2. Bölüm

“The sun shines brightest after the darkest night” 

Perfect Harmony – DublinStu

MGFG OST – Fox Rain

Ayça, Moon Jee’nin gözlerinin içine şaşkın şaşkın bakakalmıştı. Eğer bu çocuk olmasa, az önce kendisi…

Birden ne kadar büyük bir salaklık yaptığını düşünüp iliklerine kadar titredi: Az daha yabancı bir ülkede tek başınayken hayatına son verecekti! Cesedi bulunsa bile kimsesizler mezarlığına gömülürdü. Hiç kimsenin umrunda bile olmazdı! Annesi ve babası, hiçbir iz bırakmadan kaybolan kızlarını belki de yıllarca arar dururlardı…

Moon Jee ise iyice korkmuştu: Delinin tekine rast gelmişti, orası kesindi! O kan çanağına dönmüş mavi gözler az önce nasıl da korkunç bakıyorlardı! Bu kızı bir an önce polise mi, nereye götürecekse götürmeli ve başından atmalıydı!

Ama Ayça birdenbire hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Genç kız kurtulduğu için sevinçten mi, yoksa yaşadığı büyük şoktan dolayı mı ağlıyordu, kendisi bile bilmiyordu bunu.

O böyle aniden ağlamaya başlayınca Moon Jee birden durakladı. Kıza acımıştı. Anlaşılan zavallının büyük bir derdi vardı… Yoksa neden böyle kendini paralarcasına ağlasın ki?

Bir an, ne yapacağını bilemez gibi durdu. Sonra dayanamadı, tam karşısında ellerini yüzüne kapatmış ağlayan genç kızın omzuna hafifçe elini koydu.

Ayça ise büsbütün ağlamaya başladı. Yapayalnız, küçücük, zavallı bir kızdı şu yabancı dünyada. Şu anda en ufak bir dostluğa bile öyle çok ihtiyacı vardı ki, genç adamın elini omzuna koyması bile onun kalbini titretmeye yetmişti. Küçük bir kedi yavrusu gibi, karşısındaki adamın göğsüne doğru sokuldu, hıçkırıklardan sarsılarak ağlamaya koyuldu.

Moon Jee ise şok içinde açılan gözlerle göğsüne yaslanan kıza bakakalmıştı! Bir an korkuyla yutkundu. Sonra sıkıntıyla içini çekti. Tatlılaştırmaya çalıştığı bir sesle:

“Tamam, tamam, geçti,” diye mırıldandı. “Sen dilimizi biliyor musun acaba? Hayır mı? Hello?”

“Biliyorum…” diye mırıldandı Ayça hıçkırıklar arasında. “Lütfen… lütfen izin ver… Birazcık böyle kalayım…”

Moon Jee bunun üzerine daha fazla bir şey diyemedi. Yalnız beceriksizce kucağındaki kızın sırtına dokundu, birkaç sefer yavaşça patpatladı. Bir yandan da:

“Tamam… Peki… Geçti… Geçti işte…” diye mırıldanıyordu…

Ayça ise bir yandan gözlerinden seller gibi yaşlar akıtırken, bir yandan da bu genç çocuğun birkaç kelimesinin bile ona ne kadar iyi geldiğini şaşırarak fark ediyordu…

Biraz sonra, Ayça ve Moon Jee yakınlarda bir restoranda oturuyorlardı. Ayça’nın gözleri ağlamaktan şişmiş, burnu kıpkırmızı olmuştu. Moon Jee şaka yapmadan edemedi:

“Hah, işte şimdi Koreli’lere biraz daha benzedin Agasshi! Gözlerin böyle şişince yumuk yumuk oldu…”

Ama Ayça gözlerini kaldırıp mavi mavi bakınca genç adam yeniden ürperdi: “Brr… Yok yok, lafımı geri alıyorum, bu korkunç gözlerle senin bize benzeyeceğin yok…”

Sonra önlerindeki ızgarayı işaret etti:

“Bak bu ızgara çok lezzetlidir. Sen de yesene…”

Ayça hafifçe omuz silkti: “Aç değilim…”

“Saçmalama, eminim acıkmışsındır. Hadi nazlanma, bak ben ısmarlıyorum!”

Ayça’nın yüzünde ilk defa hafif bir gülümseme belirince Moon Jee sırıtmadan edemedi:

“Bak sen şuna: Beleş yemek deyince hoşuna gitti, di mi kız?? Hahaha, sen de az çakal değilmişsin!”

Ayça’nınsa gözü masadaki içki şişelerine takılmıştı:

“Ne bunlar, soda mı?”

“Hayır, pirinç şarabı,” dedi Moon Jee. Ayça bunun üzerine şişenin birini kaptığı gibi bardağa bile doldurmadan kafasına dikiverdi! Moon Jee hemen şişeye uzanıp kızın elinden almaya çalıştı, ama Ayça şişeyi nerdeyse yarılamıştı bile!

“Agasshi, sen ne yaptığını sanıyorsun??!!” diye haykırdı Moon Jee öfkeyle. “Bu içki biraya benzemez! Seni hemen çarpıverir! Yavaş iç yavaş, ağzınla iç!”

“Zaten ben de çarpılmak için yapıyorum!” dedi Ayça aldırmaz bir tavırla. Moon Jee ona hayretle karışık öfkeyle baktı:

“Aferin! Peki sonra küfelik halde nereye gitmeyi planlıyorsun?”

“Nereye olursa!” dedi Ayça ve Moon Jee’nin müdahale etmesine fırsat kalmadan bir defa daha şişeyi kaptığı gibi kafasına dikti!

MGFG OST – Oh La La!

Yaklaşık yarım saat sonra, Moon Jee sırtında küfelik olmuş Ayça’yı taşırken: “Hay benim şom ağzım…” diye kendi kendine söyleniyordu. Ayça ise neşesine kavuşmuştu, dili dolaşarak:

“Yihuuu! Tam da dramalardaki gibi! Koreli bir adam beni sırtında taşıyooor…” diye neşeyle bağırdı. Moon Jee ona ters ters baktı:

“Dramalardaki aktrisler genelde 45 kilo olurlar… Sense maşallah 60’tan aşağı değilsin! Belim koptu, aagghhh!”

“Elli beş kiloyum bennn… İstemiyosan bırak beniee o zamannn! Bırakkhh!!” dedi Ayça abartılı bir küskünlükle. Moon Jee dişlerinin arasından:

“Nereye bırakayım??” diye tısladı, “Sokağın ortasına mı?”

Sonra kendi kendine mırıldandı: “Ah be Tanrım, ah be Tanrım, bu yabancı kızı intihardan kurtarması için bula bula beni mi buldun?! Kızı şimdi bu halde bırakıp gidemiyorum da; Allah bilir yine köprüye gider, korkuluklara tırmanır… Ben bu işe nereden bulaştım yaa??”

Ayça ise sarhoşluğun verdiği mutlulukla birkaç saat önce terk edildiğini tümüyle unutmuştu! Neşeyle, sırtında olduğu genç adamın başını patpatladı. Ama elinin ayarını tutturamamış olmalı ki, Moon Jee acıyla bağırdı:

“Ah! Ne vuruyorsun be??”

“Beeen seniii çokh sevdimmm! İçkileeer içinnn teşekürr ederimmm!”

“Bir şey değil, bir şey değil! Ama üstüne bir de dayak yemesem iyi olacak!” dedi Moon Jee ve kafasını ovuşturdu: “Elin de amma ağırmış yav…”

Ayça ise bambaşka bir alemdeydi. Birdenbire şarkı söylemeye başladı!

“Batsın bu dünyaaağğ! Bitsin bu rüyaaaaağğ! Ağlatıp da gülene, yazıhhlar olsuuuun!”

“Aman Allah’ım, bu ne korkunç bir ses!” diye yüzünü buruşturdu Moon Jee. Sonra sırtındaki kıza bağırdı: “YA! Lütfen kulağımın dibinde bağırmayı keser misin?!”

“Bağırmıyoğrum beeeen! Şarkı söylüyoruuuum!” dedi Ayça dili dolaşarak. Sonra bağıra çağıra devam etti: “Ben ne yaptım kader sanaaaağğğ?? Mahkum ettin beni banaaağğ!”

Moon Jee artık bayılmak üzereydi: “Yeter! YETERRR! Lütfen sus, lütfen!!”

Ayça dudak büktü: “Aşkholsunnn… Ne güzel söğlüğordummm…” Sonra çocuk gibi dudaklarını sarkıttı: “Bu Türkçe’deki en güzel aşkhh şarkılarındann biridirrr bi kere! Sen kaybedersinn, hıh!”

“Eğer dediği cidden doğruysa, Türk’lerde müzik zevki sıfır demektir…” diye mırıldandı Moon Jee kendi kendine. Sonra, sırtından kaymak üzere olan Ayça’yı bir defa daha sırtına yerleştirmek için zıplayıp derin bir nefes verdi, dişlerini sıktı:

“Haydi Moon Jee! Haydi gayret! Az sonra evdesin! Dayan, DAYAN!!!”

Sonra üzüntüyle içini çekti: Sırtında bu yükle eve kadar dayanabilse bile, çoktaaan bel fıtığı olmuştu!

Ayça ertesi sabah korkunç bir baş ağrısıyla uyandı. Başını tutarak doğruldu: “Ah… Kafamın içinde Kızılordu senfoni orkestrası konser veriyor!”

Gözlerini bile açmadan elini sağ tarafa uzattı: Normalde her gece komodinin üzerinde bir bardak suyla uyurdu.

Fakat eli komodini bulamayıp boşluğu avuçlayınca şaşkınlıkla kaşlarını çattı: Ne oluyordu? Yatağında  ters falan mı dönmüştü acaba?

Hafifçe gözlerini aralayıp yan tarafa baktı. Komodin falan yoktu!

Genç kız şok içinde gözlerini açınca nefesi kesildi: Yabancı bir odada, yerde yatıyordu! Hem de kıyafetleriyle!!!

Sonra yavaş yavaş anımsamaya başladı: Dün gece genç bir çocukla tanışıp içki içmişti… Genç çocuğun onu sırtında taşımasını hayal meyal anımsadı. Hatta kendi evine getirip bu yer yatağına yatırması, kendisininse o sırada mp3çalar’ını arayıp “bak bu şarkhı süperdirrr! Muttlaka dinletijeem sanaa!” diye arşivindeki bütün arabesk şarkıları salak salak ona dinletmeye çalışması geldi aklına! Ayça birdenbire utançtan duman çıkaracak kadar kıpkırmızı oldu: “Rezil oldummm!!!”

Sonra birden genç çocukla tanıştıkları an’a gitti aklı. Ve o anda, bir gün öncesinde kalbini paramparça eden o acı, bütün şiddetiyle geri geldi:

San Young tarafından terk edilmişti!

Bu gerçeğin acısı o kadar fazlaydı ki, Ayça bir an nefes alamadı. Güçlükle elini yere koyup destek aldı, derin derin soludu. Gözleri dolmaya başlamıştı.

San Young’la olan anıları, birer birer gözlerinin önüne gelmeye başlamışlardı bile…

Genç kız birdenbire başını kaldırdı. Elinin sert bir hareketiyle gözünde biriken yaşları sildi. Hayır, bütün bunları düşünüp yeniden depresyona girmeyecekti! Dün gece neredeyse hayatına son veriyordu! Üstelik de San Young gibi bir şerefsiz için!!! Buna değer miydi ha?! Hiç değer miydi?!

Aniden beyninin içinde bir ses çınladı:

“SEN NE YAPTIĞINI ZANNEDİYORSUN GERİZEKALI?? Ölmeye değer mi hiç?? NE OLURSA OLSUN ÖLMEYE DEĞER Mİ!??”

Ayça hayretle durakladı. Bu sözleri o genç çocuktan işitmişti. Evet, dün kendisini ölmekten kurtaran genç çocuk aynen böyle demişti! Tanrım, ne kadar da haklıydı!

Ayça derin bir nefes aldı ve ayağa kalktı: O çocuğu bulup teşekkür etmeli, sonra da buradan çekip gitmeliydi. Çekip gitmeli, ve bundan sonra ne yapacağına karar vermeli…

Bu kararı verince omuzları daha bir dikleşmişti sanki. Yattığı ufak odadan çıkıp çevresine bakındı. Koridorun sonundaki odada o çocuk uyuyor olmalıydı…

Bir an tereddüt etti: Acaba hiçbir şey demeden, öylece kalkıp gitse mi? Belki de onu hiç rahatsız etmemek en iyisiydi…

Fakat hemen sonra, önünden geçtiği salondaki dağınıklığa takıldı gözleri. Genç kız dehşet içinde kaldı: Bu da nesiydi böyle?? “Bu çocuk resmen çöp evde yaşıyor…” diye mırıldandı.

Sonra birden, kararını verdi. Madem bu genç adama bir teşekkür borçluydu; hiç değilse evini temizleyip borcunu öyle ödeyebilirdi.

Still Marry Me OST – Beautiful Girl

Böylece genç kız hummalı bir çalışmaya girişti: Önce salondaki tüm çöpleri bir torbaya doldurdu. Yerlerde açılmış duran kitapları, dergileri kaldırdı; çamaşırları toplayıp banyoya, kap kacağı ise mutfağa götürdü. Bu arada Moon Jee kendi odasında her şeyden habersiz uyumaya devam ediyordu.

Ayça, bulaşıkları yıkadıktan sonra bir kovaya su doldurup dili dışarıda yerleri de sildi. Bitirdiğinde alnında biriken teri elinin tersiyle silerken yüzüne tatmin olmuş bir ifade gelmişti:

“Oh be! Sonunda ev adama benzedi…”

Sonra hayretle mırıldandı: “Temizlik yapmak cidden terapi etkisi yaratıyormuş… Şimdi kendimi çok daha iyi hissediyorum…”

O sırada midesinden yükselen bir gurultu düşüncesini yarıda kesti. Ayça midesini ovuştururken yüzünü buruşturdu: “İnsanın morali ne kadar bozuk olsa bile midesinin umrunda olmuyor, di mi?”

Sonra yüzüne hafif çocuksu bir ifade gelirken buzdolabına dikti gözlerini: “Acaba dolaptan bir şeyler tırtıklasam ayıp olur mu ki? Hımm, yok canım… Niye ayıp olsun? O kadar temizlik yaptım sonuçta…”

Böylece vidanını rahatlattıktan sonra hevesle buzdolabının başına koşturdu Ayça. Ama buzdolabında birkaç kutu biradan başka bir şey yoktu ne yazık ki… Genç kız hayalkırıklığıyla içini çekti. Sonra gülerek başını iki yana salladı. “Ne bekliyordum ki zaten?? Adamın evini az önce çöp ev olmaktan zor kurtardım; böyle bir adam bir de yemek mi yapacaktı?!”

Sonra buzdolabı kapağını kapatıp mutfak dolaplarına bakınmaya başladı. Şansına dolaplarda biraz mısır gevreği ve hazır kahve bulmuştu. Mısır gevreğini kuru haliyle ağzına atarken: “Eh, süt olmadan idare edeceğiz…” dedi kendi kendine.

Sonra kahve makinasına kahveyi koyup düğmesine bastı. Aşağıdaki fincana dolan kahveyi izlerken yüzünde nerdeyse mutlu bir ifade vardı.

“Günaydın!”

Arkasından gelen sesle birden yerinde zıpladı Ayça. Dün onun hayatını kurtaran çocuk yüzünde uykulu, ama her zamanki gibi muzip bir ifadeyle ona bakıyordu.

“Bakıyorum erkencisin… Halbuki ben dün yuvarladığın içkilerden sonra iki gün kendine gelemezsin diye düşünmüştüm!”

“Günaydın,” dedi Ayça gülümseyerek. Moon Jee şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı:

“Vuhaaa! Sen gülümseyebiliyor muydun?? Dün gece neden ağlamaktan başka bir şey yapmadın o halde??”

Sonra daha da meraklı bir şekilde kıza yaklaştı:

“Peki neden intihar etmek istedin? Belli ki büyük bir derdin vardı…”

Ayça’nın kaşları çatıldı. Gözlerini kaçırdı.

“Ben… şeyy… bu konuyu unutsak olmaz mı?”

“Demek yaptığın şeyden dolayı pişman oldun. Güzel… Bunu duyduğuma sevindim,” dedi Moon Jee ve kahve makinasındaki fincanın alıp yerine yenisini koydu. Fincanı dudaklarına götürdü:

“Hmmm, hiç fena değil… Güne başlamak için bir fincan sıcak kahveden daha iyisi yoktur!”

Sonra salona geçti. Şöyle bir çevresine bakınıp bir ıslık çaldı:

“Vuuuu, ortalık tertemiz olmuş! Harikasın Agasshi!”

Ayça mahcupça gülümserken Moon Jee salonun karşı duvarındaki kocaman sürgülü kapıyı açtı. İçeriye dolan gün ışığı ve bahar havası eşliğinde Ayça’nın bir an gözleri kamaştı. Ağzından şaşkın bir “aaa…” sesi çıkmasına engel olamadı.

Tam karşısında, muhteşem bir bahçe duruyordu!

Moon Jee ise bahçeye inen merdivenlerin üzerine öylece oturuvermişti. Arkasını dönüp Ayça’ya seslendi:

“Sen de gelsene… Gel kahvemizi burada içelim…”

Ayça da kahvesini alıp çekingence verandaya doğru yürüdü. Bahçeye baktıkça gözleri kamaşıyordu: Yemyeşil çalılar, düzgün kesilmiş çimler, güller, zakkumlar, hatta az ileride içinde minik turuncu balıkların yüzdüğü ufacık bir havuz bile vardı! Ayça evine bile bakmayan bir çocuğun böyle bir bahçeye nasıl sahip olabildiğine şaşarak Moon Jee’nin yanına, verandaya oturdu.

“Vay be,” dedi, “Bahçen harikaymış…”

“Evet, bu eski eve katlanmamın en büyük sebebi bu bahçedir,” dedi Moon Jee aldırmaz bir tavırla. Sonra merakla Ayça’ya döndü:

“Bu arada daha adını bile bilmiyorum… Hayatını kurtardığım insanların hiç değilse ismini bilmek isterim!”

Ayça gülümsemesine engel olamadı. Normalde insanlarla kolaylıkla samimi olabilen biri değildi, ama bu çocukta cidden şeytan tüyü vardı; onunla konuşurken kendinizi rahat hissediyordunuz.

“İsmim Ayça,” dedi. “Ve Türkiye’den geliyorum.”

“O kadarını biliyorum,” dedi Moon Jee, “Dün gece yol boyunca Türkçe’deki en güzel (!) aşk şarkılarıyla başımı şişirdin durdun!” Sonra elini uzattı:

“Memnun oldum Ai-oça. Bu arada ismin çok hoş: Japonca’da aşk ve çay anlamına geldiğini biliyor muydun?”

“Yoo, bilmiyordum,” dedi Ayça. Bir yandan da “Çay ve sempati olsa hiç değilse film adı olurmuş,” diye geçirdi içinden. Bu arada genç çocuk:

“Ben de Moon Jee…” demişti. Ayça onun elini sıktı, mırıldandı:

“Memnun oldum…” Sonra biraz çekingence ekledi: “Ben… dün yaptıkların için çok teşekkür ederim gerçekten…”

“Yerimde kim olsa aynı şeyi yapardı Agasshi,” dedi Moon Jee aldırmaz bir tavırla. “Gözümün önünde atlamana izin verecek değildim ya!”

Sonra bir kez daha yanında oturan kıza göz ucuyla baktı. Bu ilginç kızın ne derdi olduğunu çok merak ediyordu aslında, ama Ayça anlatmak istemediğini az önce son derece açık bir biçimde söylemişti. Kızı dolaylı bir biçimde konuşturmaya karar verdi.

“Bu arada Korece’n cidden çok iyiymiş,” dedi.

“Teşekkür ederim,” dedi Ayça, sonra hafif bir alayla ekledi: “Dil dile değince dil öğrenmek kolay oluyor…”

“Haa??”

“Yok bir şey, öylesine konuşuyorum işte…” dedi Ayça kahvesinden bir yudum alıp. Moon Jee şaşkınca kafasını kaşıdı: “Vayyy, çok mantıklı… Bu kesinlikle bir Çin atasözü olmalı: Böyle bilgece bir lafı ancak geçmiş çağlardaki Çinli bilgeler söylemiş olabilir!”

Sonra “neyse…” gibisinden başını salladı, merakla kıza döndü:

“Ee? Kore’ye bir köprüden atlamak için gelmedin heralde??” dedi sırıtarak. “Birini ziyarete mi geldin?”

Ayça bir an duraksadı. Sonra yavaşça:

“Evet,” diye mırıldandı. “Birini… görmeye gelmiştim…”

Aslında biriyle evlenmek için gelmiştim, diye içinden geçirdi genç kız. Ama artık her şey hayal oldu…

“Kaç yaşındasın?”

Ayça birden şaşırdı: Bu nasıl soruydu böyle? Ama Moon Jee gülerek açıkladı:

“Sana nasıl hitap edeceğimi bilmem için sormam gerekiyor. Gerçi…” Genç kızı şöyle bir süzdü: “Muhtemelen benden epeyce büyüksündür diye tahmin ediyorum…”

Ayça dudak büktü ve o da genç adamı baştan aşağı süzdü: “Hımm, evet, muhtemelen öyledir… Sen kaç yaşındasın? On dokuz falan mı?”

“YUH! Saçmalama, yirmi dördüm ben,” dedi Moon Jee hafifçe öfkelenerek. Ayça güldü:

“Cidden mi? Hiç göstermiyorsun… Ben de yirmi yedi yaşındayım.”

“Cidden mi??” dedi Moon Jee şaşkınca. “İlginç… Ben de sana otuz iki-otuz üç falan derdim…”

“OHA!” dedi Ayça öfkeyle. “O kadar da değil!”

Moon Jee ise hâlâ şaşkınca onu süzüyordu. Hae In’i düşünmeden edememişti; “O da yirmi sekiz yaşında… Ama bu kızdan bariz beş yaş daha genç duruyor! Hımm, beyaz kadınlar harbiden erken çöküyorlar galiba…”

Tam da o sırada kapı çaldı. Moon Jee umursamazca yerinden doğruldu:

“Sen burda takılmaya devam et, ben bakarım…”

Sonra sallana sallana kapıyı açmaya gitti genç adam. Fakat kapıyı açmasıyla birlikte gözlerinin hayretle irileşmesi bir oldu: Kapıda Hae In duruyordu!

“Meraba Moon Jee-yah!” dedi Hae In o şeker gülümsemesiyle. Elindeki tabağı ona uzattı: “Pirinç topları yapmıştım; sen de açsındır diye düşündüm…”

“Ah… Ne gerek vardı? Çok teşekkür ederim…” diye telaşla kekeledi Moon Jee. Hae In rahat bir tavırla ayağını içeri attı:

“İçeri gireyim de beraber yiyelim mi?”

“OLMAZ!” Moon Jee genç kızın kollarına yapışıp onu engellemeye çalışınca Hae In şaşkınlıkla baktı arkadaşının yüzüne. Sonra dudakları muzip bir gülümsemeyle kıvrıldı:

“Nedenmiş o? Yoksa içeride bir bayan arkadaşın mı var??”

“Saçmalama, yok öyle bir şey!” dedi Moon Jee heyecanla. “Ben sadece… şeyyy, içerisi çok dağınık, evimi böyle görmeni istemiyorum!”

“Aman canım ne olacak, senin dağınık hallerini daha önce görmüştüm,” dedi Hae In ve tekrar içeri girmeye davrandı. Moon Jee ise bodyguard gibi kızın önüne siper oldu:

“Olmaz, vallahi olmaz! Hae In-sshi, nolur, nolur bu seferlik bağışla beni! En kısa zamanda ben bir şeyler pişirip sana geleceğim, beraber kahvaltı yapacağız, söz!”

“Tamam ama bir daha beni böyle boş bir günümde yakalama şansın olmayabilir, bunu da unutma,” diye güldü genç kız ve arkasını dönüp giderken Moon Jee’ye el salladı: “Sonra görüşürüz!”

Moon Jee de kapıda durup onun arkasından el sallarken yüzüne büyük bir hayalkırıklığı yerleşmişti. Derin derin içini çekti: “Off yaa… Hae In’le kahvaltı yapma şansından oldum…”

Sonra “neyse…” diye başını sallayıp elinde pirinç toplarıyla içeri geçti. Ayça hâlâ sundurmada, elinde kahve fincanı, dalgın dalgın bahçeyi izleyerek oturuyordu. Moon Jee elindeki tabağı ona uzattı:

“Al bakalım… Acıkmışsındır…”

Ayça’nın gözleri parladı. Pirinç toplarından birini eline alırken:

“Sabah sabah pirinç yemek adetim değildir ama yine de çok teşekkürler,” dedi. Sonra bir ısırık aldı. Ağzı dolu dolu: “Kimdi o gelen, yoksa kız arkadaşın mı?” diye sordu.

“Aa… şey, hayır…” dedi Moon Jee tereddütle. Ayça ise muzipçe gülümsedi:

“Kız arkadaşın değilse de, senin için önemli bir bayandı heralde… Umarım benim burada olmam sorun olmamıştır…”

Moon Jee bir an duraklayınca da yüzü asıldı genç kızın. Mahcubiyetle:

“Çok özür dilerim!” diye atıldı. “Biraz sonra gidiyorum zaten… İstersen kız arkadaşına gidip durumu açıklayayım, olanları anlatayım. Ne dersin?”

“Yok canım daha neler,” dedi Moon Jee hemen. “Buna hiç gerek yok Ai cha-sshi. Problem yok, gerçekten…”

Ayça “eh, sen öyle diyorsan…” diye mırıldandı ve sessizce yemeğini yemeye koyuldu. Moon Jee’ninse az önce Ayça’ya söylediklerine rağmen içine hafif bir sıkıntı gelip oturmuştu: Cidden, ya Hae In yanlış anladıysa?? Zaten onunla olma şansı giderek azalıyordu; bir de şimdi Moon Jee’nin bir sevgilisi olduğunu zannederse kendisini tamamen aklından çıkarıp atacaktı! Off yaa..

İki genç kendi sıkıntılarına gömülmüş halde sessizce pirinç toplarını yemeye devam ettiler…

Han Seul kapıyı tıklatıp müdürünün odasına girdi:

“Beni istemişsiniz efendim.”

“Ah, gel Han Seul…” dedi Dong Sae. “Seni Prenses Josephine ile tanıştırmak istiyorum.”

Han Seul, bir an şaşırdı. Bunu beklemiyordu. Fakat genç adam hiç bozuntuya vermedi, odanın ortasındaki büyük koltuğa oturmuş, iki yanında dört koruma ile çevrelenmiş genç kadının önünde saygıyla eğilerek onu selamladı. Sarışın kadın hafifçe tebessüm etti.

“Ülkemize hoşgeldiniz majesteleri,” dedi Han Seul kusursuz bir İngilizce’yle. Prenses:

“Hoşbulduk,” dedikten sonra Dong Sae’ye döndü: “Bay Han Seul Kim gerçekten yetenekli bir beyefendiye benziyor… Eminim dediğiniz gibi uygun birini bulacaktır…”

“Bundan hiç şüpheniz olmasın,” diye cevapladı Dong Sae. Sonra, ikisinin ne konuştuğu hakkında hiçbir fikri olmayan Han Seul’e döndü: “Bildiğin gibi Prensesi aslında üç gün sonra bekliyorduk… Fakat kendisine yönelik bir kaçırma girişimi olacağına dair istihbarat aldık! Çin’deki bazı radikal gruplar kendi davalarına ilgi toplamak için prensesi kaçırıp dünya kamuoyunun dikkatini üzerlerine çekmek istiyorlar. Buna izin veremeyiz.”

Han Seul ciddi bir ifadeyle müdürünü onayladı. Elbette; zaten kendi birimleri böyle münferit olayları engellemek için vardı.

“Fakat prensesin Kore’deyken temaslarda bulunması gereken pek çok politik şahıs var… Prensesin Birleşmiş Milletler’deki aktif rolünü de biliyorsun. İşte bu sebeple, Kore ziyaretini iptal etmesi de mümkün değildi…”

Han Seul yine “Evet efendim,” diyerek müdürünü anladığını belirtti. Müdür:

“Yani kısacası, prenses her halükarda medyanın takibi altında olacak… Fakat aynı zamanda, en ufak bir tehlikeden bile uzak tutulması gerekiyor… İşte bu sebeple, şöyle bir karar aldık Han Seul: Prensesin medyatik ziyaretleri esnasında kendisi yerine bir dublör kullanacağız!”

Han Seul’ün gözleri şaşkınlıkla açıldı:

“N-ne??”

“Evet, doğru duydun,” dedi Dong Sae. “Prenses asıl görüşmelerini önümüzdeki üç gün içinde yapacak. Fakat medyaya görünmeden gelip gitmesi büyük bir infial yaratacağından, üç gün sonra da yerine bir benzeri geçecek ve medyaya, prensesmiş gibi görüntü verecek. Biz bu kişiyi korumaya ve can güvenliğini sağlamak için tüm imkânlarımızı seferber etmeye elbette devam edeceğiz. Fakat herhangi bir kaçırma girişimi olursa, gerçek prenses çıkıp kendisinin iyi olduğuna dair demeç verecek ve ülkemiz böyle uluslararası bir skandalla sarsılmaktan kurtulacak.”

Sonra Han Seul’ün gözlerinin içine baktı Dong Sae:

“Şimdi sana önemli bir görev veriyorum oğlum: Prensesin yerine geçecek uygun bir kişi bulman lâzım… Kendisi çok iyi İngilizce bilmeli. Korece bilmesi bir artı puan olur. Ayrıca Avrupai bir tipi olmalı. Sarışın ya da mavi gözlü olmasına gerek yok; bunlar bir perukla ya da bir lensle kolaylıkla halledilebilecek şeyler… Fakat yüz hatları, prensesi yakından tanımayan kişileri yanıltacak kadar onunkine benzer olmalı…”

Han Seul şaşırıp kalmıştı. Yine de profesyonelliğinden ödün vermedi ve ciddi bir ifadeyle anladığını belirtti. Dong Sae:

“Şimdilik bu kadar,” dedi, “Prensesin öğleden sonraki ziyaretlerinde kendisine bizzat ben eşlik edeceğim. Sen sadece uygun dublörün bulunması işine konsantre ol… Sana güveniyorum.”

Han Seul: “Merak etmeyin efendim, elimden geleni yapacağım,” dedikten sonra Prenses’i yeniden saygıyla selamladı. Odadan çıkarken yüzüne düşünceli bir anlam yerleşmişti…

“Her şey için çok teşekkür ederim,” dedi Ayça tekrar. Moon Jee bir elini umursamazca salladı:

“Aaahh, lafı bile olmaz! Yerimde kim olsa aynı şeyi yapardı. Yalnız…” Öne doğru eğilip dikkatlice Ayça’nın gözlerinin içine baktı, parmağını onu tehdit eder gibi salladı:

“Bana bir söz vermeni istiyorum: Bundan sonra sorunun ne olursa olsun, dünkü gibi saçma bir harekete kalkışmayacaksın! Tamam mı??”

Ayça elinde olmadan güldü. Bu sevimli çocuk insana ne kadar da iyi geliyordu! Dünkü dibe vurmuş halinden sonra şu anda gülmeyi bile başarıyor olması, tamamen Moon Jee sayesinde olmuştu. Bunu düşününce Moon Jee’ye büyük bir minnet duymadan edemedi.

“Tamam, söz!” dedi hâlâ gülümserken. “Kendine iyi bak, tamam mı?”

“Sen de öyle! Belki günün birinde benim de Türkiye’ye yolum düşer; o zaman bir geceliğine ben de senin misafirin olurum, tamam mı Ai Cha-sshi?”

“Tabii ki! Bak sana mail adresimi vereyim…”

Genç kız çantasından bir parça kağıt-kalem çıkardı ve mail adresini yazdı. Moon Jee neşeyle güldü:

“Tamamdır! Ben de sana bir mail atarım, benimkini böylece öğrenirsin… Ayrıca evi artık biliyorsun; burdayken yine başın sıkışırsa bir köprüye falan gitmeden önce gel beni bul!”

“Peki, öyle yaparım!” diye güldü Ayça ve el sallayarak yürümeye başladı. Moon Jee onun ardından bir süre gülümseyerek baktı:

“Ah… Biraz tuhaftı ama sevimli kızdı…”

Sonra omuz silkip içeri girdi, kapıyı ardından kapattı.

Han Seul ofisine geçip birkaç telefon görüşmesi yapmış; Seul’deki tüm model ve cast ajanslarıyla irtibata geçmişti. Şimdi de internetten kendisine gönderilen modeller kataloguna tıklıyordu. Ama sayfaları çevirdikçe sabırsızlığı giderek artıyordu: Bu adamların “Avrupai tip” ne demektir, hiçbir fikri yok muydu Allahaşkına?!

Modellere bakmaktan sıkılınca prensesin kendisine gönderilen değişik fotoğraflarını incelemeye başladı. Hafif yuvarlak bir yüz, iri gözler, düz saçlar, düzgün fakat uzunca, kemikli bir burun. Mavi göz ve sarı saç taklit edilebilirdi; o konuda sorun yoktu. Fakat Kore’de çok sayıda yabancı olsa bile, bu yüze benzer bir yüz bulmak kolay olmayacaktı.

Han Seul, prensesin bir av köpeğiyle oynarken çekilmiş, gülen bir resmine rastlayınca birden durdu. Genç kadın bu resimde ona birini anımsatıyordu, ama kimi?? Han Seul beynini zorladı, ama bir türlü anımsayamadı. Kim, kim olabilirdi bu…

Sonra içini çekip bilgisayarı kapattı. Böyle kataloglara bakmakla bu iş olmayacaktı. Han Seul, şehirdeki tüm ajansları tek tek ziyaret etmeye karar verdi. Ceketini aldığı gibi odasından çıktı.

Ayça halk otobüsünde giderken düşünüyordu: Bundan sonra ne yapmalıydı acaba? Acaba her şeyi boşverip gerisin geri Türkiye’ye mi dönmeliydi? Genç kız hüzünle başını salladı: Hayır, bunu yapamazdı… Annesi ve babasının yüzüne bakmaya yüzü yoktu…

Peki ama, burada ne yapacak, nasıl yaşayacaktı? Cebindeki para ucuz bir yerde en fazla bir-iki hafta kalmaya yeterdi. Nasıl yaşayacak, ne yiyip içecekti? Hem sonra, burada kalıp da ne yapacaktı ki? San Young’la yeniden başlamak için hiçbir umudu yoktu… Genç adam bütün umutlarını dün birkaç cümleyle yerle bir etmişti…

Ayça başını otobüs camına dayadı. Dalgın dalgın ne yapacağını düşünmeye başladı.

Biraz sonra ineceği durağa geldiği zaman, hâlâ kafası karmakarışıktı. Otobüsten inip yolun karşısındaki büyük yapıya yılgın gözlerle baktı. Başka ne yapacağını bilmediği için yine aynı yere, San Young’un ofisinin bulunduğu devlet binasına gelmişti: Bir gün önce umut dolu, neşeli bir genç kız olarak gelip bir anda bütün umutlarını kaybettiği bu uğursuz yere…

Bir an hüzünle içini çekti. Sonra, kararlı bir biçimde içeri girdi. San Young’la son bir defa daha konuşması lâzımdı.

Lobideki kıza yaklaşıp tıpkı bir gün önceki gibi Kang San Young’la görüşmeye geldiğini iletti. Genç kız telefonla arayıp haber verirken Ayça bakışlarını binanın yüksek tavanlarında dolaştırıyordu.

“Şey, afedersiniz hanımefendi…” Ayça’nın düşünceleri görevli genç kızın sesiyle bölündü. “Kang San Young beyefendi randevunuz olmadığı için sizinle görüşemeyeceklerini belirttiler.”

Ayça’nın gözleri öfke ve hayretle açıldı: Bu da ne demek oluyordu böyle??

“Efendim?? İsmimi doğru söylediğinizden emin misiniz? Ay-ça Gü-neş… Tekrar sorar mısınız lütfen?”

Görevli kız umutsuzlukla başını salladı.

“Eminim efendim; aynen böyle söyledim… Fakat Kang San Young beyefendi kati bir dille sizi göremeyeceklerini belirttiler. Üzgünüm efendim…”

Ayça derin derin soludu. Öfkeden bütün vücudu titremeye başlamıştı: Şu pisliğin yaptığına bak; dün yaptığı şerefsizlik yetmiyormuş gibi, bir de Ayça’nın yüzünü bile görmek istemiyordu, öyle mi?? Beyni hızla bu durumda ne yapması gerektiğini düşünürken gözü bir an lobi görevlisi kızın önündeki ofis listesi ve telefon numaralarına takıldı: Kang San Young – 1212 no’lu ofis… Birden, kararını verdi.

My Girl OST – Happy Happy

Ve görevli kızın bir şey demesine kalmadan şimşek gibi koşmaya başladı! Kızcağız arkasından: “Agasshi! Agasshi! Böyle geçemezsiniz!” diye bağırırken Ayça lobideki asansörlerin yanına varmıştı bile! Asansörün yukarı düğmesine delirmiş gibi defalarca basarken bir yandan da: “Lütfen Allah’ım, lütfen, lütfen!” diye mırıldanıyordu: “Lütfen yukarı çıkıp şu herifin suratına tükürmeme izin ver!”

O sırada bir asansör durdu. Ayça, içeriden çıkan takım elbiseli adamı adeta iterek asansöre bindi, telaşla kapıları kapatma düğmesine bastı!

“Heeyy, neler oluyor??”

Han Seul, kendisini itekleyerek asansöre binen kızın yüzünü görememişti. Ama hemen kızın arkasından alı al, moru mor bir halde koşturarak asansör kapısına yapışan, çoktan kapanan kapıyı vurarak açmaya çabalayan güvenlik görevlilerini görünce şaşkınlıkla durakladı: Bu da neydi böyle?!

Güvenlik görevlilerinden biri asansör çağırma düğmesine basarken diğeri 12. Kattaki arkadaşlarını uyarıyordu: “Evet, yabancı bir bayan… Sanırım sizin katınıza çıkıyor… Asansör girişinde bekleyin…”

“Neler oluyor? O kadın kim?” diye merakla sordu Han Seul asansör bekleyen görevliye. Adam:

“Bilemiyorum efendim… Ama sanırım Kang San Young beyefendiyi ziyarete gelmiş; kendisiyle görüşülmeyince kızıp izinsiz bir biçimde yukarı çıktı…”

Kang San Young ismini duyunca Han Seul önce bir an şaşırdı, sonra yüzüne keyifli bir gülümseme yayıldı: Demek az önceki öfkeli genç bayan, böyle önüne çıkan ağaçları deviren bir kasırga gibi bizim uyuz San Young’a doğru gidiyordu!

“Hahaha! Göster ona gününü Agasshi!” diye sırıttı Han Seul, ve neşeli bir ıslık tutturarak çıkışa doğru yürümeye başladı.

Ayça ise asansör kapısı açılır açılmaz:

“KANG SAN YOUNGG!!!” diye aslan gibi kükreyerek kendini dışarı atmıştı: “NEREDESİN ŞERRREFSİZZ?? Artık benle görüşmeye bile yüzün yok mu?! Çabuk çık ortaya!!”

İnsanlar bu gök gürültüsü gibi patlayan sesin kime ait olduğunu anlamak üzere şaşkın şaşkın ofislerinden çıkıyorlardı. Ayça ise hiçbir şeye aldıracak halde değildi. Gözü dönmüş bir şekilde oda numaralarına baka baka 1212 no’lu ofise doğru koşturuyor, bir yandan da ağzına geleni söylüyordu!

San Young da onun sesini duymuştu: Genç adam, bir telefon görüşmesinin tam ortasındaydı. Telefon elinden kayarken, korkudan dizlerinin bağı çözülmüştü: Ayça kendisini rezil etmeye geliyordu! Üstelik kahretsin ki artık Korece biliyordu: Az önce Korece’nin en ağza alınmayacak küfürlerinden birini savurmuştu!

San Young dizleri titreyerek dua etmeye başladığı anda ofisinin kapısı gürültüyle açıldı, duvara çarptı! Ayça, mavi gözleri öfkeden çakmak çakmak, kızgın bir boğa gibi burnundan soluyarak tam karşısında duruyordu!

“İşte buldum seni!” diye tısladı, “Buldum seni Kang San Young! Şimdi bana hesap ver bakalım: Genç bir kızın duygularıyla oynamak neymiş, hesap ver bakalım!”

San Young kekeleyerek:

“Ay-Ayça! Dur, dur bir dakika… Konuşalım…” derken Ayça öfkeli adımlarla onun üzerine doğru yürümeye başlamıştı bile:

“Anlat o zaman! Anlatabileceğin başka bir şey kaldı mı?? Bana artık ne söyleyebilirsin ki??”

Birdenbire ofisin açık olan kapısından iki güvenlik görevlisi koşturarak girdi ve San Young’un neredeyse boğazına yapışmak üzere olan Ayça’nın iki kolunu birden tuttular. Ayça öfke ve çaresizlikle çırpınmaya başlamıştı:

“Bırakın! Bırakın beni! Daha söyleyeceklerim bitmedi!”

Güvenlik görevlilerinden biri:

“Efendim, çok özür dileriz, arkadaşlarımızı atlatıp yukarı çıkmış…” diye özür dilerken San Young kendini toparlamıştı; hemen eliyle işaret etti:

“Götürün şu kadını, çabuk…”

“Elbette efendim… Tekrar özür dileriz,” diyen görevli Ayça’yı çeke çeke götürmeye başladı. Ayça ise delirmiş gibi çırpınıyordu:

“BIRAKIN DEDİM! BIRAKIN!!! KANG SAN YOUNG, SENİ GİDİ ADİ HERİF! DAHA SENİNLE İŞİM BİTMEDİ! SENİ DOĞDUĞUNA PİŞMAN EDECEĞİM!!!”

Genç kızın sesi giderek uzaklaşırken San Young büyük bir yorgunlukla koltuğuna yığıldı: Ucuz atlatmıştı! Aşağıdakilere kesin talimat verip bu kızı bir daha içeri sokmamaları için kulaklarını bükmesi gerekiyordu. Az önceki olay bir daha ne pahasına olursa olsun yaşanmamalıydı! Genç adam içinden bunun Ayça’yı son görüşü olmasını diledi…

Fakat San Young, yanılıyordu: Daha Ayça’nın elinden çekeceği çok şey vardı…

Moon Jee verandanın önünde yere boylu boyunca uzanmış, bahçeden gelen nefis yaz rüzgarı eşliğinde manga okuyordu. Bir yandan da kendi kendine kıkırdıyordu: “Haha, bu çok iyiymiş! Isshin Ichigo’ya resmen gömçürdü lan!”

Birdenbire içeride telefonu çalmaya başladı. Moon Jee yerinden hiç istemeyerek kalktı, sallanan adımlarla odasına yollandı. Telefonu isteksizce açtı:

“Evet, ne var?”

“Hyuuuuuung, ekonometri dersi başlamak üzere! Nerde kaldın?? Gelmezsen devamsızlıktan kalacaksın!”

“Siz benim yerime de imza atın,” dedi Moon Jee aldırmaz bir tavırla. Bir yandan da telefonu eline almış, odadan odaya dolaşmaya başlamıştı. Mutfağa gidip dolabın en üst rafına uzandı, oradan bir cips çıkardı. Paketi açıp cipslerden birini ağzına attı.

“Hyung hep böyle yapıyorsun ama! Bak finalde gene çuvallayacaksın!”

“Sen onu dert etme Jin Beom, ben bir gece çalışsam bile geçerim,” dedi Moon Jee. “Sen asıl bugünkü provadan haber ver: Yarın programımız var biliyorsun. Provayı kaçta yapıyoruz? 7 iyi mi?”

“Provalara gösterdiğin bağlılığın yarısını derslere gösterseydin, iki sene önce mezun olmuştun!”

“Sen de derslere gösterdiğin özenin yarısını gitar çalışına gösterseydin, şimdiye kadar on tane kız tavlamıştın!” dedi Moon Jee öfkeyle. “Neyse, ben kapatıyorum, çocuklara prova için 7’de hazır olmalarını söyle. Ciao!”

Moon Jee telefonu kapattıktan sonra kendi kendine sırıttı ve ağzına bir cips daha attı. O sırada, gece Ayça’nın yattığı odanın aralık kalan kapısına gözü takıldı. Kız gittiğinden beri odayı hiç kolaçan etmemişti. Yani aslında iyi bir kıza benziyordu ama belli olmazdı bu işler; hırlı mı hırsız mı bilemezdi. Gerçi hemen sonra gülerek başını salladı genç adam: “Sanki benim evimde de çalınacak ne varsa?”

Yine de oda kapısını aralayıp içeri şöyle bir bakmadan edemedi. Tahmin ettiği gibi, Ayça burayı da güzelce toparlayıp bırakmıştı. Gece yattığı yer yatağı güzelce dürülüp bir köşeye konmuştu; yerlerdeki kitaplar, mangalar güzelce üst üste istiflenmişti. Moon Jee yüzünde bir takdir ifadesiyle kapıyı kapayıp çıkmak üzereyken gözü az ötedeki kıyafetlerin altında kalmış, beyaz bir şeye takıldı: Genç adam merakla tekrardan odaya girip gördüğü şeyi yerden aldı: Ayça’nın MP3 çalarıydı bu!

“Hay Allah, kız bunu bende unutmuş…” diye mırıldandı Moon Jee. Aleti elinde evirip çevirdi; sonra merakına yenildi. Kulaklıklardan birini kulağına götürdü, ilk sıradaki şarkıyı dinlemek üzere “play”e bastı.

Birdenbire, genç adamın kulaklarını bangır bangır bir “batsın bu dünyaaaa!” melodisi doldurdu! Moon Jee suratına bir kova dolusu buzlu su yemiş gibi ani bir refleksle kulaklığı çıkarıp attı kulağından!

“Böggh! Bu ne korkunç bir müzik yaaa!!! Bu kız böyle şeyleri dinlerse intihar da eder, akıl sağlığını da kaybeder!”

Böyle deyip MP3 çaları tutan elini kendisinden olabildiğince uzakta tutarak salona geçti, beyaz aleti kitaplığın raflarından birine fırlattı.

Yarım saat sonra, Ayça bir cafe’de oturuyordu. Gözleri hâlâ çakmak çakmaktı. Önünde bir yığın dergi ve kitap vardı. Her birinde de benzer konulu sayfalar açıktı:

“Sizi aldatan sevgilinizden nasıl intikam alırsınız?”

“Ona dünyayı dar edin!”

“Eski sevgilinizi çıldırtmanın 30 yolu!”

Manga, kitap ve DVDler de hep aynı konu üzerineydi: “Monte Cristo Kontu” “Oldboy” “Ezel” “Skip Beat!””Lady Vengeance!”

Genç kız birdenbire elindeki dergiyi masaya fırlatıp içini çekti: Bütün bunlar hiç işe yaramayacaktı! Genç kızın feci halde kırılmış olan kalbi, sevgilisinin diş fırçasıyla klozet temizlemek gibi basit bir çözümle soğumayacaktı ki! Ona çok, çok daha büyük bir intikam lâzımdı!

Ayça kara kara düşünürken birdenbire cafe’nin kapısı açıldı; yüzünde yorgun, ama neşeli bir ifadeyle Hae In içeri girdi. Tezgahın arkasındaki genç çocukla şakalaştı, anlaşılan genç kız bu cafe’nin müdavimlerindendi. Sonra:

“Her zamankinden olsun Cheol Su…” dedi. Ve az yağlı sütle yapılan cafe latte’sini beklerken çevresine göz gezdirmeye koyuldu.

Birdenbire, güzel gözleri şaşkınlıkla irileşti: İleride, cam kenarındaki masalardan birinde, dün tanıştığı mavi gözlü yabancı kız oturuyordu!

Hae In cafe latte’sini alırken yüzüne hafif bir tebessüm gelmişti. Dün bu kıza kanı kaynamıştı, şimdi de bir merhaba demeden geçmek içine sinmeyecekti. Neşeyle onun masasına doğru yürüdü.

“Merhaba! Beni hatırladınız mı?”

Ayça daldığı sayfalardan başını kaldırıp merakla sesin sahibine baktı. Hae In bütün sempatikliğiyle şirin şirin gülümsüyordu.

“Ah, elbette!” diye atıldı Ayça. “Siz dün hastanede tanıştığım doktorsunuz, değil mi?”

“Evet… Ve siz de o yaralı genç adamın kurtarıcısı olan mavi gözlü meleksiniz!” Ayça mahcupça gülerken Hae In elini uzatmıştı: “Sanırım daha önce resmi olarak tanışmadık: Benim adım Sun Hae In.”

“Memnun oldum, ben de Ayça Güneş,” dedi Ayça. İki kız el sıkıştılar.

“Dünkü beyin durumu nasıl oldu?” diye sordu Ayça merakla. “Dünden beri kafamı kurcalıyor…”

“Ah, hiç merak etmeyin, o genç adam sizin gitmenizden on-on beş dakika sonra kendine geldi. Ve ayılır ayılmaz da gitmek istedi! Belli ki kendini gayet iyi hissediyordu!”

“Buna sevindim,” dedi Ayça. Hae In neşeyle:

“Peki siz randevunuza yetişebildiniz mi? Nişanlınızı çok bekletmediniz umarım…” diye güldü.

Ayça birdenbire ne diyeceğini bilemez halde durakladı. Az önceki gülümseme yüzünden bir anda silinmişti. Hae In de yanlış bir şey söylediğini anlamıştı, yüzünde bir “eyvah, faka bastık!” ifadesiyle yavaşça:

“Şey… Ben… Afedersiniz, özel bir soru sorduğumu fark etmemiştim…” dedi, “Çok özür dilerim sizden…”

Ayça ise kendini toparlamıştı. Gülümsemeye çabalayarak:

“Yoo, önemi yok,” diye cevapladı. “Asıl siz kusura bakmayın… Bir an ne diyeceğimi bilemedim…”

Sonra derin bir nefes aldı. Hüzünle karşısındaki genç kıza baktı:

“Randevuma gelince…” diye mırıldandı. “Nişanlımı…” Bir an durdu, sonra acı acı güldü. “Nişanlımı bekletmedim, çünkü zaten beni beklemiyormuş… Kendisine zaten başka bir nişanlı bulmuş! Yani artık nişanlı bir kız değilim Agasshi, terk edildim!”

Böyle deyip gülmeye başladı. Hae In ise ne diyeceğini bilmez halde, acıyan gözlerle bakıyordu karşısında oturan genç kıza. Ayça epeyce güldükten sonra yaşaran gözlerini sildi:

“Çok komik, değil mi? İnsanın hayatı bir anda yüz seksen derece değişebiliyor… Dün sizin karşınızda sevinçle nişanlımdan bahsediyordum… Bugünse…” Eliyle masadaki dergileri işaret etti: “Bugünse ondan intikam alma planları yapmaya başladım! Ne kadar komik, öyle değil mi? Hahaha!”

Böyle deyip yeniden gülmeye başladı. Hae In onun sinirlerinin epeyce bozulduğunu anlamıştı. Çekingence, genç kızın omzunu patpatladı.

Aynı anda, Ayça’nın laçka olmuş sinirleri, bu kadar duygu yoğunluğuna daha fazla dayanamadı. Genç kızın kahkahaları birdenbire hıçkırıklara dönüştü. Ayça hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Cafe’deki diğer müşterilerin merakla dönüp ona bakmaya başladığını fark edince ise telaşla toparlandı, gözlerini silmeye çabaladı:

“Ben… afedersiniz! Sizin karşınızda böyle hüngür hüngür ağlamak istememiştim…”

“Sorun değil,” dedi Hae In tatlı tatlı gülümseyerek. “Lütfen kendinizi zorlamayın. Ağlamak istiyorsanız doya doya ağlayın… Ağlayın ki açılabilesiniz…”

Ayça ona minnetle baktı: “Teşekkür ederim..” diye mırıldanırken gözlerinden yeniden yaşlar fışkırmaya başlamıştı bile.

Hae In ise her şey çok normalmiş gibi ona gülümseyip kasada duran genç çocuğa seslendi:

“Cheol Su-ya! Bize bir bardak su ve bolca mendil getirir misin lütfen?”

Han Seul önünde sıralanan kızları izlerken sıkıntıyla düşünüyordu: Bu uğradığı dördüncü ajanstı. Hiçbirinde de istediği gibi bir kız bulamamıştı. Kore’de çekik gözlü olmayan bir kız bulmak bu kadar zor muydu Allahaşkına?!

Ajansın sahibi yaltaklanarak yanına yaklaştı:

“Kızlarımızdan hiçbiri çekeceğiniz film için uygun fiziğe sahip değil mi beyefendi? Bakın isterseniz bir de on sekiz-yirmi bir yaş arası grup var…”

“Siz ya sağırsınız, ya da benim ne dediğimi dinlemiyorsunuz!” dedi Han Seul en sonunda bariz bir öfkeyle. “Bakın, ben burada aradığım bayanın özelliklerini açık açık sıraladım: Yirmi beş – otuz yaş arası; 1.65-1.70 boylarında; 55 kilo civarı, beyaz tenli, iri gözlü, yuvarlak yüzlü, hafif kemerli bir burnu olan bir genç bayan! Bakın ne demişim: “iri gözlü”. Yani bizimkilerden daha iri gözlü demek istiyorum. Bunu bile bir türlü anlatamıyor muyum size??”

“Fakat efendim, bahsettiğiniz gibi bir genç bayanı cast ajanslarında değil, ancak yabancı göçmen çalıştıran şirketlerde bulabilirsiniz,” dedi ajans sahibi en sonunda. “Hatta oralarda bile bulabileceğinizden şüpheliyim: Göçmen işçiler, genellikle Filipinler ya da Malezya kökenli oluyorlar…”

“O halde ben de sokak sokak ararım,” dedi Han Seul ve ceketini aldığı gibi hışımla odadan çıktı.

4 Minute – Heart to Heart

“Demek böylece bitiriverdi ha! Vay şerefsiz!” dedi Hae In, hafif peltek bir şekilde. Elindeki şarap şişesinin dibinde kalan birkaç damlayı da Ayça’nın kadehine doldurdu.

“Aynen öyle çingu…” dedi Ayça hararetli hararetli. Onun da gözleri kaymış, yanakları pembeleşmişti. “Zengin hatunu buldu tabii, artık beni ne yapsın?? Ah, onu öldürmek istiyorum!”

Böyle deyip elindeki yastığı yumrukladı Ayça. Hae In de onun öfkesine katıldı:

“Evet! Pislik herif! Ölmeyi hak ediyor! Ölsün o, ölsün!”

İki kız Hae In’in evinde içiyorlardı. Hae In, cafedeki perişan halini gördükten sonra Ayça’yı öylece bırakamamıştı. Genç kız dakikalarca ağladıktan sonra hıçkırıkları biraz yavaşlayınca, Hae In tatlı bir sesle sormuştu ona:

“Ayça-sshi, yanlış anlamazsan bu akşam benim misafirim olur musun? Bu akşam şarap içip muhabbet etmek istiyordum, ama arkadaşlarımın hiçbiri müsait değilmiş… Eğer istersen, bir yandan şarap içer, bir yandan da dertleşiriz. Ne dersin?”

Ayça şaşkınlıkla bakmıştı ona: “Gerçekten mi?”

“Elbette!” diye gülmüştü genç kız, “Türkiye’den gelen biriyle her gün tanışmıyorum ya! Hadi gel bana, muhabbet eder, kafamızı dağıtırız… Sen bana Türk erkeklerini anlatırsın; ben de sana şerefsiz olmayan Koreli erkeklerden bahsederim!”

Ayça bu lafın üzerine gülmeden edemedi. Bu şirin kıza güvenebileceğini hissediyordu.

“Tamam o halde…” dedi ve minnetle gülümsedi: “Teşekkür ederim!”

Böylece ikili marketten ufak tefek atıştırmalıklar aldıktan sonra Hae In’in evinin yolunu tuttular. Ayça mahalleye girince bir an durakladı:

“Burası Moon Jee’nin evinin olduğu mahalleye ne çok benziyor! O da bu yakınlardaydı, öyle değil mi?”

Ama hemen sonra akşamın çöken karanlığında evleri ve sokakları yeterince iyi seçemediğine karar verip omuz silkti. Halbuki biraz daha dikkatli baksa, sabah kapısından çıktığı evi, azıcık ileride görebilecekti!

Az sonra iki kız birer kadeh kırmızı şarap eşliğinde muhabbet ediyorlardı. Konuşacak milyon tane konuları vardı; erkeklerden girmiş, tıptan çıkmışlardı. Ayça San Young’a olan nefretini epeyce kustuktan sonra durgunlaşmıştı.

“İşte böyle Hae In-sshi…” dedi hüzünle. “Şimdi ne yapacağımı bilemez haldeyim… Ne doğru dürüst param var, ne gidecek yerim… Türkiye’ye de dönemiyorum; önce San Young şerefsizinden intikam alıp yüreğimi soğutmam lâzım! Ama bunu nasıl yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok…”

Hae In üzüntüyle ona baktı. Ne diyeceğini, bu genç kızı nasıl teselli edeceğini bilmez haldeydi.

“Bende istediğin kadar kalabilirsin…” dedi sonra, tatlı bir sesle. Ayça şaşkınlıkla başını kaldırdı. Gözlerinde minnet yaşları tomurcuklanmıştı:

“Gerçekten mi? Ama…” Ayça bir an durdu, gururu baskın geldi. Kızcağız kendisi için bir sürü şey yapmıştı zaten, bir de onun evinde kalıp daha fazla yük olamazdı ona. O yüzden:

“Ama ben bunu yapamam Hae In-sshi… “ diye devam etti. “Çok teşekkür ederim, ama sana yük olmak içime sinmez: Ben ucuz bir pansiyonda kalırım…”

“Tamam, ama hiç değilse iş bulana kadar bende kal,” dedi Hae In içtenlikle. “Ben zaten eve pek uğrayamıyorum, ev boş duruyor gibi bir şey… Birkaç akşam kalman beni kesinlikle rahatsız etmez.”

Ayça bir an o kadar duygulandı ki, bir şey diyemedi. Sonra, gözlerinde yaşlarla gülümsedi:

“Çok teşekkür ederim Hae In. Sanırım şimdi ağlayacağım…”

“Yaaa! Bugün yeterince ağladın zaten. Hadi bakalım, şimdi içme zamanı! Fondip yap, fondip!!” dedi Hae In ve neşeyle Ayça’yı kadehte kalan tüm içkiyi bitirmesi için zorladı. Gerçekten de hamlesi işe yaramıştı, az önceki kasvetli hava tamamen dağılmış, Ayça yeniden gülmeye başlamıştı.

İki kız gece boyu keyifle muhabbet ettiler. Bir süre sonra Ayça da merakla Hae In’e döndü:

“Eee, peki senin sevgilin yok mu Hae In-sshi?”

“Uzun zamandır yok,” diye omuz silkti genç kız. Sonra güldü: “Tam dört senedir yalnızım!”

“Vaooovvv, bu epeyce uzun bir süreymiş!” dedi Ayça şaşkınlıkla. Hae In’se sevimlice açıklamaya koyulmuştu:

“Okulu bitirir bitirmez bu yakınlarda bir klinikte çalışmaya başladım. Klinik çok büyük bir yer değil, fazla doktorumuz yok. Fakat bu mahalle aslında oldukça kalabalık bir mahalledir. O yüzden her gün çok sayıda hastamız oluyor. Bazı günler yemek yemeye bile fırsat bulamıyoruz! İşte bu tempoda çalışırken bir de erkek arkadaşla uğraşamazdım; ben de mecburen kapattım o defterleri…”

“Vay canına…” dedi Ayça hayranlıkla. “Ben hiçbir zaman senin kadar idealist olamadım…”

“Aslına bakarsan benimki de idealistlikten değil, zamansızlıktan,” diye güldü Hae In. “Yoksa bir sevgilim olsun isterdim tabii…”

Genç kız bir an, dünkü yaralı genci düşündü. Ne kadar da hoş bir adamdı! Onun gibi bir sevgilisi olmasını istemez olur muydu hiç?

Ayça ise içkinin verdiği hafifliğe rağmen içinde giderek büyüyen kaygılarla ne yapacağını düşünüyordu. Bir şekilde para kazanması lâzımdı. Aynı zamanda San Young’un emdiği sütü burnundan fitil fitil getirmek için sağlam bir plana ihtiyacı vardı. Genç kız derin derin iç geçirdi.

Hae In göz ucuyla Ayça’ya baktı. Kızın haline cidden üzülmüştü. Keşke ona yardım edebilseydi…

Birdenbire, genç kızın zihninde bir ışık çaktı sanki. Heyecanla Ayça’ya döndü:

“Ayça, baksana: Sen tıp mezunuydun, değil mi??”

Ayça şaşkınlıkla başını salladı. Evet de, ne önemi vardı şimdi bunun?

“Bizim klinikte bu aralar fena halde adam sıkıntısı var: Doktorlarımızdan biri işten ayrıldı, başka bir yere geçti. Bir diğeri ise doğum iznine ayrıldı. Eğer istersen, yani çalışmak istersen, ben kliniğin sahibi aynı zamanda da başhekimimiz olan Song Gil Nam’la konuşurum. Ne dersin?”

Ayça’nın şaşkınlık ve sevinçten nefesi kesilmişti:

“Ben… Bilmem ki? Yani olur mu ki?”

“Neden olmasın?” dedi Hae In sevinçle. “Bu işi başarabileceğine eminim. Sonuçta bizimki bir mahalle kliniği; yani tam teşekküllü, çok komplike bir hastane değil: Hasta profilimiz de malum: Genellikle ya üşüten çocuklar, ya tansiyonu olan yaşlı teyzeler, ya da gebe kadınlar muayeneye gelir. Yapacağın işler aşağı yukarı bellidir, kan almak, serum takmak, tansiyon ölçmek… Eminim kısa sürede adapte olursun…”

Ayça ne diyeceğini bilmeden bakıyordu. Az önce yüreğine kocaman bir kara bulut gibi çöken sorunlarından en büyüğünün bu kadar kolayca hallolacak olmasına inanamaz gibiydi:

“Ço-çok isterim!” diye kekeledi. “Yani eğer başhekim de beni kabul ederse çok isterim!”

Hae In ellerini çırptı:

“Yaşasın! Oldu bu iş! Yarından tezi yok, ben doktor Song’la konuşurum.  Diploman yanında mı?”

“Evet, ama diploma tamamen Türkçe…”

“Önemi yok, yeminli tercümana onu çevirtmek zor bir şey değil…” dedi Hae In. Ayça’nın gözleri kamaşmıştı, yeni arkadaşına hayranlıkla baktı. Bu kız en zor şeyleri bile çok kolay göstermeyi nasıl da başarıyordu!

“Hadi bakalım müstakbel iş arkadaşım, yeni kararımızı yeni bir şişe şarapla kutlayalım!” dedi Hae In ve gülerek kadehini Ayça’nın kadehine vurdu.

Moon Jee ve “yıldız”lar, iki saattir provadaydılar. Moon Jee geçen provada saatlerce çalıştıkları son bestesini artık epeyce oturtmuş olduklarını sevinerek görüyordu. Neşeyle bağırdı:

“Haydi, son kez çalıyoruz! Son-ki-üç-dört!”

Ve muhteşem bir gitar solosundan sonra Moon Jee’nin enfes sesi odayı doldurdu:

Mary Stayed Out All Night OST – Because of Her

“Beklenmedik bir yaz yağmuru gibi girdin hayatıma

Aşkınla ıslattın beni tepeden tırnağa

Beni bundan kurtaracak olan da sensin

Şemsiyem ol benim, yanımda ol hep, başucumda…”

Moon Jee son notaları da çalıp gitarını titreterek şarkıyı bitirdiğinde diğer çocuklar neşeyle el çırptılar:

“Yehuuu! Süper oldu Hyuuung!”

“Yarın barda bunu da çalacağız, öyle değil mi??”

“Elbette çalacağız, bu kadar çalıştık,” diye güldü Moon Jee ve prova sırasında kapattığı cep telefonunu açtı, sonra yanıbaşındaki su şişesine uzandı. O sırada telefonu çalmaya başladı.

“Aha! Hyung’un hayranları iki dakika bile sabredemediler…” diye güldü Joon Hwa. Moon Jee sırıttı:

“Abim arıyor, abim! Hemen saçma sapan şeyler düşünmeyin be!”

Ve gülerek telefonu kulağına götürdü:

“Efendim Hyung? İyidir yaa, ne olsun… Provadaydık… Ha? Sınavlar mı? Yok, finallere daha birkaç hafta var… Çalışıyorum tabii, merak etme. –Gözlerini devirdi bezgin bir sesle:- Tamaaaaamm… Anladııııım…”

Diğer oğlanlarsa birbirlerini dürtükleyip gülerek onu işaret ettiler: Moon Jee abisinden fırça yiyordu anlaşılan!

“Efendim? Yarın öğle yemeği mi dedin? Aa, olabilir tabii, neden olmasın? Tamam, her zamanki lokantada görüşürüz. Bay baaay!”

Telefonu kapattıktan sonra hâlâ gülüşerek onu izleyen grup arkadaşlarına döndü.

“Nee??” dedi gözlerini iri iri açıp, şakadan kızgın bir sesle. “Abim oğlum, yalan mı söyliycem size??”

“Belki şimdiki cidden abindi, ama bu sabah derse gelmeme sebebin bir kızdı, öyle değil mi?” diye atıldı Jin Beom. “Doğru söyle Hyung: Dün gece bir kızlaydın, değil mi?”

Moon Jee bir an duraklayınca oğlanlar derhal şamataya başladılar: “Vuhaaaa!” “Çapkın Hyunggg!” “Seni gidi seniiii!”

Moon Jee ise gülerek: “Öyle değil bee…” diye açıklamaya çablıyordu, “Yani, evet, “teknik olarak” bir kızlaydım, ama aramızda bir şey olmadı… Bir kıza insanlık namına yardım etmek zorunda kaldım… Hem hiç tipim değildi: Bir kere benden büyüktü. Sonra benim standartlarıma göre şişkoydu. Vee mavi gözlüydü!”

“Ne gibi bir yardım bu?” diye sordu Hyung Kan muzip muzip. Jin Beom ise başka bir şeye takılmıştı:

“Mavi gözlüydü demek! Yabancıydı yani!”

“Demek Koreli kızlar bitti, şimdi sıra yabancı manitalara geldi!”

Moon Jee elindeki su şişesini son lafı eden Joon Hwa’ya fırlattı:

“YA! Yeter artık bu kadar geyik çevirdiğiniz! Hadi artık şu enstrümanları toparlayıp gidelim. Açlıktan karnım zil çalıyor…”

“Tamam ama yemekte dünkü yabancı manitayı anlatacaksın, kaçışın yok!” diye sırıttı Jin Beom. Moon Jee ise gülerek içini çekti. Anlaşılan o ki, akılları fikirleri sekste olan bu ergen gerisi heriflere doğruyu anlatmanın hiçbir yararı yoktu. Bıraktı, ne isterlerse düşünsünler…

Ertesi sabah, günün erken saatlerinde Han Seul arabada giderken düşünüyordu. Bir gün önceki çabaları hiçbir işe yaramamış, genç adam bir türlü uygun bir dublör bulamamıştı.

Bu arada kolunun epeyce sızladığını fark edip dişini sıktı. Klinikteki kız dün pansumana gitmesini söylemişti ama genç adam her zamanki gibi “bana bir şey olmaz” diye ihmal etmişti.

Han Seul aslında düşününce, o günkü kliniğin yakınlarında olduğunu fark etti. Bir an duraksadı. Sonra pansumana gitmeye karar verdi. Ayrıca gün boyu dublör peşinde koşmaya devam edecekti. Hiç değilse sağlıklı, ağrısız bir halde atılmalıydı bu zorlu işe.

Böylece arabayı kliniğe doğru sürdü.

Ayça o gün sabah erkenden Hae In’le birlikte kliniğe gelmiş, yüreği kıpır kıpır bir halde koridorda bir bankta otumuş bekliyordu. Hae In az önce başhekimin odasına girmiş, “Sen burda bekle, ben konuşup sana haber veririm,” deyip ona göz kırpmıştı: “Hadi iyi şanslar ikimize de!”

Ayça dışarıda umutla beklerken Hae In’in başhekimin odasındaki durumu pek de iç açıcı değildi. Genç kız son bir kez daha yalvardı:

“Başhekimim! Ama bakın Ayça gerçekten iyi bir kız ve iyi bir doktor: Geçen gün yaralı getirilen genç adama ilk müdahaleyi o yapmıştı. Kolundaki turnikeyi yapmamış olsa genç adam kan kaybından ölebilirdi! Hiç değilse bir süreliğine çalışsın, deneme süresi gibi; eğer beğenmezseniz devam etmezsiniz..”

“Sun Hae In, sana derdimi bir türlü anlatamıyorum,” diye kaşlarını çattı başhekim. “Sorun bu değil ki! Bu genç kızın ülkemizde çalışma izni var mı, ha?? Benim bu yaştan sonra başımı belaya mı sokacaksın??”

“Ama efendim, bu halledilmeyecek bir şey değil ki… Bakın Ayça-“

“Yeter Hae In! Lütfen şimdi işinin başına dön!”

Hae In dudaklarını ısırdı. Dün akşam fazla gaza gelip Ayça’yı da boş yere umutlandırdığı için kendine fena halde kızgındı. Şimdi bu haberi ona nasıl verecekti?

Aynı anda Han Seul klinikten içeri girmişti. Danışmaya yaklaşıp “ben pansuman için gelmiştim…” dediği anda gözü az ileride bankta oturan Ayça’ya ilişti ve şaşkınlıkla durakladı: Bu o’ydu!

Han Seul heyecanla genç kızın yanına doğru ilerledi. Ayça hâlâ onu fark etmemişti. Han Seul’ünse yüreği heyecanla çarpıyordu. Genç adam kısa bir an, neden bu kadar heyecanlanmış olduğunu şaşırarak düşündü. Ama o henüz cevabı bulamamıştı ki, Ayça gözlerini ona doğru çevirdi ve güzel gözleri şaşkınlıkla açıldı: O da Han Seul’ü tanımıştı! Han Seul’se Ayça’nın gözlerine bir defa daha hayran olmadan edemedi: Ne kadar iri, ne kadar mavi, ne kadar uzun kirpikli gözlerdi bunlar!

“Ah! Siz burda ne arıyorsunuz?” diye sordu Ayça şaşkınlıkla.

“Pansuman için geldim,” dedi Han Seul ve kolunu işaret etti. Sonra merakla sordu: “Ya siz, siz burda ne yapıyorsunuz?”

“Şey, eğer işler yolunda giderse, ben de burada çalışmaya başlayacağım…”

“Gerçekten mi?? Demek gerçekte de hemşiresiniz!”

“Hemşire değil, doktorum,” dedi Ayça hafifçe bozularak. Sonra içini çekti genç kız; zaten genelde böyle olurdu: Hastanede staj yaparken de insanlar ona “hemşire hanım” diye az seslenmemişti! Ayça: “Doktor olamayacak kadar genç değilm ki… Hatta dünkü ufaklığa bakarsan olduğumdan bile yaşlı gösteriyorum! O halde neden, neden??” diye düşündü. Han Seul ise mahcup olmuştu:

“Ben… şeyyy, afedersiniz, ben… Yani siz çok güzelsiniz, ben o yüzden…”

Birden ne dediğini fark edip kıpkırmızı oldu. Ayça ise şaşkınlıkla duralamıştı. Nasıl yani? Hemen sonra, karşısındaki çocuğun utandığını fark edip gülümsemeden edemedi. Kendi yanakları da pembeleşmişti.

Aynı anda Hae In, derin bir hayalkırıklığı içinde başhekimin odasından çıktı, Ayça’ya olanları nasıl söyleyeceğini kara kara düşünerek onun olduğu yere doğru yöneldi. Fakat adımını atmasıyla duraklaması bir oldu: Ayça, koridorda geçen günkü yaralı genç adamla konuşuyordu!

Hae In’in kalp atışları hızlandı. Genç kız Han Seul’ü beğenen bakışlarla süzmeden edemedi. Genç adam, o günkünden de yakışıklı görünüyordu. Ayrıca besbelli çok iyi bir kariyer sahibi, zengin bir adamdı: Üzerindeki takım elbisenin kalitesinden bunu derhal anlıyordunuz.

Aynı esnada Han Seul, hâlâ az önceki olayın şokundan kurtulamamıştı. İçinden: “Han Seul! Sen otuz bir yaşında, koskoca adamsın! Kıza asılan liseli ergenler gibi çok güzelsiniz demek de ne oluyor?? Hay kafama s.çiyım!” diye kendi kendine küfrederken bir yandan da:

“Eheh… Şeyy, bugün de hava çok güzel…” diye saçmalayarak lafı değiştirmenin yolunu arıyordu!

Ayça dayanamadı, onun bu acemi hallerine bastı kahkahayı. Han Seul birdenbire, şok içinde ona baktı.

“Vay canına!”

Sonra şimşek hızıyla cebinden telefonunu çıkardı; derhal hafızaya yüklediği Prenses Josephine resimlerini açtı. Prensesin av köpeğiyle oynarken çekildiği kahkaha atar pozu buldu. Resme bakarken gözleri sevinç ve heyecanla irileşmişti:

“Aman Tanrım! Prensesi buldum!”

You’re beautiful – Without words

Sonra, şaşkın şaşkın onun ne demeye çalıştığını çözmeye çalışan Ayça’ya döndü genç adam. Heyecandan nefesi kesilmişti. Genç kızın yanlış anlayabileceğine bile aldırmadı, onun önünde diz çöktü ve kızın eline yapıştı! Sonra da Ayça’nın mavi gözlerinin içine bakarken:

“Agasshi,” dedi, “Prenses olmaya ne dersiniz?”

Ayça ağzı hayretten bir karış açık, onun ne dediğini anlamlandırmaya çalışırken, Hae In de gözlerinin önünde gerçekleşen bu acayip olay karşısında şok içinde donup kalmıştı!

-Bölüm Sonu-

Notlar:

1. Heart to Heart şarkısının klibi tam da Ayça’nınki gibi bir intikam hikâyesini anlatmaktadır! Daha ayrıntılı bilgi için kendisi’nin şu yazısına bakabilirsiniz: http://kendisinsan.blogspot.com/2011/03/4minuteden-intikam-tuyolar.html

2. Danimarka’nın gerçekten de Josephine isimli bir prensesi vardır… Kendisinin 2011 doğumlu bir bebecik olması ise konumuz dışındadır 😀

Reklamlar

25 thoughts on “2. Bölüm

  1. bures_mi dedi ki:

    yupppiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii nihayet 2 .bölümü okudum. 🙂 Yeni bölümü hafta sonu ekleyeceğim dediğinden beri gözlerim blogunda kaldı.saat başı bölümün gelip gelmediğini kontrol ettim.Tabi evdeki kızlarda deli gözüyle baktılar orası ayrı mesele Nasılsa deliye hergün bayram:)Çok hoş olmuş ya.Danimarkalı prensesin dublörünün aranması hikayeye farklı bir hava katmış.Ayrıca Ayça’nın nasıl intikam alabileceğini,San Young’a nasıl yaklaşabileceğini üç aşağı beş yukarı kestirmiş bulunuyorum.Bizim kıza da prenseslik ne güzel de yakışır hani.Eeeeeee doktorluk işi olmadığına göre dublörlüğü zıplaya zıplaya kabul edeceği kesin.Malum intikam için Kore’de kalması gerek e bu kız bir
    gün onda bir gün bunda geçinecek değil ya iş de bulması gerek. İş ayağına geldi.Allah’tan belasını mı istiyor.Moon Jee ile olan diyaloglarını gülümseyerek okudum.Moon Jee’nin kızı sırtında taşıması az da olsa bana my sassy girl filmini hatırlattı.Bakalım üçüncü bölümde neler olabilir? San Young Allah haline acırsa belki o zaman Ayça’nın gazabından kurtulabilir.Ondan acı çekmekle kalmayacak Ayça’ya dair yok edemediği ya da gömdüğünü düşündüğü duygular ayağa kalkacak.Nasıl ayağa kalkacak.Tabi ki Han Seulle Ayça’yı birlikte gördüğü zaman.Ama bu görme nasıl bir mekanda nasıl bir ortamda gerçekleşir bilmiyorum.Her an farklı bir ortam oluşturabilirsin benimkinden Mesela San Young , ilgili birimin prensesi iyi bir şekilde korumasından dolayı verilen kokteylde Han Seulle Ayça’yı bir arada görebilir.Hem de dans edip gülüşürlerken neden olmasın ki? San Young’da kıskançlıktan ve sinirden çatlar. Sonra Ayça artık Han Seulle aynı birimde çalışacaklarından şirkete girip çıkması son derece doğal olacak. Başlarda San Young ‘da Ayça’nın kendisi için geldiğini düşünüp egosu kabarır.Ve bir o kadar da Ayça’nın gurursuz,yüzsüz olduğunu düşünür.Tabiri caizse San Young Ayça’yı kapıdan kovuyordur Ayça ise bir yolunu bulup bacadan giriyordur.Bizim kız dublör olarak çalışırken Han Seulle San Young’un bir şekilde aralarının gitmediğini çekişme olduğunu öğrenir.Ayça’da düşmanımın düşmanı benim dostumdur sözüne uyarak Han Seulle yakınlaşır.Tabi zaman içinde Ayça Han Seulle birlikte olmaktan birşeyler yapmaktan zevk alır hale gelecektir.Bu da aşk bacayı sardı durumlarının ilk belirtisi olacaktır.Moon Jee ile Hae İn cephesi de bir süre daha durgun kalacak ama herhalde 5.bölümden itibaren onlar da hareketlenir.Bu arada yeni gelecek bölümlerde San youngla Ayça’nın Türkiye’de nasıl tanıştıklarını,neler yaptıklarını görebilecek miyiz?Bu arada benim hikaye için senden yardım alabilir miyim ?Kısır döngü içinde takıldım kaldım.Belki bir fikir verebilirsin.;) İnşallah yeni bölüm tez elden biz okuyucularla buluşur da fazla merakta kalmayız.

    • Amanınnn, Bures_Mi, sen benden önce bütün hikâyeyi yazıp bitirdin be şekerim! 😀 😀 Şaka bir yana, hakikaten çok mantıklı tahminlerde bulunmuşsun, hepsini tek tek cevaplamayayım ama benim de aklıma gelenler aşağı yukarı bunlardı. Fakat San Young’dan alınacak olan intikamın, sadece Ayça’yı Han Seul’le birlikte görmesi kadar basit olmayacağını söylemeden edemeyeceğim! Aklımda çok fena şeyler var, izleyin görün diyorum. Nıhahaha, yaşasın kötülük! 😀

      San Young ve Ayça ilişkisi flashback’lerle anlatılabilir. Ama sanırım özellikle ilk bölümlerde bundan çok bahsetmeyeceğim. İkisi arasındaki sular durulunca ve birbirlerine olan kötü duygularını bastırdıkları zaman o günlere dönmek en mantıklısı… Moon Jee ve Hae In ilişkisinin de gelişmesi için zamana ihtiyaç var. Önümüzdeki birkaç bölüm senin de tahmin ettiğin gibi Ayça, Han Seul ve San Young odaklı olacak.

      Senin hikâye içinse seve seve yardımcı olurum canım. Hatta birazdan mail atayım sana, mailde bana sorunu daha iyi anlatabilirsin. Sevgilerimle ^^

  2. bures_mi dedi ki:

    tabi canım intikam basit bir iş değil Çin işkencesine dönmeli.Ya aslına bakarsan seni de fazla etkilemeyeyim diye aklıma gelen çoğu şeyi yutuyorum 🙂

  3. 2. bölüm gelmiş:))
    Moon Jee ve Ayça sahneleri çok güzeldi. Arabesk müzik olayı bititrdi 😀 Moon Jee’nin arabesk dışında daha farklı bir tarzda müzik dinlemesini ve müziğimiz hakkındaki önyargılarının yıkılmasını istiyorum 😀 😛

    Han Seul ve Ayça nihayet yine karşı karşıya. Bir dahaki bölümlerde bol bol yanyana göreceğiz bu ikiliyi, ne güzel:) Hastanede çalışma işi şimdilik yattıysa da Ayça&Hae In arkadaşlığı epey güzel oldu. İkiliden güzel bir intikam planı çıkabilir.

    Ayça’nın San Young’un ofisini basmasına bittim!! Aslan Ayça!! 😀 San Young’un Ayça tarafından başlatılacak intikamla sürünmesini merakla bekliyorum. Üstelik San Young’a gıcık olan tek kişi Ayça değil. Han Seul zevkle intikama katkıda bulunacaktır bilinçli veya bilinçsiz 😛

    Son sahne çok sevimliydi, Gong Yoo’yu o şekilde canlandırınca daha bir güzel oluyor 😛

    Küçük bir ricam var: Bloguna e-mail aboneliği koyman mümkün mü acaba? Yeni bölüm geldiğinde haberimiz olur:)

    Ellerine sağlık ^^

    • @mydestiny: Selam mydestiny! Moon Jee’nin müziğimizi keşfetmesi çok yakında gerçekleşecek. Onun bir müzisyen olarak Türk müziğini sadece arabeskten ibaret zannetmesine seyirci kalamam zaten 😀 😀

      Ayça’nın içindeki uyuyan dev uyandı; kızımız kendini toparlayıp intikam planlarına girişti bile 🙂 Hae In’in bu konuda ona yardımcı olacağından hiç kuşkum yok. Han Seul de bilerek ya da bilmeden yardım edecektir. Ayrıca Gong Yoo’yu diz çökmüş bir biçimde elini tutarken hayal etmek sanırım her kızın rüyası, ben sadece çoğunluğun hislerine tercüman oldum, haha 😀 Lee Min Ho’ya da Türkçe “seni seviyorum” dedirtmiştim ya, onun gibi 😀 Evet, bu hikâyeler evreni muhteşem bir evren gerçekten! 😀 😀

      Bu arada dediğin gibi bir e-mail aboneliği ekledim, sağ taraftan görebilirsin. Yorumun için tekrardan teşekkürler canım. ^^

  4. efem öncelikle tebrik ediyorum .aslında ben bu bölümü ilk yayınladığında okudum ama girmem gereken sınavlar yüzünden yorum bu güne kaldı miane 🙂

    gelelim olaya batsın bu dünya diyorum tam da okuduğum zamanda denk geldi çok sevdim ben bu müzik olayını .bittim yani 🙂

    olaylar yine çok güzeldi nasıl hepsini bir araya getiriyorsun şaşıyorum .öyle güzel öyle akıcı ki .

    her sahne her espri on numara hele son sahne daha bir güzel 🙂 herkes benden önce gerekenleri söylemiş uzatmayacağım sadece bu hikaye nereye gidiyor kim kimle olacak kestiremiyorum .onu belirtmem gerek meraklandım iyice 🙂

    bu hikaye senin ustalık dönemin olsa gerek her bölümde daha çok seviyorum 🙂 hele ayçanın o intikam olayı ofis basması falan koptum .müzikler yine çok hoş .yani bölüm için beklemekteyim .gözlerim yollarda kaldı 🙂

    • @winpohu: Beğenmene çok sevindim canım! Müzik sahnesini çok eğlenerek yazdım 😀 Zavallı Koreliler bizim “Batsın Bu Dünya”mıza falan maruz kalsalardı böyle tepki verirlerdi heralde, haha 😀 Hikayenin nereye gittiğine kafa yormak için henüz çok erken. Çünkü çok farklı planlarım var. Birlikte göriciğizzz 🙂 Çok teşekkür ederim winpohu’cum, bu güzel sözlerinle günümü aydınlattın! Benden önce senin hikâyenin yeni bölümünde görüşürüz inşallah, merakla bekliyorum.

  5. 2. bölüme yorum yapmak içni girdim, bir de ne göreyim. 3. bölüm gelmiş, harikasın çingu 🙂

    Bu bölüm de çok eğlenceliydi. Ben Han Seul ve Ayça’nın bu şekilde karşılacağını tahmin etmiştim ama Danimarka prensesi olayı resmen sürpriz. İkiliyi diğer bölümlerde oldukça güzel sahneler bekliyor sanırım 🙂

    O şerefsiz günün görsün böyle, bir tane yapıştırsaydı keşke. Ahaha, atarlı ergen oldum iki dakikada :p / Daha yolun başındayız neler neler olacaktır^^

    Moon Jee’nin arabesk ile olan imtihanına resmen bittim. Çingu senin bu esprili kısımların gerçekten çok çok iyi oluyor, kahkaha attırıyorsun bana. Her bölümde olsun, hiç eksikliğini görmeyelim 🙂

    Ellerine sağlık diyorum. Şimdi uykum var, çok az uyumuştum dün. Yarın okuyacağım sakin kafayla yeni bölümü.

    Görüşmek üzere 🙂

    ^^

    • @Lee: Hoşgeldin 😀 Bilirsin ben biraz sabırsızımdır, hızlı yazarım çingucum 🙂 Hemen hemen haftada bir yeni bölüm gelecek, şimdilik planlarım bu yönde 😉

      Eğlenmene çok sevindim. Komedi ağırlıklı sahneleri yazmayı ben de çok seviyorum; ağır dram kokan filmler, diziler izleyemediğim gibi bu türde yazamıyorum da galiba 😛 O yüzden esprili bölümler hep var olmaya devam edecek 😉

      Prensesin dublörlüğü olayı ise birdenbire aklıma gelen bir şeydi. Eh, doğruya doğru, bütün kızlar prenses masallarına bayılıyoruz. O yüzden böyle masalsı bir hava -küçük çapta da olsa- benim hikayemde de olsun istedim 😀 😀 Ama bu olay aslında hikayenin çok küçük bir kısmı: Yani asıl olaylar, prenseslik rolü bitince başlayacak.

      Yorumun için tekrar teşekkürler Lee’ciğim 🙂 Yeni bölümlerde (hem Tutkulu İlişkiler Çıkmazı’nda hem de burda) görüşmek üzere ^^

  6. selam hikarucum gece gece acayip güldüm yine, her eve lazımsın kesinlikle, ilaç gibi hikayelerin 🙂
    ah o moon jae ne tatlı ne fıstık bir karakterdir öyle ya.. ayça da ufaklık diyor ya iyice gözümde sevimlileşti.. ama bu çocuğa büyük haksızlık ettin, bir sarhoşun ağzından arabesk şarkılara maruz kalması feci bir şey oldu 🙂 bir de sevilen bir Türk şarkısı olduğunu falan düşündü yazık, bizden tiksineceeek 🙂
    han seul ise tam bir karizma şu an.. gong yoo’ya cuk diye oturmuş bu karakter.. ama değişik bir tanışma oldu bu ikilininki.. genelde

  7. (yorumuma burdan devam ediyorum:)) genelde Kore dizilerinde nefretle başlardı aşklar.. bu ilişkide han seul kızdan baya bi hoşlandı.. çocuk da kızın tipi gibi görünüyor.. bayağı güzel olacak bu ilişki benden söylemesi 🙂 hem dublör olayı var (secret garden gibi) hem de bodyguardlık olayı var (a love to kill gibi:))

    ama o moon jae şişko dedi tatlı ayçaya ya 🙂 kızı depresyona sokacaklar yakında.. o sıska kızlar gibi değiliz diye alien muamelesi yapıyorlar bizee!! hemen de içselleştirdim ayçayı haa 🙂

    dil dile değmeden dil öğrenilmez esprisi bir harikaydı 🙂 kahkahalar attım evde.. moon jae de aval aval baktı garibim 🙂

    hae in de my lovely roommate deki min hee gibi iyi bir kızken kötü bir cadıya dönüşmez umarım.. malum han seul’a fena yazmaya başladı..

    yeni bölümü yarın okuyacağım.. şimdiden merak ettim ama^^

    • @masalevi: hoşgeldin masalcım ^^ senin yorumların da bana ilaç gibi geliyor. okurken bir yandan da sırıtmama engel olamıyorum 😀

      tam bir joong ki fanı olarak moon jee’yi öyle şeker, şirin bir yaratık yapmadan edemezdim 😀 ama insan sevdiğini yerden yere vururmuş, yüksek dozda arabeske maruz kalmak zavallı moon jee’nin çilesinin sadece başlangıcı olacak! haha 😀 😀

      han seul’ün ayça’dan hemen hoşlanması gerçekten de bir kore dizisi için değişik bir başlangıç oldu. ama zaten ikisinin ilişkisini karman çorman edecek öyle çok faktör var ki (başta da san young ve hae in), bir de “nefretle başlayan aşk” olayına girmeyeyim dedim 🙂

      ayça gerçekten de obez muamelesi görüyor! ama korelilerin şu anki zayıflık anlayışına göre 1.65 boy – 60 kilo cıvarı bir insan cidden de obez olarak anılırdı! o yüzden ayça’nın şahsında bu anlayışa bir rest çekmek istiyorum! hepimiz ayça’yız, haha 😀

      dil dile değmeden dil öğrenilmez lafını ben de ilk kez bir abimden duymuştum! şok olduğumu hatırlarım 😛 sonradan öğrendim ki epey yaygın bir deyimmiş meğer! çok bilgece bir laf cidden! 😀 😀

      hae in’in cadıya dönüşüp dönüşmeyeceğini henüz bilmiyorum; hep birlikte göreceğiz.. cadı potansiyeli taşıyan pek çok kız var bu hikayede. hadi hayırlısı 😛

      yeni bölümde görüşürüz, ja ne! ^^

  8. Veee ikinci bölüm. İlk bölümü okuma maceramdan bahsetmiştim bu bölümünki daha güzel. İş çıkışı elime aldım otobüse binmeden önce başladım, otobüste devam etti. Herkes garip garip baktı yine bana. E normaldir elinde 1. bölüm, 2. bölüm yazan kayıtlar, diğer elinde keçeli kalam kağıdın orasını burasını çiziyor (Yorumda değinmek istediğim yerleri unutmayayım diye çizdimde), kafasında fötr şapka salaş bir kız. Kesin yönetmen falan sandılar nihahaha güzelde oldu hani 😀 Yalnız durağı kaçırdım o da cabası 😀 Şimdi bölüme geliyorum.

    Moon Jee ve Ayça bir harikalar. Özellikle Moon Jee’nin Ayça’yı sırtta taşıma kısımları tipik bir türk kızının karşılaşacağı cinsten tepkiler ve cevapları ile gerçeğin kopyasıydı. Heralde dedim banada böyle olur 😀 Ve tabiki sonrası! Ayça’nın içindeki arabesk damarı… Her türkte olduğu gibi efkarlı mısın? O zaman çal şurdan bir Müslüm baba da kendimize gelelim durumu ve Moon’un verdiği tepkiler şirinlik abidesi 😀 Ancak bu şarkılar güzel ilham olacak sanki ona 😉

    Ayça’nın intikam kitaplarına ve filmlerine dadanması yine güzel ayrıntılar vardı 😀
    Sanırım hikayede en çok Hae In’e ve Moon’a üzüleceğim içimde öyle bir his var nedendir bilinmez :S

    Sonracığıma… Han Seul bizimkine abayı yaktı nede güzel oldu. İlk defa baoşroldeki adamı destekliyorum galiba bu seferde sağ vurmada 😀
    Haa o pislik eski sevgilisine şöyle okkalısından bir şeyler planlamalısın içimin ateşi sönmeyecek yoksa haberin olsun. Gerçi işler süper olacak gibime geliyorda sen zaten ağzının payını vereceksin de işte yazara baskı yapmak istiyorum 😀

    Yine ellerine sağlık canım. Çok güzel bir bölümdü. Yakında 3. bölümüde okuyacağım. Şimdilik bu kadar. Kolay gelsin sana 😉

    • @sermin: ahahah, otobüste elindeki çıktıları okuyuşun canlandı gözümde, süper bir sahne! inşallah yönetmen olduğun günleri de görürüz. hepimizin senaryolarını tek tek filme çekersin, söz mü? 😛

      sırtta taşıma sahnesi cidden de kore dizisi klişeleriyle türk işi bir yorumlamanın bileşimi oldu! 😀 😀 benim de çok içime sindi… 45 kiloluk kızları taşımak kolay; hadi bakalım sıkıysa 10-15 kilo fazlasını taşısın koreli erkekler! haha 😀

      arabesk konusunda moon jee’nin pek açık fikirli olabileceğini zannetmiyorum ama türkçe rock’ları fena bulmayacaktır. 3. bölümde göriciğiz 😉

      sen zaten ezilenden yanasın çingum; bir önceki hikayede min hee ve jin ki için az üzülmemiştin! 😀 neyse bu sefer seni pek üzmemeye çalışırım. ama bu sefer de han seul ve jae hwa için üzülmeye başlarsın diye korkuyorum, ahah 😀 han seul’ü desteklemen acaba canlandıran aktörden dolayı mı? hıı? 😉

      san young’dan intikam alınmaya başlandı bile! seni dördüncü bölüme davet ediyorum 😀 öpüldünüzzz! ^^

  9. egeee dedi ki:

    dün okumaya başladım yine çok eğlendim okurken özellikle ayça’nın ofise girip de çığlık çığlığa san young’a saldırdığı sahneyi izlemiş kadar olduğumu söyleyebilirim 😀
    bu sefer bi solukta okuyup bitiremedim 4 bölümü de biraz rahatsızdım ama bu gece okurum heralde iki bölümü.çok güzel yazıyosun gerçekten ben de heveslendim doğrusu 😀
    bu arada ne yazıkki kore dramalarının çoğunu henüz izleyemediğim için oyuncuların bazılarını tanımıyorum yani mimiklerini hareketlerini zihnimde canlandıramıyorum ama yine de hayalgücüm çalışıyo okurken 😀
    umarım okumaya devam edebilirim planladığım gibi.ellerine sağlık ve bu güzel hikayenin devamı için kolay gelsin 😀

    • @egeee: seni burda da gördüğüme ve yine eğlendirebildiğime çok sevindim egee’ciğim 🙂 böyle yorumlar okuyunca kendimi gülse birsel falan zannetmeye başlıyorum, haha 😀 😀 mizah yazarlığı işine mi soyunsam acaba? 😛

      ayça’nın san young’un ofisini bastığı sahne tam kore dizisi sahnesi oldu! hatta onun güvenlik görevlileri tarafından çeke çeke götürülürken saç baş dağılmış bir vaziyette bağırıp çağırmasını gözümün önüne getirebiliyorum da, tam koreliler’in seveceği cinsten bir sahne, ahaha! 😀 😀 çok seviyorum böyle eğlenceli sahneler yazmayı 🙂

      aktör/aktrisleri tanımak istersen sana benim zihnimde canlanan rollerini söyleyeyim hemen: gong yoo tabii ki coffee prince! song joong ki’yi en tatlı halleriyle sungkyunkwan scandal’da, Shin Dong Wook’u Soulmate’te, Lee Min Jung’u Boys over flowers’taki nişanlı rolüyle ve Smile You’da, Ham Eun Jung’u da Dream High’da ve Coffee House’ta izleyebilirsin mesela. Ayrıca bunların hepsi çok iyi dizilerdir; tavsiye ederim 🙂

      Sana da çalışmalarında kolay gelsin, sevgilerimle ^^

  10. egee dedi ki:

    Lee Min Jung’la Ham Eun Jung’u biliyorum Dream High ve Boys Over Flowers izledim.seçtiğin aktörleri tanımıyorum ama bu yaz hepsini tanıcam inşallah 😀
    yaz tatilim için uzuuuun bir Kdrama listesi hazırladım da kendime şu derslerden kurtulur kurtulmaz başlamayı planlıyorum.
    bu arada Ayça’yı saç baş dağılmış bağırırken hayal etmek hiç zor olmadı çünkü annem onun bi dizisini izliyodu (Bir Bulut Olsam) orda bayaa cadalozluk yapıyodu yüz ifadesi falan hemen gözümün önüne geldi.güldüğü sahneler de tabii ki Yahşi Cazibe’den 😀
    dün tamamını bitirdim 4 bölümün şimdi merakla yeni bölümü bekliyorum.kardeşim dalga geçio benle şimdi bi de okumaya mı başladın bu korelileri diye 😀

  11. Moon Jee ise şok içinde açılan gözlerle göğsüne yaslanan kıza bakakalmıştı! bu sahne çok şekerdiii 🙂

    “Hah, işte şimdi Koreli’lere biraz daha benzedin Agasshi! Gözlerin böyle şişince yumuk yumuk oldu…” Ama Ayça gözlerini kaldırıp mavi mavi bakınca genç adam yeniden ürperdi: “Brr… Yok yok, lafımı geri alıyorum, bu korkunç gözlerle senin bize benzeyeceğin yok…” yani kıza resmen gumiho muamelesi yapıyorlar, sanki ayça onları yiyecek 😀

    “Moon Jee sırtında küfelik olmuş Ayça’yı taşırken”… küfelik olmuş ayça 😀 😀 böyle romantik bir sahneyi kahkahalarla okudum, bayılıyorum senin tasvirlerine 😀 ayçanın sarhoş haline de bayıldım, arabesk bizim canımız kanımız, kültürümüzü de çok güzel tanıtıyor ayça 😀 😀

    “Kafamın içinde Kızılordu senfoni orkestrası konser veriyor!” 😀 😀 tasvirlere devam 😀

    ayçanın temizliğe girişmesi, türk gelenek göreneklerine yakışan ikinci büyük atılım, kendisini tebrik ediyorum 😀 ama camları silmedi, gözümden kaçmadı değil 😛

    “Ayça da kahvesini alıp çekingence verandaya doğru yürüdü. Bahçeye baktıkça gözleri kamaşıyordu: Yemyeşil çalılar, düzgün kesilmiş çimler, güller, zakkumlar, hatta az ileride içinde minik turuncu balıkların yüzdüğü ufacık bir havuz bile vardı!”mekan tahminlerimden ilki geliyor, hazırmıyız ??? burası gumiho2daki dedenin bahçesi mi, turuncu balıklar büyüktü orda gerçi burdakiler ufak ama hemen çekim yeri olaraka bu evi kiraladın diye düşündüm, eğer öyleyse masraftan kaçınmamışsın çingum 😀
    Hae In’i ben çok sevdim nedense, umarım sonradan sapıtmaz 😀 adını da Hain! olarak okuyorum sürekli oyuzden sonradan bozmaz inşallah diyorum 😀

    “Lütfen Allah’ım, lütfen, lütfen!” “Lütfen yukarı çıkıp şu herifin suratına tükürmeme izin ver!” birde çocukarı olaydı ayçayla o şerefsizin tam olurdu, işte ozaman “tükür babanın suratına” diye bir sahne bile görebilirdik hehhehe 😀 😀 ama nasıl haşladı o şerrrefsizzzzi, işte anadolu kadını heyt !
    çok heyecanlı ve çok komik bir bölümdü yine, şarkılarda çok güzeldi 😀 sonrakine geçiyorum efem …

    • @makino: evet yaa, onun gözlerini koca koca açıp şaşkınca bakakalmasını hayalinde canlandırınca insanın tutup yanaklarını sıkası geliyor de mi? benim geliyor valla 😀 kıza gumiho muamelesi yapması da beni çok eğlendiriyor, hehe 😀

      ayça’nın arabesk sevdalısı sarhoş hali sanırım yazdığım en bomba sahnelerden biriydi; ah şu türk-kore ortak yapımı dramaların bir gün filme çekilmesini sırf böyle sahneler izleyebilmek için öyle çok istiyorum ki anlatamam! 😀 ama arabesk canımız kanımız mıdır, orasını pek bilemiyciğiim 😀 tabii kanımıza işlediği kesin; en beyaz türk bile efkar yaparken zaman zaman “batsın bu dünya!” demiştir heralde, ajsajsalashla! 😀 😀

      ayça’ya cam da siledirseydim tam olurdu! aslında dizi versiyonuna öyle bir sahne ekleyebiliriz; böyle ayça’nın başına bir tülbent bağlamış, ayağına bir basma entari giymiş halde cam silmesini filan hayal ediyorum da, fecii halde temizlik manyağı olan türk kadınlarına süper bir gönderme olur! 😀

      vuhhaaaa, güzel tahmin çingucum! benim hayalimde canlanan daha çok hotaru no hikari’daki evdi, ama gumiho’daki dedenin bahçesi de manyak olurmuş 😀 moon jee’nin bütçesini biraz aşar belki; ama seni mi kırıcam: tamam, o evi kiraladım gitti! 😀

      Hae In’i ben de seviyorum; hatta ileriki bölümlerde ortalığı biraz karıştırdığı halde seviyorum; bakalım senin de fikrin değişmeden kalacak mı hain kızımız hakkında? 😉

      Ahahaha, yine kopardın beni çingu: Perran Kutman’ın çocuğunu Şener Şen’in suratına tükürttüğü filmi anımsadım 😀 😀 Ne manyak sahneydi o yaa, ahaha 😀 😀

      Ellerin dert görmesin tatlım ^^ Ben de sonraki yorumuna geçiyorum hemen 😉

  12. acaip durum dedi ki:

    vuhaa!!! acaip benğendim ben bu hikayeyi ya !!
    blog aleminde okuduğum illk hikaye olduğunu da not düşeyim ..

    şimdii nihayet ilk bölümle birlikte bu bölümü de yorumlayabilecek hale geldim 😀

    ilk olarak oyunculara bayıldım.. song jong ki, ay pardon moon jee tabi ki en favorim.. ama han seul’u da böyle babacan bir rolde görmek çok hoş:) yani o adam hakkında şimdiye kadar ne kadar düşünmüşümdür Allah bilir ama hiç böyle bi poz düşünmemiştim 😀
    tabii bide ben babacan derken şu masasındaki resmin moon jee’ye ait olduğunu yani o beladan koruduğu ufaklığın moon jee olduğunu düşünerek öyle dedim 😀 ayy bi de saf-salak-şaşkın-aşık rolü bu adama çook yakışıyor canııım 😀

    ikinci olarak: ayça yı çok sevdim.. nasıl desem hani ”kdramalarda bir türk kızı” fikri pek zorlama gelirdi bana.. çok sırıtacağını düşünürdüm hep.. – her başrolün yerine kendimi koymuşluğum tabi ki çoktur :D- ama burda acaip oturmuş olay. hele batsın bu dünya olayına bayıldım 😀 😀 😀 bayaa kahkaha attım 😀

    bi de ŞERRREFSİZZZ!! kısmını en okkalı biçimde ve yedire yedire tellaffuz edince farkettim ki en etkilisinden bi intikam planı izlersem tadından yenmicek bu hikaye 😀

    sonraaa, moon jee’yi harbiden çok sevdim ya:D iki paragrafta bir bu cümleyi yazıyor olacak kadar sevdim yani 😀

    ve ayçanın adını ai -ça olarak telaffuz etmesi de çok iyiydi ..
    moonwalk’a değinmiyorum bile:D hani dizi izlerken bazen gülmek için bölümü durdurmak zorunda kalırsın ya , onun gibi bişey oldu bana da o cümleyi okuduğumda 😀

    aa birde olayda iki tane aktif ve güzel doktor olması da bana acaip doping oldu .. yarın ders çalışırken nalet okumak yerine iç geçiricem sanırım 😀

    sonra, müziklere bayıldım.. çoğunluğunu biliyor olmanın dezavantaj olacağını düşünmüştüm ama öyle olmadı.. aksine hissettirmek istediğin ruh hallerine uygun müzikleri çok iyi yakalamışsın 🙂 sanırım müzik listeme burdan harika parçalar ekliycem:)

    ve eminim artık bu müzikleri dinlerken tebessüm etmemde bu hikayenin de rolü olacak 🙂
    ………………………
    valla çingu okurken acaip eğlendim, inanılmaz kafa dağıttım.. ellerine sağlık.. biraz geç kaldığıma hayıflanmakla birlikte şimdi tam da böyle bi şeye ihtiyacım varmış, iyi ki şimdi okumuşum dedim 🙂 akşam akşam sevindirdin beni ellerin dert görmesin,Allah ne muradın varsa versin diyerek yaşlı teyze moduna bağlıyorum 🙂

    ve önümde bekleyen bölümleri okumak için sabırsızlanıyorum 😀

    • @acaip durum: heyooo, çok sevindim beğenmene, laylaylom ^^ valla ben de hikayem okundukça mutlu oluyorum, hele böyle güzel yorumlar alınca suratıma bir gülümseme yerleşiyor, bilgisayar başında sırıtıp duruyorum 😀

      oyuncuları özenle seçtim (ahaha :D) en sevdiğim aktör ve aktrislerden olmalarına özen gösterdim, ama böyle yapınca da hikayeye kötü karakter ekleyemiyorum maalesef 😛 moon jee’yi sen şimdiden sevdiğine göre ilerleyen bölümlerde hastası olacaksın, o kadar diyeyim! 😀 ilk bölümlerde han seul’cü olan gong yoo hayranları bile moon jee’nin karakterinden dolayı yavaş yavaş dark side’a geçip han seul’ü terk ettiler 😀 😀 zaten bu hikaye kitlelere song joong ki’yi tanıtma ve sevdirme amaçlı bir hikayeye dönüştü, muhahah 😀

      han seul de cidden çok sevimli bir adam ama: hem şaşkın aşık, hem babacan, hem de çok cool. o da çok sevilesi bir karakter oldu.

      kızlarımız dersen yine öyle: ayça zaten hepimiz kendimizi onunla özdeşleştirebilelim diye var 😀 😀 sen de tıp okuduğuna göre tam senlik olmuş o zaman 😀 😀 hae in de aynı şekilde güzel ve şeker bir doktor kızımız. valla şaka maka bu hikaye benden doktorlara bir kıyak olmuş. bi tane de mühendisler için yazayım bari, haha 😀 😀

      merak etme canım, san young’dan öyle bir intikam alıyoruz ki hepimizin yüreğinin yağları eriyor! azıcık daha sabredip birkaç bölüm okursan göreceksin 😉

      moonwalk sahnesini yazarken ben de kıkırdıyordum 😀 müzikleri beğenmene de çok sevindim; genelde melodisine göre seçsem de bazen sözleriyle ön plana çıkanlar da oluyor… dinledikçe hikayemizi hatırla 🙂

      ben de yorumun için çooook teşekkür ederim tatlım; bütün amacım okuyanlara eğlenceli bir dünya yaratabilmek zaten, başardıysam ne mutlu 😉 senin güzel yorumun da benim günümü renklendirdi inan ki… tekrardan teşekkür ediyor, moon jee ve diğerleriyle iyi eğlenceler diliyorum! 😀 😀

  13. 2. bölüm ve zaten ilk bölümden adı karalisteye alınmış nappınnamcaya uyuz oldum 😦 Ayça’cım sen bi kenara çekil annem diye adamı ben dövecektim. O kadar kat çıktı o odaya ulaşana kadar dünyanın küfrünü etti bağıra çağıra bi insanoğluda adamın arkasından şirkette dedikodu çıkarmadı mı yahu 😀 Nerede benim dedikodu sever korelim ^^ (Hah tam Reha Muhtara bağladım hacı)

    Ayça ve Moon Jee yanyana çok eğlendirdiler beni (: Kahve içmek için bahçeye açılan yerde oturduklarında aklıma bizim salaş kız Hotaru geldi. Bu ikiliyi yanyana düşünmemiştim ama bu kahve muhabbetinden sonra verandada romantik kahvaltı ekşını için bile sen bunların başını bağlayabilirsin gibi de gelmedi değil 😀

    Sonracığıma kızımız Kore’ye düşer düşmez sağlam arkadaşlıklar kurdu 😀 Hayat ondan bir şerefsizi aldı belki ama 3 güzel insanı hayatına soktu üstelik 2 si çok oppa 😀 (Unutmayınız ki uzun boylu, yakışıklı ve zenginse oppadır.)
    Han Seul’un gel prensesim ol teklifini şakkadanak yapması hikayenin ortalarında beklediğim bir olay olmasına karşılık bunu bizim masum kızın önünde yapmasına gerek yoktu dedirtti.

    Batsın bu dünya diye dolaşan Ayça’ya arka fondan eşlik edecektim bende ama zavallı Moon Jee’ye kıyamadım 😛

    Başka hikayelerde isimlere genelde kopya çekerek yazsamda bu hikayede ki isimlerde hiç zorlanmadım 😀
    Kızın Adı Ayça cücük oppanın adı Moon Jee Soyismi Güneş Gongumuz Ha Neul diye dolaşıyor 😀 falan

    Neyse ellerine sağlık çingu ^^

    • @OhYoonJoo: Nappunnamca bütün öfkemizi üzerine çekmeye devam ediyor 🙂 Koreliler bu bölümde değilse de gelecek bölümlerde gerekli dedikoduları çıkarırlar, sen hiç merak etme 😉

      Ayça ve Moon Jee’nin sahneleri giderek daha eğlenceli olacak, buna garanti verebilirim 😉 Moon Jee’nin verandasını ve bahçesini ben de tam Hotaru’nun evi gibi hayal etmiştim zaten! O yüzden süper olmuş, tam da benim aklımdan geçeni görmüşsün. Romantik kahvaltı ekşını, hımmm, bak bu benim aklıma gelmemişti doğrusu! Akshsajakahsh 😀 😀

      Kızımız cidden bir yandan çok şanslı: Kime aynı anda Moon Jee, Hae In ve Han Seul gibi üç harika insanla birden tanışma şansı nasip olur ki? Allah bir yerden aldı mı diğer yerden veriyo işte böyle 🙂 “Unutmayınız ki uzun boylu, yakışıklı ve zenginse oppadır” Evet, bu lafımız tüm kızların kulağına küpe olsun, hahah 😀 😀 Han Seul’ün prenseslik teklifi henüz sadece iş için yapılmış bir teklif; ama bu teklif günün birinde başka amaçlarla da yapılır mı, onu göriciğiz 😉

      “Batsın bu dünya” sahnesi sanırım hikayede en çok eğlenerek yazdığım sahnelerin başında geliyor! Ahhh, Kore-Türk ortak yapımı bir dizi ya da film olsa da böyle Korelileri şok edecek sahneler sokuştursak diye içim gidiyor resmen! 😀 İsimler güneş ve ay göndermeli olduğu için kolay akılda kalıyor hakikaten… Eğlendiğine sevindim canım, umarım aynı biçimde devam eder ve bu kez yazara fazla gıcık olmazsın! 😀 😀 Öpüyorum, görüşmek üzere ^^

  14. Abisini de bi göremedik gitti… 😛 (Abiye taktım farkındayım ama merak ediyorum napabilirim ki 🙂 )
    Hae In ‘de Ayça’ya ters gitmez ins gördüğü bu sahneden sonra Hadi diyelim bu sahneyi açıkladılar. Ama Han Seul ‘de Ayça’yla birlikte olduğunda (yani öyle olur sanırım ) Hae In ne yapacak bilemedim şimdi 🙂
    Bu arada Moon Jee ‘nin evinin verandası sahnesinde Hotaru’nun evinin verandası geldi aklıma hep 😀
    Ellerine sağlık @hikaruivy

    • @Selin: Azıcık daha sabret sevgili Selin, abiyi görmemize çok az kaldı! 😀

      Hae In ve Ayça arasındaki arkadaşlık Han Seul’ün araya girmesi ile nasıl etkilenecek, doğrusu bunu anlatması biraz uzun sürer 🙂 Okuyup görünüz efenim 🙂 Ama şunu söyleyebilirim; iki kız da tatlı ve aklı başında kızlar; birbirlerinin saçlarını yolmayacaklarına emin olabilirsin 😀

      İnanır mısın, Moon Jee’nin evinin verandasını tarif ederken ben de Hotaru’nun evini düşündüm hep! 😀 O yüzden kalp kalbe karşıymış diyorum ^^ Yorumun için teşekkür ederim canım ^^

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s