8. Bölüm

“Yeah we all shine on

Like the moon, and the stars, and the sun.”

John Lennon (Instant Karma)

Pilli Bebek – Hilal’in şarkısı

Moon Jee dudaklarını şapırdattı. Susamıştı. Hafifçe gözlerini araladı.

Genç adam kendini çok yorgun hissediyordu. Sanki saatlerce spor yapmış gibi bütün kasları acıyordu. Yavaşça gözlerini açıp kendine gelmeye çabaladı.

Birden, hemen yanıbaşında nefes alıp veren birinin varlığını fark etti ve şaşkınlıkla irkildi. Hızla yatakta doğruldu: Ayça’ydı bu!

Genç kız yorganın üzerine kıvrılıp yatmıştı. Üzerinde normal ev kıyafetleri vardı. Elinde ise bir bez tutuyordu. Moon Jee az ötede, komodinin üzerinde duran su dolu kabı gördü ve birden anımsadı: Dün gece Ayça onun ateşini düşürmeye çabalamıştı.

Moon Jee uyuyan kıza sevgiyle bakıp gülümsedi. Kızcağız gece saatlerce onunla uğraşmıştı. Önce nerden bulduysa bulmuş (muhtemelen cebinden anahtarını alıp kendi evinden getirmişti) Moon Jee’ye kuru kıyafetler giydirmiş, saçlarını havluyla kurulamış, sonra da kendi yatağına yatırmıştı. Moon Jee her şeyi bir sis perdesinin ardında gibi hatırlıyordu; çünkü Ayça tüm bunları yaparken kendi ateşi heralde 40’larda geziyordu. Zaten Ayça gece boyu sirkeli su, buzlu su kompresi, her yolu deneyip Moon Jee’nin ateşini düşürmeye uğraşmıştı. Sonra da yorgunluğa daha fazla dayanamayıp böyle uyumuş kalmış olmalıydı.

Moon Jee her şeyden habersiz uyuyan genç kıza ilk defa görüyormuş gibi baktı. İçi minnet ve sevgiyle dolmuştu. Ayça derin soluklarla uyuyordu. Pembe dudakları hafifçe aralanmıştı. Moon Jee’nin muzipliği tuttu, parmağını uzatıp genç kızın dudakları arasından görünen dişlerine dokundu. Ayça bir an burnunu kırıştırdı, sonra uyumaya devam etti. Moon Jee bu defa da onun kirpiklerine dokundu. Bir yandan da hayretle: “Vuhaa! Kirpiklerin uzunluğuna bak!” diye geçiriyordu içinden. Ayça’nın uzun kirpiklerini daha önce nasıl olup da fark etmediğini hayretle düşündü. Sonra “Eh, kızın gözlerine korkudan doğru dürüst bakamıyordun ki adamım…” diye cevapladı kendi sorusunu.

Birden, Ayça yerinde kıpırdandı ve gözleri açıldı. Gözkapakları arasından bir çift mavi ışık süzülürken Moon Jee hayretle durakladı. O kadar da korkunç değildi. Hatta güzel olduğu bile söylenebilirdi bu mavi ışıkların.

Ayça bakışlarını yukarı kaldırdı ve karşısında kendisine şaşkın şaşkın bakmakta olan Moon Jee’yle göz göze geldi. Genç kız birden toparlandı, yatakta doğruldu:

“Ah! Günaydın! Nasıl oldun??”

Hemen elini Moon Jee’nin alnına koydu. Çocuğun ateşinin düşmüş olduğunu fark edince yüzüne neşeli bir gülümseme geldi:

“Hah, çok şükür! Ateşin biraz daha düşmese korkmaya başlayacaktım!”

Sonra birden kaşlarını çattı. Öfkeli bir biçimde işaret parmağını uzattı, genç adamı göğsünden itti:

“Şimdi dökül bakalım: Dünkü saçmalık neyin nesiydi?! Manyak mısın oğlum sen, niye yağmurda sucuk gibi olana kadar dolaşıyorsun?! Donuna kadar ıslanmıştın!”

Moon Jee de kendini toparlamıştı. Genç çocuk feryat etti:

“Donuma kadar ıslandığımı da nerden biliyorsun?! Bana bak, üstümü değiştirirken sakın iç çamaşırımı da gördüğünü söyleme!”

“Canım onu lafın gelişi söyledik,” diye kıkırdadı Ayça. “Ama kalpli boxer’ının çok komik olduğunu söylemem gerek…”

“Noonaaaa!” diye feryat etti Moon Jee. Bu rezilliğe inanamıyordu: Kız cidden iç çamaşırına kadar görmüştü yaa!

“Utanma be, ben doktorum, doktorlardan utanılmaz,” dedi Ayça ve hemen ekledi: “Sen konuyu değiştirme: Neler oluyor?? Dün geceki halin neydi öyle?! Hayalet görmüş gibiydin!”

Moon Jee birden durakladı. Dün geceki manzara yeniden gözlerinin önüne gelmişti.

Hae In, kendi ağabeyiyle…

Uzun süre, gözleri tek bir noktaya daldı gitti. Ayça merak, biraz da endişeyle bekliyordu. Sonunda, hüzünle mırıldandı genç adam:

“Önemli değil… Boşver noona…”

“Boş mu vereyim?! Sen manyak mısın?? Seni yağmur altında saatlerce dolaştıran şeye boş mu vereyim yani?!”

The Czars – Angel Eyes

Ayça öfkeyle söylenirken Moon Jee fena halde durgunlaşmıştı. Sabah uyanınca bir anlığına unuttuğu o yürek ağırlığı bütün şiddetiyle geri gelmişti. Genç adam hâlâ inanamıyordu. Hae In kendi ağabeyine âşıktı! Moon Jee gülse mi ağlasa mı bilemiyordu; her şeyi beklerdi ama kaderin kendisine böyle bir oyun oynayacağını asla tahmin edemezdi! Kulaklarında: “O kızdan vazgeçmen gerek…” diyen dün geceki falcının sözleri çınladı ve genç adam acı acı gülümsedi: Artık istese de istemese de vazgeçmek zorundaydı. Başka bir adama, hele de ağabeyine âşık olan bir kızın kalbini çalmak için hiçbir şansı yoktu.

İşte o yüzden dün gece onları gördükten sonra yürümüş, yürümüş, yalnızca yürümüştü. O görüntü gözlerinin önünden gidene kadar yürümüştü. Abisine kızmıyordu; çünkü anlayabildiği kadarıyla Han Seul’un bunda bir suçu yoktu, kız onu öpmüştü. İşin tuhafı, Hae In’e de kızmıyordu. Kalbinin kime ısınacağı genç kızın seçebileceği bir şey değildi. Moon Jee sadece kadere kızıyordu, ona böyle bir oyun oynadıktan sonra bir yerlerde haline kıs kıs gülen aşk perilerine kızıyordu. Ve en çok da kendine kızıyordu: Kalbinin bu kadar acıması, kendi suçuydu.

Moon Jee birden hüzünle gülümsedi. Daha fazla düşünmek istemiyordu. Artık her şeye bir sünger çekmek istiyordu. Derin bir uykudan uyanır gibi Ayça’ya dönüp baktı:

“Noona… Ben acıktım, evde bir şeyler var mı?”

Ayça’nın kaşları hayretle çatıldı. Genç kız yine bir şeyler demeye hazırlanıyordu ki son anda kendini tuttu. Başını evet anlamında salladı: “Sen biraz daha uyu… Ben hazırlarım şimdi…”

“Ben de yardım edeyim,” dedi Moon Jee ve yataktan kalkıp onun peşinden mutfağa doğru gitti.

Ayça’nın o gün çok işi vardı: Genç kız önce, başbakanlıktaki tercümanlık görevinden istifa ettiğini bildirmek üzere biriminin müdürüyle görüştü. Kendisini anlayışla karşıladılar. Ayça yüreğinde bir hafiflemeyle ofisten çıktı. Direk hastaneye gidecekti, ama daha önce…

Han Seul kapısının çalındığını fark edip başını okuduğu rapordan kaldırdı: “Girin!”

“Müsait misiniz sayın koruma şefim?” Ayça kapıda muzip muzip gülümsüyordu. Han Seul’ün de onu görünce yüzüne sevinç dolu bir gülümseme yayıldı:

“Ayça! Gelsene içeri…”

Genç kız içeri girdi, kapıyı kapattı. Sonra gelip Han Seul’ün karşısındaki koltuğa oturdu.

“İstifamı verdim,” dedi, “Bundan böyle klinikte çalışmaya başlayacağım…”

“Ah, öyle mi? Yeni işinde başarılar o halde,” dedi Han Seul. Ayça ona dikkatlice baktı:

“Senin neyin var? Dalgın gibisin…”

“Ah, yok canım, gayet iyiyim ben!” diye itiraz etti Han Seul. “Yalnız artık seni başbakanlık binasının koridorlarında göremeyeceğimi düşündükçe biraz canım sıkılıyor…”

Ayça güldü. Han Seul’se Ayça’yı görünce içinde beliriveren suçluluk duygusundan kurtulmaya çabalıyordu. Genç adamın kafası dünden beri Hae In’e takılmıştı. Hae In’in Ayça’ya her şeyi anlatması korkusuyla içi içini yiyordu. Aslında olayda kendi suçu yoktu, ama Ayça olan biteni, hele hele Hae In’in kendisinden çok hoşlandığını öğrenirse aradan çekilmeye, kendinden uzaklaşmaya karar verir diye fena halde endişeleniyordu Han Seul.

Fakat neyse ki Ayça’nın neşeli yüzü hiçbir şey bilmediğinin habercisiydi. Han Seul biraz da olsa rahatladı, ama yine de sormadan edemedi:

“Bu arada… Hae In dün gece eve rahatça dönebildi mi?”

“Dönmedi ki,” dedi Ayça kaygısızca. “Beni çok sonra aradı: Senden ayrıldıktan sonra acilen klinikten çağırmışlar, gece nöbete kalmış… Kızcağız eve bile uğrayamadan kliniğe gitti yani…”

Han Seul fark ettirmeden derin bir nefes verdi. Ucuz atlatmıştı. Yine de genç kızla tekrar bir konuşup işi sağlama alması lâzımdı.

Bu arada Ayça ayağa kalkmıştı:

“Ben çıkayım artık… Kliniktekilere bugün işe başlayacağıma dair söz verdim.”

“Tamam,” dedi Han Seul ve onu geçirmek üzere ayağa kalktı. Kapıyı açarken: “Bu arada,” dedi, “Haftasonu ne yapıyorsun?”

“Bir planım yok…”

“O halde cumartesi gününüzü bana ayırır mısınız Prenses?” dedi Han Seul yakışıklı bir gülümsemeyle. Ayça birden şaşkınca durakladı.

“Ben… Ee… Bilmem ki…” diye kekelemeye başladı. Han Seul’ün gözlerinde muzip bir ışık belirirken genç adam en sevimli haliyle:

“O zaman bunu evet olarak alıyorum,” dedi. “Cumartesi günü eğlenceli bir şehir turuna hazır olun Ayça-sshi!” dedi, ve o dışarı çıkmak üzereyken genç kızın yanağına ufak bir öpücük kondurdu!

Right the stars  – We Got It All

Ayça onun ofisinden çıkar çıkmaz irileşmiş gözlerle kalakalmıştı: Genç kız bir an koridorda durdu ve derin bir nefes aldı: Yüzünde kocaman bir şaşkınlık ifadesi vardı; yanakları hafifçe pembeleşmişti: Az önce… az önce Han Seul’den çıkma teklifi almıştı, di mi? Yanılmıyordu, di mi?! Birdenbire yüzüne neşeli bir gülümseme yayıldı. Ayça gözlerini sıkıca yumup içinden sessiz bir çığlık attı!

Aynı anda Han Seul de kapının diğer yanında durmuş, suratına yayılan muzip bir sırıtma eşliğinde genç kızı öptüğü an’ı düşünüyordu. Yaşından beklenmeyecek derecede çocuksu bir ifadeyle yerinde zıplayıp havaya bir yumruk attı; sonra da bu hareketinden utanıp hafifçe öksürerek ceketini düzeltti.

Biraz sonra Ayça elinde eşyalarını doldurduğu ufak bir koli ve yüzünde hâlâ saklayamadığı bir sırıtmayla yürüyordu. Genç kız asansöre gelip lobi düğmesine basmak üzereyken bir an durakladı: Sonra, elini L harfinden çekip 12’ye bastı: Evet, bugün burada son günüydü; ama ayrılmadan önce halletmesi gereken ufak bir işi daha vardı.

Böylece 12. Kata geldi ve saatine baktı: 10.15. San Young az sonra mola verecek, aşağı kattaki otomatlardan yeşil çay alıp gelecekti…

Gerçekten de aradan daha bir dakika ancak geçmişti ki, San Young odasından çıktı; dalgın adımlarla koridorda ilerlemeye başladı. Ayça onun asansöre bindiğini görünce saklandığı köşeden çıktı ve parmaklarının ucuna basa basa ilerleyip genç adamın odasına vardı. Cebinden çıkardığı bir anahtarla kapıyı hiç zorlanmadan açıp içeri süzüldü. Sonra ofis masasına doğru ilerledi ve elindeki ufak kutunun ağzını açtı: Kutudan kocaman, el kadar bir tarantula indi, masanın üzerinde yürümeye başladı. Ayça artık sırıtmasını gizleyemiyordu:

“Gel bakalım ufaklık… San Young abi seni görünce eminim çok mutlu olacak! Dur sana biraz yemek de verelim…”

Böyle deyip birkaç kırıntıyı masanın üzerine, tam da San Young’un dosyalarının üzerine serpti. Tarantula gerçekten de orada durakladı, kendisine sunulan yemi büyük bir memnuniyetle yemeye başladı. Ayça yüzünde hain bir sırıtmayla odadan çıkarken San Young’a harika (!) bir sürprizle veda edebildiği için hayatından son derece memnundu: Tarantulayı birkaç gün önce yakındaki bir pet shop’tan almış, örümceklerden nefret eden San Young’un odasına koyabilmek için uygun fırsat bekler olmuştu. San Young’un odasını açan anahtarı bulması ise güzel bir tesadüf eseriydi: Danışmadaki saf kızlardan biriyle öğle yemeğinde aynı masada otururken kız kendi anahtarları arasında bir tanesini gösterip bunun maymuncuk anahtar olduğunu ve binadaki her odayı açabildiğini söylemişti. Uyanık Ayça da kızla muhabbeti ilerletmiş, yemekten sonra birlikte tuvalete gittikleri zaman kız tuvalete girerken kendisi lavaboda bekleyip “eşyaların ıslanmasın…” diye onun anahtarlığını ve telefonunu tutmuş; sonra da maymuncuk anahtarın kalıbını kaşla göz arasında oradaki bir kalıp sabuna çıkarıvermişti. Aynı anahtardan bir kopya yaptırmaksa çocuk oyuncağıydı. Genç kız bu işin ne kadar kolay olduğunu düşündükçe “Bir ara isimsiz bir mektup gönderip bu güvenlik açıklarını ihbar etmek lâzım…” diye içinden geçirmeden edemedi. Ama sonuç olarak bu güvenlik zaafı olmasa San Young bugünki ziyaretçisi ile tanışamamış olurdu ki, bu pek üzücü (!) olurdu doğrusu… Ayça kendi kendine sırıtarak köşeye sindi ve San Young’u beklemeye başladı: Genç adam en fazla iki dakika içinde odasına geri dönmüş olurdu.

Gerçekten de San Young kısa zaman sonra koridorun ucunda göründü. O odasına girerken Ayça heyecanla nefesini tuttu: Eğlence başlamak üzereydi!

Genç kız içinden saymaya başladı: “Bir… iki… üç…” Bir yandan da hayalinde San Young’un hareketlerini canlandırıyordu: Beş saniyede masasına gelse… otursa… üç saniye ortalığa bakınsa… sonra masanın üzerindeki hareketlenmeyi fark etse… en geç onuncu saniyede sürpriz ziyaretçisini göreceği kesindi!

“….Yedi… Sekiz…Dokuz-”

“HİYAAAA!!!!”

“Bir saniye erken! Aferin San Young!” diye bir kahkaha attı Ayça ve gülerek asansöre doğru ilerledi. Şimdi, tüm işleri tamamlamış olmanın gönül rahatlığıyla başbakanlık binasından ayrılabilirdi…

Rooftop Moonlight

Ayça kliniğe geldiğinde hayatından son derece memnundu. Başhekimle görüştü, sonra kendisine ayrılan odada önlüğünü giydi ve Hae In’in kapısını çaldı.

Hae In masasında oturmuş, dalgın dalgın düşünüyordu. Dün gece yaptığı şey aklına geldikçe resmen ölmek istiyordu genç kız: Kendisini nasıl bu kadar rezil edebilmişti, inanamıyordu! Han Seul’ün Ayça’dan hoşlandığını bile bile onu öpmeye cesaret edebilmişti. Hele de genç adamın koşarcasına uzaklaşması bardağı taşıran son damla olmuştu; Hae In ömründe kendini daha kötü hissettiği bir an’ı hatırlamıyordu. Genç kız sıkıntıyla kaşlarını çattı, avuçlarını yüzüne kapatıp dirseklerini masaya yasladı: Şu anda ölmek ister misin deseler hiç itiraz etmezdi!

Birden kapısı çalındı, neşeli bir yüz içeri uzandı: “Hae In-ah! Ben geldimm!”

Ayça’nın neşeli yüzü, Hae In’i iyice fena yaptı. Az önceki rezil olma hissi yetmezmiş gibi, Hae In şimdi bir de suçluluk hissi duydu yüreğinde. Çok güzel, depresyona girmesine ramak kalmıştı!

“N’oldu, çok kötü görünüyorsun…” dedi Ayça kaygıyla. “Yoksa sen de mi hastalık kaptın benden? Dün gece Moon Jee ateşlendi, gece boyu onunla uğraştım…”

Birdenbire, zınk diye durdu Ayça. Yüzünde şüpheci bir anlam belirmişti:

“Yoksa… Hae In, bak doğru söyle, dün gece yine Moon Jee’yle aranızda bir şeyler mi geçti?”

Hae In ilk defa şaşırdı. Hayretle:

“Yoo…” dedi, “Dün ben Han Seul’den ayrılınca buraya geldim. Moon Jee’yi görmedim bile…” Ki doğruydu. Ayça dudak büktü:

“Hımm… O zaman onun canı başka şeye sıkıldı sanırım… Neyse…” Sonra yeniden Hae In’e döndü, şefkatle baktı ev arkadaşına:

“Hadi canım, sen de eve git dinlen, çok yorgun görünüyorsun… Sanırım dün gece zor geçmiş…”

“Hem de nasıl…” diye mırıldandı Hae In. Sonra birden Ayça’nın üzerindeki önlüğü fark etti: “Ah, bu arada sen… yoksa…”

“Evet, işe başladım bile!” dedi Ayça neşeyle ve kendi etrafında bir defa döndü. Gözleri ışıl ışıldı. “Nasıl, yakışmış mı?”

“Hem de çok yakışmış… Tebrik ederim canım…” dedi Hae In. Ayça ise koşa koşa gelip birden kızın boynuna atıldı:

“Çok teşekkür ederim! Buraya gelmem senin sayende oldu! Çok, ama çok teşekkür ederim!”

Hae In donup kalmıştı. Sonra yutkundu, kendini toparlamaya çalışarak:

“Asıl ben teşekkür ederim, bize çok yardımın dokunacak…” diye mırıldandı. Ayça’nın her şeyden habersiz saf neşesini görünce boğazı düğümlenmişti. İçindeki suçluluk hissi giderek büyüyordu…

O sırada kapı açıldı, Seung Mi’nin başı uzandı içeriye:

“Ah, genç ve güzel doktorlarımız buradaymış! Ayça-sshi, çok tebrik ederim, yeni işin hayırlı olsun! Umarım bizimle birlikte çok güzel günler geçirirsin!”

Ayça gözleri ışıl ışıl: “Teşekkür ederim,” diye cevaplarken Seung Mi, Hae In’e dönmüştü:

“Bu arada korkarım güne pek de hoş başlamayacağız: Ma Ju’nun ateşi çıkmış, kızı apar topar bize getirdiler. Gel de bir bak istersen…”

“Ah, yine mi?” diye üzüntüyle dudaklarını ısırdı Hae In. “Kızcağız için uygun ilik de bulundu aslında, neden ilik nakli işini daha fazla geciktiriyorlar anlayamıyorum…”

Seung Mi başparmağını işaret parmağına sürttü: “Para yüzünden tabii ki! Ma Ju’nun babası yok; annesi de boğazlarını zor doyuruyor zaten…”

Hae In üzüntüyle başını sallarken Ayça’nın da boğazına bir yumru gelip oturmuştu. Demek böyle şeyler sadece filmlerde olmuyordu…

Biraz sonra Hae In ve Seung Mi’yle birlikte küçük kızın yanına gidince Ayça’nın içi iyice acıdı. Çok sevimli, bal damlası gibi bir kızcağızdı yataktaki. Üstelik kim bilir ne acılar çektiği halde çok da neşeli, güler yüzlüydü. Hae In’i görünce neşeyle doktor kızın boynuna atılmıştı. Kendisini de hiç yabancılamadı, Seung Mi:

“Bak Ma Ju, bu da yeni doktor arkadaşımız, Ayça-sshi,” diye kendisini tanıştırınca Ma Ju çocuklara özgü dürüstlük ve açık yüreklilikle hemen:

“Aaa, sen bizden değişiksin Unni! Gözlerin ne kadar kocaman, hem de mavi!” diye hayretle atılmıştı. Ayça ve diğer doktorlar gülerken Ma Ju’nun mahcup annesi özür üstüne özür diliyordu.

Ayça Ma Ju’nun yatağının başına geldi, yüzü, ufaklığın yüzüyle aynı seviyede olacak şekilde çömeldi:

“Evet, benim gözlerim sizinkilerden farklı…” diye söze başladı, “Ama aslında sizden çok da farklı değilim.” Sonra küçük kızın elindeki ayıyı işaret etti: “Benim de bu ayı gibi bir ayım var mesela, biliyor musun?”

“Gerçekten mi? Adı ne?”

“Donatello. Ya seninkinin adı ne?”

“Benimkinin adı Momo,” dedi küçük kız. Sonra da elini ağzına kapatıp güldü: “Ama Donatello çok komik bir isimmiş!”

N’apalım, bizim zamanımızda ninja kaplumbağalar çok ünlüydü diye kendi kendine sırıttı Ayça. Yine de ufaklıkla bağ kurabildiğine memnundu.

Biraz sonra Hae In ofisine geçmiş, üstünü değiştirirken Ayça’ya Ma Ju’nun hikâyesini anlatıyordu:

“Ma Ju tam bir senedir AML (lösemi) hastası… Sık sık trombosit transferi yapıyoruz; ama böyle giderse zayıf vücudu daha fazla dayanmayacak…”

“Ama ilik bulundu demiştiniz!” dedi Ayça üzüntüyle, “bu insanların sağlık güvencesi yok mu?”

“Maalesef,” diye mırıldandı Hae In. “Annesi parayı toparlamak için uğraşıyor, ama bakalım…”

Ayça dudaklarını ısırarak sustu. Bu arada Hae In normal kıyafetlerini giymiş, çantasını koluna takmıştı. Ayça’nın omzuna elini koydu:

“İlk gününe böyle üzücü bir biçimde başladığın için üzgünüm tatlım,” dedi, “Merak etme… Bir şekilde çözüm bulunacaktır…”

Ayça üzgün üzgün başını salladı. Hae In ona gülümsedi, sonra odadan çıktı. Genç kız bir an önce eve gidip uzun bir banyoyla kendine gelmek, sonra da dünden beri aklından çıkmayan olayları unutabilmek için uzun uzun uyumak istiyordu!

Ayça ise düşünceli bir biçimde Hae In’in odasından çıkıp kendi odasına doğru yürürken birden yarı yolda durdu. Aklına bir şey gelmişti. Gerisin geri döndü, hızlı adımlarla Seung Mi Unni’nin odasına yürümeye başladı.

The Czars – Angel Eyes

Uzun, köpüklü bir banyo, Hae In’e cidden iyi gelmişti. Genç kız geçerken markete de uğramış, bir sürü dondurma almıştı kendine. Banyodan sonra TV’nin başına geçip kanalları gelişigüzel dolaşırken çikolatalı dondurmasından yemeye başladı. Ve daha ilk kaşıkta kendini daha iyi hissetti: Çikolatalı dondurmadan daha güzel bir terapi var mıydı şu dünyada?

Fakat genç kızın huzuru uzun sürmeyecekti: Birdenbire kapı zili çalmaya başladı.

Hae In kapıyı açtığı zaman yüzünde önce büyük bir şaşkınlık belirdi, sonra genç kız utanarak başını yere indirdi. Gelen Han Seul’dü.

“Biraz içeri girebilir miyim?”

Hae In hiçbir şey demeden yana çekildi, genç adama geçmesi için izin verdi. Sonra da kapıyı ardından kapattı. Hâlâ bir şey demiyordu. Aslında ne demesi gerektiğini bilemiyordu: Özür mü dilemeli, yoksa önce onun diyeceklerini mi beklemeli…

Han Seul’se en az onun kadar gergindi. Kaçamak bakışlarla sağına soluna baktı, sonra kapının girişine yakın bir koltuğa oturdu. Hae In’e de karşısına geçmesi için işaret ederken:

“Sanırım konuşmamız lâzım,” dedi, “Otursana Hae In-sshi…”

Hae In denileni yaptı. Hâlâ bakışlarını yerden kaldıramıyordu. Han Seul onu sıkıntı, biraz da üzüntüyle süzdü. Belli kız genç kız alkolü bünyeden atınca dün yaptıklarının ne kadar saçma olduğunu anlamış, fena halde utanmıştı. Onu daha fazla utandırmadan bu meseleyi kapatmaya karar verdi:

“Seni üzmeye veya utandırmaya gelmedim,” dedi. “Sadece sana bir şey diyeceğim: Ben Ayça’ya çıkma teklif ettim! O da kabul etti…”

Hae In birden şaşkınlıkla başını kaldırdı. Karşısında kendisine ciddi gözlerle bakan Han Seul’ü görünce genç kızın içi acıdı yine: Tıpkı bir gün önce, Woo Wan’ın ofisinde olduğu gibi, yüreği kezzap dökülmüş gibi yanmaya başladı…

Han Seul’se devam ediyordu:

“Şimdi bana söz vermeni istiyorum: Dün olanları Ayça bilmeyecek… Bunu senden isteyebilir miyim?”

Hae In’in yüzünden buruk bir tebessüm geçti. Genç kız başını kaldırmadan:

“Merak etme,” dedi, “Ona anlatıp kendimi rezil edecek değilim. Ne yani, “Ayça, ben senin sevgiline asıldım!” mı diyeyim??” Genç kız bir an sinirli sinirli güldü, sonra gülüşü silinirken burukça: “Elimde olsa dün geceye ait her şeyi ikimizin de hafızasından silerdim…” diye mırıldandı.

Han Seul ayağa kalktı: “Bunu duyduğuma sevindim. Sen de böyle düşündüğüne göre dün geceyi hiç yaşanmamış sayabiliriz!”

Hae In başını salladı. Han Seul:

“O halde konuşacak başka bir şey kalmadı,” dedi, “Ben gideyim…”

Hae In yine başını salladı. Han Seul bir an durdu, ona baktı. Bakışları şefkat ve üzüntü doluydu. Sonra döndü, hiçbir şey demeden evin kapısını açıp çıktı.

Hae In’inse, kapının kapanma sesiyle birlikte, o ana kadar tuttuğu gözyaşları yanaklarından yuvarlanmaya başlamıştı.

“Teşekkürler! Sizi seviyoruz!”

Barı dolduran genç kızlar “oppaaaa!” diye bağırışırlarken Moon Jee son bir gülümsemeyle onlara el salladı ve sahneden indi. Bu akşam yine çok yorulmuş, ama bir o kadar da eğlenmişti. Terli tişörtünü değişmek üzere arkaya geçmek üzereyken garsonlardan biri yanına geldi:

“Moon Jee-sshi: Bir bey seninle görüşmek istiyor!”

Moon Jee şaşkınca baktı garsona, bir bey mi? Kız olsa neyse de… Ama garson hemen sözünü tamamladı: “Bir yapımcıya benziyor… Sanırım senle albüm yapma konusunda görüşecek…”

Moon Jee’nin yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı: İşte bu güzel haberdi! Demek sonunda hayallerine giden bir yol açılıyordu!

“Tamam, bizimkilere söyleyeyim de gidip görüşelim,” dediği anda garson birden atıldı:

“Ah, hayır hayır! Beyefendi seninle yalnız görüşmek istediğini özellikle belirtti…”

Moon Jee şüpheyle durakladı. Sonra başını salladı: “Pekala… Öğrenelim bakalım derdi neymiş…”

Az sonra, takım elbiseli, yakası bağrına kadar açık bir adamla karşılıklı oturuyordu Moon Jee. Adam hemen kartvizitini çıkarttı, genç adama uzattı:

“Benim adım Lee Su Hyun. Müzik yapımcısıyım. S&M Entertainment’a bağlı olarak çalışıyorum. S&M’yi biliyorsundur heralde?”

Moon Jee başını salladı. S&M’yi bilmeyen var mıydı? Kore’deki boyband’lerin çoğu bu ajansa bağlıydılar. Bu iş gittikçe daha ilginç olmaya başlamıştı.

“Beni yetenek avcısı gibi düşünebilirsin: Kıyıda köşede kalmış barlara gelir, yeni sesler, yeni yüzler keşfetmeye çalışırım… İşte bu barda da seni keşfettim delikanlı…”

Moon Jee hemen müdahale etti:

“Bir dakika: Seni değil, sizi demek istiyorsun heralde… Çünkü biz bir grubuz gördüğün gibi…”

“Şu orkestranı mı diyorsun?” dedi yapımcı sahnede hâlâ enstrümanları toparlayan üç oğlana bir göz atarak. Sonra yüzünü buruşturdu: “Hayır, onları kast etmiyorum… Onlarda ne star ışığı var, ne yetenek, ne de görüntü. Benim teklifim sadece senin için geçerli, genç adam…”

Moon Jee birden ayağa kalktı. Yapımcı: “Hey dur, daha konuşuyorduk…” diye müdahale etmeye kalkınca da adamın gözlerinin içine baktı, kararlı bir sesle:

“Üzgünüm,” dedi, “Benim kitabımda arkadaşlarını satmak yoktur… Sana iyi avlanmalar!”

Ve arkasını dönüp hızlı hızlı yürümeye koyuldu. Yapımcı şaşırmış kalmıştı. Son anda: “Heeey, sen gene de düşün!” diye bağırdı, sonra öfkeyle önüne dönüp içkisini tek yudumda içti ve bardağı masaya çarptı.

Luna – beautiful day

Ayça Seul Tower’ın önünde bekliyordu. Genç kız hafif bir makyaj yapmış, şık eflatun bir elbise giymiş, giyimini büyük sallantılı küpeler ve boynunda fuşya bir fularla tamamlamıştı. Birden başının arkasından bir demet kır çiçeği uzandı önüne:

“Prenses…”

Ayça dönünce yüzünde sevimli bir gülümsemeyle ona bakan Han Seul’ü gördü. Genç adam her zamanki gibi çok şık, çok yakışıklıydı. Ayça sevinçle kır çiçeklerini aldı, burnuna götürdü:

“Çok güzeller… Çok teşekkür ederim…”

“Sizin gibi bir prensese dünyadaki hiçbir çiçek layık değildir, ama ne yapalım?” diye boyun büktü Han Seul. Ayça utanarak kıkırdadı. İçinden “zevzek!” deyip çiçeği şakadan Han Seul’ün kafasına vurmak geçti ama neyse ki kendini tuttu!

Bu arada yürümeye başlamışlardı. Ayça merakla sordu:

“Eee, nereye gidiyoruz?”

“Sana güzel bir şehir turu hazırladım!” dedi Han Seul ve göz kırptı: “İşte başlıyoruuuz!”

(beautiful day) – Gerçekten de dolu dolu bir plan yapmıştı Han Seul: Önce 63. Binanın tepesine çıkıp şehri tepeden izlediler. Han Seul Ayça’ya başbakanlık binasını, sonra kendi evini ve Ayça’ların evinin kaldığı bölgeyi gösterdi. Ayça şaşkınca:

“Ah… Evin o kadar da uzak değilmiş…” diye mırıldandı. Sonra yan yan süzdü Han Seul’ü: “Bense bizim tarafa pek sık uğramadığın için çok uzakta oturuyorsun zannediyordum…”

Han Seul bir an ne diyeceğini bilemedi, mahcupça güldü. Sonra beklenti dolu bakışlarını Ayça’ya dikti:

“Yani… Daha sık mı gelmemi istiyorsun?”

Ayça da güldü, bir şey demedi. Sonra birden heyecanla:

“Aaa, şurayı tanıdım!” diye bağırdı, “Prenses şerefine verilen kokteylin düzenlendiği otel!”

Han Seul bıyık altından güldü: “Sen kaç bakalım… Ben eninde sonunda o kabuğunu kıracağım güzel kız…” diye geçirdi içinden. Sonra:

“Evet,” dedi, “Gerçekten de Hilton orası…”

Sonra birden kendi de elini uzatıp Ayça’nın oteli göstermek üzere uzattığı kolunu tuttu. Genç kızın kolunu biraz daha sağa çevirip işaret parmağının şimdi gösterdiği binayı işaret etti:

“Bak bu da Intercontinental… Prensesin kaldığı otel…”

Ayça şaşkın, biraz da tedirgince başını çevirip arkasında duran genç adama kaçamak bir bakış attı. Han Seul ona gülümseyerek bakıyordu. Ayça kalp atışlarının hızlandığını hissederken yüzüne hafif bir pembelik yayıldı. Ama gülümsemesine engel olamadı: Han Seul’ün ona böyle sarılır gibi yaklaşıp kolunu tutması hoşuna gitmişti. O yüzden, hâlâ camdan dışarıyı işaret eden kolunu indirmeden önce birkaç saniye daha bekledi…

Seul Tower’dan çıkınca bu defa da hayvanat bahçesine gittiler. Genç kız bütün hayvanları severek izledi, ama en çok yunusların gösterisinde eğlendi: Ne kadar oyuncu ve şeker yaratıklardı bunlar! Hatta gösterinin sonunda yunuslar son bir dalış yaparken en ön sırada oturan izleyicilere bilerek su sıçrattılar! Ayça ve Han Seul de bu sudan nasiplerini almışlardı. Han Seul şakacıktan kızarken:

“Şunlara bak, bir de gülüyorlar!” diye bağırdı. Ayça kıkırdadı:

“Gülüyorlar mı? Hayvanlar gülemez Han Seul…”

“Aa, öyle şey olur mu, elbette ki gülebilirler,” dedi Han Seul hemen, “Hatta yunuslar dünyadaki ikinci zeki yaratıklardır! O yüzden şimdi kesin gülüyorlar bize.”

“Ha ha, biz de dünyanın en zeki yaratıkları olduğumuza göre o iş biraz zor…”

Han Seul Ayça’ya yan yan baktı: “Hayır, biz üçüncüyüz…”

“Yok canım??” Ayça şaka mı yapıyor, ciddi mi gibisinden bir an süzdü genç adamı. Han Seul birden sırıtmaya başladı: “Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi’ni okumadın mı?”

“Hayır,” dedi Ayça, “Orda öyle mi yazıyor? Peki dünyadaki en zeki yaratık neymiş?”

“Söylemem, oku da gör,” diye güldü Han Seul. Ayça: “Yaaa!” diye mızmızlandı; ama kafasına koymuştu bile: Bir an önce okuyup Han Seul’e gününü gösterecekti!

Hayvanat bahçesinden sonra Han Seul onu “family public bath” yazan bir yere götürünce Ayça fena halde şaşırdı:

“Burası… hamam mı?”

“Sauna,” dedi Han Seul, “Hem bayanların hem de erkeklerin birlikte oturup ter atabileceği bölümler de var… Ama girişleri farklı yerlerden, o yüzden seni şöyle alalım Ayçacığım. İçeride görüşürüz!”

Biraz sonra Ayça kendisine verilen pembe üst-alt takımını giymiş, içerideki ortak alana geçerken kendini çok komik hissediyordu: Han Seul bu işi nerden de çıkarmıştı Allahaşkına?!

İçeride ise yüzlerce pembe-mavi kıyafetli insanın arasında Han Seul mavi bir alt-üst takımı giymiş, kendisini bekliyordu. Kendi başına bir havlu dolamıştı. Elindeki ıslak havluyu da aynı şekilde Ayça’nın başına sararken gülümsedi:

“Kulaklarını da şöyle yuvarlak haline getirelim… Hah, şöyle… Evet, böylece fazla sıcağın çarpmasını önlemiş olacağız Ayçacığım…”

“Haha, çok komik görünüyoruz,” diye sırıttı Ayça. “Bu kulaklarla pandalara benzedik!”

“Ama sıcaktan korunan pandalar olacağız,” diye güldü Han Seul.

Biraz sonra da gitti, iki bardak dolusu koyu kıvamlı bir içecek getirdi. Bardaklardan birini Ayça’ya uzatırken:

“Bu karışım elma ve armutun kendi kendine suyunu bırakıp mayalanmasını bekleyerek yapılır,” dedi, “İçine de biraz tarçın eklenir. Çok lezzetlidir ve boğazına iyi gelir…”

Ayça bardağı aldı, içeceğin tadına baktı: “Hımm, cidden iyi!”

“Bu arada eğer acıktıysan haşlanmış yumurta da alabilirim…”

“Burda yumurta da mı satılıyor?” dedi Ayça hayretle. Sonra güldü: “Valla nerdeyse bizim hamamlara benziyor diyeceğim! Bizde de kadınlar bin türlü yemekle, sarmalarla, dolmalarla hamama gelirler!”

“Cidden mi? Bak bu süpermiş, bizde çeşit sayısı sınırlıdır,” diye sırıttı Han Seul de.

Birden hemen arkalarında bir ses:

“Aaa! Hyung?? Ayça??” diye çınladı.

İki genç dönüp baktıkları zaman neşeyle onları süzmekte olan Moon Jee’yi gördüler. Moon Jee teklifsizce geldi, yanlarına oturdu:

“N’aber yav? Siz burda n’apıyorsunuz?”

“Ayça’ya Seul’ü gezdiriyordum,” dedi Han Seul. Sonra kardeşinin saçlarını karıştırdı: “Asıl sen burda ne arıyorsun?? Boş zamanlarında hobi olarak hamama mı gelmeye başladın??”

“Valla hamam ortamını seviyorum, gevşemek için süper ideal bir yer,” diye sırıttı Moon Jee. “Hem sırtım tutulmuştu, kupa çektirdim, acayip iyi geldi!”

“Yok artık!” diye bağırdı Ayça, “Yahu sizde de mi var kupa çektirme işi?? Yok artık!”

Han Seul şaşkınca: “sizde de mi var?” derken Moon Jee bir kahkaha attı: “Eee, aklın yolu bir! Şimdi sen de doktorsun Ayça-sshi ama eski insanlar tedavinin en kralını bilirmiş bence, alınmaca gücenmece yok…”

O sırada Han Seul’ün telefonu çalmaya başladı. Han Seul numaraya baktı ve kaşları çatıldı. Telefonu eline alıp ayağa kalktı:

“Benim bu aramayı cevaplamam lâzım… Pardon, bir saniye…”

Böyle deyip ikilinin yanından uzaklaştı. O gider gitmez Moon Jee yüzünde anlamlı bir sırıtmayla Ayça’ya sokuldu:

“Eee noona? Hyung’la işler iyi galiba…”

Ayça gülüp onun kafasına vurdu: “Zevzek!” Moon Jee sırıttı:

“Boşuna inkar etme: Yanınıza gelmeden önce birbirinize nasıl âşık âşık baktığınızı gördüm! Eee… Şimdi ikinize resmi olarak çıkıyorsunuz diyebilir miyiz?”

Ayça hafifçe gülümsedi. “Hımm… Tam olarak bilemiyorum… Ama…”

“Ama?” dedi Moon Jee muzipçe. Ayça utangaç bir gülümsemeyle omuz silkti:

“Şeyyy… Han Seul’den çok hoşlandığımı söyleyebilirim!”

Ayça mahcupça yüzünü çevirirken Moon Jee’nin içinden hafif bir hayalkırıklığı geçti. Genç çocuk şaşkınlıkla kaşlarını çattı: Niye böyle hissetmişti ki şimdi? Galiba kendi aşk hayatı bu kadar boktan giderken Ayça ve ağabeyinin aşk böcüğü olmasını kıskanmıştı. Evet, herhalde sebep buydu. Genç adam kendi kendini: “Aptallaşma Moon Jee, onlar adına sevinmen lâzım!” diye azarladı ve Ayça’ya dönüp gülümsedi:

“Bak bu süper bir haber işte! Kendine hoşlanacak iyi bir adam buldun sonunda! Abim diye söylemiyorum, Han Seul süper bir adamdır…”

Ayça gülerek baktı ona. Moon Jee de ona bakıp sevgiyle gülümsedi. Ama hemen sonra, içine yine ince bir hüzün düştü genç adamın. Başını çevirdi, buruk bir sesle:

“İçimizden en azından bazılarının mutlu olabildiğini bilmek iyi bir şey…” deyiverdi.

Ayça dikkatlice onu süzüp: “Sen…” diye söze başlayınca da elini “boşver” dercesine sallayıp çabuk çabuk ekledi:

“Ama neyse ki ben artık böyle şeyleri kafama takmamaya karar verdim: Aşk dediğin şey, insan bekleyince, çok isteyince gidip bulacağı bir şey değil… Biraz oluruna bırakmak lâzım…”

“Çok doğru söylüyorsun,” dedi Ayça. Ve sırıtarak, uzanıp genç oğlanın saçlarını karıştırdı: “Aferin sana!” Moon Jee sinirli sinirli:

“Öfff, yapma şunu, saçlarım zaten nemden yapış yapış oldu!” diye söylenirken Han Seul geri geldi. Suratı sirke satıyordu:

“Maalesef bugünü burda sonlandırmak zorundayız Ayça… Dong Sae müdürüm aradı; yarın gelmesi beklenen Amerikan heyeti bugün burada olacakmış. Kendilerini karşılayıp otele kadar eşlik etmem ve ayrıca sonraki günlerin gezi planını netleştirmemiz gerekiyor.”

“Ah, öyle mi?” dedi Ayça biraz üzülerek, ama kendini toparlayıp çabucak gülümsedi: “Tamam canım, sen işine bak… Ben burdan eve kendim giderim…”

“Moon Jee’yle dönersiniz o zaman. Kusura bakma Ayça, ne olur…”

“Önemli değil,” dedi Ayça içtenlikle. Evet, günün yarıda kesilmesine üzülmesine üzülmüştü, ama buna surat asıp zavallı Han Seul’ü daha da üzecek değildi. Han Seul’se yüzünde buruk bir anlamla ikisinin yanlarından uzaklaşırken kendilerine kötü bir sürpriz yapan Amerikalı heyete içinden küfrediyordu!

Han Seul gidince Ayça Moon Jee’ye döndü:

“Eee, sen daha ne kadar kalmayı planlıyorsun?”

“Aslında bana bu kadar buhar yetti,” dedi Moon Jee ve kolunu işaret etti: “Baksana, resmen yılan gibi deri değiştirdim! Zaten beyazdım, şimdi iyice hayalete döndüm!”

“Ahaha, korkma korkma, hâlâ çok yakışıklısın,” diye güldü Ayça. “Tamam o zaman, ben de üzerimi değiştireyim ve gidelim…”

“Olur,” diye başını salladı Moon Jee ve ayağa kalkan Ayça’nın arkasından kendisi de ayaklandı: “O zaman seni çıkışta bekliyorum…”

Ayça “tamam” deyip yürümeye başladı. Moon Jee ise yürümeden önce bir süre durdu. Yüzünde düşünceli bir anlam vardı. Pembe pamuklu şort ve aynı renk, kısa kollu gömlek içinde, gayet sıradan görünen genç kızı yürürken izledi bir süre.

Sonra, çözümünü bilmediği bir problemle karşılaşınca bu problemi yok sayarak rahatlayan bir öğrenci gibi kafasını iki yana sallayıp aklındakileri uzaklaştırdı, dönüp erkekler tarafına doğru yürümeye başladı.

Hae In’in o akşam nöbeti vardı. Genç kız klinikteki odasına yeni gelmiş, önlüğünü henüz giymişti ki, kapısı açıldı, içeriye neşeli bir yüz uzandı:

“Hae In-sshi! Gel canım, Ma Ju’yu uğurluyoruz!”

“Ah tamam, geliyorum,” dedi Hae In neşeyle. Küçük kızı büyük bir hastaneye sevk ediyorlardı; birkaç gün içinde ilik nakli olacaktı. Hae In gerekli paranın bu kadar kısa zamanda bulunmasına inanamıyordu. Ma Ju’nun annesi gözlerinde büyük bir minnetle, isimsiz bir hayırseverin bu paranın tamamına yakınını verdiğini anlatmıştı. Fakat kadıncağızın da bu şahsın kim olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu; Seung Mi-sshi onu çağırıp “Bayan Son, kimliğini saklı tutmak isteyen bir hayırsever, size yirmi milyon won bağışlamak istiyor,” demiş, Bayan Son da gözyaşları arasında kabul etmişti.

Hae In aklından bunları geçirip biraz şaşkın, çokça mutlu, gülümsedi. Şu dünyada böyle insanlar da kalmıştı demek!

Biraz sonra, küçük kızın çıkış işlemlerini yaptıktan sonra bir sürü uçan balon eşliğinde onu uğurlarken Hae In sıkıca sarıldı küçük Ma Ju’ya:

“Güle güle canım! Bir daha ziyaretimize geldiğin zaman kocaman, sağlıklı bir kız olacaksın! O zaman seninle yoruluncaya kadar koşup oynarız, olur mu?”

“Tamam Hae In Unni,” diye dişleri dökülmüş ağzını açarak güldü Ma Ju. Sonra etrafına bakındı: “Mavi gözlü Unni yok mu?”

“Bugün o yok, biz ona senin selamını söyleriz,” dedi Seung Mi ve küçük kızı yanaklarından öptü. “Güle güle bebeğim!”

Ma Ju annesinin elinden tutup el sallayarak hastaneden çıkarken Seung Mi, yüzünde büyük bir gülümsemeyle küçük kıza el sallayan Hae In’e döndü:

“Aslında keşke arasaydın da Ayça da gelseydi Hae In… Eminim o da ufaklıkla vedalaşmak isterdi…”

“Ayça’nın randevusu var, şu anda erkek arkadaşıyla birlikte,” dedi Hae In biraz burukça. Aklına önce Han Seul’ün “Ayça’ya çıkma teklif ettim” dediği an, sonra o günün akşamında Ayça’nın her şeyden habersiz neşeyle bu haberi kendisine verdiği zaman gözlerinde beliren mutlu pırıltılar geldi. Evet, Ayça da Han Seul’den hoşlanıyordu, hatta ikisi çıkmaya başlamıştı işte… Fakat zavallı Hae In kendine sürekli olarak “Han Seul, Ayça’nın sevgilisi! Artık şu durumu kabullen kızım!” diye telkin etse de hâlâ o ikisini düşündükçe üzülmeden edemiyordu. Bu düşünceleri kafasından uzaklaştırmak ister gibi başını iki yana salladı ve çabuk çabuk konuştu: “Hem zaten Ma Ju onun değil, bizim hastamızdı Unni. Ayça Ma Ju’yu sadece bir kere gördü, neden vedalaşmak istesin ki?”

Seung Mi ona hayretle baktı: “Ma Ju’nun ameliyat parasını Ayça karşıladı Hae In! Sakın bunu bilmediğini söyleme bana!”

Hae In şok içinde ona döndü:

“N-nasıl?? Nerden… Aman Tanrım, sen ciddi misin?”

“Hem de çok ciddiyim: Birkaç gün önce benim odama geldi ve Ma Ju’nun ameliyatı için ne kadar paraya ihtiyaç olduğunu sordu. Ben 23 milyon won deyince de “bende 20 milyon var… eğer mümkünse bu parayı Ma Ju’ya vermek istiyorum… üstünü de belki başka fonlarla karşılayabiliriz…” dedi. Sağolsun Gil Nam-sshi de paranın geri kalanını temin etmeye yardımcı oldu. İşte böyle…” Seung Mi hayretle Hae In’e baktı: “Ama sen bunu nasıl bilmezsin? Ben Ayça’yla çok yakın olduğunuzu sanıyordum…”

“Anlaşılan yaptığı iyiliğin bilinmesini istememiş,” dedi Hae In. Fena halde duygulanmıştı. Ayça’nın iyi bir insan olduğunu biliyordu ama bu kadarını kendi bile tahmin edemezdi.

“Han Seul ona mavi gözlü melek derken haklıymış,” diye düşündü.

İlk defa bu düşünce canını acıtmadı…

MGFIG OST – Two as one

“Eee, şimdi n’apıyoruz?” dedi Ayça dışarı çıktıkları zaman. “Eve gitmeden önce bir şeyler yiyelim mi?”

“Tamam,” dedi Moon Jee. “Izgara ete ne dersin?”

“Süper olur! Ete bayılırım ben, söylemiş miydim??” dedi Ayça ve neşeyle Moon Jee’nin koluna girdi. Moon Jee onu yan yan süzdü: “Bu kızda gumiho’luk var diyorum, kimse inanmıyor…”

Az sonra salaş bir lokantada ızgaralarını mideye indirirken Ayça merakla sordu:

“Sen “bir otostopçunun galaksi rehberi”ni okudun mu Moon Jee-yah?”

“Evet okudum, n’olmuş?”

“Oh, süper! O zaman dünyadaki en zeki yaratıkların kim olduğunu da biliyorsundur…”

Moon Jee ona şaşkınlıkla baktı: “Haydaa… Bu da nerden çıktı şimdi?”

“O kitapta yazıyormuş. Bugün o kadar ısrar ettiğim halde Han Seul bana söylemedi,” dedi Ayça. Çocuk gibi dudaklarını bükmüştü. Moon Jee bir an ona şaşkınca baktı, sonra gülmeye başladı:

“Hımmm, demek Hyung sana söylemedi. Sen de bizim saf Moon Jee’den kolayca öğrenirim diye düşündün. Kusura bakma ama ben de söylemem o zaman: Oku da kendin gör!”

“Çok kötüsün!” dedi Ayça ve Moon Jee’ye dil çıkardı. Moon Jee’nin gözleri hayretle irileşti: Kıza bak yahu?! O da Ayça’ya dil çıkardı:

“Sensin kötü! Üstelik de tembelsin!”

“Bana söyleyene bak??” diye feryat etti Ayça, “Asıl sensin tembel!”

“Tembel değilim ben, sadece kendimi boş yere yormuyorum,” dedi Moon Jee ve hain bir sırıtmayla ekledi: “Ayrıca o kitapta daha neler neler var, ohooo: Mesela uzayda otostop yaparken yanına alman gereken tek bir eşya vardır, nedir bu, biliyor musun?”

“Neymiş?” Moon Jee bir kahkaha attı: “Söylemem işte! Çatla da patla! Hahaha!”

“Gıcıksın oğlum sen. Çok gıcıksın!”

Moon Jee kahkahadan kırılırken Ayça somurtup oturmuştu. İşin kötüsü, hakikaten merak ediyordu: Neydi bu en zeki yaratık? Sadece bu da değil, şimdi başka bir soru daha çıkmıştı karşısına: Otostop yaparken yanınıza almanız gereken şey neydi peki?? Aaaah, abi-kardeş ikisi de çok gıcıktı bunların!

Birden onun da gıcıklık yapası tuttu. Haince sırıttı:

“O zaman sen de bunu bil bakalım: İtfaiyeciler neden kırmızı kemer takarlar?”

Moon Jee biraz düşündü, sonra Ayça’ya döndü: “Bilmem, nedenmiş?”

“Sen az önceki soruların cevabını söylersen söylerim…” diye sırıttı Ayça. Moon Jee hınzırca gülümsedi: “Vaay, kısasa kısas demek… Ama üzgünüm Ayça-sshi, o kadar da merak etmiyorum… Cevabını kendine saklayabilirsin…”

“Ama… Ama…” Ayça bir an diyecek bir şey bulamadı, sonra kızgınca bağırdı: “Çok uyuzsun!”

Moon Jee kahkahadan kırılırken Ayça öfkesini önündeki etlerden çıkarmak ister gibi hırslı hırslı yemeye başladı. Moon Jee’ye itfaiyecilerin pantolonları düşmesin diye kırmızı kemer taktığını asla söylemeyecekti işte!

Az sonra karınları doymuş bir halde lokantadan çıkıp evlerine doğru yürümeye başlamışlardı. Dışarıda, bir yaz akşamüstüsünün enfes havası vardı; sokaklar cıvıl cıvıldı. Ayça neşeyle Moon Jee’ye döndü:

“Hiç eve gidesim yok! Ne dersin, bir çay bahçesine falan gidip oturalım mı?”

“Olur,” diye omuz silkti Moon Jee, kendisi için bir sorun yoktu. Bugün barda tadilat var diye programları iptal edilmişti, o yüzden yapacak işi yoktu nasolsa… “O zaman nehir kenarına inelim. Orada manzaralı cafeler çoktur…”

Ayça neşeyle başını salladı ve iki genç nehir yoluna saptılar. Az sonra, nehrin hemen yanındaki parkta yürümekteydiler.

Ayça’nın neşesi yerindeydi. Han Seul’ün gidişiyle üzerine çöken burukluğu hemen atmıştı. Eh, Moon Jee’yi severdi, arada bir gıcıklığı tutsa da bu genç oğlanın muhabbeti çok tatlıydı. Hem şimdi karnı da doymuştu, neşeli olmaması için hiçbir sebep yoktu kısacası.

Moon Jee ise daha çok Ayça’yı dinliyor, arada bir de ona laf yetiştiriyordu. Genç adamın da keyfi yerindeydi, Ayça’nın çocuksu neşesi hoşuna gidiyordu. Genç kızın gülünce gözlerinin içi gülüyordu sanki; bütün yüzü aydınlanıyordu. Böyle zamanlarda Moon Jee ona bakmaya doyamıyordu. Hayretle, ilk tanıştıkları zaman kızı 30’lu yaşlarda zannettiği aklına geldi. Şimdi, şu gülen hallerini görse, yirmi iki- yirmi üçten fazla demezdi! Gülmek Ayça’yı fena halde çocuklaştırıyor, bir o kadar da sevimli yapıyordu.

Birden, hemen yanlarından geçen bir ufaklığın elinde, bir bardağın içine konmuş olan pembe renkli şey dikkatini çekti Ayça’nın. Genç kız gözlerini kısıp baktı, ve çocuğun bir çatalla yediği şeyin ne olduğunu anlayınca heyecanla bağırdı:

“Aaa, pamuk helva! Aman Tanrım, sizde de mi var??” Sonra durdu ve hayretle ekledi: “Ve çatalla yeniyor! Bazen siz Koreli’lerin hakikaten tuhaf olduğunuzu düşünüyorum Moon Jee…”

“Hımm, pamuk şeker, evet, “dedi Moon Jee fazla aldırmadan. Sonra az ilerideki bir sokak satıcısını işaret etti: “Denemek istiyorsan bak şurda satılıyor…”

“İstemez miyim? Bayılırım ben pamuk helvaya!” dedi Ayça ve satıcıya doğru koşturdu. Sonra yarı yolda durup Moon Jee’ye döndü: “Sen de ister misin?”

“Hayır, ben hiç sevmem, sağol…” dedi Moon Jee ve koşturan genç kızı sırıtarak izlemeye başladı: Bu yaşta pamuk şeker, ha… Bu kız cidden fazlasıyla çocuk ruhluydu!

Personal Preference OST – Doesn’t Make Sense

Ama az sonra Ayça elinde bir bardak pamuk şekerle gelip ağzını şapırdata şapırdata yemeye başlayınca Moon Jee’nin de fena halde canı çekti. “Mmmm, çok güzelmiş bu… Azıcık garip, ama güzel. Mmmm…” diye söylene söylene pamuk helvasını yiyen kızı yan yan süzdü. Belki kendisi de bir kaşıkcık yese…

“Hımm, Ayça??” dedi beklentiyle, “Şey… Eee, ben de bir tadına bakabilir miyim?”

Ayça ona şöyle bir baktı. Sonra sırıttı:

“Eğer dünyadaki en zeki yaratıkların kim olduğunu söylersen olur…”

Moon Jee feryat etti: “Aaaa, hadi amaaa! Kitabı sana vereceğim, ordan okursun yahu!”

“Banane banane, ben şimdi öğrenmek istiyorum!” dedi Ayça şımarık bir biçimde. Moon Jee somurttu:

“Aman be, tamam, senin olsun şekerin. Ben gidip kendim alırım…”

Böyle deyip gerisin geri dönmüş, yürümeye başlamıştı ki Ayça gülerek onun kolunu tuttu: “Tamam tamam… Gel hadi, şaka yaptım… Ama sadece bir kaşık, yani bir çatal vericem, ona göre…”

“Tamam,” dedi Moon Jee ve annesinin kendisini beslemesini bekleyen yavru kuş gibi ağzını açtı. Ayça gülerek çatalı onun ağzına uzattı. Moon Jee ağzındakini yutup hayretle baktı genç kıza: “Hımm, hakkaten hiç fena değil ha…”

“Evet güzelmiş,” dedi Ayça ve pamuk şekerini yemeye devam etti. Bir süre yürüdüler. Ama Moon Jee’nin aklı şekerde kalmıştı. Bir kerecik daha yese, aslında yetecekti, ama…

“Eee, Ayça?” dedi şirinleştirmeye çalıştığı bir sesle.

Ayça ona bakmadı bile. Ağzına bir çatal daha atarken: “Hiç boşuna uğraşma, başka vermiyorum,” dedi ifadesiz bir sesle. Moon Jee bunun üzerine yalvarma moduna geçti:

“Yapma amaa… Hadiii… Bak sadece bir kaşık… Valla bir kaşık, bir daha istemeyeceğim, söz! Hadi lütfen, şu kadarcık şey için bana koca kabı satın aldırma!”

“Valla umrumda değil, git al,” dedi Ayça ve ağzına bir çatal daha attı. Moon Jee’ninse sabrı taşmıştı. Birden genç kızın üzerine çullandı: “Bir kaşık dedim! Bencillik etme be!”

Ayça ise elini kaldırabildiği kadar yukarı kaldırmış, Moon Jee’nin saldırısından son anda kurtulmuştu! Ama Moon Jee’nin pes etmeye niyeti yoktu, Ayça’ya doğru hamlelerini sürdürürken “hahaha! Alıcam onu kızıımmm! Alıcam, sana da geri vermiycemm! Bencillere ölüüüm!” diye bağırıyordu. Ayça ise kahkahadan kırılıyordu: “Vermiycem yaa, inat değil mi, vermiycem işte!” En sonunda, Moon Jee’nin saldırılarından kaçmak için çareyi koşmakta buldu! Genç kız kahkahalar atarak koştururken Moon Jee de hırs yapmış halde onun peşinden koşuyordu: “Alıcam lan, inatsa inat, sen görürsün!”

Gerçekten de Ayça’nın çevik Moon Jee’yle baş etmesi mümkün değildi. Daha yirmi metre koşmamışlardı ki, Ayça birden sırtında bir el hissetti. Genç kız gülerek çığlığı bastı! Sonra kurtulmak için debelenmeye başladı, ama Moon Jee’nin onu bırakmaya niyeti yoktu. O da kahkahalar arasında genç kızı zaptetmeye çalışıyordu. Onun hareket etmesini engellemek için iki kolunu birden sıkıca tuttu, arkaya doğru kıvırdı. Şimdi yüz yüze bakıyorlardı, Ayça sağa sola hamle yaptı ama kurtulacak gibi değildi. Genç kız nefes nefese kalmıştı, gülerek:

“Tamam!” diye bağırdı, “Tamam! Sen kazandın, benden pes!”

Sonra gülümseyerek bakışlarını kaldırdı, Moon Jee’nin gözlerinin içine baktı…

…Moon Jee birdenbire elektrik çarpmış gibi sarsıldı. Ayça’nın gözlerine hiç bu kadar yakından bakmamıştı. Şimdi ilk defa bu mavi gözlere bu kadar yakından bakıyordu ve… “çok derin…” Aklına ilk gelen düşünce bu oldu. Mavinin birden fazla, değişik tonu çağlıyordu bu gözlerde, ve bu cümbüşlü nehir, bir türlü bitmiyordu: Moon Jee bir insan gözünün nasıl bu kadar derin görünebildiğine hayret ederek baktı Ayça’nın gözlerine. Akıntıya kapılmış gibiydi, derinliklerde kaybolmuş gibiydi, bir karadeliğe çekilmiş gibiydi, istese de gözlerini ayıramıyordu bu gözlerden.

“Ee… Moon Jee-ya?”

Birden Ayça’nın “artık bıraksan diyorum…” der gibi çıkan imâlı sesiyle kendine geldi ve utanarak kollarını çözdü. Bakışlarını kaçırıp öksürdü:

“Ehem… Şeyy, ben… Evet, pes mi ettim demiştin?”

Ayça şaşırmıştı aslında, ama fazla da kurcalamadı. Genç çocuk bir an dalmıştı heralde. Az önceki neşesini hiç bozmadan elindeki kabı ona doğru uzattı:

“Al bakalım… Sen istediğin kadarını ye, gerisini bana bırak… İstersen bitirebilirsin de…”

Moon Jee sırıtarak aldı kabı: “Aferin! İşte böyle olacaksın, bak sen böyle yapınca ne güzel anlaşıyoruz…” Sonra kabı aldı, içine şöyle bir baktı ve kabı Ayça’ya geri uzattı: “Vazgeçtim… Yemeyecektim zaten!”

Ayça’nın gözleri hayretle açıldı. Genç kız oğlanın omzuna sıkı bir yumruk indirdi: “Seni pislik! Ben boşuna mı koştum o kadar??”

“Fena mı, spor yaptın işte!” diye bir kahkaha attı Moon Jee. Sonra da acıyla omzunu tuttu: “Ah, acıdı yav! Kızım sen doktorluk falan yapma bence; bu ağır ellerle tedavi etmeyi bırak, hastaları acıdan öldürürsün!”

“Zevzek!” diye sırıttı Ayça ve yeniden yürümeye koyuldu. Moon Jee de onu takip etmeye başladı.

Ama genç çocuğun yüzünde birkaç saniyeliğine düşünceli bir ifade belirmişti: Az önce… tam olarak ne olmuştu??

Sonra derin bir nefes aldı, ve aklına gelen ihtimali derhal kafasından uzaklaştırdı.

Han Seul havaalanının yolcu karşılama kısmında bekliyordu. “Delta NY 993 – 19.00: arrived” yazısına gözü takıldı. Uçak ineli yarım saat olmuştu; bu da demek oluyor ki, uçakla gelen yolcular pasaport kontrolünden çıkmak üzereydiler. Genç adam elindeki “Mr. Ferguson” yazılı kâğıdı tekrar inceledi; Senatör Ferguson ve maiyetindekiler birazdan burda olurlardı.

Gerçekten de az sonra yolcu çıkışından yolcular birbiri ardına çıkmaya başladılar. Han Seul hemen elindeki kâğıdı kaldırdı, karşıdan rahatlıkla okunacak biçimde tuttu. Biraz sonra, sarışın, takım elbiseli, 50li yaşlarda bir adam ve arkasından yine takım elbiseli birkaç kişi çıkış kapısında göründü. Han Seul hemen onlara yöneldi. Yanılmamıştı, gerçekten de sarışın orta yaşlı adam “Mr. Ferguson” yazılı kâğıdı görünce Han Seul’e doğru yöneldi, gelip genç adamın elini sıktı.

“Ülkemize hoşgeldiniz senatör bey!” dedi Han Seul yüzünde resmi ama sıcak bir gülümsemeyle. “Ben Han Seul Kim. Geziniz sırasında size ben eşlik edeceğim…”

“Teşekkür ederim,” dedi senatör genizden gelen bir sesle. “Fakat İngilizce konuşmak için kendinizi zorlamanıza gerek yok; ekibimde çok iyi Korece ve İngilizce konuşan tercüman bir arkadaşımız var zaten. Lütfen siz anadilinizde devam edin…”

Böyle deyip arkasındakiler arasındaki takım elbiseli bayanı işaret etti. Han Seul, o ana kadar hiç dikkat etmediği bu gruba döndü ve yüzündeki gülümseme bir anda dondu:

Senatörün bahsettiği tercüman, eski sevgilisi Jun Hee’den başkası değildi.

jun hee - han chae young

jun hee - han chae young

Avril Lavigne – When you’re gone

Geceyi nehir manzaralı bir cafede çay içerek tamamladıktan sonra, Ayça cafe’nin kapısında Moon Jee’yi beklerken kendi kendine gülümsüyordu. Gerçekten de çok eğlenceli bir gün olmuştu. Önce Han Seul’le hem romantik hem de eğlenceli saatler geçirmişti. Han Seul’ün yanındayken insan kendini gerçekten de prenses gibi hissediyordu, muhteşem biriydi bu genç adam. Sonra, Moon Jee kendisine eşlik etmişti ve genç kızın gülmekten yanakları ağrımıştı: Moon Jee’nin yanındaysa acayip derecede rahattı. Hiç kasmıyor, en saçma, en çocuksu halleriyle davranabiliyordu. Ve çok, çok eğleniyordu.

Ayça birden ne kadar şanslı olduğunu düşündü: Eğer Han Seul’le çıkarsa, Moon Jee de kardeşi olacaktı. Böylece her ikisi birden ailesinin bir parçası olacaktı! Bundan daha büyük şans olur muydu? Ayça birden, bu iki çocuğun ailesine dahil olmayı şiddetle istediğini hissetti. Evet, bunu düşünmek bile kalbini mutlulukla titretmeye yetiyordu!

Sonra birden korktu: En son bir şeyi bu kadar şiddetle istediği zaman… San Young’la beraber olduğu zamandı… Ve sonu, çok ama çok acı bitmişti.

Genç kız kalbinde beliren ince hüznü fark edince burukça gülümsedi. Ama hemen sonra, bir şey daha fark etti ve birden heyecanlandı: Hâlâ hüzünleniyordu; ama o büyük acı… gitmişti! San Young’u düşününce kalbine bıçak gibi saplanan o korkunç acı artık yerinde yoktu!

Genç kız keşfettiği şeyle birden o kadar heyecanlandı ki, nefesi kesildi. Soluklanmak için cafenin bahçesinin dışındaki parmaklıklara tutundu. İçinden çığlık atmak geliyordu, San Young’dan kurtulmuştu! Onu cidden kalbinden söküp atmıştı! Aman Tanrım, AMAN TANRIM!

Birden, az önce çıktıkları kapıdan genç, uzun boylu bir adam çıktı. Ayça’ya doğru yürümeye başladı. Ayça önce dikkat etmemişti, ama genç adam kendisine yaklaştıkça irkildi:

San Young!

Genç kız nerdeyse kahkaha atacaktı: Yuh artık, bu kadar tesadüf de ancak filmlerde olurdu! Yoksa “iti an, çomağı hazırla” mı demeliydi?

“San Young??”

San Young merakla adını söyleyen kıza döndü. Birden onun da gözleri şaşkınlıkla irileşti:

“AYÇA??”

Hızlı adımlarla kızın yanına geldi. Heyecandan tıkanan bir sesle:

“Burda ne arıyorsun?” diye sordu. Ayça ağzını açıp ters bir laf koymaya hazırlanırken birdenbire elini kaldırdı: “Bir dakika! Bekle! Aslında bu önemli değil… Sana bir şey söylemem lâzım Ayça…”

Genç kızın gözlerinin içine baktı ve yalvaran bir sesle aynen şu cümleyi kurdu:

“Beni geri al Ayça…”

Bu arada içeride Moon Jee ödeme yapmayı tamamlamış, fişini cebine atıp çıkmak üzereydi. Birden bayanlar tuvaletinden çıkan genç bir kızın gözü kasada ödeme yapan genç adama takıldı ve kız hayretle durakladı. Sonra genç adamın yürümek üzere olduğunu fark edince heyecanla atıldı:

“Moon Jee-sshi?”

Moon Jee merakla arkasını döndü: Jae Hwa, her zamanki güzelliği ile ona gülümsüyordu.

“Merhaba,” dedi genç kız hemen. Yüzünde hiçbir kırgınlık belirtisi yoktu. Moon Jee ona biraz şaşırarak baktı. Hafızası kendisini yanıltmıyorsa, en son karşılaştıkları zaman genç kızı reddetmiş, tıpış tıpış evine göndermişti! Kendisi kızın yerinde olsa, böyle gururunu kıran bir adama bir daha dönüp bakmazdı bile!

“Şey… merhaba…” dedi biraz çekinerek. Jae Hwa ise gülümsemesini hiç bozmadı, onun yanına geldi:

“Nasılsın görüşmeyeli?”

“Ee… iyiyim, sağol,” dedi Moon Jee. Artık tırsmaya başlamıştı, bu kadar iyilik hayra alamet değildi! Genç kız gelip kolunu tutunca iyiden iyiye korktu genç adam! Ama Jae Hwa tatlı bir sesle:

“O gece söylediklerini çok düşündüm,” diye söze başladı, “Ve ne kadar asilce davrandığını fark ettim Moon Jee-sshi… O gece çok mutsuzdum. Kendim başta olmak üzere bütün dünyadan intikam almak istiyordum! Ve gözüme seni kestirdim: Senle yatarsam hem babamdan, hem nişanlımdan, hem de kendimden intikam alacaktım.” Sonra alayla güldü: “Ne salaklık değil mi!”

Sonra bir süre sustu, başını öne eğdi. Moon Jee bir şey demeye korkarak onun sözünü tamamlamasını bekliyordu. Genç kız tekrar başını kaldırıp baktığında gözleri minnetle doluydu:

“Ama sen benim o dibe vurmuş anımdan faydalanmadın. Benim korumaya gücümün yetmediği onurumu sen korudun! Bana “nişanlı bir kızla beraber olamam” dedin ve çok, çok haklıydın! Düşündükçe sana olan hayranlığım giderek büyüdü Moon Jee… Ve ben de onurlu bir biçimde davranmaya karar verdim.”

Sonra derin derin içini çekti. Burukça gülümsedi:

“Sorun şu ki, nişanlımı sevmiyordum Moon Jee. Onunla evlenmek istemiyordum. Ama babam bu konuda çok ısrarcı; onun hem politik kariyerinin parlak olduğunu, hem de şirketlerimiz için iyi bir yönetici olacağını düşünüyor. Bense kendimi kapana kısılmış gibi hissediyordum… Ama… Artık bitti!”

Bu defa, gözleri vahşi bir ışıkla parlıyordu Jae Hwa’nın: “Artık bitti!” diye tekrarladı, “Bu akşam tüm cesaretimi topladım ve San Young’la son bir defa konuştum. Ona, onunla evlenmek istemediğimi söyledim! Evet, yaptım bunu! Ve bil bakalım ne oldu: Ayrıldık! Evet, ayrıldık! Umduğumdan bile daha anlayışlı bir biçimde karşıladı durumu…”

Jae Hwa’nın bir an gözü daldı. Aklına, daha yirmi dakika önce San Young’la yaptıkları konuşma geldi. San Young, gözle görülür derecede durgundu bugün. Genç kız tüm cesaretini toplayıp kendisinden ayrılmak istediğini söylediğinde, San Young bir an susmuş, sonra: “Evet, belki de böylesi en iyisidir…” diye mırıldanmıştı. “Çünkü Jae Hwa-sshi, görüyorum ki sana bir türlü ulaşamıyorum… Senin kalbine giremiyorum… Ve bu, bana giderek büyük bir yük oluyor… Çünkü, özür dilerim ama, sen böyle yaptıkça benim de senle birlikteliğimi savunmak için kendi kendime yarattığım bütün tezler bir bir çürüyor, yalana dönüşüyor! Kendimi temize çıkarmak için sürekli bahaneler ürettiğim halde gün geçtikçe kendimden daha çok nefret ediyorum! O yüzden… evet, belki de ayrılmamız en iyisi olacaktır…”

Aynen böyle demişti San Young. Genç kız kalbinde bir rahatlamayla birlikte biraz burukluk da hissetmişti: San Young’un ne demek istediğini tam olarak anlayamasa da, genç adamın kendisine deli gibi âşık olmadığını ve sevmek için aslında ciddi bir çaba harcıyor olduğunu fark etmişti ilk kez. Bunu fark edince biraz canı acımıştı. Ama yine de ayrıldığına pişman değildi, çünkü şimdi gerçekten hoşlandığı başka birisi vardı.

Moon Jee’ye tekrar dikkatle baktı. Moon Jee de bakışlarını kaldırdı ve merakla onun diyeceklerini bekledi. Jae Hwa usulca:

“Ayrıldık diyorum,” dedi. “Bir şey demeyecek misin?”

Moon Jee şaşkınca kaşlarını kaldırdı. Ne demesini bekliyordu ki? Umursamazca:

“E… Umarım senin için iyi olur,” deyiverdi.

Jae Hwa birden fena halde kırıldığını hissetti. Bu kadarcık mı yani?? Kendisi bu çocuk için nişanlısından ayrılmıştı oysa! Hırçın bir tavırla:

“Sadece bu kadar mı?” diye azarladı çocuğu, “Yani ben artık nişanlı değilim… Yani…”

Durdu, dudaklarını ısırdı. Geçen akşam kendi kendini yeterince rezil etmişti zaten; daha fazlasını göze alamadı. Moon Jee ise hâlâ anlamaya çalışıyordu. Birden genç çocuğun jetonu düştü:

“Oooo, yani sen… Yani sen şimdi, ikimizin…”

Birden gülmeye başladı. Jae Hwa, hayret içinde kalakalmıştı! Şimdi de gülüyordu öyle mi?! Öfkeyle arkasını döndü, koşar adımlarla cafeden çıktı. Moon Jee ise kızı kırdığını anlamıştı, arkasından:

“Heey, bekle! Yanlış anladın!” diye koşturdu. Kızı kapıdan çıkar çıkmaz yakaladı, kolundan tuttu: “Özür dilerim! Özür dilerim, niyetim senle alay etmek falan değildi…”

Jae Hwa başını kaldırıp ona baktı. Genç kızın gözleri dolmuştu. Moon Jee kız için üzülmeden edemedi.

Ama… onun istediği şey olmazdı işte… Genç adamın aklından Hae In geçti… Her ne kadar o kendisini reddetmiş olsa bile, kendisi aşkını kalbinden bu kadar kolayca çıkarıp atamazdı.

Tekrar genç kızın gözlerinin içine baktı ve hüzünle gülümsedi:

“Özür dilerim Jae Hwa-sshi… Fakat benim kalbim bir başkasına ait… Hem de çok uzun zamandır böyle… Yani şu anda başkasını düşünemem, başkasıyla olamam…”

Jae Hwa’nın gözlerinden bir hayalkırıklığı geçti. Genç kız bakışlarını çevirip hüzünle gülümsedi.

“Yaa… Demek öyle…”

“Evet, böyle…” dedi Moon Jee. “Ben-“

Birden gözü az ileride bağıra çağıra kavga eden bir çifte ilişti ve genç adam hayretle durakladı: Bu… bu Ayça’ydı!

“Manyak mısın bee?? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu??” diye bağırıyordu Ayça. Genç kızın öfkeden dudakları titriyordu, bu pislik herif kendisiyle oyun mu oynuyordu ha?? Bu ne cesaretti?!

“Haklısın… Ne desen haklısın…” diye başını önüne eğdi San Young. “Özür dilerim! Senden nasıl özür dileyeceğimi bile bilmiyorum! Ama hayatımın en büyük hatasını yaptım Ayça, senden ayrılmakla hayatımın en büyük hatasını yaptım! Şimdi bunu telafi etmek istiyorum! Lütfen, lütfen bana bir şans daha ver, yalvarırım!”

Genç adam gözlerini kaldırıp ona yalvaran bakışlarla bakınca Ayça bir an durakladı. İçinde tuhaf bir duygu büyümeye başlamıştı. Hayır, aşk değildi bu. Sevinç, ya da intikamın zehirli neşesi falan da değildi.

Kederdi. Çok büyük, çok derin bir keder…

Onun da gözleri doldu. San Young’a hüzünle baktı.

“Çok geç…” diye mırıldandı. “Artık çok geç…”

Sonra arkasını döndü, yürümeye başladı. San Young’sa birden koluna yapıştı onun:

“Hayır, inanamam! Henüz çok geç değil: Ayrılmamızın üzerinden iki ay bile geçmedi! Bana karşı olan duyguların bitmiş olamaz, olamaz Ayça! Lütfen bir şans, sadece bir şans daha ver bana…”

Yaşlar, Ayça’nın gözlerinden yanaklarına süzülmeye başlamıştı. Birden, içindeki büyük hüzün yerini keskin bir öfkeye bıraktı. Bütün hırsıyla gerisin geri döndü, sert bir hareketle kolunu San Young’un kolundan kurtardı ve bağırmaya başladı:

“Sen ne adi bir herifsin! Karşıma geçmiş, hiçbir şey olmamış gibi benden bir şans daha istiyorsun! Manyak mısın nesin be?! Yok sana şans-mans! Hem zaten ben artık başkasıyla çıkıyorum!”

San Young birden yumruk yemiş gibi oldu: Hayatının aşkı, sevgili Ayça’sı… başka bir adamla…

“Hayı… Hayır!” diye başını salladı, inanmak istemiyordu. “Hayır Ayça! Yalan söylüyorsun! Hem… yeni bir sevgiliyi nerden buldun ki? Kimi bulmuş olabilirsin ki? Daha buraya yeni geldin, çok çevren yok, hem senin utangaç bir insan olduğunu, insanlarla kolay kolay samimi olamadığını da bilirim. Benim canımı acıtmak için yalan söylüyorsun, değil mi Ayça, ha?”

Böyle deyip yeniden kızın koluna yapıştı genç adam. Ayça’ysa çırpınarak kendini kurtarmaya çalışıyordu: “Bırak kolumu!”

“Hayır, önce bana doğruyu söyle! Hâlâ beni sevdiğini söyle!”

“Bırak kolumu! Seni artık sevmiyorum! Ben artık başkasını seviyorum! Bırakk!”

“BIRAK ONU!”

Moon Jee koşar adımlarla geldi, sert bir biçimde San Young’un koluna yapışıp parmaklarını kırar gibi büktü! San Young acıyla bağırdı ve Ayça’nın kolunu bıraktı. Moon Jee hemen kızı kendine doğru çekti, göğsüne doğru yasladı. Sonra öfkeyle San Young’a baktı:

“Bana bak, bir daha bu kıza elini bile sürmeyeceksin! Anladın mı?!!”

San Young acı içinde kıvranıyordu; pislik herif nasıl da canını yakmıştı! Sonra karşısındaki adama bir daha baktı ve hayretle durakladı: Bu… bu çocuk…

“Bas git şimdi, defol!” diye bağırdı Moon Jee. Yüzü öfkeyle kasılmıştı. Gecenin gölgelerinde bu öfkeli yüz son derece korkutucu görünüyordu.

Ayça ise donakalmıştı. Genç kız tek kelime bile edemeyecek vaziyetteydi, şok içinde bu hiç tanımadığı Moon Jee’ye bakıyordu. O çocuksu, güleryüzlü Moon Jee’nin böyle korkunç bir insana dönüşmesi Ayça’yı şoke etmişti.

“Ben seni tanıyorum,” diye mırıldandı San Young, “Sen geçenlerde Jae Hwa’yı da bana karşı savunan veletsin…” Sonra alaycı alaycı güldü: “Ne lan bu? Kendini genç kızların avukatı mı zannediyorsun ufaklık?”

“AYÇA’YA BİR DAHA DOKUNURSAN SENİ ÖLDÜRÜRÜM!” diye bağırdı Moon Jee.

Bir an, hepsi donup kaldı. San Young, Ayça’nın ismini duyunca afallamıştı: Yoksa bu çocuk… Ayça’nın bahsettiği yeni sevgili miydi?! Az ileride, bu manzarayı nefes bile almadan seyreden Jae Hwa’nın gözleri hayretle irileşmişti: Demek Moon Jee bu kıza âşıktı… Ayça ise hâlâ şokları oynuyordu. Ve son olarak, Moon Jee’nin kendisi bile inanamıyordu ağzından çıkanlara. Kendi sözleri beyninde çınlıyordu adeta: Seni öldürürüm… seni öldürürüm…

Kendini ilk toparlayan San Young oldu. Birden, alaycı bir kahkaha attı:

“Bravo, bravo! Çok etkileyici bir tiyatroydu doğrusu! Fakat…” Alaycı bir biçimde Ayça’ya döndü, genç kıza çapkınca gülümsedi: “İkimiz de biliyoruz ki, sen benden kolay kolay vazgeçemezsin Ayça… Ve bu ufaklık da, senin aşkın olabilmek için fazla küçük… Galiba kendisi seni yanlış anlamış, ama sen ona doğrusunu anlatırsın… Hadi gel, şimdi şu aramızdaki meseleyi doğru düzgün konuşalım…”

Böyle deyip yine Ayça’ya doğru bir hamle yaptı. Ama Moon Jee fazlasıyla havaya girmişti bir kere. Sert bir hareketle San Young’un önünü kesti, Ayça’ya dokunmasına engel oldu. Kendisi ise Ayça’nın kolunu hâlâ sımsıkı tutuyordu.

“Demek Ayça’nın dediklerine inanmadın,” dedi San Young’a. Dudakları gülümser biçimde kıvrılmıştı ama gözleri ateş saçıyordu adeta. “Halbuki Ayça doğru söylüyordu: O bana âşık, ben de ona. Birbirimizi deliler gibi seviyoruz! Ve senin gibi pislik bir herifin yolumuza çıkmasına da asla izin vermeyeceğiz!”

Böyle dedi, ve genç kızı birden sert bir hareketle kendisine doğru çekti. Ve… dudaklarına yapıştı!

Lady Gaga- Speechless

Ayça’nın gözleri faltaşı gibi açıldı: Bu çocuk ne yapıyordu böyle??!!

İlk tepkisi, Moon Jee’yi itmek oldu. Fakat Moon Jee onu öyle sıkı tutuyordu ki, bunu başaramadı. Aynı anda, şok içinde ikisini izleyen San Young’la göz göze gelince, birdenbire durumunun farkına vardı. Bir an düşündü ve…

Ani bir kararla gözlerini kapattı. Elini Moon Jee’nin ensesine koydu ve o da genç çocuğun öpüşüne karşılık vermeye başladı.

Moon Jee birden hayretle durakladı: Genç adam, düşünmeden, adeta refleks gibi hareket edip Ayça’yı öpüvermişti! O anda ne yapıyor olduğunu bile fark etmeden, sırf şu pislik herifi gıcık etmek için yapmıştı bunu. Ama şimdi… Şimdi Ayça da kendisini öperken, birdenbire ne yaptığının farkına vardı ve vücudundaki bütün kan kalbine, beynine, dudaklarına hücum etti: Ayça’yı öpüyordu ulan! Abisinin sevgilisini öpüyordu! Üstelik Ayça da onu öpüyordu! Bir an önce buna bir son vermeliydi, yoksa…

Ama Ayça da onu istekle öptükçe, genç adamın bütün iradesi yok oldu gitti… Kendini akışa bıraktı. Mavi, derin, güzel nehirler içinde akmaya başladı. Ayça’nın dudakları şeftali tadındaydı. Bir de hafif bir yasemin kokusu geliyordu burnuna. Acaba Ayça’nın saçları mı, yoksa teni miydi böyle kokan… Bilmiyordu…

Tek bildiği, saçma sapan bir zamanda, saçma sapan bir insana nispet olsun diye başlayan bu öpüşme işi, artık ciddiye binmişti:

Şimdi Moon Jee, Ayça’yı bilerek ve gerçekten isteyerek öpüyordu.

Ve onu öpmek, çok güzeldi…

-Bölüm sonu-

Notlar:

1. Kore hamamlarını hepimiz dizilerden biliyoruz zaten… Ama kupa çektirme işi gerçektir! 😀 Bir örnek için şu link’e bakabilirsiniz: http://inshaallaah.wordpress.com/2010/12/04/korean-bathhouse-in-shanghai/

2. “Bir Otostopçu’nun Galaksi Rehberi” muhteşem bir mizah dehası olan Douglas Adams’ın harikulade kitabıdır. Çok komiktir, çok sürprizlidir. Evrende otostop yaparken yanınıza almanız gereken tek eşyanın ne olduğu, dünyadaki en zeki yaratıkların kimler olduğu, hatta hayatın ve her şeyin anlamının ne olduğu gibi ilginç soruların cevaplarını barındırır. 😀 😀 Tüm galaksi gezginlerine şiddetle tavsiye edilir!

3. Kore’de pamuk şekerin bizim bildiğimiz normal hali olduğu gibi plastik bardaklarda satılanı da mevcuttur… Bakınız: http://yeinjee.com/2010/korea-cotton-candy-cup/

7. Bölüm

Live by the sun, love by the moon

Unknown

sweetpea – 하늘

Haziran ayı bütün neşesi ve sıcaklığıyla sürüyordu. Haeundae tatilinden bir hafta sonrasıydı. Güneşli, güzel bir pazar sabahı, Ayça elinde sıcacık poğaçalarla Hae In’i klinikte ziyarete gitti. Hae In yine gece nöbetine kalmış, pazar gününün güzelim kahvaltı sofrasını kaçırmıştı. Ama neyse ki becerikli ve düşünceli ev arkadaşı onun imdadına yetişecekti! Ayça kendini süpermen gibi hissedip kıkırdadı: “Aç ve yorgun doktorların imdadına koşan bir süper kahraman: Ayça-men!”

Kliniğe sırıtarak girdi, Hae In’in odasının kapısını çaldı. “Girin!” sesini duyunca neşeyle kafasını içeriye uzattı:

“Günaydın! Kahvaltı yapmayanlara kahvaltı servisimiz başlamıştır!”

“Ah, günaydın canım!” dedi Hae In yorgun ama sıcak bir gülümsemeyle. Ayça’nın elindeki poşeti heyecanla kaptı; içinden çıkanları görünce bir sevinç çığlığı atmadan edemedi: “Vaovv! Süpersin! Dur ben de kahve alayım, birlikte yiyelim…”

Az sonra iki kız Hae In’in odasında poğaçaları kahve eşliğinde keyifle götürmekteydiler. Aslında Ayça evde de bir posta yemişti ama Hae In yerken o sadece bakacak mıydı canım? “Öğleden sonra koşuya çıkar, eritirim!” diye vicdanını rahatlattıktan sonra sıcacık hamur işine yumulmuştu.

“Eee, daha ne kadar burdasın? Eğer nöbetin bitmek üzereyse seni bekleyeyim, eve beraber dönelim…”

Hae In saatine baktı:

“Aslında olabilir… Yarım saate kadar Seung Mi Unni gelecek, nöbeti benden devralacak… O zamana kadar bekler misin?” Ayça başını salladı:

“Beklerim tabii-“

Birden hızla açılan kapı genç kızın lafını böldü: Kapıda telaşlı bir hemşire duruyordu:

“Doktor hanım! Acil bir apandisit vakamız var! Başhekim Song acilen sizi ameliyathaneye çağırıyor!”

Hae In elindeki yarım poğaçayı masasına bıraktı, hafif bir hayalkırıklığıyla Ayça’ya döndü:

“Sanırım yarım saate kadar çıkmam mümkün olmayacak Ayça-sshi… Sen beni bekleme, git istersen…”

Ayça da ayağa kalktı, “Eh, ne yapalım, sen işine bak o halde…” Hae In’e el salladı ve poğaçaları toparlamaya koyuldu.

Az sonra kapıyı çekip çıkmak üzereyken az ötede, koridorda endişeyle bekleyen bir çifte gözü ilişti. Koreli olmadıkları çok belli olan bir kadın ve bir erkekti bunlar. Hatta biraz Türk’e benziyorlardı; koyu renk saçlı, koyu renk gözlü, buğday tenli insanlardı. Ayça bir an onları süzdü, sonra çıkışa doğru yöneldi.

O esnada yanından koşturarak geçen iki hemşirenin: “Çocuğu apandisit ameliyatına alıyorlar,” “Neden? Karın ağrısı şikayeti mi?” “Evet, yüksek ateş de var…” diye konuştuğunu duydu. Demek ameliyat olacak olan kişi bir çocuktu. Ayça hemşireleri gözleriyle takip edince ameliyathaneye girdiklerini, onların girişini koridordaki endişeli çiftin de hiç gözlerini kırpmadan izlediğini görünce emin oldu: Bu kadınla adam, içerideki çocuğun anne-babası olmalıydı. Yazık, zavallılar nasıl da endişeli görünüyorlardı… Acaba nereliydiler? Belki de Türk’tüler. Ayça bir an gidip konuşsam mı diye düşündü, ama hemen sonra vazgeçti. Şu kaygılı bekleyişleri sırasında ihtiyaçları olan son şey, onlarla havadan sudan konuşacak biriydi!

Ayça böyle düşünerek içinden “Allah yardım etsin…” diye geçirip çıkışa yönelmişti ki, birden zınk diye durdu. Ağzından:

“Apandisit…”

Lafı döküldü. Sonra gerisin geri koşturdu; anne ve babanın tam önünde durdu. Heyecanla:

“Merhaba!” dedi, “Yanılmıyorsam siz içerideki hastanın ailesisiniz, değil mi?”

Kadın ve adam ona şaşkınlık içinde baktılar. Adam genizden gelen bir sesle:

“Evet,” dedi, “Biz Ömer Hüseyni’nin anne babasıyız.”

Ayça’nın gözleri parıldadı. Hemen:

“Nerelisiniz?” diye sordu, “Hangi ülkedensiniz?”

Kadın ve adam birbirlerine baktılar. Bu soruların sebebini çözmeye çalışıyorlardı. Ayça sabırsızca:

“Oğlunuza yanlış teşhis konmuş olabilir,” dedi, “O yüzden sorduklarıma cevap verin lütfen…”

“Su-suriye,” diye mırıldandı adam korkuyla. Ayça tekrar:

“Daha önce böyle bir karın ağrısı-yüksek ateş nöbeti geçirmiş miydi?”

“Hayır,” dedi anne, “Bu ilk defa oluyor.”

“Tamam… Peki, ailede benzer hastalık geçiren var mı? Yani böyle yüksek ateş, eklem ağrısı, karın ağrısı olan nöbetler geçiren birileri?”

Anne ve baba bir süre düşündüler. Sonra baba tereddütle:

“Benim küçük erkek kardeşimde de olurdu buna benzer bir şey… Ama küçükken vefat etti…”

Annenin gözleri korkuyla irileşti: “Ölümcül bir hastalık mı yoksa??”

“Korkmayın, korkmayın,” diye güvence verdi Ayça, “Eğer tahmin ettiğim hastalıksa, sürekli ilaç alınarak kontrol altında tutulabiliyor, ölümcül de değil… Şimdi lütfen sakin olun. Ben gerekeni yapacağım.”

Böyle deyip kararlı adımlarla ameliyathaneye doğru koşturdu.

İçeride doktorlar ve hemşireler ameliyat maskelerini takmış, ufak çocuğa anestezi vermek üzereydiler. Ayça hemen:

“Durun!” diye bağırdı, “Durun lütfen! Bu bir apandisit vakası olmayabilir!”

Başhekim kaşlarını çattı: Bu da ne demek oluyordu?? Hemşireler hemen koşturmuş, Ayça’yı dışarı çıkarmaya çalışırken: “Buraya böyle giremezsiniz!” demeye başlamışlardı. Başhekim:

“Bırakın, bir dakika!” dedikten sonra Ayça’ya döndü: “Neden apandisit olmasın? Karın ağrısı, yüksek ateş… Üstelik lökositoz da var…”

“Tüm bunlar FMF’de de var,” dedi Ayça hemen. “FMF, yani ailesel Akdeniz Ateşi. Türk, Arap ve Ermeni kökenlilerde çok sık görülen bir hastalıktır. Çocuğun ailesinin Suriyeli olduğunu öğrendim; üstelik çocuğun amcasında da FMF olması şüphesi var… Yani karşınızdaki bir apandisit değil, FMF vakası olabilir; lütfen test yapmama izin verin!”

Hae In ve hemşireler şaşkın şaşkın bakakalmışlardı. Başhekim Song Gil Nam bir an kaşlarını çatarak “hımm” diye mırıldandı. Sonra başını salladı. Ayça’nın yüzüne bir gülümseme gelirken:

“Tamam,” dedi, “Fibrinojen ve crp’sine bakıp hemen anlayacağız…”

Ayça uyuyan çocuğun nabzını kontrol etti. Çocuk gerçekten de kolşisin tedavisine yanıt vermişti, teşhisin kesinleşmesi için amiloidoz tahlili yapılacaktı ama FMF tanısı büyük olasılıkla doğru gibi görünüyordu… Ayça gülümseyerek yatağın yanı başında duran anne ve babaya döndü:

“Korkmayın, Ömer bundan sonra iyi olacak…”

Anne ve babanın yüzü sevinç ve rahatlamayla aydınlanırken hemen yanında duran Hae In Ayça’yı çekiştirdi. Kulağına:

“Süperdin Ayça-ya!” diye fısıldadı, “Az daha çocuğu boş yere ameliyat ediyorduk… Bu arada neydi o verdiğin ilacın ismi?”

“Kolşisin,” dedi Ayça. “Hastalık da Akdeniz Ailesel Ateşi diye bilinir. Akdeniz toplumlarında sık görülüyor; Türkiye’de de çok yaygındır mesela…”

“Bense ilk defa böyle bir vakayla karşılaşıyorum,” dedi Hae In. Sonra güldü: “E, haliyle…”

Ayça da gülerken kapıdan tok bir ses çınladı:

“Agasshi! Biraz odama gelir misiniz lütfen?”

Ayça ve Hae In dönünce ciddi bir yüzle onları süzen Song Gil Nam’ı gördüler. Ayça bir an endişeyle durakladı, başhekim onu neden çağırıyordu ki? Umarım benim yüzümden Hae In’in başı derde girmez diye düşündü endişeyle. Hae In’se “korkma, hadi git,” diye gülerek onu iteklemişti. Ayça gönülsüz adımlarla adamı takip etti.

Odasına girince, başhekim:

“Kapıyı arkanızdan kapatın lütfen,” dedi ve masasına geçti. Ayça’ya da karşısındaki koltukta yer gösterdi. Ayça çekinerek oturdu.

“Az önce yaptığınız hareket… çok etkileyiciydi!”

Ayça şaşkınlıkla bakışlarını kaldırdı. Başhekim ona gülümseyerek bakıyordu.

“Ben de hayatımda ilk kez bir FMF vakası ile karşılaşıyorum. Tabii kitaplarda görmüştüm, ama tahmin edeceğiniz gibi Kore’de FMF’ye pek sık rastlanmıyor… Doğrusunu isterseniz benim de aklıma asla gelmezdi. Çocuğu boş yere ameliyat edeceğimiz yetmezmiş gibi, teşhis koymakta da epeyce zorlanırdık…”

Ayça yüzünde hafif bir tebessümle dinliyordu yaşlı adamı. Genç, çömez bir doktor olarak kendisinden epeyce büyük ve tecrübeli bir doktordan bunları duymak gururunu okşamıştı.

“Yanılmıyorsam Hae In-sshi’nin birkaç hafta önce işe alınması için önerdiği genç doktor sizdiniz, öyle değil mi?”

“Evet efendim,” dedi Ayça. Song Gil Nam gülümsedi:

“O halde, eğer hâlâ bizimle çalışmayı düşünürseniz, ben de sizi kliniğimizde görmekten memnun olacağım Agasshi…”

Ayça’nın gözleri şaşkınlıkla açıldı. Genç kız sevinçle:

“Ah… Ben… yani, çok, çok mutlu olurum!” diye kekeledi. Ama hemen sonra başbakanlıkta zaten bir işi olduğunu hatırlayıp küt diye kaldı: “Fakat… fakat…”

“Ne oldu, bir engel mi var? Yoksa Kore’de daha fazla kalmayı düşünmüyor musunuz?”

“Yoo, ondan değil de…” Ayça dudaklarını ısırıyordu. Sonra: “Özür dilerim, ama bana biraz süre verir misiniz? Ben bu teklifinizi biraz düşüneyim.”

“Elbette! Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum,” dedi Song Gil Nam ve genç kıza kartını uzattı.

Hae In ve Ayça yürüyerek klinikten eve dönerken, Hae In sevinçten zıp zıp zıplıyordu:

“Bu muhteşem bir haber Ayça-ya! Artık beraber çalışacağız desene! Yihuuuu!”

Ayça ise burukça gülümseyip içini çekti:

“Evet ama tercümanlık işi ne olacak? Başbakan bana şahsen teklif etmişti o işi… Böyle pat diye bırakırsam koskoca başbakana ayıp olmaz mı?”

Hae In birden durdu.

“Haa… Bak ben onu düşünmemiştim…” dedi düşünceli düşünceli.  “Hımm… Valla bilmem ki?”

Ayça derin derin içini çekti. Hae In’se sevecenlikle onun kolunu sıktı:

“Yine de eğer bizim klinikte çalışmayı tercih edersen çok mutlu olurum, onu söyleyeyim…” Genç kızın gözleri dostça ışıldıyordu. Ayça da ona sevgiyle bakıp gülümsedi. Hae In kısa zamanda ev arkadaşından da öte, en yakın dostu olmuştu.

Birden Hae In:

“Ah, bak karşıdan kim geliyor…” diye mırıldandı.

Ayça başını kaldırınca dalgın adımlarla kendilerine doğru gelen Moon Jee’yi gördü. Genç çocuğun üzerinde salaş bir eşofman, ayaklarında parmak arası terlikler vardı. Saçları karman çormandı, sakallarını da bir haftadır kesmemiş gibi görünüyordu. Ayça üzüntüyle içini çekti. Moon Jee’nin depresyonda olduğunu anlamak için medyum olmaya gerek yoktu!

Hae In’se son bir haftadır hiçbir şey olmamış, her şey normalmiş gibi yapmaya çabalıyordu. Moon Jee’yi görür görmez yüzünde neşeli bir gülümsemeyle ona seslendi:

“Heeey, Moon Jee-ya! N’aber, nereye böyle?”

Moon Jee iki kızı fark edince önce irkildi, sonra hafifçe gülümsedi. İkisinin yanına geldi:

“Hiiiç, cafeye gidiyorum, sandviç alacağım,” diye mırıldandı, “Evde yiyecek bir şey kalmamış da…”

“Yapma yahu??” diye dudak büktü Hae In. “Ben de dün akşam sana kendi pişirdiğim soğan çorbasından getirmiştim, ama evde yoktun galiba, kapıyı çaldığım halde kimse açmadı…”

Moon Jee burukça gülümsedi. Kapıyı duymuştu, ama canı açmak istememişti. Uzun zamandır gerekmedikçe ne evden çıkmak, ne de kimseyi görmek istiyordu canı. “Evet, evde değildim heralde,” diye geçiştirdi.

Ayça ise onu üzüntüyle süzüyordu. Bir haftadır Moon Jee’yi nerdeyse hiç görmemişti. Gwangalli’deki o akşamdan sonra Seul’e döndüklerinden beri Moon Jee onları ne arar ne sorar olmuştu. Genç çocuk bariz biçimde zayıflamıştı, yüzü sararmıştı. Belli ki kendine hiç bakmıyordu. Ayça göz ucuyla Hae In’e baktı. Genç kız her şeyin kendisi yüzünden olduğunun hiç farkında değilmiş gibi neşeli neşeli konuşmaya devam ediyordu. Belki de böyle yaparsa Moon Jee’nin daha kolay normale döneceğini düşünüyordu, kim bilir…

Ayça birden kararını verdi. Moon Jee’ye döndü:

“Öyle cafe yemekleriyle falan olmaz,” dedi. “Şimdi doğru dürüst sebze-meyve, et falan alıyoruz ve size gidiyoruz. Ben sana yemek yaparım.”

Moon Jee hemen itiraz etti: “Ah, yok canım, hiç gerek-“

“Gerek olup olmadığını sormadım, hadi bakayım!” dedi Ayça ve Moon Jee’nin koluna girip oğlanı sürüklemeye başladı. Bu arada Hae In’e dönmüştü: “Hae In! Sen de geliyor musun??”

“Ah… Eğer izniniz olursa ben pas geçmek istiyorum,” dedi Hae In. “Çok yorgunum, dün gece nöbetteyken pek uyuyamadım… Ben size başka zaman katılırım, olmaz mı?”

Ayça omuz silkti: “Sen bilirsin. O zaman sonra görüşürüz!”

“Tamam!” diye el salladı Hae In ve kendi evine doğru yürüdü.

Moon Jee ise onun uzaklaştığını görünce ani bir hareketle kendini Ayça’nın elinden kurtardı:

“Noona! Sen ne yaptığını zannediyorsun??”

Ayça onun yüzünde aniden beliriveren öfkeli anlama şaşırarak baktı: “Hiiç… Ne yapıyormuşum? Sana yemek pişireceğim işte…”

“Ben senden böyle bir şey istedim mi?” dedi Moon Jee çatık kaşlarla. Ayça birden bozuldu. Kızgınca:

“Ne var be? İçimden geldi, senin aç bilaç gezinmeni istemedim, hepsi bu…” dedi. “Ne varmış yani, niye bu kadar sorun yapıyorsun??”

“Çünkü bana acımanı istemiyorum!” diye bağırdı Moon Jee.

Ayça delikanlıya hayretle baktı. Sonra öfkeyle kaşlarını çattı:

“YA! Saçmalama! Sana yemek pişirmek istedim, hepsi bu. Sana acıdığımı da nerden çıkardın?? Hem…” Ayça durdu, sonra ufak bir kahkaha attı: “Sana acıyacak son insan benimdir heralde: Şurda benim intihar teşebbüsümün üstünden topu topu bir ay geçti yav, ne çabuk unuttun?”

Moon Jee bir an durdu, şaşkın şaşkın: “Sahi…” deyiverdi. Ona muzip muzip bakan Ayça’yla göz göze gelince yüzündeki gergin anlam yumuşadı, gülmeye başladı. Ayça da gülerek onun koluna girdi:

“Hadi o zaman, gel de doğru dürüst yemek malzemesi alalım…”

Mary Stayed Out All Night OST – Tell me your love 

Az sonra süpermarket rafları arasında dolaşırlarken Ayça kendinden beklenmeyecek kadar enerjikti. Az önce küçük bir çocuğu yanlış teşhisten kurtarmış, üstelik de iş teklifi almış birisi olarak neşesi yerindeydi. Çocuk gibi her gördüğü şeye atlıyordu:

“Ah, şu ufak balıklar bizim hamsiye benziyor! Sen hamsiyi bilir misin Moon Jee-yah? Bilmezsin tabii, nerden bileceksin? Hamsi, bizim Karadeniz’de –ki kendisi kuzeydeki denizimiz oluyor- çıkan ufacık bir balıktır. Karadenizliler hamsinin 40 çeşit yemeğini yaparlar.”

“Kırk mııı??” dedi Moon Jee hayretle. Ayça güldü: “Kırk tabii, ne sandın? Tatlı bile yaparlar hamsiden!”

“Böğk, balıktan tatlı mı olur?? Balık dediğin kimbap, ızgara, ya da buğulama yapılıp yenecek ana yemektir!”

“Aaa, öyle deme! Tavuktan bile tatlı yaparlar bizde: Adına da tavukgöğsü derler…”

“Yapma yahu?” Moon Jee’nin yüzü buruşmuştu. Türklerin çok garip bir yemek zevki olduğuna inanmaya başlıyordu! Bu arada Ayça sebze reyonundan geçerlerken heyecanla bağırdı:

“Aaa, sizde de bamya satılıyormuş Moon Jee!” Sonra muzipçe sırıttı: “Argoda bamyanın değişik bir anlamı vardır Türkçe’de; acaba Korece’de de var mı?” Moon Jee şaşkınlıkla:

“Yooo, ne demekmiş ki?” diye sorunca bir kahkaha attı ve “boşver boşver!” diye geçiştirdi. Moon Jee ise supermarket arabasını sürerek ilerleyen kızın arkasından koşturdu: “Heeey! Ama ben merak ederim, lütfen söylee!”

Biraz sonra marketten çıktıkları zaman Moon Jee’nin de yüzü gülüyordu. Genç çocuk günlerden beri ilk kez kalbinde bir hafifleme hissediyordu. Yan gözle, yüzünde hayattan memnun bir ifadeyle yürüyen Ayça’ya baktı. Evet, kendini eve kapatmaktansa dostluğunu sevdiği insanlarla vakit geçirmesi belki de daha iyi bir fikirdi…

O sırada Ayça birden heyecanla bağırdı:

“Ah, DVD’ci varmış burda! Gelsene, güzel bir film bakalım. Yemekten sonra izleriz.”

Ve Moon Jee’nin bir şey demesine kalmadan onu video kiralayan dükkana sürükleyiverdi.

“Aaah, bak ne buldum! Die Hard 5! İzledin mi sen bunu?”

“Bruce Willis’in tüfekle helikopter düşürdüğü filmi mi diyorsun?” diye dudak büktü Moon Jee. “Saçma sapan bir Hollywood aksiyonu…”

“Hımm… Peki o zaman…” Ayça biraz daha bakındı, sonra neşeyle başka bir film işaret etti: “Peki ya bu? The Fountain?”

“Fazla sanatsal olduğunu duymuştum, öyle filmler sarmaz beni…” dedi Moon Jee aldırmaz bir havada. Kendisi ise Naruto DVD’lerinin olduğu rafı inceliyordu. “Ben bunların hepsini üç kere izledim, di mi lan… Acaba dördüncü defa izlesem mi?”

“Ah, işte bu sefer buldum!” diye heyecanla bağırdı Ayça ve Avrupa filmleri rafında bir filme uzandı. Moon Jee yine bezgince “acaba bu sefer ne yumurtlayacak?” diye bakınca da elindeki filmi arkasına sakladı: “Bu defa sürpriz! Bakalım beğenecek misin?” Sonra ödeme yapmak için heyecanla kasaya koşturdu.

Moon Jee “kesin cicili bicili bir kız filmidir,” diye geçirdi içinden ve bezgin adımlarla dükkanın kapısına doğru ilerledi.

Akşama doğru yemeklerini yemiş, ellerinde birer kase dondurmayla televizyonun önüne kurulmuşlardı. Ayça filmi başlattı, sonra keyifle sırıtarak kanepeye geçti. Moon Jee onu yan yan süzdü.

“Romantik komedi izliyoruz, di mi?”

“Hımm, şeyy, evet,” diye cevapladı Ayça biraz utanarak. Moon Jee “biliyordum” der gibi derin derin içini çekti: İki saatlik işkence başlamıştı.

Chris Isaak – Blue Moon

Ekranda bir güneş tutulması, ardından da filmin ismi göründü: “Im Juli.”

Moon Jee bezgince izlemeye başladı. Mavi gözlü Juli kadraja girince Ayça muzipçe onun kolunu dürttü:

“Kız güzel, di mi?” Moon Jee dudak büktü:

“Eh… Mavi gözlü bir kız ne kadar güzel olabilir ki…”

“YA!” Kulağının dibinde patlayan öfkeli haykırışı duyunca Moon Jee şaşkınlıkla Ayça’ya baktı. Sonra afacanca sırıttı: “Ahaha, pardon yaa… Senin de mavi gözlü olduğunu bir an için unutmuşum…”

Ama tuhaf şey, izledikçe, film oldukça enteresan gelmeye başlamıştı. Genç adam, Daniel’in Melek isimli kızda güneş kolyesi gördüğü anda derin bir nefes verdi: Hae In’in de aynen böyle bir kolyesi olduğundan emindi!

İikilinin kumsalda gitar çalan gençlerle karşılaşması ve Melek’in şarkı söylemeye başlaması sahnesinde ise Moon Jee nerdeyse heyecandan nefessiz kalacaktı:

“Bu-bu şarkı…”

Ayça şaşkınca ona baktı: “N’olmuş bu şarkıya?”

Moon Jee dudaklarını sıkıca kapattı, bir şey demedi. “Güneşim” şarkısının Hae In’e yazdığı şarkı için esinlendiği melodi olduğunu Ayça’ya söylemek istememişti. Üstelik genç adam şimdi alt yazıyla şarkının ismini öğrenince daha da dehşete düşmüştü: Güneşim… Hae In!

Kendini şarkının etkisinden kurtarıp genç öğretmen Daniel’in macerasına kapılınca filmin ne kadar eğlenceli bir yapım olduğunu şaşırarak fark ediyordu. Biraz önce Ayça’yı boş yere aşağıladığını düşündü: Kız süper film seçmişti yahu!

“No pasaport no Romanya!” sahnesinde hem Ayça hem de Moon Jee koptular. Ayça gülerek:

“O adam aynı zamanda bu filmin yönetmenidir, Fatih Akın…” deyince Moon Jee şaşkınlıkla bir “Ooo!” sesi çıkardı. Bu kaba saba görünüşlü adama vinç operatörlüğünden tramvay vatmanlığına kadar her mesleği yakıştırırdı da, yönetmen olacağı hiç aklına gelmezdi!

Romanya’daki maceraların fotoğraflarla anlatıldığı sahneye ise bayıldı Moon Jee. “Süpermiş yav! Ben de araba çalıp sonra böyle parça parça satmak istiyorum!”

“E yapalım?” dedi Ayça muzip muzip. Moon Jee sırıttı: “Tamam, bak bu sözünü unutma. Canımızın fena halde sıkıldığı bir gün deneriz!”

Film kahramanlarının ot çekip uçtuğu sahnede ise yan yan Ayça’yı süzdü: “Sen benim gibi gencecik bir çocuğa ne biçim filmler izletiyorsun böyle?”

“Aman, gençmiş! Ufal da cebime gir!” dedi Ayça sırıtarak. Moon Jee kafasını kaşıyıp kendi kendine mırıldandı: “Ufal da cebime gir… Hımm, bu Çince bir deyimdi galiba, di mi lan?”

Fakat filmin sonlarına doğru Moon Jee’nin birden kalbi acımaya başladı: Melek’in aslında bir nişanlısı olduğunu Daniel’le aynı anda anlamıştı…

Sonraki sahneleri yüzünde hafif bir buruklukla seyretti genç adam. Daniel köprünün altına geldiği zaman içi acımıştı. Ama sonra, Daniel’in karşısına Juli çıktı ve…

“Aşkım, binlerce mil yol kat ettim, nehirleri geçtim, dağları aştım. Hüsrana uğradım ve ızdırap çektim. Nefsime karşı koydum, ve güneşi takip ettim. Karşına çıkıp sana şunu diyebilmek için: seni seviyorum…”

Moon Jee derin bir nefes koyverdi. Ayça çaktırmadan ona baktı. Genç adamın gözleri ekrana kilitlenmişti, belli ki filmden çok etkilenmişti. Son sahneyle birlikte muhteşem bir Boğaziçi görüntüsü ekranı doldururken Moon Jee yorulmuş gibi kendini kanepeye bıraktı. Ayça gururla sırıttı:

“Nasıl?? Dediğim kadar varmış, değil mi??”

Moon Jee bir şey demiyordu. Bir süre sustu, dalgın gözlerle ekranda akan yazılara baktı. Ayça birden korktu. Farkında olmadan çocuğun yarasını daha da deşmiş miydi, ne?

“Moon Jee?” dedi korkak bir sesle. “Ee… İyi misin?”

Moon Jee birden dalgınlığından silkindi. Ayça’ya normal gözlerle baktı.

“Eh, fena değildi,” deyip yerinden kalktı.

Ayça şaşkınca kalakalmıştı. Sonra o da heyecanla ayağa fırladı, Moon Jee’nin omzunu tuttu: “Heeey, ne demek o? Bu kadarcık mı?”

“Görüntüler iyiydi bak,” dedi Moon Jee ve sehpanın üzerinde duran cips paketini eline aldı: “Aaa, cipsim bitmiş…”

“YA!” Ayça bozulduğunu hissediyordu; bu mudur yani? Bu kadarcık mı?? “Sen iyi filmden ne anlarsın ki zaten…” deyip hırsla çantasını kaptı, kapıya doğru koşturdu. Moon Jee ise arkasından sırıtarak bakıyordu:

“Güle güle Ayça-sshi! Yemekler için teşekkürler!”

Ayça evden çıkınca da televizyonun başına çöktü, DVDplayer’ın play tuşuna bastı, filmi en baştan tekrar izlemeye başladı…

Han Seul bütün gününü Tayvan büyükelçisi ve heyetine eşlik ederek geçirmişti. Ofisine döndüğünde yorgun ama mutluydu. Henüz kapıdan içeri yeni girmişti ki ofis telefonu çaldı. Han Seul ahizeyi kulağına götürdü: “Alo?”

“Han Seul Sunbae! Nasılsın görüşmeyeli?”

“Ah, iyidir Woo Wan. Seni sormalı?”

woo wan - jae hee

woo wan - jae hee

“Bakıyorum da bizi unuttun,” dedi karşıdaki, sitem dolu bir sesle. “Halbuki biz okulumuz mezunu başarılı bürokrat Kim Han Seul’ün Dae Rea lisesi’ni ziyarete gelmesini sabırsızlıkla bekliyoruz!”

Han Seul suçlu suçlu gülümsedi. Aslında eski arkadaşı Woo Wan’ın ricası ne zamandır aklındaydı, ama genç adam bir türlü fırsat bulup da mezun olduğu liseyi ziyarete gidememişti.

Woo Wan onun lisede bir alt dönemi ve iyi arkadaşıydı. Han Seul bu zayıf, çelimsiz oğlanı dayak yemekten kaç defa kurtardığını hatırlamıyordu bile. Karşılığında da Woo Wan ona sevgi ve saygıyla bağlanmış, lise hayatı boyunca evcil hayvanı gibi peşinden ayrılmamıştı. Okul bitince iki çocuk Dae Rea lisesi’nin üniversiteye girebilen az sayıda öğrencilerinden olmuşlardı. Han Seul, babasının eski arkadaşı olan Dong Sae sayesinde başbakanlığa girip hızla yükselirken Woo Wan’sa öğretmenlik okumuş, sonra kendini eski okulundaki birbirinden sorunlu varoş çocuklarını ıslah etmeye adamıştı.

Şimdi de Han Seul’ün okula gelip öğrencilere: “Asla vazgeçmeyin! Benim gibi, siz de başarabilirsiniz!” diye gaza getirici bir konuşma yapmasını istiyordu. Han Seul son konuştuklarında bunun sözünü vermişti ama araya Prenses Josephine olayı girince bir türlü eski okuluna gidememişti işte.

“Tamam Woo Wan-ah, aklımdaydı o iş… En kısa zamanda geleceğim, söz veriyorum.”

“Boş sözlere artık karnım tok Sunbae,” dedi Woo Wan yarı şaka yarı ciddi. “Şimdi ajandanı açıyor ve bana önümüzdeki hafta içinde uygun olduğun bir zamanı söylüyorsun.”

Han Seul sırıttı. Woo Wan’ın elinden kurtuluş olmadığını anlamıştı. Ajandayı açarken bir yandan da:

“Ee, işler nasıl gidiyor?” diye sordu. “Mae Ri nasıl?”

“Mae Ri iyi, evde bebekle uğraşıyor,” diye güldü Woo Wan. “Eee dostum, artık aile babası olduk… Sen yakın zamanda evlenmeyi düşünmüyor musun?”

Han Seul bir an duraklayınca Woo Wan heyecanla:

“Alo? Alo?? Sunbae, bu sessizlik müjdeli bir haberin işareti, yanılmıyorum di mi?” diye bağırmaya başlamıştı bile. Han Seul bir kahkaha patlattı:

“Senden de bir şey kaçmıyor! Başlarında böyle gözü-kulağı keskin bir müdür varken zavallı çocuklar okula ne sigara sokabiliyordur, ne de porno dergi! Azıcık rahat bırak çocukları, ergen onlar…”

“Konuyu değiştirme; kim bu şanslı kadın? Ne zaman tanışıyoruz?” dedi Woo wan hemen. Han Seul sırıttı:

“Dur oğlum, daha ortada bir şey yok… Daha çıkmıyoruz bile… Sadece, ben kendisinden çok hoşlanıyorum; o da bana karşı boş değil gibi görünüyor, hepsi bu…”

“Olsun, senin için bu da büyük gelişme! Bak ne diyeceğim: Okula gelirken onu da getir,” dedi Woo Wan. Han Seul birden durdu.

“Öyle mi diyorsun? Hımm, aslında olabilir, neden olmasın? Ayrıca kendisi doktordur; istersen rica ederim, çocuklara alkol-uyuşturucu konusunda kısa bir seminer de verir…”

“Valla ne diyeyim, harika olur! Gerçekten çok memnun olurum Sunbae…”

“Tamam o zaman, ben onunla konuşup sana geri dönerim. Bu arada ben haftaya Salı ve Perşembe uygunum gibi görünüyor… Bu iki günden birinde gelirim okula; uygun mudur?”

“Süper! Senden haber bekliyorum.”

“Tamamdır. Mae Ri’ye selam söyle! Ufaklığı da benim için öp,” dedi Han Seul ve telefonu kapattı. Genç adamın gözleri ışıl ışıl olmuştu. Ayça’yı en yakın arkadaşlarından Woo Wan’la tanıştırmayı ne zamandır istiyordu; bu seminer verme işi harika bir bahane olurdu. Bir an düşündü, sonra cep telefonunu çıkardı:

“Alo? Ayça? N’aber, n’apıyorsun? Ben birazdan çıkıyorum; eğer senin de işin bittiyse birlikte çıkalım mı?”

sweetpea – 눈길

Az sonra Han Seul ve Ayça yakınlarda salaş bir sokak lokantasında karşılıklı oturuyor, bira içip ızgaralarını yiyorlardı. Ayça neşeyle:

“Bu sokak lokantalarını çok seviyorum! İnsan böyle salaş yerlerde kendini evinde gibi hissediyor…”

Han Seul ona sevgiyle gülümsedi. Genç kızın komplekssiz, rahat, küçük şeylerle mutlu olabilen tabiatı onda en çok hoşuna giden özelliklerden biriydi. İşi şakaya vurdu:

“Ooo, hem de ne rahattır! Hatta ben nerdeyse ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı masaya dayayarak oturacağım!”

“Rahat dediysek o kadar da değil!” diye güldü Ayça. Karşısındaki Moon Jee olsaydı bir de bu lafının başına “zevzek” ekleyip genç oğlanın saçlarını karıştırırdı ama Han Seul’ün karşısında biraz daha kibar olmaya gayret ediyordu.

İki gencin Haeundae’deki yakınlaşmalarından sonra aralarında hafif bir flört dönemi başlamıştı. İlişkilerinin doğasına dair henüz konuşulmuş bir şey yoktu; ama ufak-tefek imalar, baş başa yemeğe çıkmalar, çok yakında alevlenecek bir aşkın habercisi gibiydi.

“Ayça-sshi, aslında sana bir şey soracaktım ben,” dedi Han Seul birden. Ayça merakla gözlerini onun yüzüne çevirdi. Han Seul:

“Haftaya Salı eğer işin yoksa benle birlikte bir okula konuşma yapmaya gelir misin?” diye sordu. “Okulun müdürü benim eski bir arkadaşım. Benden çocukları motive edici bir seminer vermemi istiyor. Sen de gelip alkol ve uyuşturucunun zararları hakkında kısa bir konuşma yaparsan sana minnettar olurum…”

Ayça hemen:

“Elbette yaparım,” dedi gözleri ışıldayarak. “Çok memnun olurum Han Seul…”

“Buna çok sevindim,” dedi Han Seul de. Sonra sevgiyle baktı genç kıza: “Sanırım doktorluk yapamadığın için biraz üzgünsün, öyle mi Ayça? İnsanlara yardım etmeyi bu kadar seven birisi olarak belki de masabaşı işi yapmak seni biraz üzüyordur…”

Ayça ona bir şey demek ister gibi bakınca da şaşırarak gözlerini ona dikti Han Seul. Ayça ise tereddüt ediyordu. Ama en sonunda genç kız “ne olursa olsun” diye düşündü ve:

“Aslında şimdi bir olanak doğdu,” dedi. “Yani doktorluk yapmam için… Ama ben bilemiyorum…”

“Nasıl yani?” diye sordu Han Seul merakla.

“Yani Hae In’in kliniğinde çalışmak için teklif aldım… Ama bir yandan da şimdi yaptığım işi başbakanın bizzat kendisine borçluyum… Eğer işten ayrılırsam, ona karşı ayıp etmiş olur muyum diye düşünmeden edemiyorum…”

Han Seul’ün yüzündeki gergin anlam yumuşadı. Genç kıza gülümseyerek baktı:

“Düşündüğün şeye bak! Hayır, elbette ayıp etmiş olmazsın. Sevdiğin işi yapman çok daha önemli.”

Ayça hayretle başını kaldırdı. Han Seul’den böyle bir şey duymayı ummamıştı. Han Seul’se devam ediyordu:

“Hem ayrıca asıl mesleğini yaparak insanlara çok daha faydalı olacaksın. Başbakan da aynen böyle söyleyecek ve sana teşekkür edecektir…”

Ayça çok duygulanarak baktı karşısındaki genç adama. Dudaklarından: “teşekkür ederim,” sözcükleri döküldü. Han Seul’se gülümseyerek onun gözlerinin içine baktı:

“Senin mutlu olman her şeyden önemlidir prenses, bunu sakın unutma,” dedi ve elindeki birayı Ayça’nın bira şişesine vurdu:

“Hadi o zaman, biralar bizi bekliyor! Gan baeee!”

Ayça da gülerek önündeki şişeyi aldı, Han Seul’le tokuşturduktan sonra dudaklarına götürdü. Sonra karşısındaki yakışıklı adama sevgiyle baktı.

Gün geçtikçe onun sadece görünüşüne değil, kalbine de vurulmaya başlıyordu.

Mary Stayed Out All Night OST – Because of Her

“Beklenmedik bir yaz yağmuru gibi girdin hayatıma

Aşkınla ıslattın beni tepeden tırnağa

Beni bundan kurtaracak olan da sensin

Şemsiyem ol benim, yanımda ol hep, başucumda…”

Moon Jee ve yıldızları sahnede son bestelerini söylerken bardaki kalabalık genç kız grubu onlara bağıra çağıra eşlik ediyordu. Moon Jee şaşmadan edemedi; bu besteyi daha önce sadece bir kez çalmışlardı; hayran grubu ne çabuk ezberlemişti böyle?! Bu kız milletinden korkulurdu valla!

Bardaki en arka masalardan birinde ise orta yaşlı, takım elbiseli, gömlek düğmeleri göğsüne kadar açılmış bir adam, sahnedeki gençleri izliyordu. Yanına yaklaşan garsonu çağırdı, kulağına eğildi:

“Bu çalan çocukların bir grubu var mı?”

“Evet efendim, onlar “Moon and stars” diye bilinirler… Yaklaşık bir-bir buçuk senedir bizde çıkıyorlar,” dedi garson. Takım elbiseli adam başını sallayıp garsona “gidebilirsin” gibisinden bir el işareti yaptı. Garson onu eğilerek selamladı ve yanından çekildi.

Sahneye en yakın masalardan birinde ise Jae Hwa tek başına oturuyordu. Genç kız konserin başından beri gözünü kırpmadan Moon Jee’yi izliyordu. Moon Jee ve arkadaşları onu derhal fark etmişti, hatta diğer üç oğlan imalı imalı Moon Jee’ye kaş-göz işareti yapmışlardı ama Moon Jee’nin umrunda değildi. Onları sert bir kaş çatmasıyla uyardı. “İşinize bakın!” demekti bu.

Ancak grup çalmayı bitirip de “teşekkürler!” diye sahneden inmeye davranınca Jae Hwa da hareketlendi. Sahneye kadar ilerleyip gitarını kılıfına yerleştiren Moon Jee’nin dibine kadar sokuldu:

“Moon Jee-sshi… Biraz vaktiniz var mı?”

Moon Jee yüzlerinde yine “ooo, anlayalım!” ifadeleri beliren grup arkadaşlarını görmezden geldi ve Jae Hwa’ya döndü:

“Buyrun Agasshi, sizi dinliyorum.”

“Şeyy… İzin verirseniz size bir içki ısmarlamak istiyorum,” dedi genç kız.

Az sonra Moon Jee ve Jae Hwa köşedeki masaların birinde karşılıklı oturmuşlar, içkilerini yudumlamaktaydılar. Jae Hwa mahcup bir sesle:

“Aslında size teşekkür etmek istemiştim Moon Jee-sshi,” dedi. “Geçen gün nişanlımın yaptığı kabalık karşısında beni savunmanız çok hoşuma gitti. Bunun için size teşekkür ederim.”

“Önemli değil, yerimde kim olsa aynı şeyi yapardı,” dedi Moon Jee fazla aldırmadan. Jae Hwa ise heyecanla atıldı:

“Öyle değil ama, sizden başka kimse müdahale etmedi! Çok, çok teşekkür ederim!”

Sonra birden durgunlaştı genç kız. Bakışları içki kadehinin içine dalarken buruk bir biçimde konuştu:

“O gün moralim çok bozuktu… O yüzden size de ters davrandım, hiçbir şey demeden çekip gittim. Aslında nişanlımın suratını bile görmek istemediğim için yaptım bunu; ama o arada size de teşekkür edememiş oldum…”

“Dediğim gibi, ben bunu teşekkür beklediğim için yapmadım zaten,” dedi Moon Jee. Sonra ilk kez, dikkatlice kıza baktı. Yumuşak bir sesle: “Fakat nişanlınızı uzaktan tanıdığımı ve hakkında hiç de iyi şeyler duymadığımı belirtmek isterim. Eğer aklınız varsa bir an önce kendinizi o adamdan kurtarırsınız.”

Jae Hwa hayretle başını kaldırdı. Moon Jee San Young’u nerden tanıyor olabilirdi ki??

“Siz… nerden-“

“Nerden bildiğimi sormayın, çünkü söyleyemem,” diye onun sözünü kesti Moon Jee. “Sadece kendisinin paragöz, sadece mevki düşünen, hatta muhtemelen sizle de bu yüzden evlenmek isteyen biri olduğunu sanıyorum.”

Jae Hwa birden gözlerini kaçırdı. Yüzüne acıklı bir anlam düştü. Burukça gülümseyerek:

“O iş… o kadar kolay değil…” diye mırıldandı. “Ailelerimiz bu evliliğe onay veriyorlar, ve ben-“

“Saçmalamayın lütfen! Evlenecek olan anne babanız değil, sizsiniz!” dedi Moon Jee onun sözünü keserek. Genç adam ateş saçan gözlerle bakıyordu. Jae Hwa bu pırıltılı gözlerle göz göze gelince birden durakladı. Beyni boşalmış gibiydi. Ağzını açtı, ama hiç ses çıkmadı.

“Dediğim gibi, nişanlınızın sizi değil, itibarınızı sevdiğine inanıyorum. Ve bunu düşünmek için haklı sebeplerim var,” diye sözüne devam etti Moon Jee. “Eğer sizin de böyle şüpheleriniz varsa o adamla ilişkinizi bir an önce sonlandırmanız en hayırlısı olur.”

O sırada bir garson masaya yanaştı ve Moon Jee’ye bir şeyler söyledi. Moon Jee ayağa kalktı:

“Üzgünüm, şimdi gitmem lâzım. Ama söylediklerimi bir düşünün.” Genç kızın gözlerinin içine bakıp gülümsedi: “Çünkü siz o adamdan çok daha iyilerini hak eden bir genç bayansınız Jae Hwa-sshi!”

Ve kıza göz kırpıp yürümeye başladı. Jae Hwa put gibi kalakalmıştı. Genç kız, yanaklarına kan hücum ederken Moon Jee’nin ne kadar cool olduğunu düşünmeden edemedi.

Ayça o sabah kötü bir soğuk algınlığıyla uyandı. Yataktan kalkmaya bile mecali yoktu. Ama işe gitmeli ve öğleden sonra da Han Seul’e söz verdiği gibi okula gidip konuşma yapmalıydı…

Fakat iş yerinde geçirdiği iki saatten sonra, genç kız bunun imkânı olmadığını anladı: Başı çatlayacak gibi ağrıyor, eklemleri sızlıyor, gözleri kapanıyordu. Ayakta duracak halde değildi.

İş yerinden izin alıp eve gitti. Han Seul’e telefonla ulaşamamış, sesli mesaj bırakmıştı.

Eve gelince bir ilaç alıp yatağa yattı ve ölü gibi uyumaya başladı. Kabuslarla dolu, bölük pörçük bir uykuydu bu. Bir ara telefonunun çaldığını duydu, sonra kapı çalınıyor gibi geldi. Ama yerinden kalkacak hali yoktu zavallının; bayılır gibi uyumaya devam etti.

Nihayet gözlerini açtığında güneş batıya doğru epeyce yaklaşmıştı. Ayça: “Han Seul’ü tekrar aramalıyım…” diye içinden geçirirken başucunda mırıltılar duydu.

sweetpea – 잊혀지는 것

“Sence uyandırıp bir şeyler yedirsek mi?” diyordu bir erkek sesi. Bir kızsa: “Hayır, bırak uyusun… Kendi kendine uyanınca hem çorba yedirir, hem de ilaç veririz…” diye cevapladı.

Ayça birkaç saniyelik bir akıl karışıklığından sonra anladı: Seslerin sahipleri Moon Jee ve Hae In’di. Genç kız, mecalsiz haline rağmen hafifçe gülümsemeden edemedi: Moon Jee nerdeyse iki hafta aradan sonra Hae In’le yeniden normal bir biçimde konuşmaya başlamıştı demek.

Gerçekten de, Hae In eve gelip de Ayça’yı hasta bulunca hasta çorbası pişirmek için markete giderken karşılaşmıştı Moon Jee ile. Moon Jee onun telaşının  sebebini öğrenince kararlılıkla: “ben ne yapabilirim, onu söyle,” demişti. Böylece Moon Jee eczaneye gitti; Hae In’se tavuk ve sebze aldı, sonra ikisi birden eve gelip Ayça’ya hastabakıcılık yapmaya başladılar. Hae In çorba pişirirken Moon Jee uyuyan kızın yanına yaklaşıp ateşini kontrol etmiş, “ateşi yok,” diye rapor vermişti. Az sonra Hae In çorba ve ilaç koyduğu tepsiyi Ayça’nın odasına getirince Moon Jee de peşinden gelmişti.

Şimdi hâlâ uyuyor zannettikleri Ayça’nın uyanmasını beklerken ikili arasında ilk kez sıkıntılı bir sessizlik oldu. Sonunda Hae In biraz çekingence Moon Jee’ye baktı:

“Eee… Sen… sen ne yapıyorsun son zamanlarda?”

Moon Jee hafifçe gülümsedi. Alaycı bir sesle:

“Eğer iyi olup olmadığımı soruyorsan iyiyim, merak etme,” dedi. “Depresyonda falan değilim…”

Hae In ne cevap vereceğini bilemeyerek sustu. Sonra:

“Özür dilerim…” dedi. “Seni üzmek hayatta en son isteyeceğim şeydi… Ama… biliyorsun işte…”

Moon Jee içini çekti, sonra acı, ama anlayışlı bir sesle:

“Biliyorum,” dedi. “Kendini üzme artık… Ne yapalım, hayatta her şey istediğimiz gibi olmuyor… Birini çok sevmek, onun da seni sevmesi için yeterli olmuyor maalesef…”

Hae In “Moon Jee…” diye mırıldanıp onun kolunu tutmak ister gibi bir hareket yaptı, ama genç adam hemen kendini kurtarıp yatakta gözleri kapalı bir biçimde onları dinlemekte olan Ayça’nın başına doğru eğildi: “Aaah, bu kız da uyanamadı gitti! Hey, Ayça-sshi, hadi kalk da bir şeyler ye…”

“Mmm? Moon Jee, sen misin?” dedi Ayça yeni uyanıyormuş taklidi yaparak. Sonra gözlerini araladı. “Ah, Hae In, sen de mi burdaydın?”

Hae In onun yatağının yanına oturdu, hastanın üzerine doğru eğildi:

“Nasılsın? Kalkıp biraz çorba içebilecek misin?”

Ayça yerinde doğrulmaya çabaladı; Moon Jee de kolundan tutarak yardım etti ona. Ayça hemen:

“Çok yaklaşmayın,” dedi, “Heralde virüs kaptım. Yoksa yazın ortasında bu ne hastalığı böyle??”

“Korkma bize bir şey olmaz,” diye sırıttı Moon Jee. “Asıl sen nasılsın söyle bakalım.”

Ayça kendini yoklayınca eve geldiği andan biraz daha iyi olduğunu fark etti. Baş ağrısı geçmişti. Yalnız üzerindeki kırıklık devam ediyordu.

“Daha iyiyim,” diye cevapladı. Hae In’se hemen komodinin üzerine bıraktığı çorba kâsesine uzanmıştı:

“Bir şeyler ye de ilaç iç… Başka türlü iyileşemezsin.”

“Tamam,” dedi Ayça ve tepsiyi önüne aldı. O anda aklına Han Seul’e söz verdiği geldi: “Ah! Bu arada nerdeyse unutuyordum; Han Seul aradı mı hiç?”

“Yoo,” dedi Hae In şaşkınlıkla, “Arayacak mıydı?”

“Şey, biz onunla bir liseye gidip-“

Tam o anda kapı çaldı ve genç kızın lafını böldü. Moon Jee koşturdu: “Ben açarım!” Delikanlı geniş adımlarla iki dakikada kapının önüne varmıştı bile.

Kapı açılınca elinde bir demet çiçekle bekleyen Han Seul göründü. Karşısında Moon Jee’yi gören genç adam afallarken Moon Jee sırıtarak:

“Aaah, ne gerek vardı abiciğim, zahmet etmişsin!” diye çiçeklere uzanmıştı bile. Han Seul sertçe çiçekleri geri çekti:

“YA! Bunlar Ayça için! O nerde, içeride değil mi? Hem sen burda ne arıyorsun??”

“Eğer bir nefes alıp sorularına ara verirsen anlatacağım,” dedi Moon Jee sabırla. “Ayça hasta… Biz de Hae In’le birlikte doktorculuk oynuyorduk.” Han Seul ona dik dik bakınca da sırıttı:  “Öyle doktorculuk değil… Ayça’yla ilgileniyorduk yani…”

O sırada içeri odadan Hae In çıktı, kapıdakini görünce gülümsedi:

“Han Seul-sshi, gelsene… Ayça biraz rahatsız…”

“Ne oldu, önemli bir şey değil, di mi?” dedi Han Seul endişeyle. Hae In’in cevap vermesine kalmadan Ayça da koridorda gözüktü:

“Önemli sayılmaz, ama bugün dışarı çıkabileceğimi sanmıyorum Han Seul,” dedi genç kız yorgun bir sesle. “Özür dilerim…”

“Boşver, önemli değil,” dedi Han Seul, “Sen iyi misin onu söyle… İstersen bir hastaneye gidelim.”

Ayça yorgunca gülümseyip Hae In ve Moon Jee’yi işaret etti:

“Burda özel doktorum ve hastabakıcım varken hastaneye ne gerek var? Hem unutma, ben kendim de doktorum,” diye güldü genç kız. Ama hemen sonra yüzü bulutlandı: “Bu arada arkadaşına verdiğin söz ne olacak? Hani uyuşturucu, alkol hakkında benim de bir şeyler anlatmamı istiyordun…”

“Orası önemli değil, ben tek başıma giderim,” dedi Han Seul hemen. “Uyuşturucu ve alkolün kötülüklerini de anlatmayıveririz, ne olacak…”

Ayça ise üzülmüştü. Birden gözü Hae In’e takıldı. Genç kız aklına gelen fikrin heyecanıyla Hae In’e döndü:

“Hae In! Senden benim yerime Han Seul’e eşlik etmeni rica etsem çok şey mi istemiş olurum?? Çocuklara yirmi dakikalık bir konuşma yapacaksın, olur mu?”

“Şeyy, bilmem ki…” dedi Hae In şaşkınca. Han Seul’e baktı: “Yani… eğer Han Seul için de sorun değilse, olabilir elbette…”

“Valla minnettar olurum,” diye sırıttı Han Seul, “Ben el mecbur gideceğim; bu sefer de ekersem Woo Wan beni kıtır kıtır kesecek çünkü! Eğer yanımda bir de doktor hanım götürebilirsem çok daha iyi olur tabii…”

“Tamam o zaman,” diye güldü Hae In ve diğerlerine döndü: “O zaman ben gidip hazırlanayım…”

“E ben de kendi evime geçeyim bari,” dedi Moon Jee de ve Ayça’ya döndü: “Sen dinlenmeye devam edeceksin, değil mi? Hadi içeri geç de uyu biraz… Eğer bir şeye ihtiyacın olursa bana bir telefon çak, iki dakikaya kapında olurum.”

“Tamam, çok sağol” dedi Ayça ona ve Han Seul’e baktı: “Gerçekten özür dilerim Han Seul. Bunu daha sonra telafi edeceğim.”

“O zaman bunu söz olarak alıyorum,” diye güldü Han Seul ve genç kızın omuzlarından tutup onu gerisin geri içeriye doğru döndürdü: “Haydi şimdi git ve dinlen… Bizi merak etme…”

Ayça yüzünde yorgun ama mutlu bir gülümsemeyle odasına döndü.

Moon Jee ise evde pek fazla oturamadı. Daha akşam yemeğini yeni bitirmişti ki Hyung Kan aradı:

“Hyuuuung! N’aber?? Keyifler iyi mi??”

“Benden iyi de, siz şimdiden içmeye mi başladınız??” dedi Moon Jee çocuğun kaymış sesini hemen fark ederek. “Yuh be oğlum, daha yeni akşam oldu…”

“Biz bizim bardayız! Hadi sen de gel! Ortam yıkılıyoo!” dedi Hyung Kan. Sonra da fısıltıyla ekledi: “Jae Hwa da burda. Deminden beri seni soruyo!”

“Jae Hwa mı? O kimdi lan?” Moon Jee biraz düşündükten sonra “haaaa…” diyerek hatırladı: “Şu milletvekilinin kızı… İyi de, n’apıcakmış beni?”

“Gelince kendin sorarsın,” dedi Hyung Kan ve telefonu kapattı. Moon Jee şaşkın bir yüzle kalakalmıştı. Sonra omuz silkti: “Eh, yapacak daha iyi bir işim olmadığına göre, gidip bir bakalım ne istiyormuş hanfendi…”

Üzerine bir sweatshirt alıp evden çıktı.

“İşte böyle çocuklar… Siz siz olun, asla ama asla uyuşturucu denemeyin! Bir defadan bir şey olmaz demeyin sakın, çünkü yalnızca bir defa deneyeceğini düşünerek uyuşturucu alıp bağımlı olanların yüzdesi çok yüksektir! Evet, sorusu olan var mı?”

Konferans salonunu doldurmuş olan liseli çocuklar yüzlerinde hayran bir anlamla dinliyorlardı bu güzel doktoru. Hae In konuşmasını bitirip soran gözlerle onlara bakınca hepsi kaykılmış hallerinden kurtulup toparlandılar. Şişmanca bir çocuk el kaldırdı.

“Evet, sor canım,” dedi Hae In. Şişman çocuk otuz iki dişiyle birden sırıttı:

“Sizin erkek arkadaşınız var mı Noona?”

Konferans salonundaki tüm öğrenciler gülmeye başlarken Woo Wan hemen müdahale etmişti bile: “YA! Tae Young, benim dersimde alacağın nottan on puan kırıyorum!” Şişman çocuğun: “Ama hocam yaaa…” diye sızlanmaya başlamasına hiç aldırmadan sözlerine devam etti:

“Evet, Hae In-sshi’ye aklıbaşında sorumuz olmadığına göre her şeyi çok iyi anladığınızı varsayıyorum! Şimdi konuşmacılarımızı alkışlayalım: İşleri güçleri arasında vakit ayırıp buraya kadar geldikleri için kendilerine çok ama çok teşekkür ederiz!”

Çocuklar kendilerini alkışlarken Han Seul ve Hae In de eğilerek onları selamladılar. İkisinin de yüzü faydalı bir iş yapmanın sevinciyle parlıyordu.

Az sonra Woo Wan’ın odasında, onun masasının karşısındaki koltuklarda oturuyorlardı. Woo Wan Han Seul’e döndü:

“Gerçekten çok teşekkür ederim Sunbae… Sayende çocuklar hem eğlenceli bir saat geçirdiler, hem de isterlerse neler yapabileceklerini gördüler. Karşılarına senin gibi rol modeli alabilecekleri birini çıkarmak çok önemliydi…” Sonra Hae In’e döndü: “Elbette size de minnettarım Hae In-sshi. Buraya kadar yoruldunuz, çocukları alkol ve uyuşturucu konusunda bilgilendirdiniz, ağzınıza sağlık.”

“Rica ederim,” dedi Hae In kibar gülümsemesiyle ve Han Seul’e bir göz attı: “Ama benim yaptığım konuşmanın Han Seul’ün gösterdiği taekwondo numaralarından sonra çok kuru kaldığına eminim…”

Han Seul gülerek itiraz etti:

“Hayır canım, olur mu öyle şey?? Sen de gençleri güzelliğinle büyüledin. Doğrusu, ben yop chagi ve momdollyo huryo chagileri gösterirken kimse ağzından salyalar akıtarak bana bakmıyordu!”

Hae In ve Woo Wan gülmeye başladılar. Woo Wan heyecanla:

“Hakikaten Han Seul Sunbae’nin anlattığı kadar varmışsınız Hae In-sshi,” deyiverdi, “Ben de uzuuun bir bekarlıktan sonra Hyung’un kalbini çalan kadını merak etmiştim. Siz beklentilerimin de ötesinde çıktınız…”

Han Seul ve Hae In bir an şaşkınca kalakaldılar. Hae In başını çevirip Han Seul’e baktı. Onun durumu nasıl toparlayacağını bilemeyerek dudaklarını ısırdığını görünce genç kızın içinden hafif bir hayalkırıklığı geçti. Yine de yüzüne çabucak bir maske geçirmeyi başardı, gülümseyerek Woo Wan’a döndü:

“Sanırım siz beni başkasıyla karıştırdınız Woo Wan-sshi… Biz Han Seul’le sadece iki arkadaşız…”

Woo Wan şaşkınlıkla Han Seul’e baktı, büyük bir çam devirdiğini anlayıp yüzünden “has..tir!” ifadesi geçerken genç adam kekelemeye başladı:

“Ah… Çok afedersiniz… Ben… Yanlış anlamışım sanırım, çok pardon…”

“Önemli değil, rica ederim,” dedi Hae In. Han Seul’se hemen konuyu değiştirmişti: “Ee, beni ne zaman size akşam yemeğine davet ediyorsunuz bakalım? Mae Ri’yi de ufaklığı da çok özledim…”

Woo Wan: “Ah, hay hay, ne zaman istersen…” diye cevap verdi ve ikili Woo Wan’ın ailesinden konuşmaya başladılar. Hae In’se yüzünde hiç bozmadığı bir gülümsemeyle onları dinliyordu.

Ama genç kızın kalbi, sanki gerçek bir yara yeriymiş gibi, için için yanmaya başlamıştı.

Avatar OST – credits

Moon Jee barın köşesine henüz gelmişti ki, arkasından biri seslendi:

“Hey, genç adam! Onbin won’a sana kaderini söyleyebilirim!”

Moon Jee dönüp bakınca esmer tenli, Hintli olması muhtemel bir adamın sırıtarak onu süzdüğünü gördü. Önünde mercimek gibi bir şeyler vardı. Orta yaşlı adam altın dişini göstererek sırıttı:

“Hadi gel, korkma! Yoksa çekindiğin şeyler mi var?”

Moon Jee alaycı bir biçimde güldü: “Neden çekinecekmişim? Ben sadece fala inanmam, o kadar!”

“Sen önce beni bir dinle de, inanıp inanmamaya sonra karar verirsin,” diye sırıttı adam. Moon Jee “çattık valla…” diye düşündü, yürüyüp gitmeye hazırlanıyordu ki adam:

“Hey! Sen müziği çok seviyorsun, öyle değil mi??” diye bağırdı arkasından.

Moon Jee zınk diye durdu. Şaşkınlık içinde dönüp adama baktı. Adam yine sırıttı:

“Bildim, öyle değil mi? Hadi gel de başka şeyler de anlatayım sana…”

Moon Jee’nin yüzündeki şaşkınlık yerini yine alaycı bir sırıtışa bırakmıştı. Genç adam: “Bunu bilmeyecek ne var? İçeride müzik yapılan bir yere girmek üzereyim ve genç bir adamım. Elbette müzik sever birisi olmalıyım!” Ama yine de falcının karşısına geçip ufak taburesine oturmadan edemedi. Onun cebinden çıkardığı onbinliği havada kaptı adam:

“Bereket versiiiin! Eveeet, şimdi bakalım sihirli baklalarımız ne diyor…”

Moon Jee gülmesine engel olamadı: “Sihirli bakla mı?! Başka bir şey bulamadın mı??” Ama falcı elinde sallayıp önündeki tablanın üzerine attığı baklalara bakıp onu sertçe susturdu. Sonra teatral bir sesle konuşmaya başladı:

“Sen… sen yakında önemli bir iş teklifi alacaksın! Ama sonra bu işte pürüzler çıkacak! Halletmesi zor şeyler…”

“Yapma yav?” dedi Moon Jee gene alaycı bir tavırla. “Eee, başka?”

“Dur… bekle…” Falcı bir süre çözmeye çalışıyormuş gibi durdu, sonra ekledi: “Bir de, bir kız var…”

“Hadi yaa? Demeee?” dedi Moon Jee gene sırıtarak. Kız olmayıp da ne olacağdı demek geldi dudaklarının ucuna ama son anda vazgeçti. Adamsa devam ediyordu:

Avatar OST – Dai Li

“Ama bu kız seni istemiyor. Ondan vazgeçmen gerek!”

Moon Jee birden durdu. İlk defa dikkatle falcıya baktı. Adam yine yapışkan bir biçimde sırıttı: “Bildim, di mi? Hadi at bir onbinlik daha, devamını da anlatayım!”

“Öfff, yeter bu kadar, hiç uğraşamayacağım!” dedi Moon Jee ve ayağa kalktı. Falcı: “Heeey, nereyee?” diye arkasından bağırırken yürümeye başladı. Falcı birden:

“Güneşten vazgeçmen gerek!” diye bağırdı arkasından. “Sen Ay değil misin?? Güneş sana göre değil!”

Moon Jee gözleri irileşerek durdu. Güneşten vazgeçmen gerek… Sen Ay’sın… Bunu nasıl bilmişti?!

Tekrar falcıya dönmek üzereydi ki birisi: “Heeey, Moon Jee-sshi!” diye seslendi. Moon Jee karşıya bakınca barın girişinde Jae Hwa’nın kendisine el salladığını gördü.

“Geliyorum!” diye bağırdı ona ve hızlı adımlarla yolun karşısına geçip genç kızın yanına geldi. Jae Hwa eski bir dostunu görmüş gibi sarıldı, şapur şupur yanaklarından öptü genç adamı.

“Hoşgeldin Moon Jee-sshi! Hadi gel içeri girelim!”

“Ho-hoşbulduk,” dedi Moon Jee şaşkınca. Kız besbelli fena halde sarhoştu. “Bakalım bu gece başıma daha neler gelecek…” diye mırıldanarak kendisini içeri doğru çekiştiren Jae Hwa’yı takip ederken birden durdu, içinde büyük bir ürpertiyle dönüp artık uzakta kalan falcıya baktı.

Adam hâlâ gözleri kendisine dikilmiş vaziyette, altın dişini göstererek sırıtıyordu.

Jae Hwa gerçekten de fena halde sarhoştu. İşin kötüsü, sadece o da değil, Moon Jee dışında herkes çoktan kafayı bulmuştu. Moon Jee çıkıp geldiği için kendi kendine küfretti: Böyle ortamları hiç sevmezdi. Herkes sarhoş, bir kendisi ayık; mecburen diğerlerine dadılık yapmak zorundaydı.

Gerçekten de öyle oldu: “Hyuuuung, bana bi bira daha alsanaaa,” diyordu Jin Beom kaymış gözlerle. Moon Jee ise onun elindeki hâlâ yarısından çoğu dolu olan bardağı almaya çabalıyordu. Bu arada Joon Hwa boynuna sarılıyor, “Hyung-niiiim, öpüjeeem!” diye kulağının dibinde bağırıyordu. Az sonra Jae Hwa gelip beline sarılıyordu: “Oppa, hadi dans edelim!” Moon Jee “lan, ne zaman bu kızın oppa’sı olduk…” demeye kalmadan kendini dans pistinde buluyordu.

En sonunda genç çocuğun sabrı taştı. Hâlâ kolları sarmaşık gibi beline dolanmış olan Jae Hwa’yı zorlukla kendinden uzaklaştırdı:

“Jae Hwa-sshi! Hadi topla kendini! Yürü, seni evine bırakayım!”

“Olmaz…” diye mırıldandı genç kız, “Bu gece kopmam lâzım…”

“Kopmuşsun zaten kopacağın kadar, hadi gidelim,” dedi Moon Jee ve kızın koluna girip zorlukla yürüterek bardan çıkardı.

Az sonra taksiye binmiş, Moon Jee’nin genç kızın ağzından zorla alabildiği adrese doğru yola koyulmuşlardı. Genç kız gözlerini araladı, nerde olduklarını yeni anlamış gibi gözlerini kırpıştırdı:

“Oh?! Nereye gidiyoruz??”

“Seni evine bırakıyorum,” dedi Moon Jee.

Keane – sunshine

Kız birden onun kolunu tuttu! Moon Jee şaşkınlıkla ona bakakaldı.

“Eve gitmeyelim,” diye fısıldadı Jae Hwa. “Beni kendi evine götür… N’olur…”

Moon Jee’nin kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktı. Jae Hwa’nınsa gözleri yaşarmıştı; Moon Jee’ye yalvaran gözlerle bakıyordu. Yüzündeki ağır makyaj biraz dağılmıştı, ama hâlâ çok hoş ve seksi görünüyordu. Moon Jee bir an yutkundu. Kız harbi güzeldi, üstelik kendi ayağıyla gelmeye niyetliydi. Ayrıca belli ki nişanlısıyla arasında sorunlar vardı. Moon Jee kızın nişanlısının Ayça’nın eski sevgilisi olduğunu hatırlayınca birden aklına: “Bu kızla beraber olursam Ayça’nın intikam almasına yardım edebilirim!” düşüncesi düştü. Ayrıca Hae In’i unutmak için bir başka kızla beraber olmak işe yarayabilirdi. Genç adam tereddüt içinde durakladı.

Jae Hwa ise hâlâ beklenti dolu gözlerle ona bakıyordu.

“Eee, ne diyorsun, sana gidiyor muyuz?” diye fısıldadı.

Moon Jee cevap vermedi. Onun yerine, taksi şoförüne seslendi:

“Ajusshi! Sana demin söylediğim adrese gitmiyoruz. Burdan sola sap lütfen…”

Hae In ve Han Seul, yol üzerindeki bir ızgaracıda oturuyorlardı. Hae In telefonla konuşuyordu.

“Tamam tatlım, ben bir saate kadar eve gelirim… Tamam, çok sevindim kendini iyi hissettiğine… Evde görüşürüz…”

Telefonu kapatırken karşısındaki genç adama döndü: “Ayça daha iyiymiş. Hatta nerdeyse eklem ağrısı bile kalmamış, öyle söyledi.”

“Oh, çok sevindim,” dedi Han Seul yüzünde bir rahatlama ifadesiyle. Hae In ona baktı, sonra hafif hüzünlü bir tebessüm geçti yüzünden. Han Seul’ün aklının akşamdan beri Ayça’da kaldığını biliyordu.

Genç kız kederle önündeki biraya uzandı. Başına dikti. Han Seul şaşkınlıkla baktı ona:

“Hae In, ne yapıyorsun?? O öyle içilir mi?”

Genç kız hafifçe güldü. Sonra hüzün dolu gözlerle karşısındaki yakışıklı adama baktı. “Hâlâ anlamıyor musun?” der gibi uzun uzun baktı.

Sonra bakışlarını indirdi, yarım ağızla gülümsedi.

“Bugün canım böyle içmek istiyor…”

Ve Han Seul’ün bir şey demesine kalmadan birayı tekrar başına dikti.

“Hah, şimdi oldu! Artık daha iyi misin?”

Jae Hwa öfkeli gözlerle yanındaki genç çocuğa baktı. Kendisini nehir kenarına getirmiş, kusmasını sağlamıştı. Genç kız dişlerinin arasından tısladı:

“Bunu neden yaptın, ha?! Hani size gidiyorduk??”

Moon Jee ellerini cebine soktu:

“Benim nişanlı kızlarla işim olmaz agasshi,” dedi umursamaz bir tavırla. “Hadi bakalım, eğer kendine geldiysen bir taksi çevirelim de seni evine bırakayım… Bak, yağmur başlamak üzere, dışarıda kalma bu havada…”

Jae Hwa onu sertçe itti:

“Gerek yok! Ben eve kendim giderim!”

Ve böyle deyip hızlı hızlı yürümeye başladı. Moon Jee arkasından: “Ama…” diye söze başlayacak oldu, fakat kızın gayet düzgün bir biçimde yürüyebildiğini görünce şaşkınca durakladı. Sonra kendi kendine sırıtmaya başladı: “Sarhoş numarası, ha? Vay çakaaal…”

Ve elleri ceplerinde, ıslık çala çala nehir boyunca yürümeye koyuldu.

Deniz Tuzcuoğlu – Yapma

Hae In ve Han Seul de salaş lokantadan çıkmış, nehir boyunca yürümeye başlamışlardı. İkisi de susuyordu. Hae In kendi üzüntüsüne gömülmüştü; Han Seul ise bu neşeli genç kıza neler olduğunu çözeye çalışıyordu. Daha önce keyfi gayet yerindeydi oysa ki. Şimdi durup dururken ne olmuş olabilirdi?! Han Seul düşündü, mantıklı bir sebep bulamadı. Woo Wan’ın yanından ayrıldıklarından beri genç kız ilginç bir biçimde durgundu.

En sonunda dayanamadı, çekingen bir sesle:

“Hae In-sshi?” dedi, “Bilmeden seni kıracak bir şey mi söyledim? Veya bir şey mi yaptım? Neden böyle durgunsun?”

Hae In derin derin içini çekti. Sonra hafif bir gülümsemeyle Han Seul’e döndü. Sarhoşluktan kaymış bir sesle:

“Gerçekten hiçbir fikrin yok, öyle değil mi?” diye mırıldandı.

Han Seul boş boş baktı ona. Şaşkınca:

“Be-ben… hayır, gerçekten bilmiyorum,” diye itiraf etti. İçinde bir endişe büyümeye başlamıştı. Bu işin sonunun iyi bitmeyeceğini hisseder gibiydi.

Hae In ona dik dik baktı. Sonra pat diye:

“Woo Wan-sshi’ye bahsettiğin kişi Ayça’ydı, değil mi?” diye sordu!

Han Seul’ün ağzı açık kalmıştı. Genç adam birkaç saniye gözlerini kırpıştırdı, sonra:

“Ben… Evet,” dedi. “Bunu tahmin edeceğini düşünmüştüm. Evet, doğruyu söylemek gerekirse ben Ayça’dan gerçekten hoşlanıyorum ve-“

“Neden? NEDEN?!” diye bağırdı Hae In birden. “Neden ondan hoşlanıyorsun?! Neden benden değil de ondan hoşlanıyorsun ha?!”

Han Seul bu defa ciddi bir korkuyla baktı karşısında histerik bir biçimde bağıran genç kıza. Sonra sesini tatlılaştırmaya gayret ederek:

“Hae In-sshi,” dedi, “Bak, bu gece çok içtin… İstersen bunları sonra konuşalım, ha?”

“Neden ondan hoşlanıyorsun?” dedi Hae In yine takılmış plak gibi. İçki kendisine deli cesareti vermişti, genç kız normalde olsa asla bunları Han Seul’e soramazdı ama şimdi öğrenmek istiyordu: Ayça’da olup da kendisinde olmayan neydi?!

“Ayça’nın kalbi hâlâ kırık…” dedi çaresiz bir sesle. “Bir ilişki istemiyor… Hatta belki senden hoşlanmıyor bile… Yine de sen neden onunla yakınlaşmaya çabalıyorsun, ha?”

Genç kız yaşlarla dolmuş gözlerini kaldırdı, cevap bekler gibi Han Seul’e baktı. Han Seul’se çok müşkül bir vaziyette kalmıştı; şimdi bu sarhoş kıza ne diyebilirdi ki?

“Hae In-sshi…” dedi anlayışlı bir ses tonuyla, “Ben Ayça’dan hoşlanıyorum. Benim kalbimi titreten, beni heyecanlandıran kız, Ayça. Bunun sebebini bilemem; ayrıca o benden hoşlansa da hoşlanmasa da bu böyle, değiştiremem… Sen de lütfen artık kendini toparla ve bana böyle saçma sorular sorma.”

Hae In birden kalbinin fena halde kırıldığını hissetti: Han Seul acımasızca davranmıştı. Bana böyle saçma şeyler sorma demişti! Hae In’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Genç kız hayalkırıklığı ve öfkeyle:

“Demek öyle!” diye bağırdı, “Demek kalbini titreten, seni heyecanlandıran kız o! Tanrım, bu ne saçma bir laf! Birini görünce heyecanlanıyor olmanın aşkla ne ilgisi var?! O olsa olsa cinsel çekimdir!”

Sonra Han Seul’ün bir şey demesine kalmadan genç adamı yakasından tuttu! Han Seul’ün gözleri faltaşı gibi açıldı!

“Madem öyle, şimdi de heyecanlanma da görelim…” diye mırıldandı Hae In ve Han Seul’ün dudaklarına yapışıverdi!

Aynı anda, tam karşıdan ıslık çala çala gelen Moon Jee bu öpüşen çifti fark etti. Kendi kendine sırıttı: “Eviniz yok mu lan sizin…”

Fakat ilginç bir şeyler oluyordu: Öpüşen çiftten erkek olanı, birdenbire kızı adeta hırpalayarak itti. Sonra bağırmaya başladı:

“Sen ne yaptığını zannediyorsun?! Bu ne saçmalık?!”

Moon Jee birden hayretle durakladı. Bu ses…

“Han Seul-sshi…” dedi karşısındaki genç kız ağlamaklı bir tonda. “Özür dilerim… Çok özür dilerim… Ben… nasıl olduğunu anlayamadım… Özür dilerim…”

“Sakın bir daha böyle bir şey yapma!” diye bağırdı Han Seul. “SAKIN!”

Ve arkasını dönüp hızlı adımlarla yürümeye başladı. Hae In’se perişan bir halde:

“Özür dilerim! Kendime hakim olamadım… Ama ben senden gerçekten çok hoşlanıyorum! Han Seul-sshi!” diye bağırıp ona doğru birkaç adım attı, sonra olduğu yere çöküp ağlamaya başladı. Han Seul hiç dönüp bakmadı bile. Şaşkındı, hakarete uğramış gibiydi ve ne tepki vermesi gerektiğini bilmiyordu genç adam. Hae In’in kendisini beğendiğinin farkındaydı ama bu sevimli kızın böyle bir şey yapabileceğini asla düşünmezdi! O yüzden onunla yeniden yüz yüze gelmeye cesaret edemiyor, arkasından atlı kovalıyormuş gibi koşturuyordu.

Hae In’se düştüğü yerde kalakalmıştı. Az önceki cesareti çoktan uçup gitmişti. Genç kız şimdi büyük bir utanç içindeydi: “Ben ne yaptım…” Gittikçe hızlanan yağmur damlaları yanaklarından süzülen gözyaşlarına karıştı…

Nehir yolunun öte yanında, yirmi metre uzaklıkta bu manzaraya tanık olan Moon Jee ise dehşet içinde taş kesilmişti.

The Czars – Angel Eyes

Ayça birden irkildi: Dışarıda gök gürlüyordu.

Genç kız perdeyi aralayıp baktı ve sağanak halinde inen yağmuru görünce biraz şaşırdı. Yaz gecesinde böyle yağmuru da ilk defa görüyordu hani…

Sonra saate baktı: 11’e geliyordu. Şaşkınlıkla kaşlarını çattı. Hae In arayıp bir saate kadar geleceğini söylediğinden beri en az iki saat geçmişti. Ayça “arasam mı ki?” diye düşündü bir an, ama sonra vazgeçti. Ne yani, ev arkadaşına annelik taslayacak değildi ya…

Birden, bahçe kapısının önünden geçen bir gölge fark etti. Gölge bahçe girişinde bir süre durakladı.

Ayça birden korktu: Bu da kimdi böyle? Hae In olsa eve girerdi; neden kapının önünde beklesin ki? Hem ayrıca dışarıda bardaktan boşanır gibi yağmur yağarken hangi akıllı böyle ayaklarını sürüyerek oyalanırdı?

Ayça izledikçe dışarıdakinin ya deli ya da sapık olduğuna daha çok inanmaya başlıyordu. Genç kız tırsa tırsa sehpanın üzerinde duran cep telefonuna uzandı. Gözünü dışarıdaki gölgeden hiç ayırmamıştı.

Birden şimşek çaktı.

“Moon Jee!”

Ayça hayretle kalakalmıştı: Çakan şimşek ışığında dışarıdaki kişinin yüzünü açık seçik görmüştü. Ve bu gölge, Moon Jee’den başkası değildi!

İyi de, bu çocuk böyle yağmurun bağrında ne yapıyordu Allahaşkına?!

Ayça  endişe içinde ayakkabı dolabının yanından bir şemsiye aldı, sonra ayağına dışarı terliklerini giyip kapının önüne çıktı. Yaklaştıkça en ufak şüphesi kalmamıştı; evet, Moon Jee’ydi bu. Dalıp gitmiş gibi kendi evlerinin penceresine bakıyordu. Ayça hayretle kaşlarını çattı: Üstelik çocuk sırılsıklam olmuştu, titriyordu.

“Moon Jee-ya? Yağmurun altında n’apıyorsun böyle?!”

Moon Jee derin bir uykudan uyanır gibi irkildi. Yüzünde çok tuhaf bir anlam vardı. Büyük bir felaket haberi almış gibi karmakarışık olmuştu yüzü. Ayça birden korktu:

“Sen iyi misin!? Bir şey mi oldu?!”

Böyle deyip Moon Jee’nin eline dokundu. Birden irkildi: Moon Jee ateşler içindeydi!

“Onları gördüm Ayça…” diye mırıldandı Moon Jee.

“Kim? Kimi gördün? Sen neden bahsediy- MOON JEE!“

Genç çocuğun gözleri kaymış, Ayça’nın kollarına yığılıp kendinden geçmişti.

-Bölüm Sonu-

Notlar:

1. “Im Juli.”,  Türk-Alman yönetmen Fatih Akın’ın ilk filmlerinden olup çok tatlı bir romantik komedidir. “Güneş” ve “ay”ı sıkça kullanan bu güzel filmin güneş ve ay üzerine bir öyküde yer almaması doğrusu ayıp olurdu 😉

6. Bölüm

Lovers alone wear sunlight.

E. E. Cummings

 Sweetpea – Are You Ready

(bunu tıklayıp kendiniz başlatmanız gerekiyor… teşekkürler sermin’cim! ^^)

Moon Jee yemek masasına laptopunu açmış karşısında oturuyordu. Genç çocuğun yüzünde endişeli bir anlam vardı, gözleri sımsıkı kapanmıştı. Sonra tek gözünü yavaşça açtı. Ekrana korka korka bir bakış attı. Sonra birden, iki gözü de sevinç ve hayretle açıldı; yüzünde kocaman bir neşe belirdi. Yerinde zıplayıp havaya bir yumruk attı!

“Olley bee! Geçmişim oğlum, geçmişim lan!”

Moon Jee olduğu yerde hoplaya zıplaya dans etmeye başladı. Geçen hafta evine kapanıp deliler gibi finallere çalışması işe yaramıştı: Tam altı senedir bir türlü bitiremediği okulundan sonunda mezun oluyordu!

Dans etmesi bitince heyecanla telefonunu arandı, alelacele abisinin numarasını tuşladı.

Han Seul araba kullanıyordu. Sol pencereden gelen rüzgarla saçları dalgalanırken çalan telefonuna baktı, kardeşinin aradığını görünce yüzünde bir gülümseme belirdi. Telefonunda bir tuşa bastı, sonra kulaklığı taktı:

“Alo? N’aber ufaklık?”

“Hyuuuuung, mezun olmuşuuuum!” diye bağırdı Moon Jee kulağının içine. Han Seul kulağında patlayan sesle birlikte nerdeyse direksiyon hakimiyetini kaybedecekti; telefonun sesini kısarken:

“Tamam oğlum tamam, sakin ol,” diye sırıttı. Sonra o da bağırdı: “Tebrikler! Aferin lan ufaklık!”

“Sağol abiciğim,” diye cevapladı Moon Jee, ağzı kulaklarına varırken. Sonra elinde telefon, kendini kanepeye attı: “Eh, artık güzel bir tatili hak ettim, di mi?”

“Tatil mi? Oğlum, senin hayatın tatil lan…”

“Öyle değil! Bana söz vermiştin, Haeundae plajına gidecektik!” dedi Moon Jee. “Hadi ama Hyuuuung, unutmuş olamazsın: Mezuniyet hediyesi olarak götürecektin beni…”

“Unutmadım tabii, unutur muyum?” dedi Han Seul. “Yalnız bu sözü verdiğimde bundan yedi sene önce falandı ve sen daha gözleri açılmamış bir civcivdin…”

“Beni ilgilendirmez, söz sözdür!” diye sırıttı Moon Jee. Sonra aklına gelen düşüncenin heyecanıyla yerinde doğruldu: “Oh, bak ne diyeceğim: Haftasonuna denk getirelim ve Ayça’yla Hae In’i de davet edelim! Hep birlikte arabayla gideriz, ne dersin??”

Han Seul’ün birden gözleri parladı. Evet, aslında çok iyi fikirdi bu. Ayça’yı sadece başbakanlığın resmi koridorlarında görmektense plajın resmiyetten uzak, tatil havasında onunla bir araya gelmek çok iyi olacaktı.

Ayça iki haftadır başbakanlıkta tercüman kadrosunda çalışıyordu. Türkiye’den ziyarete gelen grup sayısı fazla olmadığı için genç kız genellikle ofiste çalışıyor, dış basında Kore’ye dair çıkan haberleri ve önemli yazıları Korece’ye çeviriyordu. Fakat Han Seul onu iki hafta boyunca yalnızca iki kez görebilmişti. Üstelik bunların birinde Ayça koridorda San Young’la konuşuyordu! Genç kız kendisini görünce hızlı adımlarla San Young’un yanından ayrılıp onun yanına gelmişti. Han Seul, San Young’un suratındaki öfkeli ifadeyi ve Ayça’nın yüzünün karmakarışık olduğunu kalbinde ince bir sızıyla fark etmişti. Biraz daha yakın olsalar genç kıza neler olduğunu sormak isterdi, ama Ayça onun yanına gelir gelmez yüzüne neşeli bir gülümseme kondurup “Han Seul-sshi, nasılsın?” diye söze girince bir şey diyememişti. San Young’sa ikisinin konuşmaya başladığını görünce arkasını dönüp öfkeyle çekip gitmişti zaten.

Han Seul, başbakanın resepsiyonu sırasında yakaladıkları sıcak duyguların araya zaman girince soğumasından ciddi ciddi endişe ediyordu; ama Ayça’yı henüz akşam yemeğine bile davet edebilmiş değildi: İçten içe bir şeylerden çekiniyordu, ama çekindiği şeyin ne olduğunu kendi bile bilmiyordu aslında. Acaba Ayça’nın hâlâ o şerefsiz San Young’a karşı duygular beslediğini görmekten mi korkuyordu? Yoksa kalbi yaralı olan genç kızın kendisini reddedeceğinden mi çekinmekteydi? Han Seul kendine birkaç kez bu soruları sormuştu, ama bir cevap bulamamıştı.

Fakat şimdi Hae In ve Moon Jee’nin de olduğu bir tatil mekânında hem kendisinin hem de Ayça’nın gevşeyeceği ve aralarındaki muhabbetin sıcak bir hal alacağı kesindi. Evet ya, kardeşi bu tatil işini iyi akıl etmişti.

“Tamamdır ufaklık, sen ayarla o işi o zaman, paralar benden!” diye sırıttı. Moon Jee olduğu yerde havaya bir yumruk daha attı:

“Oley beee! Aslan Hyung, sen bu işi olmuş bil!”

Sonra suratında kocaman bir sırıtmayla ayağa fırladı, alelacele evden çıkıp Ayça ve Hae In’in evine doğru koşturdu.

Geçen haftalarda iki kız ev arkadaşlığı işini de netleştirmişlerdi: Hae In onun kendisiyle kalmasını memnuniyetle karşılayacağını söyleyince Ayça da sevinerek kabul etmişti. Çünkü genç kız, üç gün daha ayaklarına kara sular ininceye kadar ev aradıktan sonra kendisine uygun doğru dürüst bir yer bulmaktan artık umudu kesmişti! Böylece ikili kirayı paylaşmaya karar verdiler ve ilişkileri kesinleşti: Ayça, artık Hae In’in ev arkadaşıydı.

Moon Jee Ayçalar’ın evinin önüne geldiğinde soluk soluğa kalmıştı. Kapıyı alacaklı gibi çalmaya başladı.

“Geldim geldim!” dedi bir ses içeriden ve kapı açıldı. Ayça eşikte duran heyecanlı delikanlıyı merakla süzdü:

“Hayırdır Moon Jee? Nedir bu hal böyle?”

“N’aber noona?” dedi Moon Jee ve içeriye doğru kafasını uzattı: “Hae In yok mu?”

“Yok o daha gelmedi… Neyin var, söylesene?”

“Bütün derslerimden geçmişim!” dedi Moon Jee gözleri ışıldayarak. Ayça’nın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi:

“Ne diyorsun?? Harika bir haber bu! Çok tebrik ederim Moon Jee-yah!”

“Sadece o da değil: Hyung söz verdi, haftasonu tatile gidiyoruz. Hem de Kore’nin en güzel plajına: Haeundae’ye!”

“Ah, sizin adınıza çok sevindim…”

“Sadece bizim adımıza sevinme,” diye sırıttı Moon Jee, “Çünkü Hae In’le siz de geliyorsunuz!”

Sonra şaşıran Ayça’ya Haeundae’yi ballandıra ballandıra anlatmaya başladı: Plajı şöyle güzeldi, böyle güzel kaplıcaları vardı; akşam gün batımını ve ayın doğuşunu izlemek dünyaya bedeldi, üstüne üstlük etrafında görülmesi gereken bir sürü tarihi ve kültürel yerler… Ayça birden elini kaldırıp çocuğun sözünü kesti:

“TAMAM! Tamam, anladım… Anladım da, dur bakalım Hae In’in belki haftasonu için başka planları vardır…”

“Ama yani sen gelmeyi kabul ediyorsun??” diye umutla ona baktı Moon Jee. Ayça düşündü; eh, daha iyi bir planı yoktu nasıl olsa. Evde oturup internetten Aşk-ı Memnu’nun eski bölümlerini izlemektense arkadaşlarıyla tatile gitmeyi tercih ederdi.

“Gelirim, gelirim de, dediğim gibi  Hae In’e bağlı…” dediği anda arkadan bir ses yükseldi:

“Hayırdır? Bir yere mi gidiyoruz?”

Hae In bahçe kapısından girmiş onlara doğru geliyordu. Onu görünce Moon Jee’nin yüzü sevinçle ışıldadı:

“Hae In-sshi! Biz de tam senden bahsediyorduk, iyi insan lafının üstüne gelirmiş!”

“Biliyor musun Hae In, Moon Jee mezun olmuş,” dedi Ayça. Moon Jee kızarak ona baktı: “YA! Bu güzel haberi Hae In’e ben verecektim ama!” Ayça dudaklarını ısırdı:

“Ah, öyle mi, pardon…”

Hae In’se gülümseyerek Moon Jee’nin saçlarını karıştırdı:

“Deme yahu?! En sonunda! Aferin Moon Jee-yah!”

“Han Seul-sshi de bu güzel haberi kutlamak adına haftasonu hepimizi Haeundae’ye davet ediyormuş!”

“Noonaaaaa! Daha ben şimdi ne dedim?!”

“Ay tamam tamam kızma, ne var yani ben söylediysem?” diye savunmaya geçti Ayça. Moon Jee ona ters ters baktı.

Hae In’inse Han Seul ismini duymasıyla birlikte hemen gözleri ışıldamıştı. Ama çaktırmamaya çalışarak dudak büktü:

“Hımm? Demek öyle…”

“Geleceksiniz değil mi? Gelin Hae In-sshi, Ayça noona, nolur, nolurrr!” diye çocuk gibi yalvarmaya başladı Moon Jee. Ayça Hae In’e baktı:

“Ne dersin Hae In?”

“Bilmem, sen ne dersin?”

“Hımm, bence olabilir sanki…” diye dudak büktü Ayça. Hae In henüz bir şey diyememişti ki Moon Jee heyecanla:

“Yaşasın, o halde geliyorsunuz!” diye bağırdı ve iki kızın ortasına geçip kollarına girdi: “Hadi o zaman, beni içeri davet edin de internetten otel bakalım…”

“Bir dakka yahu? Hey…” dedi Ayça ama Moon Jee çoktan onu da Hae In’i de sürükleyip içeri girmişti bile.

The Beach Boys – kokomo

Bundan iki gün sonra, dört genç Han Seul’ün arabasıyla Busan’a giden otoyolda yol almaktaydılar. Hepsinin yüzleri gülüyordu. Mis gibi bir yaz gününde plaja gitmekten daha güzel bir şey olabilir miydi?

Yol üç saat sürdü ama Moon Jee’nin esprileri ve Han Seul’le ikisinin atışmaları arasında bir dakika bile sıkılmadılar. Sonunda Han Seul’ün mini cooper’ı şirin bir butik otelin bahçesine yanaştı.

“İşte geldik bayanlar,” dedi Moon Jee, “Haydi bakalım, herkes odalara yerleşsin ve plajda buluşalım!”

“Tamam, o zaman yarım saate kadar plajdayız!” dedi Ayça odalarına kayıt olup anahtarları aldıkları zaman. Moon Jee ve Han Seul de başlarını sallayarak onayladılar.

Gerçekten de aradan yarım saaat bile geçmeden Han Seul ve Moon Jee mayolarını çekmiş, plaja inip bir şemsiyenin altındaki şezlonglara uzanmışlardı. Han Seul:

“Acaba kızlar yerimizi bulamadılar mı?” diye mırıldanıp telefonuna uzandı. Moon Jee ise güneş gözlüğünü gözüne geçirip arkaya doğru kaykılırken:

“Bence hiç boşuna arama Hyung,” dedi, “Onları da yarım saatten önce bekleme: Kız milleti işte, şu saatte buluşalım dedikleri zaman üzerine en az yirmi dakika koyup buluşma yerine öyle gideceksin…”

“Aferin lan, hayatın sırrını erken çözmüşsün,” diye güldü Han Seul, “Ben senin yaşındayken bilmezdim bunları…”

“Eh, o kadar farkımız olsun,” diye sırıttı Moon Jee.

Gerçekten de kızların gelmesi yirmi dakikayı buldu. Hae In gelir gelmez:

“Ya kusura bakmayın, yüz için olan güneş kremini bulduk ama vücut için olanı valizin diplerinde kalmış… Onu arıyorduk…” diye özür diledi. Moon Jee ve Han Seul “biz demiştik” anlamında birbirlerine bakıp sırıttılar.

“Hadi Hae In, önce yüzelim, sonra gelip güneşleniriz!” dedi Ayça neşeyle. Hae In de “tamam” deyince iki kız neşeyle denize doğru koşturdular. Ayça erkeklere de sormuş, ama Moon Jee’den: “Ben bugün şezlongda yatıp mayışmaktan başka bir şey düşünmüyorum!” cevabını almıştı. Han Seul’se “daha sonra” diye cevap vermişti. Ayça dudak büktü, güzelim denizi kaçırıyorlardı. Omuz silkip neşeyle Hae In’e yetişmeye çabaladı.

Moon Jee ve Han Seul ise onları denize gidene kadar gözleriyle takip ettiler. Moon Jee:

“Hımm, hiç fena değil,” dedi en sonunda. “Daha önce Ayça’ya kilo vermesini tavsiye etmiştim ama şimdi bakıyorum da Çinli’lerin o ünlü atasözünde haklılık payı varmış: Gerçekten de kadının kalçalısı fena değilmiş. Bir de yemeğin salçalısını denemek lâzım…”

Han Seul ona dik dik baktı:

“YA! Şu anda Ayça hakkında yorum yaptığının farkındasın, değil mi?!”

“Ahaha, ben sadece eleştirel bir gözle bakıyorum abicim, kötü bir niyetim yoktu!” diye sırıttı Moon Jee. Han Seul’se somurtarak gözlerini devirdi. Sonra ekledi:

“Ayrıca Çinli’lerin öyle bir atasözü yoktur… Kıçından atasözü uydurma!”

“Yapma yahu? Emin misin? Çok tuhaf…” diye mırıldandı Moon Jee. “Oysa ben bunun Çin atasözü olduğuna nerdeyse emindim…”

Ve dudak büküp yeniden güneşlenmeye koyuldu.

Tatilin ilk günü oldukça güzel geçmişti: Gençler gün boyu plajda eğlendikten sonra akşama doğru Dongbaek adasına geçtiler. Adanın sahilinde ünlü bir deniz kızı heykeli vardı. Hae In:

“Bu deniz kızının öyküsünü bilir misiniz? Zavallıcık bir Prens’le evlenmiş, ama kendi ülkesini öyle çok özlermiş ki, her dolunayda bu köşeye gelip gözyaşı dökermiş…”

“Yine de prensle evlenemeyip intihar eden masaldaki ünlü deniz kızından daha iyi durumdaymış,” dedi Moon Jee bilmiş bir tavırla. Hae In ona yüzünü buruşturarak baktı:

“Çok duygusuzsun Moon Jee…” Moon Jee ise feryat etti:

“Yaa, niye öyle diyorsun ki, haksız mıyım amaaa?” Delikanlı ilerlemeye başlayan kızın peşinden koştururken Han Seul’se Ayça’nın yakınına gelmiş, genç kızın kulağına eğilmişti:

“Asıl ünlü deniz kızı heykeli sizin ülkenizdedir Prenses, bunu biliyor muydunuz?”

“Kopenhag’dakini mi diyorsun? Ah, evet, duymuştum,” dedi Ayça da. Sonra şakacı bir tavırla ekledi: “Ama o heykeli hiç görmedim. Prensesi olduğum ülkenin en ünlü turistik yerlerinden birini görmedim, yuh bana!”

“Hakikaten inanılır gibi değil,” diye sırıtıp şakayı sürdürdü Han Seul, “Siz şimdi kendi ülkenize de hiç gitmemişsinizdir…”

Ayça durdu, sonra şaşkın bir tavırla: “Aa, cidden…” deyiverdi. Sonra karşısında muzip muzip ona bakan Han Seul’le göz göze geldi ve ikisi birden bir kahkaha kopardılar. Moon Jee ve Hae In dönüp şaşkınlıkla onlara baktılar.

“Bu kadar komik olan neymiş, anlatın da biz de gülelim yahu…” dedi Moon Jee. Han Seul’se “aramızda bir şey,” deyip geçiştirdi. Moon Jee alaycı bir biçimde sırıtarak “anlayalım…” dediyse de Han Seul ona yüz vermedi.

Bu arada Hae In’in durgunlaştığını hiçbiri fark etmemişti…

Pete Yorn & Scarlett Johannson – Relator

San Young bir barda oturmuş, tek başına içki içiyordu. Genç adamın canı fena halde sıkkındı. Jae Hwa hâlâ yüzüne bile bakmıyordu. Üstelik kokteyldeki rezalet de hâlâ unutulmamıştı: Genç adam başbakanlık koridorlarında yürürken kendisine bakıp bakıp kıkırdayan diğer memurlar yüzünden resmen fobi sahibi olmuştu: Artık her sabah kimseler gelmeden ofisine geliyor, akşamları da herkes çıktıktan sonra çıkıyordu!

Üstelik dertler bununla da bitmemişti: Genç adam başbakanlıkta eski sevgilisiyle sürekli burun burunaydı!

Aslında hakkı var, genç kız kendisine hiç bulaşmıyordu (hımm, gerçi San Young bundan tam da emin değildi: Birkaç seferdir odasında, notlarının arasından, sandalyesinden, hatta su içtiği bardaktan örümcekler çıkıyordu ve San Young örümcekten nefret ettiğini Ayça’nın bildiğine yüzde yüz emindi! Fakat oda kapısı kilitliyken genç kızın içeri girmesi mümkün değildi ki…) Ancak en azından, genç kızın odasına baskın yapar gibi daldığı o gün öfkeden ateş saçan gözlerle savurduğu büyük tehditlerden şimdilik haber yoktu: San Young, kokteylde başına gelenlerin Ayça’nın marifeti olduğundan tamamen habersiz, genç kızın sessizliğinin fırtına öncesi sessizlik olduğundan ve günün birinde çok fena bir bomba patlatacağından feci halde korkuyordu!

Sonra bir de Han Seul meselesi vardı: San Young içinde belli belirsiz bir sıkıntıyla, Ayça’yla başbakanlık binası koridorlarında karşılaştığı zamanı hatırladı: Genç kızın sakin adımlarla karşıdan geldiğini görünce sağa-sola bakınmış, kimse olmadığını görüp hemen onun yanına gelmişti. Kızın kolunu tutup öfkeyle tıslamıştı:

“Sen hâlâ burada ne arıyorsun?! Evine dönmeyecek misin be?!”

Ayça ise ilk anki şaşkınlığından sonra silkinip kolunu kurtarmış, öfkeyle bağırmıştı:

“Sana ne bee?! Ben artık burda çalışıyorum, kendime yepyeni bir hayat kurdum, hiçbir yere dönmeye de niyetim yok!”

“Yaa sen manyak mısın?! Türkiye’de mis gibi doktorluk yapacakken Kore’de işin ne?! Evine dönsene be kadın!”

Ayça’nın yüzü bir an allak bullak oldu; genç kız boğazına kadar yükselen ağlama hissini güçlükle bastırdı. Ama hemen sonra öfkeyle kaşlarını çattı:

“Bu seni ilgilendirmez! Ayrıca bir daha benle konuşma, tamam mı?”

O sırada koridorun diğer ucundan birisi “Ayça-sshi!” diye seslendi. Ayça da San Young da dönüp baktılar: Han Seul, kaşları hafifçe çatılmış, ikisini izliyordu. Ayça son bir defa San Young’a dönüp dişlerinin arasından:

“Artık ben seni tanımıyorum, sen de beni tanıma, anladın mı?!” dedikten sonra aceleci adımlarla Han Seul’e doğru koşturdu.

San Young onun Han Seul’ün yanına geldiği zaman yüzünde beliriveren güleç ifadeyi görünce bir tuhaf oldu: Çoktandır unuttuğunu düşündüğü o duygular yeniden su yüzüne yükselmeye başlamıştı: Kendi Ayça’sı, bu adamla…

Sonra birden öfkeyle kaşlarını çattı, arkasını dönüp hızlı hızlı yürümeye başladı: Kendi Ayça’sı da ne demekti be?! Artık Ayça’yla bir işi kalmamıştı! Şimdi onun Jae Hwa’sı vardı ve genç kızın bir an önce gönlünü almak zorundaydı!

Ama San Young ne derse desin, Ayça’nın Han Seul’ün yanındayken yüzüne yerleşiveren gülümseme, o sahne, gözünün önünden gitmiyordu…

Bir an, sıkıntıyla kadehinin içine daldı… Ayça’nın güzel gözleri, güzel yüzü düştü aklına…

Sonra birden, biraz ilerisinde duyduğu “aa bu o mu?” “evet o, valla o!” “hani şu başbakanın karşısında altına yapan…” diyen sesler ve kıkırdamalarla kendine geldi. İstemsizce başını çevirip o tarafa bakınca kendisine bakıp bakıp gülen ve cep telefonlarıyla fotoğrafını çeken iki genç kızı görünce kan beynine sıçradı!

“Sizin başka işiniz yok mu be??” diye bağırınca kızlar kahkahalarını tutamadılar! Onlar kıkırdaya kıkırdaya oradan kaçarken San Young öfkeyle içkisini fondip yapıp kadehi sertçe tezgaha çarptı! Bu iş daha ne kadar böyle sürecekti bee?! Bu insanların sorunu neydi, Britney Spears’ın rezaletleri bile unutulmuşken kendisininki hiç unutmayacak mıydı yahu?!

Genç adam derin derin içini çekti…

Ertesi gün Ayça kahvaltıdan sonra plaja inen diğerlerine katılmadı. Canı biraz yalnız kalmak istemişti. Ayrıca Haeundae’de daha keşfedecek çok yer vardı. Genç kız MP3 çalarını kulağına takıp yola düştü: Dalmaji-gil isimli bir yürüyüş yolunun çok güzel olduğunu işitmiş, orada yürüyüş yapmayı kafasına koymuştu.

Gerçekten de yola girer girmez sakura çiçekleri ve çam ağaçları arasında kalan patikanın çok hoş olduğunu mutlulukla fark etti. Temiz havayı içine çekerek yürürken bu tatil fikrini ortaya attıkları için Han Seul ve Moon Jee’ye içinden teşekkür ediyordu.

“Ayça! Ayça, beklesene!”

Genç kız kulaklığı çıkarıp merakla kendisine sesleneni görmek için arkasını döndü. Han Seul, sırtında ufak bir çanta, ayaklarında spor ayakkabılar, arkasından koşturuyordu.

“Ne kadar hızlı yürüyorsun! Bir an hiç yetişemeyeceğim zannettim!” dedi genç kızın yanına geldiğinde. Ayça güldü, sonra merakla:

“Sen neden geldin? Senin de diğerleriyle plaja indiğini sanmıştım,” dedi.

“Dün denize doydum, bugün ben de biraz doğa yürüyüşünü tercih ederim,” diye omuz silkti Han Seul ve yürümeye başladı. Ayça ona hafif alaycı bir sırıtmayla baktı. “Asıl niyeti benle baş başa kalmak değilse, ben de Ayça değilim!” diye geçirdi içinden. Ama kendisi de durumdan hoşnutsuz değildi, Han Seul iyi bir arkadaş, ayrıca gayet hoş bir çocuktu. Genç adamın kendisine ilgi göstermesi Ayça’nın gururunu okşuyordu.

İki genç bir süre hiç konuşmadan yürüdüler. Han Seul dudaklarını ısırıyordu, acaba Ayça’yla ne konuşmalıydı?? “Keşke Moon Jee’den taktik alsaydım,” diye geçirdi içinden, sonra da bu fikre kapıldığı için kendi kendine öfkelendi: Kendisi 31 yaşında koskoca adamdı; daha dünkü çocuktan ne taktik almayı planlıyordu Allahaşkına?! “Haydi Han Seul, sen yetişkin, tecrübeli, ve ağzı laf yapan bir adamsın, doğru dürüst bir sohbet konusu aç!” diye kendine telkin edip söze girdi:

“Eeee? Hayat nasıl gidiyor?”

Bunu dediği anda da “hay Allah belamı versin, açtığım muhabbete bak…” dedi içinden. Neyse ki Ayça onun bu iç karmaşalarının farkında değildi, doğal bir biçimde:

“Fena değil,” diye cevapladı, “Gün boyu ofisteyim, biliyorsun…”

“Nasıl, işinden memnun musun bari?”

Ayça içini çekti. Doğrusu bu sorunun cevabından emin değildi. Sonra hafifçe omuz silkti:

“Bilmem… Yani, fena bir iş değil… Dış basını, gündemi takip etmek ilgimi çekiyor aslında; bana dünyadan kopuk olmadığımı hissettiriyor… Ama…”

Han Seul merakla: “Ama?” diye tekrarladı. Ayça’nın anlattıkları ilgisini çekmişti; genç kızın işiyle ilgili şüpheleri olduğunu ilk defa fark ediyordu.

Ayça ise ne demesi gerektiğini kestiremiyordu. İşini sevmesine seviyordu aslında. Sıkıcı da bulmuyordu. Yalnız bir eksik vardı işte…

“Bilemiyorum,” diye itiraf etti, “Yani aslında hiçbir sıkıntım yok. Eğleniyorum da… Ama sanki içimden bir ses: “Ben bu değilim, ben başka bir şey yapmalıyım” diyor…”

Han Seul şaşkınlıkla genç kıza baktı. Böyle bir cevap vereceğini düşünmemişti. Sonra başını kaşıdı:

“Eee, olabilir tabii,” diye söze başladı, “Belki henüz tam olarak alışamamışsındır… Hem ayrıca sen tıp okudun, şu anda yaptığın şeyle asıl mesleğin arasında dağlar kadar fark var…”

Ayça başını salladı: “Doğru söylüyorsun… Evet, sebep bu olabilir…” Sonra omuz silkip neşeyle güldü genç kız: “Her neyse! Aslında dedim ya, ben de başbakanlıkta çalışmaktan dolayı çok memnunum! Zamanla iyice adapte olacağıma da eminim!”

“Bundan ben de eminim, sen elini attığın her şeyi başaracak bir kızsın,” dedi Han Seul. Ayça onun bu sözlerinden dolayı mutlu olmuştu, gülümseyerek:

“Teşekkür ederim,” diye mırıldandı. Bu arada Han Seul ileriyi işaret etti:

“Bak şu tepenin ardında kaplıcalar var. Öğleden sonra bizimkileri de alıp oraya bir uzanalım diyorum. Sen ne dersin?”

“Ah, cidden hoş olur,” dedi Ayça heyecanla. Han Seul ise:

“Aslında karar veremiyorum,” dedi düşünceli bir biçimde, “Bir de Gwangan köprüsü var… Gwangalli plajından bu köprünün gece görüntüsünü izlemek muhteşem oluyor diyorlar. Kaplıcalardan vazgeçip bu plaja da gidebiliriz…”

“Burası için iki günlük tatil pek yeterli değilmiş galiba,” diye güldü Ayça. “Baksana, yapmak istediklerimizin çoğunu yapamadan gideceğiz…”

“Yine geliriz!” dedi Han Seul heyecanla. “Bu sefer daha uzun kalırız. Olmaz mı?”

“Olabilir, neden olmasın?” diye güldü Ayça. Han Seul birden heyecanlandı. Arkasını yola dönüp çabuk çabuk konuşmaya başladı:

“Biz küçükken ailece gelirdik buraya… O zamanlar Moon Jee daha ufacıktı, şimdi sorsan hiçbir şey hatırlamaz… Neyse işte, bu çevrede çok yer gezmişliğim vardır. Mesela Busan akvaryumu vardır, çok büyük ve güzel bir yerdir, oraya da vakit kalmadığı için gidemeyeceğiz… Sonra Ohruk adaları var; gelgit sırasında 6 olan ada sayısı 5’e düşer, sonra-“

Naruto OST – glued state

Ayça heyecanla çevredeki görülecek yerleri anlatan Han Seul’ü gülümseyerek dinliyordu. Fakat birden, arkasını yola dönüp yürüyen genç adamın ayağının patikanın tam kenarına geldiğini fark etti ve yüreği ağzına geldi: Aşağısı birkaç metrelik bir uçurumdu çünkü!

“Han Seul, dikkat et!” diye bağırdı ama çok geçti: Han Seul ayağının boşluğa gelmesiyle birlikte dengesini kaybedip patikadan aşağı doğru yuvarlanmaya başladı! Genç adam çalılar ve taşlar arasından hızla inerken kendini bir türlü durduramıyordu! Ayça ise önce korkuyla bir çığlık koparmış, sonra telaşla, az ilerideki daha az eğimli yoldan Han Seul’ün düştüğü yere doğru inmeye başlamıştı. Han Seul’ün sonunda durabildiği yere geldiğinde genç adamı oturduğu yerde acıyla bileğini tutarken buldu.

“AHH! Kırdım galiba!”

“Dur, bir saniye izin ver, bir bakayım,” dedi Ayça ve Han Seul’ün pantolonunun paçasını yukarı doğru kıvırdı. Sonra eliyle yokladı. Han Seul acı içinde bağırdı. Ama Ayça rahatlamıştı:

“Korkma, kırık değil,” diye genç adamı yatıştırmaya çabaladı, “Belki çatlamıştır, ama kırık değil… Büyük ihtimalle sadece burkulmuş… Şimdi ayağını biraz yukarı kaldıralım, hah şöyle…”

Ayça becerikli hareketlerle onun ayağının altına çalılardan ve dallardan bir yastık yaptı; sonra da:

“Yalnız senin böyle yürümen mümkün olmayacak,” dedi. “Sen burada bekle, ben otele dönüp yardım bulup geleyim…”

Genç kız ayağa kalkmıştı ki, Han Seul onun kolunu tuttu. Ayça şaşkınlıkla ona baktı.

“Gitme,” dedi Han Seul. “Moon Jee’yi telefonla ara. Yerimizi tarif et. O, arabayla gelsin.”

Ayça bir an düşündü, sonra böylesinin daha mantıklı olacağına karar verdi. Telefonunu çıkarıp baktı, sinyal vardı. “Tabii ki sinyal olacak, dizi mi çeviriyoruz sanki??” diye düşünüp kendi kendine güldü, sonra Moon Jee’yi aradı:

“Alo? Moon Jee-yah? Benim, Ayça. Biz Han Seul’le Dalmaji-gil yolunda yürüyüş yapıyorduk ama Han Seul düşüp ayağını burktu. Şimdi benim onu bu yokuştan çıkarmam imkânsız… Sen arabayla gelip bana yardım eder misin? Yolun girişinden beş yüz metre falan ilerideyiz biz…”

Moon Jee telefonu kapattığında yüzüne endişeli bir anlam çökmüştü. Uzandığı şezlongdan kalktı, köşeye attığı giysilerine doğru yöneldi. Onun ayaklanıp pantolonunu giymeye başladığını gören Hae In, merakla başını okuduğu kitaptan kaldırdı:

“Ne oldu? Bir sorun mu var?”

“Abimle Ayça dağ yolunda gezintiye çıkmışlardı, ama abim düşüp ayağını burkmuş. Ayça tek başına onu getiremez, ben yardıma gidiyorum.”

Hae In’in de yüzü birden kaygıyla kaplanmıştı. Genç kız kararlı bir biçimde ayağa kalktı, plaj elbisesini üzerine geçirdi: “Ben de geliyorum!” Moon Jee başını salladı. İki genç plajı arkalarında bırakıp otele doğru yöneldiler.

Bu arada Ayça gelip Han Seul’ün yanına oturmuştu. Genç kız umutsuzca sağına soluna bakındı, sonra:

“Aslında bilek burkulmalarında soğuk kompres iyi gelir,” dedi, “Ya da bandajlayabilseydik iyi olurdu… Ama bandaj yapacak bir şey almamışım maalesef…”

Han Seul bir an durakladı. Sonra sırt çantasının ön gözünü açtı. Mavi bir fular çıkardı: Ayça’nın fuları…

“Bu olur mu?”

Ayça genç adamın elindeki fulara şaşkınlıkla baktı:

“Ama, bu…”

“Evet, beni motosiklet kazasından kurtardığın zaman kolumu bağladığın fular,” dedi Han Seul. Sonra hafifçe gülümsedi: “Galiba yeniden işe yarayacak…”

Ayça da gülümsedi. Sonra fulara uzandı, onu kullanarak genç adamın bileğini becerebildiği kadar sıkı bir biçimde bağladı. Bu arada Han Seul’ün çantasından bir de su şişesi çıkmıştı, Ayça suyun hâlâ soğuk olduğunu görüp sevindi. Şişeyi Han Seul’ün bileğine dokundurdu:

“Bunu da bir süre böyle tutalım. Burkulmalarda soğuk kompres iyi gelir…”

Han Seul onu hayran gözlerle izliyordu. Sonra başını eğdi, yüzünden hafif bir tebessüm geçti:

“Teşekkür ederim… Ne zaman başıma bir şey gelse seni yanımda buluyorum…”

“Rica ederim, görevimiz,” diye güldü Ayça. Sonra Han Seul’le göz göze geldi ve onun bakışlarındaki hayran parıltıyı görünce utanarak gözlerini kaçırdı genç kız. Nedense, kendini biraz tuhaf hissediyordu. Aralarındaki atmosferin iyice tuhaflaşmasından korktu, hemen atıldı:

“Bu arada Moon Jee senin ayağını burktuğunu duyunca öyle bir telaşlandı ki görmeliydin! Duyan da ağabeyini kaplan yedi zannedecek!”

Han Seul Ayça’nın lafına gülmeden edemedi: Kaplan, ha… Sonra başını salladı:

“Öyledir, Moon Jee pek çaktırmaz, ama aslında bana derinden bağlıdır… Eh, ben de ona…”

“Kardeşlik böyle bir şey,” diye gülümsedi Ayça. Aklına Ankara’da bıraktığı ablası gelmişti. Uzun zamandır onunla tek kelime bile etmemiş olduğunu düşününce içi sızladı. Onun da anne ve babasıyla aynı şekilde düşüneceğini bildiği için aramaya cesaret edemiyordu aslında…

Zitten – 곁에  

“Eh, insanın kardeşinden başka kimsesi olmayınca kardeşlik bağı daha da güçlü oluyor galiba…” diye mırıldandı Han Seul.

Ayça’nın kendi düşüncelerinden sıyrılıp genç adamın ne dediğini algılaması birkaç saniye aldı. Sonra genç kız şaşkınca gözlerini kırpıştırdı:

“Efendim? N-nasıl… Yani şimdi, siz…”

“Anne ve babamızı küçükken bir trafik kazasında kaybettik,” dedi Han Seul buruk bir sesle. “Ben lisedeydim, Moon Jee ise daha sekiz yaşındaydı. Baba tarafından yaşayan hiç akrabamız yoktu; anneminse bir kızkardeşi vardı ama Amerika’da yaşıyordu. Bizimle, annemizin uzak akrabaları ilgilendi. Ben liseyi bitirince de Moon Jee’yle ikimiz yaşamaya başladık…”

Ayça onu şaşkınlıkla dinliyordu. Genç kızın içi acımıştı. Tüm bunları ilk kez duyuyordu; ne Han Seul, ne de Moon Jee daha önce anne-babalarının yokluğundan bahsetmemişlerdi. Birden, her iki çocuğun da ne kadar neşeli ve hayat dolu olduğunu düşünüp hayret etti. Başlarına gelen acı olaya rağmen yaşama sevinçlerini kaybetmemişlerdi demek…

Sonra beyninde yeniden, Moon Jee’nin “Ölmeye değer mi hiç?? NE OLURSA OLSUN ÖLMEYE DEĞER Mİ?!” sözleri çınladı. Genç kız kaskatı kesildi.

Zavallı Moon Jee… Kendi anne-babasını elinden hemencecik alan ölüme böyle isteyerek koşan bir kızı görünce belki de kaderine isyan etmişti!

Ayça başını sallayıp içindeki suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışarak Han Seul’e döndü:

“Peki ya para? Nasıl geçindiniz?”

“Babamdan hatırı sayılır miktarda bir miras kalmıştı, ben onsekiz olunca onun kontrolü de bana geçti,” dedi Han Seul. Sonra genç kıza dönüp gülümsedi: “Belki şaşıracaksın ama babamın ailesi Seul’ün en köklü ailelerinden biriydi Ayça. Babam ünlü bir bürokrattı, Harvard’da ekonomi okumuştu; hatta kendisinden önceki kuşakta büyük büyük dedelerim, büyük amcalarım devlet yönetiminde önemli görevlerde bulunmuşlardı. Babam ve dedemse tek çocuk oldukları için ailemiz nerdeyse tarihten silinecekti ki, neyse ki ben ve Moon Jee soyumuzu sürdürmek için yeni nesil Kim erkekleri olarak dünyaya geldik.”

Han Seul sırıttı. Ayça da gülümsedi. Han Seul’ün her şeyi kaygısızca anlatmasına hem şaşırmış, hem de içten içe bir hayranlık duymadan edememişti. Merakla:

“O zaman sizden beklentiler yüksekti, desene…” deyip soran gözlerle Han Seul’e baktı.

Han Seul içini çekti.

“Eh… Evet… Öyle de diyebiliriz…”

Sonra genç adam bir an sessizleşti: Aslında babasının kendisinden beklentisi hiçbir zaman yüksek olmamıştı… Han Seul’ü işe yaramaz, serseri bir oğlan çocuğu olarak görürdü babası. “Bu çocuk adam olmaz!” Evet, bu lafı kaç kere işitmişti, hatırlamıyordu bile. Ne yaparsa yapsın babasını asla memnun edemezdi.

Oysa Moon Jee öyle mi? Han Seul, şimdi bile içi sızlayarak babasının Moon Jee’yi “benim akıllı oğlum!” diye sevdiğini anımsıyordu. “Sen aile mirasını sürdüreceksin! İyi bir ekonomist olacaksın! Bana söz ver bakayım!” Yedi yaşındaki Moon Jee babasının dediklerinden pek de bir şey anlamadan: “Söz veyiyoyum babacım!” dediği zaman Kim Il Jung ufak çocuğu neşeyle kucağına almıştı: “Aferin evlat! Abin değil ama sen bürokratlar ailesi Kim soyunu sürdürecek olan erkeksin!” O esnada bu konuşmayı salonun aralık kalan kapısından duyan on dört yaşındaki Han Seul ise taş kesilmiş gibi uzun süre yerinden kıpırdayamamıştı.

Han Seul acı acı gülümsedi. Babasının zeki oğlu Moon Jee’nin müzisyen olmayı seçerken kendisinin hasbelkader bürokrat olması ne kadar da ironikti…

Sonra başını sallayıp bu düşüncelerden kurtulmaya çalıştı. Ayça ise başka bir şeye takılmıştı. Şaşkınca:

“Peki ama sonra evleri neden ayırdınız?” diye sordu. “Moon Jee özgürlüğünü ilan edip tek başına yaşamak mı istedi yoksa?”

Han Seul gülümsedi:

“Eh, evet, onun da etkisi oldu tabii… Fakat aslında… şey…” Genç adam tereddüt ediyordu. Sonra hafifçe omuz silkti, Ayça’dan geçmişini saklayacak değildi. Umursamaz olmaya çalışan bir sesle: “Aslında benim o zamanlar, yani bundan beş-altı yıl önce, çok ciddi bir ilişkim vardı,” dedi. “Kız arkadaşımla evleneceğiz gözüyle bakıyordum. Moon Jee üniversiteye başlayınca ayrı eve çıkmak istedi, bunun üzerine kız arkadaşım da bana taşındı…”

“Ah… Çok pardon, özel hayatına burnumu sokmak istememiştim,” dedi Ayça özür diler bir tonla. Han Seul gülümsedi:

“Özür dileyecek bir şey yok… Çok geçmeden ayrıldık zaten… Ama Moon Jee de bu arada yeni evine çok alışmış olduğu için benim yanıma geri dönmek istemedi.” Ayça’ya bakıp sırıttı: “Evin bahçesine ve verandasına ne kadar bayıldığını söylememe gerek yok, sen de fark etmişsindir…”

“Evet, tam da onun gibi bir tembele yakışan bir yer cidden,” dedi Ayça da. İki genç gülüştüler. Sonra bir süre daha sessizlik oldu. Ayça yavaşça Han Seul’ün bileğine bastırdığı su şişesine uzandı:

“Biraz da ben tutayım… Sen yorulmuşsundur…”

“Yorulmadım,” diye itiraz etmeye çabaladı Han Seul, ama Ayça şişeyi onun elinden almıştı bile. Han Seul o kendisine doğru eğilirken Ayça’nın saçlarından yükselen çiçek kokusu burnuna gelince bir an duraksadı. Ayça’ya duygulanmış bir halde baktı. Bu güzel kız, Jun Hee gittiğinden beri kalbinin yeniden hızlı hızlı atmasını sağlayan ilk kızdı.

Ayça da bir an başını kaldırıp Han Seul’le göz göze geldi. Genç adamın koyu kahverengi gözlerindeki sıcacık bakışları görünce bir an şaşırdı genç kız. Bu sıcaklığı hak edecek kadar önemli bir şey yapmamıştı ki, hepi topu burkulan bileğinin şişmesini önlemeye çalışıyordu.

Utanarak geriye çekildi, gözlerini kaçırdı. Han Seul’se hafifçe gülümsedi. Ayça beklediğinden de utangaçtı. Han Seul birden genç kız için kalbinde gerçek bir üzüntü hissetti: San Young denen hergele bu narin kızcağızı epeyce yaralamış olmalıydı.

Ayça ne yapacağını bilmez gibi su şişesini bileğin çevresinde gezdirdi. Sonra fuları tekrar sıkılaştırdı. Birden, Han Seul uzanıp onu bileğinden tuttu!

Ayça’nın gözleri şaşkınlıkla irileşirken Han Seul ona artık saklayamadığı bir istekle bakıyordu:

“Bu fuları sana neden geri vermediğimi merak etmiyor musun?” diye mırıldandı.

Ayça gözlerini ondan ayıramıyordu. Korkuyla yutkundu. Sonra kısık bir sesle:

“Neden?” diye sordu.

“Çünkü…” Han Seul onun gözlerinin içine delici bakışlarla bakıyordu. “Çünkü…” diye tekrarladı, “bunu bana bir melek bırakmıştı… O meleği bulmuşken bırakmak istemedim… Onun bir parçasını yanımdan ayırmak istemedim…”

Ayça’nın kalbi hızlanmaya başladı. Han Seul’ün eli kendi bileğini hâlâ sıkıca tutuyordu. Ayça istese de kaçacak yeri yoktu. Hoş, bunu istediğinden kendisi de emin değildi.

Yavaşça gözleri kapanırken, Han Seul’ün kendisine doğru eğildiğini hayal meyal fark etti…

“HYUUUUNGG!”

Top patlaması gibi bir sesle iki genç irkilerek birbirlerinden uzaklaştılar. Yukarıda Moon Jee ve Hae In’in endişeli yüzleri görünmüştü. Moon Jee yamaçtan adeta yuvarlana yuvarlana aşağı indi, yanlarına geldi. Yüzü koşmaktan kızarmıştı, endişeyle:

“Hyung, sen iyi misin??” dedi çabuk çabuk, “Bakayım, ayağına ne oldu? Hadi hemen hastaneye gidiyoruz!”

“Yavaş ol be oğlum, o kadar büyütülecek bir şey değil, sadece bir burkulma,” diye onu yatıştırmaya çabalıyordu Han Seul. Bu arada Hae In de yanlarına gelmişti. Ayça’ya soran gözlerle baktı, Ayça hemen:

“Evet, kırık yok, ben kontrol ettim,” dedi. “Yine de her ihtimale karşın bir röntgen çektirsek iyi olur…”

“Hadi o zaman ne duruyoruz?? Hemen hastaneye gidelim!” diye bağırdı Moon Jee. Abisine destek olup onu ayağa kaldırdı, sonra kolunu omzuna aldı. Diğer koluna da Hae In girdi. Han Seul seke seke yürümeye çalışırken Ayça da onun geride bıraktığı çantasını eline almıştı.

Genç kız üçlünün arkasından yürümeye başlarken Hae In ve Moon Jee’nin böyle çabucak gelmelerine sevinmeli mi, yoksa sövüp saymalı mı, bilemiyordu…

Moon Jee duştan çıkınca Han Seul’ü yatağa uzanmış, TV seyrederken buldu. Alaycı alaycı sırıttı:

“Desene, bileğin yüzünden kaplıcaya gitmek de yalan oldu… Eh, n’apalım, günün geri kalanını odada geçiririz…”

“Saçmalama oğlum, siz üçünüz gidin gezin,” dedi Han Seul. “Benim yüzümden eğlenceden geri kalmayın.”

“Olmaz, ben Hyung’um olmadan eğlenemem,” dedi Moon Jee yaramaz çocuk gibi. Han Seul sırıttı, sonra yattığı yerden uzanıp Moon Jee’nin kafasına vurdu: “Hadi len ordan! Bensiz de gayet güzel eğlendiğini ikimiz de biliyoruz! Hem kızları kavalyesiz bırakma…”

“Tamam tamaaaam…” dedi Moon Jee gözlerini devirerek. Sonra birden aklına gelmiş gibi muzipçe ağabeyine baktı: “Bu arada… biz yanınıza geldiğimiz sırada siz ikiniz ne yapıyordunuz öyle??”

Han Seul birden bocaladı. Ne diyeceğini bilemeden kardeşine baktı. Moon Jee pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. Han Seul:

“Yani… siz… yoksa gördünüz mü??”

Moon Jee birden olduğu yerde zıplamaya başladı:

“Hobaaa! Biliyordum! Öpüşüyordunuz, di mi?? Seni gidi çakal Hyuuuuung!”

Han Seul’se gülmekle kızmak arasında kalmıştı. Moon Jee’nin şamatacı sesini bastırabilmek için:

“YA!” diye bağırdı, “Öyle değil! Yani öpüşmedik…”

Moon Jee birden hayalkırıklığı ile durdu. “Öpüşmediniz mi? Ama neden??”

“Çünkü tam o anda siz geldiniz sevgili kardeşim!” diye dişlerini gıcırdattı Han Seul. Moon Jee birden: “ooppss!” diye dudaklarını büzüştürdü. Sonra dayanamayıp bir kahkaha patlattı:

“Ahaha, çok komik lan! Zamanlama süper, desene… Muahaha!”

“Lan, hâlâ konuşuyor!” dedi Han Seul ve arkasındaki yastığı alıp kardeşine fırlattı. Moon Jee yastıktan kaçmaya çabalarken: “Çok özür dilerim! Vallahi bilsem üç dakika daha sonra gelirdim!” diye bağırıyordu.

MGFG OSt – Fox Rain

Aynı anda Ayça, elinde telefonuyla otelin güzel bahçesine çıkmıştı. Uzaktan görünen denize bakarak bir süre dalgınca düşündü. Tereddüt ediyordu, acaba bunu yapmalı mı yoksa yapmamalı mı…

Sonra “ne olursa olsun!” dercesine başını salladı ve telefonundan uluslararası bir numara tuşladı.

“Alo?”

Karşıdan gelen kadın sesini duyunca bir an hiçbir şey diyemedi Ayça. Sonra biraz korkarak:

“Abla… Benim…” diye mırıldandı.

“AYÇA?! Gerçekten sen misin? Ah, çok şükür Allah’ım, çok şükür!”

Ayça birden tuttuğunu bile fark etmediği derin bir nefes verdi. Kurulmuş bir zembereğin birdenbire boşalıvermesi gibi bütün sinirleri boşalmıştı. Gözlerine yaşlar hücum etti. Bu arada ablası Aylin:

“Nerdesin?” dedi telefonun öbür ucundan. “İyisin değil mi? Alo, Ayça, konuşsana!”

“Burdayım…” dedi Ayça gözyaşları arasında. “İyiyim abla… Kore’deyim.”

“İnanamıyorum sana, gerçekten orda mısın?!” dedi ablasının heyecanlı sesi karşıdan. “Deli kız! Yemin ederim delisin sen! Neden bunca zamandır aramadın, bir iyiyim demedin?! Hepimiz deliye döndük Ayça!”

“Ben… kızarsınız diye düşündüm…”

“Salak! Gerizekâlı!” diye bağırdı Aylin. Ama hemen sonra yumuşak bir sesle: “Kızarız tabii, seni ne kadar merak edeceğimizi hiç düşünmedin mi? Ah aptal kız…” Galiba o da ağlıyordu. Ayça gözlerinden süzülen yaşlar arasında:

“Özür dilerim… Çok özür dilerim…” diye mırıldandı. “Ablacığım, lütfen affet beni… Bari sen affet…”

Aylin derin derin içini çekti. Sonra usulca:

“Gittiğine değdi mi bari?” diye sordu.

Ayça bir an ne diyeceğini bilemedi. Ama sonra, doğruyu söyleyemeyeceğini fark etti. Saçma bir macera uğruna buraya kadar gelip de nasıl bir hayalkırıklığı ile karşılaştığını kimsenin bilmesini istemiyordu. Özellikle anne-babası öğrenirse onun bir an önce dönmesini isteyeceklerinden emindi, ve genç kızın onlarla yüz yüze gelmeye henüz gücü yoktu.

“Değdi abla,” diye yalan söyledi. “Ben… ben çok mutluyum! Burada çok güzel bir hayatım var. Hatta biliyor musun, iş bile buldum!”

Ablası bir an sustu, sonra buruk bir sesle:

“Sevindim…” dedi. “En azından mutlu olabilmene sevindim kardeşim… Bizi bu kadar kırıp gittikten sonra bir de mutsuz olsaydın çok üzülecektim…”

Ayça bir an donup kaldı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Başı utançla yere eğildi.

Sonra, biraz da korkarak:

“Annemle babam… onlar nasıllar?” diye sordu.

“İyiler… Ama sana hâlâ çok kızgınlar! Babam adını bile anmama izin vermiyor! Annemse seninle ilgili bir şey söylemeye başladığım zaman beni hemen susturuyor…”

Ayça üzüntüyle dudaklarını ısırdı. Bunu tahmin ediyordu aslında, ama yine de içi fena halde sızlamıştı. Aylin’se devam ediyordu:

“Yine de seni çok ama çok özlüyorlar Ayça… Mesela geçenlerde babamı CNN izlerken yakaladım: Kore’ye Danimarka prensesi mi gelmiş, neymiş… Adam ekrana yapışmış gibi haberi izliyordu. Şöyle bir baktım, bir de ne göreyim: Prenses sana öyle çok benziyordu ki Ayça! Resmen senin sarı saçlı halindi! Babam da o yüzden izliyordu anlaşılan. Ama benim onu fark ettiğimi görünce alelacele kanalı değiştirdi…”

Ayça gözlerine dolan yaşlar arasında bile olsa sırıtmadan edemedi. Ablasına: “O prenses bendim zaten!” dese inandıramazdı ki… Bunu ileride geniş bir zamanda konuşmak üzere şimdilik anlatmaktan vazgeçti…

Ablası ise sesini tatlılaştırmıştı:

“Sana çok kızdılar, evet… Ama üzülme, geçecek: Onlara biraz zaman ver Ayça. Sana olan öfkelerinin biraz yatışmasına izin ver, olur mu? Hemen onları aramaya kalkma…”

“Tamam… Anladım…” diye mırıldandı Ayça. Sonra çocuksu bir sesle ekledi: “Ama sen benim tarafımdasın, di mi? Yani bana kızmıyorsun, di mi?”

Aylin içini çekti. Sonra buruk bir sesle:

“Aslında sana çok kızıyorum,” diye itiraf etti. “Ama senin yanındayım kardeşim… Çünkü senin mutlu olmanı istiyorum. Bana bak, o San Young denen hıyar seni üzmüyor, di mi?”

Ayça’nın kalbine bir bıçak saplanmış gibi oldu. Ama hemen gülmeye çabaladı:

“Hayır, hayır! Hiç üzer mi, tabii ki üzmüyor!”

“Hah, bileyim de…” diye mırıldandı Aylin. “Evini, aileni, ülkeni terk edip gittin, bari senin değerini bilsin hıyarto… Neyse… Hadi canım, o zaman sonra yine konuşuruz. Beni ararsın, olur mu?”

“Ararım abla… Çok teşekkür ederim!” dedi Ayça heyecanla. Sonra tam kapatacakken ekledi: “Seni çok seviyorum abla!”

“Ehuhehe, bu ne şimdi deli kız??” diye güldü Aylin. Ama hemen sonra o da burnunu çekerek titreyen bir sesle ekledi: “Ben de seni seviyorum canım…”

Ayça telefonu kapattığında gözlerinde yaşlar vardı ama yüreği kuş kadar hafiflemişti genç kızın. Gözyaşları arasında gülümsedi.

Öğleden sonra kızlar ve Moon Jee arabaya atladıkları gibi Gwangalli plajına doğru yola koyulmuşlardı. Hae In’in yüzü hâlâ kaygılıydı.

“Çocuklar, Han Seul’ü tek başına bırakmakla sizce iyi mi ettik? Ya bir şeye ihtiyacı olursa, ya ağrısı artarsa?”

“Şaka mı yapıyorsun?” diye dudak büktü Moon Jee, “Hyung için bilek burkulması sivrisinek ısırığı gibidir, hiçbişiycik olmaz ona! Lisedeyken eve her gün yara-bere içinde gelirdi…”

“Nasıl yani, kavga mı ederdi?” dedi Hae In şaşkınlıkla. Moon Jee sırıttı:

“Ha şunu bileydin! Hyung süper bir dövüşçüdür, ayrıca canı pektir, merak etme sen…”

Bunun üzerine Hae In sustu, bir şey demedi. Yine de yüzüne dalgın bir anlam gelirken dudakları kaygıyla bükülmüştü.

“Ee, şimdi nereye gidiyoruz?” diye sordu Ayça. Moon Jee neşeyle:

“Şimdi sizi gençlerin ve genç kalanların en sevdiği yerlerden biri olan Gwangalli kumsalına götürüyorum! Özellikle geceleri çok güzel oluyormuş, Gwangan köprüsünün ışıl ışıl manzarası kumsala süper romantik bir hava katıyormuş, mutlaka görülmesi gereken bir yer diye anlatıyorlardı…”

“Süper romantik, ha… Hımm…” diye alayla mırıldandı Ayça. Sonra arabayı kullanan Moon Jee’yi ve hemen yanındaki koltukta oturan Hae In’i afacan gözlerle süzdü. Galiba Moon Jee’ye bir kıyak geçip onu Hae In’le yalnız bıraksa fena olmayacaktı…

O yüzden üçü plaja inip de bu plajın olayı nedir diye şaşkın şaşkın gezinmeye başladıkları zaman Ayça fıldır fıldır gözlerle onları yalnız bırakıp kaçmasını sağlayacak bir bahane aramaya koyuldu. Bunun için fazla aranmasına da gerek kalmadı, genç kız yüz metre kadar ötede müzikli danslı bir eğlence görünce balıklama atladı:

“Ah, ben galiba şuraya gidip bir bakacağım millet!”

“Hey, ama önce köprüyü görecek güzel manzaralı bir yer arayacaktık…” dedi Hae In, ama Ayça lafı onun ağzına tıkadı:

“Tamam canım işte, siz ikiniz bakadurun… Ben şöyle bir dolaşıp geliyorum… Telefonlarımızın şarjı var di mi, hah, süper! Hadi görüşürüz!”

Ve böylece Hae In’in başka bir şey demesine fırsat kalmadan vınlayıp iki gencin yanından uzamıştı bile. Hae In “valla gitti…” diye şaşkın şaşkın mırıldanırken Moon Jee Hae In’e çaktırmamaya çalışarak keyifle sırıttı.

Böylece iki genç, Gwangalli plajının incecik kumları üzerinde, ötede beride çiftler halinde oturmuş sevgililer arasından ilerleyerek gezinmeye başladılar. Kumsal gerçekten de anlatıldığı kadar vardı; sağdan soldan yükselen müzik sesleri, güneş batmak üzere olduğu halde hâlâ denizin keyfini çıkarmakta olan çocuklar, su kayağı yapanlar, ve taa ileride görünen bir açık hava sineması ile son derece eğlenceli, civcivli bir yerdi. Moon Jee hilâl şeklinde kıvrılmış olan kumsalın Gwangan köprüsünü en güzel yerden gören noktalarından birinde Hae In’e döndü:

“Ne dersin, buraya oturalım mı?”

“Olur,” diye başını salladı genç kız. İkisi birden kumların üzerine oturdular. Hae In yüzünde keyifli bir gülümsemeyle elini kumların arasına daldırdı. Kum taneleri parmaklarının arasından süzülürken Moon Jee’ye dönüp gülümsedi:

“Buraya gelmekle ne iyi ettik… İçindeyken farkında değildim ama aslında Seul’den biraz sıkılmışım galiba… İki günlük tatil bile çok iyi geldi!”

“Sana her zaman söylüyorum ama beni hiç dinlemiyorsun ki…” diye çocuk gibi dudaklarını büktü Moon Jee. Hae In gülümsemeden edemedi, tembel Moon Jee gerçekten de onu her gördüğünde “bu kadar çok çalışma Hae In-sshi!” cümlesini en az bir defa sarf ederdi!

Moon Jee’ninse birden yüzüne muzip bir sırıtma gelmişti. Hae In merakla ona baktı:

“Hayırdır? Ne düşünüyorsun?”

“Hiç, hiçbir şey!” dedi Moon Jee hemen. Ama Hae In ısrarcıydı, şakacı bir tavırla güldü:

“Hadi hadiii, yine bir muzurluk peşindeydin, di mi? Ne planlıyordun anlat bakalım!”

“Yaa, valla bişey planlamıyordum,” dedi Moon Jee hâlâ sırıtmasını engelleyemeyerek. “Sadece… hımmm, sen tatil iyi geldi deyince aklıma bir şey geldi de…”

“Neymiş o?” dedi Hae In yine merakla. Moon Jee ona şöyle bir baktı, sonra kaçış olmadığını anlayınca sağına soluna şöyle bir göz atıp muzip bir tavırla kızın kulağına doğru eğildi:

“Bu tatilin bizim Ayça’yla Hyung’a da yaradığını düşünüyordum!”

Hae In şaşkınlıkla geriye çekildi: “Nasıl yani?”

Moon Jee kıs kıs gülüyordu:

“Yanisi şu ki, bugün biz onları bulduğumuz sırada abim ve Ayça öpüşmek üzereymişler!”

George Winston – Moon

Hae In’in başından aşağı kaynar sular döküldü sanki: Ayça ve Han Seul… Öpüşmek üzereydiler demek!

Genç kızın kalbi acıyla yanmaya başladı. Suratı karman çorman olmuştu. Bu ikisi nasıl, nasıl… Ama daha geçen gün Ayça kimseyle çıkmayı düşünmediğini söylemiyor muydu?

Hae In büyük bir güç sarf ederek kendine gelmeye çabaladı. Normal çıkması için üstün gayret gösterdiği bir sesle:

“Yani… Yani şimdi ikisi çıkıyorlar mı?” diye sordu. Moon Jee’den gelecek olan cevabı beklerken nefesini tutmuştu.

Moon Jee ise dudak büküp gözlerini yukarı kaldırdı:

“Hımm, hayır, sanırım daha çıkmıyorlar… Ama abimin Ayça’ya çıkma teklif etmesi yakındır bence!”

Hae In bu cevapla tuttuğunun bile farkında olmadığı nefesi verdi. Şimdi biraz daha kendine gelmişti. Hafif alaycı bir sesle:

“Ama Ayça’nın kabul edeceğini pek zannetmiyorum,” dedi, “Ayça daha kendini toparlayamadı. Bu aralar kimseyle çıkmak istemiyor…”

“Hımm, evet, bunu ben de biliyorum,” dedi Moon Jee ve Hae In’in yüreği biraz ferahlar gibi oldu. Ama hemen sonra Moon Jee öldürücü darbeyi indirir gibi sırıtarak ekledi: “Fakat burda Hyung’dan bahsediyoruz Hae In-sshi: Şimdiye kadar hiçbir kız ona hayır dememiştir! Ayça da zamanla ona âşık olacak, inan bana!”

Hae In gülümsemeye çalıştı. Ama genç kızın fena halde içi yanıyordu. Moon Jee’nin sözleri beyninde yankılandı: “Hiçbir kız ona hayır demedi…” Öyle ya, Ayça’nın da bu yakışıklı, kariyer sahibi, üstelik de kendisine ilgi duyan adamdan hoşlanmaması için hiçbir neden yoktu…

Hae In gayriihtiyari boynundaki güneş kolyesiyle oynamaya başladı. Han Seul o gün pazarda bu kolyeyi ona hediye ettiğinden beri genç kız bir an bile kolyeyi boynundan çıkarmamıştı. Kolyenin güneşinden güç almak ister gibi güneş kabartmasını elinde sıktı.

Moon Jee ise kendi âlemindeydi. Ağabeyinin ne kadar şanslı olduğunu düşünüyordu: Sonunda eski aşkını kendisine unutturacak bir kızla tanışmıştı. Üstelik bu kızla nerdeyse sevgili olmak üzereydi! Halbuki kendisi, tam bir senedir umutsuz bir aşkın pençesinde kıvranıyordu…

Göz ucuyla çaktırmadan Hae In’e baktı. Genç kız gözlerini denize dikmişti. Batmakta olan güneşin kızıllığı yüzüne vurmuştu. Yüzünde dalgın bir ifade vardı. Her zamankinden de daha güzel, daha büyüleyici görünüyordu. Moon Jee’nin bir an nefesi kesildi. Kalp atışları hızlandı. Hae In’in güzelliği; bu güzelliğin ona hem bu kadar yakın, hem de bu kadar uzak olması fena halde canını acıtıyordu…

Sonra birden kaşlarını çattı genç adam: Artık beklemek istemiyordu! Daha fazla beklemeye tahammülü kalmamıştı! Hae In’e olan duygularını artık onun da bilmesini istiyordu! Ve bunu yapmak için belki de en doğru zaman, şu an’dı!

Genç adam birdenbire fena halde heyecanlandı. Düşündükçe bu fikir daha da aklına yatmaya başlamıştı. Birazdan köprünün ışıkları da yanacak, ortam iyice romantik bir havaya bürünecekti. Güzelim plajda, Hae In’le baş başa bu manzaranın tadını çıkarırken ona açılmayacaktı da ne zaman açılacaktı ki?? Evet evet, şimdi tam da doğru zamandı.

Kararını verince yeniden Hae In’e döndü. Genç kız az önceki duruşunu hiç bozmamıştı, dalgın gözlerle denizi izlemeye devam ediyordu. Moon Jee onun güzelliğini içine çekmek ister gibi uzun uzun ona baktı, sonra usulca:

“Hae In…” diye fısıldadı.

Hae In bir rüyadan uyanır gibi irkilerek ona döndü. Gözlerini kırpıştırarak, sanki ilk defa görüyormuş gibi yanındaki genç adama baktı. Moon Jee’ninse heyecandan ağzı kurumuştu. Ağzını açtı, ama hiç ses çıkmadı. Sonra aceleyle yutkundu, az önce içinde beliriveren ani güvenin giderek eridiğini hissediyordu…

“Bir şey mi diyecektin Moon Jee-yah?”

Hae In’in hiçbir şeyden habersiz normal bir sesle bunu sorması genç adamın fena halde gücüne gitti. Birden, nasıl olduğunu anlayamadan kendini takır takır konuşurken buldu:

“Evet, bir şey söyleyeceğim: Ben senden çok hoşlanıyorum Hae In-sshi! Hayır, dur bir dakika, hoşlanmak yanlış bir kelime: Ben sana sırılsıklam âşığım Hae In-sshi! Seni ilk gördüğüm andan beri deliler gibi seviyorum. Senden başkasını düşünemiyorum. Seni gördüğüm zaman günüm parlaklaşıveriyor sanki; sanki kanat takmış da uçacak gibi oluyorum; seninle konuşurken kendimi cennette gibi hissediyorum! Ama artık bunlar bana yetmiyor Hae In: Artık bu duygularımı senin de bilmeni istiyorum. Bilmeni, ve senin de bana gören gözlerle bakmanı… Çok şey mi istiyorum Hae In?”

Hae In şok olmuş gibi karşısındaki çocuğa bakakalmıştı. Moon Jee ise yazılı bir metin okur gibi bu sözleri tek hamlede söyledikten sonra nefes bile almaya çekinerek öylece durdu. İçinden: “Ohaa! OHAAA! Naaptım lan benn??” diye çığlıklar atıyordu. Ama artık geri dönüşü yoktu, ok yaydan çıkmıştı bir kere. Moon Jee gözlerini bile kırpmadan karşısındaki kızın söyleyeceklerini beklemeye başladı.

Hae In’se gülse mi ağlasa mı bilemez vaziyetteydi. Moon Jee’nin kendisine olan duygularının farkındaydı farkında olmasına, ama işin hiçbir zaman bu raddeye geleceğini düşünmemişti. Moon Jee’nin platonik aşkı bir süre sonra yerini başka bir kızla karşılıklı olarak yaşanan bir aşka bırakacak, ve belki seneler sonra Moon Jee onun karşısına geçip: “Biliyor musun noona? Bir zamanlar ben sana âşıktım…” dediği zaman ikisi birden bu olayı gülerek anımsayacaklar zannetmişti hep… Ama yazık ki kader, bambaşka bir plan yapıyormuş meğer…

Hae In gözlerini kaçırıp dudağını ısırdığı zaman, Moon Jee’nin âşık kalbi gelecek olan felaketi sezip isyan etmeye başlamıştı bile: “Yoo… Yoo, hayır… Lütfen, lütfen sakın o sözleri söyleme…”

“Moon Jee-yah, ben seni her zaman küçük kardeşim gibi gördüm…”

Çok geç! Hae In’in dudaklarından dökülen sempati yüklü sözcükler Moon Jee’nin yüreğini duyabileceği bütün tersleyici laflardan bile daha çok kanattı. Genç adamın yüzüne hüzünlü bir tebessüm düştü: “Küçük kardeşi gibi…” “Kardeşi gibi”…

Hae In iki kelimeyle onu canevinden vurmuştu.

Yine de yaralı olduğu halde büyük bir gayretle düşmana saldıran bir asker gibi son gücüyle fısıldadı:

“Ama neden? Neden, Hae In? Senden dört yaş küçük olduğum için mi? Fakat aşkta yaşın ne önemi vardır ki??”

Hae In dudaklarını ısırdı. Sonra hüzünle:

“Hayır,” dedi, “O yüzden değil…”

Sonra içini çekti genç kız. Bunu nasıl açıklayacağını bilemiyordu. Çünkü aslında bunun neden böyle olduğunu kendisi de bilemiyordu! Birine âşık olurdunuz, ve başka birine âşık olmazdınız. İşte olay bu kadar basitti.

“Bak Moon Jee,” dedi, “Ben gerçekten böyle hissediyor olmamın sebebini bilmiyorum. Ama seninle tanıştığım ilk andan beri seni küçük kardeşim gibi sevdim. Ve bu hissim, o günden beri hiç ama hiç değişmedi! Ve bundan sonra da değişmesine imkân yok! Bu neden böyle, neden sana karşı bir kadının bir erkeğe hissettiği duyguları hissedemiyorum, inan ki bilmiyorum. Tek bildiğim şey, bu hep böyle olacak: Ben seni bir abla gibi sevmeye devam edeceğim… Üzgünüm, ama cevabım bu… Özür dilerim Moon Jee…”

Moon Jee hüzünle başını eğdi. Gözlerinde biriken yaşları Hae In’in görmesini istemiyordu. Sonra yavaşça:

“Son sözün bu mu?” diye fısıldadı.

Hae In ona üzüntülü gözlerle baktı. Elini uzatıp Moon Jee’nin saçlarını okşamamak için kendini zor tutuyordu. Ama şimdi az önce söylediklerine ters bir şey  yapar ve genç çocuğa umut verirse ileride her şeyi ikisi için de daha çok zorlaştıracağını düşündü. O yüzden katı bir sesle:

“Evet, bu…” dedi.

Moon Jee bir an durdu. Sonra birdenbire ayağa kalktı, delirmiş gibi koşmaya başladı! Hae In irileşmiş gözlerle arkasından bakakalmıştı! Sonra kendini toparladı ve o da ayağa kalkıp Moon Jee’nin gittiği yönde koşturmaya başladı, ama Moon Jee çoktan uzaklaşıp izini kaybettirmişti bile! Hae In uzun süre nefes nefese koştuktan sonra umutsuzca durakladı. Moon Jee’yi bu kalabalıkta bulmasının imkânı yoktu!

Genç kız ne yapacağını bilemez gibi bir an durdu, sonra telefonunu çıkarıp Ayça’yı aradı.

Ayça ise o sırada eline kocaman bir dondurma almış, yüzünde büyük bir keyif ifadesiyle, kumsalda capoeira dansı yapan bir çifti izliyordu. Telefonunun çaldığını fark edince açıp kaygısız bir biçimde kulağına yaklaştırdı:

“Efendim Hae In-ah?”

“Ayça, çok fena bir şey oldu! Moon Jee bana aşkını ilân etti!”

Ayça birden heyecanla ayağa kalktı. Bak bu süper haberdi işte! Neşeli bir merakla:

“Eee, bunda fena olan ne var?” dedi, “Moon Jee’nin sana yanık olduğu belliydi zaten…”

“Ama ben onu fena kırdım galiba: Ona kendisini kardeşim gibi sevdiğimi söyleyince deli gibi koşarak benden kaçtı! Şimdi de hiçbir yerde bulamıyorum! Üstelik telefonunu da kapatmış!”

Ayça birden üzüntüyle bir nefes verdi: Hay Allah, bunu hiç hesap edememişti işte…

“Tamam, tamam, sakin ol,” dedi Hae In’e. “O zaman şöyle yapalım: Ben sahilin güneyine doğru ineyim, sen de kuzeyine doğru yürü. Yarım saat daha arayıp ikimiz de bulamazsak o zaman ne yapacağımızı tekrar konuşalım, tamam mı?”

Ayça telefonu kapattığı zaman onun da yüzüne endişeli bir anlam çökmüştü. Genç kız bir yandan da biraz şaşkındı: Demek Moon Jee Hae In’in kendisini reddetmesine bu kadar bozulmuştu, ha… Ayça genç çocuk için fena halde üzüldüğünü hissetti. Kalbi çok fena kırılmış olmalıydı… Deli-dolu, neşeli Moon Jee’nin Hae In’e bu kadar derin duygular beslediği kimin aklına gelirdi ki?

Böylece Ayça bir yandan, Hae In diğer yandan Moon Jee’yi koca sahilde aramaya koyuldular. Tahmin edileceği gibi bu hiç de kolay bir iş değildi: Akşamın karanlığı çökmek üzereyken binlerce insanın olduğu bir sahilde tek bir adamı aramak, samanlıkta iğne aramaktan farksızdı!

Ayça plajda oturan her yalnız adamın nerdeyse burnunun dibine kadar girip Moon Jee mi değil mi diye bakınırken, Hae In de sahil kenarındaki kahve dükkanlarına, suşi restoranlarına girip çıkıyordu. Genç kız büyük bir suçluluk duygusuna kapılmıştı; Moon Jee’yi bu kadar inciteceğini hiç düşünmemişti! Ah, keşke, keşke o kardeş muhabbetini yapmasaydı…

Birden Ayça, sahilin kuytu bir köşesinde, denize doğru uzanmış kayalıkların üzerinde tek başına oturan genç bir adam gördü ve yüzündeki kaygılı anlam birden yerini bir rahatlama ifadesine bıraktı. Genç kız telefonunu çıkarıp Hae In’i aradı, yavaş bir sesle:

“Onu buldum Hae In,” dedi. “Sen benden haber bekle…”

Sonra telefonu kapattı ve yavaşça Moon Jee’nin yanına doğru yürüdü.

Audrey Hepburn – Moon River

Moon Jee dalgın gözlerini denizin lacivert sularına dikmiş, sessizce oturuyordu. Ayak seslerini duyunca derin bir rüyadan uyanır gibi silkindi, başını çevirip gelene baktı. Ayça yüzünde hafif bir gülümsemeyle onun yanına geldi, kendisi de kayanın üzerine oturdu.

“Merhaba…” dedi.

Moon Jee cevap vermedi. Dalgın gözlerini yeniden denize çevirdi. Ayça bir süre sessizce durdu. Sonra çekingence:

“Sen.. iyi misin?” diye sordu.

Moon Jee alaycı bir biçimde güldü:

“Yaaa, ne iyiyim, ne iyiyim! Az önce hayatımın aşkı bana, beni “kardeşi gibi” gördüğünü söyledi! Bundan daha iyi olamazdım cidden! Ahaha!”

Moon Jee sinirli sinirli gülerken Ayça ne diyeceğini bilmez bir biçimde bakıyordu genç adama. Onun ne kadar acı çektiğini hissedebiliyordu. Aksi gibi, onu teselli edecek bir söz de gelmiyordu aklına. Huzursuzca yerinde kıpırdandı.

Sonra birden, daha önce birlikte nargile içerlerken Moon Jee’nin kendisine dedikleri geldi aklına. Heyecanla genç adama döndü:

“Hatırlıyor musun: Bir defasında bana ne demiştin: “Gerçek şu ki, herkes seni incitecek. Yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak.””

Moon Jee burukça gülümsedi:

“Hatırlıyorum tabii, Bob Marley’in sözü bu…” Sonra yine içini çekti. “Ve evet, Hae In’e âşık olduğum için pişman değilim… Onun için acı çekmeye razıyım… Çünkü o, uğruna acı çekmeye değer birisi…”

Ama hemen sonra yeniden gözleri doldu. Yaşlı gözlerini Ayça’ya çevirdi:

“Ama beni neden sevmiyor noona? Hae In beni neden sevmiyor?? Neden beni bir erkek gibi görmüyor?? İşte bunun cevabını bir türlü bulamıyorum! Resmen delireceğim! Hae In için gerekirse aylarca, yıllarca, hatta ömrüm boyunca acı çekmeye razıyım ama keşke, keşke o da beni sevseydi be Ayça! Beni azıcık sevseydi, ben onun için ömür boyu acı çekmeye, incinmeye razıydım…”

Moon Jee’nin dudakları titremeye başlamıştı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Ayça’ya yardım dileyen yaralı bir yavru ceylan gibi bakıyordu. Genç kızın içi titredi. Çok sevdiği bu neşeli ufaklığın bu kadar acı çektiğini görmek onu da çok üzmüştü.

“Mutlu aşk yoktur ki be Moon Jee,” deyiverdi. “Hangimiz mutlu olduk ki? Hepimiz bir biçimde sevdiklerimiz tarafından incitilmiyor muyuz?? Bu böyle, yapacak bir şey yok…”

Derin derin iç geçirdi genç kız. Evet, yapacak bir şey yok, diye geçirdi içinden. Bizi en çok incitenler, en sevdiklerimizdir. Yapacak bir şey yok…

Sonra hüzünlü bir gülümsemeyle Moon Jee’ye baktı. Elini uzattı, onun gözlerinden süzülen yaşları bir abla şefkatiyle sildi. Moon Jee küçük bir çocuk sesiyle mırıldandı:

“Noona… Biraz dizlerinin üzerine yatabilir miyim?”

Ayça bir an şaşırsa da, hemen sonra başını salladı: “olur…” Moon Jee yavaşça başını genç kızın dizlerinin üzerine koydu. Dalgın gözlerini ileride denizin dalgalı saçları üzerine geçirilmiş bir taç gibi görünen uzun çelik köprüye sabitledi.

Ayça da dalgın dalgın denize bakıyordu. Kendi yaralarının en taze olduğu anda bu küçük çocuk onu neşesiyle iyileştirmişti. Şimdi, borcunu geri ödeme zamanıydı. Hafif bir sesle şarkı söylemeye başladı:

“Bugün sen çok gençsin yavrum

Hayat ümit neşe dolu.

Mutlu günler vaad ediyor

Sana yıllar ömür boyu

Ne yalnızlık ne de yalan

Üzmesin seni

Doğarken ağladı insan

Bu son olsun, bu son…”

(Cem Karaca – Bu Son Olsun)

Genç kız bir yandan billur gibi bir sesle bu ninni gibi şarkıyı söylerken, bir yandan da farkında bile olmadan kucağında yatan çocuğun saçlarını okşamaya başlamıştı. Moon Jee birden, içindeki korkunç acının yanıbaşında tuhaf bir duygu daha hissetti: Nerdeyse huzur diye adlandıracağı, garip bir duyguydu bu. Genç adam sözlerini bile anlamadığı bir şarkının melodisiyle içinde kaynayan isyanın birazcık olsun yatıştığını fark ederken saçlarını okşayan yumuşak ellerde senelerdir karşılaşmadığı, hatta belki de hiç tanımadığı bir sıcaklık hissediyordu: Anne şefkati gibi, abla şefkati gibi bir duygu olmalıydı bu. Ayça’nın elinden ve sesinden sanki kendi yüreğine akıyordu…

Moon Jee’nin gözlerinden son bir damla daha süzülürken, iki gencin birbirlerinden habersizce gözlerini diktiği noktada, bir anda bütün görkemiyle Gwangan köprüsünün ışıkları yandı…

-Bölüm sonu-