1. Bölüm

“Kader mi aşkı kovalar, aşk mı kaderi?

Kimseler çözemedi bu bilmeceyi…”

Shakespeare -Hamlet


(You’re Beautiful OST) Park Shin Hye – Lovely Day

Dışarıda pırıl pırıl bir bahar güneşi… Bu güzel günde, Incheon terminalinin geniş pistlerinde yansıyan gün ışığından daha parlak bir şey varsa, o da Ayça’nın maviş gözleriydi heralde…

Genç kız uçaktan henüz inmişti. Diğer yolcuların bu uzun ve sıkıcı yolculuktan dolayı yüzlerine sinmiş olan bezginliğe inat, onun yüzünde en ufak bir yorgunluk belirtisi yoktu. Aksine, sevimli yüzü ışıl ışıl bir gülümsemeyle aydınlanmıştı. Nasıl aydınlanmasın: Hayatının erkeğinin kollarına atılmasına şunun şurasında kaç dakika kalmıştı ki?!

Ayça tam bir sene dört ay on yedi gündür bugünün hayaliyle yaşıyordu: San Young’la Atatürk Havalimanı’nda ağlayarak vedalaştıkları o çok hüzünlü, çok acıklı gün geldi aklına… Hayatının en kötü günü! San Young iki senelik sevgilisinin kollarını boynundan çözerken:

“Uzun sürmeyecek,” diye fısıldamıştı, “Yeniden birlikte olmamız uzun sürmeyecek sevgilim… Gider gitmez aileme senden bahsedeceğim. Sonra iyi bir iş bulur bulmaz seni en kısa zamanda Seul’de bekleyeceğim… O zamana kadar sen de okulu bitirir, harika bir doktor olursun!”

“Okulu bitirmeme daha beş ay var,” diye dudağını sarkıtmıştı Ayça, küçük bir çocuk gibi. San Young ise gülerek onun alnına bir fiske vurmuştu:

“Beş ay uzun bir süre mi sanki? Göz açıp kapayıncaya kadar geçer… Hem bunca senedir emek veriyorsun, hem de tıp gibi çok zor bir bölüm okuyorsun. Diplomanı almadan okuldan ayrılmak olur mu?”

Ayça bir defa daha sıkıca sarılmıştı sevgilisine; sonra şımarık çocuklar gibi:

“Ama ne yapayım, beş ay ayrı kalacak olmamız o kadar gücüme gidiyor ki, şu an bile gözümü kırpmadan okulu bırakabilirim! Nolur, nolur beni de yanında götür!”

“Sen iyice delirdin,” diye gülmüştü San Young, “Hadi bakalım küçük hanım, evine geri dön ve bu yakışıklı sevgilinden gelecek haberi bekle!”

Sonra da Ayça’nın dudağına son bir öpücük kondurup pasaport geçişine doğru yürümeye başlamıştı genç adam. Ayça o anda yüreğinde beliren ağırlığı daha dünmüş gibi hatırlıyordu. Bir an, onu bir daha göremeyeceği korkusu düşüvermişti gönlüne. Gözlerinden seller gibi yaşlar fışkırmıştı. Aman Tanrım, bunu hayal bile edemiyordu! San Young’suz bir hayat düşünemiyordu artık!

Ayça birden başını iki yana sallayıp aklına gelen kötü anıları kovmaya çalıştı. Şimdi o korkunç günü düşünüp kendine eziyet etme zamanı değildi. Kore’ye ayak basmıştı işte, hayallerine kavuşmuştu!

San Young’un onu karşısında görünce ne kadar sevineceğinin düşününce yüzündeki gülümseme iyice genişledi. Havaalanının kapısından çıkıp bir taksiye el ederken hoplayıp zıplamamak için kendini zor tutuyordu!

Moon Jee’yle tanışın: Dört kişilik “Moon and Stars” grubunun lideri ve bas gitaristi olan bu yakışıklı genç adam, liseli-üniversiteli kızların sevgili Oppa’sı Moon Jee’den başkası değildi.

Moon Jee’nin karizmasını neye borçlu olduğunu söylemek zordu: Zekâ ile parlayan afacan gözlerine mi? Güzel yüzündeki her daim muzip ifadeye mi? Yoksa gitar, piyano ve kemanı değme sanatçılara taş çıkartan bir beceriyle çalmayı ve birbirinden güzel besteler üretmeyi başarmasına mı? Hangisi olursa olsun, genç adam ve grubunun her perşembe ve cumartesi sahne aldığı Rock barın sadece bu iki gecede hıncahınç dolu olmasının tek bir sebebi vardı: Moon Jee!

Şimdi de grubun diğer elemanlarına son yaptığı bestenin notalarını dağıtmış, tam beş saattir onları mola bile vermeden çalıştırıyordu. Tamı tamına yetmiş ikinci tekrardan sonra klavyedeki Hyung Kan derin bir nefes verip sandalyesine yığıldı:

“Ben bittim abi! Bugün benden daha fazla iş çıkmaz!”

“Olmaz, henüz nakarata geçişte yüzde yüz bir uyum yakalayamadık,” dedi Moon Jee, fakat grubun diğer elemanları da anında itiraz ettiler:

“Hyung, bugünlük burda bırakalım, nolurr!”

“Parmaklarımı artık hissetmiyorum!”

“Öğleden sonra dersim var benim, dersten önce hiç değilse iki bira atıp gevşeyecek zaman bırak bize!”

“Eeeh, tamam be tamam!” dedi Moon Jee en sonunda, hafif bir öfkeyle. “Hadi siz gidin de biralarınızı için bakalım, tembel herifler! Ben biraz daha çalışacağım…”

Ama grubun diğer üç elemanı çoktan enstrümanlarını bırakıp onun başına üşüşmüşlerdi bile. Hyung Kan yüzünde muzip bir sırıtmayla:

“Olmaz, sen de geliyorsun! Kızlara söz verdik…”

Deyip diğerlerinin de yardımıyla liderlerini tuttuğu gibi havaya kaldırıverdi! Üç çocuk, zavallı Moon Jee’nin tekmeleri havayı döverek “Hey! Bırakın beni! Bırakın diyorum!” diye bağıra çağıra itiraz etmesine kulak bile asmadılar ve kahkahalar eşliğinde hyung’larını da taşıyarak prova odasından dışarıya koşturdular.

Biraz sonra, yakınlardaki bir cafede tam dört kız tarafından çevrelenmiş olarak oturan Moon Jee, az önceki itirazlarını unutmuşa benziyordu! Yüzünde her zamanki çapkın ve ukala gülüşüyle kızların her birinin kulağına tatlı sözler fısıldayıp espriler yaparak onların elleriyle beslenmenin keyfini çıkarırken diğer üç eleman masanın öteki ucuna oturmuş, karşılarındaki manzarayı somurtarak izlemekteydiler.

“Anlamıyorum abi yaa, neden her seferinde bütün kızlar Moon Jee’nin etrafında pervane oluyor??” dedi Joon Hwa.

“Tamam adam yakışıklı, ama kızların biri bile bize bakmaz mı kardeşim??” diye bozuk attı Jin Beom. Sonra kızlara bağırdı: “Hey! Hiçbiriniz John Nash’in oyun teorisini duymadı mı?? Hepiniz tek bir adamın peşinden giderseniz sosyal fayda nasıl sağlanır??? Sosyal faydayı maksimize etmek için elde etme imkanınız olmayan en iyi adama değil, elde etme ihtimaliniz olan ortalama adama yüz vermeniz gerekir!”

Kızlar bir an şaşkınca birbirlerine bakıp kıkırdamaya başlarken Moon Jee alaycı alaycı sırıttı.

“İşte senin sorunun bu Jin Beom’cum: Kızlar nadide birer çiçek gibidir… Onlara “sosyal faydayı maksimize etmek” gibi sıkıcı tabirlerle yaklaşamazsın! Belki ileride iyi bir ekonomist olacak olabilirsin, ama sap geldin, sap gideceksin!”

Diğer oğlanlar bu lafa gülüşürlerken Jin Beom öfke ve utançtan kıpkırmızı olmuştu! Bir an ne diyeceğini bilemez gibi kekeledi; sonra birden gözü az ileride bar taburelerinden birinde yalnız başına oturmakta olan sarışın, hoş bir kıza takıldı. Moon Jee’ye dönüp kızı işaret etti:

“Öyle konuşmak kolay! Bizim kızlar senin tatlı diline değil, rock’çı kimliğine vurgunlar… Hadi bakalım, şu barda oturan sarışın yabancı hatunu da tavla da, asıl o zaman gerçek yeteneğini görelim!”

Moon Jee aldırmaz bir tavırla bardaki kızı şöyle bir süzdükten sonra önüne döndü.

“İlgilenmiyorum…”

“Hahaha! Beceremeyeceğim desene şuna!” diye bir kahkaha attı Jin Beom. Moon Jee hiç bozulmamıştı, sakince:

“İlgilenmiyorum,” diye tekrarladı, “Kıza baksana, yılan gibi gözleri var! –yüzünü buruşturdu- Iyy, mavi!” Sonra yanındaki kızları işaret edip devam etti: “Bizim güzel kızlarımızı bırakıp şu Gumiho gözlü kadına neden gideyim ki? Hiç tipim değil…”

Yanındaki kızlar heyecanla el çırpıp: “Oppaaa!” diye erirlerken Jin Beom’un suratı iyice asılmıştı. Kızlardan biri:

“Aldın mı cevabını?? İşte bu yüzden sizinle değil, Moon Jee Oppa’yla ilgileniyoruz!” deyip sertçe saçını savurdu. Diğer üç çocuğun yüzü çarşamba pazarına dönerken Moon Jee bir kahkaha patlattı:

“Harikasın Yu Ra!” Sonra iki kolunu Yu Ra ve Kim Eun’un omuzlarına atıp alaycı alaycı arkadaşlarını süzdü: “Ama bizim kazmaların laftan anlayacağı yok, boşuna yorulmayın derim… İyisi mi bu akşamki konserden sonra size içkileri ben tek başıma ısmarlayayım!”

Kızlar neşeyle el çırparken diğer üç oğlan yerlerinde tepinerek mızmızlanmaya başlamışlardı bile! Moon Jee ise onların bu halini görüp kendi kendine sırıttı: Kendine saf arkadaşlar seçmesi çok akıllıca bir karar olmuştu. Baksanıza, insana her gün bedavadan eğlence çıkıyordu!

“…Hong Kong başbakanının eşi ve kızı hizmetlerimizden öylesine memnun kalmışlar ki, sayelerinde Hong Kong başbakanı tarafından özel onur ödülüne layık görüldük… Ayrıca Dae-Han grubunun Hong Kong’daki Mai-Pu şirketini satın alması işlemine de sıcak baktıklarını söylediler. İhale yapılmadan önce ülkemiz şirketinin özel teklif vermesine izin verdiler. Böylece Dae Han grubu diğer ülke şirketlerine göre avantajlı bir duruma geçecek…”

Han Seul sahnede büyük beyaz bir perdeye yansıtılan sunum slaytlarındaki rakamları açıklayıp son iki ayda başardıkları işleri anlatırken başbakan, ekonomiden sorumlu devlet bakanı ve Dae Han grubunun CEO’sunun da aralarında bulunduğu konuklar onu yüzlerinde büyük bir memnuniyet ifadesiyle dinliyordu. Han Seul’ün çalıştığı birim olan başbakanlığa bağlı özel koruma müdürlüğünün başkanı Ha Dong Sae keyifle mırıldandı: “Aferin evlat… Çok iyi gidiyorsun…”

Koruma birimi üç sene önce kurulmuştu. Dong Sae bu birimin kurulması kararı alınınca mecliste kopan  kızılca kıyameti anımsadı: Ana muhalefet partisi: “Devletin kaynaklarını çarçur ediyorsunuz! Böyle saçma sapan bir birime ne gerek var??” diye hükümeti kıyasıya eleştirmiş, işi gensoru önergesi vermeye kadar götürmüştü. Fakat aradan geçen üç sene, başbakanın bu birimi kurmakla ne kadar ileri görüşlü davrandığını kanıtlamıştı. Üst düzey yabancı konuklar ve maiyetleriyle ilgilenenen profesyonel insanların varlığının, Kore’nin diğer ülkelerle kurduğu diplomatik bağları olduğu kadar ülkeler arası ekonomik ilişkileri de geliştirdiği yadsınamaz bir gerçekti.

Bu birimin en başarılı elemanlarından biri de 31 yaşındaki Kim Han Seul’dü. Dong Sae, bu genç adamı küçüklüğünden beri tanırdı: Üniversitede bile kavgacılığı ile ün salmasına karşın, aslında Han Seul’ün üzerine yapışmış olan bu kötü ünde çok az suçu vardı: Kendo ve Taekwondo’da genç yaşında ustalaşmış olan Han Seul, kötü bir lisede okumuştu. Böyle bir okulda çetelerin ne kadar baskın olduğunu bilirsiniz. Han Seul de kendini korumak için dövüşmeye başlamış; zamanla tüm çete liderlerinin dikkatini çekmişti. Her biri bu çocuğu kendi ekibine katmak için uğraşmış, ama sonuç alamayınca öfkeyle ona haddini bildirmeye karar vermişlerdi. Fakat her seferinde de zararlı çıkan kendileri olmuştu: Çünkü bu sevimli yüzlü genç adam kendinden beklenmeyecek kadar iyi dövüşürdü. Aynı anda on kişiyi birden tek başına dövebilirdi! “Fantom” lakabını boşuna almamıştı; gerçekten de ormandaki on kaplan gücündeydi! Nitekim, lise bitip de o kötü okuldan mucizevi bir biçimde üniversiteye girmeyi başardığı zaman bile Han Seul’ün geçmişinin izlerini silmesi pek mümkün olamamıştı: Hâlâ her çete liderinin hayali Han Seul’ü iyice bir benzetip ününe ün katmak olduğu için zavallı çocuk günlerini fight club tadında geçiriyordu!

Neyse ki son bir-iki yılda eskisi kadar düşmanı kalmamıştı. Ya da en azından, azılı çeteler artık ona bulaşmaz olmuştu. Şimdi asıl düşmanları, tam bir kurtlar sofrası olan politik arenada yükselmeye çabalayan genç diplomatlardı.

Nitekim Han Seul sunumunu bitirip alkışlar arasında salonun arka sıralarındaki yerine geçtiği zaman, hemen arkasındaki sandalyede oturan başka bir genç adam, tam bir yılan sesiyle fısıldadı:

“Aferin Han Seul… Yine dersine çok iyi çalışmışsın bakıyorum… Başbakanın ve Dae Han grubunun gözünü boyamayı gene başardın!”

Han Seul alaycı alaycı sırıttı. Başını çevirmesine bile gerek kalmadan konuşanın kim olduğunu anlamıştı: Kendisini en çok kıskanan genç diplomatlardan biri, San Young’du bu. Yüzündeki gülümsemeyi hiç bozmadan:

“En azından benim anlatacak bir şeylerim var,” diye mırıldandı. “Ya sen? Sen son bir buçuk senede üstlerine yaltaklanmaktan başka bir iş yaptın mı San Young?”

San Young öfkeyle yumruklarını sıktı! Sinirden titremesine engel olamadığı bir sesle tısladı:

“Basit bir bodyguard’a göre fazla kendini beğenmişsin Han Seul!”

“Sen de basit bir kıç yalayıcısına göre fazla gevezesin…” diye sakince cevabı yapıştırdı Han Seul. San Young’un kan beynine hücum etti!

“Senin!…” diye başlayıp tumturaklı bir küfür sallamak üzereydi ki, kendi müdürünün arkasını dönüp kaşlarını çatarak ona bakması ile kendine geldi. Kıpkırmızı bir suratla yerinde büzülürken Han Seul onun bu haline kıs kıs gülüyordu. Şu salak herif de olmasa, eğleneceği yoktu doğrusu!

San Young ise olduğu yerde dişlerini gıcırdatarak önündeki sandalyedeki genç adama nefret dolu bir bakış attı: Bu ukala heriften nefret ediyordu!!! İleride bir gün müsteşar koltuğuna oturduğu zaman ilk işinin koruma müdürlüğünü kapatıp Han Seul’ün kıçına tekmeyi basmak olacağına dair kendi kendine bir kez daha yemin etti.

Aslında Han Seul erken konuşmuştu: O gün onu çok daha eğlenceli olaylar bekliyordu. Elbette, genç adamın Tyler Durden-vâri, değişik bir eğlence anlayışı olduğu gerçeğini göz ardı etmemek şartıyla!

Başbakan ve diğer kodamanlara yapılan proje sunumları biter bitmez Han Seul kendini dışarı atmıştı. Yakasındaki kravatı gevşetirken devlette çalışmanın bazen oldukça zor olduğunu düşünüyordu… Neyse ki böyle günler pek sık yaşanmıyordu; yoksa gün boyu bir ofiste oturup sunum yaparak ya da dinleyerek ömür çürütmek hiç ona göre değildi. O, açık havaların insanıydı.

Dışarıda pırıl pırıl bir gün vardı. Han Seul keyifle temiz havayı içine çekti, sonra neşeli bir ıslık tutturdu. Yakışıklı yüzüne ona çok yakışan sevimli gülümsemesi gelip yerleşmişti bile.

Başbakanlık binasının az ilerisindeki bir otoparka park ettiği Mini Cooper arabasının kapısını açmıştı ki, hemen arkasında sevimsiz bir ses çınladı:

“Kim Han Seul! İşte yeniden karşılaştık!”

Han Seul gözlerini kısıp arkasını döndü. Yanılmamıştı. En büyük belalılarından biri, Fang Yoo karşısında duruyordu.

Fang Yoo ve yanındaki dört herif pis pis sırıtarak Han Seul’ün yanına kadar geldiler, tam karşısında durdular. Fang Yoo dişsiz ağzını açıp sırıttı:

“İki yıldır görüşemiyorduk, Fang Yoo Hyung’unu özlemişsindir…”

“Özlemez miyim, burnumda tütüyordun,” diye aynı alaycılıkla cevap verdi Han Seul, “Anlaşılan sen de çok özlemişsin ki, kodesten çıkar çıkmaz soluğu yanımda almışsın!”

Fang Yoo çirkin bir kahkaha attı. Tekrar Han Seul’e döndüğü zaman yüzündeki pis sırıtma hâlâ ordaydı, ama şimdi bir de gözlerinde öfkeli bir ışık vardı.

“Doğru,” dedi tükürür gibi bir sesle, “İki sene boyunca seni düşünmediğim bir an bile olmadı! Beni parmaklıkların arkasına yollayan dünkü piçi hiç unutmadım! Uyuşturucu sevkiyatından nasıl haberin oldu, söyle lan!”

“Eh, orası da bana kalsın,” diye sırıttı Han Seul ve adama göz kırptı: “Şöyle diyeyim sevgili Fang Yoo Hyung: Şimdi devlette çalışan maaşlı bir memur olmuş olsam da, eski mahallemi hiç unutmadım… O mahalleyi senin gibi pislik heriflerden temizleyip doğru dürüst bir yer haline getirmek için de elimden geleni yapmaya hazırım… Neyse ki mahalle sakinlerinden benim gibi düşünen çok insan var. Onların yardımları ve içeriden sağladıkları bilgiler sayesinde liseli gençleri zehirlemeye çalışan herkesi tek tek kodese tıktırmaya devam edeceğim!”

Naruto OST – The Rising Fighting Spirit

Han Seul konuştukça Fang Yoo’nun yüzü renkten renge giriyordu. Şakağında bir damar atmaya başlamıştı! Han Seul’ün büyük bir güvenle son cümlesini söylemesinin ardından bu dünkü böceğe haddini bildirmek için daha fazla bekleyemedi ve büyük bir öfke patlamasıyla cebinden bıçağını çıkarıp Han Seul’ün üzerine saldırdı:

“SENİ GEBERTECEĞİM!!!”

Liderlerinin harekete geçtiğini gören diğer serseriler de bağırarak Han Seul’ün üzerine çullandılar. Fakat genç adamı fazla hafife almışlardı: Onlar daha ne olduğunu bile anlayamadan Han Seul önce bir hanbal naga dwi chagi (ters döner tekme), ardından bir yop chagi (yan tekme) ve son olarak da momdollyo huryo chagi (360 derece döner tekme) ile hepsinin işini bir çırpıda bitiriverdi! Adamların her biri suratının ya da göğsünün ortasına yediği tekmelerle bir köşeye yığılırken Han Seul hiçbir şey olmamış gibi üzerindeki tozu silkeledi. Sonra arabasının kapısını açtı; sakin hareketlerle bindikten sonra son bir kez dönüp yerde kırık bir burunla kanlar içinde inleyen Fang Yoo’ya seslendi:

“Biraz aklın varsa bir daha bana bulaşmazsın! Yoksa bir dahaki sefere seni bundan çok daha beter ederim!”

Ve cevap bile beklemeden gaza bastığı gibi uzaklaştı. Fang Yoo ise acısından iki büklüm olmasına rağmen dişlerinin arasından bir küfür sallamadan edemedi.

“Seni pişman edeceğim Kim Han Seul! Seni doğduğuna pişman edeceğim!”

Ve bir kez daha acıyla haykırdı.

Moon Jee okuldan çıkmış; kulağında MP3 çalar, sırtında gitar çantası, mırıldana mırıldana sokakta yürüyordu. Aklı bir türlü tamamlayamadığı besteye takılmıştı; sözler çoktan yazılmıştı da, melodinin en vurucu kısmını bir türlü yerine oturtamıyordu! Oysa ki bu beste çok ama çok önemliydi: Hayatının aşkına yazılmış, hayatının bestesi olacaktı bu…

Zitten – Sunshine

Birdenbire genç adamın yüreği küçük bir serçe gibi hareketlendi: Az ileride, bestesine ilham kaynağı olan güzel prensesi sokağın köşe başında belirmişti!

Moon Jee’nin yüzüne kocaman bir gülümseme yayılırken genç adam kulağından kulaklığı çıkarıp öndeki kıza yetişmek için koşturdu:

“Hey Hae In-sshi! Sun Hae In!”

Hae In merakla kendisine sesleneni görmek için arkasını döndüğü zaman onun da yüzüne neşeli bir gülümseme yayıldı: Genç kız, iki ev ilerisinde oturan genç kolej öğrencisi Moon Jee’yi pek severdi.

“Selam Moon Jee!” dedi neşeyle. “N’aber bakalım? Okul nası gidiyor? Bu sene bitiyor mu?”

Moon Jee’nin az önce neşeyle parıldayan yüzü birden asılıverdi:

“Öff, açma şu konuyu! Bu sene de zor…”

“Tamam tamam, kızma, sormadım farz et,” diye güldü genç kız. Moon Jee bir kez daha yüreğinin titrediğini fark etti. Ne kadar güzel gülüyordu!

“Bu arada eve mi gidiyorsun?” dedi Hae In, Moon Jee “evet” deyince de koluna girdi: “Ben de öğle yemeğimi yedim, şimdi yeniden kliniğe gidiyorum… Sokağın başına kadar birlikte yürüyelim…”

İkisi rahat adımlarla yürümeye başlarken Moon Jee içinden bu yolculuğun hiç bitmemesini diliyordu. Hae In’in sıcaklığını kolunda hissetmek… ne güzeldi!

Sonra sessizliğin uzayıp aralarındaki atmosferin gerginleşmesinden korktu. Hemen:

“Ee, sen neler yapıyorsun bu aralar?” diye sordu, doğal olması için büyük çaba sarf ettiği bir sesle. Hae In ilgisizce omuz silkti:

“Ne olsun, hep aynı şeyler… Sabahtan akşama kadar klinikteyim… Bu aralar doktorlarımızdan biri ayrıldı, diğeri de doğum izni aldı. O yüzden onların boşluğunu da doldurmak için deliler gibi çalışıyorum!” Sonra hafifçe güldü: “Son derece sıkıcı ve rutin bir hayatım var yani…”

“Hımm… Sıkıcı bir hayattan kurtulmak için tek çare yeni bir aşktır!” dedi Moon Jee şakaya vurur gibi. Aslında yüreği boğazında tıp tıp atıyordu. Sonra yarı şaka yarı merakla ekledi: “Artık bir erkek arkadaş edinmenin zamanı gelmedi mi?” Alacağı cevaptan hem korkarak, hem de umutla genç kızın ağzından çıkacak olan sözlere kilitlendi.

Hae In’se yine ilgisizce konuştu:

“Yok şekerim, nerden bulacağım erkek arkadaş falan?? Gün boyu klinikteyim biliyorsun… Ve kliniğe gelen erkeklerin yüzde doksanı ya yetmiş yaşında Ajusshi’ler, ya da oyun oynarken orasını burasını yaralayan ufak veletler!”

“Biraz bana takılsan müthiş bir çevre yapacaksın, ama dinleyen kim?” diye dudak büktü Moon Jee. Sonra da biraz kırgınca ekledi: “Tam bir senedir haftada iki kez rock barda çalıyorum… Ama bir defa bile beni dinlemeye gelmedin!”

Hae In’in yüzüne şefkatli bir gülümseme yayıldı:

“Gelmeyi çok istiyorum, biliyorsun… Ama cumartesileri nöbetim var; perşembeleri ise Çarşamba akşamının nöbeti yüzünden çok yorgun oluyorum, evden dışarı adım atmaya bile mecalim kalmıyor… Ben senin gibi genç değilim ki Moon Jee!”

Moon Jee onun son sözlerini işitir işitmez feryat etti:

“İşte şimdi saçmaladın! Sen daha yirmi sekiz yaşındasın, neden genç değilmişsin?? Gençliğinin doruğundasın! Bu güzel günlerini böyle yapayalnız geçirmeye hakkın yok!”

Sonra birden kendine geldi genç adam. Utanarak dudağını ısırdı, kendini fazla mı açık etmişti acaba?! Hae In gerçekten de onun bu abartılı tepkisine şaşırmış gibiydi, fakat hemen kendini toparladı. Yüzüne yine neşeli bir gülümseme yayılırken:

“Demek gençliğimin doruğundayım, öyle mi?? Hahaha, çok teşekkür ederim Moon Jee-yah!” deyip elini uzattı, neşeyle karşısındaki genç adamın saçlarını karıştırdı. Sonra alaycı bir sesle ekledi: “Yine de senden tam dört yaş büyüğüm, noona’nım yani! Sen benim için endişelenmeyi bırakıp kendi gençliğini yaşamaya bakmalısın! Hem senin yaşında üniversitedeyken yeterince eğlendim ben!”

Moon Jee’nin yüzünden bir hüzün dalgası geçer gibi oldu. Genç adam belki de bininci kez, dünyaya dört sene erken gelmediği için kaderine küfretti içinden…

Hae In ise devam ediyordu:

“Ama sana söz: En kısa zamanda, yok dur dur, önümüzdeki bir ay içerisinde, mutlaka ama mutttlaka seni dinlemeye geleceğim! Sözüm söz, tamam mı?”

Moon Jee’nin dudakları buruk bir gülümsemeyle kıvrıldı. Hafifçe başını salladı genç adam; sonra çocuksu bir sesle:

“Pekala…” dedi. “Ama bak sakın unutma. Bir ay içinde kendi isteğinle gelmezsen, mazeret filan anlamam; seni sırtıma attığım gibi kaçırır, konserime öyle götürürüm! Anlaştık mı?”

Hae In gülmeye başladı. Bu şeker ufaklık onu her defasında çok eğlendiriyordu!

“Tamam tamam, unutmam, sözüm söz!”

Bu arada Moon Jee’nin evinin olduğu sokağa gelmişlerdi bile. Genç kız kendi yoluna gitmeden önce Moon Jee’ye dönüp göz kırptı:

“O zaman şimdilik hoşçakal Moon Jee! Derslerine iyi çalış, tamam mı??”

“Aşkolsun Hae In, yine bana çocuk muamelesi yapıyorsun!” diye feryat etti Moon Jee. Hae In neşeyle kıkırdadı:

“Tamam kızma, kızma! Seninle uğraşmak hoşuma gidiyor! Böyle dediğim zaman her seferinde çok bozuluyorsun ya, acayip eğleniyorum!”

“Oh valla, küçük hanımın soytarısı olduk desene!” dedi Moon Jee yarı şaka yarı kızgın. Hae In bir defa daha güldü:

“Küçük hanım değil, bana noona diyeceksin! Hadi iyi günler sevgili soytarım!”

“Görüşürüz AJUMMA!” dedi Moon Jee onu kızdırmak için bile bile. Ama Hae In kızmadı, hatta bir kahkaha daha attı. Moon Jee’nin yavaş yavaş sinirleri bozulmaya başlıyordu; bu kızda hiç yaş kompleksi yok muydu Allahaşkına??

Hae In arkasını dönüp yokuş aşağı yürümeye başladıktan sonra bile bir süre olduğu yerden ayrılmadı genç adam. Az önce yüzünü kaplayan geniş gülümseme, yerini yeniden hüzünlü ve düşünceli bir ifadeye bırakmıştı. Neşeli adımlarla uzaklaşan genç kızı uzun uzun izledi…

Sonra içini çekip yürümeye başladı. Kendi evinin önüne gelince dalgınca bahçe kapısını açtı, içeri girdi. Bahçe kapısını ardından kapamayı bile unutmuştu!

Gigliola Cinquetti – Non Ho L’eta

Yorgun adımlarla evine girip ayağını sürüye sürüye mutfağa gitti; sonra buzdolabından bir bira çıkartıp arka bahçenin verandasına geçti. Bezgince verandaya oturdu, ayaklarını bahçeye doğru sarkıttı. Dalgın gözlerini bahçeye sabitledi. Yaz sıcağında bahçeden buram buram yükselen taze ot kokusunu içine çekti.

Ah, Hae In…

Sonra, bahçedeki bir çiçekten diğerine uçan kocaman, beyaz bir kelebeğe takıldı gözleri. Hae In’in tam da bu kelebek gibi olduğunu düşündü: Çok güzel, çok narin… ama asla ele geçirilemez! Öylece önünüzden özgürce uçup gider…

Genç kızı ilk defa gördüğü zamanı düşündü: Bu güzellik bir buçuk sene önce bir akşam, sokağın başındaki markette alışveriş yaparken rafların arasında karşısına çıkmıştı. Moon Jee onu görür görmez nasıl donup kaldığını dünmüş gibi hatırlıyordu. Hae In elindeki konservenin üzerinde yazanları okuyordu. Kaşları hafifçe çatılmıştı. Moon Jee onun güzel ve biçimli burnunu, güzel gözlerini, öpülesi dudaklarını profilden izlerken zaman durmuştu sanki. Moon Jee şaşkınlıkla elini kalbine götürmüştü: Şimdiye kadar hiç yaşamadığı bir duyguydu bu. Bu… aşk mıydı?

Sonra, alışverişi falan bırakmış, genç kızı izlemeye başlamıştı. Hae In her şeyden habersiz, alışverişi tamamlayıp evine dönerken sapıklar gibi onu takip etmişti! Hae In’in iki ev aşağısında oturduğunu gördüğü anda sevincinden kalbi duruyordu sanki: Demek bu güzel kız komşusuydu! Ne büyük şans! Bundan sonrası çocuk oyuncağı olacaktı.

Moon Jee hayatı boyunca kızlar konusunda hep çok şanslı olmuştu. Hayatında bir defa bile çıkma teklif ettiğini hatırlamıyordu; her seferinde kızlar kendileri gelip onunla çıkmak istediklerini söylerlerdi! Eh, Moon Jee de insanları kıramayacak kadar kibar bir çocuk olduğu için (!) şimdiye kadar pek çok kız arkadaşı olmuştu. Ama aşka oyun gözüyle bakıyordu genç adam; biten ilişkilerinden hiçbiri için üzülmemişti. Aşk acısı çekenleri ise resmen anlayamıyordu; bu aklının alamayacağı bir şeydi: Ne var sanki; biri giderse diğer gelirdi, denizde balıktan çok ne var?! Moon Jee’nin motto’su şimdiye dek hep bu olmuştu.

Fakat Hae In’i tanıdığı anda her şey bir anda değişmişti: Artık aşk acısı çekmek, birini sevip de ulaşamamak neymiş, acı bir tecrübeyle anlıyordu…

Aslında başta her şey güzeldi: Moon Jee kolaylıkla bu komşu kızıyla tanışmış, onunla arkadaş olmayı başarmıştı. Muhabbetleri de gayet keyifliydi: İkisi de birbirine hemen ısınmış, kısa sürede samimi olmuşlardı.

Fakat asıl sorun da burda başlıyordu zaten: Hae In ona hep çok yakın davranıyordu, ama bir erkeğe davranır gibi değil de küçük bir çocuğa davranır gibi! Evet, besbelli bu kız kendisini genç bir adam olarak görmüyordu! Moon Jee’nin bütün taktikleri de bu noktada kilitlenip kalıyordu işte. Böyle bir şeyle nasıl baş edilir, hiçbir fikri yoktu! Şimdiye kadar kendisini erkekten saymayan bir kızla karşılaşmamıştı ki hiç!

Genç adam üzüntüyle dudaklarını ısırıp yüreğine düşen umutsuzluğu kovmaya çalıştı. Elindeki biradan kocaman bir yudum daha aldı ve kaşlarını çattı: Evet, vazgeçmeye niyeti yoktu! Ne yapıp edip, Hae In’e ne kadar harika bir adam olduğunu ispat edecekti!

Sonra birden az önceki konuşmalarını hatırladı ve içi bir defa daha heyecanla titredi: Hae In, sonunda kendisini dinlemeye geleceğine söz vermişti!

Birden genç adamın yüzüne umut dolu bir gülümseme yayıldı: Bu sabah Jin Beom’un dedikleri geldi aklına: Kızların Moon Jee’nin rock’çı kimliğinden çok etkilendiklerini söylemişti Jin Beom. Ve haklıydı da!  Moon Jee, gerçekten de sahnede şarkı söylerken devleştiğinin farkındaydı. Eğer Hae In de onu böyle görürse…

Yüreğine düşen yeni bir heyecanla birden oturduğu yerden fırladı! Hemen kapının girişine bıraktığı gitarın başına koşturdu. Gitarı kılıfından çıkarırken ağzı kulaklarına varııyordu: Hae In için yaptığı harika bestenin tamamlanma vakti gelmişti!

Hae In’in kendisini dinlemeye geldiği akşam birazdan tamamlayacağı bu besteyi ilk defa söyleyecekti… Onun gözlerinin içine baka baka söyleyecekti hem de. İşte o zaman, Hae In her şeyi anlayacaktı…

Moon Jee, büyük bir hevesle çalışmaya başladı…

Ayça Seul’ün kalabalık caddelerinde neşe içinde geziniyordu. Gördüğü her şey, genç kızın neşesini daha da artırır gibiydi. Arada bir, tuhaf kıyafetler giymiş genç kızları süzmeden edemiyordu. Ayrıca bu kızlar neden hep sıfır bedendi yahu?? Zavallılar resmen kıtlıktan çıkmış gibi görünüyorlardı; ayrıca o ince bilekleri onbeş santimlik topuklular üzerinde her an kırılıverecek gibiydi; rahatına fazlasıyla düşkün olan ve salaş kıyafetlere bayılan Ayça onlara acımadan edemedi…

Arada bir, yanından geçen insanların kendisini işaret edip fısıldaşmalarına da artık alışmıştı. Evet, mavi gözleri onun yabancı olduğunu hemen ele veriyordu; n’oolmuş yani?

Elindeki haritayı tutup nereye gideceğini kestirmeye çalışırken yanından geçen iki genç çocuktan biri:

“Oha, gözlere bak, Angelina Jolie gibi!” dedi. Diğeri ise:

“Bırr, bence çok itici! Üstelik Angelina Jolie’nin böyle bir göbeği olduğunu hiç sanmıyorum!”

İki çocuk kıkırdamaya başlayınca Ayça’nın sabrı birden taştı! Ani bir hareketle ikinci konuşan çocuğa döndü:

“Sen!” diye bağırdı ve işaret parmağını çocuğun gözüne sokar gibi uzattı: “Sen önce kendi kılığına bak! Pembe parlak bir tşört ve skinny jeans! Sen cidden erkek misin be?”

Çocukların cevap vermesine bile fırsat kalmadan Ayça “hıh!” diye saçını savurttu ve hızlı hızlı yürümeye başladı. Ayarı yiyen iki çocuksa ağızları açık, arkasından bakakalmışlardı.

“Has.tir, kız Korece biliyormuş…” dedi en sonunda, ilk konuşan. Diğeriyse, konuşamayacak kadar bozum olmuştu.

Ayça ise bir süre sinirli sinirli yürüdükten sonra birden adımları yavaşladı. Yüzündeki öfkeli anlam yumuşadı, sonra genç kız hafifçe kıkırdadı:

“Eheh… Çocuğu pis harcadım… Aslında o kadar da kötü görünmüyordu…”

Sonra kendi kendine dudak büktü: “O da bana göbekli demeseydi, Allahallah!”

Umutsuzca göbeğindeki yağları tutup salladı. Gelmeden önce o kadar da diyet yapmıştı ama bu göbek erimek bilmiyordu! Sonra kaygısızca omuz silkti.

“Amaaan, neyse ne! San Young beni her halimle beğenir nasılsa… Bana aynen böyle dememiş miydi?”

Sevgilisini düşününce gözleri bir kez daha ışıldadı genç kızın. İki sene önce bundan çok daha kilolu olduğu aklına gelince içi iyice rahatladı. San Young böyle şeyleri dert etmezdi.

Sonra, az önce nasıl takır takır Korece konuştuğunu düşününce içi bir defa daha mutlulukla doldu: Bir buçuk senelik yoğun çalışmalar meyvesini vermişti! Ayça bu kadar emeği TUS için harcamış olsa Cerrahpaşa Göz’e bile girebileceğini düşündü bir an, ama sonra bu uğursuz düşünceyi hemen aklından uzaklaştırdı: Onun istediği şey bu değildi ki… O sadece San Young’u istiyordu!

Otobüse kafasında bu düşünceler ve yüzünde dalgın bir sırıtmayla bindi. Geçip en arka sıraya oturdu. Camdan şehri izlemeye başladı.

Birkaç durak sonra otobüse genç bir kız bindi, hemen yanındaki koltuğa oturdu. Kâğıt bardak gibi bir şeyin içinden hatır hutur bir şeyler yiyordu. Ayça ilgisizce bir göz attı: Çekirdek falan gibi bir atıştırmalıktı heralde…

Ama az sonra otobüs ani bir fren yapınca kızın elindeki aburcuburun bir kısmı yere döküldü. Ayça bir an yerdeki çerezlere bir göz attı ve başını yine pencereye çevirdi.

My Girl OST – Happy Happy

Sonra birden, gözleri hayretle irileşti! Beyni, az önce gördüğü görüntüyü ancak algılayabilmişti!

Ani bir refleksle ellerini yüzüne kapattı! Sonra, göreceği şeyden korkarak, çekingence yüzünü yerdeki çerezlere çevirdi. Yavaşça parmaklarını araladı…

…Maalesef doğru görmüştü: Yerdeki çerezler, kurutulmuş böceklerden başka bir şey değildi!

Ayça boğazından yükselen bir öğürtü hissini güçlükle bastırdı! Başını hemen cama çevirdi. Elleriyle yüzünü yelpazelemeye başladı!

Yanındaki genç kızsa, onun bu tepkisini tamamen yanlış anlamıştı. Turist olduğu belli olan bu kıza bir jest yapmak istedi. Sevimli bir gülüşle:

“Agasshi,” diye seslendi. “Bir bakar mısınız?”

Ayça merakla ona doğru dönünce, elindeki kâğıt bardağı gözüne sokar gibi ona doğru uzattı:

“Siz de alır mıydınız? Çok lezzetlidir!”

Ayça’nın gözleri yuvalarından fırlamıştı! Ağzını açtı ama hiç ses çıkmadı. Bardağın içindeki böceklerden biriyle göz göze geldiğine yemin edebilirdi!

Sonra birden:

“HİYAAAAAAA!” diye bir çığlık atıp yerinden fırladı! Otobüs şoförünün ödü kopmuştu, ani bir frenle otobüsü durdudu. Dikiz aynasından bakıp kendisine doğru koşturan tuhaf gözlü genç kızı görünce:

“Aman Tanrım, yüce İsa, koru bizi!” diye bağırdı, “Kızın içine şeytan girmiş!”

Sonra telaşla düğmeye bastı, otobüsün ön kapısı açılınca, herkesten önce o kendini dışarı attı! Ardından Ayça da inip koşturmaya başlayınca zavallı şoför iyice panikledi. Kafasındaki şapkayı tuta tuta kaçmaya başladı!

Ayça ise dışarı çıkıp böceklerden yeteri kadar uzaklaştığına kanaat getirince soluk soluğa durmuştu. Sonra, otobüsteki şaşkın yolculara, ve hâlâ koşarak uzaklaşan otobüs şoförüne şaşkın şaşkın baktı.

“Allah Allah?” deyip dudak büktü. “Heralde şoför değiştiriyorlar…”

Sonra, aldırmaz bir tavırla yürümeye koyuldu.

Onun yürümeye başladığı noktadan sadece bir sokak ileride, Han Seul arabasını park etmişti. Genç adam az önce en sevdiği salaş restoranların birinde kocaman bir porsiyon domuz kaburgası götürmüştü; karnı tok, keyfi yerindeydi. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle park ettiği arabasına doğru ilerledi.

Fakat genç adam, kendisini bekleyen kötü sürprizden tamamen habersizdi: Sokağın başında yarım saattir bekleyen bir motosikletli, onu görür görmez gaz pedalını köklemişti!

Han Seul, üzerine doğru gelen motosikleti son anda fark etti. Daha ne olduğunu bile anlayamadan tok bir çarpma sesi duyuldu. Genç adam acı içerisinde yerde sürüklendi ve kendinden geçti. Bayılmıştı!

Çarpışma sesini duyanlar evlerinden dükkanlarından çıkmaya başladığı anda motosikletli adam çoktan uzaklaşmıştı bile.

Ayça sokağın başına geldiği zaman az ilerideki kalabalığı görüp şaşkınlıkla durakladı: İleride bir şeyler oluyordu! Bir an tereddüt etti, sonra doktor içgüdüleri baskın geldi. Kalabalığı yara yara ilerledi.

Yerde yatan genç adamı görünce dudaklarından çıkan ufak bir çığlığa engel olamadı: Çok fena yaralanmıştı, hatta ölmüş bile olabilirdi!

“Açılın! AÇILIN LÜTFEN! Ben doktorum!” diye bağırdı genç kız. Kalabalık şaşkınlıkla durakladı, sonra herkes saygıyla kenara çekilip kıza yol verdi. Ayça yerde yatan adamın başına geldiğinde kısa bir anlığına, “açılın, ben doktorum!” lafını ilk defa söylediğini, hem de Korece söylediğini düşünüp sevinse mi üzülse mi bilemedi.

Yaralının durumu gerçekten de pek iyi görünmüyordu. Genç kız çabucak adamın nabzını kontrol etti. Hafif de olsa nabız vardı; Ayça derin bir soluk aldı.

Sonra, kolundaki derin kesiği fark etti: Genç adam, oluk oluk kan kaybediyordu! Ayça bir an bile duraklamadan boynundaki fuları çıkardı; becerikli hareketlerle yaralının koluna turnike yaptı. Acil stajı ilk defa işe yarıyordu!

Sonra merakla kendisini seyreden kalabalığa döndü:

“Biriniz ambulans çağırsın! Çabuk olun!”

Kalabalıkta bir dalgalanma oldu, insanlar telaşla telefonlarını çıkardılar. O sırada Ayça, yerdeki yaralının kıpırdandığını fark etti. Çabucak başına eğildi:

“Bayım… Bayım!… Beni duyabiliyor musunuz??”

Han Seul gözlerini araladığında, bir çift uzun kirpikli, masmavi göz buldu karşısında. Aklına ilk gelen şey: “Ben cennetteyim galiba…” oldu. Ama eğer cennetteyse, neden başı kopacakmış gibi ağrıyordu?

Ayça ise yaralının kaymış gözlerine bakıp kaşlarını çatmıştı. Muhtemelen beyin sarsıntısı geçiriyordu. Hemen:

“Bugün günlerden ne bayım, hatırlayabiliyor musunuz?” diye sordu.

Han Seul kaşlarını çattı. Bu mavi gözlü melek, neden hangi gün olduğunu öğrenmek istiyordu? Hem cennette hangi günde olduklarının ne önemi vardı ki?

Genç adamın cevap vermediğini görünce Ayça dudaklarını ısırdı. Evet, şüphelendiği gibi beyin sarsıntısı olabilirdi bu. Hastada bilinç kaybı olup olmadığını anlaması gerekiyordu. Ama aksi gibi aklına soracak soru gelmiyordu! Bir an gözüne, kalabalıkta Michael Jackson şapkası takmış ufak bir çocuk ilişti. Han Seul’ün gözlerinin yine kapanmak üzere olduğunu görünce panikle atıldı:

“Eni vici vokke! Eni vici vokke! Bunu kim söylüyordu, hatırlıyor musun??”

Haa??

Han Seul bir an, doğru duyup duymadığını düşündü. Eni vici vokke… derken?

Ayça ise heyecanla:

“Hatırlıyor musun? Hadi söyle, söyle adını!” diye çırpınmaya devam ediyordu, “Hani böyle böyle bir dansı vardı, şarkı da şöyleydi: Eni vici vokke, eni vici vokke, are you okay annie??”

Michael Jackson – Smooth Criminal

Ayça panikle ne yapacağını şaşırmış, genç adamı ayık tutmak için bir yandan şarkıyı söylerken bir yandan da Michael Jackson dansı yapmaya başlamıştı! Onun bir yandan tuhaf sözler söyleyip bir yandan da moonwalk yaptığını gören kalabalık birden sessizleşiverdi. Herkes hayret içinde hastanın başında garip garip hareketler yapan kıza bakıyordu! Genç bir kız, hayretten elindeki telefonu düşürdü.

Bu sırada Ayça Han Seul’ün yerinde doğrulmaya çalıştığını fark edip dansı yarıda kesti ve heyecanla onun başına çöktü. Han Seul, bir şeyler söylemeye çalışır gibiydi. Ayça hemen onun kalkmasını engellemeye çalıştı:

“Lütfen kalkmayın! Yerinizden kıpırdamamanız gerekiyor!”

Han Seul’ün dudaklarının kıpırdadığını fark edince kendisi onun üzerine doğru eğildi, kulağını genç adamın yüzüne yaklaştırdı. Han Seul:

“O… o…”

“Evet?”

“O… şarkının adı Smooth Criminal…”

Ve genç adam, yeniden kendinden geçti…

Ayça, hastane koridorundaki bankların birinin üzerinde dalgın dalgın oturuyordu. Aklı, içeriye alınan genç adamda kalmıştı. Durumu nasıldı acaba?

O sırada birisi, ona karton bir bardak uzattı. Ayça merakla başını kaldırınca, gülümseyerek ona bakan genç bir doktor kız gördü.

“Geçmiş olsun, beyefendi ucuz atlatmış,” dedi Hae In. “Siz onun yakını mısınız?”

Ayça teşekkür ederek genç kızın uzattığı kahveyi alırken başını iki yana salladı:

“Hayır… Onu tesadüfen buldum. Bir motosiklet çarpıp kaçmıştı…”

“O halde ilkyardımı siz yaptınız,” dedi Hae In takdir dolu bir ifadeyle. “Kolundaki kanama için turnike yapmakla çok iyi etmişsiniz! Sanırım sizin de tıp bilginiz var, yanılıyor muyum?”

Ayça sevimlice güldü:

“Hayır yanılmadınız: Ben de doktorum. Yeni mezun oldum!”

“Ah, ne güzel!” dedi Hae In sıcak bir tavırla, “Meslektaşız desenize! Hangi okul mezunusunuz?”

“Ben Türkiye’den geliyorum, oradaki okulların birinden mezunum, muhtemelen ismini bile duymamışsınızdır,” dedi Ayça. İki kız gülüştüler. Hae In:

“Eh, evet, Türkiye’deki tıp okulları hakkında hiçbir fikrim yok,” diye gülümsedi. Sonra biraz da merakla ekledi: “Fakat Korece’yi çok iyi konuşuyorsunuz! Onu da Türkiye’de mi öğrendiniz?”

“Evet, ama nişanlım Koreli’dir,” dedi Ayça neşeyle. “Ben de Kore’ye evlenmek üzere geldim.”

“Ah, gerçekten mi? Çok tebrik ederim!” dedi Hae In. Bu sevimli kız, demek aynı zamanda milli gelinleri olacaktı. Şu işe bakın! Ayça ise mahcupça teşekkür ettikten sonra, yeniden Han Seul’ü hatırlamıştı:

“Şey, bu arada içerideki beyin durumu nasıl? Herhangi bir hayati tehlikesi var mı?”

“Hayır hayır, merak etmeyin! Kendisi gayet iyi!” diye gülümsedi Hae In. “Az önce kraniel BT’sini aldık; hehangi bir patoloji gözükmüyor…”

“Oh, çok şükür!” dedi Ayça ve ayağa kalktı. “O halde ben gideyim…”

“İsterseniz biraz daha bekleyin, hasta az sonra kendisine gelir… Onun iyi olduğunu görünce içiniz rahat gidersiniz…”

Ayça bir an durakladı. Aslında bunu istiyordu istemesine, fakat biraz daha geç kalırsa San Young’un ofisten çıkışını yakalayamama riski vardı, bunu göze alamazdı. Sevgilisinin ev adresini bile bilmiyordu ki!

“Çok isterdim ama kalamam,” dedi. “Nişanlım beni bekliyor… Siz ona benim adıma da geçmiş olsun dileklerimi iletirsiniz, olmaz mı?”

Hae In gülümsedi: “Elbette…”

“O halde hoşçakalın,” dedi ve elini uzattı Ayça. Hae In ile el sıkıştılar. Sonra genç kız çıkışa doğru ilerledi.

Hae In ise onu gülümseyerek seyretti, sonra yavaşça Han Seul’ün uyuduğu odaya girdi. Kendine itiraf etmek istemese de, az önceki kızın bu yakışıklı genç adamla hiçbir ilgisi olmadığına sevinmeden edememişti…

Han Seul, kısa bir süre sonra kendine geldi. Şaşkın bakışlarını odanın beyaz tavanında dolaştırdı: Burası da neresiydi böyle?

Birden hemen yanıbaşından genç bir kadın sesi:

“Kendinizi yormayın lütfen,” dedi. “Bir motosiklet kazası geçirdiniz. Şu anda Han Young Il kliniğindesiniz.”

Han Seul şaşkınlıkla yerinde doğrulunca, sesin sahibi olan kızı gördü. Üzerinde beyaz bir önlük, boynunda stetoskopu olan güzel bir kızdı bu. Genç kız, şefkatle onun üzerine doğru eğildi:

“Lütfen acele etmeyin… Sizi bir muayene etmeme izin verin…”

Doktor kız cebinden ufak fenerini çıkardı; Han Seul’ün gözlerini tek tek inceledi. Bu arada Han Seul, yavaş yavaş anımsamaya başlamıştı: Et lokantasından çıkışı… arabasına doğru ilerlemesi… sonra, üzerine doğru hızla gelen bir motosiklet…

Doktor kız Han Seul’e olanları sorduğu zaman da aynen böyle anlattı. Sonra birden:

“Bir de mavi gözlü bir kız vardı…” diye mırıldandı, “Galiba benimle ilk o ilgilendi… Kendisi burada mı?”

Hae In sevimlice güldü:

“Haklısınız, sizi mavi gözlü genç bir bayan buraya getirdi. Fakat maalesef acil bir işi olduğu için fazla kalamadı. Size geçmiş olsun dileklerini iletmemi istedi.”

“Yaa… Peki, teşekkür ederim…” diye mırıldandı Han Seul. Sonra, bir an durdu. Aklına gelen şeyi söylese mi, söylemese mi, tereddüt ediyordu. Doktor kızın merakla onu süzdüğünü görünce:

“Size bir şey soracağım,” dedi, “Bu kazadan dolayı… tuhaf hayaller görmüş olmam sizce normal mi?”

“Ne gibi hayaller?” diye sordu Hae In merakla.

“Şey…” Han Seul tereddüt ediyordu. Sonra, “amaaan, ne olursa olsun…” diye düşünüp cesaretle:

“Ben yerde yaralı yatarken o mavi gözlü genç kız başımda moonwalk dansı yapıyordu!”

Deyiverdi!

Hae In şaşkınlıkla ona baktı. Han Seul birden gülümsemeye çabaladı.

“Eheh… Sanırım beynim bana bir oyun oynadı…”

“Evet, mutlaka öyle olmalı,” diye güldü Hae In da. “Çünkü o mavi gözlü agasshi gayet aklı başında bir kız gibi görünüyordu. Siz yerde yaralı halde yatarken onun tepenizde dans ettiğini hiç zannetmiyorum!”

Han Seul mahcupça güldü. Hae In ise:

“Başınızı sert bir biçimde çarpmışsınız, o yüzden olabilir böyle şeyler,” diye onu yatıştırdı, “Siz şimdi dinlenmenize bakın, tamam mı? Bu gece burada istirahat edin…”

Han Seul birden yerinde doğruldu:

“Olmaz! Ofise dönüp çalışmam gerekiyor! Birkaç gün içinde Danimarka prensesi ülkemizi ziyarete geliyor; kendisiyle bizzat ilgilenmem lâzım. O yüzden ofise dönüp hazırlıklarla ilgilenmeliyim…”

Hae In onun bu ani tepkisine şaşırmıştı. İçinden “vay, demek yabancı konuklarla igilenen bir bürokrat” diye geçirdi ve bu yakışıklı genç adama bir defa daha hayran oldu. Sonra:

“Fakat beyefendi, gitmenize izin veremem,” dedi, “Yirmi dört saat müşahade altında kalmalısınız… Beyninizde bir problem olup olmadığını ancak o zaman anlayabiliriz…”

Ama Han Seul üzerindeki örtüleri kaldırıp yatağın kenarındaki ayakkabılarına uzanmıştı bile. Hae In’in itirazlarına aldırmadan:

“Gerçekten gitmem gerekiyor,” dedi, “İzin verirseniz üzerimi değiştirebilir miyim lütfen? Bakın, ben cidden çok iyiyim…”

Hae In onu ikna edemeyeceğini anlayınca derin derin iç geçirdi:

“Pekala… O halde size kartımı vereyim… Eğer baş dönmesi, mide bulantısı, göz kararması gibi belirtiler olursa derhal beni arayacağınıza söz verin.”

Han Seul kartviziti alıp genç doktoru saygıyla selamladı.

“Size söz veriyorum, öyle bir durumda mutlaka arayacağım… Fakat gerek olacağını sanmıyorum…”

Hae In çaresiz, odadan çıkmaya hazırlandı. Kapıyı kapatmak üzereyken:

“Ah, bir de yarın mutlaka pansumana gelin!” diye bağırdı, “Kolunuzdaki derin kesiğe dikiş attık. Yaranın mikrop kapmaması lâzım…”

“Gelmeye çalışacağım!”

Kapı kapanınca Han Seul derhal üzerindeki hastane kıyafetinden kurtuldu, kendi giysilerini üzerine geçirmeye başladı. Sonra birden durakladı: Giysilerin arasında bir de mavi fular vardı.

“O kızın fuları…” diye mırıldandı Han Seul. Aklına yeniden, üzerine eğilmiş endişeyle ona bakan bir çift mavi göz geldi…

“Acaba nereliydi? Çok iyi Korece konuştuğuna yemin edebilirim…” diye mırıldandı Han Seul kendi kendine. Sonra bir an düşündü.

Ve fuları alıp cebine attı.

Ayça otobüste giderken düşünüyordu. Aklı az önceki genç adama takılmıştı. Zavallım, pek de sevimliydi. İnşallah kısa zamanda iyileşir, diye geçirdi içinden.

Sonra aklına genç adamın başında moonwalk yapması geldi. Genç kız birdenbire kıpkırmızı oldu!

“Aman canım, ne var yani… Panikten ne yapacağımı bilemedim…” diye kendini temize çıkarmaya çalıştı. “Hem ben tecrübeli bir doktor değilim ki, şunun şurasında yeni mezun bir tıp öğrencisiyim sadece…”

Aklından bu utanç verici anıyı çıkarmaya çalıştı. Şimdi San Young’la buluşmasına odaklanmalıydı! Az sonra onu göreceğini düşününce yüzüne yeniden mutlu bir gülümseme yayıldı: Yaşasın!

Otobüsten indiğinde genç kız hâlâ mutlu mutlu sırıtıyordu. Az ileride gitmesi gereken binayı görünce gözleri daha da ışıldadı: San Young’un çalıştığı yeri bulmuştu.

Az sonra, binadan içeri girmiş, danışmadaki görevli bayana San Young’u ziyarete geldiğini söylemişti. Genç kadın telefonla yukarıdaki ofislerden birini aradı, sonra telefonu kapatıp Ayça’ya döndü:

“Haber verdim efendim… Birazdan aşağı ineceklerini belirttiler… Siz bu arada lobide bekleyebilirsiniz…”

Ayça genç kadına teşekkür edip lobiye geçti, heyecan ve sabırsızlık içinde San Young’u beklemeye başladı.

Biraz sonra asansör kapısı açıldı. Ayça başını kaldırınca, takım elbiseler içindeki San Young’la göz göze geldi!

San Young telaşla ona doğru koştururken Ayça’nın sevinçten gözleri yaşarmıştı. İşte, rüya değildi bu: Hayallerinin aşkı, biricik sevgilisi nerdeyse bir buçuk senelik ayrılığın ardından karşısında duruyordu!

San Young onun yanına gelir gelmez Ayça büyük bir heyecanla sevdiğinin kollarına atıldı! Ona sıkı sıkı sarıldı, yüzünü onun göğsüne gömdü. Oh, bu ne büyük mutluluktu!

“Ayça…” dedi San Young, biraz çekingen bir sesle.

“Aşkım! İnanamıyorum!” dedi Ayça sevinç içinde. Sesi titriyordu, nerdeyse sevinçten ağlayacaktı. “Seni öyle çok, öyle çok özledim ki!”

San Young çaresizlik içinde derin bir nefes verdi. Bu heyecan dolu kıza olanları nasıl açıklayacaktı?

Sonra kararlı bir biçimde Ayça’yı kollarından tuttu, kendisinden uzaklaştırdı. Ayça merakla başını kaldırdı. Neler oluyordu?

“Bak Ayça,” dedi San Young ciddi bir ses tonuyla, “Sana bazı şeyleri açıklamam lâzım…”

Ayça kaşlarını çattı. Bu ses tonu iyiye alamet değildi…

“Ama… ben daha yeni geldim… Beni gördüğüne sevinmedin mi?” dedi duyacaklarından korkarak.

San Young kaşlarını çattı. Yüzünde sıkıntılı bir anlam belirmişti.

“Ayça, artık başbakanlıkta iyi bir pozisyonum olduğunu biliyorsun,” dedi. “Artık o ülkeden bu ülkeye gönderilen çaylak bir dışişleri memuru değilim. Şimdi, devlet kademelerinde giderek yükselmemi sağlayacak parlak bir kariyere sahibim…”

Ayça merakla dinliyordu. Sabırsızlığını gizleyemedi.

“Eee, ne var bunda?” dedi, “Kariyer sahibi oldun diye seni sevmeyecek değilim ya, hahah!”

Ama San Young’un şaka yapacak hali yoktu, Ayça’nın ortamı ısıtma çabalarına gülmedi bile. Daha da ciddileşerek:

“Sen belki beni sevmeye devam ediyor olabilirsin… Hatta ben de sana karşı olan duygularımı tam olarak bitirdiğimi söyleyemem… Ama artık olmaz: Artık seninle birlikte olamam Ayça! Şimdi benim ilerideki politik mevkiimi düşünerek akıllıca bir evlilik yapmam lâzım…”

Peach Girl OST – Kanshimi no Shizuku

Ayça’nın kulakları uğuldamaya başladı birden. Duyduklarına inanamıyordu! Beceriksizce gülümsemeye çalıştı. Sonra Türkçe’den Korece’ye döndü:

“San Young! Ben senin için buraya geldim! Sadece seninle birlikte olabilmek için! Ama sen neler diyorsun böyle?”

San Young hayretle karşısındaki kıza baktı: Bir buçuk yıl önce onu bıraktığında üç-beş cümleden başka Korece bilmiyordu! Oysa şimdi çatır çatır Korece konuşmaya başlamıştı. Genç adam bir an duraksadı.

Fakat aynı anda, tam karşıdan:

“San Young-Sshi!” diye seslenen bir kadın sesi duyuldu.

Ayça ve San Young aynı anda başlarını kaldırıp seslenen kişiye baktılar. Ayça onun yirmi iki – yirmi üç yaşlarında, kendinden uzun, kendinden ince, çok pahalı kıyafetler giymiş hoş bir Koreli kız olduğunu kıskançlıkla fark etti.

San Young’sa hemen:

“İşte evleneceğim kız bu,” dedi. “Zengin bir milletvekilinin tek kızı. Ailelerimiz anlaştı bile. İleride hem politik kariyerimde, hem de iş dünyasında yükselebilmem için bana en uygun eşin o olduğuna karar verildi.”

Ayça dehşet içindeydi. Bir San Young’a, bir de ilerideki genç kıza baktı. Tekrar San Young’a döndü. Güçlükle:

“Hayır…” diye fısıldadı. “Hayır! Bunları söylemiş olamazsın! Hani bana âşıktın?? Hani benden başkasını istemiyordun?? Hani benden ayrı kalmak ölüm gibiydi?! Bunları söyleyen San Young şimdi nereye gitti ha?!”

San Young ona üzüntüyle baktı:

“Üzgünüm… Ama beni anlamalısın Ayça… Seninle yaşadığımız her şey geçmişte kaldı. Şimdi ben Jae Hwa’yla birlikteyim. Evleneceğim kadın o. Lütfen sen de evine dön ve unut beni…”

Böyle deyip az ileride merakla kendilerine bakan genç kıza seslendi: “Geliyorum hayatım!”

Tekrar Ayça’ya döndüğünde yüzünde en ufak bir sevgi belirtisi yoktu. Küçük bir çocuğa tembih eder gibi:

“Lütfen evine dön!” diye tekrarladı. “Lütfen beni unut ve kendine yeni bir hayat kur… Sana neden son üç aydır hiç mail göndermedim, hiç telefon etmedim, bunu hiç düşünmedin mi? Çünkü benden umudu kesmeni istedim! Ve bunu yaptığını zannetmiştim. Ama görünen o ki, sen hiçbir şey anlamamışsın. Böyle açık açık konuştuğum için beni bağışla, ama bu kadar safça âşık olabileceğini düşünmezdim: Seni arayıp sormayan bir adamın seni artık istemediğini hiç düşünmedin mi gerçekten?”

Ayça’nın artık gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Zor duyulan bir sesle:

“Çok… çok meşgul olduğunu düşündüm…” diyebildi. San Young ise hiç yumuşamamıştı:

“Her neyse… Bunu bu şekilde öğrendiğin için üzgünüm; ama artık seninle olmam imkânsız… Kendine iyi bak, mutlu ol… Elveda…”

Böyle deyip arkasını döndüğü gibi hızlı adımlarla Ayça’nın yanından uzaklaştı. Ayça onun gidişini izlerken taşlaşmıştı adeta, az önce olanlara inanamıyordu. Bu kadar… bu kadar kolay mıydı gerçekten??

Hayatının aşkı, iki dakikalık bir konuşmayla onu sonsuza dek terk etmişti…

(Personal Taste OST) 2 AM: Like A Fool

Ayça’nın gününün geri kalanı kâbus gibi geçti… En kötü uykularında bile göremeyeceği korkunç bir kabus…

Genç kız Seul sokaklarında adeta sürüklenir gibi yürüyordu. Valizini nereye bıraktığını bile bilmiyordu; cebinde az bir parası vardı; kimseleri tanımadığı, yabancı bir şehirdeydi. Ama artık hiçbir şey umrunda değildi. Kendini o kadar kötü, o kadar bitik hissediyordu ki; şuracıkta ölmekten başka bir şey istediği yoktu…

Kendi salaklığına inanamıyordu: Nasıl bu kadar kör olabilmişti?! San Young’un giderek seyrekleşen, giderek soğuklaşan e-maillerini nasıl görmezden gelebilmişti?? Doğrusu şu ki, genç adamın aralarındaki uzaklıktan dolayı kendisine karşı soğuklaştığına, ama Kore’ye gelip mutlu bir hayata başladıkları zaman aralarındaki buzların hemen eriyivereceğine inandırmıştı kendini. Ne kadar da aptaldı!

Sonra, evinden ayrılması geldi aklına. Anne ve babasına kısa bir mektup bırakmıştı: Onlar onaylamasa da tek başına Kore’ye gideceğini, hayatının aşkıyla evleneceğini yazmıştı mektupta. Babasının o mektubu bulunca bir daha onun yüzünü bile görmek istemeyeceğini biliyordu. San Young’la çıkarken babasının ne kadar büyük bir tepki gösterdiği hâlâ hafızasından silinmemişti. Sonra genç adam ülkesine dönmüş ve Ayça’nın ailesi kurtulduklarını düşünüp rahatlamışlardı. Ama Ayça San Young’dan vazgeçemeyeceğini biliyordu; okulunu bitirip uçak masrafı için biraz para biriktirinceye kadar beklemiş, sonra atladığı gibi Seul’e gelmişti.

Gelmişti de ne olmuştu sanki? Hayatının kazığını yemişti, işte bu kadar!

Bir kez daha, gözlerinden yağmur gibi yaşlar inmeye başladı. Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüştü. İnsanlar tuhaf tuhaf bakıyorlardı hem yürüyüp hem ağlayan bu mavi gözlü genç kıza. Ayça’nınsa bu bakışlar artık umrunda bile değildi.

Ayaklarını sürükleyerek yürümeye devam etti.

Moon Jee derin bir nefes verdi. Tam beş saattir gitarının başından kalkmamıştı. Tutulan omzunu ovmaya çabaladı, boynunu sağa sola kütürdetti. Sonra sıkıntıyla ayağa kalktı: Olmuyordu işte, bir türlü istediği gibi olmuyordu!

Bezgince, çevresine şöyle bir göz gezdirdi: Yediği cipslerin paketleri yerlerde geziyordu. İki gün önce yediği yemeğin bulaşıklarını odanın köşesinde bırakmıştı. Çorabının bir teki lambadan sarkıyordu.

Moon Jee hiçbir zaman çok düzenli bir insan olmamıştı ya, daha önce bu kadar dağıldığı bir zamanı da hatırlamıyordu… Sıkıntıyla yüzünü buruşturdu: Yarın şu evi biraz derleyip toparlasa iyi olacaktı… Hae In öylesine uğrarsa kızı içeri davet etmeye bile yüzü olmazdı yoksa!

Sonra aklı yeniden bestesine kaydı. Sıkıntıyla içini çekti: Sözler tamamdı; müzik de büyük ölçüde bitmişti; ama nakarata geçmeden önce bir dizelik kısa bir bölüm vardı ki; oraya uygun melodiyi bir türlü yakalayamıyordu! Sabahtan beri belki bin tane değişik melodi denemişti; ama olmuyor, olmuyordu işte!

Bir an sıkıntıyla durdu, sonra birden kararını verdi: Biraz jogging yapmak iyi olabilirdi. Hem kasları açılırdı, hem de belki temiz havanın yaratıcılığına bir faydası olurdu.

Karar verince neşe içinde ıslık çala çala hazırlanmaya gitti.

Han Seul ofiste telefonla konuşuyordu:

“Evet, Prenses Intercontinental’da kalacak. Lütfen kral süitinin hazırlandığına emin olun. Ayrıca o katın tamamiyle kapatılmasını istiyorum. Prensesin odasının iki yanındaki odalar boş kalacak şekilde, geri kalan odaları da maiyeti ve bizim ekibimizden yirmi dört saat boyunca ona eşlik edecek olan görevliler için hazırlatın. Ben yarın akşam denetlemeye geleceğim. Evet, bizzat ben geleceğim. Tamam. Size de iyi akşamlar…”

Telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes vererek başını koltuğun arkasına yasladı. Bütün vücudu dayak yemiş gibi ağrıyordu. Sonra kendi kendine güldü: “Ne dayak yemesi? Motosikletle üzerinden geçtiler adamım!”

Han Seul bunu yapanların kim olduğunu bilemiyordu. Senelerdir öyle pislik adamlara bulaşmıştı ki, içlerinden herhangi biri olabilirdi! Aslında ilk tahmini Fang Yoo ve çetesi olurdu; fakat onlara bu sabah otoparkta verdiği dersten sonra aynı gün içinde kendisine ikinci bir tuzak kurmuş olabileceklerini hiç zannetmiyordu. O kadar çalışmazdı bu adamların kafası…

O sırada genç adamın gözü, masasının üzerindeki bir fotoğrafa takıldı: Fotoğraftan henüz yirmilerinin başında bir Han Seul, kolunu omzuna attığı on üç – on dört yaşlarında bir çocukla birlikte sırıtarak kameraya poz vermişti.

“Neyse ki seni böyle şeylerden uzak tutabildim ufaklık…” diye mırıldandı Han Seul. Fotoğrafa baktıkça yüzüne neşeli bir gülümseme gelip yerleşti.

Ama az sonra, kolunun acısıyla yüzü yeniden buruştu. Genç adam kolundaki dikişlere bakınca yüzünü asmadan edemedi: Kolunu yeniden tam kapasite kullanabilmesi için aradan epey zaman geçmesi gerekecekti… “Neyse ne yapalım, biz de ölümcül tekmelerle idare ederiz,” diye düşündü.

Sonra, koluna turnike yapan genç kızı hatırladı. Cebinden mavi fuları çıkardı. Dalgın dalgın, üzerinde kendi kanı kurumuş olan bu kumaş parçasına baktı. O meleğin gözleri kadar mavi bir fular…

Bir süre sonra içini çekip sandalyesinden kalktı. Bir ağrı kesici alsa hiç de fena olmayacaktı…

Peach Girl OST – Kanshimi no Shizuku

Akşam olmuştu…

Ayça saatlerdir yürüyordu. Nereye gittiğini bile bilmeden, öylece yürüyordu… Şimdi, iki yanından arabaların hızla aktığı bir köprüye gelmişti. Araba yolunun hemen kenarında kalan yaya yolunda yürümeye başladı. Gecenin karanlığında karşıdan gelen arabaların farları iyice korkunç görünüyordu. Her şey gibi, bütün dünya gibi bu arabalar da üzerine geliyordu sanki genç kızın.

Ayça birden daha fazla dayanamayacağını hissetti. Bacaklarının takati kalmamıştı. Köprünün demir parmaklıklarına yaslandı. Boş gözlerle ileriye baktı.

Artık hayattan hiçbir umudu, hiçbir beklentisi kalmamıştı… San Young yanında olmayacaksa, hayatta beklediği ne vardı ki? Koskocaman bir hiç!

Artık onun bir ailesi yoktu. Kendine yeni bir aile kurma umudu da yoktu. Hiçbir zaman çocukları, kendisini seven bir kocası olmayacaktı… Şu koskoca dünyada yapayalnızdı!

Ayça hüzünle, aşağıdaki nehrin sularına baktı. Kendisi de bir köpük olsaydı keşke, şu sulara karışabilseydi…

Birden bu fikir öyle cazip geldi ki, genç kız hüzünle gülümsedi: Doğru ya… Artık onu bekleyen ne vardı ki şu hayatta? Sulara karışıp köpük olmak, belki de en güzel çözümdü…

Yüzünde hâlâ hafif, buruk bir gülümseme; parmaklıklara tutundu. Tırmanmak üzere uğraşmaya başladı.

Aynı anda, köprünün girişinde kulağında mp3çalar’ı, boynunda havlusuyla koşan Moon Jee belirdi. Genç adam bir saattir durup dinlenmeden koşuyordu. Köprüyü bir defa baştan başa geçtikten sonra evine dönmeye karar vermişti.

Sonra birden, şaşkınlıkla durakladı: Az ötede, kadının teki parmaklıkların üzerine tırmanıyordu!

Moon Jee daha iyi görebilmek için gözlerini kıstı; MP3player’ını kulağından çıkarıp dikkat kesildi. Sonra birden yüreği hopladı: Evet, bu kadının niyetinin ne olduğu hakkında hiçbir şüphe yoktu! Genç kadın besbelli intihar edecekti!

Moon Jee bütün gücüyle koşmaya başladı. Bir yandan da:

“HEY! BEKLEEE! SAKIN ATLAMA, DURRRR!” diye bağırıyordu.

Ayça ise hiçbir şey duymuyor gibiydi. Önce bir ayağını, sonra diğerini korkuluklardan geçirmiş, köprünün öbür tarafına geçmişti. Şimdi nehir ayaklarının dibinde uzanıyordu; arkasından dolaştırıp parmaklıkları tutan ellerini bıraktığı anda yirmi metre aşağıdaki suya doğru uçuverecekti.

Moon Jee ise canını dişine takmış koşuyordu. Bir yandan da: “Tanrım, eğer beni bir travma yaşatarak cezalandırmaya çalışıyorsan, lütfen bu intihar eden birinin son görüntüsü olmasın!!!” diye geçiriyordu içinden!

Ayça’nın saçları rüzgarla uçuşurken genç kız burukça gülümsedi. Az sonra özgür olacaktı…

Bir elini bıraktı. Tanrım, ne güzel bir duyguydu! Uçmasına az kalmıştı!

Sonra ikinci elini de bıraktı. Hafifçe gözlerini kapadı. Kendini düşmeye hazırladı…

Peach Girl OST – Asunaro Ginga

Birdenbire, arkadan birisi omuzlarına yapışıp onu sertçe geriye doğru çekince neye uğradığını şaşırdı genç kız. Daha ne olduğunu anlayamadan sert bir biçimde çekiştirilerek korkulukların diğer tarafına düştü! Kafasını köprünün demirlerine çarpmıştı, acıyla bağırdı:

“Ah! N’oluyo bee??”

“SEN NE YAPTIĞINI ZANNEDİYORSUN GERİZEKÂLI??” diye bağırdı birisi kulağının dibinde. “Ölmeye değer mi hiç?? NE OLURSA OLSUN ÖLMEYE DEĞER Mİ!??”

Ayça korkuyla gözlerini kaldırdı. Kendisini hâlâ sıkı sıkı tutan genç adama hayretle baktı.

Moon Jee ise derin derin soluyordu. Ayça’yla göz göze gelince bir an korkuyla geriledi: “Aman Tanrım! Şu gözlerin korkunçluğuna bak!”

Hemen yanlarından gürültüyle geçmekte olan arabaların sesi… Aşağıdaki nehir… İki çocuğun saçlarını karıştırır gibi şefkatle esen rüzgar…

Bu manzara eşliğinde genç kız ve genç adam, az önce olanların hem kendilerinin hem de en yakınlarındakilerin hayatını tümüyle değiştireceğinden habersiz, şaşkınlıkla birbirlerine bakakaldılar…

-Bölüm Sonu-

Notlar:

1. Non Ho L’eta, 1964 yılında İtalya’ya eurovision’u kazandıran şarkı olup “seni sevmek için yeterince büyük değilim…” anlamında sözlere sahiptir.

2. Koreli’lerin kurutulmuş böcek yemeleriyle ilgili bilgiyi ve bana o sahneyi yazma ilhamını veren Ucu İyagi’ye burdan teşekkürlerimi sunuyorum: 🙂 http://ucuiyagi.wordpress.com/2010/12/03/kore-izlenimleri/

3. Smooth Criminal’ın “Eni Vici Vokke” diye anlaşılması zannedildiğinin aksine münferit bir hadise değil, 80 kuşağı Türk gençleri arasında oldukça yaygın bir vakadır! (ehu ehu) Rahmetli M.J.’in bu ilginç “Are you OK Annie?” telaffuzu ile ilgili tespitler için ekşi sözlükte “eni vici vokke” başlığına bakabilirsiniz 🙂

Reklamlar