6. Bölüm

Lovers alone wear sunlight.

E. E. Cummings

 Sweetpea – Are You Ready

(bunu tıklayıp kendiniz başlatmanız gerekiyor… teşekkürler sermin’cim! ^^)

Moon Jee yemek masasına laptopunu açmış karşısında oturuyordu. Genç çocuğun yüzünde endişeli bir anlam vardı, gözleri sımsıkı kapanmıştı. Sonra tek gözünü yavaşça açtı. Ekrana korka korka bir bakış attı. Sonra birden, iki gözü de sevinç ve hayretle açıldı; yüzünde kocaman bir neşe belirdi. Yerinde zıplayıp havaya bir yumruk attı!

“Olley bee! Geçmişim oğlum, geçmişim lan!”

Moon Jee olduğu yerde hoplaya zıplaya dans etmeye başladı. Geçen hafta evine kapanıp deliler gibi finallere çalışması işe yaramıştı: Tam altı senedir bir türlü bitiremediği okulundan sonunda mezun oluyordu!

Dans etmesi bitince heyecanla telefonunu arandı, alelacele abisinin numarasını tuşladı.

Han Seul araba kullanıyordu. Sol pencereden gelen rüzgarla saçları dalgalanırken çalan telefonuna baktı, kardeşinin aradığını görünce yüzünde bir gülümseme belirdi. Telefonunda bir tuşa bastı, sonra kulaklığı taktı:

“Alo? N’aber ufaklık?”

“Hyuuuuung, mezun olmuşuuuum!” diye bağırdı Moon Jee kulağının içine. Han Seul kulağında patlayan sesle birlikte nerdeyse direksiyon hakimiyetini kaybedecekti; telefonun sesini kısarken:

“Tamam oğlum tamam, sakin ol,” diye sırıttı. Sonra o da bağırdı: “Tebrikler! Aferin lan ufaklık!”

“Sağol abiciğim,” diye cevapladı Moon Jee, ağzı kulaklarına varırken. Sonra elinde telefon, kendini kanepeye attı: “Eh, artık güzel bir tatili hak ettim, di mi?”

“Tatil mi? Oğlum, senin hayatın tatil lan…”

“Öyle değil! Bana söz vermiştin, Haeundae plajına gidecektik!” dedi Moon Jee. “Hadi ama Hyuuuung, unutmuş olamazsın: Mezuniyet hediyesi olarak götürecektin beni…”

“Unutmadım tabii, unutur muyum?” dedi Han Seul. “Yalnız bu sözü verdiğimde bundan yedi sene önce falandı ve sen daha gözleri açılmamış bir civcivdin…”

“Beni ilgilendirmez, söz sözdür!” diye sırıttı Moon Jee. Sonra aklına gelen düşüncenin heyecanıyla yerinde doğruldu: “Oh, bak ne diyeceğim: Haftasonuna denk getirelim ve Ayça’yla Hae In’i de davet edelim! Hep birlikte arabayla gideriz, ne dersin??”

Han Seul’ün birden gözleri parladı. Evet, aslında çok iyi fikirdi bu. Ayça’yı sadece başbakanlığın resmi koridorlarında görmektense plajın resmiyetten uzak, tatil havasında onunla bir araya gelmek çok iyi olacaktı.

Ayça iki haftadır başbakanlıkta tercüman kadrosunda çalışıyordu. Türkiye’den ziyarete gelen grup sayısı fazla olmadığı için genç kız genellikle ofiste çalışıyor, dış basında Kore’ye dair çıkan haberleri ve önemli yazıları Korece’ye çeviriyordu. Fakat Han Seul onu iki hafta boyunca yalnızca iki kez görebilmişti. Üstelik bunların birinde Ayça koridorda San Young’la konuşuyordu! Genç kız kendisini görünce hızlı adımlarla San Young’un yanından ayrılıp onun yanına gelmişti. Han Seul, San Young’un suratındaki öfkeli ifadeyi ve Ayça’nın yüzünün karmakarışık olduğunu kalbinde ince bir sızıyla fark etmişti. Biraz daha yakın olsalar genç kıza neler olduğunu sormak isterdi, ama Ayça onun yanına gelir gelmez yüzüne neşeli bir gülümseme kondurup “Han Seul-sshi, nasılsın?” diye söze girince bir şey diyememişti. San Young’sa ikisinin konuşmaya başladığını görünce arkasını dönüp öfkeyle çekip gitmişti zaten.

Han Seul, başbakanın resepsiyonu sırasında yakaladıkları sıcak duyguların araya zaman girince soğumasından ciddi ciddi endişe ediyordu; ama Ayça’yı henüz akşam yemeğine bile davet edebilmiş değildi: İçten içe bir şeylerden çekiniyordu, ama çekindiği şeyin ne olduğunu kendi bile bilmiyordu aslında. Acaba Ayça’nın hâlâ o şerefsiz San Young’a karşı duygular beslediğini görmekten mi korkuyordu? Yoksa kalbi yaralı olan genç kızın kendisini reddedeceğinden mi çekinmekteydi? Han Seul kendine birkaç kez bu soruları sormuştu, ama bir cevap bulamamıştı.

Fakat şimdi Hae In ve Moon Jee’nin de olduğu bir tatil mekânında hem kendisinin hem de Ayça’nın gevşeyeceği ve aralarındaki muhabbetin sıcak bir hal alacağı kesindi. Evet ya, kardeşi bu tatil işini iyi akıl etmişti.

“Tamamdır ufaklık, sen ayarla o işi o zaman, paralar benden!” diye sırıttı. Moon Jee olduğu yerde havaya bir yumruk daha attı:

“Oley beee! Aslan Hyung, sen bu işi olmuş bil!”

Sonra suratında kocaman bir sırıtmayla ayağa fırladı, alelacele evden çıkıp Ayça ve Hae In’in evine doğru koşturdu.

Geçen haftalarda iki kız ev arkadaşlığı işini de netleştirmişlerdi: Hae In onun kendisiyle kalmasını memnuniyetle karşılayacağını söyleyince Ayça da sevinerek kabul etmişti. Çünkü genç kız, üç gün daha ayaklarına kara sular ininceye kadar ev aradıktan sonra kendisine uygun doğru dürüst bir yer bulmaktan artık umudu kesmişti! Böylece ikili kirayı paylaşmaya karar verdiler ve ilişkileri kesinleşti: Ayça, artık Hae In’in ev arkadaşıydı.

Moon Jee Ayçalar’ın evinin önüne geldiğinde soluk soluğa kalmıştı. Kapıyı alacaklı gibi çalmaya başladı.

“Geldim geldim!” dedi bir ses içeriden ve kapı açıldı. Ayça eşikte duran heyecanlı delikanlıyı merakla süzdü:

“Hayırdır Moon Jee? Nedir bu hal böyle?”

“N’aber noona?” dedi Moon Jee ve içeriye doğru kafasını uzattı: “Hae In yok mu?”

“Yok o daha gelmedi… Neyin var, söylesene?”

“Bütün derslerimden geçmişim!” dedi Moon Jee gözleri ışıldayarak. Ayça’nın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi:

“Ne diyorsun?? Harika bir haber bu! Çok tebrik ederim Moon Jee-yah!”

“Sadece o da değil: Hyung söz verdi, haftasonu tatile gidiyoruz. Hem de Kore’nin en güzel plajına: Haeundae’ye!”

“Ah, sizin adınıza çok sevindim…”

“Sadece bizim adımıza sevinme,” diye sırıttı Moon Jee, “Çünkü Hae In’le siz de geliyorsunuz!”

Sonra şaşıran Ayça’ya Haeundae’yi ballandıra ballandıra anlatmaya başladı: Plajı şöyle güzeldi, böyle güzel kaplıcaları vardı; akşam gün batımını ve ayın doğuşunu izlemek dünyaya bedeldi, üstüne üstlük etrafında görülmesi gereken bir sürü tarihi ve kültürel yerler… Ayça birden elini kaldırıp çocuğun sözünü kesti:

“TAMAM! Tamam, anladım… Anladım da, dur bakalım Hae In’in belki haftasonu için başka planları vardır…”

“Ama yani sen gelmeyi kabul ediyorsun??” diye umutla ona baktı Moon Jee. Ayça düşündü; eh, daha iyi bir planı yoktu nasıl olsa. Evde oturup internetten Aşk-ı Memnu’nun eski bölümlerini izlemektense arkadaşlarıyla tatile gitmeyi tercih ederdi.

“Gelirim, gelirim de, dediğim gibi  Hae In’e bağlı…” dediği anda arkadan bir ses yükseldi:

“Hayırdır? Bir yere mi gidiyoruz?”

Hae In bahçe kapısından girmiş onlara doğru geliyordu. Onu görünce Moon Jee’nin yüzü sevinçle ışıldadı:

“Hae In-sshi! Biz de tam senden bahsediyorduk, iyi insan lafının üstüne gelirmiş!”

“Biliyor musun Hae In, Moon Jee mezun olmuş,” dedi Ayça. Moon Jee kızarak ona baktı: “YA! Bu güzel haberi Hae In’e ben verecektim ama!” Ayça dudaklarını ısırdı:

“Ah, öyle mi, pardon…”

Hae In’se gülümseyerek Moon Jee’nin saçlarını karıştırdı:

“Deme yahu?! En sonunda! Aferin Moon Jee-yah!”

“Han Seul-sshi de bu güzel haberi kutlamak adına haftasonu hepimizi Haeundae’ye davet ediyormuş!”

“Noonaaaaa! Daha ben şimdi ne dedim?!”

“Ay tamam tamam kızma, ne var yani ben söylediysem?” diye savunmaya geçti Ayça. Moon Jee ona ters ters baktı.

Hae In’inse Han Seul ismini duymasıyla birlikte hemen gözleri ışıldamıştı. Ama çaktırmamaya çalışarak dudak büktü:

“Hımm? Demek öyle…”

“Geleceksiniz değil mi? Gelin Hae In-sshi, Ayça noona, nolur, nolurrr!” diye çocuk gibi yalvarmaya başladı Moon Jee. Ayça Hae In’e baktı:

“Ne dersin Hae In?”

“Bilmem, sen ne dersin?”

“Hımm, bence olabilir sanki…” diye dudak büktü Ayça. Hae In henüz bir şey diyememişti ki Moon Jee heyecanla:

“Yaşasın, o halde geliyorsunuz!” diye bağırdı ve iki kızın ortasına geçip kollarına girdi: “Hadi o zaman, beni içeri davet edin de internetten otel bakalım…”

“Bir dakka yahu? Hey…” dedi Ayça ama Moon Jee çoktan onu da Hae In’i de sürükleyip içeri girmişti bile.

The Beach Boys – kokomo

Bundan iki gün sonra, dört genç Han Seul’ün arabasıyla Busan’a giden otoyolda yol almaktaydılar. Hepsinin yüzleri gülüyordu. Mis gibi bir yaz gününde plaja gitmekten daha güzel bir şey olabilir miydi?

Yol üç saat sürdü ama Moon Jee’nin esprileri ve Han Seul’le ikisinin atışmaları arasında bir dakika bile sıkılmadılar. Sonunda Han Seul’ün mini cooper’ı şirin bir butik otelin bahçesine yanaştı.

“İşte geldik bayanlar,” dedi Moon Jee, “Haydi bakalım, herkes odalara yerleşsin ve plajda buluşalım!”

“Tamam, o zaman yarım saate kadar plajdayız!” dedi Ayça odalarına kayıt olup anahtarları aldıkları zaman. Moon Jee ve Han Seul de başlarını sallayarak onayladılar.

Gerçekten de aradan yarım saaat bile geçmeden Han Seul ve Moon Jee mayolarını çekmiş, plaja inip bir şemsiyenin altındaki şezlonglara uzanmışlardı. Han Seul:

“Acaba kızlar yerimizi bulamadılar mı?” diye mırıldanıp telefonuna uzandı. Moon Jee ise güneş gözlüğünü gözüne geçirip arkaya doğru kaykılırken:

“Bence hiç boşuna arama Hyung,” dedi, “Onları da yarım saatten önce bekleme: Kız milleti işte, şu saatte buluşalım dedikleri zaman üzerine en az yirmi dakika koyup buluşma yerine öyle gideceksin…”

“Aferin lan, hayatın sırrını erken çözmüşsün,” diye güldü Han Seul, “Ben senin yaşındayken bilmezdim bunları…”

“Eh, o kadar farkımız olsun,” diye sırıttı Moon Jee.

Gerçekten de kızların gelmesi yirmi dakikayı buldu. Hae In gelir gelmez:

“Ya kusura bakmayın, yüz için olan güneş kremini bulduk ama vücut için olanı valizin diplerinde kalmış… Onu arıyorduk…” diye özür diledi. Moon Jee ve Han Seul “biz demiştik” anlamında birbirlerine bakıp sırıttılar.

“Hadi Hae In, önce yüzelim, sonra gelip güneşleniriz!” dedi Ayça neşeyle. Hae In de “tamam” deyince iki kız neşeyle denize doğru koşturdular. Ayça erkeklere de sormuş, ama Moon Jee’den: “Ben bugün şezlongda yatıp mayışmaktan başka bir şey düşünmüyorum!” cevabını almıştı. Han Seul’se “daha sonra” diye cevap vermişti. Ayça dudak büktü, güzelim denizi kaçırıyorlardı. Omuz silkip neşeyle Hae In’e yetişmeye çabaladı.

Moon Jee ve Han Seul ise onları denize gidene kadar gözleriyle takip ettiler. Moon Jee:

“Hımm, hiç fena değil,” dedi en sonunda. “Daha önce Ayça’ya kilo vermesini tavsiye etmiştim ama şimdi bakıyorum da Çinli’lerin o ünlü atasözünde haklılık payı varmış: Gerçekten de kadının kalçalısı fena değilmiş. Bir de yemeğin salçalısını denemek lâzım…”

Han Seul ona dik dik baktı:

“YA! Şu anda Ayça hakkında yorum yaptığının farkındasın, değil mi?!”

“Ahaha, ben sadece eleştirel bir gözle bakıyorum abicim, kötü bir niyetim yoktu!” diye sırıttı Moon Jee. Han Seul’se somurtarak gözlerini devirdi. Sonra ekledi:

“Ayrıca Çinli’lerin öyle bir atasözü yoktur… Kıçından atasözü uydurma!”

“Yapma yahu? Emin misin? Çok tuhaf…” diye mırıldandı Moon Jee. “Oysa ben bunun Çin atasözü olduğuna nerdeyse emindim…”

Ve dudak büküp yeniden güneşlenmeye koyuldu.

Tatilin ilk günü oldukça güzel geçmişti: Gençler gün boyu plajda eğlendikten sonra akşama doğru Dongbaek adasına geçtiler. Adanın sahilinde ünlü bir deniz kızı heykeli vardı. Hae In:

“Bu deniz kızının öyküsünü bilir misiniz? Zavallıcık bir Prens’le evlenmiş, ama kendi ülkesini öyle çok özlermiş ki, her dolunayda bu köşeye gelip gözyaşı dökermiş…”

“Yine de prensle evlenemeyip intihar eden masaldaki ünlü deniz kızından daha iyi durumdaymış,” dedi Moon Jee bilmiş bir tavırla. Hae In ona yüzünü buruşturarak baktı:

“Çok duygusuzsun Moon Jee…” Moon Jee ise feryat etti:

“Yaa, niye öyle diyorsun ki, haksız mıyım amaaa?” Delikanlı ilerlemeye başlayan kızın peşinden koştururken Han Seul’se Ayça’nın yakınına gelmiş, genç kızın kulağına eğilmişti:

“Asıl ünlü deniz kızı heykeli sizin ülkenizdedir Prenses, bunu biliyor muydunuz?”

“Kopenhag’dakini mi diyorsun? Ah, evet, duymuştum,” dedi Ayça da. Sonra şakacı bir tavırla ekledi: “Ama o heykeli hiç görmedim. Prensesi olduğum ülkenin en ünlü turistik yerlerinden birini görmedim, yuh bana!”

“Hakikaten inanılır gibi değil,” diye sırıtıp şakayı sürdürdü Han Seul, “Siz şimdi kendi ülkenize de hiç gitmemişsinizdir…”

Ayça durdu, sonra şaşkın bir tavırla: “Aa, cidden…” deyiverdi. Sonra karşısında muzip muzip ona bakan Han Seul’le göz göze geldi ve ikisi birden bir kahkaha kopardılar. Moon Jee ve Hae In dönüp şaşkınlıkla onlara baktılar.

“Bu kadar komik olan neymiş, anlatın da biz de gülelim yahu…” dedi Moon Jee. Han Seul’se “aramızda bir şey,” deyip geçiştirdi. Moon Jee alaycı bir biçimde sırıtarak “anlayalım…” dediyse de Han Seul ona yüz vermedi.

Bu arada Hae In’in durgunlaştığını hiçbiri fark etmemişti…

Pete Yorn & Scarlett Johannson – Relator

San Young bir barda oturmuş, tek başına içki içiyordu. Genç adamın canı fena halde sıkkındı. Jae Hwa hâlâ yüzüne bile bakmıyordu. Üstelik kokteyldeki rezalet de hâlâ unutulmamıştı: Genç adam başbakanlık koridorlarında yürürken kendisine bakıp bakıp kıkırdayan diğer memurlar yüzünden resmen fobi sahibi olmuştu: Artık her sabah kimseler gelmeden ofisine geliyor, akşamları da herkes çıktıktan sonra çıkıyordu!

Üstelik dertler bununla da bitmemişti: Genç adam başbakanlıkta eski sevgilisiyle sürekli burun burunaydı!

Aslında hakkı var, genç kız kendisine hiç bulaşmıyordu (hımm, gerçi San Young bundan tam da emin değildi: Birkaç seferdir odasında, notlarının arasından, sandalyesinden, hatta su içtiği bardaktan örümcekler çıkıyordu ve San Young örümcekten nefret ettiğini Ayça’nın bildiğine yüzde yüz emindi! Fakat oda kapısı kilitliyken genç kızın içeri girmesi mümkün değildi ki…) Ancak en azından, genç kızın odasına baskın yapar gibi daldığı o gün öfkeden ateş saçan gözlerle savurduğu büyük tehditlerden şimdilik haber yoktu: San Young, kokteylde başına gelenlerin Ayça’nın marifeti olduğundan tamamen habersiz, genç kızın sessizliğinin fırtına öncesi sessizlik olduğundan ve günün birinde çok fena bir bomba patlatacağından feci halde korkuyordu!

Sonra bir de Han Seul meselesi vardı: San Young içinde belli belirsiz bir sıkıntıyla, Ayça’yla başbakanlık binası koridorlarında karşılaştığı zamanı hatırladı: Genç kızın sakin adımlarla karşıdan geldiğini görünce sağa-sola bakınmış, kimse olmadığını görüp hemen onun yanına gelmişti. Kızın kolunu tutup öfkeyle tıslamıştı:

“Sen hâlâ burada ne arıyorsun?! Evine dönmeyecek misin be?!”

Ayça ise ilk anki şaşkınlığından sonra silkinip kolunu kurtarmış, öfkeyle bağırmıştı:

“Sana ne bee?! Ben artık burda çalışıyorum, kendime yepyeni bir hayat kurdum, hiçbir yere dönmeye de niyetim yok!”

“Yaa sen manyak mısın?! Türkiye’de mis gibi doktorluk yapacakken Kore’de işin ne?! Evine dönsene be kadın!”

Ayça’nın yüzü bir an allak bullak oldu; genç kız boğazına kadar yükselen ağlama hissini güçlükle bastırdı. Ama hemen sonra öfkeyle kaşlarını çattı:

“Bu seni ilgilendirmez! Ayrıca bir daha benle konuşma, tamam mı?”

O sırada koridorun diğer ucundan birisi “Ayça-sshi!” diye seslendi. Ayça da San Young da dönüp baktılar: Han Seul, kaşları hafifçe çatılmış, ikisini izliyordu. Ayça son bir defa San Young’a dönüp dişlerinin arasından:

“Artık ben seni tanımıyorum, sen de beni tanıma, anladın mı?!” dedikten sonra aceleci adımlarla Han Seul’e doğru koşturdu.

San Young onun Han Seul’ün yanına geldiği zaman yüzünde beliriveren güleç ifadeyi görünce bir tuhaf oldu: Çoktandır unuttuğunu düşündüğü o duygular yeniden su yüzüne yükselmeye başlamıştı: Kendi Ayça’sı, bu adamla…

Sonra birden öfkeyle kaşlarını çattı, arkasını dönüp hızlı hızlı yürümeye başladı: Kendi Ayça’sı da ne demekti be?! Artık Ayça’yla bir işi kalmamıştı! Şimdi onun Jae Hwa’sı vardı ve genç kızın bir an önce gönlünü almak zorundaydı!

Ama San Young ne derse desin, Ayça’nın Han Seul’ün yanındayken yüzüne yerleşiveren gülümseme, o sahne, gözünün önünden gitmiyordu…

Bir an, sıkıntıyla kadehinin içine daldı… Ayça’nın güzel gözleri, güzel yüzü düştü aklına…

Sonra birden, biraz ilerisinde duyduğu “aa bu o mu?” “evet o, valla o!” “hani şu başbakanın karşısında altına yapan…” diyen sesler ve kıkırdamalarla kendine geldi. İstemsizce başını çevirip o tarafa bakınca kendisine bakıp bakıp gülen ve cep telefonlarıyla fotoğrafını çeken iki genç kızı görünce kan beynine sıçradı!

“Sizin başka işiniz yok mu be??” diye bağırınca kızlar kahkahalarını tutamadılar! Onlar kıkırdaya kıkırdaya oradan kaçarken San Young öfkeyle içkisini fondip yapıp kadehi sertçe tezgaha çarptı! Bu iş daha ne kadar böyle sürecekti bee?! Bu insanların sorunu neydi, Britney Spears’ın rezaletleri bile unutulmuşken kendisininki hiç unutmayacak mıydı yahu?!

Genç adam derin derin içini çekti…

Ertesi gün Ayça kahvaltıdan sonra plaja inen diğerlerine katılmadı. Canı biraz yalnız kalmak istemişti. Ayrıca Haeundae’de daha keşfedecek çok yer vardı. Genç kız MP3 çalarını kulağına takıp yola düştü: Dalmaji-gil isimli bir yürüyüş yolunun çok güzel olduğunu işitmiş, orada yürüyüş yapmayı kafasına koymuştu.

Gerçekten de yola girer girmez sakura çiçekleri ve çam ağaçları arasında kalan patikanın çok hoş olduğunu mutlulukla fark etti. Temiz havayı içine çekerek yürürken bu tatil fikrini ortaya attıkları için Han Seul ve Moon Jee’ye içinden teşekkür ediyordu.

“Ayça! Ayça, beklesene!”

Genç kız kulaklığı çıkarıp merakla kendisine sesleneni görmek için arkasını döndü. Han Seul, sırtında ufak bir çanta, ayaklarında spor ayakkabılar, arkasından koşturuyordu.

“Ne kadar hızlı yürüyorsun! Bir an hiç yetişemeyeceğim zannettim!” dedi genç kızın yanına geldiğinde. Ayça güldü, sonra merakla:

“Sen neden geldin? Senin de diğerleriyle plaja indiğini sanmıştım,” dedi.

“Dün denize doydum, bugün ben de biraz doğa yürüyüşünü tercih ederim,” diye omuz silkti Han Seul ve yürümeye başladı. Ayça ona hafif alaycı bir sırıtmayla baktı. “Asıl niyeti benle baş başa kalmak değilse, ben de Ayça değilim!” diye geçirdi içinden. Ama kendisi de durumdan hoşnutsuz değildi, Han Seul iyi bir arkadaş, ayrıca gayet hoş bir çocuktu. Genç adamın kendisine ilgi göstermesi Ayça’nın gururunu okşuyordu.

İki genç bir süre hiç konuşmadan yürüdüler. Han Seul dudaklarını ısırıyordu, acaba Ayça’yla ne konuşmalıydı?? “Keşke Moon Jee’den taktik alsaydım,” diye geçirdi içinden, sonra da bu fikre kapıldığı için kendi kendine öfkelendi: Kendisi 31 yaşında koskoca adamdı; daha dünkü çocuktan ne taktik almayı planlıyordu Allahaşkına?! “Haydi Han Seul, sen yetişkin, tecrübeli, ve ağzı laf yapan bir adamsın, doğru dürüst bir sohbet konusu aç!” diye kendine telkin edip söze girdi:

“Eeee? Hayat nasıl gidiyor?”

Bunu dediği anda da “hay Allah belamı versin, açtığım muhabbete bak…” dedi içinden. Neyse ki Ayça onun bu iç karmaşalarının farkında değildi, doğal bir biçimde:

“Fena değil,” diye cevapladı, “Gün boyu ofisteyim, biliyorsun…”

“Nasıl, işinden memnun musun bari?”

Ayça içini çekti. Doğrusu bu sorunun cevabından emin değildi. Sonra hafifçe omuz silkti:

“Bilmem… Yani, fena bir iş değil… Dış basını, gündemi takip etmek ilgimi çekiyor aslında; bana dünyadan kopuk olmadığımı hissettiriyor… Ama…”

Han Seul merakla: “Ama?” diye tekrarladı. Ayça’nın anlattıkları ilgisini çekmişti; genç kızın işiyle ilgili şüpheleri olduğunu ilk defa fark ediyordu.

Ayça ise ne demesi gerektiğini kestiremiyordu. İşini sevmesine seviyordu aslında. Sıkıcı da bulmuyordu. Yalnız bir eksik vardı işte…

“Bilemiyorum,” diye itiraf etti, “Yani aslında hiçbir sıkıntım yok. Eğleniyorum da… Ama sanki içimden bir ses: “Ben bu değilim, ben başka bir şey yapmalıyım” diyor…”

Han Seul şaşkınlıkla genç kıza baktı. Böyle bir cevap vereceğini düşünmemişti. Sonra başını kaşıdı:

“Eee, olabilir tabii,” diye söze başladı, “Belki henüz tam olarak alışamamışsındır… Hem ayrıca sen tıp okudun, şu anda yaptığın şeyle asıl mesleğin arasında dağlar kadar fark var…”

Ayça başını salladı: “Doğru söylüyorsun… Evet, sebep bu olabilir…” Sonra omuz silkip neşeyle güldü genç kız: “Her neyse! Aslında dedim ya, ben de başbakanlıkta çalışmaktan dolayı çok memnunum! Zamanla iyice adapte olacağıma da eminim!”

“Bundan ben de eminim, sen elini attığın her şeyi başaracak bir kızsın,” dedi Han Seul. Ayça onun bu sözlerinden dolayı mutlu olmuştu, gülümseyerek:

“Teşekkür ederim,” diye mırıldandı. Bu arada Han Seul ileriyi işaret etti:

“Bak şu tepenin ardında kaplıcalar var. Öğleden sonra bizimkileri de alıp oraya bir uzanalım diyorum. Sen ne dersin?”

“Ah, cidden hoş olur,” dedi Ayça heyecanla. Han Seul ise:

“Aslında karar veremiyorum,” dedi düşünceli bir biçimde, “Bir de Gwangan köprüsü var… Gwangalli plajından bu köprünün gece görüntüsünü izlemek muhteşem oluyor diyorlar. Kaplıcalardan vazgeçip bu plaja da gidebiliriz…”

“Burası için iki günlük tatil pek yeterli değilmiş galiba,” diye güldü Ayça. “Baksana, yapmak istediklerimizin çoğunu yapamadan gideceğiz…”

“Yine geliriz!” dedi Han Seul heyecanla. “Bu sefer daha uzun kalırız. Olmaz mı?”

“Olabilir, neden olmasın?” diye güldü Ayça. Han Seul birden heyecanlandı. Arkasını yola dönüp çabuk çabuk konuşmaya başladı:

“Biz küçükken ailece gelirdik buraya… O zamanlar Moon Jee daha ufacıktı, şimdi sorsan hiçbir şey hatırlamaz… Neyse işte, bu çevrede çok yer gezmişliğim vardır. Mesela Busan akvaryumu vardır, çok büyük ve güzel bir yerdir, oraya da vakit kalmadığı için gidemeyeceğiz… Sonra Ohruk adaları var; gelgit sırasında 6 olan ada sayısı 5’e düşer, sonra-“

Naruto OST – glued state

Ayça heyecanla çevredeki görülecek yerleri anlatan Han Seul’ü gülümseyerek dinliyordu. Fakat birden, arkasını yola dönüp yürüyen genç adamın ayağının patikanın tam kenarına geldiğini fark etti ve yüreği ağzına geldi: Aşağısı birkaç metrelik bir uçurumdu çünkü!

“Han Seul, dikkat et!” diye bağırdı ama çok geçti: Han Seul ayağının boşluğa gelmesiyle birlikte dengesini kaybedip patikadan aşağı doğru yuvarlanmaya başladı! Genç adam çalılar ve taşlar arasından hızla inerken kendini bir türlü durduramıyordu! Ayça ise önce korkuyla bir çığlık koparmış, sonra telaşla, az ilerideki daha az eğimli yoldan Han Seul’ün düştüğü yere doğru inmeye başlamıştı. Han Seul’ün sonunda durabildiği yere geldiğinde genç adamı oturduğu yerde acıyla bileğini tutarken buldu.

“AHH! Kırdım galiba!”

“Dur, bir saniye izin ver, bir bakayım,” dedi Ayça ve Han Seul’ün pantolonunun paçasını yukarı doğru kıvırdı. Sonra eliyle yokladı. Han Seul acı içinde bağırdı. Ama Ayça rahatlamıştı:

“Korkma, kırık değil,” diye genç adamı yatıştırmaya çabaladı, “Belki çatlamıştır, ama kırık değil… Büyük ihtimalle sadece burkulmuş… Şimdi ayağını biraz yukarı kaldıralım, hah şöyle…”

Ayça becerikli hareketlerle onun ayağının altına çalılardan ve dallardan bir yastık yaptı; sonra da:

“Yalnız senin böyle yürümen mümkün olmayacak,” dedi. “Sen burada bekle, ben otele dönüp yardım bulup geleyim…”

Genç kız ayağa kalkmıştı ki, Han Seul onun kolunu tuttu. Ayça şaşkınlıkla ona baktı.

“Gitme,” dedi Han Seul. “Moon Jee’yi telefonla ara. Yerimizi tarif et. O, arabayla gelsin.”

Ayça bir an düşündü, sonra böylesinin daha mantıklı olacağına karar verdi. Telefonunu çıkarıp baktı, sinyal vardı. “Tabii ki sinyal olacak, dizi mi çeviriyoruz sanki??” diye düşünüp kendi kendine güldü, sonra Moon Jee’yi aradı:

“Alo? Moon Jee-yah? Benim, Ayça. Biz Han Seul’le Dalmaji-gil yolunda yürüyüş yapıyorduk ama Han Seul düşüp ayağını burktu. Şimdi benim onu bu yokuştan çıkarmam imkânsız… Sen arabayla gelip bana yardım eder misin? Yolun girişinden beş yüz metre falan ilerideyiz biz…”

Moon Jee telefonu kapattığında yüzüne endişeli bir anlam çökmüştü. Uzandığı şezlongdan kalktı, köşeye attığı giysilerine doğru yöneldi. Onun ayaklanıp pantolonunu giymeye başladığını gören Hae In, merakla başını okuduğu kitaptan kaldırdı:

“Ne oldu? Bir sorun mu var?”

“Abimle Ayça dağ yolunda gezintiye çıkmışlardı, ama abim düşüp ayağını burkmuş. Ayça tek başına onu getiremez, ben yardıma gidiyorum.”

Hae In’in de yüzü birden kaygıyla kaplanmıştı. Genç kız kararlı bir biçimde ayağa kalktı, plaj elbisesini üzerine geçirdi: “Ben de geliyorum!” Moon Jee başını salladı. İki genç plajı arkalarında bırakıp otele doğru yöneldiler.

Bu arada Ayça gelip Han Seul’ün yanına oturmuştu. Genç kız umutsuzca sağına soluna bakındı, sonra:

“Aslında bilek burkulmalarında soğuk kompres iyi gelir,” dedi, “Ya da bandajlayabilseydik iyi olurdu… Ama bandaj yapacak bir şey almamışım maalesef…”

Han Seul bir an durakladı. Sonra sırt çantasının ön gözünü açtı. Mavi bir fular çıkardı: Ayça’nın fuları…

“Bu olur mu?”

Ayça genç adamın elindeki fulara şaşkınlıkla baktı:

“Ama, bu…”

“Evet, beni motosiklet kazasından kurtardığın zaman kolumu bağladığın fular,” dedi Han Seul. Sonra hafifçe gülümsedi: “Galiba yeniden işe yarayacak…”

Ayça da gülümsedi. Sonra fulara uzandı, onu kullanarak genç adamın bileğini becerebildiği kadar sıkı bir biçimde bağladı. Bu arada Han Seul’ün çantasından bir de su şişesi çıkmıştı, Ayça suyun hâlâ soğuk olduğunu görüp sevindi. Şişeyi Han Seul’ün bileğine dokundurdu:

“Bunu da bir süre böyle tutalım. Burkulmalarda soğuk kompres iyi gelir…”

Han Seul onu hayran gözlerle izliyordu. Sonra başını eğdi, yüzünden hafif bir tebessüm geçti:

“Teşekkür ederim… Ne zaman başıma bir şey gelse seni yanımda buluyorum…”

“Rica ederim, görevimiz,” diye güldü Ayça. Sonra Han Seul’le göz göze geldi ve onun bakışlarındaki hayran parıltıyı görünce utanarak gözlerini kaçırdı genç kız. Nedense, kendini biraz tuhaf hissediyordu. Aralarındaki atmosferin iyice tuhaflaşmasından korktu, hemen atıldı:

“Bu arada Moon Jee senin ayağını burktuğunu duyunca öyle bir telaşlandı ki görmeliydin! Duyan da ağabeyini kaplan yedi zannedecek!”

Han Seul Ayça’nın lafına gülmeden edemedi: Kaplan, ha… Sonra başını salladı:

“Öyledir, Moon Jee pek çaktırmaz, ama aslında bana derinden bağlıdır… Eh, ben de ona…”

“Kardeşlik böyle bir şey,” diye gülümsedi Ayça. Aklına Ankara’da bıraktığı ablası gelmişti. Uzun zamandır onunla tek kelime bile etmemiş olduğunu düşününce içi sızladı. Onun da anne ve babasıyla aynı şekilde düşüneceğini bildiği için aramaya cesaret edemiyordu aslında…

Zitten – 곁에  

“Eh, insanın kardeşinden başka kimsesi olmayınca kardeşlik bağı daha da güçlü oluyor galiba…” diye mırıldandı Han Seul.

Ayça’nın kendi düşüncelerinden sıyrılıp genç adamın ne dediğini algılaması birkaç saniye aldı. Sonra genç kız şaşkınca gözlerini kırpıştırdı:

“Efendim? N-nasıl… Yani şimdi, siz…”

“Anne ve babamızı küçükken bir trafik kazasında kaybettik,” dedi Han Seul buruk bir sesle. “Ben lisedeydim, Moon Jee ise daha sekiz yaşındaydı. Baba tarafından yaşayan hiç akrabamız yoktu; anneminse bir kızkardeşi vardı ama Amerika’da yaşıyordu. Bizimle, annemizin uzak akrabaları ilgilendi. Ben liseyi bitirince de Moon Jee’yle ikimiz yaşamaya başladık…”

Ayça onu şaşkınlıkla dinliyordu. Genç kızın içi acımıştı. Tüm bunları ilk kez duyuyordu; ne Han Seul, ne de Moon Jee daha önce anne-babalarının yokluğundan bahsetmemişlerdi. Birden, her iki çocuğun da ne kadar neşeli ve hayat dolu olduğunu düşünüp hayret etti. Başlarına gelen acı olaya rağmen yaşama sevinçlerini kaybetmemişlerdi demek…

Sonra beyninde yeniden, Moon Jee’nin “Ölmeye değer mi hiç?? NE OLURSA OLSUN ÖLMEYE DEĞER Mİ?!” sözleri çınladı. Genç kız kaskatı kesildi.

Zavallı Moon Jee… Kendi anne-babasını elinden hemencecik alan ölüme böyle isteyerek koşan bir kızı görünce belki de kaderine isyan etmişti!

Ayça başını sallayıp içindeki suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışarak Han Seul’e döndü:

“Peki ya para? Nasıl geçindiniz?”

“Babamdan hatırı sayılır miktarda bir miras kalmıştı, ben onsekiz olunca onun kontrolü de bana geçti,” dedi Han Seul. Sonra genç kıza dönüp gülümsedi: “Belki şaşıracaksın ama babamın ailesi Seul’ün en köklü ailelerinden biriydi Ayça. Babam ünlü bir bürokrattı, Harvard’da ekonomi okumuştu; hatta kendisinden önceki kuşakta büyük büyük dedelerim, büyük amcalarım devlet yönetiminde önemli görevlerde bulunmuşlardı. Babam ve dedemse tek çocuk oldukları için ailemiz nerdeyse tarihten silinecekti ki, neyse ki ben ve Moon Jee soyumuzu sürdürmek için yeni nesil Kim erkekleri olarak dünyaya geldik.”

Han Seul sırıttı. Ayça da gülümsedi. Han Seul’ün her şeyi kaygısızca anlatmasına hem şaşırmış, hem de içten içe bir hayranlık duymadan edememişti. Merakla:

“O zaman sizden beklentiler yüksekti, desene…” deyip soran gözlerle Han Seul’e baktı.

Han Seul içini çekti.

“Eh… Evet… Öyle de diyebiliriz…”

Sonra genç adam bir an sessizleşti: Aslında babasının kendisinden beklentisi hiçbir zaman yüksek olmamıştı… Han Seul’ü işe yaramaz, serseri bir oğlan çocuğu olarak görürdü babası. “Bu çocuk adam olmaz!” Evet, bu lafı kaç kere işitmişti, hatırlamıyordu bile. Ne yaparsa yapsın babasını asla memnun edemezdi.

Oysa Moon Jee öyle mi? Han Seul, şimdi bile içi sızlayarak babasının Moon Jee’yi “benim akıllı oğlum!” diye sevdiğini anımsıyordu. “Sen aile mirasını sürdüreceksin! İyi bir ekonomist olacaksın! Bana söz ver bakayım!” Yedi yaşındaki Moon Jee babasının dediklerinden pek de bir şey anlamadan: “Söz veyiyoyum babacım!” dediği zaman Kim Il Jung ufak çocuğu neşeyle kucağına almıştı: “Aferin evlat! Abin değil ama sen bürokratlar ailesi Kim soyunu sürdürecek olan erkeksin!” O esnada bu konuşmayı salonun aralık kalan kapısından duyan on dört yaşındaki Han Seul ise taş kesilmiş gibi uzun süre yerinden kıpırdayamamıştı.

Han Seul acı acı gülümsedi. Babasının zeki oğlu Moon Jee’nin müzisyen olmayı seçerken kendisinin hasbelkader bürokrat olması ne kadar da ironikti…

Sonra başını sallayıp bu düşüncelerden kurtulmaya çalıştı. Ayça ise başka bir şeye takılmıştı. Şaşkınca:

“Peki ama sonra evleri neden ayırdınız?” diye sordu. “Moon Jee özgürlüğünü ilan edip tek başına yaşamak mı istedi yoksa?”

Han Seul gülümsedi:

“Eh, evet, onun da etkisi oldu tabii… Fakat aslında… şey…” Genç adam tereddüt ediyordu. Sonra hafifçe omuz silkti, Ayça’dan geçmişini saklayacak değildi. Umursamaz olmaya çalışan bir sesle: “Aslında benim o zamanlar, yani bundan beş-altı yıl önce, çok ciddi bir ilişkim vardı,” dedi. “Kız arkadaşımla evleneceğiz gözüyle bakıyordum. Moon Jee üniversiteye başlayınca ayrı eve çıkmak istedi, bunun üzerine kız arkadaşım da bana taşındı…”

“Ah… Çok pardon, özel hayatına burnumu sokmak istememiştim,” dedi Ayça özür diler bir tonla. Han Seul gülümsedi:

“Özür dileyecek bir şey yok… Çok geçmeden ayrıldık zaten… Ama Moon Jee de bu arada yeni evine çok alışmış olduğu için benim yanıma geri dönmek istemedi.” Ayça’ya bakıp sırıttı: “Evin bahçesine ve verandasına ne kadar bayıldığını söylememe gerek yok, sen de fark etmişsindir…”

“Evet, tam da onun gibi bir tembele yakışan bir yer cidden,” dedi Ayça da. İki genç gülüştüler. Sonra bir süre daha sessizlik oldu. Ayça yavaşça Han Seul’ün bileğine bastırdığı su şişesine uzandı:

“Biraz da ben tutayım… Sen yorulmuşsundur…”

“Yorulmadım,” diye itiraz etmeye çabaladı Han Seul, ama Ayça şişeyi onun elinden almıştı bile. Han Seul o kendisine doğru eğilirken Ayça’nın saçlarından yükselen çiçek kokusu burnuna gelince bir an duraksadı. Ayça’ya duygulanmış bir halde baktı. Bu güzel kız, Jun Hee gittiğinden beri kalbinin yeniden hızlı hızlı atmasını sağlayan ilk kızdı.

Ayça da bir an başını kaldırıp Han Seul’le göz göze geldi. Genç adamın koyu kahverengi gözlerindeki sıcacık bakışları görünce bir an şaşırdı genç kız. Bu sıcaklığı hak edecek kadar önemli bir şey yapmamıştı ki, hepi topu burkulan bileğinin şişmesini önlemeye çalışıyordu.

Utanarak geriye çekildi, gözlerini kaçırdı. Han Seul’se hafifçe gülümsedi. Ayça beklediğinden de utangaçtı. Han Seul birden genç kız için kalbinde gerçek bir üzüntü hissetti: San Young denen hergele bu narin kızcağızı epeyce yaralamış olmalıydı.

Ayça ne yapacağını bilmez gibi su şişesini bileğin çevresinde gezdirdi. Sonra fuları tekrar sıkılaştırdı. Birden, Han Seul uzanıp onu bileğinden tuttu!

Ayça’nın gözleri şaşkınlıkla irileşirken Han Seul ona artık saklayamadığı bir istekle bakıyordu:

“Bu fuları sana neden geri vermediğimi merak etmiyor musun?” diye mırıldandı.

Ayça gözlerini ondan ayıramıyordu. Korkuyla yutkundu. Sonra kısık bir sesle:

“Neden?” diye sordu.

“Çünkü…” Han Seul onun gözlerinin içine delici bakışlarla bakıyordu. “Çünkü…” diye tekrarladı, “bunu bana bir melek bırakmıştı… O meleği bulmuşken bırakmak istemedim… Onun bir parçasını yanımdan ayırmak istemedim…”

Ayça’nın kalbi hızlanmaya başladı. Han Seul’ün eli kendi bileğini hâlâ sıkıca tutuyordu. Ayça istese de kaçacak yeri yoktu. Hoş, bunu istediğinden kendisi de emin değildi.

Yavaşça gözleri kapanırken, Han Seul’ün kendisine doğru eğildiğini hayal meyal fark etti…

“HYUUUUNGG!”

Top patlaması gibi bir sesle iki genç irkilerek birbirlerinden uzaklaştılar. Yukarıda Moon Jee ve Hae In’in endişeli yüzleri görünmüştü. Moon Jee yamaçtan adeta yuvarlana yuvarlana aşağı indi, yanlarına geldi. Yüzü koşmaktan kızarmıştı, endişeyle:

“Hyung, sen iyi misin??” dedi çabuk çabuk, “Bakayım, ayağına ne oldu? Hadi hemen hastaneye gidiyoruz!”

“Yavaş ol be oğlum, o kadar büyütülecek bir şey değil, sadece bir burkulma,” diye onu yatıştırmaya çabalıyordu Han Seul. Bu arada Hae In de yanlarına gelmişti. Ayça’ya soran gözlerle baktı, Ayça hemen:

“Evet, kırık yok, ben kontrol ettim,” dedi. “Yine de her ihtimale karşın bir röntgen çektirsek iyi olur…”

“Hadi o zaman ne duruyoruz?? Hemen hastaneye gidelim!” diye bağırdı Moon Jee. Abisine destek olup onu ayağa kaldırdı, sonra kolunu omzuna aldı. Diğer koluna da Hae In girdi. Han Seul seke seke yürümeye çalışırken Ayça da onun geride bıraktığı çantasını eline almıştı.

Genç kız üçlünün arkasından yürümeye başlarken Hae In ve Moon Jee’nin böyle çabucak gelmelerine sevinmeli mi, yoksa sövüp saymalı mı, bilemiyordu…

Moon Jee duştan çıkınca Han Seul’ü yatağa uzanmış, TV seyrederken buldu. Alaycı alaycı sırıttı:

“Desene, bileğin yüzünden kaplıcaya gitmek de yalan oldu… Eh, n’apalım, günün geri kalanını odada geçiririz…”

“Saçmalama oğlum, siz üçünüz gidin gezin,” dedi Han Seul. “Benim yüzümden eğlenceden geri kalmayın.”

“Olmaz, ben Hyung’um olmadan eğlenemem,” dedi Moon Jee yaramaz çocuk gibi. Han Seul sırıttı, sonra yattığı yerden uzanıp Moon Jee’nin kafasına vurdu: “Hadi len ordan! Bensiz de gayet güzel eğlendiğini ikimiz de biliyoruz! Hem kızları kavalyesiz bırakma…”

“Tamam tamaaaam…” dedi Moon Jee gözlerini devirerek. Sonra birden aklına gelmiş gibi muzipçe ağabeyine baktı: “Bu arada… biz yanınıza geldiğimiz sırada siz ikiniz ne yapıyordunuz öyle??”

Han Seul birden bocaladı. Ne diyeceğini bilemeden kardeşine baktı. Moon Jee pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. Han Seul:

“Yani… siz… yoksa gördünüz mü??”

Moon Jee birden olduğu yerde zıplamaya başladı:

“Hobaaa! Biliyordum! Öpüşüyordunuz, di mi?? Seni gidi çakal Hyuuuuung!”

Han Seul’se gülmekle kızmak arasında kalmıştı. Moon Jee’nin şamatacı sesini bastırabilmek için:

“YA!” diye bağırdı, “Öyle değil! Yani öpüşmedik…”

Moon Jee birden hayalkırıklığı ile durdu. “Öpüşmediniz mi? Ama neden??”

“Çünkü tam o anda siz geldiniz sevgili kardeşim!” diye dişlerini gıcırdattı Han Seul. Moon Jee birden: “ooppss!” diye dudaklarını büzüştürdü. Sonra dayanamayıp bir kahkaha patlattı:

“Ahaha, çok komik lan! Zamanlama süper, desene… Muahaha!”

“Lan, hâlâ konuşuyor!” dedi Han Seul ve arkasındaki yastığı alıp kardeşine fırlattı. Moon Jee yastıktan kaçmaya çabalarken: “Çok özür dilerim! Vallahi bilsem üç dakika daha sonra gelirdim!” diye bağırıyordu.

MGFG OSt – Fox Rain

Aynı anda Ayça, elinde telefonuyla otelin güzel bahçesine çıkmıştı. Uzaktan görünen denize bakarak bir süre dalgınca düşündü. Tereddüt ediyordu, acaba bunu yapmalı mı yoksa yapmamalı mı…

Sonra “ne olursa olsun!” dercesine başını salladı ve telefonundan uluslararası bir numara tuşladı.

“Alo?”

Karşıdan gelen kadın sesini duyunca bir an hiçbir şey diyemedi Ayça. Sonra biraz korkarak:

“Abla… Benim…” diye mırıldandı.

“AYÇA?! Gerçekten sen misin? Ah, çok şükür Allah’ım, çok şükür!”

Ayça birden tuttuğunu bile fark etmediği derin bir nefes verdi. Kurulmuş bir zembereğin birdenbire boşalıvermesi gibi bütün sinirleri boşalmıştı. Gözlerine yaşlar hücum etti. Bu arada ablası Aylin:

“Nerdesin?” dedi telefonun öbür ucundan. “İyisin değil mi? Alo, Ayça, konuşsana!”

“Burdayım…” dedi Ayça gözyaşları arasında. “İyiyim abla… Kore’deyim.”

“İnanamıyorum sana, gerçekten orda mısın?!” dedi ablasının heyecanlı sesi karşıdan. “Deli kız! Yemin ederim delisin sen! Neden bunca zamandır aramadın, bir iyiyim demedin?! Hepimiz deliye döndük Ayça!”

“Ben… kızarsınız diye düşündüm…”

“Salak! Gerizekâlı!” diye bağırdı Aylin. Ama hemen sonra yumuşak bir sesle: “Kızarız tabii, seni ne kadar merak edeceğimizi hiç düşünmedin mi? Ah aptal kız…” Galiba o da ağlıyordu. Ayça gözlerinden süzülen yaşlar arasında:

“Özür dilerim… Çok özür dilerim…” diye mırıldandı. “Ablacığım, lütfen affet beni… Bari sen affet…”

Aylin derin derin içini çekti. Sonra usulca:

“Gittiğine değdi mi bari?” diye sordu.

Ayça bir an ne diyeceğini bilemedi. Ama sonra, doğruyu söyleyemeyeceğini fark etti. Saçma bir macera uğruna buraya kadar gelip de nasıl bir hayalkırıklığı ile karşılaştığını kimsenin bilmesini istemiyordu. Özellikle anne-babası öğrenirse onun bir an önce dönmesini isteyeceklerinden emindi, ve genç kızın onlarla yüz yüze gelmeye henüz gücü yoktu.

“Değdi abla,” diye yalan söyledi. “Ben… ben çok mutluyum! Burada çok güzel bir hayatım var. Hatta biliyor musun, iş bile buldum!”

Ablası bir an sustu, sonra buruk bir sesle:

“Sevindim…” dedi. “En azından mutlu olabilmene sevindim kardeşim… Bizi bu kadar kırıp gittikten sonra bir de mutsuz olsaydın çok üzülecektim…”

Ayça bir an donup kaldı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Başı utançla yere eğildi.

Sonra, biraz da korkarak:

“Annemle babam… onlar nasıllar?” diye sordu.

“İyiler… Ama sana hâlâ çok kızgınlar! Babam adını bile anmama izin vermiyor! Annemse seninle ilgili bir şey söylemeye başladığım zaman beni hemen susturuyor…”

Ayça üzüntüyle dudaklarını ısırdı. Bunu tahmin ediyordu aslında, ama yine de içi fena halde sızlamıştı. Aylin’se devam ediyordu:

“Yine de seni çok ama çok özlüyorlar Ayça… Mesela geçenlerde babamı CNN izlerken yakaladım: Kore’ye Danimarka prensesi mi gelmiş, neymiş… Adam ekrana yapışmış gibi haberi izliyordu. Şöyle bir baktım, bir de ne göreyim: Prenses sana öyle çok benziyordu ki Ayça! Resmen senin sarı saçlı halindi! Babam da o yüzden izliyordu anlaşılan. Ama benim onu fark ettiğimi görünce alelacele kanalı değiştirdi…”

Ayça gözlerine dolan yaşlar arasında bile olsa sırıtmadan edemedi. Ablasına: “O prenses bendim zaten!” dese inandıramazdı ki… Bunu ileride geniş bir zamanda konuşmak üzere şimdilik anlatmaktan vazgeçti…

Ablası ise sesini tatlılaştırmıştı:

“Sana çok kızdılar, evet… Ama üzülme, geçecek: Onlara biraz zaman ver Ayça. Sana olan öfkelerinin biraz yatışmasına izin ver, olur mu? Hemen onları aramaya kalkma…”

“Tamam… Anladım…” diye mırıldandı Ayça. Sonra çocuksu bir sesle ekledi: “Ama sen benim tarafımdasın, di mi? Yani bana kızmıyorsun, di mi?”

Aylin içini çekti. Sonra buruk bir sesle:

“Aslında sana çok kızıyorum,” diye itiraf etti. “Ama senin yanındayım kardeşim… Çünkü senin mutlu olmanı istiyorum. Bana bak, o San Young denen hıyar seni üzmüyor, di mi?”

Ayça’nın kalbine bir bıçak saplanmış gibi oldu. Ama hemen gülmeye çabaladı:

“Hayır, hayır! Hiç üzer mi, tabii ki üzmüyor!”

“Hah, bileyim de…” diye mırıldandı Aylin. “Evini, aileni, ülkeni terk edip gittin, bari senin değerini bilsin hıyarto… Neyse… Hadi canım, o zaman sonra yine konuşuruz. Beni ararsın, olur mu?”

“Ararım abla… Çok teşekkür ederim!” dedi Ayça heyecanla. Sonra tam kapatacakken ekledi: “Seni çok seviyorum abla!”

“Ehuhehe, bu ne şimdi deli kız??” diye güldü Aylin. Ama hemen sonra o da burnunu çekerek titreyen bir sesle ekledi: “Ben de seni seviyorum canım…”

Ayça telefonu kapattığında gözlerinde yaşlar vardı ama yüreği kuş kadar hafiflemişti genç kızın. Gözyaşları arasında gülümsedi.

Öğleden sonra kızlar ve Moon Jee arabaya atladıkları gibi Gwangalli plajına doğru yola koyulmuşlardı. Hae In’in yüzü hâlâ kaygılıydı.

“Çocuklar, Han Seul’ü tek başına bırakmakla sizce iyi mi ettik? Ya bir şeye ihtiyacı olursa, ya ağrısı artarsa?”

“Şaka mı yapıyorsun?” diye dudak büktü Moon Jee, “Hyung için bilek burkulması sivrisinek ısırığı gibidir, hiçbişiycik olmaz ona! Lisedeyken eve her gün yara-bere içinde gelirdi…”

“Nasıl yani, kavga mı ederdi?” dedi Hae In şaşkınlıkla. Moon Jee sırıttı:

“Ha şunu bileydin! Hyung süper bir dövüşçüdür, ayrıca canı pektir, merak etme sen…”

Bunun üzerine Hae In sustu, bir şey demedi. Yine de yüzüne dalgın bir anlam gelirken dudakları kaygıyla bükülmüştü.

“Ee, şimdi nereye gidiyoruz?” diye sordu Ayça. Moon Jee neşeyle:

“Şimdi sizi gençlerin ve genç kalanların en sevdiği yerlerden biri olan Gwangalli kumsalına götürüyorum! Özellikle geceleri çok güzel oluyormuş, Gwangan köprüsünün ışıl ışıl manzarası kumsala süper romantik bir hava katıyormuş, mutlaka görülmesi gereken bir yer diye anlatıyorlardı…”

“Süper romantik, ha… Hımm…” diye alayla mırıldandı Ayça. Sonra arabayı kullanan Moon Jee’yi ve hemen yanındaki koltukta oturan Hae In’i afacan gözlerle süzdü. Galiba Moon Jee’ye bir kıyak geçip onu Hae In’le yalnız bıraksa fena olmayacaktı…

O yüzden üçü plaja inip de bu plajın olayı nedir diye şaşkın şaşkın gezinmeye başladıkları zaman Ayça fıldır fıldır gözlerle onları yalnız bırakıp kaçmasını sağlayacak bir bahane aramaya koyuldu. Bunun için fazla aranmasına da gerek kalmadı, genç kız yüz metre kadar ötede müzikli danslı bir eğlence görünce balıklama atladı:

“Ah, ben galiba şuraya gidip bir bakacağım millet!”

“Hey, ama önce köprüyü görecek güzel manzaralı bir yer arayacaktık…” dedi Hae In, ama Ayça lafı onun ağzına tıkadı:

“Tamam canım işte, siz ikiniz bakadurun… Ben şöyle bir dolaşıp geliyorum… Telefonlarımızın şarjı var di mi, hah, süper! Hadi görüşürüz!”

Ve böylece Hae In’in başka bir şey demesine fırsat kalmadan vınlayıp iki gencin yanından uzamıştı bile. Hae In “valla gitti…” diye şaşkın şaşkın mırıldanırken Moon Jee Hae In’e çaktırmamaya çalışarak keyifle sırıttı.

Böylece iki genç, Gwangalli plajının incecik kumları üzerinde, ötede beride çiftler halinde oturmuş sevgililer arasından ilerleyerek gezinmeye başladılar. Kumsal gerçekten de anlatıldığı kadar vardı; sağdan soldan yükselen müzik sesleri, güneş batmak üzere olduğu halde hâlâ denizin keyfini çıkarmakta olan çocuklar, su kayağı yapanlar, ve taa ileride görünen bir açık hava sineması ile son derece eğlenceli, civcivli bir yerdi. Moon Jee hilâl şeklinde kıvrılmış olan kumsalın Gwangan köprüsünü en güzel yerden gören noktalarından birinde Hae In’e döndü:

“Ne dersin, buraya oturalım mı?”

“Olur,” diye başını salladı genç kız. İkisi birden kumların üzerine oturdular. Hae In yüzünde keyifli bir gülümsemeyle elini kumların arasına daldırdı. Kum taneleri parmaklarının arasından süzülürken Moon Jee’ye dönüp gülümsedi:

“Buraya gelmekle ne iyi ettik… İçindeyken farkında değildim ama aslında Seul’den biraz sıkılmışım galiba… İki günlük tatil bile çok iyi geldi!”

“Sana her zaman söylüyorum ama beni hiç dinlemiyorsun ki…” diye çocuk gibi dudaklarını büktü Moon Jee. Hae In gülümsemeden edemedi, tembel Moon Jee gerçekten de onu her gördüğünde “bu kadar çok çalışma Hae In-sshi!” cümlesini en az bir defa sarf ederdi!

Moon Jee’ninse birden yüzüne muzip bir sırıtma gelmişti. Hae In merakla ona baktı:

“Hayırdır? Ne düşünüyorsun?”

“Hiç, hiçbir şey!” dedi Moon Jee hemen. Ama Hae In ısrarcıydı, şakacı bir tavırla güldü:

“Hadi hadiii, yine bir muzurluk peşindeydin, di mi? Ne planlıyordun anlat bakalım!”

“Yaa, valla bişey planlamıyordum,” dedi Moon Jee hâlâ sırıtmasını engelleyemeyerek. “Sadece… hımmm, sen tatil iyi geldi deyince aklıma bir şey geldi de…”

“Neymiş o?” dedi Hae In yine merakla. Moon Jee ona şöyle bir baktı, sonra kaçış olmadığını anlayınca sağına soluna şöyle bir göz atıp muzip bir tavırla kızın kulağına doğru eğildi:

“Bu tatilin bizim Ayça’yla Hyung’a da yaradığını düşünüyordum!”

Hae In şaşkınlıkla geriye çekildi: “Nasıl yani?”

Moon Jee kıs kıs gülüyordu:

“Yanisi şu ki, bugün biz onları bulduğumuz sırada abim ve Ayça öpüşmek üzereymişler!”

George Winston – Moon

Hae In’in başından aşağı kaynar sular döküldü sanki: Ayça ve Han Seul… Öpüşmek üzereydiler demek!

Genç kızın kalbi acıyla yanmaya başladı. Suratı karman çorman olmuştu. Bu ikisi nasıl, nasıl… Ama daha geçen gün Ayça kimseyle çıkmayı düşünmediğini söylemiyor muydu?

Hae In büyük bir güç sarf ederek kendine gelmeye çabaladı. Normal çıkması için üstün gayret gösterdiği bir sesle:

“Yani… Yani şimdi ikisi çıkıyorlar mı?” diye sordu. Moon Jee’den gelecek olan cevabı beklerken nefesini tutmuştu.

Moon Jee ise dudak büküp gözlerini yukarı kaldırdı:

“Hımm, hayır, sanırım daha çıkmıyorlar… Ama abimin Ayça’ya çıkma teklif etmesi yakındır bence!”

Hae In bu cevapla tuttuğunun bile farkında olmadığı nefesi verdi. Şimdi biraz daha kendine gelmişti. Hafif alaycı bir sesle:

“Ama Ayça’nın kabul edeceğini pek zannetmiyorum,” dedi, “Ayça daha kendini toparlayamadı. Bu aralar kimseyle çıkmak istemiyor…”

“Hımm, evet, bunu ben de biliyorum,” dedi Moon Jee ve Hae In’in yüreği biraz ferahlar gibi oldu. Ama hemen sonra Moon Jee öldürücü darbeyi indirir gibi sırıtarak ekledi: “Fakat burda Hyung’dan bahsediyoruz Hae In-sshi: Şimdiye kadar hiçbir kız ona hayır dememiştir! Ayça da zamanla ona âşık olacak, inan bana!”

Hae In gülümsemeye çalıştı. Ama genç kızın fena halde içi yanıyordu. Moon Jee’nin sözleri beyninde yankılandı: “Hiçbir kız ona hayır demedi…” Öyle ya, Ayça’nın da bu yakışıklı, kariyer sahibi, üstelik de kendisine ilgi duyan adamdan hoşlanmaması için hiçbir neden yoktu…

Hae In gayriihtiyari boynundaki güneş kolyesiyle oynamaya başladı. Han Seul o gün pazarda bu kolyeyi ona hediye ettiğinden beri genç kız bir an bile kolyeyi boynundan çıkarmamıştı. Kolyenin güneşinden güç almak ister gibi güneş kabartmasını elinde sıktı.

Moon Jee ise kendi âlemindeydi. Ağabeyinin ne kadar şanslı olduğunu düşünüyordu: Sonunda eski aşkını kendisine unutturacak bir kızla tanışmıştı. Üstelik bu kızla nerdeyse sevgili olmak üzereydi! Halbuki kendisi, tam bir senedir umutsuz bir aşkın pençesinde kıvranıyordu…

Göz ucuyla çaktırmadan Hae In’e baktı. Genç kız gözlerini denize dikmişti. Batmakta olan güneşin kızıllığı yüzüne vurmuştu. Yüzünde dalgın bir ifade vardı. Her zamankinden de daha güzel, daha büyüleyici görünüyordu. Moon Jee’nin bir an nefesi kesildi. Kalp atışları hızlandı. Hae In’in güzelliği; bu güzelliğin ona hem bu kadar yakın, hem de bu kadar uzak olması fena halde canını acıtıyordu…

Sonra birden kaşlarını çattı genç adam: Artık beklemek istemiyordu! Daha fazla beklemeye tahammülü kalmamıştı! Hae In’e olan duygularını artık onun da bilmesini istiyordu! Ve bunu yapmak için belki de en doğru zaman, şu an’dı!

Genç adam birdenbire fena halde heyecanlandı. Düşündükçe bu fikir daha da aklına yatmaya başlamıştı. Birazdan köprünün ışıkları da yanacak, ortam iyice romantik bir havaya bürünecekti. Güzelim plajda, Hae In’le baş başa bu manzaranın tadını çıkarırken ona açılmayacaktı da ne zaman açılacaktı ki?? Evet evet, şimdi tam da doğru zamandı.

Kararını verince yeniden Hae In’e döndü. Genç kız az önceki duruşunu hiç bozmamıştı, dalgın gözlerle denizi izlemeye devam ediyordu. Moon Jee onun güzelliğini içine çekmek ister gibi uzun uzun ona baktı, sonra usulca:

“Hae In…” diye fısıldadı.

Hae In bir rüyadan uyanır gibi irkilerek ona döndü. Gözlerini kırpıştırarak, sanki ilk defa görüyormuş gibi yanındaki genç adama baktı. Moon Jee’ninse heyecandan ağzı kurumuştu. Ağzını açtı, ama hiç ses çıkmadı. Sonra aceleyle yutkundu, az önce içinde beliriveren ani güvenin giderek eridiğini hissediyordu…

“Bir şey mi diyecektin Moon Jee-yah?”

Hae In’in hiçbir şeyden habersiz normal bir sesle bunu sorması genç adamın fena halde gücüne gitti. Birden, nasıl olduğunu anlayamadan kendini takır takır konuşurken buldu:

“Evet, bir şey söyleyeceğim: Ben senden çok hoşlanıyorum Hae In-sshi! Hayır, dur bir dakika, hoşlanmak yanlış bir kelime: Ben sana sırılsıklam âşığım Hae In-sshi! Seni ilk gördüğüm andan beri deliler gibi seviyorum. Senden başkasını düşünemiyorum. Seni gördüğüm zaman günüm parlaklaşıveriyor sanki; sanki kanat takmış da uçacak gibi oluyorum; seninle konuşurken kendimi cennette gibi hissediyorum! Ama artık bunlar bana yetmiyor Hae In: Artık bu duygularımı senin de bilmeni istiyorum. Bilmeni, ve senin de bana gören gözlerle bakmanı… Çok şey mi istiyorum Hae In?”

Hae In şok olmuş gibi karşısındaki çocuğa bakakalmıştı. Moon Jee ise yazılı bir metin okur gibi bu sözleri tek hamlede söyledikten sonra nefes bile almaya çekinerek öylece durdu. İçinden: “Ohaa! OHAAA! Naaptım lan benn??” diye çığlıklar atıyordu. Ama artık geri dönüşü yoktu, ok yaydan çıkmıştı bir kere. Moon Jee gözlerini bile kırpmadan karşısındaki kızın söyleyeceklerini beklemeye başladı.

Hae In’se gülse mi ağlasa mı bilemez vaziyetteydi. Moon Jee’nin kendisine olan duygularının farkındaydı farkında olmasına, ama işin hiçbir zaman bu raddeye geleceğini düşünmemişti. Moon Jee’nin platonik aşkı bir süre sonra yerini başka bir kızla karşılıklı olarak yaşanan bir aşka bırakacak, ve belki seneler sonra Moon Jee onun karşısına geçip: “Biliyor musun noona? Bir zamanlar ben sana âşıktım…” dediği zaman ikisi birden bu olayı gülerek anımsayacaklar zannetmişti hep… Ama yazık ki kader, bambaşka bir plan yapıyormuş meğer…

Hae In gözlerini kaçırıp dudağını ısırdığı zaman, Moon Jee’nin âşık kalbi gelecek olan felaketi sezip isyan etmeye başlamıştı bile: “Yoo… Yoo, hayır… Lütfen, lütfen sakın o sözleri söyleme…”

“Moon Jee-yah, ben seni her zaman küçük kardeşim gibi gördüm…”

Çok geç! Hae In’in dudaklarından dökülen sempati yüklü sözcükler Moon Jee’nin yüreğini duyabileceği bütün tersleyici laflardan bile daha çok kanattı. Genç adamın yüzüne hüzünlü bir tebessüm düştü: “Küçük kardeşi gibi…” “Kardeşi gibi”…

Hae In iki kelimeyle onu canevinden vurmuştu.

Yine de yaralı olduğu halde büyük bir gayretle düşmana saldıran bir asker gibi son gücüyle fısıldadı:

“Ama neden? Neden, Hae In? Senden dört yaş küçük olduğum için mi? Fakat aşkta yaşın ne önemi vardır ki??”

Hae In dudaklarını ısırdı. Sonra hüzünle:

“Hayır,” dedi, “O yüzden değil…”

Sonra içini çekti genç kız. Bunu nasıl açıklayacağını bilemiyordu. Çünkü aslında bunun neden böyle olduğunu kendisi de bilemiyordu! Birine âşık olurdunuz, ve başka birine âşık olmazdınız. İşte olay bu kadar basitti.

“Bak Moon Jee,” dedi, “Ben gerçekten böyle hissediyor olmamın sebebini bilmiyorum. Ama seninle tanıştığım ilk andan beri seni küçük kardeşim gibi sevdim. Ve bu hissim, o günden beri hiç ama hiç değişmedi! Ve bundan sonra da değişmesine imkân yok! Bu neden böyle, neden sana karşı bir kadının bir erkeğe hissettiği duyguları hissedemiyorum, inan ki bilmiyorum. Tek bildiğim şey, bu hep böyle olacak: Ben seni bir abla gibi sevmeye devam edeceğim… Üzgünüm, ama cevabım bu… Özür dilerim Moon Jee…”

Moon Jee hüzünle başını eğdi. Gözlerinde biriken yaşları Hae In’in görmesini istemiyordu. Sonra yavaşça:

“Son sözün bu mu?” diye fısıldadı.

Hae In ona üzüntülü gözlerle baktı. Elini uzatıp Moon Jee’nin saçlarını okşamamak için kendini zor tutuyordu. Ama şimdi az önce söylediklerine ters bir şey  yapar ve genç çocuğa umut verirse ileride her şeyi ikisi için de daha çok zorlaştıracağını düşündü. O yüzden katı bir sesle:

“Evet, bu…” dedi.

Moon Jee bir an durdu. Sonra birdenbire ayağa kalktı, delirmiş gibi koşmaya başladı! Hae In irileşmiş gözlerle arkasından bakakalmıştı! Sonra kendini toparladı ve o da ayağa kalkıp Moon Jee’nin gittiği yönde koşturmaya başladı, ama Moon Jee çoktan uzaklaşıp izini kaybettirmişti bile! Hae In uzun süre nefes nefese koştuktan sonra umutsuzca durakladı. Moon Jee’yi bu kalabalıkta bulmasının imkânı yoktu!

Genç kız ne yapacağını bilemez gibi bir an durdu, sonra telefonunu çıkarıp Ayça’yı aradı.

Ayça ise o sırada eline kocaman bir dondurma almış, yüzünde büyük bir keyif ifadesiyle, kumsalda capoeira dansı yapan bir çifti izliyordu. Telefonunun çaldığını fark edince açıp kaygısız bir biçimde kulağına yaklaştırdı:

“Efendim Hae In-ah?”

“Ayça, çok fena bir şey oldu! Moon Jee bana aşkını ilân etti!”

Ayça birden heyecanla ayağa kalktı. Bak bu süper haberdi işte! Neşeli bir merakla:

“Eee, bunda fena olan ne var?” dedi, “Moon Jee’nin sana yanık olduğu belliydi zaten…”

“Ama ben onu fena kırdım galiba: Ona kendisini kardeşim gibi sevdiğimi söyleyince deli gibi koşarak benden kaçtı! Şimdi de hiçbir yerde bulamıyorum! Üstelik telefonunu da kapatmış!”

Ayça birden üzüntüyle bir nefes verdi: Hay Allah, bunu hiç hesap edememişti işte…

“Tamam, tamam, sakin ol,” dedi Hae In’e. “O zaman şöyle yapalım: Ben sahilin güneyine doğru ineyim, sen de kuzeyine doğru yürü. Yarım saat daha arayıp ikimiz de bulamazsak o zaman ne yapacağımızı tekrar konuşalım, tamam mı?”

Ayça telefonu kapattığı zaman onun da yüzüne endişeli bir anlam çökmüştü. Genç kız bir yandan da biraz şaşkındı: Demek Moon Jee Hae In’in kendisini reddetmesine bu kadar bozulmuştu, ha… Ayça genç çocuk için fena halde üzüldüğünü hissetti. Kalbi çok fena kırılmış olmalıydı… Deli-dolu, neşeli Moon Jee’nin Hae In’e bu kadar derin duygular beslediği kimin aklına gelirdi ki?

Böylece Ayça bir yandan, Hae In diğer yandan Moon Jee’yi koca sahilde aramaya koyuldular. Tahmin edileceği gibi bu hiç de kolay bir iş değildi: Akşamın karanlığı çökmek üzereyken binlerce insanın olduğu bir sahilde tek bir adamı aramak, samanlıkta iğne aramaktan farksızdı!

Ayça plajda oturan her yalnız adamın nerdeyse burnunun dibine kadar girip Moon Jee mi değil mi diye bakınırken, Hae In de sahil kenarındaki kahve dükkanlarına, suşi restoranlarına girip çıkıyordu. Genç kız büyük bir suçluluk duygusuna kapılmıştı; Moon Jee’yi bu kadar inciteceğini hiç düşünmemişti! Ah, keşke, keşke o kardeş muhabbetini yapmasaydı…

Birden Ayça, sahilin kuytu bir köşesinde, denize doğru uzanmış kayalıkların üzerinde tek başına oturan genç bir adam gördü ve yüzündeki kaygılı anlam birden yerini bir rahatlama ifadesine bıraktı. Genç kız telefonunu çıkarıp Hae In’i aradı, yavaş bir sesle:

“Onu buldum Hae In,” dedi. “Sen benden haber bekle…”

Sonra telefonu kapattı ve yavaşça Moon Jee’nin yanına doğru yürüdü.

Audrey Hepburn – Moon River

Moon Jee dalgın gözlerini denizin lacivert sularına dikmiş, sessizce oturuyordu. Ayak seslerini duyunca derin bir rüyadan uyanır gibi silkindi, başını çevirip gelene baktı. Ayça yüzünde hafif bir gülümsemeyle onun yanına geldi, kendisi de kayanın üzerine oturdu.

“Merhaba…” dedi.

Moon Jee cevap vermedi. Dalgın gözlerini yeniden denize çevirdi. Ayça bir süre sessizce durdu. Sonra çekingence:

“Sen.. iyi misin?” diye sordu.

Moon Jee alaycı bir biçimde güldü:

“Yaaa, ne iyiyim, ne iyiyim! Az önce hayatımın aşkı bana, beni “kardeşi gibi” gördüğünü söyledi! Bundan daha iyi olamazdım cidden! Ahaha!”

Moon Jee sinirli sinirli gülerken Ayça ne diyeceğini bilmez bir biçimde bakıyordu genç adama. Onun ne kadar acı çektiğini hissedebiliyordu. Aksi gibi, onu teselli edecek bir söz de gelmiyordu aklına. Huzursuzca yerinde kıpırdandı.

Sonra birden, daha önce birlikte nargile içerlerken Moon Jee’nin kendisine dedikleri geldi aklına. Heyecanla genç adama döndü:

“Hatırlıyor musun: Bir defasında bana ne demiştin: “Gerçek şu ki, herkes seni incitecek. Yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak.””

Moon Jee burukça gülümsedi:

“Hatırlıyorum tabii, Bob Marley’in sözü bu…” Sonra yine içini çekti. “Ve evet, Hae In’e âşık olduğum için pişman değilim… Onun için acı çekmeye razıyım… Çünkü o, uğruna acı çekmeye değer birisi…”

Ama hemen sonra yeniden gözleri doldu. Yaşlı gözlerini Ayça’ya çevirdi:

“Ama beni neden sevmiyor noona? Hae In beni neden sevmiyor?? Neden beni bir erkek gibi görmüyor?? İşte bunun cevabını bir türlü bulamıyorum! Resmen delireceğim! Hae In için gerekirse aylarca, yıllarca, hatta ömrüm boyunca acı çekmeye razıyım ama keşke, keşke o da beni sevseydi be Ayça! Beni azıcık sevseydi, ben onun için ömür boyu acı çekmeye, incinmeye razıydım…”

Moon Jee’nin dudakları titremeye başlamıştı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Ayça’ya yardım dileyen yaralı bir yavru ceylan gibi bakıyordu. Genç kızın içi titredi. Çok sevdiği bu neşeli ufaklığın bu kadar acı çektiğini görmek onu da çok üzmüştü.

“Mutlu aşk yoktur ki be Moon Jee,” deyiverdi. “Hangimiz mutlu olduk ki? Hepimiz bir biçimde sevdiklerimiz tarafından incitilmiyor muyuz?? Bu böyle, yapacak bir şey yok…”

Derin derin iç geçirdi genç kız. Evet, yapacak bir şey yok, diye geçirdi içinden. Bizi en çok incitenler, en sevdiklerimizdir. Yapacak bir şey yok…

Sonra hüzünlü bir gülümsemeyle Moon Jee’ye baktı. Elini uzattı, onun gözlerinden süzülen yaşları bir abla şefkatiyle sildi. Moon Jee küçük bir çocuk sesiyle mırıldandı:

“Noona… Biraz dizlerinin üzerine yatabilir miyim?”

Ayça bir an şaşırsa da, hemen sonra başını salladı: “olur…” Moon Jee yavaşça başını genç kızın dizlerinin üzerine koydu. Dalgın gözlerini ileride denizin dalgalı saçları üzerine geçirilmiş bir taç gibi görünen uzun çelik köprüye sabitledi.

Ayça da dalgın dalgın denize bakıyordu. Kendi yaralarının en taze olduğu anda bu küçük çocuk onu neşesiyle iyileştirmişti. Şimdi, borcunu geri ödeme zamanıydı. Hafif bir sesle şarkı söylemeye başladı:

“Bugün sen çok gençsin yavrum

Hayat ümit neşe dolu.

Mutlu günler vaad ediyor

Sana yıllar ömür boyu

Ne yalnızlık ne de yalan

Üzmesin seni

Doğarken ağladı insan

Bu son olsun, bu son…”

(Cem Karaca – Bu Son Olsun)

Genç kız bir yandan billur gibi bir sesle bu ninni gibi şarkıyı söylerken, bir yandan da farkında bile olmadan kucağında yatan çocuğun saçlarını okşamaya başlamıştı. Moon Jee birden, içindeki korkunç acının yanıbaşında tuhaf bir duygu daha hissetti: Nerdeyse huzur diye adlandıracağı, garip bir duyguydu bu. Genç adam sözlerini bile anlamadığı bir şarkının melodisiyle içinde kaynayan isyanın birazcık olsun yatıştığını fark ederken saçlarını okşayan yumuşak ellerde senelerdir karşılaşmadığı, hatta belki de hiç tanımadığı bir sıcaklık hissediyordu: Anne şefkati gibi, abla şefkati gibi bir duygu olmalıydı bu. Ayça’nın elinden ve sesinden sanki kendi yüreğine akıyordu…

Moon Jee’nin gözlerinden son bir damla daha süzülürken, iki gencin birbirlerinden habersizce gözlerini diktiği noktada, bir anda bütün görkemiyle Gwangan köprüsünün ışıkları yandı…

-Bölüm sonu-

Reklamlar

18 thoughts on “6. Bölüm

  1. İlk yorum benden!~

    6. bölüm bildirisi düşünce mail kutuma hemen açtım sayfayı, gece gece sakin kafayla pek güzel okudum. Diğer bölümlerden daha mı kısaydı bu, yoksa ben mi hızlı okudum 🙂

    Çok neşeli, eğlenceli başladı bölüm ama niyeyse hüzünlü bitti. Moon Jee’nin itirafına daha var sanıyordum ben, şaşırdım bu nedenle. Zaten Moon Jee ve Jae Hwa ikilisi olacaksa eğer Hae In ile böyle bir konuşma gerekiyordu. Şimdi acı çekiyor ama Ayça’nın varlığı sanki dindirecek gibi acıyı. Çünkü Ayça ile Moon Jee abla-kardeş kıvamında güzel bir ilişki tutturdular aralarında.

    Han Seul ve Ayça somut olarak ilk kez bu kadar yakınlaştılar ama o da tam olmadı yahu.. Yavaş yavaş olması daha güzel gerçi, öyle hızlı olmasın:))

    “Gerçekten de kadının kalçalısı fena değilmiş. Bir de yemeğin salçalısını denemek lâzım…”
    “Ayrıca Çinli’lerin öyle bir atasözü yoktur… Kıçından atasözü uydurma!”
    Bu diyalog çok güzeldi. Nihayet biri bu çocuğa atasözleriyle ilgili bir şey söyledi 😀

    Ellerine sağlık, 7. bölümde görüşürüz:))

    • @mydestiny: merhaba tatlım! ^^ yoo, aslında diğer bölümlerden kısa değildi; ama sen sakin kafayla okuyunca çabuk bitmiş olabilir 😀 evet, bu bölüm neşeli başlayıp melankolik bitti gerçekten… belki takip eden okurlar pek memnun olmayacak; ama benim planım buydu: güneş ve ay’ın, my lovely roommate’e göre biraz daha dram içeren bir hikaye olmasını planlıyordum baştan beri… gerçi merak etmeyin; öyle bir geçer zaman ki’ye ya da yaprak dökümü’ne bağlamayacağım, o kadar da diil 😀 😀 ama biraz acıklı sahneler olabilir 😉

      senin de fark ettiğin gibi moon jee’nin itirafının zamanı gelmişti; yoksa diğer açılımları yapamayacaktım 😀 😀 biraz çabuk oldu gerçekten; ama işler bundan sonra epeyce hızlanacak. özellikle bundan sonraki 2 bölümde çok değişik sürprizler gelebilir; beklemede kalınız diyorum 🙂

      han seul ve ayça ikilisinde ilk defa action gördük di mi? 😀 bakalım devamı nasıl gelecek? 😉

      hahah, moon jee sonunda ayarı yedi cidden! 😀

      senin de ellerine sağlık mydestiny’cim! görüşmek üzere ^^

  2. ben de okudum bendeeeee 😀
    öncelikle komik bi ayrıntıdan bahsedicem yaa “Aşk-ı Memnu’nun eski bölümlerini izlemektense…” ahahhaa ne koptum o cümleye 😀
    Moon Jee’nin meşhur Türk sözlerini “Çin atasözü” diye millete yutturmaya çalışmasına bayılıyorum yaa 😛 ama sonunda birinden tepki geldi buna kihkihhkikhkih 😀
    Sonra San Young’la dalga geçilmesi çok hoşuma gitti, o barda fotoğrafını çeken kızları yanaklarından öpüyorum 😛 Daha neler gelsin neler San Young’un başına elini korkak alıştırma çingu 😀 😛
    Ayça’nın “dizi mi çeviriyoruz sanki” tespitine de çok güldüm süpersin daha ne diyem ben 😀
    Sonunda Han Seul’ün atağa geçtiğini gördük ama başarısız oldu bu atak Moon Jee saolsun 🙂 Moon Jee de tam şebek ya “seni gidi çakal” lafına bayıldım 😀
    Ayça’nın ablasını da sevdim aileden birilerinin muhabbete katılması iyi oldu. Hakkaten Aylin çok tatlı bi karakter olacağa benziyor. San Young için “hıyarto” demesini bi sevdim bi sevdim 😀
    Ve son olarak, beklenen an Moon Jee’nin büyük itirafı. Evet olay çabuk geldi ama bölesi çok iyi oldu. Ben de Moon Jee ile Jae Hwa ikilisini içten içe desteklediğimden Hae In aradan çekilmiş oldu iyi oldu diye düşünüyorum. Ama Moon Jee’ye üzülmeden edemedim çingu içim acıdı, sanki dizide bi sahneyi izliyomuşum gibi canlandı gözümün önünde, dudak büktüğümü fark ettim sonra 😦
    Neyse daha fazla uzatmıyım yorumun suyu çıktı, 7. bölümü merakla beklediğimi belirtmek isterim 😀
    eline sağlık 😀

    • @hayalmiyim: hiçbir göndermeyi kaçırmamışsın hayalciğim; ne aşk-ı memnu, ne çin atasözleri, ne de dizi çevirmeyle ilgili yaptığım geyikler! 😀 dikkatli okuyucunun hali başka oluyor 🙂

      Han Seul atağa geçti ama hevesi kursağında kaldı garibimin… neyse, başka seferlere kısmet diyoruz 😀

      Ayça’nın ailesiyle arayı biraz da olsa yumuşatmasının zamanı gelmişti… artık iyice toparlandı, kendine yeni bir yol çizdi; şimdi işleri düzene koyma zamanı 🙂 Aylin’se benden esinlenilerek oluşturulan bir karakter olduğu için (haha :D) San Young’a hıyarto diyecek tabii: Ben de kardeşimi üzen adamlara neler neler demişimdir! 😀 😀 Kardeşi koruma içgüdüsü işte… Ama Aylin’i hikayede uzuuuuun bir süre tekrar görmeyeceğimiz için ona bir aktris bile seçmedim; şimdilik bu haliyle bir figüran olarak kalacak…

      Moon Jee’nin itirafı nelere yol açacak; gerçekten de Jae Hwa ile yakınlaşmasına mı sebep olacak… Ya da Han Seul-Ayça yakınlaşmasını öğrenen Hae In panikleyip bazı numaralara mı başvuracak… Hepsi ve daha fazlasi bir sonraki bölümde! (hahah, gazete reklamı gibi oldu: yarın bayinizden almayı sakın unutmayın! 😀 :D)

      Aksine, üşenmeden uzun uzun yazdığın için ben teşekkür ederim şekercim. Çok keyif alarak okudum ve cevapladım. Ben de The Melody in Dreams’in 3. bölümünü merakla beklediğimi burdan belirtmiş olayım 🙂 🙂 Öpüldünüz ^^

  3. wowwwwwwwww diyorum ne bölümdü ama gözlerim doldu nedense 🙂
    çin atasözleri falan çok komikti başlarda hele bu san young un başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi iyi çekiyor oh olsun ona 🙂

    gelelim bölümün damar noktalarına önce müzikler yine bir harikaydı ne güzel seçmişsin bunları cuk oturmuş 🙂
    sonra ayça ile han seul yakınlaşması vardı ama ben artık bu ikisinin birlikte olacağından da pek emin değilim şimdilik ayça için en büyük engel kendi duyguları gibi görünse de hae ın var bir de senin bu her şeyi her an alt üst edebilme yeteneğin .uçurumdan yuvarlanmalar fular sonra o ballandırarak anlattığın sahne çok güzeldi .
    diğer bir sahne tabi ki moon jae ‘in itirafıydı sen öyle betimlemişsin ki sanki okumadım izledim resmen gözümde canlandı ve çok üzüldüm yazık yaw o ret edilir mi sjk gelsin ben ret eder miydim hiç 🙂
    ve final en güzel sahnelerdendi moon je ayça iki yaralı kalb iki yakın dost oldu sanırsam öyle mi acaba ?
    yeni bölümü sabırsızlıkla bekliyorum senin bölümler çabucak okunuyor neasıl bitti anlamadım hem tıbbi bilgiler konusunda da seni tebrik ediyorum 🙂
    ellerine sağlık çingu, to be continue 🙂

    • @wihpohu: beğendiğine sevindim canım ^^ müziklerde son sahnelere doğru isminde “moon” geçen melodileri özellikle tercih ettim; winston’un moon’uyla audrey hepburn’ün sesinden moon river güzel gitti sahnelere sanki… okuyanı duygulandırma amaçlıydı, sen de gözlerim doldu diyorsan mission accomplished 😀 😀

      ahaha, galiba “ters köşe yapcammmm!” diye senin gözünü o kadar korkutmuşum ki ayça-han seul yakınlaşmasının sonuçlarından bile emin değilsin! 😀 ben de sürprizi bozmayacağım o zaman. bekleyiniz, düğümler önümüzdeki bir-iki bölüm içinde iyice çözülecek diyorum… (ama yerlerine yeni düğümler de gelebilir… o konuda garanti veremiycem 😀 😀 ) fular sahnesini cidden çok özenerek yazdım; han seul’ün tutkulu ve sabırsız aşık hallerini; ayça’nın biraz utangaç, ama etkilenmiş tavırlarını yansıtabildiysem ne mutlu 🙂 moon jee’nin itirafı ise artık zamanı gelen bir sahneydi… evet, üzücüydü; onun hislerini anlamaya çalışırken bugüne kadar reddettiğim tüm erkekleri de anlamış kadar oldum (hahah 😀 :D) ama olması gerekiyordu…

      sağol canım yorumun için. tıbbi konularda da doktor kardeş sağolsun, bana bedava danışmanlık hizmeti veriyor! 😀 😀 yeni bölümde görüşmek üzere ^^

  4. Çingu senin hikayelerinde en çok sevdiğim şeylerden birini yazayım girişte. Böyle kore’nin ilginç, tarihi, turistik yerlerini anlatıyorsun bazen, ben o kısımları cidden çok seviyorum. Hayal ediyorum, çoğu zaman foto da koyuyorsun tabi, o zaman süper oluyor. Böyle sanki karşımda sen rehbersin ve anlatıyorsun, ben de kore’deyim. lütfen buna devam et derim 🙂

    En güzel kısım ““Gerçekten de kadının kalçalısı fena değilmiş. Bir de yemeğin salçalısını denemek lâzım…”” Feci kahkaha attım, çok iyiydi.

    Alttan alttan dram geliyor yalnız, lütfen bizi üzme diyorum.

    +18 bölüm bu sefer kesinlikle olmalı 😀 Onu de bekliyorum. Hem 3. hikayen de yaoi ya da yuri de olacaktır artık ehuhe. Okuyuclarının beklentileri var hani :p

    Ellerine sağlık diyorum ve geç kaldığım için kafama bir tane vurup şimdilik uzaklaşıyorum^^

    • @Lee: Sağol canım, ben de seviyorum tarihi/turistik yerlerden bahsetmeyi. Hikâyeye biraz daha gerçekçilik katıyor gibi hissediyorum. Ya da en azından zenginleştiriyor, öyle diyeyim. Günün birinde canlı canlı gezip görmek istediğim yerleri ben de öğrenmiş oluyorum bu sayede 😉

      Evet artık alttan alta dram gelmeye başlıyor… Ama beni bilirsin; genellikle en dram dolu anlarda bile azıcık da olsa komedi katmadan rahat edemem 🙂 O yüzden çok da ağlatan, kanser eden cinsten bir trajedi yazmayacağım; rahat olun 🙂

      +18’i yeri gelirse yazarım, neden olmasın? 3. hikayede belki yaoi olabilir; yuri nedense bana itici geliyor 😛 😛 Ama siz yaoi konusunda çıtayı çok yükselttiniz zaten; o yüzden ben kolay kolay giremem o potaya 🙂 Yine de bakalım diyorum. Yorumlayan ellerin dert görmesin, ja ne! 😉

  5. İnanılmaz kahkaha ile başladı ve bu son olsun ile bitti. Ancak son olmasın. Sanırım okuyanlar arasında dramı en çok ben seviyorum. Ve inan bu son sahnenin yeri apayrı oldu bende. Diyeceğim bir çok şeyi unutturdu ancak aklımda kalanları yazayım.

    Öncelikle bu iki kardeşin diyalogları öldüren cinsten. En çokta ” Bu arada öyle bir çin atasözü yok ” kısmında yardın beni 😀 Moon da o kadar ciddiye almıştı bu atasözünü hevesi jursağında kaldı.

    Nedense Hae In’e en başından ısınamadım. Çok nadirde olsa oluyor bende bu. Hatta karakter süper iyi falan olsada dahi bir şekilde uyuşmuyoruz ve ben ondan hep nefret ediyorum galiba Hae In de benim için öyle olacak.

    Han Seul sonunda bir adım attı. Geçen bölümde ben ona çok sinirlenmiştim fakat bu bölümde gönlümü aldı 😉 Bu arada Naruto’nun en gergin dakikalarında çalan parça sayesinde biran ıssız adaya düşmüşler hissi yaşadım. Hatta Ayça telefonu çıkartıp arayacakken içimde çekmez ki lan şimdi düşüncesi geçtiki cevap geldi o gergin dakikada attığım kahkaha beni korkuttu 😀

    Bir aşağı bir yukarı yorumumdan tekrar aşağıya iniyorum. Hala son sahne aklımda of ya! Ne güzel bitti. Hatta hikayeye son sahne olabilecek bir maken ve hatıra bak mu ben söyleyeyim sana. Güzel nostaljik bir son olabilir 😉

    Ben bir sonrakine geçiyorum 😀

    • @Sermin: Evet sanırım dramı bir tek sen seviyorsun çingucuğum; herkes “zavallı çocuklara fazla çektirme, üzme bizi” diye yazıyor 🙂 Ama hikâyelerimizi gerçekçi yapmaya çalıştığımız sürece bir miktar dram hep var, ve olmaya devam edecek 😉

      Hae In’e ısınamamanı anlıyorum. Bazen bana da oluyor; çok iyi bir karakteri sevmeyebiliyorum. Neyse, esas kızımıza uyuz olma da; ikinci kızımızı sevmesen de olur 😛

      Son sahneyi sevmene sevindim canım. Ben de çok severek yazdım: Müzisyen bir çocuğu teselli etmek için belki de en güzel yöntemi buldu Ayça. Cem Karaca’nın şarkısı benim all time favorilerimdendir; bu sahneye de çok yakıştı..

      Bu sahneden ileride yeniden bahsedeceğiz, hiç merak etme sen 😉 Ellerine sağlık canım ^^

  6. Çok güzel bölümdü 😀

    Ve işte tam bu bölümde Moon Jee’ya sesleniyorum. Kuzum Açeydim gollerimi Ulcima diyeydim (: Üzülme bebeğim 3 5 noona bir olur gözlerindeki yaşları döken o zilliyi bir tenhada yolarız nasıl olsa biz 😀 İntikamını alırız her türlü. Ayça gibi tarihe geçecek intikam planlarıyla yorma bizi 😀 Çin atasözleri diye bizim atasözlerini kakalamaya tam gaz devam et sen.

    Sermin’den çaldığım lafı gururla söylüyorum burada. Moon Jee gülsün dünya gülsün 😀
    Bakiiim yakıştı cidden (: Sevgili, sevimli, karizmatik Han Seul’umuz bu bölümde başına en gıcırından işler açarak Ayça’ya iltifat yağdırırken gelecek bölümlerde çok eğlenceli,romantik dakikaları bize vaat ettiğini umarım biliyordur. Yoksa gene yazara çemkirme moduna bağlayacağım ben 😀

    Hae İn taş ol sen taş 😀 Hatta Saba Tümer’in programında adını Japon olarak lanse etsinler inşallah ^^ Bu kızıda çok severdim ama ayaküstü bedduayı yedi gariban 😛

    İki kız kardeşin muhabbeti sırasında böyle bir içim burkuldu. Bacımın kulakları çınladı. Sonra ablanın San Young’a çemkirişleri geldi ardından ve evet kızkardeş dediğin çemkirmeye meyilli bir canlı 😀 kayıtlara bir kere daha altı çizilerek not edildi

    Giderayak ellerine sağlık derken “Doğarken ağladı insan bu son olsun bu son” diye cümlemi tamamlıyorum çingu ^^

    • @OhYoonJoo: Evet tam da dediğin gibi oldu, Moon Jee teselli edilecek kıvama geldi. Üç-beş noona birleşmenin zamanıdır! 😀 Ne güzel uymuş cidden, “Moon Jee gülsün dünya gülsün!” Güldükçe de yeni yeni Çin atasözleri uydurmaya devam etsin! 😉 😀

      Han Seul’se sonunda aşka gelip bir adım attı; bakalım şimdi neler olacak? Karizmatik gencimizin romantik yönü nasılmış öğrenme fırsatı bulacağız 🙂 Hae In’se hayatının şansını tepti haberi yok 😛 Gerçi öyle olmayabilir de, belli olmaz bu işler (spoiler vermemeye çalışan yazar modeli :P) Ona ettiğin bedduaya da hâlâ gülüyorum! 😀 😀

      Kızkardeşlik bir başkadır di mi yau? Ben de kendimizden ilham alıp yazdım (kardeşcaazıma çok çemkirdiğim olmuştur :P) Ama senin nazını da ablandan/kardeşinden başkası çekmez, olsun o kadar 😉

      Yorumun için teşekkür ediyorum tatlım ^^

  7. acaip durum dedi ki:

    off efkarlandım resmen yaa!!
    zaten gündem dolayısıyla hiç tadım yoktu, kendimi koyacak yer arıyordum nihayet buldum ..

    valla öncelikle enfes bi sahne olmuş final.. ellerine sağlık çingu.. acaip garip bir hüzün ve de bi hafifleme var üstümde – sana ne oluyor demeyin her karakterin yerine geçme hastalığım var, empatik miyim, neyim :p –

    reddedilmek acı olsa da artık moon jee’nin başına gelmesi gerikiyordu bence.. çünkü platonikliği uzuun süren ilişkilerde gerçeklik duygusu kayboluyor çünkü.. sonuç ne olursa olsun ilan-ı aşk edilmelidir bence …

    hem sen ilan-ı aşk et ,sonra karşılık bulursan ne ala, yok reddedilirsen de devam edersin platonikliğine.. hatta söyledikten sonra o utanma duygusundan arınıp iyice ısrarcı ve azimli de olabilirsin ki bu da çoğu zaman karşıdakini etkileyebilir yanii..

    o zamaaan, moon jee’ye üzülmüyoruuuz .- telkin, telkin,telkin-

    evet bu adama zaafım var.. yoksa iliişki gurusu falan değilim 😀

    şimdiii moon jee konusunda kendimi yeterince telkin ettikten sonra 5. ve 6. bölümü burda yorumlamak istiyorum:)

    ilk olarak beşinci bölüm ne şekerdi yahuu! 🙂 oh, han seul iki fıstıkla da gezdi eğlendi.. sonraa o gerizekalı san young’un yaşadıkları 🙂 hehehe az bile 🙂 hae in içinse durum kritikleşmeye başlıyor ya hayırlısı .. aa bu arada moon jee’nin toplumsal mesajlı atasözleri acaip güzeldi.. bi de bana go jun pyo’yu andırdı.. ee o da çin atasözleri hakkında oldukça yaratıcıydı ne de olsa 😀

    sonraa bu tatil meselesi, ımm nasıl desem .. kawaiii!!! acaip şirin oldu ya.. tadından yenmiyor hikaye valla 🙂 mekanlar falan içimi açtı, hem bilgilendirici de 🙂 yok yani ilerde o sahile gidersem yürüyüş yolunu aklımda tutayım da lazım olur falan 😀 haa bir de fular takmadan çıkmıycam arkadaş ne menem bişeymiş! 🙂

    sonraa, bob marley !!!ne kadar sakin ve mutluluk verici:) ahh kesinlikle moon jee onun müridi gibi bişey bence ^^ bu neşeli ve naif yapısını da ona borçlu..

    ve son olarak da abla kardeş ilişkisi.. kardeş candır ya.. o sahne de beni çok etkiledi- rahatlattı bilesin..

    terapi gibi oldu bugün burası benim için, yorumumun acaipliğinin kusuruna bakma :s 🙂

    • @acaip durum: finalde ben de o duyguları hissetmiştim doğrusu: hem hüzün, hem de biraz rahatlama. ayrıca sana katılıyorum, içinde tutmaktansa aşkını itiraf etmek her zaman daha iyidir; hatta reddedilmekle sonuçlansa bile uzun vadede daha iyidir bence, en azından şansımı denedim deyip kabullenme yoluna gidebilir insan… moon jee’ye üzülmüyoruz evet 😀 😀

      moon jee bana da ilk anda goo joon pyo’yu hatırlatmıştı! hatta bu atasözleri mevzuu bir sürü kore dizisinde de var olan bir şey; mesela sungkyunkwan scandal’da da sürekli konifçyus’tan alıntı yapan bir karakter vardı 😀 bizim moon jee’miz de türk atasözlerini çin diye kakalıyor böyle! 😀 😀

      tatil mekanlarını anlatmayı ben de çok seviyorum; tatil olayı hikayeye eğlence katıyor. ileride bir gün o köprüyü canlı canlı görmek benim de hayallerim arasına girdi 😉

      moon jee gerçekten de bob marley’in müridi gibi bir şey! onun iyimser ve neşeli yapısına bayılıyorum!

      abla-kardeş sahnesi benden tüm kız kardeşlere gelsin! 😉 😀 beğendiğine sevindim çingu. yorumun için çok teşekkür ediyorum canım ^^

  8. sanırım sınırıma ulaşmış oldum ve yorum için sayfayı en aşağıya çektim gitti.

    moon jee, canım benim ya sen üzülme, ağlama yavrum ya.cem karaca da zaten ayrı bi duygu hissetmemi sağladı gözümde canlandı resmen son sahne.
    hani moon jee’yi canlandıran karakter joong ki olmasaydı açık açık “oy oy oy canım benim, nonnalardan hayır yok sen gel şeyma dongsenginin yanına o seni kırmaz, o seni üzmez, sana şarkı da söylerr” derdim ama burda konu sen olunca yemiyo. ondan o kısmı hiç okumadın say ya da en azından joong ki’ye değil moon jee’ye söylediğimi say hehe heh he…

    moon jee’den başlamışken ondan gidiyim bari. ben ilk bölümde onun karakterinin hiç böyle olacağını düşünmemiştim. açık konuşmak gerekirse az biraz pislik bir şey olacağını sanıyordum ama bir baktım çocuk melek. şaşırdım kaldım merak ediyorum bundan sonra hae in’e karşı tavrı nasıl olacak.

    san young, eli yüzü düzgün tipsin ama karakter namına bir insanda hiç mi bir şey olmaz ya fff. önce “geleceğimi düşünmeliyim” de ayrıl ayça gibi kızdan sonra git taş gibi adamın yanında gördüğün için kıskan. bi git lan! bütün kötü ruhlarımı yolluyorum sana -.- atarlı ergen ya. (şu noktada asıl atarlı ergen kim orası tartışılır tabi :D)

    han seul’un önceki kız arkadaşıyla neden ayrıldığını bundan sonraki bölümlerde umarım okuruz diye ümit ediyorum. e o kadar evlenmeyi düşünmüşler bu kız ne diye bıraktı bu adamı ya da tam tersi

    hohhoo rahat rahat bir sonraki bölüme geçmek kadar güzel bir şey yok. bölüm için ellerine sağlık çok güzeldi. kopmayı başarabilirsem gelicem yorumlarla yine 😀

    • @seyma: o zaman bu hikayeye de hoşgeldin diyeyim 🙂 başrolü song joong ki’ye verdiğim için güneş ve ay’ın gönlümdeki yeri ayrıdır 😉 😀 hehhehheh, gene de moon jee’ye fazla asılmayalım lütfen! 😛 😀

      evet canım, moon jee ilk anda çapkın, haylaz bir imaj veriyordu, doğrudur… ama aslında acayip şeker, hatta benim rüyalarımdaki erkek tiplemesi olarak hayal ettim kendisini. afacan, ama çok iyi kalpli. böyle bi sevgilim olmadı ama belki oğlum olur 😛 😛

      her hikayede olduğu gibi burda da bir kötü karakter lazımdı, onu da san young olarak belirledik 😀 aslında o da çok kötü değil, gri bir karakter ama zaafları ağır basıyor…

      han seul’le ilgili sırrımız yakında kendini eleverecek 😉 böyle duygulandıkça yeniden yorumlara beklerim, eheh 😀 sayende ben de yeniden hatırlıyorum hikâyeyi, güzel oluyor 🙂

      teşekkür ederim yorumun için ^^

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s