UYARI: Aşağıdaki yazı hafif oranda cinsellik içermektedir. 16 yaşından küçüklerin okuması sakıncalı olabilir. Söylemedi demeyin
Analar babalar, siz de çocuklarınıza sahip çıkın kardeşim, aaa…
Junsu – Too Love (SKKS OST)
Min Woo arabaya yaslanmış Ji Ah’yı büyük bir hazla öperken, az ilerideki bir arabanın içinde genç bir kadın hıçkırmaya başladı: Hyo Rim’di bu.
Zavallı Hyo Rim’in gördüğü sahne ile bütün hayalleri yıkılmıştı. Genç kadın ileride öpüşen iki genci izlerken gözlerinden sicim gibi yaşlar iniyor, ama yine de bir kapana kısılıp kalmış gibi başını çevirip uzaklaşamıyordu.
En sonunda, büyük bir iradeyle arabasını çalıştırdı ve sert bir dönüşle geldiği yoldan geriye doğru uzaklaşmaya başladı. Bir yandan da gözlerinden hâlâ yağmur gibi yaşlar iniyordu.
“Neden… neden…”
Demek ki şüphelerinde yanılmamıştı. Min Woo Ji Ah’nın kadın olduğunun farkındaydı. Hatta… hatta ona…
Hyo Rim elinin tersiyle gözünden damlayan yaşları sildi ve dikiz aynasından göz attığı ikilinin hâlâ öpüşmeye devam ettiğini görünce acı içinde gaza yüklendi. O sırada köşede gölgelere sinmiş olan bir başkasının yanından geçtiğini hiç bilemeden oradan uzaklaştı…
***************************************************
Min Woo sonunda dudaklarını Ji Ah’nın dudaklarından ayırmayı başarabildiği zaman mutluluk ve aşk sarhoşuydu. Yavaşça gözlerini araladı, ve karşısındaki kıza baktı. Ji Ah’nın da gözleri aynı anda hafifçe açıldı.
Genç kız birdenbire toparlandı ve Min Woo’yu üzerinden itti! Sonra utanarak bakışlarını kaçırdı, üstünü başını düzeltmeye başladı. Gecenin karanlığında bile fark edilecek kadar kızarmıştı.
Min Woo’nun da kızarmış olma konusunda ondan çok farkı yoktu. Ama genç adamın dudağının köşesinde hafif bir gülümseme takılı kalmıştı. Hafifçe öksürdü, sesine karizmatik bir ton vermeye çalışarak:
“Öhöm… Eee, o halde… İçeri geçelim!” diye emretti.
“Aa… Ama… Pe-peki…” diye kekeledi Ji Ah. Bir an Min Woo’ya doğru baktı, ama sonra hemen bakışlarını kaçırdı. İçinden çığlıklar atıyordu, Tanrım, bu durum çok tuhaftı, hem de çok!
Önde Min Woo, arkasında içten içe çığlıklar atan Ji Ah, Min Woo’nun büyük evine girdiler. Ji Ah içeri girer girmez bir çırpıda:
“Benodamagidiyorumhadisizeiyigeceler!” diye cıyaklayıp odasına doğru koşturdu, Min Woo’nun daha “Ha? Ne…” demesine kalmadan ortadan yok oldu. Zavallı Min Woo’ysa bir süre şaşkın şaşkın onun ardından bakakaldı. Ama sonra, genç yıldız kendi kendine gülümseyip havalı havalı içini çekti:
“Ah ah… Zavallıcık… Kolay değil tabii, benim gibi bir dünya yıldızı ona kendisinden hoşlandığını söyledi. Çocukcağız kalp krizi geçirse yeridir!”
Böyle düşünüp kendisi de neşeyle odasının yolunu tuttu: Konuşulması gereken şeyleri yarın akşam set dönüşünde konuşurlardı artık…
Ji Ah ise karışık duygular içerisindeydi: Bir yandan olanlara hâlâ inanamıyor, Min Woo’nun öpücüğünden dolayı başı dönüyordu. Tamam, çocuğa hiçbir zaman deli gibi hayran olmamıştı ama sonuçta o Kore’nin en ünlü aktörlerinden biriydi ve Ji Ah şu anda bir facebook grubu kursa kendisinin yerinde olmak isteyecek yüz milyonlarca genç kız bulabilirdi. Ama diğer yandan, kendini fena halde suçlu hissediyordu: Zavallı Min Woo’yu resmen kandırmıştı! Çocuk kaç gündür gay olduğu şüphesi ile kafayı yiyordu; bunu anlamak için müneccim olmaya gerek yoktu. Ji Ah vicdan azabı ile dudaklarını ısırdı: Şimdi işler bu kadar ilerlemişken kız olduğunu Min Woo’ya nasıl itiraf edecekti?!
Genç kız derin derin içini çekti. Anlaşılan bu gece kendisine uyku yoktu…
***************************************************
“Güzel aşkım, tatlı aşkım, kanayan yaram benim
İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri
Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri
Ve hemen can verdiler iri gözlerin için
Mutlu aşk yoktur…”
Kang Hyuk derin bir nefes verip önündeki kitabın kapağını kapattı. Bir süre öylece durdu. İçinde giderek büyüyen hüzne artık alışmıştı alışmasına da, dün geceden sonra bu hüzün daha yakıcıydı sanki.
O büyük itirafın üzerinden geçen son birkaç günde genç adam her sabah yeni bir karanlığa uyanıyordu: Ji Ah’dan uzak kalmak… Ona büyük bir hayalkırıklığı yaşatmış olmak… Ve en fenası da, bunca yıldır beklediği, şimdi ise yalnızca yirmi gün kadar uzağında olan o büyük güne dair hiçbir umudunun kalmamış olması…
Fakat dün gece ilk kez hayatını kaplayan bu devasa karanlıkta ufacık, miniminnacık da olsa bir umut ışığı belirir gibi olmuştu: Ji Ah’yla yeniden karşı karşıya gelmiş, üstelik onunla birlikte “en iyi arkadaşıma aşık olduğum için şanslıyım” diye şarkı söylerken birbirlerine gülümseyerek bakmışlardı. Kang Hyuk’un yaralı kalbi bu ufacık umut ışığıyla yeniden atmaya başlamıştı sanki; belki de her şey bitmemişti… Belki de Ji Ah’ya onu nasıl sevdiğini, bunca yıldır neler çektiğini anlatırsa bir şansları olabilirdi… Genç adamın yüreği bu ihtimalin heyecanıyla ağzında atmaya başlamıştı; tüm cesaretini toplayıp Ji Ah’ya bu konuyu uzun uzun konuşmak istediğini söylemek üzereyken o felaket gerçekleşmişti: Min Woo, Ji Ah’yı çağırıyordu. Genç kız çarçabuk özür dileyip kaçar gibi uzaklaşırken Kang Hyuk bir defa daha bomboş ellerle kalakalmıştı…
“Bakakalırım giden geminin ardından…
Atamam kendimi denize, dünya güzel…
Serde erkeklik var;
Ağlayamam…”
Kang Hyuk derin derin içini çekti: Üstelik Ji Ah söz vermişti, telefonu dışarıda cevaplayıp geri dönecekti. Ama, hayır… Ji Ah geri gelmedi. Her nedense genç kız doğumgünü sahibesi Young Hee’ye bile veda etmeden öylece çekip gidivermişti.
Kang Hyuk bunun nedenini öğrenmekten bile korkuyordu.
O sırada dükkanın kapısında biri girip çıkarken sallanan ufak rüzgar süsü şıngırdadı: Kang Hyuk kimin geldiğini görmek için başını kaldırdı ve gözleri şaşkınlıkla açıldı.
“Siz!…”
“Sanırım kim olduğumu biliyorsunuz,” diye gülümsedi Hyo Rim güneş gözlüğünü indirirken. Genç kızın yüzünde hafif bir tebessüm vardı ama gözlerinin altı halka halkaydı; hüzün doluydu bu güzel yüz. Kang Hyuk bu ünlü yıldızı mütevazı dükkanında görmenin heyecanıyla ayaklandı:
“Buyrun, şöyle oturun lütfen! Bir şeyler içer misiniz? Kahve? Meyve suyu?”
“Hayır, teşekkür ederim,” dedi Hyo Rim gösterilen yere otururken. “Ben sizinle önemli bir konu hakkında görüşmeye geldim.” Genç kız bir an durdu. Sonra yavaşça ekledi: “Min Woo ve… Ji Ah hakkında…”
Kang Hyuk şaşkınlık içinde tek kaşını kaldırdı: “Ji… Ah mı dediniz?”
Hyo Rim hafifçe gülümsedi: “Evet, Ji Han’ın gerçek kimliğini biliyorum. Onun erkek kılığına girmiş olduğunu da! Anlamadığım, neden böyle bir şeye gerek duyduğu: Çünkü anladığım kadarıyla Min Woo da onun bir kadın olduğunun gayet farkında.”
Kang Hyuk o kadar şaşırmıştı ki, bir an ağzını açtığı halde ses çıkmadı. Sonra genç adam hafifçe güldü ve:
“Bu çok saçma!” deyiverdi, “Bunu da nerden çıkardınız? Yani Min Woo-şi’nin Ji Ah’nın kadın ol-“
“Oppaaaaaa, biz geldiiiik!” O sırada büyük bir şamatayla kitapçı dükkanından içeri dalan bir grup liseli genç kız Kang Hyuk’un lafını ağzında bıraktı. Kızlar neşeyle değiştirmeye geldikleri kitapları çıkartıp şamataya başlarken Hyo Rim güneş gözlüğünü takıp ayağa kalkmıştı bile. Kang Hyuk’a doğru eğildi, tezgahta onun önüne doğru bir kartvizit sürerken fısıldadı:
“Size kartımı bırakıyorum… Eğer yarın sabah müsait olursanız evime bekliyorum, adres kartta yazılı. Bu konuyu ayrıntılı bir biçimde görüşmemiz lâzım, bu çok önemli!”
Ve genç kız Kang Hyuk’un cevabını bile beklemeden gerisin geri yürüyüp dükkandan çıktı. Genç kızlar bir an şaşkınca onun arkasından bakmış, kendi aralarında fısıldaşmaya başlamışlardı: “O kadın… Wang Hyo Rim’e çok benziyordu değil mi?” “O olabilir mi?”
Ama Kang Hyuk hemen: “Eveeet, söyleyin bakalım hangi kitapları bitirdiniz?” deyince ilgi bir anda yine bu yakışıklı adama döndü. Kızlar birbirlerinin sözünü keserek okuduklarını anlatırlarken Kang Hyuk da gülümseyerek onları dinlemeye başlamıştı.
Fakat genç adam, Hyo Rim’in söylediklerinden sonra büyük bir felaketin yaklaştığını hisseder gibiydi…
***************************************************
Ertesi akşam Min Woo çok heyecanlıydı. Genç adam evin içinde kıpır kıpır dolaşıyor, yerinde duramıyordu. Ji Han’ın alışverişe gitmiş olmasını fırsat bilip eve en pahalı restoranlardan en güzel yemekleri sipariş etmiş, masayı bu yemeklerle ve mumlarla donatmış, ayrıca romantik bir atmosfer için en güzel müzikleri de ayarlamıştı. Min Woo’nun içi içine sığmıyordu: Dün geceden sonra Ji Han göz göze geldikleri her seferinde kızararak bakışlarını kaçırmış, gün içinde sürekli kendisinden kaçmış olsa da, genç yıldız bu akşam her şeyi açık açık konuşmaya ve onu sevgilisi olmaya razı etmeye kararlıydı.
Min Woo birden ne düşündüğünü fark etti ve içinde hafif bir ürperti duydu: Sevgilisi… Bir adamı sevgilisi yapmaktan bahsediyordu! Ama tuhaf şey, bu ona son derece doğal geliyordu. Ji Han’a söyledikleri konusunda son derece ciddiydi: Şimdiye kadar asla düşünemediği bir şey başına gelmiş, bir erkekten hoşlanmaya başlamıştı. Hem de ne hoşlanma! Min Woo “seninle mahvolmaya da varım” derken yalan söylemiyordu. O yüzden ne olursa olsun bu sevgiyi sonuna kadar yaşamaya kararlıydı.
Min Woo kendi kendine sırıtıp dururken kapının şifresi öttü ve içeri elleri kolları poşetlerle dolu olarak Ji Ah girdi. Min Woo onu görünce hemen koşturup masanın baş köşesine kurulmuştu. Ji Ah içeri girdi ve masada çeşit çeşit yemekler, kandiller ve şarap eşliğinde Min Woo’nun karizmatik bir gülümsemeyle kendisine baktığını gördü.
“Elindekileri bırak ve yanıma gel Ji Han,” diye emretti genç yıldız. Ji Ah telaşla kekeledi:
“Şeeyyyy, b-benim biraz başım ağrıyor, izninizle direk odama-”
Ama Min Woo bu kez onun kaçmasına izin verecek değildi. Hemen ayağa kalktı, çevik bir hareketle koşturup elindeki alışveriş poşetlerini bile bırakmamış olan kızın koluna girdi, onu getirip masaya oturttu. Ji Ah poşetleri yavaşça ayağının dibine bırakırken kaderini kabullenmiş bir biçimde nefes verdi: Anlaşılan bu defa kaçarı yoktu…
Genç kız masanın üzerindekilere bir göz gezdirdiğinde ise gözleri hayranlıkla açıldı:
“Min Woo-şi, tüm bunlar da nedir böyle??” Masanın üzerinde çeşit çeşit yemekler, tatlılar, bir orduyu doyurmak üzere hazır bekliyorlardı!
“Bu akşam sana bir ikramda bulunmak istedim…” dedi Min Woo tüm şirinliğiyle. Sonra muzipçe parmağını salladı: “Diyetimi senin için bozuyorum, değerini bil, haha!”
Min Woo gülerek tabaklara yemek servisi yaparken genç kız tedirgince üzerindeki üniformayı kokladı: Piii, leş gibi olmuş… Böyle bir durumla karşılaşacağını bilse biraz daha özenli giyinirdi canım!
Gerçi… kendisi erkek kılığında bir şofördü, değil mi…
Min Woo ise bu gece tüm tatlılığını takınmıştı. Yemekleri servis etti, sonra şarap açtı ve ikisinin kadehini de doldurdu. Ve genç kızın gözlerinin içine bakıp tatlılıkla gülümsedi:
“Şerefe!”
Ji Ah da hafif tedirgince gülümseyerek kadehini kaldırdı.
Yemek boyunca Min Woo konuştu da konuştu: O gün sette olanlardan, bundan sonra yapacağı film projesinden, yönetmen Han’ın geçmişteki kirli çamaşırlarından, aklına ne geldiyse anlattı. Ji Ah’ysa son derece sessizdi, genç kız hâlâ bu heyecanlı adama kız olduğunu nasıl söyleyeceğini düşünmekteydi. Min Woo bıyık altından güldü: Onun sessizliğini yanlış anlayıp utangaçlığına vermişti… Aslında genç adamın biraz haklılık payı vardı; Ji Ah dün gece olanlar aklına geldikçe geriliyordu: Patronu ona “seninle yok olmaya da razıyım” deyip onu öpmüştü lan…
En sonunda yemek bitti ve masadan kalktılar. Ji Ah hâlâ tedirginlik içinde kıvranıyordu.
Min Woo’nunsa yüzüne anlayışlı bir ifade gelirken kanepeye geçip oturdu, Ji Ah’ya da yanına oturması için işaret etti:
“Ji Han… Gelsene, konuşmamız lâzım…”
Ji Ah ezilip büzülerek geldi, kanepenin bir köşesine ilişti. Min Woo ona gülümseyerek baktı, çocuk şu mahcup halleriyle öyle şirindi ki yanaklarını mıncıklamamak için kendini zor tutuyordu!
Söze kendisinin başlaması gerektiğini düşünüp boğazını temizledi:
“Öhöm… Şimdi… dün olanları ikimiz de hatırlıyoruz…”
Ji Ah dudaklarını ısırdı, ona bakmadan hafifçe başını sallayıp onayladı. Dün gece olanları şimdi hatırlıyor olmayı bırak, bütün bir ömrü boyunca unutabileceğini sanmıyordu!
Min Woo anlayışlı bir biçimde gülümsedi:
“Senin bu durumdan son derece rahatsız olduğunu fark edebiliyorum… Ve sanırım sebebini de biliyorum.”
Ji Ah’nın birden kalbi sıkıştı: “Eyvah!” Genç kız heyecan ve korkuyla: “Demek sonunda anlamış!” diye düşündü. “Kız olduğumu artık biliyor! Ama zaten beni öperken bile bunu anlamamış olsa biraz tuhaf olurdu…”
“Evet biliyorum: Aramızdaki işveren-çalışan ilişkisinden dolayı sıkılıyorsun…”
Ji Ah birden: “Ha??” diye kalakaldı. Min Woo’ysa anlayışlı patron havasında gülümseyerek sözüne devam ediyordu: “Ama lütfen sıkılma… Bundan sonra sana patronluk taslayacak değilim.”
Ji Ah derin bir nefes verdi: Genç kız rahatlamayla karışık biraz da hayalkırıklığı hissediyordu. Nasıl olurdu yaa, Min Woo onun kız olduğunu teninin yumuşaklığından, kokusundan da mı anlamamıştı? Yoksa bunca zamandır erkek kılığında gezmekten bu kadar mı bakımsız olmuş, erkekleşmişti?? Ji Ah birden fena halde üzüldü, sonra da çocuğa hırslandı: Şuracıkta üstünü başını yırtıp: “Kızım ulan ben, kızzz!” diye bağırmamak için kendini zor tutuyordu!
“Hatta belki de artık birlikte çalışmamamız en iyisi…”
Ji Ah birdenbire Min Woo’nun sözleriyle kendi kadınca alınganlıklarından sıyrıldı ve şak diye gerçek dünyaya döndü: İşten kovulmak üzereydi!
Genç kız korkuyla atıldı: “Ama efendim, ben-”
“Yanlış anlama, senin ve ablanın tüm masraflarını karşılayacağım elbette!” diye çabuk çabuk açıkladı Min Woo. Sonra tatlılıkla onun yüzüne baktı: “Ben sadece ikimizi eşit bir konuma getirmeye çalışıyorum…”
Ji Ah bir an durdu. Sonra buruk bir biçimde:
“Eğer bana hiç çalışmadığım halde para verecekseniz kendimi aşağılanmış hissederim Min Woo-şi,” dedi genç yıldıza. “O yüzden… o yüzden ya işimi korumama izin verin, ya da bırakın başka bir iş bulayım!”
Min Woo şaşkınlıkla ellerini kaldırdı: “Vovv… Dur, dur, sakin ol! Tamam tamam, vazgeçtim… Şoförüm olarak… hayır, asistanım olarak kalmaya devam edebilirsin!”
Ji Ah derin bir nefes alıp başını salladı. Gözle görülür biçimde rahatlamıştı. Ama sonra, yeniden dudaklarını ısırdı. Erkek olmadığını artık bir biçimde söylemesi lâzımdı.
“Bakın Min Woo-şi, ben aslında-” diye söze başladı.
“Bana artık Min Woo-şi deme! Min Woo de. Ayrıca şu kibar konuşma olayından da vazgeç!”
Ji Ah şaşkınlıkla “Ama-“ diye itiraz edecek oldu, Min Woo’ysa ışıl ışıl gözlerle onun sözünü kesti: “Anlamıyor musun, artık ben senin patronun olmaktan önce, erkek arkadaşınım! Ve sen de… Eee…” Min Woo bir an durdu, sonra bir tuhaf olmuş biçimde ekledi: “Hımm, sanırım sen de benim erkek arkadaşım oluyorsun…” Ama genç adamın yüzünden bu işten pek hoşlanmadığı anlaşılıyordu. Ji Ah fırsat bu fırsat diye hemen atıldı:
“İşte bakın, ben de onu diyorum, erkek arkadaş değil de-“
“Evet haklısın, erkek arkadaş demeyelim, sevgili diyelim!” diye onun sözünü tamamladı Min Woo. Genç adam heyecanla yerinden fırladı, salonda hızlı hızlı yürümeye başladı: “Aslında bu olanlar çok tuhaf… Yani…” Yeniden elini başına götürüp bir an durdu, sonra sinirli sinirli güldü:
“Ben… ben böyle bir ilişki yaşayacağımı asla düşünmezdim! Ama şu anda hiçbir şeyden pişman değilim! Gerçekten! Seni öptüğüm için pişman değilim! Senden hoşlanıyorum Ji Han, bir erkek olmana rağmen senden hoşlanıyorum, hatta belki de bu yüzden hoşlanıyorum senden!”
Ji Ah birden irkildi: “Anlamadım?? Ben erkek olmasam benden hoşlanmaz mıydınız? Ee, yani hoşlanmaz mıydın?”
“Bilmem, belki de…” diye dudak büktü Min Woo. “Erkek olmasan bu kadar güvenilir bir insan olmazdın belki. Senle her şeyimi açık açık paylaşamazdım, birbirimizi bu kadar iyi anlıyor olmazdık… Bilirsin, kız milleti biraz daha içten pazarlıklıdır..” Böyle deyip şirince göz kırptı. Ji Ah ise iyiden iyiye bozulmuştu.
“Yaa…” dedi bozuk bir sesle. “Demek… kız milletini içten pazarlıklı buluyorsun.”
“Evet, ne sinsidir onlar!” dedi Min Woo yüzünü buruşturarak. Ji Ah öfkeyle dişlerini sıktı.
“Ama bunca zamandır sevgililerini bu sinsi kızlardan seçiyordun, yanlış mıyım??”
Ji Ah aslında kendi cinsinin “sinsi” diye adlandırılmasına bozulmuştu ama Min Woo onu tamamen yanlış anladı. Genç adam ufak bir kahkaha attı:
“Ahaha! Demek şimdiden kıskançlıklara başladın! Bu ne hız böyle??”
Sonra kanepede Ji Ah’nın hemen yanına oturdu. Genç kızın elini tuttu. Ji Ah hafifçe irkildi. Başını kaldırıp Min Woo’ya baktığında, onu sevgiyle kendisini süzerken buldu.
“Bak, sana karşı dürüst olacağım,” dedi Min Woo. “Ben gay değilim derken ciddiydim. Sen ilgi duyduğum ilk erkeksin. Ama şu anda senden başkasını gözüm görmüyor. Erkek falan dinlemeden seni öpmek, sana dokunmak istiyorum!”
Ji Ah korkuyla yutkundu: “Gulp!” Min Woo ise devam ediyordu:
“Ama bu durum ne kadar sürer, bir süre sonra yeniden kızlar ilgimi çekmeye başlar mı, öyle bir durumda ne olur, inan ki hiçbir fikrim yok… Yani kızları sinsi bulduğum gerçek; ama dolgun göğüslü, uzun bacaklı bir hatun da kanımı kaynatmaya yetiyor, doğruya doğru!”
Genç adam muzipçe güldü. Ji Ah ise ona gıcık olmayı bekleyerek içini yokladı. Ama aksine, bu samimi tavır hoşuna gitmişti. Aynı anda, Min Woo da yüzündeki çocuksu ifadeyle ona baktı:
“Ama şu anda senin mesela göğüslerinin olmamasının inan ki hiçbir önemi yok: Dedim ya, gözüm senden başkasını görmüyor… Elbette erkek zaaflarım her zaman var olacak, taş gibi hatunları görünce her zaman salyalarım akacak, ama yanımda istediğim, güzel anları paylaşacağım kişi sen olacaksın… Beni anlıyorsun değil mi?”
Ji Ah hafifçe başını salladı. Genç kız ne diyeceğini bilemiyordu. Min Woo’nun kendisine sevgiyle bakan gözlerini görünce kalbinde derin bir sızı hissetti: Çocuğa kız olduğunu söylediği anda kendisine olan tüm güvenini bir anda yerle bir edecek, “kızlar sinsidir!” yargısını iyice güçlendirmiş olacaktı.
Ama… ama bunu daha ne kadar saklayabilirdi ki? Üstelik de sevgili olmak üzerelerken… Bir an önce söylemek en iyisiydi. O yüzden genç kız cesaretini topladı ve:
“Bakın, tüm bunlar iyi hoş da, benim size, yani sana anlatmam gereken daha önemli bir şey var,” diye söze başladı. “Bak Min Woo, sen gerçekten de gay değilsin… Zaten ben de gay değilim… Birbirimizi çekici bulduk, çünkü-”
“Tamam, boşuna yorulma, ben bunların farkındayım,” diye onun sözünü kesti Min Woo. “Senin gay olmasan bile beni çekici bulman kadar doğal bir şey olamaz, hatta çekici bulmasan insan olduğuna bile şaşardım! Bense… hımm, sonuçta çok güzel bir yüzün var, bakma dolgun göğüs falan dedim ama güzel yüz de benim için önemlidir… Ama ondan da öte, hayatımda ilk defa birinin kişiliğinden bu kadar etkileniyorum…”
Genç yıldız durakladı. Ji Ah’ya duygulu gözlerle baktı. Sonra uzandı, kızın alnına düşmüş bir tutam saçı kulağının arkasına attı. Ji Ah ister istemez ürperdi bu dokunuştan.
“Sen gerçekten özel bir insansın,” dedi Min Woo duygu yüklü bir sesle. “Belki de şu anda hayatta en çok güvendiğim, en çok inandığım insansın… İyi ki seninle tanışır tanışmaz sana iş teklif etmişim!” Ve genç yıldız yine böbürlenmeden edemedi: “Zaten tam bir insan sarrafıyımdır, öhöm!” Sonra, gözlerindeki sevgi dolu pırıltı ile yeniden ekledi: “Ama aynı zamanda, çok da şanslıyım: Herkes senin kadar dürüst, senin kadar yürekli bir arkadaş bulamaz…” Bunları söyledikten sonra Ji Ah’nın yüzüne doğru eğildi, ve fısıldayarak ekledi: “…ve sevgili de!”
Ve dudaklarını Ji Ah’nın dudaklarına dokundurdu. Ji Ah yine tüm hücrelerine kadar ürperdi: Genç kızın aklında az önceki cümleler çınlıyordu: “Şu anda hayatta en çok güvendiğim insansın…”
Bu güveni bir anda nasıl paramparça edecekti, Tanrım?!
Hüzünle içini çekti. Min Woo’ysa onun içlenmesi ile daha da duygulanmıştı, genç adam bir eliyle kızın başının arkasından tuttu, Ji Ah’nın üzerine doğru eğildi ve öpücüğü derinleştirdi. Ji Ah’nın kokusu tüm hücrelerini doldurmuştu; Min Woo’nun bu kokuyla başı dönmeye başlamıştı. Ji Ah’yı öperken içinden: “Bunun bu kadar doğal geleceğini hiç düşünmezdim,” diye geçiyordu. “Ben biseksüelmişim de haberim yokmuş!” Oysa şimdi, bu güzel dudakları öpmek ona ne kadar iyi geliyordu!
Ji Ah ise allak bullaktı. Genç kız artık bütün dengesini şaşırmıştı; vicdan azabı, tutku, sevgi birbirine karışmıştı. Kız sarhoş gibi: “ama ona söylemeliyim…” diye düşündü, ama neyi söylemesi gerektiğini bile hatırlayamaz haldeydi. Beyninin arka fonunda: “ama ona söylemeliyim..” cümlesi dönüp dururken kendisi de Min Woo’nun güzel dudaklarının tadına kapıldı…
Min Woo’ysa Ji Ah’nın tüm yüzünü öpücüklere boğmuş, daha fazlasını istemeye başlamıştı. Ji Ah’nın belinde duran eli yavaşça yukarı doğru uzandı, kızın üzerindeki gömleğin düğmelerini teker teker açmaya başladı.
İşte o anda Ji Ah kendine geldi! Birden öpüşmeyi kesti, elleriyle yakasını kapatıp irileşmiş gözlerle Min Woo’ya baktı:
“Ne yapıyorsun?!”
“Hiiiç, çok tatlısın, biraz daha yakınlaşmak istiyorum,” dedi Min Woo aldırmazca, ve yeniden ona doğru uzandı. Ama Ji Ah ani bir hareketle yerinden fırladı. Gözleri korku doluydu.
“Ben… ben sanırım odama gitsem iyi olacak!” dedi ve Min Woo’nun “hey, ne-“ demesine bile kalmadan koşar adımlarla uzaklaştı!
Min Woo ise kanepenin üzerinde kalakalmıştı. Genç adam hayalkırıklığı ile bir nefes verdi, ve bir an Ji Han’ın peşinden gitmeyi düşündü; tam da işler hızlanırken böylece bırakılır mıydı canım?? Ama sonra düşündü ve:
“Çocuk haklı…” diye mırıldandı, “Sen o kadar duygular muhabbeti yaptıktan sonra çocuğa one night stand muamelesi yaparsan o da kaçar tabii… Yavaştan almayı öğrenmen gerek Min Woo, yavaştan al…”
Ama yine de acıklı gözlerle az önce Ji Ah’nın oturduğu yere bakıp iç çekmeden edemedi…
***************************************************
“İçeri gelin, Kang Hyuk-şi!”
Kang Hyuk Hyo Rim’in peşinden eve girdiğinde yüksek tavana, bembeyaz duvarlara, her halinden çok pahalı olduğu anlaşılan dekorasyona hayranlıkla bakmış, genç yıldızın gerçekten iyi kazandığına hükmetmişti. “Eh, elbette öyle olmalı, Hyo Rim-şi Kore’nin en popüler yıldızlarından biri,” diye düşündü genç adam kendi kendine.
Ama yine de salona girdiği andaki ihtişama hazırlıklı değildi. Kang Hyuk ağır varaklı koltuklara, pirinç saksılara, duvardaki kocaman yağlıboya tablolara, özellikle bir duvarı boydan boya kaplayan ve tavana dek uzanan kütüphaneye hayret ve hayranlıkla bakakaldı.
Hyo Rim hafifçe gülümsedi ve biraz mahcup bir tavırla:
“Şeyy, bunların tümü aile yadigarı eşyalar,” diye açıkladı; “Bizim… şeyy, anne tarafından soyumuz kral Hyojong’a dayanır da… Hatta belki duymuşsunuzdur, Kökler dizisi için beni düşünmelerinin asıl sebebi buydu…” Evin duvarlarını işaret etti: “Burası da aslında bana ait değil, aileme ait bir malikâne; ben de burada hâlâ anne ve babamla yaşıyorum… İşte öyle…”
Genç kız hafifçe kızarırken Kang Hyuk onun mahcup hallerine şaşırmadan edememişti. Sinema ve televizyon dünyasının parlayan yıldızının daha havalı olmasını beklerdi. Üstelik şimdi öğrendiğine göre Hyo Rim soyluydu da. Ama karşısındaki gayet normal, mütevazı bir genç kızdı.
“Aileniz şimdi burada mı?” diye sordu. Hyo Rim: “A, hayır, Hindistan’a gittiler,” dedi. Sonra muzipçe güldü: “Bundan böyle dünyayı gezmeye karar verdiler de… Neyse, içecek olarak ne alırsınız?”
Kang Hyuk: “Hiçbir şey almam, teşekkür ederim,” derken aynı anda iki minik köpek havlayarak köşeden çıkıp salona daldılar. Hyo Rim neşeli bir çığlık attı ve onları kucakladı:
“Ooooyy, kimler gelmiş! Ji Sub, Jun Ki, siz misafirimize hoşgeldin demeye mi geldiniz bakiym? Oy benim oğluşlarım!”
Hyo Rim bir yandan minik köpekleri gıdıklayarak severken diğer yandan da gülen gözlerle Kang Hyuk’a dönmüştü: “Bana ailemi sormuştunuz ya, işte benim ailem burda ajuşi,” dedi gülerek. “Ji Sub’la Jun Ki tam dört senedir benimle birlikteler. Artık ailem gibi oldular…”
“Gerçekten çok tatlılar,” dedi Kang Hyuk ve çömelip köpeklerden birini okşamaya başladı: “Ama bunlar çok ufak görünüyor, söylemeseniz yavru zannederdim…”
“Glen of Imaal Teriyeri onlar, bu kadar büyüyorlar,” dedi Hyo Rim. Sonra ayağa kalktı, yüzünde hâlâ az önceki gülüşün izleri dururken: “Biz en iyisi çalışma odama geçelim,” dedi. “Size anlatacaklarımı ciddiyetle tartışmamız gerekecek…”
Az sonra iki genç, çalışma odasındaki maun sehpanın iki tarafındaki koltuklarda karşılıklı oturuyorlardı. Genç kız Kang Hyuk’un tüm itirazlarına rağmen “lütfen deneyin, aşçımızın özel tarifidir,” diye çocuğun eline bir meyve kokteyli tutuşturmuş, bir tane de kendine doldurmuştu. Kendi kadehini hızla başına dikti, söze nasıl gireceğini bilemiyordu. Ama bunu yapmak zorundaydı.
Nihayet:
“Kang Hyuk-şi, korkarım hem sizin hem de benim için kötü haberlerim var,” diye başladı. “Ben…” Bir an durdu, başını kadehine eğdi. Sonra hafif bir sesle sözünü tamamladı: “Dün gece Ji Ah ve Min Woo’yu öpüşürken gördüm!”
Kang Hyuk birdenbire içine asit dökmüşler gibi tam kalbinde derin bir yanma hissetti. Demek… demek sonunda korktuğu başına gelmişti! Genç adam sesinin titremesine engel olabilmek için oturduğu koltuğun kenarını bütün gücüyle sıktı:
“Nasıl… Nerede gördünüz?”
Hyo Rim ona üzüntüyle bakıyordu: “Min Woo’nun evinin önünde… Ben… ben onları takip etmiştim…” Sonra hafif buruk bir biçimde gülümsedi: “Min Woo Ji Ah’nın kadın olduğunu biliyor derken yalan söylemiyordum…”
Bir an durdu, sonra asıl söylemesi gerekenleri hatırlayıp kendini toparladı: “Bakın… Sizin Ji Ah’ya olan ilginizi biliyorum. Bense…” Genç kız bir an durakladı, bunu söylemek kendisi için çok zordu. Ama devam etmek zorundaydı, yutkundu ve sözünü tamamladı: “Bense Min Woo’yu unutamıyorum… Ayrılmamızın üzerinden tam üç sene geçtiği halde o aptal, o bencil, o şımarık herifi unutamıyorum! O yüzden… o yüzden ben…”
“O yüzden siz de bana işbirliği yapıp ikisini ayırmamız teklifinde bulunacaksınız,” diye onun sözünü tamamladı Kang Hyuk. Hyo Rim biraz şaşkın:
“E-evet, ben-” diye söze başlamıştı ki Kang Hyuk sertçe ayağa kalktı, genç kıza haşin gözlerle baktı:
“Üzgünüm ama ben böyle bir şey yapamam!” Sonra bir an durdu, kaşlarını çattı ve başına bir ağrı saplanmışçasına kaşlarının arasını ovuşturdu. Tekrar konuşmaya başladığında sesi kırıktı: “Bakın… Ji Ah’nın beni sevmesi için hayatımı bile vermeye razıyım!… Ama… ama onun mutsuzluğuna sebep olacak bir şey yapmayı asla, ama asla düşünemem… O yüzden sizin entrikalarınıza dahil olmam mümkün değil!”
Böyle dedi ve hızlı adımlarla yürüyüp odadan çıktı. Hyo Rim arkasından: “Bir dakika!-” diye seslenecek oldu; fakat genç adam çoktan kapıyı arkasından çarpmıştı bile. Hyo Rim hayalkırıklığı içinde tekrar koltuğuna oturdu…
Kendini evden dışarı atan Kang Hyuk’unsa gözleri yaşlıydı: Dün gece Ji Ah’nın geri gelmemesinin sebebini anlamıştı. Dünden beri kendisini bir defa bile arayıp özür dilememesinin sebebini anlamıştı.
Anlamıştı ki güzeller güzeli biricik aşkı, bir defa daha ellerinin arasından kayıp gidiyordu…
***************************************************
Min Woo neşeli bir ıslık tutturmuştu: Genç adam banyodan çıkıp odasına geçti, aynanın karşısında çıplak vücudunu keyifle süzmeden edemedi:
“Heyt bee! Tam bir seks bombasısın adamım! Ji Han senin bu vücudunu görünce kendinden geçecek!”
Genç yıldız ayna karşısında pazularını sıkıp kendi kendine sırıtmaya başladı: “Haha! Zavallı Ji Han, beni ne kadar kıskansa yeridir! Bir onun o çiroz kollarını, incecik belini düşün, bir de benim şu kaslı vücuduma bak, heyt beee!” Sonra bir an duraklayıp dudak büktü: “Hımm… Gerçi o çiroz haliyle katır kuvveti var çocukta… Ama iyi ki kaslı-maslı değil, böyle feminen, ince bir vücudu olması çok daha çekici…” Min Woo hülyalı bir biçimde Ji Ah’nın narin figürünü düşündü bir an.
Ama hemen sonra, başını sallayıp kendine geldi: Daha dün gece bu fiziksel yakınlaşma işini yavaştan almaya karar vermemiş miydi? Öyle ya… İşleri aceleye getirmeden, yavaş yavaş ilerleyip zavallı kırılgan Ji Han’ı ürkütmemesi lâzımdı…
Sonra bir an durdu. Bu arada… kendisinin de bu işin iki erkek arasında nasıl olacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. Acaba şey mi…
Birden feci halde utanarak ellerini yüzüne kapattı! Hayal etmeye bile utanıyordu, aaahhh!
Ama öte yandan… Ji Han’la birlikteyken onun o sıcaklığına fena halde kapılıyor, her şeyi unutuveriyordu… Ya bu gece de aynı şey olur, ikisi birden gaza gelir de şeye karar verirlerse…
“Ovvv, benim bu işi bir an önce öğrenmem lâzım!” diye düşünüp şimşek gibi laptopunun karşısına geçti Min Woo. Arama çubuğuna gay porn yazdı ve gelen videoları bir öğrenci titizliğinde izlemeye başladı.
O sırada Ji Ah ise akşamın yemeğini hazırlamakla meşguldü. Ama genç kız buzdolabında Min Woo’nun bugüne ait özel yemeğinin kalmamış olduğunu görünce tereddütle durakladı: Acaba kendisi sipariş verse mi, yoksa Min Woo’ya bir danışsa mı? Ona sormanın daha akıllıca olduğuna karar verip mutfaktan çıktı, merdivenleri tırmanmaya başladı.
Genç yıldızın odasına gelince umursamazca kapıyı tıklatıp içeri daldı: “Min Woo, akşam için lahanalı somon yemeğinden kalmamış, acaba sipariş-“
Ama gördüğü manzara karşısında zavallı kızın lafı boğazında kaldı: Odada yarı çıplak bir Min Woo, gözlerini bilgisayar ekranına dikmiş, pür dikkat garip bir şeyler izliyordu!
Tam da o anda ekrandan bir erkek sesi: “Evet sevgilim, evet! İstiyorum!” diye arzuyla bağırmasın mı…
Ji Ah’nın suratı karmakarışık olurken Min Woo basılmış olmanın paniği içinde:
“Ji Han!! Dur, inan ki açıklayabilirim!” diye bağırıp kapıya doğru bir hamle yaptı! Ama tam o anda belindeki havlunun kenarına basıp tökezledi, havlu açılıp yere düştü! Ji Ah ufak bir çığlık atıp ellerini yüzüne kapadı, sonra hemen dışarı kaçtı. Kapıyı arkasından kapatırken:
“B-ben… ben en iyisi sonra geleyim!” diye bağırdı ve koşarak merdivenlerden gerisin geri inmeye başladı. Zavallı kız şoktaydı – az önce sevgilisini porno izlerken yakalamıştı! Hem de… gay pornosu! o_O
Min Woo ise o odadan çıkar çıkmaz inleyerek yatağa gerisin geri oturuverdi.. Çok pis rezil olmuştu yaaa!… Daha iki gün önce “ben gay değilim! Sen ilgi duyduğum ilk erkeksin!” diye bağırırken şimdi bu videoyu izlerken yakalanmak… Min Woo hırsla yerinde tepinmeye başladı, bir yandan da ağlar gibi vıyaklıyordu: “Aişşşşş!!! Rezil oldum, rezillll! Ottukeee???”
O sırada mutfağa kaçmış, bir bardak su içip kendine gelmeye çalışan Ji Ah ise bu akşam bir daha Min Woo’nun yanına gitmeyeceğini iyi biliyordu!
***************************************************
Fırlattığım ok havada süzüldü, ve az ilerideki geyiği tam kalbinden vurdu. Etrafımızdakiler hayranlık nidaları atarken Prens Bongrim de bana dönüp gülümsemişti:
“İyi atıştı Jong Hwa! Tam bir saray muhafızından beklenecek cinsten!”
Saygıyla gülümseyip önünde eğilerek selamladım onu: “Teşekkür ederim veliaht prensim…”
O gün prensle birlikte avlanmaya çıkmıştık. Çevremizdeki kalabalık prense eşlik eden maiyetiydi. Bongrim artık veliaht prens olduğu için (ve maalesef prens So Hyun’un katili hâlâ yakalanmadığı için) majesteleri kral ona bu adamların sürekli olarak eşlik etmesi için emir vermişti. Tüm bu kalabalığın ve resmiyetin olmadığı eski günlerimizi öyle özlüyordum ki…
Bongrim birden, sanki tam da benim düşüncelerimi duymuş gibi adamlarına döndü:
“Siz şu aşağı taraftaki patikadan gidin! Jong Hwa ve ben şu sağdakini takip edeceğiz. Soğuksu pınarının kaynadığı açıklıkta sizinle buluşuruz, anlaşıldı mı?”
Adamlarda bir dalgalanma oldu, bir tanesi şaşkınlık içinde: “Ama efendim-” diyecek oldu; ama Bongrim çatık kaşlarla onun sözünü kesti: “Ben ne diyorsam öyle yapın!”
Bunun üzerine adamlar eğilerek selam verdiler ve geri geri yürüyüp çevremizden çekildiler. Şimdi Bongrim’le ikimiz kalmıştık. Ona hafifçe gülümsedim ve saygılı konuşmayı bir tarafa bırakarak:
“En sevdiğim arkadaşımı özlemiştim,” dedim. Bongrim gülümseyerek omzumu sıktı: “Ben de öyle!”
Ormanın derinliklerine doğru birlikte yürümeye başladık. Bongrim düşünceliydi. Zaten zavallı arkadaşım ülkesine döndüğünden beri gün yüzü görmemişti: Prenses Hee Jin’in idamından beri birkaç ay geçmiş olmakla beraber yarattığı korkunç etki hâlâ taptazeydi. Ülkenin değişik köşelerinden her gün isyan haberleri geliyordu. Veliaht prensi gerçekten de kralın bizzat kendisinin öldürdüğüne inananların sayısı azımsanamayacak kadar çoktu. En başta da Prenses Hee Jin’in annesinin soyunun da dahil olduğu Noron klanı geliyordu: Soylu noronlar yaşlı kralı artık apaçık eleştirmeye, tahttan çekilmesini talep etmeye başlamıştı.
Bense, tüm bu karmaşanın tam ortasında kalmış olan sevgili dostum için içtenlikle üzülüyordum.
“Bongrim,” dedim yumuşak bir sesle. “Seni çok düşünceli görüyorum. Sen… iyisin değil mi?”
Bongrim bana dönüp hafifçe gülümsedi: “Benim için endişelendiğini iyi biliyorum sevgili dostum… Ama merak etme. Ben gayet iyiyim.”
Sonra durdu, hüzünle içini çekti: “Ben iyiyim iyi olmasına da… ülkenin durumu için aynı şeyi söyleyemeyeceğim…”
Kalbim korkuyla sıkıştı. Bilmediğim şey değildi, ama yine de bunu veliaht prensin ağzından duymak içimde büyük bir sıkıntının büyümesine yol açmıştı.
“Biz… bir şey yapamaz mıyız?” diye sordum. “Noronlarla majestelerinin arasını düzeltmek, halkı yatıştırmak için yapacak bir şeyler olmalı! Yoksa… korkarım daha çok kan dökülecek…”
Bongrim kaşlarını çattı. Ağır ağır: “Bunları ben de düşünüyorum,” dedi. “Yaşlı Go Han’la konuştum. Onun kralımıza çok hizmetleri olmuştur, sen de biliyorsun… İşte o bana bir akıl verdi. Sanırım onun dediği gibi yapacağım…”
“Nedir o?” diye sordum merakla. Ama sonra haddimi aştığımı düşünüp kekeledim: “Afedersin! Yani ben… eğer benim de sana yardım edebileceğim bir şeyse, tüm kalbim ve yeteneklerimle emrindeyim!”
Bongrim bana dönüp sevgiyle gülümsedi: “Biliyorum Jong Hwa… Senin dostluğundan ve sadakatinden hiçbir şüphem yok… Ama bu iş, yalnızca benim yapabileceğim bir şey… Olay şu ki, Noron klanının yeniden gönlünü alabilmek için Prenses Hee Jin’in kız kardeşi He Ran’la evlenmem lâzım…”
Birden dünya durdu sanki. Olduğum yerde sallandım…
Şimdi artık kuşların ötüşünü duyamıyordum. Az önce yüzümü okşayan bahar yeli birden buz kesmişti. Bütün dünya karanlığa boyanmıştı sanki. Hiçbir şey göremiyordum.
Demek ölmek böyle oluyordu…
Ama hayır… Ölmüyordum. Allah kahretsin ki ölemiyordum!
Bongrim’in sesini, yıllar ötesinden gelirmişçesine de olsa duymaya devam edebiliyordum çünkü:
“… He Ran benim ölmüş amcamın kızıdır, onun çocukluğunu bilirim… Ve Tanrı bilir ya, ona asla o gözle bakmamıştım… Ama şimdi mühim olan ülkemizin şu düştüğü kara günlerden kurtulması: Ve bunu sağlamanın tek yolu da bu politik evliliğin gerçekleşmesi ve yengem Hee Jin ve ailesine itibarlarının iade edilmesinden geçiyor…”
Bongrim durdu ve bana baktı. Uzun süredir hiç sesimin çıkmaması merakını çekmiş olmalıydı. İşte o zaman toparlandım. Kendime bile yabancı gelen bir sesle:
“Demek… demek öyle,” diye mırıldandım. “Eğer yapılması gereken buysa…”
“Evet, öyle,” dedi Bongrim. Ve içini çekti: “Tanrım, zavallı kıza acıyorum: Daha ablasının yasını tutmadan zoraki bir evliliğe zorlanacak… Ama ne yazık ki başka çare yok…”
Başını iki yana salladı ve yürümeye devam etti.
Bense, kalbimde korkunç bir acıyla oracıkta kalakaldım…
***************************************************
Ji Ah keskin bir çığlıkla uyandı. Genç kız apar topar yatağından fırladı, şimşek gibi bir hızla Min Woo’nun odasına koşturdu. Kapıyı tıklatıp girdiğinde Min Woo yatağında korkudan açılmış gözlerle bir köşeye büzülmüştü.
“Ne oldu? Yine kabus mu?” dedi Ji Ah kesik kesik soluyarak. Min Woo dehşet içinde başını salladı. Ji Ah hemen gerisin geri koşturdu, dolaptan bir şişe su kapıp geri geldi. Min Woo’ya pet şişeyi uzatırken alnı endişeyle kırışmıştı. Yatağa oturup elini hâlâ dehşetle derin nefesler alıp veren çocuğun omzuna koydu:
“Korkma… Sadece bir kabustu… Korkacak bir şey yok…”
“Ama anlamıyorsun… O duygular… O üzüntü, o kalp kırıklığı… Her şey o kadar gerçek ki…” diye fısıldadı Min Woo. Genç adamın hâlâ elleri titriyordu. Zorlukla birkaç yudum su içerken Ji Ah onu üzüntüyle seyrediyordu. Min Woo şişeyi dudaklarından çekti, ve boğuk bir sesle:
“Biraz… bahçeye çıkıp hava alalım olur mu?” diye mırıldandı, “Yoksa göğsümdeki bu ağırlık hiç gitmeyecekmiş gibi hissediyorum…”
Ji Ah “tamam” anlamında başını salladı ve yataktan kalkmasına yardım etmek için genç yıldıza elini uzattı.
Az sonra iki genç gece ayazına aldırmadan evin bahçesine çıkmış, havuz kenarındaki şezlonglarda oturuyorlardı. Min Woo üzerindeki battaniyeye sarılmış, gözlerini havuzun evden gelen loş ışık altında parlayan sularına dikmişti. Kısık bir sesle:
“Bazen iki hayatım olduğunu zannediyorum,” diye mırıldandı. “Rüyalarımda gördüklerim, hissettiklerim öyle gerçek ki, orada da bir hayat yaşıyor gibiyim! Ve bu durum beni mahvediyor…” Ji Ah’ya dönüp acıklı gözlerle baktı: “Hiç tanımadığım insanlara dostum, hiç bilmediğim bir kadına aşkım demenin ne kadar tuhaf ve sarsıcı olduğunu anlayabiliyor musun Ji Han?”
Ji Ah yalnızca başını sallayabildi. Genç kızın nutku tutulmuştu, Min Woo’nun her kabus görüşünde neden bu kadar sarsıldığını şimdi daha iyi anlıyordu. Min Woo:
“Üstelik yaşananlar öyle korkunç şeyler ki, tüm bunları geçmiş hayatlarımın birinde yaşamış olma fikri bile beni delirtmeye yetiyor,” diye devam etti. “Tanrı aşkına, rüyamda bir prensesin idamını izledim ben Ji Han! Kim bilir bundan sonra ne gelecek; belki kendim de birini öldüreceğim!” Min Woo titreyen ellerini yüzüne kapattı. Ji Ah ise ne diyeceğini bilemiyordu. Genç kız bir yandan rüyaların ayrıntılarını delice merak ediyor, diğer yandansa Min Woo’nun şu perişan hali fena halde içine dokunuyordu. Ellerini yüzüne kapatmış, dehşet ve çaresizlik içinde titreyen bu genç adam yüreğini parça parça etmişti.
Birden uzandı, ve Min Woo’nun saçlarına dokundu. Min Woo şaşkınca ellerini yüzünden indirdiği zaman, Ji Ah’yı şefkat ve sevgiyle kendi başını okşarken buldu.
“Korkma…” dedi Ji Ah yumuşacık bir sesle. “Tüm bunlar ne anlama geliyor bilmiyorum ama birlikte çözeceğiz… Her şeyi birlikte aşacağız… Artık yalnız değilsin Min Woo…”
Min Woo’nun birden gözleri doldu: Ji Ah ona öyle tatlı bakıyordu ki, genç adamın kalbi kuş gibi hafifledi sanki. “Yalnız değilim…” Bu düşünce ne kadar güzeldi! İnsanın içini nasıl da ısıtıyordu!
“Gerçekten… hiç yanımdan ayrılmayacaksın, değil mi?”
Min Woo’nun çocuksu bir sesle sorduğu bu soru Ji Ah’nın kalbini bir defa daha titretti. İki gündür yaşananlar kızın başını döndürmüş, onun gerçek duygularını çözmesine hiç fırsat bırakmamıştı. Ama şimdi Min Woo’nun ona yalvarırcasına bakan güzel gözlerini görünce yüreğinden bu çocuk saflığındaki gence doğru ılık ılık bir şeyler aktı sanki… Ji Ah birden onu sarıp sarmalamak, dünyanın tüm kötülüklerinden korumak isterken buldu kendini.
Şimdi Min Woo onun patronu değildi artık. Kore’nin en büyük yıldızlarından biri de değildi. Şimdi Min Woo, onun sıcaklığına muhtaç, korkmuş bir çocuktu.
Ji Ah yüreğindeki bütün sevecenlikle gülümsedi ve Min Woo’ya doğru uzanıp onun başını kendi omzuna doğru çekti. Genç adama sıkıca sarılırken:
“Sen istemedikçe yanından ayrılmayacağım,” diye fısıldadı.
Min Woo’yu tam kalbinden vurdu bu sözler. Genç adam az önceki tüm kaygılarını unuttu; kendisine sarılan sevgilisine o da sıkıca sarılıp başını onun omzuna gömdü. Ji Ah’nın boynundan yükselen sıcaklığı içine çekmek istercesine gözlerini yumdu.
Ji Ah’ysa kollarının arasındaki bu çocuğun kendisi için ne kadar değerli olduğunu hüzünle karışık tuhaf bir mutluluk içinde fark ediyordu: Başlarda şımarık bir velet olarak gördüğü bu ufaklığı zamanla içtenlikle sevmeye başlamıştı. Bu… aşk mıydı? Hayranlık mıydı? Yoksa başka bir şey mi? Ji Ah şu anda bunu tam olarak anlayacak kadar duygularını çözememişti. Tek bildiği, Min Woo’ya sarılmanın kendisini çok iyi hissettirdiğiydi.
İki genç uzun süre sarmaş dolaş, böylece kaldılar. Sonra Ji Ah, yavaşça geri çekildi. Min Woo ise kollarını onun sırtından ayırmadan başını kaldırdı ve karşısındaki yüze baktı. Ji Ah’nın yüzündeki sevgi dolu anlamı görünce bir kez daha sevinçle gülümsedi. İki genç göz göze geldiler.
Bu defa Ji Ah uzandı ve karşısındaki çocuğun dudaklarına tutku dolu bir öpücük kondurdu.
Min Woo’cuksa bu öpücüğe hazırlıksız yakalanmıştı: Şimdiye kadar olayları başlatan hep kendisi olmuştu; hatta şu ana kadar Ji Han’ın kendisine olan duygularından bile emin değildi. Ama şimdi, dünün utangaç çocuğu kendisini büyük bir sevgi ve şehvetle öpmüştü! Min Woo Ji Han’ın içinden çıkıveren bu ateşli sevgili karşısında bir an alıklaşsa da, kendini çabuk toparladı. Ve kendisini öpmüş, geri çekilmek üzere olan kızı tuttu, yeniden kendine doğru çekti ve onun öpücüğüne aynı biçimde karşılık vermeye başladı.
Şimdi iki genç dünkünden de daha ateşli bir biçimde öpüşüyorlardı. Ji Ah: “Tanrım, bu delilik!” diye düşünürken yakaladı kendini. “Ne yapıyorum ben böyle?! Biraz daha devam edersem kız olduğumu anlayacak!” Ama bir yandan da tuhaf bir biçimde artık hiçbir şeyi umursamaz haldeydi: “Ne olacaksa olsun,” diye geçirdi içinden. “Artık umrumda değil… Ne olacaksa olsun…”
O sırada Min Woo boğuk bir inilti çıkardı ve diğer şezlongda oturan kızı hızlı bir hareketle kendi kucağına çekti. Bu sırada ikisinin üzerindeki battaniyeler de kaymış, yere düşmüştü: Şimdi vücutları ince pijamaların üzerinden birbirine yaslanıyordu. Min Woo bir koluyla Ji Ah’nın sırtından kavradı, onu iyice kendisine doğru çekti.
“Ji Han…” diye fısıldadı öpücükler arasında. Ji Ah bir an için korkuyla kasıldı: Evet, işte anlamıştı!
Ama birdenbire, genç kız ne olduğunu bile anlayamadan pençe gibi bir el koluna yapıştı ve onu fırlatır gibi çekip ayağa kaldırdı. Ji Ah gözlerini açar açmaz nereden geldiğini bile anlayamadığı bir tokat yüzünde patladı!
“AHHH!”
“BABA!” Ji Ah’nın çığlığı, Min Woo’nun haykırışına karışmıştı. Ji Ah bahçedeki çimenler üzerine yanağında feci bir sızıyla düşerken orta yaşlı adamın Min Woo’nun yakasını kavradığını dehşetle fark etti: Cha Kyu Won, gözlerinden ateş saçar gibi bakıyordu:
“BU NE REZALET??!!!” diye kükredi! “Min Woo, sen ne halt ettiğini sanıyorsun, ha?!”
Min Woo birden sertçe silkindi, yakasını babasının elinden kurtardı. Ve hemen, yere düşmüş olan sevgilisinin başına koşturdu: “Ji Han! İyi misin canım?”
“Bunu nasıl yaparsın?! Aile şerefimizi ayaklar altına aldın!” diye kükredi Cha Kyu Won bir kez daha. Hızlı adımlarla yürüyüp oğlunun yanına geldi, elindeki tomarı tokat gibi onun suratına çarptı: Min Woo, yere saçılan kağıt tomarının bir sürü fotoğraf olduğunu hayret içinde fark etti. Kendisinin… ve Ji Han’ın fotoğrafları… Dün gece, arabaya yaslanmış öpüşürlerken çekilen fotoğraflar…
“Cha Min Woo! Bu rezil ilişkiye derhal son vereceksin, yoksa!…” diye haykırdı Cha Kyu Won. “Yoksa!…”
Min Woo başını kaldırdı, ve babasının bir kaya sertliğinde bakan acımasız gözleriyle göz göze geldi. Kyu Won, şu anda her türlü kötülüğü yapabilirmiş gibi görünüyordu…
-On Birinci Bölümün Sonu-






























![BIG+BANG+bb_090108[1]](http://gunesveay.files.wordpress.com/2012/02/bigbangbb_0901081.jpg?w=235&h=300)







