5. Bölüm

“Baktın hayatın tadını çıkaramıyorsun, tadını kaçıranı hayatından çıkar!”

Bob Marley

Ayça güneşli bir sabaha uyandı. Gerinerek kollarını uzattı. Sonra gülümseyerek gözlerini açtı. Güzel bir gün onu bekliyordu.

Bir önceki geceyi hatırladı: Cidden çok eğlenmişti. Han Seul’le Hae In’in evinin kapısı önünde vedalaşırlarken Moon Jee ve Hae In’le karşılaştıkları an, hepsi için büyük bir şok olmuştu! Ama ilk andaki şaşkınlığı üzerlerinden attıktan sonra neşeleri yerine gelmiş, Moon Jee’nin evindeki muhteşem ziyafetin keyfini çıkarmışlardı. Sonra karaoke bara gidilmişti. Ayça için ilginç bir deneyim olmuştu bu; çünkü genç kız ilk kez karaoke bara gidiyordu! Moon Jee bunu duyunca şaşkınlıktan nerdeyse kafayı yiyecekti:

“Nasıl yaa? Sen nerde yaşıyordun kızım, ayda falan mı? Karaoke bara nasıl gitmezsin?”

“Bizde o kadar yaygın değildir ki…” diye dudak büktü Ayça. Sonra içinden: “Ayrıca ben tıp okudum oğlum, barlarda sürtmeye vaktim var mıydı sanki?” diye geçirmeden edemedi.

Ama ortama çabuk adapte oldu genç kız: Hae In ve Moon Jee’nin birlikte son dönemlerin popüler bir şarkısını söylemesinden sonra mikrofonu eline aldı; ve I will survive’ı söylemeye başladı:

“First I was afraid / I was petrified

i kept thinking i could never live without you by my side
but then i spent so many nights
just thinking how you’ve done me wrong
i grew strong
i learned how to get along”

Özellikle “well now go / walk out the door” kısmını söylerken San Young’u bacaklarına yapışmış yalvarırken hayal ediyordu! Ayça şarkısını söylerken yüzüne zalim bir sırıtış geldiğini gören Moon Jee gülerek bağırmaya başladı:

“Süpersin Ayça-sshi, way to go adamım!”

Han Seul ise Ayça’nın yüzündeki zalim ifadeyi görünce bir an onun kokteylde yaptıklarını hatırlayıp ürpermeden edemedi: Normal haliyle tatlı, sakin bir kızdı ama tersi çok pisti bu Ayça’nın.

Ayça şarkısını bitirince Hae In, Han Seul’e döndü:

“Hadi Han Seul-sshi, sıra sende!”

“Ah, benim sesim çok kötüdür, ben söyleyemem,” dedi Han Seul nazik bir gülümsemeyle, ama hem Hae In, hem de Moon Jee iki yandan ona yüklenmeye başladılar:

“Ne olacak canım, biz de öylesine söyledik işte…”

“Olmaz Hyung, sıra sende! Oyunbozanlık yapmak yok!”

Sonunda Han Seul ısrarlara dayanamadı; mikrofonu eline alıp She’yi söylemeye başladı. Ama daha ilk notadan detone olmaya başlamıştı bile! Diğer üç genç ilk anda kibarlık edip bir şey demeden dinlemeye çalıştılar, ama Han Seul nakarata gelip “She may be the reason I surviveeeee!” diye tiz bir sesle bağırınca hepsi birden aynı anda koptular! Hae In:

“Keşke bu kadar ısrar etmeseymişiz,” dedi gülerek, “Şarkı söylemek istememesinin haklı bir nedeni varmış…”

“Eğer kardeş olduğunuzu bana şimdi söyleseydiniz asla inanmazdım,” diye güldü Ayça da, “Galiba sesle ilgili ailedeki bütün yetenekleri sen almış, abine bırakmamışsın!”

Moon Jee bir kahkaha patlattı:

“Hımm, o benden önce doğduğuna göre teorik olarak bu pek mümkün gözükmüyor… Ama haklısınız sevgili bayanlar, abimde müzik kulağı sıfırdır!”

“YA! Söyle dediniz söyledik işte,” dedi Han Seul, ve yarı şaka- yarı kızgın, sert bir hareketle mikrofonu Moon Jee’nin göğsüne vurur gibi ona uzattı. Moon Jee sırıtarak aldı mikrofonu:

“Üzülme Hyung, senin de benden daha çok kasın var. Bak ben seni hiç kıskanıyor muyum??”

Kızlar yine gülmeye başlarken Moon Jee sahneye geçmişti bile. Hae In:

“Hadi şöyle güzel bir K-pop veya J-rock parçası söyle!” diye ellerini çırptı. Moon Jee ise oyunbaz bir gülüşle:

“Hayır hayır,” diye parmağını salladı, “Sürekli onlarla iç içeyiz zaten Hae In-ah… Bugün size hayattaki rol modelim olan adamdan bir şarkı dinleteceğim!”

“Kimmiş o, Garfield mı?” diye sırıttı Han Seul alaycı alaycı. Moon Jee dudak büktü:

“Kardeşini hiç tanımıyorsun, di mi Hyung? Cık cık cık, dalga geçmeden önce azıcık bilgi sahibi ol! İşte şarkı geliyor!”

Böyle deyip şarkısını ayarladı; ve odayı çok tatlı bir reggae melodisi doldurdu. Ayça neşeyle ellerini çırptı:

“Oh! Ben bunu biliyorum! Bob Marley bu!”

Bob Marley – One Love

Gerçekten de Moon Jee söylemek için “One Love”ı seçmişti. Neşeyle şarkısını söylerken, bir yandan da sağa sola sallanıyordu:

“one love! one heart! (tek aşk! Tek kalp!)
let’s get together and feel all right. (Haydi bir araya gelelim ve iyi hissedelim)
hear the children cryin’ (one love!); (çocukların bağırışını duyun: tek aşk!)
hear the children cryin’ (one heart!), (çocukların bağırışını duyun: tek kalp!)
sayin’: give thanks and praise to the lord and i will feel all right; (diyorlar ki: tanrıya şükranlarımızı sunalım ve böylece iyi hissedeceğim)
sayin’: let’s get together and feel all right. wo wo-wo wo-wo! (diyorlar ki: haydi bir olalım ve iyi hissedelim)”

Diğer üçlü de bu neşeli şarkıya yüzlerinde gülücüklerle tempo tutarak eşlik ederken, Ayça içinin mutlulukla dolduğunu hissetti: San Young yüzünden hayatı mahvolduğundan beri ilk kez, ilk kez kendini gerçekten mutlu hissediyordu. Sahnede şarkısını söyleyen Moon Jee’ye baktı: Bu neşeli çocuğun yanında birkaç dakika durunca bile insanın morali düzeliyordu! Sonra bakışları Hae In’e kaydı: Bu sıcakkanlı, tatlı kızı daha çok az tanıdığı halde çok sevmişti. En sonunda, Han Seul’e bakarken bu defa kokteyl gecesinde, yangın çıkarmak için kendisine nasıl yardım ettiği geldi aklına. Genç kızın içi minnetle doldu, gözleri nemlendi. Perdeleri tutuşturup çocuksu bir neşeyle Ayça’nın elinden tutarak: “Yangın vaaar!” diye koşan Han Seul ne kadar da sevimliydi!

Ayça birden, bu üçlüye inanılmaz derecede bağlandığını hissetti: Evet, belki Kore macerası pek de iyi başlamamıştı ama, en azından bu üç insanla tanışabildiği için kendini acayip derecede şanslı hissediyordu.

Ayça yüzünde hâlâ bir gece öncesinin güzel anlarının yarattığı gülümsemeyle yataktan kalktı, banyoya geçti. Yüzünü yıkayıp üzerini değiştirdikten sonra çantasını alıp hemen kendini evden dışarı attı: Bugün çok işi vardı!

Genç kız bir süre daha Kore’de kalmaya karar vermişti. Nasıl olsa artık parası vardı; ayrıca Han Seul çalışma iznini halledeceğine dair söz vermişti. Ama hepsinden önemlisi, annesi ve babasıyla yüzleşmek için kendini hâlâ hazır hissetmiyordu.

O yüzden bugün kiralık ev arayacaktı. Daha sonra iş de bakmaya başlayacaktı. Hae In başhekimle tekrar görüşeceğini söylemişti, ama Ayça ne olur ne olmaz diye başka yerlerle de konuşmak istiyordu.

Emlakçıya giderken yol üzerinde bir cafeden gelen pişmiş poğaça kokusu genç kıza birden ne kadar aç olduğunu hatırlattı. Ayça bir an durakladı, sonra neşeli bir şekilde cafeden içeri girdi: Önce karnını doyurmaya karar vermişti. Acelesi yoktu nasıl olsa, evler kaçmıyordu ya!

Az sonra bir fincan çay eşliğinde sıcacık kruvasanları midesine indirirken kendini oldukça keyifli hissediyordu. Cafede bir de gazete standı vardı; günlük gazete ve dergilerden hemen hepsi sıralanmıştı. Ayça neşe ve merakla birkaç gazeteyi eline aldı. Kendisiyle ilgili haber var mı merak ediyordu.

Daha ilk sayfada sarı peruklu fotoğrafını görünce keyifle sırıttı: Yolda gördüğü bir köpekle oynarken çekilmiş fotoğrafını basmışlardı. Altında ise: “Prenses sıcak tavırlarıyla Kore halkının gönlünü kazandı” yazıyordu. Ayça neşeyle güldü.

Ama ikinci sayfaya geçer geçmez gülüşü dudaklarında dondu: Sosyete haberlerini veren köşede, San Young ve nişanlısının fotoğrafını görmüştü! Fotoğrafla ilgili haberde de “Yaz sonunda düğün var…” yazıyordu.

“Hımm, sosyete haberlerini mi okuyorsun? Ben sana söyleyeyim, Paris Hilton bu sene de Kore’ye gelmiyor!”

Hemen kulağının dibinde çınlayan neşeli bir sesle yerinde zıpladı Ayça. Daha o bir şey demeye kalmadan, Moon Jee elinde kahve ve bir kekle teklifsizce gelip masasına oturmuştu bile.

“Günaydın Ayça-sshi! Bakıyorum sen de bizim mahallenin en güzel cafe’sini hemen keşfetmişsin…”

Ayça az önceki şoku üzerinden atıp kendini gülümsemeye zorladı:

“Yaa, evet, öyle oldu… İçeriden yükselen güzel kokulara karşı koyamadım!”

“Öyledir, buranın çörekleri çok lezzetlidir,” dedi Moon Jee kekinden kocaman bir parça ısırırken. Sonra ağzı dolu dolu, Ayça’nın önündeki gazeteyi işaret etti:

“O kızı tanıyorum ben! Benim okulumda, birlikte ekonometri dersi alıyoruz…”

“Kimi, şu yazın evlenecekler haberi olan kızı mı?” dedi Ayça şaşkınlıkla. Moon Jee kafasını salladı:

“Evet ya, o kız benim alt dönemim.”

“Nişanlısını da ben tanıyorum: Benim eski sevgilim!” dedi Ayça alaycı bir sesle. Moon Jee’nin ağzına attığı kek birden boğazına kaçtı! Genç çocuk öksürüp kendine gelmeye çabaladı, sonra:

“Vuhaaa! Tesadüfün de bu kadarı!” dedi heyecanla, “Bu gidişle korkarım yakında kardeş çıkıcaz Ayça-sshi!”

Ayça onun bu lafına gülmeden edemedi. Ama hemen sonra yüzündeki gülümseme yeniden silindi. San Young’u düşündükçe hâlâ canı acıyordu. Genç kızın gözlerinin yeniden nemlendiğini fark eden Moon Jee bir an üzüntüyle baktı ona. Sonra birden aklına gelen şeyle heyecanlandı:

“Oooo, o zaman bak şimdi söyleyeceğim şey senin keyfini yerine getirir: Geçenlerde senin bu eski sevgili başbakanın önünde altına yapmış! Rezil olmuş rezill!”

Ayça birden gülmeye başladı. “Biliyorum… Haberim var…”

“E kızım o zaman daha ne üzülüyorsun?? Böyle mal bir heriften kurtulduğun için şansına şükretmelisin!” diye sırıttı Moon Jee. Ayça ise gülümsedi, bir şey demedi. San Young’un başına gelenlerin kendi marifeti olduğunu Moon Jee’ye anlatıp zavallı çocuğu dehşete düşürmek istemiyordu.

“Eee, kahvaltıdan sonra ne yapıyorsun?” dedi Moon Jee. “Baksana, işin yoksa benle koşmaya gelsene…”

“Koşmaya mı?”

“Evet, spor yapacağım. Hem beden hem de ruh sağlığı için açık havada koşmak en iyisidir, insanın acayip moralini düzeltir!” dedi Moon Jee sırıtarak. Ayça bir an:

“Ama ben ev bakmaya gidecektim…” diye itiraz edecek oldu; ama Moon Jee hemen lafı ağzına tıkadı:

“Koştuktan sonra beraberce gideriz… Hadi ama, nazlanma!”

“Eh… Peki madem…” dedi Ayça da mecburen. Moon Jee: “Süper! Hadi o zaman, bir an önce ye yemeğini, fazla sıcağa kalmayalım,” deyip kendi önündekilere yumulmuştu bile. Bir yandan da ağzı dolu dolu Ayça’ya: “E hadi! Çabuk çabuk ye!” diyordu. Ayça şaşkınca: “Ta-tamam…” diye kekeleyip kruvasanından koca bir lokma ısırdı. Koşma işini kabul ettiğine şimdiden pişman olmuştu bile: Bu çocuğun enerjisine yetişebilecek gibi görünmüyordu!

Hae In küçük bir hastasını uğurlamak üzereydi:

“Bundan sonra terli terli su içmek yok, tamam mı Chae Ra? Annenin sözünü dinleyeceksin…”

Ufaklık “tamam, ama bana şekey vey,” diye avcunu uzattı. Hae In gülerek masasının üzerindeki şeker kavanozundan bir tane yaldızlı pakete sarılmış şeker çıkartıp çocuğa verdi: “Buraya sırf bunlardan almak için geldiğini biliyorum! Ama bir daha üşütürsen iğne yapmak zorunda kalacağım Chae Ra-yah!”

Chae Ra ve annesi odadan çıkarken Hae In hâlâ kendi kendine gülüyordu. Çocuklarla uğraşmak hem eğlenceli, hem de çok zor bir şeydi!

“Doktor hanım, eski bir hastanız sizi ziyarete geldi, acaba müsait misiniz?”

Hae In heyecanla başını kaldırdı: Kapıda Han Seul yüzünde neşeli bir gülümsemeyle ona bakıyordu!

“Ah, lütfen girin Han Seul-sshi!” dedi Hae In heyecanla. “Sanırım dikişlerinizin alınması için geldiniz…”

“Evet, onun için geldim,” dedi Han Seul içeri girerken. “Ama bu sizli-bizli konuşmak da ne oluyor? Dün akşam karaoke barda şarkı söyleyişimi eleştirirken gayet samimiydin oysa!”

“Ah, doğru…” diye güldü Hae In. Sonra genç adamın gözlerine baktı, gülerek: “O halde hoşgeldin!” dedi, “Nasıl, şimdi oldu mu?”

“Evet, daha iyi,” diye sırıttı Han Seul ve gömleğinin kolunu sıyırmaya başladı. Bir yandan da: “Ee, görüşmeyeli nasılsın?” diye sordu. “Hayat nasıl gidiyor?”

“Duyan da bir aydır görüşmediğimizi zannedecek,” diye güldü Hae In, “Daha dün gece birlikte karaoke yapıyorduk Han Seul-sshi!”

“Yapma yahu, o dün gece miydi?” diye sırıttı Han Seul şakayla karışık. Sonra abartılı bir biçimde içini çekti: “Vay beee… Zaman hızlı geçiyor diyenlere inanmamak lâzım…”

Hae In sevimlice güldü. “Bakıyorum bugün çok neşelisin…”

“Neşeliyim elbette! Dün önemli bir işi yüzümün akıyla tamamladım ve bugünü kendime tatil ilân ettim!” dedi Han Seul neşeyle. “Gün boyu kendimi sokaklara vurup gezip tozacağım! Hatta bir sokak lokantasında soju içip sarhoş olacağım! Vay bee, bayaa iyi bir gün beni bekliyor…”

Han Seul keyiften gözleri parlayarak geçireceği güzel günü anlatırken zavallı Hae In’in de ağzının suyu akmıştı. Üzüntüyle içini çekti.

“Benimse gün boyu burada olmam gerekiyor…”

“Eğer kaçabilirsen gel seni de götüreyim?” dedi Han Seul muzipçe. “Bu güzel günde bana eşlik et. Hatta okyanus kenarına bile gidebiliriz! Ne dersin?”

Hae In birden heyecanlandı. Han Seul’le bütün bir günü birlikte geçirmek… kulağa ne kadar hoş geliyordu! Ama hemen sonra üzüntüyle başını salladı:

“Olmaz… Klinikte yeterli doktorumuz yok, o yüzden burdan ayrılamam…”

“Ah… Çok yazık,” dedi Han Seul. Bir süre ikisi de konuşmadılar. Hae In dikkatlice dikişleri alırken Han Seul, içinden “acaba Ayça’yı sorsam ayıp olur mu…” diye geçiriyordu. Aslında gününü Hae In’le değil, Ayça’yla geçirmeyi tercih ederdi, ama Hae In de sevimli bir kızdı; o yüzden genç adamın onunla gezip tozmaya da bir itirazı yoktu. Ayrıca bir kızı tavlamak istiyorsanız, onun yakın arkadaşlarıyla da iyi geçinmeniz gerekir. Han Seul bu kuraldan haberdardı elbette.

Yine de genç adam, Ayça’dan bahsetmeden edemedi:

“Bu arada, Ayça’nın çalışma izni işiyle hemen yarın ilgilenmeye başlayacağım. Çok uzun sürmeyeceğini umuyorum.” Sonra neşeli bir tavırla Hae In’e göz kırptı: “Belki o zaman senin de daha çok boş vaktin olur, bol bol gezersin. Böylece benim aylak günümü kıskanmana gerek kalmaz!”

Hae In burukça gülümsedi: “Eh, heralde öyle olur…” Ama genç kız aslında bugün Han Seul’le gezinti yapma fırsatını kaçırdığı için fena halde üzülmüştü.

O sırada muayenehanenin kapısı açıldı: Kapıda, kliniğin doktorlarından, doğum iznine ayrılmış olan Seung Mi’nin güleç yüzü göründü:

“Hae In-ah! Nasılsın canım??”

“Ah, Seung Mi Unni! Sen nerden çıktın?” dedi Hae In heyecanla ve gidip kapıdaki doktor kadına sarıldı. “Hoşgeldin! Nasılsın? Bebek nasıl?”

“Bebek çok iyi de, ben evde oturmaktan sıkıldım artık!” diye güldü kadın. Hae In şaşkınca mırıldandı:

“Öyle mi? Oysa biz seni daha birkaç hafta beklemiyorduk…”

“Valla şekerim, sürekli bebek bezi değiştirme, bebek uyutma, emzirmeyle geçen günler beni buradakinden daha çok yordu!” deyip bir kahkaha attı Seung Mi. Sonra karşısındaki genç kızın ellerini tutup şakacı bir tavırla ekledi: “Ayrıca işittiğime göre bu aralar kendini çok yoruyormuşsun… O yüzden hazır ben bugün buradayken seni izne gönderiyorum!”

“N-nasıl yani?” dedi Hae In heyecanla. Seung Mi:

“Yani bugünlük izinlisin, eve git ve iyice dinlen!” dedi gülerek. Sonra gözü, az ötede merakla ikisini dinlemekte olan Han Seul’e kaydı ve çapkın bir gülümsemeyle:

“Ya da eve gitme… İçerideki gibi yakışıklı bir adamla güzel bir gün geçir!” deyip bir kahkaha attı. Hae In kıpkırmızı olmuştu: “Unni…” diye mırıldanırken Seung Mi çoktan dışarı çıkmıştı bile:

“Hadi ben kaçtım! Sana iyi gezmeler!”

Hae In kapıyı kapatıp yeniden Han Seul’e döndüğünde yüzündeki mahcubiyeti gizleyemiyordu.

“Seung Mi Unni böyledir işte… Onun adına özür dilerim senden…”

“Özür dileyecek bir şey mi var?” diye güldü Han Seul. “Noona bana yakışıklı dedi, bunun neresi kabahat olabilir ki?”

Hae In de gülümsedi, “doğru ya…” Sonra cesaretini topladı; Han Seul’ün gözlerinin içine baktı:

“Bu arada eğer az önceki teklifin geçerliyse, sanırım artık sana eşlik edebilirim gibi görünüyor!”

“Tabii ki geçerli!” dedi Han Seul neşeyle. Sonra ayağa kalktı: “Haydi o zaman, günümüzü burada oturarak harcamayalım, değil mi?”

Hae In de “tamam” diye başını sallayıp hemen üzerindeki doktor önlüğünü çıkardı, çantasını alıp Han Seul’ün arkasından koşturdu. Genç kız ayağına kadar gelen bu fırsata inanamıyordu! Neşeyle gülerek kapıyı çekti.

Bobby McFerrin – Don’t worry be happy

Ayça’nın artık bir adım daha atacak hali kalmamıştı. Olduğu yere çöküverdi.

“Ben bittim! Ölüyorummm!”

Moon Jee şaşkınlıkla arkasını döndü. Daha koşmaya başlayalı yirmi dakika bile olmamıştı. Ayça’nın başucuna gelip kızın kollarından çekiştirmeye başladı:

“Haydiiii, haydi ama Ayça! Sen ne kadar kof çıktın böyle?? Daha yeni başlıyoruz!”

“NE?! Saçmalama, ben aylardır böyle spor yapmıyorum!” diye soluk soluğa konuştu Ayça. Zavallının yüzü koşmaktan kıpkırmızı olmuştu. Moon Jee, çömezinin yeteneksiz çıktığını anlayan kung fu ustası edasıyla içini çekti.

“Anlaşıldı, senden iş çıkmayacak… Zaten kabahat bende; hem yaşlı, hem de şişko bir kızdan nasıl bir performans bekliyordum ki?”

“NEYYY??!!! O son cümleni tekrar et bakayım!”

Ayça’nın öfkeli gözleriyle göz göze gelince Moon Jee birden ürperdiğini hissetti. Gülmeye çabalarken:

“Ben… sadece seni gaza getirmeye çalışıyordum Ayça-sshi! Bir Çin büyüğü demişti ki: “obezlere şişko deyip onları motive etmek lâzım!” Ahahaha!”

“Obez miiii??? Yuuhhhh! Manyak mısın oğlum sen?!” diye bağırdı Ayça. Onun kızgın bir boğa gibi burnundan soluduğunu fark eden Moon Jee ise çenesini kapatıp kaçmanın daha iyi bir fikir olduğunu çoktan anlamıştı bile! O tabanları yağlamış koşarken Ayça da az önceki yorgunluğunu unutmuş, Moon Jee’nin peşinden koşturmaya başlamıştı: “Ne obezi bee?! Siz hepiniz Afrikalı çocuklar gibi açlık sınırında yaşıyorsanız ben n’apayım ulan?? Çabuk o lafı geri al!”

Moon Jee önde, Ayça arkada, iki çocuk uzunca bir süre koşturdular. Nihayet, güzel bir parktan geçerlerken Ayça artık dayanamadı; soluk soluğa durup önce dizlerinin üzerine çöktü, sonra da olduğu yerde toprağa uzanıverdi! Bu sefer hakikaten pili bitmişti. Moon Jee de yorulmuştu, ama erkekliğe leke sürdürecek değildi. Yüzünde muzip bir sırıtmayla Ayça’nın başucuna geldi, elindeki su şişesiyle yerde yatan genç kızın kafasına vurdu:

“Tak tak! Evde kimse var mı? Ben yaşlı ve şişko bir bayanı aramıştım…”

“Kapa çeneni yoksa ölümün benim elimden olacak çocuk…” diye dişlerinin arasından tısladı Ayça başını bile kaldırmadan. Moon Jee ise onun tüm bu kabadayılığına karşın gücünün tükendiğini anlamıştı, o yüzden gelip Ayça’nın hemen yanına oturdu. Muzipçe onu süzmeye başladı.

“Ama kabul et, moralin yerine geldi,” diye sırıttı. “Artık sabah cafedeki gibi eski sevgilini düşünüp dertlenmiyorsun! Ne de olsa, fiziksel acı, her zaman ruhsal acılar için birebirdir!”

“Sen susacak mısın…” dedi Ayça yine yerde yatmaya devam ederken. Moon Jee bir kez daha onun kafasına vurdu:

“Sen de ne küstah bir şey çıktın böyle?? Ben sana burda manevi bir dünyanın kapılarını açıyorum, senin söylediğin sözlere bak… Halbuki “yüce guru, muhteşem insan, saygıdeğer Moon Jee üstad” deyip beni el üstünde tutmalıydın!” Sonra bilgiç bir edayla parmağını salladı: “Ama ben bunun böyle olacağını biliyordum: Bir Çin atasözü der ki “mavi gözlüler sinsi olur”, mavi gözlü insandan korkacaksın arkadaş!”

“Atma bir kere, Çinli’lerde mavi göz mü var ki öyle bir atasözü olsun,” deyip yerinden doğruldu Ayça. “Onun aslı bir Türk atasözüdür. Ve kısa boylular için söylenir!”

“Yapma yahu? Emin misin? Hımm, tuhaf şey doğrusu, Çin atasözü olduğundan nerdeyse emindim…” diye dudak büktü Moon Jee. Sonra az ötedeki bir cafeye gözü ilişti. Arap esintili, giriş kapısında piramitler ve hiyeroglifler şeklinde süslemeler olan, belli ki bir Mısır cafe’siydi bu cafe. Moon Jee sırıtarak Ayça’yı bir defa daha dürttü: “Hadi kalk da şu karşıdaki cafede bugünki üstün performansının ödülü olarak sana bir çay ısmarlayayım bari…”

“Beni buradan kaldırman için bir vinç getirmen gerekecek…” dedi Ayça ve bu defa da toprağa sırt üstü uzandı. Moon Jee’ninse pes etmeye niyeti yoktu: “Hadiiii, tembellik etme! Bak sizin oraların çayından ısmarlayacağım! Hadi dediiiim!”

“Mısır nereee, Türkiye nere? Senin lisede coğrafyan kaçtı?”

“Öfff, hadi ama, uzatma! Bak gelmezsen seni burda bırakıp ben tek başıma gidiyorum!”

Böyle deyip yürümeye başladı Moon Jee. Ayça ise gülerek arkasından seslendi:

“Tamam tamam, dur! Geliyorum!”

Genç kız güçlükle ayağa kalktı, yürümeye başladı. Moon Jee’ye yetişince bu defa da o, genç çocuğun kafasına bir şaplak attı: “Bir daha bana şişko ve yaşlı deme!”

“Tamam noona!” diye sırıttı Moon Jee ve elini başına götürdü: “Off, acıdı yav… Sen bu ağır ellerle nasıl doktor oldun, anlamadım valla…”

“Hadi hadiiii!” deyip onu çekiştirdi Ayça. Her şeye rağmen yüzüne kocaman bir gülümseme gelip yerleşmişti. Bu şirin ufaklık insanın hakikaten de moralini düzeltmek için birebirdi.

Bigbang – Sunset Glow

Han Seul ve Hae In’se aynı anda Seul’ün bir başka köşesinde, bu güneşli günün tadını çıkarmakla meşguldüler: Bir Pazar yerini gezmeye başlamışlardı; bir yandan sokak satıcılarından aldıkları pirinç keklerini yerken, bir yandan da tezgahlardaki ilginçlikleri çocuklar gibi birbirlerine gösterip eğleniyorlardı. Hae In’in gülümsemekten yanakları ağrımıştı; neşeyle yanıbaşındaki Han Seul’e döndü:

“Belki de yıllardır bir pazar yerini gezmemiştim Han Seul-sshi! Ne kadar eğlenceli olabildiğini unutmuşum…”

“Bense bayılırım pazar yerlerine!” diye sırıttı Han Seul ve az ilerideki tezgahta duran kocaman bıyıklı bir balığı işaret etti: “Baksana şuna! Aynen bizim savunma bakanına benziyor! Şimdi bu balığı gördükten sonra insanın gününün güzel geçmemesi mümkün mü??”

Hae In bir kahkaha attı. Han Seul’ün kalıplı görüntüsünün ardında, aslında en az kardeşi kadar komik ve çocuksu olduğunu anlamıştı.

Moon Jee aklına gelince gülümsemeden edemedi genç kız. Sonra hâlâ üzerinden atamadığı bir şaşkınlıkla yanındaki adama baktı:

“Bu arada senin Moon Jee’nin ağabeyi olmana hâlâ inanamıyorum!” dedi. “Moon Jee seni dilinden düşürmez: Yok ağabeyim şöyle yakışıklıdır, yok böyle akıllıdır, şöyle iyi dövüşür… Bunca zamandır ondan duyduğum kişiyle böyle bir tesadüf eseri tanışmak benim için inanılması güç bir olay…”

“Evet ya, ben de bizim ufaklığın senden bahsettiğine şahit oldum,” dedi Han Seul neşeyle. Hatta dilinin ucuna Moon Jee’nin Hae In’i hülyalı gözlerle çok hoş ve seksi diye anlattığı da geldi, ama son anda dilini tutmayı başardı; belli ki Hae In’in henüz Moon Jee’nin kendisine olan duygularından haberi yoktu ve genç adam boşboğazlık edip de kardeşinin sırrını elevermek istemiyordu. Konuyu değiştirmek için gülümsedi:

“Eee, nasıl bari, Moon Jee’nin anlattığı kadar var mıymışım? Yoksa bizimki fazla mı abartmış?”

Hae In bir an ne diyeceğini bilemedi. Sonra mahcup bir gülümsemeyle başını eğdi:

“Şey… sanırım az bile söylemiş…”

Han Seul şaşırarak ona baktı. Genç kızın kızarmış bir yüzle bakışlarını kaçırdığını fark edince gülümsemeden edemedi. “Eh, ne yapalım ufaklık, genç kızlar hâlâ senden önce beni tercih ediyor,” dedi içinden. “Ama korkmana gerek yok, Hae In-sshi’yi elinden alacak değilim…”

Yine de Hae In gibi güzel bir kızla gezinmek hoşuna gitmişti genç adamın. Ne zamandır date’e çıkmamış olduğunu düşündü bir an. Sonra içi sızlayarak anımsadı:

Jun Hee gittiğinden beri hiçbir kadınla ilgilenmemişti ki…

Beynine bir anda üşüşen anıları geri göndermeye çabalarken yanındaki genç kıza dönüp çabucak gülümsedi. Sonra az ilerideki bir takı tezgahını işaret etti:

“Biraz da şuraya bakalım mı? Siz kızlar seversiniz böyle şeyleri…” Hae In’se bir an tereddüt etti:

“Sevmesine severiz de… Sen sıkılmayasın?”

“Neden sıkılacakmışım? Ben de severim,” dedi Han Seul. Ama Hae In ona inanmaz bir tavırla bakınca güldü: “Tamam tamam, itiraf ediyorum, pek de sevmem… Ama şimdi içimden geldi; bakmak istiyorum. Belki ben de deri bir bileklik alırım…”

“O zaman anlaştık,” diye güldü Hae In ve tezgaha yanaştı. Merak ve beğeniyle tezgahtaki kolye uçlarını, yüzükleri incelemeye başladı. Sonra içlerinden biri dikkatini çekti, merakla eline aldı. Gülen bir güneş kolyesiydi bu. Han Seul kolyeyi onun elinden aldı:

“Hımm, hiç fena değil… Sade ama zarif… Zevkli bir insansın Hae In-sshi…”

“Teşekkürler,” dedi Hae In yeniden kızarmaya başlarken. Bir yandan da uzun zamandır gönül işlerinden uzak olduğu için fena halde acemileştiğini, utangaç bir kız çocuğu gibi davrandığını fark ettikçe içten içe kendine kızmadan edemiyordu!

“Agasshi’nin zevki hakikaten takdire şayan,” diye gülümsedi tezgahın başında duran orta yaşlı kadın. Sonra Han Seul’e döndü: “Sanırım kız arkadaşınızın beğendiği kolyeyi kendisine siz armağan etmek istersiniz…”

Hae In’in gözleri irileşirken telaşla: “Ah, hayır, hayır!” diye itiraz etmeye çabaladı. Ama Han Seul çoktan cüzdanını çıkarıp ödeme yapmıştı bile:

“Elbette! Buyrun ajumma… Teşekkür ederiz!”

Sonra kibar bir jestle kolyeyi Hae In’e uzattı. Genç kız, kolyeyi alırken kıpkırmızı olmuştu:

“Ben… Çok teşekkür ederim,” diyebildi. Han Seul’se umursamazca elini salladı: “Rica ederim, ufak bir hediyeydi, büyütmeye gerek yok…”

İkili yürümeye devam ederken Hae In hızlanan kalp atışlarını normale çevirmeye çabalıyordu. Han Seul’se hâlâ eğlence peşindeydi. Az ötedeki dondurma tezgahını işaret etti:

“Birer dondurma yiyelim mi?”

“Olur,” diye başını salladı Hae In. Sonra birden atıldı: “Ama bu sefer ben alayım!”

“Yok canım, ben alırım,” dedi Han Seul. Ama Hae In ondan önce koşturmuştu bile: “Ajusshi! Bize iki tane dondurma lütfen!”

Han Seul gülümseyerek onun yanına doğru yürürken, birdenbire, pazar tezgahları arasında kalan daracık alandan bisikletli bir sokak satıcısı geçmeye kalktı. Yürüyüş alanındaki yayalar arasında bir dalgalanma oldu. Kadının biri, dondurma tezgahının başında satıcının işini bitirmesini bekleyen Hae In’i sertçe itiverdi! Han Seul hemen bağırdı:

“Hae In, dikkat et!”

Hae In’se daha ne olduğunu bile anlayamadan dengesini kaybedip olduğu yerde yalpalamıştı. Han Seul, savunma sporlarından gelen bir refleksle onu kollarından sıkıca tuttu. Heyecanla:

“İyisin, değil mi?” diye sordu.

Hae In’in yine yanaklarına kan hücum ederken genç kız bir defa daha kendi kendine küfretti: Han Seul yakınına her geldiğinde böyle kızarmaya devam ederse işleri vardı!

“Aaa, anneeee, sevgililere bak!”

Hae In ve Han Seul başlarını çevirdiklerinde hemen yanıbaşlarında dondurmasını yalayarak onları muzip muzip süzen yedi-sekiz yaşlarında bir kız çocuğuyla karşılaştılar. Küçük kız, dişsiz ağzını açıp güldü:

“Abi de hoşmuş Unni, aferin, iyi bulmuşsun! Ama öpücük vermezsen kaçıp gider! Bak böyle yapacaksın: Mmmmucuuuk!”

Küçük kız dudaklarını büzüştürüp öpücük nasıl verilir gösterirken bu defa Hae In kadar Han Seul de kıpkırmızı olmuştu! Ufaklığın annesi: “Hae Won! Çok ayıp, neler yapıyorsun öyle??” diye kızını çekiştirdi, bir yandan da Hae In ve Han Seul’e dönüp mahcupça eğildi: “Kusura bakmayın, zamane çocukları işte… Ahahah…” Sonra kızı çeke çeke uzaklaştırdı. Han Seul ve Hae In’se ağızları açık bir halde, bu büyümüş de küçülmüş veledin ardından bakakaldılar.

“O nasıl çocuktu öyle yaa?” dedi Han Seul.

“Harbiden…” diye mırıldandı Hae In. Sonra hâlâ kolunu tutmakta olan Han Seul’le göz göze geldi. Han Seul utanarak hemen kızın kolunu bıraktı, sonra gülmeye çabaladı:

“Eheh… Neyse, ne diyorduk?”

“Ben… dondurma alıyordum!” dedi Hae In ve kırmızı yüzünü saklamak için yeniden dondurma tezgahına döndü. Ve Han Seul’e fark ettirmemeye çalışarak içini çekti.

Hakikaten çok hoş bir adamdı Han Seul: Baksana, çocuklar bile adamın yakışıklılığının farkındaydı yahu…

Ve kendisi, bu hoş adama fena halde tutulmuştu.

“Oh beee, bu zevki özlemişim…” dedi Ayça nargilesinden derin bir nefes çekip. Sonra çektiği nefesi ağzından ve burnundan dev bir duman bulutu halinde geri verdi. Moon Jee’nin hayretten ağzı açık kalmıştı:

“Noona… Bundan önce sana gumiho dediğim için beni affet: Sen aslında mavi gözlü bir ejderhaymışsın!”

“Abartma oğlum, bu kadarcık duman çıkarmak da nedir yani?” diye güldü Ayça. “Dur dur, ben sana asıl halka yapayım da gör.” Böyle deyip bir nefes daha çekti; sonra dumanı halkalar halinde ağzından çıkardı. Moon Jee heyecanla onu alkışlamaya başlamıştı:

“Vaooov, süper süper! Bu nargile ne acayip bir şeymiş!”

“Sen de denesene,” diye marpucu ona uzattı Ayça. Ama Moon Jee’nin bir nefes çekmesiyle öksürmesi bir oldu. Öksüre tıksıra marpucu geri verirken:

“Üzgünüm ama ejderhalık benim genlerimde yok anlaşılan,” diye sırıttı. Ayça omuz silkti:

“Çok yazık… Halbuki nargile tüttürmek büyük bir keyiftir… Şöyle İstanbul’da Tophane’ye ya da Moda’ya gidip deniz kenarında tüttüreceksin mesela…”

“Benimse aklıma direk Kızılderililer’in barış çubuğu tüttürmesini getiriyor,” diye sırıttı Moon Jee. Sonra elini kaldırıp Kızılderili taklidi yaptı: “Ugh! Biz dostuz beyaz adam!”

Ayça gülmeye başladı. Sonra keyifle bir nefes daha çekti. Bu Mısır cafesini buldukları iyi olmuştu: Baksana, taa Allah’ın Seul’ünde nargile keyfi yapıyordu!

Onun neşesinin iyice yerine geldiğini gören Moon Jee sevimlice gülümsedi. Ayça’nın aslında hiç de sıkıcı biri olmadığını düşündü. Zavallı kız üzücü zamanlar geçiriyordu sadece. Yoksa asıl tabiatı itibariyle neşeli bir insan olduğu belliydi. Moon Jee, ileride ağabeyinin Ayça’yla yakınlaşma çabasına girip girmeyeceğini merak etti. Ayça’yı şöyle bir süzdü; onun müstakbel yengesi olması hiç de fena bir fikir değildi aslında. Kendisine ablalık yapar, hatta belki Hae In’i de Moon Jee’ye ayarlardı, neden olmasın? Moon Jee aklına gelen bu fikrin cazibesine kapılıp sırıttı.

Sonra merak etti: Acaba Ayça da abisinden hoşlanıyor muydu? Genç kızın ağzını yoklamaya karar verdi.

“Eee, artık keyfini iyice düzelttik, öyle değil mi?” dedi şakacı bir sesle. “Bundan sonra eski sevgilini düşünüp üzülmek yok, tamam mı Ayça-sshi?”

Ayça’nın yüzündeki neşeli gülümseme hemen yeniden bulutlandı. Moon Jee birden içinden kendine küfretti, kızın aklına karpuz kabuğu düşürmüştü yine.

Ama Ayça hemen düşüncelerden silkinmek ister gibi başını salladı. Güçlü olmaya çalışan bir sesle:

“Ben… üzülmemeye gayret edeceğim…” dedi.

Moon Jee birden rahatladı: Evet evet, hâlâ umut vardı! Neşeyle:

“Hah şöyle!” dedi, “Üzülme bakayım! Hem sana erkek mi yok?? Ohooo, elini sallasan ellisi!”

Ayça karşısında komik laflarla onu teselli etmeye çabalayan bu şebek oğlana baktı ve gülmeye başladı. “Elimi sallasam ellisi demek… Hiç güleceğim yoktu!”

“Tabii ki! Kore’nin erkekleri genelde benim gibi değildir, senin mavi gözlerine bayılacaklar Ayça-sshi! –sonra durdu, elini çenesine koydu- Hımm, yalnız azıcık kilo vermen gerekebilir…”

“Hadi ordan, zevzek!” deyip gülerek onun kafasına vurdu Ayça. Sonra yüzüne yeniden bir hüzün bulutu düştü:

“Ben… uzun bir süre kimseyi hayatımda istemiyorum zaten… Ben böyle iyiyim…”

“Ama nedeeen??” diye feryat etti Moon Jee. “Çivi çiviyi söker lafını hiç duymadın mı yahu?”

“Ben ona inanmıyorum,” dedi Ayça kararlılıkla. “Önce içimdeki diğer aşkı bitirmem lâzım… Eğer sırf bu aşkın acısını unutmak için başka bir ilişkiye başlarsam, karşımdaki insana büyük haksızlık etmiş olurum…”

Moon Jee bu lafın üzerine bir şey diyemedi. Ayça’ya takdirle baktı. Genç kızın hakkı vardı. Biraz sustu, sonra:

“Gerçek şu ki, herkes seni incitecek,” deyiverdi. “Yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak.”
Ayça hayretle başını kaldırıp karşısındaki çocuğa baktı. Ondan böyle derin laflar duymayı beklemiyordu. Moon Jee ise onun bakışını görünce yine otuz iki dişiyle birden sırıttı:

“Bunu ben demiyorum yahu: Büyük üstad, hayattaki rol modelim Bob Marley’nin lafı bu!”

“Haaa…” diye mırıldandı Ayça. Bir an Moon Jee’nin aslında cidden bir yaşam gurusu, bir filozof olduğunu zannedip korkmuştu!

“O yüzden sen sen ol, değmeyen insanlara değer verme… Gerçekten acı çekeceksen, bari buna değen birisi için olsun!” diye sırıttı Moon Jee ve saatini işaret etti: “Bu arada eğer hâlâ ev bakmak istiyorsak acele etmemiz lâzım!”

“Tamam tamam,” dedi Ayça ve nargilesinden bir nefes daha çekti. Sonra üzüntüyle: “Ahh, daha saatlerce burada oturup nargile içebilirdim oysa…” diye mırıldandı.

“Demin azıcık ciğerlerini açtın, temiz hava aldın diye hemen yine dumanla doldur, e mi?! Noona, sen kendine hiç bakmıyorsun; bak yetmişine gelince çok ağlarsın,” dedi Moon Jee bilmiş bilmiş. Ayça yine sırıtıp onun kafasına vurdu: “Zevzek…”

“Niye yaa, ben senin iyiliğin için söylüyorum,” diye sızlandı Moon Jee. Sonra kafasını ovuşturdu: Abisi yetmezmiş gibi, bir de başına bu kız çıkmıştı! “Vura vura beyin hücrelerimi öldürdünüz ulan…” diye mızmızlandı.

Secret Garden Ost – you are my everything

Ev arama işi maalesef pek iyi gitmedi: Ayça Seul’deki kiraların ne kadar yüksek olabildiğine hayret ediyordu. Üstelik kendisine gösterilen evler genellikle bakımsızdı, ya da pek de iyi olmayan muhitlerdeydiler. Nihayet bir oda bir salon evlerden birini gezerken Ayça umutsuzca sıvası dökülmüş duvarlara baktı:

“Bu duvarların badanaya ihtiyacı var ajusshi… Ev sahibi yaptırır mı, ne dersiniz?”

“Yok canım, onlar daha birkaç ay önce boyandı!” dedi emlakçı hemen. Sonra çabuk çabuk konuşmaya başladı: “Bakın bu ev gibisini bir daha bulamazsınız. Ev güneye bakıyor, ara katta, üstelik ev sahibi depozito da istemiyor. Eğer hemen tutmazsanız bir daha bu fırsatı bulamayabilirsiniz. Hem siz yalnız yaşayacaksınız, değil mi Agasshi?”

“Ben.. şey, evet-“

Birden Moon Jee onun sözünü kesti:

“Bu evin doğalgazı var mı? Elektrik-su kiraya dahil mi? Ayrıca pencerelerin yalıtımı da pek iyi değil gibi…”

“Do-doğalgaz yok, ama…” diye kekeledi emlakçı. Sonra sert bir hareketle arkasını döndü: “Hımm, afedersiniz ama ben bayanla konuşuyorum, sonuçta evi tutacak olan o, öyle değil mi? Agasshi, bakın şu oda ne kadar da geniş…”

“Öhömm, bir dakika!” dedi Moon Jee ve emlakçıyla Ayça’nın arasına girdi. Sonra Ayça’nın elini tuttu ve dik dik emlakçıyı süzmeye başladı: “Evet Agasshi yalnız başına kalacak dedik, ama bu hep böyle olmayabilir… Ben kendisinin nişanlısıyım, nişanlımın kalacağı ev benden de sorulur!”

Ayça’nın gözleri hayretle irileşirken emlakçı öksürerek burnunun ucundaki gözlüğü düzeltti: “Şey, öhö öhö… Hımm, o zaman size de anlatayım…” ve içeri odaya geçti. Moon Jee de, hâlâ ağzı şaşkınlıkla açık kalmış olan Ayça’yı elinden çekiştirerek emlakçıyı takip etti.

Biraz sonra evden çıkıp sokakta yürümeye başladıklarında Ayça hâlâ gülüyordu:

“Çok âlemsin Moon Jee-sshi… Nerden de çıktı bu nişanlı olma masalı?”

“Adam seni saf buldu kazıklamaya çalışıyordu, görmedin mi?” dedi Moon Jee hemen savunmaya geçerek. “Bak ben demesem sen pencere doğramalarını da fark etmezdin!”

“Niye fark etmeyecekmişim canım?? Benim de gözlerim var, biz de görüyoruz heralde!” dedi Ayça hafif kızgın. “Hem ayrıca “belki yakında bir de bebek yaparız, bu oda bebek odası olmak için çok küçük,” demene hiç gerek yoktu! Adam kim bilir benim hakkımda ne düşündü??”

“Fena mı, böylece seni sevmediğin bir evi gezmeye devam etmekten kurtardım!” diye sırıttı Moon Jee. “Ayrıca insanların senin hakkında ne düşüneceğini bu kadar önemseme! Bırak isteyen istediğini düşünsün!”

“Yaa, demesi kolay,” diye mırıldandı Ayça ve yanındaki çocuğu yan yan süzdü. Adam heralde: “Bu kocaman kadın ufacık çocuğu iyi kafalamış, sapık kadın!” falan diye düşünmüştü.

Ayça içini çekti ve yürümeye devam etti.

Güneş batmak üzereydi. Han Seul, Hae In’i evinin önüne kadar bırakmıştı. Genç kız arabadan çıkmadan önce Han Seul’e dönüp gülümsedi:

“Bugün çok eğlendim Han Seul-sshi… Gerçekten çok ama çok teşekkür ederim.”

“Rica ederim, asıl ben sana teşekkür ederim,” dedi Han Seul. “Ne zamandır böyle keyifli bir gün geçirmemiştim.”

“Şey…” Hae In tereddüt ediyordu. Sonra ne olursa olsun deyip cesaretle devam etti: “İstersen evime gel, sana bir kahve ikram edeyim…”

Han Seul bir an düşündü. Aslında Ayça’yı görmek istiyordu ama Hae In’le birlikte içeri girerse yanlış anlaşılabilirdi. O yüzden gülümseyerek:

“Başka zaman geleyim,” dedi, “Şimdi bir yere uğramam lâzım… Sen Ayça-sshi’ye de selamlarımı ilet, olur mu?”

“Ah… Peki o zaman…” diye mırıldandı Hae In. Üzülmüştü ama belli etmek istemiyordu. Gülümseyerek genç adama veda etti ve arabadan çıktı. Han Seul elini kaldırıp onu son bir kez selamladı, sonra gaza basıp ilerledi. Hae In uzun bir süre, uzaklaşan arabanın arkasından baktı. Sonra içini çekip eve girdi.

Han Seul’se, sokağın köşesini henüz dönmüştü ki, birlikte yürümekte olan Ayça ve Moon Jee’yi gördü ve yüreği sevinçle hopladı. Hemen arabayı sağa yanaştırdı ve camı açıp seslendi:

“Hey, ordakiler! N’aber?”

Ayça ve Moon Jee merakla sesin geldiği yöne döndüler. Moon Jee’nin gözleri sevinçle ışıldadı, genç çocuk hemen abisinin arabasına zıpladı:

“Aaa, Hyung n’aber yaaa? Biz de Ayça’yla ev bakmaktan geliyoruz.”

“Ev mi?” dedi Han Seul şaşkınlıkla. Sonra Ayça’ya döndü: “Ev arıyorsan bana söylemen yeterliydi Ayça-sshi. Ben sana uygun bir yer ayarlarım.”

“Teşekkürler, ama buna hiç gerek yok,” dedi Ayça biraz huzursuzca. Genç adama karşı kendini borçlu hissediyordu, zaten ona çalışma izni ayarlama sözü vermişti, daha fazlasını istemeye yüzü yoktu. Moon Jee ise abisine:

“Hayırdır, sen buralarda ne arıyorsun?” dedi merakla. “Yoksa küçük kardeşini mi özledin? Halbuki daha dün akşam görüşmemiş miydik?”

“Eee, ne var yani, gene de özleyemez miyim?” dedi Han Seul bozuntuya vermemeye çalışarak. Moon Jee ise muzip bir suratla bir ona, bir de Ayça’ya baktı, sonra da alaycı alaycı mırıldandı: “Yoksa özlediğin bir başkası mı var? Hııı?”

Han Seul ne cevap vereceğini bilemeden kızarıp bozarırken tam o anda telefonu çaldı. Genç adam hızır gibi yetişen telefonu içinden “çok şükür!” diye düşünerek açtı. Bu boşboğaz oğlan kendisini rezil etmeye bayılıyordu!

“Alo? Buyrun müdürüm.”

“Alo Han Seul? Kusura bakma, seni off gününde rahatsız etmek istemezdim ama önemli bir durum var,” dedi Dong Sae hattın diğer ucundan. “Başbakan, prensesi kaçırma teşebbüsünü duymuş ve bu münferit olayı başarıyla bertaraf ettiğimiz için bizi ödüllendirmeye karar vermiş. O yüzden Cuma akşamı düzenlenecek olan başbakanlık resepsiyonunda sen ve Ayça hanımın da bulunmanızı istiyor.”

Han Seul’ün yüzü sevinç ve şaşkınlıkla aydınlandı: Başbakanın resepsiyonuna katılabilmek gerçekten büyük bir olaydı!

“Anladım efendim, ben Ayça-sshi’ye de iletirim,” deyip telefonu kapadı. Sonra heyecanla arabadan çıktı, kaldırımda durup merakla onun konuşmasını bitirmesini bekleyen Ayça ve Moon Jee’nin karşısına geçip gülümsedi:

“Ayça-sshi, bu Cuma akşamı başbakanın verdiği özel bir davete sen de davetlisin! Geleceksin, öyle değil mi?”

Ayça şaşkınlıkla: “Ben mi?” diye kekelerken Moon Jee’nin gözleri hayret ve sevinçle irileşmişti:

“Vuhaaa! Başbakan tarafından davet edildiğine göre Ayça hakikaten önemli bir şeyler yapmış olmalı! Bana bak Ayça-sshi, sen aslında Kim Jong-Il’i devirip Kuzey Kore’yi bizle birleştirecek olan uluslararası bir ajan filan mısın ha?? Doğruyu söyle bakiyim!”

Ayça onun bu heyecanına güldü, sonra Han Seul’e döndü. Genç adamın gözlerinin içine baktı:

“Başbakanın davetine katılmaktan onur duyarım Han Seul-sshi,” dedi.

Han Seul de gülümsedi ve kibarca genç kızın önünde eğildi: “O halde… Cuma akşamı görüşmek üzere Ayça-sshi!”

Ve tekrar arabasına bindi, ikiliyi selamladı, ve arkasında hâlâ şaşkın ve sevinçli bir Ayça ve heyecandan coşmuş bir Moon Jee bırakarak uzaklaştı. Moon Jee gülerek Ayça’nın omzuna vurdu:

“Kızım, bak abimin değerini bil: Herkes ilk buluşmada kız arkadaşını başbakanın davetine götüremez ha!”

“Saçmalama Moon Jee, ne ilk buluşması??” dedi Ayça gülerek ve onu itekledi: “Hadi hadiii! Çok konuşma da eve gidelim artık, açlıktan karnım zil çalıyor…”

“Yoksa ben de mi sizde yemeğe davetliyim?” dedi Moon Jee yavru köpek gözleriyle. Ayça gülmeden edemedi: “Hayır desem de geleceksin, öyle değil mi?”

“Bu kadar ısrar edersen seni nasıl kırabilirim?” diye otuz iki dişiyle birden sırıttı Moon Jee ve Ayça’yı çekiştirmeye başladı: “Hadi noonaa! Acıktık ama, çabuk ooool!”

Ayça koşturarak ona eşlik etmeye çabalarken gülüyordu. Bir yandan Han Seul ve Kore’nin bürokratlarının ışıl ışıl dünyası, diğer yandan bu genç şarkıcı çocuk ve onun komik dünyası… Hayat gerçekten de eğlenceli olmaya başlamıştı!

Moon Jee ve grup arkadaşları provadan sonra her zaman geldikleri bara gelmişlerdi. Moon Jee barmene seslendi:

“Hey Jin Ah! Bize dört tane büyük bira gönder adamım!”

Bu sırada diğer üç oğlan birbirlerini “söylesene!” “hayır, sen söyle!” diye dürtükleyip duruyorlardı. Moon Jee merakla onlara baktı:

“Hayrola? Neyiniz var sizin? Geldiğimizden beri kıpır kıpırsınız…”

“Şeyy…” diye mırıldandı Jin Beom. Grubun sözcülüğü yine ona düşmüştü. Moon Jee’ye baktı, sonra korkuyla bakışlarını kaçırıp çabuk çabuk: “Yarınki provayı iptal edebilir miyiz diye soracaktık Hyung…” dedi. “Öbür gün finaller başlıyor, biliyorsun…”

“Nee? Hayatta olmaz!” dedi Moon Jee kesin bir tavırla. Yüzünde az önceki neşeli anlam yerini ciddi bir ifadeye bırakmıştı. Moon Jee her konuda kaygısız herifin tekiydi ama iş müziğe gelince, inanılmaz bir etik anlayışı vardı genç çocuğun. Rock barda çalmaya başladıklarından beri haftada üç provayı asla sektirmemişlerdi.

“Ama üst üste dört tane finalimiz var! Üç tane de gelecek hafta olacak! Sen de biliyorsun!” diye sızlandı Joon Hwa. “Hadi ama Hyuuung, biraz anlayış lütfen!”

“Olmaz dedim! Son parçamızı çalışamadık bile…”

“Bir sonraki programda onu çalmayız, olur biter! Bak bu finaller senin için de çok önemli: Bunları veremezsen bu sene de mezun olamayacaksın!”

Jin Beom bu defa Moon Jee’yi gerçekten de zayıf yerinden vurmuştu. Moon Jee huzursuzca yerinde kıpırdandı. Aslında haklıydı veletler; kendisinin de oturup adam gibi ders çalışması gerekiyordu. En sonunda somurtarak:

“Pekala…” diye homurdandı, “Ama sadece yarınki provayı iptal edeceğiz! Son finalden çıkar çıkmaz da yerine bir prova yapacağız…”

Diğer üç oğlan sevinçle birbirlerine “çak!” yaparken bir yandan da neşeyle bağırıştılar:

“Tamamdır!”

“Sen çok yaşa Hyung!”

Moon Jee ise homurdanarak önündeki bira bardağına uzandı. Ders çalışmak zorunda olmak hiç hoşuna gitmiyordu. Ama çaresiz, katlanacaktı…

Birden Hyung Kan az ileride tek başına oturup içmekte olan bir kızı işaret etti:

“Oh! Şu kız bizim alt dönemden değil mi?”

“Ah, ben onu tanıyorum,” dedi Jin Beom heyecanla, “Milletvekili Gu Moo Ryong’un kızı… Hani nişanlısı geçenlerde başbakanın önünde altına yapmıştı!”

Üç oğlan gülme krizine girerken Moon Jee ilgiyle başını kaldırdı: Evet, bar taburesinde oturup tek başına tekila shot’ları yuvarlayan kız, gerçekten de Jae Hwa’ydı. Ama onu böyle tek başına dertli dertli içmeye iten sebep neydi acaba?

Moon Jee’nin fazla merak etmesine gerek kalmadı: Birdenbire, fırtına gibi içeriye dalan genç bir adam sağa sola bakındı; sonra Jae Hwa’yı görünce hızlı adımlarla genç kıza doğru ilerledi. Sert bir hareketle kızı kolundan tutup sarstı:

“Burada yalnız başına ne yapıyorsun?? Telefonunu da kapatmışsın! Babanın ve benim ne kadar meraklanacağımızı düşünmedin mi?”

Jae Hwa kaymış gözlerini kaldırıp alaycı bir biçimde sırıttı:

“Oooo, kimler gelmiş… Müstakbel kocam ve babamın köpeği! İşte karşınızda San Young-sshi!”

Moon Jee birden dikkat kesildi: Demek bu öfkeli genç adam, Ayça’nın eski sevgilisiydi!

San Young ise fena halde öfkelenmişti. Dudakları ince bir çizgi halini alırken gözlerini kıstı, tehditkar bir sesle:

“Sen nişanlı bir kızsın Jae Hwa-sshi,” dedi, “Artık böyle aklına estiği gibi barlara girip dağıtamazsın! Benim ve ailenin şerefini hiç mi düşünmüyorsun??”

“Sen benimle böyle konuşamazsın!” diye tısladı Jae Hwa. Artık o da öfkelenmişti. “Sanane, istediğim gibi gezer, tozar, ve sarhoş olana kadar içerim! Ayrıca artık senle evlenmek istemiyorum, tamam mı! Bunu o küçük beynine sok!”

Bardaki sesler birden kesildi. Herkes susmuş, merakla bu kavgayı izlemeye başlamıştı. San Young çevreye bir göz gezdirip rezil olacaklarını anlayınca sustu, başka bir şey demedi. Ama Jae Hwa’nın kolunu tekrar sertçe kavrayıp kızı yerinden kaldırmak ister gibi çekti:

“Bunları sonra konuşalım… Haydi Jae Hwa-sshi, lütfen benimle gel!”

“Hayır, bırak kolumu, gelmiycem işte!” diye bağırdı genç kız. San Young yeniden kızı kaldırmaya çabaladı:

“Jae Hwa-sshi, sana gel diyorum!”

“Israr etme! Agasshi gelmek istemiyor,” dedi birden yanıbaşında bir ses.

San Young merakla başını kaldırınca Moon Jee’yle göz göze geldi. Moon Jee’nin yüzü ciddiydi. Bir kez daha:

“Agasshi gelmek istemiyor,” diye tekrarladı, “Ayrıca onun kolunu acıtıyorsun. Lütfen bırakır mısın?”

San Young’un öfkesi birden bu genç adama döndü. Ters ters:

“Bundan sana ne??” diye bağırdı, “Jae Hwa-sshi benim nişanlım! Sen kim oluyorsun da bize karışıyorsun??”

“Nişanlın olması ona zorbaca davranmanı gerektirmez,” dedi Moon Jee sakince. Hiç sesini yükseltmemişti, ama yüzündeki ciddiyet bir gram bile bozulmamıştı. Grubun diğer elemanları ise onu ağızları açık izliyorlardı; bu ciddi genç adam, kendi şebek Hyung’ları mıydı yani?!

San Young birdenbire öfkeyle yumruğunu sıktı, genç oğlanın üzerine yürüdü:

“Sanane be! Bana bak, çekil git şurdan, yoksa-“

“SAN YOUNG! KES ŞUNU ALLAH’IN CEZASI!!!”

Hem San Young, hem de Moon Jee kulaklarının dibinde patlayan bu sesle irkildiler. Jae Hwa, birdenbire sandalyesini iterek yerinden kalkmış, San Young’a ateş saçan gözlerle bakıyordu. Yeniden bağırmaya başladı:

“Yeter, yeter artık! Git ve beni rahat bırak!! Babama da bu gece eve gelmeyeceğimi söyle! Bıktım, anlıyor musun, artık ikinizden de bıktım!”

Sonra masadan çantasını aldığı gibi hızlı hızlı yürüyüp bardan çıktı. Moon Jee ve San Young hayret içinde bakakalmışlardı; San Young bir anlık şaşkınlıktan sonra Moon Jee’yle dalaşmayı bırakıp onun arkasında koşturdu: “Jae Hwa-sshi, bekle!” Moon Jee ise dudak büküp yerine döndü.

“Vay canına, çok karizmaydın Hyung!” dedi Hyung Kan hayran gözlerle. Moon Jee aldırmaz bir tavırla omuz silkip önündeki biraya uzandı:

“Bir şey yapmadım ki… Gördünüz, kız çıkıp gidiverince kavgaya son noktayı kendisi koymuş oldu…”

“Senin yaptıkların da boşa gitti,” diye yüzünü buruşturdu Jin Beom. “Aptal kız, hiç değilse sana bir teşekkür etmeliydi.”

“Açıkçası canım, hiç umrumda değil,” diye sırıttı Moon Jee. Hakikaten, Jae Hwa’nın kendisine teşekkür etmesi, minnettar olması için falan yapmamıştı bunu.

Ama genç kızın tavrı, Moon Jee’yi de şaşırtmamış değildi doğrusu: Bu tikky kızdan böyle bir çıkış beklemiyordu. Kızı fazla hafife aldığını düşündü. Aslında Jae Hwa oldukça gururlu bir kızdı galiba.

Sonra omuz silkti, “aman, banane be…” ve önündeki birayı hüpletmeye koyuldu.

Hae In geriye çekilip Ayça’ya takdir dolu gözlerle baktı:

“İşte şimdi, gerçek bir prenses gibi oldun!”

Ayça aynadaki görüntüsüne bakınca gülümsemeden edemedi: Evet, Hae In’in straplez, siyah elbisesi (azıcık dar olmakla birlikte) kendisine çok yakışmıştı. Ayrıca dağınık topuz yaptığı saçları genç kıza oldukça hoş ve zarif bir hava vermişti. Tüm bu görüntüyü kulağındaki siyah taşlı küpeler ve boynundaki güzel bir kolye tamamlıyordu. Ayça sevinçle Hae In’e döndü:

“Hae In-ah, çok teşekkür ederim! Sen olmasan ne giyeceğime bile karar veremezdim!”

“Lafı bile olmaz şekerim,” dedi Hae In umursamazca elini sallayıp. O sırada zil çaldı. Ayça sevinçle: “Ben açıyorum!” diye koştura koştura giderken Hae In bir an arkasından buruk bir gülümsemeyle baktı. Aslında yalan değil, Ayça’yı azıcık kıskanmıştı. Şimdi kapıda bekleyenin Han Seul olduğunu düşündükçe, Ayça’nın yerinde olma isteğini engelleyemiyordu. Ama birkaç akşam önce çaktırmadan Ayça’nın ağzını arayıp Han Seul’e karşı bir şeyler hissedip hissetmediğini anlamaya çalıştığı zaman, Ayça umursamazca omuz silkip bu aralar hiçbir erkekle uğraşmaya gücü ve isteği olmadığını söylemişti. Ve bunları söylerken son derece samimi görünüyordu. Zaten henüz San Young faciasının üzerinden pek fazla geçmemişti, Hae In, Ayça’nın sütten ağzı yanmış biri olarak erkeklere şüpheyle yaklaşmasını gayet iyi anlıyordu. O yüzden Han Seul konusunda –en azından henüz!- endişelenmesini gerektirecek bir şey olmadığını düşünüp yatıştı genç kız.

Bu arada gelen gerçekten de Han Seul’dü. Ayça’yı görünce hayranlıkla:

“Çok güzel olmuşsun,” dedi, “Ayrıca gerçek saç rengin sana sarı peruktan çok daha fazla yakışıyor…” Ayça utangaç bir mırıltıyla teşekkür ederken Hae In de kapıda göründü. Han Seul onu sıcak bir tavırla selamladı:

“Ah, selam Hae In-sshi! Nasılsın görüşmeyeli?”

“İyiyim sağol, sen nasılsın?”

“Eh, başbakanın davetine gittiğim düşünülürse şu anda gayet iyiyim,” diye güldü Han Seul. Hemen sonra, düşünceli bir biçimde ekledi: “Bu arada eğer eşli katılabilme olanağımız olsaydı, seni de davet etmeyi çok isterdim Hae In-sshi… Fakat maalesef bu mümkün değildi. Umarım ev arkadaşını başbakanla tanıştırırken seni mahrum bıraktığımızı düşünüp fazla kızmazsın…”

“Ah, hiç sorun değil,” deyip güldü Hae In, “Eh, ne yapalım, belki ben de ileride bir fırsat bulup tanışırım kendisiyle. Belli mi olur?”

Han Seul onu son bir kez selamlayıp Ayça’yla birlikte arabasına doğru ilerlerken Hae In arkalarından burukça gülümseyerek baktı. Han Seul’ün sözleri hoşuna gitmişti gitmesine, ama genç kız, içindeki endişeyi tam olarak atamıyordu: Han Seul’den gerçekten çok hoşlanıyordu. Ve eğer bu ikisinin arasında bir şeyler olursa ciddi ciddi üzülecekti. Sonra bu düşünceleri aklından çıkarmak ister gibi başını salladı, ve içini çekip kapıyı kapattı.

Bu arada Han Seul Ayça’nın arabaya binmesine yardımcı olmuş, sonra kendisi şoför koltuğuna geçip oturmuştu. Ayça’ya gülümseyerek baktı:

“Kendimi tekrar ettiğimin farkındayım, ama söylemeden edemeyeceğim: Gerçekten çok güzel olmuşsun Ayça… Başbakan ve diğer bürokratlar gözlerini senden alamayacak!”

“Teşekkür ederim, sen de çok yakışıklısın… her zamanki gibi!” diye güldü Ayça. Han Seul istemsizce sırıttı: Ayça’dan böyle iltifatlar duymak ne güzeldi!

“O halde hazırsanız gidiyoruz Prenses!”

“Gidelim sayın koruma şefim,” diye güldü Ayça ve Han Seul neşeyle gazı kökledi.

Biraz sonra Han Seul ve Ayça kol kola davetin yapıldığı salona girdiler, davetiyelerini kapıda bekleyen görevliye uzattılar.

“Lütfen geçin efendim,” dedi davetiyelerini inceleyen görevli, “İyi eğlenceler dilerim.”

Ayça ve Han Seul teşekkür ederek geniş balo salonuna girdiler. İçerisi oldukça kalabalıktı; devletin değişik birimlerinden çok sayıda bürokrat davet edilmişti. Fakat ilk defa bir resmi resepsiyona koruma biriminden bu kadar fazla sayıda memur davet ediliyordu. Han Seul bunu düşünüp memnuniyetle gülümsedi.

“Han Seul-sshi!”

Az ileride yaşlı bir bürokrat Han Seul’e sesleniyordu. Han Seul Ayça’nın kulağına eğildi:

“Sen biraz bekle Ayça, ben şu beylere merhaba deyip hemen geliyorum.”

“Elbette, sen keyfine bak,” dedi Ayça da. Han Seul ona gülümseyip ilerideki kalabalık gruba doğru yürüdü.

Tek başına kalan Ayça ise merakla gezinmeye başlamıştı. Ortalıkta dolaşan bir garsonun tepsisinden bir kadeh şarap aldı, sonra çevreyi süzmeye başladı. Başbakan henüz teşrif etmemişti. Fakat etraf, smokinleri içindeki sayısız erkek ve şık kadınlarla doluydu.

San Young da davetteydi: Az ileride birkaç kişiyle sohbet etmekte olan genç adam, birdenbire gözünün mavi gözlü genç kıza ilişmesiyle birlikte nerdeyse ağzındaki şarabı püskürtüyordu! Gözlerine inanamayarak bir defa daha baktı. Evet yanılmamıştı, az ilerideki genç kız gerçekten de Ayça’ydı!

San Young sağına soluna baktı, sonra kimsenin kendisiyle ilgilenmediğine emin olunca öfkeli adımlarla yürüyüp Ayça’nın yanına geldi. Başka bir yere bakmakta olan genç kız onu son anda, kolunu öfkeyle kavradığı zaman fark etti.

“Burada ne arıyorsun?!” diye tısladı San Young dişlerinin arasından.

Ayça bir an şaşkınlıktan bir şey diyemedi. Ama hemen sonra onun da kaşları öfkeyle çatıldı:

“Bundan sana ne?? Ben de davetliyim, o yüzden geldim!”

“Yalan söyleme!” diye dişlerini gıcırdattı San Young. “Bir şekilde buraya sızmayı başardın, çünkü beni rezil etmek istiyorsun, öyle değil mi?? Çabuk bas git burdan!”

“Allah Allah çattık be!” diye bağırdı Ayça öfkeyle. Çevreden birkaç kişinin meraklı gözlerle kendilerine baktığını görünce San Young kızın kolunu bıraktı. Ama öfkesi hâlâ dinmemişti, çevredekilere duyurmamaya çalışarak fısıldadı:

“Hâlâ vaktin varken git! Yoksa sana yapacağımı bilirim!”

“Yok yaa? Ne yapacakmışsın, çok merak ettim…” dedi Ayça alaycı alaycı. Sonra umursamazca elindeki içkiden bir yudum aldı: “Hem ben başbakanın özel davetlisiyim, bişiycik yapamazsın…”

San Young nerdeyse bir kahkaha atacaktı: Bu hiçbir özelliği olmayan turist kız, başbakanın davetlisiydi, öyle mi! Alaycı bir sesle:

“Senden daha iyi bir yalan beklerdim Ayça…” diye sırıttı, “Başbakanın işi gücü yok da seni özel olarak davet edecek. Hah!”

Ayça ise artık iyice kızmıştı. Bir an durdu, sonra alaycı bir biçimde gülümsedi ve makinalı tüfek gibi saydırdı:

“Daha geçen gün başbakanın karşısında altına yapan bir herif bile bu resepsiyona katılabiliyorsa benim özel davetli olmam şaşırtıcı bir şey olmamalı!”

San Young birden bayılacak gibi oldu: “Sen bunu nerden-”

Ama genç adam lafını tamamlayamadan kalabalık dalgalandı ve herkes alkışlamaya başladı: Başbakan salona teşrif etmişti.

Ayça da heyecanla ve yüzünde güller açarak başbakanı alkışlıyordu. San Young ona yan yan baktı, sonra omuz silkip o da alkışlamaya ve eğilerek başbakanı selamlamaya koyuldu.

Başbakan alkışlar ve selamlar arasında kürsüye çıktı, davetlileri selamlayıp hoşgeldiniz dedikten sonra güleç bir yüzle kalabalığa döndü:

“Bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde Danimarka prensesini ağırladık,” dedi. “Son derece başarılı bir organizasyon oldu ve bu işten alnımızın akıyla çıktık… Sayın prensesin nezdinde Kore-Danimarka ilişkilerini ve bilhassa Kore’nin Birleşmiş Milletler’deki aktif rolünü sağlamlaştırmamızı sağlayan çok faydalı görüşmeler gerçekleştirildi. Ajandamızdaki diğer başlıklara geçmeden evvel, öncelikle bu ziyaretin sorunsuzca tamamlanmasında çok emeği geçen başbakanlık koruma müdürlüğü başkanı Ha Dong Sae’yi huzurlarınıza davet edip tebrik etmek istiyorum.”

Dong Sae alkışlar arasında kürsüye çıktı, başbakanla tokalaştı. Daha sonra başbakan sözüne devam etti:

“Ayrıca bu konuyla ilgili tebrik etmek istediğim iki kişi daha var: Sayın Kim Han Seul ve sayın Ayça Güneş: Lütfen siz de kürsüye gelir misiniz?”

You’re Beautiful OST – Still

Ayça ağzı kulaklarına vara vara kürsüye doğru ilerlerken San Young düşmemek için yanındaki masaya tutunmak zorunda kaldı! Bir yandan da içinden çığlıklar atıyordu: Ohaaa! Demek az Ayça’nın söyledikleri doğruydu! Demek Ayça başbakanı gerçekten tanıyordu ve onun takdirini kazanmıştı! Ayça’nın uzaylı olduğu ortaya çıksa genç adam bu kadar şaşıramazdı. Kendine gelmek için kolunu çimdikledi ve acıyla haykırdı: Hayır, maalesef rüya görmüyordu…

Bu arada Ayça güleç bir yüzle kürsüye çıkmış, başbakanla tokalaşmıştı. Başbakan sağ yanına onu, sol tarafına da Han Seul’ü aldı ve:

“Bu iki gencin ileride de ülkemize büyük katkıları olacağına inanıyorum,” diye konuştu. “Bay Han Seul, zaten çok başarılı ve kendini kanıtlamış bir bürokrat. Fakat ben huzurlarınızda bayan Ayça Güneş’e de başbakanlık kadrolarımıza tercüman olarak katılmak isteyip istemediğini sormak istiyorum: Ne dersiniz Ayça hanım? Gelecekte de bizi üstün yeteneklerinizden mahrum bırakmazsanız, şahsen bahtiyar olurum…”

Ayça sevinçten kıpkırmızı kesilmişti. Kekeleyerek: “Elbette sayın başbakan, bu benim için büyük bir onurdur!” dedi ve eğilerek selam verdi. Başbakan onun omzunu patpatlayıp eğildiği yerden kaldırırken San Young artık ayakta duramıyordu: Arkasındaki sandalyeye yığılır gibi çöküverdi. Az önce başbakan Ayça’yı şahsen tebrik etmişti yahu! Kendisi başbakanla daha bir çift laf etmiş bile değilken üstelik…

Ayça ve Han Seul kürsüden inerken mutlulukları gözlerinden okunuyordu. Han Seul Ayça’ya döndü:

“Doğrusu çok tebrik ederim… Böylece artık beraber çalışmaya başlıyoruz. İş aramana da gerek kalmadı.”

“Evet, öyle oldu,” dedi Ayça mutlulukla. Az önce olanlara cidden inanamıyordu. Daha Kore’deki ikinci haftasında başbakanlıkta iş bulmuştu; şu olanlara bakın!

Birdenbire, San Young tepesinde belirdi. Ayça’ya somurtarak baktı:

“Konuşmamız lâzım…”

Ayça öfkeyle kaşlarını çattı, yüzünü çevirdi: “Benim senle konuşacak bir şeyim yok.”

San Young sabırsızca onun kolunu tuttu: “Haydi ama Ayça, neler olduğunu bana anlatmak zorundasın! Böyle pat diye ortaya çıkıp bizzat başbakandan iş teklifi alıyorsun! Ortada neler dönüyor bilmem gerek!”

“Sana ne be? Artık senle bir ilgim kalmadığına göre bu seni ne ilgilendirir?” dedi Ayça ters ters. San Young ısrar etmeye devam edecekti ki Han Seul onun elini mengene gibi tuttu:

“YA! Bu kadarı yeter San Young-sshi! Hadi bas git şurdan!”

San Young ona dönüp öfkeyle kükredi: “Sen ne karışıyorsun be? Sana ne??”

“Han Seul benim çok yakın arkadaşım olur,” dedi Ayça hemen. “O yüzden asıl sana ne oluyor?? Hadi git artık, yallah!”

San Young’un hayretten gözleri irileşti: Genç adam şok üstüne şok yaşıyordu. Başbakanla tanıştığı yetmemiş gibi, bu kız hayatta en nefret ettiği insan olan Han Seul’le nerden tanışıp arkadaş olmuştu be?!

Han Seul’se onun bozum olan suratını görünce sırıttı. Sonra Ayça’nın omzunu kavrayıp kendine doğru çekti. San Young’a dik dik bakarak:

“Ayçacığım, dans müzikleri başladı. Benimle dans etmek ister misin?” diye sordu!

San Young birden öksürmeye başladı. Bu… bu… bu pislik herif, bir de onun sevgilisine sarkıyordu! Ayça ise ışıl ışıl gülümseyerek: “Neden olmasın?” demiş ve Han Seul’le birlikte dans pistine doğru ilerlemeye başlamıştı bile.

Az sonra genç kızla dans ederken Han Seul çaktırmadan San Young’u süzdü ve keyifle sırıttı:

“Seninki fena bozuldu… Üst üste kadehleri hüpletip duruyor!”

“Beter olsun!” dedi Ayça dişlerini gıcırdatarak. Sonra hafif kızgınca Han Seul’e baktı: “YA! Hem artık San Young benimki falan değil; lütfen sen de böyle konuşma…”

“Sahi mi?” dedi Han Seul. “Yani gerçekten artık San Young’u umursamadığını mı söylüyorsun?”

Genç adamın sesi beklenti doluydu. Ayça hafif bir şaşkınlıkla başını kaldırdı ve Han Seul’le göz göze geldi. Han Seul onu dikkatle süzüyordu. Ayça pembeleşerek gözlerini kaçırdı. Sonra:

“Evet… Yani… artık umrumda değil,” diye mırıldandı.

Aslında doğruyu mu söylüyordu, yoksa olmasını istediği şeyi mi, kendisi de bilmiyordu. Fakat bildiği bir şey varsa, o da kollarında olduğu genç adamın dikkatini fena halde dağıttığı gerçeğiydi.

“Bunu duyduğuma sevindim,” dedi Han Seul. Sonra Ayça’yı biraz daha kendisine doğru çekti. Ayça’nın gözleri hayretle irileşti. Kalbi yeniden hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Han Seul çok dokunaklı bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını onun kulaklarına yaklaştırdı, fısıltı gibi bir sesle:

“Zaten başbakanın karşısında altına yapmış bir adamla çıkan bir kızın akıl sağlığından şüphe ederim,” deyip birden gülmeye başladı.

Ayça şaşkınlıkla başını uzaklaştırıp ona baktı. Han Seul kopmuştu. Bir yandan da:

“Ben… afedersin, özür dilerim, ama o manzara gözlerimin önünden gitmiyor!” deyip bir kahkaha patlattı.

Ayça da gülmeye başladı. Gerçekten de ne rezillikti ama! İki genç dans etmeyi bırakıp kahkahalarla gülmeye başladılar.

Az sonra kahkahaları yatışıp dansa kaldıkları yerden devam ederken gülmekten gözleri yaşarmıştı. Ayça yan yan San Young’u süzdü ve onun büyük bir somurtkanlıkla kendilerini izlediğini görünce keyifle sırıttı. Han Seul’ün gözlerinin içine baktı:

“Ben… her şey için çok teşekkür ederim Han Seul,” dedi. “Sen olmasan başaramazdım…”

Han Seul de onun gözlerinin içine baktı ve mutlulukla gülümsedi:

“Asıl ben teşekkür ederim: Bir prensesle bu kadar yakın olabilme fırsatını bana sunduğun için!”

Ve genç kızı kollarının arasında bir kez daha döndürdü.

-Bölüm sonu-

Notlar:

1. Jamaica’lı aşmış müzisyen Bob Marley, sadece reggae müziğinde bir efsane olmasıyla değil, özgürlük savaşçısı kimliği ile ve ömrünü parçalanmış Afrika uluslarına adaması ile de ünlüdür. Ayrıca yaşam felsefesi “relax and make music”tir ki, Moon Jee’nin kendisine neden hayran olduğunu anlamak çok zor değil 🙂  Tüm güzel insanlar gibi bu dünyaya çok erken veda etmiştir. Jamaica’da halen halk kahramanı olarak anılmaktadır.

4. Bölüm

“Never let your head hang down. Never give up and sit down and grieve. Find another way. And don’t pray when it rains if you don’t pray when the sun shines.”

(Asla başınızın eğilmesine izin vermeyin. Asla vazgeçip, oturup yas tutmayın. Başka bir yol bulun. Ve eğer güneş ışıldarken dua etmiyorsanız, yağmur yağarken de dua etmeyin.)

Richard M. Nixon

Ayça şok içinde açılmış gözlerle San Young’a bakıyordu. Başından aşağı kaynar sular dökülmüştü sanki. “Kahretsin! Onun burda ne işi var???”

Han Seul kaşlarını çattı. Ters giden bir şeyler olduğunu sezmişti. Ayça’nın gözlerinin takılı kaldığı yere bakınca San Young’u gördü ve hayret etti: Neler oluyordu? Ayça bu adamı tanıyor muydu yoksa?

San Young ise her şeyden habersiz, eğilip prensesi selamlamaktaydı. Bu sarışın kadının daha birkaç gün önce terk ettiği eski sevgilisi olduğu en çılgın rüyalarında bile aklına gelmezdi!

Ayça birkaç saniyelik bir bocalamadan sonra hemen kendini toparladı. Yüzüne kibar bir gülümseme kondurdu.

“O halde ofisinize geçip görüşmelere başlayabiliriz,” dedi. Başbakan:

“Elbette… Lütfen…”

Diyerek ona yol vermişti. Ayça gülümseyerek memurların önünden geçip başbakanın ofisine girdi. Onun ardından da başbakan ve Han Seul girdiler. Gazeteciler ve diğer başbakanlık memurları odanın dışında kalmıştı.

İçeri girdikleri zaman başbakan:

“Doğrusu çok başarılıydınız küçük hanım,” diye onu tebrik etti. “İki gün önce gerçek prensesle tanışmamış olsam ben bile sizin prenses olduğunuza inanacaktım!”

Ayça sevimlice güldü.

“Teşekkür ederim sayın başbakan. Bu arada sizinle tanışma şerefine erişmek benim için büyük bir onurdur!”

Gerçekten de Ayça’nın kalbi ağzında tıp tıp atıyordu sanki: Koskoca Güney Kore başbakanıyla karşılıklı sohbet ediyordu, boru mu? Başbakansa son derece mütevazı bir insana benziyordu, gülerek:

“Eh, bir süre daha görüşme yapıyor olmamız gerektiğine göre lütfen kendinizi rahat hissedin,” diye cevapladı. “Yanılmıyorsam Türkiye’den olduğunuz söylenmişti, öyle değil mi? Turistik bir ziyaret için mi buradasınız?”

“Ben… evet,” diye cevapladı Ayça kekeleyerek. Sonra hemen ekledi: “Ülkenizde olduğum için çok memnunum. Burayı çok merak ediyordum! Zaten Türkiye’de Kore’yi ve Korelileri merak eden o kadar çok insan var ki!”

“Gerçekten mi? Bunu duyduğuma çok sevindim,” dedi başbakan biraz da şaşkınca. Ayça giderek kendini daha rahat hissediyordu, sevimlice açıkladı:

“Türkiye’de Koreliler çok sevilir. Bu sanırım biraz da diziler sayesinde oldu…”

“Diziler mi?” dedi başbakan bu kez bariz şaşkın.

“Evet, diziler. Kore dizilerinin Türkiye’de çok izlendiğini duymuş muydunuz? Biz Türkler sizi Kdramalar sayesinde tanıdık, sevmeye başladık. ”

“Bunu pek bilmiyordum! Dizi ihracatımız aynı zamanda kültürlerimizin de kaynaşması için bir zemin hazırladı desenize…”

“Aynen öyle efendim,” diye güldü Ayça.

“Duygularımız karşılıklı; biz de Türkiye’nin çok iyi bir müttefik olduğuna inanırız; Türkler de dostlarımızdır…” dedi başbakan sıcak bir gülümsemeyle. Sonra Ayça’yı ilgiyle süzdü: “Fakat siz Korece’yi ne kadar iyi konuşuyorsunuz! Doğrusu çok tebrik ederim…”

Ayça gülümseyerek teşekkür ederken “aslında bu kadar iyi konuşmamın sebebi şu anda dışarıdaki koridorda duruyor…” diye içinden geçirmeden edemedi. Sonra bir an dişlerini gıcırdattı: Pislik herif, bu güzel günde bile karşısına çıkmıştı!

“O halde Danimarka-Kore yerine, Türkiye-Kore ilişkilerinden bahsedelim,” diye gülümsedi başbakan ve Ayça’ya karşısındaki koltukta yer gösterdi.

Take Care of the Young Lady OST – Hot stuff

Ayça’nın günü oldukça güzel gidiyordu. Genç kız işadamları ve sanayiciler derneğindeki seminerler serisinden pek bir şey anlamamıştı, ama gazetecilere verdiği demeç hazırdı: “Kore ve Danimarka arasındaki ticaret anlaşmalarının artırılması yönünde girişimlerim sürecek…”

Fuar açılışına giderken genç kız yine Koreliler’in gönlünü fethetmişti: Yolda rastladığı ufak bir çocuğu sevmiş, ardından köpek gezdiren bir gençle şakalaşıp: “Benim de Golden retriever cinsi bir köpeğim var. Adı Alex,” demişti İngilizce olarak. Han Seul rolüne kolaylıkla uyum sağlayan genç kızı hayranlıkla izliyordu.

Yine bir defasında magazinci olduğu anlaşılan bir gazetecinin:

“İsveç jet sosyetesinin ünlü simalarından Hans Axel von Castell’le bir ilişkiniz olduğu konuşuluyor… Doğru mu acaba?” şeklinde bir sorusu üzerine Ayça’nın hiç bocalamadan:

“Özel hayatımla ilgili konuşmak istemiyorum. Ben Danimarka-Kore ilişkilerini güçlendirmek için buradayım,” diye cevap vermesi üzerine kızı takdirle süzmüştü Han Seul. Herhangi bir terslik anında müdahale etmek için oradaydı, ama bu gidişle bir terslik olacakmış gibi gözükmüyordu.

Yalnız fuarda gezinirken Ayça bir an kimliğini ele verecek gibi oldu: O da nerdeyse Türk döneri yüzünden olacaktı! Yiyecekle ilgili işletmelerin standlarını tek tek gezerlerken Ayça bir döner ustası görünce ağzından çıkan:

“Aaa!”

Diye ufak bir sevinç çığlığına engel olamamıştı. Bunun üzerine, onun yanında bu gezintiye eşlik eden medya ordusu hemen atladılar:

“Majesteleri, Türk yemeklerine düşkün müsünüz?”

“Siz de et seven gruptansınız diyebilir miyiz? Peki hayvan hakları konusunda ne düşünüyorsunuz?”

“Kokoreç de sever misiniz?” (Bunu soran gazeteci, Kore’nin AB’ye girmesi sorusunu soranla aynı kişiydi… Söylediğimiz gibi ne yazık ki gazetecilik kariyeri fazla uzun sürmeyecekti…)

Ayça ise hemen gülümsemesini takınmıştı bile:

“Türk yemeklerini severim. Yunan Gyro’sundansa Türk döneri çok daha lezzetlidir! Ülkenizde de yaygınlaşmasına çok sevindim…”

Koreli gazeteciler dikkatle bu sözleri not alırken Han Seul bıyık altından gülmeden edemedi: Yarınki gazete manşetlerinde bu ilginç sözler ve “Prenses Türk dönerine hayran çıktı” gibisinden magazinsel başlıklar olacağına emindi. Ayça ise azıcık da olsa kendi ülkesine bir faydası dokunduğu için gururluydu. Danimarkalı bir prensesin böyle laflar etmeyeceğini tahmin edebiliyordu ama o kadar kusur kadı kızında da olurdu canım! Ayrıca genç kız bu sözlerle dönerciden de çeyrek döneri kapmıştı! Türk işletmeci:

“Bizi onore ettiniz prenses… Bir miktar tatmak istemez misiniz?” deyip ona ekmek arası döner uzattığında genç kızın resmen gözleri ışıldadı! Biraz çekinerek Han Seul’e “alabilir miyim?” dercesine baktı. Han Seul hafifçe gülümseyip başını sallayınca da büyük bir keyifle dönere uzandı. Zavallı çakma prenses Türkiye’den geleli daha bir hafta bile olmamıştı ama acılı Adana kebaplar, bol tereyağlı iskenderler şimdiden burnunda tütüyordu! Ekmek arası dönerini büyük bir keyifle mideye indirirken: “Oh be! Kebap gibisi var mı şu dünyada??” diye kendinden geçmişti! Koreli gazeteciler onun zevkten dört köşe olmuş halde kebap yiyişini de bol bol fotoğrafladılar. Han Seul’se elini ağzına kapatmış, kimseye çaktırmamaya çalışarak kıkırdıyordu: Şimdi tüm dünya kamuoyu, Danimarkalı’ların Türk dönerine bayıldığına dair yanlış bir izlenime kapılacaktı!

Sonra, genç kızı yemeğe çıkarma sözünü hatırlayıp: “İyi bir Türk restoranı bulursam maça 1-0 önde başlayacağım kesin!” diye kendi kendine sırıttı.

Moon Jee gitarını omzuna atmış, hayattan memnun bir tavırla yolda yürüyordu. Dışarıda nefis bir hava vardı; birazdan en sevdiği işi yapıp iki saat boyunca şarkı söyleyecekti, kısacası hayatından memnun olmamasını gerektiren hiçbir şey yoktu! Birden, sokağın ilerisinde yorgun adımlarla yürüyerek ona doğru yaklaşan Hae In’i gördü ve yüzü daha da ışıldadı: Muhteşem bir performans çıkarması için şimdi kendisine tek gereken şey, güzel kelebeğinin sesinden şans dilekleri işitmekti.

Moon Jee yüzünde kocaman bir gülümsemeyle hoplaya zıplaya Hae In’in tam önüne geldi ve ani bir hareketle zınk diye tam onun önünde durdu. Hae In şaşkınca başını kaldırınca yorgun yüz hatları sevimli bir gülümsemeyle gevşedi:

“Ah, sen miydin Moon Jee-yah… N’aber, nereye böyle?”

“Bara gidiyorum, bu akşam programım var Hae In-sshi… Sen nereye, eve mi?”

“Evet, ama sonra kliniğe geri döneceğim… Gece nöbetim var,” dedi Hae In. Moon Jee ona şefkatle karışık acımayla baktı:

“Seni çok yoruyorlar Hae In-sshi… Bu kadar çok çalışma! Senin için üzülüyorum.”

“Merak etme sen, ben gayet iyiyim,” dedi Hae In ve göz kırptı. “Sen benim yerime de eğlen, olur mu?”

“Eh, ne yapalım, öyle olsun…” diye dudak büktü Moon Jee. Sonra birden aklına Ayça geldi: “Oh! Bu arada sormayı unuttum: Kendine yeni ev arkadaşı yapmışsın…”

“Ayça’yı mı diyorsun?” dedi Hae In. “Ev arkadaşı değil, sadece bir süreliğine bende kalıyor… Sen nerden öğrendin?”

“Şeyyy, geçen gün sana uğramıştım da, o zaman tanıştık,” dedi Moon Jee hemen. Ne Ayça’nın intihar girişiminden ne de Hae In’e yaptığı sürpriz besteden bahsetmek istememişti.

Hae In’se sağa sola kaçamak bir bakış attı, sonra yüzünü Moon Jee’ye yaklaştırdı. Muzip bir sesle:

“Benden duymuş olma ama Ayça devletimiz için çalışıyor,” dedi. “Casusluk yapıyor!”

Önünde bir bomba patlasa Moon Jee bu kadar şaşıramazdı!

“HAAA??” dedi gayet kaba bir şekilde. Sonra öksürerek kendini toparladı: “Yani, ehem, şeyy, emin misin noona? Ayça-sshi pek de öyle casusluk yapabilecek birine benzemiyordu…”

“Elbette eminim!” dedi Hae In coşkuyla, “Geçen gün, devletin üst kademelerinde çalışan bir bürokrat tarafından kendisine iş teklif edildi! Hem de benim gözlerimin önünde!”

Moon Jee ne diyeceğini bilemeden bakıyordu. “Birileri bu iki kızı fena yemiş,” diye düşündü, “Allah vere de Ayça fuhuş mafyasının falan eline düşmemiş olsa…” Hae In’se onun inanmadığını anlamıştı, gülerek karşısındaki çocuğun saçlarını karıştırdı:

“Merak etmeeee! Her şey yolunda! Ayça gayet iyi; biraz önce telefonla konuştuk. Birazdan bir kokteyle katılacağını söyledi.”

“Kokteyl, ha…” Moon Jee yine pek inanmamıştı ama üstelemedi. Konuyu değiştirmek için gülümseyerek:

“Neyse neyse,” dedi, “Sen onu boşver de, bak ne diycem: Yarın akşam bana yemeğe gelsene… Bibimbap yapacağım. Şöyle güzel bir şarap açar, güzel bir yemek yeriz. Sonra da DVD filan izleriz, ne dersin?”

Hae In bir an düşündü, sonra kaygısızca başını salladı: “Olur tabii… Yarın akşam bir planım yok…”

“Harika! O zaman yarın saat 8’de bekliyorum,” diye sırıttı Moon Jee. “Hadi ben kaçtım Hae In! Bay baaayy!”

“Güle güle!” dedi Hae In el sallarken. “Dikkatli git! Hem çok içme, tamam mı?”

“Tamam tamaaaaam!” diye bağırdı Moon Jee bir yandan yürümeye başlarken. Hae In’in anaç tavırları cesaretini kırmak yerine onu daha da mutlu ediyordu: Hae In onun için endişeleniyordu, bu da onu sevdiğini gösterirdi sonuçta, öyle değil mi? Yarın akşam birlikte yemek yiyeceklerini düşününce içi yeniden sevinçle doldu. Yolun ortasında zıplamamak için kendini zor tutuyordu!

Bu gece bardaki seyirci yaşadı, diye geçirdi içinden. Bu enerjiyle onları deliler gibi coşturacağım!

Kendi kendine sırıtarak yürümeye koyuldu.

Ayça’nın prensesliğinin ilk günü nerdeyse sona ermek üzereydi: Dışişleri tarafından Ayça onuruna(!) verilen kokteyle genç kız beyaz, uzun etekli, derin göğüs dekolteli ve kalın askılarında parlak taşlı işlemeler olan bir gece elbisesiyle katılmıştı. Kulağındaki elmas küpeler ve dağınık topuz saçlarıyla gerçek bir prenses kadar zarifti.

Han Seul onu otel odasından çıktığı an ilk görüşünde kalbinde yine bir hareketlenme hissetmişti: Bu kız onu gerçekten de fena etkiliyordu. Ama profesyonelliğinden hiç ödün vermedi; genç kızın önünde saygıyla reverans yapıp:

“Gidelim mi majesteleri?” diye yolu gösterdi. Ayça hafif bir gülümsemeyle yürümeye başlayınca da onu takdir dolu bir bakışla izlemeye koyuldu. Evet, genç kız gerçekten rolünü iyi benimsemişti. Gerçek bir prenses kumaşı vardı bu kızda.

Hakikaten gün boyu Ayça’nın başarılı oyunculuğu sayesinde hemen hemen hiç pürüz çıkmadığı için Han Seul artık nerdeyse tümüyle rahatlamıştı: Ayça bir gaf yapacak gibi görünmüyordu; üstelik radikal Çinli gruptan da hiçbir eser yoktu. Hatta bu kaçırma planlarının yanlış alarm olması gayet yüksek ihtimal gibi gözüküyordu. Yine de bu sayede Ayça’yla birlikte çalışabilme imkânını bulduğu için Han Seul son derece mutluydu; hatta bu ihbarı yapan kişiyi bilse, gidip alnından öpecekti!

My Princess OST – Because of You

Kokteylin yapılacağı balo salonuna girişleri, yine gazeteciler eşliğinde bol flaşlı, oldukça ihtişamlı oldu. Ayça gazetecileri selamladıktan sonra rahat adımlarla ilerleyip başbakanın yanına kadar yürüdü. Başbakan, yüzünde büyük bir gülümsemeyle karşıladı onu, genç kızın elini dudaklarına götürüp Batılı bir centilmen gibi onu selamladıktan sonra katılımcılara döndü.

“Prenses Josephine’e bizi kırmayıp davetimize katılma inceliği gösterdiğinden dolayı teşekkür ediyoruz,” dedi. “Lütfen kendisine Kore konukseverliğini gösterelim. Hepinize iyi eğlenceler dilerim!”

Başbakanın kısa konuşması alkışlarla karşılandı. Biraz sonra, genç kızın etrafını Koreli bürokrat ve işadamları sarmıştı bile. Yaşlı, göbekli bir Koreli Ayça’yı ablukaya alan ilk kişiydi.

“Sayın prenses, ben Sangham grubu yönetim kurulu başkanı Sang Hun Nam,” diye söze başladı, “Başkanı olduğum şirketler grubu, turizm işinde Kore’nin bir numarasıdır. Sizin ailenizin de hissedarı olduğu Kagel grubunun Jeju adasında turistik bir yatırım planı içinde olduğunu duyduk… Eğer izin verirseniz, size aklımdaki bazı yatırım planlarından ve ortaklık olanaklarından bahsetmek isterim…”

Ayça gülümseyerek: “Memnun olurum sayın Sang,” diye cevaplarken Ha Dong Sae, Han Seul’ün yanına sokuldu. Hafif bir sesle:

“Prensesimiz işi kapmışa benziyor,” diye mırıldandı. “Kurnaz işadamlarını bile gayet iyi idare ediyor!”

“Ona sadece dinleyip arada bir “hı hı… çok güzel… düşüneceğim” diye kafa sallamasını öğütledik,” diye sırıttı Han Seul. “Asıl prensesin gerçekten görüşmek isteyeceği yatırımcılarla zaten görüştüğünü, buradakilerin sadece araya hatırlı adam sokup onunla görüşmeye çalışan, çoğu da kirli işlere bulaşmış çakallar olduğunu hepimiz biliyoruz…”

Dong Sae bir kahkaha attı:

“Şu salak herifler görüşmek için bu kadar uğraştıkları prensesin aslında sıradan bir kızcağız olduğunu bilseler ne düşünürlerdi acaba? Zavallı şapşallar!…”

Han Seul de gülüyordu:

“Ben asıl Ayça’ya üzülüyorum: Zavallıcık gece boyu sırıtıp bunların muhabbetine katlanmak zorunda… Ne dersiniz müdürüm, biraz sonra kızcağızı biraz bu ortamdan kaçırayım mı?”

Dong Sae onu yan yan süzdü. Sonra hafif bir alayla:

“Hayırdır?” diye sordu, “Şövalyecilik mi oynamak istiyorsun? Güzel bir prenses görünce aklına ilk düşen, onu kaçırmak mı oldu??”

Han Seul biraz mahcup olmuştu, gülerek:

“Yanlış anladınız,” dedi, “Ben sadece zavallı kızın biraz hava almasını istemiştim… Gece boyu bunların arasında kalırsa sıkıntıdan patlar kızcağız…”

Dong Sae bıyık altından gülümsedi. Han Seul’ü iyi tanırdı. Uzun zamandır hiçbir kadınla ilgilenmediğini bildiği bu genç adamın sonunda yaşına uygun bir kadından etkilenmiş görünmesi hoşuna gitmişti. O yüzden gülerek memurunun omzuna vurdu:

“Pekala! Biraz sonra dediğini yaparsın… Ama bir süre izin ver; şu çakallar prensesle iş bağladıklarını zannedip biraz heveslerini alsınlar bakalım…”

“Tabii efendim, siz merak etmeyin,” dedi Han Seul. Ve biraz uzakta bir masaya yaklaştı, bir yandan kanepelerden atıştırıp bir yandan da genç kızı gözlemeye başladı.

Ayça ise yüzüne hafif resmi bir gülümseme takınmış; Koreli işadamlarıyla iş konuşmaya devam ediyordu. Genç kız aslında acayip eğleniyordu da: Bu adamlar kendisine bahsedilen iş dünyası terimlerinin yüzde doksan dokuzunu bilmediğini bilseler ne komik olurdu ama! Üstelik arada bir bazı işadamlarının kendi aralarında Korece konuşup kendisini çekiştirmelerini yakalıyordu ve böyle zamanlarda gülmemek için kendini zor tutuyordu: Sangham grubunun CEO’su, genel başkan yardımcısına:

“Prensesi kesin bağladık… Jeju adası’ndaki inşaatın masrafını Danimarkalı ortaklara kakalayabiliriz!“

Dediği zaman az kalsın bir kahkaha atacaktı! Neyse ki kendini tutmuş ve elindeki şampanyadan bir yudum alıyor gibi görünerek sırıtan suratını saklamayı başarmıştı.

O sırada yanına yine kerli ferli bir adam yaklaştı. Elini uzattı:

“Prenses Josephine! Ülkemize hoşgeldiniz, şeref verdiniz efendim! Ben Gu Moo Ryong. Milletvekili ve GuNam holdingin başkanıyım. Ayrıca size damadımı da takdim edeyim… Kendisi de başbakanlıkta parlak bir diplomattır…”

Böyle deyip biraz arkasında duran adamı işaret etti. Genç adam eğilerek selam verirken Ayça nerdeyse ağzındaki şampanyayı püskürtecekti! Bahsedilen damat, San Young’dan başkası değildi!

“Holdingimiz inşaat işindedir,” diye sözüne devam etmekteydi Gu Moo Ryong. “Özellikle alışveriş merkezleri ve rezidanslar inşa ediyoruz. En son projemiz…”

Pilli bebek – fotoğraf

Adam konuşmaya devam ederken Ayça artık onu dinleyemiyordu bile. Gözü, saygıyla başını eğmiş, konuşulanları dinleyen San Young’a takılmıştı. Yüzüne birden hüzün dolu bir anlam çöktü genç kızın. Sabahki karşılaşmalarının aksine, şimdi başka bir ruh halindeydi. San Young’a baktıkça, onu ne çok özlediğini bir defa daha fark ediyor, yüreği acıyordu adeta… Dalgın gözlerle, San Young’u izlemeye devam ederken içinden:

“Bana bak…” diye geçirdi.

“Bana bak San Young!

Benim! Ben, Ayça!

Beni tanımadın mı yani? Beni nasıl tanımazsın?? İki sene boyunca kulağına aşk sözcükleri fısıldadığın bu kızı nasıl tanımazsın?!

Saçlarım değişik olabilir; sana bambaşka bir isimle tanıtılmış olabilirim, ama bu benim, ben! Beni gerçekten tanımadın mı ha, San Young?”

O sırada San Young Ayça’nın içinden geçenleri duymuş gibi başını kaldırdı. Ayça’yla göz göze geldiler. Genç adam, bir an kaşlarını çattı. Ayça’nın yüreği yerinden oynadı sanki. Hem umut, hem korkuyla baktı San Young’a. Galiba kendisini tanımıştı!

“…işte böyle sayın majesteleri… Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Şirketimizin Danimarka pazarına açılma şansı ne kadardır sizce?”

Ayça, milletvekilinin söyleyeceklerini bitirmiş olduğunu ve ondan bir cevap beklediğini hayal-meyal fark etti. Kendini, bakışlarını San Young’dan ayırıp milletvekiline bakmaya zorladı.

“Ben… Ben, şey…”

Gu Moo Ryong heves ve heyecanla onun ağzından çıkacak sözleri bekliyordu. Ayça bir an nasıl cevap vereceğini bilemedi. Ama hemen sonra beyninde bir ışık çaktı.

“Ben öncelikle bu konuda damadınız beyefendinin de söyleyeceklerini dinlemek isterim,” deyip San Young’a döndü: “Siz bay Gu’nun söyledikleri hakkında ne düşünüyorsunuz? GuNam holding sizce de Danimarka pazarına açılmalı mıdır?”

San Young huzursuzca kıpırdandı. Ayça ona dik dik bakıyordu, içinden: “Hadi söyle!” diye çığlıklar atarak bakıyordu, “Hadi beni tanıdığına dair bir işaret ver! Haydi San Young! Haydi, yalvarırım…”

San Young bir ona, bir de hevesle “evet San Young-sshi, lütfen açıkla prensese…” diye kendisini sıkıştıran müstakbel kayınpederine baktı. Sonra tekrar Ayça’ya döndü.

“Şirketimiz Danimarka pazarında iş yapmaya son derece uygundur efendim,” dedi kendinden emin bir sesle. “GuNam holding inşaat sektöründe Kore’nin en iyisidir! Ben de bu şirketin gelecekteki yöneticilerinden biri olarak size temin ederim ki, Danimarka piyasasına açılmamıza olanak sağlarsanız sizi mahcup etmeyeceğimizi göreceksiniz!”

Gu Moo Ryong “aferin evladım…” diye damadının omzunu patpatlarken Ayça birden kendini çok ama çok yorgun hissetti. Yüzüne hafif, kırık bir tebessüm düştü.

San Young onu tanımamıştı… San Young onu anılarından, hayallerinden, yüreğinden öylesine çıkarıp atmıştı ki, artık yüzünü bile hatırlamıyordu demek…

Ayça boğazına kadar yükselen ağlama hissini güçlükle bastırdı. Oysa kendisi, bu bir buçuk sene boyunca sokakta gördüğü her düz, siyah saçlı adamı San Young’a benzetmişti. Her Kore dizisi izleyişinde, Korece bir kelime öğrendiğinde San Young’u hatırlamıştı. Onu rüyasında görmediği bir gece bile yoktu… Onu öyle seviyor, öyle özlüyordu ki, San Young’u dünyanın hangi köşesinde, hangi kıyafetler içinde olursa olsun mutlaka tanırdı…

Ama o kendisini tanımıyordu işte…

Ayça birden gözlerine yaşlar hücum ettiğini hissetti. Hâlâ kendisinden cevap bekleyen Gu Moo Ryong’a ve San Young’a:

“Ben… afedersiniz, müsaadenizle!”

Dedikten sonra koşturarak yanlarından ayrıldı! İki adam şaşkınlıkla arkasından bakakalmışlardı.

Olanları biraz öteden izleyen Han Seul’ün de yüzüne büyük bir hayret ifadesi yerleşmişti. Genç adam kaşlarını çattı: Evet, Ayça’nın kesinlikle bu San Young denen herifle eskiden gelen bir tanışıklığı vardı! Yoksa sabahleyin onu görünce donup kalmasını, şimdiyse böyle kaçar gibi ortamdan uzaklaşmasını açıklayacak başka bir şey olamazdı! Endişe ve merakla Ayça’nın peşinden koşturdu.

Ayça ise koşarak salondan çıkmış, az ilerideki bayanlar tuvaletine kendini zor atmıştı. Derhal musluğu açtı, yüzüne birkaç sefer su çarptı. Sonra, aynaya bakıp acı acı gülümsedi.

Biraz önce, her şeyi berbat etme pahasına da olsa kimliğini ele vermemek için kendini zor tutmuştu. Sanki San Young, ona “Ayça…” deyiverse, onu tanıyan gözlerle baksa, her şey düzeliverecek gibi saçma bir hisse kapılmıştı genç kız.

Fakat aslında hiçbir şeyin düzeleceği yoktu… San Young onu bu kıyafetlerle ne tanıyacaktı, ne de ona geri dönecekti…

Bir peruk, biraz makyaj… Kendisini eski Ayça’dan ayıran tek şey… Bu kadarcık bir fark yüzünden San Young onu tanımıyordu…

Çünkü o, Ayça’dan çoktan vazgeçmişti…

Genç kız birden alev alev bir öfkenin damarlarında yükseldiğini hissetti: San Young’un “artık seninle olmam imkânsız… Elveda..” deyişi bir defa daha zihninde çınladı. Ayça öfkeyle tuvaletin fayanslarını tekmeledi! Ondan nefret ediyordu! Bu pislik heriften nefret ediyordu!

Bunu onun yanına bırakmayacaktı! O pislikten intikamını alacaktı! Hem de şimdi! Tam da şu anda!!!

Ayça bir hışımla tuvaletten fırladığında gözleri çakmak çakmaktı. Tuvalet kapısının hemen dışında kaygıyla bekleyen Han Seul’ü görmeden koşar adımlarla salona geri döndü. Han Seul ise şaşkınlıkla onun peşinden seğirtti: İçeride ne olmuştu da bu kız ağlamaklı girdiği tuvaletten canlı bomba gibi çıkmıştı acaba? Tuvalete enerji içeceği filan mı zulalamıştı yoksa?!

Ayça ise salona girer girmez içkilerin başına koşmuş ve görevliye “bir votka shot lütfen!” demişti. Votka shot’u atar atmaz gözüne az ilerideki kahve standı ilişti.

Pink – Please Don’t leave Me

Birden genç kızın gözleri ışıldadı: Kahve varsa… süt de var demekti!

Genç kız birden otuz iki dişiyle birden sırıttı. İçkilerin başındaki görevliye döndü:

“Şeyyy, afedersiniz… Bana sütlü bir kokteyl hazırlayabilir misiniz? İçinde süt olduğu belli olmasın ama…”

Görevli şaşırmıştı ama prensesin dediğini yapmamak ne haddine? Derhal:

“Hemen geliyor efendim,” deyip hazırlamaya koyuldu. Ayça:

“Ah! Lütfen iki tane olsun!” diye ekledi.

Biraz sonra iki elinde kahverengi renkli iki koyu kokteyl, gülümseyerek San Young’un tek başına durup çevreyi izlediği masaya yaklaştı genç kız. Avrupa aksanlı olmasına çalıştığı bir İngilizce’yle:

“Merhaba bay Kang,” dedi,  “İsminizi yanlış hatırlamadığımı umuyorum, Kang’dı, öyle değil mi?”

San Young şaşkınlıkla dönünce, kendisine sevimli sevimli gülümseyen prensesi gördü ve kekeleyerek:

“Ha-hayır, doğru hatırladınız,” dedi şaşkınlıkla. Prensesin ismini aklında tutmasını ummamıştı doğrusu! Ayça ise yine sevimli bir gülümsemeyle:

“Demin yanınızdan öyle ayrıldığım için üzgünüm,” dedi. “Konuşmamız yarım kalmıştı… İsterseniz şimdi devam edebiliriz… Danimarka pazarına açılmak diyorduk…”

San Young yakaladığı fırsata inanamayarak sevinçle:

“Elbette,” dedi, “Şirketimizden bahsedeyim hemen: Dediğim gibi GuNam grubu-“

Ayça birden onun sözünü kesti:

“Bu arada az önce şu kokteyli çok övdüler… Ben de denemeden edemedim… Siz de alır mısınız?” deyip elindeki bardaklardan birini San Young’a uzattı. San Young nerdeyse bayılmak üzereydi: Prensesin kendisiyle konuşmaya tenezzül ettiği yetmiyormuş gibi, bir de ona içki getiriyordu!

Heyecanla kekeleyerek: “Tabii, tabii!” deyip kadehi eline aldı, kocaman bir yudum içti. Ayça’nın yüzüne şeytani bir sırıtma geldi: “Oooooh, yarasııııın!”

“Evet, GuNam grup diyorduk…”

“Tabii… GuNam grup, inşaat sektöründe bir numaradır… Size Busan’daki alışveriş merkezi projemizi anlatayım…”

San Young kendini konuşmaya kaptırmıştı. Ayça ise sırıtarak onu izliyordu. Arada bir “hmm… yaa… çok ilginç…” diye genç adama eşlik ediyordu. Sonra bir ara:

“Ama içkiden pek içmediniz… Ne oldu, yoksa beğenmediniz mi?”

Diye dudak bükünce San Young heyecanla atıldı:

“İçmez olur muyum?? Derhal içiyorum!”

Ve tüm kadehi tek dikişte yuvarlayıverdi!

Ayça nerdeyse bir kahkaha atacaktı: Az önce San Young, bağırsaklarının fena halde hassas olduğu yegane madde, yani sütle dolu olan bir kokteyli mideye yuvarlamıştı! Birazdan bu mucize içecek etkisini göstermeye başlardı!

Ayça San Young’u dinler gibi yapmaya devam ederken gülmesini zorlukla bastırıyordu. San Young’un süte karşı çok hassas olduğunu daha çıkmaya başladıkları ilk ayda öğrenmişti. Yerfıstığına karşı alerjisi olduğunu, şeftalinin tüyleri yüzünden huylanıp elini süremediğini, ve daha bir sürü zayıf yönünü biliyordu genç adamın. İşte şimdi bu zayıflıkları kullanıp intikam almanın zamanı gelmişti!

Biraz sonra kibarca San Young’un sözünü kesti:

“Anlattıklarınızı gerçekten ilgiyle dinledim sayın Kang… GuNam gruba Danimarka pazarında yardımcı olacağım… Kayınpederinize de böyle söyleyebilirsiniz…”

Böyle deyip San Young’a son bir selam verdi, sonra onun yanından uzaklaşıp başka masalara doğru ilerledi. San Young heyecan ve sevinçle kayınbabasına doğru koştururken Ayça sırıtmadan edemedi: Oyun daha yeni başlıyordu!

Onu uzaktan izleyen Han Seul’se merak içindeydi: Ayça San Young’la bu kadar uzun süre ne konuşmuştu acaba? Ya şimdi, yüzündeki o şeytani gülümseme de neyin nesiydi??

Han Seul’ün fazla meraklanmasına gerek kalmadı: San Young’u uzaktan kaçamak bakışlarla izleyen Ayça, genç adamın birden karnını tuttuğunu görünce neşeyle sırıttı: Asıl eğlence başlamak üzereydi!

Gerçekten de az sonra San Young adeta kıvranarak salondan çıktı, tuvalete doğru koşturdu. Ayça ise kendisiyle konuşan işadamlarına:

“Afedersiniz… Bir süreliğine müsaadenizi istemek zorundayım…” deyip salondan dışarı süzüldü. Han Seul de merakla onu takip etti.

Genç adam salondan çıkınca bir an Ayça’yı göremedi. Merakla çevresine bakındı. Ayça hiçbir yerde görünmüyordu. Han Seul, koridorda ilerlemeye devam etti.

Biraz sonra, koridorun sağa kıvrıldığı köşeden dönünce genç adam nerdeyse küçük dilini yutacaktı:

Ayça az ileride, binanın yangın alarmının camını kırmış, alarma basmak üzereydi!

“ZIRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRR!!!!”

Birdenbire bütün kat, yangın alarmıyla çınladı! Ayça artık sırıtmasını gizleyemiyordu. Birazdan şenlik başlayacaktı!

Birden, başında beliriveren gölgeyle genç kızın gülümsemesi dudaklarında donuverdi: Han Seul ona şaşkınlık ve biraz da öfkeyle bakıyordu:

“Bunu neden yaptın??”

Ayça bir an nasıl cevap vereceğini bilemedi. Sonra:

“Bunu sonra açıklarım,” dedi. “Ama lütfen, lütfen şimdi bana yardım et: Binada gerçekten de yangın çıkmış gibi göstermemiz lâzım!”

“Bunu neden yapalım ki?” diye bağırdı Han Seul. “Tanrı aşkına, senin neyin var?? Şimdiye kadar gayet güzel idare ediyordun oysa ki!”

“Çok ama çok önemli bir sebebim var!” diye bağırdı Ayça birdenbire. Genç kızın dudakları titriyordu: “Sana anlatacağım, söz veriyorum! Ama lütfen, lütfen şimdi bana yardım et!”

Han Seul bir an gözlerini kısıp ona baktı. Kızın kafasından neler geçtiğini anlamaya çalışır gibiydi. Ayça ise yavru köpek bakışlarıyla bakıyordu ona. Sonunda Han Seul içini çekti.

“Pekala…” dedi. “Bekle bir saniye…”

Ve cebinden bir çakmak çıkarıp pencerenin jaluzilerini tutuşturdu! Ayça’nın gözleri önce şaşkınlıkla, sonra sevinçle doldu. Minnetle:

“Çok… çok teşekkür ederim!” diye bağırdı. Han Seul’ünse yüzüne çocuksu bir gülümseme düşmüştü. Genç kızın elini tuttu, onu çekiştirirken:

“Hadi o zaman, biraz eğlenelim!” dedi ve bağırarak koşmaya başladı: “YANGIN VAAAARRR! ÇABUK  DIŞARI ÇIKIN, BİNADA YANGIN ÇIKTIIII!”

Katy Perry – Hot ‘N Cold

Yangın alarmı ve Han Seul’ün sesi kokteyldeki kerli ferli konuklar arasında bir bomba etkisi yarattı! Herkes panikle çıkış kapılarına koşturmuştu. Han Seul’se hâlâ elini tuttuğu prensesi çoktan dışarı çıkarmıştı bile. Binanın dışında görevliler ve korumalar hemen onun başına koşturdu:

“Siz iyi misiniz prenses?”

“Size bir şey olmadı, değil mi?”

“Ben gayet iyiyim,” dedi Ayça hafif korkmuş pozlarda, “Fakat dumanları gördüm! Ayrıca bir kişinin erkekler tuvaletinde mahsur kaldığını zannediyorum! Lütfen onu kurtarın!”

O sırada itfaiye ekibi yetişmişti bile. Ayça “oha, ne çabuk…” diye düşündü, sonra bu kadar önemli insanın bir arada olduğu bir toplantıda itfaiye, polis, ambulans ve benzeri görevlilerin yakınlarda konuşlanmasından daha normal bir şey olamayacağına karar verdi.

“Majesteleri, içeride birinin kaldığını mı söylüyorsunuz?” dedi itfaiye şefi.

“Evet evet! Erkekler tuvaletinde! Lütfen çabuk olun!”

Onu duyan itfaiye ekibi koşar adımlarla binaya girdi. Kokteylin yapıldığı balo salonunda hiçbir şey yoktu; fakat az ileriden dumanlar yükseliyordu. İki itfaiyeci, erkekler tuvaletine doğru koşturdu.

Aynı esnada zavallı San Young ise kendisine itaat etmeyen bağırsaklarıyla boğuşuyordu! Genç adam yangın alarmını duymuştu, ama yerinden bir türlü kalkamıyordu ki! Pantolonunu çektiği anda bağısaklarının yeniden tam gaz çalışmaya başlayacağından emindi! O yüzden “heralde yanlış alarmdır… birazdan susar…” diye düşünüp kendini teselli etti.

O sırada dışarıdan bir ses:

“Burada biri var mı?? Beni duyuyor musunuz??” diye bağırdı.

San Young zayıf bir sesle:

“Evet, ben buradayım,” diye cevap verdi. İlk konuşan ses:

“Bayım, dışarı çıkmanız lâzım! Binada yangın çıktı! Can güvenliğiniz için derhal dışarı çıkmanız lâzım!”

San Young’un ödü koptu! Bir an korkuyla yerinden fırlayıp pantolonunu çekmeye çabaladı, ama hemen ardından bağırsaklarından yükselen bir homurtuyla yerine geri çöktü. Umutsuz bir halde:

“Yapamam!” diye feryat etti, “Buradan ayrılamam!”

“Saçmalamayın bayım, yangın çıktı diyoruz! Hemen dışarı çıkın!”

“Olmaz! Yapamam!” dedi San Young bir kez daha.

İtfaiye şefi kaşlarını çattı: Herif içeride kolunda eroin iğnesiyle falan yakalanmıştı galiba; çıkmayı böyle ateşli bir biçimde reddetmesinin başka ne sebebi olabilirdi ki? Ama onu burada bırakacak değildi. Bağırdı:

“İtiraz ederseniz sizi zorla çıkarmak zorunda kalacağız!”

San Young telaş içinde: “Hayır, hayır! Lütfen beni rahat bırakın!” diye yeniden itiraz etmeye koyulunca iki itfaiyeci birbirlerine baktılar ve aynı anda başlarını salladılar. Sonra ikisi birden tuvalet kapısına yüklendiler!

Kapı ardına kadar açıldı. San Young, pantolonu dizlerinde, korkulu gözlerle onlara bakıyordu!

“Dumanı görmüyor musunuz? Buradan derhal çıkmamız lâzım!” diye bağırdı itfaiye şefi ve San Young’un bir koluna yapıştı. Diğer itfaiyeci de diğer koluna girdi. İkisi birden genç adamı tuttukları gibi tuvaletten çıkarıp dışarı koşturmaya başladılar! Zavallı San Young’sa hâlâ “bırakın beniii! Bırakın dedim!” diye bağırarak dizlerinde duran pantolonunu çekmeye çabalıyordu!

Bu arada az önce içeride olan iş ve siyaset dünyasının önemli isimleri, binanın dışında toplanmış, heyecan içinde gecelerini berbat eden bu tuhaf yangın olayını konuşuyorlardı. Herkes büyük bir komploya kurban gittiklerinden emindi. Otelde yangın çıktığını haber alan gazeteciler çoktan binanın önüne üşümüştü bile. Hepsi ünlü kişilerle röportaj peşindeydi. Olan biteni fark edip toplanan meraklı halk topluluğu da eksik değildi. Han Seul Ayça’nın kolunu tuttu:

“Sanırım gecemiz burada bitti. Artık otele dönsek iyi olacak… “

“Lütfen birkaç dakika daha izin ver!” dedi Ayça heyecanla. “Bunu görmek istiyorum!”

Han Seul şüpheyle onu süzdü. Sonra omuz silkti. Beklediği her neyse, birazdan hep birlikte öğreneceklerdi nasıl olsa.

Tam da o anda, otelin önündeki kalabalık dalgalandı. Birileri bağırdı:

“İçeride mahsur kalan bir genç varmış!”

“İtfaiye erleri onu getiriyorlar!”

Ayça merakla ayağa fırladı. Otelin girişine doğru koşturdu. Han Seul de peşinden.

Genç adam, birdenbire hayretten gözleri irileşerek durdu: İki itfaiyecinin arasında dışarı çıkarılan genç, San Young’dan başkası değildi!

San Young’sa bir yandan hâlâ fermuarını çekemediği pantolonunu çekiştiriyor, bir yandansa acı içinde kıvranıyordu! Şu anda tek düşünebildiği bir an önce bir tuvalet bulmaktı!

“Oğlum! San Young!” diye Gu Moo Ryong ona doğru koşturdu. San Young ise:

“Bir tuvalet… Lütfen bana tuvaletin yerini gösterin! Allah rızası için!” diye bağırıyordu!

Birdenbire, genç adamın bağırsakları daha fazla dayanamadı. Büyük bir guruldama sesiyle San Young olduğu yere oturuverdi!

Manzarayı izleyenler birden sessizleşiverdiler. İtfaiye sirenleri bile susmuştu. Birden, Ayça bir kahkaha attı. Bu kadarını kendi bile ummuyordu doğrusu!

San Young, sosyetenin ve iş dünyasının ünlü simalarının ve kameraların önünde… altına yapmıştı!

Han Seul Ayça’yı odasına bırakırken:

“İyi geceler prenses,” dedi. “Yarın sabah saat 8’de sizi yine buradan alacağım. İyi uykular efendim…”

Böyle deyip eğilerek selam verdi, yan odaya geçmek üzere yürümeye başladı. Birden, Ayça onun kolunu tuttu.

“Bir dakika!”

Han Seul merakla ona döndüğünde genç kız onun kolunu bıraktı, utangaçça bakışlarını kaçırdı.

“Şey… Kokteylde yaptıklarımın sebebini merak etmiyor musun?”

Han Seul ne diyeceğini bilemedi. Aslında az önce olanlar aklına geldikçe sağlam bir kahkaha atmamak için kendini zor tutuyordu! Günahı kadar sevmediği o San Young hıyarının başına gelenlere zerre kadar üzülmemişti. Ama Ayça’nın oteldeki manzaraya karnını tuta tuta güldükten sonra dönüş yolunda arabada birdenbire mahzunlaşıvermesi Han Seul’ün dikkatinden kaçmamıştı. Han Seul akıllı bir adamdı, o yüzden bu ikili arasında geçmişte neler yaşandığını az çok tahmin edebiliyordu. Ayça’yı daha fazla üzmek istemedi.

“Siz anlatmak istemezseniz duymasam da olur majesteleri,” diye cevap verdi.

Ayça birden başını kaldırdı. Minnetle karşısındaki bu genç adama baktı. Sonra hafifçe gülümseyip başını salladı:

“Hayır… Sana söz verdim… Anlatmak istiyorum… Lütfen biraz beni dinler misin?” Böyle dediği anda odasının kapısını açmıştı. Han Seul’den cevap bekler gibi ona baktı.

Han Seul “peki o zaman…” diye mırıldandı ve Ayça’nın ardından genç kızın odasına girdi.

Ayça odaya girince odanın ortasına doğru yürüdü. Aslında söze nasıl başlayacağını bilmiyordu. Han Seul’le göz göze gelmeye utanıyordu, o yüzden arkasını dönerek konuşmaya başladı:

“San Young’la Türkiye’deyken tanıştık… Ben henüz öğrenciydim, o ise Kore büyükelçiliğinde çalışan bir memur. Birbirimize ilk gördüğümüz anda âşık olduk ve çıkmaya başladık. Tam iki sene boyunca, yani o Türkiye’den ayrılana kadar ilişkimiz devam etti.

Fakat sonra San Young Kore’ye geri döndü. Başbakanlıkta iyi bir memuriyet buldu. Başlarda beni deli gibi sevdiğini, özlediğini söylerken yavaş yavaş telefonlarının sıklığı azalmaya başladı…

Bense hâlâ ona âşıktım. Hâlâ umut içinde, kavuşacağımız günü bekliyordum. Sonunda, daha fazla dayanamadım ve ailemi bile karşıma alıp, uçağa atladığım gibi buraya geldim.

Ama onu başkasıyla nişanlanmış buldum!”

Ayça’nın sesi öfke ve hayalkırıklığı ile yükselince Han Seul bir an donup kaldı. Şimdi her şeyi çok daha iyi anlıyordu: Bu kız, o San Young dallamasını gerçekten çok sevmişti…

“İşte o yüzden ondan intikam almaya yemin ettim,” dedi Ayça acı bir gülüşle. “Bugün yaptıklarımın sebebi de buydu…”

Han Seul onu üzüntüyle dinlerken birden aklına, kendisinin dublör aradığı o gün onu iterek asansöre binen genç kız geldi:

“Yoksa… yoksa geçen gün San Young’un ofisini basan sinirli kız da sen miydin?!” dedi heyecanla.

Ayça ona şaşkınlıkla baktı: “Sen bunu nerden biliyorsun?”

Han Seul derin bir nefes koyverdi: “Fiyuuvvv! Doğrusu inanılmaz bir kızsın agasshi! O pislik San Young uzun zamandır sağlam bir dersi hak ediyordu zaten! Ellerine sağlık…”

Ayça ona şaşırarak baktı. Han Seul sevimlice gülümsüyordu. Ayça’nın da yüzüne mahcup bir gülümseme düşerken genç kız hafifçe başını eğdi: “Şeyy… Aslında normalde böyle değilimdir, ama canım çok yandığı için acısını çıkarmak istedim galiba…”

Han Seul’se güldü:

“Ve sapına kadar haklıydın bence!” Bir yandan da içten içe hafif bir ürpermeyle genç kıza bakmadan edemedi. Bu melek yüzlü kızın içinden böyle şeytanlıklar çıkacağı kimin aklına gelirdi ki?! “Kalbi kırılmış bir kadından korkacaksın oğlum…” diye geçirdi içinden.

“Şey… Beni anladığın için teşekkür ederim,” dedi Ayça yine mahcup bir biçimde. “Ve ayrıca bana yardım ettiğin için de…” Han Seul gülümsedi.

“Rica ederim, ben-“

Naruto OST – raikiri

Birden genç adamın sözleri dudaklarında yarıda kaldı. Eğitimli kulakları, dışarıdan gelen tuhaf bir ses duymuştu: Bir silah namlusunun yerine oturtulma sesi!

Ayça şaşırarak baktı ona:

“Ne oldu, bir şey-“

Han Seul birden elini onun ağzına kapadı ve Ayça’yı dolapla duvar arasında kalan dar bir aralığa çekti. Genç kızın gözleri şaşkınlıkla irileşti: Neler oluyordu??

Han Seul’se:

“Hişşştt, sessiz ol!” diye fısıldayıp dikkatlice dışarıyı dinlemeye koyulmuştu. Ayça onun kaslarının yay gibi gerilmiş olduğunu hissedebiliyordu. Belli ki dışarıda bir tehlike vardı!

Genç kızın kalbi hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Kendini dışarıdan gelen sesleri dinlemeye zorladı, ama Han Seul’ün güçlü kolları onu sıkıca tutarken bunu yapması pek o kadar kolay değildi: Genç adam az önceki kritik anın etkisiyle Ayça’ya panter gibi yapışmıştı, hâlâ onun kollarını sıkı sıkı tutmaya devam ediyordu. Ayça’nın kolları acımıştı ama Han Seul’den kollarını gevşetmesini istemeyi akıl edemeyecek kadar şaşkındı genç kız. Genç adamdan yükselen güçlü bir erkek parfümü başını döndürmeye başlamıştı. Ayça ürkekçe başını kaldırdı. Hâlâ şahin gibi gözlerle kapının girişini gözetleyen genç adamın gerilen boyun kaslarını ve şakağında atmaya başlayan damarı görünce içi bir tuhaf oldu. Kalp atışları hızlanırken korku ve heyecan içinde yutkundu.

Birdenbire, odanın kapısı nerdeyse hiç ses çıkarılmadan yavaşça açıldı. Ayça az daha korkudan çığlık atacaktı! Han Seul ise şimdi avına atılmaya hazırlanan bir kaplan gibi tetikteydi!

Ve genç adam birdenbire içeri giren silüetin üzerine şimşek gibi atıldı! Bir silah patlaması duyulurken Ayça ağzından fırlayan bir çığlığa engel olamadı! Aynı anda korkuyla gözlerini yummuştu.

“Sen kimsin ha? Cevap ver, kimsin??”

Ayça korka korka gözlerini açtığında Han Seul’ü yerde yatan, siyahlar içindeki bir adamın üzerine çullanmış, vahşi bakışlarla ona bakarken buldu. Siyahlı adamın elini sırtından kıvırmıştı; az ileride, adamın silahı duruyordu. Han Seul yerde yatanın suratına bir yumruk geçirdi. Sonra yine:

“Kimsin dedim?? Cevap ver!” diye bağırdı Korece. Cevap gelmeyince aynı soruları bir de Çince sordu. Sonunda siyahlı adam mırıldanarak Çince bir şeyler söyledi. Han Seul’ün yüzünde bir “biliyordum!” ifadesi belirirken genç adam kulağındaki bluetooth’tan adamlarını çağırmıştı bile:

“Soon Yu! Xin Bum! Derhal prensesin odasına gelin! Kızıl Kaplanlar örgütüne ait bir casusu, prensesi kaçırmak isterken yakaladım.”

Han Seul’ün adamları on saniye içinde odaya geldiler. Yerde yatan herifi alıp ite kaka odadan dışarı çıkardılar. Han Seul onlara “siz adamı odama alın, ben birazdan geliyorum” dedikten sonra şefkatle Ayça’ya döndü:

Naruto – Morning

“Sen iyisin, öyle değil mi? Çok korktun mu?”

Ayça’nın yüzü korkudan bembeyaz olmuştu olmasına, ama yiğitliğe leke sürmek istemedi, gülümsemeye çabaladı:

“Yooo… Ben… hiç korkmadım!”

“Yalan söyleme,” diye güldü Han Seul ve genç kızın yanına kadar geldi. Yavaşça uzanıp onun elini tuttu. Ayça şaşkınlıkla ona bakakalmıştı, neydi bu şimdi?

“Bak,” dedi Han Seul, “Ellerin nasıl da titriyor… Belli ki korkmuşsun… Bekle biraz…”

Sonra koşar adımlarla odadaki mini bara koştu, bir bardağa su doldurup Ayça’ya getirdi.

“Biraz su iç lütfen… Sakinleşmene yardımcı olur.”

Ayça küçük bir kız gibi denileni yaptı. Sonra Han Seul:

“Şimdi biraz uyumaya çalış. Korkma, bundan sonra hiçbir şey olmaz. Ama yine de eğer korkar ve uyuyamazsan ben yanına gelirim. Yalnız önce deminki adamı üstlerime teslim etmem lâzım…”

Ayça aslında ona “gitme” demek istiyordu. Genç adamın kahverengi gözlerindeki sıcak bakış, bütün korkularını siler gibiydi. Ama utandı, kendine yediremedi. Gülümsemeye çalışarak:

“Beni merak etme,” dedi, “Ben iyiyim.”

Han Seul onun doğru söyleyip söylemediğini ölçmek ister gibi baktı, sonra hafifçe gülümseyip başını salladı: “Pekala… Sen nasıl istersen… Ama merak etme: Şimdi adamlarımdan ikisini odanın kapısına yollayacağım. Ben de az önceki herifle uğraşmayı bitirir bitirmez gelecek ve odanın önünde sabaha kadar nöbet tutacağım.”

Ayça şaşkın şaşkın “tamam” diye başını salladı. Han Seul ona son bir kez gülümsedi ve odadan çıktı.

Ayça ise derin bir soluk verdi! Az önceki olayın şokundan dolayı bacakları hâlâ titriyordu! Hemen üzerindeki gece elbisesinden kurtuldu, pijamalarını giydi ve kendini yatağa zor attı. Yorganı başına kadar çekerken kalp atışları hâlâ normale dönmüş değildi: Genç kız, kalbinin gümbür gümbür gürültüsünü kulaklarında hissediyordu.

Fakat bunun sebebinin az önceki saldırı mı, yoksa Han Seul’ün onu sıkı sıkı tutan kolları mı olduğunu doğrusu kendisi de bilmiyordu…

Moon Jee amfiye girip kulaklığını kulağından çıkardığında ortada tuhaf bir şeyler döndüğünü çoktan anlamıştı: Evet, belki derslere pek uğradığı söylenemezdi ama okuldaki normal bir günün böyle olmadığına kesinlikle emindi! Amfide herkes üçerli beşerli gruplar halinde laptopu olan birilerinin başına toplanmıştı; herkes heyecan dolu sesler çıkarıyor, arada bir kahkaha atıyordu. Moon Jee yanından geçen sınıf arkadaşlarından birinin kolunu tuttu:

“Hey! Neler dönüyor burda?”

“Dün geceki olaydan haberin yok mu? Asrın rezaleti!” diye güldü çocuk. “Hilton’da başbakanın ve Danimarka prensesinin katıldığı bir davette adamın teki altına sıçmış!”

“HAAAA?” dedi Moon Jee hayret içinde. “Nası yaa?”

“Üstelik öyle herhangi biri değil: Başbakanlıkta uzman yardımcısıymış,” diye bağırdı bir başka çocuk az ileriden. “Veee sıkı durun: Aynı zamanda bizim Jae Hwa’nın nişanlısı oluyor kendileri!”

Bunun üzerine sınıfta bir dalgalanma daha oldu, herkes katıla katıla gülüyordu. Kızlardan biri:

“Demek Jae Hwa bugün o yüzden gelmedi!” diye bağırdı, “Bu utançla insan içine çıkmak istemedi heralde!”

“Ben olsam intihar ederdim,” dedi bir başka kız. Moon Jee ise dudak büktü:

“Saçmalamayın yahu. İnsanlık hali, olabilir böyle şeyler… Ben de Japon depremine banyodayken yakalanmıştım mesela…”

“Ama sen dev bir medya ordusunun ve başbakanın önüne çırılçıplak çıkmamışsındır,” diye güldü Jin Beom. Moon Jee bir an düşündü ve gülerek ona hak verdi: “Doğru lan…”

Sonra birden geçen gün barda tanıştığı kızı hatırladı. Heyecanla Jin Beom’a döndü:

“Baksana! Bu Jae Hwa bir milletvekilinin kızıydı, öyle değil mi?”

“Evet, sen nerden biliyorsun?” dedi Jin Beom şaşkınlıkla. Moon Jee omuz silkti: “Onunla tanışmıştım bir ara…”

Sonra kendi kendine sırıttı: O havalı kızcağız için bu olay hakikaten büyük şok olmuş olmalıydı!

Gerçekten de o sırada Jae Hwa’nın evinde ufak çapta bir kriz yaşanıyordu: Genç kız gazeteleri okur okumaz ağlayarak babasına koşmuştu:

“Babaaaa! Ben bu adamla evlenmeeemmmm! Nişanı bozalım lütfen, böhüüüüü!”

“Ama güzel kızım, bir tanecik meleğim, San Young şirketimizin gelecekteki yöneticisi olmak için çok uygun bir aday,” demişti Gu Moo Ryong. Dünkü rezalet onun da sinirini bozmuştu bozmasına, ama genç adamı bu kadar kolayca harcamak istemiyordu.

Fakat Jae Hwa’yı ikna etmek pek kolay olacağa benzemiyordu:

“Adam başbakanın karşısında altına yapmış baba! Bundan daha büyük bir rezalet olabilir mi?? Aradan yüz yıl geçse bile bu olay unutulmayacaktır!”

Moo Ryong ne diyeceğini bilemedi. Kararsızca sakalını sıvazladı. Tereddütlü bir sesle:

“Belki her şey unutulur…” diye mırıldanırken hizmetçi içeri girip eğilerek küçük hanımın nişanlısının geldiğini haber verdi.

Jae Hwa hışımla yerinden kalktı:

“Onu görmek istemiyorum!”

Fakat odadan çıkarken San Young içeri girmişti bile. Hemen nişanlısının arkasından koşturdu:

“Jae Hwa-sshi! Çok çok özür dilerim, benim elimde olan bir şey değildi! Söylemesi ayıp bağırsaklarımı bozmuştum… İtfaiyecilere beni çıkarmamaları için yalvardım, ama beni dinlemediler!”

“Beni ilgilendirmiyor San Young-sshi! Artık aramızdaki her şey bitti!” dedi Jae Hwa ve hışımla saçlarını savurtarak odadan çıktı. San Young umutsuzca kalakalmıştı. O sırada kayınpederi arkadan yetişti:

“Şimdilik üzerine gitme San Young… Jae Hwa’nın biraz sinirleri bozuldu… Ama düzelecek, merak etme sen…”

San Young üzüntüyle ona döndü, saygıyla eğildi:

“Merak etmeyin efendim, dünkü rezaleti unutturmak için elimden geleni yapacağım…”

Ama bunu nasıl yapacağı hakkında hiçbir fikri yoktu maalesef…

Ayça’nın odasına giren saldırganın gerçekten de Kızıl Kaplanlar adlı terör örgütünün üyesi olduğu anlaşılmıştı. Dong Sae, bu haberi Han Seul’e verdiğinde genç adam ciddi bir ifadeyle başını sallamıştı: Demek ki Prenses’e yapılacak kaçırma girişimi ihbarı yalan değildi. Ayça – ve dolayısıyla Prenses- büyük bir tehlikeden kurtarılmıştı!

“Adam katın girişine yerleştirdiğimiz iki korumayı etkisiz hale getirmiş… Sonra da prensesin odasına kadar sızmış… İyi ki sen oradaydın, yoksa bu tehlikeyi böyle kolayca atlatamazdık,” dedi Dong Sae. Sonra biraz durakladı, merakına engel olamadı: “Peki ama sen o odada ne arıyordun?”

Han Seul’ün yüzündeki ciddi ifade bozulmadı, ama genç adam belli belirsiz yutkundu: “Ben Prenses’le… şey, yani Ayça-sshi’yle yangın olayını konuşuyordum… Agasshi yangından dolayı biraz korkmuştu…”

“Hımm, anladım,” dedi Dong Sae ve fazla üstelemedi. Ama çocukluğundan beri tanıdığı bu genç adamın bazı şeyleri kendisine anlatmadığını fark edecek kadar iyi tanıyordu onu. Bıyık altından gülümsedi.

Ertesi gün Ayça için ilkinden çok daha rahat ve olaysız geçti. Genç kız yine açılışlara, konferanslara ve şerefine verilen yemek davetlerine katıldı. Her birinde durumu ustalıkla idare etti.

Fakat arada bir, hemen yanıbaşındaki Han Seul’e gözleri takılıveriyor ve genç kız dalıp gitmesine engel olamıyordu: Aklına dün geceki olaylar geldikçe yüreği yerinden hopluyordu sanki. Han Seul’ün onu sıkıca tutup odanın güvenli bir yerine çekmesini ve onun kaslı kolları arasında üzerinden yükselen erkek parfümünü içine çekerken hissettiklerini düşününce yanakları kızarıyordu. Sonra genç adamın saldırganın üzerine atılması, adamı hemen alt edivermesi geliyordu aklına; bu defa da ona hayranlık duymadan edemiyordu. Hele de her şey olup bittikten sonra gelip elini tutmasını, ona bir bardak su getirmesini hatırlayınca az önceki vahşi adamın birdenbire bu kadar şefkatli bir insana dönüşmesine inanamıyordu! Han Seul, Ayça’nın fena halde kafasını karıştırmıştı.

Bir defasında ona attığı kaçamak bakışları Han Seul yakaladı ve iki genç göz göze geldiler. Ayça kızararak başını çevirdi. Han Seul ise bıyık altından gülümsedi: Nihayet, genç kızı etkilemeye başlamıştı! Bu geceden itibaren prenseslik oyunu da biteceğine göre, artık önünde Ayça’ya yaklaşmak için bir engel kalmıyordu.

Han Seul kendi kendine neşeyle gülümsedi.

Moon Jee bütün öğleden sonra uğraşmış, Hae In’le olan akşam yemeği için özenle hazırlanmıştı: Mis gibi pişmiş bir tencere dolusu bibimbap ocağın üzerinde yerini almıştı. Yakınlardaki likör dükkanından alınmış en kaliteli Şili şaraplarından biri açılmayı bekliyordu. En güzel romantik komedilerden birkaç tanesi DVDplayer’ın yanına özenle yerleştirilmişti.

Moon Jee bununla da yetinmemiş, bahçeyi önemli bir kutlama yapacaklarmış gibi kâğıt kandiller ve süslerle donatmıştı. Sonra da yemek masasını bahçenin tam ortasına çıkarmıştı. Ipod’unu da hoparlöre bağlayıp verandaya getirmişti; yemek esnasında müzikleri de eksik olmayacaktı. Son olarak, köşedeki çiçekçiden taze taze aldığı papatyalarla yemek masasını süsleyip büyük bir gururla eserine baktı: Her şey muhteşem görünüyordu!

Ama saat 8’i geçtiği halde, ne gelen vardı ne de giden. Moon Jee kanepeye yayılıp beklemeye başladı. Bekledi, bekledi…

Saat 8 buçukta, Hae In’i cepten aramaya başladı. Genç kızın telefonu kapalıydı. Moon Jee sıkıntıyla kaşlarını çattı.

Saat 9’da evine gidip bir bakmaya karar verdi. Anahtarını aldığı gibi evden fırladı.

Kapıyı defalarca çaldı Moon Jee. “Hae In-sshi?? Hae In-sshi evde misin??” Ama içeride kimse varmış gibi gözükmüyordu. Moon Jee suratını ekşitti: Hae In’in klinikte acil bir işi falan mı çıkmıştı acaba? Bu, yemek planları iptal oldu demek mi oluyordu?

Genç adam şansını bir de kliniğe giderek denemeye karar verdi. Tam adımını bahçe kapısından dışarı atmıştı ki, az ileride bir otomobil durdu. Moon Jee önce önemsemedi; ama içinden inenleri görünce birden gözlerine inanamadı: Çok pahalı olduğu belli olan bir elbise içinde Ayça… ve kendi ağabeyi!

Moon Jee’nin ağzı açık kalmıştı: Bu ne demek oluyordu? Han Seul ve Ayça nerden tanışıyorlardı??

Birden sokağın öbür köşesinden birisinin koştura koştura geldiğini fark etti ve dikkati oraya kaydı. Yanılmamıştı, gelen gerçekten de Hae In’di.

“Özür dilerim, özür dilerim!” diye soluk soluğa onun yanına geldi genç kız. “Tam çıkmak üzereyken acil bir hasta geldi, onu bırakamadım… Çok özür dilerim Moon Jee, sen keşke beni beklemeyip yeseydin…”

“Olur mu öyle şey? Madem geldin, benim eve geçip yemeğimizi afiyetle yiyebiliriz,” diye güldü Moon  Jee. Hae In mutlu mutlu:

“Tamam o halde, ben eve geçip üzerimi değiştireyim,” dediği anda gözü az ileride vedalaşan Han Seul ve Ayça’ya takıldı. Gözleri heyecanla irileşti:

“Oh! Ayça dönmüş!”

“Dur, dur bir dakika!” diye onun sözünü kesti Moon Jee. “Yoksa Ayça’yı casus yapma vaadiyle kandıran kişi… benim abim miydi?”

“Abin mi? Sen neden bahsediyorsun?” dedi Hae In şaşkınlıkla. Sonra birden olayı algıladı ve gözleri hayretle açıldı. Kekelemeye başladı: “N-nasıl yani?? Han Seul-sshi senin abin mi??”

“Evet, pek benzemiyoruz, di mi?” diye sırıttı Moon Jee. “Tabii ki ben daha yakışıklıyım!”

Hae In kulaklarına inanamıyordu: Bunca zamandır Moon Jee’nin anlata anlata bitiremediği başarılı bürokrat, dövüş sanatları ustası, onu tek başına büyüten kişi olan ağabeyi… kendisinin ilk görüşte tutulduğu bu genç adam mıydı yani?

Moon Jee’ninse ağzı kulaklarındaydı:

“Şu işe bak,” diyordu, “Hyung bula bula bizim Ayça’yı bulmuş… Acaba birlikte nasıl bir iş yaptılar? Ayça Türkiye’den gelen bir gruba tercümanlık falan mı yaptı? Peki nasıl tanıştılar ki bunlar?”

“Han Seul bir kaza geçirmiş… Ayça onu bizim kliniğe getirdi. Hepimiz böyle tanışmış olduk,” dedi Hae In.

Moon Jee’nin birden jetonu düştü:

“Aha! O zaman… o zaman abimin bahsettiği melek Ayça’ydı!”

Redd – Artık Melek Değilim

Birden Hae In’in gözleri kararır gibi oldu. Ağzından hafif bir:

“Melek mi…” sözü döküldü.

Moon Jee ise onun şoke olduğunu fark etmemişti. Heyecanla:

“Evet ya! Hyung kendisini kurtaran çok güzel, mavi gözlü bir kızdan bahsetmişti! Vay canına, demek bu kız bizim Ayça’ydı ha! Tesadüfe bak…” diye konuşmaya devam ediyordu.

Bu sırada Han Seul ve Ayça vedalaşmak üzereydiler. Han Seul:

“Çekinizi aldınız, değil mi Ayça-sshi? Satın alınan kıyafetler ve aksesuarlar da sizde kalacak… Bunun dışında, sanırım konuşmamız gereken bir şey kalmadı…”

Sonra elini uzattı. Genç kızın elini sıkarken:

“Her şey için çok teşekkür ederiz Ayça-sshi,” dedi. “Harika bir iş çıkardınız.”

“Rica ederim,” dedi Ayça. “Asıl ben teşekkür ederim. Hem maddi olarak, hem de başka yönlerden çok tatmin edici bir iş oldu…”

Genç kız bunu söylerken hafifçe gülümsemeden edemedi: San Young’dan aldığı intikam düşünülürse, aslında üste para vermeye bile hazırdı!

Han Seul de onun ne düşündüğünü sezmiş gibi güldü. Sonra hafifçe utanarak burnunu kaşıdı. Bir an bir şey diyecek gibi oldu, ama sonra tereddüt etti. Ayça merakla bekliyordu. En sonunda Han Seul:

“O halde… ben… iyi geceler size!” dedi.

“İyi geceler! Kendinize iyi bakın!” dedi Ayça da ve son bir kez gülümseyip eve girmek üzere yürüdü.

“Ayça!”

Ayça şaşkınca döndü. Han Seul son anda ona tekrar seslenmişti. Genç kız dönüp soran gözlerle bakınca:

“Ben…” diye söze başladı. “Şey diyecektim… Sizle yeniden-“

“Hadi be Hyunggg, kanser ettin hepimizi!”

Hem Ayça hem de Han Seul şaşkınlıkla dönüp yan taraftan gelen bu sesin sahibine baktılar. Moon Jee sırıtarak gölgelerden çıktı, sokak lambasının ışığı altında durdu. Bir ona bir diğerine baktı:

“Ayça-sshi, abim seninle yeniden görüşüp görüşemeyeceğini soruyor!” dedi sırıtarak.

Hem Han Seul, hem de Ayça resmen afallayıp kalmışlardı. Han Seul parmağıyla bir kardeşini, bir de Ayça’yı işaret etti:

“Nasıl yani yaa? Siz nerden-“

“Yani siz şimdi…” diye şaşkınca mırıldandı Ayça da. Moon Jee ikisinin de lafını yarım bırakan bir kahkaha patlattı:

“Ne tesadüf, öyle değil mi? Sen de gelsene Hae In! Gel ve abimle tanış: İşte bu yakışıklı adam, benim biricik ağabeyim Han Seul’dür!”

Hae In de yüzünde buruk bir gülümsemeyle Moon Jee’nin arkasından çıktı, Ayça ve Han Seul’e:

“Merhaba…” dedi.

Diğerleri de şaşkın şaşkın onu selamlarken Moon Jee bir kahkaha daha attı:

“İşte şimdi kocaman mutlu bir aile olduk!”

-Bölüm Sonu-

3. Bölüm

Aim for the moon. If you miss, you may hit a star.

(Ay’ı hedefleyin. Hedefi tutturamasanız bile, bir yıldızı vurabilirsiniz.)

W. Clement Stone


Ayça karşısındaki genç adama hayretle bakıyordu: “Prenses olmak ister misiniz?” Bu sözlerin Korece’de bilmediği değişik bir anlamı vardı galiba. Yoksa Ayça kimdi, prenses olmak kim?

Hae In’se kendini toparlamıştı. Yüzüne gülümsemesini takındı, hiçbir şey olmamış gibi az ilerideki çiftin yanına yaklaştı.

“Ooo, bakıyorum da kaçak hastamız gelmiş!” dedi neşeli bir sesle. “Pansumana geldiniz, değil mi?”

Han Seul derhal Ayça’nın elini bıraktı. Yüzüne sıkıntılı bir anlam düşmüştü. Bu konuyu uluorta konuşmak istemiyordu; sonuçta gizli kalması gereken bir durumdu bu. O yüzden hemen:

“Evet pansumana gelmiştim,” dedikten sonra Ayça’ya döndü: “Beni biraz bekler misiniz? Sizinle konuşmam gereken mühim bir mesele var…”

Ayça şaşkınlıkla “tamam” diye mırıldanırken Hae In Han Seul’ün koluna girip onu çeke çeke muayene odalarından birine almıştı. Dolaptan batikon ve gazlı bez çıkarırken genç adamı yan yan süzmeden edemedi.

“Bu arada başınız nasıl oldu? Herhangi bir sıkıntıyla karşılaşmadınız, öyle değil mi?”

“Hayır, gayet iyiyim,” dedi Han Seul, “İlginiz için çok teşekkür ederim…”

“Bunu duyduğuma sevindim,” dedi Hae In. Sonra bir an tereddüt ettikten sonra ekledi: “Yalnız… Az önce Ayça’ya söylediklerinizi duydum…”

Han Seul endişeyle başını kaldırıp ona baktı. Hae In de merakla onu süzüyordu:

“Ayça’ya prenses olmak ister misin derken ne demek istediniz?” dedi doğrudan.

Han Seul kaşlarını çattı. Hay aksi, bu genç doktora yakalanması hiç iyi olmamıştı. Fakat az önce Ayça’nın Prenses’e olan benzerliği onu o kadar heyecanlandırmıştı ki, bir an düşüncesizce davranıp nerde olduğunu unutarak lafa dalmıştı! Hay şu kopasıca dili!

“Bu… bu resmi bir mesele,” dedi sonra ciddi bir sesle. “Yani devlet işi…”

Hae In birden rahatlayıverdi. Demek kişisel bir şey değildi, yani Han Seul Ayça’yı kendi prensesi falan yapmaya çalışmıyordu, oh çok şükür! Hae In birdenbire sevinçle gülümsedi. Sonra hayretle durdu, dudaklarını ısırdı: Daha bir sefer gördüğü, hiç tanımadığı bu adamı kıskanmış mıydı?!

Han Seul’ün pansumanını yaparken karışık duygular içerisindeydi genç kız. Onun birdenbire sessizleşiverdiğini gören Han Seul de doktorun ne düşündüğünü merak ederek ona bakıyordu. Sonra:

“Eğer sizi kırdıysam özür dilerim,” diye söze başladı, “Bakın, eğer gerçekten açıklayabileceğim bir şey olsa size de anlatmaktan çekinmezdim. Fakat gizli kalması gerekiyor… O yüzden siz de az önceki sözleri unutabilirseniz çok müteşekkir olurum.”

Hae In çabucak gülümsedi:

“Sorun değil, asıl siz kusura bakmayın…” Sonra sevimlice güldü: “Az önceki sözlere gelince… biz neden bahsediyoruz??”

Han Seul de güldü. Doktor kızı takdirle süzdü. Anlaşılan o ki çok anlayışlı ve canayakın bir genç kızdı karşısındaki. Sonra aklı, koridorda bekleyen Ayça’ya kaydı. İnşallah kız bir yerlere kaybolmamıştır diye geçirdi içinden; o prensesin dublörü olmak için elindeki en iyi adaydı!

Sonra merakına yenildi:

“Az önceki genç bayan, benim hayatımı kurtaran genç kız değil mi?” diye sordu, “Artık burada çalışmaya başlayacağını söyledi, doğru mu?”

Hae In’in yüzü düştü. Üzüntüyle:

“Evet, öyle olmasını umuyorduk,” diye konuştu, “Fakat maalesef başhekimimizi ikna edemedim… Kendisi çalışma izni olmayan bir yabancıyı burada çalıştırmak istemiyor…”

“Evet, bu çok takdir edilesi bir durum,” dedi Han Seul onaylayarak. Hae In ona hayretle baktı. Sonra biraz alaycı, biraz öfkeli bir biçimde:

“Yoksa sizde bir miktar zenofobi (yabancı düşmanlığı) mi seziyorum?” diye sordu.

Han Seul bir kahkaha attı. Hemen savunmaya geçti:

“Durun durun, beni yanlış anladınız! Ben sadece kanunlara uygunluk bakımından konuşmuştum! Ayrıca tek sorun buysa, yani genç hanımın çalışma izni olmaması ise, bunu halletmek hiç de zor değil: İsterseniz ben bu işi bir günde halledebilirim!”

Hae In’in birden gözleri ışıldadı: “Sahi mi! Aman Tanrım, bu muhteşem olur!”

“Tamam o halde, meraklanmayın, ben halledeceğim,” dedi Han Seul yine gülümseyerek. Sonra pansumanı bitmiş olan koluna şöyle bir baktı, gömleğinin kıvrılmış kolunu açmaya başlarken:

“Sizin bana bu kadar iyliğiniz dokunmuşken benim de siz iki güzel bayana birazcık faydam dokunsa çok mu?” deyip göz kırptı! Hae In, yanaklarına yeniden kanın hücum ettiğini hissetti: “Oha, çok yakışıklı!!!”

Sonra utanarak arkasını döndü, kızaran yüzünü saklamaya çalışırken:

“Ehem… Ben… teşekkür ederim,” diye mırıldandı. “Eğer böyle bir şey yapabilirseniz çok makbule geçer… Ayrıca Ayça adına da çok teşekkür ederim…”

“Bir şey değil,” dedi Han Seul ve genç doktora eğlenerek bir bakış attı: Bu kız kendisinden hoşlanmış mıydı, ne?

“O halde müsaadenizle ben şimdi çıkıp arkadaşınızla az önceki devlet meselesini konuşmak istiyorum,” dedi Han Seul. “Bunu yapabilirim, değil mi?”

“El-elbette!” dedi Hae In. “Lütfen rahatınıza bakın. Ah, bir de kolunuzu fazla zorlamayın ve birkaç gün içinde yeniden kliniğimize gelin. Dikişleri alma zamanı gelecek…”

“Gelirim tabii, sizin gibi güzel bir bayanın elinde tedavi edilmek benim için büyük bir zevk,” dedi Han Seul ve ona tatlılıkla gülümsedi: “İyi günler doktor hanım!”

Hae In’in dudaklarından şaşkın bir “iyi günler…” lafı dökülürken genç kız kıpkırmızı olmuştu bile. Han Seul’ün çıkışından sonra destek almak ister gibi malzeme dolabına dayandı ve derin derin soluklandı: Bu da neydi böyle?? Elini kalbine götürdü: kalbi küçük bir kuş gibi pırpır ediyordu!

Han Seul ise odadan çıkarken kendi kendine sırıtıyordu. Güzel bir kızla flört etmeyeli uzun zaman olmuştu. Genç adam: “Ee, bayrağı artık bizim çapkın ufaklığa devrettik,” diye sırıttı. Yine de arada bir böyle ufak heyecanlar güzel oluyordu canım; insanın hayatına renk katıyordu!

Redd – Meleksin Güzel

Ayça gerçekten de koridorda oturmuş bekliyordu. Onu görünce yerinden kalktı ve gözlerini merakla genç adamın yüzüne dikti. Han Seul:

“Tekrar merhaba,” dedi. “Sizinle önemli bir mevzuyu konuşmak istiyorum… Fakat burada olmaz. Rahat rahat konuşabileceğimiz bir yere gitmemiz lâzım…”

Ayça tamam diyecekti ki, Hae In’in kendisiyle konuşmak için beklediğini anımsadı. “Ben arkadaşıma haber vereyim…” diye söze başladığı anda Han Seul sözünü kesti:

“Gerek yok! Ben onunla konuştum zaten… Sizin, biz konuştuktan sonra dönmenizde bir sakınca olmadığını söyledi… Haydi, gidelim mi?”

Ayça şaşkın şaşkın başını salladı. Bu hiç tanımadığı adamla görüşmeyi kabul etmişti etmesine ama neler olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. “Bindik bir alamete…” diye geçirdi içinden.

Az sonra, genç kız ve genç adam yakınlarda bir cafe’de oturmuş, limonatalarını yudumluyorlardı. Han Seul dikkatlice Ayça’yı süzüyordu. Ayça bu ısrarlı bakışlardan biraz rahatsız olmaya başlamıştı; neler dönüyordu böyle?

Sonra Han Seul:

“Size bazı şeyler sormam lâzım,” dedi. “Öncelikle, nerelisiniz?”

“Türkiye’den geliyorum,” dedi Ayça. Han Seul’ün gözleri sevinç ve şaşkınlıkla irileşti:

“Oooo, Türkiye! Geçen yıl Türkiye’den gelen bir grup ağırlamıştık… Bize rakı hediye etmişlerdi, çok ilginç bir tadı vardı…” Han Seul kendini kaptırıp anlatmaya devam edecekti ki, birden bu kızla iş için konuşuyor olduğunu anımsadı. Kendini işine dönmeye zorladı.

Yine de, herhangi bir Avrupa veya Amerika ülkesinden olmasındansa, genç kızın Türkiye’den olduğuna içten içe sevinmişti. Türkler’i severdi. Ayrıca cesur olduklarına dair pozitif bir önyargı vardı içinde.

“İngilizce biliyor musunuz peki?”

“Evet, biliyorum,” dedi Ayça şaşkınca, bunun konuyla ne ilgisi olduğunu çözmeye çalışarak.

“Hangi seviyede?”

“Oldukça iyi bilirim.”

“Güzel… Ayrıca sanırım Korece’niz de gayet iyi…”

“Evet, öyledir.”

“Harika…”

Ayça ona tuhaf tuhaf baktı: Neydi bu, genç adam kendisiyle mülakat mı yapıyordu? “Yoksa başhekim böyle bir şey mi şart koştu?” diye düşündü merakla. Ama basit bir mahalle kliniği için buna gerek var mıydı?

“Peki ya etiket? Bu konuda hiç eğitim aldınız mı?”

“Pardon?” dedi Ayça şaşkınlıkla. “Etiket… derken?”

“Yani adab-ı muaşaret, görgü kuralları, özellikle de yüksek sosyeteye has kurallar…” Fakat Ayça’nın bön bön baktığını görünce içini çekti: “Ehem… Şeyy, bu çok da önemli değil… Size kısa bir kurs vereceğiz zaten…”

Ayça ise artık iyice kaybolmuştu. “Allah Allah?? Kore’de doktorluk yapmak için bile görgü kuralları eğitimi mi gerekiyor anasını satiyim?? Yok artık!” diye geçiriyordu içinden. En sonunda dayanamadı:

“Beyefendi, bana lütfen her şeyi en baştan bir anlatır mısınız??” diye sordu. “Biz burda tam olarak neden bahsediyoruz?”

Han Seul gülümsedi. Sonra cebinden telefonunu çıkardı, Prenses Josephine’in resmini gösterdi:

“Bu bayanı tanıyor musunuz?”

Ayça merakla resmen baktı. Sonra başını iki yana salladı: “Hayır…”

“Kendisi Danimarka Prensesi’dir, Prenses Josephine,” dedi Han Seul. “Birkaç günlüğüne ülkemizi ziyarete geldi. Fakat bazı sebeplerden dolayı kamuoyunun karşısına çıkmamasına karar verildi. O temaslarını gizlice sürdürürken medyaya görüntü verecek bir dublörünü bulmamız gerekiyor…”

Birden Ayça’da jeton düştü: “Haaa…. Yani… Siz benim… prensesin dublörü olmamı istiyorsunuz!”

“Aynen öyle!” diye onayladı genç adam. “Sizin Prenses’in fiziğine benzer bir fiziğiniz var. Sarı bir peruk ve biraz makyajla ona son derece benzeyeceğinize hiç şüphe yok! Sizden çok rica ediyorum: Lütfen teklifimi geri çevirmeyin. Bu iş sadece üç gün sürecek… Ayrıca karşılığının son derece cömertçe ödeneceği konusunda size garanti veriyorum.”

Ayça hayretle onu süzdü. Genç adamın şaka yapar gibi bir hali yoktu; son derece ciddi görünüyordu. Ayrıca karşılığının ödenecek olması, Ayça’nın paraya şiddetle ihtiyacı olduğu şu dönemde çok cazip bir teklifti!

Yine de aklına gelen şüpheleri sormadan edemezdi:

“Fakat prensesin bir dublöre ihtiyacının olması… bana biraz şüpheli görünüyor,” dedi bir kaşını hafifçe kaldırarak: “Sanırım işin içinde bazı tehlikeli durumlar var… Yoksa, yanılıyor muyum?”

Han Seul gülümsedi. Karşısındaki genç kız kesinlikle aptal biri değildi. Böyle olmaması çok daha iyi diye geçirdi içinden. Ve kıza karşı dürüst olmaya karar verdi:

“Yanılmıyorsunuz… Gerçekten de bazı tehlikeler var…” dedi açık yüreklilikle. Sonra, karşısındaki kıza doğru eğildi:

“Bazı radikal gruplar, kamuoyunun dikkatini çekmek için prensesi kaçırmayı planlıyorlar!”

Sonra Ayça’nın irileşen gözlerini görüp derhal ekledi:

“Korkmayın! Böyle bir şeye asla müsaade edecek değiliz: İster prenses olsun, isterse dublörü; eşlik ettiğimiz bayanın güvenliğini sağlamak için ne gerekiyorsa yapacağız! Ben bizzat garanti veriyorum:  Eğer teklifi kabul edip prensesin dublörü olursanız, yirmi dört saat boyunca sizin hemen yanıbaşınızda olacağım. En ufak bir şüphede derhal ben ve adamlarım sizi ortamdan uzaklaştıracak… Sadece, bir milyonda bir ihtimalle de olsa kaçırma planı gerçeğe dönüşürse asıl prensesin derhal TV’ye çıkıp demeç vermesini sağlayacağız. Böylece yanlış kişiyi kaçırdıklarını anlayan teröristler sizi büyük ihtimalle hemen serbest bırakacaklar…”

“Ama öldürme ihtimalleri de var, öyle değil mi?” dedi Ayça alaycı bir gülümsemeyle. Han Seul bir an itiraz edecek gibi oldu, ama sonra yenilmiş gibi gülümsedi:

“Eh… Bir milyonda bir çarpı yüzde bir ihtimalle böyle bir şey de olabilir tabii…” Ama hemen sonra ekledi: “Fakat emin olun ki size önereceğimiz bedel, bu riski kat kat karşılayacak bir miktar: Üç günlük çalışmanız için tam yirmi milyon won öneriyoruz!”

“Ee… ben kurları tam olarak bilmiyorum,” dedi Ayça. “Dolar olarak kaça denk geliyor bu?”

“Yaklaşık on sekiz bin dolar…”

“ONSEKİZ BİN Mİİİİ???!!!” Ayça bağırarak yerinden fırlamıştı! Sonra, cafedeki tüm başların ona doğru döndüğünü görünce utanarak yerine oturdu. Han Seul ise onun bu haline gülüyordu:

“Bu “evet” mi demek oluyor??”

Ayça fena halde utanmıştı, boğazını temizleyip ciddi bir ses tonuyla:

“Ehe, öhöö… Hıımmm, olabilir,” dedi. “Teklifinizi düşüneceğim… Fakat bu arada, dediğim gibi bugün karşılaştığımız klinikte de işe başlama ihtimalim var…”

Han Seul hafifçe kaşlarını çattı:

“Sanırım doktor arkadaşınızla henüz konuşma fırsatınız olmadı: Kendisi bana başhekimin bu konuda pürüz çıkardığını söyledi…”

Ayça’nın birden gözleri hayalkırıklığı ile irileşti: “Yaa…”

“Fakat korkmayın: Başhekimin çekinceleri sizin çalışma izniniz olmamasından kaynaklanıyor… Ve ben, bu işi kolaylıkla halledebilirim!”

Ayça şaşkınlıkla ona bakarken de gülerek ekledi: “Yanlış anlamayın: Size şantaj falan yapıyor değilim. Yani eğer teklifimi kabul ederseniz sizin işinizi yaparım, yoksa yapmam diyecek insanlardan değilim ben. Siz ne karar verirseniz verin, ben yine de çalışma izni almanız için size yardımcı olacağım. Yine de, eğer dublör olmaya karar verirseniz, bize tahmin bile edemeyeceğiniz kadar yardımcı olmuş olacağınızı söylemek isterim.”

Ayça “teşekkür ederim…” diyebildi. Han Seul’se ceketinin cebinden kartvizitini çıkarıp ona uzatmıştı:

“Lütfen düşünmeniz fazla uzun sürmesin: En geç bu akşama kadar cevabınızı bekliyorum… Prensesin iki gün sonra ülkemize gelmiş olması bekleniyor; o yüzden kararınızı bir an evvel vermeniz lâzım… Bu arada, kabul etseniz de etmeseniz de, bu olayı hiç kimseye anlatmamanızı rica edeceğim.”

“Elbette, bana güvenebilirsiniz,” dedi Ayça, Han Seul’ün kartvizitini alırken. Kartı çantasına atmadan önce üzerindeki ismi okudu: “Kim Han Seul… Başbakanlık özel koruma birimi şefi…” Han Seul’se ayağa kalkmıştı bile. Elini genç kıza uzatırken:

“Sizinle yeniden karşılaştığıma çok memnun oldum agasshi,” dedi. “Bu arada… ben henüz sizin isminizi öğrenme şerefine erişemedim…”

“İsmim Ayça Güneş,” dedi Ayça. Han Seul, genç kızın elini sıkarken:

“Çok memnun oldum,” dedi. “Çok nağmeli bir isminiz var bu arada… Anlamı nedir?”

“Ayın hilâl hali demektir,” dedi Ayça. Fakat birden mahzunlaşıverdi. San Young da söylerdi aynı şeyi: “Çok nağmeli bir ismin var sevgilim…”

Han Seul ise Ayça’nın güzel gözlerinin bir an dalgınlaştığını o keskin dikkatiyle hemen fark etmişti. Birden, “Bu kızın olayı ne acaba?” diye feci bir merak duydu içinde. Tamam, doktordu, ama burada işi neydi? Korece’yi nasıl böyle akıcı bir biçimde konuşabiliyordu?

Fakat başını sallayıp bu soruları zihninden uzaklaştırdı. Kızın daha fazla üzerine gitmemesi gerekiyordu. Daha fazla soru sorarsa kız ürküp vazgeçebilirdi. O yüzden en sevimli haliyle:

“Kendinize iyi bakın agasshi,” dedi. “Sizden gelecek güzel haberleri bekleyeceğim…”

Ve Ayça’ya son bir kez gülümseyerek cafeden çıktı. Ayça ise elinde kartvizit, aklında az önce yaşadıklarının şoku, gerisin geri sandalyeye çöküvermişti…

Han Seul arabada ıslık çala çala giderken son derece neşeliydi. İçinden bir ses, bu işi başarıyla hallettiğini söylüyordu. Genç kızın belli ki paraya ihtiyacı vardı. O yüzden teklifini kabul edecekti.

Ayrıca bu iş için bulduğu dublörün, o mavi gözlü melek olması da ne kadar harika bir tesadüf olmuştu! Han Seul içten içe, bir dublör bulmuş olmaktan çok, bu genç kızla daha uzun süre vakit geçirebilecek olmasına sevindiğini fark etti ve çok da şaşırmadı. Kızdan etkilenmişti, bunu kendinden saklayacak değildi.

Sonra, ilk karşılaştıkları anda yaptığı salaklıklar aklına geldi (Kıza “hemşire misiniz?” deyişi ve sonra toparlamak isterken iyice sıçıp batırması!) ve yüzünü buruşturdu. Neyse ki cafedeki konuşmaları sırasında iyi bir iş çıkarmış, dağılan karizmasını epeyce toparlamıştı. Ayça’nın özellikle “siz bu işi kabul etseniz de etmeseniz de ben size çalışma izni almakta yardımcı olacağım” deyişinden etkilenmemesi mümkün değildi!

Han Seul neşeyle sırıttı ve gaza daha da bastı.

Biraz sonra, genç adam salaş bir et lokantasının kapısından içeri giriyordu. Ortalığa şöyle bir göz attı ve az ileride beklediği kişiyi görünce yüzüne bir gülümseme yerleşti. Koşar adımlarla gidip masadaki çocuğun kafasına ufak bir şaplak attı!

“YA! Ne vuruyosun be??”

Moon Jee dönünce karşısında beşlik simit gibi sırıtan Han Seul’ü gördü. Küçük bir çocuğun yaramazlığına karşılık sabırlı davranmaya çalışan bir büyük gibi anlayışla gülümserken:

“Bu çocuksu alışkanlıktan hiç vazgeçmeyeceksin değil mi?” dedi. “Her seferinde kafama vura vura küçük kardeşinin zekâ katsayısını düşürdün sevgili abiciğim!”

“Kötüye bir şey olmaz, merak etme,” diye sırıttı Han Seul ve tezgahtaki adama bağırdı: “Ajusshi! Bize şöyle kocaman bir ızgara getir bakayım! Pirinç şarabı da aç. Üç şişe olsun!”

“Bakıyorum da çok neşelisin,” dedi Moon Jee. Sonra alaycı alaycı güldü: “Hayırdır, kız meselesi mi?”

“Yooo, onu da nerden çıkardın??” dedi Han Seul, ama ciddi durmaya çalışsa da sırıtmasına engel olamamıştı. Moon Jee’nin gözleri hayretle irileşti:

“Vuhaaaaa!!! Hyung, çabuk söyle, yeni bir sevgilin mi var?? Çabuk anlat diyorum!”

“Hayır hayır, yok öyle bir şey,” diye sırıttı Han Seul. Sonra muzipçe gözlerini yukarı kaldırdı: “Eee, gerçi bir melekle tanıştığım söylenebilir…”

“Ohaaa! Flaş flaş flaş! Bizim işkolik Hyung’umuz sonunda yeni bir aşka yelken mi açıyor yoksa, az sonra KBS haberde!”

“Hemen cıvıtma oğlum, bişey olduğu yok,” dedi Han Seul, “Geçen gün bir trafik kazası geçirdim… Bu kız bana ilkyardım yaptı… Sonra bugün pansuman için kliniğe gittiğimde onunla yeniden karşılaştık…”

“NE?!” Birdenbire Moon Jee’nin yüzündeki neşeli ifade silindi, yerini büyük bir kaygı kapladı. Genç adam masanın üzerinden abisine doğru eğildi: “Ne kazası?! Nerde? Ne zaman?! Bana neden haber vermedin?!”

“Telaş yapma oğlum, o kadar da önemli bir şey değil,” dedi Han Seul. Kardeşinin tepkisini anlıyordu, hatta hafiften hoşuna da gitmişti onun böyle endişelenmesi. Sonuçta şu koca dünyada birbirlerinden başka kimleri vardı ki? Ama onun daha fazla kaygılanmasını istemedi, hemen: “Ufak bir kaza,” dedi, “Tamamen benim dikkatsizliğimden oldu… Yolda karşıdan karşıya geçerken sağa sola bakmadım… Neyse işte, biraz kolum ezildi, o kadar… Bu bahsettiğim genç kızsa hemen yanıma gelip kolumdaki kanamayı durdurdu, beni yakınlardaki bir kliniğe götürdü…”

“Vayy, demek böyle,” dedi Moon Jee. İçi rahatlamıştı. Yüzüne yeniden çapkın bir sırıtma gelirken:

“Ee, kız güzel miydi bari?” dedi. “Bu kadar etkilendiğine göre, güzel olmalı…”

“Güzeldi, hem de çok güzeldi… Bizim alışık olmadığımız tiplerdendi,” dedi Han Seul hülyalı hülyalı. Sonra Moon Jee’ye baktı, onun saçlarını karıştırdı: “Ama heralde sen sevmezdin: Mavi gözlüydü çünkü!”

“Hyuuuung!” diye feryat etti Moon Jee, “Sakın bana mavi gözlü bir yenge getirme! Valla senin evine gelemez olurum! Gece görürsem korkudan yamulurum yav!”

“Ahaha, yok artık, ben kızı bir kere gördüm, sense bizi hemen evlendirdin!” diye bir kahkaha attı Han Seul. “Ama sen de şu çocukluk fobini aş artık oğlum… Mavi gözlü kızlar bence gayet güzel oluyorlar…”

“Pöff…” diye dudak büktü Moon Jee. Hemen sonra, aklına gelen şeyle gözleri irileşti: “Vuhaaa… Tesadüfe bak: O mavi gözlü kızın senin hayatını kurtardığı gün, ben de bir başka mavi gözlü kızın hayatını kurtardım! Buna ne diyorsun?!”

“Nasıl yani? Ne oldu ki?” dedi Han Seul merakla. Moon Jee olanları anlattı. Han Seul şaşırmıştı.

“Vay be… Zavallı kız… Desene, çok büyük bir derdi vardı… Ee, ne olduğunu söylemedi mi sana?”

“Hayır, söylemedi… Ama sanırım aşk acısı çekiyordu; çünkü gece boyu korkunç müzikleri “bak bunlar harika aşk şarkılarıdır” diye bana dinletmeye çalıştı durdu!”

Han Seul ve Moon Jee neşeyle gülüştüler. Han Seul saatine baktı:

“Neyse ufaklık, benim artık gitmem lâzım… Bana bak, derslerini iyi çalış, bu sene şu okulu bitir tamam mı? Babama söz verdiğini unutma!”

“Of, her şey o söz yüzünden zaten…” diye mırıldandı Moon Jee, ama abisinin kaşlarını çatmış bir halde ona baktığını görünce emir almış bir asker edasıyla elini başına götürüp bir selam çaktı:

“Tamamdır patron! Sen hiç meraklanma: Bu sene bütün derslerimi verip mezun oluyorum! Kardeşinin ne kadar zeki bir herif olduğunu bilirsin. Ben bir şeyi kafama koydum mu, mutlaka yaparım!”

“Evet, kardeşimin ne kadar zeki bir herif olduğunu bilirim… Ama zeki olduğu kadar da tembel herifin tekidir!” diye alaycı alaycı ekledi Han Seul. Moon Jee ise tüm sevimliliğiyle sırıttı:

“Aylaklık yüksek bir ahlâktır Hyung: Bütün dünyevi hırslarından arınmış olmak, çok çalışıp deliler gibi para kazanamayacağını kabullenmek ve sakince, tembelce yaşamak büyük bir erdemdir!”

“Babadan kalan parayla çalışmadan yaşamanın neresi erdemmiş?” dedi Han Seul ve masadan kalkıp yürümeden önce Moon Jee’nin kafasına şakadan bir şaplak daha attı: “Şapşal herif…”

“Ben de seni seviyorum abiciğim!” diye bağırıp uzaklaşan abisinin ardından neşeyle el salladı Moon Jee.

Ayça, Hae In’in evine doğru dalgın dalgın yürüyordu. Az önce kliniğe uğramış, Hae In’e olanları –anlatabildiği ölçüde- anlatmıştı. Hae In heyecanla karşılamıştı olayı. Ayça:

“Özür dilerim, o beyefendiye söz verdiğim için detayları anlatamıyorum… Ama dışişleri ile ilgili bir konu, ve ancak bir yabancının yapabileceği bir şey…” deyince Hae In’in gözleri neşeyle parlamıştı:

“Vaovvv, senden kesin casusluk yapmanı istediler! Di mi? Di mi?! Bundan sonra sana 007 Ayça diyeceğim!”

Ayça gülmeden edemedi.

“Üzgünüm, ama bunu da söyleyemem Hae In…”

“Tamam tamam” diye gülmüştü Hae In. “Sadece şunu söyle: Sen artık Han Seul’le çalışacaksın yani, buradan bu sonucu çıkarıyoruz, öyle değil mi?”

“Evet, ama sadece kısa bir süre için,” dedi Ayça. Sonra gülümsedi: “Kısa bir süre, ama parası iyi… Sanırım sana daha fazla yük olmak zorunda kalmayacağım!”

“Ah, dert ettiğin şeye bak!” diye bağırdı Hae In, “Bende istediğin kadar kalabileceğini söylemedim mi Ayça-sshi? Sen sadece işine bak… Devletimize iyi hizmet et, tamam mı?”

İki kız gülüşürlerken Hae In heyecanının asıl sebebinin Ayça sayesinde Han Seul’ü görebilecek olması olduğunu gizlemek için büyük bir çaba sarf ediyordu!

Sonra Hae In klinikteki işine dönmüştü; Ayça ise ondan anahtarı alıp eve geçmeye karar vermişti: Bu tatlı arkadaşına güzel bir akşam yemeği hazırlamayı kafasına koyup sevinçle marketin yolunu tuttu.

Moon Jee bütün öğleden sonrayı evinde tembellikle geçirmişti. Aslında ona bakarsanız çok iş yapmıştı: Bahçedeki yabani otları ayıklamış, Bleach ve Naruto Shippuuden’in son sayılarını bitirmiş, sonra da Hae In’e yazdığı beste üzerinde çalışmıştı. Fakat bu sonuncusu hiç de iyi gitmiyordu: Genç adam yine istediği gibi bir melodi bulamayıp gitarı küskünce bir köşeye fırlattı.

Sonra birden, gözü dolap rafındaki beyaz MP3 çalara takıldı. Ayça’nın MP3 çaları…

İçinden yükselen meraka engel olamadı. “Herhalde içindeki bütün şarkılar o gün dinlediklerim gibi değildir… Arada birkaç tane doğru dürüst bir şeyler de vardır,” diye düşünerek merakla aleti kurcalamaya başladı.

Gerçekten de, birkaç Teoman ve Emre Aydın şarkısı dinledikten sonra yüzü yumuşadı. “Hımm, soft rock’ları hiç de fena değilmiş… Biraz arabesk esintiler var, ama hiç fena değil, evet… Şu garip enstrüman da ne acaba?”

Parçaları karıştırmaya devam ederken birdenbire nefesi kesildi! Gözleri hayretle açılırken nefes bile almaya korkarak müziği dinlemeye başladı.

İdil Üner – Güneşim

“Güneşim ayım sana ışık olsun

Sıcak kumum yoluna açık olsun…

Okşarım tenini rüzgarlarımla

Susuz kaldı sularım dudaklarına.

Ah, o gözlerin arasın beni izlesin peşime düşsün

Ah o dudakların gelsin bulsun tatsın ve öpsün beni…”

İşte buydu! İşte aradığı melodi buydu! Egzotik, biraz Hint-Arap esintili… Ama çok güzeldi; genç adam şarkıyı söyleyen kadının sesinden taşan duyguyu hissedebiliyordu… Heyecanla kendi gitarının başına koşturdu; artık ezberlediği sözleri, artık ezberlediği notalar ve yeni keşfettiği melodinin “gelsin bulsun…”dan sonraki  kısma denk gelen birkaç notayla çalıp söylemeye başladı:

“Güneş’tir ya, senin ilk isminin anlamı,

Bence güneş anlamını senden almış olmalı…

Bense “ay”ım, ışığım senin aksindir ancak

Güneşi yoksa önünde, ay nasıl parlayacak?

O gün seni markette ilk defa gördüğümde

Bin voltluk yıldırımla çarpıldım o saniye

Kalbimdeki duygular sonra hiç değişmedi

Yüreğimde kalamadı, taştı, sana erişti…

Hae In, Hae In,

Var olma sebebimsin…

Hae In, Hae In

Kalbimin tek sahibisin…”

Moon Jee bestesini çalıp bitirdikten sonra gitarı bir tarafa fırlattı; sevinçle bağırarak bahçenin içinde dört dönmeye başladı! Sonunda, sonunda, aşkının bestesini tamamlamıştı! Genç adam o kadar mutluydu ki, yerinde duramaz haldeydi! Bu sevincini biriyle paylaşmak istiyordu! Hayır durun durun, herhangi biriyle değil, Hae In’le paylaşmak istiyordu! Bunu paylaşmak için Hae In’in kendisini dinlemeye gelmesini bekleyecek kadar sabrı yoktu. Hemen, şimdi, şu anda Hae In’i görmeliydi!

Sonunda dayanamadı, ayağına spor ayakkabılarını geçirdiği gibi koşturarak evden fırladı. Önce kliniğe doğru koşuyordu; ama sonra böyle eli bomboş gitmemeye, en azından bir çiçek almaya karar verdi. Gerisin geri dönüp markete koştururken, Hae In’in evinin önünden geçti. Birden durakladı: Genç kızın evinin kapısından birinin girdiğini son anda fark etmişti. Eh, Hae In tek başına yaşadığına göre, bu içeri giren o olmalıydı.

Moon Jee birdenbire fikir değiştirdi. Hayır, bestesini bitirmesi çok daha büyük bir kutlamayı hak eden önemli bir olaydı. Bu olaya gereken değeri vermeliydi. Aklına düşen fikirle ağzı kulaklarına varırken, genç adam hazırlık yapmak üzere evine koşturdu.

Ayça mutfakta mutlu mutlu yayla çorbasını karıştırıyordu. Fırına da tavuk atmıştı. Yanına bir de pilav yaptı mı, değme ziyafetlere taş çıkartacak güzel bir sofra hazırlamış olacağını düşünüp neşelendi. Hae In’e güzel bir jest olacaktı bu.

Birdenbire, dışarıdan gelen bir müzik sesi dikkatini çekti. Genç kız şaşkınlıkla başını kaldırdı, dikkat kesildi: Evet, müzik sesi hemen kapının önünden geliyordu!

Kaşlarını çatıp bir an düşündü. Sonra merakına yenildi. Şöyle bir göz atmaya karar verdi.

Kapının önüne gelince kapıyı açmadan bir an dinledi. Evet, dışarıda biri teyp falan açmıştı heralde. Kapının hemen arkasından bangır bangır müzik sesi yükseliyordu.

Sonunda dayanamadı, belki kapıyı aralayıp azıcık bakarsa…

…Kapıyı açmasıyla birlikte başından aşağı bir kova dolusu çiçek yaprağının yağması bir oldu! Moon Jee kapı açılır açılmaz dökülmeleri için bir düzenek kurmuştu. Ve genç adam, kapının aralandığını görür görmez büyük bir heyecanla şarkının en can alıcı yerini çalıp söylemeye başladı:

“…O gün seni markette ilk defa gördüğümde / Bin voltluk yıldırımla çarpıldım o saniye

Kalbimdeki duygular sonra hiç değişmedi /Yüreğimde kalamadı, taştı, sana erişti…

Hae In, Hae In /Var olma sebebimsin…

Hae In, Hae-“

Birden, zavallının lafı boğazında kaldı: Çiçek yaprakları arasından ona şaşkın şaşkın bakan bu yüz, Hae In’e değil, Ayça’ya aitti!

İki genç birbirlerini görünce bir an şaşkınlıkla donakaldılar. Sonra ikisi birden aynı anda bağırdı:

“SEN BURDA NE ARIYORSUN???”

Biraz sonra Hae In’in evinin kapısının önünde yan yana oturmuş, az önceki olayın şokunu üzerlerinden atmaya çalışıyorlardı. Ayça gülmeden edemedi:

“Demek sen Hae In’e yanıksın! Hahaha! O senden birkaç yaş büyük değil mi yahu?”

“Ne var bunda? Ben öyle yaş, din, cinsiyet gibi şeylere takılmam Agasshi… Aşk, aşktır!” dedi Moon Jee hemen savunmaya geçip. Ayça onu yan yan süzmeden edemedi: “Hımm… Biseksüel galiba…” Sonra:

“Tamam tamam kusura bakma, seni eleştirmek için söylemedim,” dedi gülerek. “Sadece bu durum çok ilginç geldi. Yani şu tesadüfe bakar mısın, Kore’de tanışıp arkadaş olduğum iki alâkasız insan, birbiriyle sevgili çıkıyor!”

Moon Jee derin derin içini çekti:

“Maalesef henüz sevgili değiliz… Ben bir türlü cesaretimi toplayıp ona açılamadım ki…”

Ayça suçluluk duygusuyla dudaklarını ısırdı:

“Galiba bugün bunu neredeyse yapıyordun… Ama ben maydonoz oldum!”

“Ne yapalım, bugünlük kısmet değilmiş,” diye mırıldandı Moon Jee hüzünle. Bir yandan da yerdeki çiçek yapraklarıyla oynuyordu. Ayça ise üzülmüştü. Onu teselli edecek sözler arandı.

“Besten de çok güzeldi bu arada,” dedi sevimli bir biçimde. “Sanırım kendi besten… öyle değil mi? “Hae In, Hae In” diyordun sözlerin arasında…”

“Evet doğru tahmin,” dedi Moon Jee hafifçe gülümseyip. “Bu besteyi Hae In için yaptım. Hae In’in Hae’si güneş anlamına gelir, biliyorsun. Ayrıca soyadı da Sun, yani İngilizce olarak güneş. Benimse adımın ilk kısmı Moon, yani ay. Görüyorsun bağlantıyı, di mi?”

“Eheh, tabii tabii, görmez olur muyum??” dedi Ayça zoraki gülümseyerek. Çocuğu bozmak istememişti ama içinden: “eh, biraz fazla zorlama olmuş sanki…” diye geçirmeden edemedi. Moon Jee ise neşeyle anlatmaya devam ediyordu:

“Ayrıca senin Türkçe şarkılarından da biraz ilham aldım…” Sonra birden Ayça’nın MP3 çalarını hatırladı:

“Oh! Bu arada MP3 çaların bende kalmış! Bir ara benim eve uğra da sana vereyim…”

“Tamam, alırım bir ara,” dedi Ayça. Sonra mutlulukla ekledi: “Sanırım daha bir süre buralarda olacağım!”

Moon Jee ona şaşkınlıkla bakınca da mutlu mutlu devam etti sözüne: “Hae In’in kliniğinde işe başlama olasılığım var… Aslında henüz kesin değil, önce çalışma izniyle ilgili pürüzlerin halledilmesi lazım…”

“Vaaaayy, bu harika bir habermiş!” dedi Moon Jee heyecanla. “Demek sen de doktorsun! Bunu tahmin edememiştim işte!”

“Hemşire zannetmedi, hayret,” diye mırıldandı Ayça. Moon Jee ise şaşkınlıkla onu süzüyordu: “Ama siz Hae In’le ne ara bu kadar yakın arkadaş oldunuz noona? Evinde kalıyorsun; sonra sana klinikte iş ayarlayan da o, yanılmıyorum değil mi?”

“Hayır yanılmıyorsun,” diye mutlulukla gülümsedi Ayça. “Hae In çok iyi bir kız… Ve benim başıma gelenleri öğrenince bana yardım etmeden edemedi. Ona çok şey borçluyum.”

Moon Jee hafif bir alınganlıkla baktı ona:

“Teessüf ederim! O gece köprüdeyken senin hayatını ben kurtardım ama başınıza gelenler bana anlatılmadı Ayça hanım! Meraktan kıvranıp duruyorum kaç gündür…”

Ayça elinde olmadan güldü. Komik çocuktu bu Moon Jee.

Sonra içini çekti:

“Evet haklısın… Sana anlatamadım. Utandım galiba… Çünkü benim en dibe vurmuş halimi gördün sen… Hae In’e de intihar teşebbüsümü anlatmadım mesela.”

Moon Jee acımayla karışık şefkatle ona baktı. Ayça’nın bu kadar üzüldüğünü fark etmemişti. Sonra:

“Özür dilerim,” dedi. “Sormadım farz et… Seni üzmek istememiştim.”

“Yoo, önemli değil,” dedi Ayça. “Anlatayım gitsin: Şimdi benim Türkiye’deyken tanıştığım ve sevgili olduğum Koreli bir çocuk vardı. Türkiye’deyken tam iki sene çıktık biz. Sonra o buraya döndü ve gelirken bir an önce beni de yanına almak için uğraşacağına söz verdi. Ama gelir gelmez sözünü falan unuttu gitti! Gidip başkasıyla nişanlanmış, inanabiliyor musun?!”

Genç kız birden durdu, sinirle gülmeye başladı: “Aynen böyle bir Türk filmi vardı yaa… Kız köyden şehre gelip kendisini terk eden kocasından intikam alıyordu! Hay Allah’ım, halimiz resmen filmlere döndü…”

Moon Jee güldü: “Sen de intikam planları içinde misin yoksa?”

Ayça birdenbire başını çevirip ona gözlerinde vahşi bir ışıkla bakınca da iliklerine kadar titredi genç adam:

“Bırrrr! Valla fazla düşünmeye gerek yok; sen şu gözlerle iki dakika baksan eleman korkudan felç geçirir zaten!”

“Onun ağzına s.çacağım!!!” diye bağırdı Ayça öfkeyle. “Anasından emdiği sütü burnundan getireceğim! Pislik herif! Nefret ediyorum ondan!”

“Dur dur, sakin ol!” dedi Moon Jee şaşırarak. Kendi kendine: “Kızın içine Zeyna kaçmış,” diye düşündü, “O sessiz sakin kızdan böyle bir canavar çıkacağını kim tahmin edebilirdi ki?”

“Ee, n’apıcaksın peki?” diye sordu. “Oldboy filmindeki gibi elemanı kaçırıp senelerce bir yere hapsetmeyeceksin umarım…”

“Ne yapacağımı henüz bilmiyorum,” diye mırıldandı Ayça. “Ama her ne olacaksa San Young’un canını çok ama çok acıtacak bir şey olmalı! O benim canımı çok yaktı çünkü…”

Moon Jee ona üzüntüyle baktı. Genç kızın tüm öfkeli görüntüsüne rağmen gözleri nemlenmişti. Moon Jee onun kalbinin ne kadar kırılmış olduğunu anlayabiliyordu. Bu kadar öfkeli olması da o yüzdendi zaten.

Bu genç kız için bir şeyler yapmak istedi. Gitarına uzandı. Onun keyfini yerine getirecek bir şey biliyordu.

MGIG OST – Hoi Hoi song

Moon Jee bir yandan çalıp bir yandan söylerken Ayça’nın yüzündeki öfke bir anda silindi, genç kız elinde olmadan gülmeye başladı. My Girlfriend is a Gumiho’yu izlerken duyduğu bu şarkıyı tanımıştı. Moon Jee şarkıdaki “Mi Ho” lafını “Ay-ça” diye değiştirmişti:

“Arkadaşım Ayça çok tatlıdır – ve korkunçtur da,

Hoi hoi, arkadaşım Ayça çok yer,

Arkadaşım Ayça çok hızlı koşar

Hoi hoi, arkadaşım Ayça’nın süper güçleri vardır!”

Ayça bir yandan kıkır kıkır gülerken bir yandan da yerinde iki yana sallanarak Moon Jee’nin “hoi hoi”lerine eşlik ediyordu. Bu Moon Jee gerçekten süper bir çocuktu!

Akşam, Hae In’e iyi geceler diledikten sonra genç kızın kendisine verdiği odaya çekilmişti Ayça. Biraz önce onunla da son bir defa konuşup kararını vermişti: Han Seul’ün teklifini kabul edecekti.

O gün yeni edindiği telefonu açtı ve Han Seul’ün numarasını tuşladı.

“Alo? Kim Han Seul’le mi görüşüyorum?”

“Evet, ben Kim Han Seul,” dedi Han Seul karşıdan. Mavi gözlü meleğin sesini tanımıştı: “Ayça hanım? Sizsiniz, değil mi?”

“Evet benim,” dedi Ayça. “Ben, şey… Teklifiniz hâlâ geçerliyse kabul etmek istediğimi söylemek için aramıştım.”

“Elbette geçerli,” diye güldü Han Seul. “Kabul ettiğinize çok sevindim. O halde yarın sabah erkenden sizi kaldığınız yerden aldırıp bir günlük kısa bir bakım kürü ve eğitime dahil ediyoruz. Bunda bir sorun yok, öyle değil mi?”

“Ta-tabii,” dedi Ayça kekeleyerek. Eğitim tamam da… bakım kürü mü?

“Harika! Lütfen bana adresinizi söyleyin,” dedi Han Seul ve genç kızın söylediklerini önündeki kâğıda karaladı. “Size bu numaradan ulaşabilirim, öyle değil mi?”

Ayça “evet” deyince de yüzünde neşeli bir gülümsemeyle:

“Tamam o halde,” dedi genç adam. “Yarın sabah 8’de hazır olun lütfen. Sizi bizzat ben almaya geleceğim. Görüşmek üzere Ayça hanım!”

Telefonu kapattığı anda yüzündeki gülümseme daha da genişledi. Dublörlük işi başarıyla hallolmuştu! Üstelik bir de yarın gün boyu o güzel kızla birlikte olacağını düşündükçe içi içine sığmıyordu.

Han Seul bir an şaşkınlıkla düşündü: Böyle hissetmeyeli belki de yıllar oluyordu… Bu yürek çarpıntısını, yanaklarına hücum eden kan hissini, midesindeki karıncalanmayı hissetmeyeli çok ama çok uzun zaman olmuştu. Genç adam en son ne zaman böyle hissettiğini düşündü; ve cevap ince bir yürek sızısıyla geldi:

Jun Hee yanındayken…

Genç adamın yüzüne hüzünlü bir tebessüm düştü. Aradan geçen üç yılda yüreğinin acısı azalmıştı azalmasına; ama hâlâ Jun Hee’yi düşündükçe yüreğinde bir yer, eski bir yara izi gibi sızlıyordu… Zaten bu acı azalmasa, yaşayamazdı. Onun artık bir başkasının karısı olduğunu, her gece başka kollarda uyuduğunu düşündükçe şimdi bile içinden gelen ağlama hissini güçlükle bastırırken, bir de ilk zamanlardaki o korkunç acıyla baş edemezdi. “Zaman, iyi ki geçiyorsun…” diye geçirdi içinden. Zaman denen şey iyi ki vardı, ve böyle durumlarda kalp yaralarını onaran en etkili merhemdi.

Genç adam zihnini kuşatan hüzünlü düşüncelerden silkinmek ister gibi başını iki yana salladı ve telefonunu çıkarıp bir numara tuşladı. Telefon açılınca, kendinden emin bir sesle konuşmaya başladı:

“Alo? Ben Kim Han Seul. Yarın sabah saat 8 buçukta mağazanızı sadece ben ve çok özel bir misafirimiz için açmanızı istiyorum. Şimdi sayacağım koleksiyonları özellikle hazır edin lütfen…”

Take Care of the Young Lady OST –  Dash Girl

Bu bir rüya olmalıydı…

Ayça uyuyup uyumadığını anlamak için belki de onuncu kez kendini çimdikliyordu: Genç kız bir peri masalının içine düşmüştü! Sabahtan beri denediği elbiselerin haddi hesabı yoktu; mağaza görevlisi genç kızlar etrafında fır dönüyorlardı. Ayça’ysa elbise giyip çıkarmaktan artık bitap düşmüştü. Prensesin dublörü olarak geçireceği ilk gün için krem rengi Armani bir tayyör; ikinci gün için Prada marka bir ceket-pantolon takımı; son gün içinse Guess’ten biraz daha “casual” bir elbise alınmıştı. Ayrıca Versace’nin son kreasyonuna ailt bir gece elbisesi de eksik edilmemişti. Ardından her birine uygun rengarenk Manolo Blahnik, Christian Louboutin ayakkabılar, nihayet Fendi ve Louis Vuitton çantalar bulundu. Ayça’nın bu kadar ihtişamdan başı dönmüştü; genç kız az önce üzerinde denediği binlerce dolarlık elbise markalarının çoğunu tanımıyordu bile! Alışverişin bitmiş olduğunu umarak Han Seul’e sokuldu:

“Sanırım artık alınması gereken her şeyi tamamladık… değil mi Han Seul-sshi?”

Fakat Han Seul’ün pes etmeye niyeti yoktu anlaşılan.

“Şimdi sırada cilt bakımı var. Ardından size protokol kuralları ile ilgili bir brifing vereceğiz; medyaya görüntü verirken söylemeniz gerekenleri ezberleteceğiz. Şimdi lütfen benimle gelin.”

Ayça içini çekti. Hiçbir zaman fazla süslü bir kız olmamıştı. Bütün gününü kuaföre, saunaya, masajlara, cilt bakımlarına ayıramazdı, sıkıntıdan patlardı yahu! Ama madem bu işi kabul etmişti; çaresiz katlanacaktı…

Fakat biraz sonra Uzak Doğu masajları ile gevşeyen vücudu tatlı bir biçimde sızlarken ilk defa “la dolce vita”nın ne kadar hoş bir şey olabileceğini düşündü: Tatlı hayat… Evet ya, prenses olarak doğmuş olmak cidden güzel bir şey olabilirdi!

“Buyrun efendim, ananas suyunuz,” diye görevli kadınlardan biri, ona bir bardak buzlu, sarı içecek uzattı.

“Ah… Çok teşekkür ederim,” dedi Ayça ve bu yoğun ilginin tadını çıkarmaya karar verdi: Sonuçta yalancıktan da olsa tam üç gün boyunca prenses olacaktı, ho ho!

Biraz sonra masaj ve banyo, cilt bakımı, epilasyon, ve nihayet makyajı da yapılmış olarak Han Seul’ün karşısına çıkınca genç adam onu hayranlıkla süzmeden edemedi:

“Agasshi… Eğer karşımdakinin siz olduğunu bilmesem gerçekten prenses zannedebilirdim! Şu anda çok güzel ve soylu görünüyorsunuz.”

Ayça utanarak “teşekkür ederim,” diye mırıldanırken, her prensesin etrafında böyle yakışıklı şövalyeleri olmalı diye mutlulukla içinden geçiriyordu. (seni çakal seniii :P)

Biraz sonra 5 yıldızlı bir otelin yüksek tavanlı lüks konferans salonlarından birinde, uzun bir masanın bir köşesinde Han Seul’le birlikte oturuyorlardı. Tam karşılarında ise altı kişinden oluşan bir ekip projeksiyon makinesinin başında duruyordu, her biri farklı bir eğitim vermek üzere gelmişti. Önce gözlüklü, sarışın bir kadın, projeksiyondan beyaz perdeye yansıtılan resimler eşliğinde prensesin rutin günlük hayatını anlatmaya başladı:

“Prenses Josephine genellikle her sabah 7’de uyanıp önce sabah sporu yapar… Ardından kendisine gelen e-mailleri ve mesajları okur… Ardından…

Prensesin ailesinde dört kişi var: Annesi Kraliçe Stephanie, babası Prens Phillip, kardeşi Prens Eugene…

Bu da prensesin köpeği Golden Retriever cinsi Alex…”

Ardından Prenses’in Birleşmiş Milletler’deki görevine dair bilgiler verildi. Ayça dikkatlice dinleyip not tutuyordu.

Daha sonra genç kızın İngilizce’si ölçüldü; bazı kelimelerdeki aksanı düzeltildi. Ardından görüşme yapar gibi görüneceği Koreli devlet adamlarının listesi ve medyaya her görüşme sonrası neler söyleyeceği dikkatlice anlatıldı. Ayça hepsini kolaylıkla ezberlemişti. Han Seul bir kez daha kızın zekâsına hayran olmadan edemedi. Eh, karşısındaki kız bir doktordu ne de olsa; Han Seul Türkiye’de veya dünyanın herhangi bir başka yerinde tıp fakültesine girmek ne kadar zordur, tahmin edebiliyordu…

Nihayet sıra yemek yeme bilgisine gelmişti. Odaya kocaman bir yemek arabası girdi; tabak ve çatallar genç kızın önüne dizildi. Yaşlı, kibar görünümlü bir eğitmen ona her şeyi tek tek anlatmaya başladı:

“Bakın Agasshi, yemeğe başlamadan önce peçeteyi kucağınıza sermelisiniz… Aynen bu şekilde, evet… Yemek bitiminde ise zarifçe buruşturup tabağınızın soluna bırakmalısınız… Asla sandalyede bırakmayınız…

Şu büyük çatal et yemeği, bu soldaki daha ufak, ama sol dişi kalın olan çatal ise salata içindir. Şu öndeki çatal ise tatlı çatalıdır. Fakat kafanız karışırsa sadece tek bir şey hatırlayın: Her zaman en dıştaki çataldan başlayarak sıradaki yemeği yemelisiniz.

Bardaklarınız tabağın sağındadır. Şurdaki su bardağıdır. Şu kadehlerden daha bombeli olanı kırmızı şarap, daha az bombeli olansa beyaz şarap içindir. İkisi arasındaki ince uzun kadehinse şampanya için olduğunu zaten biliyorsunuz.”

Ayça dikkatlice dinliyordu. Tanrım, basit bir yemek yemek için bile ortamda ne çok çatal, bıçak, bardak vardı! “Sabahki lafımı geri alıyorum,” diye düşündü, “Prenses olmak hiç de öyle kolay falan değil!”

Nihayet günün sonunda genç kız kendisine öğretilenleri teker teker tekrar edip öğretmenlerinin karşısında sınav olurken, odaya orta yaşlı bir adam sessizce girip onu izlemeye başladı. Bu adam Han Seul’ün müdürü Ha Dong Sae’den başkası değildi. Dong Sae, genç kızın öğrendiklerini şakır şakır tekrar edebiliyor olmasını takdirle izlerken Han Seul’le göz göze geldi. Han Seul ona gururla Ayça’yı işaret edince Dong Sae keyifle gülümsedi. Bu genç adamın kendisini yanıltmayacağını biliyordu. Prensesin dublörlüğü için gerçekten en iyi adayı bulup getirmişti işte!

Bir süre daha izledikten sonra içi rahat bir biçimde konferans salonundan dışarı çıktı.

Jason Mraz – I’m Yours

Moon Jee neşeyle içeri girip bar taburesine oturmuştu. Barmene seslendi: “Hey Jin Ah! N’aber adamım?? Bana bir bira versene hacı…”

Barmenin hiç ikiletmeden doldurup önüne sürdüğü birasını yudumlarken az ilerideki masada oturan mini etekli, makyajlı iki genç kız beğenen bakışlarla onu süzmeye başlamışlardı bile. Kızlardan biri:

“Çok hoş çocukmuş,” dedi. “Bir yerden gözüm ısırıyor sanki…”

“Bizim bölümde görmüşsündür,” dedi diğer kız. “Bizim son sınıflardan. Ama bölüme pek uğramıyor.”

“Sen tanıyor musun?” dedi ilk kız heyecanla. Jae Hwa omuz silkti:

“Ekonometri dersini beraber alıyoruz… Ama dönemin başında bir-iki derse geldi, sonra hiç uğramadı.”

“Cidden çok hoşşş,” dedi ilk kız erimiş bir halde. Ve arkadaşını dürtmeye başladı: “Benle tanıştırsana Jae Hwa! Lütfen, lütfen!”

“Öff, saçmalama! Uğraşamam… Hem ben de doğru dürüst tanımıyorum. Tanışacak olsam, önce ben tanışırım!”

“Aşkolsun!” diye somurttu ilk konuşan kız. “Ne olurdu sanki benle tanıştırsan? Hem sen nişanlısın, sana ne artık diğer yakışıklılardan?”

Jae Hwa gülerek ayağa kalktı:

“Aaa, yeter ama Hee Jin! Sıkıldım valla! Ben bir lavaboya gidiyorum…”

Genç kız böyle deyip havalı bir biçimde saçlarını salladı, çantasını koluna takıp yürümeye başladı. Fakat az ileride, yere dökülmüş olan birkaç damla birayı fark etmemişti. Dikkatsiz bir garsonun hatası olan bu birkaç damla bira, genç kız için neredeyse bir felakete dönüşecekti: Tam Moon Jee’nin oturduğu taburenin yanından geçerken bu birikintiye bastı ve ince topuklu ayakkabıları yerle olan azıcık bağlantısını da kaybetti! Genç kız birdenbire dengesini kaybedip arkaya doğru düştüğünü hissedip bir çığlık kopardı!

Fakat, tuhaf şey! Yere çarpmamıştı. Jae Hwa korkuyla yumduğu gözünü hafifçe aralayınca, tam karşısında gözlerinin içine kaygıyla bakan Moon Jee’yi gördü:

“Agasshi?? İyi misiniz??”

Jae Hwa: “E-evet…İyiyim…” diye kekeledi. Bir yandan da hızlanan kalp atışlarının az önce yaşadığı korkudan mı, yoksa bu yakışıklı çocuğun kollarında olmaktan mı kaynaklandığını çözmeye çabalıyordu. Sonra, “teşekkür ederim…” diye mırıldandı.

Moon Jee ise onun ayağa kalkmasına yardımcı oldu, sonra şakacı bir tavırla:

“Benim için bir onurdu,” diye cevapladı, “Sonuçta böyle güzel bayanlar gökten kucağıma her zaman düşmüyor!”

Jae Hwa güldü. Hem yakışıklı, hem de çok sevimli bir çocuktu karşısındaki. Sonra:

“Yine de teşekkür ederim, düşüp de bir yerimi kırmamı engellediniz Moon Jee-sshi,” dedi. Moon Jee şaşkınca baktı kıza:

“Pardon, daha önce tanışmış mıydık?” Sonra şaşkınca bakışlarını yukarı kaldırdı, dudak büktü: “Böyle bir güzellikle tanışıp da unutmam pek mümkün görünmüyor, ama…”

Jae Hwa yine güldü. Moon Jee’nin söyledikleri fecii halde hoşuna gitmişti. Sonra:

“Hayır tanışmadık,” dedi. “Ama ben sizi tanıyorum. Sizinle aynı bölümdeyiz, ben sizden bir dönem aşağıdayım. Ekonometri dersini birlikte alıyoruz.”

Moon Jee başına vurdu: “Ah! Şöyle söylesenize… Eğer sınıfta sizin de olduğunuzu bilsem hiçbir dersi kaçırmazdım!”

Jae Hwa yine utangaçça güldü. Sonra genç adamı selamladı, arkasını dönüp yürümeden önce:

“Benim adım da Gu Jae Hwa,” dedi. “Eğer sınıfa gelirseniz beni görürsünüz! İyi akşamlar Moon Jee-sshi!”

Moon Jee onu elini kaldırarak selamladıktan sonra gülümseyerek önüne döndü. Barmen çapkın bir sırıtmayla:

“Ne şanslı herifsin Moon Jee-yah!” diye ona doğru eğildi: “Bütün güzel hatunları iki cümleyle tavlamayı beceriyorsun!”

“İyi laf yapan bir ağız her zaman iş yapar dostum,” diye sırıttı Moon Jee de. Aslında skor peşinde koşuyor değildi. Sadece kızlarla flört etmek ve onların güzel sözleri karşısında erimesini izlemek genç adamın hoşuna gidiyordu, hepsi bu. Yoksa kalbi Hae In’le dopdoluyken başka kızları yatağa atmakla uğraşacak biri değildi o. Genç adam kendini “eski zaman centilmeni” diye tanımlardı. Yani kadınlara karşı kibar davranan, iyi eğitimli ve yakışıklı bir erkekti sadece. Ve evet, böyle olunca fena halde popüler olmak da kaçınılmaz oluyordu…

“Yalnız o kıza fazla bulaşma derim: Babası milletvekilidir. Ayrıca daha geçtiğimiz ay nişanlandı.”

“Nişanlı mı yani? Hımm, bak bu ilginçmiş,” dedi Moon Jee. Sonra omuz silkti, “bana ne” diye geçirdi içinden. Nasıl olsa kızla herhangi bir işi olacak değildi.

Sonra birayı başına dikip bardağı yeniden barmene uzattı:

“Doldur şunu dostum! Daha içmeye yeni başlıyoruz!”

Ayça için uzun bir gün olmuştu bu: Önce alışveriş ve bakım, ardından eğitim… Gün bitip de genç kız 5 yıldızlı oteldeki iki gecesinden ilkini geçirmek üzere Han Seul tarafından odasına çıkarıldığı zaman, zavallının pili bitmek üzereydi. Han Seul’ün:

“Pijamalarınız şu dolapta hazır edildi Ayça-sshi… Banyoda tüm havlu ve şampuanlar küvetin yanında. Bense sizin hemen sağ tarafınızdaki odada kalıyorum; eğer bir şeye ihtiyacınız olursa hiç çekinmeden her saatte beni rahatsız edebilirsiniz…”

Diye kendisine son açıklamalarını yapmasını gözleri yarı kapalı dinleyebilmişti. Esneyerek:

“Çok teşekkür ederim Han Seul-sshi… Yarın sabah erkenden hazır olacağım…” diye mırıldandı.

Redd – Prensesin Uykusuyum

Han Seul’se odadaki son kontrollerini yapıyordu. Telefonun çalışıyor olduğuna emin oldu; perdeleri çekti; sonra:

“Son bir şey daha…” diye Ayça’ya döndüğünde genç kızın yatakta öylece uyuyakaldığını görüp lafı yarım kaldı. Yüzüne hafif bir tebessüm düşerken şefkatle genç kıza yaklaştı. Zavallıcık, üzerini bile değişemeden uyuyuvermişti! Han Seul, yatağın üzerindeki pikeyi aldı, genç kızın üzerine örttü. Sonra başucunda durup hafif bir tebessümle bir süre bu uyuyan kızı izledi. Han Seul bugün kendisiyle kontrat imzalanırken Ayça’nın pasaportunu ve bilgilerini incelemişti; genç kızın Ankara’dan geldiğini ve yirmi yedi yaşında olduğunu biliyordu mesela; ama şimdi uyurken olduğundan da küçük göründüğünü düşündü. Küçük masum bir melek gibiydi. Ayrıca şimdi kapalı olan gözlerindeki uzun kirpiklere hayran olmadan edemedi; ne güzel kirpikleri vardı böyle! Sonra bakışları kızın yanağındaki şeftali tüylerine, ordan da beyaz boynuna kayınca utanarak gözlerini kaçırdı, toparlanıp Ayça’nın başucundan uzaklaştı. Ayça hanımla iş için birlikteydi; yarın onları zorlu bir gün bekliyordu; böyle bir zamanda aklını başka şeylere kaptırmak olacak iş değildi!

Ama bu iş bitince, genç kızı güzel bir yemeğe çıkarmak için kendi kendine söz verdi.

BOF OST – paradise

Ayça ertesi sabah yedide, çalan saat alarmıyla uyandı: Bir an gözlerini kırpıştırıp nerde olduğunu anlamaya çalıştı; sonra otel odasının kocaman, king-size yatağında olduğunu anlayınca yüreği heyecanla pırpır etti: Prensesliğinin ilk günü başlamıştı!

Genç kız heyecanla kalktı, yatakta oturup çevresine bakındı: Dün gece yorgunluktan pek fark edememişti, ama odası gerçekten harikaydı. Altın rengi mobilyaları, kalın kadife perdeleri, beyaz tuvalet masasını beğeniyle inceledi; yatağının başında elini gezdirdi. Sonra derin bir nefes alıp gülümsedi: Belki de hayatının en büyük macerası başlamak üzereydi!

Banyoya geçip neşeyle duş aldı. Ardından odasına döndü, dün mağazalardan direkt olarak odasına gönderilen kıyafetlerden ilkini giydi. Saçlarını taramaya başlamıştı ki, odasının kapısı çalındı.

“Prenses! Uyandınız mı?”

“Ah, evet, bir saniye,” deyip kapıya koşturdu genç kız. Kapıyı açınca karşısında Han Seul’ün gülümseyen yüzü duruyordu:

“Oo, giyinmişsiniz bile!” dedi genç adam neşeyle, “Ben de makyözün geldiğini haber vermek için rahatsız etmiştim. İstediğiniz zaman makyaja başlayabiliriz.”

“Hemen şimdi başlayalım o halde,” dedi Ayça ve kapıyı açıp içeri girmeleri için kenara çekildi.

Biraz sonra genç kızın makyajı tamamlanmış, başına da sarı, düz saçlı bir peruk geçirilmişti. Han Seul şaşkınlıkla:

“Prenses Josephine’e bu kadar benzeyeceğiniz benim bile aklıma gelmezdi!” diye haykırdı. Sonra makyajı tamamlayan bayana döndü: “Ra Im-sshi, gerçekten çok ama çok teşekkür ederim. Harika bir iş çıkardınız.”

“Benim için bir zevkti Han Seul-sshi,” diye gülümsedi orta yaşlı bayan. Han Seul’le eskiden beri tanışırlardı. Aslında kocaman bir güzellik salonu sahibiydi, yani böyle ufak işlerle ilgilenmezdi; fakat Han Seul’ün ricasını kıramayıp gelmişti. Han Seul’se bu ağzı sıkı kadını ekibe dahil etmekten dolayı büyük bir memnuniyet içindeydi.

Ra Im’i yolcu ettikten sonra Han Seul çakma prensese döndü:

“Bundan sonra size Prenses diye hitap edeceğim. Biliyorsunuz ki otel çalışanları ve emrimdeki adamlar da dahil olmak üzere burada benden başka hiç kimse gerçek kimliğinizi bilmiyor. O yüzden birazdan kahvaltı masasındayken rolünüze başlamanızı rica edeceğim. Lütfen kim olduğunuzu aklınızdan çıkarmayın…”

Ayça ciddi bir yüzle başını salladı. Han Seul gülümseyerek elini uzattı:

“O halde eğer hazırsanız ilk günümüze başlıyoruz majesteleri!”

Ayça da gülerek elini uzattı. Han Seul onu valse kaldıran kavalyesi edasıyla saygılı bir biçimde odadan çıkardı, kapının önünde saygıyla genç kızın önünde eğildi. Dışarıda onları gören birkaç kat görevlisi heyecanla birbirlerini dürtüklediler. Sonra, her biri kenara çekilip eğilerek onları selamladı. Ayça hafifçe gülümseyerek baş selamı verdi, ve büyük bir zerafetle koridorda yürümeye başladı. Han Seul hemen arkasından geliyordu. Genç adam Ayça’nın bu işi hemen kapmış olmasından dolayı keyiflenmişti; yüzündeki memnuniyet ifadesiyle güneş gözlüğünü gözüne taktı.

Biraz sonra Han Seul ve çakma prenses bir kahvaltı masasının iki ucunda karşılıklı oturuyorlardı. Han Seul İngilizce olarak:

“İlk durağımız başbakanın makamı sayın majestleri,” dedi, “Orada Danimarka-Kore arasındaki ticari ve siyasi bağların güçlendirilmesi üzerine bir görüşme yapacaksınız. Ardından Koreli işadamları ve sanayiciler derneği tarafından düzenlenen bir brifinge katılacaksınız. Bunu bir fuar açılışı izleyecek. Akşam ise şerefinize verilen bir kokteylde onur konuğusunuz…”

Ayça dikkatle başını sallıyordu. Bunların hepsini önceden biliyordu esasında; bir gün önceden her birinde nasıl davranacağı ve neler söyleyeceği teker teker ezberletilmişti kendisine.

Biraz sonra kahvaltı masasından kalktılar ve otel kapısının önünde bekleyen limuzine geçtiler. Ayça arka koltukta camdan dışarıyı seyrederken düşünüyordu: Bu işin altından başarıyla kalkabilecek miydi acaba?

“Korkmayın, her şeyin yolunda gideceğine eminim,” dedi Han Seul güven verici bir sesle.

Ayça şaşkınlıkla ona döndü: Genç adam aklından geçenleri nasıl da bilmişti? Han Seul ise güvenle gülümsüyordu. Ayça birden: “Bu adam yanımda oldukça korkmama gerek yok…” diye düşündü. İçi ısınıverdi. O da aynı sıcaklıkla Han Seul’e gülümsedi.

Biraz sonra, limuzin başbakanlık binasının önünde durdu. Şoför hemen inip prensesin kapısını açmak üzere hamle yaparken binanın önünde onu bekleyen gazeteci ve televizyoncular hareketlenmişti bile. Ayça arabadan ayağını atar atmaz flaşlar patlamaya başladı:

“Prenses Josephine! Ülkemize hoşgeldiniz!”

“Ülkemizi nasıl buldunuz?”

“Kore-Danimarka ilişkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?”

“Sizce Kore Avrupa Birliği’ne girebilecek mi?” (Bu soruyu soran muhabir daha sonra salaklığı sebebiyle işten atılacaktı!)

Ayça ise bir an durdu, sonra kendinden emin bir biçimde gülümseyerek el salladı. Kırık olmasına özen gösterdiği bir Korece’yle:

“Merhaba Kore!” diye halkı selamladı.

Gazeteciler ve etrafta birikmiş olan halk, birdenbire coştular! Herkes Kore’ye adım atar atmaz Korece selamlamayı öğrenen bu canayakın prensese resmen bayılmıştı! Han Seul’se şaşkındı; genç kıza böyle bir şey yapmasını önerdiklerini hiç hatırlamıyordu. Ama anlaşılan insiyatif kullanmış ve çok zekice bir hamle yapmıştı. Han Seul onu takdir dolu bakışlarla süzdü.

Bu arada prenses ve beraberindeki koruma heyeti ilerleyip başbakanlık binasına girmişti bile. Başbakan, arkasında başka yüksek dereceli devlet memurlarıyla birlikte onu kapıda bekliyordu. Gülümseyerek prensesin elini sıktı:

“Ülkemize hoşgeldiniz Prenses!” diye selamladı genç kızı. Ayça da gülümseyerek İngilizce:

“Hoşbulduk! Nasılsınız bay Lee Myung-Bak?” diye onu selamlamıştı. Başbakan:

“Teşekkür ederim Prenses. Yolculuğunuz iyi geçti mi? Umarız buradaki ilk gününüzde sizi iyi ağırlayabilme şerefine erişiriz…”

Ayça yine gülümseyerek:

“Yolculuğum çok iyi geçti, çok teşekkür ederim…” derken birdenbire gözleri, başbakanın biraz arkasındaki bir genç adama takıldı ve lafı yarıda kaldı. Genç kız şok olmuş gözlerle bu genç memura bakakaldı.

Başbakanla birlikte kendisini karşılamaya gelen devlet memurlarının arasında, San Young da vardı!

-Bölüm Sonu-

2. Bölüm

“The sun shines brightest after the darkest night” 

Perfect Harmony – DublinStu

MGFG OST – Fox Rain

Ayça, Moon Jee’nin gözlerinin içine şaşkın şaşkın bakakalmıştı. Eğer bu çocuk olmasa, az önce kendisi…

Birden ne kadar büyük bir salaklık yaptığını düşünüp iliklerine kadar titredi: Az daha yabancı bir ülkede tek başınayken hayatına son verecekti! Cesedi bulunsa bile kimsesizler mezarlığına gömülürdü. Hiç kimsenin umrunda bile olmazdı! Annesi ve babası, hiçbir iz bırakmadan kaybolan kızlarını belki de yıllarca arar dururlardı…

Moon Jee ise iyice korkmuştu: Delinin tekine rast gelmişti, orası kesindi! O kan çanağına dönmüş mavi gözler az önce nasıl da korkunç bakıyorlardı! Bu kızı bir an önce polise mi, nereye götürecekse götürmeli ve başından atmalıydı!

Ama Ayça birdenbire hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Genç kız kurtulduğu için sevinçten mi, yoksa yaşadığı büyük şoktan dolayı mı ağlıyordu, kendisi bile bilmiyordu bunu.

O böyle aniden ağlamaya başlayınca Moon Jee birden durakladı. Kıza acımıştı. Anlaşılan zavallının büyük bir derdi vardı… Yoksa neden böyle kendini paralarcasına ağlasın ki?

Bir an, ne yapacağını bilemez gibi durdu. Sonra dayanamadı, tam karşısında ellerini yüzüne kapatmış ağlayan genç kızın omzuna hafifçe elini koydu.

Ayça ise büsbütün ağlamaya başladı. Yapayalnız, küçücük, zavallı bir kızdı şu yabancı dünyada. Şu anda en ufak bir dostluğa bile öyle çok ihtiyacı vardı ki, genç adamın elini omzuna koyması bile onun kalbini titretmeye yetmişti. Küçük bir kedi yavrusu gibi, karşısındaki adamın göğsüne doğru sokuldu, hıçkırıklardan sarsılarak ağlamaya koyuldu.

Moon Jee ise şok içinde açılan gözlerle göğsüne yaslanan kıza bakakalmıştı! Bir an korkuyla yutkundu. Sonra sıkıntıyla içini çekti. Tatlılaştırmaya çalıştığı bir sesle:

“Tamam, tamam, geçti,” diye mırıldandı. “Sen dilimizi biliyor musun acaba? Hayır mı? Hello?”

“Biliyorum…” diye mırıldandı Ayça hıçkırıklar arasında. “Lütfen… lütfen izin ver… Birazcık böyle kalayım…”

Moon Jee bunun üzerine daha fazla bir şey diyemedi. Yalnız beceriksizce kucağındaki kızın sırtına dokundu, birkaç sefer yavaşça patpatladı. Bir yandan da:

“Tamam… Peki… Geçti… Geçti işte…” diye mırıldanıyordu…

Ayça ise bir yandan gözlerinden seller gibi yaşlar akıtırken, bir yandan da bu genç çocuğun birkaç kelimesinin bile ona ne kadar iyi geldiğini şaşırarak fark ediyordu…

Biraz sonra, Ayça ve Moon Jee yakınlarda bir restoranda oturuyorlardı. Ayça’nın gözleri ağlamaktan şişmiş, burnu kıpkırmızı olmuştu. Moon Jee şaka yapmadan edemedi:

“Hah, işte şimdi Koreli’lere biraz daha benzedin Agasshi! Gözlerin böyle şişince yumuk yumuk oldu…”

Ama Ayça gözlerini kaldırıp mavi mavi bakınca genç adam yeniden ürperdi: “Brr… Yok yok, lafımı geri alıyorum, bu korkunç gözlerle senin bize benzeyeceğin yok…”

Sonra önlerindeki ızgarayı işaret etti:

“Bak bu ızgara çok lezzetlidir. Sen de yesene…”

Ayça hafifçe omuz silkti: “Aç değilim…”

“Saçmalama, eminim acıkmışsındır. Hadi nazlanma, bak ben ısmarlıyorum!”

Ayça’nın yüzünde ilk defa hafif bir gülümseme belirince Moon Jee sırıtmadan edemedi:

“Bak sen şuna: Beleş yemek deyince hoşuna gitti, di mi kız?? Hahaha, sen de az çakal değilmişsin!”

Ayça’nınsa gözü masadaki içki şişelerine takılmıştı:

“Ne bunlar, soda mı?”

“Hayır, pirinç şarabı,” dedi Moon Jee. Ayça bunun üzerine şişenin birini kaptığı gibi bardağa bile doldurmadan kafasına dikiverdi! Moon Jee hemen şişeye uzanıp kızın elinden almaya çalıştı, ama Ayça şişeyi nerdeyse yarılamıştı bile!

“Agasshi, sen ne yaptığını sanıyorsun??!!” diye haykırdı Moon Jee öfkeyle. “Bu içki biraya benzemez! Seni hemen çarpıverir! Yavaş iç yavaş, ağzınla iç!”

“Zaten ben de çarpılmak için yapıyorum!” dedi Ayça aldırmaz bir tavırla. Moon Jee ona hayretle karışık öfkeyle baktı:

“Aferin! Peki sonra küfelik halde nereye gitmeyi planlıyorsun?”

“Nereye olursa!” dedi Ayça ve Moon Jee’nin müdahale etmesine fırsat kalmadan bir defa daha şişeyi kaptığı gibi kafasına dikti!

MGFG OST – Oh La La!

Yaklaşık yarım saat sonra, Moon Jee sırtında küfelik olmuş Ayça’yı taşırken: “Hay benim şom ağzım…” diye kendi kendine söyleniyordu. Ayça ise neşesine kavuşmuştu, dili dolaşarak:

“Yihuuu! Tam da dramalardaki gibi! Koreli bir adam beni sırtında taşıyooor…” diye neşeyle bağırdı. Moon Jee ona ters ters baktı:

“Dramalardaki aktrisler genelde 45 kilo olurlar… Sense maşallah 60’tan aşağı değilsin! Belim koptu, aagghhh!”

“Elli beş kiloyum bennn… İstemiyosan bırak beniee o zamannn! Bırakkhh!!” dedi Ayça abartılı bir küskünlükle. Moon Jee dişlerinin arasından:

“Nereye bırakayım??” diye tısladı, “Sokağın ortasına mı?”

Sonra kendi kendine mırıldandı: “Ah be Tanrım, ah be Tanrım, bu yabancı kızı intihardan kurtarması için bula bula beni mi buldun?! Kızı şimdi bu halde bırakıp gidemiyorum da; Allah bilir yine köprüye gider, korkuluklara tırmanır… Ben bu işe nereden bulaştım yaa??”

Ayça ise sarhoşluğun verdiği mutlulukla birkaç saat önce terk edildiğini tümüyle unutmuştu! Neşeyle, sırtında olduğu genç adamın başını patpatladı. Ama elinin ayarını tutturamamış olmalı ki, Moon Jee acıyla bağırdı:

“Ah! Ne vuruyorsun be??”

“Beeen seniii çokh sevdimmm! İçkileeer içinnn teşekürr ederimmm!”

“Bir şey değil, bir şey değil! Ama üstüne bir de dayak yemesem iyi olacak!” dedi Moon Jee ve kafasını ovuşturdu: “Elin de amma ağırmış yav…”

Ayça ise bambaşka bir alemdeydi. Birdenbire şarkı söylemeye başladı!

“Batsın bu dünyaaağğ! Bitsin bu rüyaaaaağğ! Ağlatıp da gülene, yazıhhlar olsuuuun!”

“Aman Allah’ım, bu ne korkunç bir ses!” diye yüzünü buruşturdu Moon Jee. Sonra sırtındaki kıza bağırdı: “YA! Lütfen kulağımın dibinde bağırmayı keser misin?!”

“Bağırmıyoğrum beeeen! Şarkı söylüyoruuuum!” dedi Ayça dili dolaşarak. Sonra bağıra çağıra devam etti: “Ben ne yaptım kader sanaaaağğğ?? Mahkum ettin beni banaaağğ!”

Moon Jee artık bayılmak üzereydi: “Yeter! YETERRR! Lütfen sus, lütfen!!”

Ayça dudak büktü: “Aşkholsunnn… Ne güzel söğlüğordummm…” Sonra çocuk gibi dudaklarını sarkıttı: “Bu Türkçe’deki en güzel aşkhh şarkılarındann biridirrr bi kere! Sen kaybedersinn, hıh!”

“Eğer dediği cidden doğruysa, Türk’lerde müzik zevki sıfır demektir…” diye mırıldandı Moon Jee kendi kendine. Sonra, sırtından kaymak üzere olan Ayça’yı bir defa daha sırtına yerleştirmek için zıplayıp derin bir nefes verdi, dişlerini sıktı:

“Haydi Moon Jee! Haydi gayret! Az sonra evdesin! Dayan, DAYAN!!!”

Sonra üzüntüyle içini çekti: Sırtında bu yükle eve kadar dayanabilse bile, çoktaaan bel fıtığı olmuştu!

Ayça ertesi sabah korkunç bir baş ağrısıyla uyandı. Başını tutarak doğruldu: “Ah… Kafamın içinde Kızılordu senfoni orkestrası konser veriyor!”

Gözlerini bile açmadan elini sağ tarafa uzattı: Normalde her gece komodinin üzerinde bir bardak suyla uyurdu.

Fakat eli komodini bulamayıp boşluğu avuçlayınca şaşkınlıkla kaşlarını çattı: Ne oluyordu? Yatağında  ters falan mı dönmüştü acaba?

Hafifçe gözlerini aralayıp yan tarafa baktı. Komodin falan yoktu!

Genç kız şok içinde gözlerini açınca nefesi kesildi: Yabancı bir odada, yerde yatıyordu! Hem de kıyafetleriyle!!!

Sonra yavaş yavaş anımsamaya başladı: Dün gece genç bir çocukla tanışıp içki içmişti… Genç çocuğun onu sırtında taşımasını hayal meyal anımsadı. Hatta kendi evine getirip bu yer yatağına yatırması, kendisininse o sırada mp3çalar’ını arayıp “bak bu şarkhı süperdirrr! Muttlaka dinletijeem sanaa!” diye arşivindeki bütün arabesk şarkıları salak salak ona dinletmeye çalışması geldi aklına! Ayça birdenbire utançtan duman çıkaracak kadar kıpkırmızı oldu: “Rezil oldummm!!!”

Sonra birden genç çocukla tanıştıkları an’a gitti aklı. Ve o anda, bir gün öncesinde kalbini paramparça eden o acı, bütün şiddetiyle geri geldi:

San Young tarafından terk edilmişti!

Bu gerçeğin acısı o kadar fazlaydı ki, Ayça bir an nefes alamadı. Güçlükle elini yere koyup destek aldı, derin derin soludu. Gözleri dolmaya başlamıştı.

San Young’la olan anıları, birer birer gözlerinin önüne gelmeye başlamışlardı bile…

Genç kız birdenbire başını kaldırdı. Elinin sert bir hareketiyle gözünde biriken yaşları sildi. Hayır, bütün bunları düşünüp yeniden depresyona girmeyecekti! Dün gece neredeyse hayatına son veriyordu! Üstelik de San Young gibi bir şerefsiz için!!! Buna değer miydi ha?! Hiç değer miydi?!

Aniden beyninin içinde bir ses çınladı:

“SEN NE YAPTIĞINI ZANNEDİYORSUN GERİZEKALI?? Ölmeye değer mi hiç?? NE OLURSA OLSUN ÖLMEYE DEĞER Mİ!??”

Ayça hayretle durakladı. Bu sözleri o genç çocuktan işitmişti. Evet, dün kendisini ölmekten kurtaran genç çocuk aynen böyle demişti! Tanrım, ne kadar da haklıydı!

Ayça derin bir nefes aldı ve ayağa kalktı: O çocuğu bulup teşekkür etmeli, sonra da buradan çekip gitmeliydi. Çekip gitmeli, ve bundan sonra ne yapacağına karar vermeli…

Bu kararı verince omuzları daha bir dikleşmişti sanki. Yattığı ufak odadan çıkıp çevresine bakındı. Koridorun sonundaki odada o çocuk uyuyor olmalıydı…

Bir an tereddüt etti: Acaba hiçbir şey demeden, öylece kalkıp gitse mi? Belki de onu hiç rahatsız etmemek en iyisiydi…

Fakat hemen sonra, önünden geçtiği salondaki dağınıklığa takıldı gözleri. Genç kız dehşet içinde kaldı: Bu da nesiydi böyle?? “Bu çocuk resmen çöp evde yaşıyor…” diye mırıldandı.

Sonra birden, kararını verdi. Madem bu genç adama bir teşekkür borçluydu; hiç değilse evini temizleyip borcunu öyle ödeyebilirdi.

Still Marry Me OST – Beautiful Girl

Böylece genç kız hummalı bir çalışmaya girişti: Önce salondaki tüm çöpleri bir torbaya doldurdu. Yerlerde açılmış duran kitapları, dergileri kaldırdı; çamaşırları toplayıp banyoya, kap kacağı ise mutfağa götürdü. Bu arada Moon Jee kendi odasında her şeyden habersiz uyumaya devam ediyordu.

Ayça, bulaşıkları yıkadıktan sonra bir kovaya su doldurup dili dışarıda yerleri de sildi. Bitirdiğinde alnında biriken teri elinin tersiyle silerken yüzüne tatmin olmuş bir ifade gelmişti:

“Oh be! Sonunda ev adama benzedi…”

Sonra hayretle mırıldandı: “Temizlik yapmak cidden terapi etkisi yaratıyormuş… Şimdi kendimi çok daha iyi hissediyorum…”

O sırada midesinden yükselen bir gurultu düşüncesini yarıda kesti. Ayça midesini ovuştururken yüzünü buruşturdu: “İnsanın morali ne kadar bozuk olsa bile midesinin umrunda olmuyor, di mi?”

Sonra yüzüne hafif çocuksu bir ifade gelirken buzdolabına dikti gözlerini: “Acaba dolaptan bir şeyler tırtıklasam ayıp olur mu ki? Hımm, yok canım… Niye ayıp olsun? O kadar temizlik yaptım sonuçta…”

Böylece vidanını rahatlattıktan sonra hevesle buzdolabının başına koşturdu Ayça. Ama buzdolabında birkaç kutu biradan başka bir şey yoktu ne yazık ki… Genç kız hayalkırıklığıyla içini çekti. Sonra gülerek başını iki yana salladı. “Ne bekliyordum ki zaten?? Adamın evini az önce çöp ev olmaktan zor kurtardım; böyle bir adam bir de yemek mi yapacaktı?!”

Sonra buzdolabı kapağını kapatıp mutfak dolaplarına bakınmaya başladı. Şansına dolaplarda biraz mısır gevreği ve hazır kahve bulmuştu. Mısır gevreğini kuru haliyle ağzına atarken: “Eh, süt olmadan idare edeceğiz…” dedi kendi kendine.

Sonra kahve makinasına kahveyi koyup düğmesine bastı. Aşağıdaki fincana dolan kahveyi izlerken yüzünde nerdeyse mutlu bir ifade vardı.

“Günaydın!”

Arkasından gelen sesle birden yerinde zıpladı Ayça. Dün onun hayatını kurtaran çocuk yüzünde uykulu, ama her zamanki gibi muzip bir ifadeyle ona bakıyordu.

“Bakıyorum erkencisin… Halbuki ben dün yuvarladığın içkilerden sonra iki gün kendine gelemezsin diye düşünmüştüm!”

“Günaydın,” dedi Ayça gülümseyerek. Moon Jee şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı:

“Vuhaaa! Sen gülümseyebiliyor muydun?? Dün gece neden ağlamaktan başka bir şey yapmadın o halde??”

Sonra daha da meraklı bir şekilde kıza yaklaştı:

“Peki neden intihar etmek istedin? Belli ki büyük bir derdin vardı…”

Ayça’nın kaşları çatıldı. Gözlerini kaçırdı.

“Ben… şeyy… bu konuyu unutsak olmaz mı?”

“Demek yaptığın şeyden dolayı pişman oldun. Güzel… Bunu duyduğuma sevindim,” dedi Moon Jee ve kahve makinasındaki fincanın alıp yerine yenisini koydu. Fincanı dudaklarına götürdü:

“Hmmm, hiç fena değil… Güne başlamak için bir fincan sıcak kahveden daha iyisi yoktur!”

Sonra salona geçti. Şöyle bir çevresine bakınıp bir ıslık çaldı:

“Vuuuu, ortalık tertemiz olmuş! Harikasın Agasshi!”

Ayça mahcupça gülümserken Moon Jee salonun karşı duvarındaki kocaman sürgülü kapıyı açtı. İçeriye dolan gün ışığı ve bahar havası eşliğinde Ayça’nın bir an gözleri kamaştı. Ağzından şaşkın bir “aaa…” sesi çıkmasına engel olamadı.

Tam karşısında, muhteşem bir bahçe duruyordu!

Moon Jee ise bahçeye inen merdivenlerin üzerine öylece oturuvermişti. Arkasını dönüp Ayça’ya seslendi:

“Sen de gelsene… Gel kahvemizi burada içelim…”

Ayça da kahvesini alıp çekingence verandaya doğru yürüdü. Bahçeye baktıkça gözleri kamaşıyordu: Yemyeşil çalılar, düzgün kesilmiş çimler, güller, zakkumlar, hatta az ileride içinde minik turuncu balıkların yüzdüğü ufacık bir havuz bile vardı! Ayça evine bile bakmayan bir çocuğun böyle bir bahçeye nasıl sahip olabildiğine şaşarak Moon Jee’nin yanına, verandaya oturdu.

“Vay be,” dedi, “Bahçen harikaymış…”

“Evet, bu eski eve katlanmamın en büyük sebebi bu bahçedir,” dedi Moon Jee aldırmaz bir tavırla. Sonra merakla Ayça’ya döndü:

“Bu arada daha adını bile bilmiyorum… Hayatını kurtardığım insanların hiç değilse ismini bilmek isterim!”

Ayça gülümsemesine engel olamadı. Normalde insanlarla kolaylıkla samimi olabilen biri değildi, ama bu çocukta cidden şeytan tüyü vardı; onunla konuşurken kendinizi rahat hissediyordunuz.

“İsmim Ayça,” dedi. “Ve Türkiye’den geliyorum.”

“O kadarını biliyorum,” dedi Moon Jee, “Dün gece yol boyunca Türkçe’deki en güzel (!) aşk şarkılarıyla başımı şişirdin durdun!” Sonra elini uzattı:

“Memnun oldum Ai-oça. Bu arada ismin çok hoş: Japonca’da aşk ve çay anlamına geldiğini biliyor muydun?”

“Yoo, bilmiyordum,” dedi Ayça. Bir yandan da “Çay ve sempati olsa hiç değilse film adı olurmuş,” diye geçirdi içinden. Bu arada genç çocuk:

“Ben de Moon Jee…” demişti. Ayça onun elini sıktı, mırıldandı:

“Memnun oldum…” Sonra biraz çekingence ekledi: “Ben… dün yaptıkların için çok teşekkür ederim gerçekten…”

“Yerimde kim olsa aynı şeyi yapardı Agasshi,” dedi Moon Jee aldırmaz bir tavırla. “Gözümün önünde atlamana izin verecek değildim ya!”

Sonra bir kez daha yanında oturan kıza göz ucuyla baktı. Bu ilginç kızın ne derdi olduğunu çok merak ediyordu aslında, ama Ayça anlatmak istemediğini az önce son derece açık bir biçimde söylemişti. Kızı dolaylı bir biçimde konuşturmaya karar verdi.

“Bu arada Korece’n cidden çok iyiymiş,” dedi.

“Teşekkür ederim,” dedi Ayça, sonra hafif bir alayla ekledi: “Dil dile değince dil öğrenmek kolay oluyor…”

“Haa??”

“Yok bir şey, öylesine konuşuyorum işte…” dedi Ayça kahvesinden bir yudum alıp. Moon Jee şaşkınca kafasını kaşıdı: “Vayyy, çok mantıklı… Bu kesinlikle bir Çin atasözü olmalı: Böyle bilgece bir lafı ancak geçmiş çağlardaki Çinli bilgeler söylemiş olabilir!”

Sonra “neyse…” gibisinden başını salladı, merakla kıza döndü:

“Ee? Kore’ye bir köprüden atlamak için gelmedin heralde??” dedi sırıtarak. “Birini ziyarete mi geldin?”

Ayça bir an duraksadı. Sonra yavaşça:

“Evet,” diye mırıldandı. “Birini… görmeye gelmiştim…”

Aslında biriyle evlenmek için gelmiştim, diye içinden geçirdi genç kız. Ama artık her şey hayal oldu…

“Kaç yaşındasın?”

Ayça birden şaşırdı: Bu nasıl soruydu böyle? Ama Moon Jee gülerek açıkladı:

“Sana nasıl hitap edeceğimi bilmem için sormam gerekiyor. Gerçi…” Genç kızı şöyle bir süzdü: “Muhtemelen benden epeyce büyüksündür diye tahmin ediyorum…”

Ayça dudak büktü ve o da genç adamı baştan aşağı süzdü: “Hımm, evet, muhtemelen öyledir… Sen kaç yaşındasın? On dokuz falan mı?”

“YUH! Saçmalama, yirmi dördüm ben,” dedi Moon Jee hafifçe öfkelenerek. Ayça güldü:

“Cidden mi? Hiç göstermiyorsun… Ben de yirmi yedi yaşındayım.”

“Cidden mi??” dedi Moon Jee şaşkınca. “İlginç… Ben de sana otuz iki-otuz üç falan derdim…”

“OHA!” dedi Ayça öfkeyle. “O kadar da değil!”

Moon Jee ise hâlâ şaşkınca onu süzüyordu. Hae In’i düşünmeden edememişti; “O da yirmi sekiz yaşında… Ama bu kızdan bariz beş yaş daha genç duruyor! Hımm, beyaz kadınlar harbiden erken çöküyorlar galiba…”

Tam da o sırada kapı çaldı. Moon Jee umursamazca yerinden doğruldu:

“Sen burda takılmaya devam et, ben bakarım…”

Sonra sallana sallana kapıyı açmaya gitti genç adam. Fakat kapıyı açmasıyla birlikte gözlerinin hayretle irileşmesi bir oldu: Kapıda Hae In duruyordu!

“Meraba Moon Jee-yah!” dedi Hae In o şeker gülümsemesiyle. Elindeki tabağı ona uzattı: “Pirinç topları yapmıştım; sen de açsındır diye düşündüm…”

“Ah… Ne gerek vardı? Çok teşekkür ederim…” diye telaşla kekeledi Moon Jee. Hae In rahat bir tavırla ayağını içeri attı:

“İçeri gireyim de beraber yiyelim mi?”

“OLMAZ!” Moon Jee genç kızın kollarına yapışıp onu engellemeye çalışınca Hae In şaşkınlıkla baktı arkadaşının yüzüne. Sonra dudakları muzip bir gülümsemeyle kıvrıldı:

“Nedenmiş o? Yoksa içeride bir bayan arkadaşın mı var??”

“Saçmalama, yok öyle bir şey!” dedi Moon Jee heyecanla. “Ben sadece… şeyyy, içerisi çok dağınık, evimi böyle görmeni istemiyorum!”

“Aman canım ne olacak, senin dağınık hallerini daha önce görmüştüm,” dedi Hae In ve tekrar içeri girmeye davrandı. Moon Jee ise bodyguard gibi kızın önüne siper oldu:

“Olmaz, vallahi olmaz! Hae In-sshi, nolur, nolur bu seferlik bağışla beni! En kısa zamanda ben bir şeyler pişirip sana geleceğim, beraber kahvaltı yapacağız, söz!”

“Tamam ama bir daha beni böyle boş bir günümde yakalama şansın olmayabilir, bunu da unutma,” diye güldü genç kız ve arkasını dönüp giderken Moon Jee’ye el salladı: “Sonra görüşürüz!”

Moon Jee de kapıda durup onun arkasından el sallarken yüzüne büyük bir hayalkırıklığı yerleşmişti. Derin derin içini çekti: “Off yaa… Hae In’le kahvaltı yapma şansından oldum…”

Sonra “neyse…” diye başını sallayıp elinde pirinç toplarıyla içeri geçti. Ayça hâlâ sundurmada, elinde kahve fincanı, dalgın dalgın bahçeyi izleyerek oturuyordu. Moon Jee elindeki tabağı ona uzattı:

“Al bakalım… Acıkmışsındır…”

Ayça’nın gözleri parladı. Pirinç toplarından birini eline alırken:

“Sabah sabah pirinç yemek adetim değildir ama yine de çok teşekkürler,” dedi. Sonra bir ısırık aldı. Ağzı dolu dolu: “Kimdi o gelen, yoksa kız arkadaşın mı?” diye sordu.

“Aa… şey, hayır…” dedi Moon Jee tereddütle. Ayça ise muzipçe gülümsedi:

“Kız arkadaşın değilse de, senin için önemli bir bayandı heralde… Umarım benim burada olmam sorun olmamıştır…”

Moon Jee bir an duraklayınca da yüzü asıldı genç kızın. Mahcubiyetle:

“Çok özür dilerim!” diye atıldı. “Biraz sonra gidiyorum zaten… İstersen kız arkadaşına gidip durumu açıklayayım, olanları anlatayım. Ne dersin?”

“Yok canım daha neler,” dedi Moon Jee hemen. “Buna hiç gerek yok Ai cha-sshi. Problem yok, gerçekten…”

Ayça “eh, sen öyle diyorsan…” diye mırıldandı ve sessizce yemeğini yemeye koyuldu. Moon Jee’ninse az önce Ayça’ya söylediklerine rağmen içine hafif bir sıkıntı gelip oturmuştu: Cidden, ya Hae In yanlış anladıysa?? Zaten onunla olma şansı giderek azalıyordu; bir de şimdi Moon Jee’nin bir sevgilisi olduğunu zannederse kendisini tamamen aklından çıkarıp atacaktı! Off yaa..

İki genç kendi sıkıntılarına gömülmüş halde sessizce pirinç toplarını yemeye devam ettiler…

Han Seul kapıyı tıklatıp müdürünün odasına girdi:

“Beni istemişsiniz efendim.”

“Ah, gel Han Seul…” dedi Dong Sae. “Seni Prenses Josephine ile tanıştırmak istiyorum.”

Han Seul, bir an şaşırdı. Bunu beklemiyordu. Fakat genç adam hiç bozuntuya vermedi, odanın ortasındaki büyük koltuğa oturmuş, iki yanında dört koruma ile çevrelenmiş genç kadının önünde saygıyla eğilerek onu selamladı. Sarışın kadın hafifçe tebessüm etti.

“Ülkemize hoşgeldiniz majesteleri,” dedi Han Seul kusursuz bir İngilizce’yle. Prenses:

“Hoşbulduk,” dedikten sonra Dong Sae’ye döndü: “Bay Han Seul Kim gerçekten yetenekli bir beyefendiye benziyor… Eminim dediğiniz gibi uygun birini bulacaktır…”

“Bundan hiç şüpheniz olmasın,” diye cevapladı Dong Sae. Sonra, ikisinin ne konuştuğu hakkında hiçbir fikri olmayan Han Seul’e döndü: “Bildiğin gibi Prensesi aslında üç gün sonra bekliyorduk… Fakat kendisine yönelik bir kaçırma girişimi olacağına dair istihbarat aldık! Çin’deki bazı radikal gruplar kendi davalarına ilgi toplamak için prensesi kaçırıp dünya kamuoyunun dikkatini üzerlerine çekmek istiyorlar. Buna izin veremeyiz.”

Han Seul ciddi bir ifadeyle müdürünü onayladı. Elbette; zaten kendi birimleri böyle münferit olayları engellemek için vardı.

“Fakat prensesin Kore’deyken temaslarda bulunması gereken pek çok politik şahıs var… Prensesin Birleşmiş Milletler’deki aktif rolünü de biliyorsun. İşte bu sebeple, Kore ziyaretini iptal etmesi de mümkün değildi…”

Han Seul yine “Evet efendim,” diyerek müdürünü anladığını belirtti. Müdür:

“Yani kısacası, prenses her halükarda medyanın takibi altında olacak… Fakat aynı zamanda, en ufak bir tehlikeden bile uzak tutulması gerekiyor… İşte bu sebeple, şöyle bir karar aldık Han Seul: Prensesin medyatik ziyaretleri esnasında kendisi yerine bir dublör kullanacağız!”

Han Seul’ün gözleri şaşkınlıkla açıldı:

“N-ne??”

“Evet, doğru duydun,” dedi Dong Sae. “Prenses asıl görüşmelerini önümüzdeki üç gün içinde yapacak. Fakat medyaya görünmeden gelip gitmesi büyük bir infial yaratacağından, üç gün sonra da yerine bir benzeri geçecek ve medyaya, prensesmiş gibi görüntü verecek. Biz bu kişiyi korumaya ve can güvenliğini sağlamak için tüm imkânlarımızı seferber etmeye elbette devam edeceğiz. Fakat herhangi bir kaçırma girişimi olursa, gerçek prenses çıkıp kendisinin iyi olduğuna dair demeç verecek ve ülkemiz böyle uluslararası bir skandalla sarsılmaktan kurtulacak.”

Sonra Han Seul’ün gözlerinin içine baktı Dong Sae:

“Şimdi sana önemli bir görev veriyorum oğlum: Prensesin yerine geçecek uygun bir kişi bulman lâzım… Kendisi çok iyi İngilizce bilmeli. Korece bilmesi bir artı puan olur. Ayrıca Avrupai bir tipi olmalı. Sarışın ya da mavi gözlü olmasına gerek yok; bunlar bir perukla ya da bir lensle kolaylıkla halledilebilecek şeyler… Fakat yüz hatları, prensesi yakından tanımayan kişileri yanıltacak kadar onunkine benzer olmalı…”

Han Seul şaşırıp kalmıştı. Yine de profesyonelliğinden ödün vermedi ve ciddi bir ifadeyle anladığını belirtti. Dong Sae:

“Şimdilik bu kadar,” dedi, “Prensesin öğleden sonraki ziyaretlerinde kendisine bizzat ben eşlik edeceğim. Sen sadece uygun dublörün bulunması işine konsantre ol… Sana güveniyorum.”

Han Seul: “Merak etmeyin efendim, elimden geleni yapacağım,” dedikten sonra Prenses’i yeniden saygıyla selamladı. Odadan çıkarken yüzüne düşünceli bir anlam yerleşmişti…

“Her şey için çok teşekkür ederim,” dedi Ayça tekrar. Moon Jee bir elini umursamazca salladı:

“Aaahh, lafı bile olmaz! Yerimde kim olsa aynı şeyi yapardı. Yalnız…” Öne doğru eğilip dikkatlice Ayça’nın gözlerinin içine baktı, parmağını onu tehdit eder gibi salladı:

“Bana bir söz vermeni istiyorum: Bundan sonra sorunun ne olursa olsun, dünkü gibi saçma bir harekete kalkışmayacaksın! Tamam mı??”

Ayça elinde olmadan güldü. Bu sevimli çocuk insana ne kadar da iyi geliyordu! Dünkü dibe vurmuş halinden sonra şu anda gülmeyi bile başarıyor olması, tamamen Moon Jee sayesinde olmuştu. Bunu düşününce Moon Jee’ye büyük bir minnet duymadan edemedi.

“Tamam, söz!” dedi hâlâ gülümserken. “Kendine iyi bak, tamam mı?”

“Sen de öyle! Belki günün birinde benim de Türkiye’ye yolum düşer; o zaman bir geceliğine ben de senin misafirin olurum, tamam mı Ai Cha-sshi?”

“Tabii ki! Bak sana mail adresimi vereyim…”

Genç kız çantasından bir parça kağıt-kalem çıkardı ve mail adresini yazdı. Moon Jee neşeyle güldü:

“Tamamdır! Ben de sana bir mail atarım, benimkini böylece öğrenirsin… Ayrıca evi artık biliyorsun; burdayken yine başın sıkışırsa bir köprüye falan gitmeden önce gel beni bul!”

“Peki, öyle yaparım!” diye güldü Ayça ve el sallayarak yürümeye başladı. Moon Jee onun ardından bir süre gülümseyerek baktı:

“Ah… Biraz tuhaftı ama sevimli kızdı…”

Sonra omuz silkip içeri girdi, kapıyı ardından kapattı.

Han Seul ofisine geçip birkaç telefon görüşmesi yapmış; Seul’deki tüm model ve cast ajanslarıyla irtibata geçmişti. Şimdi de internetten kendisine gönderilen modeller kataloguna tıklıyordu. Ama sayfaları çevirdikçe sabırsızlığı giderek artıyordu: Bu adamların “Avrupai tip” ne demektir, hiçbir fikri yok muydu Allahaşkına?!

Modellere bakmaktan sıkılınca prensesin kendisine gönderilen değişik fotoğraflarını incelemeye başladı. Hafif yuvarlak bir yüz, iri gözler, düz saçlar, düzgün fakat uzunca, kemikli bir burun. Mavi göz ve sarı saç taklit edilebilirdi; o konuda sorun yoktu. Fakat Kore’de çok sayıda yabancı olsa bile, bu yüze benzer bir yüz bulmak kolay olmayacaktı.

Han Seul, prensesin bir av köpeğiyle oynarken çekilmiş, gülen bir resmine rastlayınca birden durdu. Genç kadın bu resimde ona birini anımsatıyordu, ama kimi?? Han Seul beynini zorladı, ama bir türlü anımsayamadı. Kim, kim olabilirdi bu…

Sonra içini çekip bilgisayarı kapattı. Böyle kataloglara bakmakla bu iş olmayacaktı. Han Seul, şehirdeki tüm ajansları tek tek ziyaret etmeye karar verdi. Ceketini aldığı gibi odasından çıktı.

Ayça halk otobüsünde giderken düşünüyordu: Bundan sonra ne yapmalıydı acaba? Acaba her şeyi boşverip gerisin geri Türkiye’ye mi dönmeliydi? Genç kız hüzünle başını salladı: Hayır, bunu yapamazdı… Annesi ve babasının yüzüne bakmaya yüzü yoktu…

Peki ama, burada ne yapacak, nasıl yaşayacaktı? Cebindeki para ucuz bir yerde en fazla bir-iki hafta kalmaya yeterdi. Nasıl yaşayacak, ne yiyip içecekti? Hem sonra, burada kalıp da ne yapacaktı ki? San Young’la yeniden başlamak için hiçbir umudu yoktu… Genç adam bütün umutlarını dün birkaç cümleyle yerle bir etmişti…

Ayça başını otobüs camına dayadı. Dalgın dalgın ne yapacağını düşünmeye başladı.

Biraz sonra ineceği durağa geldiği zaman, hâlâ kafası karmakarışıktı. Otobüsten inip yolun karşısındaki büyük yapıya yılgın gözlerle baktı. Başka ne yapacağını bilmediği için yine aynı yere, San Young’un ofisinin bulunduğu devlet binasına gelmişti: Bir gün önce umut dolu, neşeli bir genç kız olarak gelip bir anda bütün umutlarını kaybettiği bu uğursuz yere…

Bir an hüzünle içini çekti. Sonra, kararlı bir biçimde içeri girdi. San Young’la son bir defa daha konuşması lâzımdı.

Lobideki kıza yaklaşıp tıpkı bir gün önceki gibi Kang San Young’la görüşmeye geldiğini iletti. Genç kız telefonla arayıp haber verirken Ayça bakışlarını binanın yüksek tavanlarında dolaştırıyordu.

“Şey, afedersiniz hanımefendi…” Ayça’nın düşünceleri görevli genç kızın sesiyle bölündü. “Kang San Young beyefendi randevunuz olmadığı için sizinle görüşemeyeceklerini belirttiler.”

Ayça’nın gözleri öfke ve hayretle açıldı: Bu da ne demek oluyordu böyle??

“Efendim?? İsmimi doğru söylediğinizden emin misiniz? Ay-ça Gü-neş… Tekrar sorar mısınız lütfen?”

Görevli kız umutsuzlukla başını salladı.

“Eminim efendim; aynen böyle söyledim… Fakat Kang San Young beyefendi kati bir dille sizi göremeyeceklerini belirttiler. Üzgünüm efendim…”

Ayça derin derin soludu. Öfkeden bütün vücudu titremeye başlamıştı: Şu pisliğin yaptığına bak; dün yaptığı şerefsizlik yetmiyormuş gibi, bir de Ayça’nın yüzünü bile görmek istemiyordu, öyle mi?? Beyni hızla bu durumda ne yapması gerektiğini düşünürken gözü bir an lobi görevlisi kızın önündeki ofis listesi ve telefon numaralarına takıldı: Kang San Young – 1212 no’lu ofis… Birden, kararını verdi.

My Girl OST – Happy Happy

Ve görevli kızın bir şey demesine kalmadan şimşek gibi koşmaya başladı! Kızcağız arkasından: “Agasshi! Agasshi! Böyle geçemezsiniz!” diye bağırırken Ayça lobideki asansörlerin yanına varmıştı bile! Asansörün yukarı düğmesine delirmiş gibi defalarca basarken bir yandan da: “Lütfen Allah’ım, lütfen, lütfen!” diye mırıldanıyordu: “Lütfen yukarı çıkıp şu herifin suratına tükürmeme izin ver!”

O sırada bir asansör durdu. Ayça, içeriden çıkan takım elbiseli adamı adeta iterek asansöre bindi, telaşla kapıları kapatma düğmesine bastı!

“Heeyy, neler oluyor??”

Han Seul, kendisini itekleyerek asansöre binen kızın yüzünü görememişti. Ama hemen kızın arkasından alı al, moru mor bir halde koşturarak asansör kapısına yapışan, çoktan kapanan kapıyı vurarak açmaya çabalayan güvenlik görevlilerini görünce şaşkınlıkla durakladı: Bu da neydi böyle?!

Güvenlik görevlilerinden biri asansör çağırma düğmesine basarken diğeri 12. Kattaki arkadaşlarını uyarıyordu: “Evet, yabancı bir bayan… Sanırım sizin katınıza çıkıyor… Asansör girişinde bekleyin…”

“Neler oluyor? O kadın kim?” diye merakla sordu Han Seul asansör bekleyen görevliye. Adam:

“Bilemiyorum efendim… Ama sanırım Kang San Young beyefendiyi ziyarete gelmiş; kendisiyle görüşülmeyince kızıp izinsiz bir biçimde yukarı çıktı…”

Kang San Young ismini duyunca Han Seul önce bir an şaşırdı, sonra yüzüne keyifli bir gülümseme yayıldı: Demek az önceki öfkeli genç bayan, böyle önüne çıkan ağaçları deviren bir kasırga gibi bizim uyuz San Young’a doğru gidiyordu!

“Hahaha! Göster ona gününü Agasshi!” diye sırıttı Han Seul, ve neşeli bir ıslık tutturarak çıkışa doğru yürümeye başladı.

Ayça ise asansör kapısı açılır açılmaz:

“KANG SAN YOUNGG!!!” diye aslan gibi kükreyerek kendini dışarı atmıştı: “NEREDESİN ŞERRREFSİZZ?? Artık benle görüşmeye bile yüzün yok mu?! Çabuk çık ortaya!!”

İnsanlar bu gök gürültüsü gibi patlayan sesin kime ait olduğunu anlamak üzere şaşkın şaşkın ofislerinden çıkıyorlardı. Ayça ise hiçbir şeye aldıracak halde değildi. Gözü dönmüş bir şekilde oda numaralarına baka baka 1212 no’lu ofise doğru koşturuyor, bir yandan da ağzına geleni söylüyordu!

San Young da onun sesini duymuştu: Genç adam, bir telefon görüşmesinin tam ortasındaydı. Telefon elinden kayarken, korkudan dizlerinin bağı çözülmüştü: Ayça kendisini rezil etmeye geliyordu! Üstelik kahretsin ki artık Korece biliyordu: Az önce Korece’nin en ağza alınmayacak küfürlerinden birini savurmuştu!

San Young dizleri titreyerek dua etmeye başladığı anda ofisinin kapısı gürültüyle açıldı, duvara çarptı! Ayça, mavi gözleri öfkeden çakmak çakmak, kızgın bir boğa gibi burnundan soluyarak tam karşısında duruyordu!

“İşte buldum seni!” diye tısladı, “Buldum seni Kang San Young! Şimdi bana hesap ver bakalım: Genç bir kızın duygularıyla oynamak neymiş, hesap ver bakalım!”

San Young kekeleyerek:

“Ay-Ayça! Dur, dur bir dakika… Konuşalım…” derken Ayça öfkeli adımlarla onun üzerine doğru yürümeye başlamıştı bile:

“Anlat o zaman! Anlatabileceğin başka bir şey kaldı mı?? Bana artık ne söyleyebilirsin ki??”

Birdenbire ofisin açık olan kapısından iki güvenlik görevlisi koşturarak girdi ve San Young’un neredeyse boğazına yapışmak üzere olan Ayça’nın iki kolunu birden tuttular. Ayça öfke ve çaresizlikle çırpınmaya başlamıştı:

“Bırakın! Bırakın beni! Daha söyleyeceklerim bitmedi!”

Güvenlik görevlilerinden biri:

“Efendim, çok özür dileriz, arkadaşlarımızı atlatıp yukarı çıkmış…” diye özür dilerken San Young kendini toparlamıştı; hemen eliyle işaret etti:

“Götürün şu kadını, çabuk…”

“Elbette efendim… Tekrar özür dileriz,” diyen görevli Ayça’yı çeke çeke götürmeye başladı. Ayça ise delirmiş gibi çırpınıyordu:

“BIRAKIN DEDİM! BIRAKIN!!! KANG SAN YOUNG, SENİ GİDİ ADİ HERİF! DAHA SENİNLE İŞİM BİTMEDİ! SENİ DOĞDUĞUNA PİŞMAN EDECEĞİM!!!”

Genç kızın sesi giderek uzaklaşırken San Young büyük bir yorgunlukla koltuğuna yığıldı: Ucuz atlatmıştı! Aşağıdakilere kesin talimat verip bu kızı bir daha içeri sokmamaları için kulaklarını bükmesi gerekiyordu. Az önceki olay bir daha ne pahasına olursa olsun yaşanmamalıydı! Genç adam içinden bunun Ayça’yı son görüşü olmasını diledi…

Fakat San Young, yanılıyordu: Daha Ayça’nın elinden çekeceği çok şey vardı…

Moon Jee verandanın önünde yere boylu boyunca uzanmış, bahçeden gelen nefis yaz rüzgarı eşliğinde manga okuyordu. Bir yandan da kendi kendine kıkırdıyordu: “Haha, bu çok iyiymiş! Isshin Ichigo’ya resmen gömçürdü lan!”

Birdenbire içeride telefonu çalmaya başladı. Moon Jee yerinden hiç istemeyerek kalktı, sallanan adımlarla odasına yollandı. Telefonu isteksizce açtı:

“Evet, ne var?”

“Hyuuuuuung, ekonometri dersi başlamak üzere! Nerde kaldın?? Gelmezsen devamsızlıktan kalacaksın!”

“Siz benim yerime de imza atın,” dedi Moon Jee aldırmaz bir tavırla. Bir yandan da telefonu eline almış, odadan odaya dolaşmaya başlamıştı. Mutfağa gidip dolabın en üst rafına uzandı, oradan bir cips çıkardı. Paketi açıp cipslerden birini ağzına attı.

“Hyung hep böyle yapıyorsun ama! Bak finalde gene çuvallayacaksın!”

“Sen onu dert etme Jin Beom, ben bir gece çalışsam bile geçerim,” dedi Moon Jee. “Sen asıl bugünkü provadan haber ver: Yarın programımız var biliyorsun. Provayı kaçta yapıyoruz? 7 iyi mi?”

“Provalara gösterdiğin bağlılığın yarısını derslere gösterseydin, iki sene önce mezun olmuştun!”

“Sen de derslere gösterdiğin özenin yarısını gitar çalışına gösterseydin, şimdiye kadar on tane kız tavlamıştın!” dedi Moon Jee öfkeyle. “Neyse, ben kapatıyorum, çocuklara prova için 7’de hazır olmalarını söyle. Ciao!”

Moon Jee telefonu kapattıktan sonra kendi kendine sırıttı ve ağzına bir cips daha attı. O sırada, gece Ayça’nın yattığı odanın aralık kalan kapısına gözü takıldı. Kız gittiğinden beri odayı hiç kolaçan etmemişti. Yani aslında iyi bir kıza benziyordu ama belli olmazdı bu işler; hırlı mı hırsız mı bilemezdi. Gerçi hemen sonra gülerek başını salladı genç adam: “Sanki benim evimde de çalınacak ne varsa?”

Yine de oda kapısını aralayıp içeri şöyle bir bakmadan edemedi. Tahmin ettiği gibi, Ayça burayı da güzelce toparlayıp bırakmıştı. Gece yattığı yer yatağı güzelce dürülüp bir köşeye konmuştu; yerlerdeki kitaplar, mangalar güzelce üst üste istiflenmişti. Moon Jee yüzünde bir takdir ifadesiyle kapıyı kapayıp çıkmak üzereyken gözü az ötedeki kıyafetlerin altında kalmış, beyaz bir şeye takıldı: Genç adam merakla tekrardan odaya girip gördüğü şeyi yerden aldı: Ayça’nın MP3 çalarıydı bu!

“Hay Allah, kız bunu bende unutmuş…” diye mırıldandı Moon Jee. Aleti elinde evirip çevirdi; sonra merakına yenildi. Kulaklıklardan birini kulağına götürdü, ilk sıradaki şarkıyı dinlemek üzere “play”e bastı.

Birdenbire, genç adamın kulaklarını bangır bangır bir “batsın bu dünyaaaa!” melodisi doldurdu! Moon Jee suratına bir kova dolusu buzlu su yemiş gibi ani bir refleksle kulaklığı çıkarıp attı kulağından!

“Böggh! Bu ne korkunç bir müzik yaaa!!! Bu kız böyle şeyleri dinlerse intihar da eder, akıl sağlığını da kaybeder!”

Böyle deyip MP3 çaları tutan elini kendisinden olabildiğince uzakta tutarak salona geçti, beyaz aleti kitaplığın raflarından birine fırlattı.

Yarım saat sonra, Ayça bir cafe’de oturuyordu. Gözleri hâlâ çakmak çakmaktı. Önünde bir yığın dergi ve kitap vardı. Her birinde de benzer konulu sayfalar açıktı:

“Sizi aldatan sevgilinizden nasıl intikam alırsınız?”

“Ona dünyayı dar edin!”

“Eski sevgilinizi çıldırtmanın 30 yolu!”

Manga, kitap ve DVDler de hep aynı konu üzerineydi: “Monte Cristo Kontu” “Oldboy” “Ezel” “Skip Beat!””Lady Vengeance!”

Genç kız birdenbire elindeki dergiyi masaya fırlatıp içini çekti: Bütün bunlar hiç işe yaramayacaktı! Genç kızın feci halde kırılmış olan kalbi, sevgilisinin diş fırçasıyla klozet temizlemek gibi basit bir çözümle soğumayacaktı ki! Ona çok, çok daha büyük bir intikam lâzımdı!

Ayça kara kara düşünürken birdenbire cafe’nin kapısı açıldı; yüzünde yorgun, ama neşeli bir ifadeyle Hae In içeri girdi. Tezgahın arkasındaki genç çocukla şakalaştı, anlaşılan genç kız bu cafe’nin müdavimlerindendi. Sonra:

“Her zamankinden olsun Cheol Su…” dedi. Ve az yağlı sütle yapılan cafe latte’sini beklerken çevresine göz gezdirmeye koyuldu.

Birdenbire, güzel gözleri şaşkınlıkla irileşti: İleride, cam kenarındaki masalardan birinde, dün tanıştığı mavi gözlü yabancı kız oturuyordu!

Hae In cafe latte’sini alırken yüzüne hafif bir tebessüm gelmişti. Dün bu kıza kanı kaynamıştı, şimdi de bir merhaba demeden geçmek içine sinmeyecekti. Neşeyle onun masasına doğru yürüdü.

“Merhaba! Beni hatırladınız mı?”

Ayça daldığı sayfalardan başını kaldırıp merakla sesin sahibine baktı. Hae In bütün sempatikliğiyle şirin şirin gülümsüyordu.

“Ah, elbette!” diye atıldı Ayça. “Siz dün hastanede tanıştığım doktorsunuz, değil mi?”

“Evet… Ve siz de o yaralı genç adamın kurtarıcısı olan mavi gözlü meleksiniz!” Ayça mahcupça gülerken Hae In elini uzatmıştı: “Sanırım daha önce resmi olarak tanışmadık: Benim adım Sun Hae In.”

“Memnun oldum, ben de Ayça Güneş,” dedi Ayça. İki kız el sıkıştılar.

“Dünkü beyin durumu nasıl oldu?” diye sordu Ayça merakla. “Dünden beri kafamı kurcalıyor…”

“Ah, hiç merak etmeyin, o genç adam sizin gitmenizden on-on beş dakika sonra kendine geldi. Ve ayılır ayılmaz da gitmek istedi! Belli ki kendini gayet iyi hissediyordu!”

“Buna sevindim,” dedi Ayça. Hae In neşeyle:

“Peki siz randevunuza yetişebildiniz mi? Nişanlınızı çok bekletmediniz umarım…” diye güldü.

Ayça birdenbire ne diyeceğini bilemez halde durakladı. Az önceki gülümseme yüzünden bir anda silinmişti. Hae In de yanlış bir şey söylediğini anlamıştı, yüzünde bir “eyvah, faka bastık!” ifadesiyle yavaşça:

“Şey… Ben… Afedersiniz, özel bir soru sorduğumu fark etmemiştim…” dedi, “Çok özür dilerim sizden…”

Ayça ise kendini toparlamıştı. Gülümsemeye çabalayarak:

“Yoo, önemi yok,” diye cevapladı. “Asıl siz kusura bakmayın… Bir an ne diyeceğimi bilemedim…”

Sonra derin bir nefes aldı. Hüzünle karşısındaki genç kıza baktı:

“Randevuma gelince…” diye mırıldandı. “Nişanlımı…” Bir an durdu, sonra acı acı güldü. “Nişanlımı bekletmedim, çünkü zaten beni beklemiyormuş… Kendisine zaten başka bir nişanlı bulmuş! Yani artık nişanlı bir kız değilim Agasshi, terk edildim!”

Böyle deyip gülmeye başladı. Hae In ise ne diyeceğini bilmez halde, acıyan gözlerle bakıyordu karşısında oturan genç kıza. Ayça epeyce güldükten sonra yaşaran gözlerini sildi:

“Çok komik, değil mi? İnsanın hayatı bir anda yüz seksen derece değişebiliyor… Dün sizin karşınızda sevinçle nişanlımdan bahsediyordum… Bugünse…” Eliyle masadaki dergileri işaret etti: “Bugünse ondan intikam alma planları yapmaya başladım! Ne kadar komik, öyle değil mi? Hahaha!”

Böyle deyip yeniden gülmeye başladı. Hae In onun sinirlerinin epeyce bozulduğunu anlamıştı. Çekingence, genç kızın omzunu patpatladı.

Aynı anda, Ayça’nın laçka olmuş sinirleri, bu kadar duygu yoğunluğuna daha fazla dayanamadı. Genç kızın kahkahaları birdenbire hıçkırıklara dönüştü. Ayça hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Cafe’deki diğer müşterilerin merakla dönüp ona bakmaya başladığını fark edince ise telaşla toparlandı, gözlerini silmeye çabaladı:

“Ben… afedersiniz! Sizin karşınızda böyle hüngür hüngür ağlamak istememiştim…”

“Sorun değil,” dedi Hae In tatlı tatlı gülümseyerek. “Lütfen kendinizi zorlamayın. Ağlamak istiyorsanız doya doya ağlayın… Ağlayın ki açılabilesiniz…”

Ayça ona minnetle baktı: “Teşekkür ederim..” diye mırıldanırken gözlerinden yeniden yaşlar fışkırmaya başlamıştı bile.

Hae In ise her şey çok normalmiş gibi ona gülümseyip kasada duran genç çocuğa seslendi:

“Cheol Su-ya! Bize bir bardak su ve bolca mendil getirir misin lütfen?”

Han Seul önünde sıralanan kızları izlerken sıkıntıyla düşünüyordu: Bu uğradığı dördüncü ajanstı. Hiçbirinde de istediği gibi bir kız bulamamıştı. Kore’de çekik gözlü olmayan bir kız bulmak bu kadar zor muydu Allahaşkına?!

Ajansın sahibi yaltaklanarak yanına yaklaştı:

“Kızlarımızdan hiçbiri çekeceğiniz film için uygun fiziğe sahip değil mi beyefendi? Bakın isterseniz bir de on sekiz-yirmi bir yaş arası grup var…”

“Siz ya sağırsınız, ya da benim ne dediğimi dinlemiyorsunuz!” dedi Han Seul en sonunda bariz bir öfkeyle. “Bakın, ben burada aradığım bayanın özelliklerini açık açık sıraladım: Yirmi beş – otuz yaş arası; 1.65-1.70 boylarında; 55 kilo civarı, beyaz tenli, iri gözlü, yuvarlak yüzlü, hafif kemerli bir burnu olan bir genç bayan! Bakın ne demişim: “iri gözlü”. Yani bizimkilerden daha iri gözlü demek istiyorum. Bunu bile bir türlü anlatamıyor muyum size??”

“Fakat efendim, bahsettiğiniz gibi bir genç bayanı cast ajanslarında değil, ancak yabancı göçmen çalıştıran şirketlerde bulabilirsiniz,” dedi ajans sahibi en sonunda. “Hatta oralarda bile bulabileceğinizden şüpheliyim: Göçmen işçiler, genellikle Filipinler ya da Malezya kökenli oluyorlar…”

“O halde ben de sokak sokak ararım,” dedi Han Seul ve ceketini aldığı gibi hışımla odadan çıktı.

4 Minute – Heart to Heart

“Demek böylece bitiriverdi ha! Vay şerefsiz!” dedi Hae In, hafif peltek bir şekilde. Elindeki şarap şişesinin dibinde kalan birkaç damlayı da Ayça’nın kadehine doldurdu.

“Aynen öyle çingu…” dedi Ayça hararetli hararetli. Onun da gözleri kaymış, yanakları pembeleşmişti. “Zengin hatunu buldu tabii, artık beni ne yapsın?? Ah, onu öldürmek istiyorum!”

Böyle deyip elindeki yastığı yumrukladı Ayça. Hae In de onun öfkesine katıldı:

“Evet! Pislik herif! Ölmeyi hak ediyor! Ölsün o, ölsün!”

İki kız Hae In’in evinde içiyorlardı. Hae In, cafedeki perişan halini gördükten sonra Ayça’yı öylece bırakamamıştı. Genç kız dakikalarca ağladıktan sonra hıçkırıkları biraz yavaşlayınca, Hae In tatlı bir sesle sormuştu ona:

“Ayça-sshi, yanlış anlamazsan bu akşam benim misafirim olur musun? Bu akşam şarap içip muhabbet etmek istiyordum, ama arkadaşlarımın hiçbiri müsait değilmiş… Eğer istersen, bir yandan şarap içer, bir yandan da dertleşiriz. Ne dersin?”

Ayça şaşkınlıkla bakmıştı ona: “Gerçekten mi?”

“Elbette!” diye gülmüştü genç kız, “Türkiye’den gelen biriyle her gün tanışmıyorum ya! Hadi gel bana, muhabbet eder, kafamızı dağıtırız… Sen bana Türk erkeklerini anlatırsın; ben de sana şerefsiz olmayan Koreli erkeklerden bahsederim!”

Ayça bu lafın üzerine gülmeden edemedi. Bu şirin kıza güvenebileceğini hissediyordu.

“Tamam o halde…” dedi ve minnetle gülümsedi: “Teşekkür ederim!”

Böylece ikili marketten ufak tefek atıştırmalıklar aldıktan sonra Hae In’in evinin yolunu tuttular. Ayça mahalleye girince bir an durakladı:

“Burası Moon Jee’nin evinin olduğu mahalleye ne çok benziyor! O da bu yakınlardaydı, öyle değil mi?”

Ama hemen sonra akşamın çöken karanlığında evleri ve sokakları yeterince iyi seçemediğine karar verip omuz silkti. Halbuki biraz daha dikkatli baksa, sabah kapısından çıktığı evi, azıcık ileride görebilecekti!

Az sonra iki kız birer kadeh kırmızı şarap eşliğinde muhabbet ediyorlardı. Konuşacak milyon tane konuları vardı; erkeklerden girmiş, tıptan çıkmışlardı. Ayça San Young’a olan nefretini epeyce kustuktan sonra durgunlaşmıştı.

“İşte böyle Hae In-sshi…” dedi hüzünle. “Şimdi ne yapacağımı bilemez haldeyim… Ne doğru dürüst param var, ne gidecek yerim… Türkiye’ye de dönemiyorum; önce San Young şerefsizinden intikam alıp yüreğimi soğutmam lâzım! Ama bunu nasıl yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok…”

Hae In üzüntüyle ona baktı. Ne diyeceğini, bu genç kızı nasıl teselli edeceğini bilmez haldeydi.

“Bende istediğin kadar kalabilirsin…” dedi sonra, tatlı bir sesle. Ayça şaşkınlıkla başını kaldırdı. Gözlerinde minnet yaşları tomurcuklanmıştı:

“Gerçekten mi? Ama…” Ayça bir an durdu, gururu baskın geldi. Kızcağız kendisi için bir sürü şey yapmıştı zaten, bir de onun evinde kalıp daha fazla yük olamazdı ona. O yüzden:

“Ama ben bunu yapamam Hae In-sshi… “ diye devam etti. “Çok teşekkür ederim, ama sana yük olmak içime sinmez: Ben ucuz bir pansiyonda kalırım…”

“Tamam, ama hiç değilse iş bulana kadar bende kal,” dedi Hae In içtenlikle. “Ben zaten eve pek uğrayamıyorum, ev boş duruyor gibi bir şey… Birkaç akşam kalman beni kesinlikle rahatsız etmez.”

Ayça bir an o kadar duygulandı ki, bir şey diyemedi. Sonra, gözlerinde yaşlarla gülümsedi:

“Çok teşekkür ederim Hae In. Sanırım şimdi ağlayacağım…”

“Yaaa! Bugün yeterince ağladın zaten. Hadi bakalım, şimdi içme zamanı! Fondip yap, fondip!!” dedi Hae In ve neşeyle Ayça’yı kadehte kalan tüm içkiyi bitirmesi için zorladı. Gerçekten de hamlesi işe yaramıştı, az önceki kasvetli hava tamamen dağılmış, Ayça yeniden gülmeye başlamıştı.

İki kız gece boyu keyifle muhabbet ettiler. Bir süre sonra Ayça da merakla Hae In’e döndü:

“Eee, peki senin sevgilin yok mu Hae In-sshi?”

“Uzun zamandır yok,” diye omuz silkti genç kız. Sonra güldü: “Tam dört senedir yalnızım!”

“Vaooovvv, bu epeyce uzun bir süreymiş!” dedi Ayça şaşkınlıkla. Hae In’se sevimlice açıklamaya koyulmuştu:

“Okulu bitirir bitirmez bu yakınlarda bir klinikte çalışmaya başladım. Klinik çok büyük bir yer değil, fazla doktorumuz yok. Fakat bu mahalle aslında oldukça kalabalık bir mahalledir. O yüzden her gün çok sayıda hastamız oluyor. Bazı günler yemek yemeye bile fırsat bulamıyoruz! İşte bu tempoda çalışırken bir de erkek arkadaşla uğraşamazdım; ben de mecburen kapattım o defterleri…”

“Vay canına…” dedi Ayça hayranlıkla. “Ben hiçbir zaman senin kadar idealist olamadım…”

“Aslına bakarsan benimki de idealistlikten değil, zamansızlıktan,” diye güldü Hae In. “Yoksa bir sevgilim olsun isterdim tabii…”

Genç kız bir an, dünkü yaralı genci düşündü. Ne kadar da hoş bir adamdı! Onun gibi bir sevgilisi olmasını istemez olur muydu hiç?

Ayça ise içkinin verdiği hafifliğe rağmen içinde giderek büyüyen kaygılarla ne yapacağını düşünüyordu. Bir şekilde para kazanması lâzımdı. Aynı zamanda San Young’un emdiği sütü burnundan fitil fitil getirmek için sağlam bir plana ihtiyacı vardı. Genç kız derin derin iç geçirdi.

Hae In göz ucuyla Ayça’ya baktı. Kızın haline cidden üzülmüştü. Keşke ona yardım edebilseydi…

Birdenbire, genç kızın zihninde bir ışık çaktı sanki. Heyecanla Ayça’ya döndü:

“Ayça, baksana: Sen tıp mezunuydun, değil mi??”

Ayça şaşkınlıkla başını salladı. Evet de, ne önemi vardı şimdi bunun?

“Bizim klinikte bu aralar fena halde adam sıkıntısı var: Doktorlarımızdan biri işten ayrıldı, başka bir yere geçti. Bir diğeri ise doğum iznine ayrıldı. Eğer istersen, yani çalışmak istersen, ben kliniğin sahibi aynı zamanda da başhekimimiz olan Song Gil Nam’la konuşurum. Ne dersin?”

Ayça’nın şaşkınlık ve sevinçten nefesi kesilmişti:

“Ben… Bilmem ki? Yani olur mu ki?”

“Neden olmasın?” dedi Hae In sevinçle. “Bu işi başarabileceğine eminim. Sonuçta bizimki bir mahalle kliniği; yani tam teşekküllü, çok komplike bir hastane değil: Hasta profilimiz de malum: Genellikle ya üşüten çocuklar, ya tansiyonu olan yaşlı teyzeler, ya da gebe kadınlar muayeneye gelir. Yapacağın işler aşağı yukarı bellidir, kan almak, serum takmak, tansiyon ölçmek… Eminim kısa sürede adapte olursun…”

Ayça ne diyeceğini bilmeden bakıyordu. Az önce yüreğine kocaman bir kara bulut gibi çöken sorunlarından en büyüğünün bu kadar kolayca hallolacak olmasına inanamaz gibiydi:

“Ço-çok isterim!” diye kekeledi. “Yani eğer başhekim de beni kabul ederse çok isterim!”

Hae In ellerini çırptı:

“Yaşasın! Oldu bu iş! Yarından tezi yok, ben doktor Song’la konuşurum.  Diploman yanında mı?”

“Evet, ama diploma tamamen Türkçe…”

“Önemi yok, yeminli tercümana onu çevirtmek zor bir şey değil…” dedi Hae In. Ayça’nın gözleri kamaşmıştı, yeni arkadaşına hayranlıkla baktı. Bu kız en zor şeyleri bile çok kolay göstermeyi nasıl da başarıyordu!

“Hadi bakalım müstakbel iş arkadaşım, yeni kararımızı yeni bir şişe şarapla kutlayalım!” dedi Hae In ve gülerek kadehini Ayça’nın kadehine vurdu.

Moon Jee ve “yıldız”lar, iki saattir provadaydılar. Moon Jee geçen provada saatlerce çalıştıkları son bestesini artık epeyce oturtmuş olduklarını sevinerek görüyordu. Neşeyle bağırdı:

“Haydi, son kez çalıyoruz! Son-ki-üç-dört!”

Ve muhteşem bir gitar solosundan sonra Moon Jee’nin enfes sesi odayı doldurdu:

Mary Stayed Out All Night OST – Because of Her

“Beklenmedik bir yaz yağmuru gibi girdin hayatıma

Aşkınla ıslattın beni tepeden tırnağa

Beni bundan kurtaracak olan da sensin

Şemsiyem ol benim, yanımda ol hep, başucumda…”

Moon Jee son notaları da çalıp gitarını titreterek şarkıyı bitirdiğinde diğer çocuklar neşeyle el çırptılar:

“Yehuuu! Süper oldu Hyuuung!”

“Yarın barda bunu da çalacağız, öyle değil mi??”

“Elbette çalacağız, bu kadar çalıştık,” diye güldü Moon Jee ve prova sırasında kapattığı cep telefonunu açtı, sonra yanıbaşındaki su şişesine uzandı. O sırada telefonu çalmaya başladı.

“Aha! Hyung’un hayranları iki dakika bile sabredemediler…” diye güldü Joon Hwa. Moon Jee sırıttı:

“Abim arıyor, abim! Hemen saçma sapan şeyler düşünmeyin be!”

Ve gülerek telefonu kulağına götürdü:

“Efendim Hyung? İyidir yaa, ne olsun… Provadaydık… Ha? Sınavlar mı? Yok, finallere daha birkaç hafta var… Çalışıyorum tabii, merak etme. –Gözlerini devirdi bezgin bir sesle:- Tamaaaaamm… Anladııııım…”

Diğer oğlanlarsa birbirlerini dürtükleyip gülerek onu işaret ettiler: Moon Jee abisinden fırça yiyordu anlaşılan!

“Efendim? Yarın öğle yemeği mi dedin? Aa, olabilir tabii, neden olmasın? Tamam, her zamanki lokantada görüşürüz. Bay baaay!”

Telefonu kapattıktan sonra hâlâ gülüşerek onu izleyen grup arkadaşlarına döndü.

“Nee??” dedi gözlerini iri iri açıp, şakadan kızgın bir sesle. “Abim oğlum, yalan mı söyliycem size??”

“Belki şimdiki cidden abindi, ama bu sabah derse gelmeme sebebin bir kızdı, öyle değil mi?” diye atıldı Jin Beom. “Doğru söyle Hyung: Dün gece bir kızlaydın, değil mi?”

Moon Jee bir an duraklayınca oğlanlar derhal şamataya başladılar: “Vuhaaaa!” “Çapkın Hyunggg!” “Seni gidi seniiii!”

Moon Jee ise gülerek: “Öyle değil bee…” diye açıklamaya çablıyordu, “Yani, evet, “teknik olarak” bir kızlaydım, ama aramızda bir şey olmadı… Bir kıza insanlık namına yardım etmek zorunda kaldım… Hem hiç tipim değildi: Bir kere benden büyüktü. Sonra benim standartlarıma göre şişkoydu. Vee mavi gözlüydü!”

“Ne gibi bir yardım bu?” diye sordu Hyung Kan muzip muzip. Jin Beom ise başka bir şeye takılmıştı:

“Mavi gözlüydü demek! Yabancıydı yani!”

“Demek Koreli kızlar bitti, şimdi sıra yabancı manitalara geldi!”

Moon Jee elindeki su şişesini son lafı eden Joon Hwa’ya fırlattı:

“YA! Yeter artık bu kadar geyik çevirdiğiniz! Hadi artık şu enstrümanları toparlayıp gidelim. Açlıktan karnım zil çalıyor…”

“Tamam ama yemekte dünkü yabancı manitayı anlatacaksın, kaçışın yok!” diye sırıttı Jin Beom. Moon Jee ise gülerek içini çekti. Anlaşılan o ki, akılları fikirleri sekste olan bu ergen gerisi heriflere doğruyu anlatmanın hiçbir yararı yoktu. Bıraktı, ne isterlerse düşünsünler…

Ertesi sabah, günün erken saatlerinde Han Seul arabada giderken düşünüyordu. Bir gün önceki çabaları hiçbir işe yaramamış, genç adam bir türlü uygun bir dublör bulamamıştı.

Bu arada kolunun epeyce sızladığını fark edip dişini sıktı. Klinikteki kız dün pansumana gitmesini söylemişti ama genç adam her zamanki gibi “bana bir şey olmaz” diye ihmal etmişti.

Han Seul aslında düşününce, o günkü kliniğin yakınlarında olduğunu fark etti. Bir an duraksadı. Sonra pansumana gitmeye karar verdi. Ayrıca gün boyu dublör peşinde koşmaya devam edecekti. Hiç değilse sağlıklı, ağrısız bir halde atılmalıydı bu zorlu işe.

Böylece arabayı kliniğe doğru sürdü.

Ayça o gün sabah erkenden Hae In’le birlikte kliniğe gelmiş, yüreği kıpır kıpır bir halde koridorda bir bankta otumuş bekliyordu. Hae In az önce başhekimin odasına girmiş, “Sen burda bekle, ben konuşup sana haber veririm,” deyip ona göz kırpmıştı: “Hadi iyi şanslar ikimize de!”

Ayça dışarıda umutla beklerken Hae In’in başhekimin odasındaki durumu pek de iç açıcı değildi. Genç kız son bir kez daha yalvardı:

“Başhekimim! Ama bakın Ayça gerçekten iyi bir kız ve iyi bir doktor: Geçen gün yaralı getirilen genç adama ilk müdahaleyi o yapmıştı. Kolundaki turnikeyi yapmamış olsa genç adam kan kaybından ölebilirdi! Hiç değilse bir süreliğine çalışsın, deneme süresi gibi; eğer beğenmezseniz devam etmezsiniz..”

“Sun Hae In, sana derdimi bir türlü anlatamıyorum,” diye kaşlarını çattı başhekim. “Sorun bu değil ki! Bu genç kızın ülkemizde çalışma izni var mı, ha?? Benim bu yaştan sonra başımı belaya mı sokacaksın??”

“Ama efendim, bu halledilmeyecek bir şey değil ki… Bakın Ayça-“

“Yeter Hae In! Lütfen şimdi işinin başına dön!”

Hae In dudaklarını ısırdı. Dün akşam fazla gaza gelip Ayça’yı da boş yere umutlandırdığı için kendine fena halde kızgındı. Şimdi bu haberi ona nasıl verecekti?

Aynı anda Han Seul klinikten içeri girmişti. Danışmaya yaklaşıp “ben pansuman için gelmiştim…” dediği anda gözü az ileride bankta oturan Ayça’ya ilişti ve şaşkınlıkla durakladı: Bu o’ydu!

Han Seul heyecanla genç kızın yanına doğru ilerledi. Ayça hâlâ onu fark etmemişti. Han Seul’ünse yüreği heyecanla çarpıyordu. Genç adam kısa bir an, neden bu kadar heyecanlanmış olduğunu şaşırarak düşündü. Ama o henüz cevabı bulamamıştı ki, Ayça gözlerini ona doğru çevirdi ve güzel gözleri şaşkınlıkla açıldı: O da Han Seul’ü tanımıştı! Han Seul’se Ayça’nın gözlerine bir defa daha hayran olmadan edemedi: Ne kadar iri, ne kadar mavi, ne kadar uzun kirpikli gözlerdi bunlar!

“Ah! Siz burda ne arıyorsunuz?” diye sordu Ayça şaşkınlıkla.

“Pansuman için geldim,” dedi Han Seul ve kolunu işaret etti. Sonra merakla sordu: “Ya siz, siz burda ne yapıyorsunuz?”

“Şey, eğer işler yolunda giderse, ben de burada çalışmaya başlayacağım…”

“Gerçekten mi?? Demek gerçekte de hemşiresiniz!”

“Hemşire değil, doktorum,” dedi Ayça hafifçe bozularak. Sonra içini çekti genç kız; zaten genelde böyle olurdu: Hastanede staj yaparken de insanlar ona “hemşire hanım” diye az seslenmemişti! Ayça: “Doktor olamayacak kadar genç değilm ki… Hatta dünkü ufaklığa bakarsan olduğumdan bile yaşlı gösteriyorum! O halde neden, neden??” diye düşündü. Han Seul ise mahcup olmuştu:

“Ben… şeyyy, afedersiniz, ben… Yani siz çok güzelsiniz, ben o yüzden…”

Birden ne dediğini fark edip kıpkırmızı oldu. Ayça ise şaşkınlıkla duralamıştı. Nasıl yani? Hemen sonra, karşısındaki çocuğun utandığını fark edip gülümsemeden edemedi. Kendi yanakları da pembeleşmişti.

Aynı anda Hae In, derin bir hayalkırıklığı içinde başhekimin odasından çıktı, Ayça’ya olanları nasıl söyleyeceğini kara kara düşünerek onun olduğu yere doğru yöneldi. Fakat adımını atmasıyla duraklaması bir oldu: Ayça, koridorda geçen günkü yaralı genç adamla konuşuyordu!

Hae In’in kalp atışları hızlandı. Genç kız Han Seul’ü beğenen bakışlarla süzmeden edemedi. Genç adam, o günkünden de yakışıklı görünüyordu. Ayrıca besbelli çok iyi bir kariyer sahibi, zengin bir adamdı: Üzerindeki takım elbisenin kalitesinden bunu derhal anlıyordunuz.

Aynı esnada Han Seul, hâlâ az önceki olayın şokundan kurtulamamıştı. İçinden: “Han Seul! Sen otuz bir yaşında, koskoca adamsın! Kıza asılan liseli ergenler gibi çok güzelsiniz demek de ne oluyor?? Hay kafama s.çiyım!” diye kendi kendine küfrederken bir yandan da:

“Eheh… Şeyy, bugün de hava çok güzel…” diye saçmalayarak lafı değiştirmenin yolunu arıyordu!

Ayça dayanamadı, onun bu acemi hallerine bastı kahkahayı. Han Seul birdenbire, şok içinde ona baktı.

“Vay canına!”

Sonra şimşek hızıyla cebinden telefonunu çıkardı; derhal hafızaya yüklediği Prenses Josephine resimlerini açtı. Prensesin av köpeğiyle oynarken çekildiği kahkaha atar pozu buldu. Resme bakarken gözleri sevinç ve heyecanla irileşmişti:

“Aman Tanrım! Prensesi buldum!”

You’re beautiful – Without words

Sonra, şaşkın şaşkın onun ne demeye çalıştığını çözmeye çalışan Ayça’ya döndü genç adam. Heyecandan nefesi kesilmişti. Genç kızın yanlış anlayabileceğine bile aldırmadı, onun önünde diz çöktü ve kızın eline yapıştı! Sonra da Ayça’nın mavi gözlerinin içine bakarken:

“Agasshi,” dedi, “Prenses olmaya ne dersiniz?”

Ayça ağzı hayretten bir karış açık, onun ne dediğini anlamlandırmaya çalışırken, Hae In de gözlerinin önünde gerçekleşen bu acayip olay karşısında şok içinde donup kalmıştı!

-Bölüm Sonu-

Notlar:

1. Heart to Heart şarkısının klibi tam da Ayça’nınki gibi bir intikam hikâyesini anlatmaktadır! Daha ayrıntılı bilgi için kendisi’nin şu yazısına bakabilirsiniz: http://kendisinsan.blogspot.com/2011/03/4minuteden-intikam-tuyolar.html

2. Danimarka’nın gerçekten de Josephine isimli bir prensesi vardır… Kendisinin 2011 doğumlu bir bebecik olması ise konumuz dışındadır 😀