4. Bölüm

“Never let your head hang down. Never give up and sit down and grieve. Find another way. And don’t pray when it rains if you don’t pray when the sun shines.”

(Asla başınızın eğilmesine izin vermeyin. Asla vazgeçip, oturup yas tutmayın. Başka bir yol bulun. Ve eğer güneş ışıldarken dua etmiyorsanız, yağmur yağarken de dua etmeyin.)

Richard M. Nixon

Ayça şok içinde açılmış gözlerle San Young’a bakıyordu. Başından aşağı kaynar sular dökülmüştü sanki. “Kahretsin! Onun burda ne işi var???”

Han Seul kaşlarını çattı. Ters giden bir şeyler olduğunu sezmişti. Ayça’nın gözlerinin takılı kaldığı yere bakınca San Young’u gördü ve hayret etti: Neler oluyordu? Ayça bu adamı tanıyor muydu yoksa?

San Young ise her şeyden habersiz, eğilip prensesi selamlamaktaydı. Bu sarışın kadının daha birkaç gün önce terk ettiği eski sevgilisi olduğu en çılgın rüyalarında bile aklına gelmezdi!

Ayça birkaç saniyelik bir bocalamadan sonra hemen kendini toparladı. Yüzüne kibar bir gülümseme kondurdu.

“O halde ofisinize geçip görüşmelere başlayabiliriz,” dedi. Başbakan:

“Elbette… Lütfen…”

Diyerek ona yol vermişti. Ayça gülümseyerek memurların önünden geçip başbakanın ofisine girdi. Onun ardından da başbakan ve Han Seul girdiler. Gazeteciler ve diğer başbakanlık memurları odanın dışında kalmıştı.

İçeri girdikleri zaman başbakan:

“Doğrusu çok başarılıydınız küçük hanım,” diye onu tebrik etti. “İki gün önce gerçek prensesle tanışmamış olsam ben bile sizin prenses olduğunuza inanacaktım!”

Ayça sevimlice güldü.

“Teşekkür ederim sayın başbakan. Bu arada sizinle tanışma şerefine erişmek benim için büyük bir onurdur!”

Gerçekten de Ayça’nın kalbi ağzında tıp tıp atıyordu sanki: Koskoca Güney Kore başbakanıyla karşılıklı sohbet ediyordu, boru mu? Başbakansa son derece mütevazı bir insana benziyordu, gülerek:

“Eh, bir süre daha görüşme yapıyor olmamız gerektiğine göre lütfen kendinizi rahat hissedin,” diye cevapladı. “Yanılmıyorsam Türkiye’den olduğunuz söylenmişti, öyle değil mi? Turistik bir ziyaret için mi buradasınız?”

“Ben… evet,” diye cevapladı Ayça kekeleyerek. Sonra hemen ekledi: “Ülkenizde olduğum için çok memnunum. Burayı çok merak ediyordum! Zaten Türkiye’de Kore’yi ve Korelileri merak eden o kadar çok insan var ki!”

“Gerçekten mi? Bunu duyduğuma çok sevindim,” dedi başbakan biraz da şaşkınca. Ayça giderek kendini daha rahat hissediyordu, sevimlice açıkladı:

“Türkiye’de Koreliler çok sevilir. Bu sanırım biraz da diziler sayesinde oldu…”

“Diziler mi?” dedi başbakan bu kez bariz şaşkın.

“Evet, diziler. Kore dizilerinin Türkiye’de çok izlendiğini duymuş muydunuz? Biz Türkler sizi Kdramalar sayesinde tanıdık, sevmeye başladık. ”

“Bunu pek bilmiyordum! Dizi ihracatımız aynı zamanda kültürlerimizin de kaynaşması için bir zemin hazırladı desenize…”

“Aynen öyle efendim,” diye güldü Ayça.

“Duygularımız karşılıklı; biz de Türkiye’nin çok iyi bir müttefik olduğuna inanırız; Türkler de dostlarımızdır…” dedi başbakan sıcak bir gülümsemeyle. Sonra Ayça’yı ilgiyle süzdü: “Fakat siz Korece’yi ne kadar iyi konuşuyorsunuz! Doğrusu çok tebrik ederim…”

Ayça gülümseyerek teşekkür ederken “aslında bu kadar iyi konuşmamın sebebi şu anda dışarıdaki koridorda duruyor…” diye içinden geçirmeden edemedi. Sonra bir an dişlerini gıcırdattı: Pislik herif, bu güzel günde bile karşısına çıkmıştı!

“O halde Danimarka-Kore yerine, Türkiye-Kore ilişkilerinden bahsedelim,” diye gülümsedi başbakan ve Ayça’ya karşısındaki koltukta yer gösterdi.

Take Care of the Young Lady OST – Hot stuff

Ayça’nın günü oldukça güzel gidiyordu. Genç kız işadamları ve sanayiciler derneğindeki seminerler serisinden pek bir şey anlamamıştı, ama gazetecilere verdiği demeç hazırdı: “Kore ve Danimarka arasındaki ticaret anlaşmalarının artırılması yönünde girişimlerim sürecek…”

Fuar açılışına giderken genç kız yine Koreliler’in gönlünü fethetmişti: Yolda rastladığı ufak bir çocuğu sevmiş, ardından köpek gezdiren bir gençle şakalaşıp: “Benim de Golden retriever cinsi bir köpeğim var. Adı Alex,” demişti İngilizce olarak. Han Seul rolüne kolaylıkla uyum sağlayan genç kızı hayranlıkla izliyordu.

Yine bir defasında magazinci olduğu anlaşılan bir gazetecinin:

“İsveç jet sosyetesinin ünlü simalarından Hans Axel von Castell’le bir ilişkiniz olduğu konuşuluyor… Doğru mu acaba?” şeklinde bir sorusu üzerine Ayça’nın hiç bocalamadan:

“Özel hayatımla ilgili konuşmak istemiyorum. Ben Danimarka-Kore ilişkilerini güçlendirmek için buradayım,” diye cevap vermesi üzerine kızı takdirle süzmüştü Han Seul. Herhangi bir terslik anında müdahale etmek için oradaydı, ama bu gidişle bir terslik olacakmış gibi gözükmüyordu.

Yalnız fuarda gezinirken Ayça bir an kimliğini ele verecek gibi oldu: O da nerdeyse Türk döneri yüzünden olacaktı! Yiyecekle ilgili işletmelerin standlarını tek tek gezerlerken Ayça bir döner ustası görünce ağzından çıkan:

“Aaa!”

Diye ufak bir sevinç çığlığına engel olamamıştı. Bunun üzerine, onun yanında bu gezintiye eşlik eden medya ordusu hemen atladılar:

“Majesteleri, Türk yemeklerine düşkün müsünüz?”

“Siz de et seven gruptansınız diyebilir miyiz? Peki hayvan hakları konusunda ne düşünüyorsunuz?”

“Kokoreç de sever misiniz?” (Bunu soran gazeteci, Kore’nin AB’ye girmesi sorusunu soranla aynı kişiydi… Söylediğimiz gibi ne yazık ki gazetecilik kariyeri fazla uzun sürmeyecekti…)

Ayça ise hemen gülümsemesini takınmıştı bile:

“Türk yemeklerini severim. Yunan Gyro’sundansa Türk döneri çok daha lezzetlidir! Ülkenizde de yaygınlaşmasına çok sevindim…”

Koreli gazeteciler dikkatle bu sözleri not alırken Han Seul bıyık altından gülmeden edemedi: Yarınki gazete manşetlerinde bu ilginç sözler ve “Prenses Türk dönerine hayran çıktı” gibisinden magazinsel başlıklar olacağına emindi. Ayça ise azıcık da olsa kendi ülkesine bir faydası dokunduğu için gururluydu. Danimarkalı bir prensesin böyle laflar etmeyeceğini tahmin edebiliyordu ama o kadar kusur kadı kızında da olurdu canım! Ayrıca genç kız bu sözlerle dönerciden de çeyrek döneri kapmıştı! Türk işletmeci:

“Bizi onore ettiniz prenses… Bir miktar tatmak istemez misiniz?” deyip ona ekmek arası döner uzattığında genç kızın resmen gözleri ışıldadı! Biraz çekinerek Han Seul’e “alabilir miyim?” dercesine baktı. Han Seul hafifçe gülümseyip başını sallayınca da büyük bir keyifle dönere uzandı. Zavallı çakma prenses Türkiye’den geleli daha bir hafta bile olmamıştı ama acılı Adana kebaplar, bol tereyağlı iskenderler şimdiden burnunda tütüyordu! Ekmek arası dönerini büyük bir keyifle mideye indirirken: “Oh be! Kebap gibisi var mı şu dünyada??” diye kendinden geçmişti! Koreli gazeteciler onun zevkten dört köşe olmuş halde kebap yiyişini de bol bol fotoğrafladılar. Han Seul’se elini ağzına kapatmış, kimseye çaktırmamaya çalışarak kıkırdıyordu: Şimdi tüm dünya kamuoyu, Danimarkalı’ların Türk dönerine bayıldığına dair yanlış bir izlenime kapılacaktı!

Sonra, genç kızı yemeğe çıkarma sözünü hatırlayıp: “İyi bir Türk restoranı bulursam maça 1-0 önde başlayacağım kesin!” diye kendi kendine sırıttı.

Moon Jee gitarını omzuna atmış, hayattan memnun bir tavırla yolda yürüyordu. Dışarıda nefis bir hava vardı; birazdan en sevdiği işi yapıp iki saat boyunca şarkı söyleyecekti, kısacası hayatından memnun olmamasını gerektiren hiçbir şey yoktu! Birden, sokağın ilerisinde yorgun adımlarla yürüyerek ona doğru yaklaşan Hae In’i gördü ve yüzü daha da ışıldadı: Muhteşem bir performans çıkarması için şimdi kendisine tek gereken şey, güzel kelebeğinin sesinden şans dilekleri işitmekti.

Moon Jee yüzünde kocaman bir gülümsemeyle hoplaya zıplaya Hae In’in tam önüne geldi ve ani bir hareketle zınk diye tam onun önünde durdu. Hae In şaşkınca başını kaldırınca yorgun yüz hatları sevimli bir gülümsemeyle gevşedi:

“Ah, sen miydin Moon Jee-yah… N’aber, nereye böyle?”

“Bara gidiyorum, bu akşam programım var Hae In-sshi… Sen nereye, eve mi?”

“Evet, ama sonra kliniğe geri döneceğim… Gece nöbetim var,” dedi Hae In. Moon Jee ona şefkatle karışık acımayla baktı:

“Seni çok yoruyorlar Hae In-sshi… Bu kadar çok çalışma! Senin için üzülüyorum.”

“Merak etme sen, ben gayet iyiyim,” dedi Hae In ve göz kırptı. “Sen benim yerime de eğlen, olur mu?”

“Eh, ne yapalım, öyle olsun…” diye dudak büktü Moon Jee. Sonra birden aklına Ayça geldi: “Oh! Bu arada sormayı unuttum: Kendine yeni ev arkadaşı yapmışsın…”

“Ayça’yı mı diyorsun?” dedi Hae In. “Ev arkadaşı değil, sadece bir süreliğine bende kalıyor… Sen nerden öğrendin?”

“Şeyyy, geçen gün sana uğramıştım da, o zaman tanıştık,” dedi Moon Jee hemen. Ne Ayça’nın intihar girişiminden ne de Hae In’e yaptığı sürpriz besteden bahsetmek istememişti.

Hae In’se sağa sola kaçamak bir bakış attı, sonra yüzünü Moon Jee’ye yaklaştırdı. Muzip bir sesle:

“Benden duymuş olma ama Ayça devletimiz için çalışıyor,” dedi. “Casusluk yapıyor!”

Önünde bir bomba patlasa Moon Jee bu kadar şaşıramazdı!

“HAAA??” dedi gayet kaba bir şekilde. Sonra öksürerek kendini toparladı: “Yani, ehem, şeyy, emin misin noona? Ayça-sshi pek de öyle casusluk yapabilecek birine benzemiyordu…”

“Elbette eminim!” dedi Hae In coşkuyla, “Geçen gün, devletin üst kademelerinde çalışan bir bürokrat tarafından kendisine iş teklif edildi! Hem de benim gözlerimin önünde!”

Moon Jee ne diyeceğini bilemeden bakıyordu. “Birileri bu iki kızı fena yemiş,” diye düşündü, “Allah vere de Ayça fuhuş mafyasının falan eline düşmemiş olsa…” Hae In’se onun inanmadığını anlamıştı, gülerek karşısındaki çocuğun saçlarını karıştırdı:

“Merak etmeeee! Her şey yolunda! Ayça gayet iyi; biraz önce telefonla konuştuk. Birazdan bir kokteyle katılacağını söyledi.”

“Kokteyl, ha…” Moon Jee yine pek inanmamıştı ama üstelemedi. Konuyu değiştirmek için gülümseyerek:

“Neyse neyse,” dedi, “Sen onu boşver de, bak ne diycem: Yarın akşam bana yemeğe gelsene… Bibimbap yapacağım. Şöyle güzel bir şarap açar, güzel bir yemek yeriz. Sonra da DVD filan izleriz, ne dersin?”

Hae In bir an düşündü, sonra kaygısızca başını salladı: “Olur tabii… Yarın akşam bir planım yok…”

“Harika! O zaman yarın saat 8’de bekliyorum,” diye sırıttı Moon Jee. “Hadi ben kaçtım Hae In! Bay baaayy!”

“Güle güle!” dedi Hae In el sallarken. “Dikkatli git! Hem çok içme, tamam mı?”

“Tamam tamaaaaam!” diye bağırdı Moon Jee bir yandan yürümeye başlarken. Hae In’in anaç tavırları cesaretini kırmak yerine onu daha da mutlu ediyordu: Hae In onun için endişeleniyordu, bu da onu sevdiğini gösterirdi sonuçta, öyle değil mi? Yarın akşam birlikte yemek yiyeceklerini düşününce içi yeniden sevinçle doldu. Yolun ortasında zıplamamak için kendini zor tutuyordu!

Bu gece bardaki seyirci yaşadı, diye geçirdi içinden. Bu enerjiyle onları deliler gibi coşturacağım!

Kendi kendine sırıtarak yürümeye koyuldu.

Ayça’nın prensesliğinin ilk günü nerdeyse sona ermek üzereydi: Dışişleri tarafından Ayça onuruna(!) verilen kokteyle genç kız beyaz, uzun etekli, derin göğüs dekolteli ve kalın askılarında parlak taşlı işlemeler olan bir gece elbisesiyle katılmıştı. Kulağındaki elmas küpeler ve dağınık topuz saçlarıyla gerçek bir prenses kadar zarifti.

Han Seul onu otel odasından çıktığı an ilk görüşünde kalbinde yine bir hareketlenme hissetmişti: Bu kız onu gerçekten de fena etkiliyordu. Ama profesyonelliğinden hiç ödün vermedi; genç kızın önünde saygıyla reverans yapıp:

“Gidelim mi majesteleri?” diye yolu gösterdi. Ayça hafif bir gülümsemeyle yürümeye başlayınca da onu takdir dolu bir bakışla izlemeye koyuldu. Evet, genç kız gerçekten rolünü iyi benimsemişti. Gerçek bir prenses kumaşı vardı bu kızda.

Hakikaten gün boyu Ayça’nın başarılı oyunculuğu sayesinde hemen hemen hiç pürüz çıkmadığı için Han Seul artık nerdeyse tümüyle rahatlamıştı: Ayça bir gaf yapacak gibi görünmüyordu; üstelik radikal Çinli gruptan da hiçbir eser yoktu. Hatta bu kaçırma planlarının yanlış alarm olması gayet yüksek ihtimal gibi gözüküyordu. Yine de bu sayede Ayça’yla birlikte çalışabilme imkânını bulduğu için Han Seul son derece mutluydu; hatta bu ihbarı yapan kişiyi bilse, gidip alnından öpecekti!

My Princess OST – Because of You

Kokteylin yapılacağı balo salonuna girişleri, yine gazeteciler eşliğinde bol flaşlı, oldukça ihtişamlı oldu. Ayça gazetecileri selamladıktan sonra rahat adımlarla ilerleyip başbakanın yanına kadar yürüdü. Başbakan, yüzünde büyük bir gülümsemeyle karşıladı onu, genç kızın elini dudaklarına götürüp Batılı bir centilmen gibi onu selamladıktan sonra katılımcılara döndü.

“Prenses Josephine’e bizi kırmayıp davetimize katılma inceliği gösterdiğinden dolayı teşekkür ediyoruz,” dedi. “Lütfen kendisine Kore konukseverliğini gösterelim. Hepinize iyi eğlenceler dilerim!”

Başbakanın kısa konuşması alkışlarla karşılandı. Biraz sonra, genç kızın etrafını Koreli bürokrat ve işadamları sarmıştı bile. Yaşlı, göbekli bir Koreli Ayça’yı ablukaya alan ilk kişiydi.

“Sayın prenses, ben Sangham grubu yönetim kurulu başkanı Sang Hun Nam,” diye söze başladı, “Başkanı olduğum şirketler grubu, turizm işinde Kore’nin bir numarasıdır. Sizin ailenizin de hissedarı olduğu Kagel grubunun Jeju adasında turistik bir yatırım planı içinde olduğunu duyduk… Eğer izin verirseniz, size aklımdaki bazı yatırım planlarından ve ortaklık olanaklarından bahsetmek isterim…”

Ayça gülümseyerek: “Memnun olurum sayın Sang,” diye cevaplarken Ha Dong Sae, Han Seul’ün yanına sokuldu. Hafif bir sesle:

“Prensesimiz işi kapmışa benziyor,” diye mırıldandı. “Kurnaz işadamlarını bile gayet iyi idare ediyor!”

“Ona sadece dinleyip arada bir “hı hı… çok güzel… düşüneceğim” diye kafa sallamasını öğütledik,” diye sırıttı Han Seul. “Asıl prensesin gerçekten görüşmek isteyeceği yatırımcılarla zaten görüştüğünü, buradakilerin sadece araya hatırlı adam sokup onunla görüşmeye çalışan, çoğu da kirli işlere bulaşmış çakallar olduğunu hepimiz biliyoruz…”

Dong Sae bir kahkaha attı:

“Şu salak herifler görüşmek için bu kadar uğraştıkları prensesin aslında sıradan bir kızcağız olduğunu bilseler ne düşünürlerdi acaba? Zavallı şapşallar!…”

Han Seul de gülüyordu:

“Ben asıl Ayça’ya üzülüyorum: Zavallıcık gece boyu sırıtıp bunların muhabbetine katlanmak zorunda… Ne dersiniz müdürüm, biraz sonra kızcağızı biraz bu ortamdan kaçırayım mı?”

Dong Sae onu yan yan süzdü. Sonra hafif bir alayla:

“Hayırdır?” diye sordu, “Şövalyecilik mi oynamak istiyorsun? Güzel bir prenses görünce aklına ilk düşen, onu kaçırmak mı oldu??”

Han Seul biraz mahcup olmuştu, gülerek:

“Yanlış anladınız,” dedi, “Ben sadece zavallı kızın biraz hava almasını istemiştim… Gece boyu bunların arasında kalırsa sıkıntıdan patlar kızcağız…”

Dong Sae bıyık altından gülümsedi. Han Seul’ü iyi tanırdı. Uzun zamandır hiçbir kadınla ilgilenmediğini bildiği bu genç adamın sonunda yaşına uygun bir kadından etkilenmiş görünmesi hoşuna gitmişti. O yüzden gülerek memurunun omzuna vurdu:

“Pekala! Biraz sonra dediğini yaparsın… Ama bir süre izin ver; şu çakallar prensesle iş bağladıklarını zannedip biraz heveslerini alsınlar bakalım…”

“Tabii efendim, siz merak etmeyin,” dedi Han Seul. Ve biraz uzakta bir masaya yaklaştı, bir yandan kanepelerden atıştırıp bir yandan da genç kızı gözlemeye başladı.

Ayça ise yüzüne hafif resmi bir gülümseme takınmış; Koreli işadamlarıyla iş konuşmaya devam ediyordu. Genç kız aslında acayip eğleniyordu da: Bu adamlar kendisine bahsedilen iş dünyası terimlerinin yüzde doksan dokuzunu bilmediğini bilseler ne komik olurdu ama! Üstelik arada bir bazı işadamlarının kendi aralarında Korece konuşup kendisini çekiştirmelerini yakalıyordu ve böyle zamanlarda gülmemek için kendini zor tutuyordu: Sangham grubunun CEO’su, genel başkan yardımcısına:

“Prensesi kesin bağladık… Jeju adası’ndaki inşaatın masrafını Danimarkalı ortaklara kakalayabiliriz!“

Dediği zaman az kalsın bir kahkaha atacaktı! Neyse ki kendini tutmuş ve elindeki şampanyadan bir yudum alıyor gibi görünerek sırıtan suratını saklamayı başarmıştı.

O sırada yanına yine kerli ferli bir adam yaklaştı. Elini uzattı:

“Prenses Josephine! Ülkemize hoşgeldiniz, şeref verdiniz efendim! Ben Gu Moo Ryong. Milletvekili ve GuNam holdingin başkanıyım. Ayrıca size damadımı da takdim edeyim… Kendisi de başbakanlıkta parlak bir diplomattır…”

Böyle deyip biraz arkasında duran adamı işaret etti. Genç adam eğilerek selam verirken Ayça nerdeyse ağzındaki şampanyayı püskürtecekti! Bahsedilen damat, San Young’dan başkası değildi!

“Holdingimiz inşaat işindedir,” diye sözüne devam etmekteydi Gu Moo Ryong. “Özellikle alışveriş merkezleri ve rezidanslar inşa ediyoruz. En son projemiz…”

Pilli bebek – fotoğraf

Adam konuşmaya devam ederken Ayça artık onu dinleyemiyordu bile. Gözü, saygıyla başını eğmiş, konuşulanları dinleyen San Young’a takılmıştı. Yüzüne birden hüzün dolu bir anlam çöktü genç kızın. Sabahki karşılaşmalarının aksine, şimdi başka bir ruh halindeydi. San Young’a baktıkça, onu ne çok özlediğini bir defa daha fark ediyor, yüreği acıyordu adeta… Dalgın gözlerle, San Young’u izlemeye devam ederken içinden:

“Bana bak…” diye geçirdi.

“Bana bak San Young!

Benim! Ben, Ayça!

Beni tanımadın mı yani? Beni nasıl tanımazsın?? İki sene boyunca kulağına aşk sözcükleri fısıldadığın bu kızı nasıl tanımazsın?!

Saçlarım değişik olabilir; sana bambaşka bir isimle tanıtılmış olabilirim, ama bu benim, ben! Beni gerçekten tanımadın mı ha, San Young?”

O sırada San Young Ayça’nın içinden geçenleri duymuş gibi başını kaldırdı. Ayça’yla göz göze geldiler. Genç adam, bir an kaşlarını çattı. Ayça’nın yüreği yerinden oynadı sanki. Hem umut, hem korkuyla baktı San Young’a. Galiba kendisini tanımıştı!

“…işte böyle sayın majesteleri… Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Şirketimizin Danimarka pazarına açılma şansı ne kadardır sizce?”

Ayça, milletvekilinin söyleyeceklerini bitirmiş olduğunu ve ondan bir cevap beklediğini hayal-meyal fark etti. Kendini, bakışlarını San Young’dan ayırıp milletvekiline bakmaya zorladı.

“Ben… Ben, şey…”

Gu Moo Ryong heves ve heyecanla onun ağzından çıkacak sözleri bekliyordu. Ayça bir an nasıl cevap vereceğini bilemedi. Ama hemen sonra beyninde bir ışık çaktı.

“Ben öncelikle bu konuda damadınız beyefendinin de söyleyeceklerini dinlemek isterim,” deyip San Young’a döndü: “Siz bay Gu’nun söyledikleri hakkında ne düşünüyorsunuz? GuNam holding sizce de Danimarka pazarına açılmalı mıdır?”

San Young huzursuzca kıpırdandı. Ayça ona dik dik bakıyordu, içinden: “Hadi söyle!” diye çığlıklar atarak bakıyordu, “Hadi beni tanıdığına dair bir işaret ver! Haydi San Young! Haydi, yalvarırım…”

San Young bir ona, bir de hevesle “evet San Young-sshi, lütfen açıkla prensese…” diye kendisini sıkıştıran müstakbel kayınpederine baktı. Sonra tekrar Ayça’ya döndü.

“Şirketimiz Danimarka pazarında iş yapmaya son derece uygundur efendim,” dedi kendinden emin bir sesle. “GuNam holding inşaat sektöründe Kore’nin en iyisidir! Ben de bu şirketin gelecekteki yöneticilerinden biri olarak size temin ederim ki, Danimarka piyasasına açılmamıza olanak sağlarsanız sizi mahcup etmeyeceğimizi göreceksiniz!”

Gu Moo Ryong “aferin evladım…” diye damadının omzunu patpatlarken Ayça birden kendini çok ama çok yorgun hissetti. Yüzüne hafif, kırık bir tebessüm düştü.

San Young onu tanımamıştı… San Young onu anılarından, hayallerinden, yüreğinden öylesine çıkarıp atmıştı ki, artık yüzünü bile hatırlamıyordu demek…

Ayça boğazına kadar yükselen ağlama hissini güçlükle bastırdı. Oysa kendisi, bu bir buçuk sene boyunca sokakta gördüğü her düz, siyah saçlı adamı San Young’a benzetmişti. Her Kore dizisi izleyişinde, Korece bir kelime öğrendiğinde San Young’u hatırlamıştı. Onu rüyasında görmediği bir gece bile yoktu… Onu öyle seviyor, öyle özlüyordu ki, San Young’u dünyanın hangi köşesinde, hangi kıyafetler içinde olursa olsun mutlaka tanırdı…

Ama o kendisini tanımıyordu işte…

Ayça birden gözlerine yaşlar hücum ettiğini hissetti. Hâlâ kendisinden cevap bekleyen Gu Moo Ryong’a ve San Young’a:

“Ben… afedersiniz, müsaadenizle!”

Dedikten sonra koşturarak yanlarından ayrıldı! İki adam şaşkınlıkla arkasından bakakalmışlardı.

Olanları biraz öteden izleyen Han Seul’ün de yüzüne büyük bir hayret ifadesi yerleşmişti. Genç adam kaşlarını çattı: Evet, Ayça’nın kesinlikle bu San Young denen herifle eskiden gelen bir tanışıklığı vardı! Yoksa sabahleyin onu görünce donup kalmasını, şimdiyse böyle kaçar gibi ortamdan uzaklaşmasını açıklayacak başka bir şey olamazdı! Endişe ve merakla Ayça’nın peşinden koşturdu.

Ayça ise koşarak salondan çıkmış, az ilerideki bayanlar tuvaletine kendini zor atmıştı. Derhal musluğu açtı, yüzüne birkaç sefer su çarptı. Sonra, aynaya bakıp acı acı gülümsedi.

Biraz önce, her şeyi berbat etme pahasına da olsa kimliğini ele vermemek için kendini zor tutmuştu. Sanki San Young, ona “Ayça…” deyiverse, onu tanıyan gözlerle baksa, her şey düzeliverecek gibi saçma bir hisse kapılmıştı genç kız.

Fakat aslında hiçbir şeyin düzeleceği yoktu… San Young onu bu kıyafetlerle ne tanıyacaktı, ne de ona geri dönecekti…

Bir peruk, biraz makyaj… Kendisini eski Ayça’dan ayıran tek şey… Bu kadarcık bir fark yüzünden San Young onu tanımıyordu…

Çünkü o, Ayça’dan çoktan vazgeçmişti…

Genç kız birden alev alev bir öfkenin damarlarında yükseldiğini hissetti: San Young’un “artık seninle olmam imkânsız… Elveda..” deyişi bir defa daha zihninde çınladı. Ayça öfkeyle tuvaletin fayanslarını tekmeledi! Ondan nefret ediyordu! Bu pislik heriften nefret ediyordu!

Bunu onun yanına bırakmayacaktı! O pislikten intikamını alacaktı! Hem de şimdi! Tam da şu anda!!!

Ayça bir hışımla tuvaletten fırladığında gözleri çakmak çakmaktı. Tuvalet kapısının hemen dışında kaygıyla bekleyen Han Seul’ü görmeden koşar adımlarla salona geri döndü. Han Seul ise şaşkınlıkla onun peşinden seğirtti: İçeride ne olmuştu da bu kız ağlamaklı girdiği tuvaletten canlı bomba gibi çıkmıştı acaba? Tuvalete enerji içeceği filan mı zulalamıştı yoksa?!

Ayça ise salona girer girmez içkilerin başına koşmuş ve görevliye “bir votka shot lütfen!” demişti. Votka shot’u atar atmaz gözüne az ilerideki kahve standı ilişti.

Pink – Please Don’t leave Me

Birden genç kızın gözleri ışıldadı: Kahve varsa… süt de var demekti!

Genç kız birden otuz iki dişiyle birden sırıttı. İçkilerin başındaki görevliye döndü:

“Şeyyy, afedersiniz… Bana sütlü bir kokteyl hazırlayabilir misiniz? İçinde süt olduğu belli olmasın ama…”

Görevli şaşırmıştı ama prensesin dediğini yapmamak ne haddine? Derhal:

“Hemen geliyor efendim,” deyip hazırlamaya koyuldu. Ayça:

“Ah! Lütfen iki tane olsun!” diye ekledi.

Biraz sonra iki elinde kahverengi renkli iki koyu kokteyl, gülümseyerek San Young’un tek başına durup çevreyi izlediği masaya yaklaştı genç kız. Avrupa aksanlı olmasına çalıştığı bir İngilizce’yle:

“Merhaba bay Kang,” dedi,  “İsminizi yanlış hatırlamadığımı umuyorum, Kang’dı, öyle değil mi?”

San Young şaşkınlıkla dönünce, kendisine sevimli sevimli gülümseyen prensesi gördü ve kekeleyerek:

“Ha-hayır, doğru hatırladınız,” dedi şaşkınlıkla. Prensesin ismini aklında tutmasını ummamıştı doğrusu! Ayça ise yine sevimli bir gülümsemeyle:

“Demin yanınızdan öyle ayrıldığım için üzgünüm,” dedi. “Konuşmamız yarım kalmıştı… İsterseniz şimdi devam edebiliriz… Danimarka pazarına açılmak diyorduk…”

San Young yakaladığı fırsata inanamayarak sevinçle:

“Elbette,” dedi, “Şirketimizden bahsedeyim hemen: Dediğim gibi GuNam grubu-“

Ayça birden onun sözünü kesti:

“Bu arada az önce şu kokteyli çok övdüler… Ben de denemeden edemedim… Siz de alır mısınız?” deyip elindeki bardaklardan birini San Young’a uzattı. San Young nerdeyse bayılmak üzereydi: Prensesin kendisiyle konuşmaya tenezzül ettiği yetmiyormuş gibi, bir de ona içki getiriyordu!

Heyecanla kekeleyerek: “Tabii, tabii!” deyip kadehi eline aldı, kocaman bir yudum içti. Ayça’nın yüzüne şeytani bir sırıtma geldi: “Oooooh, yarasııııın!”

“Evet, GuNam grup diyorduk…”

“Tabii… GuNam grup, inşaat sektöründe bir numaradır… Size Busan’daki alışveriş merkezi projemizi anlatayım…”

San Young kendini konuşmaya kaptırmıştı. Ayça ise sırıtarak onu izliyordu. Arada bir “hmm… yaa… çok ilginç…” diye genç adama eşlik ediyordu. Sonra bir ara:

“Ama içkiden pek içmediniz… Ne oldu, yoksa beğenmediniz mi?”

Diye dudak bükünce San Young heyecanla atıldı:

“İçmez olur muyum?? Derhal içiyorum!”

Ve tüm kadehi tek dikişte yuvarlayıverdi!

Ayça nerdeyse bir kahkaha atacaktı: Az önce San Young, bağırsaklarının fena halde hassas olduğu yegane madde, yani sütle dolu olan bir kokteyli mideye yuvarlamıştı! Birazdan bu mucize içecek etkisini göstermeye başlardı!

Ayça San Young’u dinler gibi yapmaya devam ederken gülmesini zorlukla bastırıyordu. San Young’un süte karşı çok hassas olduğunu daha çıkmaya başladıkları ilk ayda öğrenmişti. Yerfıstığına karşı alerjisi olduğunu, şeftalinin tüyleri yüzünden huylanıp elini süremediğini, ve daha bir sürü zayıf yönünü biliyordu genç adamın. İşte şimdi bu zayıflıkları kullanıp intikam almanın zamanı gelmişti!

Biraz sonra kibarca San Young’un sözünü kesti:

“Anlattıklarınızı gerçekten ilgiyle dinledim sayın Kang… GuNam gruba Danimarka pazarında yardımcı olacağım… Kayınpederinize de böyle söyleyebilirsiniz…”

Böyle deyip San Young’a son bir selam verdi, sonra onun yanından uzaklaşıp başka masalara doğru ilerledi. San Young heyecan ve sevinçle kayınbabasına doğru koştururken Ayça sırıtmadan edemedi: Oyun daha yeni başlıyordu!

Onu uzaktan izleyen Han Seul’se merak içindeydi: Ayça San Young’la bu kadar uzun süre ne konuşmuştu acaba? Ya şimdi, yüzündeki o şeytani gülümseme de neyin nesiydi??

Han Seul’ün fazla meraklanmasına gerek kalmadı: San Young’u uzaktan kaçamak bakışlarla izleyen Ayça, genç adamın birden karnını tuttuğunu görünce neşeyle sırıttı: Asıl eğlence başlamak üzereydi!

Gerçekten de az sonra San Young adeta kıvranarak salondan çıktı, tuvalete doğru koşturdu. Ayça ise kendisiyle konuşan işadamlarına:

“Afedersiniz… Bir süreliğine müsaadenizi istemek zorundayım…” deyip salondan dışarı süzüldü. Han Seul de merakla onu takip etti.

Genç adam salondan çıkınca bir an Ayça’yı göremedi. Merakla çevresine bakındı. Ayça hiçbir yerde görünmüyordu. Han Seul, koridorda ilerlemeye devam etti.

Biraz sonra, koridorun sağa kıvrıldığı köşeden dönünce genç adam nerdeyse küçük dilini yutacaktı:

Ayça az ileride, binanın yangın alarmının camını kırmış, alarma basmak üzereydi!

“ZIRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRR!!!!”

Birdenbire bütün kat, yangın alarmıyla çınladı! Ayça artık sırıtmasını gizleyemiyordu. Birazdan şenlik başlayacaktı!

Birden, başında beliriveren gölgeyle genç kızın gülümsemesi dudaklarında donuverdi: Han Seul ona şaşkınlık ve biraz da öfkeyle bakıyordu:

“Bunu neden yaptın??”

Ayça bir an nasıl cevap vereceğini bilemedi. Sonra:

“Bunu sonra açıklarım,” dedi. “Ama lütfen, lütfen şimdi bana yardım et: Binada gerçekten de yangın çıkmış gibi göstermemiz lâzım!”

“Bunu neden yapalım ki?” diye bağırdı Han Seul. “Tanrı aşkına, senin neyin var?? Şimdiye kadar gayet güzel idare ediyordun oysa ki!”

“Çok ama çok önemli bir sebebim var!” diye bağırdı Ayça birdenbire. Genç kızın dudakları titriyordu: “Sana anlatacağım, söz veriyorum! Ama lütfen, lütfen şimdi bana yardım et!”

Han Seul bir an gözlerini kısıp ona baktı. Kızın kafasından neler geçtiğini anlamaya çalışır gibiydi. Ayça ise yavru köpek bakışlarıyla bakıyordu ona. Sonunda Han Seul içini çekti.

“Pekala…” dedi. “Bekle bir saniye…”

Ve cebinden bir çakmak çıkarıp pencerenin jaluzilerini tutuşturdu! Ayça’nın gözleri önce şaşkınlıkla, sonra sevinçle doldu. Minnetle:

“Çok… çok teşekkür ederim!” diye bağırdı. Han Seul’ünse yüzüne çocuksu bir gülümseme düşmüştü. Genç kızın elini tuttu, onu çekiştirirken:

“Hadi o zaman, biraz eğlenelim!” dedi ve bağırarak koşmaya başladı: “YANGIN VAAAARRR! ÇABUK  DIŞARI ÇIKIN, BİNADA YANGIN ÇIKTIIII!”

Katy Perry – Hot ‘N Cold

Yangın alarmı ve Han Seul’ün sesi kokteyldeki kerli ferli konuklar arasında bir bomba etkisi yarattı! Herkes panikle çıkış kapılarına koşturmuştu. Han Seul’se hâlâ elini tuttuğu prensesi çoktan dışarı çıkarmıştı bile. Binanın dışında görevliler ve korumalar hemen onun başına koşturdu:

“Siz iyi misiniz prenses?”

“Size bir şey olmadı, değil mi?”

“Ben gayet iyiyim,” dedi Ayça hafif korkmuş pozlarda, “Fakat dumanları gördüm! Ayrıca bir kişinin erkekler tuvaletinde mahsur kaldığını zannediyorum! Lütfen onu kurtarın!”

O sırada itfaiye ekibi yetişmişti bile. Ayça “oha, ne çabuk…” diye düşündü, sonra bu kadar önemli insanın bir arada olduğu bir toplantıda itfaiye, polis, ambulans ve benzeri görevlilerin yakınlarda konuşlanmasından daha normal bir şey olamayacağına karar verdi.

“Majesteleri, içeride birinin kaldığını mı söylüyorsunuz?” dedi itfaiye şefi.

“Evet evet! Erkekler tuvaletinde! Lütfen çabuk olun!”

Onu duyan itfaiye ekibi koşar adımlarla binaya girdi. Kokteylin yapıldığı balo salonunda hiçbir şey yoktu; fakat az ileriden dumanlar yükseliyordu. İki itfaiyeci, erkekler tuvaletine doğru koşturdu.

Aynı esnada zavallı San Young ise kendisine itaat etmeyen bağırsaklarıyla boğuşuyordu! Genç adam yangın alarmını duymuştu, ama yerinden bir türlü kalkamıyordu ki! Pantolonunu çektiği anda bağısaklarının yeniden tam gaz çalışmaya başlayacağından emindi! O yüzden “heralde yanlış alarmdır… birazdan susar…” diye düşünüp kendini teselli etti.

O sırada dışarıdan bir ses:

“Burada biri var mı?? Beni duyuyor musunuz??” diye bağırdı.

San Young zayıf bir sesle:

“Evet, ben buradayım,” diye cevap verdi. İlk konuşan ses:

“Bayım, dışarı çıkmanız lâzım! Binada yangın çıktı! Can güvenliğiniz için derhal dışarı çıkmanız lâzım!”

San Young’un ödü koptu! Bir an korkuyla yerinden fırlayıp pantolonunu çekmeye çabaladı, ama hemen ardından bağırsaklarından yükselen bir homurtuyla yerine geri çöktü. Umutsuz bir halde:

“Yapamam!” diye feryat etti, “Buradan ayrılamam!”

“Saçmalamayın bayım, yangın çıktı diyoruz! Hemen dışarı çıkın!”

“Olmaz! Yapamam!” dedi San Young bir kez daha.

İtfaiye şefi kaşlarını çattı: Herif içeride kolunda eroin iğnesiyle falan yakalanmıştı galiba; çıkmayı böyle ateşli bir biçimde reddetmesinin başka ne sebebi olabilirdi ki? Ama onu burada bırakacak değildi. Bağırdı:

“İtiraz ederseniz sizi zorla çıkarmak zorunda kalacağız!”

San Young telaş içinde: “Hayır, hayır! Lütfen beni rahat bırakın!” diye yeniden itiraz etmeye koyulunca iki itfaiyeci birbirlerine baktılar ve aynı anda başlarını salladılar. Sonra ikisi birden tuvalet kapısına yüklendiler!

Kapı ardına kadar açıldı. San Young, pantolonu dizlerinde, korkulu gözlerle onlara bakıyordu!

“Dumanı görmüyor musunuz? Buradan derhal çıkmamız lâzım!” diye bağırdı itfaiye şefi ve San Young’un bir koluna yapıştı. Diğer itfaiyeci de diğer koluna girdi. İkisi birden genç adamı tuttukları gibi tuvaletten çıkarıp dışarı koşturmaya başladılar! Zavallı San Young’sa hâlâ “bırakın beniii! Bırakın dedim!” diye bağırarak dizlerinde duran pantolonunu çekmeye çabalıyordu!

Bu arada az önce içeride olan iş ve siyaset dünyasının önemli isimleri, binanın dışında toplanmış, heyecan içinde gecelerini berbat eden bu tuhaf yangın olayını konuşuyorlardı. Herkes büyük bir komploya kurban gittiklerinden emindi. Otelde yangın çıktığını haber alan gazeteciler çoktan binanın önüne üşümüştü bile. Hepsi ünlü kişilerle röportaj peşindeydi. Olan biteni fark edip toplanan meraklı halk topluluğu da eksik değildi. Han Seul Ayça’nın kolunu tuttu:

“Sanırım gecemiz burada bitti. Artık otele dönsek iyi olacak… “

“Lütfen birkaç dakika daha izin ver!” dedi Ayça heyecanla. “Bunu görmek istiyorum!”

Han Seul şüpheyle onu süzdü. Sonra omuz silkti. Beklediği her neyse, birazdan hep birlikte öğreneceklerdi nasıl olsa.

Tam da o anda, otelin önündeki kalabalık dalgalandı. Birileri bağırdı:

“İçeride mahsur kalan bir genç varmış!”

“İtfaiye erleri onu getiriyorlar!”

Ayça merakla ayağa fırladı. Otelin girişine doğru koşturdu. Han Seul de peşinden.

Genç adam, birdenbire hayretten gözleri irileşerek durdu: İki itfaiyecinin arasında dışarı çıkarılan genç, San Young’dan başkası değildi!

San Young’sa bir yandan hâlâ fermuarını çekemediği pantolonunu çekiştiriyor, bir yandansa acı içinde kıvranıyordu! Şu anda tek düşünebildiği bir an önce bir tuvalet bulmaktı!

“Oğlum! San Young!” diye Gu Moo Ryong ona doğru koşturdu. San Young ise:

“Bir tuvalet… Lütfen bana tuvaletin yerini gösterin! Allah rızası için!” diye bağırıyordu!

Birdenbire, genç adamın bağırsakları daha fazla dayanamadı. Büyük bir guruldama sesiyle San Young olduğu yere oturuverdi!

Manzarayı izleyenler birden sessizleşiverdiler. İtfaiye sirenleri bile susmuştu. Birden, Ayça bir kahkaha attı. Bu kadarını kendi bile ummuyordu doğrusu!

San Young, sosyetenin ve iş dünyasının ünlü simalarının ve kameraların önünde… altına yapmıştı!

Han Seul Ayça’yı odasına bırakırken:

“İyi geceler prenses,” dedi. “Yarın sabah saat 8’de sizi yine buradan alacağım. İyi uykular efendim…”

Böyle deyip eğilerek selam verdi, yan odaya geçmek üzere yürümeye başladı. Birden, Ayça onun kolunu tuttu.

“Bir dakika!”

Han Seul merakla ona döndüğünde genç kız onun kolunu bıraktı, utangaçça bakışlarını kaçırdı.

“Şey… Kokteylde yaptıklarımın sebebini merak etmiyor musun?”

Han Seul ne diyeceğini bilemedi. Aslında az önce olanlar aklına geldikçe sağlam bir kahkaha atmamak için kendini zor tutuyordu! Günahı kadar sevmediği o San Young hıyarının başına gelenlere zerre kadar üzülmemişti. Ama Ayça’nın oteldeki manzaraya karnını tuta tuta güldükten sonra dönüş yolunda arabada birdenbire mahzunlaşıvermesi Han Seul’ün dikkatinden kaçmamıştı. Han Seul akıllı bir adamdı, o yüzden bu ikili arasında geçmişte neler yaşandığını az çok tahmin edebiliyordu. Ayça’yı daha fazla üzmek istemedi.

“Siz anlatmak istemezseniz duymasam da olur majesteleri,” diye cevap verdi.

Ayça birden başını kaldırdı. Minnetle karşısındaki bu genç adama baktı. Sonra hafifçe gülümseyip başını salladı:

“Hayır… Sana söz verdim… Anlatmak istiyorum… Lütfen biraz beni dinler misin?” Böyle dediği anda odasının kapısını açmıştı. Han Seul’den cevap bekler gibi ona baktı.

Han Seul “peki o zaman…” diye mırıldandı ve Ayça’nın ardından genç kızın odasına girdi.

Ayça odaya girince odanın ortasına doğru yürüdü. Aslında söze nasıl başlayacağını bilmiyordu. Han Seul’le göz göze gelmeye utanıyordu, o yüzden arkasını dönerek konuşmaya başladı:

“San Young’la Türkiye’deyken tanıştık… Ben henüz öğrenciydim, o ise Kore büyükelçiliğinde çalışan bir memur. Birbirimize ilk gördüğümüz anda âşık olduk ve çıkmaya başladık. Tam iki sene boyunca, yani o Türkiye’den ayrılana kadar ilişkimiz devam etti.

Fakat sonra San Young Kore’ye geri döndü. Başbakanlıkta iyi bir memuriyet buldu. Başlarda beni deli gibi sevdiğini, özlediğini söylerken yavaş yavaş telefonlarının sıklığı azalmaya başladı…

Bense hâlâ ona âşıktım. Hâlâ umut içinde, kavuşacağımız günü bekliyordum. Sonunda, daha fazla dayanamadım ve ailemi bile karşıma alıp, uçağa atladığım gibi buraya geldim.

Ama onu başkasıyla nişanlanmış buldum!”

Ayça’nın sesi öfke ve hayalkırıklığı ile yükselince Han Seul bir an donup kaldı. Şimdi her şeyi çok daha iyi anlıyordu: Bu kız, o San Young dallamasını gerçekten çok sevmişti…

“İşte o yüzden ondan intikam almaya yemin ettim,” dedi Ayça acı bir gülüşle. “Bugün yaptıklarımın sebebi de buydu…”

Han Seul onu üzüntüyle dinlerken birden aklına, kendisinin dublör aradığı o gün onu iterek asansöre binen genç kız geldi:

“Yoksa… yoksa geçen gün San Young’un ofisini basan sinirli kız da sen miydin?!” dedi heyecanla.

Ayça ona şaşkınlıkla baktı: “Sen bunu nerden biliyorsun?”

Han Seul derin bir nefes koyverdi: “Fiyuuvvv! Doğrusu inanılmaz bir kızsın agasshi! O pislik San Young uzun zamandır sağlam bir dersi hak ediyordu zaten! Ellerine sağlık…”

Ayça ona şaşırarak baktı. Han Seul sevimlice gülümsüyordu. Ayça’nın da yüzüne mahcup bir gülümseme düşerken genç kız hafifçe başını eğdi: “Şeyy… Aslında normalde böyle değilimdir, ama canım çok yandığı için acısını çıkarmak istedim galiba…”

Han Seul’se güldü:

“Ve sapına kadar haklıydın bence!” Bir yandan da içten içe hafif bir ürpermeyle genç kıza bakmadan edemedi. Bu melek yüzlü kızın içinden böyle şeytanlıklar çıkacağı kimin aklına gelirdi ki?! “Kalbi kırılmış bir kadından korkacaksın oğlum…” diye geçirdi içinden.

“Şey… Beni anladığın için teşekkür ederim,” dedi Ayça yine mahcup bir biçimde. “Ve ayrıca bana yardım ettiğin için de…” Han Seul gülümsedi.

“Rica ederim, ben-“

Naruto OST – raikiri

Birden genç adamın sözleri dudaklarında yarıda kaldı. Eğitimli kulakları, dışarıdan gelen tuhaf bir ses duymuştu: Bir silah namlusunun yerine oturtulma sesi!

Ayça şaşırarak baktı ona:

“Ne oldu, bir şey-“

Han Seul birden elini onun ağzına kapadı ve Ayça’yı dolapla duvar arasında kalan dar bir aralığa çekti. Genç kızın gözleri şaşkınlıkla irileşti: Neler oluyordu??

Han Seul’se:

“Hişşştt, sessiz ol!” diye fısıldayıp dikkatlice dışarıyı dinlemeye koyulmuştu. Ayça onun kaslarının yay gibi gerilmiş olduğunu hissedebiliyordu. Belli ki dışarıda bir tehlike vardı!

Genç kızın kalbi hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Kendini dışarıdan gelen sesleri dinlemeye zorladı, ama Han Seul’ün güçlü kolları onu sıkıca tutarken bunu yapması pek o kadar kolay değildi: Genç adam az önceki kritik anın etkisiyle Ayça’ya panter gibi yapışmıştı, hâlâ onun kollarını sıkı sıkı tutmaya devam ediyordu. Ayça’nın kolları acımıştı ama Han Seul’den kollarını gevşetmesini istemeyi akıl edemeyecek kadar şaşkındı genç kız. Genç adamdan yükselen güçlü bir erkek parfümü başını döndürmeye başlamıştı. Ayça ürkekçe başını kaldırdı. Hâlâ şahin gibi gözlerle kapının girişini gözetleyen genç adamın gerilen boyun kaslarını ve şakağında atmaya başlayan damarı görünce içi bir tuhaf oldu. Kalp atışları hızlanırken korku ve heyecan içinde yutkundu.

Birdenbire, odanın kapısı nerdeyse hiç ses çıkarılmadan yavaşça açıldı. Ayça az daha korkudan çığlık atacaktı! Han Seul ise şimdi avına atılmaya hazırlanan bir kaplan gibi tetikteydi!

Ve genç adam birdenbire içeri giren silüetin üzerine şimşek gibi atıldı! Bir silah patlaması duyulurken Ayça ağzından fırlayan bir çığlığa engel olamadı! Aynı anda korkuyla gözlerini yummuştu.

“Sen kimsin ha? Cevap ver, kimsin??”

Ayça korka korka gözlerini açtığında Han Seul’ü yerde yatan, siyahlar içindeki bir adamın üzerine çullanmış, vahşi bakışlarla ona bakarken buldu. Siyahlı adamın elini sırtından kıvırmıştı; az ileride, adamın silahı duruyordu. Han Seul yerde yatanın suratına bir yumruk geçirdi. Sonra yine:

“Kimsin dedim?? Cevap ver!” diye bağırdı Korece. Cevap gelmeyince aynı soruları bir de Çince sordu. Sonunda siyahlı adam mırıldanarak Çince bir şeyler söyledi. Han Seul’ün yüzünde bir “biliyordum!” ifadesi belirirken genç adam kulağındaki bluetooth’tan adamlarını çağırmıştı bile:

“Soon Yu! Xin Bum! Derhal prensesin odasına gelin! Kızıl Kaplanlar örgütüne ait bir casusu, prensesi kaçırmak isterken yakaladım.”

Han Seul’ün adamları on saniye içinde odaya geldiler. Yerde yatan herifi alıp ite kaka odadan dışarı çıkardılar. Han Seul onlara “siz adamı odama alın, ben birazdan geliyorum” dedikten sonra şefkatle Ayça’ya döndü:

Naruto – Morning

“Sen iyisin, öyle değil mi? Çok korktun mu?”

Ayça’nın yüzü korkudan bembeyaz olmuştu olmasına, ama yiğitliğe leke sürmek istemedi, gülümsemeye çabaladı:

“Yooo… Ben… hiç korkmadım!”

“Yalan söyleme,” diye güldü Han Seul ve genç kızın yanına kadar geldi. Yavaşça uzanıp onun elini tuttu. Ayça şaşkınlıkla ona bakakalmıştı, neydi bu şimdi?

“Bak,” dedi Han Seul, “Ellerin nasıl da titriyor… Belli ki korkmuşsun… Bekle biraz…”

Sonra koşar adımlarla odadaki mini bara koştu, bir bardağa su doldurup Ayça’ya getirdi.

“Biraz su iç lütfen… Sakinleşmene yardımcı olur.”

Ayça küçük bir kız gibi denileni yaptı. Sonra Han Seul:

“Şimdi biraz uyumaya çalış. Korkma, bundan sonra hiçbir şey olmaz. Ama yine de eğer korkar ve uyuyamazsan ben yanına gelirim. Yalnız önce deminki adamı üstlerime teslim etmem lâzım…”

Ayça aslında ona “gitme” demek istiyordu. Genç adamın kahverengi gözlerindeki sıcak bakış, bütün korkularını siler gibiydi. Ama utandı, kendine yediremedi. Gülümsemeye çalışarak:

“Beni merak etme,” dedi, “Ben iyiyim.”

Han Seul onun doğru söyleyip söylemediğini ölçmek ister gibi baktı, sonra hafifçe gülümseyip başını salladı: “Pekala… Sen nasıl istersen… Ama merak etme: Şimdi adamlarımdan ikisini odanın kapısına yollayacağım. Ben de az önceki herifle uğraşmayı bitirir bitirmez gelecek ve odanın önünde sabaha kadar nöbet tutacağım.”

Ayça şaşkın şaşkın “tamam” diye başını salladı. Han Seul ona son bir kez gülümsedi ve odadan çıktı.

Ayça ise derin bir soluk verdi! Az önceki olayın şokundan dolayı bacakları hâlâ titriyordu! Hemen üzerindeki gece elbisesinden kurtuldu, pijamalarını giydi ve kendini yatağa zor attı. Yorganı başına kadar çekerken kalp atışları hâlâ normale dönmüş değildi: Genç kız, kalbinin gümbür gümbür gürültüsünü kulaklarında hissediyordu.

Fakat bunun sebebinin az önceki saldırı mı, yoksa Han Seul’ün onu sıkı sıkı tutan kolları mı olduğunu doğrusu kendisi de bilmiyordu…

Moon Jee amfiye girip kulaklığını kulağından çıkardığında ortada tuhaf bir şeyler döndüğünü çoktan anlamıştı: Evet, belki derslere pek uğradığı söylenemezdi ama okuldaki normal bir günün böyle olmadığına kesinlikle emindi! Amfide herkes üçerli beşerli gruplar halinde laptopu olan birilerinin başına toplanmıştı; herkes heyecan dolu sesler çıkarıyor, arada bir kahkaha atıyordu. Moon Jee yanından geçen sınıf arkadaşlarından birinin kolunu tuttu:

“Hey! Neler dönüyor burda?”

“Dün geceki olaydan haberin yok mu? Asrın rezaleti!” diye güldü çocuk. “Hilton’da başbakanın ve Danimarka prensesinin katıldığı bir davette adamın teki altına sıçmış!”

“HAAAA?” dedi Moon Jee hayret içinde. “Nası yaa?”

“Üstelik öyle herhangi biri değil: Başbakanlıkta uzman yardımcısıymış,” diye bağırdı bir başka çocuk az ileriden. “Veee sıkı durun: Aynı zamanda bizim Jae Hwa’nın nişanlısı oluyor kendileri!”

Bunun üzerine sınıfta bir dalgalanma daha oldu, herkes katıla katıla gülüyordu. Kızlardan biri:

“Demek Jae Hwa bugün o yüzden gelmedi!” diye bağırdı, “Bu utançla insan içine çıkmak istemedi heralde!”

“Ben olsam intihar ederdim,” dedi bir başka kız. Moon Jee ise dudak büktü:

“Saçmalamayın yahu. İnsanlık hali, olabilir böyle şeyler… Ben de Japon depremine banyodayken yakalanmıştım mesela…”

“Ama sen dev bir medya ordusunun ve başbakanın önüne çırılçıplak çıkmamışsındır,” diye güldü Jin Beom. Moon Jee bir an düşündü ve gülerek ona hak verdi: “Doğru lan…”

Sonra birden geçen gün barda tanıştığı kızı hatırladı. Heyecanla Jin Beom’a döndü:

“Baksana! Bu Jae Hwa bir milletvekilinin kızıydı, öyle değil mi?”

“Evet, sen nerden biliyorsun?” dedi Jin Beom şaşkınlıkla. Moon Jee omuz silkti: “Onunla tanışmıştım bir ara…”

Sonra kendi kendine sırıttı: O havalı kızcağız için bu olay hakikaten büyük şok olmuş olmalıydı!

Gerçekten de o sırada Jae Hwa’nın evinde ufak çapta bir kriz yaşanıyordu: Genç kız gazeteleri okur okumaz ağlayarak babasına koşmuştu:

“Babaaaa! Ben bu adamla evlenmeeemmmm! Nişanı bozalım lütfen, böhüüüüü!”

“Ama güzel kızım, bir tanecik meleğim, San Young şirketimizin gelecekteki yöneticisi olmak için çok uygun bir aday,” demişti Gu Moo Ryong. Dünkü rezalet onun da sinirini bozmuştu bozmasına, ama genç adamı bu kadar kolayca harcamak istemiyordu.

Fakat Jae Hwa’yı ikna etmek pek kolay olacağa benzemiyordu:

“Adam başbakanın karşısında altına yapmış baba! Bundan daha büyük bir rezalet olabilir mi?? Aradan yüz yıl geçse bile bu olay unutulmayacaktır!”

Moo Ryong ne diyeceğini bilemedi. Kararsızca sakalını sıvazladı. Tereddütlü bir sesle:

“Belki her şey unutulur…” diye mırıldanırken hizmetçi içeri girip eğilerek küçük hanımın nişanlısının geldiğini haber verdi.

Jae Hwa hışımla yerinden kalktı:

“Onu görmek istemiyorum!”

Fakat odadan çıkarken San Young içeri girmişti bile. Hemen nişanlısının arkasından koşturdu:

“Jae Hwa-sshi! Çok çok özür dilerim, benim elimde olan bir şey değildi! Söylemesi ayıp bağırsaklarımı bozmuştum… İtfaiyecilere beni çıkarmamaları için yalvardım, ama beni dinlemediler!”

“Beni ilgilendirmiyor San Young-sshi! Artık aramızdaki her şey bitti!” dedi Jae Hwa ve hışımla saçlarını savurtarak odadan çıktı. San Young umutsuzca kalakalmıştı. O sırada kayınpederi arkadan yetişti:

“Şimdilik üzerine gitme San Young… Jae Hwa’nın biraz sinirleri bozuldu… Ama düzelecek, merak etme sen…”

San Young üzüntüyle ona döndü, saygıyla eğildi:

“Merak etmeyin efendim, dünkü rezaleti unutturmak için elimden geleni yapacağım…”

Ama bunu nasıl yapacağı hakkında hiçbir fikri yoktu maalesef…

Ayça’nın odasına giren saldırganın gerçekten de Kızıl Kaplanlar adlı terör örgütünün üyesi olduğu anlaşılmıştı. Dong Sae, bu haberi Han Seul’e verdiğinde genç adam ciddi bir ifadeyle başını sallamıştı: Demek ki Prenses’e yapılacak kaçırma girişimi ihbarı yalan değildi. Ayça – ve dolayısıyla Prenses- büyük bir tehlikeden kurtarılmıştı!

“Adam katın girişine yerleştirdiğimiz iki korumayı etkisiz hale getirmiş… Sonra da prensesin odasına kadar sızmış… İyi ki sen oradaydın, yoksa bu tehlikeyi böyle kolayca atlatamazdık,” dedi Dong Sae. Sonra biraz durakladı, merakına engel olamadı: “Peki ama sen o odada ne arıyordun?”

Han Seul’ün yüzündeki ciddi ifade bozulmadı, ama genç adam belli belirsiz yutkundu: “Ben Prenses’le… şey, yani Ayça-sshi’yle yangın olayını konuşuyordum… Agasshi yangından dolayı biraz korkmuştu…”

“Hımm, anladım,” dedi Dong Sae ve fazla üstelemedi. Ama çocukluğundan beri tanıdığı bu genç adamın bazı şeyleri kendisine anlatmadığını fark edecek kadar iyi tanıyordu onu. Bıyık altından gülümsedi.

Ertesi gün Ayça için ilkinden çok daha rahat ve olaysız geçti. Genç kız yine açılışlara, konferanslara ve şerefine verilen yemek davetlerine katıldı. Her birinde durumu ustalıkla idare etti.

Fakat arada bir, hemen yanıbaşındaki Han Seul’e gözleri takılıveriyor ve genç kız dalıp gitmesine engel olamıyordu: Aklına dün geceki olaylar geldikçe yüreği yerinden hopluyordu sanki. Han Seul’ün onu sıkıca tutup odanın güvenli bir yerine çekmesini ve onun kaslı kolları arasında üzerinden yükselen erkek parfümünü içine çekerken hissettiklerini düşününce yanakları kızarıyordu. Sonra genç adamın saldırganın üzerine atılması, adamı hemen alt edivermesi geliyordu aklına; bu defa da ona hayranlık duymadan edemiyordu. Hele de her şey olup bittikten sonra gelip elini tutmasını, ona bir bardak su getirmesini hatırlayınca az önceki vahşi adamın birdenbire bu kadar şefkatli bir insana dönüşmesine inanamıyordu! Han Seul, Ayça’nın fena halde kafasını karıştırmıştı.

Bir defasında ona attığı kaçamak bakışları Han Seul yakaladı ve iki genç göz göze geldiler. Ayça kızararak başını çevirdi. Han Seul ise bıyık altından gülümsedi: Nihayet, genç kızı etkilemeye başlamıştı! Bu geceden itibaren prenseslik oyunu da biteceğine göre, artık önünde Ayça’ya yaklaşmak için bir engel kalmıyordu.

Han Seul kendi kendine neşeyle gülümsedi.

Moon Jee bütün öğleden sonra uğraşmış, Hae In’le olan akşam yemeği için özenle hazırlanmıştı: Mis gibi pişmiş bir tencere dolusu bibimbap ocağın üzerinde yerini almıştı. Yakınlardaki likör dükkanından alınmış en kaliteli Şili şaraplarından biri açılmayı bekliyordu. En güzel romantik komedilerden birkaç tanesi DVDplayer’ın yanına özenle yerleştirilmişti.

Moon Jee bununla da yetinmemiş, bahçeyi önemli bir kutlama yapacaklarmış gibi kâğıt kandiller ve süslerle donatmıştı. Sonra da yemek masasını bahçenin tam ortasına çıkarmıştı. Ipod’unu da hoparlöre bağlayıp verandaya getirmişti; yemek esnasında müzikleri de eksik olmayacaktı. Son olarak, köşedeki çiçekçiden taze taze aldığı papatyalarla yemek masasını süsleyip büyük bir gururla eserine baktı: Her şey muhteşem görünüyordu!

Ama saat 8’i geçtiği halde, ne gelen vardı ne de giden. Moon Jee kanepeye yayılıp beklemeye başladı. Bekledi, bekledi…

Saat 8 buçukta, Hae In’i cepten aramaya başladı. Genç kızın telefonu kapalıydı. Moon Jee sıkıntıyla kaşlarını çattı.

Saat 9’da evine gidip bir bakmaya karar verdi. Anahtarını aldığı gibi evden fırladı.

Kapıyı defalarca çaldı Moon Jee. “Hae In-sshi?? Hae In-sshi evde misin??” Ama içeride kimse varmış gibi gözükmüyordu. Moon Jee suratını ekşitti: Hae In’in klinikte acil bir işi falan mı çıkmıştı acaba? Bu, yemek planları iptal oldu demek mi oluyordu?

Genç adam şansını bir de kliniğe giderek denemeye karar verdi. Tam adımını bahçe kapısından dışarı atmıştı ki, az ileride bir otomobil durdu. Moon Jee önce önemsemedi; ama içinden inenleri görünce birden gözlerine inanamadı: Çok pahalı olduğu belli olan bir elbise içinde Ayça… ve kendi ağabeyi!

Moon Jee’nin ağzı açık kalmıştı: Bu ne demek oluyordu? Han Seul ve Ayça nerden tanışıyorlardı??

Birden sokağın öbür köşesinden birisinin koştura koştura geldiğini fark etti ve dikkati oraya kaydı. Yanılmamıştı, gelen gerçekten de Hae In’di.

“Özür dilerim, özür dilerim!” diye soluk soluğa onun yanına geldi genç kız. “Tam çıkmak üzereyken acil bir hasta geldi, onu bırakamadım… Çok özür dilerim Moon Jee, sen keşke beni beklemeyip yeseydin…”

“Olur mu öyle şey? Madem geldin, benim eve geçip yemeğimizi afiyetle yiyebiliriz,” diye güldü Moon  Jee. Hae In mutlu mutlu:

“Tamam o halde, ben eve geçip üzerimi değiştireyim,” dediği anda gözü az ileride vedalaşan Han Seul ve Ayça’ya takıldı. Gözleri heyecanla irileşti:

“Oh! Ayça dönmüş!”

“Dur, dur bir dakika!” diye onun sözünü kesti Moon Jee. “Yoksa Ayça’yı casus yapma vaadiyle kandıran kişi… benim abim miydi?”

“Abin mi? Sen neden bahsediyorsun?” dedi Hae In şaşkınlıkla. Sonra birden olayı algıladı ve gözleri hayretle açıldı. Kekelemeye başladı: “N-nasıl yani?? Han Seul-sshi senin abin mi??”

“Evet, pek benzemiyoruz, di mi?” diye sırıttı Moon Jee. “Tabii ki ben daha yakışıklıyım!”

Hae In kulaklarına inanamıyordu: Bunca zamandır Moon Jee’nin anlata anlata bitiremediği başarılı bürokrat, dövüş sanatları ustası, onu tek başına büyüten kişi olan ağabeyi… kendisinin ilk görüşte tutulduğu bu genç adam mıydı yani?

Moon Jee’ninse ağzı kulaklarındaydı:

“Şu işe bak,” diyordu, “Hyung bula bula bizim Ayça’yı bulmuş… Acaba birlikte nasıl bir iş yaptılar? Ayça Türkiye’den gelen bir gruba tercümanlık falan mı yaptı? Peki nasıl tanıştılar ki bunlar?”

“Han Seul bir kaza geçirmiş… Ayça onu bizim kliniğe getirdi. Hepimiz böyle tanışmış olduk,” dedi Hae In.

Moon Jee’nin birden jetonu düştü:

“Aha! O zaman… o zaman abimin bahsettiği melek Ayça’ydı!”

Redd – Artık Melek Değilim

Birden Hae In’in gözleri kararır gibi oldu. Ağzından hafif bir:

“Melek mi…” sözü döküldü.

Moon Jee ise onun şoke olduğunu fark etmemişti. Heyecanla:

“Evet ya! Hyung kendisini kurtaran çok güzel, mavi gözlü bir kızdan bahsetmişti! Vay canına, demek bu kız bizim Ayça’ydı ha! Tesadüfe bak…” diye konuşmaya devam ediyordu.

Bu sırada Han Seul ve Ayça vedalaşmak üzereydiler. Han Seul:

“Çekinizi aldınız, değil mi Ayça-sshi? Satın alınan kıyafetler ve aksesuarlar da sizde kalacak… Bunun dışında, sanırım konuşmamız gereken bir şey kalmadı…”

Sonra elini uzattı. Genç kızın elini sıkarken:

“Her şey için çok teşekkür ederiz Ayça-sshi,” dedi. “Harika bir iş çıkardınız.”

“Rica ederim,” dedi Ayça. “Asıl ben teşekkür ederim. Hem maddi olarak, hem de başka yönlerden çok tatmin edici bir iş oldu…”

Genç kız bunu söylerken hafifçe gülümsemeden edemedi: San Young’dan aldığı intikam düşünülürse, aslında üste para vermeye bile hazırdı!

Han Seul de onun ne düşündüğünü sezmiş gibi güldü. Sonra hafifçe utanarak burnunu kaşıdı. Bir an bir şey diyecek gibi oldu, ama sonra tereddüt etti. Ayça merakla bekliyordu. En sonunda Han Seul:

“O halde… ben… iyi geceler size!” dedi.

“İyi geceler! Kendinize iyi bakın!” dedi Ayça da ve son bir kez gülümseyip eve girmek üzere yürüdü.

“Ayça!”

Ayça şaşkınca döndü. Han Seul son anda ona tekrar seslenmişti. Genç kız dönüp soran gözlerle bakınca:

“Ben…” diye söze başladı. “Şey diyecektim… Sizle yeniden-“

“Hadi be Hyunggg, kanser ettin hepimizi!”

Hem Ayça hem de Han Seul şaşkınlıkla dönüp yan taraftan gelen bu sesin sahibine baktılar. Moon Jee sırıtarak gölgelerden çıktı, sokak lambasının ışığı altında durdu. Bir ona bir diğerine baktı:

“Ayça-sshi, abim seninle yeniden görüşüp görüşemeyeceğini soruyor!” dedi sırıtarak.

Hem Han Seul, hem de Ayça resmen afallayıp kalmışlardı. Han Seul parmağıyla bir kardeşini, bir de Ayça’yı işaret etti:

“Nasıl yani yaa? Siz nerden-“

“Yani siz şimdi…” diye şaşkınca mırıldandı Ayça da. Moon Jee ikisinin de lafını yarım bırakan bir kahkaha patlattı:

“Ne tesadüf, öyle değil mi? Sen de gelsene Hae In! Gel ve abimle tanış: İşte bu yakışıklı adam, benim biricik ağabeyim Han Seul’dür!”

Hae In de yüzünde buruk bir gülümsemeyle Moon Jee’nin arkasından çıktı, Ayça ve Han Seul’e:

“Merhaba…” dedi.

Diğerleri de şaşkın şaşkın onu selamlarken Moon Jee bir kahkaha daha attı:

“İşte şimdi kocaman mutlu bir aile olduk!”

-Bölüm Sonu-

Reklamlar

26 thoughts on “4. Bölüm

  1. fd dedi ki:

    Merhabalar,
    İlk yorum benden olacak galiba. Yine çok güzel bir bölüm okuduk. Ayça’nın intikamı güzeldi. San Young sonuna kadar haketti. Hatta daha fazlasını da görmek isterdim ama prensesçilik oyunu bitti. Belki de başka şekilde tekrar karşılaşırlar.

    Artık Ayça’nın da Han Seul’ü farketmesi; Moon Jee ve Hae In’in Ayça ve Han Seul’ü görmesi ve az-çok aradaki ilgiyi farketmeleri kısımlarını beğendim. Öyle ne hissettiğini bilmedikleri, birbirlerini yanlış anladıkları kısımlara dayanamıyorum. Gerçi heyecanı da öyle çıkıyor ya…Neyse, eminim bizi heyecanlandıracak başka şeyler düşünmüşsünüzdür.

    Bir de Moon Jee ve Jae Hwa arasında birşeyler olacak gibi görünüyor. Bir önceki bölümde sinyalini almıştıkö şimdi daha da eminim. Yalnız nasıl gelişeceği yönünde sadece tahmin yapabilirim. Bence Jae Hwa babası istediği için San Young’la nişanlı ve ilerde Moon Jee’den hoşlanacak. Hatta Moon Jee de ilk aşkını bırakıp Jae Hwa’ya karşılık verebilir diye alıma gelmiyor değil hani. Bilemiyorum Sayın Hikaru, okuyup görelim değil mi?

    • @fd: hoşgeldin sevgili doktor okuyucum! 🙂 teşekkür ederim güzel yorumun için. intikamı beğenmene sevindim, ben çok eğlendim bu bölümü yazarken 😀 aslında prenseslik hikayesi biraz daha uzasaydı san young’a daha neler neler yapardık, ama daha önce de dediğim gibi, prenseslik olayını zaten hikayenin esas olayı olarak düşünmediğimden, sadece renk katmak için yazdığımdan dolayı daha fazla uzatamadım… zaten bütün karakterler birbirleriyle tanıştı, artık hikaye biraz daha romantizm üzerinden ilerleyecek 😉 ama san young’un çilesi henüz bitmedi; bunu da belirtmiş olayım 😀 😀

      ben de yanlış anlamalar ve belirsizliklere pek dayanamıyorum. zaten yazdıklarımdan da belli oluyordur… ben daha çok, birbirleriyle zaman geçirdikçe birbirini tanıyan, tandıkça birbirini geliştiren ve karakterleri iyi yönde değişen insanların hikayesini okumayı/izlemeyi (ve yazmayı!) seviyorum galiba… o yüzden şimdi çekirdek dörtlünün gerçekten bir aile gibi olması safhasına geldik, onların arasındaki dostluk ve romantizm ilerledikçe (ve elbette san young’la jae hwa da işin içine girince) olacak öyle çok şeyler var ki, konu sıkıntısı çekmeyeceğim 🙂 umarım heyecan ve sürükleyicilik konusunda da eksiklik çekmeyiz 😀

      jae hwa konusunda çok yerinde bir tahminde bulunmuşsun. evet, moon jee de zamanla ona karşılık verecek mi, hep birlikte göreceğiz 😉

      yorumun için tekrardan teşekkürler, ellerin dert görmesin ^^ sevgilerimle 😉

  2. Hikaru nasıl güzel bölümdü öyle. İntikam sahnelerine çok güldüm. Çok eğlenceliydi! Son Young sonuna kadar haketti bu rezilliği. Nişanlısının ayrılma isteği çok isabetli bir istek 😀 Zira bu olay unutulacak cinsten değil 😛 Yaşa Ayça :))

    Ayça’nın, Han Seul’u farketmesine nasıl sevindim anlatamam 😀 Nihayet ikili arasında karşılıklı bir çekim olacak. Han Seul forever 😛 ♥ Han Seul’un çapkınca, aklına Ayça ile ilgili notlar alması çok hoştu. Döner muhabbetine bayıldım 😀

    Bölüm sonunda bütün tesadüflerin ortaya çıkmasına ise ayrıca sevindim. Yanlış anlaşılmalar bir nebze azaltıldı. Hae In Ayça-Han Seul çekiminden şimdilik haberdar oldu gibi. Ona göre ayağını denk alır 😛

    Moon Jee & Hae In ikilisini düşünüyordum ben hep.. Hani bütün yanlış anlaşılmalar, olaylar durulur ve Hae In, Moon Jee’yi farkeder diyordum.. Ama Jae Hwa faktörü var ortada onunla bir şeyler olma olasılığı epey yüksek. Gözden kaçmış bir ayrıntıyı FD’nin yorumu sayesinde farkettim:))

    Ellerine sağlık, diğer bölümü iple çekiyorum 😀

    • @mydestiny: sağol mydestiny’cim, beğendiğine çok sevindim! ^^ San Young’un burnundan getireceğiz demiştik en başta, haha 😀 😀 bu intikamı artık hayatı boyunca unutamaz! 😀 😀

      Ayça-Han Seul arasındaki ilişki ısınıyor… Ama hemen heyecan yapmayalım; ikilinin bir araya gelmesi çok da kolay olmayabilir (ortalığı karıştıran entrikacı yazar 😛 :P)

      Döner muhabbeti Ayça’yla yaptığım empati sonuncunda ortaya çıktı. Valla ben olsam öyle hissederdim, haha 😀 😀

      Hae In’in ne yapacağı hâlâ merak konusu: Belki ikili arasındaki çekimi hissedip aradan çekilecek, belki de bu yakışıklı genci Ayça’ya kaptırmamak için elini çabuk tutmayı deneyecektir…

      Moon Jee cephesini henüz görmedik… Evet, orada da işler ısınmaya başlayacak… Özellikle 5 ve 6’da Moon Jee’nin iki kızla da olan aşk hayatına dair değişik fikirlerim var, bakalım siz ne düşüneceksiniz?

      Senin de bu güzel yorum için ellerine sağlık tatlım ^^ Yeni bölümde görüşmek üzere 😉

  3. aa yeni bölüm gelmiş ben fark etmemişim .yazıklar olsun bana ilk yorum beni olacaktı oysa ki 😦
    gelelim bölüme ne güzel bir bölümdü bu böyle .tabi ilk sırada intikam var .çok güzel bir intikam oldu tam bir rezalet bundan iyisi olamazdı .süper düşünmüşsün çingu 🙂
    ayçe ile han seul ‘un yakınlaşması ise beni derinden etkiledi .o nasıl bir sahne anlatımıdır .kaslı kollar ,erkeksi parfüm .o sahne çok romantik olmuş .kızın da artık han seul ‘ü görmemesi mümkün değil 🙂
    monn jae konusunda bence hae ın ‘le olmayacak onlar yakışmıyor ilk aşkını bırakıp milletvekilinin kızına aşık olabilir.ayça demiyorum çünkü gönlüm ayça nın çapkın han seul ile olmasından yana .
    hepsini bir araya getirdiğine göre artık bizi çok heyecanlı bölümler bekliyor .
    bir de ben hangi çift için benim bölümdeki mizaseni kullanacağını çok merak ediyorum.
    müzikler çok güzeldi ,please dont leave me ve hot and cold çok iyi olmuş .ostlarda tabi .bu bölümde ayçanın aslında eski sevgilisini ne kadar çok sevdiğini de gördük ben geçici aşklardan olduğunu düşünmüştüm .yani önemsiz gibi gelmişti ama koktel sahnelerinde aslında öyle olmadığını onun derin duygularını ve ne kadar acı çektiğini gördük. bu kısımı da ayrı sevdim .

    esprili aynı zamanda duygulu bir bölümdü ellerine sağlık çingu .yeni bölümü sabırsızlıkla bekliyorum .ayça & han seul forever 🙂

    • @winpohu: sağol canım! intikam olayını beğeniyorsunuz ya, zevkten dört köşe oluyorum 😀 😀 yazmadan önce biraz fazla mı abarttım, fazla mı iğrençleştim demiştim ama galiba fena olmamış 😀 hani insanın en sıkıntılı kabusları başkalarının önüne çıplak çıktığı ya da benzeri rüyalardır ya; onlardan ilham aldım 😀 😀 yani bir seks kasedi, bir de bu; bir politikacının kariyerini bitirmek için daha korkunç bişey düşünemiyorum! 😀 😀

      ayça-han seul sahnesini sevdiğine de mutlu oldum 😀 yani, şimdi, öhöm öhöm, gong yoo’nun kollarınızı sıkıca tuttuğunu düşünün kızlar rica ediciğim: kaslı kollar artı erkek parfümü artı gong yoo’nun tehlikeli durumu tetikte beklerken gerilen damarı, yüzündeki ciddi ifade, vs vs: bir hatun olup da bundan etkilenmeyecek birisi varsa valla önce madalya takar, sonra da “frijit” teşhisiyle doktora yollarım 😀 😀 😀 bu arada fark ettiğiniz gibi gong yoo denince mütemadiyen terbiyesizleşiyorum 😀 😀 😀

      moon jee’yle ilgili ser verip sır vermiyorum 😀 hep birlikte göreceğiz 🙂

      please don’t leave me ve hot and cold cidden tam böyle eğlencelik sahneler için bestelenmiş gibiler! o sahneleri yazarken de onları dinlemiştim, yüzümde kocaman bir sırıtma vardı 😀 bence de intikam sahnesi için çok uygun oldular 😀

      evet, han seul-ayça ilişkisindeki en büyük engeli sen fark etmişsin winpohucum: ayça’nın kendi hisleri, kendi kırık kalbi… böyle bir kazık yiyen bir kızın bir daha sevebilmesi mümkün olacak mı, biraz da bu serüveni izleyeceğiz aslında…

      güzel yorumun için tekrar teşekkür ediyorum. yeni bölümde görüşürüz, bye! ^^

  4. İntikam sahnesi çok güzeldi ya 😀 Daha fazlasını istiyorum ama ki gelir herhalde.

    Neden Ayça ile Han Seul’ün işi o kadar kolay olmayacak ya ! Bana ne kabul etmiyor yater ama bu hikaye biraz daha rahat olsn beni Hae In den nefret etmeye zorlamayın yazar hanım lütfen 😀

    Döner muhabeti gerçekten güzeldi.Herhalde hangi türk olsa aynı tepkiyi verirdi 😀 aaaa döner!! Ayrıca kore’nin avrupa birliğine girmesine dair soru soran bununlada yetinmeyip kokoreç sever misiniz diyen muhaber çok fazla ön görüşe sahip, entellektüel bir yapısı olan vatandaşmış. Ben o muhabiri sevdim ne olur işine son verilmesin 😀 Yani Kore’nin ab ye girmesi Türkiye’ninkinden kolay adam haklı sormakta 😀 Kokoreçide biliyor buda gayet kitap okuyan, belgesel izleyen biri olduğunu gösterir. Ne diye bu elemanı kaçırsınlar ki 😀

    Şimdi HAn Seul birleştirmeyi yapar Ayça’nın intahar olayınıda hatırlar bir soru işareti daha. Sonra Jae Hwa Moon Jae’ye kayınca San Young Ayça’ya tekrar yazar çünkü prenseslik olayınıda öğrenmiştir. Anlaşıldı ya sen yine merhemi vermeden önce kelliğimizle iyice dalga geçeceksin 😀

    Şaka bir yana ellerine sağlık yine güzel bir bölümdü 😉

    • @sermin: Vuhuuu, intikam sahnesini beğenen bir insan evladı daha! 😀 😀 Ne diyim, allah bütün kalbi kırılmış kadınlara böyle intikamlar nasip etsin inşallah! 😀 😀

      Ayça-Han Seul ikilisinin işinin neden kolay olmayacağını yukarıda da yazdım canım; sebep elbette Ayça’nın fena halde incinmiş olması… Ama Han Seul aşkıyla bu yarayı tamir edebilir mi, hep birlikte göriciğiz 😀

      Ahaha, muhabiri cansiperane savunman gözlerimi yaşarttı çingu! Valla öyle, kokoreci bile bildiğine göre bayaa entel bi muhabir bu 😛 Ya da kendisi türk olabilir! Tamam ben onun patronuyla konuşurum, işe geri alırlar zavallıyı! 😀

      Ayrıca aklımda dolaşan tilkileri ne güzel çözmüşsün sen öyle! Madem öyle, ben de sağ gösterip sol vururum, ahaha 😀 Şaka bi yana, cidden hikayenin gidebileceği çok değişik mecralar var; bakalım hangisi olucak? Love Shuffle gibi son ana kadar değişik çiftlerin aşk ilişkileri gelişebilir… Ya da gelişmeyebilir… Bilmiyorum… (Yuh, böyle de yorum yazılır mı?! Okuyucuların kafasını iyice kazana çevirmeye çalışıyorsun, hain yazar! Kendime kızdım şimdi 😛 :P)

      Bunca işin gücün arasında yorumlayan ellerin dert görmesin çingum. Öperim ^^

  5. egee dedi ki:

    sevgili Hikaru 🙂 (mektuba başlar gibi oldu)
    senin hikayeleri okuyunca çok pis gaza geldim, aklımdan geçen bi sürü sahne olduğunu da fark ettim ve bi hikaye yazmaya karar verdim.sonra dün akşam hatta gece gece oturdum karakterlerimi belirledim.büyük ölçüde huyunu-suyunu düşündüm bu karakterlerimin.hatta bugünde 60lı yaşlarda koreli aktör gelmedi aklıma google’a yazdım senin bloga kadar geldim görürsen şaşırma 😀
    nasıl zaman bulcam bunca ders arasında nası yazcam bilemedim ama temel bi konu bile var aklımda hatta o kadar çok şey varki aklımda dizi gibi izliyorum sahnelerimi 😀
    nasıl yazıcamı hiç bilmiyorum ama yaa mesela müzikleri falan nası ekliyosun sen?büyük ölçüde müziklerim bile hazır nerdeyse hikaye de kafamın içinde işte sadece yazcak yer lazım bana 😀

    • @egeee: merhaba ege’ciğim! yazdıklarını okuyunca çok sevindim; bir kişiyi daha hikaye yazması için gaza getirdik desene! heyoo! 😀 😀 o zaman şöyle yapalım, sana da bir hikaye blogu alalım. blog açmak çok kolay bir şey; wordpress (ya da blogspot’un) ana sayfasına gidiyorsun (www.wordpress.com) ve sign up deyip e-mail adresini ve almak istediğin blogun adresini yazıyorsun. blogu aldıktan sonra sayfa tasarımı, arka plan falan hep blogla birlikte geliyor; sana sadece menülerden seçmek kalıyor… sonra da “yazı ekle” dediğin zaman bölüm bölüm hikayeni ekleyebiliyorsun… müzikleri gördüğün gibi genelde youtube link’i olarak veriyorum; onun ayrıntılarını da maille anlatırım istersen, zor bir şey değil… ama hangi sahneye hangi şarkıyı seçeceğine karar vermek tamamen sana kalmış 😉 o zaman senin hikayeni de bekliyoruz 🙂 hatta ilk yorumun benden olacak 🙂 eğer hâlâ aklına takılan bir şeyler varsa bana mail atabilirsin: hikaruivy@yahoo.com. sevgilerimle ^^

      • aklımdakileri toparlıyıp yazmaya başlıcam ama ne kadar zamanda başlarım bilemiyorum aklım büyük bi yoğunlukla boğuşuyo bu aralar 😀
        müziklerimin çoğunu seçtim işte senin yaptığın gibi youtube linklerinden oluşuyo. daha seçiceğim bazı müzikler de var tabi hikayenin akışına göre yavaş yavaş oturur sanırım bunlar.linkleri nası eklediğini anlatabilirsen sevinirim 🙂 dedim ya daha önce blog almamıştım ‘adam sen de kim uğraşcak??’ düşüncesiyle o yüzden bu konuda cahilim biraz. bugünlerde gaza geldim hikaye konusunda dedim aklımdan geçenleri paylaşıyım evdekiler artık dinlemiyo beni 😀

  6. İntikam sahnesi kesinlikle çok iyiydi çingu, hiç bu kadarını tahmin etmemiştim ben. Okurken ağzımdan resmen koca bir “oha”, bir de “hasssssibee teyze” lafı çıktı 😀

    Tepe noktası intikam olan bu bölüm de diğerleri gibi harikaydı. Senin hoş anlatımını okumayı ben çok seviyorum, akıcılık akıyor resmen hikayede (garip bir tanım oldu) :p

    Ayça’yı günden güne daha çok seviyorum, beraber süper bir aşka yelken açmasını ve bir intikam meleğine dönüşmesini izlemek çok zevkli.

    Ellerine, kollarına, klavyene sağlık çingum. 🙂

    • @Lee: Hahahaa, abartmışım di mi çingu? Benden beklenmeyecek kadar cesur sahneler yazdım valla 😀 😀 Bakarsın aynı cesareti tutkulu sahneler yazmakta da kullanırım 😀 Hassibe teyze lafı da süpermiş bu arada, çok tuttum 😀 😀

      Ayça’nın intikam meleğine dönüşmesini yazmak gerçekten de çok eğlenceli. Han Seul’le süper bir aşka yelken açacak mı bilemem (nıhaha) ama San Young’a epeyce acı vereceği kesin 😉

      Ben de senin bu güzel yorumun ve yüreklendirici sözlerin için teşekkür ederim çingum. Sevgilerimle ^^

  7. hikaru senin hayal gücünün bir sınırı var mı merak etmeye başladım gerçekten 🙂 o nasıl bir intikam oldu öyle! yani çocuk kızın nasıl ahını almışsa bütün yaptıklarını tek kalemde ödedi resmen.. nişanlısının yorumlarına da bittim yani kahkahalar attım evin içinde.. kadın haklı beyler dedim yani o kadar 🙂

    ben dizinin prenseslik teması üzerine gideceğini düşünmüştüm, öyle olmadı.. senarist hanım şaşırttı bizi 🙂 ama olsun intikamımızı aldık, Türk dönerini de manşetlere taşıdık.. daha ne olsun! mission completed 🙂

    moon jae’ye bayılıyorum. yine bir ikinci oğlana takıldım sanırım. çok tatlı ya, ayça fuhuş mafyasının eline mi düştü esprisi bomba oldu. tabi Kore’ye inmiş saf Türk kızı casus olacak ne alaka, haklı çocuk 🙂 umarım o jae hwa tuzağına falan düşürmez tatlı çocuğu, çok pis saydırırım kendisine sonra 🙂

    dizide çok fazla çift olduğu için dönüşümler bekliyorum ya, böyle değişik kombinasyonlar var aklımda ama okuyunca görürüm hepsini heyecanı kaçmasın 🙂

    yeni bölümüne atmışsın, şimdi fark ettim, hemen okuyorum.. bakalım ne olacak ipuçsuz bitti bu bölüm meraktayım..
    kendine iyi bak^^

    • @masalevi: eheh, şu anda utanarak başımı öne eğmiş, ayağımın ucuyla yerdeki toprağı eşeliyorum 😛 hayalgücüme bu kadar övgü almak çok hoş cidden *blushes* 🙂 🙂 san young’u rezil ettik, nişanlısından ettik, daha ne olsun?? diyorum ya, allah bütün kalbi kırılmışlara böyle intikamlar nasip etsin! 😀

      prenseslik kısa bir olaydı; daha fazla uzatamadım. belki en baştan farklı bir biçimde planlasaydım olurdu; ama dublörlük kısa sürecek bir işti, öyle de oldu. şimdi asıl entrikalar başlıyor! evet, love shuffle’ımsı bir hikaye planlıyorum, hadi bakalım 😛

      jae hwa’yı hâlâ çok tanımıyoruz. belki o da iyi bir kız çıkacaktır, moon jee’yle neden olmasın? 😉

      yorumlayan ellerine sağlık tatlım! bir sonraki yorumuna geçiyorum ^^

  8. San Young ikinci bölümde korkudan altına sı*mıştı şimdi de gerçekten yaptı ahahahha, oh canıma deysin ooğhhh …
    resmi muhabbetler de çok eğiticisin çingum, uluslararası ilişkilerden ticarete kadar ufak ufak anektodların çok güzel yerleştirilmiş aralara 😀

    moon jee’de, evi bo* götürüyor olsa bile Bibimbap yaptı diye övünmekten geri kalmıyor 😀 allahtan ayça temizlemişti mutfağı 😀

    ayça’nın benim ben, bana bak, beni tanı dediği yerlerde içim kıyıldı, san young şereffsizine az saydırmadım valla :/ ama işte mutlu son, rezil oldu hergele 😀

    han seul’un eğitimli kulakları! 😀 😀 bayılıyorum senin tasvirlerine, mutant Han Seul iş başında dedim o an, gong yoo severelr içinde çok güel bir atmosferdir eminim 😀

    “Babaaaa! Ben bu adamla evlenmeeemmmm! Nişanı bozalım lütfen, böhüüüüü!” 😀 bu da ikinci bomba 😀 eminim ilerleyen zamanlarda moon jee’de bu kız üzerinden ayçanın intikamına yardım edecek 😀 (neremden eminsem artık, eminim diyorum bir de 😛 )

    Hae In’in sahnesinde artık melek değilim şarkısı gelince eyvah dedim benim hain jee kıskançlıkla iyi aile kızı çizgisinden kopacak herhalde ilerleyen zamanlarda, ama kötü karakter olmasın lütfeen 😦 san youngun nişanlısı ve han seulün eski kız arkadaşı varken onu kötü kız yapmayalım, n’olur 😦 mümkünse o kocaman aileyi bozmayalım 😀 😀 😀

    • @makino: ahaha, san young’un altına sıçması operasyonu önce mecazen, sonra kelimenin gerçek anlamıyla tamamlanmıştır; geçmiş olsun! 😀 😀 resmi muhabbetler için hemen referans vereyim sana: kaynak: k.çım! 😀 😀 yani sallıyorum, çok ciddiye almayınız; gerçek iş dünyasındaki resepsiyonlar böyle olmuyordur muhtemelen 😛

      ayça’nın san young’la olan sahneleri çok acıklıydı bence de… insan aldatılsa bile kalbindeki aşkı hemen söküp atamıyor 😦 😦 ama sonunda intikam meleğine dönüşmesi kaçınılmazzz! 😀

      Han Seul’ün karizmasına karizma kattık bu bölümde, evet Gong Yoo severlere oynadım, biliyorsun “fan service” bir dizinin olmazsa olmazlarındandır! hehe 😀

      Jae Hwa’nın şımarık zengin kızı kontenjanından hikayeye bomba girişi başladı 😀 İleride o da aşk üçgenlerine, dörtgenlerine çok maydonoz olacak! 😉

      Hae In iyi kız çizgisinden kopacak mı, söyleyip de spoiler vermiyim canım. Ama kaygılarında haksız olmayabilirsin; öyle diyeyim 🙂 Eee, adını boşuna hain koymadık! 😛 Ama dediğin gibi, kötü kız olma potansiyeli taşıyan bir sürü kızımız var zaten; Hae In’e fazla yüklenmeyeceğim, merak etme 😉

      Ellerine kollarına sağlık, bu gece bu blogda çok mesai yaptın çingum 😀 Artık küçük siren’in yeni bölümünün gelme zamanıdır bence, ne dersin? 😉 Bizi çok bekletme, öpüyorum ^^

      • 😉 mekandan çok bu sefer karakterler tanıtılacağı için, 2.bölümü daha bir ciddiye aldım, bu hafta sonu yazıya dökeceğim inşallah, bir de öykü bloğunu adam edemedim daha, oyuncuların çoğu sürpriz olacağı için baştan tam liste veremiyorum 🙂

  9. acaip durum dedi ki:

    vuhaaa!!!

    ayy harika yaa:D

    evet az çok böyle bir intikam beni kendime getirirdi 😀 cümle alemin önünde altına eden zavallı 😀 vuhaha acaip keyiflendim 😀
    zaten linke bi baktım pink- don’t leave me, tamam dedim şimdi başlıyoruz 😀
    ve bir anda domino taşı gibi dökülüverdi herşey.. peşpeşe çook eğlenceli bir şekilde 😀

    güzel düşünmüşsün çingu, birgün banada böylesi bir intikam planı lazım olursa kapını çalarım haberin olsun 🙂

    hmm sonra otel odasındaki sahneye bittim. tam ben böyle işte kız dağılır, adam teselli eder, sonra belki bi öpücük falan derken tadamm!! müzikle birlikte aksiyon tavan yaptı!! 😀 sanki o silah sesini ben duydum, okurken büzüşmüşüm sandalyede 😀
    ama tabi beni sarıp sarmalayan bi gong yoo yok!! 😛 😀

    aa, ama en azından öldürmeye çalışan da yok diyip bardağın dolu tarafına bakiyim hadi :S – bakınız yine başrolle kendimi kıyaslayıp psikoya bağlıyorum, allahım sen aklıma mukayyet ol!!-

    güzel sahneydi, hani imkanım olsa bu hikayeye acaip bir fanmade video yapardım:D çok beğendim- etkilendiğim sahneleri var çünkü ..

    sonra moon jee yemeği hazırladıktan sonra kapının önünde beklerken direk gözümün önüne personal taste’te ki kızcağızın min ho şekerini beklerken ki hali geldi :s içim burkuldu bir an ama olay farklı gelişti neyse ki 🙂

    finalde moon jee nin birden muzipçe belirmesi ve abisine tercüman olmasına bayıldım:D zaten o çocuk ne yapsa bayılıyorum ben:D
    yine de güzel sahne hakkını yemeyelim 😀

    ellerine sağlık çingu tekrar söylememe gerek var mı bilmiyorum ama acaip eğleniyorum hikayenle 🙂
    ama yarın sınavım var ne yazık ki..
    daha fazla devam edimiciim .. :/

    • @acaip durum: ahah, intikamı beğendin mi? 😀 😀 ben çok eğlenerek yazmıştım; hatta yazarken kendim yapmış kadar zevk aldım! 😀 san young’un şahsında bütün aldatan erkeklerden hıncımızı çıkarmış olduk, ahaha 😀 😀 inşallah hiçbir zaman lazım olmaz, ama günün birinde hain planlar yapman gerekirse ben hep burdayım; adresi biliyorsun 😉 😀

      otel odasındaki sahne de aksiyonlu bir kore dizisinin gereklerinden biri olarak oradaydı 😀 ah ahh, sonunda gong yoo bizi sarıp sarmalayacaksa hayati tehlikeye atılmak nedir ki? iddia ediyorum; gong yoo’nun sarılması için kendini aslanların önüne atacak bir milyon kız bulabilirim (facebook grubu kurulur bundan…) 😀 😀 😀

      moon jee’ciğin çilesi daha yeni başlıyor maalesef :/ bu sahnede bile için burkulduysa seni çok üzeceğiz belli ki… (kendi hikayesini spoil eden yazar :P) ama merak etme, onun muzip halleri hikayenin sonuna kadar hiç değişmeden kalacak 😉

      beğendiğine çok seviniyorum acaip’cim 🙂 sen yetişene kadar yeni bölümü ekleyip hikâyeyi bitirmiş olacağım; hiç ara vermeden bir kerede bütün hepsini okursun böylece. inşallah sonuna kadar aynı şekilde eğlenceli bulmaya devam edersin 🙂 sınavında başarılar dilerim, öpüyorum çok ^^

  10. İşte bu (: Geçen bölümde cümlemi bu yüzden tamamlamamıştım ben 😀 Kızım sen on numarasın işte (: Uzat alnından öpijiiim Ayça 😀

    BÖYLE OLMALI!
    *Alınan İntikam
    *Romantizm başlangıcı
    *Aile olma fikri
    *Prenseslerin Türkiye reklamı
    *Gong’un çekeceği yeni dizi

    😀 Deliye bağladığım ı düşünebilirsiniz ama buradan Gong beylerin menejerine sesleniyorum. Bak abicim üşenmede oku. Ne sıcak, ne akıcı bir hikaye değil mi? Hemde Gong’un yanaklarını sıkıp oy ne tatlısın sen öyle deme isteği uyandırıyor hikaye insanda 😀 Hah işte oku, öğren bundan böyle bunlarla gel bize (:

    Yeni bölüme geçeyim anacım ben Ellerine sağık ^^

    • @OhYoonJoo: Ahah, Ayça’yı bu bölümle birlikte alnından öpüp tebrik ediyoruz di mi! Güzel intikam oldu, oooh, yarasınn! 🙂 😀

      Evet Gong’un menajerine ben de sesleniyorum, olum alın size bedavadan senaryo vericem, yeter ki Gong Yoo’cuğumuzu romantik komedilerde izleyelim yeniden. Özledik bre! Bu arada Gong’un yanağını sıkıyorsun ama Moon Jee orda ağlıyor hani bana hani bana diye?? Onu sevmedin mi yoksam? 😛

      • Onu sadece yanaklarını sıkıp mıncıklayarak bırakmak istemiyorum 😀 Kalbi kırılsın, sonra abla şevkatiyle açacağım gollerimi gajimae diyeceğim Allahın izniyle 😀

  11. Ne romantik bir bölümdü bu böyle 🙂 Ellerine sağlık @hikaruivy
    Ben bu Han Seul u çok sevdim ama ya 😀 Karakter müthiş (tam beyaz atlı prens 😛 )
    Ayça ‘nın intikam sahnesinde epey eğlendim 😀
    Bölüm sonu heyecan dorukta kaldı yeni bölüm beni bekler 😀

    • @Selin: Çok teşekkür ederim canım, beğendiğine sevindim 🙂 Han Seul cool ve sağlam halleriyle cidden tam bir beyaz atlı prens 😀 Ama diğer prensimiz, yani Moon Jee’yi de küçük görme, o da komik ve çocuksu bir prens 😀 Yeni bölümlerde iyi eğlenceler sana ^^

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s