretti…

Sonra, içini çekerek geriye döndü. Arabayı otel otoparkına bırakmıştı. Artık bu işi tamamlamış olmanın gönül rahatlığıyla evine gidebilirdi.

Evine, ve kendisini bekleyen yepyeni bir hayata gitme zamanıydı…

“Hyuuuuung, yeter artık yaaa! Tam dört saattir bilgisayar başındayız, farkında mısın?!”

Moon Jee şaşkınlıkla Hyung Kan’a baktı. O kadar olduğunu fark etmemişti. Ama sonra omuz silkti, grupları için güzel bir isim bulunmadan burdan kalkılmayacaktı!

“Başka zamanımız olmadığını biliyorsunuz millet… Yarın, konser için afişler basılacak… Kendimize güzel bir isim bulamazsak Su Hyun’un saçma sapan önerilerinden birini seçmek zorunda kalacağız!”

Genç çocuk bir önceki görüşmede Lee Su Hyun’un “grubunuzun ismi çok demode… şöyle daha düzgün bir şeyler bulmamız lâzım…” dedikten sonra gözleri parlayarak: “Super Seniors nasıl mesela??” dediği an’ı hatırladı ve içinden önlenemez bir kusma dürtüsü yükseldi: Super Seniors! Şaka mıydı neydi bu adam?!

“Afişlerde zaten resmimiz ve kendi isimlerimiz olacak, bırakalım grup ismini Su Hyun seçsin” diye somurttu Jin Beom. Joon Hwa da ona katıldı:

“Evet ya, boşver Hyung, onlar daha iyisini bilirler… Baksana, sabahtan beri kafa patlatıyoruz, ama bir şey bulamadık!” Sonra diğerlerine döndü: “Millet, ben yemek yemeye gidiyorum, benle gelen var mı?”

“Oh, Tanrı’ya şükür, açlıktan ölüyorum,” deyip ayaklandı Hyung Kan. Jin Beom da “evet ya, yemeğe gidelim,” deyip onları takip edince Moon Jee hayret ve öfkeyle kalakalmıştı. Arkadaşlarının arkasından bağırdı:

“YA! Geri gelin lan! Hey, kime diyorum??”

Ama çocuklar ceketlerini sırtlarına alıp kapıya gelmişlerdi bile. Joon Hwa kapıyı açınca karşısında, elinde bir tabak, zili çalmak üzere olan Ayça’yı buldu. Ayça şaşkın şaşkın ona bakarken genç oğlan:

“Aa, siz Moon Jee’nin komşusuydunuz, di mi… Bir kere daha yemek getirmiştiniz…” deyip ona içeri geçmesi için işaret etti. Diğer çocuklar da “Selam Ayça-sshi!” diye selamladılar genç kızı ve ayakkabılarını giydikleri gibi dışarı fırladılar.

Ayça onların arkasından kapıyı kapatıp salonda laptop’ının başında oturan Moon Jee’nin yanına geldiğinde şaşkındı:

“N’olmuş bunlara? Resmen kaçar gibi gittiler!”

“Bırak yaa, tembel herifler hepsi!” dedi Moon Jee öfkeyle. Sonra da sertçe mouse’ı sehpaya çarptı, saçlarını karıştırıp bağırdı:

“Arggghhh! Deli olucammm! Sabahtan beri gruba doğru dürüst bir isim bulamadık!”

Ayça şaşkınca baktı ona. “Ne ismi? Sizin zaten bir isminiz vardı…” dedi. Bu arada elindeki kısır kasesini mutfak tezgahına bırakıp gelmişti; anlaşılan Moon Jee pek de yemek yeme havasında değildi.

“Moon and Stars çok demodeymiş, bizden daha cool bir şey bulmamızı istediler,” dedi Moon Jee üzüntüyle. “Debut’müzü bambaşka bir isimle yapacağız…”

“Debut mü? Moon Jee sen ciddi misin?!” diye bağırdı Ayça heyecanla. Sonra koşturarak Moon Jee’nin yanına geldi, hemen onun yanına oturdu, heyecanla çocuğun yüzüne baktı: “Yani albüm mü yapacaksınız?!”

“Dur bakalım, hemen heyecan yapma,” diye güldü çocuk, “Henüz işin başındayız… Önce bizim için bir konser düzenleyecekler, halkın tepkisini ölçecekler… Eğer gelen tepkiler iyi olursa bir ihtimalle single yapma şansımız olacak…”

“Vay canına, bu muhteşem bir habermiş!” dedi Ayça ışıl ışıl gözlerle. “Tebrik ederim Moon Jee!”

Moon Jee neşeyle sırıttı. Ama hemen sonra tekrar sıkıntıyla içini çekti:

“Ama sabahtan beri internette gezinip duruyorum, grubumuza uygun şöyle doğru dürüst bir isim bulamadım! Eğer yarın isimsiz bir grup olarak oraya gidersek bizi Super Seniors ya da Boys Generation filan yapacaklar! Öyyykk, her an kusabilirim!”

“Boys Generation mı?? Ha hah, bak bu bayağı komik olurdu,” diye sırıttı Ayça. Ama Moon Jee’nin ona ters ters baktığını görünce hemen çenesini kapadı. Biraz sustu, sonra içini çekti.

“Doğrusu yazık olmuş… Ben sizin isminizi seviyordum: Moon and stars…” Sonra çocuğa dönüp gülümsedi: “Hatta bana biraz Türkiye’yi hatırlatıyordu, bilirsin, ay ve yıldız bizim sembolümüzdür…”

Moon Jee de gülümsedi, sonra içini çekip ayağa kalktı. Gitti, verandanın bahçeye inen merdivenlerinde oturdu. Gözlerini muhteşem bir temmuz gecesinin pırıl pırıl bulutsuz göğüne dikti. Yıldızlar biraz silikti bu gece, çünkü yarım aya dönmekte olan bir hilâl vardı.

“Evet ya… Ben de seviyordum,” dedi biraz buruk. “Taa üç sene önce, grubu ilk kurduğumuzda bulmuştuk bu ismi. Hımm, aslında grubu o zaman bile ben domine ediyordum, o yüzden “Moon”lu bir şey olmasını istediğim zaman diğerleri itiraz etmediler.” Sonra biraz burukça güldü: “Ama evet, biraz demode bir isim olduğunu itiraf etmeliyim. İnsanda pek de cool bir çağrışım yapmıyor…”

Ayça da geldi, Moon Jee’nin yanına oturdu. O da gözlerini gökyüzüne dikti.

“Hımm… Sanırım bu konuda sana yardım etmem biraz zor…” Sonra abartılı bir biçimde içini çekti: “Yeni nesil Koreli gençlerin cool anlayışı nedir, bilemiyorum…”

“Haha, orası kesin zaten, sen şimdi kaç oldun? Yirmi sekiz mi?? Yani yaşlı bir ajumma’sın!” diye sırıttı Moon Jee. Ama Ayça öfkeyle:

“Kes sesini! Sen çok küçüksün di mi?? Adamlar size super “senior”s diyo’ yav, naberr??” diye cevap verince yüzündeki sırıtma yerini somurtkan bir ifadeye bıraktı:

“Yaaa! Biz o on sekiz yaşındaki bebeler gibi müzik yapmıyoruz ama! Bizim bir ağırlığımız var!”

“On altı yaşında bir velet pop müzikten dünyanın parasını götürürken ağırlık falan kimsenin umrunda değil,” diye dudak büktü Ayça. Moon Jee somurttu: “Orası da öyle ya… Kanada’da doğmak vardı di mi!”

İkisi de aynı anda içlerini çektiler. Sonra bir an durup birbirlerine baktılar ve kıkırdamaya başladılar. Moon Jee:

“Çok komiksin Ayça! Sakın sen de Justin Bieber fan’ı olduğunu söyleme bana!”

“Saçmalama, o uyuz veledi elime verseler evire çevire döverdim!” diye sırıttı Ayça da. Moon Jee onun omzuna vurdu: “Hahah, adamımsın yaa!”

Ayça da güldü. Yüzü yine çocukça bir ifade almıştı. Moon Jee onun neşeli yüzünü profilden izlerken bir an durakladı: Genç kızın çok şeker olduğunu düşünmeden edememişti…

Bu arada Ayça:

“Neyse neyse, hadi size yeni isim arayalım,” deyiverdi. Bir an durdu, sonra aklına gelen fikrin aydınlığıyla gözleri ışıldadı:

“Bir Otostopçu’nun Galaksi rehberi’nden bir isim seçmeye ne dersin?” dedi. “Meselaaa… Vogonlar?”

“Aşkolsun, bize galaksinin en çirkin yaratıklarını mı layık gördün?” diye feryat etti Moon Jee. “Üstelik onların şiir zevki de sıfırdır!” Ayça “doğru ya” diye gülerken Moon Jee, aslında bu fikrin hoşuna gittiğini fark ediyordu: “Bir Otostopçu’nun Galaksi Rehberi… Evet, harbi lan!” Sonra merakla, yan yan süzdü genç kızı:

“Bu arada, demek sen de kitabı okumaya başladın ha? Aferin…”

“Başladım tabii, abi-kardeş o kadar başımın etini yediniz ki, okumasam olmazdı…” diye sırıttı Ayça. “Ayrıca artık otostop yaparken yanımıza almamız gereken tek eşyayı biliyorum: Bir havlu!”

“Vaooov, tebrik ederim!” dedi Moon Jee ve abartılı bir biçimde alkışlamaya başladı onu. Ayça gülerek onun saçlarını karıştırdı: “Zevzek şey!”

Sonra yeniden gözlerini bahçenin karanlığına dikti ve düşünmeye başladı: “Hımm… Pekala… Ah, peki ya Babelfish’e ne dersin?”

“Bütün dilleri birbirine tercüme edebilen balık… Hımm, bak bu fena değil, en azından Vogon’lardan daha iyi bir çağrışım yapıyor!” diye sırıttı Moon Jee. Sonra birden aklına gelen fikirle yüzü aydınlandı: “Ya da Mostly harmless diyebiliriz: biz dünyalıları tarif eden cümle bu. Çoğunlukla zararsız, hahah :D”

“Peki ya Salmons of Doubt? Kuşkucu somonlar!? Bence en süperi bu olur!”

“Vayyy, cidden iyiymiş, bu da çok eğlenceli bir isim olurdu!!” Moon Jee şaşkınlıkla baktı kıza: “Ayça, süpersin! Neden daha önce sana gelmedik ki?? Bu isimlerin hepsi cidden çok iyi. Üstelik bizi piyasadaki diğer gruplardan ayıracak kadar da akıllıca göndermeler içeriyor!” Sonra sırıtıp bu defa da o genç kızın saçlarını karıştırdı: “Aferin sana “aşk ve çay”!”

Ayça ise gülerek kendini onun ellerinden kurtarmaya çabalıyordu: “Heeyy, tamam, bırak artık…” Sonra gülerek ayağa kalktı.

“Hadi bakalım o zaman, ben gider… Sen düşünmeye devam edersin…”

Mizuki Nana – Blue Moon

Ayça yürümeye başlamıştı ki, birden aklına bir şey gelmiş gibi durdu, arkasını döndü:

“Hey, bu arada haberin olsun diye söylüyorum: Ayça Japonca aşk ve çay demekse, Türkçe de “ayın hilâl şekli” anlamına geliyor! Bana aşk ve çay diye hitap etmek yerine bunu söylemeni tercih ederim!”

“Vaay, sende de bir “moon” var yani,” diye sırıttı Moon Jee. Ayça güldü. Sonra kapıya doğru giderken: “Bu arada sana kısır getirmiştim, Türk işi bir yemektir…” dedi. “Seversin heralde… Mutfağa bıraktım, sonra yersin! Hadi baay!”

“Güle güle!” diye bağırdı Moon Jee ve önüne döndü. Yüzünü keyifli bir sırıtma kaplamıştı; oh be, bu kitap işini nasıl daha önce düşünememişti?! Radiohead bile Paranoid Android şarkısının ismini aynı kitaba borçluydu! Evet, galaksi rehberi isim babalığı konusunda cidden süper seçimdi. Moon Jee yerinden kalktı ve kitaplığına doğru yürüdü. Kitabı biraz daha karıştırıp şimdi aklına gelmeyen başka güzel detaylar arayacaktı.

Sonra aklına Ayça’nın son söyledikleri geldi ve hayretle düşündü: Vay canına, demek Ayça’nın da adı ay anlamına geliyordu! Hatta ay değil, yarım ay…

“Sana mutluluğu getirecek olan tek kişi, ayın diğer yarısıdır!”

Moon Jee birden tam kalbine bir kurşun yemiş gibi kalakaldı! Gülücüğü dudaklarında donarken genç adam taş kesilmiş gibi durdu. Sonra birden gerisin geri döndü. Verandaya çöker gibi oturdu.

Birkaç gün önceki o acayip falcının sözleri kulaklarında yankılanıyordu. Genç adam şok içinde:

“Nasıl yaa…” diye mırıldandı. Gözleri hayret ve dehşetle irileşmişti.

“Sen Ay değil misin…” “Kendi yarını ara…”

Moon Jee panikle derin derin nefes alıp vermeye başladı: Bu… bu olamazdı! Bir kutu açılıp da içindeki her şeyin ortalığa dökülüvermesi gibi, zihninde hayaller birbiri ardına akmaya başladı: Genç adam, Ayça’yı öptüğü gecenin sabahında gördüğü rüyayı hatırladı:

Mavi hilâl… Mavi… Hilâl…

Moon Jee şaşkınlıkla başını kaldırıp, gökyüzüne dikti gözlerini: Hilâl…

“Senin aradığın işte o…”

Moon Jee bilinçaltının çoktan beri farkında olduğu şeyle yüzleşmekten korkar gibi gözlerini sımsıkı kapattı, ve bir an soluk bile almadan durdu: Yoksa… Yoksa?!…

Hayır!

Moon Jee aklına gelen düşünceden kurtulmak ister gibi başını iki yana salladı: Hayır! Bu olamazdı! Genç adam acıyla inledi. İşaretlere inanırdı, ama bu… bu olamazdı işte!

Bunca yıldır aradığı insan… Ruh ikizi… Kendisini mutlu edebilecek olan tek kişi…

Abisinin kız arkadaşı…

…Olamazdı…

-Bölüm Sonu-

Notlar:

1. Super Seniors’un SuJu’ya, Boys Generation’ınsa Girls’ Generation’a gönderme olduğu K-pop takipçilerinin gözünden kaçmamıştır elbette 😉 İki grup da S&M entertainment’a bağlıdır. Laf aramızda, S&M kendisine bağlı bulunan gruplarla sert şartlar içeren kontratlar yapması ile ünlü bir şirkettir.

Reklamlar

27 thoughts on “9. Bölüm

  1. fd dedi ki:

    Unnim tekrar merhaba,
    Onceki bolumlere yazamayinca simdi erkenden yazayim istedim. Inan cok heyecanla ve merakla okudum. Biraz karisik yazacagim, affedin artik. Moon Jee, canim yaa, butun bolum mucadele icindeydi. Ruyasi ve karsilastiklari nasil da uydu oyle. Cok guzel ayarlamissin, ayrica tebrik ederim. Bakalim Moon Jee kendi icinde daha nasil mucadeleler verecek, digerleri bu ikili hakkinda neler ogrenecek?

    Super Seniors ve Boys Generation gondermeleri komikti. Ben SME’yle anlasmazlar diye dusunmustum ya neyse, belki ‘debut’ sonrasi kiymetleri daha iyi anlasilir.

    Im July’i izledigimde ben de cok begenmistim. Tekrar izlemeye karar verdim. Spoiler olmasin ama; ordaki cocuk yanilmisti ya, belki bizim Moon Jee de oyledir. Aslinda Moon Jee-Ayca ikilisi de hosuma gider, Moon Jee’yi Han Seul’dan daha cok severim; fakat Han Seul’e de alistim, uzulmesini istemem, hele bir de eski sevgilisini yeni unutmusken. (Bu arada bendeki ilerlemeyi belki farketmissindir. Hikaye baslarken “Herkes Gong Yoo hayrani, ben onu sevmem” demistim. Senin hikayenle biraz isindim galiba. 🙂 )

    Galaksi Rehberini de okuma listeme aldim, cok merak ettim ya, grup ismine kadar ordan esinlenecek cok sey var demek ki.

    Falciya cok guldum. Adamin kendine hayri yok, polisten kaciyor; bir de bizimkine akil veriyor. Yok yok, bi yerde hata yapiyor. Bir sonraki karsilasmalarinda ‘Ay’dan sana yar olmaz, yildiza gec diyebilir’ 🙂 Bir de adina Rama-san demissin, ‘Ramazan’ der gibi. Belki de Hintli falci kiliginda bir Turk’tur. 🙂

    Moon Jee’nin Cin atasozlerine devam etmesi ve falcinin da aynisini Hint atasozu diye satmasina ne demeli? Ortaya atilip “Hieyyyt! Yeter! Bunlarin hepsi Turk atasozu.” diyesim geldi. 🙂

    Hae In hasta cocuk olayindan sonra Ayca’ya daha cok baglandi bence. Arkadasliklarini Han Seul yuzunden bozmaz artik diye dusunuyorum. Ayrica Moon Jee ile de iletisimlerinin duzelmesi cok guzel oldu. Tabi Moon Jee’nin akli karisti, artik Hae In’i dusunmuyor bile..:)

    Ayca’nin dogum gunu, burc muhabbetleri falan da cok eglenceliydi. Bu arada Seung Mi Unni de ne dikkatliymis, hemen anladi birseyler oldugunu.

    Isaretler simdilik Ayca’yi gosteriyor; fakat bizi ters koseye tekrar yatiracagini dusunuyorum nedense. Yine de yazar sensin tabi.

    Son olarak ilk ‘Blue Moon’ parcasini dinlerken Mizuki Nana’dan bahsedince ‘O sarki nasil ki?’ diye dusundum. Sonra bir baktim asagida onu da eklemissin, sanki aklimizi okur gibi. Cok begendim bu sarkiyi, tesekkur ederim. Ozellikle yeni sarkilar dinlerken cevremden fikir almayi severim, genelde de memnun olurum. Mesela ‘Kalafina’yi da senin blogundaki yazinla dinlemeye baslamistim.

    Simdilik bu kadar yazsam olur degil mi? Eminim daha farkli noktalari da yakalayanlar, guzel yorumlar yapanlar olacaktir.
    Hoscakal..

    • Ahhhh, uyanır uyanmaz yorumunu görünce gözlerim yuvalarından çıkacaktı FD’ciğim. Ne güzel böyle uzun uzun okumak, ohh, çok sevdim valla 🙂 Teşekkür ederim 🙂

      Senin de fark ettiğin gibi bu bölüm Moon Jee’nin iç çatışmalarının bölümü oldu. Başta inkâr etse de artık Ayça’dan hoşlandığını fark etti. Bundan sonra neler olacak, olaylar her birini nereye götürecek, izleyip göreceğiz 🙂 Ama aslında bir yazar olarak kendimi çok zor bir duruma soktuğumun da farkındayım: Han Seul’ü de Moon Jee’yi de çok sevilesi karakterler yapınca ikisinden birinin üzülecek olması doğrusu biraz iç acıtıyor… Ama karakterlerin gelişimini izlemek yine de zevkli olacak bence; bakalım siz de öyle düşünecek misiniz? 😉

      Hintli falcı hakkındaki yorumuna çok güldüm 😀 😀 Adamın kendine hayrı yok, Moon Jee’yle bir dahaki karşılaşmalarında ay’ı bırak yıldız’a git derse ben de şaşmam cidden 😀 😀 Atasözleri geyiğini biraz abarttım, biliyorum, ama kendimi tutamadım 😀 Yunanlar da baklavamızı, Karagöz-Hacivat’ımızı çarpmış zaten; ayol bütün dünya bizden besleniyo! (hahah 😀 😀 )

      Hae In ve Ayça’nın dostluğunu gerçekten artık hiçbir şey bozamaz gibi. Hae In entrikacı kötü kız değil, arkadaşına yardım etmeye çalışacak olan bir dost olacak bundan sonra. Seung Mi Unni ise tam çakal çıktı; şıp diye anladı. Hae In’in de Moon Jee’nin duygularını anlaması yakındır 🙂

      Mizuki Nana’nın blue moon’unu tesadüfen keşfedip çok sevmiştim, burda da kullanmadan edemedim. Hikayeyle bağlayınca da pek güzel oldu 🙂 Senin sevmene de sevindim canım.

      İşte böyle… Uzuuuun yorumun için çok ama çok teşekkür ederim, çok keyifle okudum. Bundan sonra yeni bölümlerin arasını pek açmamaya çalışacağım 🙂 Sevgilerimle, öpüyorum tatlım ^^

  2. yaşasın yeni bölüüm, gözlerim yollarda kalmıştı 😀
    bu gölümü yüzümde karışık iafadelerle okudum çingu, bi gülümsedim bi kaşlarımı çattım ama heyecanla tabiiki 😀 çok güzeldi…
    Ahh bu Moon Jee’nin Çin atasözleri yok mu yaa, bu çocuk bizi de Çin sanıyo heralde 😀 Ayça bunun kafasına vursa ya Türk atasözü bunlar diye 😀 😛 şaka bi yana çok tatlı bu Moon Jee 😀 Ayrıca falcı amcanın da aynı atasözünü Hint atasözü diye kakalamaya çalışması çok komikti 😀
    Ayça’yla Han Seul’ün birbirinden sır saklıcam diye kızarıp bozarması da çok komiğime gitti yaa 😀 Çok şirin bi çift oldular yaa, el ele tutuşsak mı öpsem mi sarılsam mı falan şaşkın şaşkınlar çok tatlılar 😀
    Seung Mi unniye bayıldım yaa benim de unniiiiiiii diyesim geldi pc başında 😀 Ayça’yla Moon Jee’nin gerginliğini anlaması da çok hoştu, tahmin etmiştim anlayanın o olacağını 😀
    Vee büyük itiraf zamanı: ben de “diğerleri” grubundayım yani kitabı okumadım ama bu yaz hemen edinmeyi plalıyorum zira meraktan çatladım 😀
    Grup isimlerine koptum yaa aklıma You’re Beautiful kadrosunun parodileri geldi (SuJu’dan Sorry ve Girls’ Generations’tan Genie performansları 😀 Geun Suk çok güzel olmuştu orda yaa bak yine gülüyorum düşündükçe) sonradan buldukları isimler çok güzeldi Galaksi Rehberi gerçekten isim babası olmak için iyi bir aday sanırım (okumamış olsam da 😦 ) ben Mostly Harmless’ı tuttum şimdiden söyliyim 😀
    Ah şu Justin Bieber, ne var bunda bu kadar yaa…Ben bu saftoşu ilk Jay Leno’nun programında görmüştüm, oturuşuna sinir olmuştum çok saygısız bi veletmiş gibi gelmişti bana. Sonra bunda bu kadar dinlenecek ne var diye youtubedan videolarına falan baktım pek bişey bulamadım (tabii ergen tayfasına ne hitap ediyo onu bilmediğimden beğenmemiş olabilirim) neyse canım, Allah ergen tayfasına da akıl-fikir ve müzik zevki versin ne diyim 😀
    bir sonraki bölümü daha da merakla beklicem ve sanırım daha rahat bir halet-i ruhiye içinde okuyabilcem çünkü sınavımı atlatmış olucam sanırım 😀 ortalığı bayaa karıştırdığını da düşünecek olursak yeni bölüm için sabırsızlanmaya başladım diyebilrim 😀
    ellerine sağlık canım çok güzel bir bölümdü yine 😀

    • @hayal: ah biliyorum tatlım, dün eklemeyi umuyordum ama işler bitmeyince sizin sabahınıza kaldı 🙂 yine hemencecik okuyup yorumladığın için çook teşekkür ederim, ellerin dert görmesin 🙂

      Ayça ve Han Seul cidden çok şekerlerdi, di mi? “Bu Koreliler bir tuhaf…” “Bu Türkler bir tuhaf…” Hahaha, çok eğlendim yazarken 😀 😀 İkilinin birbirlernden sır saklama sahnesini de eğlenerek yazdım. Yazık yavrum, ikisinin de neler döndüğünden hiç haberleri yok 😛

      Galaksi Rehberi’ni bu gidişle herkese okutacağım, nıhahaha! 😀 Bu arada grup isimlerinden hangisini seçeceğimde kararsız kalmıştım; senin seçimin Mostly Harmless oldu demek. Okey, o isme bir oy yazıyorum 🙂 🙂

      Benim de aklıma YAB’daki parodiler geldi yaa 😀 😀 Ne komikti o sahneler! Gerçi çoğunu anlayamamıştım, sonradan çözdüm; ama öyleyken bile çok eğlenceliydi 😀

      Justin Bieber’dan sanırım dünyada 12-17 yaş arasında olmayan herkes nefret ediyor 😀 😀 Ben çok da nefret etmiyorum açıkçası (tamam, uyuz biraz, ama tüm ergenler uyuzdur :P) ama burda kullanmadan edemedim 😀 Ay o değil de, Üsküdar’a Giderken diye yeni bir dizi keşfettim; onun eski bölümlerini izlerken bir ergen tiplemesi vardı; TV başında gülmekten öldürdü beni: Kız Justin Bieber’dan alıntı yaptı yaaa! Ünlü düşünür JB! Ahahaha 😀 😀 😀

      Evet canım, bir sonraki bölüm sana sınav sonrası hediyem olacak 😉 Hadi hayırlısıyla geçir şu sınavı artık, sonra gelsin diziler, gitsin hikâyeler! 😀 Öptüm çok ^^

      • o zaman ilk sınav sonrası hediyem bu olur 😀 ben de kendi yeni bölümümü sınavdan sonraya bıraktım ama şimdi aklımı veremiyorum yazmaya 😦

        justin bieber’dan nefret etmiyorum da sinir oluyorum desem daha doğru olur 😀 bu arada Üsküdar’a Giderken çok güzel yaa tam geyik bi dizi kardeşimle izlerz hep. zaten izlediğim 2 Türk dizisi var biri bu biri de arada bir takıldığım Leyla ile Mecnun (İsmail abi sağolsun 🙂 )

  3. Okudum^^

    Rüya sahnesini çok beğendim. Kafamızdaki karmaşayı Moon Jee ile birlikte gördük. Hae In ile başladı hikayemiz, Ayça ile devam etti sonra Jae Hwa… Valla Moon Jee hikayenin kadın karakterlerinden harem kuracak 😀 Bir Jae Hwa’ya çekim hissetmedi şimdilik, o da olabilir her an!

    Öpüşme olayından sonra hissettiği utanç ve karmaşa oldukça samimiydi. Ayça da aynı şeyleri hissetti. Artık ikisinin de Han Seul’e karşı ortak bir sırrı var. Akıllara Han Seul gelince fena kızarıyorlar:))

    Han Seul’ün eski sevgilisinden ayrılma nedenini de öğrendik, rahatladım:) Jun Hee başkasına aşık olduğu için taş gibi Han Seul’ü bırakıp gitmiş. Yıllar sonra bu şekilde karşılaşmaları bir nevi iyi oldu çünkü Han Seul şimdi sahiden mutlu Ayça sayesinde. Mutlu bir anında geçmişiyle karşılaşması ve sorunu çözmesine sevindim.

    SM şirketiyle anlaşamayacaklar sanıyordum ben. Adam önce sadece Moon Jee’yi istedi sonra grup olarak çalışacağız dedi, isim değişmeye kalktı falan.. SM’nin katı şartlarını hikayemizde de göreceğiz galiba. Belki SM’den çeken Kore’li grupların intikamı alınır hikayede 😀 İsim göndermeleri çok iyiydi! İlginç bir isim gelecek biliyorum! 😛

    Han Seul-Ayça buluşması çok sevimliydi. İkisinin de birbirinden habersiz aynı şeyleri düşünüp, çekingence davranmaları şirindi. Bu sevimli halleri nereye kadar gidecek…

    Atasözleri!! 😀 Moon Jee’nin “Bir Çin atasözü şöyle der…” cümleleri klasikleşti artık, her seferinde güldürmeyi başarıyor. Üstelik bu defa falcı da katıldı 😀 Falcı olayına da değinelim adam mübarek her şeyi biliyor. Şimdi “Ay’ın diğer yarısını bul” dedi ve son sahne de kaldık öyle. Hikayemiz şekil değiştirerek ilerliyor, başrol yavaştan moon Jee’ye kayıyor sanki:) Falcının lafı ikidir yarım kalıyor bakalım diğer bölümlerde ortaya çıkıp moon Jee’ye ipuçları verecek mi.. Hintli Rama-san 😀

    Bu arada Han Seul’ün isminin anlamında “güneş” olma ihtimali % kaç acaba 😀 “Güneş ve ay” ‘Ay’ hali hazırda hazır; Ayça. Güneşimiz kim 😀 Han Seul benim en birinci güneş adayım 😀

    Genel olarak gönlüm Han Seul-Ayça çiftinin olmasından yana ve bunun olacağına inanıyorum, yine de Moon Jee karakterini çok seviyorum; Ayçaya duyduğu hislere rağmen. (Kafası “net” ama “karışık” olan okuyucu) 😛

    Sıralı bir şekilde yorum yapmaya çalıştım bu bölüm 😀 Bir şey atlamadığımı umuyorum 😛
    Ellerine sağlık, güzel bölümdü.
    mydestiny^^

    • @mydestiny: Hahah, cidden Moon Jee’nin harem kurması yakındır! 😀 Ters köşe yapacağım dediğim için çocukcağızın hepsiyle bir yakınlaşması oldu, di mi? Tamam, bundan sonra genel geçer yakınlaşmalara son: Artık gidişat esas rayına girmek üzere, o yüzden her karakterimizin gerçek duyguları yavaş yavaş son şeklini alacak. İlk bölümlerdeki olaylarla da bağlantılar kurarak ilerleyeceğiz 😉

      O öpüşme olayının kolayca geçiştirilemeyecek bir durum yaratması beklenmeliydi, öyle de oldu: Bu kadar ciddi bir fiziksel yakınlaşma yaşadıktan sonra hayatlarına hiçbir şey olmamış gibi devam etseler ben de yarattığım karakterlerin kişiliklerinden şüphe ederdim! 😀 😀 Bu olay ve yarattığı travmalar Moon Jee’yi bir yöne doğru sürükledi, ona gerçek hislerini keşfettirdi bile. Ama Ayça cephesinde henüz biraz rahatsızlık hissinden başka bir etkisi yok. Bu durum böyle mi kalacak, yoksa Ayça da Moon Jee’ye doğru bir çekim hissedecek mi, peki ama Han Seul ne olacak… sanırım bu soruların cevaplanması için bir’den fazla bölüme ihtiyaç duyacağım 😉

      Han Seul’ün eski sevgilisine topluca “tüüü! boyun posun devrilsin” deyip rahatladığımızı umut ediyorum, haha 😀 😀 Ah, aşk işte; gönül kimi seçerse güzel odur: Yani “taş gibi” Han Seul de bir başkası için bırakılabiliyormuş meğer 😀 Ama dediğin gibi Han Seul’ün eski sevgilisiyle yüzleşmesi tam da uygun zamanda gerçekleşti; sevgili Han Seul’cüğümüz bu eski yarayı kapatmış oldu… Bu arada çok güzel yakalamışsın biliyor musun: İlk başta Han Seul için düşündüğüm isim Tae Yang’dı, ki bu Güneş demek… Ama sonra abartmayayım, onun isminde güneş olmayıversin, ayrıca Astrea’nın da hikayesinde Tae Yang var diye metaforlarla anlatırım nasolsa diye düşünüp bu fikirden vazgeçtim. Yoksa cidden hikâye güneşlerden ve aylardan geçilmeyecekti (Hae In’in hae’si de güneş anlamındaymış… Ne çok güneş var bu Korece’de yau :P)

      SM’in yaptıkları benim de çok tuhafıma gittiği için bu hikayede kendilerine yer verdim. Polat’ın çuval vakasının intikamını Kurtlar vadisi Irak filmiyle alması gibi ben de zavallı gençlerin intikamını hiç değilse hikayelerle almayı planlıyorum! 😀 😀

      Yine çok güzel yakaladığın gibi bu bölümlerde başrol biraz daha Moon Jee’ye kaydı mydestiny’cim. Onun iç çatışmalarını anlatabilmek için zavallı Han Seul’ün sahnelerinden kısmak zorunda kaldım, tüm Gong Yoo hayranlarından özür dilerim 😛 Ama esas oğlanımız konusunda ser verip sır vermiyorum: Her an her şey olabilir! 😀 Peki tamam, bir sır vereyim, San Young’un esas oğlan mertebesine yükselme ihtimali yok, hahah 😀 😀

      Ellerine sağlık canım, çok güzel tespitler yapmışsın, valla spoiler vermiycem diye epeyce kastım 😀 😀 Bu uzun yorum için çoook teşekkür ediyorum, komawooo! 😀 😀 Sevgilerimle ^^

  4. akustik dedi ki:

    Aaaaaaaa yeni bölüümmm diyerek telefonun içine düşercesine okudum yayınlanınca ama bir türlü yorum yazamadım. Bugün en son bölüm eskidi sen hala yorum yazacaksın diye söylendim kendime ve işte geldim burdayıııımmm 🙂

    Eğer klasik kore dizileri gibi olacaksa şunu derim “kızı ilk öpen kapar abiiiii” :pPPpP Oyum ta en basından beri Moon’a benim 🙂 Hayatını kurtardı, sırtında taşıdı, öptü daha ne yapacak, Han Seul aşk acısı mı çekeceksin aycaya bi yamuk mu yapacaksın yoksa yeni bir aska mı yelken acacaksın merakla bekliyorum haberin ola. Ayça bu olaydan sonra Han Seul ile görüşmeyi keser diye bekliyordum, bu öpüşme olayının üstüne hemen abisiyle dating yapılmaz ki canım. O kısmı okurken ne yani yok sayıp filizlenmeye başlayan bir aşkın üzerine basıp geçip gidecekmisiniz diye bol bol söylendim. Andüe, andüe ! dedim ama Moon beyimiz olayın vahametini bölüm sonunda anlayabildi ancak , ayca kızımızsa hala anlamadı sanki..

    Bu bölümde HS’nin eski aşkının problem cıkarmayacak biri olduğunu da öğrenmiş olduk. Bir de o karışır araya ortalık iyice toz duman olur demiştim ama :))) Hae ın içinde üzülmedim desem yalan olur. Kız o kadar iyi birisi ki basına gelenlere ohh olsun deyip geçemiyoruz ama o da mutlu olsun ya.. Han Seul aycadan vazgecsin , abi kardesin arası bozulmasın, Hae ın mutsuz olmasın, yeni bir aşk filizlenmeden ölmesin :PPp Tamam kestim kestim, iyice dramatize ettim olayı :)) Kalçacıkıgı olan panda yavrusu kısmına ve falcıya cok güldüm söylemeden geçemiyeceğim :))

    Son olarak buradan aycaya sesleniyorum, bir çin atasözü der kii , dimyata pirinçe giderken evdeki bulgurdan olmaaa 😀 kim pirinç kim bulgur söylemeyeyim artık 😀 Yeni bölümü heyecanla bekliyorum.. Cabucak yazarsın ve bizde okuruz 🙂 Sevgiler Hikaru..

    • @akustik: hoşgeldin canım ^^ bloga ekleyince göreceğini tahmin ettiğim için ayrıca mail atmadım sana. yorumunu görünce de çok sevindim, komawooo ^^

      hahaha, klasik kore dizilerini epeyce eleştiren bi insan olarak “kızı ilk öpen kapar” önermesinin kararımda hiçbir etkisi olmayacağını belirtmek isterim 😀 😀 zaten my lovely roommate’te de berna’yı önce jin ki öpmüştü. üstüne bir de tokat yemişti hatta 😛 ama öptüğüyle kaldı yazık, snıf snıf! 😛 o yüzden burda moon jee mi, yoksa han seul mü kapar, bilemiyorum. yani biliyorum da henüz ipucu vermek istemiyorum 😀 😀 ama senin argümanlarını da haklı bulduğumu belirteyim: kızın hayatını mı kurtarmadı, sırtında mı taşımadı, her bi şeyi yaptı valla 😛 ama bi yanda da zaten ilk sevgilisi tarafından çok pis terk edilmiş bir Han Seul’ümüz var… hımmm, valla zor seçim ha 😛 😛

      Ayça’nın bu olaydan sonra Han Seul’le görüşmeyi kesmesi biraz tuhaf olurdu; çünkü Ayça Moon Jee’ye karşı bir şey hissetmiyor. Sadece bu tuhaf durumdan dolayı biraz rahatsız oluyordu, hepsi bu. Bilmem ki ileride o da Moon Jee’ye karşı başka duygular beslediğini fark eder mi… İzleyip olayların bizi nereye yönelteceğini görelim diyorum 🙂 🙂

      Evet, eski sevgili mevzuunu fazla uzatmamaya karar verdim; çünkü anlatacak çok daha ilginç şeyler var bence 🙂 Zaten ortalığın karışması gerekiyorsa Han Seul’ün Hae In’le öpüşme olayı ne güne duruyor, di mi? 😛 Hae In de iyi biri cidden; onu üzmeye ben de kıyamıyorum. Belki aşkı bir başkasında bulur, belki de… Neyse, kendimi kaptırıp iyice spoil etmeyeyim 🙂

      Ahahaha, Çin atasözlerine hakimiyetin gözlerimi yaşarttı çingu! 😀 😀 Dimyat da Çin’de bir şehir sanırsam 😛 😀 Tamam, Ayça’ya iletirim bu mesajını 😀 😀 Yeni bölümü haftaya ekleyeceğim canım, görüşmek üzere ^^

  5. unutmadan söyleyeyim müziklerde çok güzel seçim .çok uğraşmışsın bence her biri yerine tam oturmuş . diğer yorumlarda her şeyi belli ettim zaten .sana bol ilhamlar diliyorum .hikaye çok heyecanlı oldu bizi çok bekletme çingum 🙂

    • müzikleri beğenmene sevindim canım; özellikle 8. bölümde epeyce uğraştım; son sahnede speechless’da karar kılana kadar dört-beş kez fikir değiştirmişimdir 🙂 bir aksilik olmazsa haftasonu yeni bölümü ekleyeceğim ^^

  6. Ayça Han Seul ilişkisini ne kadar desteklesemde anladım ki Moon Jee ile olursa da tek bir kelime bile etmem. Yalnızca Han’a birini bulmak lazım. Ve kesinlikle Ayça’nın arkadaşını istemiyorum. O yüzden boş ver sen Han ile Ayça’yı yap Moon ile de Jae Hwa dolandır akılları ancak legoları doğru yere koyup güzel bir bina yap yani 😉

    Moon sonunda aydınlandı. Bizim Rama-san feci bir adammış. Bizde gidip bir fal baktırsak ne güzel olacak yahu. Ciddi ciddi canım çekti 😀 Asıl aklımı kurcalayan şey Han bu ikisini öğrendiğinde nasıl tepki verecek. Neler olacak. Ah ah sakin gibi görünen bölümlerde içimde bir huzursuzluk yaratıyorsun. Oysaki şöyle bir bakıyorum büyütülecek bir şey yok. Gayet sakin bir bölüm ama… :S

    Yine ellerine sağlık. Super Senior ve Boys generation kesinlikle süper ayrıntılardı. Ve SM cidden zor bir şirkettir. Bakalım bizimkilerin başına o böğrü açık aklımda hep mafya kılıklı bir adam olarak canlanan şahıs neler açacak. O zaman ne yapıyoruz diğer bölüme geçiyoruz 😉

    • @ser_min: vayyy, bu bir ilk çingu: MLR’de jin ki olmadı diye bana çok kızmıştın, demek burda iki esas oğlan da senin için bir… süpermiş o zaman, gönül rahatlığıyla planlarımı yürürlüğe koyabilirim 😀 😀

      hae in’e sen bi türlü ısınamadın. halbuki iyi kız o da 😛 bilemiyorum sonunda hae in de birine yar olacak mı, ama benim sevdiğim bir karakter.

      rama-san’ı bulursam ben de fal baktırıp joong ki’nin bir daha new york’a ne zaman geleceğini öğrenmek istiyorum! 😀 😀 zaten falcılar dışında başka kimseden öğrenemem, böhü 😦 😛 demek huzursuzluk yarattım, hahah 😀 daha da çok merak edin diye yapıyorum çingucum 🙂

      k-pop dünyasına hafiften bir dokundurmuş olduk. evet, SM hakkındaki iddiaları sayenizde öğrenmiştim zaten. yorum için ellerine sağlık ^^

  7. yeppudaaa dedi ki:

    Offf okudukça okuyasım geliyo hala kimle olucağı kesinleşmedi My Lovely Roommate i okurken başından Finalin Jin kiyle bitmeyeceğini anlamıştım ama bu öyle değil…. Ottokee 🙂

  8. Falcı’nın adresini istiyorum çingu ^^ Direkt elemana gidip ee olayın sonunda im kiminle ne yapıyordu diye soracağım ^^

    Hayatın acımasızlığını çatır çatır karakterlerimizin yüzüne vurduğu bu bölümde bizi fallar ve rüyayla gizemede bağladın. STVde rahat rahat prime time da yayınlanır dizi artık 😛

  9. acaip durum dedi ki:

    ay özlemişim ben bu hikayeyi yaa !!

    ne zamandır yoğundum okuyamıyordum.. hemde nasıl heyecanlı bir yerde kalmıştım:s bugün nihayet biraz vakit buldumda hemen fırsattan istifade okudum.ve yine çok keyif aldım 🙂

    şimdi hoşbeşi geçip bölümü yorumlamaya geçersek geçen bölümün sonunda yaşanan büyük olayın peşine olaylar çok güzel gelişti.. yani yavaş yavaş ama etkili bir biçimde karakterlerin hislerindeki değişimleri çok güzel yansıtmışsın.. ve bence çokta gerçekçi.. mesela moon jee hae in için ne kadar aşıkken zamanla aşkının-acısının değişimi ince ayrıntılarla çok hoş anlatılmış 🙂

    sonra seung mi unninin kadınsı önsezileri ile hae in’i ufaktan uyandırışı da çok yerindeydi.. başta da dediğim gibi herşey küçük ayrıntılarla çok organize gidiyor.. şarkılarsa yine mükemmel olmuş.. bayağı uğraşıp kafa yormuşsun sanırım ya.. yada belki sadece yetenek ama ne olursa olsun harika bir iş çıkıyor çingu, ellerine sağlık 😀
    ya birde candy candy’ de anthony ölmeden bunlar panayır gibi bir yerde bir falcıya gtmişlerdi.. falcıda ölüm kartını çekmiş ama bunlara bişey söylememişti ya, o zamandan beri falcılarla ilgili bir sahne geçtiği zaman içim bir cız eder, bir tedirgin olurum.. inşallah bu falcı da bize kötü süprizler hazırlamaz 🙂
    unutmadan super senior ve boy generation’a bittim 😀 hahaha çok iyiydi 😀 k-pop dünyasına da ufaktan adım atıp iyice bir renklenecek sanırım hikaye 🙂

    • @acaip durum: hoşgeldin! 😀 😀 ooo, asıl olaylar bundan sonra başlıyor sevgili acaip hanım, benden söylemesi 😉 bu bölüm biraz geçiş bölümü oldu senin de fark ettiğin gibi: daha çok karakterlerimizin iç dünyasına ve hislerindeki değişimlere odaklandık. gerçekçi bulmana çok sevindim; öyle olması için uğraştım ama yine de moon jee’nin bazı okurlar tarafından şıpsevdi bulunması gibi bir risk hâlâ vardı… 😛 seung mi unni ortamdaki en tecrübeli insan ve de bir kadın olarak olayları ilk çözen kişi olmalıydı, öyle de oldu. 😉 şarkılara gerçekten kafa yordum; ama bu işi kolaylaştırmak için şöyle bir formülüm var: çok sevdiğim ve hikayeye uygun olduğunu düşündüğüm şarkıların bir listesini tutuyor ve sonra hangi sahneye hangisi daha çok yakışır diye onların arasından seçiyorum. yoksa sıfırdan şarkı seçmek çok daha zor ve zaman alıcı olurdu!

      candy’deki o sahne unutulur mu hiç!!! çocukluk travması yaşama sebebidir! ben de çok üzülmüş ve çok tırsmıştım o sahne ve devamında gelen olaylar karşısında. evet, falcı olayı gerçekten tüyler ürpertici bir olay! ama neyse ki bizim falcımız rama-san korkutucu değil, çok eğlenceli bi insan 😀 😀

      elimizde bir boy band varken k-pop’a el atmazsak olmazdı! 😉 isim göndermelerinin seni güldürmesine sevindim; ben de sırıtarak yazdım o isimleri 😀 😀 yorumun için çok teşekkür ederim tatlım, görüşmek üzere ^^

  10. Ama şimdi sen resmen bizi Moon Jee ile Ayça’ya alıştırıyorsun çingu. Sonra Han Seul öğrenince neler olacak, Hae In öğrenince ne olacak diye kafayı yemeye başlarım ben 😀

    İş yerinde okumak çok zevkli oluyor. İşler azaldığında başlayıp bölümü bitiriyorum. Her gün bir bölüm hehe. Ellerine kollarına sağlık 🙂

    Yalnız yine de Han Seul ve Ayça diyorum ben. Daha oturaklı bir ilişki istiyorum bu hikayede, o yüzden onları destekliyorum. Moon Jee ile de süper olacaktır ama ı-ıh, daha olgun olsun aha 😀

    • @Lee: spoiler vermiyoruz, o yüzden sizi moon jee & ayça’ya mı alıştırıyorum sorusu cevapsız kalacak 😀 ama drama dediğin çatışmalardan doğar; o yüzden han seul öğrenince neler olacak diye kafayı yemekte haklısın, ahah 😀 ama belki de buna gerek kalmaz. izleyip görelim efem 🙂

      bi de iş yerinde okurken dikkat et patrona yakalanma çingum 😉

  11. moon jee, yavrum, evladım (tamamen sempatik olmak amaçlı söylemiş şeyler bunlar yoksa yazdığım falan çok dünya ahret abim o benim -oppa misali değil tabi-) o nasıl rüya öyle yav? hae in’i unutuyosun yavaş yavaş onu anladık gönlün de ufaktan ufaktan ayça’ya kaymaya başladı bunun da farkındayız da jae hwa ne alaka olm? bi karar ver artık sen de 1 kere reddedildin diye ne şıpsevdi bir şey oldun çıktın tey allam ya. çocuk uyanmasa rüyasında harem kuracak.
    neyse, utansın böyle aferin ona. daha abisi kız arkadaşını öpememişken gitti öptü ya ayıptır.
    ay bi de ayça’ya ne demeli şimdi? fff. “Dün Moon Jee’nin onu öperken cinsel istek duyduğuna yemin edebilirdi!” ne demek? lütfen ama ya. gencecik kadınsın ne 50sine basmış menopoz öncesi azan kadınlar gibi. yapma ama böyle çok han seul mis gibi adam olgun, başarılı, yakışıklı, güçlü (moon jee’den çok daha fazla hatta)… al işte sana bay mükemmel yani ne diye kafanı durup karışmasına izin veriyosun ki? yapma böyle bak çok pişman olursun sonra.

    NEEEEEEE?!!!!!! jun hee, han seul’ü başkasını sevmesi gerekçesiyle mi bırakmış?!!!! gerçekte de böyle bi pişkinlik olabilir mi acaba? yıllarca çık, verebildiğin bütün sevgini ver, evlenmeye karar ver sonra git “ben başkasını seviyorum” de git. böyle bir şey olabilir mi? bi insan yıllardır sevdiğini düşündüğü kişiyi bir başkası için bir çırpıda silebilir mi? gerçekten çok merak ediyorum.

    MOON JEE!!!! kaç olm, kaç kurtar kendini adam SM’den!! onunla iş yapılmaz kaç kurtar kendini de arkadaşlarını da lafşlsjfnşdojgnsrdogvbndsfljvdnfj
    moon jee’nin en sevdiğim yanı, bizim lafları evirip çevirip ya da direkt olarak bize satması şdljsfgasfjlgsf.
    o değil “dereyi görmeden paçaları sıvama” her ülkeye mal olmuş bi söz olmaya başladı sanırım asdfghjklş

    böhüü ben o okumayanlar sınıfındayım. paraya kıyıp gidip alıcam ciltli beşi bir yerdeyi -.- (şuan fiyatına baktım ve 50tl olduğunu görüp “oha anneme kitliyim ben bunu” demiş bulunmaktayım)

    seung mi’de yaşını başına almış kadın gitsin çocuk baksın ne diye gece gece partide ya. kafalarını karıştıracak şimdi çocukların fff. ne diye kalkın dans edin diyo ki bu ayça ve moon jee’ye fff.hae in de zaten belli bi fitnelik peşinde -.- bak kızıııaaammmm adam ol, karışma şunlara. sen de girersen o işin içine bunlar hiç unutamaz o olayı. sen git kendi utanmazlığını sakla başkasınınkine burnunu sokma (ben hae in’i severdim ya fff)

    yalnız “Super Seniors” çok iyi ya sdfghjdsjlvsşdjf. hem daha bi ileriye dönük jfasşjndfşvsd. bkz.super junior’ın junior’lık hali kalmadı 30 yaşındaki üyeleriyle asdfghjklslgnsfljdvads

    nooooo!! fark etti moon jee işaretleri fff. yapma yavrum bunu ya yapma cidden yapma.
    ya aslında ikisi birlikte olsun istemiyo değilim ama emin olamıyorum han seul ve moon jee arasında cidden kaldım. bu sefer kesin bi taraf seçemedim :/
    bu arada mizuki nana sondaki o içsel tartışma sırasında cidden farklı diyarlara götürdü bi garip yaptı. sırf bu yüzden istememiş olabilirim fark etmesini sdfghjkllfjnsrjfnv.
    böhüü benim de kafam allak bullak oldu ama sona da daha var T_T
    ben yeni bölüme geçiyorum böhüüü

    • @seyma: ahahahah, tamam tamam bu kadar korkmayınız, SJK’nin kendisine sulanmadıkça karaktere asılmanıza kızmam 😀 😀 jae hwa da işte ortamdaki üçüncü çıtır olarak rüyayı şereflendirdi, ah bu erkeklerin harem fantezisi, ajasjsajasjhajjk 😀 😀

      ayça’ya verdiğim öğütler tam güzin abla tadında olmuş, koptum orda! 😀 😀 ah ah işte abi kardeş birbirinden yakışıklı, valla kim olsa kafası karışır!! (öhömm…)

      jun hee’nin yaptığını sanırım gerçek hayatta gong yoo gibi bir adama hiçbir hatun yapmamıştır! 😀 ama drama evreni işte, böyle şeyler olabiliyor 😀 😀

      “moon jee’nin en sevdiğim yanı, bizim lafları evirip çevirip ya da direkt olarak bize satması” ahahah, benim de benim de! 😀 😀

      super seniors şimdiki suju üyelerini acayip anlatan bir isim oldu, bence artık isimlerini değiştirmeliler!! 😀 😀

      eveeet, şimdilik kararsızlar arasındasın, bakalım birkaç bölüm sonra ne düşünmeye başlayacaksın? 😉 valla iki esas erkeğimiz de birbirinden tatlı olduğu için benim için de zor bir karar oldu; ama gene de hikayenin sonunu daha yazmadan önce planlamıştım ve tepkilere rağmen o plandan sapmadım 🙂 bilemiyorum sen ne düşüneceksin? 😉

      yorumlayan ellerine sağlık canım ^^

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s