1. Bölüm

“Kader mi aşkı kovalar, aşk mı kaderi?

Kimseler çözemedi bu bilmeceyi…”

Shakespeare -Hamlet


(You’re Beautiful OST) Park Shin Hye – Lovely Day

Dışarıda pırıl pırıl bir bahar güneşi… Bu güzel günde, Incheon terminalinin geniş pistlerinde yansıyan gün ışığından daha parlak bir şey varsa, o da Ayça’nın maviş gözleriydi heralde…

Genç kız uçaktan henüz inmişti. Diğer yolcuların bu uzun ve sıkıcı yolculuktan dolayı yüzlerine sinmiş olan bezginliğe inat, onun yüzünde en ufak bir yorgunluk belirtisi yoktu. Aksine, sevimli yüzü ışıl ışıl bir gülümsemeyle aydınlanmıştı. Nasıl aydınlanmasın: Hayatının erkeğinin kollarına atılmasına şunun şurasında kaç dakika kalmıştı ki?!

Ayça tam bir sene dört ay on yedi gündür bugünün hayaliyle yaşıyordu: San Young’la Atatürk Havalimanı’nda ağlayarak vedalaştıkları o çok hüzünlü, çok acıklı gün geldi aklına… Hayatının en kötü günü! San Young iki senelik sevgilisinin kollarını boynundan çözerken:

“Uzun sürmeyecek,” diye fısıldamıştı, “Yeniden birlikte olmamız uzun sürmeyecek sevgilim… Gider gitmez aileme senden bahsedeceğim. Sonra iyi bir iş bulur bulmaz seni en kısa zamanda Seul’de bekleyeceğim… O zamana kadar sen de okulu bitirir, harika bir doktor olursun!”

“Okulu bitirmeme daha beş ay var,” diye dudağını sarkıtmıştı Ayça, küçük bir çocuk gibi. San Young ise gülerek onun alnına bir fiske vurmuştu:

“Beş ay uzun bir süre mi sanki? Göz açıp kapayıncaya kadar geçer… Hem bunca senedir emek veriyorsun, hem de tıp gibi çok zor bir bölüm okuyorsun. Diplomanı almadan okuldan ayrılmak olur mu?”

Ayça bir defa daha sıkıca sarılmıştı sevgilisine; sonra şımarık çocuklar gibi:

“Ama ne yapayım, beş ay ayrı kalacak olmamız o kadar gücüme gidiyor ki, şu an bile gözümü kırpmadan okulu bırakabilirim! Nolur, nolur beni de yanında götür!”

“Sen iyice delirdin,” diye gülmüştü San Young, “Hadi bakalım küçük hanım, evine geri dön ve bu yakışıklı sevgilinden gelecek haberi bekle!”

Sonra da Ayça’nın dudağına son bir öpücük kondurup pasaport geçişine doğru yürümeye başlamıştı genç adam. Ayça o anda yüreğinde beliren ağırlığı daha dünmüş gibi hatırlıyordu. Bir an, onu bir daha göremeyeceği korkusu düşüvermişti gönlüne. Gözlerinden seller gibi yaşlar fışkırmıştı. Aman Tanrım, bunu hayal bile edemiyordu! San Young’suz bir hayat düşünemiyordu artık!

Ayça birden başını iki yana sallayıp aklına gelen kötü anıları kovmaya çalıştı. Şimdi o korkunç günü düşünüp kendine eziyet etme zamanı değildi. Kore’ye ayak basmıştı işte, hayallerine kavuşmuştu!

San Young’un onu karşısında görünce ne kadar sevineceğinin düşününce yüzündeki gülümseme iyice genişledi. Havaalanının kapısından çıkıp bir taksiye el ederken hoplayıp zıplamamak için kendini zor tutuyordu!

Moon Jee’yle tanışın: Dört kişilik “Moon and Stars” grubunun lideri ve bas gitaristi olan bu yakışıklı genç adam, liseli-üniversiteli kızların sevgili Oppa’sı Moon Jee’den başkası değildi.

Moon Jee’nin karizmasını neye borçlu olduğunu söylemek zordu: Zekâ ile parlayan afacan gözlerine mi? Güzel yüzündeki her daim muzip ifadeye mi? Yoksa gitar, piyano ve kemanı değme sanatçılara taş çıkartan bir beceriyle çalmayı ve birbirinden güzel besteler üretmeyi başarmasına mı? Hangisi olursa olsun, genç adam ve grubunun her perşembe ve cumartesi sahne aldığı Rock barın sadece bu iki gecede hıncahınç dolu olmasının tek bir sebebi vardı: Moon Jee!

Şimdi de grubun diğer elemanlarına son yaptığı bestenin notalarını dağıtmış, tam beş saattir onları mola bile vermeden çalıştırıyordu. Tamı tamına yetmiş ikinci tekrardan sonra klavyedeki Hyung Kan derin bir nefes verip sandalyesine yığıldı:

“Ben bittim abi! Bugün benden daha fazla iş çıkmaz!”

“Olmaz, henüz nakarata geçişte yüzde yüz bir uyum yakalayamadık,” dedi Moon Jee, fakat grubun diğer elemanları da anında itiraz ettiler:

“Hyung, bugünlük burda bırakalım, nolurr!”

“Parmaklarımı artık hissetmiyorum!”

“Öğleden sonra dersim var benim, dersten önce hiç değilse iki bira atıp gevşeyecek zaman bırak bize!”

“Eeeh, tamam be tamam!” dedi Moon Jee en sonunda, hafif bir öfkeyle. “Hadi siz gidin de biralarınızı için bakalım, tembel herifler! Ben biraz daha çalışacağım…”

Ama grubun diğer üç elemanı çoktan enstrümanlarını bırakıp onun başına üşüşmüşlerdi bile. Hyung Kan yüzünde muzip bir sırıtmayla:

“Olmaz, sen de geliyorsun! Kızlara söz verdik…”

Deyip diğerlerinin de yardımıyla liderlerini tuttuğu gibi havaya kaldırıverdi! Üç çocuk, zavallı Moon Jee’nin tekmeleri havayı döverek “Hey! Bırakın beni! Bırakın diyorum!” diye bağıra çağıra itiraz etmesine kulak bile asmadılar ve kahkahalar eşliğinde hyung’larını da taşıyarak prova odasından dışarıya koşturdular.

Biraz sonra, yakınlardaki bir cafede tam dört kız tarafından çevrelenmiş olarak oturan Moon Jee, az önceki itirazlarını unutmuşa benziyordu! Yüzünde her zamanki çapkın ve ukala gülüşüyle kızların her birinin kulağına tatlı sözler fısıldayıp espriler yaparak onların elleriyle beslenmenin keyfini çıkarırken diğer üç eleman masanın öteki ucuna oturmuş, karşılarındaki manzarayı somurtarak izlemekteydiler.

“Anlamıyorum abi yaa, neden her seferinde bütün kızlar Moon Jee’nin etrafında pervane oluyor??” dedi Joon Hwa.

“Tamam adam yakışıklı, ama kızların biri bile bize bakmaz mı kardeşim??” diye bozuk attı Jin Beom. Sonra kızlara bağırdı: “Hey! Hiçbiriniz John Nash’in oyun teorisini duymadı mı?? Hepiniz tek bir adamın peşinden giderseniz sosyal fayda nasıl sağlanır??? Sosyal faydayı maksimize etmek için elde etme imkanınız olmayan en iyi adama değil, elde etme ihtimaliniz olan ortalama adama yüz vermeniz gerekir!”

Kızlar bir an şaşkınca birbirlerine bakıp kıkırdamaya başlarken Moon Jee alaycı alaycı sırıttı.

“İşte senin sorunun bu Jin Beom’cum: Kızlar nadide birer çiçek gibidir… Onlara “sosyal faydayı maksimize etmek” gibi sıkıcı tabirlerle yaklaşamazsın! Belki ileride iyi bir ekonomist olacak olabilirsin, ama sap geldin, sap gideceksin!”

Diğer oğlanlar bu lafa gülüşürlerken Jin Beom öfke ve utançtan kıpkırmızı olmuştu! Bir an ne diyeceğini bilemez gibi kekeledi; sonra birden gözü az ileride bar taburelerinden birinde yalnız başına oturmakta olan sarışın, hoş bir kıza takıldı. Moon Jee’ye dönüp kızı işaret etti:

“Öyle konuşmak kolay! Bizim kızlar senin tatlı diline değil, rock’çı kimliğine vurgunlar… Hadi bakalım, şu barda oturan sarışın yabancı hatunu da tavla da, asıl o zaman gerçek yeteneğini görelim!”

Moon Jee aldırmaz bir tavırla bardaki kızı şöyle bir süzdükten sonra önüne döndü.

“İlgilenmiyorum…”

“Hahaha! Beceremeyeceğim desene şuna!” diye bir kahkaha attı Jin Beom. Moon Jee hiç bozulmamıştı, sakince:

“İlgilenmiyorum,” diye tekrarladı, “Kıza baksana, yılan gibi gözleri var! –yüzünü buruşturdu- Iyy, mavi!” Sonra yanındaki kızları işaret edip devam etti: “Bizim güzel kızlarımızı bırakıp şu Gumiho gözlü kadına neden gideyim ki? Hiç tipim değil…”

Yanındaki kızlar heyecanla el çırpıp: “Oppaaa!” diye erirlerken Jin Beom’un suratı iyice asılmıştı. Kızlardan biri:

“Aldın mı cevabını?? İşte bu yüzden sizinle değil, Moon Jee Oppa’yla ilgileniyoruz!” deyip sertçe saçını savurdu. Diğer üç çocuğun yüzü çarşamba pazarına dönerken Moon Jee bir kahkaha patlattı:

“Harikasın Yu Ra!” Sonra iki kolunu Yu Ra ve Kim Eun’un omuzlarına atıp alaycı alaycı arkadaşlarını süzdü: “Ama bizim kazmaların laftan anlayacağı yok, boşuna yorulmayın derim… İyisi mi bu akşamki konserden sonra size içkileri ben tek başıma ısmarlayayım!”

Kızlar neşeyle el çırparken diğer üç oğlan yerlerinde tepinerek mızmızlanmaya başlamışlardı bile! Moon Jee ise onların bu halini görüp kendi kendine sırıttı: Kendine saf arkadaşlar seçmesi çok akıllıca bir karar olmuştu. Baksanıza, insana her gün bedavadan eğlence çıkıyordu!

“…Hong Kong başbakanının eşi ve kızı hizmetlerimizden öylesine memnun kalmışlar ki, sayelerinde Hong Kong başbakanı tarafından özel onur ödülüne layık görüldük… Ayrıca Dae-Han grubunun Hong Kong’daki Mai-Pu şirketini satın alması işlemine de sıcak baktıklarını söylediler. İhale yapılmadan önce ülkemiz şirketinin özel teklif vermesine izin verdiler. Böylece Dae Han grubu diğer ülke şirketlerine göre avantajlı bir duruma geçecek…”

Han Seul sahnede büyük beyaz bir perdeye yansıtılan sunum slaytlarındaki rakamları açıklayıp son iki ayda başardıkları işleri anlatırken başbakan, ekonomiden sorumlu devlet bakanı ve Dae Han grubunun CEO’sunun da aralarında bulunduğu konuklar onu yüzlerinde büyük bir memnuniyet ifadesiyle dinliyordu. Han Seul’ün çalıştığı birim olan başbakanlığa bağlı özel koruma müdürlüğünün başkanı Ha Dong Sae keyifle mırıldandı: “Aferin evlat… Çok iyi gidiyorsun…”

Koruma birimi üç sene önce kurulmuştu. Dong Sae bu birimin kurulması kararı alınınca mecliste kopan  kızılca kıyameti anımsadı: Ana muhalefet partisi: “Devletin kaynaklarını çarçur ediyorsunuz! Böyle saçma sapan bir birime ne gerek var??” diye hükümeti kıyasıya eleştirmiş, işi gensoru önergesi vermeye kadar götürmüştü. Fakat aradan geçen üç sene, başbakanın bu birimi kurmakla ne kadar ileri görüşlü davrandığını kanıtlamıştı. Üst düzey yabancı konuklar ve maiyetleriyle ilgilenenen profesyonel insanların varlığının, Kore’nin diğer ülkelerle kurduğu diplomatik bağları olduğu kadar ülkeler arası ekonomik ilişkileri de geliştirdiği yadsınamaz bir gerçekti.

Bu birimin en başarılı elemanlarından biri de 31 yaşındaki Kim Han Seul’dü. Dong Sae, bu genç adamı küçüklüğünden beri tanırdı: Üniversitede bile kavgacılığı ile ün salmasına karşın, aslında Han Seul’ün üzerine yapışmış olan bu kötü ünde çok az suçu vardı: Kendo ve Taekwondo’da genç yaşında ustalaşmış olan Han Seul, kötü bir lisede okumuştu. Böyle bir okulda çetelerin ne kadar baskın olduğunu bilirsiniz. Han Seul de kendini korumak için dövüşmeye başlamış; zamanla tüm çete liderlerinin dikkatini çekmişti. Her biri bu çocuğu kendi ekibine katmak için uğraşmış, ama sonuç alamayınca öfkeyle ona haddini bildirmeye karar vermişlerdi. Fakat her seferinde de zararlı çıkan kendileri olmuştu: Çünkü bu sevimli yüzlü genç adam kendinden beklenmeyecek kadar iyi dövüşürdü. Aynı anda on kişiyi birden tek başına dövebilirdi! “Fantom” lakabını boşuna almamıştı; gerçekten de ormandaki on kaplan gücündeydi! Nitekim, lise bitip de o kötü okuldan mucizevi bir biçimde üniversiteye girmeyi başardığı zaman bile Han Seul’ün geçmişinin izlerini silmesi pek mümkün olamamıştı: Hâlâ her çete liderinin hayali Han Seul’ü iyice bir benzetip ününe ün katmak olduğu için zavallı çocuk günlerini fight club tadında geçiriyordu!

Neyse ki son bir-iki yılda eskisi kadar düşmanı kalmamıştı. Ya da en azından, azılı çeteler artık ona bulaşmaz olmuştu. Şimdi asıl düşmanları, tam bir kurtlar sofrası olan politik arenada yükselmeye çabalayan genç diplomatlardı.

Nitekim Han Seul sunumunu bitirip alkışlar arasında salonun arka sıralarındaki yerine geçtiği zaman, hemen arkasındaki sandalyede oturan başka bir genç adam, tam bir yılan sesiyle fısıldadı:

“Aferin Han Seul… Yine dersine çok iyi çalışmışsın bakıyorum… Başbakanın ve Dae Han grubunun gözünü boyamayı gene başardın!”

Han Seul alaycı alaycı sırıttı. Başını çevirmesine bile gerek kalmadan konuşanın kim olduğunu anlamıştı: Kendisini en çok kıskanan genç diplomatlardan biri, San Young’du bu. Yüzündeki gülümsemeyi hiç bozmadan:

“En azından benim anlatacak bir şeylerim var,” diye mırıldandı. “Ya sen? Sen son bir buçuk senede üstlerine yaltaklanmaktan başka bir iş yaptın mı San Young?”

San Young öfkeyle yumruklarını sıktı! Sinirden titremesine engel olamadığı bir sesle tısladı:

“Basit bir bodyguard’a göre fazla kendini beğenmişsin Han Seul!”

“Sen de basit bir kıç yalayıcısına göre fazla gevezesin…” diye sakince cevabı yapıştırdı Han Seul. San Young’un kan beynine hücum etti!

“Senin!…” diye başlayıp tumturaklı bir küfür sallamak üzereydi ki, kendi müdürünün arkasını dönüp kaşlarını çatarak ona bakması ile kendine geldi. Kıpkırmızı bir suratla yerinde büzülürken Han Seul onun bu haline kıs kıs gülüyordu. Şu salak herif de olmasa, eğleneceği yoktu doğrusu!

San Young ise olduğu yerde dişlerini gıcırdatarak önündeki sandalyedeki genç adama nefret dolu bir bakış attı: Bu ukala heriften nefret ediyordu!!! İleride bir gün müsteşar koltuğuna oturduğu zaman ilk işinin koruma müdürlüğünü kapatıp Han Seul’ün kıçına tekmeyi basmak olacağına dair kendi kendine bir kez daha yemin etti.

Aslında Han Seul erken konuşmuştu: O gün onu çok daha eğlenceli olaylar bekliyordu. Elbette, genç adamın Tyler Durden-vâri, değişik bir eğlence anlayışı olduğu gerçeğini göz ardı etmemek şartıyla!

Başbakan ve diğer kodamanlara yapılan proje sunumları biter bitmez Han Seul kendini dışarı atmıştı. Yakasındaki kravatı gevşetirken devlette çalışmanın bazen oldukça zor olduğunu düşünüyordu… Neyse ki böyle günler pek sık yaşanmıyordu; yoksa gün boyu bir ofiste oturup sunum yaparak ya da dinleyerek ömür çürütmek hiç ona göre değildi. O, açık havaların insanıydı.

Dışarıda pırıl pırıl bir gün vardı. Han Seul keyifle temiz havayı içine çekti, sonra neşeli bir ıslık tutturdu. Yakışıklı yüzüne ona çok yakışan sevimli gülümsemesi gelip yerleşmişti bile.

Başbakanlık binasının az ilerisindeki bir otoparka park ettiği Mini Cooper arabasının kapısını açmıştı ki, hemen arkasında sevimsiz bir ses çınladı:

“Kim Han Seul! İşte yeniden karşılaştık!”

Han Seul gözlerini kısıp arkasını döndü. Yanılmamıştı. En büyük belalılarından biri, Fang Yoo karşısında duruyordu.

Fang Yoo ve yanındaki dört herif pis pis sırıtarak Han Seul’ün yanına kadar geldiler, tam karşısında durdular. Fang Yoo dişsiz ağzını açıp sırıttı:

“İki yıldır görüşemiyorduk, Fang Yoo Hyung’unu özlemişsindir…”

“Özlemez miyim, burnumda tütüyordun,” diye aynı alaycılıkla cevap verdi Han Seul, “Anlaşılan sen de çok özlemişsin ki, kodesten çıkar çıkmaz soluğu yanımda almışsın!”

Fang Yoo çirkin bir kahkaha attı. Tekrar Han Seul’e döndüğü zaman yüzündeki pis sırıtma hâlâ ordaydı, ama şimdi bir de gözlerinde öfkeli bir ışık vardı.

“Doğru,” dedi tükürür gibi bir sesle, “İki sene boyunca seni düşünmediğim bir an bile olmadı! Beni parmaklıkların arkasına yollayan dünkü piçi hiç unutmadım! Uyuşturucu sevkiyatından nasıl haberin oldu, söyle lan!”

“Eh, orası da bana kalsın,” diye sırıttı Han Seul ve adama göz kırptı: “Şöyle diyeyim sevgili Fang Yoo Hyung: Şimdi devlette çalışan maaşlı bir memur olmuş olsam da, eski mahallemi hiç unutmadım… O mahalleyi senin gibi pislik heriflerden temizleyip doğru dürüst bir yer haline getirmek için de elimden geleni yapmaya hazırım… Neyse ki mahalle sakinlerinden benim gibi düşünen çok insan var. Onların yardımları ve içeriden sağladıkları bilgiler sayesinde liseli gençleri zehirlemeye çalışan herkesi tek tek kodese tıktırmaya devam edeceğim!”

Naruto OST – The Rising Fighting Spirit

Han Seul konuştukça Fang Yoo’nun yüzü renkten renge giriyordu. Şakağında bir damar atmaya başlamıştı! Han Seul’ün büyük bir güvenle son cümlesini söylemesinin ardından bu dünkü böceğe haddini bildirmek için daha fazla bekleyemedi ve büyük bir öfke patlamasıyla cebinden bıçağını çıkarıp Han Seul’ün üzerine saldırdı:

“SENİ GEBERTECEĞİM!!!”

Liderlerinin harekete geçtiğini gören diğer serseriler de bağırarak Han Seul’ün üzerine çullandılar. Fakat genç adamı fazla hafife almışlardı: Onlar daha ne olduğunu bile anlayamadan Han Seul önce bir hanbal naga dwi chagi (ters döner tekme), ardından bir yop chagi (yan tekme) ve son olarak da momdollyo huryo chagi (360 derece döner tekme) ile hepsinin işini bir çırpıda bitiriverdi! Adamların her biri suratının ya da göğsünün ortasına yediği tekmelerle bir köşeye yığılırken Han Seul hiçbir şey olmamış gibi üzerindeki tozu silkeledi. Sonra arabasının kapısını açtı; sakin hareketlerle bindikten sonra son bir kez dönüp yerde kırık bir burunla kanlar içinde inleyen Fang Yoo’ya seslendi:

“Biraz aklın varsa bir daha bana bulaşmazsın! Yoksa bir dahaki sefere seni bundan çok daha beter ederim!”

Ve cevap bile beklemeden gaza bastığı gibi uzaklaştı. Fang Yoo ise acısından iki büklüm olmasına rağmen dişlerinin arasından bir küfür sallamadan edemedi.

“Seni pişman edeceğim Kim Han Seul! Seni doğduğuna pişman edeceğim!”

Ve bir kez daha acıyla haykırdı.

Moon Jee okuldan çıkmış; kulağında MP3 çalar, sırtında gitar çantası, mırıldana mırıldana sokakta yürüyordu. Aklı bir türlü tamamlayamadığı besteye takılmıştı; sözler çoktan yazılmıştı da, melodinin en vurucu kısmını bir türlü yerine oturtamıyordu! Oysa ki bu beste çok ama çok önemliydi: Hayatının aşkına yazılmış, hayatının bestesi olacaktı bu…

Zitten – Sunshine

Birdenbire genç adamın yüreği küçük bir serçe gibi hareketlendi: Az ileride, bestesine ilham kaynağı olan güzel prensesi sokağın köşe başında belirmişti!

Moon Jee’nin yüzüne kocaman bir gülümseme yayılırken genç adam kulağından kulaklığı çıkarıp öndeki kıza yetişmek için koşturdu:

“Hey Hae In-sshi! Sun Hae In!”

Hae In merakla kendisine sesleneni görmek için arkasını döndüğü zaman onun da yüzüne neşeli bir gülümseme yayıldı: Genç kız, iki ev ilerisinde oturan genç kolej öğrencisi Moon Jee’yi pek severdi.

“Selam Moon Jee!” dedi neşeyle. “N’aber bakalım? Okul nası gidiyor? Bu sene bitiyor mu?”

Moon Jee’nin az önce neşeyle parıldayan yüzü birden asılıverdi:

“Öff, açma şu konuyu! Bu sene de zor…”

“Tamam tamam, kızma, sormadım farz et,” diye güldü genç kız. Moon Jee bir kez daha yüreğinin titrediğini fark etti. Ne kadar güzel gülüyordu!

“Bu arada eve mi gidiyorsun?” dedi Hae In, Moon Jee “evet” deyince de koluna girdi: “Ben de öğle yemeğimi yedim, şimdi yeniden kliniğe gidiyorum… Sokağın başına kadar birlikte yürüyelim…”

İkisi rahat adımlarla yürümeye başlarken Moon Jee içinden bu yolculuğun hiç bitmemesini diliyordu. Hae In’in sıcaklığını kolunda hissetmek… ne güzeldi!

Sonra sessizliğin uzayıp aralarındaki atmosferin gerginleşmesinden korktu. Hemen:

“Ee, sen neler yapıyorsun bu aralar?” diye sordu, doğal olması için büyük çaba sarf ettiği bir sesle. Hae In ilgisizce omuz silkti:

“Ne olsun, hep aynı şeyler… Sabahtan akşama kadar klinikteyim… Bu aralar doktorlarımızdan biri ayrıldı, diğeri de doğum izni aldı. O yüzden onların boşluğunu da doldurmak için deliler gibi çalışıyorum!” Sonra hafifçe güldü: “Son derece sıkıcı ve rutin bir hayatım var yani…”

“Hımm… Sıkıcı bir hayattan kurtulmak için tek çare yeni bir aşktır!” dedi Moon Jee şakaya vurur gibi. Aslında yüreği boğazında tıp tıp atıyordu. Sonra yarı şaka yarı merakla ekledi: “Artık bir erkek arkadaş edinmenin zamanı gelmedi mi?” Alacağı cevaptan hem korkarak, hem de umutla genç kızın ağzından çıkacak olan sözlere kilitlendi.

Hae In’se yine ilgisizce konuştu:

“Yok şekerim, nerden bulacağım erkek arkadaş falan?? Gün boyu klinikteyim biliyorsun… Ve kliniğe gelen erkeklerin yüzde doksanı ya yetmiş yaşında Ajusshi’ler, ya da oyun oynarken orasını burasını yaralayan ufak veletler!”

“Biraz bana takılsan müthiş bir çevre yapacaksın, ama dinleyen kim?” diye dudak büktü Moon Jee. Sonra da biraz kırgınca ekledi: “Tam bir senedir haftada iki kez rock barda çalıyorum… Ama bir defa bile beni dinlemeye gelmedin!”

Hae In’in yüzüne şefkatli bir gülümseme yayıldı:

“Gelmeyi çok istiyorum, biliyorsun… Ama cumartesileri nöbetim var; perşembeleri ise Çarşamba akşamının nöbeti yüzünden çok yorgun oluyorum, evden dışarı adım atmaya bile mecalim kalmıyor… Ben senin gibi genç değilim ki Moon Jee!”

Moon Jee onun son sözlerini işitir işitmez feryat etti:

“İşte şimdi saçmaladın! Sen daha yirmi sekiz yaşındasın, neden genç değilmişsin?? Gençliğinin doruğundasın! Bu güzel günlerini böyle yapayalnız geçirmeye hakkın yok!”

Sonra birden kendine geldi genç adam. Utanarak dudağını ısırdı, kendini fazla mı açık etmişti acaba?! Hae In gerçekten de onun bu abartılı tepkisine şaşırmış gibiydi, fakat hemen kendini toparladı. Yüzüne yine neşeli bir gülümseme yayılırken:

“Demek gençliğimin doruğundayım, öyle mi?? Hahaha, çok teşekkür ederim Moon Jee-yah!” deyip elini uzattı, neşeyle karşısındaki genç adamın saçlarını karıştırdı. Sonra alaycı bir sesle ekledi: “Yine de senden tam dört yaş büyüğüm, noona’nım yani! Sen benim için endişelenmeyi bırakıp kendi gençliğini yaşamaya bakmalısın! Hem senin yaşında üniversitedeyken yeterince eğlendim ben!”

Moon Jee’nin yüzünden bir hüzün dalgası geçer gibi oldu. Genç adam belki de bininci kez, dünyaya dört sene erken gelmediği için kaderine küfretti içinden…

Hae In ise devam ediyordu:

“Ama sana söz: En kısa zamanda, yok dur dur, önümüzdeki bir ay içerisinde, mutlaka ama mutttlaka seni dinlemeye geleceğim! Sözüm söz, tamam mı?”

Moon Jee’nin dudakları buruk bir gülümsemeyle kıvrıldı. Hafifçe başını salladı genç adam; sonra çocuksu bir sesle:

“Pekala…” dedi. “Ama bak sakın unutma. Bir ay içinde kendi isteğinle gelmezsen, mazeret filan anlamam; seni sırtıma attığım gibi kaçırır, konserime öyle götürürüm! Anlaştık mı?”

Hae In gülmeye başladı. Bu şeker ufaklık onu her defasında çok eğlendiriyordu!

“Tamam tamam, unutmam, sözüm söz!”

Bu arada Moon Jee’nin evinin olduğu sokağa gelmişlerdi bile. Genç kız kendi yoluna gitmeden önce Moon Jee’ye dönüp göz kırptı:

“O zaman şimdilik hoşçakal Moon Jee! Derslerine iyi çalış, tamam mı??”

“Aşkolsun Hae In, yine bana çocuk muamelesi yapıyorsun!” diye feryat etti Moon Jee. Hae In neşeyle kıkırdadı:

“Tamam kızma, kızma! Seninle uğraşmak hoşuma gidiyor! Böyle dediğim zaman her seferinde çok bozuluyorsun ya, acayip eğleniyorum!”

“Oh valla, küçük hanımın soytarısı olduk desene!” dedi Moon Jee yarı şaka yarı kızgın. Hae In bir defa daha güldü:

“Küçük hanım değil, bana noona diyeceksin! Hadi iyi günler sevgili soytarım!”

“Görüşürüz AJUMMA!” dedi Moon Jee onu kızdırmak için bile bile. Ama Hae In kızmadı, hatta bir kahkaha daha attı. Moon Jee’nin yavaş yavaş sinirleri bozulmaya başlıyordu; bu kızda hiç yaş kompleksi yok muydu Allahaşkına??

Hae In arkasını dönüp yokuş aşağı yürümeye başladıktan sonra bile bir süre olduğu yerden ayrılmadı genç adam. Az önce yüzünü kaplayan geniş gülümseme, yerini yeniden hüzünlü ve düşünceli bir ifadeye bırakmıştı. Neşeli adımlarla uzaklaşan genç kızı uzun uzun izledi…

Sonra içini çekip yürümeye başladı. Kendi evinin önüne gelince dalgınca bahçe kapısını açtı, içeri girdi. Bahçe kapısını ardından kapamayı bile unutmuştu!

Gigliola Cinquetti – Non Ho L’eta

Yorgun adımlarla evine girip ayağını sürüye sürüye mutfağa gitti; sonra buzdolabından bir bira çıkartıp arka bahçenin verandasına geçti. Bezgince verandaya oturdu, ayaklarını bahçeye doğru sarkıttı. Dalgın gözlerini bahçeye sabitledi. Yaz sıcağında bahçeden buram buram yükselen taze ot kokusunu içine çekti.

Ah, Hae In…

Sonra, bahçedeki bir çiçekten diğerine uçan kocaman, beyaz bir kelebeğe takıldı gözleri. Hae In’in tam da bu kelebek gibi olduğunu düşündü: Çok güzel, çok narin… ama asla ele geçirilemez! Öylece önünüzden özgürce uçup gider…

Genç kızı ilk defa gördüğü zamanı düşündü: Bu güzellik bir buçuk sene önce bir akşam, sokağın başındaki markette alışveriş yaparken rafların arasında karşısına çıkmıştı. Moon Jee onu görür görmez nasıl donup kaldığını dünmüş gibi hatırlıyordu. Hae In elindeki konservenin üzerinde yazanları okuyordu. Kaşları hafifçe çatılmıştı. Moon Jee onun güzel ve biçimli burnunu, güzel gözlerini, öpülesi dudaklarını profilden izlerken zaman durmuştu sanki. Moon Jee şaşkınlıkla elini kalbine götürmüştü: Şimdiye kadar hiç yaşamadığı bir duyguydu bu. Bu… aşk mıydı?

Sonra, alışverişi falan bırakmış, genç kızı izlemeye başlamıştı. Hae In her şeyden habersiz, alışverişi tamamlayıp evine dönerken sapıklar gibi onu takip etmişti! Hae In’in iki ev aşağısında oturduğunu gördüğü anda sevincinden kalbi duruyordu sanki: Demek bu güzel kız komşusuydu! Ne büyük şans! Bundan sonrası çocuk oyuncağı olacaktı.

Moon Jee hayatı boyunca kızlar konusunda hep çok şanslı olmuştu. Hayatında bir defa bile çıkma teklif ettiğini hatırlamıyordu; her seferinde kızlar kendileri gelip onunla çıkmak istediklerini söylerlerdi! Eh, Moon Jee de insanları kıramayacak kadar kibar bir çocuk olduğu için (!) şimdiye kadar pek çok kız arkadaşı olmuştu. Ama aşka oyun gözüyle bakıyordu genç adam; biten ilişkilerinden hiçbiri için üzülmemişti. Aşk acısı çekenleri ise resmen anlayamıyordu; bu aklının alamayacağı bir şeydi: Ne var sanki; biri giderse diğer gelirdi, denizde balıktan çok ne var?! Moon Jee’nin motto’su şimdiye dek hep bu olmuştu.

Fakat Hae In’i tanıdığı anda her şey bir anda değişmişti: Artık aşk acısı çekmek, birini sevip de ulaşamamak neymiş, acı bir tecrübeyle anlıyordu…

Aslında başta her şey güzeldi: Moon Jee kolaylıkla bu komşu kızıyla tanışmış, onunla arkadaş olmayı başarmıştı. Muhabbetleri de gayet keyifliydi: İkisi de birbirine hemen ısınmış, kısa sürede samimi olmuşlardı.

Fakat asıl sorun da burda başlıyordu zaten: Hae In ona hep çok yakın davranıyordu, ama bir erkeğe davranır gibi değil de küçük bir çocuğa davranır gibi! Evet, besbelli bu kız kendisini genç bir adam olarak görmüyordu! Moon Jee’nin bütün taktikleri de bu noktada kilitlenip kalıyordu işte. Böyle bir şeyle nasıl baş edilir, hiçbir fikri yoktu! Şimdiye kadar kendisini erkekten saymayan bir kızla karşılaşmamıştı ki hiç!

Genç adam üzüntüyle dudaklarını ısırıp yüreğine düşen umutsuzluğu kovmaya çalıştı. Elindeki biradan kocaman bir yudum daha aldı ve kaşlarını çattı: Evet, vazgeçmeye niyeti yoktu! Ne yapıp edip, Hae In’e ne kadar harika bir adam olduğunu ispat edecekti!

Sonra birden az önceki konuşmalarını hatırladı ve içi bir defa daha heyecanla titredi: Hae In, sonunda kendisini dinlemeye geleceğine söz vermişti!

Birden genç adamın yüzüne umut dolu bir gülümseme yayıldı: Bu sabah Jin Beom’un dedikleri geldi aklına: Kızların Moon Jee’nin rock’çı kimliğinden çok etkilendiklerini söylemişti Jin Beom. Ve haklıydı da!  Moon Jee, gerçekten de sahnede şarkı söylerken devleştiğinin farkındaydı. Eğer Hae In de onu böyle görürse…

Yüreğine düşen yeni bir heyecanla birden oturduğu yerden fırladı! Hemen kapının girişine bıraktığı gitarın başına koşturdu. Gitarı kılıfından çıkarırken ağzı kulaklarına varııyordu: Hae In için yaptığı harika bestenin tamamlanma vakti gelmişti!

Hae In’in kendisini dinlemeye geldiği akşam birazdan tamamlayacağı bu besteyi ilk defa söyleyecekti… Onun gözlerinin içine baka baka söyleyecekti hem de. İşte o zaman, Hae In her şeyi anlayacaktı…

Moon Jee, büyük bir hevesle çalışmaya başladı…

Ayça Seul’ün kalabalık caddelerinde neşe içinde geziniyordu. Gördüğü her şey, genç kızın neşesini daha da artırır gibiydi. Arada bir, tuhaf kıyafetler giymiş genç kızları süzmeden edemiyordu. Ayrıca bu kızlar neden hep sıfır bedendi yahu?? Zavallılar resmen kıtlıktan çıkmış gibi görünüyorlardı; ayrıca o ince bilekleri onbeş santimlik topuklular üzerinde her an kırılıverecek gibiydi; rahatına fazlasıyla düşkün olan ve salaş kıyafetlere bayılan Ayça onlara acımadan edemedi…

Arada bir, yanından geçen insanların kendisini işaret edip fısıldaşmalarına da artık alışmıştı. Evet, mavi gözleri onun yabancı olduğunu hemen ele veriyordu; n’oolmuş yani?

Elindeki haritayı tutup nereye gideceğini kestirmeye çalışırken yanından geçen iki genç çocuktan biri:

“Oha, gözlere bak, Angelina Jolie gibi!” dedi. Diğeri ise:

“Bırr, bence çok itici! Üstelik Angelina Jolie’nin böyle bir göbeği olduğunu hiç sanmıyorum!”

İki çocuk kıkırdamaya başlayınca Ayça’nın sabrı birden taştı! Ani bir hareketle ikinci konuşan çocuğa döndü:

“Sen!” diye bağırdı ve işaret parmağını çocuğun gözüne sokar gibi uzattı: “Sen önce kendi kılığına bak! Pembe parlak bir tşört ve skinny jeans! Sen cidden erkek misin be?”

Çocukların cevap vermesine bile fırsat kalmadan Ayça “hıh!” diye saçını savurttu ve hızlı hızlı yürümeye başladı. Ayarı yiyen iki çocuksa ağızları açık, arkasından bakakalmışlardı.

“Has.tir, kız Korece biliyormuş…” dedi en sonunda, ilk konuşan. Diğeriyse, konuşamayacak kadar bozum olmuştu.

Ayça ise bir süre sinirli sinirli yürüdükten sonra birden adımları yavaşladı. Yüzündeki öfkeli anlam yumuşadı, sonra genç kız hafifçe kıkırdadı:

“Eheh… Çocuğu pis harcadım… Aslında o kadar da kötü görünmüyordu…”

Sonra kendi kendine dudak büktü: “O da bana göbekli demeseydi, Allahallah!”

Umutsuzca göbeğindeki yağları tutup salladı. Gelmeden önce o kadar da diyet yapmıştı ama bu göbek erimek bilmiyordu! Sonra kaygısızca omuz silkti.

“Amaaan, neyse ne! San Young beni her halimle beğenir nasılsa… Bana aynen böyle dememiş miydi?”

Sevgilisini düşününce gözleri bir kez daha ışıldadı genç kızın. İki sene önce bundan çok daha kilolu olduğu aklına gelince içi iyice rahatladı. San Young böyle şeyleri dert etmezdi.

Sonra, az önce nasıl takır takır Korece konuştuğunu düşününce içi bir defa daha mutlulukla doldu: Bir buçuk senelik yoğun çalışmalar meyvesini vermişti! Ayça bu kadar emeği TUS için harcamış olsa Cerrahpaşa Göz’e bile girebileceğini düşündü bir an, ama sonra bu uğursuz düşünceyi hemen aklından uzaklaştırdı: Onun istediği şey bu değildi ki… O sadece San Young’u istiyordu!

Otobüse kafasında bu düşünceler ve yüzünde dalgın bir sırıtmayla bindi. Geçip en arka sıraya oturdu. Camdan şehri izlemeye başladı.

Birkaç durak sonra otobüse genç bir kız bindi, hemen yanındaki koltuğa oturdu. Kâğıt bardak gibi bir şeyin içinden hatır hutur bir şeyler yiyordu. Ayça ilgisizce bir göz attı: Çekirdek falan gibi bir atıştırmalıktı heralde…

Ama az sonra otobüs ani bir fren yapınca kızın elindeki aburcuburun bir kısmı yere döküldü. Ayça bir an yerdeki çerezlere bir göz attı ve başını yine pencereye çevirdi.

My Girl OST – Happy Happy

Sonra birden, gözleri hayretle irileşti! Beyni, az önce gördüğü görüntüyü ancak algılayabilmişti!

Ani bir refleksle ellerini yüzüne kapattı! Sonra, göreceği şeyden korkarak, çekingence yüzünü yerdeki çerezlere çevirdi. Yavaşça parmaklarını araladı…

…Maalesef doğru görmüştü: Yerdeki çerezler, kurutulmuş böceklerden başka bir şey değildi!

Ayça boğazından yükselen bir öğürtü hissini güçlükle bastırdı! Başını hemen cama çevirdi. Elleriyle yüzünü yelpazelemeye başladı!

Yanındaki genç kızsa, onun bu tepkisini tamamen yanlış anlamıştı. Turist olduğu belli olan bu kıza bir jest yapmak istedi. Sevimli bir gülüşle:

“Agasshi,” diye seslendi. “Bir bakar mısınız?”

Ayça merakla ona doğru dönünce, elindeki kâğıt bardağı gözüne sokar gibi ona doğru uzattı:

“Siz de alır mıydınız? Çok lezzetlidir!”

Ayça’nın gözleri yuvalarından fırlamıştı! Ağzını açtı ama hiç ses çıkmadı. Bardağın içindeki böceklerden biriyle göz göze geldiğine yemin edebilirdi!

Sonra birden:

“HİYAAAAAAA!” diye bir çığlık atıp yerinden fırladı! Otobüs şoförünün ödü kopmuştu, ani bir frenle otobüsü durdudu. Dikiz aynasından bakıp kendisine doğru koşturan tuhaf gözlü genç kızı görünce:

“Aman Tanrım, yüce İsa, koru bizi!” diye bağırdı, “Kızın içine şeytan girmiş!”

Sonra telaşla düğmeye bastı, otobüsün ön kapısı açılınca, herkesten önce o kendini dışarı attı! Ardından Ayça da inip koşturmaya başlayınca zavallı şoför iyice panikledi. Kafasındaki şapkayı tuta tuta kaçmaya başladı!

Ayça ise dışarı çıkıp böceklerden yeteri kadar uzaklaştığına kanaat getirince soluk soluğa durmuştu. Sonra, otobüsteki şaşkın yolculara, ve hâlâ koşarak uzaklaşan otobüs şoförüne şaşkın şaşkın baktı.

“Allah Allah?” deyip dudak büktü. “Heralde şoför değiştiriyorlar…”

Sonra, aldırmaz bir tavırla yürümeye koyuldu.

Onun yürümeye başladığı noktadan sadece bir sokak ileride, Han Seul arabasını park etmişti. Genç adam az önce en sevdiği salaş restoranların birinde kocaman bir porsiyon domuz kaburgası götürmüştü; karnı tok, keyfi yerindeydi. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle park ettiği arabasına doğru ilerledi.

Fakat genç adam, kendisini bekleyen kötü sürprizden tamamen habersizdi: Sokağın başında yarım saattir bekleyen bir motosikletli, onu görür görmez gaz pedalını köklemişti!

Han Seul, üzerine doğru gelen motosikleti son anda fark etti. Daha ne olduğunu bile anlayamadan tok bir çarpma sesi duyuldu. Genç adam acı içerisinde yerde sürüklendi ve kendinden geçti. Bayılmıştı!

Çarpışma sesini duyanlar evlerinden dükkanlarından çıkmaya başladığı anda motosikletli adam çoktan uzaklaşmıştı bile.

Ayça sokağın başına geldiği zaman az ilerideki kalabalığı görüp şaşkınlıkla durakladı: İleride bir şeyler oluyordu! Bir an tereddüt etti, sonra doktor içgüdüleri baskın geldi. Kalabalığı yara yara ilerledi.

Yerde yatan genç adamı görünce dudaklarından çıkan ufak bir çığlığa engel olamadı: Çok fena yaralanmıştı, hatta ölmüş bile olabilirdi!

“Açılın! AÇILIN LÜTFEN! Ben doktorum!” diye bağırdı genç kız. Kalabalık şaşkınlıkla durakladı, sonra herkes saygıyla kenara çekilip kıza yol verdi. Ayça yerde yatan adamın başına geldiğinde kısa bir anlığına, “açılın, ben doktorum!” lafını ilk defa söylediğini, hem de Korece söylediğini düşünüp sevinse mi üzülse mi bilemedi.

Yaralının durumu gerçekten de pek iyi görünmüyordu. Genç kız çabucak adamın nabzını kontrol etti. Hafif de olsa nabız vardı; Ayça derin bir soluk aldı.

Sonra, kolundaki derin kesiği fark etti: Genç adam, oluk oluk kan kaybediyordu! Ayça bir an bile duraklamadan boynundaki fuları çıkardı; becerikli hareketlerle yaralının koluna turnike yaptı. Acil stajı ilk defa işe yarıyordu!

Sonra merakla kendisini seyreden kalabalığa döndü:

“Biriniz ambulans çağırsın! Çabuk olun!”

Kalabalıkta bir dalgalanma oldu, insanlar telaşla telefonlarını çıkardılar. O sırada Ayça, yerdeki yaralının kıpırdandığını fark etti. Çabucak başına eğildi:

“Bayım… Bayım!… Beni duyabiliyor musunuz??”

Han Seul gözlerini araladığında, bir çift uzun kirpikli, masmavi göz buldu karşısında. Aklına ilk gelen şey: “Ben cennetteyim galiba…” oldu. Ama eğer cennetteyse, neden başı kopacakmış gibi ağrıyordu?

Ayça ise yaralının kaymış gözlerine bakıp kaşlarını çatmıştı. Muhtemelen beyin sarsıntısı geçiriyordu. Hemen:

“Bugün günlerden ne bayım, hatırlayabiliyor musunuz?” diye sordu.

Han Seul kaşlarını çattı. Bu mavi gözlü melek, neden hangi gün olduğunu öğrenmek istiyordu? Hem cennette hangi günde olduklarının ne önemi vardı ki?

Genç adamın cevap vermediğini görünce Ayça dudaklarını ısırdı. Evet, şüphelendiği gibi beyin sarsıntısı olabilirdi bu. Hastada bilinç kaybı olup olmadığını anlaması gerekiyordu. Ama aksi gibi aklına soracak soru gelmiyordu! Bir an gözüne, kalabalıkta Michael Jackson şapkası takmış ufak bir çocuk ilişti. Han Seul’ün gözlerinin yine kapanmak üzere olduğunu görünce panikle atıldı:

“Eni vici vokke! Eni vici vokke! Bunu kim söylüyordu, hatırlıyor musun??”

Haa??

Han Seul bir an, doğru duyup duymadığını düşündü. Eni vici vokke… derken?

Ayça ise heyecanla:

“Hatırlıyor musun? Hadi söyle, söyle adını!” diye çırpınmaya devam ediyordu, “Hani böyle böyle bir dansı vardı, şarkı da şöyleydi: Eni vici vokke, eni vici vokke, are you okay annie??”

Michael Jackson – Smooth Criminal

Ayça panikle ne yapacağını şaşırmış, genç adamı ayık tutmak için bir yandan şarkıyı söylerken bir yandan da Michael Jackson dansı yapmaya başlamıştı! Onun bir yandan tuhaf sözler söyleyip bir yandan da moonwalk yaptığını gören kalabalık birden sessizleşiverdi. Herkes hayret içinde hastanın başında garip garip hareketler yapan kıza bakıyordu! Genç bir kız, hayretten elindeki telefonu düşürdü.

Bu sırada Ayça Han Seul’ün yerinde doğrulmaya çalıştığını fark edip dansı yarıda kesti ve heyecanla onun başına çöktü. Han Seul, bir şeyler söylemeye çalışır gibiydi. Ayça hemen onun kalkmasını engellemeye çalıştı:

“Lütfen kalkmayın! Yerinizden kıpırdamamanız gerekiyor!”

Han Seul’ün dudaklarının kıpırdadığını fark edince kendisi onun üzerine doğru eğildi, kulağını genç adamın yüzüne yaklaştırdı. Han Seul:

“O… o…”

“Evet?”

“O… şarkının adı Smooth Criminal…”

Ve genç adam, yeniden kendinden geçti…

Ayça, hastane koridorundaki bankların birinin üzerinde dalgın dalgın oturuyordu. Aklı, içeriye alınan genç adamda kalmıştı. Durumu nasıldı acaba?

O sırada birisi, ona karton bir bardak uzattı. Ayça merakla başını kaldırınca, gülümseyerek ona bakan genç bir doktor kız gördü.

“Geçmiş olsun, beyefendi ucuz atlatmış,” dedi Hae In. “Siz onun yakını mısınız?”

Ayça teşekkür ederek genç kızın uzattığı kahveyi alırken başını iki yana salladı:

“Hayır… Onu tesadüfen buldum. Bir motosiklet çarpıp kaçmıştı…”

“O halde ilkyardımı siz yaptınız,” dedi Hae In takdir dolu bir ifadeyle. “Kolundaki kanama için turnike yapmakla çok iyi etmişsiniz! Sanırım sizin de tıp bilginiz var, yanılıyor muyum?”

Ayça sevimlice güldü:

“Hayır yanılmadınız: Ben de doktorum. Yeni mezun oldum!”

“Ah, ne güzel!” dedi Hae In sıcak bir tavırla, “Meslektaşız desenize! Hangi okul mezunusunuz?”

“Ben Türkiye’den geliyorum, oradaki okulların birinden mezunum, muhtemelen ismini bile duymamışsınızdır,” dedi Ayça. İki kız gülüştüler. Hae In:

“Eh, evet, Türkiye’deki tıp okulları hakkında hiçbir fikrim yok,” diye gülümsedi. Sonra biraz da merakla ekledi: “Fakat Korece’yi çok iyi konuşuyorsunuz! Onu da Türkiye’de mi öğrendiniz?”

“Evet, ama nişanlım Koreli’dir,” dedi Ayça neşeyle. “Ben de Kore’ye evlenmek üzere geldim.”

“Ah, gerçekten mi? Çok tebrik ederim!” dedi Hae In. Bu sevimli kız, demek aynı zamanda milli gelinleri olacaktı. Şu işe bakın! Ayça ise mahcupça teşekkür ettikten sonra, yeniden Han Seul’ü hatırlamıştı:

“Şey, bu arada içerideki beyin durumu nasıl? Herhangi bir hayati tehlikesi var mı?”

“Hayır hayır, merak etmeyin! Kendisi gayet iyi!” diye gülümsedi Hae In. “Az önce kraniel BT’sini aldık; hehangi bir patoloji gözükmüyor…”

“Oh, çok şükür!” dedi Ayça ve ayağa kalktı. “O halde ben gideyim…”

“İsterseniz biraz daha bekleyin, hasta az sonra kendisine gelir… Onun iyi olduğunu görünce içiniz rahat gidersiniz…”

Ayça bir an durakladı. Aslında bunu istiyordu istemesine, fakat biraz daha geç kalırsa San Young’un ofisten çıkışını yakalayamama riski vardı, bunu göze alamazdı. Sevgilisinin ev adresini bile bilmiyordu ki!

“Çok isterdim ama kalamam,” dedi. “Nişanlım beni bekliyor… Siz ona benim adıma da geçmiş olsun dileklerimi iletirsiniz, olmaz mı?”

Hae In gülümsedi: “Elbette…”

“O halde hoşçakalın,” dedi ve elini uzattı Ayça. Hae In ile el sıkıştılar. Sonra genç kız çıkışa doğru ilerledi.

Hae In ise onu gülümseyerek seyretti, sonra yavaşça Han Seul’ün uyuduğu odaya girdi. Kendine itiraf etmek istemese de, az önceki kızın bu yakışıklı genç adamla hiçbir ilgisi olmadığına sevinmeden edememişti…

Han Seul, kısa bir süre sonra kendine geldi. Şaşkın bakışlarını odanın beyaz tavanında dolaştırdı: Burası da neresiydi böyle?

Birden hemen yanıbaşından genç bir kadın sesi:

“Kendinizi yormayın lütfen,” dedi. “Bir motosiklet kazası geçirdiniz. Şu anda Han Young Il kliniğindesiniz.”

Han Seul şaşkınlıkla yerinde doğrulunca, sesin sahibi olan kızı gördü. Üzerinde beyaz bir önlük, boynunda stetoskopu olan güzel bir kızdı bu. Genç kız, şefkatle onun üzerine doğru eğildi:

“Lütfen acele etmeyin… Sizi bir muayene etmeme izin verin…”

Doktor kız cebinden ufak fenerini çıkardı; Han Seul’ün gözlerini tek tek inceledi. Bu arada Han Seul, yavaş yavaş anımsamaya başlamıştı: Et lokantasından çıkışı… arabasına doğru ilerlemesi… sonra, üzerine doğru hızla gelen bir motosiklet…

Doktor kız Han Seul’e olanları sorduğu zaman da aynen böyle anlattı. Sonra birden:

“Bir de mavi gözlü bir kız vardı…” diye mırıldandı, “Galiba benimle ilk o ilgilendi… Kendisi burada mı?”

Hae In sevimlice güldü:

“Haklısınız, sizi mavi gözlü genç bir bayan buraya getirdi. Fakat maalesef acil bir işi olduğu için fazla kalamadı. Size geçmiş olsun dileklerini iletmemi istedi.”

“Yaa… Peki, teşekkür ederim…” diye mırıldandı Han Seul. Sonra, bir an durdu. Aklına gelen şeyi söylese mi, söylemese mi, tereddüt ediyordu. Doktor kızın merakla onu süzdüğünü görünce:

“Size bir şey soracağım,” dedi, “Bu kazadan dolayı… tuhaf hayaller görmüş olmam sizce normal mi?”

“Ne gibi hayaller?” diye sordu Hae In merakla.

“Şey…” Han Seul tereddüt ediyordu. Sonra, “amaaan, ne olursa olsun…” diye düşünüp cesaretle:

“Ben yerde yaralı yatarken o mavi gözlü genç kız başımda moonwalk dansı yapıyordu!”

Deyiverdi!

Hae In şaşkınlıkla ona baktı. Han Seul birden gülümsemeye çabaladı.

“Eheh… Sanırım beynim bana bir oyun oynadı…”

“Evet, mutlaka öyle olmalı,” diye güldü Hae In da. “Çünkü o mavi gözlü agasshi gayet aklı başında bir kız gibi görünüyordu. Siz yerde yaralı halde yatarken onun tepenizde dans ettiğini hiç zannetmiyorum!”

Han Seul mahcupça güldü. Hae In ise:

“Başınızı sert bir biçimde çarpmışsınız, o yüzden olabilir böyle şeyler,” diye onu yatıştırdı, “Siz şimdi dinlenmenize bakın, tamam mı? Bu gece burada istirahat edin…”

Han Seul birden yerinde doğruldu:

“Olmaz! Ofise dönüp çalışmam gerekiyor! Birkaç gün içinde Danimarka prensesi ülkemizi ziyarete geliyor; kendisiyle bizzat ilgilenmem lâzım. O yüzden ofise dönüp hazırlıklarla ilgilenmeliyim…”

Hae In onun bu ani tepkisine şaşırmıştı. İçinden “vay, demek yabancı konuklarla igilenen bir bürokrat” diye geçirdi ve bu yakışıklı genç adama bir defa daha hayran oldu. Sonra:

“Fakat beyefendi, gitmenize izin veremem,” dedi, “Yirmi dört saat müşahade altında kalmalısınız… Beyninizde bir problem olup olmadığını ancak o zaman anlayabiliriz…”

Ama Han Seul üzerindeki örtüleri kaldırıp yatağın kenarındaki ayakkabılarına uzanmıştı bile. Hae In’in itirazlarına aldırmadan:

“Gerçekten gitmem gerekiyor,” dedi, “İzin verirseniz üzerimi değiştirebilir miyim lütfen? Bakın, ben cidden çok iyiyim…”

Hae In onu ikna edemeyeceğini anlayınca derin derin iç geçirdi:

“Pekala… O halde size kartımı vereyim… Eğer baş dönmesi, mide bulantısı, göz kararması gibi belirtiler olursa derhal beni arayacağınıza söz verin.”

Han Seul kartviziti alıp genç doktoru saygıyla selamladı.

“Size söz veriyorum, öyle bir durumda mutlaka arayacağım… Fakat gerek olacağını sanmıyorum…”

Hae In çaresiz, odadan çıkmaya hazırlandı. Kapıyı kapatmak üzereyken:

“Ah, bir de yarın mutlaka pansumana gelin!” diye bağırdı, “Kolunuzdaki derin kesiğe dikiş attık. Yaranın mikrop kapmaması lâzım…”

“Gelmeye çalışacağım!”

Kapı kapanınca Han Seul derhal üzerindeki hastane kıyafetinden kurtuldu, kendi giysilerini üzerine geçirmeye başladı. Sonra birden durakladı: Giysilerin arasında bir de mavi fular vardı.

“O kızın fuları…” diye mırıldandı Han Seul. Aklına yeniden, üzerine eğilmiş endişeyle ona bakan bir çift mavi göz geldi…

“Acaba nereliydi? Çok iyi Korece konuştuğuna yemin edebilirim…” diye mırıldandı Han Seul kendi kendine. Sonra bir an düşündü.

Ve fuları alıp cebine attı.

Ayça otobüste giderken düşünüyordu. Aklı az önceki genç adama takılmıştı. Zavallım, pek de sevimliydi. İnşallah kısa zamanda iyileşir, diye geçirdi içinden.

Sonra aklına genç adamın başında moonwalk yapması geldi. Genç kız birdenbire kıpkırmızı oldu!

“Aman canım, ne var yani… Panikten ne yapacağımı bilemedim…” diye kendini temize çıkarmaya çalıştı. “Hem ben tecrübeli bir doktor değilim ki, şunun şurasında yeni mezun bir tıp öğrencisiyim sadece…”

Aklından bu utanç verici anıyı çıkarmaya çalıştı. Şimdi San Young’la buluşmasına odaklanmalıydı! Az sonra onu göreceğini düşününce yüzüne yeniden mutlu bir gülümseme yayıldı: Yaşasın!

Otobüsten indiğinde genç kız hâlâ mutlu mutlu sırıtıyordu. Az ileride gitmesi gereken binayı görünce gözleri daha da ışıldadı: San Young’un çalıştığı yeri bulmuştu.

Az sonra, binadan içeri girmiş, danışmadaki görevli bayana San Young’u ziyarete geldiğini söylemişti. Genç kadın telefonla yukarıdaki ofislerden birini aradı, sonra telefonu kapatıp Ayça’ya döndü:

“Haber verdim efendim… Birazdan aşağı ineceklerini belirttiler… Siz bu arada lobide bekleyebilirsiniz…”

Ayça genç kadına teşekkür edip lobiye geçti, heyecan ve sabırsızlık içinde San Young’u beklemeye başladı.

Biraz sonra asansör kapısı açıldı. Ayça başını kaldırınca, takım elbiseler içindeki San Young’la göz göze geldi!

San Young telaşla ona doğru koştururken Ayça’nın sevinçten gözleri yaşarmıştı. İşte, rüya değildi bu: Hayallerinin aşkı, biricik sevgilisi nerdeyse bir buçuk senelik ayrılığın ardından karşısında duruyordu!

San Young onun yanına gelir gelmez Ayça büyük bir heyecanla sevdiğinin kollarına atıldı! Ona sıkı sıkı sarıldı, yüzünü onun göğsüne gömdü. Oh, bu ne büyük mutluluktu!

“Ayça…” dedi San Young, biraz çekingen bir sesle.

“Aşkım! İnanamıyorum!” dedi Ayça sevinç içinde. Sesi titriyordu, nerdeyse sevinçten ağlayacaktı. “Seni öyle çok, öyle çok özledim ki!”

San Young çaresizlik içinde derin bir nefes verdi. Bu heyecan dolu kıza olanları nasıl açıklayacaktı?

Sonra kararlı bir biçimde Ayça’yı kollarından tuttu, kendisinden uzaklaştırdı. Ayça merakla başını kaldırdı. Neler oluyordu?

“Bak Ayça,” dedi San Young ciddi bir ses tonuyla, “Sana bazı şeyleri açıklamam lâzım…”

Ayça kaşlarını çattı. Bu ses tonu iyiye alamet değildi…

“Ama… ben daha yeni geldim… Beni gördüğüne sevinmedin mi?” dedi duyacaklarından korkarak.

San Young kaşlarını çattı. Yüzünde sıkıntılı bir anlam belirmişti.

“Ayça, artık başbakanlıkta iyi bir pozisyonum olduğunu biliyorsun,” dedi. “Artık o ülkeden bu ülkeye gönderilen çaylak bir dışişleri memuru değilim. Şimdi, devlet kademelerinde giderek yükselmemi sağlayacak parlak bir kariyere sahibim…”

Ayça merakla dinliyordu. Sabırsızlığını gizleyemedi.

“Eee, ne var bunda?” dedi, “Kariyer sahibi oldun diye seni sevmeyecek değilim ya, hahah!”

Ama San Young’un şaka yapacak hali yoktu, Ayça’nın ortamı ısıtma çabalarına gülmedi bile. Daha da ciddileşerek:

“Sen belki beni sevmeye devam ediyor olabilirsin… Hatta ben de sana karşı olan duygularımı tam olarak bitirdiğimi söyleyemem… Ama artık olmaz: Artık seninle birlikte olamam Ayça! Şimdi benim ilerideki politik mevkiimi düşünerek akıllıca bir evlilik yapmam lâzım…”

Peach Girl OST – Kanshimi no Shizuku

Ayça’nın kulakları uğuldamaya başladı birden. Duyduklarına inanamıyordu! Beceriksizce gülümsemeye çalıştı. Sonra Türkçe’den Korece’ye döndü:

“San Young! Ben senin için buraya geldim! Sadece seninle birlikte olabilmek için! Ama sen neler diyorsun böyle?”

San Young hayretle karşısındaki kıza baktı: Bir buçuk yıl önce onu bıraktığında üç-beş cümleden başka Korece bilmiyordu! Oysa şimdi çatır çatır Korece konuşmaya başlamıştı. Genç adam bir an duraksadı.

Fakat aynı anda, tam karşıdan:

“San Young-Sshi!” diye seslenen bir kadın sesi duyuldu.

Ayça ve San Young aynı anda başlarını kaldırıp seslenen kişiye baktılar. Ayça onun yirmi iki – yirmi üç yaşlarında, kendinden uzun, kendinden ince, çok pahalı kıyafetler giymiş hoş bir Koreli kız olduğunu kıskançlıkla fark etti.

San Young’sa hemen:

“İşte evleneceğim kız bu,” dedi. “Zengin bir milletvekilinin tek kızı. Ailelerimiz anlaştı bile. İleride hem politik kariyerimde, hem de iş dünyasında yükselebilmem için bana en uygun eşin o olduğuna karar verildi.”

Ayça dehşet içindeydi. Bir San Young’a, bir de ilerideki genç kıza baktı. Tekrar San Young’a döndü. Güçlükle:

“Hayır…” diye fısıldadı. “Hayır! Bunları söylemiş olamazsın! Hani bana âşıktın?? Hani benden başkasını istemiyordun?? Hani benden ayrı kalmak ölüm gibiydi?! Bunları söyleyen San Young şimdi nereye gitti ha?!”

San Young ona üzüntüyle baktı:

“Üzgünüm… Ama beni anlamalısın Ayça… Seninle yaşadığımız her şey geçmişte kaldı. Şimdi ben Jae Hwa’yla birlikteyim. Evleneceğim kadın o. Lütfen sen de evine dön ve unut beni…”

Böyle deyip az ileride merakla kendilerine bakan genç kıza seslendi: “Geliyorum hayatım!”

Tekrar Ayça’ya döndüğünde yüzünde en ufak bir sevgi belirtisi yoktu. Küçük bir çocuğa tembih eder gibi:

“Lütfen evine dön!” diye tekrarladı. “Lütfen beni unut ve kendine yeni bir hayat kur… Sana neden son üç aydır hiç mail göndermedim, hiç telefon etmedim, bunu hiç düşünmedin mi? Çünkü benden umudu kesmeni istedim! Ve bunu yaptığını zannetmiştim. Ama görünen o ki, sen hiçbir şey anlamamışsın. Böyle açık açık konuştuğum için beni bağışla, ama bu kadar safça âşık olabileceğini düşünmezdim: Seni arayıp sormayan bir adamın seni artık istemediğini hiç düşünmedin mi gerçekten?”

Ayça’nın artık gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Zor duyulan bir sesle:

“Çok… çok meşgul olduğunu düşündüm…” diyebildi. San Young ise hiç yumuşamamıştı:

“Her neyse… Bunu bu şekilde öğrendiğin için üzgünüm; ama artık seninle olmam imkânsız… Kendine iyi bak, mutlu ol… Elveda…”

Böyle deyip arkasını döndüğü gibi hızlı adımlarla Ayça’nın yanından uzaklaştı. Ayça onun gidişini izlerken taşlaşmıştı adeta, az önce olanlara inanamıyordu. Bu kadar… bu kadar kolay mıydı gerçekten??

Hayatının aşkı, iki dakikalık bir konuşmayla onu sonsuza dek terk etmişti…

(Personal Taste OST) 2 AM: Like A Fool

Ayça’nın gününün geri kalanı kâbus gibi geçti… En kötü uykularında bile göremeyeceği korkunç bir kabus…

Genç kız Seul sokaklarında adeta sürüklenir gibi yürüyordu. Valizini nereye bıraktığını bile bilmiyordu; cebinde az bir parası vardı; kimseleri tanımadığı, yabancı bir şehirdeydi. Ama artık hiçbir şey umrunda değildi. Kendini o kadar kötü, o kadar bitik hissediyordu ki; şuracıkta ölmekten başka bir şey istediği yoktu…

Kendi salaklığına inanamıyordu: Nasıl bu kadar kör olabilmişti?! San Young’un giderek seyrekleşen, giderek soğuklaşan e-maillerini nasıl görmezden gelebilmişti?? Doğrusu şu ki, genç adamın aralarındaki uzaklıktan dolayı kendisine karşı soğuklaştığına, ama Kore’ye gelip mutlu bir hayata başladıkları zaman aralarındaki buzların hemen eriyivereceğine inandırmıştı kendini. Ne kadar da aptaldı!

Sonra, evinden ayrılması geldi aklına. Anne ve babasına kısa bir mektup bırakmıştı: Onlar onaylamasa da tek başına Kore’ye gideceğini, hayatının aşkıyla evleneceğini yazmıştı mektupta. Babasının o mektubu bulunca bir daha onun yüzünü bile görmek istemeyeceğini biliyordu. San Young’la çıkarken babasının ne kadar büyük bir tepki gösterdiği hâlâ hafızasından silinmemişti. Sonra genç adam ülkesine dönmüş ve Ayça’nın ailesi kurtulduklarını düşünüp rahatlamışlardı. Ama Ayça San Young’dan vazgeçemeyeceğini biliyordu; okulunu bitirip uçak masrafı için biraz para biriktirinceye kadar beklemiş, sonra atladığı gibi Seul’e gelmişti.

Gelmişti de ne olmuştu sanki? Hayatının kazığını yemişti, işte bu kadar!

Bir kez daha, gözlerinden yağmur gibi yaşlar inmeye başladı. Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüştü. İnsanlar tuhaf tuhaf bakıyorlardı hem yürüyüp hem ağlayan bu mavi gözlü genç kıza. Ayça’nınsa bu bakışlar artık umrunda bile değildi.

Ayaklarını sürükleyerek yürümeye devam etti.

Moon Jee derin bir nefes verdi. Tam beş saattir gitarının başından kalkmamıştı. Tutulan omzunu ovmaya çabaladı, boynunu sağa sola kütürdetti. Sonra sıkıntıyla ayağa kalktı: Olmuyordu işte, bir türlü istediği gibi olmuyordu!

Bezgince, çevresine şöyle bir göz gezdirdi: Yediği cipslerin paketleri yerlerde geziyordu. İki gün önce yediği yemeğin bulaşıklarını odanın köşesinde bırakmıştı. Çorabının bir teki lambadan sarkıyordu.

Moon Jee hiçbir zaman çok düzenli bir insan olmamıştı ya, daha önce bu kadar dağıldığı bir zamanı da hatırlamıyordu… Sıkıntıyla yüzünü buruşturdu: Yarın şu evi biraz derleyip toparlasa iyi olacaktı… Hae In öylesine uğrarsa kızı içeri davet etmeye bile yüzü olmazdı yoksa!

Sonra aklı yeniden bestesine kaydı. Sıkıntıyla içini çekti: Sözler tamamdı; müzik de büyük ölçüde bitmişti; ama nakarata geçmeden önce bir dizelik kısa bir bölüm vardı ki; oraya uygun melodiyi bir türlü yakalayamıyordu! Sabahtan beri belki bin tane değişik melodi denemişti; ama olmuyor, olmuyordu işte!

Bir an sıkıntıyla durdu, sonra birden kararını verdi: Biraz jogging yapmak iyi olabilirdi. Hem kasları açılırdı, hem de belki temiz havanın yaratıcılığına bir faydası olurdu.

Karar verince neşe içinde ıslık çala çala hazırlanmaya gitti.

Han Seul ofiste telefonla konuşuyordu:

“Evet, Prenses Intercontinental’da kalacak. Lütfen kral süitinin hazırlandığına emin olun. Ayrıca o katın tamamiyle kapatılmasını istiyorum. Prensesin odasının iki yanındaki odalar boş kalacak şekilde, geri kalan odaları da maiyeti ve bizim ekibimizden yirmi dört saat boyunca ona eşlik edecek olan görevliler için hazırlatın. Ben yarın akşam denetlemeye geleceğim. Evet, bizzat ben geleceğim. Tamam. Size de iyi akşamlar…”

Telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes vererek başını koltuğun arkasına yasladı. Bütün vücudu dayak yemiş gibi ağrıyordu. Sonra kendi kendine güldü: “Ne dayak yemesi? Motosikletle üzerinden geçtiler adamım!”

Han Seul bunu yapanların kim olduğunu bilemiyordu. Senelerdir öyle pislik adamlara bulaşmıştı ki, içlerinden herhangi biri olabilirdi! Aslında ilk tahmini Fang Yoo ve çetesi olurdu; fakat onlara bu sabah otoparkta verdiği dersten sonra aynı gün içinde kendisine ikinci bir tuzak kurmuş olabileceklerini hiç zannetmiyordu. O kadar çalışmazdı bu adamların kafası…

O sırada genç adamın gözü, masasının üzerindeki bir fotoğrafa takıldı: Fotoğraftan henüz yirmilerinin başında bir Han Seul, kolunu omzuna attığı on üç – on dört yaşlarında bir çocukla birlikte sırıtarak kameraya poz vermişti.

“Neyse ki seni böyle şeylerden uzak tutabildim ufaklık…” diye mırıldandı Han Seul. Fotoğrafa baktıkça yüzüne neşeli bir gülümseme gelip yerleşti.

Ama az sonra, kolunun acısıyla yüzü yeniden buruştu. Genç adam kolundaki dikişlere bakınca yüzünü asmadan edemedi: Kolunu yeniden tam kapasite kullanabilmesi için aradan epey zaman geçmesi gerekecekti… “Neyse ne yapalım, biz de ölümcül tekmelerle idare ederiz,” diye düşündü.

Sonra, koluna turnike yapan genç kızı hatırladı. Cebinden mavi fuları çıkardı. Dalgın dalgın, üzerinde kendi kanı kurumuş olan bu kumaş parçasına baktı. O meleğin gözleri kadar mavi bir fular…

Bir süre sonra içini çekip sandalyesinden kalktı. Bir ağrı kesici alsa hiç de fena olmayacaktı…

Peach Girl OST – Kanshimi no Shizuku

Akşam olmuştu…

Ayça saatlerdir yürüyordu. Nereye gittiğini bile bilmeden, öylece yürüyordu… Şimdi, iki yanından arabaların hızla aktığı bir köprüye gelmişti. Araba yolunun hemen kenarında kalan yaya yolunda yürümeye başladı. Gecenin karanlığında karşıdan gelen arabaların farları iyice korkunç görünüyordu. Her şey gibi, bütün dünya gibi bu arabalar da üzerine geliyordu sanki genç kızın.

Ayça birden daha fazla dayanamayacağını hissetti. Bacaklarının takati kalmamıştı. Köprünün demir parmaklıklarına yaslandı. Boş gözlerle ileriye baktı.

Artık hayattan hiçbir umudu, hiçbir beklentisi kalmamıştı… San Young yanında olmayacaksa, hayatta beklediği ne vardı ki? Koskocaman bir hiç!

Artık onun bir ailesi yoktu. Kendine yeni bir aile kurma umudu da yoktu. Hiçbir zaman çocukları, kendisini seven bir kocası olmayacaktı… Şu koskoca dünyada yapayalnızdı!

Ayça hüzünle, aşağıdaki nehrin sularına baktı. Kendisi de bir köpük olsaydı keşke, şu sulara karışabilseydi…

Birden bu fikir öyle cazip geldi ki, genç kız hüzünle gülümsedi: Doğru ya… Artık onu bekleyen ne vardı ki şu hayatta? Sulara karışıp köpük olmak, belki de en güzel çözümdü…

Yüzünde hâlâ hafif, buruk bir gülümseme; parmaklıklara tutundu. Tırmanmak üzere uğraşmaya başladı.

Aynı anda, köprünün girişinde kulağında mp3çalar’ı, boynunda havlusuyla koşan Moon Jee belirdi. Genç adam bir saattir durup dinlenmeden koşuyordu. Köprüyü bir defa baştan başa geçtikten sonra evine dönmeye karar vermişti.

Sonra birden, şaşkınlıkla durakladı: Az ötede, kadının teki parmaklıkların üzerine tırmanıyordu!

Moon Jee daha iyi görebilmek için gözlerini kıstı; MP3player’ını kulağından çıkarıp dikkat kesildi. Sonra birden yüreği hopladı: Evet, bu kadının niyetinin ne olduğu hakkında hiçbir şüphe yoktu! Genç kadın besbelli intihar edecekti!

Moon Jee bütün gücüyle koşmaya başladı. Bir yandan da:

“HEY! BEKLEEE! SAKIN ATLAMA, DURRRR!” diye bağırıyordu.

Ayça ise hiçbir şey duymuyor gibiydi. Önce bir ayağını, sonra diğerini korkuluklardan geçirmiş, köprünün öbür tarafına geçmişti. Şimdi nehir ayaklarının dibinde uzanıyordu; arkasından dolaştırıp parmaklıkları tutan ellerini bıraktığı anda yirmi metre aşağıdaki suya doğru uçuverecekti.

Moon Jee ise canını dişine takmış koşuyordu. Bir yandan da: “Tanrım, eğer beni bir travma yaşatarak cezalandırmaya çalışıyorsan, lütfen bu intihar eden birinin son görüntüsü olmasın!!!” diye geçiriyordu içinden!

Ayça’nın saçları rüzgarla uçuşurken genç kız burukça gülümsedi. Az sonra özgür olacaktı…

Bir elini bıraktı. Tanrım, ne güzel bir duyguydu! Uçmasına az kalmıştı!

Sonra ikinci elini de bıraktı. Hafifçe gözlerini kapadı. Kendini düşmeye hazırladı…

Peach Girl OST – Asunaro Ginga

Birdenbire, arkadan birisi omuzlarına yapışıp onu sertçe geriye doğru çekince neye uğradığını şaşırdı genç kız. Daha ne olduğunu anlayamadan sert bir biçimde çekiştirilerek korkulukların diğer tarafına düştü! Kafasını köprünün demirlerine çarpmıştı, acıyla bağırdı:

“Ah! N’oluyo bee??”

“SEN NE YAPTIĞINI ZANNEDİYORSUN GERİZEKÂLI??” diye bağırdı birisi kulağının dibinde. “Ölmeye değer mi hiç?? NE OLURSA OLSUN ÖLMEYE DEĞER Mİ!??”

Ayça korkuyla gözlerini kaldırdı. Kendisini hâlâ sıkı sıkı tutan genç adama hayretle baktı.

Moon Jee ise derin derin soluyordu. Ayça’yla göz göze gelince bir an korkuyla geriledi: “Aman Tanrım! Şu gözlerin korkunçluğuna bak!”

Hemen yanlarından gürültüyle geçmekte olan arabaların sesi… Aşağıdaki nehir… İki çocuğun saçlarını karıştırır gibi şefkatle esen rüzgar…

Bu manzara eşliğinde genç kız ve genç adam, az önce olanların hem kendilerinin hem de en yakınlarındakilerin hayatını tümüyle değiştireceğinden habersiz, şaşkınlıkla birbirlerine bakakaldılar…

-Bölüm Sonu-

Notlar:

1. Non Ho L’eta, 1964 yılında İtalya’ya eurovision’u kazandıran şarkı olup “seni sevmek için yeterince büyük değilim…” anlamında sözlere sahiptir.

2. Koreli’lerin kurutulmuş böcek yemeleriyle ilgili bilgiyi ve bana o sahneyi yazma ilhamını veren Ucu İyagi’ye burdan teşekkürlerimi sunuyorum: 🙂 http://ucuiyagi.wordpress.com/2010/12/03/kore-izlenimleri/

3. Smooth Criminal’ın “Eni Vici Vokke” diye anlaşılması zannedildiğinin aksine münferit bir hadise değil, 80 kuşağı Türk gençleri arasında oldukça yaygın bir vakadır! (ehu ehu) Rahmetli M.J.’in bu ilginç “Are you OK Annie?” telaffuzu ile ilgili tespitler için ekşi sözlükte “eni vici vokke” başlığına bakabilirsiniz 🙂

Reklamlar

40 thoughts on “1. Bölüm

  1. YAŞASIN İLK YORUM BENİM 🙂 nerden başlamalı bilemiyorum .ilk önce yeni hikaye içim tebrikler çok mutlu oldum.bayıldım okurken kendimi bir dizi izliyormuş gibi hisettim .her sahne başka başka ordan oraya geçişler .müzikler çok iyi .bir de bol karakterli bir dizi olmuş çok sevdim .ilk bölümde bir sürü kişi ve hepsinin arka planı karakter yapısı çok iyi anlatılmış.sen bu işi biliyorsun :)hem müzik ,tıp ile ilgili bilgiler vermen her karakter için uzmanlık gerektiren bilgilerle inandırıcılık oturmuş hemde o develet işleri falan her şeyi biliyorsun 🙂 kendimi gerçek bir dizi izliyor gibi hissetmeme neden oluyor 🙂
    en sevdiğim kısım sosyal fayda tabi ki ekonomist olunca ilk dikkatimi çeken oyun teorisi oldu.algıda seçicilik 🙂
    sonra ayçanın göbeği ve sıfır beden yorumları ,çocukları azarlaması 🙂 diplomatımızın o kavgacı ama cool kişiliği .moon jae ‘nin her şeyi ,sonra doktor kıza ilk görüşte aşık olduğunda anlattığın o sahne gözlerimin önünde canlandı 🙂
    gülmekten yerlere yatıran moonwalk dansı ,böcek muhabbeti ,sonra mavi gözler ile fular arsında bağ kuran karizmatik diplomat en beğendiklerim .
    en sinir olduğum adamın mevki ,statü diye melek gibi ayça yı bırakıp başkasını tercih etmesi bu da klasik kore dizisi dedirten kısım 🙂
    ellerine sağlık ben çok ama çok beğendim ilk bölümü .çok heyecanlı ve tempolu olmuş tempo hiç düşmedi hele müzik seçimleri ile çok iyi bir uyum olmuş .yeni bölümü sabırsızlıkla bekliyorum.okudukça tiyo edindim ,yazı stili ve olay akışı ile ilgili fikir edindim .devamı için fazla bekletmezsin umarım .ne çok konuştum ben kaçtım 🙂

    • Yaşasın, Winpohu’dan ilk yorum! ^^ Beğenmene çok sevindim çingu. Bu sefer daha değişik bir şey denedim; senaryo formatında olmadığı için biraz daha “az teatral”.. (Gerçi böyle dediğime bakma, klasik Kore dizisi absürtlükleri arada bir gelmeye devam edecek 😀 😀 )

      Oyun teorisi gözden kaçmamış, tebrik ederim 🙂 Tıpla ilgili bilgileri ise gerçekten de tıp okuyan kardeşimden öğrendim. Ama devlet işleri konusunda biraz sallamasyona sığındığımı itiraf edeyim, hahah 😀

      Kişileri çok iyi çözmüşsün: Cool diplomat, afacan müzisyen, aldatılan kız, mevki düşkünlüğü yüzünden sevgilisini bırakan nappunsekki 😀 😀 Her biri hakkında zaman zaman yeni bilgiler gelmeye devam edecek. Bu arada sana da faydam dokunduysa ne mutlu; gerçi sen zaten gayet iyi yazıyorsun. Ama değişik yazma stilleri görüp fikirler edinmek her zaman iyi oluyor; ben de sizin hikâyelerinizden çok şeyler öğreniyorum çingucum. Ayrıca rica ederim, ne çok konuşması? Bol bol yaz canım, ne kadar uzun yorum alırsam o kadar mutlu oluyorum 🙂 🙂 İkinci bölümde (ve senin üçüncü bölümünde!) görüşmek üzere 😉

  2. akira dedi ki:

    ama ama ama bu çok güzellllllllllllll!!!!!! şu an ekran karşısında beni ne hallere düşürdün biliyor musun sen 😀 nerden biliceksin eee o zaman anlatayım yahu 😀 Öncelikle ben bu hikayeye bayıldım. Daha ilk cümlesinden içine hapsetti beni 🙂 Alçakkkkk her gün yeni bölüm diye kıvranıcam senin yüzünden kötüsün sen kötü 😀 Zavallı Ayça yavrum ne hayallerle geldi ne durumla karşılaştı 😦 izninle pezevenk San young demek istiyorum 😀 umarım o mevki sevdan götünde patlar Ayçaa diye kızın kapısında köpek olursun. Kendimi kaptırdım kusura bakma 😀 Anla işte ne kadar sevdiğimi 😀 Yaaaa şimdi kim kiminle olucak ama 😀 Pek fazla ipucu vermemişsin ne edücüğük 😀 Han Seul Ayça’dan hoşlaşıcak orası kesin hatta etkilendi bile. ee doktor kız da Han Seul’dan hoşlandı. Moon Jee doktor kızdan hoşlanıyor demek ki Ayça Moon Jee’den hoşlanıcak ki imkansız aşk grubu tamamlansın 😀 Şimdi ben Han seul’u de Moon Jeeyi de çok sevdim kızımız kim hak edicek karar veremedim, çok zorrr 😀 Bence bu Han Seul ile Moon Jee abi kardeş gibiler hatta öyle de olabilirler. Foto diyaloğundan onu çıkardım ben, yanılıyor da olabilirim tabi 😀 Anlatım çok akıcı sanki bir roman okuyormuş gibi hissettim. Sende hiç kötü karakter yaratmamışsın, halimiz harap o yüzden 😀 Yeni bölüme en kısa zamanda kavuşuruz umarım çok pis yerde bitirdin, merak merak merak diyorum sadece 😀 haa unutmadan eni vici vokke kısmına ve moonwalk a koptuğumu belirtiyorum^^

    • @Akira: Hahaha, kötüyüm ben kötüyüm 😀 😀 Şaka bi yana, bu içten yorumun için çok teşekkür ederim çingum, keyiften dört köşeyi bırak sekiz köşe oldum 😀 San Young’a ettiğin küfürlere içtenlikle katılıyorum, böyle adamların köküne kibrit suyu! Ama Ayça da kendini toparlayıp depresyonu atlatınca eski sevgilisinin burnundan fitil fitil getirecektir; bu da benden ileriki bölümlere yönelik bir spoiler olsun 😉

      Kim kiminle olacak tahmin etmek için henüz erken. Hatta bunun biraz vakit alacağını ve ilk hikâyeden farklı olarak ters köşeler yapmaya çalışacağımı da belirteyim 🙂 🙂 Her bölümü merak edilecek yerde bitirmeye de bayılıyorum; evet size biraz haksızlık oluyor ama diziler de böyle değil midir? Okuyucuya tam bir dizi keyfi yaşatmaya çalıışıyorum işte 😉 Yeni bölümde görüşmek üzere, yorumlarını eksik etme Akira’cığım! ^^

  3. Selam^^
    İkinci hikaye, tebrikler! Hemen bölüme geçersek.. İlk bölümde bütün karakterlerimizi biraz biraz tanıdık. Oyuncu seçimleri yine çok güzel olmuş. Aslıhan Gürbüz’ü çok severim, Ayça rolüyle de çok güzel gidecek hikaye; belli:)) Gong Yoo faktörünü de es geçmemek lazım, karakteri çok karizmatik yaw 😀 Sunum yapışı, dövüş sahneleri falan çok iyiydi, sevdim!

    San Young, tipik uyuz karakterlerden 😀 Ayça evini, ailesini ülkesini terkedip sana koşsun sen onu arkanda bırakıp git mevki sahibi birinin kızıyla evlenmeyi seç. Olacak iş değil, uyuz adam! Neyse zaten Han Seul&Ayça olsun istiyorum ben 😀 İyi oldu bu olay 😛

    Sahnelerin hepsi gözümde canlandı, müzikler ise tamamlayıcı unsurlardı, şahsen Han Seul’un dövüş sahnesi ve Moon Jee’nin, Hae In’e vurulduğu sahnelere bittim:))

    Kim kiminle olacak pek kestiremedim ama ilerleyen bölümlerde tüyolar verirsin bize artık. Ellerine sağlık, çok güzel yazmışsın. 2. bölümü iple çekiyorum!

    • Selam Mydestiny, hoşgeldin! 😀
      Başrol oyuncumuzu seçerken doğrusu biraz kararsız kalmıştım… Yahşi Cazibe’den sonra okurların onu bir Kore dizisine yakıştırıp yakıştıramayacaklarını bilemiyordum. Ama seninki gibi yüreklendirici yorumları duydukça fena seçim olmamış diye düşünüp seviniyorum, kamsahamnida! ^^
      Gong Yoo şimdilik çok karizmatik; ama ileride onun da eğlenceli ve çocuksu yönlerini göreceğiz 🙂 Ama açıkçası Gong Yoo’nun güzelim kol ve vücut kasları onu bu role seçmemdeki baş etkendi, hahah 😀
      San Young hayatının hatasını yaptı; şimdilik bunu diyeyim 🙂
      Müzikleri beğenmene sevindim; bu kez Sermin’imin yardımı olmadan seçtiğim için K-pop değil, dizi soundtrack’leri ağırlıklı oluyor biraz… Ayrıca bu defa sadece Korece değil, her dilden şarkımız olacak. Ve My Lovely Roommate’tekinin aksine her bölümde aynı şarkıları kullanmayacağım, bu defa her yeni bölümde yepyeni, değişik müzikler olacak.
      Yorumun için çooook teşekkür ederim canım! Sevgiler ^^

  4. Gong ikinci dizisiyle anlaşmış demek, benden habersiz yaptı bunu aha :p
    Bizim Cazibe’ye alışmam biraz zaman alacak gibi çingu, onun konuştuğu kısımları hep Azerice olarak okudum ben ahaha 😀

    Onun dışında josei kıvamında harika bir hikaye bizi bekliyor. Bu sefer pek masumluk yok gibi ve bu gerçekten süper^^

    San Young belasını fazlasıyla bulacak gibi, umarım fitil fitil burnundan getirir Ayça. Onun dışında Han Seul karakteri süper. Ayça’nın başında moonwalk yapmasına resmen kahkaha attım, çok özgün olmuş! Bayıldım! Ayrıca o şarkıyı da çok severim hani 🙂

    Moon Jee ile bizim kızın iyi bir dostluğu olacak gibi, eğer hoşlandığı biri olmasaydı direkt aşık olacak yazardım. Han Seul ile tehlikeli bir birliktelik Ayça’yı bekliyor diyebiliriz değil mi? 🙂

    Süper bir sürpriz oldu benim için, harikasın ve ellerine sağlık diyorum çingu. Ama bu da 10 bölümde bitmez değil mi? Tadı damağımızda kalıyor hani 😀

    • Hahah, öyle oldu çingum 😀 Sizin oyuncuları çalmayayım diye çok uğraştım, ama kafamda hep bu isimler canlandı… Sonra sizin hikâyeler bitsin diye bekledim, ama bölümler arası aralar uzayınca dayanamadım, yayınlamaya başladım bööle… Kusura bakmayasın 😛

      Evet bu sefer gerçekten de bir josei bizi bekliyor, kendi blogumdaki yorumuna da cevaben yazdım zaten…

      San Young belasını bulacak ya… Çok pis intikam planlarım var kendisine dair!

      Han Seul cidden süper. Zaten Gong Yoo’yu kötü karakter yapamazdım; kızlar parçalardı beni valla. 😛 😛 Ayça’nın moonwalk yapması tamamen doğaçlama aklıma geldi, yazarken öylece kalemden dökülüverdi 😀 Evet, gözümün önüne getiriyorum da, cidden komik oluyo 😛

      Moon Jee ve Ayça’nın dostluğu konusunda haklısın. Ama tehlikeli birliktelik konusunda bişi’ diyemiyciğim. Okuyalım, görelim 🙂

      Bölüm sayısı hakkında şimdilik bir şey diyemiyorum canım. Ama içimden bir ses My Lovely Roommate’ten daha uzun olacağını söylüyor… Bakalım, izleyip göreceğiz 😀
      Teşekkürler yorumun için. ^^

  5. Yine hikaruivy ve yine muhteşem bir hikaye ! Okudukça bırak işi gücü akustik, gel senarist ol diyorum kendime ^^ Ama bu senaryoda başrolu oynayan senarist olmak istiyorum ! Aaa bir dakika, senaryo kısmına geçmeden önce şablona bayıldım ! Emek harcamışsın ve kesinlikle hoş olmuş. İlk girince waaow muhteşem bir senaryo bizi bekliyor dedirten cinsten hani 😉

    Pembe parlak tişört ve skinny jeans kısmında koptum, hehe dizi yapsak bunu bu kısım günlerce face ve youtube da tıklama rekoru kırar dedim 😀 Hiyaa neydi öylee, gülmekten gözümden yaşlar geldi. 10 kere okusam 10 seferde de böyle kahkaha atacağımdan eminim 😉 Nash oyun teorisinden bahsetmeden geçmek olur mu hiç, yada hamlet alıntısından, moonwalk dansından..

    Yazılarını,hikayelerini okudukça diyorum ki, iyi ki uzakdoğu müptelası olmuş ve iyi ki blog tutuyor. Bu güzel senaryoları okuyan insanlardan biri olduğum için çok şanslıyım, Hikaruivy , eline emeğine sağlık ! Tüm bölümleri büyük bir heyecanla okuyacağım ^^

    • Çooook teşekkür ederim akustik, valla bu kadar güzel şey söyleyerek beni mahcup ettin… Ayça’nın tam da seni yansıttığını biliyordum zaten, ehe 😀 Ayrıca unuttuğumu zannetme, senin hikâyeni de dört gözle bekliyorum ama yoğun dönemlerdesin diye baskı yapmıyorum, ona göre! 😀 😀 Tekrar teşekkür ederim tatlım, sevgiler ^^

  6. bures_mi dedi ki:

    tiplemeler ve oyuncular cuk die oturmuş:)Seçimlerin için seni bir kez daha tebrik ediyorum.Yeni hikayende çok fırtınalar kopacak kendini hissettiriyor.1.bölümünü hiç bitmesin diyerek okudum.San Young zati onun öyle bir kazık atacağını tahmin etmiştim ama kıza gelir gelmez söylemesini beklemiyordum.Dakika bir gol bir işi olmuş.Han Seul daha onun geçmişini ve bugününü okurken bizim kıza tutulacağını hissetmiştim.Nitekim öyle de oldu.Hımmmmmmmmmmm gelecek bölümde neler olabilir? bir tahmin yürütelim:)Bizim yakışıklı Moon Jee onu kurtarır sonracığıma kızın doktor olduğunu öğrenince Hae İn’e iyilik olsun die ona Hae İnle klinikte çalışmaya yönlendirir.Bir taşla iki kuş:) Ayça sayesinde Hae İn daha az çalışacaktır ve kendisine zamanı kalacaktır.Böylelikle konserine gelebilecektir.Ve yine Ayça sayesinde sık sık Hae İn’i görebilme bahanesi olacaktır.Gelelim Han Seul’e dikişlerinde bir sorun ortaya çıkar pansuman için kliğine gittiğinde kaderin ona sevimli ve yürekten bir sürprizi onu bekliyor olur .Tata tammmmmmmmmmmmmm mavi gözlü meleği karşısındadır.Onun gözlerini düşünürken tabiri caizse gökte ararken yerde bulunca dünyalar onun olacaktır.San Young cephesine birşeyler yazmıyorum.Kıl oldum o herife.Ben ayça’nın yerinde olsaydım çoktan bir yumruk çakıp 2.90 O’nu yere uzatırdım.Tabiri caizse onu önce duvar sonra yer öperdi:) Bakalım benim tahminler tuttu mu?Nese enerjimi diğer bölümlere saklamalıyım.Şimdiden kolay gelsin sana 🙂

    • @Bures_Mi: Çok teşekkür ederim canım! Beğendiğine çok sevindim ^^

      Bu arada tahminlerini ağzım açık okudum: Çok mantıklı ve yerinde tahminler yürütmüşsün. Aklımdaki olaylar tam olarak böyle olmasa da gidişat bu yönde, tebrikler! Ama bir de hiçbirinizin şu anda tahmin edemeyeceği (çünkü bu konuyla ilgili ipucu vermedim henüz), değişik, fantastik bir şey deneyeceğim 😀 Buradan söyleyip de biraz meraklandırayım herkesi.

      Bu arada senin blog açma işin ne oldu? Senin de yazılarını sabırsızlıkla bekliyorum ^^

  7. bures_mi dedi ki:

    benim blog azıcık daha bekleyecek malesef:S Öğrencilerimle ve sınavlarımla başım belada ama öyle ya da böyle ne kadar işlerim uzun sürerse sürsün en geç haziranda sizlerle buluşacak inşallah:)

  8. guneykore dedi ki:

    Güzel olmuş. Ama Cazibe işi karıştırıyor 😀
    O kızı düşünmeden okuyunca daha iyi oluyor. Azerice , Korece , Türkçe birbirine gircek yoksa 😀 2.Bölüm ne zaman???????

  9. koredelisi dedi ki:

    İlk yorumu ben yapamıyor olabilirim ama ilk okuyanlardan biriyim, bilgisayarımda küçük bir sorun vardı yorumu biraz geciktirdim bianeee^^

    Yeni hikayen hayırlı uğurlu olsun çingum. Şimdi gelelim hikayene; okuyunca ister istemez ilk hikayenle bunu karşılaştırıyor buldum kendimi…Konu yada karakter itibarıyla değil, yazış tekniği ve anlatış şeklini felan… Bu hikaye, My Lovely Roommate’ten baya bi farklı seninde istediğin gibi;) Nasıl desem daha çetrefilli, karakter betimlemesi yerine oturmuş ve kalabalık bir kadro olmasına rağmen çok iyi toplamışsın… Ve bence en önemlisi özgünlüğü yakalamaya başlamışsın, devam çingu bassa^^
    Gözüme takılan üç nokta;
    -Vazgeçilmezin Shakespeare;)
    -Hikayede ennn çok bu Moon Jee karakterine bayıldım, belirteyim:D
    “Aman Tanrım! Şu gözlerin korkunçluğuna bak!”:D
    -Ve şu diploması işleri, valla ne yalan söyleyein iyi kıvırmışsın, demin erinmeyip ders kitaplarımı kurcaladım, kore başkanlık sistemiyle yönetildiği için başbakanın görevleri sınırlı ve Cumhurbaşkanına göre pasiftir. Yani bu birim olayını ortaya atması ve onunla ilgilenmesi felan cuk oturmuş:D

    Bu arada bir ben Caze’yi azerice konuşurken hayal etmedim galiba (fazla televizyon izleyememenin yararları):D:DŞimdilik alel acele yazmak zorundayım asıl yorumlarımı ikinci bölümde yapıcam onun için hemen yayınla;) Öpüldün…

    • @koredelisi: teşekkür ederim deli’cim! senin yorumunu dört gözle bekliyordum 🙂 evet, MLR’den farklı bir şey denedim; biraz daha kendi yaşıma göre bir hikaye yazayım dedim, ehe 😀 kadro aslında çok da kalabalık değil; ama ilk bölümde tüm karakterleri tanıtmaya çabalayınca öyle görünmüş olabilir. ama örneğin lee’nin hikâyesindeki karakter zenginliğine hiçbir şekilde ulaşamam! zamanla her karakterin background’u ve kişiliği tanıtıldıkça bu karışıklık biraz daha azalır diye düşünüyorum..
      Shakespeare’i iyi yakalamşısın 🙂 Evet, galiba vazgeçilmezim o benim; zaten nasıl olmasın, adam öyle laflar etmiş ki hikâyelere cuk oturuyor yahu… Moon Jee’nin sevimli şebekliğine ben de bayıldım; zaten Joong Ki’ye uygun bir rol, böyle hem muzip hem de yakışıklı bir tipleme olmalıydı, “şeytan tüyü var” dedikleri cinsten yani… çok da açık sözlü, di mi, ehu ehu 🙂 Diploması işleri konusunda fazla saçmalamadığıma sevindim, haha 😀 Bu arada üşenmeyip kitap karıştırdığın için teşekkür ederim çingucum; valla benim kardeş tıp danışmanı, winpohu ekonomi danışmanı, sen de hukuk/devlet işleri danışmanım ol bari 😀 😀 Tam dizi çekiyor havasına girelim böylece, haha 😀
      Yorumun için tekrardan teşekkürler, görüşmek üzere, bassa! ^^

  10. kore hayrani dedi ki:

    hikaruivy sizin yazılarınıza gerçekten bayılıyorum hayranınızım. my lovely roommate müthişti bayıldım herkese öneriyorum. 😀 ve okuyanlar zaten beğeniyor hatta bana teşekkür edip yeni hikaye yazmış mı lütfen yazmış olsun bizi bu zevkten mahrum etmesin diyorlar okumayanlara daha doğrusu okuyamayanlara da anlatıyorum(bazılarının internete girecek vakti olmuyor modemi bilgisayarı bozuk olanlar var). Anlatınca pür dikkat dinleyip ne senaryo ama müthişmiş keşke internete girebilsem de okusam yazının orjinaline bakmak için meraktan çatlıcam diyorlar. hayal gücünüz de öyle geniş ki okurken nasıl böyle yazabiliyor acaba demeden edemiyorum. özellikle de my lovely roommate te beklenmedik anda gelen bir komedi karşısında kopmalarım ve bir anda ayy canım yaa demem gözümün önüne geldikçe ahh ben de keşke böyle yazabilsem diyorum 😀 yazmayı severim ama ben daha bi blok bile açmadım (ki nasıl açılır nasıl yapılır hiç bir fikrim yok 😦 ) ama benim ilham kaynağım olduğunuzu söyleyebilirim. yeni hikaye hakkında da çok müthiş olmuş mükemmel bi hikaye bizi bekliyor diyorum. kore dizisi formatında olan bölümler ağır basıyor sanki biraz bunda. güzel olmuş bence 🙂 MOON jee deki ay ve ayça GÜNEŞ teki güneş hikayenin adını belirlemiş olabilir mi doğrumu düşünüyorum acaba?? o adama da çok sinir oldum ve bence nişanlısı olan kız da kötü karaktere benziyor. bilmem içimden bi ses öyle diyor … Kıza(Ayça) çok üzüldüm ama hak vermedim sonunda bence de ölmeye değmez aklından geçse bile bastırmalıydı o hissi. Bu kadar mı ümidi kesmiş hem o gayet iyi bi doktor ve güzel de bi geleceği var şu an yoksa da olabilir moon jee onu kurtarmasa ölecekti ve bence eğitimi bunca sene yaşadıkları hiçbir şeye yaramayacaktı kendine yazık edecekti 😦 tek burayı sevemedim yakıştıramadım diziye ama onun dışında senaryo çok güzel akıcı ve heyecanlı. diğer bölümleri heyecanla beliyorum soran arkadaşlarıma söylicem hemen : hikaruivy nin yeni dizi senaryosu gelmiş diye eminim hemen açıp okuyacaklardır artık yarın bol bol konuşuruz bölüm hakkında onlarla. 😀 hep böyle güzel bir hayal gücüne sahip olmanızı dilerim.

    • @kore hayranı: Hoşgeldiniz Kore hayranı! Ne güzel şeyler yazmışsınız böyle! Çok teşekkür ederim, beni mahcup ettiniz 🙂 Bu arada blog açmaktan daha kolay bir şey yok; wordpress.com sayfasına gidip “sign up”a tıklayarak kullanıcı adı ve blog adı alabilirsiniz. İsterseniz sonra maille daha detaylı anlatırım…

      Hikâyenin ismiyle ilgili güzel tahminlerde bulunmuşsunuz; gerçeklik payı var 🙂 Ama sadece Moon ve (Ayça) Güneş’ten kaynaklanmıyor, Hae In’in Hae’si de güneş anlamında… Bunlardan ileriki bölümlerde bahsedeceğiz zaten 🙂 Ayrıca intihar olayı biraz “dramatik” oldu, kabul ediyorum. Ayça da bunu yapacak kız değil aslında; ama bir an boş bulundu. Sonradan bu salaklığı için kendisine çok kızacak! 😀 Lütfen ikinci bölüme kadar sabredin; asıl olaylarımız ikinci bölümde başlayacak 😀 Bu arada benim gönüllü medya elçiliğimi yapıp arkadaşlarınıza tavsiye ettiğiniz için ayrıca teşekkür ederim 😀 Sevgiler ^^

  11. Hikaruivy, çingucum yeni hikayen hayırlı uğurlu olsun. Öncelikle yorum biraz geç kaldı kusura bakmayasın bu aralar ödev peşlerinde koşturuyorum:( Ama geç olsun güç olmasın diyerek haftasonumu hikayelere adadım 🙂

    Öncelikle ellerine sağlık, yine güzel bir hikaye ve süper karakterler bizi bekliyor^^
    Oyuncular bölümde yaptığım tahminleri yüzde kırkı tutatacak gibi hadi bakalım.
    Öncelikle şu böcek olayı ve otobüsten fırlaması şöförün koşturması falan oralara bayıldım. Ha birde moonwalk kısmı süperdi, biran bende hayal gördüğünü sandım ama meğer gerçekten yapmış ahaha

    San Young’u ilk sahnesinden sevmedim zaten sonradan yaptı yapacağını bizim kıza, Han Seul’ü ise ilk okuduğum sahneden ısındım ne yalan söyliyeyim hehe:) Bu arada San Young’un açıklığıda şok ediciydi. Yani sırf iş için biriyle evlenicem demesi falan yüzsüzlüğün dibine vurmuş maşallah ahaha, İyişallah diğer bölümlerde ayça için kıvrandığını pişman olduğunu görürüz de yüreğimize su serpilir ahaha

    Moon Jee karakterini sevdim doğrusu, her ne kadar kalbinde başka biri olsada Hae in’in onu küçük bir çocukmuş gibi sevdiğini düşündüm bende:) eğer bir aşk üçgeni olursa bunun Moon Ayça ve Han seul arasında olacağını düşünüyorum. Moon Hae’yi unutabilirse ya da Ayça ona unutturabilirse:)

    Bakalım okuyup göreceğiz derken ellerine sağlık ve diğer bölümlerde kolaylıklar dilerim Çingum. Sevdim ben bu hikayeyi bakalım ilerde neler olucak 😉

    • @Astrea: Rica ederim çingum, hiç önemi yok… Ben de üç gündür koşuşturmaktan bloga bile giremiyorum. Oluyo ööle…

      Tahminlerin konusunda bir şey söyleyip de sürprizi bozmayayım 😀 Ama ikinci bölümde hikâye biraz değişik bir yöne gidecek, bugün bölümü ekleyince siz de göreceksiniz 🙂

      İlk bölümlerdeki klasik Kore dizisi komedisini es geçemedim 😀 Çok eğleniyorum böyle absürd sahneleri yazarken! San Young’a ve Han Seul’e pek objektif bakmamışsın sanki, haha 😀 Ama olsun… Moon Jee konusunda da ser verip sır vermiyorum: Bakalım, hep birlikte göreceğiz!

      Güzel sözlerin için teşekkür ederim çingum, sonraki bölümlerde görüşmek üzere ^^

  12. selamlar hikarucum, berna’nın hikayesinden yeni koptum ayça’ya geldi sıra, çok ta iyi oldu, senin akıcı dilinden bir hikaye daha okumak güzel olacak..

    öncelikle my lovely roommate’de karakterlerin özellikleri ilk bölümden kendini belli ediyordu. bu hikayen gerçekten daha karmaşık. feci aşk üçgenleri, dörtgenleri kokusu aldım ben ya hayırlısı 🙂 hee in han seulden hoşlandı, han seul muhtemelen ayçadan, ayça da belki kurtarıcı prensinden 🙂 uff neler olacak acaba 🙂

    neyse benim ilk bölümdeki favori karakterim kesinlikle moon jae oldu, çok doğal, çok sempatik kendisi.. han seul ise jung woo gibi rengini sonradan belli edecek muhtemelen, onunla ilgili yorumlarımızı sonraya saklayalım..

    ayçanın intihar teşebbüsü içinse fazla üzülmedim çünkü sen san young’tan intikamımızı söke söke alacaksın ben buna eminim..

    son olarak hikaye yazmaya devam etmene çok sevindim.. kendine iyi bak^^

    • Selam masalcım! Yeni bloguma hoşgeldin ^^

      İlk bölüm itibariyle biraz daha kompleks bir hikaye izlenimi verebildiğime sevindim 🙂 Sanırım bu biraz da her karakteri tanıtmaya çabaladığım için oldu. Ayrıca aklımdan geçenleri yine her zamanki gibi iyi çözmüşsün: Bu defa aşk üçgenleri, dörtgenleri, hatta beşgenleri olabilir 😀 Karakterlerin arasındaki ilişkiler çok daha çabuk ilerleyip karmaşıklaşacak, bunu söyleyeyim sadece.

      Moon Jee’yi sevdiğine mutlu oldum 🙂 Üstelik Joong Ki’yi Sungkyunkwan’da filan izlemiş olsan çok daha severdin eminim 😀 Onun sempatikliği benim de çok hoşuma gidiyor. Han Seul ne kadar cool’sa bu çocuğumuz da o kadar sevimli 🙂

      Ayça’nın intihar teşebbüsü aslında onun için dönüm noktası oldu: En karanlık gecenin ardından en aydınlık güneş doğar misali 🙂 Evet, şimdilik fazla ayrıntıya giremiyorum ama okudukça bana hak vereceksiniz diye umuyorum 🙂

      Tekrardan teşekkür ederim yorumun için. Sonraki bölümlerde görüşmek üzere ^^

  13. Ne yaptım biliyor musun? Baktım pc başına geçemiyorum ilk iki bölümü çıkarttım ve iş yerine götürdüm okumak için. Kızdım kendime neden daha önce düşünemedim ben bunu diye. Hastam ile ilgilendikten sonra çıkarttım okudum. İlk bölüm iş yerinde bitti tabi gelip geçenler elindeki kağıda bakıp gülme krizleri geçiren beni görünce önce şaşkınlık geçirdiler sonra halime güldüler. O zaman hemen bölüm yorumuna geçiyorum.
    Yine süper güzellikte bir hikaye ile dönüş yapmışsın. O kadar işinin arasında bu ilhamı nasıl ağırlıyorsun hayret ediyorum, hayranlık duyuyorum. Elimde kayıtlardan okurken karakterileri kim canlandırıyordu hatırlayamadım ama bu daha değişik bir hava verdi gözümde canlandırdım tipleri Hae In ile Han Seul cuk oturdu seçtiklerinle. Ayça için ben başka birini hayal ettim ama kızma tamam mı 😀
    Moon Jee karakterine bayıldım hikayenin ay tarafı o olsa gerek 😉 Ne ay ama dolun ay o ne ilk dördünü ne son dördünü nede yeni ayı olsun o hep dolun olarak kalsın 😀
    Han Seul ve Ayça arasında geçen moonwalk olayına öyle bir kahkaha patlattım ki hastam kahkahamdan korktu dönüp birde ona anlattım bu nedenle diye ancak eni vici vokke dediğim zaman bende kayışların koptuğunu sanıp tepki vermedi eminim demiştir “Zavallı kız daha çok genç.” ya da ” Allah’ım ben kimin eline düştüm böyle ” 😀 Bu arada eni vici vokke’yi gördüğüm an küçüklüğüm aklıma geldi. Harbiden dedim ne güzel sallardık yarabbi 🙂
    Sonraki kopuş noktam Han Seul’ün hastanada gözlerini açtıktan sonra Ayça’nın moonwalk’unun gerçek mi hayal mi olduğunu düşündüğü dakikalardı. Ay Gong Yoo’nun suratı aklıma geldikçe hala gülüyorum 😀
    Ve ve Moon Jae bizim kızı köprünün üstünde gördüğünde “Eğer beni bir travma yaşatarak cezalandırımaya çalışıyorsan, lütfen bu intahar eden birinin son görüntüsü olmasın” yakarışıydı. Ay ne güldüm ne güldüm ya! Birde sonrasında ” Ay şu gözlerin korkunçluğuna bak” deyişi yok mu? Tam sıkıştırmalık olmuş ya!

    Çok konuştum ben ya -yani yazdım 🙂 – kısacası eline koluna dizine(E Laptop ise dizde içinde 😀 ) sağlık çingucuğum. İkinci bölüme geçiyorum ben 😉

  14. @sermin: hoşgeldin çingummm! senin yorumlarını okumak büyük zevk; bunca işin gücün arasında çıktı falan almakla uğraşıp okuduğun ve yorumladığın için ellerine, gözlerine sağlık ^^ millete deli izlenimi vermene sebep oldum demek! senin adına üzüldüm ama bana bundan daha güzel bir iltifat olamazdı, haha 😀 😀
    bunca işin arasında ilhamı şöyle buluyorum: canım sıkıldıkça acaba sıkıcı olmayan bir hayat nasıl olurdu diye düşünerek! 😀 ayça’nın hayatı ise ilk bölüm itibariyle (oldukça sefil olmakla beraber) sıkıcı olmaktan son derece uzak! 😀 😀 bu arada ayça karakteri olarak kimi hayal ettin merak ettim… korkma kızmam, ben de kendi kardeşimi düşünerek oluşturmuştum onu sonuçta! 😛
    moonwalk olayı galiba hikayenin zirvelerinden biri oldu 😀 seni de güldürdüğüme sevindim. eni vici vokke’den bahsetmeden olur mu, hem de ne biçim sallardık! all that she wants’ı ben hâlâ “oldatçıvantz” diye söylerim, haha 😀
    Moon Jee’nin tepkileri çok şirin hakikaten. çocuk şirin, ben napiyim?! 😛
    ikinci bölümde görüşürüz ^^

  15. Veee sonunda ben de okudum! Şu hikayeye ne zamandır başlayayım diye niyetlenip, bir türlü başlayamıyorum. Önceden başladığım hikayelerin de son bölümlerini bir türlü okuyamamıştım. Son bir kaç gündür kendimi hikayelerinizi okumaya verdim. Herkesin yeni bölümlerini okuyup, winpohunun hikayesini de bitirince soluğu burada aldım.

    Tek kelimeyle BAYILDIM! My Lovely Roommate daha senaryo havasındaydı, bu hikayede süper bir denge tutturmuşsun. Hem hikaye havası var, hem de bir senaryo gibi herşey gözümüzde canlanıyor, müzikler sahnelere cuk oturuyor. Tam anlamıyla Kore romantik komedilerinin havasını taşıyor hikayen. Su gibi akıp gidiyor, okurken duraklatmıyor ya da sıkmıyor.

    Öncelikle karakter seçimlerin süper. Gong Yoo başımızın tacı zaten, benim hikayemin Jisub’ı da burda Moon Jee olmuş. Zaten her yerde ve koşulda bayıldığım biri olduğundan, Song Joong Ki tercihini ayakta alkışlıyorum^^ Lee Min Jung da sevdiğim bir oyuncudur, burda Midas’taki gibi hemşire olmuş^^ Aslıhan Gürbüz de bir romantik komedi için çok doğru seçim. Burda da başrolü yine Türk yapmışsın çingu.

    Eni vici vokke benim de sıkça geyiğini yaptığım bir şeydir. Hatta günlük hayatta sıkça kullanırım, ekşi sağolsun. Gördüğüm anda koptum. Hele ki ardından Ayça dans etmeye başlayınca daha da koptum, yarıldım bildiğin. Ardından Han Seul Hae In ile konuşurken “Siz yaralı yatarken tepenizde dans ettiğini sanmam” dediğinde tekrar koptum, süperdi. Tam bir romantik komedi sahnesiydi. Zaten bölüm boyunca aksiyon bitmek bilmedi.

    Gelelim tahminlere, şu an en net tahminim Hae In’in Han Seul’de gözü olduğu. Bunun dışında Moon Jee ve Ayça bir şekilde beraber yaşamaya başlayacaklar diye hissediyorum. Moon Jee garibim Hae In’i Han Seul’den bolca kıskanacak. Ayça belki Han Seul’ü kullanarak San Young’tan intikam almaya çalışır, San Young’ın aklı sonradan başına gelebilir diye düşünmekteyim.

    Ellerine sağlık çingu. Oh 7 bölüm var elimde, keyifle okurum beklemeden:)

    • @kimbapsushi: Hoşgeldin çingucum! ^^ Okullar tatile girdi yanılmıyorsam, di mi? Artık seni nette daha sık görürüz inşallah; uzun blog yazılarını özlemiştim 🙂

      Hikâyeyi beğenmene çok sevindim. Yine bir romantik komedi, ama bu kez senaryo formatında değil de biraz daha roman tadında. Ama tabii rahat okunsun diye öyle betimlemeli falan değil, daha akıcı olmasına gayret ettim; sen olmuş diyorsan tamamdır 😀 Karakter seçimleri konusunda aslında biraz mahcubum size: Senin ve Lee’nin oyuncularınızı çaldım resmen, aha 😀 Ama Han Seul deyince Gong Yoo’dan, Moon Jee içinse Joong Ki’den başkası gözümde canlanmadı, mianeee 😦 Başrolü yine Türk yaptım, evet. Böyle iki kültürü karıştırma olayı çok hoşuma gidiyor, yalan diil 🙂

      Moonwalk sahnesini ben de sırıtarak yazmıştım; sizin de eğlenmenize çok sevindim cidden 😀 😀 Çok seviyorum böyle biraz absürt, eğlenceli sahneler yazmayı da, izlemeyi de 😀 😀 (izlemek deyince aklıma hemen the Greatest Love geldi; TGL’de insanı yaran sahnelerden bolca mevcut olduğunu hepimiz biliyoruz 😀 )

      Tahminler her zamanki gibi çok yerinde. Moon Jee-Hae In-Han Seul üçgeni, San Young’dan intikam, aklı başına sonradan gelen San Young… Hepsini ilk 8 bölümde göreceğiz. Bölümler ilerledikçe olayların bayaa farklı yerlere gideceğini de göreceksin 😉 Bakalım seni şaşırtmayı başarabilecek miyim? 😉

      Yorumun için tekrardan teşekkürler tatlım! Sevgilerimle ^^

  16. bir haftadır oturup adam gb okuyacak zaman arıyordum, her seferinde bir şey çıktı yarım bıraktım ama dünden bu yana 4 bölümü de devirdim 😀 😀 aferin bana heheh 😀
    ilk bölüm çok heyecanlı hemen ikinci bölümde neler oldu diye merak ediyorsun, ve bu da bildiğin kdrama olmuş, kaldıkları evden tut atlamaya çalıştığı köprüye kadar 😛 hepsini gözümde canlandırdım 😀 ilerleyen bölümlerde de mekanlarla ilgili tahminlerimi tek tek suncam sana 😀
    aslıhan gürbüzün güelim yeşil gözlerine mavi lens çok güzel gitmiş, söylemeden de geçemicem 😀 han seul ve moon jee’nin kardeş olduğunu hemen sezdik tabiki ama bunu profesyonel bir kdrama izleyicisi olduğumuz için tahmin ettiğimizi var sayıyorum, “bilene! uzmanlık sorusu gibi” düşünelim yani bunu 😀
    moon jee ile ilgili “her seferinde kızlar kendileri gelip onunla çıkmak istediklerini söylerlerdi! Eh, Moon Jee de insanları kıramayacak kadar kibar bir çocuk olduğu için (!) şimdiye kadar pek çok kız arkadaşı olmuştu.” dedin ya koptum orda, cidden pek kibarmış jönümüz 😀 gerçek hayatta olsa paralarsın ama böyle tipleri heheh 😉
    San Young’u da parçalamak istedim açıkçası, tamam “kore rüyası”nı fazla abarttı belki ayça ama yani bu kadarı da pes, neyseki intikamını aldı ilerleyen bölümlerde, inş daha çok sürünür şerreeefsizzzzz 😛
    izninle şimdi de sonraki bölüme geçiyorum 😀 😀

    • ay en önemli şeyi söylemeyi unutuyordum… “Ayça hüzünle, aşağıdaki nehrin sularına baktı. Kendisi de bir köpük olsaydı keşke, şu sulara karışabilseydi…” bildiğin siren sendromu bu, bu kısmı okuduğumda şok oldum, ama işte kalp kalbe karşıdır derler, kanayan yaramız demekki ki bana da ilham olmuş 😀 şuan ortak bir şey buldum diye moonwalk yapıyorum bende 😛

      • @makino: ooo, kimler gelmiiiş!! hoşgeldin çingum benim. yine bol bol yorumla gelmişsin, yaşasınnn! 😀 😀

        “bu da bildiğin kdrama olmuş” valla beni bundan daha mutlu edecek bir cümle yoktu, hehe 😀 mekanları aşağı yukarı benzer bir biçimde kafamızda canlandırdığımıza eminim; yeterince kdrama izlemiş herkes gibi! 😀

        ahaha, evet, aslıhan gürbüz’ün yeşil gözlü olduğunu bilmekle beraber gerçekleri azıcık çarpıtmak çok da sorun olmaz diye düşündüm. yoksa benim kardeşimin gözleri gibi güzel gözleri olan sevimli mi sevimli bir aktrisimiz yok ne yazık ki 😛 😛 mavi gözlü saadet ışıl aksoy, ya da pelin karahan olabilirdi; ama bence ikisi de ayça rolüne aslıhan gürbüz kadar yakışmazdı… han seul ve moon jee’nin kardeş olduğunu sezeceğinizi biliyordum! gerçi benim sevgilim anlayamadı biliyo musun? kdrama kültürünün eksikliğinden deyip geçiyorum, yoksa zekâsından şüphem yok, hehe 😀

        Moon Jee’nin çapkınlığı bile şeker; ama haklısın, gerçek hayatta pek sevmem herkese mavi boncuk dağıtan tipleri 😛 😀 ama söz konusu olan SJK ise gerisi teferruattır! 😀

        Ve ve ve küçük deniz kızı sendromu elbette! Ayça’mız da küçük sirenlerden biri; melek Ceren yerine onu seçmediyse, kendisini kurtaracak başka prensler olacağını bildiğindendir! Haha 😀 😀

        Yorumun için çok teşekkür ediyorum canım ^^ Diğer yorumlarına geçiyorum neşeyle, laylaylom! 😀

  17. acaip durum dedi ki:

    vayy.. ne desem bilemedim şu an :S

    hala final sahnesinin ve müziğinin etkisindeyim ..
    kendime gelmeden diğer bölüme geçmek ve iyiden iyiye kendimi kaptırmak istiyorum müsadenle 😀

  18. Dönüp dolaşıp yeniden hain yazarın kollarına düştüm (:
    İkinci hikayen için tebrik ederim çingu^^ Açılışı bile beni şaşırttı 😀 Daha tanışma kaynaşma töreni şeklinde bir bölüm niyetiyle okumaya başladığım bölümde yok yoktu.
    Dakika 1 nappın namcamız bile var elimizde 😀 Kızdıkça kime söylenmemiz gerek biliyoruz:P

    Hikayemizde yaramaz ufaklık bakışlarıyla asice aşkını ilan etmeyi bekleyen bir de Moon Jee’miz var (:
    Ayça ile daha önce tanıştığımda asla gözümde canlanan biri değildi Aslıhan Gürbüz. Masmavi gözleriyle damga vuran bir güzel bekliyordum zira ben huh Ama yinede Kavak Yellerinin 4u85729875897902345t7 bölümünün ardından Aslıyı buraya transfer etmediğin içinde milyonlarca kez teşekkürler çingu 😛

    Hmm Karakterleri çok sevdim ben 😀 Nappın namcayı bile (: O Bizim Han Seul ile didiştikçe Ayça ile Han Seul arasındaki bağları güçlendirecekmiş gibi geliyor bana 😀 Aşk üçgeni beşgeni farketmez karakterlere bağlanmayacağım bu defa 😀 Kendimi ona zorlayacağım yada 😀

    Ayça beni çok güldürdü. Gümbür gümbür Kore sokaklarından bir Türk kızı geçti. Dakka bir Acil müdahalede bile bulundu 😀 Unni iyi kızsın hoş kızsında birinci bölümde nehre atlama planları noluyor bakayım^^ Kore’ye geldik Han nehrinin tadına bakmadan olmaz havalarıda kime?
    Dua et yanında yamacında sevimli Moon Jee vardı da bu dünyada tuttu seni 😀 Gene çemkirerek yorum yazmaya başladım değil mi ben?

    Hep diyorum ya sabaha karşı okuma şu hikayeleri diye kendime 😀 Söz dinleyen yok gene pööf 😦

    Bu arada yazın Türk-Kore ortak yapım, hayata çekik bakma Ansiklopedisi gibi olmuş (: Ne çok bilgi edindim sayende 😀

    Ellerine sağlık 😀 Teşekkürler çingu(: Sevgiyle Kal ❤

    • @OhYoonJoo: Hoşgeldin!! 😀 😀 Bana böyle hem kızar hem de benden vazgeçemezsin işte! 😀 😀 Umarım bu sefer seni çok fazla sinir etmemeyi başarırım, haha! 😀

      Eh biraz daha tecrübelendim canım, o yüzden bu hikayede ilk bölümden aksiyona tavan yaptırmayı başardık 🙂 Daha ilk bölümden bütün nefretimizi boşaltacağımız bir nappunnamca koydum ki bana değil ona kızasınız, haha 😀 Moon Jee’mizin yaramaz ve afacan bakışlarını, Ayça’nın gümbür gümbür Kore sokaklarında salınmasını ve diğer karakterlerimizi gözünde canlandırabildiğine sevindim. Bu arada evet, masmavi gözlü bir aktris deyince insanın ilk aklına gelen isim Aslıhan Gürbüz olmuyor, ama Kavak Yelleri’nin tikky Aslı’sının da yüksek oranda sevimlilik, sempatiklik ve biraz da komiklik gerektiren Ayça rolüne pek yakışmayacağını düşünerek onu seçmemiştim 🙂 Nehre atlama planının çok alelacele ve Ayça’nın karakterine pek de yakışmayacak şekilde geliştiği doğru; ama takdir edersin ki böyle dramatik yönü yüksek olaylar olmadan Kore dizisi olmaz, haha! 😀 😀 Ayrıca rica ederim canım, bol bol çemkirebilirsin, ben çok eğleniyorum okurken! 😀 Teşekkür ettim yorumun için, sen de sevgiyle kal, may the force be with you! 😀

  19. Yeni okuyucunuz geldi efendim Ellerinize sağlık 🙂
    Başlangıç olarak çok hoşuma gitti. Tipik Türk okuyucu olarak Ayça Han Seul’e aşık olur Hae In zaten Han Seul’a gönlünü kaptırdı vs düşünceler geçti 🙂
    Ama ekstradan şunu da düşündüm öyle olursa harika olacak gibi geliyor 🙂 Han Seul ve Moon Jee kardeş çıksınlar 😀
    Ne entrika olur yahu

    • @Selin: Hoşgeldin yeni okuyucum ^^ Çok teşekkür ederim yorumun için, bakalım dediklerin çıkacak mı? 😉 Spoiler vermemek için kendimi zor tutuyorum, en iyisi okuyup görünüz diyorum 😉 Sevgilerimle, keyifli okumalar ^^

  20. minekibuu dedi ki:

    Dayanamadım gece gece bu hikayeye de başladım. Geçişler çok güzeldi, dizi tadında, ayrıntıyla canlandırılabilen, anlatımın için eline sağlık. Bu kez karakterlerle sıkı sıkıya bağım olmaması nedeniyle önyargısız giriştim okumaya. yeni hikayen bitmeden yetişmem, bunu bitirip tüm okuyucularla beraber olaya dahil olmak istiyorum sanırım. Tekrar eline sağlık canım.

    • @minekibuu: iyi etmişsin canım, fazla abartmadığın sürece az az hikaye bünyeye iyi gelir! 😀 😀 bu sefer anlatımıma biraz daha özen göstererek yazdım, karakterlerin iç dünyalarına daha çok girdim, bakalım bu tarzı sevecek misin? ayrıca karakterlerle sıkı sıkıya bağın olmasın zaten, gırrr! 😛 😀 😀 iyi okumalar ^^

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s