8. Bölüm

“Yeah we all shine on

Like the moon, and the stars, and the sun.”

John Lennon (Instant Karma)

Pilli Bebek – Hilal’in şarkısı

Moon Jee dudaklarını şapırdattı. Susamıştı. Hafifçe gözlerini araladı.

Genç adam kendini çok yorgun hissediyordu. Sanki saatlerce spor yapmış gibi bütün kasları acıyordu. Yavaşça gözlerini açıp kendine gelmeye çabaladı.

Birden, hemen yanıbaşında nefes alıp veren birinin varlığını fark etti ve şaşkınlıkla irkildi. Hızla yatakta doğruldu: Ayça’ydı bu!

Genç kız yorganın üzerine kıvrılıp yatmıştı. Üzerinde normal ev kıyafetleri vardı. Elinde ise bir bez tutuyordu. Moon Jee az ötede, komodinin üzerinde duran su dolu kabı gördü ve birden anımsadı: Dün gece Ayça onun ateşini düşürmeye çabalamıştı.

Moon Jee uyuyan kıza sevgiyle bakıp gülümsedi. Kızcağız gece saatlerce onunla uğraşmıştı. Önce nerden bulduysa bulmuş (muhtemelen cebinden anahtarını alıp kendi evinden getirmişti) Moon Jee’ye kuru kıyafetler giydirmiş, saçlarını havluyla kurulamış, sonra da kendi yatağına yatırmıştı. Moon Jee her şeyi bir sis perdesinin ardında gibi hatırlıyordu; çünkü Ayça tüm bunları yaparken kendi ateşi heralde 40’larda geziyordu. Zaten Ayça gece boyu sirkeli su, buzlu su kompresi, her yolu deneyip Moon Jee’nin ateşini düşürmeye uğraşmıştı. Sonra da yorgunluğa daha fazla dayanamayıp böyle uyumuş kalmış olmalıydı.

Moon Jee her şeyden habersiz uyuyan genç kıza ilk defa görüyormuş gibi baktı. İçi minnet ve sevgiyle dolmuştu. Ayça derin soluklarla uyuyordu. Pembe dudakları hafifçe aralanmıştı. Moon Jee’nin muzipliği tuttu, parmağını uzatıp genç kızın dudakları arasından görünen dişlerine dokundu. Ayça bir an burnunu kırıştırdı, sonra uyumaya devam etti. Moon Jee bu defa da onun kirpiklerine dokundu. Bir yandan da hayretle: “Vuhaa! Kirpiklerin uzunluğuna bak!” diye geçiriyordu içinden. Ayça’nın uzun kirpiklerini daha önce nasıl olup da fark etmediğini hayretle düşündü. Sonra “Eh, kızın gözlerine korkudan doğru dürüst bakamıyordun ki adamım…” diye cevapladı kendi sorusunu.

Birden, Ayça yerinde kıpırdandı ve gözleri açıldı. Gözkapakları arasından bir çift mavi ışık süzülürken Moon Jee hayretle durakladı. O kadar da korkunç değildi. Hatta güzel olduğu bile söylenebilirdi bu mavi ışıkların.

Ayça bakışlarını yukarı kaldırdı ve karşısında kendisine şaşkın şaşkın bakmakta olan Moon Jee’yle göz göze geldi. Genç kız birden toparlandı, yatakta doğruldu:

“Ah! Günaydın! Nasıl oldun??”

Hemen elini Moon Jee’nin alnına koydu. Çocuğun ateşinin düşmüş olduğunu fark edince yüzüne neşeli bir gülümseme geldi:

“Hah, çok şükür! Ateşin biraz daha düşmese korkmaya başlayacaktım!”

Sonra birden kaşlarını çattı. Öfkeli bir biçimde işaret parmağını uzattı, genç adamı göğsünden itti:

“Şimdi dökül bakalım: Dünkü saçmalık neyin nesiydi?! Manyak mısın oğlum sen, niye yağmurda sucuk gibi olana kadar dolaşıyorsun?! Donuna kadar ıslanmıştın!”

Moon Jee de kendini toparlamıştı. Genç çocuk feryat etti:

“Donuma kadar ıslandığımı da nerden biliyorsun?! Bana bak, üstümü değiştirirken sakın iç çamaşırımı da gördüğünü söyleme!”

“Canım onu lafın gelişi söyledik,” diye kıkırdadı Ayça. “Ama kalpli boxer’ının çok komik olduğunu söylemem gerek…”

“Noonaaaa!” diye feryat etti Moon Jee. Bu rezilliğe inanamıyordu: Kız cidden iç çamaşırına kadar görmüştü yaa!

“Utanma be, ben doktorum, doktorlardan utanılmaz,” dedi Ayça ve hemen ekledi: “Sen konuyu değiştirme: Neler oluyor?? Dün geceki halin neydi öyle?! Hayalet görmüş gibiydin!”

Moon Jee birden durakladı. Dün geceki manzara yeniden gözlerinin önüne gelmişti.

Hae In, kendi ağabeyiyle…

Uzun süre, gözleri tek bir noktaya daldı gitti. Ayça merak, biraz da endişeyle bekliyordu. Sonunda, hüzünle mırıldandı genç adam:

“Önemli değil… Boşver noona…”

“Boş mu vereyim?! Sen manyak mısın?? Seni yağmur altında saatlerce dolaştıran şeye boş mu vereyim yani?!”

The Czars – Angel Eyes

Ayça öfkeyle söylenirken Moon Jee fena halde durgunlaşmıştı. Sabah uyanınca bir anlığına unuttuğu o yürek ağırlığı bütün şiddetiyle geri gelmişti. Genç adam hâlâ inanamıyordu. Hae In kendi ağabeyine âşıktı! Moon Jee gülse mi ağlasa mı bilemiyordu; her şeyi beklerdi ama kaderin kendisine böyle bir oyun oynayacağını asla tahmin edemezdi! Kulaklarında: “O kızdan vazgeçmen gerek…” diyen dün geceki falcının sözleri çınladı ve genç adam acı acı gülümsedi: Artık istese de istemese de vazgeçmek zorundaydı. Başka bir adama, hele de ağabeyine âşık olan bir kızın kalbini çalmak için hiçbir şansı yoktu.

İşte o yüzden dün gece onları gördükten sonra yürümüş, yürümüş, yalnızca yürümüştü. O görüntü gözlerinin önünden gidene kadar yürümüştü. Abisine kızmıyordu; çünkü anlayabildiği kadarıyla Han Seul’un bunda bir suçu yoktu, kız onu öpmüştü. İşin tuhafı, Hae In’e de kızmıyordu. Kalbinin kime ısınacağı genç kızın seçebileceği bir şey değildi. Moon Jee sadece kadere kızıyordu, ona böyle bir oyun oynadıktan sonra bir yerlerde haline kıs kıs gülen aşk perilerine kızıyordu. Ve en çok da kendine kızıyordu: Kalbinin bu kadar acıması, kendi suçuydu.

Moon Jee birden hüzünle gülümsedi. Daha fazla düşünmek istemiyordu. Artık her şeye bir sünger çekmek istiyordu. Derin bir uykudan uyanır gibi Ayça’ya dönüp baktı:

“Noona… Ben acıktım, evde bir şeyler var mı?”

Ayça’nın kaşları hayretle çatıldı. Genç kız yine bir şeyler demeye hazırlanıyordu ki son anda kendini tuttu. Başını evet anlamında salladı: “Sen biraz daha uyu… Ben hazırlarım şimdi…”

“Ben de yardım edeyim,” dedi Moon Jee ve yataktan kalkıp onun peşinden mutfağa doğru gitti.

Ayça’nın o gün çok işi vardı: Genç kız önce, başbakanlıktaki tercümanlık görevinden istifa ettiğini bildirmek üzere biriminin müdürüyle görüştü. Kendisini anlayışla karşıladılar. Ayça yüreğinde bir hafiflemeyle ofisten çıktı. Direk hastaneye gidecekti, ama daha önce…

Han Seul kapısının çalındığını fark edip başını okuduğu rapordan kaldırdı: “Girin!”

“Müsait misiniz sayın koruma şefim?” Ayça kapıda muzip muzip gülümsüyordu. Han Seul’ün de onu görünce yüzüne sevinç dolu bir gülümseme yayıldı:

“Ayça! Gelsene içeri…”

Genç kız içeri girdi, kapıyı kapattı. Sonra gelip Han Seul’ün karşısındaki koltuğa oturdu.

“İstifamı verdim,” dedi, “Bundan böyle klinikte çalışmaya başlayacağım…”

“Ah, öyle mi? Yeni işinde başarılar o halde,” dedi Han Seul. Ayça ona dikkatlice baktı:

“Senin neyin var? Dalgın gibisin…”

“Ah, yok canım, gayet iyiyim ben!” diye itiraz etti Han Seul. “Yalnız artık seni başbakanlık binasının koridorlarında göremeyeceğimi düşündükçe biraz canım sıkılıyor…”

Ayça güldü. Han Seul’se Ayça’yı görünce içinde beliriveren suçluluk duygusundan kurtulmaya çabalıyordu. Genç adamın kafası dünden beri Hae In’e takılmıştı. Hae In’in Ayça’ya her şeyi anlatması korkusuyla içi içini yiyordu. Aslında olayda kendi suçu yoktu, ama Ayça olan biteni, hele hele Hae In’in kendisinden çok hoşlandığını öğrenirse aradan çekilmeye, kendinden uzaklaşmaya karar verir diye fena halde endişeleniyordu Han Seul.

Fakat neyse ki Ayça’nın neşeli yüzü hiçbir şey bilmediğinin habercisiydi. Han Seul biraz da olsa rahatladı, ama yine de sormadan edemedi:

“Bu arada… Hae In dün gece eve rahatça dönebildi mi?”

“Dönmedi ki,” dedi Ayça kaygısızca. “Beni çok sonra aradı: Senden ayrıldıktan sonra acilen klinikten çağırmışlar, gece nöbete kalmış… Kızcağız eve bile uğrayamadan kliniğe gitti yani…”

Han Seul fark ettirmeden derin bir nefes verdi. Ucuz atlatmıştı. Yine de genç kızla tekrar bir konuşup işi sağlama alması lâzımdı.

Bu arada Ayça ayağa kalkmıştı:

“Ben çıkayım artık… Kliniktekilere bugün işe başlayacağıma dair söz verdim.”

“Tamam,” dedi Han Seul ve onu geçirmek üzere ayağa kalktı. Kapıyı açarken: “Bu arada,” dedi, “Haftasonu ne yapıyorsun?”

“Bir planım yok…”

“O halde cumartesi gününüzü bana ayırır mısınız Prenses?” dedi Han Seul yakışıklı bir gülümsemeyle. Ayça birden şaşkınca durakladı.

“Ben… Ee… Bilmem ki…” diye kekelemeye başladı. Han Seul’ün gözlerinde muzip bir ışık belirirken genç adam en sevimli haliyle:

“O zaman bunu evet olarak alıyorum,” dedi. “Cumartesi günü eğlenceli bir şehir turuna hazır olun Ayça-sshi!” dedi, ve o dışarı çıkmak üzereyken genç kızın yanağına ufak bir öpücük kondurdu!

Right the stars  – We Got It All

Ayça onun ofisinden çıkar çıkmaz irileşmiş gözlerle kalakalmıştı: Genç kız bir an koridorda durdu ve derin bir nefes aldı: Yüzünde kocaman bir şaşkınlık ifadesi vardı; yanakları hafifçe pembeleşmişti: Az önce… az önce Han Seul’den çıkma teklifi almıştı, di mi? Yanılmıyordu, di mi?! Birdenbire yüzüne neşeli bir gülümseme yayıldı. Ayça gözlerini sıkıca yumup içinden sessiz bir çığlık attı!

Aynı anda Han Seul de kapının diğer yanında durmuş, suratına yayılan muzip bir sırıtma eşliğinde genç kızı öptüğü an’ı düşünüyordu. Yaşından beklenmeyecek derecede çocuksu bir ifadeyle yerinde zıplayıp havaya bir yumruk attı; sonra da bu hareketinden utanıp hafifçe öksürerek ceketini düzeltti.

Biraz sonra Ayça elinde eşyalarını doldurduğu ufak bir koli ve yüzünde hâlâ saklayamadığı bir sırıtmayla yürüyordu. Genç kız asansöre gelip lobi düğmesine basmak üzereyken bir an durakladı: Sonra, elini L harfinden çekip 12’ye bastı: Evet, bugün burada son günüydü; ama ayrılmadan önce halletmesi gereken ufak bir işi daha vardı.

Böylece 12. Kata geldi ve saatine baktı: 10.15. San Young az sonra mola verecek, aşağı kattaki otomatlardan yeşil çay alıp gelecekti…

Gerçekten de aradan daha bir dakika ancak geçmişti ki, San Young odasından çıktı; dalgın adımlarla koridorda ilerlemeye başladı. Ayça onun asansöre bindiğini görünce saklandığı köşeden çıktı ve parmaklarının ucuna basa basa ilerleyip genç adamın odasına vardı. Cebinden çıkardığı bir anahtarla kapıyı hiç zorlanmadan açıp içeri süzüldü. Sonra ofis masasına doğru ilerledi ve elindeki ufak kutunun ağzını açtı: Kutudan kocaman, el kadar bir tarantula indi, masanın üzerinde yürümeye başladı. Ayça artık sırıtmasını gizleyemiyordu:

“Gel bakalım ufaklık… San Young abi seni görünce eminim çok mutlu olacak! Dur sana biraz yemek de verelim…”

Böyle deyip birkaç kırıntıyı masanın üzerine, tam da San Young’un dosyalarının üzerine serpti. Tarantula gerçekten de orada durakladı, kendisine sunulan yemi büyük bir memnuniyetle yemeye başladı. Ayça yüzünde hain bir sırıtmayla odadan çıkarken San Young’a harika (!) bir sürprizle veda edebildiği için hayatından son derece memnundu: Tarantulayı birkaç gün önce yakındaki bir pet shop’tan almış, örümceklerden nefret eden San Young’un odasına koyabilmek için uygun fırsat bekler olmuştu. San Young’un odasını açan anahtarı bulması ise güzel bir tesadüf eseriydi: Danışmadaki saf kızlardan biriyle öğle yemeğinde aynı masada otururken kız kendi anahtarları arasında bir tanesini gösterip bunun maymuncuk anahtar olduğunu ve binadaki her odayı açabildiğini söylemişti. Uyanık Ayça da kızla muhabbeti ilerletmiş, yemekten sonra birlikte tuvalete gittikleri zaman kız tuvalete girerken kendisi lavaboda bekleyip “eşyaların ıslanmasın…” diye onun anahtarlığını ve telefonunu tutmuş; sonra da maymuncuk anahtarın kalıbını kaşla göz arasında oradaki bir kalıp sabuna çıkarıvermişti. Aynı anahtardan bir kopya yaptırmaksa çocuk oyuncağıydı. Genç kız bu işin ne kadar kolay olduğunu düşündükçe “Bir ara isimsiz bir mektup gönderip bu güvenlik açıklarını ihbar etmek lâzım…” diye içinden geçirmeden edemedi. Ama sonuç olarak bu güvenlik zaafı olmasa San Young bugünki ziyaretçisi ile tanışamamış olurdu ki, bu pek üzücü (!) olurdu doğrusu… Ayça kendi kendine sırıtarak köşeye sindi ve San Young’u beklemeye başladı: Genç adam en fazla iki dakika içinde odasına geri dönmüş olurdu.

Gerçekten de San Young kısa zaman sonra koridorun ucunda göründü. O odasına girerken Ayça heyecanla nefesini tuttu: Eğlence başlamak üzereydi!

Genç kız içinden saymaya başladı: “Bir… iki… üç…” Bir yandan da hayalinde San Young’un hareketlerini canlandırıyordu: Beş saniyede masasına gelse… otursa… üç saniye ortalığa bakınsa… sonra masanın üzerindeki hareketlenmeyi fark etse… en geç onuncu saniyede sürpriz ziyaretçisini göreceği kesindi!

“….Yedi… Sekiz…Dokuz-”

“HİYAAAA!!!!”

“Bir saniye erken! Aferin San Young!” diye bir kahkaha attı Ayça ve gülerek asansöre doğru ilerledi. Şimdi, tüm işleri tamamlamış olmanın gönül rahatlığıyla başbakanlık binasından ayrılabilirdi…

Rooftop Moonlight

Ayça kliniğe geldiğinde hayatından son derece memnundu. Başhekimle görüştü, sonra kendisine ayrılan odada önlüğünü giydi ve Hae In’in kapısını çaldı.

Hae In masasında oturmuş, dalgın dalgın düşünüyordu. Dün gece yaptığı şey aklına geldikçe resmen ölmek istiyordu genç kız: Kendisini nasıl bu kadar rezil edebilmişti, inanamıyordu! Han Seul’ün Ayça’dan hoşlandığını bile bile onu öpmeye cesaret edebilmişti. Hele de genç adamın koşarcasına uzaklaşması bardağı taşıran son damla olmuştu; Hae In ömründe kendini daha kötü hissettiği bir an’ı hatırlamıyordu. Genç kız sıkıntıyla kaşlarını çattı, avuçlarını yüzüne kapatıp dirseklerini masaya yasladı: Şu anda ölmek ister misin deseler hiç itiraz etmezdi!

Birden kapısı çalındı, neşeli bir yüz içeri uzandı: “Hae In-ah! Ben geldimm!”

Ayça’nın neşeli yüzü, Hae In’i iyice fena yaptı. Az önceki rezil olma hissi yetmezmiş gibi, Hae In şimdi bir de suçluluk hissi duydu yüreğinde. Çok güzel, depresyona girmesine ramak kalmıştı!

“N’oldu, çok kötü görünüyorsun…” dedi Ayça kaygıyla. “Yoksa sen de mi hastalık kaptın benden? Dün gece Moon Jee ateşlendi, gece boyu onunla uğraştım…”

Birdenbire, zınk diye durdu Ayça. Yüzünde şüpheci bir anlam belirmişti:

“Yoksa… Hae In, bak doğru söyle, dün gece yine Moon Jee’yle aranızda bir şeyler mi geçti?”

Hae In ilk defa şaşırdı. Hayretle:

“Yoo…” dedi, “Dün ben Han Seul’den ayrılınca buraya geldim. Moon Jee’yi görmedim bile…” Ki doğruydu. Ayça dudak büktü:

“Hımm… O zaman onun canı başka şeye sıkıldı sanırım… Neyse…” Sonra yeniden Hae In’e döndü, şefkatle baktı ev arkadaşına:

“Hadi canım, sen de eve git dinlen, çok yorgun görünüyorsun… Sanırım dün gece zor geçmiş…”

“Hem de nasıl…” diye mırıldandı Hae In. Sonra birden Ayça’nın üzerindeki önlüğü fark etti: “Ah, bu arada sen… yoksa…”

“Evet, işe başladım bile!” dedi Ayça neşeyle ve kendi etrafında bir defa döndü. Gözleri ışıl ışıldı. “Nasıl, yakışmış mı?”

“Hem de çok yakışmış… Tebrik ederim canım…” dedi Hae In. Ayça ise koşa koşa gelip birden kızın boynuna atıldı:

“Çok teşekkür ederim! Buraya gelmem senin sayende oldu! Çok, ama çok teşekkür ederim!”

Hae In donup kalmıştı. Sonra yutkundu, kendini toparlamaya çalışarak:

“Asıl ben teşekkür ederim, bize çok yardımın dokunacak…” diye mırıldandı. Ayça’nın her şeyden habersiz saf neşesini görünce boğazı düğümlenmişti. İçindeki suçluluk hissi giderek büyüyordu…

O sırada kapı açıldı, Seung Mi’nin başı uzandı içeriye:

“Ah, genç ve güzel doktorlarımız buradaymış! Ayça-sshi, çok tebrik ederim, yeni işin hayırlı olsun! Umarım bizimle birlikte çok güzel günler geçirirsin!”

Ayça gözleri ışıl ışıl: “Teşekkür ederim,” diye cevaplarken Seung Mi, Hae In’e dönmüştü:

“Bu arada korkarım güne pek de hoş başlamayacağız: Ma Ju’nun ateşi çıkmış, kızı apar topar bize getirdiler. Gel de bir bak istersen…”

“Ah, yine mi?” diye üzüntüyle dudaklarını ısırdı Hae In. “Kızcağız için uygun ilik de bulundu aslında, neden ilik nakli işini daha fazla geciktiriyorlar anlayamıyorum…”

Seung Mi başparmağını işaret parmağına sürttü: “Para yüzünden tabii ki! Ma Ju’nun babası yok; annesi de boğazlarını zor doyuruyor zaten…”

Hae In üzüntüyle başını sallarken Ayça’nın da boğazına bir yumru gelip oturmuştu. Demek böyle şeyler sadece filmlerde olmuyordu…

Biraz sonra Hae In ve Seung Mi’yle birlikte küçük kızın yanına gidince Ayça’nın içi iyice acıdı. Çok sevimli, bal damlası gibi bir kızcağızdı yataktaki. Üstelik kim bilir ne acılar çektiği halde çok da neşeli, güler yüzlüydü. Hae In’i görünce neşeyle doktor kızın boynuna atılmıştı. Kendisini de hiç yabancılamadı, Seung Mi:

“Bak Ma Ju, bu da yeni doktor arkadaşımız, Ayça-sshi,” diye kendisini tanıştırınca Ma Ju çocuklara özgü dürüstlük ve açık yüreklilikle hemen:

“Aaa, sen bizden değişiksin Unni! Gözlerin ne kadar kocaman, hem de mavi!” diye hayretle atılmıştı. Ayça ve diğer doktorlar gülerken Ma Ju’nun mahcup annesi özür üstüne özür diliyordu.

Ayça Ma Ju’nun yatağının başına geldi, yüzü, ufaklığın yüzüyle aynı seviyede olacak şekilde çömeldi:

“Evet, benim gözlerim sizinkilerden farklı…” diye söze başladı, “Ama aslında sizden çok da farklı değilim.” Sonra küçük kızın elindeki ayıyı işaret etti: “Benim de bu ayı gibi bir ayım var mesela, biliyor musun?”

“Gerçekten mi? Adı ne?”

“Donatello. Ya seninkinin adı ne?”

“Benimkinin adı Momo,” dedi küçük kız. Sonra da elini ağzına kapatıp güldü: “Ama Donatello çok komik bir isimmiş!”

N’apalım, bizim zamanımızda ninja kaplumbağalar çok ünlüydü diye kendi kendine sırıttı Ayça. Yine de ufaklıkla bağ kurabildiğine memnundu.

Biraz sonra Hae In ofisine geçmiş, üstünü değiştirirken Ayça’ya Ma Ju’nun hikâyesini anlatıyordu:

“Ma Ju tam bir senedir AML (lösemi) hastası… Sık sık trombosit transferi yapıyoruz; ama böyle giderse zayıf vücudu daha fazla dayanmayacak…”

“Ama ilik bulundu demiştiniz!” dedi Ayça üzüntüyle, “bu insanların sağlık güvencesi yok mu?”

“Maalesef,” diye mırıldandı Hae In. “Annesi parayı toparlamak için uğraşıyor, ama bakalım…”

Ayça dudaklarını ısırarak sustu. Bu arada Hae In normal kıyafetlerini giymiş, çantasını koluna takmıştı. Ayça’nın omzuna elini koydu:

“İlk gününe böyle üzücü bir biçimde başladığın için üzgünüm tatlım,” dedi, “Merak etme… Bir şekilde çözüm bulunacaktır…”

Ayça üzgün üzgün başını salladı. Hae In ona gülümsedi, sonra odadan çıktı. Genç kız bir an önce eve gidip uzun bir banyoyla kendine gelmek, sonra da dünden beri aklından çıkmayan olayları unutabilmek için uzun uzun uyumak istiyordu!

Ayça ise düşünceli bir biçimde Hae In’in odasından çıkıp kendi odasına doğru yürürken birden yarı yolda durdu. Aklına bir şey gelmişti. Gerisin geri döndü, hızlı adımlarla Seung Mi Unni’nin odasına yürümeye başladı.

The Czars – Angel Eyes

Uzun, köpüklü bir banyo, Hae In’e cidden iyi gelmişti. Genç kız geçerken markete de uğramış, bir sürü dondurma almıştı kendine. Banyodan sonra TV’nin başına geçip kanalları gelişigüzel dolaşırken çikolatalı dondurmasından yemeye başladı. Ve daha ilk kaşıkta kendini daha iyi hissetti: Çikolatalı dondurmadan daha güzel bir terapi var mıydı şu dünyada?

Fakat genç kızın huzuru uzun sürmeyecekti: Birdenbire kapı zili çalmaya başladı.

Hae In kapıyı açtığı zaman yüzünde önce büyük bir şaşkınlık belirdi, sonra genç kız utanarak başını yere indirdi. Gelen Han Seul’dü.

“Biraz içeri girebilir miyim?”

Hae In hiçbir şey demeden yana çekildi, genç adama geçmesi için izin verdi. Sonra da kapıyı ardından kapattı. Hâlâ bir şey demiyordu. Aslında ne demesi gerektiğini bilemiyordu: Özür mü dilemeli, yoksa önce onun diyeceklerini mi beklemeli…

Han Seul’se en az onun kadar gergindi. Kaçamak bakışlarla sağına soluna baktı, sonra kapının girişine yakın bir koltuğa oturdu. Hae In’e de karşısına geçmesi için işaret ederken:

“Sanırım konuşmamız lâzım,” dedi, “Otursana Hae In-sshi…”

Hae In denileni yaptı. Hâlâ bakışlarını yerden kaldıramıyordu. Han Seul onu sıkıntı, biraz da üzüntüyle süzdü. Belli kız genç kız alkolü bünyeden atınca dün yaptıklarının ne kadar saçma olduğunu anlamış, fena halde utanmıştı. Onu daha fazla utandırmadan bu meseleyi kapatmaya karar verdi:

“Seni üzmeye veya utandırmaya gelmedim,” dedi. “Sadece sana bir şey diyeceğim: Ben Ayça’ya çıkma teklif ettim! O da kabul etti…”

Hae In birden şaşkınlıkla başını kaldırdı. Karşısında kendisine ciddi gözlerle bakan Han Seul’ü görünce genç kızın içi acıdı yine: Tıpkı bir gün önce, Woo Wan’ın ofisinde olduğu gibi, yüreği kezzap dökülmüş gibi yanmaya başladı…

Han Seul’se devam ediyordu:

“Şimdi bana söz vermeni istiyorum: Dün olanları Ayça bilmeyecek… Bunu senden isteyebilir miyim?”

Hae In’in yüzünden buruk bir tebessüm geçti. Genç kız başını kaldırmadan:

“Merak etme,” dedi, “Ona anlatıp kendimi rezil edecek değilim. Ne yani, “Ayça, ben senin sevgiline asıldım!” mı diyeyim??” Genç kız bir an sinirli sinirli güldü, sonra gülüşü silinirken burukça: “Elimde olsa dün geceye ait her şeyi ikimizin de hafızasından silerdim…” diye mırıldandı.

Han Seul ayağa kalktı: “Bunu duyduğuma sevindim. Sen de böyle düşündüğüne göre dün geceyi hiç yaşanmamış sayabiliriz!”

Hae In başını salladı. Han Seul:

“O halde konuşacak başka bir şey kalmadı,” dedi, “Ben gideyim…”

Hae In yine başını salladı. Han Seul bir an durdu, ona baktı. Bakışları şefkat ve üzüntü doluydu. Sonra döndü, hiçbir şey demeden evin kapısını açıp çıktı.

Hae In’inse, kapının kapanma sesiyle birlikte, o ana kadar tuttuğu gözyaşları yanaklarından yuvarlanmaya başlamıştı.

“Teşekkürler! Sizi seviyoruz!”

Barı dolduran genç kızlar “oppaaaa!” diye bağırışırlarken Moon Jee son bir gülümsemeyle onlara el salladı ve sahneden indi. Bu akşam yine çok yorulmuş, ama bir o kadar da eğlenmişti. Terli tişörtünü değişmek üzere arkaya geçmek üzereyken garsonlardan biri yanına geldi:

“Moon Jee-sshi: Bir bey seninle görüşmek istiyor!”

Moon Jee şaşkınca baktı garsona, bir bey mi? Kız olsa neyse de… Ama garson hemen sözünü tamamladı: “Bir yapımcıya benziyor… Sanırım senle albüm yapma konusunda görüşecek…”

Moon Jee’nin yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı: İşte bu güzel haberdi! Demek sonunda hayallerine giden bir yol açılıyordu!

“Tamam, bizimkilere söyleyeyim de gidip görüşelim,” dediği anda garson birden atıldı:

“Ah, hayır hayır! Beyefendi seninle yalnız görüşmek istediğini özellikle belirtti…”

Moon Jee şüpheyle durakladı. Sonra başını salladı: “Pekala… Öğrenelim bakalım derdi neymiş…”

Az sonra, takım elbiseli, yakası bağrına kadar açık bir adamla karşılıklı oturuyordu Moon Jee. Adam hemen kartvizitini çıkarttı, genç adama uzattı:

“Benim adım Lee Su Hyun. Müzik yapımcısıyım. S&M Entertainment’a bağlı olarak çalışıyorum. S&M’yi biliyorsundur heralde?”

Moon Jee başını salladı. S&M’yi bilmeyen var mıydı? Kore’deki boyband’lerin çoğu bu ajansa bağlıydılar. Bu iş gittikçe daha ilginç olmaya başlamıştı.

“Beni yetenek avcısı gibi düşünebilirsin: Kıyıda köşede kalmış barlara gelir, yeni sesler, yeni yüzler keşfetmeye çalışırım… İşte bu barda da seni keşfettim delikanlı…”

Moon Jee hemen müdahale etti:

“Bir dakika: Seni değil, sizi demek istiyorsun heralde… Çünkü biz bir grubuz gördüğün gibi…”

“Şu orkestranı mı diyorsun?” dedi yapımcı sahnede hâlâ enstrümanları toparlayan üç oğlana bir göz atarak. Sonra yüzünü buruşturdu: “Hayır, onları kast etmiyorum… Onlarda ne star ışığı var, ne yetenek, ne de görüntü. Benim teklifim sadece senin için geçerli, genç adam…”

Moon Jee birden ayağa kalktı. Yapımcı: “Hey dur, daha konuşuyorduk…” diye müdahale etmeye kalkınca da adamın gözlerinin içine baktı, kararlı bir sesle:

“Üzgünüm,” dedi, “Benim kitabımda arkadaşlarını satmak yoktur… Sana iyi avlanmalar!”

Ve arkasını dönüp hızlı hızlı yürümeye koyuldu. Yapımcı şaşırmış kalmıştı. Son anda: “Heeey, sen gene de düşün!” diye bağırdı, sonra öfkeyle önüne dönüp içkisini tek yudumda içti ve bardağı masaya çarptı.

Luna – beautiful day

Ayça Seul Tower’ın önünde bekliyordu. Genç kız hafif bir makyaj yapmış, şık eflatun bir elbise giymiş, giyimini büyük sallantılı küpeler ve boynunda fuşya bir fularla tamamlamıştı. Birden başının arkasından bir demet kır çiçeği uzandı önüne:

“Prenses…”

Ayça dönünce yüzünde sevimli bir gülümsemeyle ona bakan Han Seul’ü gördü. Genç adam her zamanki gibi çok şık, çok yakışıklıydı. Ayça sevinçle kır çiçeklerini aldı, burnuna götürdü:

“Çok güzeller… Çok teşekkür ederim…”

“Sizin gibi bir prensese dünyadaki hiçbir çiçek layık değildir, ama ne yapalım?” diye boyun büktü Han Seul. Ayça utanarak kıkırdadı. İçinden “zevzek!” deyip çiçeği şakadan Han Seul’ün kafasına vurmak geçti ama neyse ki kendini tuttu!

Bu arada yürümeye başlamışlardı. Ayça merakla sordu:

“Eee, nereye gidiyoruz?”

“Sana güzel bir şehir turu hazırladım!” dedi Han Seul ve göz kırptı: “İşte başlıyoruuuz!”

(beautiful day) – Gerçekten de dolu dolu bir plan yapmıştı Han Seul: Önce 63. Binanın tepesine çıkıp şehri tepeden izlediler. Han Seul Ayça’ya başbakanlık binasını, sonra kendi evini ve Ayça’ların evinin kaldığı bölgeyi gösterdi. Ayça şaşkınca:

“Ah… Evin o kadar da uzak değilmiş…” diye mırıldandı. Sonra yan yan süzdü Han Seul’ü: “Bense bizim tarafa pek sık uğramadığın için çok uzakta oturuyorsun zannediyordum…”

Han Seul bir an ne diyeceğini bilemedi, mahcupça güldü. Sonra beklenti dolu bakışlarını Ayça’ya dikti:

“Yani… Daha sık mı gelmemi istiyorsun?”

Ayça da güldü, bir şey demedi. Sonra birden heyecanla:

“Aaa, şurayı tanıdım!” diye bağırdı, “Prenses şerefine verilen kokteylin düzenlendiği otel!”

Han Seul bıyık altından güldü: “Sen kaç bakalım… Ben eninde sonunda o kabuğunu kıracağım güzel kız…” diye geçirdi içinden. Sonra:

“Evet,” dedi, “Gerçekten de Hilton orası…”

Sonra birden kendi de elini uzatıp Ayça’nın oteli göstermek üzere uzattığı kolunu tuttu. Genç kızın kolunu biraz daha sağa çevirip işaret parmağının şimdi gösterdiği binayı işaret etti:

“Bak bu da Intercontinental… Prensesin kaldığı otel…”

Ayça şaşkın, biraz da tedirgince başını çevirip arkasında duran genç adama kaçamak bir bakış attı. Han Seul ona gülümseyerek bakıyordu. Ayça kalp atışlarının hızlandığını hissederken yüzüne hafif bir pembelik yayıldı. Ama gülümsemesine engel olamadı: Han Seul’ün ona böyle sarılır gibi yaklaşıp kolunu tutması hoşuna gitmişti. O yüzden, hâlâ camdan dışarıyı işaret eden kolunu indirmeden önce birkaç saniye daha bekledi…

Seul Tower’dan çıkınca bu defa da hayvanat bahçesine gittiler. Genç kız bütün hayvanları severek izledi, ama en çok yunusların gösterisinde eğlendi: Ne kadar oyuncu ve şeker yaratıklardı bunlar! Hatta gösterinin sonunda yunuslar son bir dalış yaparken en ön sırada oturan izleyicilere bilerek su sıçrattılar! Ayça ve Han Seul de bu sudan nasiplerini almışlardı. Han Seul şakacıktan kızarken:

“Şunlara bak, bir de gülüyorlar!” diye bağırdı. Ayça kıkırdadı:

“Gülüyorlar mı? Hayvanlar gülemez Han Seul…”

“Aa, öyle şey olur mu, elbette ki gülebilirler,” dedi Han Seul hemen, “Hatta yunuslar dünyadaki ikinci zeki yaratıklardır! O yüzden şimdi kesin gülüyorlar bize.”

“Ha ha, biz de dünyanın en zeki yaratıkları olduğumuza göre o iş biraz zor…”

Han Seul Ayça’ya yan yan baktı: “Hayır, biz üçüncüyüz…”

“Yok canım??” Ayça şaka mı yapıyor, ciddi mi gibisinden bir an süzdü genç adamı. Han Seul birden sırıtmaya başladı: “Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi’ni okumadın mı?”

“Hayır,” dedi Ayça, “Orda öyle mi yazıyor? Peki dünyadaki en zeki yaratık neymiş?”

“Söylemem, oku da gör,” diye güldü Han Seul. Ayça: “Yaaa!” diye mızmızlandı; ama kafasına koymuştu bile: Bir an önce okuyup Han Seul’e gününü gösterecekti!

Hayvanat bahçesinden sonra Han Seul onu “family public bath” yazan bir yere götürünce Ayça fena halde şaşırdı:

“Burası… hamam mı?”

“Sauna,” dedi Han Seul, “Hem bayanların hem de erkeklerin birlikte oturup ter atabileceği bölümler de var… Ama girişleri farklı yerlerden, o yüzden seni şöyle alalım Ayçacığım. İçeride görüşürüz!”

Biraz sonra Ayça kendisine verilen pembe üst-alt takımını giymiş, içerideki ortak alana geçerken kendini çok komik hissediyordu: Han Seul bu işi nerden de çıkarmıştı Allahaşkına?!

İçeride ise yüzlerce pembe-mavi kıyafetli insanın arasında Han Seul mavi bir alt-üst takımı giymiş, kendisini bekliyordu. Kendi başına bir havlu dolamıştı. Elindeki ıslak havluyu da aynı şekilde Ayça’nın başına sararken gülümsedi:

“Kulaklarını da şöyle yuvarlak haline getirelim… Hah, şöyle… Evet, böylece fazla sıcağın çarpmasını önlemiş olacağız Ayçacığım…”

“Haha, çok komik görünüyoruz,” diye sırıttı Ayça. “Bu kulaklarla pandalara benzedik!”

“Ama sıcaktan korunan pandalar olacağız,” diye güldü Han Seul.

Biraz sonra da gitti, iki bardak dolusu koyu kıvamlı bir içecek getirdi. Bardaklardan birini Ayça’ya uzatırken:

“Bu karışım elma ve armutun kendi kendine suyunu bırakıp mayalanmasını bekleyerek yapılır,” dedi, “İçine de biraz tarçın eklenir. Çok lezzetlidir ve boğazına iyi gelir…”

Ayça bardağı aldı, içeceğin tadına baktı: “Hımm, cidden iyi!”

“Bu arada eğer acıktıysan haşlanmış yumurta da alabilirim…”

“Burda yumurta da mı satılıyor?” dedi Ayça hayretle. Sonra güldü: “Valla nerdeyse bizim hamamlara benziyor diyeceğim! Bizde de kadınlar bin türlü yemekle, sarmalarla, dolmalarla hamama gelirler!”

“Cidden mi? Bak bu süpermiş, bizde çeşit sayısı sınırlıdır,” diye sırıttı Han Seul de.

Birden hemen arkalarında bir ses:

“Aaa! Hyung?? Ayça??” diye çınladı.

İki genç dönüp baktıkları zaman neşeyle onları süzmekte olan Moon Jee’yi gördüler. Moon Jee teklifsizce geldi, yanlarına oturdu:

“N’aber yav? Siz burda n’apıyorsunuz?”

“Ayça’ya Seul’ü gezdiriyordum,” dedi Han Seul. Sonra kardeşinin saçlarını karıştırdı: “Asıl sen burda ne arıyorsun?? Boş zamanlarında hobi olarak hamama mı gelmeye başladın??”

“Valla hamam ortamını seviyorum, gevşemek için süper ideal bir yer,” diye sırıttı Moon Jee. “Hem sırtım tutulmuştu, kupa çektirdim, acayip iyi geldi!”

“Yok artık!” diye bağırdı Ayça, “Yahu sizde de mi var kupa çektirme işi?? Yok artık!”

Han Seul şaşkınca: “sizde de mi var?” derken Moon Jee bir kahkaha attı: “Eee, aklın yolu bir! Şimdi sen de doktorsun Ayça-sshi ama eski insanlar tedavinin en kralını bilirmiş bence, alınmaca gücenmece yok…”

O sırada Han Seul’ün telefonu çalmaya başladı. Han Seul numaraya baktı ve kaşları çatıldı. Telefonu eline alıp ayağa kalktı:

“Benim bu aramayı cevaplamam lâzım… Pardon, bir saniye…”

Böyle deyip ikilinin yanından uzaklaştı. O gider gitmez Moon Jee yüzünde anlamlı bir sırıtmayla Ayça’ya sokuldu:

“Eee noona? Hyung’la işler iyi galiba…”

Ayça gülüp onun kafasına vurdu: “Zevzek!” Moon Jee sırıttı:

“Boşuna inkar etme: Yanınıza gelmeden önce birbirinize nasıl âşık âşık baktığınızı gördüm! Eee… Şimdi ikinize resmi olarak çıkıyorsunuz diyebilir miyiz?”

Ayça hafifçe gülümsedi. “Hımm… Tam olarak bilemiyorum… Ama…”

“Ama?” dedi Moon Jee muzipçe. Ayça utangaç bir gülümsemeyle omuz silkti:

“Şeyyy… Han Seul’den çok hoşlandığımı söyleyebilirim!”

Ayça mahcupça yüzünü çevirirken Moon Jee’nin içinden hafif bir hayalkırıklığı geçti. Genç çocuk şaşkınlıkla kaşlarını çattı: Niye böyle hissetmişti ki şimdi? Galiba kendi aşk hayatı bu kadar boktan giderken Ayça ve ağabeyinin aşk böcüğü olmasını kıskanmıştı. Evet, herhalde sebep buydu. Genç adam kendi kendini: “Aptallaşma Moon Jee, onlar adına sevinmen lâzım!” diye azarladı ve Ayça’ya dönüp gülümsedi:

“Bak bu süper bir haber işte! Kendine hoşlanacak iyi bir adam buldun sonunda! Abim diye söylemiyorum, Han Seul süper bir adamdır…”

Ayça gülerek baktı ona. Moon Jee de ona bakıp sevgiyle gülümsedi. Ama hemen sonra, içine yine ince bir hüzün düştü genç adamın. Başını çevirdi, buruk bir sesle:

“İçimizden en azından bazılarının mutlu olabildiğini bilmek iyi bir şey…” deyiverdi.

Ayça dikkatlice onu süzüp: “Sen…” diye söze başlayınca da elini “boşver” dercesine sallayıp çabuk çabuk ekledi:

“Ama neyse ki ben artık böyle şeyleri kafama takmamaya karar verdim: Aşk dediğin şey, insan bekleyince, çok isteyince gidip bulacağı bir şey değil… Biraz oluruna bırakmak lâzım…”

“Çok doğru söylüyorsun,” dedi Ayça. Ve sırıtarak, uzanıp genç oğlanın saçlarını karıştırdı: “Aferin sana!” Moon Jee sinirli sinirli:

“Öfff, yapma şunu, saçlarım zaten nemden yapış yapış oldu!” diye söylenirken Han Seul geri geldi. Suratı sirke satıyordu:

“Maalesef bugünü burda sonlandırmak zorundayız Ayça… Dong Sae müdürüm aradı; yarın gelmesi beklenen Amerikan heyeti bugün burada olacakmış. Kendilerini karşılayıp otele kadar eşlik etmem ve ayrıca sonraki günlerin gezi planını netleştirmemiz gerekiyor.”

“Ah, öyle mi?” dedi Ayça biraz üzülerek, ama kendini toparlayıp çabucak gülümsedi: “Tamam canım, sen işine bak… Ben burdan eve kendim giderim…”

“Moon Jee’yle dönersiniz o zaman. Kusura bakma Ayça, ne olur…”

“Önemli değil,” dedi Ayça içtenlikle. Evet, günün yarıda kesilmesine üzülmesine üzülmüştü, ama buna surat asıp zavallı Han Seul’ü daha da üzecek değildi. Han Seul’se yüzünde buruk bir anlamla ikisinin yanlarından uzaklaşırken kendilerine kötü bir sürpriz yapan Amerikalı heyete içinden küfrediyordu!

Han Seul gidince Ayça Moon Jee’ye döndü:

“Eee, sen daha ne kadar kalmayı planlıyorsun?”

“Aslında bana bu kadar buhar yetti,” dedi Moon Jee ve kolunu işaret etti: “Baksana, resmen yılan gibi deri değiştirdim! Zaten beyazdım, şimdi iyice hayalete döndüm!”

“Ahaha, korkma korkma, hâlâ çok yakışıklısın,” diye güldü Ayça. “Tamam o zaman, ben de üzerimi değiştireyim ve gidelim…”

“Olur,” diye başını salladı Moon Jee ve ayağa kalkan Ayça’nın arkasından kendisi de ayaklandı: “O zaman seni çıkışta bekliyorum…”

Ayça “tamam” deyip yürümeye başladı. Moon Jee ise yürümeden önce bir süre durdu. Yüzünde düşünceli bir anlam vardı. Pembe pamuklu şort ve aynı renk, kısa kollu gömlek içinde, gayet sıradan görünen genç kızı yürürken izledi bir süre.

Sonra, çözümünü bilmediği bir problemle karşılaşınca bu problemi yok sayarak rahatlayan bir öğrenci gibi kafasını iki yana sallayıp aklındakileri uzaklaştırdı, dönüp erkekler tarafına doğru yürümeye başladı.

Hae In’in o akşam nöbeti vardı. Genç kız klinikteki odasına yeni gelmiş, önlüğünü henüz giymişti ki, kapısı açıldı, içeriye neşeli bir yüz uzandı:

“Hae In-sshi! Gel canım, Ma Ju’yu uğurluyoruz!”

“Ah tamam, geliyorum,” dedi Hae In neşeyle. Küçük kızı büyük bir hastaneye sevk ediyorlardı; birkaç gün içinde ilik nakli olacaktı. Hae In gerekli paranın bu kadar kısa zamanda bulunmasına inanamıyordu. Ma Ju’nun annesi gözlerinde büyük bir minnetle, isimsiz bir hayırseverin bu paranın tamamına yakınını verdiğini anlatmıştı. Fakat kadıncağızın da bu şahsın kim olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu; Seung Mi-sshi onu çağırıp “Bayan Son, kimliğini saklı tutmak isteyen bir hayırsever, size yirmi milyon won bağışlamak istiyor,” demiş, Bayan Son da gözyaşları arasında kabul etmişti.

Hae In aklından bunları geçirip biraz şaşkın, çokça mutlu, gülümsedi. Şu dünyada böyle insanlar da kalmıştı demek!

Biraz sonra, küçük kızın çıkış işlemlerini yaptıktan sonra bir sürü uçan balon eşliğinde onu uğurlarken Hae In sıkıca sarıldı küçük Ma Ju’ya:

“Güle güle canım! Bir daha ziyaretimize geldiğin zaman kocaman, sağlıklı bir kız olacaksın! O zaman seninle yoruluncaya kadar koşup oynarız, olur mu?”

“Tamam Hae In Unni,” diye dişleri dökülmüş ağzını açarak güldü Ma Ju. Sonra etrafına bakındı: “Mavi gözlü Unni yok mu?”

“Bugün o yok, biz ona senin selamını söyleriz,” dedi Seung Mi ve küçük kızı yanaklarından öptü. “Güle güle bebeğim!”

Ma Ju annesinin elinden tutup el sallayarak hastaneden çıkarken Seung Mi, yüzünde büyük bir gülümsemeyle küçük kıza el sallayan Hae In’e döndü:

“Aslında keşke arasaydın da Ayça da gelseydi Hae In… Eminim o da ufaklıkla vedalaşmak isterdi…”

“Ayça’nın randevusu var, şu anda erkek arkadaşıyla birlikte,” dedi Hae In biraz burukça. Aklına önce Han Seul’ün “Ayça’ya çıkma teklif ettim” dediği an, sonra o günün akşamında Ayça’nın her şeyden habersiz neşeyle bu haberi kendisine verdiği zaman gözlerinde beliren mutlu pırıltılar geldi. Evet, Ayça da Han Seul’den hoşlanıyordu, hatta ikisi çıkmaya başlamıştı işte… Fakat zavallı Hae In kendine sürekli olarak “Han Seul, Ayça’nın sevgilisi! Artık şu durumu kabullen kızım!” diye telkin etse de hâlâ o ikisini düşündükçe üzülmeden edemiyordu. Bu düşünceleri kafasından uzaklaştırmak ister gibi başını iki yana salladı ve çabuk çabuk konuştu: “Hem zaten Ma Ju onun değil, bizim hastamızdı Unni. Ayça Ma Ju’yu sadece bir kere gördü, neden vedalaşmak istesin ki?”

Seung Mi ona hayretle baktı: “Ma Ju’nun ameliyat parasını Ayça karşıladı Hae In! Sakın bunu bilmediğini söyleme bana!”

Hae In şok içinde ona döndü:

“N-nasıl?? Nerden… Aman Tanrım, sen ciddi misin?”

“Hem de çok ciddiyim: Birkaç gün önce benim odama geldi ve Ma Ju’nun ameliyatı için ne kadar paraya ihtiyaç olduğunu sordu. Ben 23 milyon won deyince de “bende 20 milyon var… eğer mümkünse bu parayı Ma Ju’ya vermek istiyorum… üstünü de belki başka fonlarla karşılayabiliriz…” dedi. Sağolsun Gil Nam-sshi de paranın geri kalanını temin etmeye yardımcı oldu. İşte böyle…” Seung Mi hayretle Hae In’e baktı: “Ama sen bunu nasıl bilmezsin? Ben Ayça’yla çok yakın olduğunuzu sanıyordum…”

“Anlaşılan yaptığı iyiliğin bilinmesini istememiş,” dedi Hae In. Fena halde duygulanmıştı. Ayça’nın iyi bir insan olduğunu biliyordu ama bu kadarını kendi bile tahmin edemezdi.

“Han Seul ona mavi gözlü melek derken haklıymış,” diye düşündü.

İlk defa bu düşünce canını acıtmadı…

MGFIG OST – Two as one

“Eee, şimdi n’apıyoruz?” dedi Ayça dışarı çıktıkları zaman. “Eve gitmeden önce bir şeyler yiyelim mi?”

“Tamam,” dedi Moon Jee. “Izgara ete ne dersin?”

“Süper olur! Ete bayılırım ben, söylemiş miydim??” dedi Ayça ve neşeyle Moon Jee’nin koluna girdi. Moon Jee onu yan yan süzdü: “Bu kızda gumiho’luk var diyorum, kimse inanmıyor…”

Az sonra salaş bir lokantada ızgaralarını mideye indirirken Ayça merakla sordu:

“Sen “bir otostopçunun galaksi rehberi”ni okudun mu Moon Jee-yah?”

“Evet okudum, n’olmuş?”

“Oh, süper! O zaman dünyadaki en zeki yaratıkların kim olduğunu da biliyorsundur…”

Moon Jee ona şaşkınlıkla baktı: “Haydaa… Bu da nerden çıktı şimdi?”

“O kitapta yazıyormuş. Bugün o kadar ısrar ettiğim halde Han Seul bana söylemedi,” dedi Ayça. Çocuk gibi dudaklarını bükmüştü. Moon Jee bir an ona şaşkınca baktı, sonra gülmeye başladı:

“Hımmm, demek Hyung sana söylemedi. Sen de bizim saf Moon Jee’den kolayca öğrenirim diye düşündün. Kusura bakma ama ben de söylemem o zaman: Oku da kendin gör!”

“Çok kötüsün!” dedi Ayça ve Moon Jee’ye dil çıkardı. Moon Jee’nin gözleri hayretle irileşti: Kıza bak yahu?! O da Ayça’ya dil çıkardı:

“Sensin kötü! Üstelik de tembelsin!”

“Bana söyleyene bak??” diye feryat etti Ayça, “Asıl sensin tembel!”

“Tembel değilim ben, sadece kendimi boş yere yormuyorum,” dedi Moon Jee ve hain bir sırıtmayla ekledi: “Ayrıca o kitapta daha neler neler var, ohooo: Mesela uzayda otostop yaparken yanına alman gereken tek bir eşya vardır, nedir bu, biliyor musun?”

“Neymiş?” Moon Jee bir kahkaha attı: “Söylemem işte! Çatla da patla! Hahaha!”

“Gıcıksın oğlum sen. Çok gıcıksın!”

Moon Jee kahkahadan kırılırken Ayça somurtup oturmuştu. İşin kötüsü, hakikaten merak ediyordu: Neydi bu en zeki yaratık? Sadece bu da değil, şimdi başka bir soru daha çıkmıştı karşısına: Otostop yaparken yanınıza almanız gereken şey neydi peki?? Aaaah, abi-kardeş ikisi de çok gıcıktı bunların!

Birden onun da gıcıklık yapası tuttu. Haince sırıttı:

“O zaman sen de bunu bil bakalım: İtfaiyeciler neden kırmızı kemer takarlar?”

Moon Jee biraz düşündü, sonra Ayça’ya döndü: “Bilmem, nedenmiş?”

“Sen az önceki soruların cevabını söylersen söylerim…” diye sırıttı Ayça. Moon Jee hınzırca gülümsedi: “Vaay, kısasa kısas demek… Ama üzgünüm Ayça-sshi, o kadar da merak etmiyorum… Cevabını kendine saklayabilirsin…”

“Ama… Ama…” Ayça bir an diyecek bir şey bulamadı, sonra kızgınca bağırdı: “Çok uyuzsun!”

Moon Jee kahkahadan kırılırken Ayça öfkesini önündeki etlerden çıkarmak ister gibi hırslı hırslı yemeye başladı. Moon Jee’ye itfaiyecilerin pantolonları düşmesin diye kırmızı kemer taktığını asla söylemeyecekti işte!

Az sonra karınları doymuş bir halde lokantadan çıkıp evlerine doğru yürümeye başlamışlardı. Dışarıda, bir yaz akşamüstüsünün enfes havası vardı; sokaklar cıvıl cıvıldı. Ayça neşeyle Moon Jee’ye döndü:

“Hiç eve gidesim yok! Ne dersin, bir çay bahçesine falan gidip oturalım mı?”

“Olur,” diye omuz silkti Moon Jee, kendisi için bir sorun yoktu. Bugün barda tadilat var diye programları iptal edilmişti, o yüzden yapacak işi yoktu nasolsa… “O zaman nehir kenarına inelim. Orada manzaralı cafeler çoktur…”

Ayça neşeyle başını salladı ve iki genç nehir yoluna saptılar. Az sonra, nehrin hemen yanındaki parkta yürümekteydiler.

Ayça’nın neşesi yerindeydi. Han Seul’ün gidişiyle üzerine çöken burukluğu hemen atmıştı. Eh, Moon Jee’yi severdi, arada bir gıcıklığı tutsa da bu genç oğlanın muhabbeti çok tatlıydı. Hem şimdi karnı da doymuştu, neşeli olmaması için hiçbir sebep yoktu kısacası.

Moon Jee ise daha çok Ayça’yı dinliyor, arada bir de ona laf yetiştiriyordu. Genç adamın da keyfi yerindeydi, Ayça’nın çocuksu neşesi hoşuna gidiyordu. Genç kızın gülünce gözlerinin içi gülüyordu sanki; bütün yüzü aydınlanıyordu. Böyle zamanlarda Moon Jee ona bakmaya doyamıyordu. Hayretle, ilk tanıştıkları zaman kızı 30’lu yaşlarda zannettiği aklına geldi. Şimdi, şu gülen hallerini görse, yirmi iki- yirmi üçten fazla demezdi! Gülmek Ayça’yı fena halde çocuklaştırıyor, bir o kadar da sevimli yapıyordu.

Birden, hemen yanlarından geçen bir ufaklığın elinde, bir bardağın içine konmuş olan pembe renkli şey dikkatini çekti Ayça’nın. Genç kız gözlerini kısıp baktı, ve çocuğun bir çatalla yediği şeyin ne olduğunu anlayınca heyecanla bağırdı:

“Aaa, pamuk helva! Aman Tanrım, sizde de mi var??” Sonra durdu ve hayretle ekledi: “Ve çatalla yeniyor! Bazen siz Koreli’lerin hakikaten tuhaf olduğunuzu düşünüyorum Moon Jee…”

“Hımm, pamuk şeker, evet, “dedi Moon Jee fazla aldırmadan. Sonra az ilerideki bir sokak satıcısını işaret etti: “Denemek istiyorsan bak şurda satılıyor…”

“İstemez miyim? Bayılırım ben pamuk helvaya!” dedi Ayça ve satıcıya doğru koşturdu. Sonra yarı yolda durup Moon Jee’ye döndü: “Sen de ister misin?”

“Hayır, ben hiç sevmem, sağol…” dedi Moon Jee ve koşturan genç kızı sırıtarak izlemeye başladı: Bu yaşta pamuk şeker, ha… Bu kız cidden fazlasıyla çocuk ruhluydu!

Personal Preference OST – Doesn’t Make Sense

Ama az sonra Ayça elinde bir bardak pamuk şekerle gelip ağzını şapırdata şapırdata yemeye başlayınca Moon Jee’nin de fena halde canı çekti. “Mmmm, çok güzelmiş bu… Azıcık garip, ama güzel. Mmmm…” diye söylene söylene pamuk helvasını yiyen kızı yan yan süzdü. Belki kendisi de bir kaşıkcık yese…

“Hımm, Ayça??” dedi beklentiyle, “Şey… Eee, ben de bir tadına bakabilir miyim?”

Ayça ona şöyle bir baktı. Sonra sırıttı:

“Eğer dünyadaki en zeki yaratıkların kim olduğunu söylersen olur…”

Moon Jee feryat etti: “Aaaa, hadi amaaa! Kitabı sana vereceğim, ordan okursun yahu!”

“Banane banane, ben şimdi öğrenmek istiyorum!” dedi Ayça şımarık bir biçimde. Moon Jee somurttu:

“Aman be, tamam, senin olsun şekerin. Ben gidip kendim alırım…”

Böyle deyip gerisin geri dönmüş, yürümeye başlamıştı ki Ayça gülerek onun kolunu tuttu: “Tamam tamam… Gel hadi, şaka yaptım… Ama sadece bir kaşık, yani bir çatal vericem, ona göre…”

“Tamam,” dedi Moon Jee ve annesinin kendisini beslemesini bekleyen yavru kuş gibi ağzını açtı. Ayça gülerek çatalı onun ağzına uzattı. Moon Jee ağzındakini yutup hayretle baktı genç kıza: “Hımm, hakkaten hiç fena değil ha…”

“Evet güzelmiş,” dedi Ayça ve pamuk şekerini yemeye devam etti. Bir süre yürüdüler. Ama Moon Jee’nin aklı şekerde kalmıştı. Bir kerecik daha yese, aslında yetecekti, ama…

“Eee, Ayça?” dedi şirinleştirmeye çalıştığı bir sesle.

Ayça ona bakmadı bile. Ağzına bir çatal daha atarken: “Hiç boşuna uğraşma, başka vermiyorum,” dedi ifadesiz bir sesle. Moon Jee bunun üzerine yalvarma moduna geçti:

“Yapma amaa… Hadiii… Bak sadece bir kaşık… Valla bir kaşık, bir daha istemeyeceğim, söz! Hadi lütfen, şu kadarcık şey için bana koca kabı satın aldırma!”

“Valla umrumda değil, git al,” dedi Ayça ve ağzına bir çatal daha attı. Moon Jee’ninse sabrı taşmıştı. Birden genç kızın üzerine çullandı: “Bir kaşık dedim! Bencillik etme be!”

Ayça ise elini kaldırabildiği kadar yukarı kaldırmış, Moon Jee’nin saldırısından son anda kurtulmuştu! Ama Moon Jee’nin pes etmeye niyeti yoktu, Ayça’ya doğru hamlelerini sürdürürken “hahaha! Alıcam onu kızıımmm! Alıcam, sana da geri vermiycemm! Bencillere ölüüüm!” diye bağırıyordu. Ayça ise kahkahadan kırılıyordu: “Vermiycem yaa, inat değil mi, vermiycem işte!” En sonunda, Moon Jee’nin saldırılarından kaçmak için çareyi koşmakta buldu! Genç kız kahkahalar atarak koştururken Moon Jee de hırs yapmış halde onun peşinden koşuyordu: “Alıcam lan, inatsa inat, sen görürsün!”

Gerçekten de Ayça’nın çevik Moon Jee’yle baş etmesi mümkün değildi. Daha yirmi metre koşmamışlardı ki, Ayça birden sırtında bir el hissetti. Genç kız gülerek çığlığı bastı! Sonra kurtulmak için debelenmeye başladı, ama Moon Jee’nin onu bırakmaya niyeti yoktu. O da kahkahalar arasında genç kızı zaptetmeye çalışıyordu. Onun hareket etmesini engellemek için iki kolunu birden sıkıca tuttu, arkaya doğru kıvırdı. Şimdi yüz yüze bakıyorlardı, Ayça sağa sola hamle yaptı ama kurtulacak gibi değildi. Genç kız nefes nefese kalmıştı, gülerek:

“Tamam!” diye bağırdı, “Tamam! Sen kazandın, benden pes!”

Sonra gülümseyerek bakışlarını kaldırdı, Moon Jee’nin gözlerinin içine baktı…

…Moon Jee birdenbire elektrik çarpmış gibi sarsıldı. Ayça’nın gözlerine hiç bu kadar yakından bakmamıştı. Şimdi ilk defa bu mavi gözlere bu kadar yakından bakıyordu ve… “çok derin…” Aklına ilk gelen düşünce bu oldu. Mavinin birden fazla, değişik tonu çağlıyordu bu gözlerde, ve bu cümbüşlü nehir, bir türlü bitmiyordu: Moon Jee bir insan gözünün nasıl bu kadar derin görünebildiğine hayret ederek baktı Ayça’nın gözlerine. Akıntıya kapılmış gibiydi, derinliklerde kaybolmuş gibiydi, bir karadeliğe çekilmiş gibiydi, istese de gözlerini ayıramıyordu bu gözlerden.

“Ee… Moon Jee-ya?”

Birden Ayça’nın “artık bıraksan diyorum…” der gibi çıkan imâlı sesiyle kendine geldi ve utanarak kollarını çözdü. Bakışlarını kaçırıp öksürdü:

“Ehem… Şeyy, ben… Evet, pes mi ettim demiştin?”

Ayça şaşırmıştı aslında, ama fazla da kurcalamadı. Genç çocuk bir an dalmıştı heralde. Az önceki neşesini hiç bozmadan elindeki kabı ona doğru uzattı:

“Al bakalım… Sen istediğin kadarını ye, gerisini bana bırak… İstersen bitirebilirsin de…”

Moon Jee sırıtarak aldı kabı: “Aferin! İşte böyle olacaksın, bak sen böyle yapınca ne güzel anlaşıyoruz…” Sonra kabı aldı, içine şöyle bir baktı ve kabı Ayça’ya geri uzattı: “Vazgeçtim… Yemeyecektim zaten!”

Ayça’nın gözleri hayretle açıldı. Genç kız oğlanın omzuna sıkı bir yumruk indirdi: “Seni pislik! Ben boşuna mı koştum o kadar??”

“Fena mı, spor yaptın işte!” diye bir kahkaha attı Moon Jee. Sonra da acıyla omzunu tuttu: “Ah, acıdı yav! Kızım sen doktorluk falan yapma bence; bu ağır ellerle tedavi etmeyi bırak, hastaları acıdan öldürürsün!”

“Zevzek!” diye sırıttı Ayça ve yeniden yürümeye koyuldu. Moon Jee de onu takip etmeye başladı.

Ama genç çocuğun yüzünde birkaç saniyeliğine düşünceli bir ifade belirmişti: Az önce… tam olarak ne olmuştu??

Sonra derin bir nefes aldı, ve aklına gelen ihtimali derhal kafasından uzaklaştırdı.

Han Seul havaalanının yolcu karşılama kısmında bekliyordu. “Delta NY 993 – 19.00: arrived” yazısına gözü takıldı. Uçak ineli yarım saat olmuştu; bu da demek oluyor ki, uçakla gelen yolcular pasaport kontrolünden çıkmak üzereydiler. Genç adam elindeki “Mr. Ferguson” yazılı kâğıdı tekrar inceledi; Senatör Ferguson ve maiyetindekiler birazdan burda olurlardı.

Gerçekten de az sonra yolcu çıkışından yolcular birbiri ardına çıkmaya başladılar. Han Seul hemen elindeki kâğıdı kaldırdı, karşıdan rahatlıkla okunacak biçimde tuttu. Biraz sonra, sarışın, takım elbiseli, 50li yaşlarda bir adam ve arkasından yine takım elbiseli birkaç kişi çıkış kapısında göründü. Han Seul hemen onlara yöneldi. Yanılmamıştı, gerçekten de sarışın orta yaşlı adam “Mr. Ferguson” yazılı kâğıdı görünce Han Seul’e doğru yöneldi, gelip genç adamın elini sıktı.

“Ülkemize hoşgeldiniz senatör bey!” dedi Han Seul yüzünde resmi ama sıcak bir gülümsemeyle. “Ben Han Seul Kim. Geziniz sırasında size ben eşlik edeceğim…”

“Teşekkür ederim,” dedi senatör genizden gelen bir sesle. “Fakat İngilizce konuşmak için kendinizi zorlamanıza gerek yok; ekibimde çok iyi Korece ve İngilizce konuşan tercüman bir arkadaşımız var zaten. Lütfen siz anadilinizde devam edin…”

Böyle deyip arkasındakiler arasındaki takım elbiseli bayanı işaret etti. Han Seul, o ana kadar hiç dikkat etmediği bu gruba döndü ve yüzündeki gülümseme bir anda dondu:

Senatörün bahsettiği tercüman, eski sevgilisi Jun Hee’den başkası değildi.

jun hee - han chae young

jun hee - han chae young

Avril Lavigne – When you’re gone

Geceyi nehir manzaralı bir cafede çay içerek tamamladıktan sonra, Ayça cafe’nin kapısında Moon Jee’yi beklerken kendi kendine gülümsüyordu. Gerçekten de çok eğlenceli bir gün olmuştu. Önce Han Seul’le hem romantik hem de eğlenceli saatler geçirmişti. Han Seul’ün yanındayken insan kendini gerçekten de prenses gibi hissediyordu, muhteşem biriydi bu genç adam. Sonra, Moon Jee kendisine eşlik etmişti ve genç kızın gülmekten yanakları ağrımıştı: Moon Jee’nin yanındaysa acayip derecede rahattı. Hiç kasmıyor, en saçma, en çocuksu halleriyle davranabiliyordu. Ve çok, çok eğleniyordu.

Ayça birden ne kadar şanslı olduğunu düşündü: Eğer Han Seul’le çıkarsa, Moon Jee de kardeşi olacaktı. Böylece her ikisi birden ailesinin bir parçası olacaktı! Bundan daha büyük şans olur muydu? Ayça birden, bu iki çocuğun ailesine dahil olmayı şiddetle istediğini hissetti. Evet, bunu düşünmek bile kalbini mutlulukla titretmeye yetiyordu!

Sonra birden korktu: En son bir şeyi bu kadar şiddetle istediği zaman… San Young’la beraber olduğu zamandı… Ve sonu, çok ama çok acı bitmişti.

Genç kız kalbinde beliren ince hüznü fark edince burukça gülümsedi. Ama hemen sonra, bir şey daha fark etti ve birden heyecanlandı: Hâlâ hüzünleniyordu; ama o büyük acı… gitmişti! San Young’u düşününce kalbine bıçak gibi saplanan o korkunç acı artık yerinde yoktu!

Genç kız keşfettiği şeyle birden o kadar heyecanlandı ki, nefesi kesildi. Soluklanmak için cafenin bahçesinin dışındaki parmaklıklara tutundu. İçinden çığlık atmak geliyordu, San Young’dan kurtulmuştu! Onu cidden kalbinden söküp atmıştı! Aman Tanrım, AMAN TANRIM!

Birden, az önce çıktıkları kapıdan genç, uzun boylu bir adam çıktı. Ayça’ya doğru yürümeye başladı. Ayça önce dikkat etmemişti, ama genç adam kendisine yaklaştıkça irkildi:

San Young!

Genç kız nerdeyse kahkaha atacaktı: Yuh artık, bu kadar tesadüf de ancak filmlerde olurdu! Yoksa “iti an, çomağı hazırla” mı demeliydi?

“San Young??”

San Young merakla adını söyleyen kıza döndü. Birden onun da gözleri şaşkınlıkla irileşti:

“AYÇA??”

Hızlı adımlarla kızın yanına geldi. Heyecandan tıkanan bir sesle:

“Burda ne arıyorsun?” diye sordu. Ayça ağzını açıp ters bir laf koymaya hazırlanırken birdenbire elini kaldırdı: “Bir dakika! Bekle! Aslında bu önemli değil… Sana bir şey söylemem lâzım Ayça…”

Genç kızın gözlerinin içine baktı ve yalvaran bir sesle aynen şu cümleyi kurdu:

“Beni geri al Ayça…”

Bu arada içeride Moon Jee ödeme yapmayı tamamlamış, fişini cebine atıp çıkmak üzereydi. Birden bayanlar tuvaletinden çıkan genç bir kızın gözü kasada ödeme yapan genç adama takıldı ve kız hayretle durakladı. Sonra genç adamın yürümek üzere olduğunu fark edince heyecanla atıldı:

“Moon Jee-sshi?”

Moon Jee merakla arkasını döndü: Jae Hwa, her zamanki güzelliği ile ona gülümsüyordu.

“Merhaba,” dedi genç kız hemen. Yüzünde hiçbir kırgınlık belirtisi yoktu. Moon Jee ona biraz şaşırarak baktı. Hafızası kendisini yanıltmıyorsa, en son karşılaştıkları zaman genç kızı reddetmiş, tıpış tıpış evine göndermişti! Kendisi kızın yerinde olsa, böyle gururunu kıran bir adama bir daha dönüp bakmazdı bile!

“Şey… merhaba…” dedi biraz çekinerek. Jae Hwa ise gülümsemesini hiç bozmadı, onun yanına geldi:

“Nasılsın görüşmeyeli?”

“Ee… iyiyim, sağol,” dedi Moon Jee. Artık tırsmaya başlamıştı, bu kadar iyilik hayra alamet değildi! Genç kız gelip kolunu tutunca iyiden iyiye korktu genç adam! Ama Jae Hwa tatlı bir sesle:

“O gece söylediklerini çok düşündüm,” diye söze başladı, “Ve ne kadar asilce davrandığını fark ettim Moon Jee-sshi… O gece çok mutsuzdum. Kendim başta olmak üzere bütün dünyadan intikam almak istiyordum! Ve gözüme seni kestirdim: Senle yatarsam hem babamdan, hem nişanlımdan, hem de kendimden intikam alacaktım.” Sonra alayla güldü: “Ne salaklık değil mi!”

Sonra bir süre sustu, başını öne eğdi. Moon Jee bir şey demeye korkarak onun sözünü tamamlamasını bekliyordu. Genç kız tekrar başını kaldırıp baktığında gözleri minnetle doluydu:

“Ama sen benim o dibe vurmuş anımdan faydalanmadın. Benim korumaya gücümün yetmediği onurumu sen korudun! Bana “nişanlı bir kızla beraber olamam” dedin ve çok, çok haklıydın! Düşündükçe sana olan hayranlığım giderek büyüdü Moon Jee… Ve ben de onurlu bir biçimde davranmaya karar verdim.”

Sonra derin derin içini çekti. Burukça gülümsedi:

“Sorun şu ki, nişanlımı sevmiyordum Moon Jee. Onunla evlenmek istemiyordum. Ama babam bu konuda çok ısrarcı; onun hem politik kariyerinin parlak olduğunu, hem de şirketlerimiz için iyi bir yönetici olacağını düşünüyor. Bense kendimi kapana kısılmış gibi hissediyordum… Ama… Artık bitti!”

Bu defa, gözleri vahşi bir ışıkla parlıyordu Jae Hwa’nın: “Artık bitti!” diye tekrarladı, “Bu akşam tüm cesaretimi topladım ve San Young’la son bir defa konuştum. Ona, onunla evlenmek istemediğimi söyledim! Evet, yaptım bunu! Ve bil bakalım ne oldu: Ayrıldık! Evet, ayrıldık! Umduğumdan bile daha anlayışlı bir biçimde karşıladı durumu…”

Jae Hwa’nın bir an gözü daldı. Aklına, daha yirmi dakika önce San Young’la yaptıkları konuşma geldi. San Young, gözle görülür derecede durgundu bugün. Genç kız tüm cesaretini toplayıp kendisinden ayrılmak istediğini söylediğinde, San Young bir an susmuş, sonra: “Evet, belki de böylesi en iyisidir…” diye mırıldanmıştı. “Çünkü Jae Hwa-sshi, görüyorum ki sana bir türlü ulaşamıyorum… Senin kalbine giremiyorum… Ve bu, bana giderek büyük bir yük oluyor… Çünkü, özür dilerim ama, sen böyle yaptıkça benim de senle birlikteliğimi savunmak için kendi kendime yarattığım bütün tezler bir bir çürüyor, yalana dönüşüyor! Kendimi temize çıkarmak için sürekli bahaneler ürettiğim halde gün geçtikçe kendimden daha çok nefret ediyorum! O yüzden… evet, belki de ayrılmamız en iyisi olacaktır…”

Aynen böyle demişti San Young. Genç kız kalbinde bir rahatlamayla birlikte biraz burukluk da hissetmişti: San Young’un ne demek istediğini tam olarak anlayamasa da, genç adamın kendisine deli gibi âşık olmadığını ve sevmek için aslında ciddi bir çaba harcıyor olduğunu fark etmişti ilk kez. Bunu fark edince biraz canı acımıştı. Ama yine de ayrıldığına pişman değildi, çünkü şimdi gerçekten hoşlandığı başka birisi vardı.

Moon Jee’ye tekrar dikkatle baktı. Moon Jee de bakışlarını kaldırdı ve merakla onun diyeceklerini bekledi. Jae Hwa usulca:

“Ayrıldık diyorum,” dedi. “Bir şey demeyecek misin?”

Moon Jee şaşkınca kaşlarını kaldırdı. Ne demesini bekliyordu ki? Umursamazca:

“E… Umarım senin için iyi olur,” deyiverdi.

Jae Hwa birden fena halde kırıldığını hissetti. Bu kadarcık mı yani?? Kendisi bu çocuk için nişanlısından ayrılmıştı oysa! Hırçın bir tavırla:

“Sadece bu kadar mı?” diye azarladı çocuğu, “Yani ben artık nişanlı değilim… Yani…”

Durdu, dudaklarını ısırdı. Geçen akşam kendi kendini yeterince rezil etmişti zaten; daha fazlasını göze alamadı. Moon Jee ise hâlâ anlamaya çalışıyordu. Birden genç çocuğun jetonu düştü:

“Oooo, yani sen… Yani sen şimdi, ikimizin…”

Birden gülmeye başladı. Jae Hwa, hayret içinde kalakalmıştı! Şimdi de gülüyordu öyle mi?! Öfkeyle arkasını döndü, koşar adımlarla cafeden çıktı. Moon Jee ise kızı kırdığını anlamıştı, arkasından:

“Heey, bekle! Yanlış anladın!” diye koşturdu. Kızı kapıdan çıkar çıkmaz yakaladı, kolundan tuttu: “Özür dilerim! Özür dilerim, niyetim senle alay etmek falan değildi…”

Jae Hwa başını kaldırıp ona baktı. Genç kızın gözleri dolmuştu. Moon Jee kız için üzülmeden edemedi.

Ama… onun istediği şey olmazdı işte… Genç adamın aklından Hae In geçti… Her ne kadar o kendisini reddetmiş olsa bile, kendisi aşkını kalbinden bu kadar kolayca çıkarıp atamazdı.

Tekrar genç kızın gözlerinin içine baktı ve hüzünle gülümsedi:

“Özür dilerim Jae Hwa-sshi… Fakat benim kalbim bir başkasına ait… Hem de çok uzun zamandır böyle… Yani şu anda başkasını düşünemem, başkasıyla olamam…”

Jae Hwa’nın gözlerinden bir hayalkırıklığı geçti. Genç kız bakışlarını çevirip hüzünle gülümsedi.

“Yaa… Demek öyle…”

“Evet, böyle…” dedi Moon Jee. “Ben-“

Birden gözü az ileride bağıra çağıra kavga eden bir çifte ilişti ve genç adam hayretle durakladı: Bu… bu Ayça’ydı!

“Manyak mısın bee?? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu??” diye bağırıyordu Ayça. Genç kızın öfkeden dudakları titriyordu, bu pislik herif kendisiyle oyun mu oynuyordu ha?? Bu ne cesaretti?!

“Haklısın… Ne desen haklısın…” diye başını önüne eğdi San Young. “Özür dilerim! Senden nasıl özür dileyeceğimi bile bilmiyorum! Ama hayatımın en büyük hatasını yaptım Ayça, senden ayrılmakla hayatımın en büyük hatasını yaptım! Şimdi bunu telafi etmek istiyorum! Lütfen, lütfen bana bir şans daha ver, yalvarırım!”

Genç adam gözlerini kaldırıp ona yalvaran bakışlarla bakınca Ayça bir an durakladı. İçinde tuhaf bir duygu büyümeye başlamıştı. Hayır, aşk değildi bu. Sevinç, ya da intikamın zehirli neşesi falan da değildi.

Kederdi. Çok büyük, çok derin bir keder…

Onun da gözleri doldu. San Young’a hüzünle baktı.

“Çok geç…” diye mırıldandı. “Artık çok geç…”

Sonra arkasını döndü, yürümeye başladı. San Young’sa birden koluna yapıştı onun:

“Hayır, inanamam! Henüz çok geç değil: Ayrılmamızın üzerinden iki ay bile geçmedi! Bana karşı olan duyguların bitmiş olamaz, olamaz Ayça! Lütfen bir şans, sadece bir şans daha ver bana…”

Yaşlar, Ayça’nın gözlerinden yanaklarına süzülmeye başlamıştı. Birden, içindeki büyük hüzün yerini keskin bir öfkeye bıraktı. Bütün hırsıyla gerisin geri döndü, sert bir hareketle kolunu San Young’un kolundan kurtardı ve bağırmaya başladı:

“Sen ne adi bir herifsin! Karşıma geçmiş, hiçbir şey olmamış gibi benden bir şans daha istiyorsun! Manyak mısın nesin be?! Yok sana şans-mans! Hem zaten ben artık başkasıyla çıkıyorum!”

San Young birden yumruk yemiş gibi oldu: Hayatının aşkı, sevgili Ayça’sı… başka bir adamla…

“Hayı… Hayır!” diye başını salladı, inanmak istemiyordu. “Hayır Ayça! Yalan söylüyorsun! Hem… yeni bir sevgiliyi nerden buldun ki? Kimi bulmuş olabilirsin ki? Daha buraya yeni geldin, çok çevren yok, hem senin utangaç bir insan olduğunu, insanlarla kolay kolay samimi olamadığını da bilirim. Benim canımı acıtmak için yalan söylüyorsun, değil mi Ayça, ha?”

Böyle deyip yeniden kızın koluna yapıştı genç adam. Ayça’ysa çırpınarak kendini kurtarmaya çalışıyordu: “Bırak kolumu!”

“Hayır, önce bana doğruyu söyle! Hâlâ beni sevdiğini söyle!”

“Bırak kolumu! Seni artık sevmiyorum! Ben artık başkasını seviyorum! Bırakk!”

“BIRAK ONU!”

Moon Jee koşar adımlarla geldi, sert bir biçimde San Young’un koluna yapışıp parmaklarını kırar gibi büktü! San Young acıyla bağırdı ve Ayça’nın kolunu bıraktı. Moon Jee hemen kızı kendine doğru çekti, göğsüne doğru yasladı. Sonra öfkeyle San Young’a baktı:

“Bana bak, bir daha bu kıza elini bile sürmeyeceksin! Anladın mı?!!”

San Young acı içinde kıvranıyordu; pislik herif nasıl da canını yakmıştı! Sonra karşısındaki adama bir daha baktı ve hayretle durakladı: Bu… bu çocuk…

“Bas git şimdi, defol!” diye bağırdı Moon Jee. Yüzü öfkeyle kasılmıştı. Gecenin gölgelerinde bu öfkeli yüz son derece korkutucu görünüyordu.

Ayça ise donakalmıştı. Genç kız tek kelime bile edemeyecek vaziyetteydi, şok içinde bu hiç tanımadığı Moon Jee’ye bakıyordu. O çocuksu, güleryüzlü Moon Jee’nin böyle korkunç bir insana dönüşmesi Ayça’yı şoke etmişti.

“Ben seni tanıyorum,” diye mırıldandı San Young, “Sen geçenlerde Jae Hwa’yı da bana karşı savunan veletsin…” Sonra alaycı alaycı güldü: “Ne lan bu? Kendini genç kızların avukatı mı zannediyorsun ufaklık?”

“AYÇA’YA BİR DAHA DOKUNURSAN SENİ ÖLDÜRÜRÜM!” diye bağırdı Moon Jee.

Bir an, hepsi donup kaldı. San Young, Ayça’nın ismini duyunca afallamıştı: Yoksa bu çocuk… Ayça’nın bahsettiği yeni sevgili miydi?! Az ileride, bu manzarayı nefes bile almadan seyreden Jae Hwa’nın gözleri hayretle irileşmişti: Demek Moon Jee bu kıza âşıktı… Ayça ise hâlâ şokları oynuyordu. Ve son olarak, Moon Jee’nin kendisi bile inanamıyordu ağzından çıkanlara. Kendi sözleri beyninde çınlıyordu adeta: Seni öldürürüm… seni öldürürüm…

Kendini ilk toparlayan San Young oldu. Birden, alaycı bir kahkaha attı:

“Bravo, bravo! Çok etkileyici bir tiyatroydu doğrusu! Fakat…” Alaycı bir biçimde Ayça’ya döndü, genç kıza çapkınca gülümsedi: “İkimiz de biliyoruz ki, sen benden kolay kolay vazgeçemezsin Ayça… Ve bu ufaklık da, senin aşkın olabilmek için fazla küçük… Galiba kendisi seni yanlış anlamış, ama sen ona doğrusunu anlatırsın… Hadi gel, şimdi şu aramızdaki meseleyi doğru düzgün konuşalım…”

Böyle deyip yine Ayça’ya doğru bir hamle yaptı. Ama Moon Jee fazlasıyla havaya girmişti bir kere. Sert bir hareketle San Young’un önünü kesti, Ayça’ya dokunmasına engel oldu. Kendisi ise Ayça’nın kolunu hâlâ sımsıkı tutuyordu.

“Demek Ayça’nın dediklerine inanmadın,” dedi San Young’a. Dudakları gülümser biçimde kıvrılmıştı ama gözleri ateş saçıyordu adeta. “Halbuki Ayça doğru söylüyordu: O bana âşık, ben de ona. Birbirimizi deliler gibi seviyoruz! Ve senin gibi pislik bir herifin yolumuza çıkmasına da asla izin vermeyeceğiz!”

Böyle dedi, ve genç kızı birden sert bir hareketle kendisine doğru çekti. Ve… dudaklarına yapıştı!

Lady Gaga- Speechless

Ayça’nın gözleri faltaşı gibi açıldı: Bu çocuk ne yapıyordu böyle??!!

İlk tepkisi, Moon Jee’yi itmek oldu. Fakat Moon Jee onu öyle sıkı tutuyordu ki, bunu başaramadı. Aynı anda, şok içinde ikisini izleyen San Young’la göz göze gelince, birdenbire durumunun farkına vardı. Bir an düşündü ve…

Ani bir kararla gözlerini kapattı. Elini Moon Jee’nin ensesine koydu ve o da genç çocuğun öpüşüne karşılık vermeye başladı.

Moon Jee birden hayretle durakladı: Genç adam, düşünmeden, adeta refleks gibi hareket edip Ayça’yı öpüvermişti! O anda ne yapıyor olduğunu bile fark etmeden, sırf şu pislik herifi gıcık etmek için yapmıştı bunu. Ama şimdi… Şimdi Ayça da kendisini öperken, birdenbire ne yaptığının farkına vardı ve vücudundaki bütün kan kalbine, beynine, dudaklarına hücum etti: Ayça’yı öpüyordu ulan! Abisinin sevgilisini öpüyordu! Üstelik Ayça da onu öpüyordu! Bir an önce buna bir son vermeliydi, yoksa…

Ama Ayça da onu istekle öptükçe, genç adamın bütün iradesi yok oldu gitti… Kendini akışa bıraktı. Mavi, derin, güzel nehirler içinde akmaya başladı. Ayça’nın dudakları şeftali tadındaydı. Bir de hafif bir yasemin kokusu geliyordu burnuna. Acaba Ayça’nın saçları mı, yoksa teni miydi böyle kokan… Bilmiyordu…

Tek bildiği, saçma sapan bir zamanda, saçma sapan bir insana nispet olsun diye başlayan bu öpüşme işi, artık ciddiye binmişti:

Şimdi Moon Jee, Ayça’yı bilerek ve gerçekten isteyerek öpüyordu.

Ve onu öpmek, çok güzeldi…

-Bölüm sonu-

Notlar:

1. Kore hamamlarını hepimiz dizilerden biliyoruz zaten… Ama kupa çektirme işi gerçektir! 😀 Bir örnek için şu link’e bakabilirsiniz: http://inshaallaah.wordpress.com/2010/12/04/korean-bathhouse-in-shanghai/

2. “Bir Otostopçu’nun Galaksi Rehberi” muhteşem bir mizah dehası olan Douglas Adams’ın harikulade kitabıdır. Çok komiktir, çok sürprizlidir. Evrende otostop yaparken yanınıza almanız gereken tek eşyanın ne olduğu, dünyadaki en zeki yaratıkların kimler olduğu, hatta hayatın ve her şeyin anlamının ne olduğu gibi ilginç soruların cevaplarını barındırır. 😀 😀 Tüm galaksi gezginlerine şiddetle tavsiye edilir!

3. Kore’de pamuk şekerin bizim bildiğimiz normal hali olduğu gibi plastik bardaklarda satılanı da mevcuttur… Bakınız: http://yeinjee.com/2010/korea-cotton-candy-cup/

Reklamlar

28 thoughts on “8. Bölüm

  1. ilk cümlem “yaşasın yeni bölüüüüm” sonraki cümlem de “hazır ol uzun yorum geliyor” 😀
    Öncelikle Moon Jee’nin noona diye bağırdığı sahneyi resmen izledim yaa 😀 kalpli donunu da görmüş kadar oldum hakkaten yaa 😀
    sonra burdan Ayça’ya sesleniyorum “ilahi Ayça sen adamı öldürürsün 🙂 ” tarantula da nerden aklına gelmiş, anahtarı alması kopyasını çıkarması, klinikte işler yolunda gitmezse ajan olsun valla onu da yapar, çok sevdim 😀 😛 Ayça’yı çok sevdim yaa…
    Vee herkesin bildiği tartışma kabul etmez gerçek: depresyon tedavisinde son nokta; DONDURMA hem de çikolatalı en sevdiğimdir 😀
    63’ün adını burda da görünce çok hoşuma gitti 🙂 Kore’ye gitsem ilk durak kalıcak yer değil 63 olacak heralde 😀 😛
    Sauna sahnesine de koptum ya, aklıma Gu Jun Pyo’nun saunaya gittiği bölüm geldi hemen, Jan Di’nin kardeşi ne tatlı olmuştu orda 😀 bi de Dream High’da saunada prova yapmak zorunda kalmışlardı ya ay ne gülmüştüm ordaki tiplerine 😀 sauna işi ayrı bi alem bunların da yavv 😛
    Moon Jee’nin Ayça’ya vurulcağını tahmin etmiştim valla etmiştim hem de daha önceki bölümlerde. ama vurulmasın da ne yapsın dünya tatlısı bi kız yani 🙂 Aşklar iyice karıştı yaa nası çıkcaz işin içinden 🙂 pamuk şeker sahnesini hayal etmem hiç zor olmadı yaa kovalamacaları, Moon Jee’nin sarılması, Ayça’nın gözlerine bakınca vurulması, izledim resmen 😀 ayrıca “Kore’de pamuk şeker var mı yaaaa?” diye sormak üzereydim senden örnekli açıklama geldi 😀 😛
    Ayça’nın para vereceğini hissetmiştim yaa “aile para bulamıyor” düşüncesinden itibaren “beklenen para Ayça’da” düşüncesi yerleşti aklıma 🙂
    Aaaa bak unutuyodum nerdeyse, pamuk şeker sahnesinde Younha’yı dinlemek ayrı bir zevkti doğrusu, harika bi seçim olmuş çingu, seçen ellerine sağlık 😀 😛
    Nihayet Jun Hee’yi gördük ama bu kızı ben pek sevmiyom, karakteri de sevmicem heralde bakalım nolcak 🙂
    Avril’in sürekli dinlediğim bi şarkısıdır “when you’re gone” hatta bikaç ay öncesine kadar zil sesimdi, şimdi “my everything” kaptı o tahtı 😀 çok severim ama o şarkıyı yani, dinlemek güzeldi. 🙂
    San Young’ın pişman olup Ayça’ya geri dönmek için yalvarmasına bayıldım, iyi oldu ona gıcık şey, acı çeksin işteeee… Ama sonra olayların akışı tamamen değişti şimdi nolcak yaa meraktan çatlıcam ben…aşk olsun çingu böyle mi biterdi, ben şimdi nası başka şeyler düşüncem 😦
    şaka şaka mükemmel olmuş bi solukta okudum bayıldım 😀 ellerine sağlık 😀 😀

    • @hayal: vuuuuu, bu ne uzun ve harika bir yorum böyle! ellerine sağlık shin min chan! 😀 😀

      ehehe, kalpli don giyen bir adam bütün karizmayı çizdirir, de mi? ama olsun, moon jee’yi karizmatik değil sevimli diye seviyoruz biz 😀 😀

      ayça’da planlar bitmiyor 😀 daha önceden geçmiş olan örümcek muhabbetini tarantula finali ile sonlandırdı! 😀 😀

      evet, dondurma cidden süper bir depresyon önleyicidir, di mi? ne yazık ki hae in’ciğe o bile yetmeyecek 😦 öte yandan ayça ve han seul artık sevgili moduna girdiler… 63’ü ve saunayı gezmeleri kore romantik komedilerinin şanındandır! 😀 😀

      demek moon jee’yi tahmin etmiştin… valla bense elimden geldiğince ipucu vermemeye çalışıyordum, kih kih 🙂 evet işler karıştı ve içinden uzuuun bi süre çıkamayacağız sanırım 😛 kovalamaca sahnelerini beğendiğine sevindim canım; moon jee’nin birdenbire vurulmasını biraz da olsa açıklamaya çalıştım, bilmem inandırıcı oldu mu? 😛 şimdi artık hae in’i unutmaya çabalarken ilk kez ayça’ya bir şeyler hissettiğini fark etmeye başladı… bakalım bu hisleriyle nasıl baş edecek? 😉

      para meselesini de anlayacağını tahmin etmiştim ^^ hikayenin önceki kısımlarıyla bağlantılar kurarak ilerliyoruz tabii 😉

      jun hee’yi neden sevmedin ya? ben pek severim chae young’u… gerçi sen onu delightful girl’de izledin mi? o dizide sevmiştim ben. çok şekerdi.

      müziklerle epeyce uğraştım bu bölümde; beğendiğine sevindim canım ^^ ben de burdaki şarkıların hepsini severek dinlerim.

      san young sürüm sürüm sürünecek, haha! ayy çok seviyorum san young karakterini böcek gibi ezmeyi! 😀 😀

      evet, şimdi bayaa kritik yerlere geldik valla… bakalım, bombaları orta yere bıraktım ama nasıl toparlanır, ben bile tam olarak bilmiyorum 😛 ama bir heves yazmaya devam edeceğim. yorumun için tekrar çooook teşekkürler, komawo çingu! öperim ^^

      • @hikaru: ne demek park neul hyo 😀 her zaman yazarım böle yorumlar 😀 senin hikayeye yaz yaz doyamıyorum 😀
        ben delightful girl’ü izlemedim cnm yaa BOF’ta pek ısınamamıştım bu kızcağıza tanımam pek ama bu yaz tanırım inşallah ehehhh 😀
        bu aşk mevzularını ben de biraz karıştırmak istiyorum kendi hikayemde, aklımda tilkiler dolanmaya başladı yine, kavga kıyamet yani kafamın içinde bakalım napcam 😀 senin hikaye çok güzel gidiyo ben severim böle aşk üç,dört,beşgenlerini 😀

      • ben de severim ne yalan söyliyim 😛 karakterlerime acı çektirme pahasına karıştırıcam ortalığı, akshsjskakaşjjas!! 😀 😀 sen de öyle yap, sena’yla soo joon öyle hemen sevgili olamasınlar 😛 böyle entrikalar-mentrikalar bayaa güzel oluyor bence 🙂 her şeyi kolayca tahmin edebilmek yerine arada bir bombalarla karşılaşmak benim çok hoşuma gidiyor 🙂

      • @hikaru: aklımda var bişeyler işte şimdi anlatmıyım burda sürpriz olsuuuuun ehehhehhh 😛
        küçük bir ip ucu versem mi yaa?? hadi veriyim minik bişi: ufukta yeni karakter/karakterler gözüküyor olabilir 😀
        aşırı entrika sevmiyorum da (yaprak dökümü kıvamına sapmıyım sonra) biraz karışıklık iyidir senin hikayedeki gibi kararında yani 😀
        Min Ho-canla ne yapcamı bilemedim ama yaa konuk mu olsun kalıcı mı olsun Sena’dan da 6 yaş büyük oldu, ayy ne yapsam ne yapsam 😀
        neyse 5. bölüm biraz geç gelir benim, bi yoğunum bi yoğunum sorma (twitterda gezmesini biliyom ama dimi) merak ettircem biraz 😀

      • vuuu, süper, süper! ^^ yeni yakışıklılar girsin hikayeye, ahaha 😀 min ho altı yaş büyük oldu di mi… hımmm… olsun yav, 6 yaş çok değil 😛 ama min ho’nun yanı sıra başkaları olursa ona da hayır demeyiz 😀

        valla bu twitter belasına ben de bulaştım, artık ikide bir yeni bişiler var mı diye bakınıyorum… çok fena, çokkk! zaten internet bağımlısydım, şimdi bağımlılık iki katına çıktı! 😀

        neyse, kolay gelsin tatlım ^^ yeni bölümünü iple çekeceğim 🙂

  2. bures_mi dedi ki:

    selammmmmmmmmmmm millet ben geldim.Uzun bir süre ortalarda yoktum.Belki beni özleyenler olmuştur.Ne dersiniz?Neyse sadede geleyim.Şimdiye kadar olan hiçbir bölümünü kaçırmadım anında okudum ama gel gör ki yorum yapmaya zaman olmadı.Ayıptır söylemesi o il senin bu il benim diyerek geziyordum da…Kızzzzzzzzzzzz ne ettin sen ? Gerçi perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derler .Senin hikayede bu tanıma çok uyuyor,art arda bombaların patlayacağını biliyordum da bu kadarını beklemiyordum.Yaaaaaaaaaaaaaaa aşklar birbirinin içine girdi,oldu kördüğüm.Çözmeye çalıştıkça daha çok dolaşıyor.Kız doğruyu söyle yoksa ”hınzır düğümcük büyüsü mü” yaptın?(Anadolu’da özellikle kırsal kesimde çok etkili olduğu düşünülen bir büyü. Millet nelere inanıyor neyse,seyahatname yazmayak burada..:D)Yaaaaaaaaaaaa eski sevgiliyi getirdin,Moon Jee’nin mavi göz fobisini yendin.Uşak şimdi de mavi göz hastası oldu iyi mi?Ateş,barut,mercimek,fırın derkennn Ayça ile Moon Jee fena halde kaptırdı kendini.Az anasının gözü değilsin haaa.Şimdi de aklım hikayenin adıyla Moon Jee- Ayça Güneş(Güneş ve Ay)ikilemine gitti. Sanki bu şekilde taşlar daha çok oturuyor yerine… Gördün mü yaptığını yaaaaa Han Seul’ü unuttuk,Moon Jee’ye kaydık.Bana bak ne olursa olsun Moon Jee’yi üzme yoksa arayı katarız..Uşak zati feci halde bir darbe yedi ikinciyi kaldıramaz alimallah,gider kendini Han nehrindeki köprüden atar valla…Gerçi Moon Jee’nin üzülmesi de an meselesi. Uşak kendini bile bile ateşe attı bu kez .”Ne olacaksa olsuna” getirdi durumu.Moon Jee’nin durumunu şu kısa hikayeye benzetiyorum:”Birbirini Çok Seven 3 KeLebek Birgün Ateşin Ne Olduğu Üzere TartışmışLar. iLki Ateşe Uzaktan Bakmış Ve:”AYDINLATIR”,Demiş.İkincisi Biraz Daha YakLaştığında “ISITIR”, Yanıtını Vermiş.
    Sonuncusu İse HızLa Ateşin İçine Girmiş. Ateşin Gerçekten Ne Olduğunu Bir O Anlamış; Ama Gelgör Ki Bunu Hiç Kimseye Anlatamamış. Sevgi ve bağLıLıkta Ateşe Benzer. AnLamak İçin Ne Bakmak, Nede YakınLaşmak YeterLi DeğiLdir YANMAK GEREKİR..ya işte böyleeee.Bari kardeşler arayı katmasa..Eski sevgili rolünü de tam 12’den vurmuşsun bende olsaydım bu oyuncuyu alırdım.Moon Jee’nin her hali tatlıdır,şirindir yaaa Ayça’nın çamaşırını gördüğünü düşündüğü anda kızarmış olarak onu hayal ediyorum da acayippppppp şeker olurdu.Ayyyyyy yanaklarını sıkasım geldi valla yaaaaaaa banane yaaaaaa oppa istiyorum en fiyakalı cinsinden neyse … 😀 Oh olsun San Young’a O’na o yalvarmalar,köpek yavrusu bakışları bile az.Diz çöküp yerlerde sürünmesi gerekliydi…..Jae Hea avucunu yalayacak gibi duruyor,bizim sempatik oğlan vurulmaması gereken kişiyee vuruldu…Allah seni iyi etsin e mi?insan okuyucularına bu çin işkencesini yapar mı? gel de bekle yeni bölümü….Yaaaaaaaa bizim Türk insanı böyle işte,çok merhametlidir. Kendisi aç olsun başkası açsa önce onu doyurur,sonra kendini.Takdir ettim bizim kızı bütün parayı tek hamlede verdi,tereddüt etmeden.yaaaaaaaaa benim kalbim Moon Jee’ye feci kaydı… Bu gidiş Han Seul’ü satacağım öyle görünüyorrrrrrr.Nese şimdilik yorumum kısacık oldu..Fırsat bulunca yine ben damlarım inşallah…Yollar beni bekler 😀

    • @bures_mi: hoşgeldinnnnnnn! 😀 😀 özlemez miyiz hiç, valla pek özlemiştim bu eğlenceli yorumlarını 😀 😀

      ah ah, çok kıskandım şu anda, ben bu yaz tatil yapamıyorum, böhü 😦 iyi etmişsin, gez toz, gençliğinin tadını çıkar, ahaha 😀 😀

      yess, 7 ve 8. bölümde elimdeki bütün bombaları patlattım, bundan sonra pirincin taşını ayıklamakla uğraşacağız 😀 “hınzır düğümcük büyüsü” demek, ilk defa duydum, o neymiş beyav? o_O isim süpermiş ama, ehehe 😀

      evet cnmm, aynen fark ettiğin gibi noona falan derken moon jee de bizim mavi gözlü hatunun büyüsüne kapıldı 😀 😀 ne demişler, noona ayağı… ehem, neyse 😛 😛 yalnız şimdi han seul ve moon jee’nin ikisinin de üzülmemesi için ne yapmak gerek, işte o biraz zor olacak… eski sevgiliyi sevdiyseniz hikayede takılmaya devam edecek; ama geldiği yere göndermem daha iyi diye düşünenler çoksa ortalığı daha fazla karıştırmayacağım. bakalım, o konuda hâlâ düşüncelerim netleşmiş değil…

      “Uşak zati feci halde bir darbe yedi ikinciyi kaldıramaz alimallah,gider kendini Han nehrindeki köprüden atar valla” ahahah, koptum bu cümlene! 😀 😀 yok yok, moon jee akıllı çocuktur, yapmaz ööle şey 😛 kısa hikaye süpermiş yav, bayıldım! kim yazmış bunu? çok doğru gerçekten; uzaktan bakmakla anlaşılmaz bazı şeyler… bakalım moon jee’miz pervane misali kendini ateşlere mi atacak, yoksa toparlanıp kendine bir çeki düzen mi verecek? 😉 bir sonraki bölümde tam da bunları, yani moon jee’nin iç dünyasındaki karmaşayı (ve tabii ayça’nın da 🙂 ) anlatacağım. çok değil, bir hafta içinde bitiririm diye düşünüyorum, size çin işkencesi yapmayacağım, korkma sen 😀 😀 iyi yolculuklar, iyi gezmeler şeker ^^

  3. bures_mi dedi ki:

    hımmmmmm desene işkenceden ölmeyeceğiz bu iyi haber,birkaç yarayla atlatacağız 🙂 Valla hikayeyi kimin yazdığını bende bilmiyorum facede kuzenim paylaşmıştı ,hoşuma gitmişti burada da yazayım dedim. Bu arada senin şu bahsi geçen ”galaksi rehberini ” nereden bulacağım? Taktın aklıma nereye baktıysam denk gelemedim :S

  4. Hikaru, ne ettin sen!
    Moon Jee’nin Ayça’dan hoşlanmaya başladığına dair sinyalleri okurken dehşete düşen, Moon Jee’ye kızan ben, son sahneden dolayı şok geçiriyorum şu an! Wuhaa! Moon Jee’ye de bak sen. Nerden çıktı bu Moon Jee işi, hikaru? Aklıma bile gelmezdi bu durum. Han Seul ile geçirilen harika bir günün sonunda bunlarn yaşanması çok şaşırttı. Ahh, daha Han Seul duyacak bu olanları. Onu geçtim Ayça-Moon Jee konuşması nasıl olacak kim bilir. Ayça’nın Son Young’a karşı hislerinin bitmesine sevindim. Çok ezik bir karaktermiş bu Son Young, yüzsüz şey “beni geri al” diyor bir de. Onun yüzünden neler yaşandı ://

    Han Seul’ün eski sevgilisi de çıktı piyasaya, işler cidden çok karıştı/karışacak. Han Chae Young seçimine sevindim ama Delightful Girl dizisinde çok severek izlemiştim. Bakalım hikayemizde iyi mi yoksa kötü birini mi oynayacak.

    Son sahnenin şoku yazacaklarımı unutturdu bana 😀
    Ellerine sağlık, şaşırtıcı ve güzel bir bölümdü.
    Yeni bölümü beklemedeyim.

    • @mydestiny: hahah, sizi şoke etmek için öyle yaptım canımcım! 😀 😀 ama henüz moon jee’nin ne yaşadığını bilmiyoruz; aklı başına gelince bu hareketinden dolayı bayaa bi’ pişman olacaktır! Moon Jee işi hep aklımın bir köşesinde vardı. Ama ne derece ilerleyeceğini henüz bilemiyorum 😉 Han Seul bunu nasıl öğrenecek, Ayça ve Moon Jee bir daha yüz yüze nasıl bakacak… hepsi ve daha fazlası 9. bölümde! 😀 😀

      San Young’u Ayça’nın denkleminden tamamen çıkarıyoruz… mu acaba? O konuda bile kesin bir şey diyemiyorum; Entrikacı kadın karakterlerin cirit attığı Kore dizilerinin aksine entrikacı bir erkek karakter dahil etmek gibi planlarım var 🙂 🙂 Evet, şimdi Han Seul’ün eski sevgilisi de geldi; heyecanı tavan yaptırdık 😀 Bakalım nasıl çözeceğim ben bu işi? 😉

      Senin de ellerine sağlık ^^ Yeni bölümde görüşmek üzere 😉

  5. fd dedi ki:

    Unnim merhaba,
    Ben bir hikaye okuyup yorumlayana kadar sen coktan uc hikayeyi yazmissin. Aslinda ben de hikayeleri okuyali biraz oldu ama bir turlu yazamadim. Bunu da yorum yapacagim icin degil, arayi cok acarsam bu okurunu unutabilirsin diye yaziyorum. 🙂

    Yalniz, en son sahne neydi oyle? ‘Ters koseye yatircam’ sizi demistin ama bu kadarini beklemiyordum. Okuyanlar bilir Twilight serisindeki kizi hatirladim, iki cocuk arasinda kararsiz kalmisti. Kiza cok kizmistim o zaman. (Kizin adi neydi bu arada? Google’a mi sorsam? Amaaan cok da onemli degil. 🙂 ) Bakalim bizim Ayca ne yapacak? Bir sonraki bolumu dort gozle bekliyorum.
    Hoscakal.

    • @fd: hahah, ses verdiğine sevindim tatlım 🙂 unutur muyum hiç, unutmam seni elbette; ama sizlerden feedback almak her zaman çok güzel oluyor. yoksa kaptırıp çok uçmuş şeyler yazabilirim; siz beni yorumlarla gerçekliğe doğru çekin, e mi? 🙂 🙂

      evet, son sahne galiba bu hikayenin en büyük keskin virajlarından biri oldu. bir daha bu kadar şaşırtıcı bir şey yazabilir miyim, emin değilim. artık daha çok, moon jee’nin iç çatışmalarını, ve bunun diğerleri üzerindeki etkilerini işlemeyi planlıyorum. gerçi hikaye bu şekilde sıkıcılaşmaya başlarsa yepyeni bir atraksiyon da katabilirz tabii; duruma bağlı 😀 😀

      Twilight’taki buzdolabı bakışlı Bella’yı diyorsun 😀 Evet, ben de çok uyuz oluyordum ona: Hem Jacob, hem Edward, ikisini birden parmağında oynatıyordu gıcık şey! 😛 Üstelik bunu “ah ben çok üzülüyorum bu çocuklara. ah ah ah, ben aslında çok iyi kalpliyim, ikisine de kıyamıyorum” diyerek yapıyordu ya; şöyle gerilip gerilip suratının tam ortasına çotankkk diye yumruğu yapıştırma isteği uyandırıyordu bende! uyuz!… bak gene hatırlayıp sinir oldum 😛 😀 😀 Merak etme, Ayça’yı öyle bir duruma düşürmeyeceğim 🙂 😀

      Yeni bölümü birazdan ekliyorum ^^ Görüşmek üzere, sevgilerle ^^

  6. hiç yorumsuz bırakır mıyım çingu olur mu öyle şey 🙂

    dün gece şoktaydım biraz fazla abartmış olabilirim .kusura bakma duygusalım bu aralar yoksa iyi hamle yapmışsın şoku atlattım ve tebrik ediyorum şaşırttın bizi 🙂 en az supernatural da ki senaristlerin casstiel hamlesi kadar şok oldum bravo bu senin başarın 🙂

    şimdi işler nasıl gidecek diye merak ediyorum .moon jae diğer ay ı buldu ama o ayın bir sahibi var .üstelik abisi üstelik ayça kime meyilli olacak muamma .bir ton soru ile baş başa kaldık . eski sevgililer bir taraftan ,millet vakili kızımız ile hae in bir tarafta valla çok karmaşık bir yapı oldu .çöz çözebilirsen 🙂

    şu bahsi geçen kitabı da çok merak ettim .yeni bölümü dört hatta sekiz gözle bekliyorum çingu ellerine sağlık 🙂

    böyle ters köşe yapmaya devam . yalnız kalp krizin sebep olacak bir final olmasın yeter 🙂

    • @winpohu: ay yok canım, sorun değil 😀 daha fenalarını bekliyordum, çünkü cidden biraz kavak yelleri’ne bağladık 😛 😀 ama bundan sonra bu kadar ters köşeler olmayacak; yavaş yavaş, olanların altını doldurarak ilerleyeceğiz. bu arada dramı bol bölümler olabilir (yazının başına “depresyonda olanlar okumasın” diye not düşerim o zaman 😛 :D) ama kalp krizine sebep olmayacak bir final yapacağımıza söz veriyorum, merak etme çingucum 😉

  7. Evet aslında 8 ve 9 u dayanamayıp hızlıca okumuştum.
    Ancak hakkıyla okumadan yorum yapmayayım dedim. Şimdi satır satır bu bölümü okudum ve yorumluyorum 😀
    Han Seul inanılmaz bir adam ya! O iki kardeşin ailesine girmek için bende en az Ayça kadar istek duyuyorum yani 😀
    Moon Jae zaten ailemizin şebeği ancak nasılda biranda erkek oluverdi zuhaha 😀 Moon ile Ayça arasında bir şeyler olmalıydı. Ben 4 gözle bekliyordum. Çünkü zaten en başında Love Shuffle gibi olacak dedin. Hatta şimdi Han Seul’ün eski kız arkadaşıyla San Young arasında da bir şeyler olursa Allah Allah yani 😀 Yok yok o kadar uzamasın.

    HEr zaman ki gibi diyaloglarıyla ve hikayenin içine kattıklarınla çok güzel bir bölüm olmuş. Bir otostopçunun galaksi rehberi’ni burda görünce çok mutlu oldum. Okumayanları da meraklandırmış oldun ne iyi ettin. Okumayan kalmasın 😉

    Evet yeni olaylar için ön ayak oluşturuldu, şimdi olaylara geçmeli. Bu arada Momo ve Ma Ju bana Sam Soon’u hatırlattı. Ordaki kızın da adı buydu değil mi? Kızın tipinide ona benzettim. Canlandırmak zor olmadı şirinliğini 😉

    Ellerine sağlık ben kaçtım 😉

    • @Ser_min: Hahah, Han Seul’ün eski kız arkadaşı da San Young’la olsaydı hikaye tam bir çorba olurdu! Love Shuffle yanında halt etmiş 😀 😀 Momo ve Ma Ju’yu Kim Sam Soon’dan çaldım, itiraf ediyorum 😛 Gözünden kaçmamış, harikasın çingu.

  8. Höh diyorum höh höh höh

    Ulen hikaru insanı ben bebemi yeterince teselli ediyordum bu son dakika kazığı da nereden çıktı. fırt fırt
    Kissülerin havada uçuştuğu bölümleri peşpeşe okumak iyi olsa da insan kişileri doğru tuttururdu en azından. :Ne içtin bu bölümleri yazarken sen bakayım????

    Sonra kulaklarım niye çınlıyor? Çınlamasında ne olsun Çingu 😀 Böyle bir okuyucu başına musallat etmişsin hakkındır (:

    Giderek sadece sonlara yorum yaptığımı farkettim ama suç sende anacım^^ Ben hayaller aleminde pamuk şekerimi tıkınırken sen laaaps diye sonlarda bir heyecan, bir atraksiyon ne bileyim bi kissü olmuyor , olmamalı, olmayacak 😀

    Yeter gari 😛 Han Seul’u teselli edelim azıcık ta napalım 😀 Açeydim gollerimi Han Seul Çebaaal gajima diyeydim sauna da fırt fırt

    • @OhYoonJoo: Kissu’lar havada uçuşuyor, yazarınız sizi ters köşe yapıcam diye “laapsss!” diye son dakika bombaları yapıştırıp sizi ordan oraya sürüklüyor! Bu hikayede kendimi aşıp entrikanın dozunu abarttığımı kabul ediyorum. Bir de böylesini deneyeyim dedim; yoksa ikinci bir MLR yazmak çok daha kolaydı… Evet belki seni ve masumiyet yanlılarını sinir ettim ama denemezsem içimde kalacaktı; umarım bozulan sinirlerin için beni bağışlarsın çingum :S Gollerini Han Seul için açıveresin gari, napalım 😛

  9. acaip durum dedi ki:

    game over mida!!!! moon jee’den çok klas bir min ho hareketi 🙂

    tamam her final sahnen çok iyiydi ama bu en iyisiydi.. hatta go mi nam gibi iki başparmağımı kaldırarak söylüyorum, o derece yani 😀

    ayy bayıldım bayıldım.. şu an hiç aman ilerde nolcak, ya hanseul falan diye düşünecek halde değilim, anın tdını çıkarıyorum 🙂 çook hoş yaa!!!

    tabii bunca iltifattan sonra farkediyorum ki son bölümlerde ne kadar han seul’e hayranlık beslesem de benim yegane tarafım belli:D şu çocuğa ufaklık muamelesi yapanlara güzel bir gövde gösterisi oldu bu bence 😀 hafife almayın o çocuğu.. acaip bi star olup fırtınalar koparacak o dahaa!! 😀

    aa sonra bi bomba daha var; han seulun eski sevgilisi.. o kızı da kadroya dahil etmenle bir taş daha yerine oturdu.. yıllar sonra çıkıp gelen eski taş sevigli olayını da es geçmedik böylece 🙂 yok yok bu hikaye de canıımm 😀

    şu an içinde bulunduğumuz duruma bakılırsa reytingin tavan yaptığı haftadayız sanırım 😀 soru işaretlerimize ve düğümlerimize en kocamanından ve bol şahitlisinden bir tane daha eklendi.. durum ne kadar acaip olsa da ben çok mutluyum, şimdi bu ruh haliyle uykuya dalmak istiyorum.. artık bu olayın sonuçlarını da yarın falan düşünürüz napalım 😀

    çok kaygısızım değil mi? 😀

    • @acaip durum: hikayenin zirve noktasına, reytinglerin coştuğu yere hoşgeldin çingu! buraya kadar her şeyi fazlasıyla karıştırmıştım; bundan sonra çözmeye uğraştım! 😀 😀 beğendiğine çok sevindim canım; han seul’cüler isyan etse de moon jee’cileri düşünerek yazdığım bir final olmuştu bu. moon jee tam bir min ho hareketiyle karizmasını tavan yaptırdı. ve sadece ufak bir velet olarak anılamayacağını ele güne kanıtlamış oldu! doğrusu hem han seul hem de moon jee gibi iki karizmatik kahramanımız olunca hikayede dengeleri tutturma işi de biraz zor oldu: şimdiye kadar sadece han seul karizmasını konuştururken bundan sonra moon jee “oyunda ben de varım” diyor 😉

      han seul’ün eski sevgilisini de geri getirdik, kore dizilerinin bütün elementleri tamamlanmış oldu! diyorum ya, bundan sonra bu karmaşık işi adım adım çözmek için uğraşacağız 🙂

      hahah, kaygısızsın ama en iyisini yapıyorsun: diziye kendini fazla kaptırıp karakterler için üzülmek yerine arkana yaslan ve “enjoy the ride”: yazarınız sizi dolambaçlı yollardan geçirip tünelin sonundaki ışığa ulaştıracak, merak etme 😉 😉

      yorumların için çooook teşekkür ediyorum; okudukça çok mutlu oluyorum inan ki… iyi okumalar! ^^

  10. Çok keyifliydi çingu, okudukça coştum resmen. Özellikle son kısım harika kurgulanmıştı. Han Seul ile Ayçe’nın uyumu süper ama moon Jee ile de çok iyi. Kararım her an değişebilir valla. Çok iyiydi, ellerine sğalık dostum 🙂

    • @Lee: sağol canım, beğendiğine sevindim 🙂 son bölüm hikâyenin ters köşelerinin en büyüklerinden biriydi, sizi kararsızlığa sürüklemek en büyük amacımdı zaten 😀 😀

  11. minekibuu dedi ki:

    şuan masa, sandalye vb. eşyaları tekmeleme sebebimsin hikaru!!. geç de olsa çemkirmeye geldim. NEDEN? NEDEN? NEDEN? moon jee kuzum salla maviyi, en kahverengilere çekerim ben seni:P öhöm neyse toparlayalım.Şimdi, aslında, gerçekten, yani bence Ayça ve moon jee olmalı. gerçi en tatmin edici final moon jee nin ayçadan yüz bulamaması ve ayça’nın ırkına hayran kalıp ülkemize giriş yapması olurdu. Geçmiş notlarını kurcalayıp bu konuyu bir düşünmeni öneririm. Bölümün başında moon jee deki hafif elektriklenmelerin bu kadar çabuk gol olacağını düşünmemiştir. Hani direkten döner, atak yarıda kalır diye umuyordum. Final böyle olunca oraya takılı kaldım. sözde inat için başlayan öpücüğün, içten gelen hormonları tavana sıçrattığı yönündeki görüşüm sabittir (iki taraf içide-söz konusu joong ki ise gerisi teferruat sonuçta). Ayça’nın da bu konuyu ele alacağı ve yalnızca kendine yakıştıramayacağı için moon jee yi bir kenara itmeye çabalayacağı cümleler beni bekliyorsa bu konuda çok hoşnutsuz bir okuyucu olurum ona göre. şimdiden hazırla kendini. Hikaru finalde bir güzellik yapmış ol canım ya lütfen lütfen. moon jee üzülmesin. Gong Yoo daha önce toparlamış kendini, yine toparlar, o toparlamasa da adını çıkaramadığım eski nişanlı bu işi çözer, çözsün yani! Şapşal şapşal kaldım sevinsem mi üzülsem mi finale diye :/

    • @mine: “gerçi en tatmin edici final moon jee nin ayçadan yüz bulamaması ve ayça’nın ırkına hayran kalıp ülkemize giriş yapması olurdu” ahahah, tam bir türk erkeği gibi konuştun! 😀 😀 bi de neden bu kadar kızdığını anlamış değilim; joongki denen kuzunun tapusu bana aittir, severim de acı da çektiririm! 😛 😀 😀 ama olaya “Gong Yoo daha önce toparlamış kendini, yine toparlar” şeklinde yaklaşman ilgi çekiciydi; kimse böyle bakmadı duruma (genelde yapılır mı ulen bu han seul’e diye çemkirdiler) o yüzden notlarıma bakıp durumu bi daha düşünücem (dermişim… haha, tabii ki hayır :P) sen gene de oku, korkma 😉 (ahan da spoiler)

  12. abla dedim hep “abla ben daha küçüğüm bu yazılar çok küçük”, “abla ben bundan bir şey anlamıyorum bana başka kitap ver”, “abla bu kelimeyi okuyamıyorum burada ne yazıyo”, “abla lütfen başka kitap ver büyüdüğümde okurum ben bunu anlamıyorum şimdi” ama kız gitti bana daha ilkokul bebesiyken, okul kitap puntosu 15-16yken yüzüklerin efendisinin 3 kitabını da okuttu! tabi ben sonra hiç kitap okudum mu? hayır tabi ne okuycam elime almadım yıllarca kitap falan! o hallerimi görünce tabi bir otostopçunun galaksi rehberini okuma olayı da yalan oldu. hayır bir de kız gitti 12 yaşıma daha yeni girmişim gitti bu kitabın filmini izletti. hatırlamıyorum ver kitabı okuyım diyorum şimdi arkadaşı almış kitabı vermemiş ondan onu da yapamıyorum. çok dertliyim çookk.
    filmi az çok hatırlıyorum en zeki yaratık balinaydı sanırım ama 2.sorunun cevabı havluydu dimi? kafamı sağa sola vurmak istiyorum çünkü ablam şu hikaye boyunca geçen “oku kitabı öğren alla alla” diyerek beni başından atıyo -sanki suçlusu benim -.-

    neyse konu dışı atarımı fazla belirtmiş oldum fff. özür dilerim.

    MOON JEE!!!!!! napıyosun olm sen?! delirdin mi lan?! sen kendine “Ayça’yı öpüyordu ulan! ” dediğin an ben de kendime “Ayça’yı öpüyo ulan!” dedim. canım benim abla o abla, nonna, imo, oba-san (falan gider bu böyle) sen napıyosun olm?!

    ama tahmin etmiştim fff. bu çocuğun gönlü kayar buna demiştim ne de olsa kötü anında yanındaydı fff. yapma böyle evladım yazık olacak sana da ayça’ya da abine de.

    daha geçen yorumda dedim san young’un ne kadar karaktersiz bir insan olduğunu! haha noldu canım? yalnız kalma korkun mu var? ne hemen kuyruğuna bacak arana sıkıştırıp gitmişsin ayça’nın yanına haha. ıslak odunda suratına girişesim var amaaa yapmıyorum bak yine şanslısın -.-

    tam çıkmaya başladılar diye bir bir bütün parazitler ortaya çıkmaya başladı dimi? murphy’nin suçu hepsi? ayçaaaaaaa seninkinin sularında tehlikeli balıklar yüzmeye başladı senin o klinikte ne işin var???

    rama-san’ı tekrar görücez dimi? geçen bölümde (dün gece okumuştum ondan tam hatırlamıyorum) görmüştük mutlu olmuştum tekrar çıksın yeaaa demiştim kendime falan 😀 gelir dimi tekrar? en azından bi görünse falan… neyse çok uzattım yine 😀 ben öteki bölüme geçiyorum jgdşfjlnşdfjnvsşdfjvenrf.

    • @seyma: ahahah, yazık sana yaa, abla kurbanı oldun demek! 😀 ama o da kendince haklıdır eminim; kendisi okuyup çok sevmiş, küçük kardeşi de bu güzel kitaplardan mahrum kalmasın istemiştir. ama işte yaş meselesini tutturmak lazım 😛 ama şimdi otostopçunun galaksi rehberini tam okuma yaşındasın, kaçırma bu fırsatı derim 😉

      moon jee bu bölüm çok acayip bir şey yaptı di mi? evet bu hikayede ters köşeler yapa yapa bir hal olmuştuk, seni de şoke etmeyi başarmışım demek, eheh 😀 ama dediğin gibi durum çok da anlaşılmaz değil, en kötü anlarında ayça onun yanındaydı, çocuğun gönlünün ona doğru kaymaya başlaması gayet mümkün yani… ah bir de abi olayı olmayaydı 😦

      san young dizinin kötü adamı, tam bir karaktersizlik abidesi! aslında bu hikayede genç kızlarımızı böyle adamlara karşı dikkatli olmaları konusunda uyarıyorum, ajakjsakjsjaka 😀 😀

      rama-san’ı yeniden göreceğiz, merak etme 😉 yorumun için eline sağlık canım, iyi okumalar ^^

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s