12. Bölüm

UYARI: Aşağıdaki yazı argo, küfür, şiddet ve cinsellik içermektedir. 16 yaşından küçüklerin okuması sakıncalıdır, blogda unutulan çocukların başına geleceklerden müessesemiz sorumlu değildir.

“It’s you are whatever a moon has always meant

And whatever a sun will always sing is you…”

E. E. Cummings”

A Love to Kill OST

Moon Jee ve Ayça soluk soluğa polis karakolunun merdivenlerinden çıktılar, girişteki memura Che Beh Zhao’nun odasını sorduktan sonra hızla ikinci kat merdivenlerini tırmanmaya başladılar. Moon Jee, Ayça’nın kendisini takip edip etmediğine bile aldırmadan önden koşuyordu; Ayça ise canını dişine takmış onun hızına yetişmeye çabalıyordu.

Moon Jee, Beh Zhao’nun odasına fırtına gibi daldığında Beh Zhao, Dong Sae ve bir sürü polis memurunu yoğun bir koşuşturma içinde buldu: Birkaç kişi, bilgisayarlarda yer takibi yapmaya uğraşıyordu. Bir başkası yine bilgisayar aracılığıyla başka ekiplerle konuşuyordu. Ayrıca telefonla konuşan, bir birimden diğerine koşuşturan memurlar çarptı genç adamın gözüne. Polis merkezi, tam bir hengame içindeydi!

“Neler oluyor?!” diye bağırdı genç çocuk. Koşmaktan nefesi tıkanmıştı, ama yine de delirmiş gibi Dong Sae’nin karşısına geçip adamın yakasına çoktan yapışmıştı bile: “Neler oluyor Dong Sae Ajusshi?! Abime ne oldu?!”

“Sakin ol genç adam, sakin ol…” diye onu yatıştırmaya çabaladı Dong Sae. Bu arada gözü, odaya yeni giren Ayça’ya takılmıştı. Ayça da kesik kesik soluyordu; saçları terden şakaklarına yapışmıştı. Dong Sae, Moon Jee’nin de Ayça’nın da korku ve endişeden perişan halde olduklarını anlamıştı; hemen yanındaki genç koruma memurlarından birine döndü:

“Soon Yu-sshi, bu iki gence birer bardak su getirir misin lütfen?”

“Abime ne oldu diyorum!” diye bağırdı Moon Jee, suyla falan uğraşacak hali yoktu, cevabı derhal istiyordu!

“Han Seul’ün uyuşturucu mafyası tarafından kaçırıldığını zannediyoruz,” diye cevap, az ötede duran Beh Zhao’dan geldi.

Moon Jee şaşkınlıkla ona baktı. Bu otuzlarının ortalarında görünen sağlam görünüşlü adamı bir yerlerden tanıyor gibiydi. Beh Zhao onu meraklandırmadı, Moon Jee’nin yanına gelip elini sıktı:

“Ben abinin üniversiteden arkadaşıyım Moon Jee-yah… Senle de tanışmıştık, ama o zaman on üç – on dört yaşlarındaydın, muhtemelen hatırlamıyorsundur bile… Ben Che Beh Zhao; narkotik biriminde başkomiserim…”

Böyle dedikten sonra Ayça’ya döndü:

“Siz de Han Seul’ün güzel kız arkadaşı olmalısınız… Han Seul sizden bahsetmişti…”

Ayça şaşkınca başını salladı. Genç kız dilini yutmuş gibiydi; yaşananları aklı almıyordu…

Neyse ki Beh Zhao durumu tamamen kontrol altına almıştı: İki genci hemen köşedeki sandalyelere oturttu, memurunun getirdiği suyu ellerine tutuşturdu ve sakin bir sesle durumu açıklamaya başladı:

“Han Seul’le pek çok kereler birlikte çalıştık: Kendisi resmi hiçbir görevi olmasa da polis kuvvetleriyle işbirliği yapıp eski mahallesindeki suç örgütlerini temizlemeyi kendine amaç edinmişti. Ayrıca mahallede çok sevilen bir şahsiyet olduğu için ondan başka kimsenin başaramayacağı şekilde mahalleliden destek görüyor, suç örgütüyle bağlantısı olan mahalle gençlerini ikna edip bize casusluk yapmalarını sağlıyordu.”

Moon Jee’nin elleri titremeye başlamıştı. Fısıltı gibi çıkan bir sesle:

“O halde… o halde örgüt onun bu işlerinden haberdar olmuş olmalı…”

“Evet, muhtemelen olan bu,” dedi Beh Zhao düşünceli bir sesle. “Akşam sularında Han Seul’le telefonda konuştum. Sesi biraz tuhaf geliyordu, ama yine de bir şeyden şüphelenmedim. Bana birazdan konsere gideceğini söyledi, sonra da Tayland’dan kaçak bir gemiyle Seul limanına yapılacak olan büyük teslimatın gününün değiştiğini haber verdi. Bundan da şüphelenmedim, çünkü teslimat tarihinin değişmesi sık sık olan bir şeydir; özellikle de adamlarımız kendilerini birilerinin ihbar ettiği veya edeceğinden şüpheleniyorsa… Ama tuhaf bir şey oldu: Han Seul kapatırken “yengeye selam” dedi. Bu ikimizin arasında bir şifreydi: Eğer birimizden biri yakalanır veya başı belaya girerse diğerine ulaşıp bunu söyleyecekti!”

Ayça ve Moon Jee başkomiseri kâğıt gibi bembeyaz olmuş yüzlerle dinliyorlardı. Ayça ağlamamak için kendini zor tutuyordu; Han Seul ne biçim işlere bulaşmıştı böyle? Moon Jee ise az önce kendisi konserde coşku içinde sahnede olmanın tadını çıkarırken abisinin neler yaşadığını düşündükçe bayılacak gibi hissediyordu!

“Bunu duyar duymaz Ha Dong Sae’yi aradım ve Han Seul’den haberi olup olmadığını sordum. Onu en son nerde gördüğünü de… Sonra seni aradım, ama konserde olduğun için cevap veremeyeceğini tahmin etmiştim… Bu arada emniyet güçlerini de alarma geçirdik, onun son görüldüğü yer olan başbakanlık otoparkında ekiplerimiz aramalarını sürdürüyorlar…” Sonra başıyla az ötede bilgisayar başında uğraşan memurları işaret etti: “Ayrıca Han Seul’ün telefonunu GPS takip sistemiyle bulmaya çalışıyoruz… Yalnız maalesef bu mümkün olmayabilir; karşımızdaki heriflerin sadece telefonu kapatmakla kalmayıp sim kartı da çıkarmayı akıl edecek kadar zeki olmaları yüksek ihtimal…”

Gerçekten de bilgi işlem memurlarından biri, tam o anda başını kaldırıp umutsuzca başını iki yana salladı: “Bulamadık,” anlamına geliyordu bu. Moon Jee acıyla inledi.

“Peki şimdi ne olacak??” dedi Ayça büyük bir endişeyle. “Böylece elimiz kolumuz bağlı oturacak mıyız?!”

“Hayır…” dedi Beh Zhao yavaşça. Biraz tereddütlüydü, bu önemli bilgiyi karşısındaki iki gence verip vermemekte kararsızdı ama sonra ikisinin de perişan halini görünce dayanamadı. Bir sır verir gibi kulaklarına eğildi:

“İçeride bir adamımız daha var, gençler… Şimdi ondan haber bekliyoruz… O bize Han Seul’ün tutulduğu yeri bildirebilir. Tabii kendisi de biliyorsa…”

Ayça ve Moon Jee umutla ona baktılar. Beh Zhao onlara güven verici bir biçimde gülümsedi ve: “Merak etmeyin,” dedi, “Han Seul’ü size sağ salim getireceğiz…”

Ayça ve Moon Jee başlarını salladılar. Beh Zhao onların yanından ayrılıp yeniden işinin başına dönerken bu iki gence verdiği sözü tutabilmesi için içinden Tanrı’ya dua etti…

Bu esnada zavallı Han Seul’ün hali pek de parlak değildi: Genç adam aynen Jung Wyung’a olduğu gibi bir sandalyeye bağlanmış, sonra da eşek sudan gelinceye kadar dövülmüştü. Yüzü gözü kanlar içindeydi. Yine de içi rahattı: Kendisine bu kadar vahşi bir biçimde davrandıklarına göre bu heriflerin elinde başka koz yoktu: Moon Jee ve Ayça güvendeydiler yani… Han Seul, Beh Zhao ve Dong Sae’nin kardeşi ve Ayça’yı derhal emniyete çağırıp güvenlik altına alacaklarını tahmin ediyordu zaten.

“Konuş lan g.tlek herif!” diye bağırdı Gab Soo kulağının dibinde. Han Seul’ü sorguya çekmeye başladığı ilk anda Godfather tripleri içine girip İtalyan mafya babası havalarında davranmaya çalışmıştı ama Han Seul’ün konuşmamaktaki inadı en sonunda onun da sinirlerini bozmuştu. Genç adamı yakasından tutup sarstı: “Konuş diyorum ulan, ağzına sıçtığım! Söyle, ikinci köstebek kim???”

Han Seul gözlerini zorlukla araladı, sonra pis pis sırıttı: “Bilmem?? Acaba kim?? Elma dersek çıkar mı acaba? Elmaaa!”

“Ulan it, gösteririm ben sana elmayı!” diye bağırdı Gab Soo ve zavallı Han Seul’e bir şamar daha patlattı! Han Seul acıyla inledi. Çıplak elle atılan şamarlar neyse de, herifin yüzüğü canını fena acıtıyordu yahu… Acaba rica etse çıkarır mıydı??

Gab Soo ise öfkeyle soluyordu: Han Seul dişli çıkmıştı. Üstelik bu Fang Yoo denen beceriksiz herif, Han Seul’ün kardeşini bulup getirmeyi becerememişti: Çocuğun konseri varmış, o kalabalık içine sızamamışmış… Beceriksiz herif! Gab Soo öfkeyle dişlerini gıcırdattı. Sonra sıkıntıyla boynunu ovuşturdu. Bugünkü ikinci infazdı bu; o yüzden adamakıllı yorulmuştu. Köşküne çekilip birkaç sarışın hatun tarafından rahatlatılsa hiç de fena olmayacaktı…

Bir an durdu, sonra adamlarına döndü, iki tanesini işaret etti:

“Sen ve sen: İkiniz burda kalıyorsunuz! Bu itoğluitin üzerinden bir dakika bile gözünüzü ayırırsanız bittiniz demektir! Geri kalanlar: Toparlanın, gidiyoruz!”

Sonra kızgınca Han Seul’ün üzerine eğildi. Nefret dolu bir sesle:

“Sen de bu gece iyice bir düşün,” dedi. “Köstebeği nasolsa bulacağız… Eğer bizi uğraştırmadan ismini sen söylersen, o zaman sana acısız bir ölüm vaad edebilirim! Aksi takdirde, yarın sabah değişik Çin işkencelerini üzerinde denemek için geri geleceğim!”

Han Seul zorlukla ağzını açtı. Gab Soo dikkat kesildi: Yoksa herif konuşacak mıydı?

“Hass.ktir…” dedi Han Seul ve başı yana düştü.

Gab Soo kıpkırmızı oldu: Adama bak lan! Şu halinde bile kendileriyle taş.k geçiyordu!

Bir an yine yumruğunu kaldırdı, ama sonra Han Seul’ün çoktan kendinden geçmiş olduğunu düşünüp yüzünü ekşiterek durdu. Yarın nasıl olsa icabına bakacaktı, bıraktı bu gece acılar içinde bir son gece geçirsin…

Hışımla yürüyüp Han Seul’ün hapsedildiği odadan çıktı.

Full Metal Alchemist OST – Bratja (Brothers) 

Polis merkezindeki hareketlilik sürüyordu. Fakat önceki kadar yoğun değildi; bilgisayar başında diğer ekiplerle haberleşenler dışındaki memurlar ya keşfe gönderilmişti, yahut bir sonraki emre kadar beklemeleri söylenmişti. Herkes bekliyordu: İçerideki adamdan gelecek olan bir ipucunu bekliyorlardı.

Moon Jee ve Ayça da bekliyorlardı. İkisinin de yüzü karmakarışıktı. Bir köşede yan yana, sessizce oturmuş, kendi dünyalarına dalmış, konuşmaya bile çekinerek bekliyorlardı.

Ayça göz ucuyla yanındaki çocuğa baktı. Moon Jee ellerini dizlerine dayamış, başını önüne eğmişti. Konser kostümü hâlâ üzerindeydi, gözlerindeki siyah kalem yer yer akmıştı. Çok yorgun, çok bitkin görünüyordu. Ayça içinin sızlamasına engel olamadı. Bir an tereddüt etti, ama sonra içindeki dürtüye engel olamadı. Elini uzattı, yavaşça Moon Jee’nin omzuna dokundu.

Moon Jee başını kaldırıp ona baktı. Gözlerindeki büyük acıyı görünce Ayça’nın yüreği paramparça oldu.

“Moon Jee…” dedi usulca. “Onu bulacaklar… Onu hiçbir zarar görmeden kurtaracaklar… Biliyorsun, değil mi?”

Moon Jee hafifçe gülümsedi. Ama hüzün ve acı dolu bir gülümsemeydi bu. Sonra bakışlarını kaçırdı, derin bir nefes verdi.

“Ben…” diye mırıldandı. “Hyung’un başına bir şey gelirse… ben…”

Devam edemedi, tıkanarak yutkundu. Ayça ise heyecanla:

“Hiçbir şey olmayacak diyorum! Onu kurtaracaklar Moon Jee, söz veriyorum sana!”

Moon Jee’nin gözleri dolmuştu. Teselli arayan bir çocuk gibi baktı Ayça’ya. Dudakları titreyerek:

“Gerçekten mi?” diye fısıldadı, “Ona bir şey olmayacak, değil mi Ayça?”

“Olmayacak,” dedi Ayça güven dolu bir sesle. Kendisi de en az Moon Jee kadar buna inanmak istiyordu.

Sonra genç çocuğun yüzüne baktı ve onun sevimli yüzündeki büyük hüznü ve birine sığınma isteğini görünce içi titredi. Elini uzatıp Moon Jee’nin başını kendi omzuna yasladı. Moon Jee buz gibi bir havada ateşe sokulan üşümüş bir çocuk gibi sokuldu ona. Gözlerini boşluğa dikmişti. Mırıldanır gibi:

“Hyung’un olmadığı bir hayat düşünemiyorum…” diye mırıldandı. “O benim sahip olduğum tek aile! Kendimi bildim bileli benim yanıbaşımda olan, beni koruyan, kollayan tek insan… O benim için ağabeyden de öte: Annem, babam, en yakın dostum! Onu kaybetmeye dayanamam Ayça!”

Ayça şefkatle saçlarını okşadı Moon Jee’nin: “Hişştt… Böyle konuşma… Onu kaybetmeyeceksin…”

“Buna inanmaya o kadar çok ihtiyacım var ki…” diye yutkundu Moon Jee. Boğazına bir yumru gelip tıkanmıştı. Çocukluğunu düşünüyordu: Annesi ve babasıyla ilgili anıları o kadar silik, belli belirsizdi ki… Hatta en belirgin anısı, cenaze törenine ait olanlardı. Mezarlıkta neler olduğunu bile çok anlamadan ayakta dikilirken abisinin yanında durup onun elini sıkı sıkı tutmasını anımsıyordu. Sonra eve geldikleri zamansa ona sıkıca sarılmış ve: “Korkma Moon Jee,” demişti, “Ben seni asla bırakmayacağım…”

Tüm bunları düşünürken gözlerinden birer damla yaş süzüldü Moon Jee’nin. Oysa kendisi ne yapmıştı: Abisinin sevgilisine âşık olmuştu! Üstelik onu abisinden çalmaya kalkışmıştı! Bunun için abisinin arkasından dolaplar çevirmişti! Tanrım, ne kadar da aşağılık bir adamdı!

Hele de Ayça’ya: “o olmasaydı bir şansımız olur muydu…” diye sorduğu an’ı düşündükçe midesine kramplar giriyordu: Abisinin olmadığı bir dünyayı nasıl düşleyebilmişti?! Kendisi bu soruyu sorarken abisi çoktan kaçırılmış, hatta belki de…

İnleyerek ellerini kulaklarına götürdü, tüm kötü düşünceleri aklından çıkarıp atmak ister gibi başını iki yandan sıkıştırıp sıkıca gözlerini yumdu! Ayça da onun bu ani hareketinden ürkmüştü, yerinde doğrulup:

“İyi misin?” diye sordu. “Moon Jee, bana bak: İyi misin?? Kendine gel Moon Jee!”

Moon Jee gözlerini açtığında bu gözlerdeki acıyı görünce daha da ürktü genç kız. O yüzden Moon Jee:

“Abime bir şey olursa… kendimi asla affetmeyeceğim…”

Diye mırıldandığı zaman içine büyük bir korku ve korkunç bir üzüntü çöktü: Moon Jee’nin neden böyle hissettiğini çok iyi anlamıştı. İşin kötüsü, onun da elinden hiçbir şey gelmiyordu. Sadece yorgunca başını salladı ve ona güç vermek ister gibi Moon Jee’nin omzunu sıktı.

“Amirim, içerideki adamımızdan mesaj geldi!”

Bilgisayarların birinin başındaki genç memur kız birdenbire böyle bağırınca Moon Jee de Ayça da heyecanla yerlerinden fırladılar. Beh Zhao ve Dong Sae de çoktan bilgisayarın başına koşmuşlardı bile.

“Ne diyor?” dedi Beh Zhao hemen. Gözleri avına kilitlenmiş bir şahin gibiydi, pür dikkat kesilmişti.

“Park Gab Soo malikânesine dönmüş,” dedi genç polis kız. “Ama yanında Han Seul’e benzer biri yokmuş.”

Beh Zhao ve Dong Sae göz göze geldiler. İkisinin de bakışlarında ciddiyet vardı.

“Han Seul’ü başka bir yere götürmüş olmalılar,” diye mırıldandı Dong Sae. Beh Zhao da başını sallayarak onu onayladı.

“Amirim, hepsi bu kadar değil!” diye atıldı polis kız yine. “Adamımız aynı zamanda Park Gab Soo’nun şimdi dinlenmeye çekildiğini, hatta gece için kendisinden üç-dört tane Rus fahişe bulup getirmesini istediğini söylüyor…”

Beh Zhao düşünceli bir tavırla çenesini kaşıdı: “O halde en azından bu gece Han Seul’ün olduğu yere bir daha uğramayacağına emin olabiliriz,” dedi. Sonra yumruklarını sıktı: “Ah, nerde tutulduğunu bilseydik derhal operasyon yapabilirdik!”

“Gab Soo’yu tutuklayamaz mısınız?” dedi Moon Jee beklenti dolu gözlerle. “Sonuçta bu işin arkasında onun olduğunu biliyorsunuz, öyle değil mi?”

“Evet ama maalesef bu iş o kadar kolay değil,” dedi Beh Zhao. “Adamın kirli işlerde parmağı olduğunu biliyoruz ama hiçbir şey ispatlayamıyoruz! Hem şimdi elimizde hiçbir kanıt olmadan adamı içeri alırsak Gab Soo olaya uyanır ve Han Seul’ü kaçırdığını bildiğimizi anlar. Ve o zaman, Han Seul’ün hayatını daha da tehlikeye atmış oluruz: Adamın tek bir işaretiyle Han Seul’ü öldürebilirler!”

Ayça dehşet içinde elini ağzına kapadı! Çığlık atmamak için kendini zor tutuyordu! Moon Jee de bembeyaz olmuştu, acıyla inledi:

“Ama şimdi ne yapacağız?!”

Beh Zhao ve Dong Sae sıkıntıyla birbirlerine baktılar, sonra bakışlarını kaçırdılar. Beh Zhao:

“Bilmiyorum…” diye itiraf etti. “İçerideki adamımızın Han Seul’ün tutulduğu yere dair başka şeyler  öğrenmesini beklemek zorundayız gibi gözüküyor…”

“Ama bu saatler sürebilir!” diye bağırdı Ayça, “Adam gece âlem yapacak demediniz mi?!”

Beh Zhao’nun buna verecek cevabı yoktu. Sıkıntıyla başını kaşıdı ve “evet,” diye itiraf etti, “bu, zaman alabilir, doğru…”

“Aslında eğer Rus fahişeler arasında da bir ajanımız olsaydı…” diye mırıldandı Dong Sae ve Beh Zhao’ya baktı: “Ne dersin Beh Zhao-sshi? Böyle birini bulabilir miyiz? Sizin böyle durumlarda muhbir olarak kullanacağınız hayat kadınları vardır mutlaka…”

Ayça ve Moon Jee umutla Beh Zhao’ya baktılar. Ama adamın yüzündeki ifade pek de iç açıcı değildi:

“Evet böyle muhbirlerimiz var, doğru…” diye mırıldandı. “Ama Rus fahişe… İşte o biraz zor…”

Moon Jee birden adamın yakasına yapıştı, bağırmaya başladı:

“Neden zormuş?! Sen koskoca başkomiser değil misin?? Herkes senin tek bir hareketine bakmıyor mu?! İstersen şehirdeki tüm Rus kadınlarını tek hareketinle merkeze getirtemez misin?”

“Getirtmesine getirtirim, ama bu işin tehlikesine razı olup da ajanlık yapabilecek olanını biraz zor buluruz delikanlı,” dedi Beh Zhao. Ama o da kızmıştı. Devam etmekten kendini alamadı: “Tanrı aşkına, kendini tehlikeye atmaya razı olacak ve adamın ağzından laf alabilecek bir Rus kadınını, hem de bu kadar kısa sürede nerden bulayım?!”

Moon Jee umutsuzlukla adamın yakasını kavrayan ellerini gevşetti, başını öne eğdi. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Gitti, bir köşeye oturdu.

Ayça ise onu üzüntüyle izliyordu. Yapacak bir şeyler olmalıydı, olmak zorundaydı, ama ne… Ne?!…

Birdenbire genç kızın aklında bir şimşek çaktı: İyi Korece konuşan, kendini tehlikeye atmaktan gocunmayacak bir Rus kadını…

“Ben yapabilirim!” diye heyecanla bağırdı.

Beh Zhao ve Dong Sae merakla ona dönüp bakınca, genç kız çabuk çabuk konuşmaya başladı:

“Aradığınız Rus fahişe… Ben bunu yapabilirim! Sadece sarı bir peruğa bakar!” Sonra Dong Sae’ye döndü, yaşlı adamın ellerini tutup heyecandan taramalı tüfek gibi konuşmaya başladı: “Daha önce de yapmıştım Dong Sae-sshi, hatta çok başarılı olmuştum, biliyorsunuz! Kılık değiştirebilirim, rol yapabilirim! Lütfen, lütfen bana izin verin!”

Dong Sae ve Beh Zhao şaşkınlık içinde önce kıza, sonra birbirlerine baktılar. Beh Zhao:

“Hımm… Olabilir aslında…” diye mırıldanırken Moon Jee yerinden kalkmış, hızlı adımlarla Ayça ve iki adamın arasına girmişti:

“Olmaz Ayça!” diye bağırdı, “Kendini böylesi bir tehlikeye atmana izin veremem!”

“Moon Jee, bu bizim son şansımız olabilir!” diye bağırdı Ayça da. Genç adama yalvaran gözlerle bakıyordu: “Lütfen engel olma. Han Seul’ün hayatını kurtarmak için kendimi riske atmışım çok mu?”

Moon Jee bir an durakladı. Ama hemen sonra acıyla inledi:

“Olmaz Ayça! Ya senin de başına bir şey gelirse? Ya o adam sana… sana kötü bir şey yaparsa?!” Kafasını şiddetle iki yana salladı: “Olmaz! Hayatta izin vermem!”

“Senden izin istemiyorum! Bunu yapacağım!” diye bağırdı Ayça ve kararlılıkla Beh Zhao’ya döndü: “Evet, ne diyorsunuz? İçerideki adamınıza beni de bulduğu fahişeler grubunun içine sokması için emir gönderebilir misiniz?”

Beh Zhao bir an durakladı ve izin ister gibi Dong Sae’ye baktı. Dong Sae takdir dolu bir bakışla süzüyordu genç kızı. Han Seul, böyle bir kız arkadaşı olduğu için çok şanslıydı. Beh Zhao’ya dönüp hafifçe tebessüm edip başını sallayınca başkomiser de Ayça’ya döndü ve bir baş hareketiyle:

“Tamam,” dedi, “O halde sizi hazırlayıp ne yapmanız gerektiğini anlatalım Ayça-sshi… Beni takip edin…”

Ayça kararlı adımlarla başkomiserin peşinden yürürken Moon Jee’ye döndü:

“Söz veriyorum!” diye bağırdı, “Sana abini geri getireceğim!”

Ve nutku tutulmuş gibi ne yapacağını bilmez halde kalakalan Moon Jee’nin şaşkın bakışları arasında kararlı adımlarla koşturarak uzaklaştı…

Han Seul kendinden geçmişti. Kabuslarla dolu bir baygınlık halinden: “Su…” diye mırıldanarak uyandı.

“Baksana, adam su istiyor,” dedi başında kalan iki adamdan bir tanesi. “Verecek miyiz?”

“Boşver be, bir de herife bebek bakıcılığı mı yapacağız??” dedi diğeri. “Bırak, iki söylenir, sonra gene bayılır…”

“Yok lan, vermezsek kafa s.kecek…” dedi ilk konuşan adam ve az öteden bir pet şişe alıp Han Seul’ün dudaklarına dayadı: “İç hadi! İç de zıbar!”

Han Seul zorlukla suyu içti. Birazcık da olsa kendine gelmişti. Ama vücudunun her tarafı ayrı ayrı ağrıyordu; genç adam hâlâ hayatta olduğuna sevinmeli mi üzülmeli mi bilemiyordu.

Gözünü hafifçe aralayarak başındaki iki adama baktı. Az ileride bir masanın iki tarafına oturmuşlar, iskambil oynuyorlardı. Han Seul kendisini bağlayan ipleri çözüp çözemeyeceğini şöyle bir yokladı. Amma da sıkı bağlamışlardı pis herifler! Çözmesinin imkânı yoktu… Gerçi çözebilmiş olsa bile yediği bir araba dolusu dayaktan sonra bu adamlarla nasıl başa çıkardı, doğrusu bilmiyordu.

İçine büyük bir umutsuzluk çökerken “Buraya kadarmış Han Seul…” diye mırıldandı. Otuz bir yıllık yaşamı böyle iğrenç bir fare deliğinde sona erecekti demek… Ölmek sorun değildi de, Moon Jee ve Ayça aklına gelince burnunun direği sızladı: Canından çok sevdiği kardeşi ve biricik sevgilisi… Onları bir daha göremeyecek olması her şeyden daha acıydı…

Gözlerinden birer damla yaş süzülürken, baygınlığın karanlık dünyasına doğru kayıp gitti…

“Kızlarımız birbirinden güzeldir, Park Gab Soo efendinin ağzına layıktır hepsi,” diye sırıttı kapıdaki yaşlı, meymenetsiz suratlı adam; ve arabanın içinde bekleyen kızlara seslendi:

“Hey! Mischa, Natasha, Anastasia, Alexia! Gelin buraya!”

Her biri süper mini etekler giymiş dört tane beyaz tenli, sarışın, renkli gözlü hatun arabadan inip malikânenin kapısına geldiler. Kapıdaki görevli kızları alıcı gözüyle süzdü. Evet, hepsi Avrupalı kızlardı; hoş hatunlardı hepsi. Yalnız biri diğerlerine göre biraz kısa mıydı ne? Gerçi patronun boya fazla takılacağını sanmıyordu, o yüzden içlerinden birinin biraz kısa olmasının bir zararı yoktu. Kızlara bir baş hareketiyle içeri geçmelerini işaret etti, sonra pazarlayıcı herifin eline bir deste banknot tutuşturdu: “Hadi bakalım, al bunları ve yarın sabaha kadar toz ol! Yarın kızları almaya gelirsin.”

“Eyvallah beyim, sağol!” diye sırıttı adam ve arabasına binip gazladı gitti.

Diğer kızlarla birlikte malikâneye giren Ayça derin bir nefes aldı. Kalbi heyecandan pır pır çarpıyordu, içinden dualar ediyordu: Allah vere de bu işi eline yüzüne bulaştırmayaydı; yoksa işin ucunda ölmek, hatta daha da beteri, Koreli bir mafya babasının grup seks partisine meze olmak vardı!

Birden, korumanın ellerini üzerinde hissedip irkildi!

“Rahat dur, üzerini arayacağım!” diye bağırdı adam. Sonra cebindeki telefonu aldı: “Bunu yarın çıkarken alırsın…” Diğer kızlara da aynısını yaptıktan sonra başıyla: “bu taraftan” diye işaret edip onları içeri doğru götürdü.

Ayça huzursuzlukla etrafı inceliyordu. Cep telefonunun alınması kötü olmuştu; Che Beh Zhao ve adamları bir yan sokakta konuşlanıp evi izleyeceklerdi ama ters bir durumda onlara hemen haber verebilme şansı elinden alınmıştı! Sıkıntıyla yüzünü buruşturup geniş koridorda diğer kızlara ilerlemeye koyuldu.

Burası kocaman, yüksek tavaları ve geniş koridorları olan bir malikâneydi. Ama Arap zenginlerinin altın kaplama görgüsüz sarayları gibi bunca şatafat içinde bir görmemişlik havası hakimdi. Ayça, önünden geçtikleri her odada kapıya yaklaşıp içeriyi dinleme dürtüsünü güçlükle bastırıyordu; acaba Han Seul bu odaların birinde olabilir miydi?

Nihayet koruma bir oda kapısını açtı ve kızlara girmeleri için işaret etti: “Burada bekleyeceksiniz…”

Kızlar kıkırdaşarak içeri girdiler. Koruma arkalarından kapıyı kapatırken her biri koltuklardan birine oturdu, gürültülü bir biçimde konuşup gülüşmeye başladılar. Ayça ise sessizdi. Kızların konuştuğu dilden tek kelime bile anlamıyordu.

Onun bu halleri, kızıl saçlı Mischa’nın dikkatini çekti. Aksanlı bir Korece’yle:

“Hey sen!” diye seslendi, “Sen nerelisin? Rus değilsin, değil mi?”

Ayça sıkıntıyla ona baktı. Sonra yavaşça başını olumsuz anlamda salladı: “Hayır… Rus değilim ben, Türk’üm…”

Mischa’nın gözleri hayretle açıldı: “Vaay… Peki neden Rus taklidi yapıyorsun? Daha çok para kazanmak için mi?”

“E-evet,” diye yalan söyledi Ayça. Diğerleri aynı anda güldüler. Natasha: “Biz Türk kızlarından daha güzeliz, bu da bunu kanıtlıyor!” diye bağırdı.

“Hiç de bile, biz de gayet güzelizdir,” dedi Ayça hafifçe bozularak. Bir yandan da Rus fahişelerle şu anda böyle bir tartışmaya girdiğine inanamıyordu!

“Ayrıca sen bu işlerde çok tecrübeli değilsin galiba,” dedi Mischa yine. Genç kızın gözünden hiçbir şey kaçmıyordu, bilmiş bir tavırla yerinden kalktı, salına salına Ayça’nın yanına geldi. Kıpkırmızı uzun tırnaklı parmağını uzatıp onun yüzüne dokununca Ayça istemsizce irkildi. Mischa bir kahkaha attı:

“Mooo, bu kız ana kuzusu!”

Sonra gözleri muzip muzip parladı:

“Bu işin içinde başka bir iş var… Zaten Hun Cheong’un kendi çalıştığı kızlardan başka birini işe çıkardığı hiç görülmemiştir; belli ki emir büyük yerden… Hadi anlat bakalım, burda ne arıyorsun?”

Ayça bir an: “Saçmalamayın, ben de para için burdayım!” diye savunmaya geçti, ama Mischa:

“Yalan söylemene gerek yok,” dedi güven verici bir sesle. “Bize güvenebilirsin! Biz sır tutmasını biliriz.” Sonra sırıtarak ekledi: “Zaten sır tutmasaydık bu meslekte kalamazdık…”

Ayça hâlâ tereddüt ediyordu. Mischa ise onu çoktan çözmüştü.

“Yoksa… intikam için mi?” diye fısıldadı. “Gab Soo sevdiğin birine bir şey mi yaptı?!”

“Aman Tanrım, onu öldürmeyi düşünüyorsan lütfen biz burdayken bir şey yapma,” dedi Anastasia hemen. “Hatta öyle bir şey varsa kusura bakma ama ben burda daha fazla kalamam, voltamı alırım. Başımın belaya girmesini istemem!”

“Hayır hayır, öyle bir şey değil!” dedi Ayça hemen. Sonra, nasıl olsa foyasının ortaya çıktığını ve bu kızlara güvenmek zorunda olduğunu düşündü. Hafifçe başını eğdi:

“Gab Soo…” diye mırıldandı, “Gab Soo benim sevgilimi kaçırdı! Onu nerde tuttuğunu bile bilmiyoruz… Gab Soo onu öldürmeden yerini öğrenebilmek için girdim buraya!”

Bunu dedikten sonra gözyaşlarına boğuldu. Diğer kızlar birden sus-pus oluvermişlerdi. Mischa hemen:

“Ağlama, yoksa makyajın akacak…” deyip Ayça’nın yüzüne uzandı, gözlerinden akan yaşları parmaklarının kenarıyla aldı. Sonra Ayça’nın oturduğu koltuğun önünde diz çöktü, genç kızın gözlerinin içine bakıp gülümsedi:

“Kendini bunun için mi tehlikeye attın yani? Hem de aslında fahişe olmadığın halde?”

Ayça dudaklarını ısırıp başını salladı. Mischa bir kahkaha attı:

“Aman Tanrım! Kızlar şu aptala da bakın!” deyip diğer kızlara döndü. Tekrar Ayça’ya baktığında yarı acır, yarı alay eder bir biçimde onun yüzünü okşadı: “Kusura bakma tatlım, ama bu çok aptalca bir planmış!”

Diğer kızlar da güldüler. Ayça’nın dudakları titremeye başlamıştı; aptalca-maptalca; şu anda Han Seul’ü kurtarmak için tek şansları buydu! Ağzını açıp itiraz etmeye hazırlanırken Mischa neşeyle onun sözünü kesti:

“Tecrübesiz bir kızcağız olarak onun ağzından laf alabileceğini bile düşünme! Bunun için gerçek bir kadın olmak gerekir sevgili küçük kız… Yani bizim gibi!”

Böyle dedi ve diğer kızlar da aynı anda bağırıp onu alkışlamaya başladılar: “Vuuu! Yaşa Mischaa!” Bu arada Mischa üzerindeki daracık ceketin iç cebinden ufak beyaz bir hap çıkarmıştı:

“Tabii bunun da yardımı olmazsa olmaz…”

“O nedir?” dedi Ayça merakla. Mischa güldü: “Sen onu kafana takma tatlım! Doğruluk serumu diye bil, yeter!”

“Nasıl yani, yoksa siz bana yardım-“

Ayça lafını tamamlayamadan kapı açıldı ve içeri Gab Soo girdi. Ayça hemen çenesini kapattı. Gab Soo ise suratında pis bir sırıtmayla hemen Mischa’ya doğru ilerlerdi:

“My darling, Mischa!” dedi heyecanla, “Seni yeniden görmek ne güzel! Diğer arkadaşlarınla da beni tanıştırmayacak mısın??”

“Tanıştırmaz olur muyum, hepsi sizinle tanışmak için can atıyorlardı Gab Soo-sshi!” dedi Mischa abartılı bir heyecanla ve adamın yanağına şuh bir öpücük kondurdu. Sonra kızları işaret etti: “Bunlar Natasha, Anastasia ve… eee, Alexia!”

Naruto OST – Sexiness

“Memnun oldum tatlı bayanlar…” dedi Gab Soo ve meymenetsiz suratında yılışık bir sırıtmayla süzdü onları. Natasha ve Anastasia cilveli cilveli gelip adamın boynuna sarıldılar. Ayça ise korkuyla yutkundu: Hasss… bu iş düşündüğünden daha zordu be!

“Sen bana meraba demeyecek misin güzelim?” dedi Gab Soo ona dönüp. Ayça korkuyla kekeledi:

“Eee, şeyyy, benn-“

“Alexia biraz tecrübesizdir,” dedi Mischa hemen. “Ama gecenin sonlarına doğru o da açılır, siz hiç merak etmeyin… Neden şöyle güzel bir masajla başlamıyoruz?”

Böyle deyip Gab Soo’yu odanın ortasındaki koltuğa doğru yönlendirdi. Gab Soo onun dediğini ikiletmedi. Adam koltuğa oturunca Natasha ve Anastasia ayaklarındaki ayakkabıları ve çorapları çıkartıp adama ayak masajına başlamışlardı bile. Hepsinin lideri olduğu anlaşılan Mischa ise Ayça’ya işaret etti:

“Alexia! Sen de beyefendinin omuzlarını ovarak işe başla!”

Ayça onun dediğini ikiletmedi ve Gab Soo’nun arkasından dolaşıp adama omuz masajı yapmaya başladı. Bir yandan da şu pislik herifin boynunu sıkıp öldürüverse ne güzel olacağını düşünüyordu!

Mischa ise odadaki içki barına gidip bir bardağa viski doldurmaktaydı. Bir yandan da Gab Soo’ya seksi bir biçimde göz kırptı: “Şöyle bir duble bir şeyler gerginliğinizi azaltmaya yardımcı olacaktır, değil mi Gab Soo-sshi?”

“Ohh, çok iyi olur gerçekten…” dedi Gab Soo zevkten mayışmış bir halde. Mischa yine seksi seksi gülerek elindeki içki kadehiyle geldi, kadehi adamın eline tutuşturdu. Bu arada Ayça’yla göz göze gelip hafifçe gülümsemişti; Ayça’nın yüreği hopladı: Kız, az önce gösterdiği hapı viskiye atmış olmalıydı! Mischa koltuğun kenarına oturdu, adamın boynuna sarıldı:

“Beni özledin mi bakalım?” dedi cilveli bir ses tonuyla. Bir yandan da adamın yakasıyla oynuyordu.

“Özlemez olur muyum??” diye bağırdı Gab Soo. “Hele bugün beni nasıl yordular bilemezsin Mischa! Seni göreceğim an’ı iple çekiyordum meleğim…”

“Ah, çok üzüldüm,” dedi Mischa. Sonra sesini çocuklaştırdı, yüzünü adamın yüzüne yaklaştırıp adamın burnuna parmağıyla pıt pıt vurdu: “Benim sevgili boz ayımı çok mu yordular bugün? Sizin çocuklar çok mu yaramazlık yaptı, söyle bakalım…”

“Sorma sevgili meleğim…” diye mırıldandı Gab Soo. “Öyle çok yaramazlık yaptılar ki…”

Mischa ise yine şuh tavırlarla adamın elindeki kadehi ağzına götürtüp içmesini sağladı, sonra da yine çocuk sesiyle:

“Ama onlara söyle de seni çok yormasınlar…” dedi dudaklarını büzerek. “Eğer yaramazlık yapan birileri varsa onları benim boz ayım değil, onun adamları cezalandırmalı… Çünkü boz ayım sadece ben yaramazlık yaparsam beni cezalandırabilir!”

Gab Soo bu lafın üzerine bir kahkaha patlattı. Belli ki kızın dedikleri çok hoşuna gitmişti. Mischa’nın yanağını okşayarak:

“Elbette öyle tatlım!” diye sırıttı, “Ama biliyorsun ki bir kralın etrafındaki köle sürüsü zaman zaman kralın gücünü görmek isterler: Eğer kral, bütün işi vezirlerine bırakırsa, zaman içinde otoritesi zayıflar!”

Mischa birden ayağa fırlayıp ellerini çırptı:

“Ah, ben de görmek istiyorum, ben de!” diye bağırdı küçük kız heyecanıyla, “Aşkımm, n’olur bir dahaki sefere birine ceza verirken ben de izleyeyim! Hatta hepimiz izleyelim, değil mi kızlar?? Emin ol hepimizin çok hoşuna gidecektir! Senin gücünü zaten hepimiz biliyoruz, ama sana bir kez daha hayran kalmamızı istemez misin?”

Gab Soo yine gevrek gevrek güldü. Ayça ağzı açık kalmış bir halde Mischa’yı süzmeden edemiyordu, adamı nasıl da kıvama getirmişti! Gab Soo viskiden bir yudum daha aldı, sonra:

“Demek aslanlara yem edilen gladyatörü izlemek istiyorsunuz!” dedi sırıtarak. “Ama… ama bu akşam gerçekten çok yorgunum güzelim… Yoksa emin ol, sırf sizi eğlendirebilmek için özel uçağımı hazırlatır, gladyatörler gösterisi için Roma’ya, Colosseum’a götürürdüm hepinizi! Ne kadar centilmen bir adam olduğumu bilirsin…”

“Bilmez miyim benim yakışıklı boz ayım,” dedi Mischa ve adamın göğsünü sıvazladı. Sonra hayalkırıklığı ile içini çekti: “Ah… Oysa ben ne kadar da heveslenmiştim! Sahi…” Adama sokuldu, gözleri afacan afacan parlıyordu: “Bu evde cezalandırılmayı bekleyen kimse olmadığına emin misin?? Bak eğer benden saklıyorsan, cidden çok kırılırım ama!”

“Yok yahu, olsa dükkan senin,” dedi Gab Soo hemen. Kızın kendisine yem attığı aklının ucundan bile geçmiyordu. “Öyle kanlı irinli pis işleri buraya taşıyacak kadar aptal mı sandın beni?! Sahip olduğum diğer evler ne güne duruyor?!”

Ayça’nın gözleri heyecanla parladı. Yavaş yavaş bir yerlere yaklaşıyorlardı. Mischa da bunu fark etmişti, genç kız Gab Soo’nun boynuna uzandı, onu öpücüklere boğarken:

“O zaman  bizi bir an önce büyük bir ceza gösterisine götür!” dedi cilveli cilveli. “Ama şöyle en fiyakalısından bir gösteri olsun! Söz mü?”

“Tamam, aslında tam zamanında istedin bunu,” diye sırıttı Gab Soo, “İki sokak yukarıda bir evim var: Orada cezalandırılmayı bekleyen şerefsiz bir kancık var: Üstelik herif dövüş sporlarında usta! Onu bizim elemanların hepsiyle birden aynı anda dövüştürüp sizi biraz eğlendirebilirim!”

Mischa göz ucuyla Ayça’ya baktı. Kızın dudakları titriyordu. Mischa şeytani bir gülümsemeyle: “bingo!” diye düşündü, “bu Alexia’nın sevgilisi olmalı!” Neşeyle bir kahkaha attı: “Yaşasın!! Evet, evet, yarın mutlaka bu gösteriyi izleyelim, değil mi kızlar??”

“Eveeeet!” diye bağırıştı Natasha ve Anastasia hep bir ağızdan. Diğer iki kız da bu oyuna kendilerini kaptırmış, eğlenmeye başlamışlardı. Ayça onlara minnetle baktı.

Bu arada Gab Soo içtiği içkinin ve ilacın etkisiyle iyice mayışmıştı. Koltuktan kalkmaya çabaladı:

“Kızlar, ben çok yorulmuşum bugün… Bir an önce yatağa gitmezsek bugünkü eğlenceden mahrum kalacaksınız…”

“Aaaa, olmaz amaaa, senin güçlü kolların tarafından sarılıp sarmalanmadan şurdan şuraya gitmeyiz!” dedi Mischa ve sırıttı. Diğer kızlar da Ayça’yla göz göze gelip kıkırdadılar: Herifin sızması aslında daha çok işlerine gelirdi, ama böyle yalandan da olsa yağlamalarına erkekler fena halde inanırdı!

Bu arada dört kız Gab Soo’yu zorlukla yatağa yatırmışlardı. Mischa herifi yatağa bırakınca derin bir soluk aldı: “Huh… Uyudu galiba…”

Ama aynı anda Gab Soo son bir gayretle gözlerini açtı ve Mischa’nın boynuna sarılıp onu öpmeye çabaladı: “Mischaaaa! My darliiiinggg…”

Ama hemen sonra yine sırt üstü yatağa devrildi, gözlerini kapatıp horlamaya başladı. Mischa bir an durdu, sonra kıkırdadı: “Bu sefer kesin uyudu ayı!”

Sonra hemen Ayça’ya döndü: “Dediğini duydun, değil mi? İki sokak yukarıda bir evi varmış, senin sevgilini orda tutuyor olmalılar! Hadi koş git, bir an önce bunu haber ver!”

“Ta-tamam!” diye kekeledi Ayça ve kapıya doğru koşturdu. Çıkmadan önce son bir kez onlara baktı: “Ya siz? Siz burda mı kalacaksınız?”

“Evet tatlım, biz sabaha kadar bu ayının odasında keyif çatacağız,” diye sırıttı Natasha. Mischa da ona göz kırptı: “Hadi sen git! Kimseye görünmeden çık ama! Hadi çabuk ol!”

“Tamam!” dedi Ayça tekrar ve kapıyı hafifçe araladı, koridorda kimse olmadığını görünce de yavaşça odadan dışarı süzüldü.

Kill Bill OST – Goodnight moon

Ayça’nın şansına koridorda kimseler görünmüyordu. Genç kız derin bir soluk alıp geldikleri yönü hatırlamaya çalıştı. Sonra dikkatle yürümeye başladı.

Bir köşeyi dönmüştü ki, ileride birkaç korumanın dikildiklerini gördü. Hemen geri kaçtı. Başını hafifçe ileri uzattı: Evet, evin kapısı koridorun sonundaydı ve birkaç adam kapıda durmuş, çene çalıyorlardı.

Ayça hafifçe kaşlarını çattı: Acaba bu heriflere evden çıkmak için nasıl bir yalan söylemeliydi?

Sonra aklına bir fikir geldi: Hasta taklidi yapacaktı!

Böylece, karnını tuta tuta ilerideki iki adamın yanına yaklaştı. Adamlara:

“Ben var çok hasta olmak… Bir taksi çağırmak bana, çabuk!”

Adamlar şüpheyle ona baktılar. Bir tanesi: “Kız hasta galiba,” dedi, “Hadi çıkaralım şunu dışarı…”

“Bir dakika, önce içeriye haber vereyim,” dedi diğeri ve cebinden bir telsiz çıkardı: “Bay Park Gab Soo-sshi’nin yanındaki kızlardan biri dışarı çıkmak istiyor… Gab Soo-sshi’nin bu konuda emir verdiğinden emin olun!”

“Ama ben çok kötü olmak!” diye sızlandı Ayça, “Gab Soo-sshi özellikle gitmemi istemek. Hasta kızla işi olmazmış, öyle demek bana.”

İlk konuşan adam yine: “İnat etme Ki Woo,” dedi, “Kız çok fena işte, görmüyor musun? Hem bir hayat kadınından kime ne zarar gelir ki?!”

“Ama onu izinsiz çıkarırsak yarın Gab Soo canımıza okur!” dedi diğeri ve o sırada telsize gelen cızırtı üzerine aleti kulağına yaklaştırıp dinledi. Ayça heyecan içinde bekliyordu.

Telsizi dinleyen Ki Woo’nun gözleri birden irileşti. Aniden, elindeki telsizi bir tarafa fırlattı ve cebinden bir tabanca çıkardı! Ayça’ya doğrulttu:

“KIPIRDAMA! SEN BİR KÖSTEBEKSİN, DEĞİL Mİ?!!”

Ayça birden donakaldı: Nasıl… nasıl anlamışlardı?! Ki Woo ise diğer adama dönmüştü: “Young Jae, bu kız bir ajan! Bizim çocuklar tam da şu anda video odasından kayıtlara bakıyorlarmış, kızın diğer Rus kızlarla konuşmalarını dinlemişler, bu kız Gab Soo’dan bilgi sızdırmak için burdaymış!”

Ayça hırsla dudağını ısırdı, kahretsin! İzleniyor oldukları hiç aklına gelmemişti!

Ki Woo ise silahını Ayça’ya nişanladı, pis pis sırıttı:

“Acaba seni Gab Soo’nun ellerine mi teslim etsem, yoksa icabına kendim mi baksam tatlım?? Galiba kendim halletsem daha iyi olacak, Gab Soo-sshi kendisine musallat olan küçük bir sivrisineği ortadan kaldırdığım için beni ödüllendirecektir!” Silahın emniyet kilidini açarken neşeyle bağırdı: “Hayata elveda de bakalım tatlım!”

Ayça korkudan gözlerini sıkıca yumdu: Ahh, olamaz! Her şey böyle mi bitecekti?!

“BUM!!!”

Birden bir silah patladı!

Ayça’nın kalbi duracak gibi oldu. “Hoşçakal hayat…” diye geçti içinden. Gözlerinin önünden hayatının film şeridi gibi geçmesini bekleyerek durdu. Ama tuhaf şey, sadece Moon Jee’nin gülümseyen yüzü geldi gözlerinin önüne. Ayça’nın, onu bir daha göremeyecek olduğu için içi sızladı…

Birden kulağının dibinde bir ses: “Çabuk ayağa kalk!” diye bağırdı.

Ayça korkuyla gözlerini açtı. Diğer koruma, Young Jae, kolundan tutmuş onu sarsıyordu: “Çabuk çık dışarı! Neredeyse gelirler!”

Ayça bir an şaşkınlıkla durdu, neler olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra az ötede, kanlar içinde yatan Ki Woo’yu görünce neler olduğunu kavradı: Young Jae, Ki Woo’yu vurmuştu! Ama… ama neden?…

Ah… Tabi yaa… Young Jae, içerideki ikinci köstebekti…

Bu arada Young Jae çoktan kapıyı açmıştı bile. Ayça’yı adeta iterek evin dışına attı: “Çabuk çık! Koş!”

“Sen… sen gelmiyor musun?” dedi Ayça korkuyla. Ama adam kollarını sallayarak: “Buna vakit yok! Ben diğerlerine bir yalan uyduracağım, sen koş!” deyince kendine geldi, bütün gücüyle koşmaya başladı.

Bahçe kapısına yaklaşırken az ötede başka korumaların da olduğunu gördü ve korkuyla durakladı: O taraftan gidemezdi. Onlar kendisini görmeden gerisin geriye döndü. Bu arada evin içinde birkaç silah daha patladı!

Ayça ufak bir çığlık kopararak bahçede koşmaya başladı. Bahçe kapısındaki korumaların bağırıp çağırarak eve doğru geldiğini duyuyordu. Ayça kendini bir çalının arkasına attığı anda adamlar önünden geçip gittiler. Genç kız korkuyla bekledi, kalbi güm güm atmaya başlamıştı!

Bu arada evin dışından polis sirenleri duyulmaya başlamıştı. Ayça polislere bir an önce ulaşması gerektiğini düşündü. Ama tam o anda iki taraftan da silah sesleri yükseldi: Anlaşılan polisler evdekilerle çatışmaya girmişlerdi! Ayça korkuyla kulaklarını kapattı, olduğu yerde büzüldü.

“Ayça! AYÇAAA!”

Ayça birden kendi adını bağıran bir ses duydu ve ellerini kulaklarından çekti: Moon Jee!

Dikkatle çevresine bakındı, sonra artık kimsenin kendisiyle ilgilenecek hali olmadığını görünce saklandığı çalının arkasından çıktı. Ürkek adımlarla bahçe kapısına doğru ilerlemeye başladı. Bu arada Moon Jee hâlâ “AYÇAAA!” diye adını sesleniyordu.

Sonra, onu gördü: Yüzünde korku dolu bir anlamla, bahçe kapısında durmuş içeri bakıyordu. İçeri girmek ister gibi bir hareket yaptı, ama hemen yanındaki iki polis kollarından tutup onu engellediler.

“Bırakın beni! Ayça’yı bulmam lâzım!”

“Olmaz Moon Jee-sshi, şimdi giremezsiniz, bu çok tehlikeli!”

“Anlamıyorsunuz, onu orada bırakamam!” diye bağırdı genç adam ve içeri girmek için bir kez daha hamle yaptı. Bir yandan da var gücüyle bağırıyordu: “AYÇAAAAA!!!”

“MOON JEE!” diye bağırdı Ayça ve arkasına saklandığı Japon gülünün arkasından çıkıp rüzgar gibi koşarak Moon Jee’nin kollarına atıldı.

Bruno Mars – Talking to the moon 

Bir an bütün dünya, çevrelerindeki polis sirenleri, atılan kurşunlar, her şey silindi sanki… Ayça huzurla gözlerini kapattı: Kurtulmuştu!

Moon Jee de ilk andaki şaşkınlığı üzerinden attıktan sonra:

“AYÇA!” diye bağırdı, “Ayça iyisin, iyisin değil mi?? Sana bir şey olacak diye çok, çok korktum!”

Ve kollarına atılan kıza sıkı, sımsıkı sarıldı! Gözlerini sıkıca yumdu, yüzünü Ayça’nın saçlarına gömdü:

“Çok korktum!” diye hıçkırdı. “Böyle bir şeye asla izin vermemeliydim! ASLA! ASLA!”

Ayça’nın da hali perişandı. Az önceki korkudan dolayı hâlâ bacakları titriyordu. O da boğazından yükselen ağlama hissine daha fazla karşı koyamadı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bir yandan da: “Ben de…” diye fısıldadı hıçkırıklar arasında, “ben de çok korktum! Seni bir daha göremeyeceğimi zannettim…”

Moon Jee birden hayretle durakladı. Kendini geriye doğru attı, sonra hayretle Ayça’nın yüzüne baktı. Ayça’nın gözleri yaşlardan sırılsıklamdı. Dudakları titriyordu. Üzüntüyle, başını kaldırdı ve gözleri, Moon Jee’nin gözlerini buldu.

İkisine de bir asır gibi gelen birkaç saniye boyunca birbirlerinin gözlerinin içine baktılar.

“Ayça…” diye fısıldadı Moon Jee.

“AYÇA! Han Seul’ün yerini öğrenebildin mi?”

Beh Zhao içeriden şimşek gibi koşarak gelip bu soruyu sorunca Ayça birden kendine geldi: Han Seul! Elbette! Şimdi önemli olan oydu! Zavallı çocuk kim bilir ne haldeydi?!

Hemen kendini Moon Jee’nin kollarından kurtardı, heyecanla:

“İki sokak yukarıda Gab Soo’nun başka bir evi daha varmış,” dedi, “Han Seul’ü orada tutuyor olmalılar! Lütfen çabuk olun, lütfen kurtarın onu!”

Beh Zhao sert bir baş hareketiyle onu onayladı, sonra adamlarına seslendi: “Yürüyün, gidiyoruz!”

“Beni de götürün!” dedi Ayça heyecanla. Beh Zhao ileride bekleyen başka bir arabayı işaret etti:

“Siz Dong Sae-sshi’yle gelirsiniz… Hadi biz bir an önce işimize bakalım!”

Sonrası, hem Ayça hem de Moon Jee için film şeridi gibiydi: İkisi de bastıkları yeri bile bilmeden kendilerine söylenenleri yaptılar. Bahsi geçen sokağa geldiklerinde, Beh Zhao ve ekibi çoktan sokaktaki tüm evlere sırayla dalıp Han Seul’ü aramaya başlamıştı bile: Çok geçmedi, girdikleri dördüncü evde Han Seul’ü yaralı bir halde buldular. Genç adam, bir sedyede baygın halde evden çıkarılırken Ayça hıçkırıklarla onun üzerine kapandı:

“Han Seul! Konuş benimle Han Seul!”

Birden birisi ellerinden tuttu. Genç kız başını kaldırınca, bunun Dong Sae olduğunu gördü. Yaşlı adam, sevgiyle gülümsedi ona:

“Sakin ol Ayça-sshi, sakin ol! Han Seul iyi olacak, güven bana… Biraz hırpalamışlar tabii, ama o neleri atlatmadı ki, bunu da atlatır!”

Babacan bir tavırla elini Ayça’nın omzuna koydu, sonra Moon Jee’ye seslendi:

“Hadi bakalım genç adam! Sen de düş önüme, hep birlikte hastaneye gidelim. Han Seul’ün şimdi en çok size ihtiyacı var…”

Moon Jee de başını kaldırdı, ve Dong Sae Ajusshi’ye buruk bir gülümsemeyle baktı: Evet… Abisi kurtulmuştu ya, önemli olan buydu…

Geldikleri polis arabasına tekrar binip ambulansı takip etmeye başladılar. Yine Gab Soo’nun büyük malikânesinin önünden geçerlerken Ayça polisler tarafından ite kaka çıkarılan yarı baygın (anlaşılan ilacın etkisinden hâlâ çıkamamıştı!) Gab Soo’yu gördü ve kendi kendine sırıttı. Onun biraz arkasından Young Jae’nin yürüdüğünü görünce içi rahatlayıverdi birden. Kendisini kurtaran bu genç adamın iyi olduğunu bilmek yüreğine su serpmişti.

Sonra birden, birkaç polisin arasında Mischa ve diğer kızların yürüdüğünü gördü. “Ah!” diye ufak bir feryat kopardı. Sonra hemen arabanın şoförüne seslendi: “Durun! Lütfen bir dakika durun!”

Araba fren yapınca hemen indi, rüzgar gibi onların yanına koşturdu.

“Mischa!”

Mischa ona dönüp baktı. Yüzünde sevecen bir gülümseme vardı:

“Ah, selam… Sanırım plan işe yaradı, öyle değil mi?”

Ayça’nın dudakları titriyordu. Genç kız fısıltıyla:

“Teşekkür ederim…” diye mırıldandı, “Siz olmasaydınız başaramazdım! Çok, ama çok teşekkür ederim! Eğer benim de sizin için yapabileceğim bir şey varsa, lütfen söyle…”

“Aaah, yok canım, biz başımızın çaresine bakarız,” diye sırıttı Mischa. Sonra kızın kulağına eğildi: “Her ay en az bir kere polis merkezini ziyaret ederiz zaten; sonra hiçbir şey olmaz ve serbest bırakılırız… Ayrıca…” Muzip bir sırıtışla ekledi: “Neyse ki bu sefer paramızı peşin almıştık!”

Böyle dedi ve şakacı bir biçimde dil çıkarıp göz kırptı. Ayça da bütün heyecan ve gerginliğine rağmen elinde olmadan güldü. Ne kafa kızdı bu!

O sırada polislerin onun kolunu çekiştirmesi üzerine: “Tamam, tamaaam!” diye mırıldandı Mischa ve yürümeye devam ederken omzunun üzerinden dönüp Ayça’ya seslendi: “Sevdiğin adama sıkı sıkı yapış Alexia! Onun için bu fedakarlığı yaptığına göre onu gerçekten seviyorsun demektir! Söyle ona, senin değerini iyi bilsin!”

Ve son bir kez veda anlamında elini kaldırdı, sonra da diğer kızlarla birlikte polis arabasına bindi.

Arabada yanına oturduğu Natasha ise hemen onun kulağına eğildi:

“Söylesene Mischa, cidden kendi başımızı belaya sokmaya değer miydi?! Ne diye yardım ettin ki bu kıza?”

Mischa güldü ve omuz silkti: “Kızım, yardım etmesem bile polisler çoktan pusuyu kurmuş… Mutlaka içeri dalacaklardı ve Gab Soo ayık olsaydı kesin daha büyük bir çatışma çıkacaktı! Biz de arada kim vurduya gidecektik!”

“Haaa,” dedi Natasha, “Sen kendi kıçımızı kurtarmak için yaptın bunu…”

“Ha şunu bileydin!” diye sırıttı Mischa. Ama diğer kızlar başlarını çevirir çevirmez kendisi de öbür tarafa döndü, polis arabasının camından dışarı baktı. Ayça’nın az önce indiği arabaya yeniden binişini izlerken yüzüne hüzünlü bir ifade düşmüştü…

Bir zamanlar kendisinin de Ayça gibi olduğunu anımsadı. Keşke… keşke kendisi de onun kadar şanslı olabilseydi…

Polis arabası hareket ederken Mischa’nın camda yansıyan yüzü, hüzünle doluydu…

Limp Bizkit – Behind Blue Eyes

Han Seul neler olduğunu hiç hatırlayamıyordu. İki adamdan su istedikten sonra bir kez daha bayılmış ve tekrar kendine geldiğinde gözlerini bir hastane odasında açmıştı. Tepesindeki beyaz tavan bir an için gözlerini kamaştırdı. Genç adam kıpırdanarak kendine gelmeye çabaladı.

“Han Seul!”

Birdenbire başının üzerinde telaşlı bir yüz belirdi: Ayça’ydı bu!

“Ayça?…” diye mırıldandı Han Seul inanamaz gibi. Acaba rüya mı görüyordu?? O cehennem çukurundan kurtulmayı nasıl başarmıştı?! Yerinde doğrulacak gibi oldu, ama Ayça kollarına bastırıp engel oldu:

“Dur! Kalkma, yorma kendini!”

Bu arada Moon Jee de odaya girmişti, abisinin kendine geldiğini görünce fırtına gibi koşarak onun başına geldi:

“Hyung! Hyung iyi misin?! Ah, bizi o kadar korkuttun ki!”

Han Seul bir ona, bir de diğerine baktı. Sonra, minnet dolu derin bir nefes verdi. Gözleri dolmuştu: “Teşekkür ederim Tanrım…” diye geçirdi içinden, “Beni en sevdiğim iki insana kavuşturduğun için çok teşekkür ederim!”

“Seni çok fena hırpalamışlar,” dedi Ayça’nın hüzünlü sesi. Genç kızın hâlâ Han Seul’e baktıkça içi acıyordu, çocuğu ne hale getirmişlerdi şerefsizler! “O yüzden birkaç gün hastanede kalacaksın Han Seul-ah… Seni bizim kliniğe getirdik, böylece Hae In ve ben dönüşümlü olarak sürekli seninle ilgilenebileceğiz…”

“Tabii ben de!” diye atıldı Moon Jee. Ayça hafifçe güldü: “Sen sadece refakatçi olacaksın Moon Jee-ya… Ben doktor olarak ilgilenmekten bahsediyordum…”

“Ha… Tamam… Pardon noona,” dedi Moon Jee gözlerini kaçırarak.

Ayça bir an durakladı, sonra boğazını temizleyip tekrar Han Seul’e döndü. Tatlı bir sesle:

“Şimdi uyu ve dinlen, tamam mı Han Seul-a?” dedi. “Kendine geldiğin zaman yeniden konuşuruz… Hadi canım…”

Han Seul “tamam…” diye mırıldandı. Zaten gözlerini zorlukla açık tutabiliyordu. Bayılır gibi yeniden uykunun kollarına bıraktı kendini.

Ayça onun yüzüne düşen bir tutam saçı şefkatle alnından çekti, sonra serumunun ayarına baktı. Bu arada Moon Jee, kaçamak bir bakış attı ona. Sonra derin bir nefes aldı ve:

“Ayça…” diye mırıldandı.

Ayça ona dönüp bakmadan önce bir an durakladı. Yüzüne sakin, kaygısız bir ifade vermeye çalışarak:

“Evet?” dedi.

Moon Jee onun eski konuyu açmaya pek de gönüllü olmadığını anlamıştı. Zaten kendisi de artık bundan bahsetmek istemiyordu. Bir an sıkıntıyla kıvrandı, gözlerini kaçırdı:

“Şey… Ben… Abimi bana geri getirdiğin için… Yani yaptıkların için teşekkür ederim!”

Ayça bir an ne diyeceğini bilemez gibi durdu, sonra hafifçe başını salladı: “Bir şey değil… Ben zaten… en azından bu kadarını ona ve sana borçluydum…”

Moon Jee hayretle başını kaldırıp ne demeye çalıştığını anlamaya çalışır gibi bakınca, burukça gülümsedi:

“Bunca zamandır benim için yaptığınız şeyler… Girdiğiniz riskler… Her ikinizin de üzerimdeki hakkı o kadar büyük ki, kolay kolay ödeyemem!”

“Saçmalama!” dedi Moon Jee kaşlarını çatarak. “Senin bize bir borcun falan yok! Böyle düşünmene cidden inanamıyorum!”

Ayça ısrar etmedi. Hafifçe gülümseyip sustu. Moon Jee farkında olmasa da aslında ikisine de öyle çok şey borçluydu ki! Hayatını borçluydu, mutluluğunu borçluydu, yaşama sevincini borçluydu.

Moon Jee ise kaşlarını çatmış, bir şey söylemek ister de söyleyemez gibiydi. Sonra:

“Ben…” diye söze başladı, “aslında sana söylemek istediğim-“

Birden odanın kapısı açıldı, Hae In içeri daldı. Moon Jee ve Ayça’ya yüzünde sevecen bir anlamla baktı:

“Hey siz! Dün geceki hengameden beri bir damla uyku uyumadınız, değil mi?! Hadi bakalım, şimdi ikiniz de eve gidiyor ve Han Seul’ü benim şefkatli ellerime bırakıyorsunuz!”

Ayça da Moon Jee de aynı anda itiraz etmeye başladılar:

“Hayır, olmaz!” “Ben refakatçi koltuğunda dinlensem bana yeter!”

“Tamam tamam, bağırmayın, hasta uyanacak!” diye güldü Hae In ve içini çekti: “Ah siz yok musunuz… Han Seul’ü çok sevdiğinizi biliyorum ama biraz da kendinizi düşünün!”

Ayça da Moon Jee de susup kaldılar bu laf üzerine. Hae In’se çoktan ikisini birden kollarından tutup odadan çıkarmıştı:

“Ayça: Sen doğruca odana gidiyor ve oradaki muayene yatağına uzanıyorsun! Moon Jee, sen de benim odamdaki yatağa geç. İkiniz de en az iki saat uyumadan buraya dönmüyorsunuz, anlaşıldı mı? Hadi bakalım, marş marş!”

İki genç “tamam” diye kekeleyip odadan çıkınca da gülerek Han Seul’ün başına döndü. Dün geceki korkulu olaylardan her şey bitip tatlıya bağlanınca haberdar olmuştu, o yüzden aralarındaki en dinamik ve enerjik olan kendisiydi. Han Seul’ün değerlerini ölçmek üzere başına geçerken, Ayça ve Moon Jee’nin bitkin hallerini düşünüp üzülmeden edemedi…

Diğerleri ise Hae In tarafından odadan kovulunca koridorda bir an ne yapacaklarını bilemez gibi durdular. Sonra Ayça, şefkatle Moon Jee’ye baktı:

“Sanırım Hae In haklı… Biraz dinlenmemiz lâzım… Hadi gel, seni Hae In’in odasına götüreyim…”

Moon Jee de başını salladı, ve Ayça’yı takip etti.

Ayça kendi odasındaki muayene yatağına sırt üstü yattığı anda ne kadar yorgun olduğunu bir kez daha fark etti: Bütün kemikleri sızlıyordu…

Ama yine de, Han Seul’ü kurtarmış olmak her şeye değerdi: Genç kız, kendi kendine sevinçle gülümsedi: Moon Jee’ye verdiği sözü tutabilmişti… Ona abisini geri getirmişti…

“O sevdiğin adama sıkı sıkı yapış Alexia! Onun için bu fedakarlığı yaptığına göre onu gerçekten seviyorsun demektir!”

Birden, Mischa’nın ayrılırken söylediği sözler kulağında yankılandı ve kapanmaya başlayan gözleri ani bir hareketle açılıverdi: Onu gerçekten seviyorsun demektir…

Ayça nefes bile almaya çekinerek durdu. Gerçekten… Han Seul’ü seviyor muydu?

Ama o halde, öleceğini düşündüğü o kısa anda, neden Han Seul değil de Moon Jee gelmişti aklına?!

Ayça endişeyle yüzünü buruşturdu, sıkıntıyla bir nefes verdi. Son yirmi dört saattir yaşadıkları bütün dengesini alt üst etmişti! Önce o tuhaf konser, Moon Jee’nin davranışları… Sonra bu kaçırılma işi ve yaşadığı büyük korkular, büyük heyecanlar… Ayça resmen tükenmişti…

Duygularını analiz etmeyi sonraki bir zamana bırakarak derin bir uykunun kollarına kaydı…

“Ayça… Ayça…”

Uyandığından başucunda gülümseyen yüzüyle Hae In’i buldu Ayça. Hemen yerinde doğruldu:

“Ben… Ben ne kadar uyudum?? Han Seul nasıl Hae In?”

“Merak etme, gayet iyi,” dedi Hae In sıcak bir sesle. “Hatta kendine geldi!”

“Gerçekten mi?” dedi Ayça heyecanla ve hızla yatakta doğruldu. Saatine baktığında ufak bir çığlık attı: “Hae In! Nerdeyse akşam olacak! Ben sadece iki saatliğine yatmıştım halbuki!”

“Dinlenmeye ihtiyacın varmış, büyütme Ayça,” diye güldü Hae In ve onu omzundan itti: “Hadii, Han Seul’ün ne kadar iyi olduğunu kendi gözlerinle gör de için rahat etsin!”

Ayça onun lafını ikiletmedi, aceleci adımlarla Han Seul’ün odasına doğru koşturdu. İçeri girince Dong Sae’yle birlikte Moon Jee’yi de genç adamın başında buldu.

“Ooo, işte kurtarıcı meleğimiz de geldi!” dedi Dong Sae onu görünce. Sonra, yataktaki genç adama döndü:

“Senin hayatını Ayça-sshi’nin cesaretine borçluyuz Han Seul: Dün gece Park Gab Soo’nun köşküne ajan gibi sızıp senin tutulduğun yer hakkındaki bilgiyi bize o verdi!”

“NEE?! Siz ne diyorsunuz Dong Sae-sshi??” dedi Han Seul ve yine yerinde doğrulmaya çabaladı. Ayça hemen koşarak başına geldi genç adamın:

“Han Seul! Ne yapıyorsun, senin kalkmaman gerek!” Sonra da azarlar gibi Dong Sae’ye döndü: “Sevgili Dong Sae-sshi, siz de heyecanlanmaması gereken bir hastaya nasıl haberler veriyorsunuz böyle?!”

“Eee, ben… özür dilerim!” dedi Dong Sae, yaşlı yüzünde suç işlemiş bir çocuk ifadesiyle. Sonra ayağa kalktı: “Neyse, ben hastayı daha fazla yormayayım… Size iyi günler!”

Böyle deyip kaçar gibi uzaklaştı. Ayça ve Moon Jee onun bu tavrına gülmeden edemediler.

Han Seul’se ciddi bir yüzle süzüyordu Ayça’yı.

“Ayça… Gerçekten olay böyle mi oldu? Sen o herifin evine mi girdin?!”

Ayça utanarak bakışlarını kaçırdı, sonra mahcupça başını salladı. Han Seul kaşlarını çattı:

“Bunu nasıl yaparsın?!” dedi tıslama gibi çıkan bir sesle. Bağırmamıştı, ama öfkesini zor kontrol ettiği anlaşılıyordu. Sonra, az ötede onları izleyen Moon Jee’ye döndü: “Ya sen? Sana ne demeli? Ayça’nın böyle tehlikeli bir işe kalkışmasına nasıl izin verirsin?!”

“Çocuğu suçlama,” dedi Ayça hemen, “Moon Jee beni durdurmaya çalıştı. Ama ben… ben seni öylece bırakamazdım!”

Han Seul bir an ne diyeceğini bilemez gibi durdu. Sonra yavaşça:

“Yine de keşke bunu yapmasaydın Ayça…” diye mırıldandı. “Senin başına bir şey gelseydi, ben…”

Durdu, ne diyeceğini bilemez gibi gözlerini odada dolaştırdı. Ayça ise şefkatle gülümsedi ona:

“Tamam, daha fazla tartışmayalım… Bak ikimiz de iyiyiz, kimseye bir şey olmadı… Hadi artık bu konuyu kapatalım, tamam mı?”

Böyle deyip Han Seul’ün saçlarına dokundu şefkatle. Han Seul birden onun elini tuttu. Büyük bir sevgiyle Ayça’nın gözlerinin içine baktı:

“Seni çok seviyorum Ayça…” diye mırıldandı.

Ve kızı kendine çekip ona sıkıca sarıldı.

Ayça ne diyeceğini bilemez gibi donup kalmıştı. Sonra o da yavaşça ellerini Han Seul’ün vücudunun çevresinde dolaştırdı, genç adama sarıldı.

Aynı anda, kapının yavaşça kapatılma sesini duyunca başını hafifçe çevirip göz ucuyla odanın diğer köşesine baktı.

Moon Jee odadan çıkmıştı…

Badem – Sen Ağlama

Moon Jee oda kapısını arkasından kapatıp gözleri kapalı bir biçimde kapıya yaslandı, derin bir nefes verdi. O ikisini yalnız bıraksa iyi olacaktı…

Sallanan adımlarla koridorda ilerledi, az ötedeki bekleme koltuklarına oturdu. Gözlerini boş boş, koridorun sonundaki pencereden gelen kızıl güneş ışığına dikti: Güneş batıyordu…

Han Seul’ün dedikleri aklına düşünce içine büyük bir suçluluk hissi çöreklendi: Evet… Abisi haklıydı! Ayça’yı asla ama asla o tehlikeli göreve göndermemeliydi!

Sonra Ayça’nın bu işe ne kadar hevesli olduğu geldi aklına: Genç kız hiçbir itirazı dinlemeyecek haldeydi: Han Seul için gözünü bile kırpmadan tehlikeye atılmıştı! Ayça, Han Seul’ü gerçekten çok seviyordu! Ve kendisi aptal gibi… aptal gibi…

Moon Jee utanç ve acıyla yüzünü buruşturdu: Ahhhh, kendi kendini tokatlamak istiyordu!

Biraz sonra, abisinin oda kapısı açıldı, Ayça dışarı çıktı. Eli oda kapısının kapı kolunda, bir an durdu. Sonra içini çekti, arkasını dönüp yürümeye başlamıştı ki, Moon Jee’yi fark etti. İki genç bir an göz göze geldiler. Sonra ikisi de bakışlarını kaçırdı.

Ayça bir an tereddüt ettikten sonra ağır adımlarla Moon Jee’nin yanına geldi. Onun yanındaki boş yere oturdu.

“Uyudu,” dedi. “Kendini toparlaması için epeyce dinlenmeye ihtiyacı var…”

“Hımm…” diye mırıldanıp başını salladı Moon Jee.

İkisi de bir süre sustular. Sonra Moon Jee acı bir sesle:

“Abim kızmakta haklıydı,” dedi. “Sonuçta sen bana onun emanetiydin… ve ben, senin bu tehlikeye atılmana engel olamadım! Çok büyük aptallık ettim!”

Ayça ise kaşlarını çatmıştı:

“Artık sıkıldım ama!” dedi sert bir sesle. “Biriniz daha bu konuyu açarsa bağırıvereceğim! Ben ne yaptımsa kendi isteğimle yaptım, tamam mı?! Lütfen artık bana kendini başkası için feda etmiş bir zavallı muamelesi yapmaktan vazgeçin!”

Makineli tüfek gibi bunları söyleyip sustuğunda soluk soluğa kalmıştı. Moon Jee hafif tırsarak baktı ona, süt dökmüş kediye dönmüştü çocukcağız.

“Ta-tamam….” diye kekeledi. “Tamam! Özür dilerim…”

Sonra bir süre durdu. Tekrar konuşmaya başladığında sesi buruktu.

“Aslında bu yaptığın bana da iyi bir ders oldu… Kendi aptallığımı bir defa daha anladım…”

Sözün burasında durdu, yutkundu. Ayça merakla ne diyecek diye bakıyordu ona. Moon Jee hafifçe gülümsedi. Sonra Ayça’ya döndü. Gözleri hafifçe nemlenmişti.

“Çok saçmaladım, değil mi? Dün… konserde olanlar büyük saçmalıktı!”

Sonra yeniden önüne döndü. Dudakları titriyordu, ama sözünü bitirmeye kararlı görünüyordu. Bir an durdu, gücünü topladı, sonra yine devam etti:

“Senin abimi ne kadar çok sevdiğin, bu gözükara hareketinden bile belliydi! Gözünü bile kırpmadan onun için hayatını tehlikeye attın! Oysa ben… ben…”

Birden sesi kırıldı, bir an durakladı. Ellerini yüzüne kapatırken: “Özür dilerim!” diye hıçkırdı, “Dün olanlardan dolayı özür dilerim! Bir daha asla bu konuyu açmayacağım! Asla aranıza girmeye çalışmayacağım! Eğer abime bir şey olsaydı… eğer ona bir şey olsaydı…”

Sözün burasında kelimeler hıçkırıklarına karıştı, daha fazla devam edemedi. Omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.

Ayça ise ne tepki vereceğini bilemez gibi kalakalmıştı. Bir an elini Moon Jee’ye uzattı, ama hemen sonra onun bu hallerinden ürküp geriye çekti. Sıkıntıyla yerinde kıpırdandı. Sonra, “ne olursa olsun!” der gibi yeniden Moon Jee’ye uzandı, onu omzundan tutup kendine doğru çekti.

Moon Jee küçük bir çocuk gibi yüzünü onun omzuna gömüp ağlamaya devam ederken Ayça yüzünde büyük bir hüzünle genç adamın sırtını pat patlıyordu. Bir yandan da kendi gözlerine dolmaya başlayan yaşları geri göndermeye çabalıyordu. Nedense Moon Jee’nin ağlaması içine fena dokunmuştu. Nerdeyse kendini tutamayıp: “Ben bunu abin için yapmadım!” demek geliyordu içinden, “Senin o perişan halini gördüğüm için yaptım! Abine bir şey olsaydı kendini nasıl suçlayacağını, bir daha asla eskisi gibi olamayacağını bildiğim için yaptım!”

Birden, taş kesilmiş gibi durdu Ayça. Gözlerini bile kırpmaya çekinir gibi durup nefesini tuttu: Az önce… az önce ne düşünmüştü?!

Gerçekten böyle mi düşünmüştü?!

Bu sırada Moon Jee de kendini toparlamıştı. Hıçkırıkları duruldu, genç adam başını Ayça’nın omzundan kaldırdı. Sonra hemen yüzünü diğer tarafa çevirdi.

“Ben… özür dilerim…” diye mırıldandı… “Çok dolmuşum galiba… Özür dilerim…”

Hızla ayağa kalktı. Birkaç adım attı. Sonra birden durdu. Arkasını dönmeden:

“Ayça…” dedi. “Bundan sonra korkma: Dün geceki aptallığımı tekrarlamayacağım… Seni bir daha asla ama asla aptalca hayallerimle ve isteklerimle rahatsız etmeyeceğim… Bundan sonra sen bana abimin emanetisin, noona’msın! Şimdiye kadarki bütün aptallıklarım için senden özür dilerim! Lütfen affet!”

Böyle dedi ve Ayça’nın cevabını bile beklemeden koşar adımlarla uzaklaştı. Biraz daha durursa yeniden ağlamaya başlayacağından korkuyordu.

Ayça ise hiçbir şey diyemeden kalakalmıştı. Bir süre, ne düşüneceğini bile bilemez gibi durdu.

Sonra, gözü omzunda kalan ufak bir ıslaklığa ilişti:

Moon Jee’nin gözyaşları…

İşte o anda, Ayça, içindekileri daha fazla taşıyamayacağını hissetti. Dünden beri biriktirdiği bütün korkular, acılar, hayalkırıklıkları ve hüzünler, gözyaşı olup gözlerinden boşaldı: Genç kız, önce usul usul, sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Çok, çok büyük bir felaketin eşiğinden dönmüşlerdi… Han Seul, sevgili Han Seul nerdeyse ölecekti!

Ama Ayça, yüreğinde kocaman bir acı ve suçluluk duygusuyla fark ediyordu ki, Rus fahişe kılığına girme konusundaki deli cesareti, Han Seul’ün ölüm tehlikesi altında olması yüzünden değildi: Han Seul’e çok şey borçluydu, evet…

…Ama hayatını, bir başkasına borçluydu: Ve bu işe, o borcu ödemek için girişmişti…

Bu borcu ödemek… ve onu vicdan azabından kurtarmak için… Onun bütün ömrü boyunca acı çekmesini izlemeye katlanamayacağı için…

Moon Jee için…

Ayça hıçkırıkları giderek artarken, ellerini yüzüne kapattı: Çok, çok utanıyordu! Bu hislerinden dolayı çok utanıyordu!

Ama galiba… yani galiba…

Han Seul’e âşık değildi…

Gözlerini kapattığında gözünün önüne gelen yüz, Han Seul’e ait değildi… Sarılmak, sıkıca sarılmak istediği kişi Han Seul değildi… Kalbine giren kişi, Han Seul değildi…

Han Seul’ün yüzündeki yaraları değil… Bir başkasının kalbindeki yaraları iyileştirmek istiyordu…

Bunca zamandır kardeşi gibi sevdiğini zannettiği birinin…

Ayça, Moon Jee’ye sıkıca sarılmak… ve hiç bırakmamak istiyordu…

-Bölüm Sonu-

11. Bölüm

UYARI: Aşağıdaki metin argo, küfür ve şiddet içermektedir. 16 yaşından küçüklerin okuması sakıncalıdır (bak söylemedi demeyin, 16dan küçükseniz ve okursanız psikolojiniz bozulunca gelip bana ağlamayın :P)

“Herkes senin yaşamını aydınlatan güneş olmak istiyor. Ama ben, senin Ay’ın olmayı tercih ederim: Böylece Güneş’in olmadığı en karanlık saatlerinde seni aydınlatabilirim…” 

anonim

Secret Garden OST – Confusion

Ayça ve Moon Jee’ye asırlar gibi gelen birkaç saniye boyunca beş genç de susup birbirlerine baktılar. Ayça San Young’a yalvaran gözlerle bakıyordu: “Lütfen… Lütfen bir şey söyleme!” Moon Jee başını eğmiş, dudaklarını ısırmıştı; içinden San Young’un o geceyi unutmuş olması için (beyhude olduğunu bile bile) dua ediyor; bir yandan da o akşam fazla gaza gelip başlarına bu belayı açtığı için kendi kendine küfrediyordu! Han Seul öfkeyle San Young’u süzüyordu: Bu pislik herif Ayça’ya musallat olmaya devam ediyordu, öyle mi?! Hae In’se şaşkınlıkla bir ona bir diğerine bakıyor; Han Seul’ün öfkesinden çok, San Young’un yüzündeki şaşkın anlam ve Ayça’yla Moon Jee’nin yüzlerinde büyüyen paniğin sebebini anlamaya çalışıyordu.

San Young ise tamamen kaybolmuştu. Az önceki histerik hallerini unutup şok içinde önce Han Seul’e, sonra da Moon Jee’ye baktı. Sonra yeniden Han Seul’e dönüp şaşkınlıkla:

“Sen…” dedi, “Sen ne dediğinin farkında mısın?!”

Han Seul dişlerini sıktı. Kaşları hâlâ çatık, öfkeyle:

“Evet doğru duydun,” dedi, “Ayça artık benim sevgilim! Ve ben, senin sevgilimden uzak durmanı istiyorum!”

San Young hayretle derin bir nefes verdi. Sonra Ayça’ya baktı. Alaycı bir biçimde güldü:

“Ayça… Sen neymişsin meğer!”

Ayça’nın yüreği ağzına geldi. Ona dehşetle baktı, ne yapacağını, ne diyeceğini bilemez gibiydi. Az sonra her şey mahvolacaktı!

Ama tuhaf bir şey oldu. San Young güldü, ve gözlerini yere dikip bir an durdu. Sonra alayla Han Seul’e baktı ve sırıttı:

“Nasıl bir oyuna geldiğinden haberin bile yok! Seni salaklığınla baş başa bırakıyorum Han Seul-sshi! Hadi eyvallah!”

Böyle dedi ve pis pis gülüp arkasını döndü, restorandan çıktı.

Ayça bir süre daha yerinden kıpırdayamadı. Resmen bacakları titriyordu. Az önce mahvolmanın eşiğine gelmişlerdi. Genç kız bu tehlikeyi böylece savuşturduklarına inanamıyordu. Göz ucuyla Moon Jee’ye baktı. Genç adam da başını kaldırmış, gözlerini olanlara inanamaz gibi ona çevirmişti. Ucuz atlatmışlardı!

Han Seul’se birkaç saniye boyunca çatılmış kaşlarla San Young serserisinin ne demeye çalıştığını çözmeye çalıştı; ama sonra öfkeli bir nefes koyverip vazgeçti: Saçmalıyordu, başka bir açıklaması yoktu bunun. Ayça’yı kaybettiği için öfkeden ne dediğini bilmiyordu.

Bunu düşününce yüzündeki gergin anlam yumuşadı, sevgiyle Ayça’ya baktı:

“Boşver onu… Bizim için önemi olan bir insan değil nasıl olsa…”

Ayça şaşkınca başını salladı. Genç kız hâlâ kendine gelememişti. Han Seul’se şefkatle ona elini uzattı. Ayça’yı elinden tutup masaya oturttu. Hae In de sessizce gelmiş, yerine oturmuştu. Han Seul hepsine gülümseyerek baktı:

“Hepimizin sinirlerini bozdu ama gecemizi mahvetmesine izin vermeyelim. Hadi unutalım şu herifi de eğlenmemize bakalım. Tamam mı millet?”

Böyle deyip masadakilere göz kırptı. Hae In tatlılıkla gülümsedi. Ayça ve Moon Jee de kendilerini toparlayıp başlarını salladılar.

Ama ikisinin de yüreği hâlâ ağzında atıyordu.

Ayça’nın gecesi oldukça sıkıntılı geçti. Genç kız dışarıdan çok eğleniyormuş gibi görünse de aslında içinde kapkara bir sıkıntı büyüyordu: San Young’un az önceki hareketini aklından çıkarıp atamıyordu. İçinden bir ses bu adamın başına daha çok bela olacağını söylüyordu!

Arada bir kaçamak bakışlarla Han Seul’ü süzmeden edemiyordu genç kız: Acaba Moon Jee’nin kendisini öptüğü geceyi dosdoğru anlatsa mı? Sonuçta o kadar da büyütülecek bir şey değildi, Han Seul belki kendilerini anlardı. Belki değil, muhakkak anlardı. Yani sonuçta o anda San Young serserisine gıcıklık olsun diye yapılmış hiçbir anlamı olmayan bir hareketti bu… değil mi?

Ama Ayça Moon Jee’nin son günlerdeki tuhaf hallerini düşündükçe bundan pek de emin olamadığını endişeyle hissediyordu: Aslında bir yanı “saçmalama kızım! Manyak mısın? Moon Jee seni abla gibi görüyor; hem sen onun abisinin kız arkadaşısın, çocuk sana neden ilgi duysun ki?” derken, diğer yanı “ama davranışları hiç de öyle söylemiyor…” diye aklını karıştırıyordu. Ayça bu defa da Moon Jee’ye kaçamak bakışlar atıyor, genç adamın aklını okumak ister gibi süzüyordu onu. Moon Jee ise dışarıdan göründüğü kadarıyla gayet neşeliydi bu akşam. Gündüzün ışığında gecenin korkularının insana saçma görünmesi gibi; şimdi hep birlikte oldukları bu neşeli ortamda Ayça Moon Jee’nin teleferikteki tuhaf hallerini fazla abarttığını düşünme eğilimindeydi: Evet, mutlaka yanlış anlamış olmalıydı. İyi de… peki o zaman içindeki bu kaynağı belirsiz sıkıntı da neydi?

Genç kız bütün geceyi ikilemler içinde geçirdi. Gecenin sonunda eve geldikleri zaman bütün akşam yakasını bırakmayan ruh karmaşasından dolayı feci halde yorulmuştu. Hae In’e iyi geceler deyip kendini yatağa attı.

Ama gece boyu kabuslarla boğuştu…

Ertesi gün klinikte kendini hastalarla uğraşmaya kaptırınca bir gece öncesinin kaygıları nerdeyse yok olmuştu. Ayça artık kesinlikle abarttığını düşünüyordu. Ayrıca San Young’un elinden hiçbir şey gelmezdi; Han Seul’le aralarını bozamazdı. Öyle entrika dolu işler ancak dizilerde olurdu: Gerçek hayatta insanlar kötü niyetli bir insanın tek bir lafıyla sevgililerini terk edecek kadar salak değillerdi. Ayça bunları düşünüp neşelendiğini hissetmişti. Evet, her şey yolundaydı.

Ama öğleden sonra bütün büyü, tek bir olayla bozuluverdi: Kapısı tıklatıldı ve… içeri San Young girdi!

Ayça masasından fırladı adeta:

“Sen gene ne yüzle geldin?!”

“Sakin ol Ayça, sadece konuşmak istiyorum,” dedi San Young sakince. Sonra alaycı bir biçimde ekledi: “Sanırım dün akşamki karşılaşmamızda sonra bana en azından bu kadarını borçlusun… öyle değil mi?”

Ayça öfkeyle baktı ona. Birkaç saniye düşündü, sonra hafifçe başını salladı. San Young’la son bir kez konuşacaktı.

Yani… öyle olmasını umut ediyordu…

“Bir sonraki teslimat ayın 3’ünde olacak Hyung…” dedi genç adam mırıldanır gibi. “Limanda eski bir antrepo var. Adresi şuraya yazdım… Şimdi daha fazla oyalanmadan gitmeliyim; yoksa yokluğum fark edilecek.”

Han Seul çaktırmadan karşısındaki genç adamın uzattığı kâğıt parçasını aldı ve yüzündeki ifadesiz anlamı hiç bozmadan mırıldandı:

“Tamamdır Jung Wyung… Kendini koru, e mi koçum?”

Jung Wyung - Yoo Ah In

Jung Wyung - Yoo Ah In

Genç adam “merak etme sen Hyung” deyip sağa sola kaçamak bir bakış attı, sonra masadan kalktı. “Hadi bana eyvallah!”

Jung Wyung hızlı adımlarla cafeden çıkarken Han Seul hiçbir şey olmamış gibi önündeki kahve fincanına uzandı. Sonra gazetesini açtı, okur gibi yaparken çaktırmadan elindeki kâğıdı gazetenin üzerine açtı. Kâğıttaki adresi hemen ezberledi. Bu kadar tedbire gerek olacağını zannetmiyordu ama ne olur ne olmazdı.

Fakat genç adam yanılıyordu: Şehrin başka bir köşesinde düğmeye basılmıştı bile.

“Şimdi sen… Han Seul’le çıkıyorsun, öyle mi?”

Ayça karşısındaki adama dik dik baktı, sonra başını salladı. Gözleri tedirgin, ama öfkeliydi. Bu konuşmanın sonu nereye varacak merak ediyordu. San Young’unsa yüzüne bir tiksinti ifadesi gelmişti:

“Bula bula o herifi mi buldun Ayça?? Han Seul ukalanın, çok bilmişin, üstelik az gelişmiş ayının tekidir! Üniversiteyi bile zar zor bitirip babasının tanıdıkları vasıtasıyla başbakanlığa girdi! Buna rağmen herifçioğlunun arkası o kadar kuvvetli ki, hak etmediği halde terfi almaya devam ediyor!”

San Young öfkeyle dişlerini gıcırdattı. Han Seul, kaslarından başka övünecek bir şeyi olmayan ukala Han Seul… Nasıl tavlardı gül gibi kızı yaa??

Ayça ise soğuk soğuk baktı ona:

“Han Seul’ün aldığı terfileri sonuna kadar hak ettiğine eminim ben. Ayrıca Han Seul son derece iyi, kibar, terbiyeli ve bir kadına nasıl davranılması gerektiğini çok iyi bilen biri.” Sonra dik dik baktı karşısındaki adama: “Senin tam tersin yani!”

San Young kırılmıştı. Alınmış bir biçimde:

“Beni yaralıyorsun,” dedi, “Ben de ilişkimiz süresince sana karşı çok sevgi dolu ve kibardım. Aksini iddia edemezsin!”

“Olabilir… Ama son hareketinle her şeyi yıktın geçtin,” dedi Ayça sakin sakin. “Eski kibarlıklarının hiçbir değeri kalmadı San Young. Sen beni terk ettiğin akşam gözümdeki bütün değerini kaybettin! Üzgünüm…”

Böyle dedi ve ayağa kalktı. Ama San Young hemen koluna yapıştı onun:

“Dur! Bekle, daha söyleyeyeceklerim bitmedi!” Sonra yarı şaşkın, yarı alaycı sordu: “Tamam, Han Seul’le çıkıyorsun, anladık… Peki ya öbür çocuk kimin nesi?!”

Ayça sıkıntıyla kaşlarını çatıp bir süre durakladı. Sonra doğruyu söylemeye karar verdi.

“O… Han Seul’ün kardeşi,” dedi. “Cafede karşılaştığımız o akşam sırf seni kızdırıp üzmek için böyle bir oyuna giriştik!”

San Young derin bir nefes verdi. Yarı acılı, yarı alaycı güldü: “Biliyordum! Doğrusu çok acımasızsın Ayça…”

“Senin kadar değil…” dedi Ayça yine soğuk soğuk. “Bundan sonra beni ve Han Seul’ü rahat bırakmanı rica ediyorum. Eğer biraz olsun onurun kaldıysa bunu yaparsın!”

San Young acı acı güldü. Sonra başını kaldırdı. Bakışları soğuk ve alaycıydı.

“Bunu sadece tek bir şart altında yaparım,” dedi. “Han Seul’e gerçekten âşık olduğuna inanırsam…” Sonra genç kızın gözlerinin içine baktı. Kelimelerin üstüne basa basa:

“Doğruyu söyle Ayça,” dedi. “Ona âşık mısın?”

Ayça gafil avlanmıştı, bir an ne diyeceğini bilemedi. Ama hemen sonra kendini toparlayıp gözlerini karşısındaki genç adamın gözlerine dikti. Kararlı bir sesle:

“Evet,” dedi, “Ona âşığım.”

San Young alaycı bir biçimde gülümsedi. Kendinden emin bir biçimde:

“Yalan söylüyorsun…” dedi. “Seni iyi tanıyorum… Sen ona âşık falan değilsin…”

Ayça öfkeyle atıldı: “Aşığım dedim ya! Benden daha mı iyi bileceksin?!” Sonra hırsla çantasını kaptı, hızlı adımlarla yürümeye başladı. San Young arkasından bağırdı:

“Ona âşık değilsin! Sen de bunu çok iyi biliyorsun! Ve ben vazgeçmeyeceğim Ayça! Seni geri alana kadar vazgeçmeyeceğim!”

Ayça koşar adımlarla uzaklaşırken öfke ve endişeyle zangır zangır titriyordu. Anlaşılan o ki, San Young serserisi başına bela olmaya devam edecekti. Genç kız üzüntüyle dudaklarını ısırdı.

Sweetpea – Kiss Kiss

Sonraki günler Ayça için oldukça sıkıntılı geçmeye devam etti. Genç kız kendini klinikteki işine vermişti, hatta Çin akupunkturu konusunda oldukça ustalaşmaya başlamıştı. Başhekim Song Gil Nam kendisiyle özel olarak ilgileniyor, bu Türk kızına Uzak Doğu alternatif tıbbının sırlarını öğretiyordu. Ayça günün birinde Türkiye’ye dönerse bu konuda sayılı uzmanlardan biri olacağını düşünüp seviniyordu.

Sonra Türkiye’ye dönme düşüncesi düşüyordu genç kızın aklına: Sahi, günün birinde dönebilecek miydi? Dönmeyi istiyor muydu? Han Seul ve diğerleri buradayken dönmeyi çok da istemiyordu galiba… Ama doğrusu evini, ailesini, arkadaşlarını çok özlemişti. Ablasıyla ara sıra telefonda konuşmaya devam ediyordu, ama anne ve babasının yumuşadığına dair hâlâ bir belirti yoktu…

“Hayırdır canım? Dalgınsın…” diyen Han Seul’ün sesi onu düşüncelerinden ayırdı birden.

Ayça hemen kendini toparlayıp sevimli bir biçimde gülümsedi. Güneşli bir cumartesi günüydü ve Han Seul’le birlikte şehrin sokaklarında gezintiye çıkmışlardı. Ayça hemen omuz silkti:

“Bir şey yok,” dedi kaygısız olmaya çalışan bir sesle, “Bir an dalmışım, o kadar…”

Han Seul fazla üstelemedi. Ama hemen o anda gözüne bir kuyumcu dükkanı ilişti. Genç kızı neşeyle elinden tutup çekiştirdi:

“Ayça, gelsene! Bir fikrim var…”

Sonra şaşkınlıkla ona ayak uydurmaya çalışan kızı koşturarak dükkana soktu, içerideki görevliye ışıl ışıl gözlerle:

“Yüzüklerinizi görebilir miyiz? Şöyle güzel bir çift “couple ring” istiyoruz!” deyiverdi!

Görevli: “Tabii efendim…” deyip yüzük tablalarını çıkarırken Ayça sevgilisine hayretle bakıyordu: “Couple ring mi? Çift yüzükleri yani…”

“Elbette!” dedi Han Seul sevimli bir gülümsemeyle. “Bizde âdet böyledir: Ciddi bir ilişkin varsa bunu belli etmek için birbirine eş yüzükler takarsın!”

Sonra sevgiyle Ayça’nın gözlerinin içine baktı, onun yüzüne düşmüş saç perçemini şefkatle yüzünden çekerken:

“Bizim de bir çift yüzük takma vaktimiz geldi de geçiyor bile…” diye mırıldandı. “Sence de öyle değil mi?”

Ayça’nın yüzünü ateş basarken genç kız gülümsemesine engel olamadı. Sonra yavaşça başını salladı. Han Seul neşeyle sırıttı:

“O halde buyrun beğenin sevgili prenses: Yüzüklerimiz sizin zevkinize göre olsun!”

Ayça gülümseyerek yüzük tezgahının başına geçerken içi sıcacık olmuştu. Aklına San Young’un söyledikleri geldi ve genç kız kararlı bir biçimde: “San Young Han Seul’ü kıskandığı için çamur atıyor,” diye düşündü, “Han Seul kesinlikle ukala, gıcık bir adam falan değil! Ve ben ondan cidden çok hoşlanıyorum!”

Bunu düşündü ve içi biraz da olsa rahatladı. Sonra güzel bir yüzük seçmek için tabladaki çeşit çeşit yüzükleri dikkatle incelemeye başladı.

Moon Jee yorgun adımlarla kapıyı açmaya giderken bir yandan da kendi kendine söyleniyordu: “Üfff, abicim, insanı bir rahat bırakmayacak mısınız? Yorgunum yahu…”

Ama kapıyı açıp karşısında Hae In’in gülümseyen yüzünü görünce genç adamın yüzündeki gergin anlam hemen yumuşadı. Neşeyle:

“Hoşgeldin noona,” dedi ve aynı anda gözü kızın elindeki tabağa ilişti: “Ooo, bakıyorum küçük komşunuzu beslemeden içiniz rahat etmiyor. Çok teşekkür ederim!”

“Al bakalım, afiyet olsun,” diye elindekini ona uzattı Hae In. Sonra şakacı bir biçimde çocuğun saçlarını karıştırdı: “Kaç gündür ortalıkta gözükmüyorsun! Öldün mü kaldın mı merak ettik…”

“Provalardaydık,” dedi Moon Jee. Bir yandan da elindeki tabağı açmış, pirinç toplarından birini ağzına atmıştı. Ağzı dolu dolu: “Konser üç gün sonra,” dedi, “Geleceksin, değil mi?”

“Geleceğiz tabii, ben, Ayça, abin, hepimiz orda olacağız,” dedi Hae In. Genç kız da Moon Jee’nin arkasından eve girmişti. Moon Jee mutfağa geçip ikisine de birer bardak kahve doldurdu ve verandanın bahçeye açılan kapısına geçip oturdular. Hae In neşeyle:

“Eee, hazır mısın bakalım?” diye sordu. “Heyecanlı mısın?”

Moon Jee omuz silkti: “Bilmem… Evet, heyecanlıyım sanırım…”

“”Sanırım” mı? Gerçekten heyecanlı olan biri sanırım’lı galiba’lı konuşmaz ama!” dedi Hae In onu yan yan süzüp. Sonra dikkatli bir ses tonuyla ekledi: “Hayırdır Moon Jee? Son zamanlarda biraz tuhaf davranıyorsun…”

Moon Jee bir an şaşırdı, hemen sonra yine savunmaya geçti: “Konser stresindendir heralde… Başka ne olacak ki?”

“Bize de hiç uğramaz oldun…” dedi Hae In yine. Moon Jee dudaklarını sıkı sıkı kapattı. Sonra bir defa daha:

“Çok çalıştığım için…” diye yineledi. “İnan başka bir sebebi yok…”

Hae In içini çekti. Anlaşılan Moon Jee konuşmayacaktı. Genç kız onu rahat bırakmaya karar verdi, anlatmak isterse anlatırdı…

O sırada telefonu çaldı. Hae In arayan numaraya bakıp heyecanla:

“Aa, Ayça arıyor,” dedi, “Ona da burda olduğumu söylüyorum, tamam mı?”

Moon Jee “sorun değil” der gibi hafifçe omuz silkince Hae In neşeyle açtı telefonu:

“Ayça? N’aber canım? Bitti mi nöbet? Ha, ben Moon Jee’ye uğradım, sen de buraya gelsene… Kahve içip iki çift laf ediyoruz. Yoo, çok kalmayız, ama uğra yine de, bu, konserden önce Moon Jee’yi görmek için son şansımız olabilir… Tamam, bekliyoruz…”

Telefonu kapatınca Moon Jee’ye döndü: “Tamam, geliyor… Eve yeni gelmiş, iki dakikaya orda olurum dedi.”

Moon Jee dalgınca başını salladı. Hiç istemese de, Ayça’nın adını duymasıyla birlikte kalbi pır pır etmeye başlamıştı. Bir haftadır onu görmüyordu; aslında fena halde özlemişti… Ama onu görürse içindeki duyguların yeniden depreşivermesi korkusuyla deliler gibi çalışıp prova yapmaları gereken bu süre boyunca genç kızı görmek istememişti. Yani istemiş de istememişti: Kendine eziyet etme pahasına onu görmemesi gerekiyordu.

Yine de, şimdi Ayça’nın gelecek olması ona bir mutluluk vermişti. Hüzün ve heyecanla karışık bir mutluluk…

Hae In sessiz sessiz kahvesini içerken bir yandan da ona çaktırmadan dalgınlaşan Moon Jee’yi süzüyordu. Genç adam farkında değildi ama Hae In çoktan onun duygularını çözmüştü. Genç kız Moon Jee’nin nahif aşkına önce gülümsedi, ama hemen sonra kardeşi gibi sevdiği bu genç çocuk için hüzünleniverdi: Önce kendisi, sonra Ayça… Zavallı Moon Jee hep yanlış kızlara âşık oluyordu…

Birden kapı çaldı, Hae In hemen yerinden fırladı: “Ayça’dır! Ben açıyorum!”

Moon Jee de yerinden doğruldu, mutfağa geçti. Kapıdan gelen sesleri dinlerken bir fincan kahve daha doldurdu. Gelen gerçekten de Ayça’ydı. Hae In’in neşeli neşeli: “Hoşgeldiin!! Geçsene…” demesi, Ayça’nın biraz çekingen bir sesle: “Çok kalmayız, değil mi? Moon Jee belki çalışmak ister…” diye cevap vermesi kulağına çalındı. Ama Hae In neşeli bir biçimde Ayça’yı içeri doğru çekiştirmişti bile: “Hadi hadiiii, yarım saat oturup muhabbet etsek bunun kimseye bir zararı olmaz! Hatta Moon Jee’ye moral vermiş oluruz…”

Böylece iki kız içeri girdiler, evin salonuna kadar geldiler. Moon Jee de elinde kahve fincanıyla mutfaktan çıktı. Ayça ve Hae In’le salonun ortasında karşılaştı.

“Selam…” dedi Ayça sevimli bir sesle.

Moon Jee ise biraz yorgun, ama sakince gülümsedi: “Selam…”

Kısacık bir an, aralarında tuhaf bir sessizlik oldu. Ama hemen sonra Moon Jee elindeki kahveyi Ayça’ya uzattı: “Almaz mısın?” Ayça da şeker bir biçimde gülümseyip aldı kahveyi: “Teşekkür ederim…”

Hae In’se hemen rahat bir tavırla verandaya geçip oturmuştu. Kedi gibi gerinmeye başladı:

“Aaaaahh… Şu bahçeye bakmak bile insanı dinlendirmeye yetiyor! Moon Jee, rica etsem bizim bahçeyle de biraz ilgilenir misin?!”

Bu lafın üzerine Ayça da Moon Jee de güldüler. Moon Jee şakacı bir tavırla:

“Kusura bakma noona, ama ben bahçemi adam edene kadar epeyce uğraştım; bir daha aynı gücü bulabilir miyim pek emin değilim!”

“Yapma yaa?? Ne var sanki biz iki yaşlı kadına azcık yardım etsen??” dedi Hae In gene şakayla karışık. “Ben Ayça’dan medet umuyordum ama o da bahçe konusunda en az benim kadar tembel çıktı!”

“Evet, ben de bahçe işinden hiç anlamam,” diye ona hak verdi Ayça. “Ama zaten vakit alıcı işler bunlar… Uğraşamayız gibime geliyor… Hem…” Başını kaldırdı, merakla Moon Jee’ye baktı: “Zaten artık sen de eskisi gibi uğraşamazsın; bundan sonra tembel bir öğrenci değil, çok meşgul bir rock star olacaksın…”

“Evet, öyle…” diye başını salladı Moon Jee. Sonra birden yüzüne buruk bir gülümseme geldi. “Zaten kısa bir süre sonra uğraşacak bir bahçem de olmayacak…”

Ayça ve Hae In şaşkınlıkla ona baktılar: “Nasıl yani?!” “O da ne demek?”

“Albüm anlaşması imzalanır ve SME’yle çalışmaya başlarsak bütün grup üyeleri hep birlikte malikane gibi bir eve taşınacağız,” diye açıkladı Moon Jee. “Yani bu evden çıkmam gerekecek…”

Hae In ve Ayça şaşkınlık ve üzüntüyle susup kaldılar. Hae In:

“Ciddi olamazsın…” diye mırıldandı. Moon Jee ise yine burukça gülümsedi: “Çok ciddiyim…”

Birkaç saniye boyunca hiçbiri konuşmadı. Sonra Hae In içini çekti: “Aaaah, bu mahalle sensiz eski tadını kaybedecek Moon Jee-yah! Şimdi bizim pirinç toplarımızı kim bitirecek?!”

Bu lafın üzerine üçü birden gülmeye başlarken Moon Jee şakacı bir tavırla: “Eve bir köpek alırsınız…” dedi. “Zaten bana da evcil hayvan muamelesi yapıyorsunuz; artık yemekleri hep bana getirdiğiniz gözümden kaçmadı!”

Kızlar çığlığı bastılar:

“Hiç de bileee! Pişirir pişirmez taze taze sana getiriyoruz!”

“Nankör ayol bu…” deyip ona dil çıkardı Ayça da.

“Hem bir kere de sen pişirip bize getir! Bu ne hazırcılık??” dedi Hae In şakayla karışık. “Yemek pişirmek bu kadar mı zor?!”

“Aaa, öyle deme, akşam yemeği kozmik bir olay kadar önemli ve ciddi bir iştir,” dedi Moon Jee ciddi bir tavırla. “Uzaya, zamana, maddeye ve varlığın doğasına ilişkin tüm sorular yanıtlandığında geriye tek bir soru kalacaktır…”

“…Akşam yemeğini nerde yiyeceğiz?” diye onun sözünü tamamladı Ayça. Moon Jee ona “çak bir beşlik!” hareketi yaparken “Aynen öyle!” diye sırıttı. Hae In’se abartılı bir tavırla içini çekti:

“Sizin şu Galaksi Rehberi muhabbeti ne zaman bitecek çok merak ediyorum… Resmen kendinize özgü bir dil yaratıp dışladınız beni yaa…”

“E sen de oku hayatım, tutan mı var?” diye güldü Ayça, “O zaman seni de aramıza alırız, korkma!”

Üç genç neşeyle gülüşmeye devam ederken Hae In’in telefonu çaldı, genç kız “Ah, Seung Mi Unni arıyor!” deyip hemen açtı. “Alo? Efendim Unni… Ben mi? Yoo, bir işim yok, dinleniyorum… Ah, ne diyorsun? Üç yaralı birden mi? Tamam, peki, hemen geliyorum!”

Kapattığı zaman yüzü endişeliydi. Hemen Ayça’ya döndü:

“Ayçacığım, kliniğe bir trafik kazası vakası gelmiş, benim gitmem lâzım…”

“Ben de geleyim mi?” dedi Ayça ve Hae In’in cevabını beklemeden toparlanmaya başladı. Ama Hae In onun kollarından tutup engel oldu:

“Ay, yok yok!… Senin gelmene gerek yok. Seung Mi Unni ve başhekim Song zaten kliniktelermiş; ben de gidersem yeterli olacak… Hem sen bütün gece ordaydın zaten; eminim şu anda yorgunluktan ölüyorsundur…”

“Aslında öyle,” diye çarpık bir biçimde gülümsedi Ayça, “Doğrusu kolumu bile kaldıracak kuvvetim yok!”

“Tamam, sen dinlenmene bak,” dedi Hae In ayağa kalkarken. “Hadi ben kaçtım millet, eyvallah!”

“Güle güle!” dedi Moon Jee, Ayça ise koşar adımlarla uzaklaşan kızın ardından seslendi: “Ben gene de telefonumu açık bırakıyorum Hae In-a! Eğer yedek kuvvete ihtiyacınız olursa ara beni!”

“Tamaaaam!” diye bağırdı ve koşturarak kapıdan çıktı Hae In.

Şimdi Moon Jee ve Ayça yalnız kalmışlardı. Ayça derin bir iç geçirip verandaya boylu boyunca uzanıverdi:

“Aslında cidden acayip yorgunum Moon Jee… Dün gece hiç uyumadım… Gecenin yarısı ateşlenmiş, sürekli ağlayan bir ufaklık getirdiler; iki saat onunla uğraştım… Tam onun ateşini düşürdük derken bu defa kalp krizi geçiren yaşlı bir amca geldi. Off, ne geceydi ama!”

“Doktor olmak zor iş…” diye mırıldandı Moon Jee. Yanında uzanmış kıza şefkatle baktı: “İstersen geç içeride benim yatağıma yat… Burda böyle tahta zeminin üzerinde rahat edemeyeceksin…”

“Ay yok yok, çok kalmayacağım zaten…” diye mırıldandı Ayça. “Sadece şu verandanın biraz daha tadını çıkarmak istiyorum…”

Sonra durdu, biraz buruk bir sesle ekledi:

“Demek artık bu evden taşınacaksın öyle mi… Bu güzelim bahçe, ellere yar olacak…”

Moon Jee hafifçe başını salladı. Sonra dalgın gözlerini, bahçedeki güzelim zakkum çiçeklerinin, mavi çamın, ilerideki küçük balık havuzunun, en kuytudaki sardunyaların üzerinde gezdirdi. Gerçekten de burayı nasıl bırakıp gidecekti, hiç bilemiyordu…

Sonra göz ucuyla yanındaki kıza baktı. Ayça da yarı kapalı gözkapaklarının arasından dalgın dalgın bahçeyi süzüyordu.

“Secret garden…” diye mırıldandı. “Burası bizim için “secret garden” gibiydi…”

Moon Jee hafifçe gülümsedi. Sonra, az ilerideki gitarına uzandı. Hafif bir sesle mırıldanmaya başladı:

Secret garden OST- that man

“Bir adam seni seviyor…

Bir adam seni bütün kalbiyle seviyor…

Seni her gün bir gölge gibi takip ediyor.

O adam, gülerken ağlıyor…

Daha ne kadar… daha ne kadar sana tek başıma bakacağım?!

Bu, rüzgar gibi gelen aşk… Bu, beni bir dilenciye çeviren aşk…

Eğer böyle devam edersem, beni sever misin?

Sadece biraz daha yaklaş… birazcık daha…

Ben sana bir adım yaklaşsam, sen iki adım geriye kaçıyorsun…

Oysa seni seven ben, şimdi bile tam yanı başındayım…

Ve bu adam ağlıyor…”

Moon Jee Secret Garden dizisinin en ünlü şarkısını çalıp söylerken Ayça boğazına bir yumrunun gelip oturduğunu hissediyordu: Aklına Moon Jee’nin kendisini ilk defa bu eve getirdiği zaman, bahçeye açılan sürgülü kapıyı açtığı anda yaşadığı şaşkınlık geldi: Daha gördüğü ilk anda bahçeye vurulmuştu! Sonradan da ne güzel anıları olmuştu burada: Hae In ve Han Seul’ün de olduğu hep birlikte yenen yemekler; o güzel sürpriz doğumgünü partisi; sonra Moon Jee’yle güzel bir yaz gecesinde, gökte parlayan hilâl eşliğinde Moon Jee’nin grubu için isim seçtikleri o akşam… Ayça eski günleri düşünürken gözlerinden birer damla yaş süzüldü: Bu anıların hepsi artık geçmişin sonsuz karanlıklarında kalacaktı, öyle mi? Oysa Ayça, daha seneler, seneler boyunca bu verandada böylece, huzur içinde oturup, karşısındaki güzeller güzeli bahçeye bakmak istiyordu. Tıpkı Secret Garden dizisinde olduğu gibi, bu bahçe onun mucizesi olmuştu… Bu bahçe… ve bu adam…

Genç kızın gözleri yavaşça kapandı. Yarı hüzünlü yarı huzurlu; kendini uykunun kollarına bıraktı…

Hemen yanıbaşındaki Moon Jee ise şarkıyı mırıldanırken düşünüyordu: Secret garden… Evet, bu bahçe kendi gizli bahçesiydi. Başka kimselere açmadığı en gizli yeri… Günün birinde mavi gözlü, yabancı bir kıza açmıştı bahçesinin… ve kalbinin en kuytu köşelerini…

“Ve bu adam, seni… seni sevdi! Ama işte aptalın teki…

Yine de, gitmeden önce beni bir defacık olsun kucaklayamaz mısın?

Sevilmek istiyorum…

Kalbimin içinde bağırıyor, bağırıyorum: Bu adam, bugün bile senin yanında!

Biliyor musun, o adam benim.

Bunu bana, bildiğin halde yapmıyorsun, değil mi?

Muhtemelen bilmiyorsun: Çünkü aptalsın…

Daha ne kadar… daha ne kadar sana tek başıma bakacağım?!

Bu, rüzgar gibi gelen aşk… Bu, beni bir aptala çeviren aşk…

Eğer böyle devam edersem, beni sever misin?

Sadece biraz daha yaklaş… birazcık daha…

Ben sana bir adım yaklaşsam, sen iki adım geriye kaçıyorsun…

Oysa seni seven ben, şimdi bile tam yanı başındayım…

Ve bu adam ağlıyor…”

Moon Jee şarkıyı bitirip sustuğu zaman gözleri dolmuştu. Bir an sessizce durdu, kendini toparlayıp gözlerinde tomurcuklanan yaşları geri göndermeye çabaladı. Sonra, dönüp yanındaki kıza baktı. Ayça’nın gözleri kapanmıştı; genç kız derin soluklarla uyuyordu. Moon Jee hafifçe gülümsedi. Sonra, dirseğini yere koydu ve başını eline dayadı. Genç kızın yüzünü izlemeye başladı. O zaman, Ayça’nın gözlerinden damlayıp yanağında iz yapmış bir damla gözyaşını fark etti. İçi hüzün ve sevgiyle titredi: Ayça… o da duygulanmıştı demek… Elini uzattı, parmağının ucuyla, bu gözyaşı izini hafifçe sildi.

Sonra, parmağını Ayça’nın yüzünden kaldırdı. Ama elini bir türlü geri çekemedi. Parmaklarını Ayça’nın yüzünden sadece bir-iki santim uzakta, havada tutmaya devam ederken, o bir türlü dizginleyemediği duygular bendini yıkan sel suları gibi yeniden kalbini doldurmaya başlamıştı bile…

Moon Jee Ayça’nın yüzünü büyülenmiş gibi izliyordu: Bu beyaz ten, biçimli burun, uzun kirpikler… Genç kızın şakaklarında beyaz şeftali tüylerini görünce sevgiyle gülümsedi. Onlara dokunup sevmemek için kendini zor tutuyordu! Az önce, yanağından gözyaşını silerken Ayça’nın ne kadar yumuşak bir teni olduğunu anımsadı ve kalp atışları hızlandı: Ona dokunmak ne güzeldi!

Sonra birden, kendine daha fazla engel olamadı: Bilinmeyen bir güç tarafından çekilir gibi, genç kızın yüzüne doğru uzandı.

Dudakları Ayça’nın pürüzsüz tenine dokununca bütün kanına bir sıcaklık yayıldı sanki. Genç kızı uyandırmaktan çekinerek, ama onun güzel yasemin kokusunu iliklerine çekmek ister gibi derin derin soluyarak, birkaç saniye boyunca dudaklarını Ayça’nın yanağına hafifçe dokundurdu.

Sonra geriye çekildi. Ama ondan uzaklaşır uzaklaşmaz, o başdöndürücü güzellikteki dokunma hissini ve kokuyu yeniden feci halde özledi. Dayanamadı; bir defa daha genç kızın üzerine doğru uzandı; bu defa, yanağıyla dudağının birleştiği noktadan öptü onu. Hafifçe, ama uzunca bir öpücük…

Sonra bir defa daha geriye çekildi. Utanarak yutkundu, gözlerini kaçırdı. Ama kendine engel olamayacağını adı gibi biliyordu. Mıknatıs tarafından çekilen bir metal parçası gibi, yeniden, Ayça’ya doğru uzandı…

…ama birden, genç kızın boynundaki hilâl kolyesi güneş ışığıyla parlayıverdi.

Moon Jee birden durdu. Gözlerini kolyeden alamıyordu. Kolye: Abisinin aldığı kolye…

İçine derin bir pişmanlık ve büyük bir acı çökmeye başlarken, genç adam üzüntüyle dudaklarını ısırdı: Allah kahretsin! Kahretsin, kahretsin!

Yine kendine engel olamamıştı! Yine… Aman Tanrım, yine… Off!

Moon Jee ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Büyük bir hayalkırıklığıyla kalktı, Ayça’ya son bir kez hüzünle baktı. Sonra omuzları düşmüş bir halde yürüdü, sokak kapısını açtı, ve spor ayakkabılarını ayağına geçirdiği gibi kendini dışarı attı. Kapıyı ardından hırsla çekti. Önce yavaş, sonra giderek hızlanan bir biçimde sokakta koşmaya başladı. Koşmak, sadece koşmak… İçindeki bu aptal duygulardan kurtulmak için kendini unutuncaya kadar koşmak istiyordu!

Ayça ise kapının kapanmasıyla birlikte gözlerini açmıştı. Bir an, nefes bile almaktan çekinir gibi, açık gözlerini boşluğa dikip öylece durdu.

Az önce… az önce galiba…

…Moon Jee onu öpmüştü…

Luna Sea – Forever

Moon Jee hiç durmadan koştu. Ciğerleri yanana, bacakları artık tutmaz olana kadar koştu. Durduğunda güneş nerdeyse batmak üzereydi. Seul’ü bir baştan bir başa kat etmişti! O kadar yorgundu ki, eve nasıl döneceğini bile bilmiyordu…

Bir parka gelmişti, olduğu yere çöküverdi. Karşısında, nehir manzarası uzanıyordu. Genç adam gözlerini karşıdaki yeşil suya dikti, öylece, saatlerce boş boş oturdu.

Hava kararıp yıldızlar parlamaya başladığı zaman ayağa kalktı. Sallanan adımlarla yürümeye başladı. Caddeye gelince bir taksiye el etti.

Kendi mahallelerine nasıl geldiğini bile anımsamıyordu. Taksiden inip eve girdiğinde aklı hâlâ allak bullaktı. Çözümü olmayan bir probleme kafası takılıp bastığı yeri görmeyen bir fizikçi gibi ne yaptığını bilmeden hareket ediyordu.

Eve girince bir an durakladı. Acaba Ayça hâlâ burada mıydı?

Ama neyse ki genç kızın çoktan gitmiş olduğunu görüp derin bir soluk aldı. Buzdolabından bir kutu bira çıkardı; geri gelip yığılır gibi verandaya çöktü. Sonra gözlerini açık bahçe kapısından görünen gökyüzüne dikti: Yine hilâl vardı bu gece…

Genç adam ne yapacağını bilmez gibi bir süre öylece boş boş baktı. Duyguları yüreğinden taşıyor, artık onları daha fazla taşıyamıyordu. Daha önce hiç böyle olmadığını düşündü. Hae In’e karşı da çok yoğun hisler beslemişti; ama ona karşı olan hisleri hiçbir zaman kendisine bu kadar acı vermemişti. Hae In’e açılmak için bile bir sene beklemiş, bundan hiç gocunmamıştı. Oysa şimdi, Ayça’ya uzaktan bakıp ona dokunamadığı her an, resmen ızdırap çekiyordu! Moon Jee çaresizlikle dudaklarını ısırdı; eğer olur da bir de abisi ve Ayça evlenmeye kalkarlarsa, Ayça’yı her an yanıbaşında ama abisinin karısı olarak görmeye nasıl tahammül edeceğini bilemiyordu!

“Peki ama, onun için hiç savaştın mı?”

Birden, Im Juli filminde Juli’nin söylediği sözler beyninin kuytu bir köşesinden fırlayıp zihninde yankılandı. Moon Jee nefesini tuttu.

Onun için… hiç savaştın mı…

Hayır, savaşmamıştı. Yenilgiyi baştan kabullenmişti. Han Seul’ün karşısında hiçbir şansı olmadığı için belki… Ya da abisini çok sevdiği için…

Ama ya kendisi? Ona da yazık değil miydi? Hayatı boyunca Ayça’nın en yakınında olmaya devam ederken onun sadece küçük kardeşi olmakla yetinebilecek miydi?! Gözden ırak olan gönülden de ırak olur bile diyemeden… Onun her daim yanında olmaya, ama ona hiçbir zaman dokunamamaya mahkum olurken… Birisini özlemenin en acı şekli de bu değil miydi ha?! Onun hep yanında olup da ona asla sahip olamayacağını bilmek…

Genç adam birden hıçkırmaya başladı. Gözlerinden süzülen yaşları o zaman fark etti. Farkında bile olmadan ağlamaya başlamıştı.

Sonra yine içgüdüsel olarak kenarda duran gitarına uzandı. Belki bir şeyler çalsa, içindeki acıyı biraz gidermeye yardım ederdi…

Parmakları eski dostunun telleri üzerinde gezinmeye başladı; ve Moon Jee’nin yüreğindeki duygular parmaklarının ucundan nota olarak döküldü…

“Haberleri kime uçuruyordun?! Öt ulan!”

Jung Wyung’un ağzı yüzü kan içinde kalmıştı. Bir sandalyeye bağlanmış olan genç adam nerdeyse yarım saattir dayak yiyordu, artık tüm kaburgaları kırılmıştı. Tek gözü şişip kapanmıştı, ağzı kanla doluydu. Buradan sağ çıkamayacağını hissediyordu. İçine büyük bir hüzün doldu: Kendi canı önemli değildi ama Yoon Ji… Sevgili, güzel Yoon Ji’sini koca dünyada yalnız başına bırakacak olmak ona fena koyuyordu.

“Konuş dedim sana, g.t!” dedi Fang Yoo, saçlarından tutup kafasını kaldırarak. Jung Wyung acıyla inledi. Ama adama nefretle bakmayı başardı:

“Bunu asla söylemeyeceğim! İsterseniz beni öldürün, ama asla söylemeyeceğim!”

Fang Yoo dişsiz suratında büyük bir tiksinti ve öfkeyle genç adamın başını bıraktı, sonra soran gözlerle arkasını döndü: Karanlık garajın gölgelerinden takım elbise içinde kerli ferli bir adam çıktı. Yüzünde zalim bir anlam vardı; kısılmış gözleri ve ince dudakları ne kadar acımasız bir insan olabildiğinin kanıtı gibiydi yüzünde. Sakin adımlarla geldi, genç adamın başında durdu. Elini uzatıp Jung Wyung’un çenesini tuttu, genci kendi yüzüne bakmaya zorladı.

“Çok ayıp ama, bu kadar inatçı olmak sana hiç yakışmıyor Jung Wyung-ah!” dedi alaycı bir sesle. “Halbuki ben sen ve ailen için bugüne kadar hiçbir masraftan kaçınmadım, öyle değil mi? Annen hastalandığı zaman tedavi masraflarını hangi parayla karşıladın, bir düşün bakalım…”

Jung Wyung, karşısındaki adama nefretle baktı. Sonra ağzındaki kanı tükürdü, zorlukla konuştu:

“Senin kirli paranı aldığım için şimdi o kadar pişmanım ki! Günahlarımın kefaretini bundan sonra senin zavallı gençleri zehirlemeni engelleyerek ödeyeceğim! Evet, ben bir muhbirim! Ama bilgileri kime verdiğimi size asla ama asla söylemeyeceğim!”

“Yaaa, demek öyle!” diye dişlerini gıcırdattı Park Gab Soo. Bu küçük böcek artık sinirini bozmaya başlıyordu. İleride bekleyen adamlarına işaret etti. İki koruma, kolları arkadan bağlanmış genç ve güzel bir kadını itekleyerek getirdiler.

yoon ji - park min young

yoon ji - park min young

“Yoon Ji-ya!” diye korkuyla feryat etti Jung Wyung. Karısı, bu pislik heriflerin elinde tutsaktı!

Zavallı Yoon Ji’nin ağzı bantlanmıştı; genç kadın sessiz çığlıklar atarak gözlerinde büyüyen bir dehşet ifadesiyle vahşice dövülmüş olan kocasına bakıyordu! Park Gab Soo sırıtarak Jung Wyung’a döndü:

“Sanırım bu fikrini değiştirmek için yeterli olacaktır sevgili Jung Wyung… Haydi şimdi güzel güzel öt bakalım…”

Jung Wyung hâlâ dehşetle karısına bakıyordu. Onu bu adamların ellerinden kurtaracak çareler düşünüyordu, ama Allah kahretsin! Tam anlamıyla kapana kısılmıştı!

“Hadi ama Jung Wyung-ah… Bütün gün seni bekleyemem!” dedi Gab Soo, sinirli bir ifadeyle. “Eğer konuşmamakta ısrar edersen bu tatlı hanımla biraz eğlenmek zorunda kalacağız…”

Böyle deyip yüzünde pis bir sırıtmayla gitti, genç kadının başına çömeldi. Sonra ani bir hareketle, kadının bluzunu omzundan yırtıverdi!

“HAYIRRR! Onu rahat bırakın!” diye bağırdı Jung Wyung. Karısının bu adamların elinde oyuncak olma ihtimali, kendi başına gelebilecek olan her şeyden daha korkunçtu. “TAMAM!” diye bağırdı, “Tamam! Her şeyi anlatacağım! Lütfen onu rahat bırakın!”

Gab Soo’nun yüzüne memnun bir sırıtma geldi, vahşi adam çevik bir hareketle yerinden kalktı ve yeniden Jung Wyung’un başına geldi. Gözlerini, genç adamın gözlerinin içine dikti:

“O zaman öt bakalım: Eğer yalan söylediğini hissedersem önce gözlerinin önünde bu güzel kadını kendi kadınım yapar, sonra da tek kurşunla işini bitiririm!”

“Anlatacağım! Yemin ederim ki anlatacağım! Lütfen karımı bırakın…” diye yalvardı Jung Wyung. Gab Soo ise hiç etkilenmemişti, sakince:

“Sen bir anlat, karını bırakma işi kolay,” dedi. “Evet, bekliyorum…”

Jung Wyung acı içinde gözlerini kapattı. Sevgili Hyung’unu satmak üzereydi. Ama bunu yapmak zorundaydı… Yoksa güzel karısı… bu pislik heriflere yem olacaktı…

“Kim Han Seul…” diye mırıldandı, “Polisteki bağlantım Kim Han Seul…”

Onu dinleyen Fang Yoo derin bir nefes koyverdi: “H.s.tr! Bu işin altından da Han Seul p.çi çıktı!”

Park Gab Soo’nunsa çene kasları gerilmişti. Zalim adam düşünüyordu. Sonra ani bir hareketle Fang Yoo’ya döndü:

“Bu Han Seul iti Incheon baskınını da engelleyen herif değil miydi?? Şunun icabına çok daha önce bakmanızı söylememiş miydim lan ben size?!”

Fang Yoo bir an bocaladı, kekelemeye başladı: “E-evet Gab Soo-sshi, ama herif dokuz canlı sanki! Birkaç sefer trafik kazası gibi görünecek tuzaklar kurduk, ama herif hepsinden kurtulmasını bildi!”

Gab Soo’nun çenesi kasılmıştı, aklına başka bir şey gelmişti. Sert bir hareketle Fang Yoo’ya döndü:

“Jung Wyung Incheon baskınını bilmiyordu! O zaman Han Seul itinin bizim aramızda bir başka köstebeği daha var!”

Sonra öfkeyle sandalyeye bağlanmış adamın başına çöktü, yakasını tutup sarstı:

“Öt, pislik! Han Seul’ün diğer adamı kim?! Söyle lan çabuk!”

“Bilmiyorum, yemin ederim ki bilmiyorum!” diye haykırdı Jung Wyung. “Ben sadece Han Seul’ü biliyorum. Onun içinizde başka adamı var mı yok mu, yemin ederim ki bilmiyorum! Bana inanmalısınız!”

Gab Soo bir an durdu. Genç adamın yalan söylemediği belliydi. Bir an düşündü, sonra yüzüne zalim bir sırıtma yayılırken:

“Sana inanıyorum Jung Wyung-ah…” dedi. “Doğruyu söyleyerek karının hayatını kurtardın… Aferin sana…”

Böyle dedikten sonra, sakin bir tavırla elini ceketinin cebine attı. Bir tabanca çıkardı ve:

“Fakat üzgünüm, köstebeklere yaşam şansı tanımıyoruz…” dedi ve zavallı Jung Wyung’u tam alnına bir el ateş etti!

Zavallı Jung Wyung ses bile çıkaramadan öbür tarafı boylarken Yoon Ji bantlı ağzının ardından duyulamayan canhıraş çığlıklar atıyordu: Kocasını gözünün önünde öldürmüşlerdi! Acısından ayakta duramadı, yere çöktü, katıla katıla ağlamaya başladı. Gab Soo ise sakince adamlarına döndü:

“Şu Han Seul itini bana en kısa zamanda bulun, anladınız mı?! Hadi yürüyün, gidiyoruz!”

Böyle dedi, ve yürümeye başladı. Adamlarından biri arkasından seslendi: “Patron, peki kadını ne yapalım?”

Gab Soo omuz silkti. Koreli kadınlar ilgisini çekmeyi bırakalı uzun zaman olmuştu, şimdi favorisi sarışın Rus hatunlardı. Sakince: “Burda bırakın…” dedi, “Sabah birileri kendilerini bulana kadar mefta kocasıyla hasret gidersin…”

Böylece yürüyüp garajdan çıktı. Adamları da peşinden…

Zavallı Yoon Ji, kocasının cesediyle baş başa kalmıştı…

“Efendim? Tabii ki aklımda, hiç unutur muyum? Ama siz beni beklemeyin, önden gidin… Belki benim işim uzar… Tamam sevgilim. Orda görüşürüz, öpüyorum!”

Han Seul telefonu kapatırken neşeliydi. Az sonra küçük kardeşinin büyük şovu başlayacaktı. Bu akşamki konser Moon Jee ve grubu için çok önemliydi. Han Seul de böyle bir olayı kaçıracak değildi: Kardeşinin yanında olup ona destek olacaktı. Her zamanki gibi…

Yüzüne büyük bir gülümseme yayılırken “vay be,” diye düşündü, “bizim ufaklık dediğini yaptı sonunda…” Doğrusu Moon Jee’ye hayranlık duymadan edemiyordu: Genç adam ne yapmış yapmış, içindeki müzik tutkusunun peşinden gitmişti! Evet, belki bürokrat olmamıştı; ama babası ondan sadece ekonomist olması için söz istemişti ve Moon Jee de okulunu bitirerek bu sözü pekala tutmuştu işte. Han Seul, bundan sonra kendisine düşen görevin kardeşini desteklemek olması gerektiğini düşündü.

Gönül rahatlığıyla arabasının olduğu otoparka doğru yürüdü. Önce pastaneye uğrayıp kocaman bir kutlama pastası yaptırmayı, konsere öyle gitmeyi düşünüyordu. Kim bilir Moon Jee ve diğerleri ne kadar çok sevinecekti…

“Kıpırdama!”

Han Seul birden donakaldı. Ensesinde bir metalin soğukluğunu hissetmişti. Aynı anda, otoparkın kalın sütunları arkasına gizlenip kendisini bekleyen dört adam daha silahlarını kendisine doğrultarak yaklaştılar.

Han Seul, karşısında pis pis sırıtan Fang Yoo’yu görünce suratını ekşitti: Gene mi bu salak herif…

“Selam Han Seul-sshi,” diye sırıttı Fang Yoo dişsiz ağzıyla. “Bak yine karşılaştık…” Han Seul:

“Sen hiç uslanmayacak mısın…” diye bezgin bir biçimde söze başlamıştı ki, kulağının dibindeki tabancanın tetiğinin “klik!” ettiğini duyup buz kesti. Fang Yoo ise sırıtıyordu:

“Bu sefer öncekiler gibi değil sevgili dostum… O yüzden uslu durup bizle gelsen iyi edersin!”

Han Seul, dört tarafından onu çepeçevre kuşatan silahlı adamlara bir göz atınca, çenesini kapatıp söyleneni yapmasının kendisi için daha iyi olacağını anladı. Böylece, Fang Yoo’nun iteklemeleri arasında, siyah bir cipe bindirildi. Cip büyük bir bağırtıyla yerinden kaldırılıp otoparkın beton katlarından hızla inmeye başlarken Han Seul ömründe ilk defa korkmaya başlamıştı…

Ayça ve Hae In konserin yapılacağı açık hava konser alanında, en öndeydiler. Arkalarındaki sandalyeleri bırakın, en arka taraftaki çimenlik bile hınca hınç doluydu. Hae In neşeyle güldü:

“Bizimkiler şimdiden bu kadar izleyici çekebiliyorsa, bir de albüm yaptıkları zaman konserleri ne kadar kalabalık olur, hayal bile edemiyorum!”

“Evet ama bugünkü konserin bedava olduğunu da unutma,” diye sırıttı Ayça. İki kız kıkırdadılar. Biraz sonra Ayça arkasındaki kalabalığa umutsuz gözlerle baktı:

“Ama bu kalabalıkta Han Seul bizi bulabilecek mi, doğrusu merak ediyorum…” diye mırıldandı.

“Üzülme, en önde olacağımızı tahmin edecektir,” diye ona göz kırptı Hae In.

Bu sırada konser alanındaki ışıklar sönerken sahnenin ışıkları yandı. Ve birden, muhteşem bir gitar solosu tüm hoparlörlerden koca konser alanına yayıldı:

Mary stayed out all night – my precious

Alandaki herkes çığlık çığlığa bağırıp şarkıya eşlik etmeye başlarken Moon Jee ve diğerleri sahneye çıkmışlardı bile. Şarkıyı söyleyen, elbette kadife sesiyle Moon Jee’ydi:

“Utangaç fısıltı, kulağımızın içine dolarken anılarımız birikiyor

Birbirimizi gördüğümüz aptalca ve tatlı resimler gibi…

Sokak lambasından süzülüp gelen gün ışığı gibi

Bana küçük bir rüya verdin, daha önce hiç bilmediğim

My precious…”

Ayça sahnede şarkısını söyleyen Moon Jee’yi gülümseyerek izliyordu: Genç adam spor, siyah bir ceket ve pantolon giymiş, vücuduna tam oturan gömleğini dışarıda bırakmıştı. Saçları yine her zamanki gibi dağınık bir biçimde taranmıştı; ama gözlerindeki siyah kalemden mi, yoksa üzerindeki metalik aksesuarlardan mıdır nedir, bugün ona her zamankinden farklı, adeta asi bir hava vermişti bu saçlar… Ve Moon Jee sahnede kırk yıllık sanatçılar gibi rahat ve enerjikti; mikrofonla adeta dans ederken, bir yandan da seyirciyle göz kontağını ihmal etmiyor, belli ki alandaki tüm kızların yüreğini hoplatıyordu! Artık küçük, aptal bir ergen olmaktan çok uzak olsa da, Ayça Moon Jee’nin çok cool göründüğünü düşünmeden edemedi!

Bu arada, Han Seul aklına geldikçe Ayça’nın içini bir sıkıntı kaplıyordu: Genç adam heralde kalabalıkta onları görememişti. Ayça bir-iki sefer telefonla ulaşmayı denedi, ama Han Seul’ün telefonu hep kapalıydı. Çaresiz, konserin tadını çıkarmaya karar verdi.

Birden Moon Jee’yle göz göze geldiler. Yanıbaşında Hae In onun omzunu sıktı: “Ayçaaa, Moon Jee buraya bakıyooor!” Sonra da kollarını var gücüyle sallamaya başladı:

“Heeey, biz burdayız! Moon Jee-yaaaa, seni seviyoruuuz!”

Ayça ise bir an ne yapacağını bilemez gibi durdu; sonra onun kendisini görmesinin heyecanıyla, parmaklarını dudaklarına götürdü ve… Moon Jee’ye kocaman bir öpücük gönderdi!

Ama hemen sonra, bir domates kadar kıpkırmızı oldu! Az önce ne halt etmişti?! Resmen, on üç yaşında Justin Bieber hayranı ergen bir kız gibi davranmıştı! Genç kız utançtan dumanlar çıkarmaya başlarken içinden çığlıklar atıyordu: “Rezil olduuuuummm!”

Ama Moon Jee’nin yüzüne yayılmaya başlayan neşeli gülücüğe bakılırsa Moon Jee hiç de onun gibi düşünmüyordu.

Naruto OST – Bad situation

Han Seul’ü karanlık bir eve getirmişlerdi; dört adam sıkıca kollarına yapışıp onu tekmeler-tokatlar arasında bir sandalyeye oturtup bağladılar. Han Seul’se sağa sola tekmeler savuruyor, ağız dolusu küfrediyordu: “Bırakın lan! Bırakın beni, köpek sürüsü!”

“Aaa, ne ayıp, ne ayıp! Senin gibi bir beyefendinin ağzına bu sözler hiç yakışıyor mu?”

Han Seul şaşkınlıkla durdu, ve kendisine yaklaşmakta olan beyaz takım elbiseli adama baktı. Merakla:

“Sen de kimsin?” dedi. Takım elbiseli adam güldü. Ama bu gülüş, zaten çirkin olan suratını daha da çirkin bir hale sokmuştu:

“Burda soruları ben sorarım,” dedi. “Şimdi… anlat bakalım: Son teslimatın bilgilerini polise öttün mü lan?!”

Han Seul ona pis pis baktı ve sırıttı: “Anlaşılan sen büyük patronsun… Peki…” Dudakları alaycı bir biçimde büküldü: “Sana neden söyleyeyim ki? Nasıl olsa beni öldürmeyecek misin?!”

“Hımm, bir bakalım… Eğer bana istediğim bilgileri verirsen, belki yaşamak için bir şansın olabilir… Ya da en azından, sevdiklerini yaşatmak için…”

Han Seul birden irkildi. Gab Soo ise onu zayıf noktasından yakaladığını anlamıştı; gülümseyerek genç adamın üzerine doğru eğildi; sandalyenin arkasına elini koyup yüzünü Han Seul’ün yüzüne yaklaştırdı:

“Evet ya, o minik şarkıcı kardeşinden bahsediyorum… Ufaklık şimdi konser veriyormuş, öyle mi? Konser çıkışı hayranları yerine benim sevgili adamlarımla karşılaşırsa ne kadar üzülürdü, öyle değil mi?”

Han Seul dişlerini sıktı! Bu… bu aşşağılık herif, Moon Jee’nin konserine kadar her şeyi biliyordu, Allah kahretsin!

“Evet, sanırım anlaşmaya başlıyoruz,” diye sırıttı Gab Soo ve genç adamın cebindeki telefona uzandı. “Şimdi şu polisteki bağlantının hangisi olduğunu göster bakalım Han Seul-sshi… Ona teslimat bilgilerinin değiştiğini söyleyerek işe başlayalım…”

Aynı anda konser tüm hızıyla sürüyordu. Moon Jee sahnede resmen devleşmişti; onu kulisin kenarından izleyen Su Hyun sevinçten zıplamamak için kendini zor tutuyordu: Bu çocukta cidden iş vardı, ve onu kendisi keşfetmişti!

Artık sona yaklaşıyorlardı. Moon Jee:

“Bugün burada bizimle bu güzel geceyi paylaşan herkese teşekkürler!” diye bağırdı, “Şimdi size en yeni bestemle veda ediyoruz: Bu şarkıyı ilk defa burada paylaşıyorum; bardaki programlarımızda bile hiç söylememiştim. Çünkü zaten besteleyeli sadece üç gün oldu!”

Kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Grubun sadık fanları en çok patırtı koparanlardı; sevgili oppalarının ilk konserinde yepyeni bir şarkılarını dinleme şansı buluyorlardı, harika! Moon Jee ise kalabalığın coşkusundan memnun, devam etti:

“Şarkı benim hayatımdaki en önemli insana yazıldı. Onu çok seviyorum ve sonsuza kadar yanımda kalmasını istiyorum. Ve bunu da, ilk defa sizlerle paylaşıyorum! İşte şarkı geliyor: Forever!”

(Luna Sea – forever)

Şarkı başlarken Ayça yan gözle Hae In’e bakmadan edemedi: Galiba Moon Jee, Hae In’e bestelediği şarkıyı söyleyecekti…

Ama hemen sonra, genç adamın “daha yeni besteledim” dediğini anımsadı, ve kalbi hopladı. Yoksa…?!

“Sen benim mavi meleğim / Göklerden önüme düşen

Masmavi bir akşamdı / Gözlerinin renginde

Gökte ay vardı, hilaldi / Seni bana o getirdi

Artık bırakamam seni / Bizi birleştiren kaderdi…

Ellerimi uzatsam sana / dokunacak kadar yakınım

Ama bunu yapamam, yapamam / Çünkü sen bana ait değilsin

Forever ever, lütfen beni sev

Forever ever, hep yanımda kal

Forever ever, her şeyden vazgeçerim

Forever ever…

Hep yanımda kal,

Gizli bahçemizde, sonsuza kadar…

Sen de beni sev, ne olur

Benimle kal, sonsuza kadar…”

Ayça şarkının sözlerini dinlerken donup kalmıştı sanki: Mavi melek… Ay, hilâl… Gizi bahçe…

Genç kız, tepeden tırnağa ürperdiğini hissetti. Hiç şüphe yoktu: Bu şarkı kendisine yazılmıştı!

Sonra birden, Moon Jee’yle göz göze geldi. Moon Jee, sahneden onun gözlerini delip geçmek ister gibi bakıyordu. Sesinde duygu yüklü bir tonla son kısmı tekrarladı:

“Forever ever, lütfen beni sev

Forever ever, hep yanımda kal

Forever ever, her şeyden vazgeçerim

Forever ever…”

Lütfen beni sev… Lütfen beni seç… Ayça, lütfen benim ol!

Moon Jee içinden bu sözleri tekrarlarken genç kızın gözlerinin içine uzun uzun baktı. Sahneyi, konseri, seyircileri unutmuş gibi baktı. Birkaç saniye boyunca hem kendisi, hem de Ayça donmuş gibi göz göze kaldılar. Zaman durdu.

Moon Jee, sonunda duygularını açmıştı…

“Alo? Hyung, merhaba, ben Han Seul…”

“Ooo, n’aber oğlum? Hayırdır, sen konserde değil misin?”

“Şimdi gidiyorum,” dedi Han Seul dişlerinin arasından. Oysa hiçbir yere gideceği yoktu; başında durup konuşmayı dinleyen Gab Soo’ya nefret dolu bir bakış attı. Sonra devam etti: “Hyung, sen onu bunu bırak da asıl sana ne diyeceğim: Hani sana bugün bahsettiğim teslimat bilgisi vardı ya…”

“Evet?”

“İşte onun değiştiği haberini aldım. Yüklemeyi ayın üçünde değil, dördünde yapacaklarmış.”

“Haa… Tamam oğlum, sağol haber verdiğin için…”

“Bir şey değil… Hadi kendine iyi bak… Yengeye selam…”

Han Seul bunu der demez Gab Soo telefonu tutmakta olan adamına bir işaret çaktı, adam derhal konuşmayı bitirdi. Han Seul ters ters baktı:

“Dediğinizi yaptım işte… Benden başka ne istiyorsunuz?”

“Ohooo, senden isteyeceğimiz daha çooook şey var!” diye sırıttı Gab Soo ve Han Seul’e sıkı bir yumruk geçirdi!

O sırada, telefon hattının diğer ucunda, Che Beh Zhao, irileşmiş gözlerle kalakalmıştı.

Han Seul, kapatmadan önce “yengeye selam” demişti…

Oysa Beh Zhao evli değildi. Bir sevgilisi de yoktu. Bu, aralarında geliştirdikleri bir şifreydi: Eğer Han Seul’ün başı belaya girdiyse kullanacakları bir şifre…

Beh Zhao bir an durdu; sonra derhal telefonun rehberini açtı, tuşlara deli gibi basmaya başladı: Adamının başının büyük dertte olduğunu bir an önce Dong Sae’ye haber vermeliydi.

Luna Sea – forever

Ayça, içinde büyüyen sıkıntıyla gözlerini gökyüzüne dikti: Hilâl, yerini yarım aya bırakıyordu…

Genç kız derin derin içini çekti. Konser biteli yarım saat oluyordu… Konserden sonra Hae In’le ikisi kulise çıkmış, çocukları tebrik etmişlerdi. Ayça’ya kalsa konser biter bitmez oradan kaçmak istiyordu ya, Hae In izin vermemişti. Genç kız gözlerini iri iri açıp: “Onları tebrik etmeden gidersek Moon Jee bir daha konuşmaz bizle!” demiş, Ayça da gönülsüz bir halde kulise gitmeye razı olmuştu. Ama içi fena sıkılıyordu; az önceki şarkıyı hatırlamak yeniden tüylerini diken diken etmeye yetiyordu: Bundan sonra Moon Jee’nin yüzüne nasıl bakacaktı?! Nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranacaktı?! Ya Han Seul? Ona ne diyecekti?!

Fakat kulise çıkıp oğlanları tebrik ettikleri zaman Moon Jee ona doğal bir biçimde teşekkür edip herkesle birlikte konuşup gülüşmeye devam edince Ayça derin bir oh çekti. Bu gece bu konu açılmayacaktı galiba…

Ama maalesef yanılıyordu: İki kız eve gitmek üzere çocuklarla vedalaşıp kulisten dışarı çıkmışlardı ki, Moon Jee koşarak peşlerinden geldi, arkalarından bağırdı:

“Ayça!”

Ayça da Hae In de merakla dönüp baktılar. Moon Jee’nin az önce neşeyle ışıldayan yüzü, şimdi ciddi, hatta endişeliydi. Gözlerini Ayça’dan ayırmadan:

“Biraz… biraz konuşsak olur mu?” diye mırıldandı.

Ayça kaşlarını çattı, sonra sıkıntıyla derin bir nefes verdi ve başını salladı. Eninde sonunda bu konuşma yapılacaktı, en iyisi şimdi Han Seul de ortalarda yokken konuşup bu konuyu kapatmaları olacaktı galiba…

“Tamam…” dedi ve Hae In’e döndü: “Hae In, sen beni bekleme, git istersen…”

Hae In anlayışlı bir biçimde: “Tamam, siz beni merak etmeyin,” dedi ve anında ortamdan toz oldu. Ayça Moon Jee’ye döndü:

“Hadi konuşalım bakalım…”

“Tamam… Sen şuraya geç, ben geliyorum!” dedi Moon Jee ve kızı kulisin hemen yanındaki karanlık bir odaya soktu. Kendisi de alelacele grubun yanına döndü. Oğlanları ayarlayıp Su Hyun’u biraz oyalamalarını sağlayacaktı.

Ayça, karanlık odada yalnız başına kalınca bir an hiçbir şey göremedi. Ama hemen sonra gözleri karanlığa alıştı ve az ileride perdelerin arasından sızan hafif aydınlığı seçti. Merakla gidip perdeleri açtı. Karşısına bir terasa açılan balkon kapısı çıkınca da tereddüt etmeden kapıyı açtı, terasa çıktı.

Genç kızın, terasa adım atmasıyla birlikte dudaklarından şaşkın bir “vay…” kelimesi döküldü. Bu kocaman teras, dışarıdaki konser alanını yukarıdan görüyordu. Konser alanına gökteki yarım ayın ışığı vurmuştu. Genç kız, ayakları altında uzanan geniş çim sahaya hayranlıkla baktı. Orda burda konsercilerin bıraktığı çöpler, pet şişeler, plastik poşetler de olmasa; esen hafif meltemle birlikte bu kocaman çim saha sanki engin, dalgalı bir denize dönüşecekti…

“Güzel, değil mi? Az önceki patırtının aksine, şimdi gecenin huzuru var sanki…”

Ayça arkasından aniden yükselen sesle birlikte yerinde zıplayıverdi. Gelen Moon Jee’ydi. Muzip oğlan, onun bir anlığına irkilmesinden dolayı eğlenmişti, neşeyle sırıttı: “Korktun mu? Korkak tavuk!”

Ayça bir an: “Sensin tavuk!” demek için ağzını açtı; ama hemen sonra kaşlarını çatıp sustu. Şimdi bu çocuksu atışmaların sırası mıydı Allahaşkına?! Ortada çok daha büyük ve… saçma bir sorun dururken?!

“Moon Jee-ya…” dedi usulca. “Demin… deminki şarkı…”

Moon Jee yavaşça yürüdü, onun yanına geldi. Şimdi, tam karşısında duruyordu. Ayça kaşlarını çatıp başını yana çevirdi. İçindeki huzursuzluk giderek büyüyordu…

“Beğendin mi?” diye mırıldandı Moon Jee. “Onu sana yazdım…”

Ayça dudaklarını ısırdı. Evet, artık inkar etmenin yararı yoktu: Moon Jee ikisini son derece tuhaf bir pozisyona sokmakta bir sakınca görmüyordu anlaşılan.

Ama kendisi buna izin veremezdi. Heyecanla atıldı:

“Bak Moon Jee, sen galiba benim-“

“Sus!”

Moon Jee ani bir hareketle elini kaldırıp Ayça’nın dudaklarını kapatınca genç kızın gözleri hayret ve korkuyla irileşti: Neler oluyordu?! Moon Jee’deki bu histerik haller de neyin nesiydi?!

Moon Jee’ninse yüzüne vurdumduymaz bir ifade yerleşmişti: Genç adam artık hiçbir şeyden çekincesi kalmadığını hissediyordu: Bu gece, Ayça’ya tüm hislerini açma zamanıydı! Derin bir nefes aldı ve bir çırpıda:

“Ben sana âşık oldum Ayça…” deyiverdi!

Sonra durup buruk bir tebessümle başını hafifçe yana eğdi, karşısındaki kıza özür diler gibi bir ifadeyle baktı. “Ben sana âşık oldum…” Evet, duyguları bu dört kelimeyle ifade edilecek kadar duru ve yalındı işte…

Ayça’nın gözleri dehşetle dolmuştu. Bir an ne diyeceğini bilemedi, sadece karşısındaki çocuğa bakakaldı. Ama sonra, kaşları hafifçe çatıldı. Onun bir şeyler söylemeye hazırlandığını gören Moon Jee hemen atıldı:

“Dur, dur bir saniye! Bir şey söyleme, ne olur! Evet, çok ani oldu, biliyorum… Hatta bana ne diyeceğini de adım gibi biliyorum: “Moon Jee,” diyeceksin, “Sen bana karşı olan duygularını aşk sanıyorsun… Ama sen aslında Hae In’i unutmak için duygularını yönlendirecek birini arıyordun ve en yakınında beni buldun… İşte olay bundan ibaret…” Bana böyle diyeceksin, öyle değil mi?”

Sonra durdu, derin bir nefes verdi. Yeniden gülümseyerek Ayça’nın gözlerinin içine baktı. Nefes gibi bir sesle:

“Ama öyle değil…” deyiverdi. “Öyle değil işte… Sana karşı olan duygularım bambaşka Ayça… O kadar derin, o kadar gerçek ki; aylardır uğraşmama rağmen bir türlü içimden söküp atamıyorum!”

Ayça donmuş kalmıştı. Ne diyeceğini bilemeden bakıyordu karşısındaki genç adamın yüzüne. Moon Jee ise onun gözlerinin içine bakıp hüzünle gülümsüyordu. Üzerindeki konser kostümünü bile çıkarmamıştı henüz; sahnede tam iki saat boyunca şarkı söylemekten dolayı sesi hafifçe kısılmıştı; saçlarının diplerinde hâlâ ter tanecikleri vardı. Ama üzerinden buram buram yükselen parfüm kokusu ve gözlerindeki tuhaf parıltılarla, Yunan mitolojisinden fırlamış bir Tanrı heykeli kadar yakışıklı, bir o kadar da muhteşem görünüyordu ayın loş ışığı altında…

“O yüzden artık her şeye boşverdim…” diye fısıldadı. “Bütün kurallara, yasaklara boş verdim… Ağabeyime ihanet etme pahasına, senin sevgin için savaşmaya karar verdim Ayça… Şimdi karşında duruyor ve yalvarıyorum: Lütfen… Lütfen bana bir şans ver!”

Böyle dedi ve genç kıza yalvaran gözlerle baktı. Gözbebekleri titriyordu.

Ayça ise put kesilmişti. Ağzını açtı, ama hiç ses çıkmadı. Sonra birden kendini toparladı. Bu saçmalığa daha fazla izin veremezdi!

“Moon Jee,” diye ciddi bir ses tonuyla söze başladı, “Sen unutmuş gibisin ama, ben Han Seul’ün kız arkadaşıyım!”

“BİLİYORUM!” diye bağırdı Moon Jee birden. “Allah kahretsin, biliyorum!”

Böyle haykırıp ani bir hareketle arkasını döndü, sinirli sinirli birkaç adım attı. Sonra birden durdu. Yine ani bir hareketle geri döndü. Bir an, gözlerinde vahşi bir ışıkla Ayça’ya baktı. Sonra hızlı adımlarla, nerdeyse koşarak Ayça’ya doğru geldi ve…

…genç kıza sıkıca sarıldı!

Ayça nefes bile almaya korkarak kalakaldı! Kaskatı kesilmişti. Kendini kurtarmaya çabaladı. Ama Moon Jee onu öyle sıkı tutuyordu ki, başaramadı bir türlü.

“Lütfen… Lütfen bir şans ver bana…”

Moon Jee’nin kulağına fısıldar gibi söylediği bu birkaç sözcük, genç kızın baştan aşağı ürpermesine neden oldu. Bütün tüyleri diken diken olmuştu. Kendi halinden korkup çığlık gibi çıkan bir sesle:

“Olmaz!” diye bağırdı. “Olmaz! Han- Han Seul’e bunu yapamam!”

“Lütfen…” dedi Moon Jee yine, ağlamaklı bir sesle. Ayça’yı daha da sıkı sardı. “Lütfen… Bir şans…”

Ayça ne diyeceğini bilemez haldeydi. Moon Jee’nin üzerinden yükselen parfüm kokusu, ondan taşan sevgi, olan bu tuhaf olaylar, hepsi birden başını döndürmeye başlamıştı. Genç kız kasılmaktan dolayı öyle yorulmuştu ki, neredeyse bayılacaktı! Yine de son bir gayretle:

“Olmaz…” diye tekrarladı. “Israr etme… Lütfen…”

Moon Jee bir an durdu. Sonra kırgın bir sesle:

“Han Seul’ü bu kadar çok mu seviyorsun Ayça?” diye sordu.

Ayça bir an ne diyeceğini bilemedi. Sonra hafifçe başını salladı. “Hı hı…”

“Peki ya… peki ya o olmasaydı… o zaman… bir şansımız olur muydu?”

Moon Jee’nin hâlâ kendisini sıkı sıkı tutmaya devam ederken kırık bir sesle sorduğu bu soru Ayça’nın canını çok acıttı. Genç kız, gözlerinin dolduğunu hissetti: Ah, Moon Jee…

Moon Jee ise yüzünü onun saçlarına gömmüş, hüzünle cevabını bekliyordu. Onun da çoktan gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Kolları arasındaki kızı, asla sahip olamayacağı değerli bir hazine gibi tutuyordu. O kollarındayken bile özlemi dinmiyordu…

Ayça ne diyeceğini bilemez gibi bir an durdu. Sonra yine, hafifçe başını salladı. “Hı hı…”

Bunun üzerine Moon Jee derin bir nefes verdi. Ayça’yı bir kez daha sıktı kollarının arasında. Sonra: “teşekkür ederim…” diye mırıldandı. “teşekkür ederim…”

Sonra, yavaşça kollarını çözdü, Ayça’yı bıraktı. Yine karşısına geçti, yaşlı gözlerle baktı genç kızın yüzüne. Ama bu defa yüzünde hafif buruk bir tebessüm de vardı.

Ayça da gözlerinde tomurcuklanan yaşlar arasından bakıyordu ona. Genç kızın dudakları titriyordu. Bir yandan da kendi haline hayret ediyordu: Neden… neden böyle olmuştu?? Neden bu genç adamın hüznü onun da içini bu kadar çok yakmıştı?! Neden…

Böylece bir süre karşılıklı durup birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. En sonunda, Moon Jee burukça gülümseyip gözlerini kaçırdı.

“Aah… Biliyordum…” diye mırıldandı. “Hyung’la hiçbir zaman rekabet edemedim ki şimdi edeyim… Ah…”

Şaka yapmaya çalışıyordu, ama başaramıyordu. Onun da dudakları titremeye başlamıştı. Her an hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlayabilirdi.

Neyse ki tam o anda çalan telefonla dikkati dağıldı ve genç çocuk kendisini Ayça’nın karşısında iyice rezil olmaktan kurtardığı için can havliyle telefonunu çıkardı. Arayan numaraya bakınca birden kaşları çatıldı: Ha Dong Sae… Abisinin patronu… Endişeyle açtı telefonu:

“Alo? Evet efendim, ben Moon Jee… Buyrun, sizi dinliyorum… Abim mi? Hayır, nerede olduğunu bilmiyorum… Aslında evet, çok tuhaf, çünkü konsere kesinlikle geleceğini söylemişti…”

Moon Jee çatık kaşlarla konuşurken Ayça da kaygıyla onu dinliyordu. Şimdi Moon Jee deyince fark etmişti: Evet, Han Seul gerçekten de konserde yoktu ve bu çok tuhaf bir durumdu. Genç kız önceleri onun arka taraflarda bir yerde olduğunu, konser bitince kendilerini bulacağını düşünmüştü ama anlaşılan Han Seul hiç gelmemişti bile! Ayça Moon Jee’nin şarkısı ve şu son olanlar yüzünden dikkatinin dağıldığını ve Han Seul’ün yokluğuna gereken önemi vermediğini düşünüp içinin sızladığını hissetti: Moon Jee’nin üzüntüsü o kadar içine dokunmuştu ki, Han Seul, yani sevgilisi için endişelenmek yeni yeni aklına geliyordu!

“NE?! SİZ NE DEDİĞİNİZİN FARKINDA MISINIZ?!”

Birdenbire kulağının dibinde top güllesi gibi patlayan Moon Jee’nin sesiyle Ayça’nın ödü koptu: Çok, çok kötü bir şeyler oluyordu!

“Tamam, ben hemen geliyorum!” diye bağırdı Moon Jee ve telaşla telefonu kapattı. Sonra Ayça’ya baktı. Gözleri dehşetle büyümüştü:

“Abim… Abimi kaçırmışlar Ayça!”

Ayça’nın gözleri şok içinde açıldı. Tek kelime bile edemeden Moon Jee’ye baktı. O da en az kendisi kadar büyük bir şok içindeydi. İki genç, korku ve dehşet içinde birbirlerine bakakaldılar.

-Bölüm Sonu-

10. Bölüm

“Aslında sürekli tebessüm edenler, içten içe acı çekenlerdir. Unutma, her gülen yüz mutluluk ifadesi değildir!”

Bob Marley

Moon Jee sabah kalkar kalkmaz ilk iş olarak kendine bir kahve koydu. Dün gece gene akşamdan kalmıştı, ama şimdi bir an önce ayılıp kendine gelmesi gerekiyordu. Öğleden sonra menajerin ofisinde olmalıydı. Dün buluşmuş, grubun isminin “Mostly Harmless” olmasına karar vermişlerdi. Sonra anlaşmalarına imza atmışlar ve bunu kutlamak için bütün geceyi içerek geçirmişlerdi. Moon Jee aralarında en çok içen ve şamata yapandı! İçmek, unutuncaya kadar içmek istemişti genç adam. Öyle çok içmeliydi ki, eve gelir gelmez kafasını vurduğu gibi sızmalıydı.

Ama yazık ki bunda başarılı olmamamıştı: O kadar içtiği halde sabaha kadar, kabuslar ve aklından bir türlü atamadığı o korkunç gerçek arasında kıvranıp durmuştu genç adam.

Galiba Ayça’dan hoşlanıyordu…

Bunu hatırlayınca bir kez daha öfkeyle saçlarını karıştırdı ve elindeki kupayı sertçe sehpaya vurdu! Hayır, olamazdı, böyle saçmalık olamazdı! Hırsla yerinden kalktı, gidip hoparlöre bağlı ipod’u açtı. Alex’in “Daisy” melodisi odayı doldurdu.

Alex – Daisy

Sonra gerisin geri gelip verandanın kenarına oturdu, kahvesinden yudumlarken üzüntülü bir yüzle düşünmeye başladı: Bu tuhaf duygular nerden çıkmıştı yaa?! Daha birkaç gün öncesine kadar böyle şeyler kesinlikle aklında yoktu… Hem Hae In’e âşıktı o! Hae In’e karşı hissettiklerini bu kadar kolay bir biçimde aklından çıkarmasının imkânı yoktu!

Ama Moon Jee sıkıntıyla fark ediyordu ki, Hae In şimdi aklına bile gelmiyordu… Genç kızı hâlâ çok seviyor, yanında vakit geçirmekten hoşlanıyordu; ama şimdi… şimdi…

…aşk deyince aklına gelen isim Hae In değildi artık…

Moon Jee bir an ne yapacağını bilemez gibi durdu. Sonra başını sertçe iki yana salladı, bu saçma düşüncelerden kurtulması lâzımdı! Gitti, bilgisayarı açtı. Biraz internette takılıp Naruto forumlarını okumak iyi bir fikirdi.

Ama biraz sonra, internette dolaşmaktan sıkılmış, bilgisayarındaki fotoğraflara tıklar buldu kendini: Ayça’nın doğumgününde çekilen fotoğraflar…

Yüzüne farkında olmadan bir gülümseme gelmişti. Fotoğrafların hepsi çok tatlıydı. Han Seul’ün twist yapmaya çalıştığı pozda elinde olmadan bir kahkaha attı. Sonra Seung Mi ve Ayça’nın hediyeleşmesi, Seung Mi’nin pasta yerken ağzı dolu dolu poz vermesi, Hae In ve Seung Mi’nin yan yana oturmuş, muhabbet ettikleri bir fotoğraf, Han Seul ve Ayça, Hae In ve Ayça… bir sürü fotoğraf geldi ardı ardına.

Birden, Ayça’nın tek başına olduğu bir resim geldi önüne ve Moon Jee yeni resme geçmeden önce uzun bir süre durakladı. Gözlerini ekrandaki kızdan ayıramıyordu.

Besbelli habersiz çekilmiş bir pozdu bu. Moon Jee çekmemişti, belki Han Seul çekmiş olabilirdi. Ayça verandada oturmuş, ayaklarını bahçeye doğru uzatmış, elinde bir bardak limonata tutuyor, karşısındakileri hafifçe gülümseyerek izliyordu. Gözleri koyu bir maviydi bu resimde, burnu çok biçimli ve hoş görünüyordu, pembe dudakları hafifçe kıvrılmış, tam yanağının başladığı yerde hafif bir gamze oluşturmuşlardı. Öyle güzel, öyle masum bir hali vardı ki, Moon Jee dalgınca gülümsedi. Sonra, sanki karşısındaki gerçekten Ayça’ymış ve kendisi onun yanaklarını okşamak istermiş gibi bilgisayar ekranına elini uzattı.

Sonra birden ne yaptığını fark edip irkildi ve sert bir hareketle bilgisayarı kapattı! Hemen ayağa kalktı. Yüzünü dehşet dolu bir ifade kaplamıştı. Elini ağzına kapattı, irileşmiş gözlerle bir süre durdu.

Kafayı yemiş olmalıydı! Evet, resmen kafayı yemişti!

Ne yapacağını bilmez gibi ofladı Moon Jee. Bu saçmalığa bir son vermesi lâzımdı; evet, bir an önce kendine gelmesi lâzımdı! Ama sorun şuydu ki, bunu nasıl yapacağını bilmiyordu!

Birden olduğu yere oturdu, kendi kendine:

“Sakin ol Moon Jee,” dedi, “Sakin ol ve düşün: Şu anda hiç de mantıklı hareket etmiyorsun… Senin hoşlandığın kişi asla ama asla Ayça olamaz! Ayça hiç senin tipin değil… Ayrıca abinin sevgilisi lan! Hem zaten sen Hae In’e âşıksın, unutma bunu. Onun seni reddettiği günün üzerinden daha sadece bir buçuk ay geçti, bu kısacık zamanda onu unutmuş olmanın imkânı yok! Evet, kendine gel… Hatta, git Hae In’e olan duygularını yeniden hatırla!”

Moon Jee birden durdu: Evet, bu iyi bir fikirdi. Hae In’e duyduğu aşk canını yaksa da, en azından yengesine âşık olup kendini küçük düşürmesinden iyiydi!

Ani bir hareketle yerinden kalktı, üzerini giyinmeye gitti: Hae In’e gidiyordu.

Biraz sonra klinikte, Hae In’in odasındaydı genç adam. Gözlerini duvarlarda ve köşedeki ilaç dolabında gezdirirken içinde hafif bir sıkıntı vardı.

O sırada kapı açıldı, Hae In her zamanki tatlı haliyle içeri girdi:

“Selam Moon Jee-ya! Hoşgeldin!”

Moon Jee ayağa kalkıp yanağından öptü genç kızı. “Canım sıkıldı, n’apıyorsun diye bakmaya geldim,” dedi. “Bugün hep burda mısın?”

“Öğleden sonra çıkacağım,” dedi Hae In ve merakla çocuğu süzdü: “Hayrola? Senin canın bir şeye mi sıkıldı?”

Moon Jee hafifçe omuz silkti. “Yoo…” diye mırıldandı. “Her zamanki şeyler işte…”

“Tamam o zaman, bekle de beraber öğle yemeğine çıkalım,” dedi Hae In üzerindeki önlüğü çıkarırken. “İstersen Ayça’ya da-“

“Hayır!”

Moon Jee sertçe sözünü kesince Hae In şaşkınlıkla baktı ona. Genç çocuk ise bu tuhaf hareketinden utanmıştı, hemen düzeltmeye çabaladı:

“Yani… şimdi boşver onu, biz ikimiz yiyelim… Senle baş başa muhabbet etmeyi özledim!”

“Eh… Peki madem…” diye dudak büktü Hae In, ama Moon Jee’yi şöyle bir süzmeden de edemedi. Evet, Ayça’nın doğumgününde sezdiği gibi bunların aralarında kesinlikle bir sorun vardı.

Biraz sonra Moon Jee ve Hae In birlikte çıkışa doğru yürürlerken birden bir hemşire koşturarak yanlarına geldi, Hae In’e imzalaması gereken evraklar olduğunu söyledi. Hae In çocuğa döndü:

“Üzgünüm Moon Jee-ya, seni biraz daha bekleteceğim… Ama merak etme çok sürmez, sanırım çıkış işlemlerini yapmam gereken birkaç hasta hakkında…”

“Tamam, sen hallet işini, ben bekliyorum,” dedi Moon Jee ve oracıkta bir banka oturdu. Hae In ona gülümseyip hemşireyle birlikte danışmaya doğru ilerledi.

Moon Jee beklemeye devam ederken birden muayenehanelerden birinin kapısı açıldı. İçeriden ufak bir oğlan çocuğu ve ailesi, sonra da Ayça çıktı. Moon Jee telaşla arkasını döndü, yüzünü sakladı. Ayça’nın kendisini görmesini istemiyordu!

Ayça ise her şeyden habersiz, ufaklıkla gülüşerek vedalaşıyordu. Moon Jee hafifçe başını çevirip görülmemeye gayret ederek onu izlemekten kendini alamadı. Genç kız her zamanki gibi çok sevimliydi. Moon Jee onun küçük çocukla şakalaşmasını, çocuğun gülmesini, neşeyle el sallayarak uzaklaşmasını izlerken farkında bile olmadan yüzüne bir tebessüm düştü.

“Çok sıcakkanlı, öyle değil mi?”

Moon Jee bir an boş bulunup yerinde zıpladı. Hae In’in geldiğini fark etmemişti.

“Hımmm… Evet, öyle… Ayça için doğru meslek gerçekten de doktorluk gibi görünüyor…” diye mırıldandı.

“Aynen öyle, Ayça hem çok iyi bir doktor, hem de çok iyi kalpli bir insan,” diye başını salladı Hae In. Sonra gözleri parlayarak ekledi: “Ah! Mesela geçenlerde ne olduğuna inanamazsın: Lösemi hastası bir yavrucak vardı. Ailesi kemik iliği nakli için gerekli parayı bir türlü bulamıyordu. Ama Ayça çıkarıp tak diye bütün parasını verdi! Tam yirmi milyon won! Şimdi ufaklık ameliyatını oldu, hızla iyileşiyor…”

Moon Jee hayretle Hae In’e bakakalmıştı. Ağzından: “Gerçekten mi…” sözleri döküldü. Sonra yeniden Ayça’ya baktı. Genç kız, izlendiğinden habersiz, küçük hastasını gülerek uğurlamış, sonra tekrar muayene odasına girmek üzereyken kendisini izleyen Hae In ve Moon Jee’yi görüp sevinçli bir şaşkınlıkla duraklamıştı.

“N’aber millet??” diye bağırdı uzaktan, “Dışarı mı çıkıyorsunuz?”

“Evet, yemeğe gidiyoruz,” dedi Hae In neşeyle. Sonra bir an yan gözle Moon Jee’ye baktı, belki onu kızdıracaktı ama eklemeden edemedi: “Sen de gelsene…”

“Ah, çok üzgünüm ama gelemem: İki hastam daha bekliyor… Size afiyet olsun!” dedi Ayça gülümseyerek, ve onlara el sallayıp gerisin geri muayene odasına doğru yürümeye başladı.

Hae In’se: “Hay Allah, çok yazık,” diye dudak bükmüş, sonra hâlâ bankta oturan Moon Jee’ye eğilmişti: “Hadi o zaman, biz gidelim Moon Jee-ya…”

Moon Jee bakışlarını uzaklaşmakta olan genç kızdan güçlükle ayırdı, “tamam…” diye mırıldandı. Ayağa kalktığında sarhoş gibiydi. Hae In şaşırarak baktı genç adama. Kaygıyla, kolunu tuttu:

“Sen… iyi misin?”

Moon Jee yavaşça başını salladı: “Hı hı…”

Ama yalandı. Moon Jee tam boğazına bir yumruk gelip oturmuş gibi hissediyordu: Genç adam aynı anda hem mutlu, hem hüzünlü, hem de şaşkındı.

Az önce Ayça’yı izlerken, tüm berraklığı ile anlamıştı çünkü: Çırpınmanın, mücadele etmenin beyhude olduğunu anlamıştı.

O çoktan bu meleğe âşık olmuştu bile…

“Sen içeri geç, rahatına bak Ayça… Ben geliyorum hemen…”

Ayça utangaçça başını salladı. Sonra evin geniş salonuna geçti, deri koltuklardan birinin üzerine oturdu. Merakla çevresine göz gezdirmeye başladı.

Han Seul evini çok zevkli bir biçimde döşemişti. Hiç bekâr evine benzemiyordu. Mobilyalar son derece şıktı; ayrıca tam ortadaki cam sehpanın üzerinde muhteşem bir vazo duruyordu. Duvarlarda ise çok hoş, siyah beyaz resimler vardı. Ayça Paris’i, New York’u tanıdı; diğer resimlerin hangi şehirlere ait olabileceğini merak etti.

Bu arada Han Seul elinde bir şarap şişesi ve iki kadehle yanına gelmişti. Gülümseyerek Ayça’nın yanına oturdu; tam karşıdaki 42 inch kocaman ekranlı LCD televizyonu açtı. Yan tarafta yerde duran bir sürü DVD’ye uzandı.

“Evet, ne izleyelim?” diye sordu, “Romantik komedi filmlerimiz var… Sonra sanat filmleri var… Macera sevmezsin diye tahmin ediyorum, değil mi?”

“Aslında fark etmez, bana hepsi uyar,” dedi Ayça sevimlice. Han Seul’se ciddi bir yüzle:

“Olmaz,” diye cevap verdi, “Senin seveceğin bir şey izleyeceğiz. Kız arkadaşım ilk defa evime geliyor, bu akşamın mükemmel geçmesi lâzım!”

Ayça gülümsedi, sonra filmler arasındaki bir tanesini işaret etti: “O zaman bu olsun…”

“My Blueberry Nights… Emredersiniz küçük hanım!” dedi Han Seul ve seçilen filmi DVD player’a takmak üzere yerinden kalktı.

Ayça onu gülümseyerek izlerken düşünüyordu. Bu akşam Han Seul’le yine dışarıda yemek yerlerken konu bir şekilde Han Seul’ün yaşadığı evden açılmış, o da gayet doğal bir biçimde: “Yemekten sonra bana gidip film izleyelim, hem sen de evimi görmüş olursun…” deyivermişti. Ayça da “Neden olmasın?” demişti, böylece birlikte Han Seul’e gelmişlerdi.

Genç kız birden doğru yapıp yapmadığını merak etti. Acaba hemen evine gelmeyi kabul etti diye Han Seul, hakkında yanlış şeyler düşünür müydü? Acaba filmi izledikten hemen sonra gitmek isterse genç adam bozulur muydu?? Ayça sıkıntıyla yüzünü buruşturdu; offf, bu işlerde çok tecrübeli değildi zaten; şimdi bir de yeni yeni tanıdığı bir kültürde nasıl davranması gerektiğini bilmemek fena halde sinirlerini geriyordu…

Ama Han Seul filmi başlatıp sevimli bir biçimde gülümseyerek yanına gelip oturunca Ayça da sıkıntılarını bir süreliğine aklından uzaklaştırıp yüzüne tatlı bir tebessüm geçirmeyi başardı. Birlikte filmi izlemeye başladılar.

Film, zavallı Han Seul’ün zevkine göre fazlasıyla durağandı, ama hemen yanında Ayça’nın büyük bir hazla Wong Kar Wai’nin ışık ve renk oyunlarını izlediğini gördüğü için genç adam sesini bile çıkarmadı. Nihayet son sahneyle birlikte Ayça derin bir nefes verip koltuğa yaslandı. Genç kız epeyce etkilenmişti:

“Çok güzeldi… Sence de öyle değil mi Han Seul?”

Han Seul ne dese bilemedi. Sonra hafifçe gülümsedi: “Ee… Evet, renkler ve çekimler bir harikaydı!”

Ayça gülmeye başladı: “Beğenmedin, di mi?”

Bunun üzerine Han Seul de güldü ve masum bir yüzle:

“Şey… Sanırım ben romantik filmlerden pek keyif alamıyorum,” dedi. “Ama bu onların kötü olduğunu göstermez…” Sonra, hemen az önce, filmde geçen bir repliği hatırladı, gülerek ekledi: “Bazen bazı şeylerin bir nedeni yoktur: İnsanlar seçim yaparlar ve şeftalili, çikolatalı pastaları tercih ederler. Ama yaban mersinli pastanın yenilmemesi kendi suçu değildir, ya da bu onun kötü olduğunu göstermez; sadece insanlar başka şeyleri tercih etmişlerdir…”

Ayça neşeyle kıkırdadı. Çok sevimliydi bu Han Seul yahu!

Sonra muzipliği tuttu, aldırmaz havalarda:

“Hımm, film seni çok sarmasa da Norah Jones ve Natalie Portman’ın hatrına izledin sanırım,” dedi. “Ya da Rachel Weisz hatrına da olabilir, bak o da gayet hoş bir kadın…”

Han Seul ona bir an itiraz edecekmiş gibi baktı. Ama sonra, genç kızın muziplik yaptığını anladı ve bıyık altından gülümsedi. O da aynı aldırmaz tonla:

“Bak bu doğru olabilir,” deyiverdi, “Hepsi birbirinden güzel kadınlardı…” Ayça’nın gözleri hayretle irileşirken gülmeye başladı: “Ne oldu?? Kıskandınız mı hanfendi?”

“Ben… Şeyy.. Yok artık!” diye bağırdı Ayça. Han Seul bir kahkaha attı: “Vücut dilin pek öyle söylemiyor ama… Çok komiksin biliyor musun?”

Sonra, gülümseyerek Ayça’ya baktı.

“Şaka yapıyordum… Seni kızdırmak için…” Hâlâ gülümserken elini uzattı, Ayça’nın yanağını sevgiyle okşadı: “Sen yanımdayken başka kadınlara bakacak biri değilim ben…”

Ayça birden kalbinin hızlandığını hissetti yine. Yüzüne mutlu bir gülümseme gelmişti, ama genç kız Han Seul’ün ona sevgiyle bakan gözlerine bakınca bir an utandı, gözlerini kaçırdı.

My Blueberry Night OST – Yumeji’s theme harmonica

Ama Han Seul bu sefer onun utangaçlığına boyun eğmeyecekti. Ayça’nın çenesinden tuttu, genç kızın yüzünü kendine doğru çevirdi. Ayça merakla, biraz da mahcupça ona bakınca, Han Seul’un kendisine aşk dolu gözlerle baktığını gördü. Han Seul, yavaşça ona doğru eğilirken ikisinin de gözleri usulca kapandı.

Ayça genç adamın dudaklarını dudaklarında hissettiği anda kalbi hızla çarpmaya başladı! Han Seul’ün üzerinden başını döndüren o güzel parfüm yükseliyordu yine. Genç kız, otel odasındaki geceyi hatırlamadan edemedi. O gece de Han Seul böyle kokuyordu, genç adam onu tehlikeden koruyabilmek için kollarında sıkı sıkı tutuyordu…

“AYÇA’YA BİR DAHA DOKUNURSAN SENİ ÖLDÜRÜRÜM!”

Genç kızın gözleri birden hayretle açıldı, bütün vücudu taş kesildi. Birdenbire, hafızasının kuytu köşelerinden bir başka erkeğin, Moon Jee’nin sesi yankılanmıştı. Ayça telaşla kendini geriye attı. Han Seul şaşkınlıkla durdu, ne olmuştu, bilmeden yanlış bir şey mi yapmıştı acaba? Ayça ise fena halde utanmıştı, kekeleyerek:

“Ben… Ben… çok özür dilerim!” diyebildi. “Özür dilerim…”

Sonra elini ağzına kapadı, başını çevirdi. Kendini çok ama çok kötü hissediyordu. Az önce… az önce…

…Moon Jee’yle öpüştükleri an’ı hatırlamıştı!

Han Seul ise bir an hayalkırıklığı ile duraklamıştı. Ama hemen sonra, yüzüne anlayışlı bir ifade geldi. Yavaşça Ayça’nın kollarını tuttu:

“Tamam canım… Asıl ben özür dilerim… Lütfen seni bir şeylere zorlayacağımı düşünme…”

Ayça hayretle başını kaldırıp ona baktı. Han Seul sevgiyle gülümsüyordu. Ayça’yı yavaşça kendisine doğru çekti, göğsüne yasladı. Tatlı bir sesle:

“Seni istemediğin hiçbir şeye zorlamam ben,” diye tekrarladı, “Seni öpmek, sana dokunmak çok… çok güzel bir şey! Ama asla seni incitecek bir şey yapmam, bunu biliyorsun, değil mi?”

Böyle deyip sevgiyle saçlarını okşadı genç kızın. Ayça bir an yüreğinin sımsıcak olduğunu hissetti: Bu genç adam kendisine çok ama çok değer veriyordu…

Ama hemen sonra, yeniden yüreği bir mengeneyle sıkıştırılır gibi acıdı; Ayça bir an nefes alamadı: Az önce… ama neden…

Genç kız kendini çok kötü hissediyordu: Allah kahretsin, keşke o akşam hiç yaşanmamış olsaydı! Han Seul kendisini her öptüğünde aklına o akşam gelecek ve böyle vicdan azabı mı duyacaktı?? Böyle ne kadar devam edebilirdi ki? Acaba her şeyi anlatsa mı…

Ama sonra, Han Seul’ün kendisine aşkla bakan yumuşacık gözlerini düşündü ve buna cesaret edemedi. O gözlerde hayalkırıklığı görmek istemiyordu… Çünkü kendisi de çok ama çok değer veriyordu bu sevimli adama. Buna aşk denir mi pek emin değildi, San Young’dan sonra bir ilişkiye aşk demeden önce fazlasıyla temkinliydi, ama bildiği bir gerçek vardı ki, Han Seul’den gerçekten çok hoşlanıyordu.

O yüzden Han Seul kendisini sevgiyle göğsüne bastırırken bir an gözlerini kapattı ve bu güzel sıcaklığın tadını çıkardı…

Mary Stayed Out At Night OST – Because of Her

“Beklenmedik bir yaz yağmuru gibi girdin hayatıma

Aşkınla ıslattın beni tepeden tırnağa

Beni bundan kurtaracak olan da sensin

Şemsiyem ol benim, yanımda ol hep, başucumda…”

Moon Jee ve grup arkadaşları şarkıyı bitirdikleri anda kendilerini kayıt odasında dinlemekte olan Lee Su Hyun, hemen yanındaki güneş gözlüklü, purolu kalantor adama döndü:

“Nasıl, dediğim kadar var, değil mi efendim?”

Purolu adam dudak büktü. İlgilenmez gibi elindeki puronun külünü hemen önündeki kültablasına silkeledi. Ama Su Hyun adamın bu huylarına çoktan alışmıştı, hiç sesini çıkarmadan bekledi. Adam sonunda:

“Fena değil…” diye mırıldandı, “Sen onlara kontrat şartlarını anlatırsın Su Hyun-sshi..”

Su Hyun içinden sevinç çığlıkları atıyordu. Ama kendini tuttu, asıl patron kayıt odasından çıkarken büyük bir saygıyla eğilerek selamladı. Adam gider gitmez de çocukların olduğu odaya koşturdu:

“Moon Jee-sshi! Başardınız arkadaşlar! Patron sizi beğendi, şimdi sırada büyük konser var!”

Üç oğlan sevinçle bağırıp yerlerinde zıplamaya başlarken Moon Jee de kendinden memnun, gülümsedi. Bunca zamandır yaptıkları çalışmalar sonunda meyvesini vermeye başlıyordu! Genç adam, neyse ki müzik kariyerinde işlerin iyi gittiğini düşündü; eğer aşkta kaybettiği gibi işte de kaybetseydi tam bir loser’a dönüşecekti!

Bu arada Su Hyun:

“Size yolladığım kontrat şartlarını incelediniz mi?” diye soruyordu, “Ne düşünüyorsunuz?”

“Açıkçası şartlar bana biraz ağır geldi,” dedi Jin Beom düşünceli bir biçimde. “Burada iki sene boyunca başka işte çalışamayacağımız yazıyor… Ayrıca hep birlikte bir evde yaşamamız ve günün yirmi dört saatini birlikte geçirmemiz bekleniyor… Kusura bakmayın ama biz sizin 17-18 yaşındaki starlarınız gibi değiliz. Biz üniversitede okuyan gençleriz; hatta benim seneye mezun olup babamın şirketinde çalışmaya başlamam gerekiyor…”

“O halde en baştan bu işe girmemeniz iyi olur Jin Beom-sshi,” dedi Su Hyun kesin bir tavırla. “S&M entertainment yaşları kaç olursa olsun kendisine bağlı olan tüm yıldızlarını aynı kontrat şartlarına tabi tutar…”

Diğer oğlanlar şaşkınlıkla birbirlerini süzerken Jin Beom: “Ama… ama…” diye kekelemeye başlamıştı. Joon Hwa ise:

“Ayrıca kontratta iki sene boyunca sevgilimiz olamayacağı da yazıyor. Pardon ama, özel hayatımız sizi ne ilgilendirir?” diye sormuştu. Su Hyun içini çekti; işte yirmi yaşın üstündekilerle çalışmaktan nefret etmesinin en büyük sebebi buydu: Her şeyi fazla kurcalıyorlardı!

“Hayran kitlenizi oluşturabilmek için bir süre boyunca hiçbir kadınla yan yana gelmemeniz önemlidir,” dedi sabırla. “Yoksa hiçbir kız sizi oppa olarak kabul etmez! Dediğim gibi, kontrat şartları bunlar, ve hiçbir şekilde bu şartlardan taviz verilemez. Eğer bu şartlar altında çalışmak istemiyorsanız en baştan bu işten vazgeçmeniz hepimiz için en iyisi olacaktır!”

Gruptaki oğlanlar aynı anda dönüp Moon Jee’ye baktılar. Moon Jee umursamaz bir yüzle:

“Benim için bir sorun yok,” dedi, “Zaten ekonomist olarak çalışmayı düşünmüyorum… Ama eğer grup arkadaşlarım için uygun olmazsa, sanırım bu işten vazgeçmemiz ve ün ve parayı elimizin tersiyle itmemiz gerekecek…”

Diğer üç çocuğun yüzünden hafif bir hayalkırıklığı geçince Moon Jee bıyık altından gülümsedi: Ün, hele hele de para kendi umrunda bile değildi; ama diğerlerini canevinden vurmak için bundan başka taktik düşünememişti. Çünkü biliyordu ki, eğer üç çocuk kontratı imzalamazsa, Su Hyun kendisine solo devam etmesi için baskı yapacaktı ve genç adam bunca yıldır kahrını çekmiş olan üç dongseng’ini yarı yolda bırakmayı kesinlikle istemiyordu.

Sonunda oğlanlar içlerini çektiler. Jin Beom:

“Peki, n’apalım…” dedi, “Babam çok kızacak ama bu benim hayatım sonuçta…”

“Kahretsin, Yu Ra’yla aramız yeni yeni ısınıyordu!” dedi Joon Hwa da. Ama sonra üzüntüyle başını salladı: Tamam, o da kontratı imzalayacaktı…

Su Hyun heyecanla ellerini ovuşturdu: “O halde gelecek haftaki konser için çalışmalara başlayın gençler!” ve ellerini Moon Jee ile Jin Beom’un omzuna koyup onları çeke çeke götürürken anlatmaya başladı: “Konser odeon’da olacak, biliyorsunuz… Ayrıca büyük bir tanıtım kampanyası düzenlenecek…”

Moon Jee dalgınca onu dinlerken düşünüyordu: Kısa bir süre sonra evinden çıkmak zorunda kalacaktı… Tüm hayatı baştan sona değişecekti…

Acaba… buna değer miydi?

Ama genç adam, Ayça’ya karşı olan duygularını hatırlayınca çenesi kasıldı: Evet, değerdi. Şan, şöhret, para umrunda bile değildi ama sırf kafasını başka şeye vermek ve Ayça’ya olan duygularını unutmak için bile olsa bu işe atılmaya değerdi!

Zaten şu anda, bu aşktan kurtulabilmek için başka hiçbir yol düşünemiyordu…

The Greatest Love OST – A Dirty Carnival

(tıklayıp başlatınız)

Han Seul öğle yemeğini yemiş, başbakanlık binasına dönüyordu. Biraz başı ağrıyordu genç adamın; o yüzden yol üzerinde bir eczane görünce arabayı sağa çekti, karşıya geçti, dükkana girip bir ağrı kesici aldı. Sonra kaygısız adımlarla karşı yolda kalan arabasına yöneldi.

Fakat aniden, tam karşıdan siyah bir mercedes, büyük bir hızla Han Seul’ün üzerine gelmeye başladı! Genç adam arabayı son anda fark etti ve çevik bir hareketle kendini sağa attı! Araba hızını bile kesmeden onun yanından geçip gidince düştüğü yerden hayretle arkasından baktı. Bu arada çevreden gelenler başına toplanmışlardı. Yaşlı bir adam:

“İyi misin genç adam?” diye sordu.

Han Seul yerden kalkıp üzerindeki tozları silkelerken: “İyiyim, teşekkür ederim, lütfen herkes işine dönsün,” dedi hemen. İnsanlar şaşkınca yanından uzaklaşırken iki kızın: “Araba bilerek bu adamın üstüne sürdü!” diye fısıldaştığını duydu.

Han Seul kaşlarını çattı: Ne zamandır sesleri sedaları çıkmayan sevgili düşmanları, yeniden başına bela olmaya karar vermişlerdi demek…

“NEE?! Taa kaç ay önce motosikletle sana çarpıyorlar ve sen bunu bana şimdi söylüyorsun, öyle mi?!”

Han Seul yüzünü buruşturup telefonu kulağından uzaklaştırdı. Emniyetten komiser arkadaşı Che Beh Zhao, daha önceki saldırı girişiminden bahsedince celallenivermişti.

Che Beh Zhao - Kang Ji Hwan

Che Beh Zhao - Kang Ji Hwan

Han Seul, Beh Zhao’yla mahalle arkadaşıydı. Eski mahallelerinde cirit atan uyuşturucu mafyasını dize getirmekte iki adamın işbirliği harika sonuçlar yaratmıştı. Han Seul içini çekti:

“Fang Yoo ve itleriyle tek başıma mücadele edebilirim, biliyorsun,” dedi arkadaşına. “Daha önce de karşıma çıktılar zaten. Hepsini bir güzel benzettim!”

“Bir de marifet gibi anlatıyorsun, aferin!” dedi Beh Zhao öfkeyle. “Lan oğlum, Fang Yoo mikrobu sorun değil ki: Onun arkasında daha büyük, daha karanlık adamlar olduğunu sen de benim kadar iyi biliyorsun!”

“Biliyorum bilmesine de, adamlara bir bok yapabildiğimiz yok ki!” diye bağırdı Han Seul de öfkeyle. “E ben bu durumda ne yapayım abi, sen söyle: Gelip polise ifade versem, bana motosikletle çarptılar desem, bu işin arkasındaki uyuşturucu mafyasının adamlarına ulaşabilecek miyiz, sen söyle…”

“Orasına sen karışmayacaksın artık!” dedi Beh Zhao öfkeyle. Sonra sesini yumuşattı: “Oğlum, bak seni severim. Okulda en sevdiğim hoobae’mdin sen benim… Bize ettiğin yardımlar için de çok teşekkür ederim; çok şey borçluyuz sana. Ama artık bu işe karışma. Kendi başını da belaya sokuyorsun… Hatta istersen seni korumaları için birkaç adam tahsis edeyim; hiç değilse birkaç günlüğüne yanında dolaşsınlar, ha, ne dersin??”

Han Seul gülmeye başladı: “Hyung, benim mesleğimi unutuyorsun! Ben kendim koruma şefiyim zaten… Korumaya koruma mı tahsis edeceksin?!”

“Ne var lan? Kalabalık bir ekip, yalnız olmaktan her zaman daha iyidir!”

“Teşekkürler ama hiç gerek yok… Sen beni boşver, ben kendimi korurum,” dedi Han Seul. “Bu meseleyi sana anlatmamın tek sebebi mafyanın yeniden harekete geçtiğine dair seni haberdar etmekti… Sen mahalledeki çocukların güvenliğiyle ilgilen, beni merak etme, kapiş? Hadi eyvallah!”

Han Seul karşı taraftan Beh Zhao’nun itirazlarını bile dinlemeden telefonu kapatırken kendi kendine gülümsüyordu: Beh Zhao iyi bir polis olduğu kadar iyi bir dosttu da. Genç adam, kendisi için endişelenen dostunun öfkeli ruh halini anlayabiliyordu.

Ama Han Seul’ün kimseden korkusu yoktu. Şimdiye dek hep tek başına dövüşmüştü, bundan sonra da öyle yapacaktı. Ona bir şey olmazdı.

Kendi kendine sırıttı ve telefonuna uzandı: Bu kadar maceradan sonra biraz deşarj olmayı hak ediyordu. Moon Jee’yi de alıp birlikte kafa çekmeye gitmek iyi olacaktı… Telefondaki hızlı arama tuşuna bastı.

“N’aber ufaklık? Akşama n’apıyorsun?”

Birkaç saat sonra, iki kardeş bir sokak lokantasında karşılıklı oturmuş, güzel havanın tadını çıkarırken bir yandan da soju’larını içiyorlardı. Han Seul ufak bardağı masaya çarparken:

“Heyt bee!” diye bağırdı neşeyle, “Demek benim küçük kardeşim sonunda albüm yapıyor! Aferin lenn!” Böyle deyip uzandı, sırıtarak karşısındaki çocuğun saçlarını karıştırdı. Moon Jee hafifçe gülümsedi, bir şey demedi. Han Seul şaşırarak baktı ona:

“E oğlum, bu halin nedir o zaman?? Hiç de bunca yıldır hayal ettiği şeyi gerçekleştirmek üzere olan biri gibi görünmüyorsun! N’oldu, bir sıkıntın, bir derdin mi var?”

Sonra, Moon Jee’nin cevap vermesine bile fırsat bırakmadan heyecanla atıldı: “Bana bak: İnce iş mi yoksa?? Yoksa Hae In’e açıldın mı? Haa? Haa??”

Moon Jee bir an ne cevap vereceğini bilemedi. Sonra hafifçe başını öne eğdi, başını salladı. Han Seul neşeyle bağırdı:

“Oley bee! Aferin oğlum! İşte budur! Eee, kız ne dedi??”

City Hall OST – Anxious Love

Moon Jee hafifçe gülümsedi. “Ah be abicim,” diye geçirdi içinden, “o işin üzerinden öyle sular aktı ki… Hatta şimdi hoşlandığım kişinin kim olduğunu bilsen, yumruğu suratımın ortasına çakarsın! Hoş, eğer bunun işe yarayacağını bilsem benim canıma minnet, seve seve yerim yumruğunu… Ama… Ama biliyorum ki işe yaramayacak…”

Han Seul ise onun buruk gülümsemesi ve sessizliğini başka şeye yordu, üzüntüyle:

“Yoksa…?! Ah beee…” diye mırıldandı, “Kız seni reddetti, öyle mi… Ah benim canım kardeşim yaa…”

Moon Jee bakışlarını yerden kaldırmadan hafifçe başını salladı. Varsın Han Seul böyle bilsindi…

Han Seul ise cidden üzülmüştü. Moon Jee’nin canının çok yanmış olduğunu şu çakırkeyif haliyle bile fark edebiliyordu. Kendisi aşkta aradığı mutluluğu bulmuşken kardeşinin üzüntülü hali çok içine dokundu; onu teselli edecek sözler arandı.

“Üzülme be ufaklık,” diye mırıldandı, “Sen daha çok gençsin… Daha karşına kimler kimler çıkacak… Benim halime baksana mesela: Jun Hee’den sonra başka kimseyi sevemem diye düşünürken, yabancı bir kız pat diye gelip girdi hayatıma! Üstelik kendini öyle bir sevdirdi ki, şimdi iki gün görmesem onu deli gibi özlüyorum.”

Han Seul bir an durdu, sevgiyle gülümsedi. Gözünün önüne Ayça’nın hayali gelmişti.

Moon Jee ise başını kaldırmış, onu gözlerinde saklayamadığı bir üzüntüyle izliyordu. Abisinin Ayça’yı çok seviyor olduğunu görmek bir kez daha canını yakmıştı. Yine de şansını denemeden edemedi:

“Ayça’nın… nesini bu kadar sevdin Hyung?” diye soruverdi.

Han Seul ona bir an şaşırarak baktı. Sonra güldü: “Ne bu, sorguya mı çekiliyoruz? N’oldu, seni daha az severim diye korkup kıskandın mı yoksa??”

Moon Jee de güldü, “Hayır, merak ettim işte… Söylesene,” dedi tekrar. Israrla gözlerini abisinin yüzüne dikti. Alacağı cevapla canının daha da yanacağından korkarak, ama yine de bir umutla bekledi.

Han Seul’se düşünüyordu.

“Hımm… Bilmem…” dedi sonunda. “Meselaaa… bir kere, çok güzel!”

“Onu geç, etrafında daha güzel kızlar da oldu,” dedi Moon Jee hemen. Han Seul dudak büktü, “Haklı olabilirsin… Hımmm, ama Ayça aynı zamanda akıllı, ve çok iyi kalpli…”

“Yani güzel, akıllı ve iyi kalpli olması yeterli mi? Bunlar yüzünden mi seviyorsun onu?” Moon Jee durdu, sonra başını iki yana salladı: “O zaman sen ona âşık değilsin Hyung… Olsa olsa onu beğeniyorsun…”

“YA! Hiç de bile!” Han Seul kızgınca baktı kardeşine. Sonra aklına başka bir düşünce geldi, heyecanla atıldı: “Onu her görüşümde kalbimde bir heyecan hissediyorum; bu da mı aşk değil?”

“Hayır, o da en fazla tutkudur,” dedi Moon Jee bilmiş bilmiş.

“Yaa…” Han Seul bir an şüpheyle durdu. Sonra: “Ayrıca çok sıcakkanlı, çok tatlı… İçimi ısıtıyor… Bense onu sürekli öpmek, ona dokunmak istiyorum…”

Moon Jee birden kalbinin bıçak saplanmış gibi acıdığını hissetti. Abisi, Ayça’yı öpmüştü demek!… “Ya ne olacaktı,” dedi içinden bir ses, “Onlar sevgili oğlum! Tabii ki öpecek, ona dokunacak, hatta…” Moon Jee içindeki sesi susturmak için başını sertçe iki yana salladı, sonra çabuk çabuk konuşmaya başladı:

“Onun en zayıf hallerini gördün mü peki? Onu o halleriyle bile kabul etmeye razı mısın? O üzgünken senin de kalbin hiç olmadığı kadar acıyor mu?? O güçlü görünürken bile içindeki zayıflığı, kırılganlığı sezebiliyor musun, ha??”

Moon Jee birden korkuyla sustu! Kendini fazla kaptırmıştı, kahretsin! Endişeyle, abisinin yüzüne kaçamak bir bakış attı; inşallah bir şey anlamamıştır diye geçirdi içinden.

Han Seul’se şaşkındı. Moon Jee’nin birdenbire dellenivermesine bir anlam verememişti. Moon Jee’nin utanarak susmasından sonra şaşkınca:

“Vaov…” dedi, “Ben… valla bunları hiç düşünmemiştim Moon Jee-ya… Yani… bilmem ki…”

Sonra bir an durdu, kardeşini incitmekten çekinir gibi sordu:

“Sen… Hae In-sshi için böyle mi hissediyorsun yani?”

Moon Jee durakladı. Bakışlarını kaçırdı. Sonra hafifçe başını salladı. Hae In için değil, ama Ayça için tam da böyle hissediyordu… Dayanamadı, buruk bir sesle:

“Evet…” diye ekledi. “Evet, böyle hissediyorum… Üstelik sadece bunlar da değil…”

Sonra gözleri daldı. Aklına birlikte geçirdikleri eğlenceli zamanlar düşmüştü. Farkında bile olmadan gülümsedi:

“Onunla vakit geçirmeyi çok seviyorum… Onun yanındayken çok, ama çok eğleniyorum! Ve onunlayken sanki daha iyi bir insan oluyorum Hyung… Onunla birlikteyken dönüştüğüm Moon Jee’yi de çok seviyorum… Galiba aşk da budur zaten: Birine âşık olmak, o kişinin yanındaki kendi halimizi seviyor olmak demektir…”

Han Seul kardeşini biraz şaşkınlık, biraz da hayranlıkla dinliyordu. Moon Jee boşuna sanatçı olmamıştı. İçinde çok derin duygular vardı bu çocuğun; ve o duyguları ne güzel anlatıyordu… Han Seul derin bir nefes koyverdi:

“Vay canına… Sen neymişsin be ufaklık?!”

Moon Jee gözlerini daldığı yerden ayırıp bir an abisine baktı, sonra utançla başını eğdi. Yüzüne buruk bir gülümseme gelmişti. Genç adam hem suçluluk duyuyor, hem de içindeki ateşi anlatmak için yanıp tutuşuyordu! Neredeyse: “Bak bana!” diye bağıracaktı, “Ben senin sevgiline âşık oldum! Hem de çok fena âşık oldum! Sen… eğer sen âşık değilsen… n’olur izin ver bana…”

“Hae In-sshi çok şanslı bir kız,” diye güldü Han Seul, “Bu kadar sevildiğini fark edince eminim yaptığı hatayı anlayıp sana koşacaktır!”

Moon Jee’nin yüzünden ani bir hüzün dalgası geçerken genç çocuk yutkundu, başını eğdi. Acıyla gülümsedi. “Öyle, değil mi?” diye mırıldandı. Han Seul’e gerçek duygularından bahsetmesi asla ama asla mümkün olmayacaktı… Onu ve herkesi kandırmaya devam etmek zorundaydı, Allah kahretsin!

Han Seul ise onu üzüntülü bakışlarla izliyordu. Keşke kardeşi için yapabileceği bir şey olsaydı.

Sonra birdenbire aklına gelen fikirle gözleri aydınlandı. Heyecanla atıldı:

“Yarın hep birlikte dışarı çıkalım! Double date gibi! Biz Namsan park’ta gezmeyi planlıyorduk, siz de gelin, hep birlikte çıkalım. Sonra biz bir şekilde Ayça’yla yanınızdan ayrılır, sizi baş başa bırakırız, ne dersin?”

Moon Jee hafifçe gülümsedi. “Bunun pek faydası olacağını sanmıyorum…”

“Olsun, denemeye değer,” dedi Han Seul kararlılıkla. “Bu işler böyle ilerler oğlum, kızla baş başa vakit geçireceksin. İtiraz istemem, yarın siz de geliyorsunuz!”

Moon Jee kaçış olmadığını anlayıp içini çekti. Başını tamam anlamında salladı. Han Seul sevinmişti:

“Hah, şöyle! Abi sözü dinle! Şimdi çak bakayım, şerefeee!”

İki çocuk içkilerini yudumlarken Moon Jee bu işe evet demekle doğru yapıp yapmadığını merak ediyordu.

Secret Garden Ost- you are my everything

Ertesi gün dört kişilik grup Namsan park’ın güzel doğasının tadını çıkarmak üzere erkenden parka gelmişlerdi. Botanik bahçelerini gezerken Hae In ve Ayça değişik bitkileri ve çiçekleri neşeyle birbirlerine işaret ediyorlardı. Han Seul’se tüm bu börtü böcek hiç ilgisini çekmese bile kızların eğlendiğini gördüğü için keyifli bir gülümsemeyle izliyordu onları. Moon Jee de öyle: Genç adam, Ayça’nın gülen yüzünü gördükçe farkında bile olmadan yüzüne hafif bir tebessüm düşmüştü.

Kore’nin halk kahramanlarının heykellerine geldikleri zaman Han Seul Ayça’nın yanına gelip her birini teker teker anlatmaya başladı:

“Bak Ayçacığım, şu heykel Joseon hanedanlığının kurucusu Yi Seong-gye’ye ait… Şurdaki ise…”

Bu arada Hae In bir kenarda ayağının ucuyla yerdeki taşlarla oynayan Moon Jee’nin yanına yaklaşmıştı. Çocuğun sabahtan beri eski neşesinde olmadığı genç kızın gözünden kaçmamıştı. Şefkatle:

“Sen iyi misin Moon Jee-ya?” diye sordu.

Moon Jee şaşkınca ona baktı, sonra hemen:

“Elbette iyiyim noona!” diye yanıtladı, “Neden böyle bir şey dedin ki?” Hae In omuz silkti:

“Ne bileyim, bugün çok sessizsin de…”

“Haa… Şey…” Moon Jee uygun bir yalan düşündü, sonra umursamaz bir tavırla: “Sanırım aklım albüm işine takıldı,” dedi, “Biliyorsun, on gün içinde büyük bir konser vereceğiz…”

“Evet, bilmez miyim?? Barda seni dinlemeye gelemedim ama bu konserini hayatta kaçırmam!”

“İyi edersin,” diye güldü Moon Jee, “Buna da gelmezsen artık fena halde küseceğim, bir daha da konuşmayacağım senle!”

Hae In gülerek onun koluna girdi: “Korkma korkma! Valla geleceğim, söz!”

Bu arada Han Seul çaktırmadan onlara baktı ve keyifle gülümsedi: Galiba taktikleri işe yarıyordu. Sonra Ayça’ya baktı, neşeyle sırıttı:

“Buraya kadar gelmişken Seul Tower’a çıkmazsak olmaz! Hadi gidip biraz Seul manzarası izleyelim!”

“Tamam ama teleferikle çıkalım,” dedi Ayça neşeyle, “Aşağıda harika çam ormanları var. Eminim teleferik manzarası süperdir!”

“Olmaz!” dedi Han Seul hemen. Alnı endişeyle kırışmıştı. Ayça şaşkınlıkla baktı ona: “Neden olmazmış??”

Han Seul’se dudaklarını ısırmıştı. Şimdi bu kıza yükseklik korkusu olduğunu nasıl söyleyecekti?! Sadece birkaç kablonun tuttuğu bir teleferiğin içinde onlarca metre yüksekte olma fikri bile, genç adamın kanını dondurmaya yetiyordu!

“Eee… Ben…” Kahretsin, aklına uygun bir yalan da gelmiyordu, iyi mi!

Ayça ise ona şaşkın şaşkın bakarken birden durumu çözdü. Yüzüne afacan bir gülümseme gelirken:

“Ah… Yoksa…? Sen yüksekten mi korkuyorsun Han Seul??” deyiverdi!

Han Seul “kahretsin, yakalandım!” ifadesiyle ona baktı, hafifçe boynunu büktü. Ayça ise keşfettiği şeyden dolayı çok eğlenmişti, bu yapılı, harika dövüşen, güçlü genç adamın yükseklik fobisi vardı ha?? Çok şekerdi yaa!

Birden gülmeye başladı. Sonra dayanamadı, Moon Jee’ye de sık sık yaptığı gibi Han Seul’ün saçlarını karıştırdı:

“Ah benim sevgilim yüksekten de mi korkarmış?? Aman da pek şekermiş buuuuu!”

Han Seul birdenbire şaşırdı. Kızsa mı gülse mi bilemedi: Ayça ona bebek muamelesi yapıyordu yahu!

Sonra genç kızın kendi saçlarını karıştıran ellerini yakaladı, kızı tuttuğu gibi havaya kaldırdı! Ayça Han Seul kendisini kucaklarken hem utanmış, hem de eğlenmiş bir halde feryat ediyordu:

“Bırak! Bırak beniii!”

“Bırakmam! Sen benle nasıl dalga geçersin bakiyim, ha??”

“Tamam bırak, valla dalga geçmiyordum, n’olur bırakk!”

Han Seul ve Ayça’nın bağırışmaları diğer iki gencin de dikkatini çekmişti; merakla onlara baktılar. Kendini nihayet Han Seul’ün elinden kurtaran Ayça gülerek onlara bağırdı:

“Heeey! Bu koca adam yüksekten korkuyormuş, biliyor muydunuz?? Gelin biz teleferiğe binelim, o tek başına tepeye kadar yürümek zorunda kalsın!”

“Çok hainsin!” diye bağırdı Han Seul ama o da gülüyordu. “Tamam be tamam: Siz binin teleferiğe! Ben yürüyerek gelirim…”

Böyle deyip küsmüş gibi arkasını döndü, yürümeye başladı. Ayça ise gülerek ona arkadan yetişti, koluna girdi. Han Seul bir an trip yapar gibi oldu, ama sonra dayanamayıp sırıttı. Şakacı bir tavırla Ayça’nın başını koltuğunun altına sıkıştırırken Ayça da gülüyordu.

Hae In’se ikisinin cilveleşmelerini yüzünde hafif bir gülümsemeyle izliyordu. Genç kız artık Ayça’yı hiç kıskanmadığını fark ettikçe içine bir ferahlık geldi: Demek ki Han Seul’e olan aşkından kurtulmuştu! Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Moon Jee’ye döndü:

“Çok şirinler, değil mi?”

Ama Moon Jee’nin yüzündeki acı dolu ifadeyle karşılaşınca genç kız hayretle durakladı.

Moon Jee abisi ve Ayça’ya bir an bakmış, sonra alelacele gözlerini kaçırmıştı. Yüzünde gizleyemediği bir acı vardı. Hae In hayretle bakakaldı: Yoksa Moon Jee…

Fakat genç çocuk hemen silkindi, kendini toparladı. Hızla arkasını döndü, abisi ve Ayça’nın ardından yürümeye başlarken neşeli bir sesle:

“Hadi Hae In-sshi, gelmiyor musun??” diye bağırdı.

Hae In de şaşkınca: “Ta-tamam! Geldim geldim!” deyip onun ardından koşturdu. Ama öndekileri takip ederken genç kızın yüzüne şüphe dolu bir ifade gelip yerleşmişti…

Biraz sonra teleferik istasyonundaydılar. Ayça, Hae In ve Moon Jee yukarı teleferikle geçmeye karar vermişlerdi. Han Seul ise ya yürüyerek ya da otobüsle tırmanacaktı tepeyi. Moon Jee sırıtarak onunla dalga geçiyordu:

“İşte bunca yıldır sakladığın büyük sır, aptal bir teleferik yüzünden açığa çıktı sevgili Hyung! Ben olsam bu teleferiği bozardım haa!”

Diğerleri gülerken Han Seul abartılı bir tavırla içini çekti: “Ne yapalım… Beni seven bütün kusurlarımla sevsin!”

Ayça gülerek onun elini sıktı. Moon Jee ise bu sefer başka bir muzurluk peşindeydi. Abisine döndü:

“Senin yerinde ben olsam Ayça-sshi’ye teleferiğe binmeyi yasaklardım! Sen binemezken sevgilin nasıl binermiş?? Olmaz işte!”

“Yok yeaa??” dedi Ayça hemen, “Sen nasıl maço bir şeysin böyle?? Allah’tan abin sana çekmemiş!” Moon Jee hemen abisine döndü, sözüm ona gizlice, ama aslında herkesin duyabileceği şekilde, fısıldadı:

“Aferin Hyung! Zayıf tarafın ortaya çıktı ama en azından maço tarafını şimdilik ondan saklamayı başarmışsın!”

Han Seul yarı şaka yarı kızgın: “YA! Ben maço falan değilim lan!” diye bağırıp Ayça’ya: “Valla yalan söylüyor…” diye açıklama yapmaya çalışırken ikisinin atışmasını izleyen kızlar gülmekten kırılıyorlardı!

Bu sırada teleferik sırası onlara gelmişti. Moon Jee hemen kabine atladı, “Sonra görüşürüz Hyuuung!” diye bağırdı abisine. Onun ardından Ayça da bindi. Han Seul Hae In’e döndü:

“Hadi sen de bin Hae In-sshi… Ben de yavaş yavaş yürümeye başlayayım, anca giderim…”

Hae In gülerek başını salladı ve kabine binmek için bir adım attı. Ama hemen sonra, aklına bir şey gelmiş gibi durdu, Han Seul’e döndü:

“Vazgeçtim,” dedi, “Seni yalnız göndermeye vicdanım el vermeyecek… Bu ikisinden de sana fayda olmadığına göre yürüyüşünde sana ben eşlik edebilir miyim?”

Han Seul ona şaşkınlıkla baktı. Sonra, gülümsemeye çalışarak -ama biraz da kuşkuyla- başını salladı. Bunun üzerine Hae In, neşeli bir tavırla Moon Jee ve Ayça’ya döndü:

“Hadi siz gidin! Biz yürüyerek geleceğiz! Orda görüşürüz!”

Böyle deyip teleferiğin kapısını kapattıktan sonra Han Seul’e baktı, gülümsedi: “Haydi, biz de yola düşelim!”

Ayça ve Moon Jee yalnız kalmışlardı. Ayça omuz silkti, neşeyle sırıttı: “Boşver onları, biz teleferik manzarasının keyfini çıkaralım!” Moon Jee de ona gülümsedi, ama genç çocuk hemen az önceki zoraki neşesini kaybedip yeniden durgunlaşıvermişti. Teleferik hareketlenip teller üzerinde kayarak ilerlemeye başladığında Moon Jee göz ucuyla Ayça’ya baktı. Ayça camlardan birine yapışmış, heyecanla aşağıdaki orman manzarasını ve Seul’ün uzak mahallelerini izlemeye koyulmuştu.

“Vaaay, teleferik manzarası cidden süpermiş! Ben bir defasında Uludağ’da da teleferiğe binmiştim. Uludağ bizim en ünlü kayak merkezimizin olduğu dağdır, bu arada… Ama ordaki böyle kapalı bir kabin değildi, salıncak şeklinde, üstü açıktı. Hatta bence daha güzeldi, bir yandan hızla gidiyor, bir yandan da püfür püfür esen rüzgarın keyfini çıkarıyordun! Ama Han Seul buna bile binmekten korktuğuna göre, bir de sağı-solu açık olsaydı kim bilir nasıl kaçardı zavallı!”

Malice Mizer – Regret

Ayça Han Seul’ün az önceki halini düşünüp kıkırdadı. Moon Jee ona hafifçe gülümseyerek baktı. Genç kız cama döndüğü için onun yüzünü ancak profilden görebiliyordu. Batmakta olan güneşin ışığı vurmuştu bu yüze. Aynı ışık, Ayça’nın koyu kumral saçlarını kızıla boyamıştı. Kirpiklerinde sarı ışıklar oynaşıyordu; Ayça batan güneşin kızıllığında her zamankinden de güzel görünüyordu. Moon Jee onun bu görüntüsünü aklına kazımak ister gibi uzun uzun ona baktı, sonra derin bir nefes alıp gözlerini camdan dışarı çevirdi. İçinde yeniden büyük bir hüzün yükselirken, genç adam Ayça’dan uzak durmasının hem kendisi hem de diğerleri için en iyisi olacağını bir defa daha düşünmeden edemedi…

O sırada birdenbire teleferik yavaşladı ve durdu. Ayça ve Moon Jee şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Moon Jee omuz silkti:

“Elektrik falan kesildi heralde… Ya da istasyonda bir sorun oldu, bir süreliğine durdurdular…”

Ayça kaygısızca başını salladı. Han Seul içeride olmadığı sürece sorun değildi.

Ama aradan on dakika geçtiği halde teleferik hâlâ hareket etmemişti. Ayça ayakta dikilmekten yorulmuştu, gitti köşeye oturdu. Moon Jee’ye de yanına oturması için işaret etti:

“Gelsene Moon Jee! Daha bir süre burda kalacağız gibi görünüyor!”

Moon Jee de biraz isteksizce geldi, Ayça’nın yanına oturdu. Ayça ona gülerek baktı:

“Allah vere de kolay halledilecek bir sorun olsa: Düşünsene, bir de bütün geceyi burda geçirmek zorunda kalırmışız!”

Moon Jee sırıtmadan edemedi: “Üstelik geceleri bu vadi fena eser… Burda asılı kalmanın üstüne bir de kabinin rüzgarda yaprak gibi sallandığını düşünsene! Hem de yerden yüz metre yüksekte!”

“Aman Tanrım, işte o zaman bende de kesin yükseklik fobisi başlar! Han Seul’le çok dalga geçtiğimiz için cezamı bulmuş olurum!” diye güldü Ayça. Moon Jee de güldü. Ama hemen sonra, yeniden sessizleşti. Ayça’nınsa canı sıkılmıştı, Moon Jee’ye döndü:

“Ee, anlatsana bir şeyler…”

Moon Jee omuz silkti: “Ne anlatayım?”

“Bilmem… Anlat işte… Müzik tarihinden bir şeyler anlat… Ah, ya da rol modelin Bob Marley amcanın söylediği başka güzel sözler yok mu, onları söyle mesela…”

Moon Jee derin derin içini çekti. Canı hiç de konuşmak istemiyordu. Daha doğrusu geyik çevirecek halde değildi. Ama yine de genç kızı kıramadı, dalgınca gülümseyip bakışlarını yukarı doğru dikti.

“Hımm, bakalım… Mesela şöyle bir şey daha der Bob amca: “belki de hepimiz hiç düşünmeden kalbimizin en iyi kısmını vermişizdir. Hem de karşılığında bizi düşünmesi bile zor olanlara.””
Sonra göz kırptı: “Bunu nasıl buldun?”

Ayça iyice anlamak ister gibi tekrarladı: “belki de kalbimizin en iyi kısmını, bizi düşünmesi bile zor olanlara vermişizdir…” Sonra takdirle başını salladı: “Evet ya… Çok doğru…”

“Neden öyledir peki?” diye mırıldandı Moon Jee yanıbaşından. Sesi hüzün doluydu.

“Bilmem…” dedi Ayça da. Gözlerini dışarı çevirmişti, uzakta görünen şehir manzarasına baktı. Şu anda kim bilir kaç kişi aşk acısı çekiyordu şu şehirde… “Galiba insanın doğasında var biraz: Hepimizde bir miktar mazoşistlik var; gidip en olmayacak insanlara âşık oluyoruz!”

Hafifçe gülümsedi. Artık eski aşklarını gülümseyerek anabildiği günlere geldiği için sevinerek başını çevirdi ve Moon Jee’ye baktı. Ama Moon Jee bir tuhaftı. Dizlerini kendisine doğru çekmiş, başını dizine yaslamıştı; güzel yüzünde hüzün dolu bir ifade vardı. Genç adam, başka şartlar altında olsa, sevdiği kadınla baş başa, muhteşem bir manzara eşliğinde bu teleferikte asılı kalmış olsalar ne korku, ne üzüntü duyacağını düşünüyordu o anda. Hayır, böyle bir macera yaşamış olmaktan dolayı heyecanlanır, neşelenir, ve büyük bir keyif alırdı; sonra da bu anıyı ömrü boyunca en değerli hazinelerinden biri olarak saklardı! Ama şimdi, böylece yan yana oturmak ve hisleri hakkında hiçbir şey söyleyememek, ona sadece acı veriyordu.

Sonra Ayça’nın onu izlediğini fark etti ve bakışlarını Ayça’ya çevirdi. Ayça onu hayretle süzüyordu:

“Sende bir şeyler var…” diye mırıldandı, “Senin canın bir şeye mi sıkıldı?”

“Yoo,” dedi Moon Jee. “Sadece… bilmem… biraz stresliyim bu aralar…”

Ayça kaşlarını çattı: Bu bahaneyi yememişti. Moon Jee’de tuhaf bir haller vardı, şu duruşundan bile o kadar belliydi ki… Zaten sabahtan beri genel olarak çok sessizdi; ama teleferiğe bindiklerinden beri iyice bir tuhaf olmuştu. Moon Jee’nin sessiz hallerine hiç alışık olmadığını düşündü; genç çocuk her zaman grubun neşe kaynağı olurdu; şimdi durup dururken ne olmuştu ki? Ayça daha önce Moon Jee’yi hiç bu kadar depresif gördüğünü hatırlamıyordu… belki bir tek, Haeundae’deki o akşam hariç.

Ayça birden nefesini tuttu: Yoksa Moon Jee’nin Hae In aşkı mı depreşmişti? Evet ya, belki de sebep buydu.

Yavaşça uzandı, yanındaki çocuğun hafifçe sırtını pat patladı.

Moon Jee şaşırarak ona baktı. Bu da neydi şimdi?? Ayça ise sevecen bir sesle:

“Her ne için üzülüyorsan lütfen artık üzülme…” diye mırıldandı, “Sana üzüntülü haller hiç yakışmıyor… Somurturken çok çirkin oluyorsun, biliyor musun?”

Moon Jee tüm sıkıntısına rağmen gülmeden edemedi. “Yaaa…” dedi, “Demek somurtunca çirkin oluyorum… Hadi ordan be! Ben her halimle yakışıklıyım bi kere!”

Ayça planın işe yaramasından memnun, neşeyle sırıttı: “Hiç de bile! Demin çok çirkindin mesela! Şirinler çizgi filmini bilir misin? İşte ordaki Gargamel’e benziyordun!”

“Yok yeaa?! Şimdi güldüm de n’ooldu, şirin babaya mı benzedim?!” dedi Moon Jee abartılı bir öfkeyle. Sonra yeniden çocuk gibi somurttu: “Ben gülerken de gülmezken de yakışıklıyım, tamam mı?!”

Ayça ise ona aldırmadı bile, çocuksu bir neşeyle genç çocuğun dudaklarının iki kenarına iki parmağını koydu; Moon Jee’nin dudaklarını iki yana çekiştirirken:

“Bak şöyle yapacaksın… Hah, aynen böyle!” deyip Moon Jee’yi zorla sırıtır hale getirdi! Sonra da eserinin karşısına geçip neşeyle sırıttı:

“Bak şimdi ne kadar yakışıklı oldun! Hep böyle duracaksın, tamam mı?”

“Tamam,” dedi Moon Jee, ama hemen sonra gözlerini şaşı yaptı: “Şimdi nasıl oldum?! Hâlâ çok yakışıklıyım di mi?! Bak gülümsememi hiç bozmadım ama!”

“Yaaa!” diye bağırdı Ayça ve yeniden Moon Jee’nin üzerine doğru atılırken Moon Jee de gülerek onun ellerini yakalamak için bir hamle yaptı. Kızın ellerini sıkıca tuttu!

Ayça ise gülerek bağırıyordu: “Bırak! Bırak beni bak fena olacak!”

Ama birdenbire tuhaf bir şeyler olduğunu fark etti ve şaşkınlıkla durdu: Moon Jee artık gülmüyordu. Hâlâ onun kollarını sıkı sıkı tutuyor, gitmesine izin vermiyordu, ama yüzündeki şakacı anlam kaybolmuştu. Ayça’ya gözlerinde garip bir ışıkla bakıyordu, ısrarla bakıyordu onun yüzüne. Ayça birden korktu. Bu da neydi şimdi?!

Moon Jee ise kendini zorlukla kontrol ediyordu: Ayça’nın kollarını sıkı sıkı tutarken aslında tek istediği genç kızı göğsüne bastırmak ve öpücüklere boğmaktı! Ama bunu yapmaya cesaret edemeden, sadece büyük bir acı ve istekle bakıyordu karşısındaki kıza. Acaba… acaba her şeyi boşverip ona sarılıverse, onu bütün aşkıyla öpmeye başlasa… acaba…

Ama hemen sonra genç adam kendine geldi. Gözlerini korku dolu bir ifade doldururken Ayça’nın kolunu bıraktı, utanarak bakışlarını başka tarafa çevirdi. Aman Tanrım, az önce nerdeyse…

Ayça ise büsbütün şaşırmıştı. “Moon Jee-ya…” diye mırıldandı, “Neyin var senin?”

Sonra genç çocuğun saçlarını okşamak ister gibi bir hamle yaptı. Ama Moon Jee sert bir hareketle kolunu kaldırdı, onun başına dokunmasına engel oldu! Ayça donakaldı. Bu arada Moon Jee başını kaldırmış, öfke dolu gözlerini onun yüzüne çevirmişti:

“LÜTFEN! Lütfen bana her istediğinde başını okşayacağın bir köpek muamelesi yapma Ayça! LÜTFEN!!”

Ayça şaşkın, kalbi kırılmış bir halde kalakalmıştı.

“Ben… ben sana…” diye kekeledi. Sonra birden gözleri doldu: “Saçmalama yaa!” diye bağırdı ve gitti, kabinin diğer köşesine oturdu. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu; bu terslemeyi hak edecek ne yapmıştı ki şimdi?!

Moon Jee ise onu kırdığını fark etmişti, “hay kafama sıçiyim!” diye üzüntüyle mırıldandı. Sonra üzgün gözlerini Ayça’ya dikti. En sonunda dayanamadı, yerinden kalkıp Ayça’nın yanına oturdu. Kızın yüzüne yavru köpek gözleriyle baktı:

“Özür dilerim…” diye mırıldandı… “Özür dilerim Ayça… Seni kırmak istememiştim… Ben… ben sadece zor zamanlar geçiriyorum bu aralar…”

Ayça derin bir nefes verdi. Moon Jee’ye karşı her zaman çok sevecen olan yüreği yine hemen yumuşayıvermişti. Yüzündeki gergin anlam çözüldü, sevecenlikle başını salladı:

“Tamam… Önemi yok…” Sonra içini çekti: “Ama beni tersleyip uzaklaştırmak yerine derdini benle paylaşabilirsin Moon Jee-yah… Belki elimden hiçbir şey gelmez, ama en azından seni dinlerim. Bazen içini dökmek bile insana iyi gelir, öyle değil mi?”

Moon Jee burukça gülümsedi. Hafifçe:

“Bu öyle bir şey değil ne yazık ki…” diye mırıldandı, “Sana anlatabileceğim bir şey değil bu…”

Sonra zeytin gözlerini Ayça’nın mavi gözlerine dikti. “Gözlerimden anla, anlayacaksan…” der gibi baktı genç kıza. Gözbebeklerinde batmakta olan güneşin son ışıkları titreşiyordu. Binlerce şeyi birden anlatmaya çalışır gibi bakıyordu bu gözler. Ayça içinde giderek büyüyen bir hayretle Moon Jee’ye baktı. Onu hiç böyle görmemişti. Karşısındaki genç, yüzündeki bu olgun ve acılı ifadeyle, artık bir çocuk değildi. Canı fena halde yanmakta olan, genç bir adamdı şimdi. Ayça gözlerini Moon Jee’nin yüzünden alamıyordu; onun “bak bana! Bak bana ve anla artık!” dediğini duyar gibiydi, ve hatta nerdeyse anlar gibi oluyordu… ama… Ama anladığı şeyi yakıştıramıyordu bir türlü; hayır, hayır, mutlaka yanlış anlıyordu! Değil mi…

İkisine de dakikalar sürmüş gibi gelen birkaç saniye boyunca göz göze kaldılar. Sonra Moon Jee derin bir nefes aldı ve bakışlarını çevirdi. Ve usulca mırıldandı:

“Neyse… Boşver…”

Ayça bir şey diyemedi. O da sessizce başını salladı. Sonra dizlerini kendine doğru çekti; ellerini dizlerinin etrafında kavuşturdu, olduğu yerde büzüldü. Moon Jee ise bir dizini kıvırmış, diğerini uzatmıştı; genç adamın üzgün ve bezgin bir hali vardı. Yenilmişti.

Böylece tek kelime bile etmeden yan yana oturdular. Biraz sonra, teleferik yeniden hareket etti…

Seul tower’daki teleferik istasyonunda Han Seul ve Hae In sabırsızlıkla ikisini bekliyorlardı. Onlar yürüyerek geleli nerdeyse yarım saat olmuştu; ama hatlarda bir arıza olduğunu, teleferiklerin bir süreliğine durdurulmak zorunda kaldığını öğrenince Han Seul’ün resmen kanı donmuştu:

“Bir de beni o şeyin içinde bir saat boyunca havada kalmak zorunda bırakacaktınız ha! İyi ki sizin gazınıza gelip de binmemişim…”

Hae In neşeyle güldü. “Ne var canım, ne güzel manzara izliyordur bizimkiler şimdi… Korkacak bir şey yok!”

Genç kız bir yandan da gizli gizli sevinmeden edememişti: Moon Jee’nin Ayça’yla uzun süre baş başa kalmış olması, tam da istediği şeydi. Sırf bu ikisi yalnız kalsın, konuşsun ve aralarındaki sorun her neyse halletsinler diye yapmıştı az önceki hareketi. Şimdi şans melekleri de ona yardım ediyor, ve teleferiği havada uzun bir süre daha tutuyordu demek. Süper!

Biraz sonra teleferik rayları yeniden hareketlendi. Han Seul neşeyle:

“Hah, geliyorlar işte!” dedi ve oturduğu yerden kalktı.

Gerçekten de birkaç başka kabinin ardından Ayça ve Moon Jee’nin içinde oldukları kabin platforma yanaştı ve kapısı açıldı. Önce Ayça, ardından da Moon Jee indiler. Moon Jee iner inmez feryat etti:

“Hyuuung!! Teleferiği sen bozdun di mi, bak doğru söyle: Yükseklik korkunu açığa çıkardığı için intikam almak için yaptın bunu!”

Han Seul sırıttı: “Evet, nasıl bildin?” Sonra Ayça’yı tuttu, göğsüne yasladı: “Ah güzelim benim, yukarıda korkmadın, değil mi?”

Ayça gülümseyerek ona baktı, şakacı bir tavırla:

“Tabii ki korkmadım,” dedi, “Ama iyi ki sen binmemişsin Han Seul, yoksa kalp krizi geçirebilirdin!”

Han Seul gülerek onun saçlarını okşadı, sonra genç kızın elini tutup yürümeye başladı. Başının arkasından diğerlerine seslendi:

“Hadi artık yemeğe gidelim yahu! Benim karnım açlıktan zil çalıyor!”

“Süper fikir!” dedi Hae In neşeyle ve Moon Jee’ye döndü: “Hadi bakalım, gelmiyor musun?”

Moon Jee’nin gözleri yine birkaç saniyeliğine abisi ve Ayça’ya takılmıştı, ama bu defa genç adam kendini daha çabuk toparladı, neşeyle gülümseyip Hae In’e döndü:

“Gelmez olur muyum?! Bana yemek olsun yeter!”

Sonra hoplaya zıplaya abisi ve Ayça’nın yürüdüğü yöne doğru ilerlemeye başladı. Hae In’se onu yüzünde buruk bir anlamla izliyordu. Genç kız, her şeyi tüm açıklığıyla anlamıştı.

Ve görülen o ki, az önceki teleferik macerası sorunları hiç de çözmemişti… Aksine, sorun giderek büyüyordu…

Seul tower’dan indiklerinde hava iyice kararmıştı. Hep birlikte Han Seul’ün mini cooper’ına doluştular ve şehrin işlek caddelerinden birinde, hoş bir et lokantasına doğru yola koyuldular. Moon Jee yoldalarken lokantayı arayıp rezervasyon yaptırmayı da akıl ettiği için fazla beklemelerine gerek kalmadan hemen oturdular.

Biraz sonra yemeklerini bitirmiş, keyifle sandalyelerinde kaykılmışlardı. Ayça diğerlerine döndü:

“Eee, burdan nereye gidiyoruz? Karaoke bara gitmek isteyen var mı?”

“Yok canım, ben almayayım,” dedi Han Seul, “Nasıl bir sesim olduğunu geçen seferden hepiniz hatırlıyorsunuzdur sanırım… Sizi bu işkenceye bir kez daha maruz bırakmak istemem!”

Hepsi gülerken bu defa Hae In:

“O zaman sinemaya gidelim,” dedi, “Şöyle güzel bir film izleyelim…”

“Bak o olur,” dedi Han Seul. Bu fikir diğerlerinin de aklına yatmıştı. Moon Jee hemen: “Ben romantik komedi izlemem ama!” deyince Han Seul hemen katıldı: “Aynen…” Ama sonra Ayça’ya dönüp sırıttı: “Yani… şeyy, tabii sen istersen izlerim…”

Moon Jee hemen: “Yaaa! Hemen sattın beni Hyuuung!” diye feryat ederken kızlar gülmeye başlamışlardı. Han Seul’se boynunu büktü: “N’apiyim oğlum… Bir ilişkide patron kadınlardır!”

“Pis kılıbık…” diye somurttu Moon Jee.

Biraz sonra Ayça ve Hae In ayaklandılar: Restorandan çıkmadan önce tuvalete gitmek istemişlerdi. Moon Jee arkalarından mırıldandı:

“Bu kızlar neden tuvalete hep birlikte giderler Hyung?? Valla bunca senedir çözemedim, çözemiyorum…”

“Onu çözdüğün gün hayatın sırrını da çözdün demektir!” diye sırıttı Han Seul. “Ne bileyim, heralde bizi çekiştirebilmek için birlikte gidiyorlar…”

“İyi de bunlar ev arkadaşı değil mi? Evde bol bol kulağımızı çınlatıyorlardır zaten…” diye dudak büktü Moon Jee.

Hae In ve Ayça’ysa tuvalette makyaj tazelerken gerçekten de onları çekiştiriyorlardı! Hae In:

“Moon Jee’yle Han Seul’ün atışmalarına bayılıyorum!” diye güldü, “Sence de çok eğlenceli değiller mi?”

“Kesinlikle öyleler!” diye güldü Ayça da. “Böyle dörtlü takılmak çok ama çok hoşuma gidiyor Hae In! Ne iyi ettiniz de bugün bizle geldiniz…”

Hae In arkadaşına sevgiyle gülümsedi. Ama sonra, sabah aklına takılan meseleyi hatırladı yine. Yan yan Ayça’yı süzdü, acaba sorsa mıydı? Ama nasıl sormalıydı?

En sonunda merakına yenildi. Aldırmaz bir tavırla:

“Bu arada, Moon Jee’yle teleferik maceranız eğlenceli miydi bari?” diye sordu. “Şebek Moon Jee seni epeyce eğlendirmiştir.”

Ayça bir an durakladı. Ama hemen sonra yeniden gülümseyip başını salladı: “Hıhı, evet… Çok eğlenceliydi!” Sonra arkadaşını kolundan tutup çekiştirdi: “Hadiii, bizimkileri çok beklettik, dönelim artık!”

Hae In başka bir şey demeden Ayça’nın peşinden ilerlerken artık emindi: Ayça da Moon Jee’nin kendisine olan duygularının farkındaydı.

İki kız tuvaletten çıkıp masalarına doğru ilerlemeye başladılar. Ayça’nın gözü, masadaki iki çocuğa takıldı. Han Seul her şeyden habersiz, yakışıklı yüzünde eğlenmiş bir ifadeyle Moon Jee’ye takılıyor, belli ki onu kızdıracak bir şeyler söylüyordu. Moon Jee’ninse arkası dönüktü, ama o da heyecanlı heyecanlı abisine laf yetiştiriyordu. Ayça ikisine bakıp sevgiyle gülümsedi. İçinde belli belirsiz bir sıkıntı vardı, ama düşünmek istemiyordu. Sadece bu akşamın tadını çıkarmak istiyordu.

Fakat birden, hemen yanından geçtikleri bar taburelerinde oturan bir adamla göz göze geldi ve başından aşağı kaynar sular dökülür gibi oldu.

“Ayça??”

San Young şaşkın gözlerle ona bakıyordu. Üzerinde bir takım elbise vardı ama yakası bağrı açılmıştı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Ayça çocuğun ne kadar zamandır içtiğini merak etti. Ama hemen sonra öfkeyle kaşlarını çattı, onunla konuşacak bir şeyi yoktu!

Hızlı hızlı yürürüp kendi masasına doğru ilerlerken San Young yerinden kalkıp onun peşinden koşturmuştu bile:

“Ayça! Ayça bekle! Lütfen konuşalım!” Bu sırada kıza yetişip kolunu tutmuştu.

“Ne konuşacağız ki? Konuşacak bir şey yok!” diye bağırdı Ayça ve hırsla silkinip kolunu kurtardı.

Bu sırada Han Seul ileride bir şeyler olduğunu fark etmişti. Kaygıyla kaşlarını çattı. Bu arada Ayça hızlı hızlı yürüyüp kendi masalarına doğru yaklaşıyordu; San Young’sa peşinden koşturuyordu. Genç adam bir restoranda olduklarına hiç aldırmadan yüksek sesle:

“Lütfen bana bir şans daha ver!” diye yalvarıyordu, “Lütfen! Bak nişanlımdan ayrıldım! Çünkü seni aklımdan çıkaramadım Ayça! Artık kariyer, mal mülk umrumda değil. Yeter ki sen yanımda ol!”

The Greatest Love OST – Destiny

Han Seul birden öfkeyle yerinden doğruldu. O sırada Ayça kendi masalarına gelmişti; kızı sert bir hareketle kendi yanına doğru çekti ve öfkeyle San Young’a döndü. Adamın gözlerinin içine baktı:

“Sen Ayça’yla ne biçim konuşuyorsun lan?!” diye bağırdı! “Ayça artık benim sevgilim! Ona artık elli metreden fazla yaklaşamazsın, anladın mı?!”

San Young birden hayretle durakladı. Kulakları uğulduyordu: Bu… bu… pislik herif, Ayça’nın sevgilisi miydi yani?! Ama… geçen günkü genç çocuk kimdi o zaman?!

Tam o sırada, Han Seul’ün kalktığı masada aynı çocuğu gördü ve gözleri hayretle irileşti. Moon Jee de ona baktı ve yüzünde bir panik ifadesi büyürken genç çocuk hemen başını eğdi. Aynı anda Ayça da San Young’un Moon Jee’yi tanıdığını fark etmişti. Genç kız dehşetle nefesini tuttu: Aman Tanrım, San Young’un tek kelimesiyle hayatları mahvolmak üzereydi!

Han Seul’ün öfkeli gözleri San Young’un üzerine dikilmiş… San Young şaşkınlık içinde, gördüklerine ve duyduklarına bir anlam vermeye çalışmakta… Ayça ve Moon Jee korkuyla nefeslerini tutmuş… Hae In’se birkaç metre öteden olan biteni anlamaya çalışıyor…

Sonraki birkaç saniye boyunca bu beş genç için dünya durdu…

-Bölüm Sonu-

Notlar:

1. Namsan Park Seul’ün ünlü gezinti yerlerinden biridir. Ayrıntılı bilgi için http://www.lifeinkorea.com/travel2/seoul/1/ lginç fotoğraflar içinse http://www.lifeinkorea.com/Travel/Seoul/namsan2.htm e bakabilirsiniz.

10 dakika ara :) :)

Yeni bölümden önce bu soruya bir cevap bulmam gerekiyor 😉 Görüşlerinizi bekliyorum ^^

9. Bölüm

“Thought the sun is gone, but I have a light”

Kurt Cobain

Chris Isaak – Blue Moon 

Moon Jee rüya görüyordu.

Rüyasında, tıpkı Im Juli’deki ot çekme sahnesinde olduğu gibi, bir teknede Hae In’le yan yana uzanmışlardı. Moon Jee çok mutluydu, başını çevirip hemen yanıbaşındaki Hae In’e bakıyor, sonra tekrar bakışlarını gökyüzüne çeviriyordu. Muhteşem bir gökyüzü vardı yukarıda: Binlerce yıldız göz kırpar gibi parıldıyordu üzerlerinde. Moon Jee sevinçle gülümsüyordu.

“Hae In-ah…” diye mırıldanıyordu, “Artık hiç gitmeyeceksin, değil mi?”

Yanındaki kız hiçbir şey söylemeyince merakla başını ona çeviriyordu. Fakat… o da ne?! Yanı başındaki kız Hae In değildi! Ayça’nın mavi gözleri sıcacık bakıyorlardı genç adama:

“Hayır…” diye mırıldanıyordu genç kız, “Artık gitmeyeceğim Moon Jee…”

Moon Jee hayretle yerinden doğrulmak istiyor, fakat bir türlü başaramıyordu! Korku ve panikle:

“Neler oluyor?? Hae In nerde Ayça?!”

“Hae In gitti…” diyordu Ayça sakince. Moon Jee yine hayretle haykırıyordu: “Neden?! Nereye gitti??”

“Gitti işte…” diyordu Ayça hiçbir şey olmamış gibi, ve yukarıyı işaret ediyordu: “Aaa, baksana! Mavi ay!”

Moon Jee bakışlarını gökyüzüne çevirince hayretten dili tutulacak gibi oluyordu genç adamın: Gerçekten de gökte mavi bir hilâl vardı. Çok güzel, bir o kadar da korkunçtu bu mavi hilâl. Moon Jee büyülenmiş gibiydi, bakışlarını hilâlden ayıramıyordu.

“Çok güzel…” diye mırıldanıyordu usulca. Yanındaki kız: “İşte senin aradığın şey, o…” diye mırıldanıyordu. Moon Jee başını çevirince, bu defa da Jae Hwa’yı görüyordu karşısında.

“Eee?! Ayça n’oldu?! E yok artık!” diyordu genç adam (rüya da olsa mantığın bir sınırı vardı, di mi?!) “Jae Hwa, sen nerden çıktın be?”

“Jae Hwa değilim ben, Luna’yım,” diyordu genç kız ve yüzünde şeytani bir sırıtışla yattığı yerden kalkıp genç adamın üzerine eğiliyordu! Tıpkı Im Juli’nin Luna’sı gibi Moon Jee’yi görünmez iplerle oynatılan bir kuklaya dönüştürüyordu! Moon Jee kollarının, bacaklarının kendi sözünü dinlemez hale geldiğini görünce bir çığlık atıyordu ama çırpınması yararsızdı: Jae Hwa onu istediği gibi hareket ettirmeye başlamıştı bile!

“Bırak beni! Bırak!”

Moon Jee birden irkilerek uyandı! Gözleri korkuyla açılmış halde, derin soluklar alıp verdi birkaç kez. Gördüklerinin rüya olduğunu anlaması birkaç saniyesini aldı; sonra nefesleri normale döndü ve genç adam derin bir rahatlamayla: “Neyse ki rüyaymış…” diye mırıldandı. Başucundaki suya uzanıp birkaç yudum içti, sonra tekrar yatağa yattı. Gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı.

Dün gerçekten de çok tuhaf bir gün olmuştu. Ağabeyi ve Ayça’ya saunada rastladıktan sonra olanların hiçbiri gerçek değildi sanki. Hele de o öpüşme olayı!

Dün gece Ayça’yı öptüğü aklına gelince genç çocuğun yanaklarını ateş bastı yeniden: Bunu nasıl yapabilmişti?! Genç adam suçu alkole atmak isterdi, ama aksi gibi dün akşam cafe’de yalnızca çay içmişlerdi! Moon Jee düşünüyor düşünüyor, mantıklı bir açıklama bulamıyordu. Bu hareketi yalnızca San Young serserisinin önünde fazla gaza gelmesinden kaynaklanıyor olabilirdi, ama genç adam San Young’a karşı neden bu kadar hınçla dolduğunu bir türlü açıklayamıyordu. Onun Ayça’nın kolunu maço bir tavırla tuttuğunu görünce damarlarını deli bir öfke doldurmuş, sonra da bu tuhaf tiyatronun içinde bulmuştu kendini.

Hadi buraya kadar gene iyiydi de… Genç adam Ayça’yla öpüşürken kendini kaybetmesine bir türlü anlam veremiyordu! Daha düne kadar abla gibi gördüğü kızı öperken nasıl olur da böyle baygın bir hazla kendinden geçerdi?! Üstelik bu kız abisinin sevgilisiydi lan! Moon Jee utançla yatakta döndü, yastığı kafasına bastırdı. Kendini ucuz bir çapkın gibi hissediyordu, bir daha abisinin yüzüne nasıl bakacaktı?! Allah kahretsin, her şey boka sarmıştı!

Ama neyse ki Ayça konusunda biraz daha şanslıydı: San Young ikisinin öpüşmesini gördükten sonra koşar adımlarla yanlarından uzaklaşınca onu gözleyen Ayça derhal ellerini Moon Jee’nin boynundan çözüp derin bir nefes almıştı. Moon Jee ise hâlâ sarhoş gibi bir haldeydi, bakışları Jae Hwa’ya takıldı, ama genç kızın yüzündeki şok ve hayalkırıklığı ifadesiyle gerisin geri dönüp tekrar cafeye girmesini bile hayal meyal hatırlıyordu. Neyse, sonuçta Ayça’yla baş başa kalmışlardı. Ayça utanarak gözlerini kaçırdı.

Moon Jee birden derin bir uykudan uyanır gibi kendine geldi: İçindeki esriklik duygusu, birden yerini korkunç bir pişmanlık ve utanca bıraktı. Yüzünü ateş basarken:

“Ben… özür dilerim, çok özür dilerim!” diye haykırdı.

Ayça ise hemen: “Tamam, sus, konuşmayalım!” diye sözünü kesti onun. Belli ki kendisi de utanmıştı bu tuhaf durumdan. Ama genç kızın sesinde kızgınlık yoktu, hatta aksine sanki olanlar kendi suçuymuş gibi mahcup bir sesle mırıldanmıştı:

“Az önce neden böyle davrandığını anlayabiliyorum… Sana kızmadım… Ve çok teşekkür ederim, sayende San Young artık rahatsız edemez beni…”

Sonra sustu, dudaklarını ısırdı. Moon Jee ise utançtan perişan haldeydi, feryat gibi bir sesle:

“Noona…” diye başladı, “Ben cidden nasıl özür dileyeceğimi bilmiyorum… Nasıl oldu anlamadım… O dallama herifin ağzına iki tane çakmak yerine böyle saçma bir hareket yaptım, lütfen affet…”

Ayça belli belirsiz gülümsedi. Alaycı bir sesle: “Valla bu hareketle onun canını tokat atmaktan daha çok yaktığımız kesin,” dedi. Sonra içini çekti: “Ama keşke… keşke… neyse!…”

Sonra Moon Jee’ye döndü, buruk bir biçimde gülümsedi:

“Az önce olanları unutalım, olur mu? Ve lütfen, lütfen Han Seul’e bundan bahsetmeyelim… Bizi anlayışla karşılayacak olsa bile kalbi kırılacaktır…”

Moon Jee yavaşça başını salladı. Zaten ağabeyini düşündükçe kulakları utançla yanıyordu; yanlışlıkla (!) sevgilisini öptüğünü ona anlatmaktansa ölmeyi tercih ederdi!

Ayça onun fena halde utanmış, çocuksu hallerini görünce elinde olmadan gülümsedi. İçi biraz da olsa rahatlamıştı. Gelip omzuna ufak bir yumruk attı:

“Hadi artık eve dönelim… Bugünlük bu kadar macera yeter!”

Moon Jee yine başını salladı. Konuşmaya mecali kalmamıştı, hatta mümkünse Ayça ve abisinden şöyle birkaç ay kadar uzak kalmayı planlıyordu! Tamam, belki birkaç ay fazla abartılı olurdu, ama en azından onları gördüğü zaman bu utanç verici anıyla yerin dibine geçmeyi bırakana kadar uzak kalmalıydı!

İkili eve dönene kadar hiç konuşmadılar. Aralarına tuhaf bir yabancılık girmişti sanki.

Ayça uzun süre uyuyamadı. Yattığı yerde bir sağa, bir sola dönüp durdu. Aklından Moon Jee’nin onu öpmeye başladığı an hiç gitmiyordu! Genç kız derin bir “of” çekti: Peki kendisi neden onu itmek için daha fazla çabalamamıştı yaa?? San Young hıyarına nispet yapmak bu kadar önemli miydi?! Keşke, keşke dün gece olanlar hiç yaşanmasaydı!

Genç kız üzüntüyle dudaklarını ısırdı. Bundan sonra Moon Jee’yle eskisi gibi olabilecekler miydi acaba?? Şimdiye kadar Moon Jee’yi sadece ufak, sevimli bir oğlan çocuğu gibi görmüştü. Onun yanındayken başka kimseyle olamadığı kadar rahattı, çocuksuydu. Ama şimdi…

Şimdi ise, Moon Jee’nin de bir erkek olduğunu fark etmişti işte! O da genç, yakışıklı, ve gayet güçlü kuvvetli bir erkekti. Ayça bir an Moon Jee’nin kendisini sıkı sıkı tutup öpmeye başladığı anda çırpındığı halde ondan kurtulamamasını hatırladı ve yüzünü ateş bastı: Moon Jee o anda resmen âşık, tutkulu bir erkek gibi davranıyordu! Ohaaaa!

Ayça ellerini yüzüne kapatıp inledi. Kendilerini bu saçma sapan duruma nasıl sokmuşlardı yaa?! Dün Moon Jee’nin onu öperken cinsel istek duyduğuna yemin edebilirdi! Üstelik kendisi de çok masum sayılmazdı: Çok kısa bir anlığına da olsa, Moon Jee’nin yumuşak dudaklarını dudaklarında hissetmek hoşuna gitmişti! Aman Tanrım, nasıl böyle bir şey hissederdi, nasıl, nasıl?!

Genç kız sıkıntıdan yorganı tekmeledi. Bir daha Han Seul’ün yüzüne nasıl bakacaktı, Moon Jee’yle nasıl hiçbir şey olmamış gibi konuşacaktı, cidden bilmiyordu…

Ayça bütün gece sağa sola döndükten sonra nihayet sabaha karşı sızdı. Uyandığında saat 11’e geliyordu. Neyse ki günlerden pazardı ve kliniğe gitmesi gerekmiyordu. Ayça kendini akşamdan kalma gibi hissederek uykulu gözlerle ayağa kalktı, mutfağa geçti. Bir bardak su içerken arkasından bir ses çınladı:

“Günaydın!”

Hae In dün gece nöbete kalan kendisi değilmiş gibi, ışıl ışıl gözlerle gülümsüyordu. Ayça da ona gülümsedi:

“Günaydın…”

Hae In bir şey demek isteyip de diyemiyormuş gibi kıvrandı. Sonra birden, koşarak gelip Ayça’nın boynuna atıldı!

“Teşekkür ederim!” dedi hıçkırır gibi bir sesle. “Ma Ju’nun ameliyat parasını senin verdiğini öğrendim! Çok, çok teşekkür ederim Ayça!”

Ayça ilk anda şaşırmıştı, ama hemen sonra onun da yüzüne bir gülümseme yayıldı. Arkadaşına sıkıca sarıldı. Sonra geri çekildi, gülümseyerek onun yüzüne baktı:

“Ma Ju’nun sağlığına kavuşmasına yardımcı olabilirsem ne mutlu bana…”

“O kadar parayı bir kalemde çıkarıp vermek…” Hae In ne diyeceğini bilemez gibi durakladı. Sonra şaşkınca: “Ama Ayça, senin o kadar paran var mıydı?? Nerden buldun?! Bütün paranı verdin, öyle değil mi?”

“Verdiğim para Han Seul’le birlikte çalıştığımız o üç günlük işten kalan paraydı,” dedi Ayça. Sonra kıkır kıkır güldü: “Valla zaten o öyle bir işti ki, bırak para almayı, üstüne para vermem gerekirdi!” Ayça cilt bakımlarını, pahalı elbiseleri ve en çok da San Young’dan aldığı intikamı düşünüp gülümsemeden edemedi: Evet, kesinlikle üste para vermesini isteseler yeriydi!

“Yine de… Ben…” Hae In en sonunda Ayça’nın gözlerinin içine baktı. Gözleri yaşarmıştı. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı. “Bu yaptığını hiçbir zaman unutmayacağım… Bundan sonra her şeyde ama her şeyde senin yanında olacağım Ayça…”

Ayça Hae In’in bu kadar duygulanmasına şaşırsa da, sevgiyle gülümsedi arkadaşına:

“Teşekkür ederim Hae In…”

Hae In burnunu çekti, bu ağır havadan kurtulmak ister gibi neşeli bir sesle:

“O halde bugün Pazar kahvaltımızı şöyle güzel bir yerde yapalım ha, ne dersin?” dedi. “Nehir manzaralı bir yerde krep yiyelim! Ben ısmarlıyorum! Hadi giyin de gel!”

“Yaşasınnn, tamam kaptan, hemen geliyorum!” diye bağırdı Ayça ve gülerek odasına koşturdu. Hae In onun arkasından sevgiyle baktı.

Ayça gerçekten de sahip olduklarını hak ediyordu…

Han Seul tüm sabahı senatör Ferguson ve ekibine eşlik ederek geçirmişti. Senatör, ekonomiden sorumlu devlet bakanı ve milletvekilleri ile toplantıdayken Han Seul odanın giriş kapısında yüzünde hiç bozmadığı bir ciddiyetle konuşulanları takip ediyor, bir yandan da kulağındaki bluetooth ile dışarıdaki adamlarından durum raporu alıyordu. Genç adam, iradesini sonuna kadar zorluyordu: Yoksa her an gözleri, senatörün hemen sağında oturan ve tatlı sesiyle Korece konuşmaları İngilizce’ye, İngilizce’yi de Korece’ye çeviren Jun Hee’nin yüzüne takılıp kalabilirdi…

Öğledensonra senatör dinlenmek istediğini belirtip otel odasına çekildi. Han Seul emrindeki iki genç korumayı nöbete bıraktıktan sonra bir süre dinlenip kafasını toplayabilmek için yakınlarda kahve içebileceği bir yer aramaya karar verdi. Otelin giriş katındaki restoran-bara özellikle girmedi, Jun Hee’nin orada olma ihtimali vardı çünkü.

Fakat otelin karşı sokağındaki kahve dükkanına girer girmez, elinde karton bardaktaki kahvesiyle dışarı çıkmak üzere olan Jun Hee’yle burun buruna geldi!

“Ah… Merhaba…” dedi Jun Hee çekingen bir gülümsemeyle.

Han Seul bir an ne tepki vereceğini bilemedi. Soğuk bir “merhaba”dan sonra kahve almak üzere kasaya doğru ilerlemişti ki, Jun Hee aniden kolundan tuttu. Han Seul mecburen döndü, ona baktı.

Jun Hee, yüzünde hüzünlü bir tebessümle:

“Biraz… biraz konuşalım mı Han Seul-sshi?” deyiverdi.

MGFG OST – Shin Min Ah – I can give you all

Han Seul bir an durdu, sonra kaçışı olmadığını anladı: Bu konuşma er ya da geç yapılmak zorundaydı. Genç adam sıkıntıyla nefes verip başını salladı; Jun Hee’ye geçmesi için işaret etti. Biraz sonra iki genç, önlerinde birer fincan kahveyle, bir masada karşılıklı olarak oturmuşlardı.

Jun Hee uzun uzun baktı Han Seul’e. Hiç değişmemişti…

“Nasılsın görüşmeyeli?” diye sordu, duygulanmış bir sesle.

Han Seul rahatsızca kıpırdandı. Genç kadına bakmadan:

“İyiyim,” diye cevapladı, “Ya sen?”

“Ben de iyiyim…”

Bir süre sustular. Sonra Jun Hee, biraz çekinerek, usulca sordu:

“Bana hâlâ kızgın mısın?”

Han Seul konuşmanın başından beri ilk defa gülümsedi. Ama alaycı bir gülümsemeydi bu. Karşısındaki kızın gözlerine baktı dik dik:

“Ne fark eder ki?” diye sordu. “Bir önemi var mı senin için?”

“Böyle yapma, ne olur…” diye mırıldandı Jun Hee. “Üç senenin ardından biraz da olsa beni affedemedin mi?”

Han Seul acı acı gülümsedi. Ağzında acı bir tat vardı. “Affetmek, ha?” diye düşünüyordu, “Bu, o kadar kolay mı Jun Hee? Günün birinde pat diye “ben başkasını seviyorum!” diye çekip giden bir kadını nasıl affedebilirim?! Üzgünüm, ama ben o kadar da engin gönüllü bir insan değilim!”

Ama tüm bunları karşısındaki genç kadına söylemedi. Söylese ne değişecekti ki zaten? Onun yerine:

“Bunları konuşmayalım,” dedi. “Amerika’da işlerin iyi gidiyor olmalı, senatörün ekibine katılmak kolay şey değildir. Tebrik ederim.”

“Teşekkür ederim,” diye gülümsedi Jun Hee. “Sen de koruma biriminde çabucak yükselmişsin… Ben giderken koruma birimi henüz yeni kurulmuştu, sen de çaylak bir memurdun…”

Han Seul hafifçe gülümsedi. “Sen giderken…” diye geçirdi içinden. Evet, başbakanlıkta işe girmesi ve Jun Hee’nin hayatından çıkıp gitmesi hemen hemen aynı zamana denk gelmişti. Han Seul, içindeki büyük acıyı azıcık da olsa hafifletebilmek için denize düşen kazazedenin cansimidine sarılması gibi sarılmıştı işine. Hatta kendini parçalarcasına sarılmıştı; öyle ki, en tehlikeli görevlerde hep kendini öne atıyor, eşlik etmesi gereken insanları cansiperane koruyor, hatta nerdeyse birileri saldırsın da canım pahasına kavgaya gireyim, öleyim, öldüreyim der gibi hareket ediyordu! Artık şansından mı, yoksa şanssızlığından mı, hiç gerçek bir tehlikeyle karşılaşmamıştı o günlerde: Hepi topu birkaç zararsız gösterici, birkaç büyük hayranın aşırı sevgisi, ya da politikacılara yumurta atan öğrencilerden başka kimse çıkmamıştı yoluna. Han Seul’ün içindeki Tyler Durden tarafı bu işe fena bozuluyordu. O da sonunda gitmiş, kendini eski mahallesini ıslah etmeye adamıştı…

“Peki şimdi… mutlu musun?” diye pat diye sordu Jun Hee ve genç adamı dalgınlığından kopardı. Han Seul şaşkınlıkla baktı ona. Bir an, bu mahrem soruyu sorduğu için kızı “artık seni ilgilendirmez!” diye terslese mi, yoksa normal mi davransa bilemedi. Sonra, birlikte geçirilen güzel günlerin hatrına kibar olmaya karar verdi. Hafifçe başını salladı. Evet, mutluydu. Geçen onca zamanın ardından en azından mutsuz değildi, bunu kesinlikle söyleyebiliyordu.

“Sen… mutlu musun peki?” diye sordu.

Sesi hiç istemediği halde, biraz buruk çıkmıştı. Jun Hee gözlerini kaldırdı, Han Seul’e baktı. Gözlerinde yaşlar tomurcuklanmıştı. Ama mahcupça gülümsedi genç kadın, hafifçe boynunu büktü:

“Evet Han Seul… Mutluyum…”

Sonra derin derin içini çekti: “Özür dilerim, belki de mutsuz olmalıydım: Belki de seni terk edip gittikten sonra çok ama çok mutsuz olmalıydım ki yüreğin biraz olsun soğusun… Gitti, ama kimse onu benim kadar mutlu edemezdi diye düşünüp sevinesin!”

Sonra başını eğdi genç kadın, hüzünle mırıldandı: “Ama mutluyum işte… Özür dilerim…”

Han Seul yarı alaycı, yarı buruk, gülümsedi. Biraz daha yumuşak bir sesle:

“Saçmalama…” diye mırıldandı. “Sen mutlusun diye üzülecek kadar kötü yürekli bir insan değilim…” Sonra içini çekti. “Evet… Yalan söyleyemem, canımı çok yaktın… Ama yine de senin mutsuzluğunu isteyemem Jun Hee… Belki seni hiçbir zaman bağışlayamayacağım, ama yine de, hep mutlu olman için dua edeceğim…”

Jun Hee gözlerini yerden kaldırdı, hayretle karşısındaki adama baktı. Öyle duygulanmıştı ki, dudakları titriyordu. Han Seul’se az önceki sözleri söyledikten sonra artık daha fazla konuşmaya dayanamayacağını hissetmişti, ani bir hareketle ayağa kalktı:

“Akşam yemeğinde senatöre yine eşlik edeceksin sanırım… O zaman görüşürüz!”

Böyle deyip arkasını döndü, hızlı adımlarla yürümeye başladı. Jun Hee masada öylece kalakalmıştı. Gözlerinden birer damla yaş süzülürken hüzünle gülümsedi: Han Seul… İlk aşkı… Katı görünüşünün altında bir çocuk kalbi saklayan, yakışıklı genç adam…

Hiç değişmemişti…

“İyi işti çocuklar!” diye grup arkadaşlarının omzuna ufak birer yumruk attı Moon Jee. Keyfi yerindeydi; güzel bir gece olmuştu. Bar yine tıklım tıklım doluydu ve Moon and Stars dinleyicilerini coşturma konusunda iyi iş çıkarmıştı. Şimdi sırtlarında enstrümanları, evlere dağılmadan önce bir şeyler yemeye gidiyorlardı.

“Moon Jee-sshi!”

Moon Jee dönüp baktı. Birkaç gün önceki takım elbiseli, topluca, orta yaşlı yapımcıyı gördü. Adam grubun yanına yaklaştı, çocuklara gülümsedi:

“Güzel bir programdı, tebrik ederim.”

“Burada ne arıyorsunuz?” dedi Moon Jee sabırsızlıkla. “Ben size cevabımı verdiğimi sanıyordum.”

Adam ona döndü, gülümseyerek:

“Söylediklerinizi düşündüm Moon Jee-sshi,” dedi. “Ve durumu konuşmamız gerektiğine karar verdim. Eğer temel prensiplerde anlaşabilirsek sizinle grup olarak çalışmayı düşünüyorum.” Sonra diğerlerine döndü: “Bu arada, daha önce sizinle tanışmadık: Ben Lee Su Hyun. Müzik yapımcısıyım. S&M Entertainment’a bağlı olarak çalışıyor ve yeni yetenekler arıyorum.”

Jin Beom, Hyung Kan ve Joon Hwa’nın gözleri sevinçle açıldı: Bu adam kendilerine albüm yapmayı düşünüyor olabilirdi!

“Grup olarak, öyle mi?” dedi Moon Jee pek de inanmayarak. Su Hyun’la daha önceki konuşmaları henüz aklından çıkmamıştı. Ama adam inandırıcı bir ses tonuyla:

“Evet, şu aşamada grubunuzun bütünlüğünü korumamız daha doğru olacaktır,” diye cevap verdi. “Size kartımı vereyim. Burada adresim de yazılı. Eğer konuşmak isterseniz yarın öğlen 2’de sizi ofisimde bekliyorum. Böylece birlikte çalışabilmemiz için gerekli şart ve koşulları tartışabiliriz.”

Adam her birine birer kartvizitini uzattı. Üç oğlanın gözleri sevinçle irileşmişti, eğilerek teşekkür ettiler. Moon Jee ise istifini bozmadı. Henüz bu adama yeterince güvenmiyordu.

“O halde… yarın görüşmek üzere,” dedi adam ve selam verip uzaklaştı.

Onun gidişinin ardından üç çocuk Moon Jee’nin tepesine zıpladılar: “Hyuuuung!!! Adam bize albüm yapabilir!”

“Hayallerimiz gerçek oluyor!”

“Ohaaa, gelsin paralar, gelsin kızlaaaar!”

“Durun lan, hemen gaza gelmeyin,” dedi Moon Jee en sonunda. “Biraz sakin olun yahu! Bir Çin atasözünün de dediği gibi “dereyi görmeden paçaları sıvamamak lâzım”…”

Üç çocuk birbirlerine bakıp iç geçirdiler: Moon Jee gene hiç duymadıkları saçma sapan bir lafı Çin atasözü diye kendilerine kakalamaya çalışıyordu… Jin Beom:

“Neyse neyse,” diye atıldı, “sonuç olarak karşımıza albüm yapmak için bir şans çıktı, di mi! Hadi gidip bunu kutlayalım!”

“Yehuuuu!” diye bağırdı diğerleri ve itiraz etmeye çabalayan Moon Jee’yi çeke çeke en yakın ızgaracıya doğru yöneldiler.

Mary Stayed Out At Night OST – Because of her

Ayça koşarak Seul Tower’ın önündeki geniş meydana geldi, ve heykelin önünde bekleyen Han Seul’ü görünce sevinçle gülümsedi. Küçük ama aceleci adımlarla onun yanına koştururken Han Seul de kendisini görmüştü. Yüzündeki güneş gözlüğünü çıkardı, genç kızı neşeyle selamladı:

“Selam Ayça! Nasılsın?”

“İyiyim, sen?” dedi Ayça ışıl ışıl gözlerle. Bir yandan da içinden “acaba sarılsam mı?” diye geçiriyordu ama sonra bu seferlik pas geçmeye karar verdi. Koreli’lerin “dating” olayını henüz pek çözememişti, kaçıncı buluşmada yanaktan öpüşülür, kaçıncıda sarılmak uygundur, hâlâ bilmiyordu. O yüzden sadece gülümsedi, sonra biraz beceriksizce elini uzattı.

Han Seul’se onun uzattığı ele şaşkınlıkla baktı: Bu Türk’ler de bir garipti doğrusu, kızla kaçıncı çıkışlarıydı, hâlâ yanaktan öpmenin ilerisine gidememişlerdi! Han Seul artık bu işe bir el atması gerektiğini hissediyordu: Bu neydi canım, hep böyle ortaokullu gibi mi takılacaklardı??

Böylece yüzüne çapkın bir gülümseme gelirken önce Ayça’nın elini sıktı, sonra avcundaki eli bırakmadı ve parmaklarını Ayça’nın parmaklarının arasından geçirdi. Ayça’ya bakıp gülümsedi:

“Bugün böyle yürüyeceğiz.”

Ayça küçük bir kız gibi kıkırdadı ve başını salladı: Han Seul’le el ele tutuşmaya hiçbir itirazı yoktu!

Böylece ikisi de yüzlerinde memnun bir gülümsemeyle Seul sokaklarında yürümeye başladılar.

“Eee, görüşmeyeli n’aber?” dedi Han Seul. Ayça hafifçe omuz silkti:

“İyidir, aynı şeyler… Klinikte vakit geçiyor işte…”

“Bizim ufaklıktan haberin var mı? Ben onu en son saunada karşılaştığımızdan beri görmedim… Ne yapıyor, kendine iş aramıyor mu?”

Ayça birden bakışlarını kaçırdı. Kekeleyerek:

“Ben-ben de uzun zamandır görmedim,” dedi. “Heralde çok meşgul…”

Han Seul dudak bükerken Ayça utanarak başını yana çevirmişti. Aklına Moon Jee’yle son görüşmelerinin anısı geldikçe içini bir sıkıntı basıyordu. Han Seul’ün arkasından iş çevirmiş gibi hissediyordu kendini. Hatta bırak hissetmeyi, düpedüz öyleydi!

Dikkatini dağıtmak için çabuk çabuk:

“Ya sen nasılsın?” diye konuştu, “Bu aralar çok yoğunsun galiba… Amerikalı senatör hâlâ burada mı?”

Bu defa kızarıp bozarma sırası Han Seul’deydi. Genç adam: “Hayır, henüz gitmedi, hâlâ onunla ilgileniyorum,” diye cevaplarken aklına istemsizce Jun Hee gelmişti. Han Seul, eski sevgilisiyle her gün yaklaşık on iki saat dip dibe olduklarını Ayça’ya söylemek istemiyordu.

İkisi de bir süre dalgınca kendi sırlarını düşündüler. Aralarındaki sessizliği, Han Seul’ün çalan telefonu bozdu. Han Seul arayan numaraya bakınca bir an kaşlarını çattı: Hae In’di.

“Alo?” dedi biraz da çekinerek.

“Han Seul-sshi? Meraba, rahatsız etmiyorum, değil mi?”

“Hayır, rica ederim. Seni dinliyorum.”

“Bak sana ne diyeceğim,” dedi Hae In’in neşeli sesi, “Bu salı Ayça’nın doğumgünü. Ona şöyle güzel bir sürpriz parti hazırlayalım diyorum, ne dersin? Sana da uyar mı?”

“Ah, öyle mi…” diye mırıldandı Han Seul ve çaktırmamaya çalışarak Ayça’ya baktı. Demek sevgilisinin doğumgünüydü, öyle mi… Yüzüne sevimli bir sırıtma gelirken: “Tamamdır,” dedi, “Bana uyar… Benim yapabileceğim bir şey var mı?”

“Yoo hayır, ben hazırlıkları tamamlarım,” dedi Hae In hemen. “Belki… hımm, belki Ayça’yı klinikten alabilirsin o gün.”

“Tamamdır, detayları daha sonra konuşuruz,” dedi Han Seul ve telefonu kapattı. Merakla ona bakan Ayça’ya çabucak gülümsedi:

“Önemli değil canım, işle ilgili…” Sonra ileriyi işaret etti: “Araba şurda… Eee, bugün nereye gitmek istersin?”

Ayça “bilmem, sen ne dersin?” diye sorunca da neşeyle sırıttı:

“Hadi bugün kararı arabamıza bırakalım: O bizi nereye götürürse oraya kadar gidelim, tamam mı?”

Ayça gülmeye başladı:

“Kararı arabaya bırakırsak yandık! Benzin nerde biterse orda geceleyeceğiz desene…”

“Bana uyar,” diye sırıttı Han Seul ve elinden sıkı sıkı tuttuğu genç kızı neşeyle çekerek arabaya koşturdu.

Moon Jee dalgınca yürüyordu. Aklında binlerce şey vardı. Yapımcı işi kafasına takılmıştı. Sonra bir de elbette Ayça meselesi vardı…

Genç adam o tuhaf akşamın ardından nerdeyse bir hafta geçtiği halde olanları bir türlü kafasından çıkarıp atamamıştı. O akşamı ve Ayça’yı öptüğü an’ı düşündükçe içine tuhaf bir sıkıntı basıyordu. İşin garibi, bu aptal anı sık sık aklına gelip onu huzursuz eder olmuştu. Moon Jee bu durumun abisine karşı büyük bir suçluluk duymasından ileri geldiğini düşünüyordu; hatta gidip onunla konuşmayı, her şeyi açık açık anlatıp özür dileyerek vicdanını rahatlatmayı düşünmüştü ama açıkçası gözü yemiyordu: Han Seul’ün böyle bir şeyi sebep ne olursa olsun pek de iyi karşılamayacağı kesindi!

Birdenbire, önünden geçtiği beyaz, büyük bir şemsiyenin altına bir tabure atmış oturan adama gözü takıldı ve hayretle durakladı: Birkaç hafta önce Jae Hwa ve çocuklarla eğlendiği barın karşısında gördüğü falcıydı bu!

Avatar – credits

Aynı anda oturduğu yerde keyifle nargile tüttürmekte olan falcı da onu fark etti ve Hint fakiri görünümlü adam heyecanla el kol sallamaya başladı: “Oooo, genç efendi! Gel gel, senin yarım kalan bir falın vardı!”

Moon Jee bir an tereddüt etti, ama sonra içinden yükselen meraka karşı koyamadı. Adamın karşısında durdu ve çarpıkça gülümsedi: “Merhaba falcı efendi! Sihirli baklalar ne âlemde bakalım?”

“Hepsi gayet sıhhat ve afiyetteler!” diye altın dişini göstererek sırıttı falcı ve yanındaki tabureyi patpatladı: “Hadi gel otur da falına devam edelim genç adam. Ya da “ay parçası” mı demeliyim?”

Kendi esprisine keh keh gülerken Moon Jee yine hayretle bakakalmıştı: “Bunu geçen sefer de söylemiştin! Peki ama nerden biliyorsun?”

“Bunu ve çok daha fazlasını biliyorum,” diye sırıttı adam. Moon Jee’nin cebinden çıkardığı parayı havada kaparken ekledi: “Mesela çok kısa bir süre önce önemli bir iş teklifi aldığını da biliyorum!”

Moon Jee birden geçen sefer adamın “bir teklif alacaksın ama bu işte pürüzler çıkacak” demesini hatırladı ve alayla gülümsedi:

“Sen pürüzler çıkacağını söylemiştin ama ben bunları hallettim bile: Arkadaşlarımı satmayacağımı söyledim ve karşımdaki adam geri adım atmak zorunda kaldı!”

“Dur bakalım, daha hiçbir şey halletmiş değilsin,” dedi adam bilgiç bilgiç. “Asıl zorluklar bundan sonra başlıyor. Eski bir Hint atasözü şöyle der genç adam: Dereyi görmeden paçaları sıvama!”

Moon Jee “Hint mi?! Bir dakka yav, o Çin atasözü değil midir?” diye hayretle mırıldanırken falcı abartılı bir hareketle onu susturdu ve önündeki baklaları işaret etti. Gözlerini yeniden Moon Jee’nin yüzüne çevirdiğinde yüzünde tuhaf bir sırıtma vardı:

“Aferin! Görüyorum ki güneşten vazgeçmişsin! Doğruyu yaptın evlat…”

Moon Jee bir an durakladı. Aklına Hae In gelmişti. Genç adam şaşkınca kaşlarını çattı: Gerçekten ondan vaz mı geçmişti? Bir an düşündü ve hüzünle içini çekti: Öyle ya… Nehir kenarında gördüklerinden sonra içinde en ufak bir umut kırıntısı bile kalmamıştı…

“Doğru yoldasın: Sen ay’sın, senin kendi yarını araman gerek…”

Moon Jee’nin adamın son cümlesini algılaması birkaç saniye sürdü. Genç adam şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı: “Bir dakika, şimdi sen bununla neyi-”

“Rama-san, zabıtalar geliyor!” Birdenbire fırtına gibi çadıra dalan yeniyetme bir gencin bağırarak söylediği sözler Moon Jee’nin lafını ağzına tıkadı. Çocuğun söylediklerini duyan falcı da yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle kalkıp önündeki tablayı kapamış, taburesini sırtına atmıştı; Moon Jee’yi de adeta itercesine yerinden kaldırıp onun altındaki tabureyi çekerken:

“Ben kaçar, kusura bakma delikanlı,” diye sırıttı, “Sana mutluluğu getirecek olan tek kişi, ayın diğer yarısıdır! Bunu sakın unutma, tamam mı? Hadi eyvallah!”

Ve küçük çocuğu önüne katıp koşturmaya başladı. Moon Jee ise şaşkınlık içinde kalakalmıştı. “Hey, dur, bu ne demek?!” diye bağırsa da falcı çoktan uzaklaşmıştı bile. Moon Jee hayretle başını salladı. Durup dururken yaşadığı atraksiyonlar bitmek bilmiyordu!

Dudak büktü ve yeniden yürümeye koyuldu…

Hae In mutfak tezgahı üzerinde duran çeşit çeşit kurabiye, cips, kanepe ve salataları süzdü ve kendi kendine beğeniyle gülümsedi: İstedi mi, kendisi de gayet güzel yemek yapabiliyordu. Yalnız bu isteği pek sık duymuyordu, o başka…

Ama bugün özel bir gündü: Bugün Ayça’nın doğumgünüydü. Daha önce muhabbeti geçtiği zaman Hae In şaşkınlıkla, ev arkadaşının doğumgününe çok az bir vakit kaldığını fark etmişti. Böylece tarihi aklına not etmiş, zamanı gelince de Han Seul ve Moon Jee’ye haber verip bu sürpriz partiyi düzenlemişti.

Partiyi Moon Jee’nin evinde yapacaklardı. Moon Jee’nin enfes arka bahçesi, bu iş için biçilmiş kaftandı. Genç kız o gün klinikten erken çıkmış, Moon Jee’ye gelip bahçeyi süslemesine yardım etmişti. Her yere balonlar, fenerler, kedi merdivenleri asmışlardı; cıvıl cıvıl olmuştu ortalık. Sonra bir önceki gece, Ayça klinikte nöbetteyken hazırlayıp dolaba sakladığı yiyecekleri getirip Moon Jee’nin mutfak tezgahına dizmişlerdi. Moon Jee’nin ağzı açık kalmıştı:

“Vaaaaayy, noona, senin böyle marifetlerin olduğunu bilmezdim! Süpersin!”

Böyle deyip kurabiyelerden birine uzandı, ama Hae In onun eline vurdu hemen: “Hop! Ayça gelmeden başlamak yok!”

“Bir tanecik de mi yok??” diye feryat etti Moon Jee. “Bari mekân kirası olarak alsam?? Bak evimi açtım size…”

“Olmaz, herkes gelmeden yemek yok,” diye kestirip attı Hae In. Moon Jee homurdanarak mutfaktan çıkınca da kendi kendine sırıttı: Ayça’nın dediği kadar vardı. Moon Jee’yle uğraşmak cidden keyifliydi!

Hae In son zamanlarda Moon Jee’yle arasının düzelmeye başladığını fark ediyordu, ve bu durumdan son derece mutluydu. Demek ki genç çocuk artık kendisine karşı olan duygularını içinden atmaya başlamıştı. Hae In neşeyle gülümsedi: Moon Jee önceden ona asla noona diye hitap etmezdi, ama şimdi farkında bile olmadan noona demeye başlamıştı! İyiye işaretti bu…

O sırada kapı çaldı. Moon Jee “ben açarım!” diye koştururken Hae In de alelacele konfetileri hazırlıyordu.

Kapı açılınca neşeyle sırıtan Han Seul ve şaşkın şaşkın, Moon Jee’nin evinde ne aradıklarını anlamaya çalışan Ayça çıktı karşısına. Han Seul Ayça’yı klinikten almış, ona bir sürprizi olduğunu söylemişti. Ama genç kız sürprizin Moon Jee’ye gelmek olduğunu hayatta tahmin edemezdi! Biraz korkarak iki çocuğun yüzlerine baktı, ama ikisinin de sırıttığını görünce içi rahatladı.

“Hoşgeldiniz!” dedi Moon Jee neşeyle, “Evet, partimizin onur konukları da geldiğine göre eğlenmeye başlayabiliriz!”

“Parti mi? Onur konukları mı?? N’oluyo yaa…” diye mırıldanıp içeri geçti Ayça ve verandaya açılan salonda Hae In’i kocaman bir pastanın önünde dururken buldu. Hae In onlar içeri girer girmez konfetileri birbiri ardına patlatıp Ayça’nın başından aşağı yağdırmaya başlamıştı bile:

Happy Birthday Song

“İyi ki doğduuun Ayçaaa!”

Diğerleri de ona katıldılar ve hepsi birden “iyi ki doğduuuun!” diye bağırmaya başladılar. Ayça’nın şaşkınlık ve sevinçten ağzı açık kalmıştı. Duvara boydan boya asılmış “happy birthday” yazılı afişi görünce neşeyle gülümsedi. Bu arada Moon Jee hemen pastayı Ayça’nın önüne itmiş, becerikli bir hareketle mumları yakmıştı. “Hadi üflesene!” diye bağırdı Han Seul ve Ayça onun sözünü ikiletmedi. Pastanın üzerindeki 2 ve 8 rakamı şeklindeki mumları üflerken diğerleri alkışlamaya başlamıştı bile!

“Tebrikler Ayçacığım, nice yıllara,” dedi Hae In ve onun boynuna sarıldı. Sonra Han Seul yanağından öperek tebrik etti sevgilisini. Moon Jee ise sırıttı:

“Vuhaaa, yirmi sekiiiiiz! İyice yaşlandın desene…”

“Kes sesini!” diye onun kafasına bir şaplak attı Ayça. Ama hemen sonra gülerek ona da sarıldı.

Sonra hediye faslına geçildi. Ayça cidden mahcup olmuştu; doğumgününü bildikleri yetmiyor gibi bir de hediye almaya uğraşmışlardı zavallılar… Hae In’in hediyesi çok güzel bir bluzdu. Ayça geçen gün birlikte alışverişe çıktıkları zaman beğendiği halde “çok fazla şey aldım bu aralar, bu kadar açılmayayım…” deyip almaktan vazgeçmişti. Ama Hae In unutmamıştı demek! Ayça ona: “çok teşekkür ederim canım! Niye zahmet ettin ki?…” diye sarılırken Hae In sevinçle gülümsüyordu: “Beğendiğine sevindim! Güle güle kullan…”

Moon Jee elindeki paketi uzatırken sırıttı: “Al bakalım! Artık beni sorularınla rahatsız etmezsin…”

Ayça merakla paketi açınca, bir kitap çıktı içinden. Üzerinde “Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi” yazıyordu. Ayça gülmeye başladı: “Bu sadece bana değil, kendine de bir hediye olmuş…”

“Eee, akıllı adamın hali başka oluyor,” diye sırıttı Moon Jee. Han Seul de hediyeyi görmüş, heyecanla atılmıştı: “Vaayyy, afferim lan, çok iyi düşünmüşsün! Eee, ne de olsa insanlar ikiye ayrılır, otostopçunun galaksi rehberini okumuş olanlar ve diğerleri!”

“Aynen öyle abicim! Çak!” İki çocuk neşeyle birbirlerinin eline çakarken Hae In ve Ayça göz göze gelip içlerini çektiler: Allah bilir bu Kim biraderler aynı şeyi “Fight Club”, “Naruto” ve daha binlerce film/kitap/anime için de söyleyebilirlerdi…

Nihayet sıra Han Seul’deydi. Genç adam ufak bir paket uzatırken gülümsüyordu:

“Umarım beğenirsin…”

Ayça merak ve heyecanla paketi açmaya çalışırken Moon Jee de merakla kafasını uzatıyordu: “Ne almış, ne almış?? Pırlanta yüzük mü acaba??” Han Seul bu boşboğaz oğlana ters ters bakıp dişlerinin arasından tısladı:

“YA! Pırlanta yüzük alsam bile böyle senin şebekliklerinin ortasında vermezdim, değil mi??”

“Hımm, orası da öyle tabii…” diye bilmiş bir tavırla başını salladı Moon Jee.

Ayça ise bu sırada pakedi açmayı başarmıştı: Bir mücevher kutusuydu bu. Ayça merakla kutuyu açınca, çok güzel, pırıl pırıl hilâl şeklinde bir kolye çıktı karşısına.

“Ah, çok güzel!” dedi Ayça heyecanla ve kolyeyi eline aldı. Sevinç ve beğeniyle kolyeyi incelerken Han Seul keyifle gülümsüyordu. Ayça’nın beğenmesine sevinmişti.

“Takmana yardım etmemi ister misin?”

“Evet, çok sevinirim…” dedi Ayça ve bir eliyle saçlarını topladı. Han Seul onun arkasına geçip kolyeyi takarken Moon Jee:

“Vay… Çok güzel kolyeymiş cidden…” diye mırıldandı. Nedense birden kendini biraz tuhaf hissetmişti. Abisi Ayça’nın ensesinde kolyenin klipsini açmaya uğraşırken mahrem bir sahne izlermiş gibi bakışlarını kaçırdı, alelacele Hae In’e döndü:

“Hyung bu işlerde çok zevklidir… Kadınların hoşlanacağı şeyler seçmede üstüne yoktur!”

Hae In’se yüzünde dalgın bir ifadeyle başını salladı. Bir refleks gibi eli kendi boynuna gitti, ama neyse ki hemen kendini toparlamayı başardı. Yoksa az kalsın sıkıldığı veya üzüldüğü zamanlarda yaptığı gibi Han Seul’ün hediyesi olan güneş kolyesiyle oynamaya başlayacaktı ki, bunun hiç de sırası değildi!

Genç kız burukça gülümsedi. Az ileride kolyeyle cebelleşen Ayça ve Han Seul’u izlerken bir defa daha, onların bir çift olduğunu kendi kendine hatırlatmadan edemememişti. Evet, onlar bir çiftti. Ayça’nın ışıl ışıl, pahalı kolyesi, bunun kanıtı gibiydi. Kendi basit kolyesinin Ayça’ya şu anda takılan kolyenin yanında ne kadar ucuz kaldığını düşündü bir an, ve sonra kendine kızdı: Elbette öyle olacaktı! O sadece, yeni tanışılan sevimli bir adamın kendisine hediye ettiği bir arkadaşlık kolyesiydi. Oysa Ayça, kolyesini kendisine âşık bir adamdan alıyordu.

Nihayet, Han Seul kolyeyi takıp “işte…” diye geri çekildi, Ayça da ona dönüp baktı. Genç kızın gözleri ışıl ışıldı:

“Çok teşekkür ederim Han Seul… Çok güzel bir kolye, gerçekten çok beğendim…”

“Beğendiğine sevindim,” diye gülümsedi Han Seul. “Seni anlatıyor… Ve sana gerçekten çok yakıştı…”

Ayça mahcupça gülümseyerek bakışlarını yere indirirken Han Seul sırıttı, sonra utanmış ve bu utancını konuyu dağıtarak saklamaya çalışır gibi diğerlerine döndü:

“Hadi amaaa, partiye başlamıyor muyuz??”

Moon Jee hemen kendine geldi, neşeyle bağırıp hoparlöre bağlanmış Iphone’una doğru koşturdu: “O zaman parti zamanıııı! Yehuuuuuuuuuuu!”

T-ara – Why are you being like this?

Moon Jee’nin hareketli müzik seçimleriyle ortama birden bir neşe geldi. Han Seul:

“O zaman doğumgünü çocuğu pastasını kessin ve yemeklerimize yumulalım!” diye güldü. Ayça ise merakla:

“Başka gelecek yok mu?” dedi, “Seung Mi Unni’yi falan da çağırsaydık keşke…” Hae In hemen atıldı:

“Çağırmaz olur muyum? Ama bugün geceye kadar klinikte o kalacak, biliyorsun… Yine de çıkışta belki bir-iki saatliğine uğrayabilirse uğrayacak…”

“Boşverin yaa, böyle biz bize daha iyiyiz!” dedi Moon Jee de ve pastanın kesilmesini bile beklemeden parmağını daldırıp yaladı: “Hımm, çok güzel pastaymış, eline sağlık noona!”

“MOON JEEE!” diye bağırdı diğer üçü aynı anda ve genç çocuk tırsarak onlara baktı: “Ne var yaa?? Allah Allah, yedik mi pastanızı?!”

“Yemedin mi???”

“Canım o köşesini bana verirsiniz, olur biter…” dedi Moon Jee ve sonra kendi kendine “cık cık”layarak, bu ufacık hareketini bu kadar büyüttükleri için hepsine küsüp gitti, bir köşeye oturdu.

Biraz sonra pastalarını mideye indirirken Ayça iştahlı “nmmmm”ların arasında beğenisini gizleyemiyordu:

“Hae In-ah! Ellerine sağlık, hepsi süper olmuş! Pastayı da sen mi yaptın?”

“Ahah, hayır, yaş pastayı hazır aldım,” diye sırıttı Hae In, “Ama diğerleri benim marifetim…”

“Süpersin Hae In! Ev arkadaşım olduğun için o kadar şanslıyım kiii!”

Moon Jee de laf atmadan duramadı: “Seni alan yaşadı noona!! Artık iki senede yüz kilo falan olur…”

Hae In gülerek elinin altında duran bir kanepe yastığını fırlattı oğlana. Ama neyse ki Moon Jee kendisini ve pasta tabağını yastıktan korumayı başardı!

Biraz sonra dans faslına geçilmişti ki kapı çaldı. Hae In koşturdu hemen: “Ben açarım!”

Kapıyı açtığında Seung Mi’nin neşeli suratı karşısında duruyordu:

“Selaaaam! Bana da pasta kaldı mı??”

“Ah, hoşgeldin Unni! Kalmaz olur mu, geç içeri!” dedi Hae In ve onu partinin tüm hızıyla sürdüğü arka bahçeye doğru götürdü. Moon Jee eline fotoğraf makinasını geçirmiş, partiyi resimliyordu. Bu sırada Ayça ve Han Seul karşılıklı twist yapmaya çalışıyorlardı. Ayça çocuğa “bak şöyle yapacaksın… azıcık kalçayı kıvır…” diyor, ama Han Seul kalçayı kıvırabilecek gibi görünmüyordu! “Böyle mi?” deyip sertçe kalçasını attırınca tam karşılarında ikisini izlemekte, bir yandan da fotoğraf çekmekte olan Moon Jee koptu:

“Hyung! Kalça çıkığı olan bir panda yavrusuna benzedin!”

“YAA! Hiç de bile, biraz sonra kapıcam ben bu dansı, bak görürsün!” diye bağırdı Han Seul ve kıvırtma çalışmalarına devam etti. Moon Jee ise onun en komik pozlarını yakalamak için yüzünde kocaman bir sırıtmayla tetikte bekliyordu.

O sırada Seung Mi’yi gören Ayça neşeyle koşturdu, boynuna atıldı genç kadının: “Seung Mi Unni! Hoşgeldin!”

“Hoşbulduk tatlım! Doğumgünün kutlu olsuun!” dedi Seung Mi neşeyle ve Ayça’ya bir paket uzattı. Ayça “aşkolsun, ne gerek vardı, senin gelmen yeter…” diye mırıldanıp neşeyle açtı paketi.

Seung Mi Unni ise ona çok tatlı bir abajur almıştı. Üzerinde yıldız desenleri vardı. “Karanlıkta görmelisin, mavi bir ışık yayıyor,” dedi Seung Mi ve genç kızın yanaklarını sıktı: “Tıpkı senin güzel gözlerin gibi…”

Ayça ona sarılıp teşekkür ederken kendi kendine “yaşasın, bir sürü hediyem oldu!” diye sevinmeden edemiyordu. Doğumgünü ne süper bir şeydi! Moon Jee de aynı anda: “Bozmayın, çekiyorum!” deyip iki genç kadının ellerinde abajurla resmini çekti.

Dancing Limes

O sırada Hae In gidip şarkı listesinden slow bir parça seçmişti. Diğerlerine döndü:

“Hadi biraz dans edip yediklerimizi eritelim… Yoksa bu pastalar bize yağ olarak geri dönecek!”

“O zaman bana bu dansı lütfeder misiniz sevgili hanfendi?” dedi Han Seul ve saygılı bir reveransla Seung Mi’nin önünde eğildi. Seung Mi ise gülerek ellerini sallamaya başladı: “Ay yok, yok! Siz Hae In’le veya Ayça’yla dans edin… Ben bugün klinikte o kadar yoruldum ve acıktım ki, şu anda bir köşeye geçip pasta tıkınmaktan başka bir şey düşünemiyorum…”

Diğerleri onun bu lafına güldüler. Bunun üzerine Han Seul Ayça’yı dansa kaldırdı. Moon Jee de Hae In’e baktı, genç kız gülerek başını sallayınca onunla birlikte bahçede sardunyalar arasında kalan ufak dans pistlerine doğru ilerledi.

Ayça Han Seul’le dans ederken düşünüyordu. Genç kız hayatından son derece memnundu. Şu bahçede, bu insanlarla olmak onu gerçekten mutlu ediyordu. Başını biraz geriye çekip Han Seul’e baktı. Han Seul de ona bakıp gülümsedi. Ayça’nın yüzüne sevimli bir gülümseme yayıldı: Bu hoş adam cidden sevgilisi miydi yani? Vay canına, inanılır gibi değildi!

“Ne düşünüyorsun?” dedi Han Seul ona merakla bakıp.

Ayça güldü. Genelde bu tür soruları kadınlar sorardı, erkekler değil. Yine de hafifçe omuz silkti, gülümseyerek genç adamın gözlerinin içine baktı:

“Senle karşılaştığım için çok şanslı olduğumu…”

Han Seul neşeyle sırıttı. Ayça’nın cevabı hoşuna gitmişti. Genç kızı neşeyle kollarının arasında döndürürken:

“Eh, bu konuda haksız olduğunu söyleyemeyeceğim!” dedi. Ayça gülerek onun omzuna hafifçe vurdu: “Kendini beğenmiş şey!”

Bu sırada yine Han Seul’ün telefonu çalmaya başlayınca genç kızın yüzünden bir sıkıntı geçti: Han Seul’ün belki de tek kusuru, şu susmak bilmeyen telefonuydu!

“Özür dilerim, yine işten arıyorlar,” dedi Han Seul yüzünde üzgün bir ifadeyle. “Hemen cevaplayıp geliyorum, tamam mı? Çok özür dilerim!”

Böyle deyip içeri geçti, Ayça da tıpış tıpış Seung Mi’nin oturup pastalara yumulduğu yere doğru ilerledi. Bu arada Hae In de Moon Jee’ye dönmüştü:

“Biz de otursak olur mu Moon Jee-yah? Bütün gün pasta yapacağım diye ayakta dikilmekten bayağı yorulmuşum…”

“Tamam noona, nasıl istersen,” dedi Moon Jee gayet doğal bir biçimde. Hae In çaktırmadan onu süzdü ve gülümsedi: Evet, bu çocuk kesinlikle kendisini kafasında bitirmişti.

Blue Moon

Onlar da Seung Mi ve Ayça’nın yanına geçtiler. Tam oturmuşlardı ki, ipod’un shuffle’ında yeni bir şarkı başladı: Blue Moon’du bu. Ayça’nın gözleri parladı:

“Aaa, bu şarkıyı tanıdın mı Moon Jee?” dedi neşeyle, “Im Juli’de de çalıyordu!”

“Tanımaz olur muyum, süper sahneydi!” diye sırıttı Moon Jee. Hae In şaşkınca: “Im Juli de ne?” diye sorarken Seung Mi bir Ayça’ya, bir de Moon Jee’ye baktı:

“İkinizin de bildiği bir şarkıysa ikinizin dans etmesi gerekir. Hadi kalkın, ne duruyorsunuz?”

Ayça ve Moon Jee önce şaşkınlıkla ona, sonra da birbirlerine baktılar. Ayça hafifçe omuz silkti: “Neden olmasın?” Moon Jee de dudak büktü ve elini uzatıp kızı ayağa kaldırdı. Hae In ve Seung Mi’nin eğlenen bakışları altında tekrar bahçeye döndüler.

Moon Jee elini onun beline koyunca Ayça birden kendini biraz tuhaf hissetti. Bir an, nedenini bilmeden gözlerini kaçırdı. Aklına istemsizce, Moon Jee’nin kendisini sıkı sıkı tutup öptüğü an gelmişti.

Moon Jee de aniden gerilmişti. Biraz öncesine kadar aslında hiçbir şeyi yoktu. Hatta Ayça’yı o günden sonra ilk görüşü olduğu halde kızın yanında eskisi gibi rahatça davranabildiğini görüp sevinmişti bile. Ama şimdi Ayça’nın saçlarının kokusu burnuna gelince nedense yine bir garip oldu. Dikkatini dağıtmak için çabucak konuşacak başka şeyler düşündü, hemen atıldı:

“Güzel şarkı, di mi? Ben çok severim Blue Moon’u… Bir de Mizuki Nana’nın Blue Moon’u vardır, onu bilir misin?”

“Hayır, Mizuki Nana’yı da ilk defa duyuyorum,” dedi Ayça. Moon Jee feryat etti:

“Nasıl yaa?? Mizuki Nana’yı nasıl bilmezsin?!” Sonra başını esefle iki yana salladı: “Agasshi, senin ciddi bir müzik kültürü sorunun var…”

Ayça güldü. Biraz rahatlamaya başlamıştı. Şakacı bir sesle:

“Müzisyen olan sensin,” dedi. “Beni sen aydınlatacaksın!” Sonra bir an durdu, gerçekten merakla ekledi: “Hakikaten Moon Jee, neden müzik yapmayı bu kadar seviyorsun? Neden kendine bu yolu seçtin?”

Moon Jee küçük bir çocuğun safça sorusuyla karşılaşmış bilge bir adam edasıyla gülümsedi: Bu da soru muydu yani? Müzikten daha güzel bir şey var mıydı şu dünyada?

“Senin bu soruna sevgili idolüm Bob Marley’in sözleriyle cevap vermek isterim: “Müziğin iyi yanı şudur ki”, der bu bilge adam, “sana çarptığı zaman acı hissetmezsin…” İşte müzik bu yüzden güzeldir Ayça: Seni hüzünlendirirken bile mutlu eder, hayatını daha anlamlı bir hale getirir… “Music is what feelings sound like!” Müzik, duyguların sesidir!”

Ayça birden hayretle baktı genç adama. Moon Jee’nin gözleri dalmıştı, yüzünde keyifli ve kendinden emin bir gülümseme vardı. Severek yaptığı şeyin güzelliğinden şüphesi olmayan birinin gülümsemesiydi bu. Genç kız şaşkınlıkla durakladı. Moon Jee’nin dediklerinden şaşırtıcı biçimde etkilenmişti.

O sırada Moon Jee de dalgınlığından sıyrıldı, ve gözlerini kendi yüzüne dikmiş, şaşkınlık ve hayranlık karışımı bir ifadeyle ona bakan Ayça’yla göz göze geldi. Genç adam yine kısacık bir an, vücudundan elektrik akımı geçmiş gibi sarsıldı: Ayça’nın iri gözleri, bahçedeki fenerlerin ve verandadan yayılan loş ışığın altında içinde minik minik ışıklar parlayan koyu lacivert bir denize dönüşmüştü ve uzun kirpikleriyle çok, çok güzellerdi. Moon Jee boğazının kuruduğunu hissetti ve utanarak bakışlarını kaçırdı. Ayça da aynı anda kendini bir tuhaf hissedip kızararak yüzünü başka tarafa çevirdi. Az önceki geçici rahatlama, yerini eskisinden de beter bir gerginliğe bırakmıştı. Genç kız “N’oluyo yaa??…” diye mırıldandı kendi kendine. Moon Jee ise bir an sıkıntıyla yutkunmuştu, sonra hemen aralarındaki tuhaf atmosferi dağıtmak için aklına ilk geleni söyleyip atıldı:

“Ah! Bu arada… Demek… Hımm, demek, sen temmuz doğumlusun! Yengeç burcu oluyorsun, di mi? Hımm, yengeçler evcimen olur…”

“Evet, öyle derler,” dedi Ayça, o da kendi tuhaf hallerinden sıyrılmaya çalışarak. “Ya sen ne burcusun?”

“Ben aralık doğumluyum, yay burcuyum,” dedi Moon Jee. Ayça sırıttı: “Havai, çapkın ve ele avuca sığmaz! Tam yay erkeği!”

“Aşkolsun, ne çapkınlığımı gördün?” dedi Moon Jee ve der demez pişman oldu. Ayça’nın bakışlarını kaçırması ve yüzünün aldığı garip şekil, yeniden son karşılaşmalarının anısını hatırladığının işareti gibiydi!

“Aa, bu arada abim de akreptir!” diye atıldı hemen, onun dikkatini çekmek için, “akreple yengeç iyi anlaşırlar, di mi?”

“Yaa… Evet…” diye mırıldandı Ayça. Yine de bakışlarını Moon Jee’ye çevirmedi. Kulakları hâlâ alev alev yanıyordu, Moon Jee’yle böyle yakın bir biçimde dans ederken o öpüşme anısını aklından çıkarıp atması pek de kolay olmayacaktı… Moon Jee ise yüzünü buruşturup dudaklarını ısırdı: Bu iş gittikçe daha tuhaf bir hal alıyordu!

Bu arada Seung Mi’nin dikkatle ikisini süzdüğünü gören Hae In şaşkınca ona baktı:

“Ne oldu Unni? Aklına bir şey takılmış gibi?”

“Şu ikisini izliyordum,” diye mırıldandı Seung Mi, “Bunların arasında tuhaf bir şeyler geçmiş…”

Hae In hayretle bir dans eden çifte, bir de Seung Mi’ye baktı: “Kim? Moon Jee ve Ayça arasında mı? Nasıl yani??”

“Yani’si, ya kavga etmişler, ya da başka bir şey…” dedi Seung Mi ve onları işaret etti: “Baksana, hiç de doğal bir biçimde dans edemiyorlar. Aralarında bir gerginlik var…”

Hae In şaşkın şaşkın bakakaldı. Evet, Ayça da, Moon Jee de bir tuhaftı. Konuşup gülüşmek yerine, birbirlerinden gözlerini kaçırıp gergin gergin, sanki zoraki dans ediyorlardı! Genç kız hayretle dudak büktü, ne olmuş olabilirdi ki?

Aynı anda Han Seul içeri girdi ve dans edenlere şöyle bir bakıp Hae In ve Seung Mi’nin yanına oturdu: “Ee, klinikte işler nasıl Seung Mi Noona?”

“İyidir Han Seul-sshi,” diye güldü genç kadın, “Sadece Ayça’yı almak için değil, arada bir çayımızı içmek için de uğra!”

“Tamam, uğrarım,” diye güldü Han Seul. Bu arada Moon Jee ve Ayça Han Seul’ün geldiğini görür görmez dansı bırakmak için bir bahane bulmuş olmanın sevinciyle onların yanına doğru yürümeye başlamışlardı. Han Seul kardeşine bakıp sırıttı:

“Benle dalga geçiyordun ama kabul et oğlum, sen benim kadar bile dans edemiyorsun!” Sonra Ayça’ya döndü: “Di mi Ayça? Sen söyle…”

Ayça biraz zoraki gülümsedi, başıyla onayladı. Han Seul: “Yaaa işteee, ben biliyordum!” deyip Moon Jee’nin saçını karıştırdı, Moon Jee ise “Hyuuung!” diye feryadı bastı. Ama genç çocuğun halinde bir gariplik vardı, sıkılmış gibi, hatta suçlu gibiydi.

Hae In kaşlarını çattı. Seung Mi Unni haklıydı. Bu ikisinin arasında tuhaf bir şeyler geçmişti.

Han Seul senatörü oteline bıraktıktan sonra üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi rahatlamıştı: Bugün sondu. Artık ona eşlik etmesi gerekmiyordu. Dong Sae, yarın sabah senatöre bizzat kendisi eşlik edeceğini, Han Seul’ün gelmesine gerek olmadığını söylemişti. Han Seul bu duruma sevinmişti. Doğrusunu söylemek gerekirse artık Jun Hee’yi görmekten yorgun düşmüştü.

Fakat otelin kapısından çıkar çıkmaz arkasından: “Han Seul-sshi!” diye seslenen ince bir kadın sesini duyunca henüz her şeyin bitmediğini anladı. Biraz bezgin bir ifadeyle arkasını döndü. Seslenen gerçekten de Jun Hee’ydi.

The Greatest Love OST – Don’t forget me

Jun Hee ona biraz buruk bir gülümsemeyle bakıyordu:

“Bana veda etmeden mi gidiyordun?”

Han Seul sıkıntıyla bir nefes verdi. “Sana neden veda edeyim ki?” demek geliyordu içinden, ama genç adam yine kendini tuttu, bir şey demedi. Ağır adımlarla genç kadına yaklaştı, elini uzattı:

“Sanırım bir daha görüşemeyeceğiz Jun Hee-sshi… Sana iyi yolculuklar dilerim…”

Jun Hee, yüzünde buruk bir ifadeyle onu süzüyordu. Sonra birdenbire, genç adamın boynuna atıldı, ona sıkıca sarıldı! Han Seul şok içinde kalakalmıştı, bu da nesiydi şimdi?!

“Kendine çok iyi bak!” diye hıçkırdı genç kadın. “Bunu sana geçen sefer söyleyememiştim, o yüzden şimdi içimde kalsın istemiyorum: Kendine çok iyi bak ve çok mutlu ol Han Seul! Sen bunu öyle çok hak ediyorsun ki! Mutlu ol, tamam mı?”

Han Seul ilk andaki şaşkınlığından kurtulmuştu. Yüzüne biraz buruk, biraz şefkatli bir gülümseme geldi.

“Benim için endişelenmene gerek yok Jun Hee,” dedi, “ben mutluyum zaten… Evet, çok mutluyum…”

Birden gözünün önüne Ayça’nın hayali düştü ve genç adam sevgiyle gülümsedi: Evet, gerçekten de mutluydu. Bu ışıltılı, sevimli genç kız, onun yüreğini ısıtıyordu. Birlikte el ele yürürken, ya da doğumgününde hilâl kolyesini boynuna takarken Ayça’nın yüzünde beliren neşeyi gördükçe kendisi de mutlu oluyordu. Jun Hee ise hayretle baktı eski sevgilisine. Birden dudaklarından:

“Demek… bir sevgilin var!” sözleri döküldü. Genç kadın aniden, içinde bir yerin sızladığını hissetti: Han Seul’ün gerçekten de artık sevdiği başka biri vardı!

Ama hemen sonra, sevinçle gülümsedi: Artık vicdan azabı çekmesine gerek yoktu.

“Çok sevindim,” dedi fısıltıyla. Biraz buruk, ama sevinçle gülümsüyordu: “Gerçekten çok sevindim Han Seul-sshi… Artık gönül rahatlığıyla gidebilirim…”

Han Seul de ilk defa ardında başka bir şey olmadan gülümsedi genç kadına. İlk defa kalbinde bir rahatlık hissetti, ve anladı: Artık ilk aşkını, onu fena halde yaralayan, inciten ilk aşkını affetmenin ve özgür bırakmanın zamanı gelmişti.

“Ben… geçmişteki güzel günlerimiz için sana teşekkür ederim…” diye fısıldadı.

Jun Hee’nin birden gözleri doldu. Ama yine de sevgiyle gülümseyip başını salladı: “Ben de… Ben de çok teşekkür ederim…”

Sonra, elini uzattı. Han Seul’ün elini sıktı. Sonra, arkasını döndü ve son bir defa gülümseyerek genç adama baktıktan sonra otele girdi.

Han Seul’se, bir süre öylece kaldı. Kalbinde binlerce duygu uçuşuyordu; eski bir aşkın sızısı, özlem, sevinç, mutluluk ve ince bir hüzün… Genç adam, uzun uzun, otel lobisinde ilerleyerek gözden kaybolmak üzere olan ilk aşkını seyretti…

Sonra, içini çekerek geriye döndü. Arabayı otel otoparkına bırakmıştı. Artık bu işi tamamlamış olmanın gönül rahatlığıyla evine gidebilirdi.

Evine, ve kendisini bekleyen yepyeni bir hayata gitme zamanıydı…

“Hyuuuuung, yeter artık yaaa! Tam dört saattir bilgisayar başındayız, farkında mısın?!”

Moon Jee şaşkınlıkla Hyung Kan’a baktı. O kadar olduğunu fark etmemişti. Ama sonra omuz silkti, grupları için güzel bir isim bulunmadan burdan kalkılmayacaktı!

“Başka zamanımız olmadığını biliyorsunuz millet… Yarın, konser için afişler basılacak… Kendimize güzel bir isim bulamazsak Su Hyun’un saçma sapan önerilerinden birini seçmek zorunda kalacağız!”

Genç çocuk bir önceki görüşmede Lee Su Hyun’un “grubunuzun ismi çok demode… şöyle daha düzgün bir şeyler bulmamız lâzım…” dedikten sonra gözleri parlayarak: “Super Seniors nasıl mesela??” dediği an’ı hatırladı ve içinden önlenemez bir kusma dürtüsü yükseldi: Super Seniors! Şaka mıydı neydi bu adam?!

“Afişlerde zaten resmimiz ve kendi isimlerimiz olacak, bırakalım grup ismini Su Hyun seçsin” diye somurttu Jin Beom. Joon Hwa da ona katıldı:

“Evet ya, boşver Hyung, onlar daha iyisini bilirler… Baksana, sabahtan beri kafa patlatıyoruz, ama bir şey bulamadık!” Sonra diğerlerine döndü: “Millet, ben yemek yemeye gidiyorum, benle gelen var mı?”

“Oh, Tanrı’ya şükür, açlıktan ölüyorum,” deyip ayaklandı Hyung Kan. Jin Beom da “evet ya, yemeğe gidelim,” deyip onları takip edince Moon Jee hayret ve öfkeyle kalakalmıştı. Arkadaşlarının arkasından bağırdı:

“YA! Geri gelin lan! Hey, kime diyorum??”

Ama çocuklar ceketlerini sırtlarına alıp kapıya gelmişlerdi bile. Joon Hwa kapıyı açınca karşısında, elinde bir tabak, zili çalmak üzere olan Ayça’yı buldu. Ayça şaşkın şaşkın ona bakarken genç oğlan:

“Aa, siz Moon Jee’nin komşusuydunuz, di mi… Bir kere daha yemek getirmiştiniz…” deyip ona içeri geçmesi için işaret etti. Diğer çocuklar da “Selam Ayça-sshi!” diye selamladılar genç kızı ve ayakkabılarını giydikleri gibi dışarı fırladılar.

Ayça onların arkasından kapıyı kapatıp salonda laptop’ının başında oturan Moon Jee’nin yanına geldiğinde şaşkındı:

“N’olmuş bunlara? Resmen kaçar gibi gittiler!”

“Bırak yaa, tembel herifler hepsi!” dedi Moon Jee öfkeyle. Sonra da sertçe mouse’ı sehpaya çarptı, saçlarını karıştırıp bağırdı:

“Arggghhh! Deli olucammm! Sabahtan beri gruba doğru dürüst bir isim bulamadık!”

Ayça şaşkınca baktı ona. “Ne ismi? Sizin zaten bir isminiz vardı…” dedi. Bu arada elindeki kısır kasesini mutfak tezgahına bırakıp gelmişti; anlaşılan Moon Jee pek de yemek yeme havasında değildi.

“Moon and Stars çok demodeymiş, bizden daha cool bir şey bulmamızı istediler,” dedi Moon Jee üzüntüyle. “Debut’müzü bambaşka bir isimle yapacağız…”

“Debut mü? Moon Jee sen ciddi misin?!” diye bağırdı Ayça heyecanla. Sonra koşturarak Moon Jee’nin yanına geldi, hemen onun yanına oturdu, heyecanla çocuğun yüzüne baktı: “Yani albüm mü yapacaksınız?!”

“Dur bakalım, hemen heyecan yapma,” diye güldü çocuk, “Henüz işin başındayız… Önce bizim için bir konser düzenleyecekler, halkın tepkisini ölçecekler… Eğer gelen tepkiler iyi olursa bir ihtimalle single yapma şansımız olacak…”

“Vay canına, bu muhteşem bir habermiş!” dedi Ayça ışıl ışıl gözlerle. “Tebrik ederim Moon Jee!”

Moon Jee neşeyle sırıttı. Ama hemen sonra tekrar sıkıntıyla içini çekti:

“Ama sabahtan beri internette gezinip duruyorum, grubumuza uygun şöyle doğru dürüst bir isim bulamadım! Eğer yarın isimsiz bir grup olarak oraya gidersek bizi Super Seniors ya da Boys Generation filan yapacaklar! Öyyykk, her an kusabilirim!”

“Boys Generation mı?? Ha hah, bak bu bayağı komik olurdu,” diye sırıttı Ayça. Ama Moon Jee’nin ona ters ters baktığını görünce hemen çenesini kapadı. Biraz sustu, sonra içini çekti.

“Doğrusu yazık olmuş… Ben sizin isminizi seviyordum: Moon and stars…” Sonra çocuğa dönüp gülümsedi: “Hatta bana biraz Türkiye’yi hatırlatıyordu, bilirsin, ay ve yıldız bizim sembolümüzdür…”

Moon Jee de gülümsedi, sonra içini çekip ayağa kalktı. Gitti, verandanın bahçeye inen merdivenlerinde oturdu. Gözlerini muhteşem bir temmuz gecesinin pırıl pırıl bulutsuz göğüne dikti. Yıldızlar biraz silikti bu gece, çünkü yarım aya dönmekte olan bir hilâl vardı.

“Evet ya… Ben de seviyordum,” dedi biraz buruk. “Taa üç sene önce, grubu ilk kurduğumuzda bulmuştuk bu ismi. Hımm, aslında grubu o zaman bile ben domine ediyordum, o yüzden “Moon”lu bir şey olmasını istediğim zaman diğerleri itiraz etmediler.” Sonra biraz burukça güldü: “Ama evet, biraz demode bir isim olduğunu itiraf etmeliyim. İnsanda pek de cool bir çağrışım yapmıyor…”

Ayça da geldi, Moon Jee’nin yanına oturdu. O da gözlerini gökyüzüne dikti.

“Hımm… Sanırım bu konuda sana yardım etmem biraz zor…” Sonra abartılı bir biçimde içini çekti: “Yeni nesil Koreli gençlerin cool anlayışı nedir, bilemiyorum…”

“Haha, orası kesin zaten, sen şimdi kaç oldun? Yirmi sekiz mi?? Yani yaşlı bir ajumma’sın!” diye sırıttı Moon Jee. Ama Ayça öfkeyle:

“Kes sesini! Sen çok küçüksün di mi?? Adamlar size super “senior”s diyo’ yav, naberr??” diye cevap verince yüzündeki sırıtma yerini somurtkan bir ifadeye bıraktı:

“Yaaa! Biz o on sekiz yaşındaki bebeler gibi müzik yapmıyoruz ama! Bizim bir ağırlığımız var!”

“On altı yaşında bir velet pop müzikten dünyanın parasını götürürken ağırlık falan kimsenin umrunda değil,” diye dudak büktü Ayça. Moon Jee somurttu: “Orası da öyle ya… Kanada’da doğmak vardı di mi!”

İkisi de aynı anda içlerini çektiler. Sonra bir an durup birbirlerine baktılar ve kıkırdamaya başladılar. Moon Jee:

“Çok komiksin Ayça! Sakın sen de Justin Bieber fan’ı olduğunu söyleme bana!”

“Saçmalama, o uyuz veledi elime verseler evire çevire döverdim!” diye sırıttı Ayça da. Moon Jee onun omzuna vurdu: “Hahah, adamımsın yaa!”

Ayça da güldü. Yüzü yine çocukça bir ifade almıştı. Moon Jee onun neşeli yüzünü profilden izlerken bir an durakladı: Genç kızın çok şeker olduğunu düşünmeden edememişti…

Bu arada Ayça:

“Neyse neyse, hadi size yeni isim arayalım,” deyiverdi. Bir an durdu, sonra aklına gelen fikrin aydınlığıyla gözleri ışıldadı:

“Bir Otostopçu’nun Galaksi rehberi’nden bir isim seçmeye ne dersin?” dedi. “Meselaaa… Vogonlar?”

“Aşkolsun, bize galaksinin en çirkin yaratıklarını mı layık gördün?” diye feryat etti Moon Jee. “Üstelik onların şiir zevki de sıfırdır!” Ayça “doğru ya” diye gülerken Moon Jee, aslında bu fikrin hoşuna gittiğini fark ediyordu: “Bir Otostopçu’nun Galaksi Rehberi… Evet, harbi lan!” Sonra merakla, yan yan süzdü genç kızı:

“Bu arada, demek sen de kitabı okumaya başladın ha? Aferin…”

“Başladım tabii, abi-kardeş o kadar başımın etini yediniz ki, okumasam olmazdı…” diye sırıttı Ayça. “Ayrıca artık otostop yaparken yanımıza almamız gereken tek eşyayı biliyorum: Bir havlu!”

“Vaooov, tebrik ederim!” dedi Moon Jee ve abartılı bir biçimde alkışlamaya başladı onu. Ayça gülerek onun saçlarını karıştırdı: “Zevzek şey!”

Sonra yeniden gözlerini bahçenin karanlığına dikti ve düşünmeye başladı: “Hımm… Pekala… Ah, peki ya Babelfish’e ne dersin?”

“Bütün dilleri birbirine tercüme edebilen balık… Hımm, bak bu fena değil, en azından Vogon’lardan daha iyi bir çağrışım yapıyor!” diye sırıttı Moon Jee. Sonra birden aklına gelen fikirle yüzü aydınlandı: “Ya da Mostly harmless diyebiliriz: biz dünyalıları tarif eden cümle bu. Çoğunlukla zararsız, hahah :D”

“Peki ya Salmons of Doubt? Kuşkucu somonlar!? Bence en süperi bu olur!”

“Vayyy, cidden iyiymiş, bu da çok eğlenceli bir isim olurdu!!” Moon Jee şaşkınlıkla baktı kıza: “Ayça, süpersin! Neden daha önce sana gelmedik ki?? Bu isimlerin hepsi cidden çok iyi. Üstelik bizi piyasadaki diğer gruplardan ayıracak kadar da akıllıca göndermeler içeriyor!” Sonra sırıtıp bu defa da o genç kızın saçlarını karıştırdı: “Aferin sana “aşk ve çay”!”

Ayça ise gülerek kendini onun ellerinden kurtarmaya çabalıyordu: “Heeyy, tamam, bırak artık…” Sonra gülerek ayağa kalktı.

“Hadi bakalım o zaman, ben gider… Sen düşünmeye devam edersin…”

Mizuki Nana – Blue Moon

Ayça yürümeye başlamıştı ki, birden aklına bir şey gelmiş gibi durdu, arkasını döndü:

“Hey, bu arada haberin olsun diye söylüyorum: Ayça Japonca aşk ve çay demekse, Türkçe de “ayın hilâl şekli” anlamına geliyor! Bana aşk ve çay diye hitap etmek yerine bunu söylemeni tercih ederim!”

“Vaay, sende de bir “moon” var yani,” diye sırıttı Moon Jee. Ayça güldü. Sonra kapıya doğru giderken: “Bu arada sana kısır getirmiştim, Türk işi bir yemektir…” dedi. “Seversin heralde… Mutfağa bıraktım, sonra yersin! Hadi baay!”

“Güle güle!” diye bağırdı Moon Jee ve önüne döndü. Yüzünü keyifli bir sırıtma kaplamıştı; oh be, bu kitap işini nasıl daha önce düşünememişti?! Radiohead bile Paranoid Android şarkısının ismini aynı kitaba borçluydu! Evet, galaksi rehberi isim babalığı konusunda cidden süper seçimdi. Moon Jee yerinden kalktı ve kitaplığına doğru yürüdü. Kitabı biraz daha karıştırıp şimdi aklına gelmeyen başka güzel detaylar arayacaktı.

Sonra aklına Ayça’nın son söyledikleri geldi ve hayretle düşündü: Vay canına, demek Ayça’nın da adı ay anlamına geliyordu! Hatta ay değil, yarım ay…

“Sana mutluluğu getirecek olan tek kişi, ayın diğer yarısıdır!”

Moon Jee birden tam kalbine bir kurşun yemiş gibi kalakaldı! Gülücüğü dudaklarında donarken genç adam taş kesilmiş gibi durdu. Sonra birden gerisin geri döndü. Verandaya çöker gibi oturdu.

Birkaç gün önceki o acayip falcının sözleri kulaklarında yankılanıyordu. Genç adam şok içinde:

“Nasıl yaa…” diye mırıldandı. Gözleri hayret ve dehşetle irileşmişti.

“Sen Ay değil misin…” “Kendi yarını ara…”

Moon Jee panikle derin derin nefes alıp vermeye başladı: Bu… bu olamazdı! Bir kutu açılıp da içindeki her şeyin ortalığa dökülüvermesi gibi, zihninde hayaller birbiri ardına akmaya başladı: Genç adam, Ayça’yı öptüğü gecenin sabahında gördüğü rüyayı hatırladı:

Mavi hilâl… Mavi… Hilâl…

Moon Jee şaşkınlıkla başını kaldırıp, gökyüzüne dikti gözlerini: Hilâl…

“Senin aradığın işte o…”

Moon Jee bilinçaltının çoktan beri farkında olduğu şeyle yüzleşmekten korkar gibi gözlerini sımsıkı kapattı, ve bir an soluk bile almadan durdu: Yoksa… Yoksa?!…

Hayır!

Moon Jee aklına gelen düşünceden kurtulmak ister gibi başını iki yana salladı: Hayır! Bu olamazdı! Genç adam acıyla inledi. İşaretlere inanırdı, ama bu… bu olamazdı işte!

Bunca yıldır aradığı insan… Ruh ikizi… Kendisini mutlu edebilecek olan tek kişi…

Abisinin kız arkadaşı…

…Olamazdı…

-Bölüm Sonu-

Notlar:

1. Super Seniors’un SuJu’ya, Boys Generation’ınsa Girls’ Generation’a gönderme olduğu K-pop takipçilerinin gözünden kaçmamıştır elbette 😉 İki grup da S&M entertainment’a bağlıdır. Laf aramızda, S&M kendisine bağlı bulunan gruplarla sert şartlar içeren kontratlar yapması ile ünlü bir şirkettir.