5. Bölüm

“Baktın hayatın tadını çıkaramıyorsun, tadını kaçıranı hayatından çıkar!”

Bob Marley

Ayça güneşli bir sabaha uyandı. Gerinerek kollarını uzattı. Sonra gülümseyerek gözlerini açtı. Güzel bir gün onu bekliyordu.

Bir önceki geceyi hatırladı: Cidden çok eğlenmişti. Han Seul’le Hae In’in evinin kapısı önünde vedalaşırlarken Moon Jee ve Hae In’le karşılaştıkları an, hepsi için büyük bir şok olmuştu! Ama ilk andaki şaşkınlığı üzerlerinden attıktan sonra neşeleri yerine gelmiş, Moon Jee’nin evindeki muhteşem ziyafetin keyfini çıkarmışlardı. Sonra karaoke bara gidilmişti. Ayça için ilginç bir deneyim olmuştu bu; çünkü genç kız ilk kez karaoke bara gidiyordu! Moon Jee bunu duyunca şaşkınlıktan nerdeyse kafayı yiyecekti:

“Nasıl yaa? Sen nerde yaşıyordun kızım, ayda falan mı? Karaoke bara nasıl gitmezsin?”

“Bizde o kadar yaygın değildir ki…” diye dudak büktü Ayça. Sonra içinden: “Ayrıca ben tıp okudum oğlum, barlarda sürtmeye vaktim var mıydı sanki?” diye geçirmeden edemedi.

Ama ortama çabuk adapte oldu genç kız: Hae In ve Moon Jee’nin birlikte son dönemlerin popüler bir şarkısını söylemesinden sonra mikrofonu eline aldı; ve I will survive’ı söylemeye başladı:

“First I was afraid / I was petrified

i kept thinking i could never live without you by my side
but then i spent so many nights
just thinking how you’ve done me wrong
i grew strong
i learned how to get along”

Özellikle “well now go / walk out the door” kısmını söylerken San Young’u bacaklarına yapışmış yalvarırken hayal ediyordu! Ayça şarkısını söylerken yüzüne zalim bir sırıtış geldiğini gören Moon Jee gülerek bağırmaya başladı:

“Süpersin Ayça-sshi, way to go adamım!”

Han Seul ise Ayça’nın yüzündeki zalim ifadeyi görünce bir an onun kokteylde yaptıklarını hatırlayıp ürpermeden edemedi: Normal haliyle tatlı, sakin bir kızdı ama tersi çok pisti bu Ayça’nın.

Ayça şarkısını bitirince Hae In, Han Seul’e döndü:

“Hadi Han Seul-sshi, sıra sende!”

“Ah, benim sesim çok kötüdür, ben söyleyemem,” dedi Han Seul nazik bir gülümsemeyle, ama hem Hae In, hem de Moon Jee iki yandan ona yüklenmeye başladılar:

“Ne olacak canım, biz de öylesine söyledik işte…”

“Olmaz Hyung, sıra sende! Oyunbozanlık yapmak yok!”

Sonunda Han Seul ısrarlara dayanamadı; mikrofonu eline alıp She’yi söylemeye başladı. Ama daha ilk notadan detone olmaya başlamıştı bile! Diğer üç genç ilk anda kibarlık edip bir şey demeden dinlemeye çalıştılar, ama Han Seul nakarata gelip “She may be the reason I surviveeeee!” diye tiz bir sesle bağırınca hepsi birden aynı anda koptular! Hae In:

“Keşke bu kadar ısrar etmeseymişiz,” dedi gülerek, “Şarkı söylemek istememesinin haklı bir nedeni varmış…”

“Eğer kardeş olduğunuzu bana şimdi söyleseydiniz asla inanmazdım,” diye güldü Ayça da, “Galiba sesle ilgili ailedeki bütün yetenekleri sen almış, abine bırakmamışsın!”

Moon Jee bir kahkaha patlattı:

“Hımm, o benden önce doğduğuna göre teorik olarak bu pek mümkün gözükmüyor… Ama haklısınız sevgili bayanlar, abimde müzik kulağı sıfırdır!”

“YA! Söyle dediniz söyledik işte,” dedi Han Seul, ve yarı şaka- yarı kızgın, sert bir hareketle mikrofonu Moon Jee’nin göğsüne vurur gibi ona uzattı. Moon Jee sırıtarak aldı mikrofonu:

“Üzülme Hyung, senin de benden daha çok kasın var. Bak ben seni hiç kıskanıyor muyum??”

Kızlar yine gülmeye başlarken Moon Jee sahneye geçmişti bile. Hae In:

“Hadi şöyle güzel bir K-pop veya J-rock parçası söyle!” diye ellerini çırptı. Moon Jee ise oyunbaz bir gülüşle:

“Hayır hayır,” diye parmağını salladı, “Sürekli onlarla iç içeyiz zaten Hae In-ah… Bugün size hayattaki rol modelim olan adamdan bir şarkı dinleteceğim!”

“Kimmiş o, Garfield mı?” diye sırıttı Han Seul alaycı alaycı. Moon Jee dudak büktü:

“Kardeşini hiç tanımıyorsun, di mi Hyung? Cık cık cık, dalga geçmeden önce azıcık bilgi sahibi ol! İşte şarkı geliyor!”

Böyle deyip şarkısını ayarladı; ve odayı çok tatlı bir reggae melodisi doldurdu. Ayça neşeyle ellerini çırptı:

“Oh! Ben bunu biliyorum! Bob Marley bu!”

Bob Marley – One Love

Gerçekten de Moon Jee söylemek için “One Love”ı seçmişti. Neşeyle şarkısını söylerken, bir yandan da sağa sola sallanıyordu:

“one love! one heart! (tek aşk! Tek kalp!)
let’s get together and feel all right. (Haydi bir araya gelelim ve iyi hissedelim)
hear the children cryin’ (one love!); (çocukların bağırışını duyun: tek aşk!)
hear the children cryin’ (one heart!), (çocukların bağırışını duyun: tek kalp!)
sayin’: give thanks and praise to the lord and i will feel all right; (diyorlar ki: tanrıya şükranlarımızı sunalım ve böylece iyi hissedeceğim)
sayin’: let’s get together and feel all right. wo wo-wo wo-wo! (diyorlar ki: haydi bir olalım ve iyi hissedelim)”

Diğer üçlü de bu neşeli şarkıya yüzlerinde gülücüklerle tempo tutarak eşlik ederken, Ayça içinin mutlulukla dolduğunu hissetti: San Young yüzünden hayatı mahvolduğundan beri ilk kez, ilk kez kendini gerçekten mutlu hissediyordu. Sahnede şarkısını söyleyen Moon Jee’ye baktı: Bu neşeli çocuğun yanında birkaç dakika durunca bile insanın morali düzeliyordu! Sonra bakışları Hae In’e kaydı: Bu sıcakkanlı, tatlı kızı daha çok az tanıdığı halde çok sevmişti. En sonunda, Han Seul’e bakarken bu defa kokteyl gecesinde, yangın çıkarmak için kendisine nasıl yardım ettiği geldi aklına. Genç kızın içi minnetle doldu, gözleri nemlendi. Perdeleri tutuşturup çocuksu bir neşeyle Ayça’nın elinden tutarak: “Yangın vaaar!” diye koşan Han Seul ne kadar da sevimliydi!

Ayça birden, bu üçlüye inanılmaz derecede bağlandığını hissetti: Evet, belki Kore macerası pek de iyi başlamamıştı ama, en azından bu üç insanla tanışabildiği için kendini acayip derecede şanslı hissediyordu.

Ayça yüzünde hâlâ bir gece öncesinin güzel anlarının yarattığı gülümsemeyle yataktan kalktı, banyoya geçti. Yüzünü yıkayıp üzerini değiştirdikten sonra çantasını alıp hemen kendini evden dışarı attı: Bugün çok işi vardı!

Genç kız bir süre daha Kore’de kalmaya karar vermişti. Nasıl olsa artık parası vardı; ayrıca Han Seul çalışma iznini halledeceğine dair söz vermişti. Ama hepsinden önemlisi, annesi ve babasıyla yüzleşmek için kendini hâlâ hazır hissetmiyordu.

O yüzden bugün kiralık ev arayacaktı. Daha sonra iş de bakmaya başlayacaktı. Hae In başhekimle tekrar görüşeceğini söylemişti, ama Ayça ne olur ne olmaz diye başka yerlerle de konuşmak istiyordu.

Emlakçıya giderken yol üzerinde bir cafeden gelen pişmiş poğaça kokusu genç kıza birden ne kadar aç olduğunu hatırlattı. Ayça bir an durakladı, sonra neşeli bir şekilde cafeden içeri girdi: Önce karnını doyurmaya karar vermişti. Acelesi yoktu nasıl olsa, evler kaçmıyordu ya!

Az sonra bir fincan çay eşliğinde sıcacık kruvasanları midesine indirirken kendini oldukça keyifli hissediyordu. Cafede bir de gazete standı vardı; günlük gazete ve dergilerden hemen hepsi sıralanmıştı. Ayça neşe ve merakla birkaç gazeteyi eline aldı. Kendisiyle ilgili haber var mı merak ediyordu.

Daha ilk sayfada sarı peruklu fotoğrafını görünce keyifle sırıttı: Yolda gördüğü bir köpekle oynarken çekilmiş fotoğrafını basmışlardı. Altında ise: “Prenses sıcak tavırlarıyla Kore halkının gönlünü kazandı” yazıyordu. Ayça neşeyle güldü.

Ama ikinci sayfaya geçer geçmez gülüşü dudaklarında dondu: Sosyete haberlerini veren köşede, San Young ve nişanlısının fotoğrafını görmüştü! Fotoğrafla ilgili haberde de “Yaz sonunda düğün var…” yazıyordu.

“Hımm, sosyete haberlerini mi okuyorsun? Ben sana söyleyeyim, Paris Hilton bu sene de Kore’ye gelmiyor!”

Hemen kulağının dibinde çınlayan neşeli bir sesle yerinde zıpladı Ayça. Daha o bir şey demeye kalmadan, Moon Jee elinde kahve ve bir kekle teklifsizce gelip masasına oturmuştu bile.

“Günaydın Ayça-sshi! Bakıyorum sen de bizim mahallenin en güzel cafe’sini hemen keşfetmişsin…”

Ayça az önceki şoku üzerinden atıp kendini gülümsemeye zorladı:

“Yaa, evet, öyle oldu… İçeriden yükselen güzel kokulara karşı koyamadım!”

“Öyledir, buranın çörekleri çok lezzetlidir,” dedi Moon Jee kekinden kocaman bir parça ısırırken. Sonra ağzı dolu dolu, Ayça’nın önündeki gazeteyi işaret etti:

“O kızı tanıyorum ben! Benim okulumda, birlikte ekonometri dersi alıyoruz…”

“Kimi, şu yazın evlenecekler haberi olan kızı mı?” dedi Ayça şaşkınlıkla. Moon Jee kafasını salladı:

“Evet ya, o kız benim alt dönemim.”

“Nişanlısını da ben tanıyorum: Benim eski sevgilim!” dedi Ayça alaycı bir sesle. Moon Jee’nin ağzına attığı kek birden boğazına kaçtı! Genç çocuk öksürüp kendine gelmeye çabaladı, sonra:

“Vuhaaa! Tesadüfün de bu kadarı!” dedi heyecanla, “Bu gidişle korkarım yakında kardeş çıkıcaz Ayça-sshi!”

Ayça onun bu lafına gülmeden edemedi. Ama hemen sonra yüzündeki gülümseme yeniden silindi. San Young’u düşündükçe hâlâ canı acıyordu. Genç kızın gözlerinin yeniden nemlendiğini fark eden Moon Jee bir an üzüntüyle baktı ona. Sonra birden aklına gelen şeyle heyecanlandı:

“Oooo, o zaman bak şimdi söyleyeceğim şey senin keyfini yerine getirir: Geçenlerde senin bu eski sevgili başbakanın önünde altına yapmış! Rezil olmuş rezill!”

Ayça birden gülmeye başladı. “Biliyorum… Haberim var…”

“E kızım o zaman daha ne üzülüyorsun?? Böyle mal bir heriften kurtulduğun için şansına şükretmelisin!” diye sırıttı Moon Jee. Ayça ise gülümsedi, bir şey demedi. San Young’un başına gelenlerin kendi marifeti olduğunu Moon Jee’ye anlatıp zavallı çocuğu dehşete düşürmek istemiyordu.

“Eee, kahvaltıdan sonra ne yapıyorsun?” dedi Moon Jee. “Baksana, işin yoksa benle koşmaya gelsene…”

“Koşmaya mı?”

“Evet, spor yapacağım. Hem beden hem de ruh sağlığı için açık havada koşmak en iyisidir, insanın acayip moralini düzeltir!” dedi Moon Jee sırıtarak. Ayça bir an:

“Ama ben ev bakmaya gidecektim…” diye itiraz edecek oldu; ama Moon Jee hemen lafı ağzına tıkadı:

“Koştuktan sonra beraberce gideriz… Hadi ama, nazlanma!”

“Eh… Peki madem…” dedi Ayça da mecburen. Moon Jee: “Süper! Hadi o zaman, bir an önce ye yemeğini, fazla sıcağa kalmayalım,” deyip kendi önündekilere yumulmuştu bile. Bir yandan da ağzı dolu dolu Ayça’ya: “E hadi! Çabuk çabuk ye!” diyordu. Ayça şaşkınca: “Ta-tamam…” diye kekeleyip kruvasanından koca bir lokma ısırdı. Koşma işini kabul ettiğine şimdiden pişman olmuştu bile: Bu çocuğun enerjisine yetişebilecek gibi görünmüyordu!

Hae In küçük bir hastasını uğurlamak üzereydi:

“Bundan sonra terli terli su içmek yok, tamam mı Chae Ra? Annenin sözünü dinleyeceksin…”

Ufaklık “tamam, ama bana şekey vey,” diye avcunu uzattı. Hae In gülerek masasının üzerindeki şeker kavanozundan bir tane yaldızlı pakete sarılmış şeker çıkartıp çocuğa verdi: “Buraya sırf bunlardan almak için geldiğini biliyorum! Ama bir daha üşütürsen iğne yapmak zorunda kalacağım Chae Ra-yah!”

Chae Ra ve annesi odadan çıkarken Hae In hâlâ kendi kendine gülüyordu. Çocuklarla uğraşmak hem eğlenceli, hem de çok zor bir şeydi!

“Doktor hanım, eski bir hastanız sizi ziyarete geldi, acaba müsait misiniz?”

Hae In heyecanla başını kaldırdı: Kapıda Han Seul yüzünde neşeli bir gülümsemeyle ona bakıyordu!

“Ah, lütfen girin Han Seul-sshi!” dedi Hae In heyecanla. “Sanırım dikişlerinizin alınması için geldiniz…”

“Evet, onun için geldim,” dedi Han Seul içeri girerken. “Ama bu sizli-bizli konuşmak da ne oluyor? Dün akşam karaoke barda şarkı söyleyişimi eleştirirken gayet samimiydin oysa!”

“Ah, doğru…” diye güldü Hae In. Sonra genç adamın gözlerine baktı, gülerek: “O halde hoşgeldin!” dedi, “Nasıl, şimdi oldu mu?”

“Evet, daha iyi,” diye sırıttı Han Seul ve gömleğinin kolunu sıyırmaya başladı. Bir yandan da: “Ee, görüşmeyeli nasılsın?” diye sordu. “Hayat nasıl gidiyor?”

“Duyan da bir aydır görüşmediğimizi zannedecek,” diye güldü Hae In, “Daha dün gece birlikte karaoke yapıyorduk Han Seul-sshi!”

“Yapma yahu, o dün gece miydi?” diye sırıttı Han Seul şakayla karışık. Sonra abartılı bir biçimde içini çekti: “Vay beee… Zaman hızlı geçiyor diyenlere inanmamak lâzım…”

Hae In sevimlice güldü. “Bakıyorum bugün çok neşelisin…”

“Neşeliyim elbette! Dün önemli bir işi yüzümün akıyla tamamladım ve bugünü kendime tatil ilân ettim!” dedi Han Seul neşeyle. “Gün boyu kendimi sokaklara vurup gezip tozacağım! Hatta bir sokak lokantasında soju içip sarhoş olacağım! Vay bee, bayaa iyi bir gün beni bekliyor…”

Han Seul keyiften gözleri parlayarak geçireceği güzel günü anlatırken zavallı Hae In’in de ağzının suyu akmıştı. Üzüntüyle içini çekti.

“Benimse gün boyu burada olmam gerekiyor…”

“Eğer kaçabilirsen gel seni de götüreyim?” dedi Han Seul muzipçe. “Bu güzel günde bana eşlik et. Hatta okyanus kenarına bile gidebiliriz! Ne dersin?”

Hae In birden heyecanlandı. Han Seul’le bütün bir günü birlikte geçirmek… kulağa ne kadar hoş geliyordu! Ama hemen sonra üzüntüyle başını salladı:

“Olmaz… Klinikte yeterli doktorumuz yok, o yüzden burdan ayrılamam…”

“Ah… Çok yazık,” dedi Han Seul. Bir süre ikisi de konuşmadılar. Hae In dikkatlice dikişleri alırken Han Seul, içinden “acaba Ayça’yı sorsam ayıp olur mu…” diye geçiriyordu. Aslında gününü Hae In’le değil, Ayça’yla geçirmeyi tercih ederdi, ama Hae In de sevimli bir kızdı; o yüzden genç adamın onunla gezip tozmaya da bir itirazı yoktu. Ayrıca bir kızı tavlamak istiyorsanız, onun yakın arkadaşlarıyla da iyi geçinmeniz gerekir. Han Seul bu kuraldan haberdardı elbette.

Yine de genç adam, Ayça’dan bahsetmeden edemedi:

“Bu arada, Ayça’nın çalışma izni işiyle hemen yarın ilgilenmeye başlayacağım. Çok uzun sürmeyeceğini umuyorum.” Sonra neşeli bir tavırla Hae In’e göz kırptı: “Belki o zaman senin de daha çok boş vaktin olur, bol bol gezersin. Böylece benim aylak günümü kıskanmana gerek kalmaz!”

Hae In burukça gülümsedi: “Eh, heralde öyle olur…” Ama genç kız aslında bugün Han Seul’le gezinti yapma fırsatını kaçırdığı için fena halde üzülmüştü.

O sırada muayenehanenin kapısı açıldı: Kapıda, kliniğin doktorlarından, doğum iznine ayrılmış olan Seung Mi’nin güleç yüzü göründü:

“Hae In-ah! Nasılsın canım??”

“Ah, Seung Mi Unni! Sen nerden çıktın?” dedi Hae In heyecanla ve gidip kapıdaki doktor kadına sarıldı. “Hoşgeldin! Nasılsın? Bebek nasıl?”

“Bebek çok iyi de, ben evde oturmaktan sıkıldım artık!” diye güldü kadın. Hae In şaşkınca mırıldandı:

“Öyle mi? Oysa biz seni daha birkaç hafta beklemiyorduk…”

“Valla şekerim, sürekli bebek bezi değiştirme, bebek uyutma, emzirmeyle geçen günler beni buradakinden daha çok yordu!” deyip bir kahkaha attı Seung Mi. Sonra karşısındaki genç kızın ellerini tutup şakacı bir tavırla ekledi: “Ayrıca işittiğime göre bu aralar kendini çok yoruyormuşsun… O yüzden hazır ben bugün buradayken seni izne gönderiyorum!”

“N-nasıl yani?” dedi Hae In heyecanla. Seung Mi:

“Yani bugünlük izinlisin, eve git ve iyice dinlen!” dedi gülerek. Sonra gözü, az ötede merakla ikisini dinlemekte olan Han Seul’e kaydı ve çapkın bir gülümsemeyle:

“Ya da eve gitme… İçerideki gibi yakışıklı bir adamla güzel bir gün geçir!” deyip bir kahkaha attı. Hae In kıpkırmızı olmuştu: “Unni…” diye mırıldanırken Seung Mi çoktan dışarı çıkmıştı bile:

“Hadi ben kaçtım! Sana iyi gezmeler!”

Hae In kapıyı kapatıp yeniden Han Seul’e döndüğünde yüzündeki mahcubiyeti gizleyemiyordu.

“Seung Mi Unni böyledir işte… Onun adına özür dilerim senden…”

“Özür dileyecek bir şey mi var?” diye güldü Han Seul. “Noona bana yakışıklı dedi, bunun neresi kabahat olabilir ki?”

Hae In de gülümsedi, “doğru ya…” Sonra cesaretini topladı; Han Seul’ün gözlerinin içine baktı:

“Bu arada eğer az önceki teklifin geçerliyse, sanırım artık sana eşlik edebilirim gibi görünüyor!”

“Tabii ki geçerli!” dedi Han Seul neşeyle. Sonra ayağa kalktı: “Haydi o zaman, günümüzü burada oturarak harcamayalım, değil mi?”

Hae In de “tamam” diye başını sallayıp hemen üzerindeki doktor önlüğünü çıkardı, çantasını alıp Han Seul’ün arkasından koşturdu. Genç kız ayağına kadar gelen bu fırsata inanamıyordu! Neşeyle gülerek kapıyı çekti.

Bobby McFerrin – Don’t worry be happy

Ayça’nın artık bir adım daha atacak hali kalmamıştı. Olduğu yere çöküverdi.

“Ben bittim! Ölüyorummm!”

Moon Jee şaşkınlıkla arkasını döndü. Daha koşmaya başlayalı yirmi dakika bile olmamıştı. Ayça’nın başucuna gelip kızın kollarından çekiştirmeye başladı:

“Haydiiii, haydi ama Ayça! Sen ne kadar kof çıktın böyle?? Daha yeni başlıyoruz!”

“NE?! Saçmalama, ben aylardır böyle spor yapmıyorum!” diye soluk soluğa konuştu Ayça. Zavallının yüzü koşmaktan kıpkırmızı olmuştu. Moon Jee, çömezinin yeteneksiz çıktığını anlayan kung fu ustası edasıyla içini çekti.

“Anlaşıldı, senden iş çıkmayacak… Zaten kabahat bende; hem yaşlı, hem de şişko bir kızdan nasıl bir performans bekliyordum ki?”

“NEYYY??!!! O son cümleni tekrar et bakayım!”

Ayça’nın öfkeli gözleriyle göz göze gelince Moon Jee birden ürperdiğini hissetti. Gülmeye çabalarken:

“Ben… sadece seni gaza getirmeye çalışıyordum Ayça-sshi! Bir Çin büyüğü demişti ki: “obezlere şişko deyip onları motive etmek lâzım!” Ahahaha!”

“Obez miiii??? Yuuhhhh! Manyak mısın oğlum sen?!” diye bağırdı Ayça. Onun kızgın bir boğa gibi burnundan soluduğunu fark eden Moon Jee ise çenesini kapatıp kaçmanın daha iyi bir fikir olduğunu çoktan anlamıştı bile! O tabanları yağlamış koşarken Ayça da az önceki yorgunluğunu unutmuş, Moon Jee’nin peşinden koşturmaya başlamıştı: “Ne obezi bee?! Siz hepiniz Afrikalı çocuklar gibi açlık sınırında yaşıyorsanız ben n’apayım ulan?? Çabuk o lafı geri al!”

Moon Jee önde, Ayça arkada, iki çocuk uzunca bir süre koşturdular. Nihayet, güzel bir parktan geçerlerken Ayça artık dayanamadı; soluk soluğa durup önce dizlerinin üzerine çöktü, sonra da olduğu yerde toprağa uzanıverdi! Bu sefer hakikaten pili bitmişti. Moon Jee de yorulmuştu, ama erkekliğe leke sürdürecek değildi. Yüzünde muzip bir sırıtmayla Ayça’nın başucuna geldi, elindeki su şişesiyle yerde yatan genç kızın kafasına vurdu:

“Tak tak! Evde kimse var mı? Ben yaşlı ve şişko bir bayanı aramıştım…”

“Kapa çeneni yoksa ölümün benim elimden olacak çocuk…” diye dişlerinin arasından tısladı Ayça başını bile kaldırmadan. Moon Jee ise onun tüm bu kabadayılığına karşın gücünün tükendiğini anlamıştı, o yüzden gelip Ayça’nın hemen yanına oturdu. Muzipçe onu süzmeye başladı.

“Ama kabul et, moralin yerine geldi,” diye sırıttı. “Artık sabah cafedeki gibi eski sevgilini düşünüp dertlenmiyorsun! Ne de olsa, fiziksel acı, her zaman ruhsal acılar için birebirdir!”

“Sen susacak mısın…” dedi Ayça yine yerde yatmaya devam ederken. Moon Jee bir kez daha onun kafasına vurdu:

“Sen de ne küstah bir şey çıktın böyle?? Ben sana burda manevi bir dünyanın kapılarını açıyorum, senin söylediğin sözlere bak… Halbuki “yüce guru, muhteşem insan, saygıdeğer Moon Jee üstad” deyip beni el üstünde tutmalıydın!” Sonra bilgiç bir edayla parmağını salladı: “Ama ben bunun böyle olacağını biliyordum: Bir Çin atasözü der ki “mavi gözlüler sinsi olur”, mavi gözlü insandan korkacaksın arkadaş!”

“Atma bir kere, Çinli’lerde mavi göz mü var ki öyle bir atasözü olsun,” deyip yerinden doğruldu Ayça. “Onun aslı bir Türk atasözüdür. Ve kısa boylular için söylenir!”

“Yapma yahu? Emin misin? Hımm, tuhaf şey doğrusu, Çin atasözü olduğundan nerdeyse emindim…” diye dudak büktü Moon Jee. Sonra az ötedeki bir cafeye gözü ilişti. Arap esintili, giriş kapısında piramitler ve hiyeroglifler şeklinde süslemeler olan, belli ki bir Mısır cafe’siydi bu cafe. Moon Jee sırıtarak Ayça’yı bir defa daha dürttü: “Hadi kalk da şu karşıdaki cafede bugünki üstün performansının ödülü olarak sana bir çay ısmarlayayım bari…”

“Beni buradan kaldırman için bir vinç getirmen gerekecek…” dedi Ayça ve bu defa da toprağa sırt üstü uzandı. Moon Jee’ninse pes etmeye niyeti yoktu: “Hadiiii, tembellik etme! Bak sizin oraların çayından ısmarlayacağım! Hadi dediiiim!”

“Mısır nereee, Türkiye nere? Senin lisede coğrafyan kaçtı?”

“Öfff, hadi ama, uzatma! Bak gelmezsen seni burda bırakıp ben tek başıma gidiyorum!”

Böyle deyip yürümeye başladı Moon Jee. Ayça ise gülerek arkasından seslendi:

“Tamam tamam, dur! Geliyorum!”

Genç kız güçlükle ayağa kalktı, yürümeye başladı. Moon Jee’ye yetişince bu defa da o, genç çocuğun kafasına bir şaplak attı: “Bir daha bana şişko ve yaşlı deme!”

“Tamam noona!” diye sırıttı Moon Jee ve elini başına götürdü: “Off, acıdı yav… Sen bu ağır ellerle nasıl doktor oldun, anlamadım valla…”

“Hadi hadiiii!” deyip onu çekiştirdi Ayça. Her şeye rağmen yüzüne kocaman bir gülümseme gelip yerleşmişti. Bu şirin ufaklık insanın hakikaten de moralini düzeltmek için birebirdi.

Bigbang – Sunset Glow

Han Seul ve Hae In’se aynı anda Seul’ün bir başka köşesinde, bu güneşli günün tadını çıkarmakla meşguldüler: Bir Pazar yerini gezmeye başlamışlardı; bir yandan sokak satıcılarından aldıkları pirinç keklerini yerken, bir yandan da tezgahlardaki ilginçlikleri çocuklar gibi birbirlerine gösterip eğleniyorlardı. Hae In’in gülümsemekten yanakları ağrımıştı; neşeyle yanıbaşındaki Han Seul’e döndü:

“Belki de yıllardır bir pazar yerini gezmemiştim Han Seul-sshi! Ne kadar eğlenceli olabildiğini unutmuşum…”

“Bense bayılırım pazar yerlerine!” diye sırıttı Han Seul ve az ilerideki tezgahta duran kocaman bıyıklı bir balığı işaret etti: “Baksana şuna! Aynen bizim savunma bakanına benziyor! Şimdi bu balığı gördükten sonra insanın gününün güzel geçmemesi mümkün mü??”

Hae In bir kahkaha attı. Han Seul’ün kalıplı görüntüsünün ardında, aslında en az kardeşi kadar komik ve çocuksu olduğunu anlamıştı.

Moon Jee aklına gelince gülümsemeden edemedi genç kız. Sonra hâlâ üzerinden atamadığı bir şaşkınlıkla yanındaki adama baktı:

“Bu arada senin Moon Jee’nin ağabeyi olmana hâlâ inanamıyorum!” dedi. “Moon Jee seni dilinden düşürmez: Yok ağabeyim şöyle yakışıklıdır, yok böyle akıllıdır, şöyle iyi dövüşür… Bunca zamandır ondan duyduğum kişiyle böyle bir tesadüf eseri tanışmak benim için inanılması güç bir olay…”

“Evet ya, ben de bizim ufaklığın senden bahsettiğine şahit oldum,” dedi Han Seul neşeyle. Hatta dilinin ucuna Moon Jee’nin Hae In’i hülyalı gözlerle çok hoş ve seksi diye anlattığı da geldi, ama son anda dilini tutmayı başardı; belli ki Hae In’in henüz Moon Jee’nin kendisine olan duygularından haberi yoktu ve genç adam boşboğazlık edip de kardeşinin sırrını elevermek istemiyordu. Konuyu değiştirmek için gülümsedi:

“Eee, nasıl bari, Moon Jee’nin anlattığı kadar var mıymışım? Yoksa bizimki fazla mı abartmış?”

Hae In bir an ne diyeceğini bilemedi. Sonra mahcup bir gülümsemeyle başını eğdi:

“Şey… sanırım az bile söylemiş…”

Han Seul şaşırarak ona baktı. Genç kızın kızarmış bir yüzle bakışlarını kaçırdığını fark edince gülümsemeden edemedi. “Eh, ne yapalım ufaklık, genç kızlar hâlâ senden önce beni tercih ediyor,” dedi içinden. “Ama korkmana gerek yok, Hae In-sshi’yi elinden alacak değilim…”

Yine de Hae In gibi güzel bir kızla gezinmek hoşuna gitmişti genç adamın. Ne zamandır date’e çıkmamış olduğunu düşündü bir an. Sonra içi sızlayarak anımsadı:

Jun Hee gittiğinden beri hiçbir kadınla ilgilenmemişti ki…

Beynine bir anda üşüşen anıları geri göndermeye çabalarken yanındaki genç kıza dönüp çabucak gülümsedi. Sonra az ilerideki bir takı tezgahını işaret etti:

“Biraz da şuraya bakalım mı? Siz kızlar seversiniz böyle şeyleri…” Hae In’se bir an tereddüt etti:

“Sevmesine severiz de… Sen sıkılmayasın?”

“Neden sıkılacakmışım? Ben de severim,” dedi Han Seul. Ama Hae In ona inanmaz bir tavırla bakınca güldü: “Tamam tamam, itiraf ediyorum, pek de sevmem… Ama şimdi içimden geldi; bakmak istiyorum. Belki ben de deri bir bileklik alırım…”

“O zaman anlaştık,” diye güldü Hae In ve tezgaha yanaştı. Merak ve beğeniyle tezgahtaki kolye uçlarını, yüzükleri incelemeye başladı. Sonra içlerinden biri dikkatini çekti, merakla eline aldı. Gülen bir güneş kolyesiydi bu. Han Seul kolyeyi onun elinden aldı:

“Hımm, hiç fena değil… Sade ama zarif… Zevkli bir insansın Hae In-sshi…”

“Teşekkürler,” dedi Hae In yeniden kızarmaya başlarken. Bir yandan da uzun zamandır gönül işlerinden uzak olduğu için fena halde acemileştiğini, utangaç bir kız çocuğu gibi davrandığını fark ettikçe içten içe kendine kızmadan edemiyordu!

“Agasshi’nin zevki hakikaten takdire şayan,” diye gülümsedi tezgahın başında duran orta yaşlı kadın. Sonra Han Seul’e döndü: “Sanırım kız arkadaşınızın beğendiği kolyeyi kendisine siz armağan etmek istersiniz…”

Hae In’in gözleri irileşirken telaşla: “Ah, hayır, hayır!” diye itiraz etmeye çabaladı. Ama Han Seul çoktan cüzdanını çıkarıp ödeme yapmıştı bile:

“Elbette! Buyrun ajumma… Teşekkür ederiz!”

Sonra kibar bir jestle kolyeyi Hae In’e uzattı. Genç kız, kolyeyi alırken kıpkırmızı olmuştu:

“Ben… Çok teşekkür ederim,” diyebildi. Han Seul’se umursamazca elini salladı: “Rica ederim, ufak bir hediyeydi, büyütmeye gerek yok…”

İkili yürümeye devam ederken Hae In hızlanan kalp atışlarını normale çevirmeye çabalıyordu. Han Seul’se hâlâ eğlence peşindeydi. Az ötedeki dondurma tezgahını işaret etti:

“Birer dondurma yiyelim mi?”

“Olur,” diye başını salladı Hae In. Sonra birden atıldı: “Ama bu sefer ben alayım!”

“Yok canım, ben alırım,” dedi Han Seul. Ama Hae In ondan önce koşturmuştu bile: “Ajusshi! Bize iki tane dondurma lütfen!”

Han Seul gülümseyerek onun yanına doğru yürürken, birdenbire, pazar tezgahları arasında kalan daracık alandan bisikletli bir sokak satıcısı geçmeye kalktı. Yürüyüş alanındaki yayalar arasında bir dalgalanma oldu. Kadının biri, dondurma tezgahının başında satıcının işini bitirmesini bekleyen Hae In’i sertçe itiverdi! Han Seul hemen bağırdı:

“Hae In, dikkat et!”

Hae In’se daha ne olduğunu bile anlayamadan dengesini kaybedip olduğu yerde yalpalamıştı. Han Seul, savunma sporlarından gelen bir refleksle onu kollarından sıkıca tuttu. Heyecanla:

“İyisin, değil mi?” diye sordu.

Hae In’in yine yanaklarına kan hücum ederken genç kız bir defa daha kendi kendine küfretti: Han Seul yakınına her geldiğinde böyle kızarmaya devam ederse işleri vardı!

“Aaa, anneeee, sevgililere bak!”

Hae In ve Han Seul başlarını çevirdiklerinde hemen yanıbaşlarında dondurmasını yalayarak onları muzip muzip süzen yedi-sekiz yaşlarında bir kız çocuğuyla karşılaştılar. Küçük kız, dişsiz ağzını açıp güldü:

“Abi de hoşmuş Unni, aferin, iyi bulmuşsun! Ama öpücük vermezsen kaçıp gider! Bak böyle yapacaksın: Mmmmucuuuk!”

Küçük kız dudaklarını büzüştürüp öpücük nasıl verilir gösterirken bu defa Hae In kadar Han Seul de kıpkırmızı olmuştu! Ufaklığın annesi: “Hae Won! Çok ayıp, neler yapıyorsun öyle??” diye kızını çekiştirdi, bir yandan da Hae In ve Han Seul’e dönüp mahcupça eğildi: “Kusura bakmayın, zamane çocukları işte… Ahahah…” Sonra kızı çeke çeke uzaklaştırdı. Han Seul ve Hae In’se ağızları açık bir halde, bu büyümüş de küçülmüş veledin ardından bakakaldılar.

“O nasıl çocuktu öyle yaa?” dedi Han Seul.

“Harbiden…” diye mırıldandı Hae In. Sonra hâlâ kolunu tutmakta olan Han Seul’le göz göze geldi. Han Seul utanarak hemen kızın kolunu bıraktı, sonra gülmeye çabaladı:

“Eheh… Neyse, ne diyorduk?”

“Ben… dondurma alıyordum!” dedi Hae In ve kırmızı yüzünü saklamak için yeniden dondurma tezgahına döndü. Ve Han Seul’e fark ettirmemeye çalışarak içini çekti.

Hakikaten çok hoş bir adamdı Han Seul: Baksana, çocuklar bile adamın yakışıklılığının farkındaydı yahu…

Ve kendisi, bu hoş adama fena halde tutulmuştu.

“Oh beee, bu zevki özlemişim…” dedi Ayça nargilesinden derin bir nefes çekip. Sonra çektiği nefesi ağzından ve burnundan dev bir duman bulutu halinde geri verdi. Moon Jee’nin hayretten ağzı açık kalmıştı:

“Noona… Bundan önce sana gumiho dediğim için beni affet: Sen aslında mavi gözlü bir ejderhaymışsın!”

“Abartma oğlum, bu kadarcık duman çıkarmak da nedir yani?” diye güldü Ayça. “Dur dur, ben sana asıl halka yapayım da gör.” Böyle deyip bir nefes daha çekti; sonra dumanı halkalar halinde ağzından çıkardı. Moon Jee heyecanla onu alkışlamaya başlamıştı:

“Vaooov, süper süper! Bu nargile ne acayip bir şeymiş!”

“Sen de denesene,” diye marpucu ona uzattı Ayça. Ama Moon Jee’nin bir nefes çekmesiyle öksürmesi bir oldu. Öksüre tıksıra marpucu geri verirken:

“Üzgünüm ama ejderhalık benim genlerimde yok anlaşılan,” diye sırıttı. Ayça omuz silkti:

“Çok yazık… Halbuki nargile tüttürmek büyük bir keyiftir… Şöyle İstanbul’da Tophane’ye ya da Moda’ya gidip deniz kenarında tüttüreceksin mesela…”

“Benimse aklıma direk Kızılderililer’in barış çubuğu tüttürmesini getiriyor,” diye sırıttı Moon Jee. Sonra elini kaldırıp Kızılderili taklidi yaptı: “Ugh! Biz dostuz beyaz adam!”

Ayça gülmeye başladı. Sonra keyifle bir nefes daha çekti. Bu Mısır cafesini buldukları iyi olmuştu: Baksana, taa Allah’ın Seul’ünde nargile keyfi yapıyordu!

Onun neşesinin iyice yerine geldiğini gören Moon Jee sevimlice gülümsedi. Ayça’nın aslında hiç de sıkıcı biri olmadığını düşündü. Zavallı kız üzücü zamanlar geçiriyordu sadece. Yoksa asıl tabiatı itibariyle neşeli bir insan olduğu belliydi. Moon Jee, ileride ağabeyinin Ayça’yla yakınlaşma çabasına girip girmeyeceğini merak etti. Ayça’yı şöyle bir süzdü; onun müstakbel yengesi olması hiç de fena bir fikir değildi aslında. Kendisine ablalık yapar, hatta belki Hae In’i de Moon Jee’ye ayarlardı, neden olmasın? Moon Jee aklına gelen bu fikrin cazibesine kapılıp sırıttı.

Sonra merak etti: Acaba Ayça da abisinden hoşlanıyor muydu? Genç kızın ağzını yoklamaya karar verdi.

“Eee, artık keyfini iyice düzelttik, öyle değil mi?” dedi şakacı bir sesle. “Bundan sonra eski sevgilini düşünüp üzülmek yok, tamam mı Ayça-sshi?”

Ayça’nın yüzündeki neşeli gülümseme hemen yeniden bulutlandı. Moon Jee birden içinden kendine küfretti, kızın aklına karpuz kabuğu düşürmüştü yine.

Ama Ayça hemen düşüncelerden silkinmek ister gibi başını salladı. Güçlü olmaya çalışan bir sesle:

“Ben… üzülmemeye gayret edeceğim…” dedi.

Moon Jee birden rahatladı: Evet evet, hâlâ umut vardı! Neşeyle:

“Hah şöyle!” dedi, “Üzülme bakayım! Hem sana erkek mi yok?? Ohooo, elini sallasan ellisi!”

Ayça karşısında komik laflarla onu teselli etmeye çabalayan bu şebek oğlana baktı ve gülmeye başladı. “Elimi sallasam ellisi demek… Hiç güleceğim yoktu!”

“Tabii ki! Kore’nin erkekleri genelde benim gibi değildir, senin mavi gözlerine bayılacaklar Ayça-sshi! –sonra durdu, elini çenesine koydu- Hımm, yalnız azıcık kilo vermen gerekebilir…”

“Hadi ordan, zevzek!” deyip gülerek onun kafasına vurdu Ayça. Sonra yüzüne yeniden bir hüzün bulutu düştü:

“Ben… uzun bir süre kimseyi hayatımda istemiyorum zaten… Ben böyle iyiyim…”

“Ama nedeeen??” diye feryat etti Moon Jee. “Çivi çiviyi söker lafını hiç duymadın mı yahu?”

“Ben ona inanmıyorum,” dedi Ayça kararlılıkla. “Önce içimdeki diğer aşkı bitirmem lâzım… Eğer sırf bu aşkın acısını unutmak için başka bir ilişkiye başlarsam, karşımdaki insana büyük haksızlık etmiş olurum…”

Moon Jee bu lafın üzerine bir şey diyemedi. Ayça’ya takdirle baktı. Genç kızın hakkı vardı. Biraz sustu, sonra:

“Gerçek şu ki, herkes seni incitecek,” deyiverdi. “Yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak.”
Ayça hayretle başını kaldırıp karşısındaki çocuğa baktı. Ondan böyle derin laflar duymayı beklemiyordu. Moon Jee ise onun bakışını görünce yine otuz iki dişiyle birden sırıttı:

“Bunu ben demiyorum yahu: Büyük üstad, hayattaki rol modelim Bob Marley’nin lafı bu!”

“Haaa…” diye mırıldandı Ayça. Bir an Moon Jee’nin aslında cidden bir yaşam gurusu, bir filozof olduğunu zannedip korkmuştu!

“O yüzden sen sen ol, değmeyen insanlara değer verme… Gerçekten acı çekeceksen, bari buna değen birisi için olsun!” diye sırıttı Moon Jee ve saatini işaret etti: “Bu arada eğer hâlâ ev bakmak istiyorsak acele etmemiz lâzım!”

“Tamam tamam,” dedi Ayça ve nargilesinden bir nefes daha çekti. Sonra üzüntüyle: “Ahh, daha saatlerce burada oturup nargile içebilirdim oysa…” diye mırıldandı.

“Demin azıcık ciğerlerini açtın, temiz hava aldın diye hemen yine dumanla doldur, e mi?! Noona, sen kendine hiç bakmıyorsun; bak yetmişine gelince çok ağlarsın,” dedi Moon Jee bilmiş bilmiş. Ayça yine sırıtıp onun kafasına vurdu: “Zevzek…”

“Niye yaa, ben senin iyiliğin için söylüyorum,” diye sızlandı Moon Jee. Sonra kafasını ovuşturdu: Abisi yetmezmiş gibi, bir de başına bu kız çıkmıştı! “Vura vura beyin hücrelerimi öldürdünüz ulan…” diye mızmızlandı.

Secret Garden Ost – you are my everything

Ev arama işi maalesef pek iyi gitmedi: Ayça Seul’deki kiraların ne kadar yüksek olabildiğine hayret ediyordu. Üstelik kendisine gösterilen evler genellikle bakımsızdı, ya da pek de iyi olmayan muhitlerdeydiler. Nihayet bir oda bir salon evlerden birini gezerken Ayça umutsuzca sıvası dökülmüş duvarlara baktı:

“Bu duvarların badanaya ihtiyacı var ajusshi… Ev sahibi yaptırır mı, ne dersiniz?”

“Yok canım, onlar daha birkaç ay önce boyandı!” dedi emlakçı hemen. Sonra çabuk çabuk konuşmaya başladı: “Bakın bu ev gibisini bir daha bulamazsınız. Ev güneye bakıyor, ara katta, üstelik ev sahibi depozito da istemiyor. Eğer hemen tutmazsanız bir daha bu fırsatı bulamayabilirsiniz. Hem siz yalnız yaşayacaksınız, değil mi Agasshi?”

“Ben.. şey, evet-“

Birden Moon Jee onun sözünü kesti:

“Bu evin doğalgazı var mı? Elektrik-su kiraya dahil mi? Ayrıca pencerelerin yalıtımı da pek iyi değil gibi…”

“Do-doğalgaz yok, ama…” diye kekeledi emlakçı. Sonra sert bir hareketle arkasını döndü: “Hımm, afedersiniz ama ben bayanla konuşuyorum, sonuçta evi tutacak olan o, öyle değil mi? Agasshi, bakın şu oda ne kadar da geniş…”

“Öhömm, bir dakika!” dedi Moon Jee ve emlakçıyla Ayça’nın arasına girdi. Sonra Ayça’nın elini tuttu ve dik dik emlakçıyı süzmeye başladı: “Evet Agasshi yalnız başına kalacak dedik, ama bu hep böyle olmayabilir… Ben kendisinin nişanlısıyım, nişanlımın kalacağı ev benden de sorulur!”

Ayça’nın gözleri hayretle irileşirken emlakçı öksürerek burnunun ucundaki gözlüğü düzeltti: “Şey, öhö öhö… Hımm, o zaman size de anlatayım…” ve içeri odaya geçti. Moon Jee de, hâlâ ağzı şaşkınlıkla açık kalmış olan Ayça’yı elinden çekiştirerek emlakçıyı takip etti.

Biraz sonra evden çıkıp sokakta yürümeye başladıklarında Ayça hâlâ gülüyordu:

“Çok âlemsin Moon Jee-sshi… Nerden de çıktı bu nişanlı olma masalı?”

“Adam seni saf buldu kazıklamaya çalışıyordu, görmedin mi?” dedi Moon Jee hemen savunmaya geçerek. “Bak ben demesem sen pencere doğramalarını da fark etmezdin!”

“Niye fark etmeyecekmişim canım?? Benim de gözlerim var, biz de görüyoruz heralde!” dedi Ayça hafif kızgın. “Hem ayrıca “belki yakında bir de bebek yaparız, bu oda bebek odası olmak için çok küçük,” demene hiç gerek yoktu! Adam kim bilir benim hakkımda ne düşündü??”

“Fena mı, böylece seni sevmediğin bir evi gezmeye devam etmekten kurtardım!” diye sırıttı Moon Jee. “Ayrıca insanların senin hakkında ne düşüneceğini bu kadar önemseme! Bırak isteyen istediğini düşünsün!”

“Yaa, demesi kolay,” diye mırıldandı Ayça ve yanındaki çocuğu yan yan süzdü. Adam heralde: “Bu kocaman kadın ufacık çocuğu iyi kafalamış, sapık kadın!” falan diye düşünmüştü.

Ayça içini çekti ve yürümeye devam etti.

Güneş batmak üzereydi. Han Seul, Hae In’i evinin önüne kadar bırakmıştı. Genç kız arabadan çıkmadan önce Han Seul’e dönüp gülümsedi:

“Bugün çok eğlendim Han Seul-sshi… Gerçekten çok ama çok teşekkür ederim.”

“Rica ederim, asıl ben sana teşekkür ederim,” dedi Han Seul. “Ne zamandır böyle keyifli bir gün geçirmemiştim.”

“Şey…” Hae In tereddüt ediyordu. Sonra ne olursa olsun deyip cesaretle devam etti: “İstersen evime gel, sana bir kahve ikram edeyim…”

Han Seul bir an düşündü. Aslında Ayça’yı görmek istiyordu ama Hae In’le birlikte içeri girerse yanlış anlaşılabilirdi. O yüzden gülümseyerek:

“Başka zaman geleyim,” dedi, “Şimdi bir yere uğramam lâzım… Sen Ayça-sshi’ye de selamlarımı ilet, olur mu?”

“Ah… Peki o zaman…” diye mırıldandı Hae In. Üzülmüştü ama belli etmek istemiyordu. Gülümseyerek genç adama veda etti ve arabadan çıktı. Han Seul elini kaldırıp onu son bir kez selamladı, sonra gaza basıp ilerledi. Hae In uzun bir süre, uzaklaşan arabanın arkasından baktı. Sonra içini çekip eve girdi.

Han Seul’se, sokağın köşesini henüz dönmüştü ki, birlikte yürümekte olan Ayça ve Moon Jee’yi gördü ve yüreği sevinçle hopladı. Hemen arabayı sağa yanaştırdı ve camı açıp seslendi:

“Hey, ordakiler! N’aber?”

Ayça ve Moon Jee merakla sesin geldiği yöne döndüler. Moon Jee’nin gözleri sevinçle ışıldadı, genç çocuk hemen abisinin arabasına zıpladı:

“Aaa, Hyung n’aber yaaa? Biz de Ayça’yla ev bakmaktan geliyoruz.”

“Ev mi?” dedi Han Seul şaşkınlıkla. Sonra Ayça’ya döndü: “Ev arıyorsan bana söylemen yeterliydi Ayça-sshi. Ben sana uygun bir yer ayarlarım.”

“Teşekkürler, ama buna hiç gerek yok,” dedi Ayça biraz huzursuzca. Genç adama karşı kendini borçlu hissediyordu, zaten ona çalışma izni ayarlama sözü vermişti, daha fazlasını istemeye yüzü yoktu. Moon Jee ise abisine:

“Hayırdır, sen buralarda ne arıyorsun?” dedi merakla. “Yoksa küçük kardeşini mi özledin? Halbuki daha dün akşam görüşmemiş miydik?”

“Eee, ne var yani, gene de özleyemez miyim?” dedi Han Seul bozuntuya vermemeye çalışarak. Moon Jee ise muzip bir suratla bir ona, bir de Ayça’ya baktı, sonra da alaycı alaycı mırıldandı: “Yoksa özlediğin bir başkası mı var? Hııı?”

Han Seul ne cevap vereceğini bilemeden kızarıp bozarırken tam o anda telefonu çaldı. Genç adam hızır gibi yetişen telefonu içinden “çok şükür!” diye düşünerek açtı. Bu boşboğaz oğlan kendisini rezil etmeye bayılıyordu!

“Alo? Buyrun müdürüm.”

“Alo Han Seul? Kusura bakma, seni off gününde rahatsız etmek istemezdim ama önemli bir durum var,” dedi Dong Sae hattın diğer ucundan. “Başbakan, prensesi kaçırma teşebbüsünü duymuş ve bu münferit olayı başarıyla bertaraf ettiğimiz için bizi ödüllendirmeye karar vermiş. O yüzden Cuma akşamı düzenlenecek olan başbakanlık resepsiyonunda sen ve Ayça hanımın da bulunmanızı istiyor.”

Han Seul’ün yüzü sevinç ve şaşkınlıkla aydınlandı: Başbakanın resepsiyonuna katılabilmek gerçekten büyük bir olaydı!

“Anladım efendim, ben Ayça-sshi’ye de iletirim,” deyip telefonu kapadı. Sonra heyecanla arabadan çıktı, kaldırımda durup merakla onun konuşmasını bitirmesini bekleyen Ayça ve Moon Jee’nin karşısına geçip gülümsedi:

“Ayça-sshi, bu Cuma akşamı başbakanın verdiği özel bir davete sen de davetlisin! Geleceksin, öyle değil mi?”

Ayça şaşkınlıkla: “Ben mi?” diye kekelerken Moon Jee’nin gözleri hayret ve sevinçle irileşmişti:

“Vuhaaa! Başbakan tarafından davet edildiğine göre Ayça hakikaten önemli bir şeyler yapmış olmalı! Bana bak Ayça-sshi, sen aslında Kim Jong-Il’i devirip Kuzey Kore’yi bizle birleştirecek olan uluslararası bir ajan filan mısın ha?? Doğruyu söyle bakiyim!”

Ayça onun bu heyecanına güldü, sonra Han Seul’e döndü. Genç adamın gözlerinin içine baktı:

“Başbakanın davetine katılmaktan onur duyarım Han Seul-sshi,” dedi.

Han Seul de gülümsedi ve kibarca genç kızın önünde eğildi: “O halde… Cuma akşamı görüşmek üzere Ayça-sshi!”

Ve tekrar arabasına bindi, ikiliyi selamladı, ve arkasında hâlâ şaşkın ve sevinçli bir Ayça ve heyecandan coşmuş bir Moon Jee bırakarak uzaklaştı. Moon Jee gülerek Ayça’nın omzuna vurdu:

“Kızım, bak abimin değerini bil: Herkes ilk buluşmada kız arkadaşını başbakanın davetine götüremez ha!”

“Saçmalama Moon Jee, ne ilk buluşması??” dedi Ayça gülerek ve onu itekledi: “Hadi hadiii! Çok konuşma da eve gidelim artık, açlıktan karnım zil çalıyor…”

“Yoksa ben de mi sizde yemeğe davetliyim?” dedi Moon Jee yavru köpek gözleriyle. Ayça gülmeden edemedi: “Hayır desem de geleceksin, öyle değil mi?”

“Bu kadar ısrar edersen seni nasıl kırabilirim?” diye otuz iki dişiyle birden sırıttı Moon Jee ve Ayça’yı çekiştirmeye başladı: “Hadi noonaa! Acıktık ama, çabuk ooool!”

Ayça koşturarak ona eşlik etmeye çabalarken gülüyordu. Bir yandan Han Seul ve Kore’nin bürokratlarının ışıl ışıl dünyası, diğer yandan bu genç şarkıcı çocuk ve onun komik dünyası… Hayat gerçekten de eğlenceli olmaya başlamıştı!

Moon Jee ve grup arkadaşları provadan sonra her zaman geldikleri bara gelmişlerdi. Moon Jee barmene seslendi:

“Hey Jin Ah! Bize dört tane büyük bira gönder adamım!”

Bu sırada diğer üç oğlan birbirlerini “söylesene!” “hayır, sen söyle!” diye dürtükleyip duruyorlardı. Moon Jee merakla onlara baktı:

“Hayrola? Neyiniz var sizin? Geldiğimizden beri kıpır kıpırsınız…”

“Şeyy…” diye mırıldandı Jin Beom. Grubun sözcülüğü yine ona düşmüştü. Moon Jee’ye baktı, sonra korkuyla bakışlarını kaçırıp çabuk çabuk: “Yarınki provayı iptal edebilir miyiz diye soracaktık Hyung…” dedi. “Öbür gün finaller başlıyor, biliyorsun…”

“Nee? Hayatta olmaz!” dedi Moon Jee kesin bir tavırla. Yüzünde az önceki neşeli anlam yerini ciddi bir ifadeye bırakmıştı. Moon Jee her konuda kaygısız herifin tekiydi ama iş müziğe gelince, inanılmaz bir etik anlayışı vardı genç çocuğun. Rock barda çalmaya başladıklarından beri haftada üç provayı asla sektirmemişlerdi.

“Ama üst üste dört tane finalimiz var! Üç tane de gelecek hafta olacak! Sen de biliyorsun!” diye sızlandı Joon Hwa. “Hadi ama Hyuuung, biraz anlayış lütfen!”

“Olmaz dedim! Son parçamızı çalışamadık bile…”

“Bir sonraki programda onu çalmayız, olur biter! Bak bu finaller senin için de çok önemli: Bunları veremezsen bu sene de mezun olamayacaksın!”

Jin Beom bu defa Moon Jee’yi gerçekten de zayıf yerinden vurmuştu. Moon Jee huzursuzca yerinde kıpırdandı. Aslında haklıydı veletler; kendisinin de oturup adam gibi ders çalışması gerekiyordu. En sonunda somurtarak:

“Pekala…” diye homurdandı, “Ama sadece yarınki provayı iptal edeceğiz! Son finalden çıkar çıkmaz da yerine bir prova yapacağız…”

Diğer üç oğlan sevinçle birbirlerine “çak!” yaparken bir yandan da neşeyle bağırıştılar:

“Tamamdır!”

“Sen çok yaşa Hyung!”

Moon Jee ise homurdanarak önündeki bira bardağına uzandı. Ders çalışmak zorunda olmak hiç hoşuna gitmiyordu. Ama çaresiz, katlanacaktı…

Birden Hyung Kan az ileride tek başına oturup içmekte olan bir kızı işaret etti:

“Oh! Şu kız bizim alt dönemden değil mi?”

“Ah, ben onu tanıyorum,” dedi Jin Beom heyecanla, “Milletvekili Gu Moo Ryong’un kızı… Hani nişanlısı geçenlerde başbakanın önünde altına yapmıştı!”

Üç oğlan gülme krizine girerken Moon Jee ilgiyle başını kaldırdı: Evet, bar taburesinde oturup tek başına tekila shot’ları yuvarlayan kız, gerçekten de Jae Hwa’ydı. Ama onu böyle tek başına dertli dertli içmeye iten sebep neydi acaba?

Moon Jee’nin fazla merak etmesine gerek kalmadı: Birdenbire, fırtına gibi içeriye dalan genç bir adam sağa sola bakındı; sonra Jae Hwa’yı görünce hızlı adımlarla genç kıza doğru ilerledi. Sert bir hareketle kızı kolundan tutup sarstı:

“Burada yalnız başına ne yapıyorsun?? Telefonunu da kapatmışsın! Babanın ve benim ne kadar meraklanacağımızı düşünmedin mi?”

Jae Hwa kaymış gözlerini kaldırıp alaycı bir biçimde sırıttı:

“Oooo, kimler gelmiş… Müstakbel kocam ve babamın köpeği! İşte karşınızda San Young-sshi!”

Moon Jee birden dikkat kesildi: Demek bu öfkeli genç adam, Ayça’nın eski sevgilisiydi!

San Young ise fena halde öfkelenmişti. Dudakları ince bir çizgi halini alırken gözlerini kıstı, tehditkar bir sesle:

“Sen nişanlı bir kızsın Jae Hwa-sshi,” dedi, “Artık böyle aklına estiği gibi barlara girip dağıtamazsın! Benim ve ailenin şerefini hiç mi düşünmüyorsun??”

“Sen benimle böyle konuşamazsın!” diye tısladı Jae Hwa. Artık o da öfkelenmişti. “Sanane, istediğim gibi gezer, tozar, ve sarhoş olana kadar içerim! Ayrıca artık senle evlenmek istemiyorum, tamam mı! Bunu o küçük beynine sok!”

Bardaki sesler birden kesildi. Herkes susmuş, merakla bu kavgayı izlemeye başlamıştı. San Young çevreye bir göz gezdirip rezil olacaklarını anlayınca sustu, başka bir şey demedi. Ama Jae Hwa’nın kolunu tekrar sertçe kavrayıp kızı yerinden kaldırmak ister gibi çekti:

“Bunları sonra konuşalım… Haydi Jae Hwa-sshi, lütfen benimle gel!”

“Hayır, bırak kolumu, gelmiycem işte!” diye bağırdı genç kız. San Young yeniden kızı kaldırmaya çabaladı:

“Jae Hwa-sshi, sana gel diyorum!”

“Israr etme! Agasshi gelmek istemiyor,” dedi birden yanıbaşında bir ses.

San Young merakla başını kaldırınca Moon Jee’yle göz göze geldi. Moon Jee’nin yüzü ciddiydi. Bir kez daha:

“Agasshi gelmek istemiyor,” diye tekrarladı, “Ayrıca onun kolunu acıtıyorsun. Lütfen bırakır mısın?”

San Young’un öfkesi birden bu genç adama döndü. Ters ters:

“Bundan sana ne??” diye bağırdı, “Jae Hwa-sshi benim nişanlım! Sen kim oluyorsun da bize karışıyorsun??”

“Nişanlın olması ona zorbaca davranmanı gerektirmez,” dedi Moon Jee sakince. Hiç sesini yükseltmemişti, ama yüzündeki ciddiyet bir gram bile bozulmamıştı. Grubun diğer elemanları ise onu ağızları açık izliyorlardı; bu ciddi genç adam, kendi şebek Hyung’ları mıydı yani?!

San Young birdenbire öfkeyle yumruğunu sıktı, genç oğlanın üzerine yürüdü:

“Sanane be! Bana bak, çekil git şurdan, yoksa-“

“SAN YOUNG! KES ŞUNU ALLAH’IN CEZASI!!!”

Hem San Young, hem de Moon Jee kulaklarının dibinde patlayan bu sesle irkildiler. Jae Hwa, birdenbire sandalyesini iterek yerinden kalkmış, San Young’a ateş saçan gözlerle bakıyordu. Yeniden bağırmaya başladı:

“Yeter, yeter artık! Git ve beni rahat bırak!! Babama da bu gece eve gelmeyeceğimi söyle! Bıktım, anlıyor musun, artık ikinizden de bıktım!”

Sonra masadan çantasını aldığı gibi hızlı hızlı yürüyüp bardan çıktı. Moon Jee ve San Young hayret içinde bakakalmışlardı; San Young bir anlık şaşkınlıktan sonra Moon Jee’yle dalaşmayı bırakıp onun arkasında koşturdu: “Jae Hwa-sshi, bekle!” Moon Jee ise dudak büküp yerine döndü.

“Vay canına, çok karizmaydın Hyung!” dedi Hyung Kan hayran gözlerle. Moon Jee aldırmaz bir tavırla omuz silkip önündeki biraya uzandı:

“Bir şey yapmadım ki… Gördünüz, kız çıkıp gidiverince kavgaya son noktayı kendisi koymuş oldu…”

“Senin yaptıkların da boşa gitti,” diye yüzünü buruşturdu Jin Beom. “Aptal kız, hiç değilse sana bir teşekkür etmeliydi.”

“Açıkçası canım, hiç umrumda değil,” diye sırıttı Moon Jee. Hakikaten, Jae Hwa’nın kendisine teşekkür etmesi, minnettar olması için falan yapmamıştı bunu.

Ama genç kızın tavrı, Moon Jee’yi de şaşırtmamış değildi doğrusu: Bu tikky kızdan böyle bir çıkış beklemiyordu. Kızı fazla hafife aldığını düşündü. Aslında Jae Hwa oldukça gururlu bir kızdı galiba.

Sonra omuz silkti, “aman, banane be…” ve önündeki birayı hüpletmeye koyuldu.

Hae In geriye çekilip Ayça’ya takdir dolu gözlerle baktı:

“İşte şimdi, gerçek bir prenses gibi oldun!”

Ayça aynadaki görüntüsüne bakınca gülümsemeden edemedi: Evet, Hae In’in straplez, siyah elbisesi (azıcık dar olmakla birlikte) kendisine çok yakışmıştı. Ayrıca dağınık topuz yaptığı saçları genç kıza oldukça hoş ve zarif bir hava vermişti. Tüm bu görüntüyü kulağındaki siyah taşlı küpeler ve boynundaki güzel bir kolye tamamlıyordu. Ayça sevinçle Hae In’e döndü:

“Hae In-ah, çok teşekkür ederim! Sen olmasan ne giyeceğime bile karar veremezdim!”

“Lafı bile olmaz şekerim,” dedi Hae In umursamazca elini sallayıp. O sırada zil çaldı. Ayça sevinçle: “Ben açıyorum!” diye koştura koştura giderken Hae In bir an arkasından buruk bir gülümsemeyle baktı. Aslında yalan değil, Ayça’yı azıcık kıskanmıştı. Şimdi kapıda bekleyenin Han Seul olduğunu düşündükçe, Ayça’nın yerinde olma isteğini engelleyemiyordu. Ama birkaç akşam önce çaktırmadan Ayça’nın ağzını arayıp Han Seul’e karşı bir şeyler hissedip hissetmediğini anlamaya çalıştığı zaman, Ayça umursamazca omuz silkip bu aralar hiçbir erkekle uğraşmaya gücü ve isteği olmadığını söylemişti. Ve bunları söylerken son derece samimi görünüyordu. Zaten henüz San Young faciasının üzerinden pek fazla geçmemişti, Hae In, Ayça’nın sütten ağzı yanmış biri olarak erkeklere şüpheyle yaklaşmasını gayet iyi anlıyordu. O yüzden Han Seul konusunda –en azından henüz!- endişelenmesini gerektirecek bir şey olmadığını düşünüp yatıştı genç kız.

Bu arada gelen gerçekten de Han Seul’dü. Ayça’yı görünce hayranlıkla:

“Çok güzel olmuşsun,” dedi, “Ayrıca gerçek saç rengin sana sarı peruktan çok daha fazla yakışıyor…” Ayça utangaç bir mırıltıyla teşekkür ederken Hae In de kapıda göründü. Han Seul onu sıcak bir tavırla selamladı:

“Ah, selam Hae In-sshi! Nasılsın görüşmeyeli?”

“İyiyim sağol, sen nasılsın?”

“Eh, başbakanın davetine gittiğim düşünülürse şu anda gayet iyiyim,” diye güldü Han Seul. Hemen sonra, düşünceli bir biçimde ekledi: “Bu arada eğer eşli katılabilme olanağımız olsaydı, seni de davet etmeyi çok isterdim Hae In-sshi… Fakat maalesef bu mümkün değildi. Umarım ev arkadaşını başbakanla tanıştırırken seni mahrum bıraktığımızı düşünüp fazla kızmazsın…”

“Ah, hiç sorun değil,” deyip güldü Hae In, “Eh, ne yapalım, belki ben de ileride bir fırsat bulup tanışırım kendisiyle. Belli mi olur?”

Han Seul onu son bir kez selamlayıp Ayça’yla birlikte arabasına doğru ilerlerken Hae In arkalarından burukça gülümseyerek baktı. Han Seul’ün sözleri hoşuna gitmişti gitmesine, ama genç kız, içindeki endişeyi tam olarak atamıyordu: Han Seul’den gerçekten çok hoşlanıyordu. Ve eğer bu ikisinin arasında bir şeyler olursa ciddi ciddi üzülecekti. Sonra bu düşünceleri aklından çıkarmak ister gibi başını salladı, ve içini çekip kapıyı kapattı.

Bu arada Han Seul Ayça’nın arabaya binmesine yardımcı olmuş, sonra kendisi şoför koltuğuna geçip oturmuştu. Ayça’ya gülümseyerek baktı:

“Kendimi tekrar ettiğimin farkındayım, ama söylemeden edemeyeceğim: Gerçekten çok güzel olmuşsun Ayça… Başbakan ve diğer bürokratlar gözlerini senden alamayacak!”

“Teşekkür ederim, sen de çok yakışıklısın… her zamanki gibi!” diye güldü Ayça. Han Seul istemsizce sırıttı: Ayça’dan böyle iltifatlar duymak ne güzeldi!

“O halde hazırsanız gidiyoruz Prenses!”

“Gidelim sayın koruma şefim,” diye güldü Ayça ve Han Seul neşeyle gazı kökledi.

Biraz sonra Han Seul ve Ayça kol kola davetin yapıldığı salona girdiler, davetiyelerini kapıda bekleyen görevliye uzattılar.

“Lütfen geçin efendim,” dedi davetiyelerini inceleyen görevli, “İyi eğlenceler dilerim.”

Ayça ve Han Seul teşekkür ederek geniş balo salonuna girdiler. İçerisi oldukça kalabalıktı; devletin değişik birimlerinden çok sayıda bürokrat davet edilmişti. Fakat ilk defa bir resmi resepsiyona koruma biriminden bu kadar fazla sayıda memur davet ediliyordu. Han Seul bunu düşünüp memnuniyetle gülümsedi.

“Han Seul-sshi!”

Az ileride yaşlı bir bürokrat Han Seul’e sesleniyordu. Han Seul Ayça’nın kulağına eğildi:

“Sen biraz bekle Ayça, ben şu beylere merhaba deyip hemen geliyorum.”

“Elbette, sen keyfine bak,” dedi Ayça da. Han Seul ona gülümseyip ilerideki kalabalık gruba doğru yürüdü.

Tek başına kalan Ayça ise merakla gezinmeye başlamıştı. Ortalıkta dolaşan bir garsonun tepsisinden bir kadeh şarap aldı, sonra çevreyi süzmeye başladı. Başbakan henüz teşrif etmemişti. Fakat etraf, smokinleri içindeki sayısız erkek ve şık kadınlarla doluydu.

San Young da davetteydi: Az ileride birkaç kişiyle sohbet etmekte olan genç adam, birdenbire gözünün mavi gözlü genç kıza ilişmesiyle birlikte nerdeyse ağzındaki şarabı püskürtüyordu! Gözlerine inanamayarak bir defa daha baktı. Evet yanılmamıştı, az ilerideki genç kız gerçekten de Ayça’ydı!

San Young sağına soluna baktı, sonra kimsenin kendisiyle ilgilenmediğine emin olunca öfkeli adımlarla yürüyüp Ayça’nın yanına geldi. Başka bir yere bakmakta olan genç kız onu son anda, kolunu öfkeyle kavradığı zaman fark etti.

“Burada ne arıyorsun?!” diye tısladı San Young dişlerinin arasından.

Ayça bir an şaşkınlıktan bir şey diyemedi. Ama hemen sonra onun da kaşları öfkeyle çatıldı:

“Bundan sana ne?? Ben de davetliyim, o yüzden geldim!”

“Yalan söyleme!” diye dişlerini gıcırdattı San Young. “Bir şekilde buraya sızmayı başardın, çünkü beni rezil etmek istiyorsun, öyle değil mi?? Çabuk bas git burdan!”

“Allah Allah çattık be!” diye bağırdı Ayça öfkeyle. Çevreden birkaç kişinin meraklı gözlerle kendilerine baktığını görünce San Young kızın kolunu bıraktı. Ama öfkesi hâlâ dinmemişti, çevredekilere duyurmamaya çalışarak fısıldadı:

“Hâlâ vaktin varken git! Yoksa sana yapacağımı bilirim!”

“Yok yaa? Ne yapacakmışsın, çok merak ettim…” dedi Ayça alaycı alaycı. Sonra umursamazca elindeki içkiden bir yudum aldı: “Hem ben başbakanın özel davetlisiyim, bişiycik yapamazsın…”

San Young nerdeyse bir kahkaha atacaktı: Bu hiçbir özelliği olmayan turist kız, başbakanın davetlisiydi, öyle mi! Alaycı bir sesle:

“Senden daha iyi bir yalan beklerdim Ayça…” diye sırıttı, “Başbakanın işi gücü yok da seni özel olarak davet edecek. Hah!”

Ayça ise artık iyice kızmıştı. Bir an durdu, sonra alaycı bir biçimde gülümsedi ve makinalı tüfek gibi saydırdı:

“Daha geçen gün başbakanın karşısında altına yapan bir herif bile bu resepsiyona katılabiliyorsa benim özel davetli olmam şaşırtıcı bir şey olmamalı!”

San Young birden bayılacak gibi oldu: “Sen bunu nerden-”

Ama genç adam lafını tamamlayamadan kalabalık dalgalandı ve herkes alkışlamaya başladı: Başbakan salona teşrif etmişti.

Ayça da heyecanla ve yüzünde güller açarak başbakanı alkışlıyordu. San Young ona yan yan baktı, sonra omuz silkip o da alkışlamaya ve eğilerek başbakanı selamlamaya koyuldu.

Başbakan alkışlar ve selamlar arasında kürsüye çıktı, davetlileri selamlayıp hoşgeldiniz dedikten sonra güleç bir yüzle kalabalığa döndü:

“Bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde Danimarka prensesini ağırladık,” dedi. “Son derece başarılı bir organizasyon oldu ve bu işten alnımızın akıyla çıktık… Sayın prensesin nezdinde Kore-Danimarka ilişkilerini ve bilhassa Kore’nin Birleşmiş Milletler’deki aktif rolünü sağlamlaştırmamızı sağlayan çok faydalı görüşmeler gerçekleştirildi. Ajandamızdaki diğer başlıklara geçmeden evvel, öncelikle bu ziyaretin sorunsuzca tamamlanmasında çok emeği geçen başbakanlık koruma müdürlüğü başkanı Ha Dong Sae’yi huzurlarınıza davet edip tebrik etmek istiyorum.”

Dong Sae alkışlar arasında kürsüye çıktı, başbakanla tokalaştı. Daha sonra başbakan sözüne devam etti:

“Ayrıca bu konuyla ilgili tebrik etmek istediğim iki kişi daha var: Sayın Kim Han Seul ve sayın Ayça Güneş: Lütfen siz de kürsüye gelir misiniz?”

You’re Beautiful OST – Still

Ayça ağzı kulaklarına vara vara kürsüye doğru ilerlerken San Young düşmemek için yanındaki masaya tutunmak zorunda kaldı! Bir yandan da içinden çığlıklar atıyordu: Ohaaa! Demek az Ayça’nın söyledikleri doğruydu! Demek Ayça başbakanı gerçekten tanıyordu ve onun takdirini kazanmıştı! Ayça’nın uzaylı olduğu ortaya çıksa genç adam bu kadar şaşıramazdı. Kendine gelmek için kolunu çimdikledi ve acıyla haykırdı: Hayır, maalesef rüya görmüyordu…

Bu arada Ayça güleç bir yüzle kürsüye çıkmış, başbakanla tokalaşmıştı. Başbakan sağ yanına onu, sol tarafına da Han Seul’ü aldı ve:

“Bu iki gencin ileride de ülkemize büyük katkıları olacağına inanıyorum,” diye konuştu. “Bay Han Seul, zaten çok başarılı ve kendini kanıtlamış bir bürokrat. Fakat ben huzurlarınızda bayan Ayça Güneş’e de başbakanlık kadrolarımıza tercüman olarak katılmak isteyip istemediğini sormak istiyorum: Ne dersiniz Ayça hanım? Gelecekte de bizi üstün yeteneklerinizden mahrum bırakmazsanız, şahsen bahtiyar olurum…”

Ayça sevinçten kıpkırmızı kesilmişti. Kekeleyerek: “Elbette sayın başbakan, bu benim için büyük bir onurdur!” dedi ve eğilerek selam verdi. Başbakan onun omzunu patpatlayıp eğildiği yerden kaldırırken San Young artık ayakta duramıyordu: Arkasındaki sandalyeye yığılır gibi çöküverdi. Az önce başbakan Ayça’yı şahsen tebrik etmişti yahu! Kendisi başbakanla daha bir çift laf etmiş bile değilken üstelik…

Ayça ve Han Seul kürsüden inerken mutlulukları gözlerinden okunuyordu. Han Seul Ayça’ya döndü:

“Doğrusu çok tebrik ederim… Böylece artık beraber çalışmaya başlıyoruz. İş aramana da gerek kalmadı.”

“Evet, öyle oldu,” dedi Ayça mutlulukla. Az önce olanlara cidden inanamıyordu. Daha Kore’deki ikinci haftasında başbakanlıkta iş bulmuştu; şu olanlara bakın!

Birdenbire, San Young tepesinde belirdi. Ayça’ya somurtarak baktı:

“Konuşmamız lâzım…”

Ayça öfkeyle kaşlarını çattı, yüzünü çevirdi: “Benim senle konuşacak bir şeyim yok.”

San Young sabırsızca onun kolunu tuttu: “Haydi ama Ayça, neler olduğunu bana anlatmak zorundasın! Böyle pat diye ortaya çıkıp bizzat başbakandan iş teklifi alıyorsun! Ortada neler dönüyor bilmem gerek!”

“Sana ne be? Artık senle bir ilgim kalmadığına göre bu seni ne ilgilendirir?” dedi Ayça ters ters. San Young ısrar etmeye devam edecekti ki Han Seul onun elini mengene gibi tuttu:

“YA! Bu kadarı yeter San Young-sshi! Hadi bas git şurdan!”

San Young ona dönüp öfkeyle kükredi: “Sen ne karışıyorsun be? Sana ne??”

“Han Seul benim çok yakın arkadaşım olur,” dedi Ayça hemen. “O yüzden asıl sana ne oluyor?? Hadi git artık, yallah!”

San Young’un hayretten gözleri irileşti: Genç adam şok üstüne şok yaşıyordu. Başbakanla tanıştığı yetmemiş gibi, bu kız hayatta en nefret ettiği insan olan Han Seul’le nerden tanışıp arkadaş olmuştu be?!

Han Seul’se onun bozum olan suratını görünce sırıttı. Sonra Ayça’nın omzunu kavrayıp kendine doğru çekti. San Young’a dik dik bakarak:

“Ayçacığım, dans müzikleri başladı. Benimle dans etmek ister misin?” diye sordu!

San Young birden öksürmeye başladı. Bu… bu… bu pislik herif, bir de onun sevgilisine sarkıyordu! Ayça ise ışıl ışıl gülümseyerek: “Neden olmasın?” demiş ve Han Seul’le birlikte dans pistine doğru ilerlemeye başlamıştı bile.

Az sonra genç kızla dans ederken Han Seul çaktırmadan San Young’u süzdü ve keyifle sırıttı:

“Seninki fena bozuldu… Üst üste kadehleri hüpletip duruyor!”

“Beter olsun!” dedi Ayça dişlerini gıcırdatarak. Sonra hafif kızgınca Han Seul’e baktı: “YA! Hem artık San Young benimki falan değil; lütfen sen de böyle konuşma…”

“Sahi mi?” dedi Han Seul. “Yani gerçekten artık San Young’u umursamadığını mı söylüyorsun?”

Genç adamın sesi beklenti doluydu. Ayça hafif bir şaşkınlıkla başını kaldırdı ve Han Seul’le göz göze geldi. Han Seul onu dikkatle süzüyordu. Ayça pembeleşerek gözlerini kaçırdı. Sonra:

“Evet… Yani… artık umrumda değil,” diye mırıldandı.

Aslında doğruyu mu söylüyordu, yoksa olmasını istediği şeyi mi, kendisi de bilmiyordu. Fakat bildiği bir şey varsa, o da kollarında olduğu genç adamın dikkatini fena halde dağıttığı gerçeğiydi.

“Bunu duyduğuma sevindim,” dedi Han Seul. Sonra Ayça’yı biraz daha kendisine doğru çekti. Ayça’nın gözleri hayretle irileşti. Kalbi yeniden hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Han Seul çok dokunaklı bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını onun kulaklarına yaklaştırdı, fısıltı gibi bir sesle:

“Zaten başbakanın karşısında altına yapmış bir adamla çıkan bir kızın akıl sağlığından şüphe ederim,” deyip birden gülmeye başladı.

Ayça şaşkınlıkla başını uzaklaştırıp ona baktı. Han Seul kopmuştu. Bir yandan da:

“Ben… afedersin, özür dilerim, ama o manzara gözlerimin önünden gitmiyor!” deyip bir kahkaha patlattı.

Ayça da gülmeye başladı. Gerçekten de ne rezillikti ama! İki genç dans etmeyi bırakıp kahkahalarla gülmeye başladılar.

Az sonra kahkahaları yatışıp dansa kaldıkları yerden devam ederken gülmekten gözleri yaşarmıştı. Ayça yan yan San Young’u süzdü ve onun büyük bir somurtkanlıkla kendilerini izlediğini görünce keyifle sırıttı. Han Seul’ün gözlerinin içine baktı:

“Ben… her şey için çok teşekkür ederim Han Seul,” dedi. “Sen olmasan başaramazdım…”

Han Seul de onun gözlerinin içine baktı ve mutlulukla gülümsedi:

“Asıl ben teşekkür ederim: Bir prensesle bu kadar yakın olabilme fırsatını bana sunduğun için!”

Ve genç kızı kollarının arasında bir kez daha döndürdü.

-Bölüm sonu-

Notlar:

1. Jamaica’lı aşmış müzisyen Bob Marley, sadece reggae müziğinde bir efsane olmasıyla değil, özgürlük savaşçısı kimliği ile ve ömrünü parçalanmış Afrika uluslarına adaması ile de ünlüdür. Ayrıca yaşam felsefesi “relax and make music”tir ki, Moon Jee’nin kendisine neden hayran olduğunu anlamak çok zor değil 🙂  Tüm güzel insanlar gibi bu dünyaya çok erken veda etmiştir. Jamaica’da halen halk kahramanı olarak anılmaktadır.

Reklamlar

27 thoughts on “5. Bölüm

  1. aaah ilk yorum benden 😀
    “bi kontrol ediyim yeni bölüm gelmiş mi” diye açtım, sonra gözlerim kocaman olunca annem meraklandı “ne gördün de açtın gözlerini öööle” dedi kadın. 😀
    Moon Jee’nin Ayça’yla atışmalarına bayıldım yaa hakkaten çok şeker bi çocuk bu Moon Jee 😀 Sonra Ayça’nın sinirli gözlerini görmesi muhhabbeti aklımda başka bi sahneyi canlandırdı, burayla alakasız belki ama You’re Beautiful’da menajer Ma’nın Tae Kyung’tan korktuğu sahneler geldi aklıma 😀
    Bu arada Hae In için biraz üzüleceğiz galiba. BOF’taki nişanlı karakterinde de ona hem gıcık olmuştum hem de onun için üzülmüştüm 🙂
    Aaaa bi de sölemeden geçemicem San Young’un başına ne getirsen hakediyo, umarım intikamın dozunu yüksek tutarsın 😀
    Yine çok eğlendim okurken, ellerine sağlık 😀

    • @hayalmiyim: hahah, çok tatlısın hayalcim 🙂 annen yakında benim bloga girmeni yasaklayacak yalnız; sürekli ona yakalanıyoruz 😀 😀

      moon jee süper cidden, di mi? hayallerimin şirinini yarattım 😀 öyle bir oğlum olsun isterim valla 😀 bu kızgın dominant karakterden korkan kişi olayı da kore dizilerinde sık sık görülüyor; menajer ma-tae kyung, ya da goo jun pyo-ablası arasındaki ilişkiler gibi 😀 😀

      evet maalesef benim dizilerde ikinci kızımız biraz üzülüyor (hatta ne birazı, zavallı min hee’yi verem etmiştim resmen! :P) bu sefer hae in’i o kadar üzmemeye çalışacağım…

      san young’u her bölümde biraz daha ezip böceğe dönüştürüyoruz, nıhahah! 😀 😀 intikamlarımız devam edecek! 😀 😀

      çok teşekkür ederim yorumun için. çok mutlu oldum ^^ senin hikayenin yeni bölümünde görüşmek üzere diyorum 😉

  2. Ama of ya ne olacak şimdi. Keşke yeni bölüm var mı diye bakmasaydım. Yarın sınav var diye hemen okuyamayabilirim Hikarum. Ancak içimden bir ses ne kadar aklım ders çalış son bir göz at desede ben dayanamayacağım ve okuyacağım 😀 Neyse bir de döner okuyunca yorum çakarım buraya 😀 Şimdilik Jaa Neeee!!! 😀

  3. ilk önce tabi ki bu “Açıkçası canım, hiç umrumda değil,” ay bunu görünce nasıl mutlu oldum anlatamam .ben bayılırım bu cümleye 🙂
    sonracığıma dont worry be happy müzikler çok güzel. she kulaklarımda çınladı sanki öyle güzel anlatmışsın . ama han seul ve hae ın olmadı ya ben çok bozuldum bu sahnelerde .bu han seul nasıl bir adam ya çapkın dedik am o kenini aştı hae ın ‘le flört etmeler ayça ‘dan hoşlanmalar eski sevgiliyi düşünmeler bu adam kendini aştı ha .uyuz oldum .hem hae ın ‘in ne hissedeceğini umutlanacağını düşünmüyor ,kardeşinin ondan hoşlandığını da biliyor .olmadı han seul olmadı diyorum .amma doldum ha 🙂
    milletvekili kızı ile moon jae olacak gibi geliyor yakışır diyorum. ayça ile han seul yakınlaşacak gibi ama yaçanın kalp kırıklıkları var .zamana ihtiyacı var. moon jaeile ayça da pek iyi anlaşıyor kırk yıllık kanka oldular .ilişkiler öyle karışık ki elind sonunda biri mutsuz olacak gibime geliyor .tebrikler hikaru yine harika bir bölümle soru işaretleri ile baş başa bıraktın beni .ya meraktan öleceğim .senin düşüncelerini okumak isterdim .ne olacak bunlar acep . ben final bölümünü yazdım kurtuldum artık sadece okuyucuyum bu yüzden çabuk yazın beni merak da koymayın emi 🙂

    • @winpohu: yazarken senin kulaklarını çınlattım zaten 🙂 umursamaz blogger arkadaşım kesin fark eder diyordum, öyle de oldu 🙂

      han seul ve hae in neden olmadı ama? ben o ikisini de seviyorum. hatta hae in ayça’nın arkasından entrikalar çevirse bile ona kızamayacağım. çünkü ayça hâlâ han seul’e âşık olup olmadığından bile emin değil; ama hae in bu genç adama tutuldu bile. yakışıklıyı ilk gören kapmalı! 😀 😀 ahaha, şaka şaka 😀 😀 seni provoke etmeye çalışıyorum sadece 😀

      han seul’cüğe de kızma, adam flörtöz, naapsın? 😀 ama aslında iyi niyetli bir çocuk; sadece eğlenmeye bakıyor… eski sevgilisini unutamaması da içten içe ne kadar duygusal bir insan olduğunu gösteriyor bence. seni biraz kızdırmış olabilir ama ben han seul’e hiç kızmıyorum.

      ilişkiler cidden karışık yalnız. ben de iyice karıştırmaya çalışıyorum zaten! yaklaşık 10uncu bölüme kadar da ters köşeler devam edecek! nıhaha, yaşasın kötülük! 😀 😀

      ama senin hikayenin bittiğine bozuldum valla, ne yalan söyliyim… daha neler neler vardı anlatacak… gerçi çok tatlı bir final olmuş; hiç soru işareti ve boşluk kalmamış; ama yine de üzüldüm yahu… sevdiğin arkadaşlarından ayrılmak gibi bir duygu çöktü içime… neyse, en kısa zamanda başka hikayelerde görüşürüz umarım. ja ne! 😉

    • hiç kaçar mı o cümle 🙂
      ben han seul un flörtz olmasına bozuldum .hae ın ‘in duyguları var ona iyice bağlanırsa diye düşünmüyor sadece eğlenmenin peşinde . hae ın çabalayabilir bende ona kızmam sonuçta dediğin gibi ayça daha kimseden hoşlanmıyor ki hoşlansa bile hae in için bu bir engel değil 🙂 ille han seul ayça olsun demiyorum eminim bütün çiftleri sen çok iyi belirlemişsindir ben han seul ‘un düşüncesizliğine kızgınım 🙂
      on bölüm böyle belirsizlik deli edicen bizi çingu ama kalemine güveniyorum çok iyi yazacağına eminim .sabırsızlıkla bekliyorum 🙂 benim de anlatmak istediklerim vardı ama bitirmek gerekiyordu bu sıralar başka şeyler çıktı .çok geç yayınlamak hoşuma gitmiyordu bu yüzden erken bir final oldu .bir daha kine hepsini yazıp yayınlayacağım 🙂
      ellerine sağlık yeni bölümde görüşürüz çingu 🙂

      • @winpohu: aslında haklısın… han seul biraz düşüncesizce davrandı. ama kızın kendisine olan duygularının fazla ciddi olmadığını düşündüğü için yaptı bunu; sadece ona karşı iyi davranmış olmak ve onun arkadaşlığını kazanıp ayça’ya daha da yakınlaşabilmek için… ama bu düşüncesizliği onun başına işler açacak, daha haberi yok zavallımın 🙂

        senin blogunda da dediğim gibi, çok güzel bir final yapmışsın çingucum, o açıdan için rahat olsun. işte ben sadece bu sevdiğimiz karakterlerin öyküsünü biraz daha okumaya devam edecemeyeceğimiz için üzüldüm… ama neyse, başka hikayeler geleceğine göre sorun yok 😉 öperim ^^

  4. fd dedi ki:

    Merhaba Hikaru Unni (bu arada unni diyebilir miyim? hep demek istemisimdir.),

    Aslinda bolum yayinlanir yayinlanmaz okumustum ama yorumu ancak yazabildim. Unutmadan soyleyeyim; bolum uzunluklari cok yerinde. Birkac defa “simdi bitecek galiba” dedim ama hala devam edince cok sevindim (bu kadar cabuk sevirim iste 🙂 ).

    Moon Jee’nin “Bir Cin atasozu der ki” kisimlari bana SKKS’yi hatirlatti. 🙂 En son
    [“Gerçek şu ki, herkes seni incitecek,” deyiverdi. “Yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak.”] kismini okuyunca “aferin oglum, nihayet bilgece konustun” demistim ama onu da baskasindan alintiladi. 🙂

    Moon Jee-Jae Hwa hipotezime devam ediyorum. Hae In’e umut verdigi icin Han Seul’e biraz kizdim. Yalniz kalirsa Hae In’e uzulecegim. San Young’a da oh olsun, artik Ayca’yla ayni yerde calisacaklari icin korkmaya bile baslamali. 🙂

    Hep digerlerinden bahsettim. Ayca’ya gelirsek.. Ayca da kendine yeni bir hayat kuruyor, toparlaniyor. Bence yakinda San Young’u oyle unutacak ki, intikam almayi bile birakabilir (sadece tahmin). Belki simdi erkendir ama ailesi ile de arasini duzeltemez mi acaba? (unni cebal)

    • @fd: merhaba canım! ayy çok sevinirim valla, daha önce kimse bana unni dememişti! (çaktırmadan gözyaşlarımı siliyorum şu anda…) 😛 senin o yaramaz arkadaşın sophie bana abla bile demez! 😀 😀

      bölüm uzunluklarının baymadığına sevindim. maalesef kısa yazamayanlardanım ben… bir de hep aynı standardı tutturmaya çalışıyorum; o yüzden bir defa uzun başlayınca uzun gidiyor…

      Ahaha, hakikaten yaa! Bak sen deyince fark ettim… “Konfiçyus der ki…” diyen bi tip vardı orda da. Benimse aklıma atasözlerini hep yanlış söyleyen Goo Jun Pyo gelmişti. Bizim Moon Jee ise Türk atasözlerini Çin atasözü diye millete satmaya çalışıyor! 😀

      Moon Jee-Jae Hwa cephesi 7. bölümde çok renklenecek 🙂 Ama daha önce başka bir şey yapmam lazım… Bir sonraki bölümde onu göreceksiniz 😉

      Han Seul’e herkes kızdı bu bölümde 😀 Valla bu kadar tepki çekeceğini açıkçası fark etmemiştim 😛 Tamam, bundan sonra daha dikkatli olucak 🙂

      Ayça konusunda da çok haklısın. Artık San Young’dan hıncını aldı. Gerçi daha San Young’un çekecekleri var; ama bunu Ayça planlayarak yapmayacak. Alın size bir spoiler daha! 😀

      Yorumlayan ellerine sağlık tatlım, sevgilerimle ^^

  5. Selamlar!
    Hikaru yine güzel bir bölüm okuttun bizlere; ellerine sağlık.
    Han Seul’ün, eski sevgilisiyle olayını merak ediyorum. Belki ileride Ayça’ya anlatır, dertleşirler falan.. Bilmiyorum Ayça’dan hoşlanırken bunu yapar mı ama anlatsın merak ediyorum canım 😀

    Hae In, Han Seul’den hoşlanıyor ve Han Seul bunun farkında. Keşke farkında olduğu halde birlikte gezip tozmasalardı. Han Seul de hem Ayça’dan hoşlanıyor hem Hae In ile geziyor, olmaz ki böyle 😛

    San Young, her bölüm biraz daha mı küçülüyor ne 😀 Oh olsun! Şimdi yine Ayça’nın peşine düşecek galiba. Nişanlısından da tekmeyi yedi nasıl olsa.. San Young ettiğini buldu aslında: -Ayça’yı terkedersen öylece, birgün biri gelir o da seni terkeder- işte böyle, dimi ama 😀

    Okurken dikkatimi çeken şeyler var, şöyle ki;

    1- “Ben… sadece seni gaza getirmeye çalışıyordum Ayça-sshi! Bir Çin büyüğü demişti ki: “obezlere şişko deyip onları motive etmek lâzım!” Ahahaha!”

    Süpersin!! 😀 Çok güldüm, Moon Jee’nin bu lafına.

    2- “Kızım, bak abimin değerini bil: Herkes ilk buluşmada kız arkadaşını başbakanın davetine götüremez ha!”

    Moon Jee’nin en tatlı hallerinden yine 😀

    3- “Açıkçası canım, hiç umrumda değil,”

    Bunu okuyunca aklıma winpohu geldi hemen 😀 O da farketmiş zaten:))

    Bob Marley, büyük adam. Hikayede adını, müziğini, felsefesini görmek çok güzeldi. Ellerine sağlık, yeni bölümde görüşmek üzere^^

    • hoşgeldin mydestiny’cim! beğenmene çok sevindim ^^

      han seul’ün eski sevgilisinin olayını çok yakında öğreneceğiz. sadece o da değil, han seul ve moon jee’nin geçmişleriyle ilgili de çok şey öğreneceğiz bir sonraki bölümde.

      han seul’e vurmayın artık, adam öldü 😀 😀 şaka bi yana, evet, hae in’e umut verdi kerata… ama dediğim gibi, aslında onunla arayı sıcak tutup ayça’ya yaklaşmaya çalışıyordu sadece…

      san young’u her bölümde biraz daha ezmeye doyamıyorum 😀 😀 işin komiği, shin dong wook sevdiğim, şirin bir aktördür. keşke onun yerine daha sevimsiz birini seçseydim 😛

      ahah, “obezlere şişko diyelim” muhabbetini kim fark edecek diye merak ediyordum! gözden kaçmadığına çok sevindim, yaşasın ^^ tabii Moon Jee bunu da Çinli büyüklerin söylediğini zannediyor zavallım 😀 Moon Jee’nin şirin halleri benim de çok hoşuma gidiyor… bu arada ben de astrea gibi yapıp aralara karakterlerin fotoğraflarından koysam mı acaba? arşivimde joong ki’nin son derece şeker fotoları var, bu bölüme de iyi gidermiş esasen…

      yorumlayan ellerine sağlık çingum! öpüldünüzzz! 😀

      • muhahahh herkse benim tarafımda han seul cidden öldü vurmayalım artık 🙂 ama o da yağını denk alsın . moon jae ve çin atasözleri çok hoştu cidden.
        @destiny benden kaçar mı hiç 🙂 ikinizin de aklına ben gelmişim ne güzel .bu cümleyi çok ama çok seviyorum .bir de umursamaz blogger adını onu da bulan destiny çok sağ ol çingu 🙂
        yeni bölüm gelsin diye güm sayacağım meraklardayım yine 🙂

  6. Dostum sen ne ettin!!!! Han seul ile Hae In i gezdirmeler, şehir turları attırmalar. Kafan mı güzel ayoool 😀 Han Seul yanlış kişiyle geziyor bilmem farkında mısın 😀 Herhalde dalgınlığına geldi Ayça yazıcağına Hae In yazdın di mi 😀 Ayça’ya o saray senin bu saray benim gezdiriceğine Hae In ile gezdiriyorsun bunu asla kabul edemem 😀 Han Seul da az boncuk dağıtmıyor ha kolye almalar bilmem ne. Çok sinirliyim 😀 Bir sonra ki bölümde düşmanları tarafından temiz bir dayak yerse hiiiiiiiiiiiççççççç üzülmicem o derece yani 😀 Çin atasözlerine bayıldım ”obezlere şişko deyip onları motive etmek lâzım!”. süpersin sağlık bakanını da çinli yaptın ya daha ne diyem 😀 Moon Jee her zaman ki gibi formundaydı. Al eve besle yani o derece 😀 Zaten okurken Moon Jee’nin olduğu yerlerde kendimi ama bu beslenir ki ya derken buluyorum kendimi haberin olsun 😀 Feci bağlandım ben 😀 Umarım yeni bölüm en kısa zamanda gelir. Bol bol intikam okumak istiyorum. Ayça işi de kaptı ohh mis 😀 Artık bundan sonra daha rahat öc alabilecek. Yorumumu bitirmeden süprizimi açıklasam iyi olucak 😀 Hikaruivy mimlendin canım haberin olsun 😀

    • @akira: ahahah, tamam yaa, üstüme gelmeyin 😀 çok fecii mahalle baskısı altındayım, imdat! 😀 ne eski sevgilisi, ne de hae in: siz han seul’ü ayça’dan başkasına yar etmeyeceksiniz, anlaşıldı 😀 😀

      sağlık bakanımız bir çin büyüğüdür, lütfen kendisine laf etmeyiniz, hahaha 😀 😀 moon jee’yi mümkünse ben de eve alıp beslemek istiyorum; moon jee yoksa joong ki de olur 😛 yeni bölümde birkaç sahne eksik kaldı, onları da yazar yazmaz ekleyeceğim. bu arada mim’i gördüm canım, en kısa zamanda yaparım, söz. öpüldünüzzzz, bye! 😉

  7. ahanda jet gibi okuyuverdim yeni bölümü vee hızına yetiştim hikaru 🙂 yine çok eğlendim sırıtıyorum deli gibi şu an 🙂

    ya bu moon jae nasıl bir karakterdir böyle al evde besle yani o kadar, bir insanın her lafı her hareketi mi tatlı olur yirim yirim! bu bölümün en güzel kısmı kesinlikle ayça- moon jae kısmıydı. çok doğallardı gerçekten, sanki yanıbaşımda konuşuyorlarmış gibi okudum..harika bir noona- dongseng ilişkisi var aralarında, hiç bozulmaz umarım..

    – obezlere şişko demeli süperdi ya kaş yaparken göz çıkarıyor bu çocuk, nasıl da kızdırıyor kızı alttan alttan 🙂 gerçi Ayça da altta kalmıyor, Afrikalı çocuklar gibi açlık sınırındasınız dedi çocuğa ahaha! nasıl da doğru bir tespit.. senin kız karakterlerinin bu çakalsı tavırları çok hoş oluyor ezik süzük kimse yok yani 10 numara 🙂

    – mavi gözlüler sinsi olur cümlesi de yıktı beni.. bir de Çin atasözüymüş aha! çocuk uyduruyor ama güzel uyduruyor yani.. vee fiziksel acıların ruhsal acılar için birebir oluşu.. harikasın hikaru 🙂

    – moon jae’nin dizimizin sonuna kadar değişmemesini umuyorum. mesela you are beautiful’da Jeremy karakteri gittikçe daha da çocuklaşmıştı, saçmalamışlardı biraz… bu çocuk değişmemeli amaa:)

    – hikayen gerçekten klişe değil. mesela hiç ummadığım bir biçimde Han Seul Hae In’e yeşil ışık yaktı, Moon Jae’nin Jae Hwa’ya karşı olan ön yargısı kırıldı falan.. acayip bir love shuffle bizi bekliyor diyorum sadece..

    – bu arada Ayça da hayallerimin işini kaptı ya, Kore başbakanlığında tercümanlık!! uff uff! tabi bu iş için Korece bilmek gerekliydi dimi ıhhmm, neyse orayı geçelim 🙂

    bölümler de bitti.. ben de herkes gibi yeni bölümü bekleyeyim o zaman.. ellerine sağlık canım.. öpüyorum seni^^

    • @masalevi: burdan da merhaba 😀 eğlendirdiğime sevindim masalcım 🙂 hem sen de yetiştiğine göre artık gönül rahatlığıyla yeni bölümü ekleyebilirim 🙂

      moon jee’yi eve alıp beslemek isteyenler çoğalıyor 😀 evet, ayça-moon jee ikilisini ben de seviyorum, beni çok eğlendiriyorlar 😀 ayrıca hiç korkma, moon jee dizinin sonuna kadar hiç değişmeyecek 😉 sadece… evet, biraz spoiler vermiş olacağım ama şöyle diyeyim, onun da bazı acılarına ve olgunlaşmasına tanık olacağız. ama aslında özündeki çocuksu, romantik ve aşırı derecede optimist halleri hep aynı kalacak; buna söz verebilirim 🙂 🙂

      yukarıda winpohu’ya da söylemiştim, çiftlerimiz konusunda her an her şeyi bekleyebilirsiniz 😀 hatta dizinin sonunda san young-hae in ya da han seul-jae hwa bile olabilir!!! (tabii bunu bağlamak biraz zor olur, ama daha önümüzde uzun bir yol var, haha :D) yine de fazla saçmalamamaya çalışacağım 🙂

      ayça’ya cidden süper bir iş bulduk. san young’a son bir darbe daha vurdu bu olay! 😀 ama tercümanlık aslında ayça’nın rüya iş’i olmayabilir; bekleyip görelim diyorum…

      teşekkür ederim yorumun için. böyle beyin fırtınaları benim için acayip iyi oluyor; sayenizde değişik bakış açıları yakalıyorum. sevgilerimle canım ^^

  8. O zaman ben de noona derim! noona, çok tatlı bir bölümdü 🙂
    İlk defa okurken çocuğumu kesme isteği doğmadı içimde, iyi bir baba mı oluyorum nedir haha 😀

    Beter olsun o adi sülük diyorum evde bol bol, çok feci hırs yaptım. Umarım suratına iki tane de yapıştırır haha.

    Moon Jae favorimiz tabi. Çingularımın her hikayesinde böyle über tatlı bir karakter oluyor. Benim hikayem de yok sanırım bu kadar tatlısı, değil mi? 🙂

    Hae In ile Ayça çok iyi arkadaş oldu ama madem Love shuffle gibi olacak, aralarının pek fazla bozulmaması tek temennimi bunu gerçekten can-ı gönülden istiyorum. Aşktan bile önem verdiğim bir şey varsa, o da böyle güzel dostluklardır.

    Ellerine sağlık noona diyorum^^

    • @Lee: Ah, bu da ilk noona’m oldu 😀 😀 teşekkür ederim dongseng’cim 😉

      Bu defa çocuğu kurtardık, iyi bari! 😀 😀 O çocuk yaşadığı bunca travmadan sonra normal büyürse madalya takıcam zaten! 😀 Psikopat baba Lee 😀 😀

      Amanın çingu, kızlar bile San Young’a bu kadar hırslanmamıştı! Bi de aktörü Hyun Joong falan seçseydim kim bilir ne saydırırdın, hahaha 😀 Ama San Young’un çilesi bitmedi, son ana kadar da bitmeyecek! 😉

      Moon Jee’yi sevmeyen ölsün! 😀 Evet, cidden düşününce Astrea’nın Leun’u, Sermin’in Yong Gi’si, Kimbap’ınsa… hımm, onun hem Ji Sub’ı hem de Tae Sung’u şeker karakterler olarak sayılabilir sanırım… Seninkilerden Tae Sub da bence bu kategoriye giriyor: Şeker, sevimli oğlan çocuğu 😀 😀 Tabii seninkiler daha cool ve seksi; o konuda bişi yapamıycaz 😀 Benim Moon Jee’nin de ilk bölümlerde anlattığım üzre geçmişinde bir sürü leşi var (haha), ama şu şirin halleriyle pek playboy gibi görünmüyor galiba 😀

      Merak etme çingum; benim de arkadaşlık ve dostluğa büyük saygım vardır 😀 Hae In bir yerlerde biraz psikopata bağlayabilir; ama özünde iyi bir insan olduğu için kendini toplaması uzun sürmeyecektir 😉 Yalnız yorumlarda çenem düştü, spoiler’ları da çok fecii serpiştirdim bu bölümde; hikayede sürpriz mürpriz kalmadı! 😀 😀 Ama siz yine de okuyun, olma mı? 😛

  9. Yukarıda yorumu yazdıktan sonra dayanamayıp okumuştum ancak bir türlü yorumunu yapamadım. O yüzden döndüm şimdi tekrar okudum sıcağı sıcağına yorum yapıyorum.

    Her zaman ki gibi inanılmaz doyurucu bir bölümdü. Beni kıllandıran sadece kızların kurduğu köprü hafif sallanacak gibi işin kötü tarafı ise bunun başlıca nedeninin Han Seul olması. Ah ne kadar kızdım. Tamam centilme olabilirsin ancak hangi kız olsa bu hareketleri centilmenlikten ziyade hoşlantıya yorar. Olmadı Han Seul bunu sana yakıştırmadım. Senin Ayça’n olmalı 😀

    Ve Moon Jae ile Ayça süper, düper bir çift bu ikisi. Onların olduğu ortamda kesinlikle sıkılmazsın. Hani Moon JAe fena Ayça’nında ondan geri kalır yanı yok 😀

    Ancak bölümün asıl iç akıtan kısmı kesinlikle sonu. Of böyle yapıştırmalara bayılıyorum. Böyle nasıl anlatsam ekran karşısında çığlık falan atıyorum o derecede yani 😀

    Ellerin dert görmesin. Ben hemen bir sonrakine geçiyorum 😉

    • aaaa, serminim gelmiş!!! üst üste iki yorum birden görünce pek bi mutlu oldum :)) ellerin dert görmesin çingum ^^

      kızlarımızın güzel dostluğunun arasına kara kedi girebilir sinyalleri aldık bu bölümde. kara kedi de yakışıklı han seul 🙂 evet, kimse yakıştıramadı han seul’e böyle düşüncesizce davranmayı. zaten kendisi de çok yakında bu yaptıklarına pişman olacak 😉

      moon jee-ayça ikilisine ben de bayılıyorum. ikisinin sahneleri en çok keyif alarak yazdığım bölümler oluyor… ve merak etme çingum, daha onlardan çoook gelecek 😉

      sonu beğendiğine sevindim. san young’a kapak yapmaya doymuyoruz 😀 😀 bundan sonraki üç bölümde de bu hainin ihanetinin bedelini ödemesi için çilesi devam edecek 😀

      ben de sonraki yorumunu okumaya geçiyorum, ja ne! 😉

  10. kendi kendine laf sokan yazar için somut örnek 🙂
    Ayça , “Galiba sesle ilgili ailedeki bütün yetenekleri sen almış, abine bırakmamışsın!” Moon Jee “Hımm, o benden önce doğduğuna göre teorik olarak bu pek mümkün gözükmüyor!!!!”

    gong yoo’ya ya da alttan alttan saydırmışsın sankim, sjk hep “iyi düşünceli, ay ne şiker çocuk”, gong yoo ise tam playboy, resmen saf aşık imajını bozmak için elinden geleni yapmışsın, aman aslı duymasın! tabi bunu ayça ve moon’u bir araya getirmek ve halkın sempati oylarını yükseltmek için yapıyorsun kesin deee miii? itiraf et çinguu:D bu arada gong yoo’dan soğuttun beni, bravo 😀 emeklerin boşa gitmiyor 😛

    ayçamızın yedikleri bile ay şeklinde:kruvasanlar gözümden kaçmadı çingum 😉

    kopulan yerler ise şöyle;
    1- “Atma bir kere, Çinli’lerde mavi göz mü var ki öyle bir atasözü olsun,” deyip yerinden doğruldu Ayça. “Onun aslı bir Türk atasözüdür. Ve kısa boylular için söylenir
    2- “Abi de hoşmuş Unni, aferin, iyi bulmuşsun! Ama öpücük vermezsen kaçıp gider! Bak böyle yapacaksın: Mmmmucuuuk!” aahahhahahhahhaa
    3- Bana bak Ayça-sshi, sen aslında Kim Jong-Il’i devirip Kuzey Kore’yi bizle birleştirecek olan uluslararası bir ajan filan mısın ha?? Doğruyu söyle bakiyim!”
    4- “Daha geçen gün başbakanın karşısında altına yapan bir herif bile bu resepsiyona katılabiliyorsa benim özel davetli olmam şaşırtıcı bir şey olmamalı!” 😀 😀 😀

    • @makino: ahaha, hiç de bileee! gong yoo’yu da gayet ideal bir namja yaptım; sadece bu defalık saf tarafına geldi, hae in’le gezmeye çıkması o yüzden 😉 gong yoo’dan soğumayalım, o bizim canımız kanımız, milli haremimiz 😀

      kruvasanlar! valla öyle denk gelmiş hayatım; her yerde ay-güneş sembolizmi yapmaya çalışmıyordum inan ki 😛

      atasözlerini ileriki bölümlerde sık sık kullanacağımızı göreceksin 😉 hatta moon jee’nin alamet-i farikası oldu çin zannedilen türk atasözleri, kih kih 🙂 ufaklık günümüzün bilmiş veletlerine bir göndermeydi, haha 😀 ve elbette san young’a sokulan laf: eylemlerimiz devam edecek! 😀 😀

      yorum için teşekkür ederim tatlım ^^

  11. (: Ellerine sağlık

    Bölüm 5 başarıyla okundu. Bob Marley saygıyla anıldı. Moon Jee için bütün gülümseme şekilleri denendi 😀

    Hanseul bu bölümü kendisinin ilan etti resmen 😀 Hikayenin 2 asıl kızıyla da çok eğlenceli zaman geçirdi kerata 😀 Kızı elde etmenin altın kuralı en yakın arkadaşıyla iyi olmak efsanesini de bildiğini bizlere gösterdi. Birde ukala ukala korkma abiciğim yenge sağlam ellerde yan gözle bakmam falan dedi kendi kendine 😀 Ebe annem sen bakmazsın anlarımda , senin yanında olupta sana yan gözle bakmayacak kız neslinin bir evladı daha analar tarafından doğurulamadı 😀 Maalesef bu detayı benden duymanı istemezdim ama 😉

    Ayça ve Ha İn bacıların arasının açılmasını ve bunun bir erkek yüzünden olmasını kaldıramaz bu bünye 😀 İlerde niye kulaklarım çınlıyor gene benim diye bana hayıflanma şimdiden söyliyeyim 😀

    Tekrar ellerine sağlık diyerek uzaklaşıyorum çingu ^^

    • @OhYoonJoo: Han Seul iki kızın birden ilgisinin üzerinde olmasının keyfini çıkarıyor, fazla yüklenmemek lazım 🙂 Kendince haklı, kızın yakın arkadaşını tavlama kuralı doğru bir kuraldır; tek şart, onun da sana aşık olmasına izin vermemek! 😀 Ayrıca kendine güveni de tam keratanın, değil mi? Eh, insan Gong Yoo olunca normal tabii! 😀 Ayça ve Hae In’in arası bozulacak mı, kulaklarım bu yüzden çınlayacak mı, bunu şimdilik söylemiyorum ama biraz entrika döneceği kesin 😉 Bunu bil de fazla kızma yani…

      Sağol canım, senin de yorumlayan ellerine sağlık ^^

  12. minekibuu dedi ki:

    Çok eğlendim yine. Ama nasıl bir çağrışımsa, anlatımlarından Moon Jee karakteri bazen joong ki bazen hong ki olarak canlanıyor kafamda :). okuyup üfledin değil mi joong ki ye konsantre olamayayım diye? Gong Yoo ya gelince erkek adamdır azıcık gezip tozsun tabi, hatunlar ayran budalasıysa eleman ne yapsın :P. Bu kez Ayça ve Hae In arası bozulmayacak sanki, ama şuan konumlandığım açıdan HAe In e yalnızlık görünüyor, Ayrıca Moon Jee ve Jae Hwa nin yollarının kesişmesi, yine Moon Jee’nin Hae In den vazgeçmesi vb. girişimleri olumlu bulurum diye düşünüyorum. Yorumla etkileme şansı sıfır olunca şöyle olsun böyle olsun demek anlamsız olsa da tatmin edici geliyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s